{"url": "https://kitap.yazarokur.com/16-50-treni", "text": "Bayan McGillicuddy yeni yıl öncesi sevdiklerini ziyaret amaçlı tren yolculuğu yapmaktadır. Tren seyir halindeyken yandaki trende bir cinayet işlendiğine şahit olur. Bir adam bir kadını boğup öldürmüştür. Panik halinde tren görevlilerine ulaşıp durumu anlatır. Yaşlı bir kadın olduğu için onun hayal gördüğünü düşünseler de görevliler olayı polise bildirir. Bayan McGillicuddy samimi dostu Bayan Marple'ın evine ulaştığında şoka girmiş bir haldedir. Bayan Marple'a durumu anlatır ve iki dost olayın peşine düşmeye karar verir. Önce hangi tren olduğunu bulurlar. Sonra polise giderler ancak ortada bir ceset yoktur. Bu da inanılırlıklarını sarsar. Bayan Marple dostunu evine gönderdikten sonra olayı çözmek için bir plan yapar. Yillar önce kendisiyle ilgilenen Lucy isimli ev işlerinde yardımcı olan kadına ulaşır. Lucy iyi bir okuldan mezun, bir matematik dehasıdır ancak kariyerini her evde en fazla 15 gün kalacak şekilde ayarlayan bir ev yardımcısı olarak sürdürmektedir. Işinde o kadar iyidir ki çok talep görmektedir. Bayan Marple, Lucy'nin zekasına güvendiği için onu seçmiştir. Lucy cinayetin işlendiği bölgedeki Rutherford Hall isimli evde çalışmaya başlar. Amacı cesedi bulmaktır. Bayan Marple da teyzesi rolüne bürünerek yakınlarda bir konukevinde kalır. Lucy evin arazisini araştırırken bir bölgesindeki lahitte cesedi bulur. O baraka da herkese açık bir yer olduğu için cesedin kimliğini ve kimin katil olduğunu bulmayı zorlaştırır. Rutherford Hall'da babadan zengin Bay Crackenthorpe ve kızı Emma yaşamaktadır. Ailenin farklı şehirlerde, ülkelerde ikamet eden 3 oğlu, 1 damadı ve torunu da olayı duyunca eve gelmişlerdir. Bay Crackenthorpe babadan zengin ancak mirasta pay hakkı olmayan huysuz ve cimri bir adamdır. Emma evin hiç evlenmemiş, kendini babasına adamış kızıdır. 3 oğuldan biri kibirli Harold, diğeri dolandırıcı Alfred, ve sonuncusu da sanatçı Cedric'tir. Miras en büyük oğul başta olmak üzere tüm oğullar, Emma ve torun Alexander'a kalacaktır. Tabi bunun için önce Bay Crackenthorpe'un ölmesi gerekmektedir. Yaşlı ihtiyarın da ölmeye hiç niyeti yoktur. Müfettiş Craddock önce kadının öldürülmesinin bu evdeki olaylarla bir ilgisi olduğunu düşünür. Ev ahalisinden kimse öldürülen kadını tanımadığı için bu tez çürür gider. Öncelikli olarak kadının kimliğini bulmak gerekmektedir. Emma ölen abisinin bir nişanlısı olduğunu ve eve gelmek istediğini belirttiği bir mektup olduğundan bahsedince kadının Martine olduğu düşünülür. Martine'i araştırırken Anna adında bir dansçıya ulaşırlar. Anna'nın Martine'i tanıdığını ve aileden para koparmak için onun yerine geçtiğine inanırlar. Bu sırada Anna'dan dünyayı gezdiğine dair bir bilgi gelir. Günler geçerken Bayan Marple olayı yavaş yavaş çözümlemeye başlar. Bayan McGillicuddy'yi çağırarak son kozunu oynar. Böylece tüm olay ortaya çıkacaktır. Ailenin doktoru Dr.Quimper, ailenin kızı Emma ile ilgilenmekte ve eğer baba Crackenthorpe ölürse de Emma ile evlenmek istemektedir. Böylece büyük bir mirasa konmayı planlamaktadır ancak kendisi zaten evli olduğu için önce karısı Anna'dan kurtulur. Lahitteki ceset Anna'ya aittir. Bu sırada Emma'nın mirastan en büyük payı alabilmesi için de abilerini sırayla zehirler. Alfred ve Harold bu sırada ölür. Bayan Marple hazırladığı oyunda Rutherford Hall'da son bir veda yemeği yemeye gider. Yanında Bayan McGillicuddy de vardır. Ondan bir ara tuvalete gitmesini ister. McGillicuddy de kendisine denileni yapar. Bunu istemesinin sebebi Bayan McGillicuddy'nin katili sırtından görmüş olmasıdır. Balık yerken boğazına bir şey takılmış gibi yapar ve doktor Quimper hemen ona müdahale eder. Bu sırada odaya dönen McGillicuddy katil bu diye bağırınca tüm olay açığa kavuşur. Bayan Marple yine günü kurtarmıştır... Agatha Christie'nin bence en keyifli romanlarından birisiydi bu. Bay Crackenthorpe'un huysuzluğu, Emma'nın naifliği, kardeşlerin birbirinden farklı gibi duran ama özünde aynı açgözlülükteki karakterleri, ailenin damadının evden kopmak istememesi, ev ahalisindeki gencinden yaşlısına tüm erkeklerin Lucy ile evlenme planı yapması, Alexander'ın en yakın arkadaşının annesinin gerçek Martine olması tesadüfü ile karakterler sizi kendine bağlıyor. Sanki Rutherford'da tüm olayı sessiz sedasız izler gibi okuyorsunuz kitabı. Olayın içinde hissettiren ve heyecanla çevirdiğiniz sayfalar sizi hikayeden bir saniye olsun koparmıyor. Merakla okunacak bir polisiye romanı. Keyifli okumalar dilerim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/1984-bin-dokuz-yuz-seksen-dort", "text": "Her zaman adını duyduğum fakat asla zaman ayırıp okumaya fırsat bulamadığım bu distopik kitabı elime aldıktan 2 gün sonra bitirdim. Distopik olarak okuduğum en iyi ilk 10 kitaptan biri oldu. Başta bir önce okuduğum kitaba oranla sarmamış olsa da kitabın ilerleyen bölümlerinde kitaba bayıldığımı söyleyebilirim. Geleceğe dair bir kabus senaryosu kaleme almış yazar. Yazdığı dönem ve yazdığı psikoloji düşünülünce ortaya böyle bir kitap yazmış olduğu için yazarı tebrik ediyorum çünkü bu kitap inanılmaz bir hayal gücünün kelimelere yansımış hali. Aldığı övgü kadar eleştirilen kitap tüm denilenleri hak ediyor. Kitapta 3 farklı güçten bahsediliyor. Kitabın ana karakteri olan Winston Okyanusya'da yaşıyor. Bunun dışında iki ülke daha var Doğu Asya ve Avrasya. Okyanusya korku ile sindirilmiş, her daim insanları izleyen sistemlerin olduğu bir ülke. Düşünün ki televizyondan sizi görebiliyorlar, duyabiliyorlar ve her daim kontrol altına alınıyorsunuz. Bu kadar engel ve yasak varken kendinizi nasıl özgürce ifade edersiniz? Edemezsiniz. Zaten öyle bir beyin yıkama yapılıyor ki insanların birçoğu ifade edecek bir şey bile düşünmüyor. Hatta birçok çocuk kendi ailesini Düşünce Polislerine şikayet ediyorlar. Herkes son derece gaddar ve nefret dolu birbirine karşı. Winston, bu sisteme rağmen düşüncelerini ifade etmek isteyen Okyanusya'nın parçalara ayrılan sisteminde Hakikat diye adlandırılan binada çalışan bir memurdur. Kitap karakterimizin eve gelip günce tutmaya başlaması ile başlıyor. Sizi izleyen bir televizyon varken, yakalanmadan ve ses çıkarmadan günce tutmak için çok sınırlı bir alanınız oluyor ve Winston bu sınırlı alanı kullanıp yakalanma ihtimaline rağmen yazı yazıyor. Yazısında Büyük Birader e olan nefreti büyük bir yer kaplıyor. İşinin başına döndüğünde herkesin katılmak zorunda olduğu İki Dakikalık Nefret programına katılıyor Winston. Bu programda herkes gibi tüm nefretini kusuyor. Bu sırada Anti Seks Derneği üyesi bir kıza rastlıyor. Kız ona bir mektup gönderiyor ve bunun üzerine ikili şehir dışında izlenemeyecekleri bir yerde buluşma kararı alıyorlar. Birbirlerine aşık oluyorlar. Julia ile Winston birbirleriyle vakit geçirip birbirlerine sırlarını anlatmaya başlıyorlar. Devlete olan isyanın sadece ikisi ile sınırlı olmadığını düşünmeye başlarlar. Daha önceden Winston'ın dikkatini çeken O'Brien ile konuşurlar. Onun sayesinde Emmanuel Goldstein'in örgütüne dahil olurlar. O'Brien, Winston'a örgütün öğretilerinin olduğu bir kitap ulaştırır. Fakat tam o dönemde Nefret Haftası başlar. Winston, kitabı okumak için Mr Charrington'ın antika dükkanında kiraladığı odaya gider. Julia ile birlikte kitabı okur ve sohbet ederler. Tam bu sohbet esnasında çerçevenin arkasına gizlemiş tele ekran onları ele verir yakalanmışlardır. İçeri siyah üniformalı insanlar girer ve ikiliyi ayırırlar. Winston'ın aklında Mr Charrington gelir. O esnada kapıda belirir. Onun bir düşünce polisi olduğunu çok geçte olsa anlamıştır Winston. Julia ve Winston ayrı odalarda hapis tutulurlar. Yanına birçok insan gelir gider bu insanların hepsi 101 numaralı odadan çok korkmaktadır. O'Brien ve içeriye giren bir görevli onu bayıltır ve 101 numaralı odaya götürür. Elektrik ve daha birçok işkence gören Winston son olarak kafasını fareler ile dolu bir kutuya sokma fikriyle karşı karşıya kalır. En büyük korkularından olan fareleri mi seçecektir, aşkı Julia'yı mı koruyacaktır? Julia'yı satar ve bir süre sonra artık onu izleyen bir şey olmadan dışarı çıkar. Beyni tümüyle yıkanmıştır ve kendisi de hiçbir şey hakkında düşünmemenin, partinin gösterdiği yolda gitmenin en mantıklı seçim olduğu anlamıştır. Aynı şekilde Winston'ı satan Julia ile karşılaşır bir süre sonra. İkili bir yere oturup muhabbet ederler. Sonra bir daha bir araya gelmeyecek şekilde birbirlerinden ayrılırlar. Kitabın başında tüm kalbiyle Büyük Birader den nefret eden Winston artık ona gönülden bağlıdır. Parti ne diyorsa doğrudur, en güvenilir kaynaktır. Yazan: Sena AKSOY 1984 Kitap Özeti Dünya yönetim açısından üç bölüme ayrılmıştır. Avrasya, Doğuasya, Okyanusya...Bu üç devlet sürekli birbirleri ile savaş halindedir, kimi zaman da aralarında birleşip karşılarında duran devletlere savaşlar açarlar ve bundan en çok halkları etkilenir. Okyanusya kendi içinde neredeyse üç bölüme ayrılmıştır. İç parti üyeleri, dış parti üyeleri ve proleterler. İç parti üyeleri diğerlerine göre daha ferah yaşamaktadır, dış parti üyeleri kendilerine söylenen her şeyi eksiksiz yapmak zorundadır, proleterler ise gözden çıkarılmış basit halk konumundadır. Kitabın ana karakteri Winston Smith Okyanusya' da yaşayan bir vatandaştır. Dış partinin Gerçek Bakanlığı bölümünde görev almaktadır. Bütün gün yaptığı iş tarihteki yaşanmış, gerçekleşmiş olaylar zincirini gün şartlarına göre yeniden düzenlemektir. Tek partili rejim gibi görünen Okyanusya' nın başında Büyük Bilader isimli biri yer almaktadır. Onu kimse görmemiştir, ne zaman doğduğu belli değildir ve ölümsüzdür. Fakat onun söylemleri her zaman hatta tarihin akışına ters düşse de doğru olmak zorundadır. Bir gün önce söylediğini ertesi bambaşka bir şekilde söyleyebilir, işte buradaki belgeleri anlık olarak düzenlemek yani geçmişi değiştirmek Gerçek Bakanlığı' nın yani Winston' un görevidir. Dönemin şartlarına göre her zaman her yerde insanları izleyen tele-ekranlar yer almaktadır. Evlerde, caddelerde, iş yerlerinde. Dahası aile kavramı yok edilemediğinden, küçük yaştaki çocuklar belirli eğitimlerden geçirilir ve yeri geldiğinde aile bireylerini bile ihbar etmek üzere eğitilirler. Tele-ekranlar, düşünce polisleri her an ensenizdedir. Çalışmak ve uyumak dışında boş vakit olması bir suçtur çünkü Büyük Bilader' in gözü üzerinizdedir. İnsanların sohbet etmesi, bir gün önceyi düşünüp tartışmaları yasaktır. Tek bilinen gerçek o gün Büyük Bilader' in tele-ekrandan yaptığı yayındır. Rüyaların dahi denetim altında olduğu böyle bir zamanda evlilikler bile PARTİ' nin ayarlaması ile gerçekleşir. Zaten evlilik dışı ilişki kurmak yasaktır. Çocuğun dahi ne zaman yapılması gerektiği tamamen partinin isteklerine bağlıdır. Tüm bu olayların arasında Winston kendini kapana sıkışmış gibi hisseder. Bazen aklına geçmişte yaşadığını düşündüğü olaylar gelir fakat bunların hayal mi, yoksa gerçekten kendi geçmişi mi olduğunun ayırdına varamaz. Herkesten gizli bir günlük tutmaya başlar ve aklına gelenleri yazmaya koyulur. İlk cümlesi ; Büyük Bilader' den nefret ediyorum olur. Bundan yola çıkarak etrafını gözlemlemeye başlar, kendisi gibi geçmişi ve günü sorgulayan birisini bulmaya çalışır. Gözüne çarpan tek kişi İç Parti üyesi olan, son derece sert görünen O'Brien' dir. Fakat karşılıklı konuşmak yasak olduğundan ve her yerde kendisini izleyen ekranlar, dinleyen gizli mikrofonlar olduğu için bu adama nasıl yaklaşması gerektiğini bilemez. Kafasında bunlarla beraber bir gün iş çıkışı yolu proleter mahallesine düşer. Sokakları hızla geçerken gözüne eski, pis bir dükkan çarpar ve içeri girer. Tehlikeli olmasına rağmen, antika eşyalar satan bu dükkandan çıkmayı asla istemez ve o günden sonra gizli gizli buraya gelmeye başlar. Bu eski yerde tele-ekran olmadığı için, izlenilmediğine güvenerek kendisini bir süre rahat hisseder. Bu sırada kısa bir süredir dikkatini çeken genç bir kız vardır. Kimi zaman içindeki duygular yüzünden onu öldürmek istese de aslında tek isteği böyle biri ile beraber olmaktır. Fakat herkesin casus olabildiği zamanda, bu kıza asla güvenemez. Lakin bir gün iş yerinde kendisinin yapamadığı hareket o kızdan yani Julia' dan gelir. Küçük bir notta Winston' u sevdiği ve görüşmek istediği yazar. Bu nota kayıtsız kalamayan Winston ilk fırsatta Julia ile buluşur ve beraber olurlar. Aralarındaki ilişki güçlendikçe duyguları da birleşir. En büyük ortak noktaları ikisinin de Parti' den nefret ediyor olmasıdır. Görüşmelerinin de sıklaşması ile buluşacak gizli yere ihtiyaç duyarlar ve Winston' un proleter mahallesindeki antikacının üst katını günlük olarak kiralarlar. Bu sırada O'Brien ile konuşma fırsatı yakalayan Winston artık onun da partiyi sevmediğini öğrenir. Beraber doğruyu bulmak için ilerlemeyi kararlaştırırlar. Sıcak bir akşamüstü gizli yerlerinde buluşan Winston ve Julia parti aleyhine konuşurken hiç tanımadıkları bir sesle irkilirler. Sesin duvardaki tablodan geldiğini anladıklarında kaçacak başka bir yer olmadığını görürler. Düşünce polisi ikisini de yakalamıştır ve yolun sonu bellidir. Winston teslim olduğunda polislerin başındaki kişinin de O'Brien olduğu ortaya çıkar. Winston' un kendisinin dahi ne kadar olduğunu bilemediği bir zaman boyunca işkenceden geçirilir. Beyni tamamen yıkanır. Kalbindeki aşk ve düşünceleri sökülüp alınır. Aynaya bakınca kendi vücudunu bile tanıyamaz. Çok uzun zaman sonra ölümü bekleyen Winston serbest bırakılır. Üstelik artık onu ne bir izleyen ne de bir dinleyen vardır. Winston' un ise tüm yaşananlardan sonra aklındaki şey; 2 + 2 = 4 değildir. Belki beş belki üçtür. Fakat en güvenilir cevap partinin verdiği cevaptır. Bilmemek gerçekten özgürlüktür. Kendisi bile inanamasa da artık kalbi Büyük Bilader' i seviyordur... Kült eserler arasına girmiş olan 1984 kitabı okumak kimi zaman sürükleyici, kimi zaman sıkıcı oldu. Aslında yazarın dili gayet açıktı. Yazıldığı zamana göre çok çok ileri tarihlerde olabilecekleri gerçekten iyi tahlil ettiğini söyleyebilirim. Yine de bana göre kitapta eksik olan bir şeyler vardı. Belki olay örgüsü daha aksiyonlu olabilirdi. Tabi kitaba bakınca amacın aksiyon değil başka şeyleri belirtmek amacı ile yazıldığı ortada. Kitap bittikten sonra, üzerine düşünmeyi gerektiriyor. Bazı olayların, bu kadar zaman önce yazıldığına şaşırdığım anlar bile oldu. Sonuç olarak yer yer sıksa da okunmayı hak ediyor. 1984 Konusu Bin Dokuz Yüz Seksen Dört - 1984 İngiliz edebiyatının önde gelen yazarlarından biri olan George Orwell'in dünya tarihine damgasını vuran 1984 Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanı politik anlamda devrim niteliği taşıyan bir romandır. Büyük Birader ve Düşünce Polisi gibi kavramları kazandıran ve günümüze kadar gelmesini sağlayan ünlü romanda politika ve beyin yıkama üzerine mükemmel bir konu işleniyor. İlk olarak 1949 yılında yayınlanan ve ilk adı Avrupa'daki Son Adam olan roman daha sonra pazarlama amacı ile 1984 Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adını almıştır. Hayali bir gelecekte geçen ve tek parti dönemini işleyen zaman diliminde insanların düşünmesi yasaktır ve kendilerine ne denirse ona inanmaları ve yapmaları gerekmektedir. Düşünmek, hissetmek, aşık olmak, sorgulamak tamamen yasaktır. Kitabın ana karakteri olan Winston Smith her vatandaş gibi ona ne söyleniyorsa yapan sıradan bir vatandaştır. Çevresinde yaşananlara tam anlam veremeden kendisine ne söyleniyorsa yapan, propagandalara katılan fakat evine gittiğinde gizli gizli düşüncelerini yazmaktadır. Yaptığının suç olduğunu bilmektedir fakat neden olduğunu bilmeden arzularını dinleyerek yazmaya devam eder. Hayatına bir gün Julia adında gizemli bir kadın girer. Partiye bağlı ve propagandalarda aktif yer alan kadının ona gizemli bakışları dikkatinden kaçmaz. Bir gün Julia Winston'a mesaj gönderir ve onunla görüşmek istediğini söyler. Kadın erkek ilişkisinin yasak olduğu bir zamanda ikili aşklarını itiraf eder ve gizli bir şekilde birlikte olurlar. Yaptıklarının suç olduğunu bile bile düşünce polisinden gizlenerek bir araya gelmeye ve hayatın tadını çıkartmaya çalışırlar. Fakat birliktelikleri uzun sürmez ve düşünce polisi tarafından yakalanırlar. Hemen öldürülmek yerine beyin yıkama işlemine sokulurlar. Winston'a dört parmak gösterilerek kaç parmak gösterildiği sorulur. Dört cevabını verdiğinde ise işkence görür. Zamanla gördüğün şeyin zihninin bir oyunu olduğunu söyler ve dört parmak gördüğü için zihnini sorunlu görmeye başlar. Seanslar bu şekilde devam eder ve Winston parmaklar gösterildiğinde ne cevap vermesi gerektiğini öğrenmek ister. Bazen 3 bazen ise 5 cevabını verir fakat işkenceleri durduramaz. Sonunda ona sorulduğunda bilmediğini söyler ve bir sonraki aşamaya geçilir. Winston'un çeşitli işkencelerden geçerek beyni yıkanır. O da propagandanın bir parçası olur. Fakat kalbinin derinliklerinde bir aşk vardır fakat zihninden tamamen silinmiştir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/4n1k", "text": "Wattpad hikayelerinin sonu gelmezken aramıza yeni bir kitap daha katıldı 4N1K. Bu kitap aslında size her şeyin aşktan mutluluktan ibaret olmadığını, arkadaşlarınızla geçirdiğiniz her dakikanın bunlara eş değer olduğunu gösterdi bizlere. Kitabın konusuna gelirsek eğer; Yaprak, asıl kızımız ve etrafında kardeşten de öte diyebileceği 4 çocuk. Oğuz, Gökhan, Sinan ve Ali. Çoçukluktan beri hiç ayrılmamış bu dörtlü Yaprak'ın başına gelenlere kadar birbirine kardeşim diyebilecek kadar yakınlardır peki ya sonra? Yaprak, yine her zamanki gibi annesinin ona sürekli giydirmeye çalıştığı pembe renkli bluzu koşa koşa değiştirmeye gittiği bir gün daha önce hiç rastlamadığı, belki de bu ricadan önce uzun bir zaman elbise giymediği bir olayla karşılaşmıştır. Bir çocuk karşısına çıkmış, yarın sevgilisinin doğum günü olduğunu ve aynı bedenlere sahip olduklarını söyleyip elbiseyi denemesini rica etmiştir. Yaprak başta pek sıcak bakmasa da uzun ricaların ardından kabine girmiş ve elbiseyi denemiştir. Ve daha sonra bir daha o çocuğu görmemek üzere butikten çıkmıştır. Fakat olaylar hiçte sandığı gibi gelişmemiş ve yarını eline bir kargo ulaşmıştır ve merak uyandıran bir kutu vardır. Kutuyu açtığında ise şoke olmuştur çünkü bu dün denediği elbisedir önce ne olduğunu anlamamıştır ve yanlış geldi diyerek kendini avutmuştur. Bu sırada arkadaşlarına konudan bahsetmiş ve onların dedikleriyle kendini avutmaya çalışmıştır. Çünkü çocuklar Yaprak'ın asla böyle bir elbiseyi giymeyecekleri bilmektedirler. Yaprak kendini avuturken bu kutuya benzer bir kutuyu okulda almıştır bu sefer içinde asla Yaprak gibi bir kızın rüyalarında bile giyemeyeceği türden bir topuklu ayakkabı ve bir not; \"Topuklu ayakkabılar sana göre değil, değil mi? Her zaman, Converse'lerine sığınan kızlardansın sen de. Bana geldiğin sürece, hangi ayakkabıyı giydiğini umursamıyorum. Ama... Bana aşık olduğunda, bu ayakkabıları giymek zorundasın. Çünkü yüzünün tam yüzümün hizasında olmasını istiyorum. O güzel yüzünü daha iyi görebilmek için... Bana aşık olduğunda, bana bu ayakkabılarla gel olur mu?\" Okudukları karşısında şoke olsa da kısa bir süre sonra kendine geldiğinde ayakkabıların topuklarının çocuklar tarafından kırıldığı görmüş ve aşkın onluk bir şey olmadığını anlamıştır. Fakat kısa bir zaman sonra bunları yollayan çocuğun okuldan bir çocuk olduğunu öğrenmiş ve nam-ı değer sırığın Barış olduğunu öğrenmiştir. Başta Ali olmak üzere çocuklar Yaprak'ı oldukça kıskanmış ve Barış'la bir daha görüşmemesini söylemişlerdi. Tabii ki Yaprak yerinde duramamış görüşmeyi bırak iddiaya bile girmiştir. Her kaybedilen iddiada birbirlerine ceza vereceklerdir. Yaprak kendinden emindir fakat Barış'ta Yaprak'ı kendine aşık etmek için daha fazla gayret gösterir. Yaprak kaybettiği her iddiadan sonra diğer kızlar gibi gözükmek gibi cezalar vermiştir Barış ona. Önce saçlarını saldırtmıştır sonraysa okulda etek giymesini istemiştir. Yaprak için bunlar oldukça uzaktır. Başta çocuklar bu durumlara sorun yapsa da hepsi Yaprak'ında aşık olmak isteyebileceğini düşünmüş ve ona denemesi için zaman vermiştir. Bir kişi haricinde Ali. Barış'ın Yaprak'a her yakınlaşmasında içi acıyan ama bir türlü bunu kimse anlatamayan Ali olanları kabullenmeye çalışır fakat git gide kıskanmaktan daha öte bir yerlere gitmektedir. Bu sırada Ali'de Yaprak'a olan ilgisi belli etmemek için Bade diye bir kızdan hoşlandığını söylemiş ve Bade de bunu bekliyormuş gibi Ali'ye adım atmıştır. Fakat Ali duygularının gerçek olmadığını belli etmiş ve Bade'den uzak durmuştur tabii Bade'yi bir çocukla tartışırken görene kadar. Ali asla kızlara zarar verilmesine dayanamazdı ve Bade'yi o halde gördükten sonra çocuğu dövmüş ve oradan uzaklaştırmıştır. Olay orada bitmemiş Yaprak'a kadar uzamıştır, Ali Yaprak'a laf ettiklerini düşündüklerine saldırmaya çalışmış ama bu sırada bıçaklanmıştır. Ali bıçaklandıktan sonra Yaprak Ali'yi kaybedeceğinden çok korkmuştu ve içindeki o anlamsız duyguya bir türlü anlam veremiyordu. Ali iyileştikten sonra Yaprak'ın son cezası Barış'la partiye gitmektir ve partiye Barış'ın aldığı ayakkabı ve elbiseyle gitmesi gerekmektedir. Bu durumu henüz kabullenememiş olsa da o partiye gidecektir ve onu partiye Ali bırakacaktır. Uzun bir hazırlık sürecinden sonra parti zamanı gelmiştir ve Yaprak uzun zaman sonra ilk defa kız gibi giyinmiş ve makyaj yapmıştır. Ali kıskançlığını belli edemese de o partide Barışla olacak olmasına oldukça üzülüyordur. Partiden sonra Barış Yaprak'ı Ali'nin ağladığı parka götürmüş ve Ali daha fazla dayanamayıp aşkını itiraf etmiştir. Yaprak başta kızmış olsa da o da artık hislerinden emindir ve kardeşi gibi gördüğü Ali artık sevgilisidir. 4N1K Konusu Daha önce ders kitapları yazarak yazarlık kariyerini sürdüren Büşra Yılmaz bu kez gençlere yönelik mükemmel bir roman olan 4N1K ile okurlarının karşısına çıkıyor. 4N1K kitabında Yaprak adındaki bir genç kızın aşk ile yüzleşmesi anlatılıyor. Çocukluktan beri yakın arkadaş olduğu dört erkek yüzünden farklı bir şekilde büyüyen ve onlar yüzünden aşka uzak olan bu kız için hayatta bir tek Ali, Oğuz, Gökhan ve Sinan vardır. Fakat doğum günü çıkıp geldiğinde yeni yaşı ile birlikte hayatı da değişir. Kim olduğunu bilmediği birinden gizemli bir hediye alır ve Yaprak aşk ile yüzleşmek zorunda kalacaktır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/80-gunde-devri-alem", "text": "Phileas Fogg geçmişi bilinmeyen bir karakter olarak kitabın içinde karşılaştığımız ilk kişi. Dakikalara çok önem veren Bay Fogg önceki rutin işlerini yapan yardımcısını iki dakika geciktiği için kovuyor. Yeni yardımcısı rahat bir iş hayali kurarak Fogg'un yanına geliyor. O sırada Bay Fogg eski yardımcısının odasında günlük yapılacak listesini öğrenirken, Bay Fogg'u da yakından tanıma fırsatı yakalıyoruz. Bay Fogg alışkanlıkları sıkı sıkıya bağlı, sürekli kart oyunları oynayan ve her dakikası planlanmış bir kişi. Yardımcılarının da en ufak hatalarını affetmiyor. Arkadaşlarıyla sürekli yaptıkları toplantılarının bir tanesinde, bir banka soygunundan sonra bir iddiaya tutuşur. Çağın çok ilerlediği kötü sürprizlere rağmen 80 günde devr-i alem yapabileceği bahis konusudur. Bay Fogg ve yardımcısı hiç vakit kaybetmeden yola koyulurlar. Tren, fil ve gemi sırtlarında yolculuğa başlarlar. İlkel toplumlar, kızıldereliler ve kültürel pek çok unsurla tanıştıkları bu maceralarda soygunda şüpheli oldukları gerekçesiyle Dedektif Fix'te peşlerine düşecektir. Dedektif Fix'e göre bu macera tamamen bir tür üst örtme ve kalpazanlıktan başka bir şey değildir. Bay Fogg'u yakalamak için tutuklama kararı beklemektedir. Bay Fogg Dedektif Fix'ten habersiz yolda ilkel toplumların bir kadını kurban ettiklerini görürler. Canlarını tehlikeye atarak kadını kurtarırlar. Genç yaşta bir prensle evlendirilen bu kadın kocası öldükten sonra gömülmeye çalışıldığı ve yakalanırsa öldürüleceğini söyler. Bay Fogg bu kadını da kendisinin dahi tahmin edemediği bir sona doğru yanına alır. Bay Fogg karakteri her ne olursa olsun kendi alışkanlıklarından taviz vermez. Bir şekilde planladığı her şey hesaplayamadığı bir nokta haricinde şaşırtıcı derecede yolunda girer. Yolun içerisinde tren soygunları ve bir kavgada da aksiyon hiç düşmez. Dedektif Fix yılmadan mücadele etmektedir. Bay Fogg'un yardımcısını yakından tanımaya çalışır. Dostluğunu kazanır. Yardımcısı başta bahsi kaybetmesi için diğer kulüp arkadaşlarının ajanları olduğunu düşünür. Sonra ise Dedektif Fix'in gerçek hedefinin banka soyguncularının olduğunu fark eder. Düşündüğü hırsızlarsa kendilerinden başka birileri değildir. Gezi serüveni birden hırsız polis kovalamacasına dönüşür. Bay Fogg iddiayı kaybetmek, hapse düşmek üzeredir. Her şey bir yana zamanı da git gide daralmaktadır. Bay Fogg bu üçgeni çözebilecek midir? Yoksa iddiayı kaybedecek midir? Bay Fogg'un yardımcısı ile yaptığı bu yolculuk var olmak ya da bütün parasını kaybetme mücadelesidir. Kitapta geçen; etkilendiği Kali tanrısına kurban edilen prensesten bir farkı yoktur. Yarın onun için bir mucizedir. Sıkı sıkıya kurallarına bağlu rutin bir hayat yaşayan Bay Fogg gerçek sınavı kendi içinde verecektir. Bay Fogg 80 günün ötesinde yaşamının kalanının kararını da bu sınav da verecektir. Jules Verne Dünya'nın sınırlarını zorladığı bu yapıtlarında hayal gücünün ve bilimin ötesinde bir dünyanın kapılarını aralıyor. Maceranın hiç dozunun azalmadığı bu başyapıtta yıllar sonrasında dostluk ve bilimin sınırları zorlayan bir keşfetme keyfi. Bay Fogg Dünya'yı keşfederken bir yandan da hayatta kurallardan ötesinde unuttuğu birkaç değeri daha hatırlayacaktır. Keyifle ve merakla okunan bu eseri okumanızı tavsiye ediyorum. Geleceği öngörebilen, sınırları yeniden tanımlayabilen bu kitap okurlarının da kendilerini geliştirip yeni bir Dünya'yı keşfetmelerini de neden sağlamasın? 80 Günde Devri Alem Konusu"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/Safahat", "text": "Ünlü bir şair, üstat, milli şair gibi isimlerle anılır Mehmet Akif Ersoy muhabbetlerin arasında. Onun bu ülkeye en büyük hediyelerinden biri şüphesiz ki İstiklal Marşı ve örnek, üstün alçakgönüllülüğüdür. Bilmeyen var mıdır bu topraklarda onun hikayesini? 1873 yılında İstanbul'da doğan ve doğduğu semti Bizim mahalleye poyraz kışın da uğrayamaz/ Erir erir akarız semtimize geldi mi yaz! dizeleriyle anlatan, bu toprakların yetiştirdiği yegane şairdir. Doğu ile Batı, İslam ile Bilim sentezini benimsemiş, şiirlerinde çeşitli konuları işlese de o dönemin şartlarını iman gücüyle harmanlayarak sunmuştur. Manzum şeklinde yazdığı şiirleri ise okuyucuya hikayeyle şiirin yakalayabileceği en iyi uyumu sunuyor. Safahat herkesçe bilinen, lakin birçok kişinin eline alıp okumaya cesaret edemediği eseri Mehmet Akif Ersoy'un. Halbuki Mehmet Akif Ersoy sevgili karisine seslenerek başlar Safahat'a. Bana sor sevgili kari; sana ben söyleyeyim Ne hüviyette şu karşında duran eş'arim; Bir yığın söz ki, samimiyeti ancak hüneri Ne tasannu' bilirim, çünkü, san'atkarım. Şi'r için göz yaşı derler; onu bilmem, yalnız, Aczimin giryesidir bence bütün asarım Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem; Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım! Oku, şayed sana bir hisli yürek lazımsa; Oku, zira onu yazdım iki söz yazdımsa Mehmet Akif Ersoy/Safahat Bu şekilde başlar meşhur Safahat. İçerisinde Mehmet Akif Ersoy'un ilmek ilmek dokuduğu şiirleri yer alır. Yaşadığı dönem gereğince dili biraz ağıdır Mehmet Akif Ersoy'un. Lakin bu onun Safahat'ını okumamak için bir neden olamaz, hele ki o Oku sevgili kari diye seslendikten sonra okuyucularına. Yeni çıkan basımlarında kanaatimce olması gerektiği gibi- şiirde yer alan Arapça kökenli kelime ve tamlamaların günümüz Türkçesindeki karşılığı veriliyor dipnot olarak. Başta şiiri anlama, yorumlama gibi konularda dezavantaj gibi gözükse de bu durum, kelime darcığının gelişmesi bakımından yarar bile sağlıyor. Safahatta yer alan şiirlerin geneli de manzum şeklinde olmakla beraber, en ünlülerinden birisi Hasta isimli şiir olsa gerek. Mehmet Akif Ersoy'un kendine has üslubu, görüşü ile şiirleştirdiği Hasta gerçekten yaşanmış. Şiirin başında da Vaka Halkalı Ziraat Mektebinde Geçmiştir şeklinde bir not düşüldüğü de görülüyor. Mehmet Akif Ersoy'un insana bakış açısı, merhameti ve ayrıca insanın, çaresizliğini, küçüklüğünü kelimelerin yakalayabileceği en iyi uyumla sunan bir şiir Hasta. Götür İstanbul'a bir yerde bırak ki; Guraba, -Kimsenin onlara aldırmadığı sırada Uzanıp ölmeye bir şilte bulurlar orada! Mehmet Akif Ersoy / Safahat/ Hasta Yapısı gereği insanların, toplumun dertlerine hemhal olan şairimizin şiirlerinde de acı, merhamet ile yoğrulmuş bir maya var. Yaşadığı dönemin gereği olarak kurtuluş savaşının verdiği heyecanı birebir yaşatan kelimeleri eşleştiriyor şiirlerinde. Ancak Safahat'ına da değinmeden edemiyor tüm bu şiirler arasında. İ'TİRAF Safahat'ımda, evet, şi'r arayan hiç bulamaz; Yalnız, bir yeri hakkında Hazin işte bu! der. Küfe? Yok. Kahve? Hayır. Hasta? Değil. Hangisi ya? Üç buçuk nazma gömülmüş koca bir ömr-i heder! Mehmet Akif Ersoy /Safahat/ İ'tiraf Belki de en iyi kendisi anlatmıştır Safahat'ını bu şiirde. Şiir yoktur onun Safahat'ında, hüzün, yaşanmışlık, insanlık vardır. İhtiyar bir çiftçiden, hasta bir çocuğa kadar... Bu yurdun tüm bireyleri, onun kalp süzgecinde güzelleşerek kağıda dökülür."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/abartma-tozu", "text": "Şermin Yaşar'ın Abartma Tozu adlı kitabı yirmi altı bölümden oluşmaktadır. Her bölümü birbirinden komik olan kitapta yazar, günümüz insanının halini biraz abartarak gözler önüne sermektedir. Buna ek olarak çeşitli zamanlarda ortaya çıkan ve hala devam eden bazı dil sorunlarına da değinmektedir. Mert Tugen'in çizimleriyle daha da eğlenceli hale gelen Abartma Tozu, hem konusu hem de anlatım tarzı ile yediden yetmişe geniş bir okur kitlesine hitap etmektedir. Günümüzde insan ilişkileri gittikçe zayıflamaktadır. İnsanlar çeşitli sebeplerle sürekli ve gereksiz alışverişler yapmakta, sağlıklı beslenmeyi yanlış anlamakta, okul başarısını ondan daha önemli olan insani erdemlerin önüne geçirmekte ve daha çok kazanma hırsıyla elindekilerin kıymetini fark edememektedir. İşte yazar tam da bu noktada Abartma Tozu ile herkesi durup düşünmeye ve zararın neresinden dönülse kardır diyerek harekete geçmeye çağırmaktadır. Cozutmak Bizim İşimiz İlk bölümde kahramanımız, başından geçen olayların ne kadar can sıkıcı ve yorucu olduğundan bahsetmekte ve okuru hikayesini dinlemeye davet etmektedir. Bir Ki Üç, Bir Ki Üç Bir gece kahramanımız her şey normalken uyur fakat sabahın en erken saatinde, çok kilolu olan anne-babası tarafından spor için uyandırılınca bir şeylerin değiştiğini sezer. Bu duruma bir anlam veremese de ailesiyle spor yapmak için dışarı çıkar. Dışarı çıkıp herkesin spor yaptığını görünce sadece ailesine değil herkese bir şeyler olduğunu anlar ve şaşkınlığı iyice artar. Eve döndüklerinde ise bu değişimin yeme alışkanlıklarına da etki ettiğini görür. Günaydınlar Oteller Zinciri Hem içinde bulunduğu durumla ilgili yardım almak hem de güzel bir kahvaltı yapmak için babaannesinin pansiyonuna gider. Fakat babaannesinin de aşırı derecede değiştiğini görerek hayal kırıklığı yaşar. Okul Değil Gerilim Filmi Daha sonra okula gider ama okul ve arkadaşları derdine derman olmak yerine derdine dert katar. Birsen Başar, Hep Sen Başar! Okuldan sonra teyzesinin kızıyla konuşmak için teyzesinin evine gider. Böylece teyzesinin işi bırakarak kızının her saniyesiyle ilgilendiğini görür. Cozutma Salgını Günün sonunda eve dönünce yeni bir sürprizle karşılaşır: Salonun ortasında bir sera ve organik bal için yaylaya gitmiş bir baba... Fikriye Gıcır'la Her Yer Gıcır Gıcır Dayısının evinin önünden geçerken bir itfaiye aracı görür. Çok geçmeden itfaiye aracının yangın söndürmek için değil evi yıkamak için orada olduğunu anlar. Oradan da nasibini alarak yoluna devam eder. Veli Keskinbıçak Bir ümitle, babasının dostu olan Kasap Veli Amca'nın yanına gider. Ama ondan da umduğu desteği bulamaz ve durumun gittikçe daha da kötüleştiğini görür. Çok Al, Hep Al, Daha Çok Al Daha sonra ise komşuları Seval Abla ile annesinin çılgınca alışveriş yaptıklarına ve zamanla herkesin onlar gibi alışveriş delisi olduğuna şahit olur. Herkes Napolyon Kahramanımız aradığı yardımı kasabanın hayırseveri Servet Amca'dan görebileceğini düşünür. Fakat Servet Amca da değişimin etkisinde olduğundan kendisine yardım edebilecek başka kişiler aramaya devam eder. Sevgi Koması Çareyi bir de annesinin arkadaşı Sevgi Teyzeler'de arar. Ama onların durumu da diğerlerinden pek farklı değildir. Tekno Fehmi Artık son olarak Fehmi Abi'ye danışmaya karar verir. Fakat Fehmi Abi'nin gözü teknolojiden başka bir şey görmediği için oradan da eli boş döner. Mutluluk Dükkanı Yolda mutlulukla ilgili tabelalar görür. Böylece herkesin bir olup kendisine şaka yaptığına karar verir. Tabelaları takip eder ama durum hiç de sandığı gibi değildir. Çünkü yolun sonunda karşısına Mutluluk Dükkanı diye bir yer çıkar. Bu son saçmalığın ardından iyice ümidini kaybeder. Kime Diyeyim Ben Derdimi? Bir gün televizyonda Pis İşleri Bakanlığı'nın numarasını duyar ve oradan destek alabileceğini öğrenir. Zor olsa da bakanlığa ulaşır ve görevliyle konuşur. Ağlaya ağlaya yardım ister, görevli de yardım edeceklerini bildirerek telefonu kapatır. Tevfik Kılıkırkyarar Birkaç gün sonra bakanlığın yardımı Tevfik Kılıkırkyarar gelir. Böylece kahramanımız biraz da olsa rahatlar ve dedektiflik macerası başlar. Tevfik Abi Olaya El Koydu İlk Raporlar Buğdaylı'nın Kısa Tarihi Buğdaylı Müzesi Beni Tanıyalım Kasım Nakitoğlu ya da Asım Naitoğlu Son Kabartma Tozu Paketi Şimdi Ne Yapacağız? Artık Üç Kişiyiz Buğdaylı Yeni Bir Güne Uyanıyor Aşağı Buğdaylı Kasabası Kahramanımızla Tevfik Kılıkırkyarar'ın ilginç dedektiflik macerası kitabın diğer bölümlerinde meraklı okurlarını beklemektedir. okumak istediğim kitapların başında geliyor ama şuan çok pahalı fiyatının düşmesini bekliyorum şermin ablayı da çok seviyorum umarım bizim buralara da gelir 09-07-2019 11:47 şermin yaşar klasiği yine 10 numara kitap yazmış 09-07-2019 16:05 bence adı gibi abartılı bir kitap olmuş zaten kitabın ilk yarısı kendini tekrar eden abartmalar ile dolu ama çoğu çok anlamsız iki şey merak uyandırıyor bir neden böyle oluyor ikincisi sürekli araya girip de konuşamadığı kişi kim diye onlarda sonda belli oluyor ama dediğim gibi biraz abartılı bir kitap 17-07-2019 11:24 güzel kitap ama şermin yaşarın en kötü kitabı diyebilirim yine de piyasadaki kitaplardan daha iyi 29-07-2019 12:25 güzel bir fikirden yola çıkmış basit ve anlaşılır kızımın da hoşuna gitti yeni kitaplarınızı bekliyoruz 04-08-2019 15:21 güzel içten bir hikaye bir kerede okudum 09-08-2019 11:26 sempatik bir hikaye yazmış çocuk kitabı olduğu için bazı kısımları fazla abartmış ama yine de güzel 20-08-2019 13:29 eğlenceli güzel bir hikaye şermin yaşarın uslubunu taşıyor sonunu da merak ediyordum sonu da güzel toparlanmış 22-08-2019 12:56 basit ama sıcak bir hikaye hoşuma gitti 05-10-2019 11:57 abartılacak bir kitap değil abartmaları anlatırken insan baya sıkılıyor ne olacaksa olsun diyor abartıları da baya abartılı anlatmış o yüzden komik değil çoğu çok saçma kitabın sonu fena değil ama genel olarak hayal kırıklığı 30-10-2019 11:20 çok beğenilmemiş bir kitap. yorumlardan öyle anlaşılıyor ancak ben beğendim. kitabın adı gibi ve hakkını iyice vermiş. nihayetinde çocuk kitabı ama dikkatli bakın bence yetişkinlere de mesaj veriyor. abartmak, bire bin katmak bizim toplumun yaptığı bir şey zaten. çok da güzel yansıtmış. çocuk karakteri daha bir beğendim. verdiği cevaplar, diyalog yeteneği çok hoşuma gitti. farketteniz mi bilmiyorum çocuk karakter çok net ve kendini çok iyi ifade ediyor. bu absürd tarzda yazılmış bir hikaye ve okurken sıkılmadım aksine eğlendim. ben tavsiye ederim. 30-10-2019 20:33 bir yerde okudum doğru mu merak ediyorum şermin yaşar bunu da gelirken bir ekmek al öykü kitabı için yazmış ama sonra daha çok kazanmak için uzatıp ayrı kitap olarak çıkartmış doğru mu acaba? 31-10-2019 13:04 bence çok kötü bir kitap hem pahalı bir fiyatı var hemde çok abartılı ve tüm karakterleri mesela tevfik kılıkırkyarar neden tanıtmamış iyice anlamadım çok kötü bence yorumların hespsi güzel diyor ama bence berbat :{ 06-04-2020 11:49 kitabın basım yılını söylermisiniz 14-02-2021 16:22 çok zevkli bir kitap okurken bol bol güldüm tekrar tekrar okumak isteyeceksiniz tavsiye ederim inanılmaz derecede güzel herkese tavsiye ederim abartmadan 11-04-2022 09:37 ana karakterin ismi ne 14-07-2022 17:23 yaptığım en zevkli özet ödevi oldu kitap çok hoşuma gitti karakterlerin ismi çok yaratıcı sürekli bir merak durumu var zevkli bir kitap 09-11-2022 21:47 kitabın ana fikri ne 04-02-2023 22:26 ana karakterin ismi ne 13-02-2023 12:02 okurken sürekli gördüğüne neden sormuyor diye sinir oldu güzel ama adı gibi abartılı bir kitap bu olsa olsa bir öykü kitabında bir adet öykü olurdu o kadar basit bir konusu var ama gereksiz uzatıp tek kitap yapmış para hırsı işte insana yaptırıyor 12-05-2023 23:02 kitaptan çıkarılan sonuç lazım 11-08-2023 17:49 sanki hikaye fazla tekrara düşmüş kısa öykü olacakken uzatılmış tek kitap olmuş şermin yaşar böyle şeyler yapmazdı"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/abdullah-efendinin-ruyalari", "text": "Eserimizin türü hikayedir. İçerisinde birçok öykü bulunmaktadır. Ben hikayelerin içerisinden beğendiklerimin özetinden bahsedeceğim. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kalemi bir okunuşta anlaşılacak tarzda değil diye düşünüyorum, özetinden bahsedeceğim bu eseri de sindirerek okunacak türden bir eser. Başlangıçta anlatmak istediği olayları hemen kavranamayabiliyor sonrasında yavaş yavaş okunduğu takdirde enfes hikayelerin tadına varabiliyorsunuz. Abdullah Efendi'nin Rüyaları Abdullah Efendi kırk yaşını çoktan geçmiş bir adamdı. Hayatının hiçbir anını boşa geçirmemiştir. Çok sıkıntılar, badireler görmüştür. Ama bu sıkıntılarına rağmen hayata bir şekilde tutunmaya ayakta kalmaya çalışmıştır. Hikayenin asıl kısmı Abdullah Efendi'nin arkadaşlarıyla bir akşam eğlenmek üzere içkili bir mekana gitmeleriyle başlar. Abdullah Efendi rutin hayatından uzaklaşmak, kafasındaki sıkıntıların kendinde yarattığı etkileri azaltmak ve kurtulmak için arkadaşlarıyla gece içkili bir mekanda kafa dağıtmayı planlayıp bu davete katılır. Gece başladığında yavaş yavaş içki içildikçe Abdullah Efendi'nin kafasında sürekli gördüğü rüyaların etkileri ortaya çıkmaya başlar. Karşısında oturan çiftlerden kadın olan dikkatini çeker onun üzerinden düşüncelere dalar. Mekanın her bir tarafına baktıkça rüyasında gördüğü, kafasında sürekli kurduğu durumlar hayalinde canlanır kendisini başka alemlere götürür. Kendi kafasında kurduğu bu hayal dünyası onu içinden çıkılmaz bir hale büründürür. Bu durumlar yaşanırken arkadaşları mekandan ayrılmanın vaktinin geldiğini söylerler. Mekandan çıkınca da kadınların olduğu bir mekana giderler. Abdullah Efendi burada bir kadınla vakit geçirmek için odaya girer. Kadın odaya gelmeden önce odada ilginç bir şekilde hayalet tarzında kişiler görür. Gördüklerinin etkisiyle odadan nasıl çıktığını bilmeden oradan uzaklaşır. Abdullah Efendi bu gece boyunca acayip şeyler yaşar, görür. En sonunda da ıssız bir ev ilgisini çeker oraya girer. Orada da bir çocuk karşısına çıkar. Kendisine olmadık bir terslik yapar. Bunun etkisiyle bir anda her şeyin kendi kafasında kurduğu hayal dünyası olduğu kanısına varır. Geçmiş Zaman Elbiseleri Genç bir adam Keti isimli bir bayanla buluşma planı yapar. Bu plan arkadaşının eğlence daveti üzerine zaman olarak aksar. Arkadaşı kendisini kumar oynanan bir mekana götürür. Kumar öyle bir bataklık ki adamı içerisine çektikçe çeker. Keti ile buluşmaya geç kalır. Bu buluşma aklına gelince kumarı bırakmak ister fakat etrafındakiler onu rahat bırakmaz. İlla kumar oynamaya devam etmesi için baskı yaparlar. Genç adam baskılara dayanamayıp kumara devam eder. Bir süre daha oynadıktan sonra bırakmak zorunda olduğunu söyleyip mekandan ayrılır. Mekandan ayrılınca Keti ile buluşmak için aceleyle araba bulmaya çalışırken kaza geçirir. Bu sırada kendisine yaşlı adam ve kadın yardım edip evlerine alırlar. Uyandığında evin kadını genç adamın odasına gelip ona babasının kendisini evden hiç çıkarmadığını, tutsak bir hayat yaşadığını anlatır. Adam da bu duruma şaşırıp ona yardımcı olmaya çalışayım derken evin sahibi adam genç adama karısının hafıza kaybı yaşadığını yanlış şeyler anlattığını söyleyip adamı sakinleştirir. Bu olay üzerine sabah olmadan evin sahipleri evi terk edip kaçarlar. Adam bu olayın etkisinden bir süre çıkamaz. Bir Yol Hikayenin de isminden anlaşıldığı üzere bir yolun adam üzerinde etkisi anlatılmıştır. Adamın biri çocuğunu yakın zamanda kaybetmiştir, karısı hastadır. Bu sıkıntı ve kederlerle belli bir nedenden ötürü yaşadığı şehir olan İstanbul'dan ayrılır. Bu ayrılık esnasında geçtiği yolun kendisinde bıraktığı tesirleri bizlere öyle etkileyici betimlemelerle sunmuş ki hayran kaldım. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın eşya ve zamana dair gözlemlerini etkileyici bir üslupla anlattığı kanısı hemen aklınıza geliveriyor. Adam bizlere bu yol üzerinden çıkışını yaparak kendi hayat eksenindeki sorgulamalarını bizlere anlatıyor. İnsanın asıl kendisi olduğu başka bir yüzü olduğunu, bu benliğinin nasıl ortaya çıkabildiği hakkında bilgiler vermiş. Erzurumlu Tahsin Tahsin Efendi, Erzurum'un sayılı ailelerinden birinin oğludur. Tahsilini hukuk alanında yapmış, birkaç yerde memuriyet görevinde bulunmuş. Balkan Harbinde gönüllü askerlik yapmış. Harbin sonunda birden her şeyi terk edip ortadan kaybolmuştur. Tahsin Efendi'nin hikayesi dilden dile etrafta dolaşırmış. Ailesi onu çok aramış ama ne yaptılarsa bulamamışlar. Bir gün ansızın çıkıp gelmiş ama bir gün bile kalmadan yine ailesini terk etmiş. Evin Sahibi Hastanede bulunan bir defterin okunması üzerine bu hikaye mevcudiyet kazanmıştır. Bir gencin hastane köşesinde çektiği acıların etkisiyle geçmişinin harmanlanması bu defterde anlatılmış. Raif Paşa isimli dedesi vardır. Bu Paşa ailesi ile konakta yaşarmış. Bu gencin annesinin başına evde bir yılanın musallat olmasıyla beraber hayatları zindan olmuş. Annesi evlendiği halde bu yılan onu evinde boğarak öldürmüştür. Bu olaydan sonra herkes Raif Paşa ailesinden kaçar olmuş. Bu durum Raif Paşa'nın canını çok sıkar, torununun eğitim hayatı için bu şehirden, evden ayrılmaları gerektiği kanaatine varır. Tam bu karar alınır ki Raif Paşa sabahına vefat eder. Genç adamın yaşadığı talihsizlikler kat be kat artarak devam eder. DEĞERLENDİRME Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kaleminde zaman ve eşya kavramı üzerine yoğunluklu betimlemeler mevcuttur. Özellikle bu iki kavramın insan üzerinde yarattığı etkiyi yazar bu kitabında enfes bir şekilde işlemiş. Her bir betimleme, tasvir de hayranlığım katlanarak arttı. Ben kitapları kolay okunmayan yazarları severim. Bu kitapta hemen anlaşılan, kolay okunan bir eser değil bunu bilerek kitabı temin edip okumanızı tavsiye ederim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/abumrabum", "text": "Kitabın anlatımıyla başlamak istiyorum. İskender Pala'nın anlatımını bilen için normal gelen bir kitap olsa da ilk kez okuyanlar için biraz ağır bir dili var kitabın. Kitap okurken sıkmıyor, aksine sizi içine çekiyor. Anlatımın gidişatı merak uyandırıyor. Türkiye'den Japonya'ya kadar uzanan bu yolda, üç din ve Hz. İbrahim hakkında sayısız bilgi var. Dan Brown tarzı yazı stili ve konusuyla güzel bir kitaptı. Her bölüm sonunda bir bölüm daha okuyup bırakacağım diye diye kitabı bitirdim. Maalesef kitap, yoğun bir anlamı olduğu için boş zamanınızda okuyabileceğiniz bir kitap değil. Kafanızı verip okumanız gerekiyor. Eğer kafanızı vererek okumazsanız bazı ayrıntıları kaçırabilirsiniz. Kitaptaki hikayeyi resimler ile pekiştirmiş yazar. Bu şekilde doğruluğuna dair şüpheniz de bir yerden sonra yok oluyor. Bu özellik kitaba bence bir ansiklopedi havası da vermiş. İnsan bu şehirde ancak aşık olabilir! AbumRabum kitabının konusuna gelirsek, dinle bağlantılı bir polisiye romanı. Kitabın adını ilk duyduğumda anlamını merak edip ne olduğunu araştırmıştım. Tam olarak bir çeviri bulamasam da birkaç yorum ve eleştiri sayfasında Peygamberlerin Babası olarak çevrilmiş. Bu da Hz. İbrahim'i işaret etmekte. Hz. İbrahim tüm kitabın odak noktası. Üç dinin bağlantısı, ülkeler arası geçiş ve arada Selim Hoca'nın okuduğu hikayeler bunun üzerine kurulu. Zelot, CIA, Mossad... Kitap, birçok örgütten bahsetmekte. Bana göre bu örgütlerden en ilginci Zelotlar. Zelotların cinayet ile nasıl bir bağlantısı olacağını kestirememiştim ama tören sırasında hikayeye dahil olan karakter ile her şey yerine oturmaya başladı. Aynı zamanda İstanbul'da yakalanan tarihi eser kaçakçısının da bu örgütle bir bağlantısı bulunuyor. AbumRabum, Japonya'daki bir okulun 100. Yıl diploma töreninde yaşanan bir cinayetle başlıyor. Bu hikaye öncelikle Japonya'da başlıyor ve birbiriyle bağlana bağlana 3 ülkeyi daha kendine dahil ediyor. Cinayet arkasında hiçbir iz bırakmadan yaşanmış olmakla birlikte birkaç şüphe barındırmakta. Kitaptaki bağlantının yardımcısı olduğunu anlayabiliyorsunuz ama nasıl bir bağ kuracağını çözemiyorsunuz. İslamiyet, Hristiyanlık ve Yahudilik hakkında da geniş bilgiye yer veriyor kitap. Kitap ise bir hazine hikayesi üzerine kurulu. Kral Antiochos ölmeden önce hazinesini ve mezarını içine alacak, eşi benzeri olmayan bir Anıt Mezar yaptırmak ister. Kral Antiochos, bu anıt mezarı kimsede olmayan, olamayacak bir şekilde ister ve bunun için Sin Ammar'ı görevlendirir. Dünyanın en güzel ve ihtişamlı mezarını yapan Sin Ammar, bu mezarın içine bin bir bilmece koyar. Her bilmeceden önce de krala 7 ilke sayar. 5. Bilmeceyi açıklamak için bir sonraki günü bekler çünkü diğer bilmeceler ve anıtın ihtişamı kralı yormuştur. Kral Antiochos, kimsenin bu mezar gibi bir mezara sahip olmamasını ister ve buna benzer bir şey yapmaması için ünlü mimarı öldürür. 5. Bilmeceyi söyleyemediği için mezar bir süre sonra yerle bir olmuştur. İşte hikaye de bu üç ülkedeki kahramanlar bu hazineyi aramaya koyulur. Japonya'da başlayan roman Adıyaman'da son buluyor. Kitabın gidişatı kafanızı verdiğiniz müddetçe kolay takip edilebilir. İskender Pala'nın harika anlatımı ve kurgusu sizi kendine hayran bırakıyor. Yine de kitabı okurken yanınıza bir defter ve kalem alıp not almanız bazı noktalarda okuyucu açısından daha iyi oluyor. Ben kitabın birçok yerinde açıp araştırma yapmak zorunda kaldım. Bu sizi kitaptan koparmaktan çok sizi ona bağlıyor. Abum Rabumu okudukça Hz. İbrahim'in ne kadar kutlu bir şahsiyet olduğunun idrakine varıyorsunuz desek yalan olmaz. Diyor İskender Pala. Bu konuda kesinlikle katılıyorum. Zaten kitabı okudukça sizde aynı fikre kapılacaksınızdır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/aci-kahve", "text": "Neden hep cinayetlerin suçluları en tahmin edilemeyecek kişi olmak zorunda? Ya da biz neden insanları bu kesinlikle cinayet işleyemez diye kategorilere sokarız? Neyse ki Hercule Poirot böyle düşünmüyor. Ve tam da emekli olmaya karar verdiği sırada kendisine sunulan cazibeli teklif, istisna yapmasına neden olmuştu. Bu sefer üslendiği görev ise bir cinayet yerine savaşların yönünü değiştirebilecek kadar güçlü olan bir patlayıcı formülüydü. Sir Claud Amory, Bay Poirot'tan bulduğu atım formülünü bizzat kendisinin götürmesi gereken müesseseye iletmesini istemişti. O zamana kadar ayriyeten evine misafir olup, formüle göz kulak olmasını da istemişti. Çünkü yaşadığı ev halkında ki birilerinden formülü çalacağından endişe duyuyordu. Endişesinde de haklıydı da zaten. Formül çalınmıştı. Ve çalan kişi daha sonra da korkarak Sir Claud Amory' de öldürmüştü. Olay artık değerli bir hazineyi korumaktan çıkıp bir cinayete dönüşmüştü. Neyse ki evin sadık uşağı Bay Poirot, erkenden davet etmişti ki; cinayetin işlenmesinden saliseler sonra Hercule Poirot ve yakın arkadaşı Hastings ile beraber olay yerine gelmişti. Olay yeri ise misafir odası ve cinayet ürünü ise zehir... Evin halası Bayan Amory, evin gelini güzeller güzeli Lucia, evin oğlu Richard, yeğen Barbara, Sir Claud Amory 'un sekreteri Raynor, Sir Claud Amory o gecenin misafiri Dr. Carelli 'nin bulunduğu bu odada Sir Claud Amory, formülün zaten çalındığını ve her kim çaldıysa ışıkların kapatıldığı o bir dakika içerisinde masaya bırakmasını istemişti. Işıklar kapandı. Fısıldaşmalar ve soluklar odayı doldururken, ışık açıldığında; Sir Claud Amory çoktan hayatını kaybetmişti. Evdeki herkesin sırları vardı. Sir Claud Amory ecelinden değil zehirlendiği yüzünden ölmüştü. Peki, kim zehirlemişti? Acı Kahve kitabında Lucia'nın bir kahve bardağına zehir döktüğü vurgulanıyordu. Ama o intihar etmek için zehir dökmüştü bardağa ve o bardağın Sir Claud Amory'nin içebileceğini tahmin etmemişti. Zaten katil o değildi. Çünkü onun korkulu ve şüpheli tavırlarının hepsi herkesten sakladığı gizli kimliğiydi. Ve Dr. Carelli onun aşığı falan da değildi. Lucia sadece kocası Richard'a aşıktı. Zaten bu yüzden bu kadar yalan söylemişti ya. Ve Hercule Poirot 'un da eşsiz tecrübeleri Lucia'nın katil olmadığını söylüyordu. Kendisini babası yerine koymasını ve gerçekleri anlatmasını istediğinde olaylar biraz daha aydınlanmıştı. Aslında şüpheli sayısı azalmıştı. Bayan Amory'nin verdiği ipuçları ise paha biçilemezdi. Hercule Poirot ve arkadaşı Hastings ile sürekli misafir odasında saklanarak nöbetleşen bu adamlar katilin bir açık vermesini bekliyorlardı. Evde uygulanan dışarı çıkma yasağı sayesinde formülde, katilde evin içindeydi. Karanlık olan o bir dakika içinde neler olabileceğini tiyatro gibi sürekli canlandıran Hercule Poirot, formülü sonunda bulmuştu. Ama formülü korumak yerine onu bulduğunu belirten bir ifadeyle eski yerine koyarak, katilin açık vermesini bekledi. Ki katilde açık verdi. Her şey açığa çıkmıştı. Hercule Poirot yine kusursuz bir şekilde sis perdesini aralayıp cinayeti çözmüştü ama katil bu sefer de Hercule Poirot zehirlemişti. Kimse gerçeği öğrenemeden Hercule Poirot ölecek miydi yoksa sadece hepsi bir numara mıydı? Acı Kahve kitabı kısa bir romandı. Tek oturuşta bitirebilecek bir kitap. Gizem ve polisiye sevenlerin vazgeçilmezi olan Agatha Christie, karmakarışık bir kurguyla hiçbir zaman karşımıza çıkmadı. Acı Kahve adlı kitabında kurgu güzeldi ama katil sıradandı. Fazla alışılmışlık bir durum... Hercule Poirot karakteri zeki olduğu kadar da kendisine güvenen bir adam olduğundan birçok kişi tarafından nefret ediliyor kitaplarda-. Ve katil umulmadık biri değildi. Herkes katil olabilir. Ama kurgu anlatılırken gerçek katilin sadece birkaç sahnede bulunması düş kırıklığı açıkçası. Ardında bıraktığı ipuçları ise Hercule Poirot gibi görünmeyen ipuçlarından yararlanarak olayı çözebilen zeki adamlar kahraman olabilir. Ne diyeyim, kötü değildi ama iyi denilebilecek geçerli bir notada sahip değil."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/acimak-resat-nuri-guntekin", "text": "Anadolu'daki bir okulda baş muallim olan Zehra, oldukça disiplinli bir öğretmendir. Geçmişte yaşadığı olaylar onu oldukça sert birisine dönüştürmüştür. Acıma duygusunu kaybetmiş, en ufak bir yanlış ve zayıflığa tahammül edemez olmuştur. Maarif müdürü ara sıra bu tutumundan dolayı onu uyarsa da davranışlarında bir değişiklik görülmez. Son derece başarılı ve idealist bir öğretmen olduğu için maarif müdürü ona karşı derin bir saygı beslemekte ve bu davranışından dolayı ona herhangi bir ceza vermemektedir. Bir gün maarif müdürünün okul arkadaşı olan vekil Şerif Bey, Zehra'nın yaşadığı yere gelir ve İstanbul'dan acil kodlu bir telgraf aldığını maarif müdürüne bildirir. Telgrafta Zehra'nın babası Mürşit Efendi'nin ölüm döşeğinde olduğu ve Zehra'nın İstanbul'a gelmesi gerektiği belirtilmiştir. Ancak Zehra babasının olmadığını ısrarla söyler. Daha sonra dayanamaz ve kendisine bir baba merhameti ile yaklaşan maarif müdürüne yaşadıklarını anlatır ve Mürşit Efendi'nin kendisi üzerindeki tüm babalık haklarını kaybeden aciz bir mahluk olduğunu dile getirir. İlk başta gönlü olmasa da daha sonra İstanbul'a gitmeye ikna olur. Yolculuk esnasında çocukluğunda başından geçen acı olayları bir bir gözünde canlandırır. Ona göre yaşadığı tüm kötü şeylerin tek sorumlusu vardır: Babası Mürşit Efendi. Kız kardeşinin ölmesi, annesinin acılar içinde bir hayat sürmesi, ninesinin hastane köşelerinde uzun süre boyunca eziyet içerisinde kalması ona göre hep babası yüzündendir. İstanbul'a vardığında telgrafta yazılı adrese gider ve babasının ölmüş olduğunu öğrenir. Babası için bir evde taziye merasimi tertip edilmiştir. Babasının cansız bedeni bir odada kızının görmesi için bekletilmektedir. Ancak Zehra onu görmek istemediğini dile getirir. Babasının komşuları bu durum karşısında hayrete düşse bile yapacakları bir şey yoktur. Eski komşuları olan Vehbi Bey, Zehra'ya bir sandık getirir ve bunun kendisine babasından kaldığını söyler. Ancak Zehra sandığı kabul etmek istemez. Daha sonra bir şekilde razı olur ve sandığı açar. Sandığın dibinde küçük bir hatıra defteri görür ve hızlı bir şekilde onu okumaya başlar. Defterde babasının başından geçen olaylar ilk gençlik yıllarından itibaren titiz bir şekilde anlatılmıştır. Buna göre kimsesiz büyüyen babası, binbir zorluk ile eğitim hayatını tamamlar. Ve Anadolu'da birçok farklı yerde, farklı kademlerde devlet memurluğu yapar. Son derece idealist bir insandır. Her kurumda olumsuz olaylar yaşamakta ancak buna rağmen idealistliğinde ödün vermemeye çalışmaktadır. Her ne kadar ilkelerine bağlı bir insan olsa da memuriyet hayatında tanıdığı insanların yozlaşmışlığı onu da etkilemeye başlamıştır. Bu duruma karşı ısrarla dirense de Mürşit Efendi'nin kontrol altına alamadığı olaylar onu da kötü anlamda etkilemiştir. Daha sonra Diyarbakır'daki memuriyeti sırasında hayalini kurduğu yuva sıcaklığına kavuşmak için kendi dairesinde çalışan ve kendi dizinde can veren bir memurun kızı ile evlenir. Kızın dul anasını da yanlarına alır. Bir türlü memnun olmayan ana kız, Mürşit Efendi'nin başına çeşitli işler açmaya başlarlar. Önce onu ilkelerinden uzaklaştırmış daha sonra bitmek bilmeyen istekleri ile onu borç batağına sürüklemişlerdir. En sonunda da İstanbul'a tayin istemesi için onu zorlamışlardır. Mürşit Efendi tüm bunlara rağmen karısı ve kaynanasına toz kondurmaz ve onları bir melek gibi görür. Ancak yaşadığı semtin hatırı sayılır insanlarından birisi gözünü açması için onu uyarır. Tayin gerçekleşir ve Mürşit Efendi ailesi ile İstanbul'a gider. Kaynanası ve karısı başına nice işler açmaya devam etmekte ve etrafına karşı onun zalim bir insan olduğu düşüncesini uyandırmaktadırlar. Hatta Zehra da bu yüzden babasından nefret eder. Hatıra defterini sonuna kadar okuyan Zehra, babasının ne kadar masum olduğunu öğrenir ve babasının cansız bedeni üzerine kapanarak ağlar. Dönemin memuriyet ve aile hayatındaki yozlaşmışlığı net bir şekilde göz önüne seren Reşat Nuri Güntekin'in Acımak isimli romanı keyifle okunabilecek bir eserdir. Yazan: Şahin Yıldız Acımak Konusu Türk Edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan Reşat Nuri Güntekin'in birçok eseri dizi ve filmlerine de konu olmuştur. Akıcı romanları ve hayatın içinden karakterleriyle bir çok kişinin aklında yer etmiştir. Acımak romanı ise oldukça iç burkan bir baba ve kızın hikayesi. Konusu ise şöyle; Müşrit Bey'in sadece yaşlı bir annesi vardı. Çok fakirdiler. Annesi oğlunu okutabilmek ve düzgün bir işe sokabilmek için sayısız iş yapmıştı. Fakat oğlunun maarif diploması aldığını göremeden ölmüştü. Müşrit değerlerine bağlı ve çok çalışkan biriydi. Hemen bir işe başlayıp para kazanmak ve bir yuva kurmak istiyordu. Yüksek yerlerde gözü de yoktu. Bu nedenle Sivas'a yapılan atamayı memnuniyetle kabul etti. Kendine bir sürü söz verdi ama dünya bambaşkaydı. Buradaki insanlar çok çalışmak yerine daha rahat yaşamayı amaç ediniyorlardı. İçiyorlar, birbirleri ardından dedikodular yapıyorlardı. Müşrit de ilk başta çok sevilmiş fakat onun çok çalışıp kısa zamanda yükselmesi diğerlerini rahatsız etmişti. Hep arkasından konuştular. En sonunda başka bir yere kaymakam olarak atandı. Burayı da ilk başta çok sevmişti. Şehrin temiz su sorunu vardı yetkili yerlere yazılar yazmıştı ama dönen olmuyordu. O da kendi başına halletmek istedi fakat bu yaptığı suç sayıldı. Daha sonra Diyarbakır'a atandı. Burada her şey yolundaydı. Bir gün selamlaştığı birine rastladı adam nefes almakta güçlük çekiyordu. Evine kadar geldiklerinde adam kollarında ölmüştü. Bu ölüm ona bir yuva kurma fırsatı sağlayacaktı. Adamın kızı olan Meveddet ile tanışmışlar ve annesinin de rızasıyla evlenmişlerdi. Her şey çok farklıydı. Kızın annesi melek gibi bir kadındı. İstekleri çok azdı. Fakat giderek kaynanası bazı şeyler söylüyordu. Komşunun kızına kocası yüzük almış, Bu yaşımdan sonra yemek yapmak zor keşke bir hizmetçi olsaydı. Müşrit bunları hemen yerine getiriyor ve ailesi için her şeyi yapmaya çalışıyordu. Çok borçlanmıştı ve artık parasını yettiremiyordu. Bir gün karısı hastalandı ve kaynanası bunun sebebinin İstanbul' gitmek istemesi olduğunu söylüyordu. Oraya gitmek demek işini bırakması ve yoksullukta yaşamak demekti yine de karısı ve annesi mutlu olsun diye gitmeye karar verdi. Gitmeden önce tüm borçlarını kapatmak istedi ve bir hesap yaptığında şaşkınlığa uğradı. Çok büyük borçları vardı. Çok zengin bir mebustan borç istedi ve adam ona her şeyi anlatmak zorunda kaldı. Karısı ve annesi çok kötü insanlardı ve herkesi kandırıyorlardı. Şimdi de Müşrit Bey'i yerinden edecekler ve elindeki her şeyi alacaklardı. Müşrit bunları umursamadı ve karısı, iki kızı ve kaynanası İstanbul'a yerleştiler. Her şey çok kötüye gitti. En sonunda adam hırsızlık yapmaya başladı. Annesi torunlarının beynini öyle yıkıyordu ki iki kız da babalarından nefret ediyordu. Bu kızlardan biri de Zehra'ydı."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/acimak-stefan-zweig", "text": "Acımak kitabı Teğmen Holfmiller adlı bir askerin Kekesfelva Villa'sında tesadüfen tanıştığı Edith ile yaşadıklarını konu alıyor. Bu tesadüfü buluşmadan sonra Edith Teğmen Holfmiller'in merhamet olarak adlandırdığı duyguya sımsıkı sarılıyor. Teğmen bu sevgi karşısında kapana yakalanmış bir fare gibi nefes almakta zorlanırken savaşa kaçmayı bir çözüm olarak gördüğü bir yola çıkıyor. Unuttuğu tek şeyse vicdan kanarken hiçbir yere kaçamayacağını eski bir dostla karşılaştığında tekrar anlıyor. Acımak bir duygunun romanını içtenlikle anlatıyor. Yer yer mektuplaşmaları kullanması sebebiyle okurun bu dram yüklü yolculuktan etkilenmemesi mümkün değil. Teğmen Holfmiller ortanın altı bir sınıftan askerliği seçmek zorunda bırakılmıştır. Askerliğin gri yüzü ve duyguların insan yaşamı arasında ki gelgitliği onu insanlarla ilişkilerinin zayıf olmasına sebeb vermiştir. Bir gün Kekesfelva Villa'sında bir eğlenceye davet edilir. Bu karanlık villada pek çok şeyin rengi geçmişini gizlemektedir. Teğmen burada herkesle dans eder. Yalnız evin sahibinin zayıf bacaklı kızıyla dans etmeyi unutur. Odanın içinde gözleri onu aramaktadır. Bir köşede otururken karşılaşır. Onu dansa davet eder. Birden kaçarak uzaklaşan Edith Teğmen'le böyle tanışırlar. Edith bir engellidir. Sürekli tedavi görmektedir. Doktorları cellat olarak görebilecek kadar tedavi ve doktorlardan nefret etmektedir. Doktor'u Kordon'un anlatımıyla babası burada dolandıracağı kadına aşık olmuştur. Ve babası hakkında tefeci vb. dedikodular halk arasında yaygındır. Bütün yaşamını biriktirmek için harcadığı parayı kurdun kuzuya aşık olması misali ev sahibesi için harcamıştır. Bütün serveti kanserin gücü karşısında bir hiçtir. Ölüm eşini alır. O günden sonra yaşamını değiştirmiştir. Çocuğunun iyileşmesi için her yolu denemekte bir umut için her şeyini feda edebilecek güçtedir. Teğmen bu hatasından duyduğu vicdan azabı nedeniyle Edith'i ziyaret eder. Edith bu merhametli duygularla adeta kendisini kaptırır. Teğmenle gün geçtikçe yakınlaşırlar. Teğmen'in bu zaafı vicdan azabını gün geçtikçe büyütecektir. Umutsuz vaka olan Edith Teğmen'in bir hatasıyla durumun iyiye gittiğini söyleyiverir. Bu dönülmez hatadan geri adım atamaz. Teğmen bu duyguların merhametten başka bir şey olmadığını söylese de Edith bu yasak aşkın farkına varır. Edith'e göre sevmek ona göre değildir. Yaşam annesinin de karşılaştığı bir şekilde onu da süründürüp canını almaktan başka bir şey değildir. En çok sevdiği dans etmek ve ata binmek onda sadece bir silüetten ibarettir. Edith, bütün güzel şeylerin gölgesinin düşerek çürüttüğü bir insan artığı olarak benliğe sahiptir. Babasıysa karısını kaybettikten sonra kızının bu eriyip bitişine daha fazla dayanamayacaktır. Tedavileri bırakan ölümü ağır ağır kabul edilen Edith onun her şeyidir. Onun için her şeyi feda edebilir. Ömrünü kazanmak için adadığı servetini dahi! Teğmen Holfmiller'e kızıyla nişanlanması için para teklif eder. Holfmiller bunu kabul eder. Holfmiller sevmediği, buğday çuvalı olarak gördüğü Edith'le nişanlanır. Bu olayın tefecinin çocuğuyla evlendiği duyulmasıyla daha da vicdan azabını artırır. Tek düşündüğü şey intihar etmektir. Eski bildiği bir şekilde gece yarısı yastık ve yorganı yüzüne bastırarak silahla intihar edecektir. Bu şekilde hiç kimse onun öldüğünü duymayacaktır. Teğmen Holfmiller yaşamı boyunca sevilmekten kaçan, ardında Edith'in manen bir güçle iyileşme aşamasında bırakarak intiharı seçecektir. Lakin intihar edemeyecektir. Akıl aldığı bir meslektaşı onu harbe gönderecektir. Savaşın o kirli yüzü onun için bir çözüm gibi görünmektedir. Peki ya Edith yaşamak ve sevmek onun hakkı değil midir? Tam da iyileşme aşamasında... Edith'in ayakları iyileşirken ruhunun kanaması onu nerelere sürükleyecektir? Stefan Zweig Acımak başyapıtında son noktayı şöyle koyar: ''...insanın vicdanı hatırladığı müddetçe, hiçbir hata unutulmuş değildir.''(sy.360)"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/aclik", "text": "Knut Hamsun... 1859 yılı doğumlu Norveçli yazar. Hayatı tam bir mücadele ile geçmiş, açlıkla, sefaletle boğuşmuş ama hiçbir zaman kaleminin, kelimelerinin gücünden ümidini kesmemiş ve edebiyat tarihine altın harflerle adını yazdırmayı başarmıştır. Çobanlık yaparak geçirdiği çocukluğunu, annesinin ve babasının oldukça çekindiği rahip dayısının yanında sekiz yaşında eğitime başladı. Dört beş yıl ancak dayanabildi bu çetin savaşa. Çünkü dayısı oldukça çetin ve acımasızdı. Yine başka bir dayısının sayesinde bir tüccarın yanında tezgahtarlığa başladı. Sonra 17 yaşına kadar çerçicilik işi yaptı. Bu sıralarda ona en büyük faydasını sağladığı şey okuma aşkıydı. Okudukça susayan bir okuma açlığı yaşıyordu. On yedi yaşına geldiğinde okuduğu kitaplardan oldukça fazla şeyler öğrendi. O sıralarda 'Esrarengiz Adam' ve 'Bir Karşılaştırma' adında iki kitap yazdı ve ailesi hayretler içinde kaldı. Yazmak iyiydi ama ailesi artık bir zanaat öğrenmeli, bir baltaya sap olmasını istiyordu. Gazete ve dergilerde yazılar yazdı. Norveç'in ünlü yazarları ile tanıştı. Şimdi ki Oslo'da çile dolu günleri oldu. Ki bu anılarından Açlık romanında bahsetti. Bu kadar acı çekmesine rağmen hiçbir zaman inancını kaybetmedi. Açlık romanını yazdığı zaman ilk kısımlarını yayınlaması için Politiken Gazetesi yazı işleri müdürlerinden Edvard Brandes'e götürdü. Brandes bu karşılamayı daha sonra şöyle anlatıyordu: \"Ondan daha düşkün bir başka insan pek az görmüşümdür. Düşkünlüğü elbisesinin yırtık pırtık olduğundan değildi. Ya o yüzü!. Çok uzundu müsveddeler. Kendisine geri veriyordum ki, birdenbire kelebek gözlüğü gerisinde gözlerindeki ifadeyi gördüm.\" 10 romanı ve bir hikaye kitabı olan ve 1920 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan Knut Hamsun,1952 yılında hayata gözlerini yumdu. Açlık romanı, yazar olmak amacıyla Kristina'ya gelmiş, bir taraftan açlık ve sefaletle boğuşurken diğer taraftan hayallerini gerçekleştirmeye çalışan genç bir insanı anlatır. Çoklukla yazarın kendi başından geçen olaylardır, bir nevi otobiyografi de diyebiliriz. Başkarakterimiz Andreas Tangen, tek ideali yazar olmak olan, oldukça gururlu ve alçakgönüllü ama bir o kadar da aç ve sefil biridir. Romanın başında kiralık bir odada yaşamaktadır. Arada bir gazetelere yazı yazarak geçinir. Fakat çoğunlukla açtır, yeri gelir günlerce ağzından lokma girmez. Haftalardır kirasını ödemediği için madam onu evinden kovar ve tekrar gelmesini yasaklar. Artık parklarda kalmakta, yazılarını sokak lambalarının ışıkları ile yazmaktadır. Yapacak bir şey bulamadığında kıyafetlerini satmakta ve böylece bir kaç gün de olsa karnını doyurmaktadır. Öyle zamanlar olur ki açlıktan midesi guruldamakta, halsizlikten bir adım dahi atamayacak hale gelir. Bu aralarda sokakta birçok insan tanır. Bazıları Tangen'e acır ve ona yiyecek birşeyler vermeye de kalkar. Ama hiç bir koşulda Andreas bunları kabul etmez. Oldukça gururludur. Örneğin sokakta kaldığı bir gün bir polis karakolunda kendini ev anahtarını unutmuş bir gazeteci olarak tanıtır. Sabah evsizlere verilen yemek karnesinden gururundan almaz ve yine aç sefil yollara düşer. Çünkü onu ayakta tutan bir tutkusu vardır: yazar olmak. O sıralarda bir gazete yazısı yazar ve 10 kron alır ve bu onu çok mutlu eder. Bu parada da bittikten sonra yine açlık dolu günler başlar. O sıralarda ahırdan bozma bir teneke imalathanesi bulur ve orada yaşamaya başlar. Devamlı taktığı kelebek bir gözlüğü vardır. Onu satmaya kalkar ama rehineci almaz. Satacak bir şey bulamayınca ceketinin dört düğmesini satmak ister ama adam bunu da kabul etmez. O sıralarda yazı yazmak için mum almaya gittiği bakkalda adam başkasının verdiği parayı, Andreas'ın verdiğini sanır ve paranın üstünü verir. Andreas o kadar açtır ki gururunu hiçe sayar ve parayı alır. Hemen kendine biftek ısmarlar ama midesi alışkın olmadığı için kusar. Yine aç kalarak yollara düşmüştür. Bir yerde köpekleri için kemik istediğini söyler. Kuytu bir yer bulup bu kemikleri kemirmeye başlar. Artık dayanmaya mecali kalmaz. En sonunda rıhtımda İngiltere'ye giden bir gemiye tayfa olarak yazılır. Artık hayallerini İngiltere'de gerçekleştirecektir. Yazarın hayatından da anladığımız gibi insan hiçbir zaman yılmamalı ve her zaman hayallerinin peşinden gitmelidir. Unutulmamalıdır ki hayaller ve umutlar bizim yaşam kaynağımızdır. Açlık Kitap Özeti Karakterimiz, fakir bir yazar adayıdır. Yazılar yazıp bu yazıları gazeteye vererek biraz para kazanıp hayatını devam ettirebilme derdindedir. Ancak bu durum onu çok zorlar. Çünkü yazılarının ancak çok az bir kısmı kabul edilmekte ve cüzi bir miktar ücret ödenmektedir. Kaldığı odanın kirasını uzun bir zamandır yatıramamış, yaklaşık 2 gündür ağzına lokma koymadan dolanmaktadır. Daha beter günleri olduğunu söyleyerek içini ferahlatır. O gece kendisine gelen ilham sonucunda güzel kendisinin de çok beğendiği bir yazı ortaya koyar. Bu yazıya o kadar çok güvenmektedir ki evden bile daha iyisine geçmek için ayrılır. Şu an karnı aç olsa bile oradan gelecek para sonucu doyacaktır. Yazısını gazeteye verdikten sonra gidip ceketini satar. Bunun parasının bir kısmını bir dilenciye verir. Kalan kısmı ile de karnını doyurur. Akşam olduğunda hala kalacak bir yeri ya da cebinde kuruş parası olmadığı için sokakta yatar. Sabah uyandığında hala açtır. Açlığını bastırsın diye çesmeden biraz su içer ancak nafile. Biraz talaş toplayarak ceplerine koyar. Açlıktan her midesi bulandığında talaş yiyecektir. Yanında sürekli dolandırdığı bir de battaniyesi vardır. Bu battaniyeyi bir arkadaşından ödünç almıştır. Bunu satmayı düşünür. Satarak kendine yemek almayı ister ancak gururu buna izin vermez. Aç karnına sokaklarda dolanmakta yeniden yazı yazmaya, fikir üretmeye çalışmaktadır. Artık soğuğa dayanamayıp eski evine geri döner, ev sahibi kadına görünmeden yukarı çıkabilirse iş tamamdır. Yukarı çıktığında bir zarf bulur odasında. Yazısı kabul edilmiş, yazının ücreti gönderilmiştir. Bu para kendisini az da olsa idare edecektir. Kendisine yeniden bir ahır tarzı bir yer bulur. Buraya başını soksa yeter mantığı ile bakmaktadır. O gazetede yazıları değer görmediği için başka bir gazeteye yazılarını göndermeye başlamıştır. Bu gazetenin sahibi çok vicdan sahibi biridir. Ancak ne yazık ki yazarımız fikir üretemez durumdadır. Çünkü açlık onun düşünme yetilerini, gururunu ele geçirmiş bir vaziyettedir. Sokakta yine aç bir şekilde aylak aylak gezerken bir kıza vurulur. Bu kıza sarkıntılık ederek evine kadar takip eder. Ancak ondan sonra peşini bırakır. Bu olaydan Daha sonraları fark eder ki evinin o taraflarda hep o kadını görmektedir. Bir gün o kadının yanına gider. Birlikte yürürler. İlk buluşma harika geçmiştir. Bir diğeri için sözleşirler. Diğer buluşma kızın evinde gerçekleşir. Ancak kız adamın fakir olduğunu anlayınca korkarak geri çekilir. Adam bunu fırsat bilerek yoksulluğunu, hissettiği acıyı, duyguları kadının yüzüne bağırır. Ve evden çeker gider. Birkaç gün sonra ise başka bir adamla kol kola sokakta gezinirken görür. Bir gün yine aç karnına sokaklarda dolanırken gazetenin sahibine rastlar. Gazetenin sahibi onun aç olduğunu anlayarak ona bir miktar para verir. Bu parayla bir eve yerleşir ancak bir müddet sonra oranın da parasını ödeyemediği için evden atılır. Artık Sabri kalmamıştır. Yazdığı piyesi yırtarak çöpe atar. Açlıktan ağlar, ağlar ancak elinden bir şey gelmemektedir. Bir zaman bir pastacıya sadaka niyetine para verdiğini hatırlayarak o pastacıya gider ve parasının karşılığı olan pastaları ister. Açlıktan ölecek haldedir ve başka çaresi kalmamıştır. Pastacı önceleri buna şaşırsa ve vermeyi reddetse de sonradan kabullenerek pastaları verir. Adam pastaların hepsini yer ancak son 1 tanesini Sokakta görmüş olduğu bir çocuğa vermek üzere saklar. O çocuğu aramasına rağmen bulamaz ve pastayı belki gelir alır diye bir apartmanın önüne indirir. Artık bu duruma, sürekli ölme tehlikesi geçirmeye dayanamamaktadır. Sokakta dolanırken bir gemi görür. Eleman ihtiyacı olup olmadığını sorarak gemi de işe başlar. Ve İngiltere 'ye doğru yola çıkar. Değerlendirme: Fikir işçiliğinin karın doyurmadığını, yazarların çektiği zorlukları, kim bilir belki de yazar adayının parasızlıktan bu işi bırakıyor, muhteşem eserler verebilecekken önü kesilerek başka işlere başlayıp kendisini köreltiyor. Kitapta betimlemeler o kadar iyi yapılmış ki o çektiği zorlukları, açlığı hissettiriyor okuyucuya. Kitaplıklarda olması gereken bir eser. okuyalı baya oldu sıkıcı bir kitaptı pek hoşuma gitmemişti 06-09-2015 21:46 kısa bir kitap olmasa okunmaz gerçekten hem anlaması hem de okuması zor bir kitap 21-01-2016 05:18 kitap özeti için teşekkür ederim sıkıcı bir kitap okuduğum 10-15 sayfadan bunu söyleyebilirim 22-01-2016 21:54 açıkçası knut hamsun gerçekten çok iyi bit yazar kitapta hic sıkılmadım. okumanızı tavsiye ederim. 06-05-2016 12:20 açıkçası ben henüz bu kitabı okumadım yorum sayfalarının çoğunda sıkıcı olduğuna dair bilgiler var. kitabın içeriği ilginç geliyordu fakat bu kötü yorumları okuyunca bu kitabı okuyup okumama konusunda kararsız kaldım. sizce okumalı mıyım? rica ederim sorumu yanıtlayın buna çok sevinirim. 31-05-2016 22:36 80 sayfa kadar okudum ama daha fazla ilerlemiştir arkadaşlar. çok sıkıcı 11-06-2016 15:59 onlarca kitap okudum. okudugum en etkileyici kitaplardan biriydi. günlerce etkisinden cıkamadım. basta duragan ama sonradan hızlı hızlı ilerleyen ve ne zaman bitti keşke bitmeseydi diyeceginiz bir kitap 10 15 sayfa okuyarak üff sıkıcı bir kitap denilebilecek bir eser değil. hayatında okudugu en son kitap cin aliden ibaret olan insanlar bu eseri söndürmemeli 01-08-2016 19:05 kısa bir kitap olsada bu kısa roman içerisinde insanı bunaltacak kadar karışık ve gereksiz. özellikle bu kitabı benim gibi hediye edildiyse küfür etmekte sizi rahatlatacaktir. 11-08-2016 07:27 inaılmaz bir şekilde uzun kitap ama çok güzel kitap 16-11-2016 19:29 kitapi begendim fakat insani fazla karamsarliga suruyor 04-12-2016 11:43 yorumlara inanamıyorum, kesinlikle okuduğum en iyi kitap diyebilirim. 19-01-2017 19:34 geçen gün aklıma bir sahne geldi ve oturup hangi filmde geçtiğini hatırlamaya çalıştım; bir türlü bulamadım. sonra hafızamı daha da zorladığım zaman fark ettim ki o sahnenin geçtiği bir film yoktu ve ben açlık romanını okurken düşlediğim sahneyi hatırlamıştım. kitabın sürükleyici yoğunluğu; bazı yorumların aksine yazarın kitap boyunca tariflediği açlığın sıkıcı olmasından çok, sanki bir cümle eksk yazsaymış bu biçim anlatamazmış gibiliği, bir harikaydı. okuduğum ilk knut hamsun romanıydı ve pek takdir ettim. kahramanın gurur takıntısı ve para bulduğunda bile etrafındaki insanların aklına gelmesi kitapta birçok yerde vurgulanmıştı; içimi en okşayan noktalar da bu ikisiydi hep. bir de okurken sürekli o neye umut bağlıyorsa, ben de o şeye umut bağlayıp durdum. 19-01-2017 19:42 bana göre açlik romani cok da güzel degil 18-02-2017 11:20 bende kitap yarismasi icin okudum ama kotu bir kitap degildi . acligi inanilmaz derecede tarif etmis kitapin beni en cok etkileyende acliktan parmagini isirmasi ve kanini emmesi. 08-03-2017 21:59 allah herkese o inanc ve dirayeti versin gittigin veya gitmek istedigin yol ve dava da daima sabir ve sukur icinde hayattan zorluklar karsisinda yilmadan tat alabilmek ve cabalamak herkes sampiyon ,guzel yasamak ve ovulmek ister ama onemli olan hep o yolda olabilmek bu hayatta herkes mutlu sonla biten cizgiyi goguslemek ister o an ve duyguyu allah sana hamd etmisse olursun ,onemli olan hayatta o yarista olmak ve yilmamak 28-06-2017 05:31 açlık kitabı özeti için çok teşekkür ederim çok yardımcı oldu siz olmasanız bu saçma kitabı okumak zorunda kalacaktım 05-12-2019 21:41 özet çıkartmak için okudum pek beğendiğim söylenemez biraz sıkıcı bir konusu var yazarı daha önce hiç duymamıştım başka kitabı var mı bilmiyorum ama okumazsanız pek fazla birşey kaybetmezseniz 07-04-2022 15:06 kitabın yazarının okura vermek istediği mesaj ne 23-10-2022 17:14 netflixde çıkan film bu kitaptan mı uyarlanma özet için onu izlesek oluyor mu 18-04-2023 23:16 açlık kitabının yazarının okura vermek istediği mesaj nedir cevap?"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/aclik-oyunlari", "text": "Türm dünyada satış rekorları kıran ve en çok okunan kitaplar listesinde uzun süre en tepede yer alan Suzanne Collins'in Açlık Oyunları kitabı okurlarını dramatik bir maceranın içine sokuyor. Suzanne Collins Açlık Oyunları romanında fantastik bir dünya yaratmış. Yaşanan açlık ve sefalet üzerine elit kesip bundan sonraki nesiller ders alsın diye Açlık Oyunları adında bir yarışma düzenliyorlar. Bu yarışmaya çekiliş ile her bölgeden çocuk yaşta kişiler katılıyor ve birbirlerini öldürmek için uğraşıyorlar. En son hayatta kalan ise hayatının geri kalanını ünlü ve zengin biri olarak geçiriyor. Bir sonraki yarışma için yapılan çekilişte Katniss'in küçük kız kardeşi çıkınca Katniss gönüllü olur ve onun yerine yarışmada yer almayı kabul eder. Bir anlamda kardeşi için ölmeyi seçmiştir. Katniss ile birlikte aynı bölgeden ikinci kişi olarak da Peeta seçilir. Peeta aslında sıradan birisi değildir. Çocukluğundan beri Katniss'e aşıktır fakat bunu bir türlü dışarı vuramamıştır. Katniss'in de gönüllü olması onu farklı duyguların içine sokar. Yarışma öncesi yapılan söyleşilerde de hayatının sonuna geldiğini düşünerek ona olan gizli aşkını itiraf eder. Bu Katniss için de sürpriz olur. Dahası yarışmaya olan ilgiyi de arttırır çünkü Peeta hayatta kalabilmek için aşık olduğu insanın ölmesi gerekir. Yarışmanın başlaması ile herkes oyun alanında bir yerlere saklanır ve bazıları da kendi aralarında gruplar kurar. Grupların amacı önce hayatta kalmak ve daha sonra kendi aralarında bir kazanan çıkartmaktır. Katniss yalnız kalırken Peeta hayatta kalmak için bir gruba katılır. Katniss'in yardımsever olması ve çok iyi ok kullanması onu hem avantajlı hem de dezavantajlı duruma düşürür. Kız kardeşi gibi küçücük yaşta seçilen yarışmacıyı kurtarmaya çalışırken kendi hayatını da tehlikeye atar. Yaralandığında yardımına danışmanı yetişir ve sponsorların ona merhem göndermesini sağlar. Peeta da Katniss'i bulması ile taraf değiştirir ve grubundan kaçarak Katniss ile birlikte hayatta kalma mücadelesine başlarlar. Peeta'nın özverisi ve duyguları Katniss'i de etkiler ve ikili arasında bir aşk başlar. Bir taraftan hayatta kalmaya çalışırlarken diğer taraftan içlerinden birisinin ölmesi gerektiği gerçeği onu umutsuzluğa sürükler. Peeta ve Katniss tüm rakiplerini saf dışı bırakırlar ve kural gereği birinin ölmesi gerekir. Peeta kendini Katniss için feda etmeye hazırdır ama Katniss farklı bir yol seçer. Yaşayan tek kişi kalana kadar yarışma devam ettiği için hiçbir şey yapmadan duramazlar. Fakat kural gereği de bir kişi hayatta kalması gerekir. Bunun üzerine Katniss ikisini de öldürecek olan adımı atar. Açlık Oyunları büyük beğeni toplaması üzerine beyazperdeye de uyarlandı. Fakat filmde kitaptaki detayları ve duygu yoğunluğunu görmek mümkün değil. O yüzden okurların kitabı okumasını tavsiye ederim. Sürükleyici bir roman olduğu için sıkılmadan okuyabilecekleri çok güzel bir eser. Açlık Oyunları Konusu Yıllar önce çok satanlar listesinin başında yer alan Suzanne Collins'in Açlık Oyunları kitabı hikayenin sinema filmine uyarlanması ile tekrardan listesin tepelerine doğru tırmanışa geçti diyebiliriz. Stephenie Meyer ve Stephen King gibi usta kalemlerden de çok olumlu eleştiriler alan kitap tam bir hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Gelecek bir zamanda kura ile çekilen kişilerin Açlık Oyunları adı verilen bir yarışmada ölümüne yarışmalarını anlatan kitap sürükleyici hikayesi ile elden bırakmanın çok zor olduğu bir kitap."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ada-lynne-matson", "text": "Ada kitabında, önünde yazdığı gibi; var olmayan bir adaya düşen insanların adadaki hayatlarını anlatılıyor. Charley, on ağustos günü öğlen saatlerinde bir mağazadan aldığı gereksiz kıyafetleri vermek için arabayı otoparka çeker. Hava çok sıcak olduğu için yoldan buhar yükselmektedir. Yerden uzanan buhar bulanıklaşır. Fakat bu normal bir bulanıklaşma değildir. Titreşim havaya doğru uzanır ve doğruca onun üzerine gelir. Hava ona geldiğinde önce yanar, sonra donar ve bilincini kaybeder. Gözlerini açtığında kırmızı kayalık bir alanda uyanır. En korkunç olanı ise çıplaktır. Neresi olduğunu anlamak için etrafa bakarken, yine hava dalgalanması görür ve ondan kaçar. Bu hava dalgasının eve götüreceğini anladığında ise çok uzakta dördüncü hava dalgası çıkmıştır. Koşsa da yetişemez. Ayakları yaralanan Charley biraz yürür, bir kıyafet ve sandalet bulur. Onları giyerek kendine sığınacak bir yer arar. Beş gün geçirmiştir. Korku dolu beş gün. Sonunda bir sığınak yapmaya karar verir. Hocasından hatırladığı kadarıyla güzel bir sığınak yapar. Artık kendine yiyecek adam akıllı bir şeyler bulması gerekir. Sürekli meyve yemektedir. Balık tutmaya çalışsa da beceremez. Biraz daha meyve ararken sarp bir yamaca gelir. Kayalıkların oyuklarından geçerek taş bir kemerin orda durur. Bir açmaz vardır. Çok güzel bir çizim ile bir adam resmi çizilmiştir. Ertesi gün yiyecek ararken keçi ile karşılaşır ve keçi de benekli bir hayvana yem olur. Charley sudan ilerleyerek oradan uzaklaşır. Kendi sığınağının oradaki sahile geldiğinde iki çocuğun kendine doğru yürüdüğünü fark eder. Kumlara adım atınca çocukları süzer. Uzun boylu olan ilgisini çekmiştir. Belki on sekiz yaşında, çıkık elmacık kemikli, kumral saçlı ve mavi gözlüdür. Merhaba dese de, çocuklar kıyafetleri nerden bulduğunu sorarlar. Kıyafetleri bulduğu yeri söylediğinde iki çocukta sevinirler. Uzun boylu olanın adı Thad, daha kısa olanın ise Jason'dır. On iki gün boyunca yalnız yaşamasına şaşırırlar. Ona Köy'e gitmeyi teklif ederler. Charley'de onlara güvenerek kabul eder. Eşyalarını toplayamaya gidince gözü kararır ve bayılır. Thad onu yakalayamadan başını taşa çarpar. Köy'e geldiklerinde Natalia adında kızın kulübesine yatırırlar, yarasına bakarlar. Natalia ise Kevin'in başarmasına çok sevinmiştir. Charley'in giydiği kıyafetler onundur ve cesedi yoksa bir kapı bularak adadan ayrılmıştır. Kevin'in duvarda ki isminin yanına bir artı koyar Thad. Charley uyandığında yanında bir masa ve sandalye görür. Yanında ki yatakta ise bir kız uyumaktadır. Masanın üstünde ki sukabağı testisinden su alarak içer. Dışarı çıktığında Thad'i görür. Thad ona yıkanmak isteyip istemediğini sorar. Charley kabul edince onu bir göle götürür. Yanına sabun ve temiz eşyalar da almıştır. Köy'de Li sabun yapmaktadır. Göle giderken ve dönerken ada hakkında konuşurlar. Adanın adı Nil'dir. Nasıl bir buharlaşan, saydam kapı ile geliyorsan benzer bir kapı ile dönüyorsundur. Dünyada adı duyulmamış öylesine bir yerdir. Adadan çıkış kapıları öğlen saatinde açıldığını ve bir kapıdan bir kişinin geçtiğini öğrenir. Köy'de herkesin bir görevi vardır: ne konuda yatkın olduğuna göre hareket eder herkes. Bir de arama ekipleri vardır. Arama ekipleri de günü az olanlara öncelik verilir. Charley ilk gün dörtlü kapı gördüğünü söylediğinde; Thad daha önce hiç dörtlü kapı görmemiştir. Thad, Charley'in özel ada rehberi olur. Oldukça iyi anlaşmış ve birbirlerinden hoşlanmışlardır. Charley ve Thad, Köy'e geldiklerinde bir sürü kız, erkek görürler. Erkekler sadece şort giymiş; kızlar ise aynı Charley gibi giyinmistir. Sonunda Charley'in midesine balık girer. Miguel ahşap oymacı, Sabine şifacı ile tanıştıktan sonra, tek tek herkesle tanışır. Natalia ile biraz daha köy hakkında konuşurlar. Köy'de kalırsa bir işe yaramak ve arama ekibine katılmak zorundadır. Charley ise tek başına kalmaktansa Köy'de kalmayı tercih eder. Bu gece ise Nil gecesidir. Kevin'in adadan kurtuluşunu kutlamak ve Charley'e hoşgeldin demek için. Thad ise arama ekibinin getirdiği bir şey yüzünden oldukça sıkılır. Getirdikleri şey dana kemiğinden yapılmış bir düğmedir. Ramia'in yaptığı bir şeydir. Onu adaya getirmek uğursuzluk olduğunu düşünerek, tekrar onun yanına gömerler. Thad Ramia'in isminin yanına bir çarpı işareti koyar. Onun kehanetleri aklına gelmiştir. Sonra sahilde bir kapı açılır ve dünyadan biri gelir adı Rory'dir. Fakat nerede ve nasıl olduğunu anlamak yerine çevresini suçlar. Sahilde tekrar bir kapı açılır; bu dünyaya gidiş kapısıdır. Tam Sabine'nin arkasında oluşur. Charley geliş ve gidiş kapısı arasında ki farkı hemen anlar. Bu daha cam gibidir. Sabine yoldan çekilmeye ve Li ise koşmaya başlar. Herkes bir ağızdan, \"Li koş!\" diye bağırır. Fakat kapı Sabine'nin üstüne yuvarlanıp, onu da alarak gider. Li ve herkes şoktadır. Charley ise bunu anlamaz. Thad onu yanına alarak durumu açıklamaya çalışır. Adaya 13 ile 19 yaşları arasında gelirsin ve herkesin 365 günü vardır. Günü yaklaşanın öncelik hakkı olur. Ya kapı bulur kurtulusun ya da ölürsün. Charley, Thad'in kaç günü kaldığını merak eder. Seksen altı günü kalmıştır. Natalia'nin ise sadece otuz üç günü vardır. Nil gecesi için hazırlanmışlardır. Herkesin boynunda Li'nin yaptığı çiçekten kolyeler vardır. Hepsi bir ağızdan Kevin ve Sabine'nin kurtuluşunu sevinirler. Gece de yanına Bart gelir ve Thad için uyarır. Thad'in her gelen kıza yakın davrandığını ve Talla ile yakın olduğunu söyler. Charley bir bit yeniği olduğunu anlar. Sabah olduğunda Rory, barakada ki bıçak gibi eşyaları alıp gitmiştir. Thad ise peşinden gider. Bıçakları geri ister. Fakat vermek istemez. Bağırması üzerine devasa bir yaratık onun önüne dikilir. Rory korkudan yere düşer. Thad ona ayağa kalkmasını söylese de, ayağa kalkamaz. Hayvan ona boynuzlarıyla darbe indirir. Thad dikkatini çekmeye çalışır. Fakat hayvan tekrar Rory'e saldırır. Sonra Thad onu göğsünden bıçaklar iki kere. Ikincisi daha derine denk gelir. Bıçağıyla yanlarına da darbeler indirmesiyle hayvanı öldürür. Rory ise çok kötü yaralanmıştır. Thad belli yerlerini sarar ve onu Köy'e kadar taşır. Fakat Köy'e geldiğinde ölmüştür. Thad kendini kötü hisseder. Charley ile arasında bir duvar oluşur. Talla ise Thad ile arasını düzeltmesini söylese de, Charley zamana bırakır. Sonunda Charley kendine uğraşacak bir şey bulur: çıkmazda ki adam ve kadın onun kafasını meşgul etmektedir. Jillian'dan kağıt alarak ölçümler yapmaya başlar. Bir kayalıkta düşünmeye devam ederken Thad gelir. Aralarında ki buzları eriterek, birbirlerini tanımak için adımlar atarlar. Sonra da plaja doğru yarışmaya karar verirler. Kazanan kaybedene dönünce çikolatalı kurabiye yapacaktır. Ertesi gün Charley ve Thad bir ağaç kökünde otururken birbirlerinden hoşlandıklarını söylerler. Çünkü kaybedecek zamanları yoktur. Balıkları toplayarak el ele Köy'e doğru giderler. Natalia aramadan dönmüştür ve Li firar etmiştir. Son günü kalanların yaptığı gibi. Yeni arama ekipleri oluşturulur. Natalia ile Jason, Charley ve Thad gidecektir. Ertesi gün yola çıkarlar. Thad Charley'in kağıdını görür. Olağanüstü bir şey farketmiştir. Charley'e göre kapıların bir döngüsü vardır. Kapının bulundukları bölgede yarın çıkacağını söyler. Yirmi dört saatleri vardır. Ertesi gün aynı yere geldiklerinde öğlen saati bir kapı çıkar. Natalia koşmaya başlar. Fakat iki kızda o kapıya koşmaktadır. Onlar yakın olduğu için, iki kız kapıdan geçmeye çalışır. Biri geçer, diğeri bir şeye çarpmış gibi geriye düşer. Geride kalan kızı Köy'e taşıyarak Natalia'nin yatağına yatırırlar. Charley'de, Thad ile uyur. Ertesi sabah kız ölmüştür. Natalia kendini suçlar. Ramia'nin kendini uyardığını ancak unuttuğunu söyler. Ramia ona yatağına yatırdığı kızın öleceğini söylemiştir. Charley ise onun suçlu olmadığını ve o yatağın aslında ödünç olduğunu vurgular. Thad o akşam liderliği Rives'e verir. Ertesi gün tekrar yola çıkılır. Charley'in uyandığı kızıl kayalıklara giderler. Öğlen saati Natalia kapıya koşarken ayağı sıkışır yetişemez. Nil ona bir şans daha vererek ikinci kapı çıkar. Natalia son sürat giderek kapıdan geçer. Charley'in teorisi işe yaramaktadır. Mutlu bir şekilde Köy'e dönerler. Fakat sabah olduğunda Miguel'in ekibinden Talla döner sadece Talla'yi bir kız getirir. Kurt saldırmıştır. Heesham ise Talla'dan sonra gelir. Bart onları oyuna getirmiştir. Miguel'e ise babun saldırmıştır. Heesham onu taşırken kapı görerek, onu kapıdan geçirmiştir. Bart eşyaları alarak gitmiştir. Talla ise ertesi güne sağ çıkamaz ve ölür. Charley ise çizimini tamamlar. Adanın dört yanında çizim vardır. Iki uçta kadın ve adam. Bir uçta hedef tahtası ve diğer uctada hedef tahtası, sayılar ve adam vardır. Rives ile duvara bakarken, Rives duvarın 1859 yılında oluştuğunu ve o zaman güneş patlaması olduğunu söyler. Bu patlamayı gören iki bilim adamı da öğlen görmüştür. Rives'e göre adada çeyrekler varsa, dünyada da vardır. Thad'in sayılı günleri hızla geçer, gider. Günler Thad ve Charley için arama ve Köy arasında geçmektedir. Son iki gün kaldığında bir boz ayı gelir ve çıkış kapısını kapatır. Ayı ile aralarını açınca Jason ve Mia'yı, Köy'e haber vermesi için yollar. Rives, Charley ve Thad ise son güne kadar kapı yakalamaya çalışır. Son gün geldiğinde kapının gelmesi beklenen yerine giderler. Öğlen saati kapı çıktığında Thad, Charley ile koşmak ister. Tam kapıya geldiklerinde Charley'i kapıdan içeri atar. Charley, Thad'in karının üstünde gözlerini açar. Bir grup onu bularak hastaneye götürür ve ailesi ile de evine döner. Evde olduğunda haberlerde Thad'i arar ama bulamaz. Ailesiyle konuşarak Seattle'da bir üniversiteye yerleşir. Thad ise Charley'den sonra bir kapı yakalar ve kurtulur. Elli bir gün sonra çikolatalı kurabiyeler ile Charley'in kapısını çalar. Bu onların dünyada birinci günüdür. Lynne Matson'ın Ada eseri Yabancı yayınlarının sevdiğim bir kitabıdır. Fakat bir süre sonra olaylar tekrara bağlandı. Yine de içinde ki kurgu ve olay örgüsü açısından oldukça akıcı bir kitap. Ada kitabı üç seriden oluşuyor. Okumak isteyenlerin dikkat etmesi gereken bir şey. Macera eksik olmayan bu kitabı okumanızı tavsiye ederim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ademden-once", "text": "Evrim kuramından sonra, dünya edebiyatında Prehistoric Fiction denilen ve Türkçeye Tarih Öncesi Kurgu diye tercüme edilebilecek yeni bir edebiyat akımı doğmuştur. Bu akım, insanlığın ilkel tarihini kurgusal bir gerçeklikle okuyucuya aktarır ve okuyucunun zihin dünyasında insan türünün kökeni ve gelişim evreleri ile ilgili bir yankı oluşturur. Fransız Rosny Kardeşler, H. G. Wells ve Rudyard Kipling gibi önemli isimlerin öncülük ettiği bu akımın önemli metinlerinden olan ve Tarih Öncesi Kurgu akımının yerleşmesinde önemli rolü olan eserlerden bir tanesi Jack London'ın Adem'den Önce isimli romanıdır. London bu romanında modern çağda yaşayan bir insanın rüyalarından hareketle okuyucuyu Orta Pleyistosen denilen günümüzden yaklaşık 2.6 milyon yıl öncesine tekabül eden bir zamana gezintiye çıkarır. Romanın kahramanı, 20. yüzyılda yaşayan ve evrim, kalıtım ve ırk hafızası gibi konularda eğitim almış bir kişidir. Kahraman sürekli rüyalar görmektedir. İlk başta bunları anlamlandırmakta zorluk çekse de eğitimi sırasında ırk hafızası gibi konularda aldığı derslerden yola çıkarak rüyalarını anlamlandırmaya başlar. Buna göre rüyalarda düşmesi ilkel atalarından ona kalmış bir mirastır. Romanda olayların geçtiği Orta Pleistosen çağında üç tür insan yaşamıştır. Bunlardan ilki ve en ilkel olanı ağaç insanlarıdır ki bu insanlar aynı zamanda sözü geçen üç türün en geri kalmış olanlarıdır. Sürekli ağaçlarda yaşarlar ve yaşamlarını ağaçların yemişlerinden yiyerek idame ettirirler. İkinci tür ise halk denilen ve rüya gören kahramanın kendisini özdeşleştirdiği Kocadiş isimli olayların odak noktası olan kahramanın da bir üyesi olduğu insan türüdür. Bu tür ağaç insanlarına göre daha gelişmiştir. Kocadiş'in ailesi de bu türden iken Kocadiş sonradan halk'a intisap etmiştir. Bu tür ağaç insanlarından farklı olarak ağaçların yanısıra yerde de yaşayabilmektedir. Gelişkin bir iletişim sistemleri yoktur. Belli başlı sesler çıkarma kabiliyetleri olsa da bu seslerin anlamlı olduğu söylenemez. Yırtıcılardan kaçmak için dar ağızlı mağaralarda yaşamaktadırlar. Bu tür insanlar içinde Kocadiş'e en yakın olan Sarkıkkulak isimli halk üyesidir. Sakıkkulak başlarından geçen badireler esnasında sürekli Kocadiş'in yanındadır. Yüzme ve sandal yapmayı deneyimleyerek birlikte öğrenmişlerdir. Halk denilen tür içerisinde Kızılgöz denilen bir üye vardır ki Kocadiş onu ilkel atalarına benzetmektedir. Diğer halk üyelerine zarar vermekte ve şiddete meyil göstermektedir. Öyle ki kendisine eş olarak aldığı dişilerin çoğunluğunu kısa süre içerisinde öldürmektedir. Ağaç inanları, halk türlerinin yanında üçüncü tür olarak karşımıza ateş insanları çıkar. Bu insanlar ateşi bulmuş ve avlanmayı ileri düzeyde öğrenmişlerdir. Oku silah olarak kullanmaya başlamış sürekli olarak bulundukları bölgenin yakınında yerleşen diğer türlere amansız saldırılar gerçekleştirmektedirler. İletişim sistemleri diğer iki türe göre daha gelişkindir. Bu tür diğer iki türün aksine bugünkü insan türü ile önemli ölçüde benzerlik göstermektedir. Kocadiş romanın başında ailesi ile birlikte ağaçlarda yaşamaktadır. Sonrasında babasının ölmesi üzerine üvey babası ile anlaşamayıp halk denilen türün insanlarının yanına gitmiştir. Halk ilk başta onu biraz garip karşılasa da kısa süre içerisinde onu benimser. İlk başta kavga ettiği halk üyesi Sarkıkkulak, sonra onun en iyi dostu olur. Halk arasında Kızılgöz isimli bir üye vardır ki herkese eziyet eder. Bir ara Kocadiş ile araları açılsa da Kocadiş'e çok zarar veremez. Romanın sonunda ateş insanları, halk türünün yerini bulur ve onları atşe ve oklar ile öldürmeye çalışırlar. Bu saldırıdan sağ kurtulan az sayıda halk üyesi bir büyük su kütlesinin olduğu bir yere göç ederler. Bu yerin fiziki koşullarına uyum sağlayamayıp geri kalanların bir kısmı ölür. Sağ kalanlar ise suyun öbür tarafına geçerek bugüne kadar gelen insan türünün devamlılığını sağlar. İlkel insanın portresini okuyucuya hayal zenginliği katarak aktaran Jack London'ın Ademden Önce isimli kitabı baştan sona keyifle okunabilecek nitelikte bir eserdir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/adinla-cagir-beni", "text": "Sıcak bir yaz başlangıcında burjuvazinin izleriyle donatılmış İtalyan kasabasında başlıyor hikayemiz. Elio, henüz 17 yaşlarında lisede okuyan ve müzikle uğraşan yaşıtlarından kısmen uzak duran bir genç. Babası ise akademik çalışmalar sürdürmekte olup her yaz evlerine çalışmalarına yardımcı olacak üniversiteden bir genci davet etmektedirler. Elio bu konuklardan pek hoşnut olmasa da bu yaz gelecek olan konuğun hayatından asla çıkarmak istemeyeceği biri olduğunun henüz farkında değildir. Oliver, 24 yaşlarında ve felsefe alanında çalışmaktadır. Aklı başında, bilgili ve donanımlıdır. Elio ile Oliver arasında tutkulu bir aşk yaşanacaktır. İlişkinin en başında Elio, Oliver'dan nefret ettiğini düşünür. Oliver'ın kasabada oluşan popülaritesi ona ulaşmayı daha da zorlaştırır. Elio, her akşam onun yemek masasına gelip gelmeyeceği konusunda işkenceler içerisinde kıvranırken Oliver kasabadaki kızların partilerinde, briç davetlerinde, sahilde gezmektedir. Öyle ki Elio, Oliver'ın ölmesi gerektiğini bile düşünür böylece ona ulaşamamanın acısını mantıklı sebeplerle biraz olsun hafifletebilecektir. Elio hissettiği şeyleri netleştirmekten oldukça korkmaktadır ki kalbi Oliver'ın yanından bir saniye bile ayrılmak istemezken beyni Oliver'ın buradan gitmesi gerektiğini hatta hiç tanışmamaları gerektiklerini düşünür. Elio, kendini bu azaptan kurtarmak için bir kız arkadaş edinir. Marzia; hoş, tatlı ve zeki bir kızdır. Elio onunla sevişirken bile Oliver'ı düşlemeden edemez. Bir gece eve geldiğinde Oliver'ın kapısını çalma gereksinimi duyar ve odaya girdiğinde nasıl davranacağını bir türlü bilemez. Oliver ona, yatağa oturmasını söyler. Bir süre sohbet ettikten sonra sevişmeye başlarlar. Oliver Elio'yu özenle soyar. İşte o gece Elio, çıplak tenine Oliver'ın mayosunu giydiğinde 'asla bundan daha yakın olamayacağız' cümlesini kurarak ne kadar yanıldığını anlar. Ertesi gün Elio, kendini kötü hissetmektedir. Oliver'dan değil yaptıkları şeyden tiksinmektedir. Oliver, ona oldukça sıcak ve rahatlatıcı bir biçimde yaklaşır. Yaz tüm sıcaklığıyla akıp giderken Elio ve Oliver asla sonu gelmeyecekmiş gibi bir rüyanın içerisine dalarlar. Oysa bu rüya gibi yazın da bir sonu olduğunu ikisi de çok iyi bilmektedir. Onlar bir rüya içerisinde yaşayıp giderken bu rüyaya tanık olan biri vardır: Elio'nun babası. Baba, tüm modernliği, eğitimliliği ve asilliğiyle Elio'yu anlayabilmekte ve ona destek olmaya çalışmaktadır. Veda vakti gelip çattığında Elio, Oliver'ın odasındaki manzara karşısında çok üzülür. Dolu bir bavul, belki son kez denize girer diye bırakılan o mayo dışında boş bir dolap. Her şey bitti diye düşünür Elio, Birazdan solunum cihazına bağlı hasta nefessiz kalıp ölecek. Oliver, Roma'ya gidip birkaç gün orada araştırmalarına devam edip dönecektir evine. Babası son bir kıyak yaparak Elio'yu da okul gezisi adı altında Roma'ya gönderir. Bu jest çılgın aşıklara bağışlanan 2 gündür. Roma sokakları aşkla yankılanıyor, Oliver ve Elio bazen bir yemek mamasında bazen bir otel odasında 2 günlük rüyanın kahramanları oluveriyor. Son kez veda vakti geldiğinde isimleriyle sesleniyorlar birbirlerine; Elio ve Oliver. 9 yıl sonra bir telefon geliyor Elio'ya annesinden, arkada cıvıl cıvıl çocuk sesleri, mutlu kadın kahkahaları. Bak kim var burada. Evet, bu ses onun Oliver'ın tam 9 yıl sonra yankılanıyor kulaklarında Elio, benim tanıdın mı? Elio, aşkına sesleniyor: Elio, Elio benim. Unutmuş diye düşünüyor, Elio. Bana adıyla seslenmeyi. Bu konuşmanın üstünden 5 yıl sonra Oliver'ın kariyerini sürdürdüğü üniversiteye uğruyor Elio. Oliver, başta onu tanımaya zorlansa da sonra çıkarıyor Elio'yu. Oliver, Elio'yu evine götürüp çocuklarıyla karısıyla tanıştırmak istese de Elio onun mutlu hayatını görmeyi kaldıramayacağını düşünüyor. Buna hazır olmadığını söyleyerek geri çeviriyor Oliver'ı. Yıllar sonra İtalya'daki kasabada tekrar bir aradalar. Bu kısa ziyaret eski anıları gündeme getiriyor. Artık aşk kırıntılarıyla dolu daha dostça bir sohbet onlarınki. Oliver, taksiye biniyor ve gitme vakti gelip çatıyor. Elio: Herkese hoşça kal demişken, yaşamda söylenecek hiçbir şey kalmamışken o zaman, sadece bu kez, bana doğru dön, sadece bir jest ya da sonradan aklına gelmiş bir şey olsa da, seninle beraberken benim için her şeyden değerli olan, o zamanlar yaptığın gibi, yüzüme bak, göz göze gel ve adınla çağır beni. diyerek veda ediyor büyük aşkına. DEĞERLENDİRME Aşk, işte bu kadar güzel anlatılabilirdi 17 yaşındaki Elio'nun ağzından. Kalbinizi yumuşacık edecek, tüm tabularınızı yakıp yıkacak yüce bir aşk öyküsü. Aşk nedir? Aşk Elio'nun: Oliver, benim vatanım yani vatana dönüşüm müydü? Sen benim vatana dönüşümsün? Dünyada tek bir gerçek varsa o da seninle birlikteliğimdir ve bir gün sana kendi gerçeğimi söyleme cesaretini bulursam, şükretmek için Roma'daki tüm sunaklara birer mum yakmamı hatırlat bana? cümlesidir. Aşk bütünleşmektir tüm vücudunla, tüm varlığınla ona karışmaktır, o olmaktır, onun adına sahip olmaktır. Andre Aciman, tabularımıza oynuyor, o güzelim duyguları indirgeyip bir norm bir değer seviyesine getirip içimize hapsetmemize, boğazımıza düğümlememize değiniyor. Ne varsa hissedilen yaşanmalı dünya üzerinde diyor Elio ve Oliver, İtalya'da geçen 2 aylık bir yaz da olsa, Roma'da geçen 2 günlük bir gezi de olsa. Sanki sonsuzmuş gibi zaman duracakmış gibi yaşanmalı. Adınla Çağır Beni, dili oldukça akıcı ve çevirisi oldukça nefis bir kitap. Okurken duygularınız sel olup akacak siz de Elio ile siz de yaşayacaksınız bu aşkı. Hatta betimlemenize yardımcı olması size kitabın aynı isimle sinemaya uyarlanan filmini de önerebilirim. İzlemesi oldukça keyifli bir film, pek değişiklik mevcut değil sadece filmde Roma tatilinden sonra biten hikayenin kitapta yıllar sonrası da var. Ben önce filmi izleyip sonra kitabı okudum. Böylece Elio ve Oliver benim için çok tanıdık, yaşadıkları gezdikleri aşkı var ettikleri tüm ortamlar da oldukça netti."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/aeden", "text": "Farklı bir gezegenden dünya gezegenine ulaşan bir hikaye Aeden. Oradaki tüm mükemmelliğin karşıtlığı dünya gezegeni. Okudukça yaşadığımız gezegene, topraklara üçüncü bir göz ile bakıp durumun ciddiyetini anlayabilme fırsatı veriyor bizlere Azra Kohen. Sıradışı bir roman olan Aeden'in konusu ise şöyle; Evrende sayısını hatta ismini bilmediğimiz onlarca gezegen var. Henüz keşfedilmeyen fakat var olan bir gezegen: Aeden. Bu gezegende her şey farklı. Tüm varlıklar diğer gezegenlere kıyasla en mükemmel oluşumdalar. Konuşma yerine telepati yani düşünce gücüyle iletişim kuruyorlar. Güneşlerinin rengi mor, bilim ve teknoloji çok üst seviyede. Doğada saf bulunan her şeyi çok etkin bir şekilde kullanıyorlar. Kurucularına Usta diyorlar. Numi ve Sonje bu varlıklardan sadece ikisi. Sonje'nin ailesine yeni katılanlardan biridir Numi. Diğerleri gibi bronz tenli değildir bembeyaz bir teni vardır. Diğerleri gibi hızlı da değildir fakat onlardan çok daha üst bir varlıktır. Sonje'yi ilk gördüğünden beri ondan etkilenmiş ve sürekli onu takip eden,izleyen biri haline gelmişti. Bunu Sonje de farketmiş ve ondan rahatsız olur hale gelmişti. Hatta Numi'ye tahammülü dahi yoktu. Numi hep Usta'ya ulaşmak onunla konuşmak istemektedir. Çünkü annesi dünya gezegeninde yaşamakta ve ona tek ulaşma yolu Usta'dan geçmektedir. Bunun içinde Sonje'den hep yardım istemektedir. Numi'nin ısrarcı tavrına daha fazla dayanamayan Sonje bir plan yaparak ikisini dünyaya ulaştıracak her türlü bilgiyi toplamıştır. Nefrintor denen biri DNA algılayıcısı sayesinde ışık hızıyla dünyaya vardıklarında ikisini de hiç tahmin edemeyecekleri şeyler bekliyordu. İlk geldiklerinde çok kalabalık bir şehir olan New York'a vardılar. Karbondioksit nedeniyle nefes alamaz hale geldiler. Şehir çok kirliydi. Numi ve Sonje geldiklerine pişmandılar. Hemen Aeden'e geri gitmeye çalıştılar. Fakat güneşin batmasına çok az zaman kalmıştı ve dönemediler. Bu durum Sonje'yi daha da kızdırdı ve Numi den uzaklaşarak farklı bir yöne doğru ayrıldılar. İkisinin uzaklaşması işte böyle başladı. Numi duvara tırmanmakla ilgili bir yarışmaya katıldı ve burada herkesin dikkatini çekti.Ayrıca güzelliğiyle de. Orada bulunan bir televizyoncu ona kartını verdi. Böylece Numi çok konuşulacak bir model haline gelecekti. Sonje ise kendini denizlere bıraktı. Burada bir grup çevreci aktivistle tanıştı. Artık tek amacı dünyayı değiştirebilmekti. Hayvanlara verilen zararları çektiği videolar halinde paylaştı. Hayvanları düşünce gücüyle etkisi altına alabiliyor ve onları böylece koruyabiliyordu. Numi ise bütün zengin iş adamlarının dikkatini çekmişti. Onlardan biri de Fredrick'ti. Tüm dünya bankalarının sahibi olan bir aileden geliyordu ve tek varisti. Numi ile tanışmak için birçok yol denemişti. En sonunda onunla birlikte Mısır'a gittiler. Numi'nin aslında nereden geldiğini,nasıl bir güce sahip olduğunu tek bilen oydu. Ayrıca burada on yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Isabel. İlk başlarda bu küçük kızın Fredrick'in kızı olduğunu sanmıştı fakat daha sonra gerçek ortaya çıktı. Fredrick küçük kızı kullanıyordu. Bunu anladığı anda Numi'nin artık tek bir hedefi vardı Isabel'i kurtarmak. Bunu yapabilmek için birçok güvenlik görevlisiyle çatıştı. En sonunda Isabel, Fahim ve zorla tutulan yirmiye yakın çocuk ile birlikte kaçtılar.Eski bir taş kömürü yatağına girdiler. Numi elementleri kullanarak çok yüksek teknolojide bir koruma kalkanı geliştirdi. Ordu ve Fredrick'in adamları gelince burayı günlerce geçemediler. Fakat en sonunda Numi'yi yakaladılar. O hariç herkesi öldürdüler. Numi'yi yanlarına alarak şehrin en yüksek yerlerinden birinde beyin fonksiyonlarını kaybettirecek bir suya soktular. Sonje ise sürekli Numi'yi düşünüyor fakat onunla bağlantı kurmuyordu. Ta ki en son Numi'nin başına gelenleri öğrenene kadar. Öğrendiği andan itibaren Sonje hemen ekibiyle harekete geçti. Kontrol ettirebildiği hayvanlar ile birlikte Numi'nin saklı tutulduğu yere geldi. Onun geldiğini Numi anlamıştı. Bir subayın yardımıyla çoktan kurtulmuştu ve sıra Sonje'yi kurtarmaktaydı. İkisi nihayet kavuştuklarında birbirlerine uzun uzun baktılar ve yeni bir hayata adım attılar. Artık beraberlerdi. Uzun zamandır birbirlerinden sakladıkları tüm duyguları yaşamanın vaktiydi. Yazan: Ilgın Kocaman Aeden Konusu Aeden - Bir Dünya Hikayesi İlk olarak yazdığı Çi, Fi, Pi serisi ile tanınan ve büyük bir okur kitlesine ulaşan ünlü yazar Azra Kohen yeni kitabı Aedan, Bir Dünya Hikayesi ile tekrar okurların karşısına çıkıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/afifi-anjelik", "text": "Kont Mişel, Anjelik'le yaptığı evliliğin üzerinden iki ay bile geçmeden sefere çıkmıştır. Geride kalan Anjelik bir aydır eşinden mektup alamadığı için elem içindedir. Mişel'in hane müdürü Jozef, Anjelik'in bu üzüntüsünü küçümser. Kocasının başka kadınlarla zevk ve eğlence peşinde olduğuna emin olduğunu söyleyerek fırsattan istifade onun da kendisiyle bu münasebete girmesini tavsiye eder. Bu sözler üzerine sinirlenen Anjelik, Mişel'i kovmak ister ancak Mişel direnir. Uzun zamandır göz koyduğu bu kadına kavuşabilmek için gerekirse şiddete bile başvurmaya kararlıdır. Ona göre güzellikle ya da zorla bu iş olacaktır. Son sözlerini söyleyerek korkudan bayılan Anjelik'i sadık kölesi Filip'e bırakarak oradan uzaklaşır. Olanları öğrenen Flip, hanımını sakinleştirerek Mişel'e yazacağı mektupla durumu anlatacağına söz verir. O esnada odaya giren Jozef, yanında getirdiği iki jandarmaya gece yarısı baş başa olan bu ikilinin zina gerekçesiyle tutuklanmasını işaret eder. Filip hemen idam edilmeli, Anjelik de hapse girmelidir. Kendisi de bu rezaleti en uygun dille Mişel'e bildirecektir. Aradan sekiz ay geçmiş, Filip ölmüş, Anjelik ise hücresinde, kızı Anna ile yapayalnız, ölmek için dua etmektedir. Jozef ise her gün saat dörtte genç kadını ziyaret ederek teklifini tekrarlamaya, kabul edilmeyince de tehditler savurmaya devam etmektedir. O akşamki ziyaretinde ise kendisine itaat etmeyen bu kadını artık yola getiremeyeceğini anlayarak onu ve çocuğunu cellatlara teslim edeceğini söyleyip hiddetle oradan ayrılır. Sadık beslemesi Eliza, Anjelik'i gizlice ziyarete geldiğinde zavallı bahtsız kadın ölüme kızıyla gideceği için huzurludur. Ancak Eliza'dan aldığı haberle yeniden kedere gömülür. Jozef, Mişel'e yazdığı mektupta hapishanede doğan Anna'nın Filip'e benzediğini söyleyerek bu ikisinin katlinin mutlak gerekli oluğunu bildirmiştir. Gerçeklerden habersiz Mişel de bu durumu onaylamıştır. Çaresiz Anjelik kocasına yazdığı veda mektubuyla gerçeği açıklar ve Eliza'ya bu mektubu Mişel'in dönüşüne kadar saklamasını tembih eder. Eliza'nın ayrılmasından kısa bir süre sonra da Jozef, Tomas ve Burro adlı iki cellatla geri gelir. Son kez yinelediği teklifin karşısında gördüğü sessizlikten öfkelenerek kadını cellatlara bırakarak oradan ayrılır. Cellatlar bu işin altında bir şey olduğunu çoktandır fark etmiş, mahkeme bile yapılmadan tıpkı Filip gibi bu kadının da böyle apar topar öldürülecek olmasının altında başka bir şey olduğunu anlamışlardır. İçine düştükleri şüphe nedeniyle anne-kızın dağa giderek ortalardan kaybolmasının en uygun yöntem olacağına karar verirler. Eğer yakalanırlarsa Jozef'i bir kılıç darbesiyle öldüreceklerdir; kadın kurtulursa belki de ileride bu pis meslekten kurtulmaları için onlara yardım edebilecektir. Aradan zaman geçer, gittiği seferden muzaffer bir vaziyette dönen Mişel ev halkı tarafından tek tek tebrik edilir. Eliza da bu esnada Anjelik'in veda mektubunu Konta takdim eder. Kont mektubu okuduğunda büyük bir dehşete düşer. Arkadaşı Labbe Fransuva, Konta daha olayın ilk aksedilişinde iftira olabileceğini söylemiş ancak Kont aceleci davranarak hemen sonuca atlamıştır. Bu sefer de aynı acelecilikle Jozef'i öldürtmek istemektedir. Bu konuda yapılması en uygun olan şeyler Jozef'in tevkif edilmesi ve Eliza'nın tanıklığına başvurulmasıdır. Kontun huzuruna çağrılan besleme, mektubun doğruluğunu tasvip eder. Duydukları karşısında yıkılan Kont, kendisini öldürmek istese de Fransuva buna izin vermez. Yapacağı bu eylem işlediği günahın çaresi olmayacaktır. Bundan sonra yapması gereken kendini hayır işlerine adamak, halkını gözetip korumaktır. Mişel'in aldığı bu kararlar içindeki yangını söndürmeye yetmez; o anki acıdan kurtulmak umuduyla yanında Fransuva, birkaç yaver ve hizmetkarlarla av bahanesiyle kırlara çıkmaya karar verir. O sırada bir mağarada Anna hayatı sorgulamakta, annesine babasının nerede olduğunu sormaktadır. Hıçkırıklara boğulan Anjelik kızının sorularına kendince cevaplar verirken Mişel de kendisiyle hesaplaşarak mağaraya doğru yürümektedir. Mırıltıları işiten Anna, Anjelik'i uyarır. Yaklaşan ses karşısında dikkat kesilen Anjelik, Mişel'i görünce çılgına döner. Mişel'in av düdüğünü çalmasıyla da herkes bu sevince ortak olur. Recaizade'nin ilk tiyatro denemesi (1870) olan bu eser, bir Ortaçağ efsanesi olan Genevieve de Brabant'tan esinlenerek oluşturulmuştur. Kişilerin dönemin modasına uygun olarak Fransızca isimlerle anılmaları ve herhangi bir psikolojik derinliğe sahip olmamaları, zaman kavramının belirsizliği, mekan bilgisinin eksikliği eserde oldukça göze batsa da eser, Tanzimat Döneminin değişen hukuk anlayışını vurgulaması açısından önemlidir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/aganta-burina-burinata", "text": "Aganta Burina Burinata, Cevat Şakir Kabaağaçlı yani nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı'nın okuyucuyu denizlere sürükleyen, zannımca kesinlikle okunması gereken bir roman. Nesiller boyunca denizcilik yapmış bir ailenin en küçüğü Mahmut, en küçüklüğünden beri denize karşı büyük bir ilgi ve sevgi duymaktadır. Fakat birçok akrabasını denize kurban vermiş olan babası ise Mahmut'u denizden uzak tutmak için elinden geleni yapmaktadır. Ne var ki küçüklükten deniz efsaneleriyle, deniz türküleriyle ve bir denizci olma hayaliyle yetişen Mahmut'u denizden uzaklaştırmak pek mümkün değildir. Yaşı biraz olgunlaşıp da çocukluktan çıkınca babası Mahmut'u önceden denizci olan fakat kötürüm kaldıktan sonra eskiciliğe başlayan Kirpi Halil Usta'nın yanına çırak verir. Amacı koluna bir altın bilezik takıp onu karaya bağlamaktır. Fakat denize olan aşkını kötürüm kalmanın bile söndüremediği Kirpi Halil Usta, Mahmut'un ilk denizcilik hocası olur. Ustasının onu denizden uzaklaştırmayıp, aksine daha da bağladığını fark eden babası, Mahmut'u derhal eskici dükkanından alıp mahalle mektebine yazdırır. Denize olan aşkı sönmek bilmeyen Mahmut, ilk denizcilik deneyimini hem komşuları hem de sınıf arkadaşı olan Fatma'nın onu babası Ateşoğlu'yla beraber balığa çıkmaya davet etmesiyle yaşar. Bundan sonra denizden uzak yaşayamayacağını anladığından, babasının uzun bir sefere çıkmasını fırsat bilerek amcası Hakkı Reis'in kayığına tayfa olarak yazılır. Hakkı Reis, fazlasıyla cimri biridir fakat Mahmut'un gözü denizden başka bir şeyi görmediğinden, buna aldırış etmez. Hakkı Reis'in kayığında birkaç hafta geçirdikten sonra uzun bir sefere çıkacakları sırada babasının Akdeniz'in en şiddetli fırtınası olan provezza sırasında öldüğü haberini alır. Bundan sonra ise amcası Hakkı Reis'in cimrilik ve aksiliklerine dayanamayarak kayığından ayrılır. Gemiden gemiye çalışarak dünyanın birçok farklı yerini görme imkanı bulur. Yetişkin bir delikanlı olan Mahmut, büyüdüğü şehir olan Bodrum'a dönerek ilk denizcilik deneyimini yaşadığı çocukluk aşkı Fatma ile evlenmek niyetindedir. Fakat Bodrum'a döndüğünde artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını görür. Fatma'nın bir kaza sonucu bir gözü akmış, yüzü saçma yanıkları içinde kalmıştır. Mahmut, Fatma'ya rastladığında çok şaşırır, fakat onunla evlenme isteğinden vazgeçmez. Bu isteğini Fatma'ya açtığında, bir gün düşünmek için süre ister ve yarın akşam tekrar gelmesini söyler. Fakat ertesi akşam Mahmut tekrar geldiğinde, Fatma nereye gittiğini kimseye söylemeden köyden ayrılmıştır çoktan. Artık Mahmut delicesine bağlı olduğu denizden nefret etmektedir. Bunun üzerine babasının eski arkadaşlarından birinin kızı olan Ayşe ile evlenir. Ayşe, babasının tarla, bağ ve bahçeleri sayesinde çok zengindir. Ayşe'nin babasıyla evlenmeden önce yaptığı anlaşmaya göre ise denizle olan tüm bağlarını koparmış, bir süredir de bahçelerde çalışmaktadır. Fakat bir gün bir akraba düğününe gittikleri kıyı köylerinden birinde, denize olan aşkı yeniden körüklenir. Sonunda ise her şeyi ve herkesi ardında bırakarak ilk aşkı olan denize geri döner. Halikarnas Balıkçısı, okuyucuya bir nevi deniz sevdasını aşıladığı bu kitabında, bizleri oturduğumuz koltuklardan kaldırarak denizin ve deniz yaşamının içine sürüklüyor adeta."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/agatha-christie-kitaplari", "text": "15 Eylül 1890 tarihinde doğan Dünya Edebiyatının en önemli kalemlerinden biri olan ve Polisiye Roman denince akla gelen ilk isim olan İngiliz yazar Agatha Christie Sherlock Holmes ile birlikte dünyanın en ünlü dedektifi olan Hercule Poirot'un yaratıcısıdır. Babasını küçük yaşta kaybetmesinden sonra ende annesi ile yaşamak zorunda kalan ve yalnız bir çocukluk geçiren Agatha Christie bu yüzden romanlara yönelmiştir. Daha küçük yaşta öyküler yazmaya başlayan ünlü yazar 1914 tarihinde evlenip Fransa'ya yerleşmesi ile kendisine yeni bir hayat başlattı. Fransa'da polisiye romanlara merak saran fakat her okuduğu kitaptan sonra daha iyisini yazabileceğini düşünen ünlü isim bunun üzerine ilk polisiye romanı olan Styles'daki Esrarengiz Olay isimli kitabını yazdı. Uzun süre kitabını yayınlayacak bir yayınevi bulamayan Agatha Christie uzun arayışlardan sonra 1920 tarihinde kitabını yayınlatmayı başardı. Ardından bir çok romana imza atan Agatha Christie gerçek anlamda patlamayı 1934 yılında yayınlanan Doğu Ekspresi'nde Cinayet romanı ile yaptı. Ardından Nil'de Gelen Ölüm ve On Küçük Zenci romanları ile başarısını pekiştiren ünlü yazar Dünya Klasikleri arasına adını yazdırmayı başardı. Agatha Christie'nin yarattığı Hercule Poirot aslen Belçikalı bir dedektiftir ve kendisine ait özel bir yeteneği olduğunu düşünür. Küçük Gri Hücreler olarak adlandırdığı beyninin kendisine özel bölümünü kullanarak hiç kimsenin göremediklerini görür ve olayları çözer. Polisiye romanların dışında Mary Westmacott takma ismi ile romantik aşk romanları da yazan ünlü isim bu kitaplardan pek umduğunu bulamadı."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/agathanin-anahtari", "text": "Agatha'nın Anahtarı, Ahmet Ümit'in kuşkusuz en iyi kitaplarından biri. Kitapta genel olarak polisiye hikayelere yer veriliyor bu özellikte kitabın çok akıcı olmasını sağlıyor. Dili sadedir. Hikayeler kısa bir şekilde aynı zamanda heyecan vericidir. Kitabın ismini aldığı Agatha'nın Anahtarı hikayesi ise en muhteşemi olarak değerlendirilebilir. Polisiye severler, bu kitap kesinlikle kitaplığınızda bulunmalı. Öncelikle hikaye, kahramanın ağzından anlatılıyor. Kahramanımız bir gün eski dostlarından biri olan İhsan ile buluşur. Aslında İhsan önemli bir konu anlatmak için onu çağırmıştır. Kahramanımız, polisiye türde eser veren bir yazardır. İhsan'ın ise arkadaşının işine yarayacağını düşündüğü bir bilgi ve döküman eline geçmiştir ve bunu kahramanımıza takdim ederek kitap yazmasını istemesi üzerine olaylar başlar. Agatha Christie tanımayan yoktur. Dünyaca ünlü polisiye türde eser veren ve cinayetler üzerine yoğun araştırmalar yapan bir kadındır. Agatha bir zamanlar Türkiye'ye gelmiş, başından önemli olaylar geçmiştir. Agatha'nın Türkiye'de geçirdiği günlere ilişkin kimsenin bilmediği birtakım bilgiler İhsan'ın eline geçmiştir. İhsan'ın yıllar önce mal varlığı yerinde olan Kamuran adında bir dayısı vardır. Dayısı gayet zengin ve köşk sahibidir. Ancak geçen zamanlarda vefat etmiş ve kimsesi olmadığı için bütün mal varlığı yeğeni İhsan'a kalmıştır. İhsan köşke gittiğinde bir günlük bulmuştur ve içinde oldukça önemli bilgiler olan bu günlük dayısına aittir. İçinde geçen olayları anlatmaya başlar: 1920'li yılların başında Agatha Christie eşi tarafından aldatılınca bunlara katlanamamış ve tatil amaçlı olarak kendini İstanbul'a atmıştır. O yıllarda Kamuran Dayı kendisinden 15 yaş büyük Mualla Hanım ile evlidir. Bu evliliğin amacı durumu kötü olan Kamuran'ın Mualla'nın parasıyla mal varlığı elde etmek istemesidir. Ancak Mualla Hanım hastalık derecesinde genç erkeklere çok düşkündür. Evliliklerinin ikinci yılında kendine genç bir sevgili bulmuştur. Kamuran, karısından kurtulmayı planlıyormuş ama bunun için boşanmaktan farklı bir yöntem varmış kafasında. İşte tam o günlerde tanışmışlar Agatha Christie'yle. O yıl Cumhuriyet balosu için Pera Palas'a geldiklerinde asansöre binmekte olan Agatha'yı gören Kamuran gözlerine inanamış ve yanına gidip konuşmaya başlamış. Ünlü yazar ondan kurtulmak istercesine sorularına kaçamak yanıt vermiş ancak Kamuran peşini bırakmamış. Bir hayranı olduğunu ve o güne kadar yazdığı bütün romanları okuduğunu söylemiş. Agatha yumuşamış, bundan cesaret alan Kamuran onu köşküne davet etmiş. Ağırbaşlı olan Agatha üstelik o sıralar yüreğinde ihanet acısı taşırken bunlara pek aldırmamış. Ama Kamuran yılmamış, her gün çiçek yollamış telefon etmiş. Sonunda kadın pes ettiğinden midir, yoksa tek başına yaşamaktan sıkıldığından mıdır bilinmez, daveti kabul etmiş. Agatha kalabalıklardan hoşlanmadığı için kimseyi çağırmamasını tembih etmiş. Ancak Mualla Hanım durur mu, herkesi çağırmış. Agatha yoğun ilgiden bunalarak davetten ayrılmış. Kamuran ona otele kadar eşlik ederken konuşmaya başlamışlar. Kamuran ilişkisinin kötü gittiğini yakında eşinden kurtulacağını söylemiş. Ondan sonra Agatha ile cinayet hakkında konuşmuşlar. Yalnızca bir saat baş başa konuşmuş olmalarına rağmen bu kısa birliktelik Kamuran'nın Agatha'ya sırılsıklam aşık olmasına yetmiş. Kamuran bir davet teklifinde bulunmuş ancak Agatha kabul etmemiş. Akşamına da Mualla ile kavga eden Kamuran o gece köşkten çıkıp en yakın arkadaşı Rauf'un yalısına gitmiş. O gece orada kalmış ancak ertesi sabah kendisini bir sürpriz bekliyormuş. Köşkten gelen telefon karısının bahçede ölü bulunduğunu bildiriyormuş. Polisler Kamuran'ı sorguya almış ama pek bir şey tutturamamışlar. Hükümet tabibi, Mualla Hanım'ın ölüm nedeninin şoka bağlı kalp krizi olduğunu açıklayınca soruşturma durdurulmuş. Bütün mal varlığı da Kamuran'a kalmış. Agatha bu işin peşini bırakmamış ve cinayet işlemiş olma ihtimaline karşı sürekli Kamuran'ı sorgulamış. Kamuran hep aynı ifadeyi verince işi bırakmış ve ülkesine dönmüş. Bundan derin üzüntü duyan Kamuran günlük yazmayı da bırakmış. Yıllar sonra Agatha başka bir adamla evlenmiş. Bir gün yine İstanbul'a yolu düşünce Kamuran ile kısa bir buluşma geçmiş aralarında. Bir veda ziyareti. Vedalaşırken Agatha'ya bir anahtar vermiş. Cinayet tartışmalarını sona erdirecek açıklamanın anahtarını, açacağı gizli bölgede olan mektupta yazılı olduğunu söylemiş. Ancak Kamuran ölmeden açmayacağına dair yazardan söz almış. Bu anahtar Agatha'nın kaldığı oteldeymiş. Agatha ölünce orası salon haline getirilmiş ve müze gibi kullanılmaya başlamış. Ancak İhsan otel yöneticilerinin anahtarı almasına izin vermemesi üzerine arkadaşına gelip yardım ister. Birlikte otele giderler ve bir yolla anahtarı alırlar. Köşke gidip gizli bölmeden mektubu alıp okumaya başlarlar. Mualla'nın öldüğü gece aslında Kamuran Rauf'un yanında değildir. Rauf içmekten sızıp kalınca Kamuran onu bırakıp köşke gider. Köşke gittiğinde karısı evde yoktur ve sevgililerinden biriyle buluşmaya gitmiştir. Gece yarısına kadar bir bıçak eline alıp beklemeye başlar. Mualla kapıdan girer girmez koşar ve onu bıçaklamaya çalışır. Ancak beceremez. Bu arada Mualla korkudan bayılır. Kamuran yerde yatan karısının yanına giderek öldürmeye çalışır ancak Mualla'nın solunumu ve nabzı durmuştur. Mualla o anda kalp krizi geçirip ölmüştür. Bütün bu olayların katili Kamuran olmasa da bunlara sebebiyet veren kişi Kamuran'dır. \"Kusursuz cinayet yoktur.\""} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/agridagi-efsanesi", "text": "Bir bahar günü, Sorik Köyünde yaşayan Ahmet'in kapısında dizginleri sırma işlemeli, gümüş eyer ve üzengili, eyerin altındaki keçe belemenin üzerine güneş sureti ve hayat ağacı işlenmiş, uzun, iri bir at belirmişti. Atı gören Sofi ilk olarak Ahmet'e ünlü bir aşiret ya da oymaktan büyük bir misafir geldiğini düşündü. Oysa Ahmet hiçbir şeyden habersiz kaval çalıyordu. Kavalın sesi kesilince Sofi, Ahmet'in misafirinin olmadığını öğrendi. At bir başına kapısına gelmişti. O halde o Ahmet'in kısmeti, haktan gelen armağandı. Ama öncesinde atı aşağı yola bırakıp geri dönmeli, eğer at geri dönerse bunu üç kere daha tekrar etmeliydi. Ahmet'in her denemesinde at geri döndü. Gelenekler açıktı, artık at onundu, sahibi kim olursa olsun kellesini verir ama atını veremezdi. Altı ay boyunca atın eski sahibinden haber çıkmadı. Derken bir gün Beyazıt Paşası Mahmut Han'ın adamları Ali'den atı geri almaya geldiler. Ahmet, atın yadigar olduğunu, hiçbir şekilde iade etmeyeceğini kesin bir dille belirtti. Cevabı duyan Paşa geleneği bilmesine rağmen dağlı parçası olarak gördüğü Ahmet'in tavrı karşısında öfkeden delirdi. İlk olarak dostu olan Kürt Beylerini saraya çağırdı. Kürt Beyleri Ahmet'in haklı olduğunu bilmelerine rağmen Paşanın karşısında suskun kaldılar ve Ahmet'e elçi gönderdiler. Ahmet bana mısın demedi. Kürt Beylerinden umduğunu bulamayan Paşa, askerlerini ve Kürt Beylerini yanına alarak Ahmet'in köyüne gitti. Köyde tek bir can yoktu. Ateşe verdirdiği evlerin birinden sadece Sofi çıktı. Sofi elleri bağlanıp, boynuna lale geçirilerek zindana gönderildi. Bu arada Paşa, askerler ve beyler Ağrıdağı eteklerindeki diğer köylere tek tek gidiyor, hepsini Sorik gibi bomboş buluyorlardı. Deliren, sararıp solan Paşa, kış gelmesine rağmen umutsuzca dağlıları arıyordu. Durumun vahametini anlayan beyler kendi aralarında anlaşarak Paşa'ya Beyazıt'a dönmesini, üç-dört aya varmadan atı, Ahmet'i ve köylüleri bulup kendisine teslim edeceklerin söylediler. Paşa'nın yapacak başka bir şeyi yoktu. Saraya geri döndü, beklemeye koyuldu. Bu arada zindanda yatan Sofi'ye, Paşa'nın kızlarından biri olan Gülbahar her gün gizlice kendi elleriyle yaptığı yemekleri götürüyor, Sofi de ona kavalıyla Ağrıdağı'nın öfkesini çalıyordu. Günlerden bir gün Ahmet'in, atın ve köylülerin Şemdinli'de olduğu haberi geldi. Milan Beyinin oğlu Musa Bey oraya giderek Paşa'nın kendisiyle sadece tanışmak istediğini, köylülerin de köylerine geri dönmesini istediğini anlattı. Sofi'nin durumunu öğrenen ve Musa Bey'in içtenliğine inanan Ahmet saraya gitti. Paşa hem Ahmet'i hem Musa Beyi kandırmış, ikisini de Sofi'nin yanına zindana attırmıştı. Kızı Gülbahar'a da Sofi'den uzak durmasını kesin bir dille emretmişti. Ancak Gülbahar, Ahmet'in çaldığı Ağrıdağı öfkesini duyduğunda onunla tanışmak için büyük bir arzu duydu. Kendisine sevdalı Zindancıbaşı Memo'ya tüm ziynet eşyalarının olduğu kese karşılığında onu Ahmet'le görüştürmesini teklif etti. Memo keseyi almadı, sadece anahtarları uzattı. Gülbahar'la Ahmet zindanın kulesinde el ele sabahın ilk ışıklarına kadar durdular. Bu buluşma birkaç gün sürdü. Paşa da onlara kırk gün mühlet vermiş, atı geri getirtmezse hepsinin başını vurduracağını söylemişti. Bir çıkmazın içindeki Gülbahar yardım için çok sevdiği kardeşi Yusuf'a gitti. Yusuf çok korkmuş, ondan vazgeçmesini istemişti. Gülbahar son çare olarak Demirci Hüso'ya başvurdu. Hüso onu Kervan Şeyhine gönderdi. Kervan Şeyhi, mührünü Hüso'ya atı getirmesi için verdi. Hüso da atı dağlardan geri getirdi. Bu mutlulukla Gülbahar ve Ahmet birlikte oldular. Fakat sevinçleri boşunaydı. Paşa, atın kendisinin olmadığını iddia ederek kararını uygulayacağını açıkladı. Gülbahar son çare Memo'ya giderek onları serbest bırakması karşılığında ne isterse yapacağını söyledi. Memo, Gülbahar'ın saçından birkaç tel karşılığında hepsini bıraktı. Sabah olup, cellatlar geldiğinde Memo tutsakları bıraktığını söyledi ve kendini kalenin burcundan aşağı attı. Bütün bu olaylar Yusuf'un korkularını daha da arttırdı. Babasına bildiği her şeyi anlattı. Paşa da kızını zindana attırdı. Bu haber tüm Ağrıdağı'na yayıldı. Ağrı, Erzurum, Van, Kars ve Erzincan'daki tüm halk sessizce saraya yürüyüp Gülbahar'ı zindandan çıkardılar. Gülbahar ile Ahmet'i Hoşap Kalesi Beyine götürdüler. Hoşap Beyi geleneklere uyacak, onları hiçbir şekilde Paşa'ya vermeyecekti. Akşam olduğunda Ahmet yatağa, ikisinin arasına kılıcını koydu. Bu durum günlerce sürdü. Ne yapacağını şaşıran Paşa da en sonunda durumdan kurtulmak için Ahmet'i hiçbir insanın çıkamadığı Ağrı'nın en tepesine çıkması ve orada ateş yakması karşılığında affetmeye razı geldi. Aynı kalabalık tüm bunları izlemek için sarayın etrafında toplandı. Dört gün sonra Ağrıdağının tepesinde ateş görüldü. Sabahleyin de Ahmet döndü. Gülbahar'la birlikte Küp Gölünün üzerindeki mağaraya kadar at sürdüler. Ne yolda, ne de mağaraya ulaştıklarında tek söz ettiler. Gülbahar artık daha fazla dayanamıyordu. Ne olduğunu öğrenmeliydi. Ahmet, Memo'nun onları neyin karşılığında serbest bıraktığını sordu. Gülbahar, ne isterse vereceğini söylediğini ama onun hiçbir şey istemediği karşılığını verdi. Gece olduğunda Ağrıdağı kendi depremini yarattı ve Ahmet Küp Gölü sularında yitip gitti. Okurun karşısına ilk olarak 1970'te çıkan Ağrıdağı Efsanesi, mitolojik öğelerin halk edebiyatıyla birleştiği bir aşk destanıdır. Dönemin kültürü, gelenek ve görenekleri, siyasi yapısı, bölgenin coğrafi özellikleri, insan psikolojisi bu destanın satır aralarında yatan gizli bir hazine niteliği de taşımaktadır. Sade ve akıcı diliyle 1970'den bugüne Türkiye'de ve dünyada artan okur sayısıyla Ağrıdağı Efsanesi, 1975'te Memduh Ün'ün yönetmenliğinde beyazperdeye de aktarılmıştır. Bir gün Ahmet, sabaha karşı dededen yadigar olan kavalını çalmaktadır. Bu sıra kapısının önünden geçen Sofi, Ahmet'in kapısının önünde bulunan, bir beye, paşaya ait olduğunu belirten damgası bulunan bir at görür. Ahmet, kavalı çalmayı bitirdiğinde çağırarak soylu konuğunun kim olduğunu sorar. Ancak konuk yoktur. Dağlı geleneklerinde bir at kapına gelmişse 3 kere bir noktaya bırakılır. Eğer at geri dönerse canını verir ancak atı bir daha sahibine veremezsin. Ahmet 3 kere atı bıraksa da at geri gelir. Böylece atın yeni sahibi Ahmet olur. Zaman geçer Ağrı paşası Mahmut Han, atı istemek için Ahmet'in kapısını çalar. Ancak Ahmet atı vermez. Atı vermesine köy de razı olmaz. Bir dağlının kendisine kafa tuttuğunu gören Mahmut Han, çok sinirlenir ve köyü ateşe vermek için yola çıkar. Köye geldiğinde köy alanında kimseyi bulamaz. Sadece Sofi'yi bulur. Onu da hemen zindana attırır. Mahmut Han'ın kızlarından olan Gülbahar, Sofi ile sohbete dalar. Bu sırada Mahmut Han da civar beylerden birinin oğlu olan Musa Bey'i Ahmet'i getirmesi için görevlendirir. Ancak ona Ahmet'e zarar vermeyeceğini söyleyerek kandırır. Musa Bey, Ahmet'i getirdiğinde Ahmet zindana atılır. Musa Bey buna karşı çıkınca o da zindanı boylar. Kırk gün sonraya kadar o at gelmezse Sofi, Ahmet ve Musa Bey idam edilecektir. Bu sıralarda yine Sofi'ye bakmak için aşağıya inmesi yasaklanan Gülbahar, yasağı çiğneyerek aşağıya indiğinde Ahmet'i görür. Görüş o görüş ondan sonra bir daha kendine gelemez. Zindancıbaşı olan Memo da Gülbahar'a vurgundur bu sebepten Memo için çok zor da olsa Gülbahar'ın Ahmet'in yanına girmesine izin verir. Ancak idam günü yaklaştıkça Gülbahar çaresiz kalır. Kardeşi Yusuf'a yardım istemek için gider ancak o korkudan her şeyi babasına anlatacaktır. Son çare demirciye gider Gülbahar. Oradan da Şeyh'e uğrar. Demirci idama iki gün kala getirir atı ancak Mahmut Han'ın derdi at değil, Ahmet'in canıdır. İdam günü geldiğinde Memo'ya iki tel saçını veren Gülbahar, Ahmet'i kurtarır. Ancak Memo vefat eder. Ahmet kaçtıktan sonra Yusuf her şeyi babası Mahmut Han'a anlatır. Gülbahar zindana atılır. Ahmet, tüm dağlı halkını toplayarak gelir ve Gülbahar'ı kaçırır. Şeyh onları bir beyin yanına gönderir. Mahmut Han onları almak için çare bulamaz. Sağ kolu olan İsmail Ağa, ağrı dağının tepesine çıkmasını ve orada ateş yakmasını şart koşmasını söyler paşaya. Ancak ağrı dağının tepesine çıkan hiç kimse sağ olarak dönemez oradan. Teklifi Ahmet kabul eder. Ve 3 gün süre ister. 3 gün boyunca sarayı yıkmak için tüm dağlı halkı sarayın önünde bekler. Korkan Mahmut Han, Ahmet'i affettiğini duyurur. Ancak o akşam Ahmet ateşi yakmayı başarır. Ahmet dağdan indiğinde Gülbahar'ı alır ve gider. Kaçtıkları ilk günden beri Gülbahar'a karşı soğuk davranan Ahmet derenin başında Memo'nun ne karşılığında canını verdiğini sorar. Gülbahar hiçbir şey dese de ona inanmayarak uykuya dalar. Sabah Gülbahar uyandığında Ahmet yarı baygın dereye doğru atlamaktadır. Gülbahar durdurmaya çalışsa da Ahmet durmaz ve oracıkta vefat eder. Ağrı Dağı Ahmet'i de affetmemiştir. O gün bugündür o derenin yanından geçen Gülbahar'ı görür. Ağlayışını duyduğu söylenir. Değerlendirme: Usta yazar Yaşar Kemal'in elinden olan Ağrı Dağı Efsanesi, Abidin Dino'nun çizimleri ile renk kazanmıştır. Ağrı Dağı hiçbir kötülüğü affetmez ve er ya da geç cezanı keser. Akıcı oluşuyla bir çırpıda okunabilecek harika bir eser."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ah-benim-karim-ah-benim-kocam", "text": "Canan Tan denilince akla ilk gelen şey Piraye ve Yüreğim Seni Çok Sevdi romanlarıdır sanırım. Özellikle de bunları okurken bizde yarattığı his. Benim hatırladığım çok güzel işlenmiş bir konu ve sürekli elimde mendil, ağlamak. Canan Tanın bu yeni kitabında ise okuyucu için tamamen farklı. Öncelikle roman değil, öykü ile karşımıza çıkıyor Canan Tan. Ayrıca ağlamak, hüzünlenmek de yok. Okumaya başlayınca yüzünüzde sürekli bir gülümseme oluyor. Bol bol gülüyorsunuz. Bir de kitabın tasarımı çok farklı. Ön kapaktan başlarsanız kadınların dilinden kocaları hakkında öykülere; arka kapaktan başlarsanız ise erkekler tarafından yazılmış eşleri hakkında hikayelere ulaşıyorsunuz. Hepsi gerçekten güldüren kısa mizah öyküleri. O kadar farklı karakterler vardı ki beni en çok güldürenler ise şöyleydi; Annesinin yoğun ısrarlarına dayanamayıp annesinin bulduğu Pakize ile evlenen Demirşah'ın öyküsü. Pakize tam bir temizlik delisi ve aşırı titiz bir kadın. Evde bir sürü kuralları var ve kocası da bu kurallara uymak zorunda. Şöyle ki eve gelen misafirler galoşla gezmek zorundalar. Kocası ve kendisinin banyoları ayrı ve banyoda giyilecek pijama ve terlik farklı yatarken giyilecekler farklı. Haftanın her günü eve temizlikçi kadın geliyor ve derin temizlik günlerinde ise Demirşah 2-3 günlüğüne otele ya da annesine yollanıyor. Öyle ki bir gün dişini çektiren Demirşah kurallara göre eve geldiği gibi duşa girmesi gerektiğinden karısı salona sokmuyor ve duşa giriyor. Sıcak su kanamayı arttırdığından her yer kan oluyor banyoda. Pakize ne yapıyor bir güzel fırçalıyor kocasını böyle mi bıraktın burasını diye. Bütün bunlara dayanamayan kocası boşanma kararı alıyor ve ona bol temizlik günler dileyerek ayrılıyorlar. Bir diğer öykü ise Arzu ve Ferit'in hikayesi. Hükümet Tabibi olarak ilk ataması Karadeniz'e çıkan Arzu'nun arkadaşı Gülay tarafından tanıştırıldığı Ferit'le evlenmesiyle başlıyor. Kocasının çocuk ruhlu olmasına her şeyi unutmasına bir süre anlayış gösteren Arzu bazen çıldıracak noktaya geliyor. Oğulları ilk doğduğu zamanlarda Arzu biberonu kocasına veriyor çocuğu beslesin diye. Fakat Ferit biberonu çocuğun ağzına tıkmış ve öyle unutmuş televizyon izliyor. Arzu azcık daha geç kalsa çocuk boğulup kalacak. Bazen alışverişe gittiklerinde oğlunu kaybediyor. Derken en son nokta ise bir gün çok önemli bir düğüne davetli olduklarını söylüyor Ferit. Arzu da bir güzel hazırlanıyor. Gittikleri düğünde kimse onlara selam bile vermeyince hatta kim bunlar diye bakınca şüpheleniyorlar ve Ferit bombayı patlatıyor. Çaktırma diyor Arzu'ya bizim düğün 1 hafta sonraymış. Bunlar dışında çok farklı öykülerde barındırıyor içinde. Dolunayın etkisinde olup şeytana dönüşenler, maymun iştahlı olup önce şiir kitabı çıkaran sonra resim sergisi açmak isteyenler, emekli olup karısından çok mutfakla ilgilenenler ve daha birçokları. 1 günde bitirilebilecek eğlenceli bir kitap olarak kafa dağıtmak için çok uygun olduğunu düşünüyorum. Yazan: Ilgın Kocaman Ah Benim Karım! Ah Benim Kocam! Konusu Yazdığı romanlarda büyük beğeni toplayan Türkiye'nin önde gelen yazarlarından Canan Tan bu kez Ah Benim Karım Ah Benim Kocam kitabı ile okurlarına eğlenceli öyküler sunuyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ahmed-gunbay-yildiz-kitaplari", "text": "Karneye ilk ekmeğin işlenerek satıldığı 1941 yılında; II. Dünya Savaş'ının giderek kızgınlaştığı bir dönemde Ahmed Günbay Yıldız, Tokat'ın Kelkit Çay'ına kurulmuş olan Reşadiye kazasına bağlı Kızılcaören köyünde doğdu. Ağaçlar ile iç içe geçen çocukluğu ona yaşama sevincini kaybetmeyen ve her bahar kendini yenileyen doğanın, umutlarını ve sevgisini eserlerinde yaşatma fırsatını sağladı. Okurları arasında özlem ve dram yüklü bir bağ kuran Ahmed Günbay Yıldız, kendine has üslubu ile eserlerinden oluşan bir kütüphane oluşturmuş durumda. Ahmed Günbay Yıldız ilk eserlerini şiir dalında vermiştir. Şiirden sonra öykü ile arasında dergi ve gazetelerde yayınlanan eserleriyle sıkı bir bağ kurarak okuyucu kitlesini giderek arttırmıştır. Ahmed Günbay Yıldız romanının en önemli yapı taşlarından bir tanesi aile kavramıdır. Ahmed Günbay Yıldız kalemiyle aile kavramını okurun zihnine iğne oyasıyla işler gibi işler. Roman türünde büyük kitleleri etkilediği eserlerinden iki tanesi: ''Çiçekler Susayınca'' ve ''Yanık Buğdaylar'' eserleridir. İlerleyen yıllarda pek çok eserler ortaya koyan yazar okurlarıyla birlikte yaşayan bir külliyat oluşturmuştur. En çok okunan eserlerinden bir tanesi ''Aynada Batan Güneş'' romanıdır. Otuz beş baskı yapan eser, Ahmed Günbay eserleri arasında sınavların ve seçimlerin sonuçlarını okuyucuya canlı bir gözlem gibi aktaran eserlerinden bir tanesidir. Kirlenmiş sokakların ustalarının; kararmış kalplerini aydınlatırken samimiyetini kaybetmeyen ve okurun kalbine dokunan bir eserdir, Aynada Batan Güneş. Günahın Rengi kitabı ise yazarın çok beğenilen romanlarından bir tanesidir. Nişanın içerisinde bir bireyin, yüzüğünün giderek ağırlaşmasını işleyen Ahmed Günbay Yıldız, okurlarını her sayfasında ellerinden bırakamayacakları bir düşe yelken açmaya çağırıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ahmet-mithat-efendi-kitaplari", "text": "Osmanlı Döneminin son zamanlarında yani Tanzimat döneminde en fazla tanınan yazarlardan biri olan Ahmed Midhat Efendi 1844 yılında İstanbul'da dünyaya gelmiştir. Eğitimi sonrasında gazetelerde çalışmaya başlayan Ahmet Midhat Efendi bir döneme damgasını vuran Tercüman-ı Hakikat gazetesini çıkartmaya başlamıştır. Gazetecilik mesleğinin yanında aynı zamanda mükemmel bir yazar olan ünlü isim Osmanlı döneminde kitap okuma tutkusunu canlandırmıştır. Ahmed Midhat kitapları ile geniş bir okur kitlesine ulaşmış ve popüler yazar kültürünü ilk başlatan yazar olmayı başarmıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ahsap-konak", "text": "Olaylar yirminci asrın ikinci yarısında geçmektedir. Üç katlı bir konakta yarım asra sığan neslin portresi çizilmiştir. Üçüncü katta dinine bağlı Büyükanne Hacer ve Büyükbaba Recai yaşamaktadır. İkinci katta Yüksel'in annesi Belkıs vardır. Yüksel burayı kumar ve morfin katı olarak tanımlar. Birinci katta kardeşi Aysel ve aşığı Tekin vardır. Yüksel, üç neslin yüksekten hızlı inişini böyle tanıtır. Yüksel, annesine ve kız kardeşine göre maneviyatı daha yüksektir. İkinci ve birinci katta ahlaki yozlaşma vardır. Bu yozlaşma gerek yaşam tarzı gerek karakter olsun manevi değerleri zedeleyici biçimdedir. İkinci katta kumar partileri, alt katta gençlerin partileri, neslin batı özentisi haline geldiğini göstermektedir. Birinci kattaki partiye Büyükbaba Recai gelir. Genç kızların giyim kuşamının batı özentisi olması onu şaşırtır. Bunu dile getirdiğinde partiden genç bir şair ona karga gibi gözükmek istemediklerini söyler. Büyükbaba gençlerin halini görür ve onlara üzülür. Karga dedikleri bile yumurtasından kanarya çıksın onu anında öldürmektedir. Bu gençliği bile bile bu nesil, gagasıyla beslemiştir. Yaşlılara saygı denen bir söz olmasa bu gençlik onu oracıkta mimleyebilir veya ona hakaret edebilir. Büyükbaba Recai, ikinci kata inerken kızı Belkıs ile karşılaşır. Birinci kat ne kadar gürültülü ise ikinci katta o kadar sessizdir. Belkıs babasına konağı satarlarsa daha rahat edeceklerini söyler. Babası Recai bu işe yanaşmaz. Anca kendisi ölünce satabileceklerini söyler. Belkıs sinirden ağlar. Tekin onu sakinleştirir. Tekin, Belkıs'ın kızı Aysel'in sevgilisidir. Aynı zamanda Aysel'in annesi ile de ilişkisi vardır. Tekin, konağı satmanın yollarını arar. Belkıs'a annesine iğne yapmasını ister. Ama içi hava dolu boş bir iğne yapmasını istemektedir. Böylelikle kalp krizi geçirecek ve konak satılacaktır. Satıldıktan sonra parayı alıp Tekin ve Belkıs Avrupa'ya kaçacaklardır. Diğer yandan Aysel, Tekin ile sürekli tartışmaktadır. Tekin, Aysel'i evlilik konusunda oyalamaktadır. Aysel ise hamiledir ve çocuğu düşürmekle tehdit etmektedir. Belkıs Büyükbaba Recai ve Büyükanne Hacer'in katına gelir. Arkasından Tekin takip ederek onu izlemektedir. Belkıs Büyükanne Hacer'e iğne yapmak için hazırlık yaparken Belkıs'ın oğlu Yüksel büyükbaba Recai'ye sofu biriyle tanıştığını, bu adamın kızına aşık olduğunu anlatır. Bu adamı büyükbabasıyla da tanıştırmak istediğini söyler. Fakat tanıştıracağı kişi ahşap konağın halini görünce tanışmak istemeyip onları kendisine davet etmiştir. Sonraki gün Büyükbaba Recai, Büyükanne Hacer, Yüksel bu sofu ile tanışmaya gider. Konağa döndüklerinde ellerinde bir zarf vardır. Konaktakiler bu zarfı merak eder. Belkıs ve Tekin vasiyetname olmasından çok korkarlar. Büyükbaba Recai, konaktaki herkesi üçüncü kata çağırır. Herkes gelir. Belkıs da annesi Hacer'e iğne yapmak için hazırlanmaktadır. Büyükbaba Recai, Aysel'e masanın üzerindeki zarfı alıp okumasını ister. Konak, Belkıs'ın oğlu Yüksel'in üstüne yapılmıştır. Tekin heyecanlanır ve Belkıs'a yapma der. O sırada Büyükbaba Recai olayı kavrar. öz kızının annesini öldürmeye kalkıştığını görür. Belkıs iğne boş diyerek kendirini savunur. Nesil o kadar bozulmuştur ki para için annesini öldürmeyi bile göze alan zehirli bir nesil vardır. Sabahına Belkıs, Aysel ve Tekin üçlüsü plan yaparlar. Aysel'e gebelik raporu alırlar. Belkıs, Aysel'in yalancı gebe olduğunu sanmaktadır. Son koz olarak Büyükbaba Recai'ye torunu olacağını mirastan pay almak istediklerini söylerler. Bu tartışmanın sonunda Büyükbaba, Büyükanne ve Yüksel; Sofu'nun evinde yaşamaya karar verirler. Konak; Aysel, Belkıs, Tekin ve onların arkadaşlarına kalır. Belkıs, kızı Aysel'in hamile olduğuna inanmaz. Belkıs da damadından hamiledir. Anne ve kız kendi kuşaklarından o kadar uzaklaşmışlardır ki doğuracakları çocuklar bile yabancıdır. Üçlü kendinden geçerek sızmıştır. Büyükbaba Recai, konağı yakar ve Yüksel konağın dışında kalarak kurtulur. DEĞERLENDİRME Necip Fazıl Kısakürek, 1964 yılında Ahşap Konak adlı tiyatrosunu kaleme almıştır. Eser, Batılaşmanın yanlış anlaşılmasını ve özünü kaybeden bir nesilin çöküşünü anlatır. Garp ile Şark'ın çatışması baştan sonra ilmek ilmek işlenmiştir. Oyunda üç kuşak ayrıntılarıyla, detaylarıyla anlatılmıştır. Birinci kuşak dinine bağlıdır. Büyükbaba Recai, Büyükanne Hacer ve Belkıs'ın oğlu Yüksel'den oluşmaktadır. İkinci kuşak madde ve kumar bağımlısı Aysel'in annesi Belkıs'tan oluşmaktadır. Üçüncü kuşak beden ve ruhunu harap eden Aysel ve Tekin'den oluşmaktadır. 1922'de kaleme alınan Yakup Kadri'nin Kiralık Konak adlı romanının konusuna benzettim. Bende farklı bir tat uyandırdı. Kesinlikle okunması gereken bir Necip Fazıl oyunudur. Tavsiye ederim. Kitapla kalın..."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/akdeniz", "text": "Adriyen Zografi ilk defa 1906 yılında, yirmi iki yaşındayken, memleketi Romanya'dan ayrılır. İskenderiye'ye gitmek üzere vapura biner. Kitapta Akdeniz'in masal alemi Adriyen'in ağzından anlatılmıştır. Adriyen dünyada o kadar değişik manzara varken insanların bütün bir ömrünü hapishanedeymiş gibi tek bir ülkede geçirmenin hayret edilesi bir şey olduğunu düşünüp çocukluğundan beri hayalini kurduğu Mısır'a doğru yola çıkar. Vapura bindiğinde insanlar arasındaki sınıf farklılıkları dikkatini çeker. İnsanların bir kısmı içeride rahat koltuklarında gazete okurken, bir kısmı poyrazdan gözleri yaşarıyordur. Bunun üzerine hayatta büyük bir adaletsizlik olduğunu düşünmekten kendini alıkoyamaz. Adriyen yolda Musa adında bir badanacı ile tanışır. Musa durmadan Mısır'a yaptığı seyahatin sebeplerini anlatmaktadır. Dediğine göre; dört kızından en güzeli kötü yola düşmüştür ve kızının aklını çelen genç ile servet kazanmak üzere İskenderiye'ye yerleşmiştir. Bildiği üzere kızı Sara ve sevgilisi Titel'in bir barı vardır ve oradan epey para kazanmaktadırlar. Musa'nın amacı ise kızını ikna edip onu aile ocağına geri getirmektir. Musa Adriyen'den de bunun için yardım ister. Kızını birlikte bulmak ve sonucunda da kızıyla evlenmesini, ardından yeniden Romanya'ya dönmeyi teklif eder. Adriyen Musa'yı kırmamak için olumlu cevap verir; ancak, bir o.yla evlenmeye de, Mısır'dan erkenden dönmeye de niyeti yoktur. Adriyen'in hayali ise Mısır'daki yakın arkadaşı Mihail ile görüşüp para kazanmak ve güzel bir Akdeniz hayatı yaşamaktır. Mısır'a vardıklarında kızın izini aramaya koyulurlar ancak ne ellerindeki adres doğrudur ne de işletilen bir bar vardır. Kızının yalan söylediğini anlayan Musa çok üzülür. Nihayet kızını bulduktan sonra kızının sevgilisiyle yeni bir bar işine girişeceklerini öğrenir ancak işi tehlikeli bulur. Sara babasına ya zengin olmak istediğini ya da ölmek istediğini söyler; kardeşleri gibi fakir hayatı yaşamak ona göre olmadığını söyler. Musa ise para kazanırken insanın ellerinin daima temiz kalması gerektiğini savunur. Ardından Sara'nın ortağı Musa'ya Kahire'de badana müteahhitliği işi teklif eder. Musa bu tekliften keyif alır. İşler yolunda giderse tüm ailesini Mısır'a getirip Adriyen'i de ortağı yapma hayalleri kurmaya başlar. Adriyen serbest zamanlarında Mihail ile görüşür, onun eski Mihail olmadığının kanaatine varır. Para kazanma hırsı Mihail'in gözünü kör etmiştir. Çok para kazanmak için çok çalıştığı için de veremdir ama buna aldırmaz. Yalnızca parası varken mutludur; Adriyen'in yanına gelmesi onu eskisi kadar mutlu etmez. Mihail otelde kapıcılık yapmaktadır ve otel sahibi yaşlı kadın ile evlenme planları kurar. Tek amacı kadının paralarına sahip olmaktır. Adriyen onu ne kadar uyarsa da bu hevesinden vazgeçirmez. Musa ile Adriyen daha iyi bir iş buldukları gibi Beyrut'a hareket ederler. Yolda Adriyen bir adamla tanışır ve onunla Hindistan'da bir iş hakkında konuşur. Musa bu olaya içerlenir, Adriyen'i bundan vazgeçirir. Beyrut'a vardıklarında Klein onları karşılar ve himayesi altına alır. Orada evleri boyayıp süsleme yaparlar ve gerçekten çok para kazanırlar ama daha sonra Klein'in kadın tüccarı olduğu ortaya çıkar, Klein onları dolandırır ve paranın hepsini vermez. Bunun üzerine Musa memleketine geri döner ve diğer kızı Gisele'in evlenmek üzere olduğu haberini alır. Ancak kızın nişanlısı ablasının kötü yola düştüğünü öğrenince nişan bozulur. Musa tüm bunlardan sonra daha fazla yaşayamaz, bedbaht baba kahrından ölür. Adriyen yoluna yalnız devam eder ve daha önce de karşılaştığı Bianchi adında bir piyanistle arkadaş olur. Piyanist bir gösterinin ardından onu yemeğe davet eder. Adriyen, Bianchi ile geçirdiği zaman içinde Bianchi'nin bir yandan Klein gibi tadın tüccarı edasında konuşmalarına, hem de çocukluğunun memleketini hatırlatan bir melodiyle neredeyse ağlayacağına şahit olur. Bunun üzerine, iyi ile kötü arasına çok büyük setler çekmenin anlamsız olduğunu düşünür. İnsan doğası gereği hem iyi hem kötüdür. Adriyen Şam'da dolaşırken dükkanlarda güzel bir tabela olmadığını fark eder ve Simon adlı biriyle tanışıp tabelacılık yapmaya başlar. Düşündüğünün aksine bundan epey para kazanır. Bir gün aklına Hamlet'in müellifinin kim olduğu sorusu takılır. Shakespeare adı dilinin ucuna bir türlü gelememektedir, bundan çok rahatsız olarak arkadaşına Hamlet'in müellifini sorar. Tuhaf ki, arkadaşının Shakespeare'den dahi haberi yoktur. Buna şaşıran Adriyen Şam'da karşılaştığı herkese bunu sorar ve kimsenin Shakespeare'den haberi olmadığını görüp çok şaşırır. Aksine, herkes onun bu şaşırmış haliyle dalga geçmeye başlar. Shakespeare'den haberi bile olmayan bir toplumda daha fazla kalamayacağını düşünüp Romanya'ya doğru hareket eder. İbrail'de arkadaşı Mihail ile birlikte işe girer. Biraz üçkağıtçılıkla iyi para kazanırlar. Fakat Mihail veremdir ve hastalığı ilerlemiştir. Kısa sürede ölür. Arkadaşının ölümünün ardından hayat Adriyen için çok anlamsız gelmeye başlar. Bükreş'e gider. Balkan Savaşı yıllarıdır. Orada siyasete atılır, devrimci olduğu için tutuklanır. Kısa süre sonra tanıştığı Kosti Aloman isimli bir dost, insanın kendinden başka dostu olmayacağını, dostluğun yegane dost dediğinin ihanetiyle veya ölümüyle son buluyorsa ne anlamı kaldığını, bunları ancak tecrübe edip kanaat getirilebileceğini söyler. Adriyen ise tecrübe edip kanaat getiremediğini düşünür. Adriyen havaların soğumasıyla yeniden Akdeniz'e yola çıkmaya niyetlenince Aloman yakasına yapışır ve der: Altı senedir Musa gibi insan artıkları, Sara gibi aşüfteler, Klein gibi sevda tellalları, türlü dolandırıcılar ve Akdeniz'de kaynaşan bütün serseri takımıyla en iyi zamanlarını köreltiyorsun. Geliştirilmesi gereken yeteneklerin var ve mademki Fransız kültürüne ve Fransa'da hüküm süren hürriyetlere uygunsun, bu akşam Paris'e hareket edeceksin."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/aklinda-bir-sayi-tut", "text": "Polisiye romanların usta kalemlerinden biri olan John Verdon, Aklında Bir Sayı Tut kitabı ile okurlara mükemmel bir gizem sunuyor. Katili bulmaktan daha çok bu gizemi anlamak için kitabı bir kere de okuyabilirsiniz. Katil, kurbanlarına bir mektup gönderiyor ve mektupta bedel ödeme zamanının geldiğini söylüyor. Onları çok iyi tanıdığını ve bunu kanıtlamak için de kurbanlarından akıllarında bir sayı tutmalarını istiyor. Kurbanlar sayı tuttuktan sonra ilave zarfı açıyorlar ve tuttukları sayıyı karşılarında görüyorlar. Kurbanlardan biri eski tanıdığı olan emekli dedektiften yardım istiyor fakat pek bir yere varamadan adam ölüyor. Bunun üzerine dedektif hem emekliliğin verdiği sıkıntıdan kurtulmak hem de ölen arkadaşına yeterince yardım edemediği için olayı daha derinlemesine araştırıyor. Cinayetler tek tek işlenirken hepsinde aklında sayı tutma gizemi oluyor ve dahası cinayetler de sürekli aynı mesaj veriliyor. İçki şişesi ve boğazların parçalanması. Aklında Bir Sayı Tut romanını okurken katili bulabilmeniz için yazar size tek bir şans veriyor. Bunun dışında da tahmin edebilirsiniz fakat kanıtlara dayanarak bulmak istiyorsanız katilin yaptığı tek hatayı farketmeniz gerekiyor. Bunun dışında sayı oyununun gizemini çözmeniz biraz daha zaman alabilir. Fakat kitabın sonuna doğru bu gizem aydınlanıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/al-midilli", "text": "Carl Tiflin, on yaşındaki oğlu Jody'e Şerif'in açık arttırmasından bir zamanlar bir gösteri topluluğuna ait olan al bir midilli tayı alır. Jody, adını Gabilan koyduğu tayını okul arkadaşlarına göstermek için sabırsızlanmaktadır. Ancak tay henüz yular tutmayı bilmediğinden onu okula götürmek yerine okul arkadaşlarını çiftliğe getirmek durumundadır Atı ve kırmızı sahtiyan eyeriyle arkadaşlarının hayranlığını kazanan Jody, o günden itibaren hem evdeki sorumluluklarını hem de atının sorumluluğunu büyük bir hevesle yerine getirir. Çiftlik çalışanı ve sığırtmaç olan Billy Buck'ın anlattıklarını dikkatle dinler çünkü Salinas'ta atlar konusunda Billy'nin üstüne yoktur. Atı da yarışmalarda her seferinde birinci olmaktadır. Billy'den yular tutmayı, eyerlemeyi, hayvanı geme alıştırmayı, toynaklarını yağlamayı ve törpülemeyi öğrenen küçük çocuk, üç hafta sonra Şükran Gününde artık büyüyen atına binebileceğini öğrenir. Jody, her ne kadar büyük günün gelmekte olduğuna sevinse de içten içe yağmur yağma olasılığından korkmaktadır. Daha önce çamur yüzünden binicinin, atın üzerinden kayıp altına girerek bacağını ya da kalçasını kırdığına şahit olduğundan elinden aynı durumun başına gelmemesini dilemekten başka bir şey gelmez. Fakat korkusu gerçekleşecek gibidir. Yeni otlar bitene kadar aralıksız yağan yağmurların ardından ortaya çıkan güneşi görünce uzun süredir kapalı kalan atının hava almasını isteyen çocuk, Billy'nin de o gün yağmur yağmayacağı konusundaki kendinden emin haline güvenerek Gabilan'ı ağılda bırakarak okula gider. Yine de gitmeden önce Babası Carl ile pınara dökülen yaprakları temizlemek için yamaca gidecek olan Billy'e olur da yağmur yağarsa onu içeri alacağına söz verdirmiştir. Ancak öğle saatlerinde başlayan sağanak Billy'i haksız çıkartır. Küçük çocuk okuldan kaçarak midillisini eve sokmayı aklından geçirse de yağmurun atlara zarar vermeyeceği düşüncesindeki Billy'e güvenerek derslerinin bitmesini bekler. Dersler nihayet bittiğinde yağmurun oluşturduğu ufak çamurlu dereleri aşarak buz gibi şiddetli rüzgar ve sağanak yağmur altında eve ulaştığında Gabilan'ı ağılda sefil bir halde bulur. Su içinde kalan postu nedeniyle tir tir titreyen zavallı midilliyi çuvallarla iyice kuruladıktan sonra önüne sıcak lapa koyarak eve dönen Jody, Billy Buck'a kızgın ve kırgındır. Kendine oğlana karşı mahcup hisseden Billy, gün geçtikçe kötüleşen atı iyileştirmek için elinden geleni yapar. Fakat Jody, kapanmış ve çapaklanmış gözlerinden, postunun kuru ve ölgün duruşundan atının çok yakında öleceğini anlar. Başında beklerken uyuyakaldığı bir gece de Gabilan, ahırdan kaçarak son kez oğlanın onu gezmeye çıkardığı tepelere gitmeye çalışırken can verir. Bu can verişe şahit olan Jody, tüm öfkesini yemeğinin hazır olmasını bekleyen büyük akbabadan çıkarır. Carl Tiflin, Billy Buck'ın da ısrarıyla yeni bir tayın oğlu için gerekli olduğuna karar verir ve kısrakları Nellie'yi Jess Taylor'ın aygırı Sundog ile çiftleştirmeye karar verir. Doğacak olan tay da oğlunun olacaktır. Nellie'nin yaklaşık bir sene sürecek hamilelik döneminin ardından doğacak taya binmek için de iki sene beklemek zorunda kalacak olan Jody, bu tayı da kaybedeceğinden dolayı oldukça gergindir. Sekiz ay geçip Nellie'nin karnı gittikçe belirginleştiğinde gerginliği daha da artar. Doğum günü geldiğinde tayın ters geldiğini fark eden Billy, söz verdiği üzere tayı sağ salim Jody'e teslim etmek için Nellie'yi alnına vurduğu bir çekiç darbesiyle öldürür ve minik kara tayı annesinin karnından sağ salim çıkarıp oğlana teslim eder. John Steinbeck, kendi çocukluk anılarından esinlenerek yazdığı dört bölümlük bu epizodik romanı ilk kez 1949'da Lewis Milestone yönetmenliğinde izleyici karşısına çıkmış, ardından da 1973'teki yeniden uyarlamada üç dalda Emmy Ödülünün sahibi olmuştur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/alacakaranlik-serisi-en-iyi-kitap", "text": "Alacakaranlık Serisi En İyi Kitap Yorumları birinci kitap mükemmeldi sonradan saçmalamaya başladılar 28-08-2015 12:02 tartışmasız birinci kitap 03-09-2015 21:54 bece ikinci en iyisi bir kızın kayboluşu 02-01-2016 20:01 birinci kitap oldukça iyi... 18-12-2016 21:17 sadece ilk kitap güzel yanı orjinali olan alacakaranlık kitabı sonrakiler zorla yazılmış kitaplar konuyu uzattıkça uzatmış çoğu yeri tekrar okurken sıkılıyorsunuz son kitap şafak vakti final olduğu için merak uyandırıyor hepsi bu ama o da çok kötü bitiyor ilk kitap dışındakileri tavsiye etmem 28-05-2017 21:14 alacakaranlık serisi mükemmel hayatımda okuduğum en güzel seri 09-09-2017 22:56 bir devri başlatan seri olmakla beraber ciddi okuyucu kitlesi elde edebilen sürükleyici kitaplar Betül PALACI 17-11-2017 21:08 bu filmin serisini çok izledim ve çok beğendim nedense vampirlere ve kurt adamlara karşı her zaman bir ilgim olmuştur serisi çok güzel ve hoştu kitabında eminim bir o kadar güzeldir inşallah okumak nasip olur en içten duygularımla okumayı bekliycem böyle kitapları sürekli okuyorum heyecanı kitaplarda buluyorum vampirler ilgimi çekiyor ve bu kitapta fazlasıyla var 17-03-2019 15:14 çok güzel olduğunu düşünüyorum daha önce filminin bölümlerini tekrar tekrar izledim hatta kafama eserse sahnelerinede bakıyorum ve kitabını okumayı çok ama çok isterim inşallah nasip olur ve okumaya hak kazanırım yazarımız eminim ki harika yazmıştır nedense vampir ve kurt adamlara karşı çok büyük bir zafım var sürekli böyle kitaplar okuyorum ve okumayı istiyorum Emine tokalı 17-03-2019 18:15 efsane serilerden biri daha... dört kitabı da soluk almadan okudum. inanılmaz bir anlatımdı. şafak vakti ile gerçekten noktayı koymuş yazar. aklında hiçbir soru işareti kalmıyor insanın. fakat filminden aynı tadı alamadım malesef yada benim hayal dünyam geniş diyeceğim ama, kitapta hissettiklerinizi, kafanızda kurguladıklarınızı alamıyorsunuz başkasının düşünceleri ya da yorumları katılmış ekranı. önce film izlenirse belki olabilir... s.karacan 23-08-2019 12:15"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/aldous-huxley-kitaplari", "text": "Dünyaca tanınan İngiliz şair ve yazar Aldous Huxley,1894 yılında İngiltere'de dünyaya gelmiştir. 16 yaşlarında iken geçirdiği rahatsızlık nedeni ile kör olma tehlikesiyle karşılaştığı için, Eton College 'da gördüğü öğrenimine ara vermiş ve daha sonra Oxford Üniversitesi'ndeki Balliol College'de tamamlamıştır. Yirmili yaşlarında şiir ve öykülerini kaleme almaya başlayan yazar, edebiyat dünyasına olan ilk adımı Krom Sarısı adlı romanı ile atmıştır. Daha sonra bu eserini takiben Antic Hay, Those Barren Leaves ve Ses Sese Karşı gibi eserlerini kaleme almıştır. Yazarın fikir romanı olarak bilinen Ses Sese Karşı adlı romanı ününü pekiştirse de asıl onu büyük ününe kavuşturan Cesur Yeni Dünya adlı yergi romanıdır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/alice-harikalar-diyarinda", "text": "Hayal dünyamızın yaratıcısıydı masallar. Ve elbet herkes Alice Harikalar Diyarında kitabını duymuştur hatta bazıları da okumuştur. Hayvanların hüküm sürdüğü bu dünyanın kapısını haydi hep beraber aralayalım. Alice bir gün ablasıyla beraber gölün kenarında uzanıp konuşurlarken, Alice'in dikkatini konuşan, saati olan ve koşturan bir tavşan çeker. Bu tavşanın peşine takılan Alice ise uzun uğraşlar sonucu tam tavşanı yakaladım derken çok derin bir kuyuya düşer. Ama kuyu o kadar derin ki; bir ara Alice düşmekten sıkılmıştı. Kendi kendine konuşmaya bayılan Alice, kuyunun derinliklerinde keşiflere çıkarak herhangi birine rastlamayı umsa da karşılaştığı tek şey cam sehpa ve küçük başka diyarları açılan kapı olur. Alice'nin o kapıdan geçebilmesi içinde boyunun çok küçük olması gerekir. Sehpanın üzerinde bulunduğu içeceği içerek boyu kısalan Alice, bu sefer anahtara uzanamadığında da boyunun uzaması gerekir. Lakin bu seferde boyu çok aşırı uzayan Alice, kendi gözyaşlarının yarattığı bir gölün içinde tekrar eski haline dönüp, yüzmeye çalışırken; Bay Fare ile tanışır. Daha sonra da o gölün içine düşen düğer hayvanlarla... Onlara anlaşmaya çalışan Alice, bir süre sonra onlarla aynı dili daha doğrusu ortak bir konu bulamayacağından bir şekilde o küçük kapıdan geçme imkanı bulur. Alice, farklı bir dünyanın eşiğine açılan bu kapıdan geçtiğinde ise peşine takıldığı beyaz tavşan ile karşılaşır. Lakin tavşan ona emirler yağdırıp, yelpaze ve eldivenlerini istediğinde, aramaya koyulan Alice küçük bir evin içinde tavşanın istediklerini bulmuş ve tam eşyaları götürecekken tekrardan büyümeye başlar. Bir odanın içinde boylu boyluna hapis olmuşken, tek istediği bu amansız boy uzama ve kısalmalarının durmasıydı. Ama ne mümkün! Hayvanlardan oluşan halk evin önüne gelip pencereye kek fırlattıklarında, Alice onlardan bir tanesini yiyerek çok daha küçülmüştü. Ve halktan kaçması da bir o kadar da zorlaşmıştı. Ormanın derinliklerine dalan Alice, bir mantarın üstüne konmuş nargile içine bir tırtıla derdini anlatırken, tek istediği bir an önce eski boyu ve yaşamına dönmesiydi. Tırtıl ise Alice sadece, mantarı gösterip bir tarafının boyunu uzattığını diğer tarafında boyunu kısalttığını söyleyip, çekip gitmişti. Alice ceplerinde mantar ile dolaşırken girdiği bir evde; anormal bir bebek, anormal bir düşeş ve anormal bir aşçıyla karşılaşmıştı. Kaosun hakim olduğu bu evden bebeği alıp giden Alice, aslında bebeğin bir domuz olduğunu gördüğünde onu ormanın derinliklerine salmıştı. Birde ormanda karşılaştığı gülümsemesi iki kulağına yaklaşan kedi vardı. Bedenini bir anda ortadan kaybetmek gibi de özelliği vardı. Kendisini Şapkacı ve Mart tavşanının yanına yolladıktan sonra Kraliçe'ye yönlendiren kedi... Kraliçe sadece 'Kafasını Uçurun! sözünü tekrarlamaktan bir işe yaramasa da kocası Kral Bey biraz daha merhametliydi. Yaşanan bir olayın ardına kurulan mahkeme de şahitler ve suçlu kişiler bir bir boy gösterirken, aynı zamanda da Alice'nin tekrardan boyu uzamaya başlarken çok şaşırtıcı olan bir olay oldu. Şahitler aynı zamanda suçlu olarak nitelendiriliyordu ve ikinci şahitte Alice olmuştu. Alice mahkeme salonun ortasına boyu uzayıp asker ve kraliçeye hakaret edip, saygılı olmasını söylemişken, idamına karar verilmesiyle Alice derin uykusundan uyanmıştı. Uyandığında da rüyasına birebir gördüklerini ablasına anlattığında da ablasını derin düşünceler arasında bırakıp eve gitmişti. Alice Harikalar Diyarında masalı için eleştirisel bir yanı yok. Sonuçta bir masal ve masallara da kargaşa ve olağanüstülük hakimdi. Her masalda olduğu gibi... Hayvanlardan oluşan bir ve işlevsel faaliyette bulunan bu dünyada çocuklarının hayal gücünün gelişmesinde epeyce katkısı bulunuyor. Alice Harikalar Diyarında Kitap Özeti Bir yaz günü, ırmağın kıyısında kitap okuyan ablasının yanında otururken sıkıntıdan ne yapacağını düşünen Alice, yanından yeleğinin cebinden çıkardığı saate bakarak Eyvah! Eyvah! Çok geç kalacağım! diye mırıldanarak geçen beyaz bir tavşan görür. Tavşanın peşine takılarak bahçe çitinin altındaki kocaman tavşan deliğinden aşağı atlayan küçük kız, uzun bir düşüşün ardından kendini kuru bir yaprak yığının üzerinde bulur. Geç kalma kaygısını yoğun bir şekilde yaşayan beyaz tavşanı karşısına çıkan uzun geçitte yeniden kaybeden Alice, tepeden sarkan bir dizi lambanın olduğu bir odaya geçiş yaptığını fark eder. Ancak ilginçtir ki odanın tüm kapıları kilitlidir ve üç ayaklı masanın üstünde yer alan küçük altın anahtar sadece alçak bir perdenin arkasında yer alan, yarım metre boyundaki kapıyı açmaktadır. Diz çöküp baktığında kapının sevimli bir bahçeye açıldığını fark eden çocuğun, bir dürbün gibi uzayıp kısalma hayali, masanın üzerinde BENİ İÇ yazan şişeyi başına dikmesiyle gerçekleşir. 25 santimlik yeni boyuyla pırıl pırıl çiçek yataklarının, serin pınarların arasında dolaşmaya hevesli bir şekilde kapıdan çıkmaya hazırlanırken küçük altın anahtarı masanın üzerinde unuttuğunu hatırlar ancak masa, artık onun yanında o kadar büyük kalmıştır ki anahtarı almak konusunda bir türlü muvaffak olamaz. Ağlamanın çare olmadığını düşünürken gözüne masanın altında yer alan cam kutunun içinde yer alan ve üzerinde BENİ YE yazan kek ilişir. Olağanüstü şeylerin beklentisiyle yediği kek, boyunu bu sefer de üç metreden uzun hale getirmiştir. Çaresiz çocuk, çevresini bir karış yüksekliğinde bir gözyaşı gölcüğü sarana kadar kovalarca gözyaşı döker. Bir süre sonra yanında beliren beyaz tavşandan yardım ister fakat kaygılı ve düşüncelere dalmış tavşan, sesi duyunca irkilir ve elindeki beyaz eldivenleri ve yelpazesini düşürerek oradan kaçarcasına uzaklaşır. Dalgınlıkla eldivenlerden birini eline geçiren Alice aniden 60 santime düştüğünü fark edince hemen bahçeye çıkmaya karar verir ancak bunu yapması imkansızdır çünkü altın anahtar masada kalkmıştır. İyice kapana kısılan çocuk, döktüğü gözyaşı gölcüğünde sürüklenirken kendisiyle aynı kaderi paylaşan fare, ördek, dodo kuşu, saksağan, kanarya, kırmızı papağan, kartal yavrusu, yengeç ve birkaç tuhaf yaratık görür. Hepsi de bir an önce kıyıya varmanın telaşındadır. Kıyıya ulaştıklarında dodo kuşunun önerisiyle bir an önce kurumak için bir koşu yarışı yaparlar. Hayvanlarla iyice kaynaşan küçük kız, onlara çok sevdiği kedisi Dinah'tan bahsedince hepsi çil yavrusu gibi dağılır. Yeniden yalnız kalan Alice yelpazesini ve eldivenleri aramak için geri dönen beyaz tavşanla karşılaşır. Beyaz tavşan, Alice'yi hizmetçisi Mary Ann zannedince Alice, bu yanlışı düzeltmeden tavşanın gösterdiği B. TAVŞAN yazılı küçük eve yönelir. Masanın üzerinde yer alan eldivenlerden bir çiftini ve bir yelpazeyi alıp evden çıkmak üzereyken gözüne takılan şişeyi merakla başına diker. Bu merak onu evden taşacak kadar büyütünce geri dönen tavşan, yardımcısı Pat ve Kertenkele Bill bu korkunç canlıyı oradan çıkarmak için seferber olur. Pencereden içeri atılan çakıl taşlarının küçük keklere dönüştüğünü keşfeden Alice, onları yiyip kapıdan geçmesine yetecek kadar küçülünce (7,5 santime inmiştir) evden kaçarcasına uzaklaşarak ormana ulaşır. Bundan sonrasında yapması gereken iki şey vardır: Uzayıp yeniden gerçek boyuna dönmek ve o sevimli bahçeye girmenin bir yolunu bulmak. Ama bunun için önce bir şeyler yemesi gerekmektedir. Yiyecek bir şeyler bulmak amacıyla etrafı kolaçan ederken kendi boyundaki bir mantarın üzerinde kollarını kavuşturmuş oturarak sessiz sedasız nargilesini tüttüren kocaman, mavi bir tırtıla rastlar. Tırtılla aralarında geçen kafa karıştırıcı bir sohbetin ardından mavi tırtıl, Alice'ye boy konusunda yardımcı olmak amacıyla üzerinden indiği mantarın bir yanının boyu büyüttüğünü, bir yanının ise küçülttüğünü söyleyerek oradan ayrılır. Alice kollarını açabildiği kadar açarak mantarı sarar ve önce sağ elinle kopardığı parçayı ısırır. Daha da küçüldüğünü fark edince de aceleyle sol elindeki parçayı ağzına atar. Boynu nedeniyle bir güvercin tarafından yılan zannedilince ellerindeki mantar parçalarını gelişigüzel yiyip bir uzar bir kısalır, sonunda da kendi boyunu bulmayı başarır. Ancak karşısında çıkan 1 metre yüksekliğindeki küçük eve girerken orada oturanları korkutmamak için sağ elindeki mantardan bir ısırık alıp 22,5 santime kadar kısalmak durumundadır. Ev, çirkinliğiyle dikkat çeken Düşes'in bebek yerine koyduğu domuz yavrusu, aşçı ve Chestire kedisiyle yaşadığı tuhaf bir yerdir. Düşes, Kraliçe'nin kriket davetine iştirak etmek üzere hazırlanmaya gidince Alice de ormana yönelir ancak nereye gideceğini bilmemektedir. Chestire kedisinden öğrendiğine göre yolun sağ tarafında Şapkacı, sol tarafında ise Mart Tavşanı oturmaktadır. Alice daha önce Mart Tavşanı görmediğinden oraya gitmeye karar verir. Ev büyük olduğundan sol elindeki mantar parçasından yiyip 1 metre kadar uzar. Eve ulaştığında bahçede Tavşanın Şapkacıyla çay partisi verdiğini görür. Aralarına katılır ancak yapılan sohbeti bir türlü anlayamaz. Duruma öfkelenerek ormana geri döner. Kendi kendine söylenirken ağaçlardan birinin içeriye doğru açılan bir kapısı olduğunu fark eder. Kapıdan girdiğinde kendini yine tepeden sarkan bir dizi lambanın olduğu odada bulur. Sağ elindeki mantar sayesinde 30 santime kadar kısalarak geçitten geçer ve Kupa Kraliçe'sinin kriket partisine katılır. Kraliçe, kızdıkça Tiz vurun kellesini! nidasıyla oyuncuları sık sık celladına göndermektedir. Oyun sonunda Kral, Kraliçe ve Alice dışında kalan herkes idama mahkum olup askerlere teslim edilmiştir. Ancak yufka yürekli Kral hepsini affeder. Kraliçe de Yalancı Kaplumbağayı görmemiş olan Alice'yi güneşin altında uyuyan bir Griffon'a teslim eder. Griffon, Alice'ye bir kayanın küçük çıkıntısına oturan kaplumbağa hikayesini anlatır. Hikaye tam bittiğinde uzaktan Duruşma başlıyor! diye bir çığlık duyulur. Alice, Griffon'un peşine takılarak mahkeme salonuna gider. Mahkemede Kupa Valesi, Kupa Kraliçesi'nin yaptığı çörekleri çalıp kaçtığı için yargılanmaktadır. Mübaşir Beyaz Tavşan tanıkları çağırır: Şapkacı, Düşes'in Aşçısı ve Alice. Alice'nin ismini duyunca şaşkınlığı ikiye katlanmıştır çünkü mahkeme salonuna girdiği andan beri de boyu yavaş yavaş uzamaktadır. Kraliçe'nin karardan önce idam hükmünün yerine getirilmesini talep etmesi üzerine öfkeye kapılan Alice, Kraliçe'ye Sana kim aldırır ki? Siz bir deste iskambil kağıdından başka bir şey değilsiniz! diye haykırır. Bunun üzerine bütün kağıtlar Alice'nin üstüne doğru uçmaya başlarlar. Alice onları dehşetle savuşturmaya çalışırken kendini ırmağın kıyısında yatar halde bulur. Ablasına gördüğü tüm rüyayı heyecanla anlatınca ablası da batan güneşi seyrederken Alice'nin rüyasına benzer bir rüya görür. Oxford'lu 24 yaşındaki matematikçi Charles Dodgson'un , 1862 yılının bir yaz günü Christ Church Koleji dekanının 10 yaşındaki kızı Alice Lidell ve kardeşleri Edith ve Lorina ile yaptığı nehir gezintisi sırasında üç kız kardeşi eğlendirmek için uydurduğu Alice Harikalar Diyarında, Alice'nin ısrarıyla yazıya dökülerek ilk olarak 26 Kasım 1865'te okurlarıyla buluşmuş, o günden bu yana sinemadan edebiyata, fotoğrafçılıktan plastik sanatlara, müzikten modaya hayatın her alanında ilham olmaya devam etmiş ve etmektedir. harika bir site . artik sozler yazamiyorum . bir sozle harikaaaaaaaa ! 03-08-2020 10:23 alice harikalar diyarında kitabının yazarı kimdir 30-03-2022 19:09 çocukken bunu okusam acaba nasıl hissederdim demekten kendimi bir türlü alamadığım bir eser alice her küçüldüğünde ya da her büyüdüğünde benim de içimdeki heyecan büyüdü keşke ben de böyle gezseydim onunla dedim sadece en sonda kraliyetin olduğu ortamda kart oynadığı kısmı pek anlayamadım filmi de var diye hevesle izlemeye gittim ama daha başından hüsran şaşırmak gerek..."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/allaha-emanet-ol", "text": "Bir Kahraman Tazeoğlu kitabı ile daha karşınızdayım. Açıkçası sizlerin beklentisini karşılar mı bilemiyorum ama benim için çokta övgüler yağdıracağım bir kitap olmadı. Sanırım yazarımız bizi kaleminin ustalığına öyle bir alıştırmış ki bu yüzden beklentilerde çok yukarda oluyor. Son bölüme kadar, farklı bir girişim olacak mı diye bekledim durdum, biraz da alıştığımız o yürek burkan sahneler için hızla okudum da okudum. Kurgu ve yazı dili bakımından benim için oldukça yalındı. Yine de birkaç saatte sayfalar elimde tükenirken neyse ki sonuna doğru beklenilen atak gerçekleşti ve yine altı çizilesi sözlere kavuştum. Aşk hikayeleri koleksiyonunuza bir yenisini daha eklemek isterseniz işte bir kitap daha... Gelelim şimdi hikayemize. Furkan ve Zeynep'in hikayesi bu... Yıllar önce İstanbul'un küçük bir mahallesinde başlar... Anlatıcı bir gün Üsküdar'da yürürken bir gümüşçü dükkanı dikkatini çeker. İşçiliği ve modelleri açısından daha önce görülmemiş bir dükkandır bu. İçeriye girdiğinde dikkatini çeken ilk şeyse duvarda asılı olan bir çerçeve ve içinde yazılı olan kağıt parçasıdır. İşyeri sahibine bu çerçevenin hikayesini sormasıyla başlar kitap... Furkan'ın babası ve Zeynep'in babası askerde tanışmış ve bir dostluk kurmuştur. İkisinin ortak yönleri o günlerde başlamıştır. Her ikisi de askere nişanlı halde gelmişlerdir, ranzaları yan yanadır ve bir süre sonra da dert ortağı olmuşlardır. Bir gün nişanlılarının fotoğraflarını birbirlerine gösterdiklerinde ikisinin de tıpatıp benzer olduğunu görmüşlerdir ve bu durum onları daha da yakınlaştırmıştır. Askerlik bitiminde önce nişanlılarını tanıştırırlar ve onların arasında da güzel bir dostluk başlar. Bu müthiş benzerlik onlara güzel günler getirir hem düğünlerini beraber yaparlar hem de aynı mahallede oturma kararı alırlar. Ancak her şey o kadar da güzel gitmez. Her iki çiftin de çocukları olmaz. Hastane hastane yıllarca uğraşırlar ama kadınlarda olan soruna bir türlü hiçbir tedavi cevap vermez. Bir gün karşılarına çıkan bir tanıdıkları çok ünlü bir tüp bebek merkezine yönlendirir, umutları yoktur ama son çare denemeye karar verirler. İlk deneyen çift sonunda Furkan'a kavuşur. Ondan cesaret alan diğer çiftte aynı yer ve yöntemle Zeynep'i kucağına alır. Zeynep ve Furkan yıllarca kardeş gibi yaşar; aynı okulda aynı mahallede büyüyüp giderler. Ancak ergenlik döneminde Zeynep'in aşırı güzelleşmesi Furkan'ın ona farklı bakmasına ve farklı hissetmesine sebep olur. Furkan Zeynep'e aşık olur. Sorun şudur ki yıllardır ona ağabeylik yapan Furkan, gittikçe büyüyen bu duygularını içine gömer. Zeynep ise onun çocuk görüntüsünden, sürekli takip eder gibi her yerde peşinde olmasından ve okulda haklarında çıkan dedikodulardan haz etmez. Furkan görüntü itibarı ile Zeynep'e yetişebilmek için; basketbol, yüzme, koşu gibi sporlara verir kendini ve uzaktan izlemeye devam eder hep Zeynep'i. Furkan Zeynep'le aynı üniversiteye gidebilmek için sınava girmeyi erteler ve askere gider bu süreçte hem duygu yoğunluğu olarak hem de fiziksel olarak iyice gelişir. Döndüğünde Zeynep'i bambaşka bir Furkan görüntüsü bekler. Zamanla bütün kızlar Furkan'ın etrafında dönmeye başlar ve bu durum içten içe Zeynep'i kıskançlığa iter, anlar ki onunda duyguları değişmiştir. Zeynep Furkan'ın kendisine olan duygularını çok iyi biliyordur, sevgisinden emindir de aslında. Üniversite için Zeynep'in tek hayali vardır bu hayale Furkan kendisini de endeksler. Ancak Zeynep ilk sınavda başarısız olur ve onun için Furkan'da kazandığı yerden vazgeçer. Bir gün yaz tatili için her iki aile de Kınalıada'ya giderler. Düğüm orada çözülür. Her ikisi de birbirlerine olan aşklarını açıklarlar. Yalnız bu durumdan korkarlar; etraf ve ailesi bu duruma nasıl tepki gösterir diye düşünmeden edemezler. Bir mevsim daha geçerek kimsenin haberi olmadan aşkları büyür. Her şeyi göze alırlar. Zeynep ikinci sınavında da istediği üniversiteyi kazanamaz. Bu sırada geleceğe dair planları başlar. Furkan kendine küçük bir gümüşçü dükkanı açar. Kararı Zeynep okulunu bitirene kadar geleceklerini orada hazırlayacaktır. Zeynep laborantlık okumaya karar verir. En önemli, ünlü tüp bebek merkezlerinden birinde işe başlar. Çalışkanlığı ve güzelliğiyle göz doldurur. Kısa sürede başhekimin asistanlığını yapması üzerine teklif alır ve oraya geçer. Bir gün doktorunun acele çıkması gereken bir andan sonra, bilgisayarında gizli dosya adı altında bir klasöre rastlar ve merakına yenik düşüp açar. İçeriğinde tüp bebek tedavisi gören hastaların ve kendilerine donör olan kadınların listesi vardır. Zeynep ilk şoku kendi annesinin adını görmekle yaşar, biyolojik annesinin gerçek olmadığını yıllar sonra öğrenir. İkinci şoksa her şeyin bittiği anlardır. Biraz sonra Furkan'ın annesinin adını da görür ve donör isimleri aynıdır... Zeynep önce bir hafta dışarı çıkmaz, aklı almaz bir türlü olanlara. Görenler onu tanımakta zorluk çeker, kimseye bir şey anlatmaz ta ki soluğu bir psikiyatri odasında alana kadar. Bu arada Furkan'ın işleri büyür, Çin'in en büyük firmasıyla anlaşma için Pekin'e davet edilir. Furkan heyecanla Zeynep'i arasa da beklediğinden çok soğuk karşılaşmayı yaşar. İş için yola çıkan Furkan acı gerçekle döndüğünde karşılaşır. Zeynep kendisini isteyen bir subayla evlenir ve doğuya gider ve bir gün dükkanına gittiğinde onu bir kağıt bekler: Allah'a emanet ol... İşte dükkanında çerçeve içinde asılı ola kağıt parçası odur... Yıllar geçer, Furkan bütün duygularını, acılarını bir defterde toplarken yaşadığı tam bir can kaybıdır. Ölür ama yaşamaya devam eder. Önceleri nefret eder sonra tamamıyla Allah'a sığınır. En zor günlerini inancıyla, ibadetiyle geçirir ve bir gün Zeynep'in döneceği umuduyla yaşar hep. ''Vazgeçmek, kaybetmekten de kötüdür. O yüzden minicik bir umut taşıyorum içimde, bir gün döneceğine dair. Umut, küçük de olsa bir ışıktır. Böyle zamanlarda değeri bin güneş eder. Ve küçücük bir ışık, dev gibi bir karanlığı yok etmeye yeter.'' Furkan bir gün iş için Hakkari'ye gider ve Zeynep'i yıllar sonra yanında eşi ve küçük kızıyla görür. Aylarca takip eder, bütün mal varlığını kaybedene kadar hatta mevsimlerce takip eder. Sonunda beklenen karşılaşma olur ve Zeynep'te onu görür. ... Furkan her şeyi öğrenir. Aynı donörün yumurtasından oluşları, Zeynep'in ondan neden kaçışını, istemeyerek evlenişini... Bir çıkmazın kederli finalini her ikisi de yaşar, çareleri elinden alınmıştır. Ancak Furkan pes etmez, vazgeçmez, gerçekleri su yüzüne çıkarmak için o kliniğe gider ve çekilen çileler yanlarına kalmışken onlar miladı yaşarlar... Yazan: Pınar Çağlayan Allah'a Emanet Ol Konusu Güzel sözlerin usta kalemi olan Kahraman Tazeoğlu bu kez konu olarak tarzının biraz dışına çıkıyor ve Allah'a Emanet Ol ile aşk hikayesine dini öğeleri de katıyor. Kahraman Tazeoğlu Allah'a Emanet Ol kitabında Zeynep ile Furkan'ın hikayesini anlatıyor. Birbirini Allah'a emanet eden iki insanın hikayesini Kahraman Tazeoğlu'nun kaleminden dinliyoruz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/altinci-kogus", "text": "Kısa öyküleri türünün en önemli isimlerimden olan Anton Çehov, Altıncı Koğuş kitabında akıl hastanesindeki bir hasta ve doktor arasındaki çekişmeleri anlatıyor. Oldukça kısa bir kitap olmakla birlikte sindirerek okunması gereken bir derinliğe sahip. Kitapta küçük bir kasaba hastanesinin doktoru ve hastanenin altıncı koğuşunda kalan akıl hastaları anlatılıyor. Kitapta insan yaradılışı ile ilgili birçok mesaj görebilirsiniz. Bu yaratılışın tartışıldığı kısımdan bir alıntı şöyledir; İnsan niçin ebedi değildir? diye düşünür. Bütün bu dimağ merkezlerine, dimağın bu girinti çıkıntılarına ne lüzum var? Bütün bunların toprağa kaybolması ve eninde sonunda arzın kabuğu ile beraber soğuyarak, nihayet milyonlarca yıl, manasız ve hedefsiz bir surette dünya ile beraber güneşin etrafında devretmesi mukadder olduktan sonra görme, konuşma, hissetme, deha neye yarar? Buna benzer sonsuzluk ve varoluş ile ilgili birçok mesaj içeren kitabı okurken ister istemez kendinizi konuyu derin derin düşünürken buluyorsunuz. Altıncı koğuşta hasta olarak kalan İvan Dmitriç aslında eğitimli ve bilgili bir hastadır. Doktor Andrey Yefimıç da bunun farkındadır. İkili arasında birçok konu üzerinden oldukça derin sohbetler gerçekleşir. Felsefi, siyasi ve toplumsal konulardan bahseden doktor ve İvan sık sık konular karşısında karşı karşıya gelmektedir. Siyaset konuşurken İvan Dmitriç genellikle toplumun bastırıldığını ve otoritelerden korktukları için seslerini çıkarmadıklarını savunurken doktor Andrey ise zıttı yönde konuşmalar yapmaktadır. Bu konuşmaları okurken siz de kendinizi bu tartışmaların içinde buluyorsunuz. Kafanızda kendi doğrularınızı tartıyoruz ve edindiğiniz bilgiler ile yeni yerlerine oturtmaya başlıyorsunuz. İvan aslında oldukça sert ve ters bir karakter olduğu için kimse onunla kolay kolay iletişim kuramamaktadır. Fakat Doktor Andrey kendisi ile sohbet etmekten oldukça keyif almakta ve fırsat buldukça yanına gelmektedir. Bu yanına gelmeleri İvan'ı rahatsız etse de sohbete başladıktan sonra o da çok fazla takılmamaya başlar. Kitapta insanların birbirleri üzerinde kurmaya çalıştıkları baskılar ve sistemler de işlenmiştir. Hatta Ivan bunun içi şöyle bir konuşma yapar; Evet, hastayım. Ancak siz de biliyorsunuz ki onlarca, hatta yüzlerce deli özgürce dışarıda dolaşıyor, çünkü cehaletiniz yüzünden onları sağlıklı olanlardan ayırt edemiyorsunuz. Neden ben ve bu zavallı insanlar, dışarıda dolaşanların yerine burada günah keçisi gibi oturmak zorunda? Siz, sağlık memuru, idare amiri ve bütün hastane güruhunuz; ahlaki bakımdan hepimizden ölçülemeyecek derecede aşağı konuşmasının. Neden burada siz değil de biziz? Mantık bunun neresinde? Bu konuşmasından da anladığımız üzere insanların birbirleri üzerinde yetki sahibi olması da kitapta eleştirilen konulardan biri oluyor aslında. Anton Çehov'un dili çok ağır olmamak ile birlikte kitaplarını ve öykülerini anlamanız, sindirmeniz için kafa yormanız gerekmektedir. Genel olarak öykülerinde belirli mesajlar ileten yazar bu kitabında da birçok toplumsal ve felsefi mesaj gönderiyor. Kitabın içindeki tasvir ve betimlemeler o kadar kuvvetli ki her bir kareyi gözünüzde canlandırabiliyorsunuz. Betimlemeleri birleştirip kendinizi verdiğinizde adeta altıncı koğuşun içinde biriymişsiniz gibi hissetmeye başlıyorsunuz. Bu da bu kitabın en sevdiğim özelliklerinden biri oldu. Karakterleri benimsemek oldukça kolay, çünkü çok açık ve net anlatılmışlar. Genel kişisel özelliklerini rahatlıkla öğrenebiliyoruz ve zaman içinde birbirleri ile yaptıkları sohbetlerde de düşünce yapılarını çözebiliyoruz. Hem tiyatro hem de hikaye yazarlığında usta bir isim olan Anton Çehov'un bu eseri de her kitaplıkta yer alması gerekenler arasındadır. Edebiyat ve felsefenin mükemmel uyumunu merak edenlere bu kitabı mutlaka tavsiye ediyorum, keyifli okumalar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/alzheimer", "text": "Alzheimer Alzheimer hastalığı günümüzde popüler hastalıklar arasındadır. İnsan ömrünün uzamasıyla birlikte yaşa bağlı olarak ortaya çıkan temelde bellek sorunu olarak görülen fakat davranışsal ve zihinsel boyutlarıyla birlikte süreç halinde gelişen yaşlılığa bağlı beyin hastalıklarındandır. Yavaş yavaş gelişir ve hastalığın başlangıcından itibaren yaklaşık 10 yıl sonra hastayı ölüme sürükler. Hastanın ilerleyen dönemlerde tamamen bellek kaybı yaşaması ile hasta zorunlu olarak bakıma ihtiyaç duyar. Özellikle hasta yakınlarının sabırlı olmasını gerektiren bir hastalıktır. Alzheimer hastalığı bunamanın en sık nedenidir. Daha çok ileri yaşlarda olan 60 yaş ve üzeri bireyler hastalığa yakalanır. Hastalık zaman içinde ilerleyen ve geri dönüşü olmayan bir hastalıktır. Bu konuyla ilgili Albayrak Alzheimer hastalığı santral sinir sisteminin ilerleyici demansla karakterize, genetik, geriye dönüşsüz, yaygın hücre içi dejenerasyon hastalığıdır. ifadesinde bulunmuştur. Hastalığın ilerlemesiyle birlikte hastaların zihin ve bellek kapasitelerinde azalma, öğrenme, iletişim kurma, mantıklı düşünme gibi yetenekler bozulur. Hastanın zihinsel işlevleri öncelikle unutkanlıktan başlayarak tamamen yok olmaya kadar bir yol izler. Hastalık kendini unutkanlıkla açığa çıkarır. Bu unutkanlık sinsi bir şekilde ilerler. Hasta yakınlarına hastada unutkanlığın ne zaman başladığı sorulduğunda hasta yakınları net bir şekilde cevap veremezler. Yavaş yavaş gelişen Alzheimer hastalığı öncelikle hastanın günlük işlerinin aksamasına sebep olur. Bu durumu hastanın kendisi veya yakınları fark eder. Hastalığın ilerlemesiyle birlikte bellek kayıpları belirginleşir ve en sonunda hasta yakınlarını bile tanıyamayacak hale gelir. Kendi işlerini yapamaz, kendilerine bakamazlar ve tamamen başkalarına bağımlı yaşamaya başlarlar. Sinsi ilerleyen ve ilk belirtilerden olan unutkanlık hem hasta hem de hasta yakınları tarafından yaşlılığın getirdiği doğal sonuç olarak algılanır. Bu sebeple hastalık erken dönemlerden çok hastalığın ileri evrelerinde fark edilir. Sinir sisteminin yapısı hakkında her geçen gün bilgi birikiminin artmasına rağmen Alzheimer hakkında hala kesin nedenler ortaya koyulamamaktadır. Kesin tedavi de söz konusu değildir. Hasta hayattayken tam teşhis de konulamaz ancak hasta öldükten sonra patolojik incelemelerle bulunabilir. Hastalığın ömrü kısaltan bir özelliği vardır. Tanı koyulduktan 5-10 yıl içinde hasta hayatını kaybeder. Fakat hastalık hastadan hastaya çok değişken özellikler de gösterebilir. Hastalığın nedeni tam olarak saptanamamaktadır. Çok değişik nedenler olabileceği genel kabul görmektedir. Kalıtım, virüs enfeksiyonları, kafa travması, alüminyum zehirlenmesi, bağışıklık da sorunlar, hipotiroidizm, B12 eksikliği, kalp enfarkusu, immün fonksiyon bozukluğu hazırlayıcı faktörler arasında gösterilir. Başta gelen etkenler ise yaşlanma, Down 3 sendromu ve Apolipoprotein E4 sayılmaktadır. Nörotransmitterlerin, somostostatin, norepinefrin ve dopamininde hastalıkta etkisi olduğu düşünülür ve bunların hakkında araştırmalar devam etmektedir. Anne karnında embriyon gelişirken beyin hücreleri de bölünüp çoğalır ve yerleşmesi gereken yerlere göç başlatırlar. Göç süreci anne karnında tamamlanır. Doğduktan sonra beynin bağlantıları güçlenmeye başlar. Yapısal olarak 17-18 yaşlarında olgunlaşmayı tamamlar. Bu gelişme sırasında ve sonrasında bazı beyin hücreleri ölür. Buna programlanmış hücre ölümü denilebilir. Hastalık sinir hücrelerinin veya nöronların zamanla artan kayıpları ile ilgilidir. Hücre içinde sürekli olarak yenileme, bir devir daim vardır. Bu esnada tamir atıkları ortaya çıkar. Zamanla bu atık hücrenin atık temizleme kapasitesini aşarak birikmeye başlar. Atılan hücrelerin yerine yeni yapılar getirilmesi gerekir. Bu işlem de genetik şifreye bağlıdır. Ancak zamanla genetik şifrelerde eskir ve zarara maruz kalır. Bu hücre kaybı sonunda kalan hücre sayısı eşik değerinin altına düşer. Yeteri kadar hücre olmayınca işlem kaybı gerçekleşir. Hastalık beynin temel yapıtaşı olan nöronu harap ederek beyni etkilemeye başlar. Hücre içinde sürekli olarak yenileme, bir devir daim vardır. Bu esnada tamir atıkları ortaya çıkar. Zamanla bu atık hücrenin atık temizleme kapasitesini aşarak birikmeye başlar. Atılan hücrelerin yerine yeni yapılar getirilmesi gerekir. Bu işlem de genetik şifreye bağlıdır. Ancak zamanla genetik şifrelerde eskir ve zarara maruz kalır. Bu hücre kaybı sonunda kalan hücre sayısı eşik değerinin altına düşer. Yeteri kadar hücre olmayınca işlem kaybı gerçekleşir. Hastalık beynin temel yapıtaşı olan nöronu harap ederek beyni etkilemeye başlar. Hastalıktan korunmak için kalbe gelen her şeyi uygulamak yararlıdır. Kalbe gelen her şey beyin içinde yararlıdır. Tansiyon, kolesterol yüksekse düşürmek, doymuş yağ ve hayvani yağlardan kaçınmak, fazla kilolardan kurtulmak, diyabet varsa tedavi etmek, taze besin 5 tüketmek gibi faaliyetler riski tamamen yok etmez fakat riski azaltır. Ön planda beyni çalıştırmak önemlidir. Eğitimli insanlarda Alzheimer riskinin daha az olduğu görülmüştür. Menopoz sonrası östrojen kullanan kadınlarda kullanmayanlara oranla daha az Alzheimer riski bulunmuştur. Aynı şekilde antienflamatuvar ilaçlar, antioksidanlar ve statinler de korucuyu faktörler arasındadır. Araştırmalarda sigara kullanmayanların daha az risk altında olduğu saptanmıştır. Hastalık çoğunlukla sinsi başlar ve ilerleyicidir. Yaşlılık öncesi belirtileri hızlı bir şekilde olur, yıkım daha kısa zamanda olur (Öztürk, 2001). Alzheimer hastalığının zaman içinde etkisi bireysel farklılıklar gösterir. Bu farkları etkileyen pek çok çevresel faktör vardır. Hastalığın getirmiş olduğu değişiklikler hastadan hastaya değişir. Fakat bazı bulgular hastalık ilerledikçe hastaların hemen hepsinde gelişir. Hastalığın bazı uzmanlara göre üç bazı uzmanlara göre dört evresi vardır. Bu evrelerin birbirinden ayrılmasında biliş, işlev ve davranış açısından çeşitli göstergelerin ortaya çıkması rol oynar. Hastalığın davranışsal ve psikolojik belirtileri hastalık boyunca ortaya çıkıp kaybolabilir. Örneğin Alzheimer hastalığının erken döneminde ve anksiyete daha belirginken, ileri dönemde ajitasyon ve agresyon görülebilir. Vakaların çoğu bellek bozukluğu ile başlar. Hastalığın ilerlemesi ile birlikte lisan, görsel-uzaysal fonksiyonlar, dikkat yürütücü işlevler gibi kognitif fonksiyon bozuklukları ve günlük yaşam aktivitelerinde bozukluklar görülür. Eğitim düzeyi yüksek olanlar sekonder bellek bozukluğu ile dilde akıcılığın bozulmasına direnç gösterirler fakat eğitimin dikkat ve görsel-alansal yetenekler üzerinde etkisi yoktur. Yaşlanmayla birlikte kognitif fonksiyonlarda azalma bozulmalar görülür. Hafif kognitif bozukluklar genellikle; isimleri unutma, eşyaların konduğu yeri hatırlayamama gibi subjektif şikayetlerdir ve bu şikayetlerde ilerleme olmaz. HKB yaşlanmanın getirdiği bilişsel azalma ile hafif demans arasında yer alan klinik bir sendromdur. Alzheimer hastalığı üzerinde erken dönemde etkilidir. Alzheimer hastalığı bundan yaklaşık 100 yıl önce Dr. Alois Alzheimer tarafından ortaya konulmuştur. Hastasını tedavi sürecinde gözlemleyen ve inceleyen Dr. Alzheimer hastası öldükten sonra hastanın otopsisini incelemiş ve beyinde oluşan yabancı plakları, yumakları fark etmiştir. Bulgular sonucu yeni bir hastalığın ortaya çıkacağını fark etmiştir. Hastasını incelediği zamanlarda hastanın bellek bozukluğunun zamanla arttığını bilişsel, duyuşsal ve davranışsal becerilerinde aksaklıkların oluştuğunu görmüş zamanla hastasının günlük yaşamsal faaliyetlerini yerine getirmediğini belirtmiştir. Gözlemleri ve ortaya koyduğu bilgiler ile Dr. Alzheimer hastalığın temel yapıtaşlarını ortaya koymuştur. Hastalık da göze çarpan bulgular beyinde oluşan birikintilerdir. Hatalığın sebebini oluşturmakla birlikte hastanın yaşadığı süre içerisinde oluşan bu birikintilere müdahale edilememesi hem kesin tedaviyi hem de hastalık hakkında daha fazla bilgi sahibi olunmasını engellemiştir. Bunlara rağmen hastanın hayatı boyunca gözlemlenen bulgular ve belirtiler ile hastalık tanısı %85-90 konulabilir. Alzheimer temelde bellek bozukluğunu içeren bir hastalık olması dolayısıyla yaşlı bireylerde yaşları gereği doğal bir şekilde karşılanabilir ve bu durum tanı koymayı geciktirir. Bunamanın en sık belirtilerinden olup daha çok ileri yaşlarda ortaya çıkan Alzheimer, hastada kendini unutkanlıkla açığa çıkarır. Başlarda normal düzeyde olan bu davranış hastalığın bir özelliği olarak yavaş yavaş gelişir ve hastayı tüm becerilerini kaybetmeye kadar götürür. Hastalık genel olarak üç evreden oluşur: Erken, orta ve ileri evre. Erken evre ilk yılları kapsayan hastanın daha çok günlük işlerinde aksaklık yaratan, soyut işlemlerde hafif düzeyde zorluk çıkaran evredir. Hasta da anlayamama, aynı soruları tekrar sorma, randevularını unutma, evinin yolunu unutma gibi olaylar gerçekleşir. İkinci evre olan orta evre hastanın daha fazla bellek bozukluğu yaşadığı ve genelde hastalığın net bir şekilde fark edildiği evredir. Bu evrede hasta da agresyon, stres görülebilir. Konuşmakta, doğru kelimeleri kullanmakta zorluk çeker. Son evre olarak ileri evrede hasta tamamen bakıcıya bağlı, çoğu işlevini yerine getiremeyen bir birey olur. Hastalığın beyinde oluşturduğu kimyasal bozulma sonucu vücut fizyolojik işleyişini yerine getiremez ve çoğu zaman hastanın kendi ihtiyaçlarını karşılayamaması ile birlikte diğer bir sağlık sorunu hastanın ölümüne neden olur. Günümüzde hastalığın daha fark edilir hale gelmesi insan ömrünün uzaması ve hastalığın daha çok ileriki yaşlarda meydana gelmesi ile ilişkilidir. Hastalık dünyada hemen hemen aynı yaş aralığını kapsar. Öncelikle yaş etkeniyle birlikte hastalığın oluşmasını tetikleyen ek çok durum vardır. Genetik faktörler, kafa tramvaları, kadın cinsiyet gibi özellikler hastalığın risk faktörlerini kapsar. Bunlara karşı hastalıktan korunmak için öncelikle vücudu sağlıklı tutmak önerilir. Beynin aktif olması hastalıktan korunmak için etkilidir. Hasta zamanla kendine bakamaz ve sonunda bakıcıya gereksinim duyar. Hastalığın tedavisi henüz kesin olarak bulunamamıştır. Fakat hastalık seyrini yavaşlatıcı, hastanın bu sürece alışmasını kolaylaştırıcı etkileri vardır. Hastalıkta kullanılan ilaçlar daha çok ilk ve orta evrede kullanılır. Zamanla dozu arttırılan ilaçlar ileri evrede fazla işlevsel olmaz. Tanınmış Alzheimer ilaçları cognex, rivastigmine, donepezil, galantamine ve memantindir. İlaç tedavisinin yanında hastalarda ve hasta yakınlarında daha önemli bir yere sahip olan psikolojik tedavi vardır. Hastanın seyrine yakından şahit olan hasta yakınlarında psikolojik bozukluklar görülür. Bundan dolayı hasta yakınları hem hasta hem de kendileri için çeşitli etkinliklere katılmalıdır. İLGİLİ KİTAPLAR Annemin Alzheimer Hikayesi- Nejat Arzuoğulları Cumhuriyetimizin kuruluşunun on yedinci yılında İstanbul'da dünyaya gelen bir yaşında yetim kalan on dört yaşında evlendirilen arkadaşları oyuncak bebekleriyle oynarken on beş yaşında kendi çocuğunu kucağına alan Eyüpsultanlı kadının alzheimer hikayesi. Masaya oturup çeşitli lezzetlerdeki yemekleri yiyip suyunuzu içerken diğer tarafta ağzına aldığı bir yudum suyu yutmak için mücadele veren insanların farkında olmadığınızın farkına varacaksınız. Belki bir gün siz de suyu yutma mücadelesi vereceksiniz kim bilir... Gerçek bir hayat hikayesini anlatan bu kitapta Osmanlı döneminde ve cumhuriyetimizin emekleme yıllarında İstanbul'un tarihi yarımadasında yaşayan ailelerin dramatik hikayelerini de bulacaksınız. Alzheimer'da Yaşam Tasarımı- Gülten Kaptan Ülkemizde ve dünyada yaşam süresinin uzaması memnuniyet vericidir. Ancak bazı kronik hastalıklar, demans, Alzheimer gibi özel bakım isteyen durumlar önemle ele alınmalıdır. Yaş almış bireylerin hem fiziksel hem psikososyal yönden destek ihtiyacı olduğu yadsınamaz. Alzheimer'da Yaşam Tasarımı başlıklı kitabımızda her alandan bireylere ulaşmak istedik. Genel bakım, kurumlarla iletişim, bakım verenlerinin yükünü önemsedik. Ayrıca tüm sosyoekonomik düzeydeki birey ve ailelere hastayı çevresel tehlikelerden korumak için uygulanabilir ortamlara örnekler hazırladık. Kitabımızın gelecekte gelişerek yararlı olacağına inanıyoruz. Alzheimer'a Dair Her Sey: Alzheimer Hastası Olmak, Alzheimerlı Hasta ile Yaşamak- Mehmet Ünal Editörün Önsözü; Alzheimer hastalığı yasam sürelerinin uzaması, dolayısıyla yaşlı nüfusun toplumlarda giderek artmasıyla oldukça önemli bir sağlık sorunu haline gelmiştir. Alzheimer hastalığı, beyin korteksinin sorumlu olduğu üst düzey fonksiyonların bozulması sonucu oluşan, hastaların günlük yaşamalarını alışılagelmiş şekilde sürdürmelerini engelleyen, progresif, kronik ve ölümcül bir hastalıktır. Alzheimer hastalığı, ne yazık ki sadece hastaları değil, ayni zamanda Alzheimer hastalarına bakmak durumunda olan bireyleri de içine alan oldukça kapsamlı bir sağlık sorunudur. Hastalığa gidisi engellemede, hastaların ve hasta yakınlarının yasam standartlarını yükseltmede farkındalık yaratması dileklerimle... Saygılar ve sevgiler... Bizim Alzheimer Hikayemiz- Merly Comer Alzheimer konusunda aktif olarak çalışan, Emmy Ödüllü televizyon muhabiri Meryl Comer, Bizim Alzheimer Hikayemiz isimli bu kitabında, kocasının Alzheimer hastalığıyla mücadelesini ona sonuna kadar evinde bakmayı seçmiş bir eşin gözünden anlatıyor. Meryl Comer'in kocası Harvey Gralnick'e 1996'da erken başlangıçlı Alzheimer teşhisi konduğunda, Ulusal Sağlık Enstitüsü'nde hematoloji ve onkoloji araştırmasını yönetiyordu. Meryl kocasındaki değişiklikleri fark ettiğinde ona teşhis konabilmesi için yıllarca mücadele ederken sevdiği insanın ve hayatlarının uğradığı değişimin her anını yönetmek zorunda kaldı. Yazar bu yıkıcı durumu ve onun hem hastalar hem de hasta yakınları üzerindeki etkilerini büyük bir dürüstlükle kaleme alıyor. Comer gündelik gerçekleri ve hasta bakımının getirdiği ağır ve yıpratıcı sorumlulukları ayrıntılarıyla anlatırken, yanlış anlaşılan bu hastalık ve onunla yaşamaya ilişkin herkesin bilmesi gereken doğruları kişisel deneyimleri yoluyla ortaya koyuyor ve bu sağlık krizine bir ışık tutuyor. İLGİLİ FİLMLER On Golden Pond 1981 yapımı olan filmin senaryosu Ernest Thompson tarafından, yine kendisinin aynı isimle yazdığı bir tiyatro oyunundan hazırlanmıştır. Driving Miss Daisy 1989 yapımı olan film Bruce Beresford'un yönetmenliğinde, başrolleri Morgan Freeman, Jessica Tandy ve Dan Aykroyd`un paylaştığı komedi ve dram türünde bir filmdir. Still Alice (2015) Alice, Columbia Üniversitesi'nde ünlü bir dilbilim profesörüdür. Bir gün doktor muayenesinde kendisine Alzheimer'ın başlangıç evresinde olduğu teşhisi konur. Alice'in hayatı artık eskisi gibi olmayacaktır. Geçirdiği hastalık, eşi ve üç çocuğuyla birlikte sürdüğü hayata yeni bir gözle bakmasını sağlayacaktır. İnsan ilişkilerini sorgularken öte yandan da en genç kızıyla olan ilişkisiyle de onu yeniden kazanmak için mücadele verir. Alice, uzmanlaştığı bölüm gereği hayatı boyunca yeni şeyler öğrenmektedir ve bu yüzden hastalığını başta kabullenmek istemez. Manhattan sokaklarında kayboluşuyla durumu kavramaya başlayan Alice, zamanla Alzheimer'la mücadele etmenin yollarını arayacaktır. A song for Martin 2001 yılında Bille August tarafından yönetilen romantik/drama türünde İsveç yapımı bir filmdir. Iris Yönetmenliğini Richard Eyre' nin yaptığı 2001 yapımı film biyografik drama türünde türündedir. Son of the Bride Juan Jose Campanella tarafından yönetilen 2001 yapımı komedi dram filmidir. The Memory of A Killer Erik Van Looy tarafından yönetilen 2003 yapımı film gerilim ve dram türündedir. Yorumlar"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/amok-kosucusu", "text": "Stefan Zweig'in Amok Koşucusu adlı kitabı altı kısa hikayelerden oluşuyor. Bütün hikayelerinde çökmüş hayatları, bunalımlı insanların ruh halini anlatıyor. Yok etme arzusundan yol olma arzusuna savrulan hayatları konu alıyor. Amok Koşucusu ile kişilik çözümlerine, umulmadık sonlara, trajik olaylara alışacaksınız. İlk hikaye olan Bir Çöküşün Öyküsü'nde Paris prensesinin saplantılı iktidarının saraydan uzağa sürgün edilmesiyle birlikte çöküşünü anlatıyor. Prenses Prie devletin parasını çarçur edip halkı telaşlandırdığı için kral tarafından sürgün edilir. Prie saray şatafatına, iltifatlara alışan bir prenses olduğu için bu sürgün ona çok ağır gelir. Soyluluğunun günden güne azalması, erkeklerin onu artık arzulamaması onun gücünü yitirir. Aynı güce tekrar sahip olmak için köylüleri, insanları, aşağılamaya devam eder. Kendini yükseltmek için tekrar sarayın parasını saçmaya insanlara vaatlerde bulunmaya başlar. Ancak bütün çabaları boşa gider, kimse artık ona eski saygı ve hürmeti göstermez. Gün geçtikçe gücü azalan ve silikleşen prenses intihar etmeye karar verir. Bulunduğu yere soyluları çağırarak balolar düzenler ve herkese 7 Ekim tarihinde öleceğini söyler. İnsanların onu ölüm tarihini bildiği için efsane olarak hatırlamasını ve ölümü ile damga vurmasını ister. Ancak o gün geldiğinde prenses Prie intihar eder ve herkes onun zavallı ölümünden konuşur. Efsane olmayı beklerken iki günde unutulup gider. İkinci öykü ise Madalya'dır. Bu hikayede Fransız bir komutanın çaresiz kalmış halleri anlatılır. Askerleri Alman ordusuna esir düşer ve Almanlar, askerleri işkence ederek öldürüp çıplak bir şekilde ağaca asarlar. Türlü işkenceler çeken askerlerini gören komutan ölmekten beter olur adeta yıkılır. Kendisi zor kaçmıştır alman askerlerinin elinden. Ormanda geçirdiği ilk gün şokunu atlatamaz ve bilinci bozuk bir şekilde ilk geceyi ormanda geçirir. Günler geçer ve ormanda nereye gideceğine dair hiçbir şey bilmez. Ertesi gün atlı bir alman askerinin orman yakınından geçtiğini görür. Onu öldürerek kıyafetlerini giyer. Atına atlayıp yiyecek bir yer aramak üzere yola çıkar. Zar zor bir köy bulur ve orada birkaç parça yiyecekle karnını doyurur. Ancak Alman köyünde duramayacağını anlar ve şerefli bir şekilde askerlerini yanına gidip ölüme terk eder kendini. Bu arada imkansız bir olay gerçekleşir. Atlı küçük bir Fransız birliği görür. Çılgına döner. Sevinçten şaşırır ve deli gibi Fransız birliğine doğru koşmaya başlar. Gözü hiçbir şey görmez. Bağırarak, çılgına dönmüş bir şekilde koşar. Fransız askerleri kendine yapılan bir saldırı olarak görür ve komutanı yaklaşmadan vururlar. Çünkü komutan Alman askeri kıyafeti üzerinde iken Fransız birliğine doğru koşmuştur. Şerefli bir Fransız komutan iken Alman zannedilip öldürülmesi de acı vericidir. Kitap ile aynı adlı Amok Koşucusu öyküsünde ise yine kişisel ve psikolojik çözümlemelere yer verilir. İyilik yapmanın görev olup olmadığı sorgulanır ve bu konu üzerinden insanın sorumluluklarına değinilir. Napoli Liman'ından Oceania'ya yolculuk eden bir gemide gerçekleşen olaylar gündeme ağır bir şekilde oturmuştur. Kitap bu olaydan önce gemide yolculuk yapan birinin yaşadıklarını anlatmasıyla aktarılır. Gemideki yolcu kabininde durmaktan sıkılıp geminin gizli ve insanların göz önünde bulunmayan bir kısmını keşfeder bu yolcu. Yıldızları izlemeye başlar ve tam gecenin büyüleyici güzelliğine kapıldığı esnada orada tek olmadığını fark eder. Başka bir adam daha önceden keşfetmiştir orayı. İkisinin arasında o gece koyu bir sohbet ve arkadaşlık başlar. Güvertedeki adam korkunç bir yüze sahiptir ve kekeleyerek konuşur. Buna rağmen bu adam yaşadıklarını ve içinde kalan sırları bu gemide tanıdığı yabancıya anlatmak ister. Bu korkunç yüzlü adam aslında doktordur. Avrupalılara insanlık ve uygarlık misyoneri olma hayali varken hayat onu bu fikirlerinden uzaklaştırır. Küçük bir kasabada doktorluk yaptığı esnada bir kadın onunla konuşmaya gelir. Zengin ve asil bir kadındır ve tüm çevre tarafından tanınır. Kadın doktora, kocasından olmayan bir bebeği karnında taşıdığını ve bu bebeği kimse duymadan almasını ister. Doktor yasal olmadığını söyleyerek kabul etmez. Kadın çok dil döker ama nafile. Bunun üzerine odadan çıkarak doktora sert bir şekilde bağırır ve ona ihtiyacı olmadığını gururlu ve kendinden emin bir biçimde söyler. Doktor onun bu tavrına çok kızsa da bir kadının boyun eğmeyişliğini görür ve içinde ilk defa bir kadına karşı böyle belirsiz duygular hisseder. O diğer kadınlardan gerçekten çok farklıdır. Kadın kapıyı çarpıp çıktıktan sonra peşinden koşup onu yakalamaya çalışır. Ancak onu elinden kaçırır. Ona yardım etmediği için kendini çok suçlu hisseder. Günlerce her yerde arar ve inanılmaz derecede kimseye benzemeyen ve tüm kadınlardan farklı olan bu asil bayana gitgide aşık olur. En sonunda şehir dışında olduğunu öğrenir ve yanına gider. Doktor ona yardım etmek istediğini ve o bebekten kurtulması için elinden geleni yapacağını söylese de kadın kabul etmez. Doktora güvenmez ve bu sırrı açığa çıkaracağını düşünerek itibarının zedelenmesini istemez. Doktor ise çılgınlar gibi yardım etme arzusundan vazgeçmez. Şehirde kalmaya ve oraya tayin istemeye karar verir. Böylece onun her daim yanında olacak ve koruyacaktır. Amacı ona yakın olmak, sırrını kimseye söylemeyeceğine inandırmaktır. Kadın ona güvenmediği için ucuz ve kötü şartlarda olan bir yere bebeğini aldırmak üzere gider. Ancak burada enfeksiyon kapar ve çok kan kaybeder. Bunu duyan doktor koşarak yanına gittiğinde o hayata gözlerini yummak üzeredir. Doktordan sırrını saklamasını ve kimsenin öğrenmemesi için elinden geleni yapmasını ister ve vefat eder. Kocası bu muamma ölümden şüphelenir ve cesedi otopsi incelemesi için gemiyle Avrupa'ya göndermeye karar verir. Doktor ise o sırrı korumak adına mesleğini, parasını, her şeyini geride bırakır. O gemiye binip tabuttaki kadının cesedini otopsiye gitmeden kaçıracaktır. Kendini bu yaptıklarından dolayı Amok Koşucusuna benzetir. Zamanında bir adam çılgın bir biçimde koşmaya başlar ve önüne gelen her şeyi herkesi hançerden geçirir. Ağzı köpüklü, çılgınca ve amaçsızca koşar, koşar, koşar ve önüne geçen herkesi öldürür. O yüzden o şehrin insanları ona deli anlamına gelen 'Amok'adını verirler. Amok Koşucusu adını buradan bu olay ile alır. Doktorda tıpkı Amok gibi çılgınca bu kadının peşinden koşar. Ertesi gece gemide bu olay duyulur. Bir tabutun kaçırılmaya çalışılırken denizin dibine çakıldığını, tabutla beraber çalanında denize düştüğü söylenir. Şüphesiz bu tabutla beraber denizin dibine düşen adam Amok koşucusundan başkası değildir. Yazan: Nisanur Duvarcı Amok Koşucusu Kitap Özeti Hindistan'da yıllarca sürecek bir görevdeydi. Hayatında hiç renk yoktu. Basit bir köyün sıradan bir doktoruydu o. Tatil zamanlarında bile ayrılmazdı oradan. Çünkü öyle bir ruh halindeydi ki bunu yapacak enerjisi bile kalmamıştı. Etrafı sarı benizli insanlarla dolu olan bir kafeste gibiydi. En son ne zaman beyaz tenli biriyle içten bir sohbete giriştiğini hatırlamıyordu. Kapısını çalan bir kadın tüm bunları değiştirecekti. Gelen kadın burada yaşayanlardan farklıydı. Kibirliydi, istediği her şeyi yaptırabilecek güce sahipti, bembeyaz teni çok güzeldi, yürüyüşünden bir hanımefendi olduğu anlaşılabiliyordu. Doktor, ilk görüşte hayran kaldı ona. Ne isterse yapardı ama garip bir kibir ele geçirdi ruhunu. Kadından istediği şeyi açıkça söylemesini istedi. O, bunu yapmadı; eşini aldatırken hamile kaldığını ve şimdi o çocuktan kurtulmak istediğini söylemedi. Bu konuşmanın unutulması gerektiğini söyleyerek uşağıyla çıkıp gitti. Doktor öylece arkasından bakamazdı, peşinden gitmesi gerekiyordu. Onu bırakmak istemiyordu. Aceleyle evden çıktı ve koşmaya başladı. Ona çok yaklaşmışken uşağı gelip peşlerini bırakmasını söyledi. Doktor bunu kabul etmedi. Uşağın yüzüne yumruklar savurdu ve kadının peşinden gitmeye devam etti. \"Amok Koşusu\"na çıktığını biliyordu o anda. Hiç durmadan koşacaktı, asla dinlenmeyecekti, sadece koşacaktı. Güçsüz düşüp yere yığılana kadar, biri onu vurup öldürene kadar koşacaktı. Tren istasyonuna ulaştığında kadın gitmişti. Etraftan kadının kim olduğunu ve nereye gittiğini öğrendi. Başkentteki evine gidiyordu. O da zaman kaybetmeden yola çıktı. Bu yolculuğun sebebi ona yardım etmek istemesiydi. Kocası beş aydır Amerika'daydı ve yakında dönecekti. Onun gibi bir kadın, kocasının başkasından olan bebeğini öğrenmesini kaldıramazdı. Bu yüzden yardım etmesi gerekiyordu. Kadının evine ulaştığında ne yapacağını bilemedi. Bir otele yerleşip beklemeye başladı. Artık o kasabada doktorluk yapmak istemediğine karar verdi ve başkente geçebilmek için bir şeyler yapmak istedi. O sırada bir baloya davet edildi. Kadının da geleceğini öğrenince bu daveti kabul etti. Balo boyunca kadın çok rahat görünüyordu. Sanki aldırmayı planladığı bir çocuğu yokmuş gibiydi. Kadın evine döneceği zaman peşinden koştu, onunla konuşması gerekiyordu. Bu davranışı etraftakilerin dikkatini çekmişti. Kadın da onu böyle bir duruma soktuğu için çok sinirlenmişti. Doktor, onun karşısında artık hiç şansının kalmadığını anladı. Ne yaparsa yapsın kadın, onu geri gönderecekti. Saatlerce ne yapacağını düşündü. Sonunda bulmuştu. Oteldeki masasına geçti ve yirmi sayfalık bir mektup yazdı. En sona da eğer onunla buluşmazsa kendini öldüreceğini yazdı. Cevap geldiğinde adam ne yapacağını şaşırdı. Hem çok geç olduğunu yazmıştı hem de ona ihtiyacı olma ihtimaline karşı beklemesini yazmıştı. Bu kısa yazının gelmesinin üstünden ne kadar geçtiğini bilmiyordu. Tek yaptığı beklemekti. Kapı çalındığında hemen açtı ve karşısında kadının uşağını gördü. Acilen gitmeleri gerektiğini söylüyordu ama nedenini söylemiyordu. Kapının önünde bekleyen araca bindiler ve harabeye dönmüş bir evin önünde durdular. Doktor hızla içeri girdi. Her yer pis ve karanlıktı. Zorlanarak girmesi gereken odayı buldu. O oradaydı. Yatağın ortasında acıyla kıvranıyordu. Gururu yüzünden bu pis eve gelmişti. Şimdiyse ölüyordu. O anda kadına olan tüm hislerini unuttu. O, artık bir doktordu. Ne yazık ki bu işe yaramıyordu. Temiz su bile yokken onu nasıl kurtarabilirdi? Kadın acı inleyişlerinin arasında hastaneye gitmek istemediğini söyleyince mecburen onu evine götürdüler. Kimse girmesin diye kapıyı kilitlediler ve beklemeye başladılar. Ne yazık ki onu kurtarmak mümkün değildi. Acısını hafifletmek için morfin vermekten başka hiçbir şey gelmiyordu elinden. Zavallı uşaksa bir kenara oturmuş dua ediyordu. Beklenen son sabaha karşı geldi. Ölmeden önce bu durumunu kimsenin bilmesini istemediğini söylemişti. Bu yüzden bir hikaye oluşturdular. Doktor, ölüm sebebini araştırmaya gelen görevliyi de tehditlerle rapora kalp krizi yazmaya ikna etti. \"Amok Koşusu\"nun tamamlandığını düşünerek her şeyini geride bırakarak gemiye bindi. Tam o sırada vinçle bir tabutu geminin içine koyduklarını gördü. Kocası dönmüştü ve karısının kalp krizi geçirdiğine inanmamıştı. Bu yüzden farklı bir yerde otopsi yapılması için bu yolculuğa çıkmıştı. Limana ulaştıklarında tabut gemiden indirilirken yukarıdan bir şey düştü. Kadının kocası ve hamallar suya düştü, kurşun tabut denizin dibini boyladı. Bunlar bir gazetede yazıyordu. Olayın üstünü örtmeye çalışanlar vardı. Aynı gazetenin bir başka haberindeyse kırklı yaşlarındaki bir adamın cesedinin limana vurduğu yazılıydı. Bu iki haber arasındaki bağlantıyı ise sadece bir kişi anlayabilmişti. Benim kitap hakkındaki görüşüm: Öncelikle basit bir aşk hikayesi okuyacaklarını düşünenlerin yanıldığını belirtmek isterim. Stefan Zweig'ın çok fazla eserini okudum ama benim favorim bu kitap. En fazla iki saatte bitirebileceğiniz bu eser, etkisini ömür boyu sürdürebilecek cinsten. stefan zweigin kitaplarını seviyorum satranç kitabı mükemmeldi ama amok koşucusu kitabı biraz zayıf kalmış belki de yanlış kitap ile karşılaştırıyorum şimdi bilinmeyen bir kadının mektubu kitabını aldım okuyacağım umarım bunun gibi değildir hayal kırıklığı yaşamak istemiyorum 17-10-2016 01:42 okurken tüylerim diken diken oldu çarpıcı bir roman konusu fena etkiliyor 06-11-2016 19:50 güzel bir kitap ders niteliğinde 20-11-2016 21:02 amok kitabı çok ilginç bir kitap insanı depresyona sürüklüyor ama depresyonun da sonucu çok güzel anlatıyor yani insan depresyona girmekten de korkuyor konusu tamamen intihar üzerine kurulmuş zaten stefen zweig de intihar etmiş sanırım o y üzden kitabı okuyunca yazarın hayatını da merak ettim özet olarak bence harika bir kitap bunalımda olanların okuması gerek ama dikkatli 01-11-2019 12:55 hocamız ilk okumamızı istediğinde şaşırmıştım ama amok koşucusu konusu ile günümüzü çok iyi anlatıyor özellikle intihar olaylarının çoğaldığı şu zamanda okunması gereken bir kitap diye düşünüyorum 16-11-2019 14:41 depresyona girip intiharı düşündüğümde edebiyat okuyan arkadaşım bu kitabı tavsite etmişti pek kitap okumayı sevmem ama bu kitabı okurken kendimi gördüm depresyonda olan gençlerin okuması gereken bir kitap 09-12-2019 19:04 güzel bir kitap okurken etkisi altına alıyor. herkesin okumasını öneririm. amok koşucusu ne anlatmak istiyor acaba ana fikir olarak konusunu özet geçer misiniz? 29-03-2022 18:04 kitabın karakterleri hakkında daha fazla detay verebilir misiniz 26-06-2022 23:38 kitabın yazarı bu kitap ile okura ne anlatmak istiyor 31-10-2022 19:44 kitabın ana fikri yok onu da ekleyin 27-01-2023 20:57 öğretmen kadının sırrını sordu cevabı ne 25-04-2023 19:01 bilmediğin bir bilgi sunuyor ama adamın neden bir kadın yüzünden kendini amok koşucusuna benzetti anlamadım vermedi diye mi ne yani bu kadar basit değil bir görüşme ile kimse ölümüne birinin peşinden gitmez 17-07-2023 20:46 son yorumu yapan sanırım ilk kez zweig okuyor yazarın özelliği o zaten pskolojik uçlara dokunuyor uç noktalara itilen karakterleri ele alıyor yazarı tanımadan yorum yapmayın"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/anadolu-notlari", "text": "Reşat Nuri Güntekin, Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde müfettiş olarak görev yaptığı sırada Anadolu'ya yaptığı gezilere ait bazı gözlemlerini çeşitli yazılar aracılığı ile kaleme dökmüştür. İşte bu yazılar Anadolu Notları adı altında bir araya getirilmiştir. Kitapta; Yollarda, Trende, Yol, Kamyon, Anadolu'da Gazete Kitap, Eski Cuma, Yenilikler, Balo, Tuluat Tiyatroları, Kahveler I, Kahveler II, Yatak Çarşafları, Yalnız Oda Davası, Sinekler, Sokakta, Aynalar, Bir Ticaret Kervanı, Patron Hoca, Su, Bizde İlk Resimli Röportaj, Otoray Yolculuğu: Niğde Kayseri I ve Otoray Yolculuğu: Andaval II başlıklı yazılar yer almaktadır. Yazıların başlıklarından da anlaşılacağı üzere bu kitapta Reşat Nuri Güntekin'in oldukça farklı konulardaki gözlemlerini görmek mümkündür. Bu yazılardan birkaç tanesini şu şekilde özetleyebiliriz: İlk yazı olan Yollarda adeta Reşat Nuri tarafından kitap için yazılmış bir giriş yazısı görünümündedir. Yazı, Reşat Nuri'in sürekli seyahat ettiğini belirtmesi ile başlar. Burada yazar kendisini dışişleri bakanına benzetir. Tabii arada bazı farklar vardır: Dışişleri bakanının seyahatleri Avrupa'ya Reşat Nuri'nin ise daima Anadolu'yadır. Bakanın seyahatleri çok iyi planlanmışken Güntekin'inkiler son derece plansızdır. Öyle ki bazen yazar kimsenin haberi olmadan bir köye hapsolur, bazen bir yolda bozulan arabasının tamiri için ağaç gölgelerinde dinlenir bazen de saatlerce istasyonlarda tren bekler. İşte bu bekleyişlerin verdiği sıkıntı ile yazar gözlemlerini yazıya dökmeye karar verir. O yıllarda gezi yazısı yazmak moda olmuştur ve yazar bu modaya uyarak birçok yazı yazmıştır. Bu yazılarda yer ve tarih yoktur. Güntekin Anadolu'daki her yerin benzer olmasından ötürü yer ve tarihin de birbirine benzemeye başladığını belirtir ve bundan dolayı yazılarında bunları belirtmediğini söyler. Yazar, bu seyahatlerde adım başı farklı bir şey gördüğünü ama bu farklılıkların bile bir süre sonra aynı olmaya başladığını belirtir. Öyle ki yazar bazen bu durum karşısında duygulansa da bazen de Anadolu insanının sıcaklığından dolayı nereye gitse kendisine bir kucak açılmasından dolayı mutlu olduğunu dile getirir. Yazar bu yazının sonunda kitapta okuyucuyu ilgilendiren bazı yazılar olduğunu söyler. Bununla birlikte kendiyle konuşmuş gibi yazdığı veya gevezelikten öteye geçmeyen yazılar olduğunu da söyler. Trende başlıklı yazının insanların kalabalık içerisinde yaşamayı yalnız yaşamaya tercih ettikleri şeklinde bir girişi vardır. Bu durumun bir istisnası vardır: Tren vagonları. Tren vagonlarına adım atan herkes yalnız kalmak için türlü numaralar yapar. Kimisi bunun için yanında adam getirir kimisi de akrabalarını yolcu gibi gösterip yalnız kalmaya çalışır. Ama nafile. Bu numaranın farkında olan tren görevlileri yolculuk başlayınca sakinleşen vagonlara ayakta kalmış yolcuları bir bir yerleştirirler. Hatta yazarın bir arkadaşı bulaşıcı hastalığa yakalanmış veya deli numarası bile yapmıştır sırf yalnız kalmak için. Vagonda yalnız kalma hayalleri suya düşünce bu sefer gelen yabancılarla hoşça vakit geçirme yolları aranır. Kimin nerde ineceği ile ilgili çeşitli tahminlerde bulunulur. İnecek kişi uzak bir yere giderse bazen hayal kırıklığı bile olur. Bazen de uzun süren yolculuklarda aynı vagonda kalınan kişi ile samimi bir dostluk ilişkisi kurulur. Yol başlıklı yazıda İstanbul ve Anadolu kentlerinin yolları arasında mukayese yapılır. İstanbullunun zihninde yol konusunda oldukça geri kalmış bir Anadolu izlenimi vardır. Yazar bunu eleştirir ve Anadolu'da birçok yolun İstanbul yollarından daha güzel olduğu fikrini savunur. Çünkü Anadolu vilayetlerindeki kaymakam ve valiler yolun önemini kavramışlardır yazara göre. Onun için sürekli denetimlerle nice güzel yollar yapılmıştır. Kitapta yer alan diğer yazıların da başlıkla örtüşen bir içeriğe sahip olduğu Anadolu Notları isimli eser, 1900'lü yılların Türkiye'sinin Reşat Nuri Güntekin'in gözünden bakılarak kaleme dökülmüş halidir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/anamin-kitabi", "text": "Anamın Kitabı, Yakup Kadri'nin ilk çocukluk yıllarını anlattığı bir kitaptır. İsmi her ne kadar Anamın kitabı olsa da kitabın yarısına değin babasıyla olan anıları daha on plandadır. Karakteriyle bu çocukluk yıllarındaki yaşantısı arasında bir bağ olduğuna inanan Yakup Kadri Karaosmanoğlu, anılarını paylaştığı bu kitabında aynı zamanda kişiliğiyle çocukluğu arasındaki bu bağın çözümlemesini yapmaktadır. Babasıyla arası pek iyi olmayan küçük Yakup, bunu babasının bazı davranışlarına bağlar. Dışarıda tam bir Osmanlı beyefendisi gibi giyinip bu şekilde davranan babası, eve gelince farklı bir hale bürünür. Tam bir hanımefendi olan hanımına incelik göstermeksizin kıyafetlerini dahi çıkarttırmak gibi ağır isleri reva görür. Ayrıca dışarıda bulunan bütün beyefendiliği kaybolur ve \"kadına \"gadın\" demek gibi şiveli bir dille konuşur. Zaman zaman kız kardesi ve kendisini gezintiye çıkarmayı da ihmal etmeyen bir babadır. Küçük Yakup bu zaman dilimlerinde genellikle kendini unutup şımarık bir çocuğa dönüşür. En sevdiği mekanlar da Özbekiye bahçesi ve Elf Sanf adındaki oyuncak mağazasıdır. Bir gün babasıyla çıktıkları bu yolculuk sırasında babasını bir kadınla samimi şekilde otururken bulur. Babası mahcup olmuştur ve çocuklarını alarak yine Elf Sanf mağazasına getirir. Yakup babasından mağazada bulunmayan bir şey ister. Bir İngiliz üniforması. Babası bu isteğini de kısmen karsılar ama o aksam eve çocuklarıyla birlikte gitmez. Yakup, babasını görmüş olduğu manzarayı annesine anlatacak olur ama annesi buna izin vermez. Annesi, eşinin sıhhatinin bozulması üzerine baba ocağı olan Manisa'ya giderek oradaki akraba ve dostların yanına sığınma kararı alır. Artık eski hayatlarını geride bırakmışlardır. Babasının eski vefalı dostlarından Hulusi Efendi'nin evindeki misafirliklerinin ardından onun konağına kiracı olarak yerleşirler. Yakup, bir süre sonra Feyziye adında bir mektebe baslar. Lakin hocasından müdürüne, kapıcısına dek her şeyiyle çirkin gelen bu mektep ayni zamanda oldukça pistir. Yakup eski günlerini özlemle anarak her sabah istemeye istemeye bu mektebin meşakkatli yolunu tutar. Üstelik bir de bu mektebin öğrencilerinin Yakup'un içinde bulunduğu bu durumla alay eden tavırları vardır ve Yakup'un çekingen ve uslu yapısı onlarla münakaşa etmeye müsait değildir. Bu huy ona annesinden geçmiştir. Nitekim annesi de 71 yasındaki vefatına değin türlü felaketler yasamıştır. Eşinin batması ve evlerine haciz gelmesi, bir sure sonra da esine inme inmesi ve baba ocağı olan Manisa'ya taşınıp türlü yoksullarla karsılaşmasında da aynı utangaç tavrı sergilemiştir. Bir ara küçük yasına rağmen semazenliğe merak salar. Öyle ki artik çocukluk meşguliyetleri ona bir kafes gibi görünür. Babasının zaten kotu olan sıhhati giderek bozulur ve yari itikaf hayati yasamaya baslar. Ara sıra çocuklarına bazı kıssalar anlatır. Sonraları Yakup'a sure ezberleten bir hoca halini alır ki bu Yakup için işkenceye dönüşür. Kısa bir sure sonra bu işten de vazgeçip namazı Niyazi bırakıp saat tamiri isine merak salar. Son zamanlarda ise akli melekesinde sorunlar olur ve alıp basını evden gitmeye uğraşır. Annesi bir de bununla uğraşmak zorunda kalır. Bir sure sonra ise babası vefat eder. Artik Yakup annesi ve kız kardeşiyle beraber kalır. Babasının ölümünden bir süre sonra da babasının emektar dadısı vefat eder ki Yakup da bu ölüm anına tanıklık ettiğinden dolayı evden iyice soğur. Babasının ölümü, annesinin evde oldukça narin şekilde yetiştirdiği benliğinin okul hayatında tam zıddı şekilde gelişmesi onun ruhunda da bir ikiliğe neden olur. Yaptığı yaramazlıklar yüzünden annesi kendisine küser ve bu hadiseden dolayı vicdan azabı duyar. Annesinden özür dileyerek aşırılıklarına son verir. Annesi onu okulda da gözetim altında tutarak diğer çocuklardan çirkin huylar kapmasının önüne geçer. Zaman zaman Mevleviliğe, Erkan-i Harb zabitine özentisi olur. Mısırdaki yaşantısını bırakıp Manisa'da yaşamaya başladığı hayat ona tatsız gelse de mesir senlikleri, nevruz, kiraz yaylalarına çıkış, ramazan ayları onun hayatına renk katar. Dedesinin 4.karisi olan Afet ninesi, halasının oğlu Şevket ağabeyi, komsularından Cemal ağabeyi de onun birlikte olmaktan hoşlandığı kimselerdendir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/anayurt-oteli", "text": "1839 yılında Keçici Zade Malik Ağa'nın yaptırdığı üç katlı eşraf konağı, Yunanlıların şehri boşaltırken ardında bıraktıkları yangının ardından İzmir'e yerleşen torun Rüstem Bey tarafından, Eski Nüfus Katibi Ahmet Efendi'nin ısrarıyla otele dönüştürülmüş ve Anayurt Oteli adıyla 40 yıldır hizmet vermektedir. Malik Ağa'nın oğlu Haşim Bey ile bir hizmetçi arasında yaşanan gayrimeşru ilişkiden doğan Saide Hanım, Ahmet Efendi ile evlendirilmiş; üç düşüğün ardından 44 yaşındaki Saide Hanım 28 Kasım 1930'da, henüz yedi aylık olan Zebercet'i dünyaya getirmiştir. Ufak tefek olduğu için değerli bir taş adı olan ve toplum nezdinde kız çocukları için daha uygun görülen ismiyle henüz ilkokul sıralarında küçümseme ve iğnelemeyle tanışan Zebercet, ilkokulu bitirmesinin ardından annesini kaybedince eğitim hayatına daha fazla devam etmez ve askere gidene dek, sekiz yıl boyunca babasıyla oteli işletir. Askerden dönüşünün üzerinden iki ay geçmeden de 63 yaşındaki Ahmet Efendi'yi kaybeden Zebercet, babasının görevini devralarak on yıldır yanında olan Zeynep isimli ortalıkçı kadınla oteli çekip çevirmektedir. Kendini obsesif bir şekilde dış dünyaya kapatan Zebercet'in hayatı 18 Ekim 1963 Perşembe gecesi gecikmeli Ankara treniyle gelen kara saçlı, kara gözlü, uzun kirpikli, uzun boylu, 26 yaşlarındaki genç bir kadının geceyi Anayurt Oteli'nde geçirmek istemesiyle değişir. Babasının kimselere vermemesini vasiyet ettiği bir numaralı odada misafir ettiği bu kimliksiz kadını, ertesi gün büyük ova köylerinden birine gitmesi için isteği üzerine sekizde uyandıran Zebercet, kadının yeniden göreceğine kendine öyle inandırır ki kadın döndüğünde odayı aynı şekilde bulsun diye odayı öylece bırakır, hatta ışığı açık unutan kadının ardından ışığı bile söndürmez. O yaşına kadar sigara içmemesine rağmen sırf kadın içiyor diye sigaraya başlaması, bıyıklarını kesmesi, giysilerini, ayakkabılarını değiştirmesi de hep aynı umudun yansımalarıdır. Ancak bu simülasyon, kadını bir kez öpebilmek için akşam içtiği çayın bardağını dudaklarına götürürken düşürüp kırmasıyla bozulur. Geri gelen gerçekliğin yarattığı boşluğu Zeynep'e yaşattığı mekanik tecavüz de doldurmaz. Aradan geçen bir haftanın ardından gelen müşterileri boş oda yok bahanesiyle kapıdan döndürüp yeni bir gerçeklik oluşturmak için farklı yollar deneyen emektar katibi, ortalıkçı kadını ve babasının bir zamanlar berberden sahiplendiği kediyi boğmak da tatmin etmez. Dönecek bir hayatı olmadığı anlayan Zebercet için geriye tek bir yol kalmıştır: Varoluşu ancak yok oluşuyla mümkün olacaktır. Semra Yengesine umutsuzca aşık olan Faruk Dayısının seçtiği yoldan yürümesi de hiçbir zaman kendi kimliğini bulamamış Zebercet'e yakışan bir karardır. İronik bir düşünceye kapılarak bu iş için en uygun tarih olarak doğum gününü seçse de günlerce sürecek bekleyişe dayanamaz ve 10 Kasım 1963'te, kısa bir süre rakibi olarak gördüğü Emekli Subay'ın kaldığı iki numaralı odada kendini asarak bekleyişini sonlandırır. Yusuf Atılgan'ın Serpil Gence'yle evlenmesi sağlayan bu roman, aynı zamanda Ömer Kavur'un yönetmenliğinde Antalya Altın Portakal, Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Federasyonu, 44. Venedik, Valencia ve Nantes, Üç Kıta Film Şenliği ödüllerini de toplamıştır. Anayurt Oteli'nin psikolojik bir roman olduğunu söylemek mümkündür. Romanın asıl karakteri olan Zebercet'in romanın başından sonuna kadar olan yalnızlığın getirmiş olduğu psikolojik bunalımını görüyoruz. Romanın ilk bölümlerinde yazar ayrı başlıklar altında romanda yer alan mekanları, kişileri, kediyi, odadaki iki havluyu tanıtır. Daha sonra yazar, pazartesi günü itibariyle romanın asıl konusuna giriş yapar. Zebercet, gecikmeli Ankara treniyle gelen kadını beklemeye başlar. Gecikmeli Ankara treniyle gelen bu kadına karşı saplantılı duygular besler. Bastırdığı duyguları açığa çıkarır ve sürekli olarak cinsellik düşünür. Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadına karşı duyduğu bu hisleri otele yardımcı olarak aldığı köyden gelen ortalıkçı kadınla yaşamaya başlar. Zebercet otele kalmaya gelen herkesi inceler. Onlarla ilgili fikir sahibi olur. Geceleri oteli dolanırken kapılarını dinlediği de oluyordu. Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının neden gelmediğini de merak ediyor ve neden gelmediği konusunda fikirler üretiyordu. Kadının kaldığı odaya uğrar. Oda da hemen her şey kadının bıraktığı gibidir. Oda da kadınla ilgili hayaller kurar. Yastığa sarılarak, kadının bırakmış olduğu havluyu kullanarak oymuş gibi düşünerek, cinsel arzularını açığa çıkarır. Zebercet kadının otele gelmeyeceğini anladığında, hayal kırıklığına uğrar ve gelen müşterileri kabul etmemeye başlar. Oteli kapalı tutmaya karar verir. Zebercet bir gün aşevine gidip orada yiyip içtikten sonra aşevinden çıkan adamı takip eder ve horoz dövüşü izler. Burada tanıştığı Ekrem adında bir gençle birlikte sinemaya gider. Zebercet bu gence karşı da cinsel haz duyar. Onunla otele gitmeyi düşünür ama otelin yakınlarında vedalaşır. Vedalaştıklarında arkasına baktığında Ekrem'in dönmesini beklese de Ekrem dönmez ve Zebercet tek başına otele gider. Otele gittiğinde ortalıkçı kadınla ortalıkçı kadın uyanıkken beraber olmaya çalışır. O sırada ortalıkçı kadını boğarak öldürür. O gece ortalıkçı kadını öldürdükten sonra odadan çıkar. Genellikle ortalıkçı kadının yanında olan ve onun odasında kalan otelin kedisi Karamık'ı da ortalıkçı kadının başına gittiği, onu gördüğü ve ses yaptığı için mutfaktan aldığı tavayla kafasına vurarak öldürür. Bu olaylardan sonra Zebercet amaçsız ve boş boş gezmeye başlar. Bu arada, izleyici olarak kasaba adliyesinde katıldığı bir duruşmada eşini öldüren sanığın yerine geçerek iç hesaplaşma yaşar. Sanıkların duruşması 28 Kasım'a ertelenir. Adliyeden çıkan Zebercet, Ulu Park'ta yaşlı bir adamla sohbet eder ve daha sonra, cinayet işlemesine rağmen yabancılaşmaya, yalnız kalmaya ve hala özgür olmaya dayanamaz ve kadının kaldığı odanın tavanına kendini asar. Anayurt Oteli edebiyatımızın modernist yazarlarından olan Yusuf Atılgan'ın ikinci romanıdır. Romanda tek karakter merkeze alınmıştır. Bu yüzden diğer karakterleri anlatırken de bunu Zebercet karakteri üzerinden yapmaya çalıştım. Yusuf Atılgan'ın tek karakter üzerinden gitme olayını Aylak Adamda da yapmıştır. Aylak Adam'ın c karakterini yerini Zebercet almıştırRomanda Zebercet, oteli kendisine bir sığınak olarak görmüştür. Otelle olan bağını kuvvetlendirip, dış dünyayla olan bağlantısına duvar örmüştür. Bu durum onun git gide yalnızlık duygusu çekmesine, yabancılaşmasına ve ruhsal bunalıma girmesine neden olmuştur.Romanda olay örgüsü sıralı ve çarpıcıdır. Yer yer yaşanan olaylar okuyucu üzerinde etki bırakmıştır. Romanın sonunda Zebercet karakteri işlediği suç konusunda kendini yargılar bu durum diğer romanlarda suç işleyen karakterlere kıyasla farklı olarak verilmiştir. Zebercet karakteri bu yargılamadan kendi hakkının ölüm olduğuna karar verip kendi cezasını kendi kesmiştir. Romanda Zebercet 'in yaşadıklarında ve hazin sonunda asıl olarak diğer karakterlerinde etkisi olduğunu söylemek mümkündür. Yazar, diğer karakterlerin Zebercet de bıraktığı izlere değinerek bunu anlatmaya çalışmıştır. Anayurt Oteli, Zebercet şahsında karamsar, yalnız, hayatın tükettiği insan profilini ortaya koyar. Birey-toplum ilişkisi üzerinden yozlaşmış toplumun tükettiği ve yok ettiği insan tipini irdeler. Yazan: Eylem Telli Anayurt Oteli Konusu Yusuf Atılgan'ın psikolojik romanı olan Anayurt Oteli'nde, Zebercet denen birinin hayatı anlatılır. Zebercet, Anayurt Oteli denen bir yerin sorumlusudur. Burası, geçmişte bir yangın geçirmiş, köydeki tüm yerler yanarken orası kurtulmuştur. Zebercet'e bu otel, babası tarafından kalmıştır. Zebercet ailenin tek çocuğudur. Annesi onu yedi aylık olduğunda erken doğumla doğurmuştur. Zebercet çok aceleci biriydi. Herkes bunu başına kalkardı. Zebercet'in oteline gecikmeli Ankara treniyle bir bayan gelmişti. Kadın yirmi altı yaşında, uzun boylu, hafif balık etli, uzun kirpikli, güzel bir bayandı. Zebercet'in otelinde bir gün kalmış ve çıkış yapmıştı. Zebercet'e bir hafta içinde geri geleceğini söylemişti. Kadının otelden ayrılmasıyla yaşlıca bir adam otele gelmiş ve \"boş oda var mı?\" diye sormuştu. Zebercet ona bir oda vermişti. Bu adam kendisinin emekli subay olduğunu söylemişti. Emekli subay her gün Zebercet'in yanına inip konuşmak istiyordu. Zebercet ise onunla konuşmak istemiyordu. Çünkü o, topluma dönük ve sosyal biri değildi. Otelde çalışan bir de ortalıkçı kadın vardı. Bu kadının adı Zeynep'ti. Köyden gelmiş ve çok acı çekmiş biriydi. İki kez evlilik yapmıştı. İlk evliliğinde bakire olmadığı için sokağa atılmıştı. İkinci kocası da onu istememişti. Bunun üzerine kızın bir akrabası, kızı alıp, Zebercet'in oteline getirmişti. Kız işini çok iyi yapıyordu, sürekli otel işleriyle ilgileniyordu. Zebercet ise gecikmeli Ankara treniyle gelen kadına karşı bir şeyler hissediyor ve kadını hayal edip kendini tatmin ediyordu. Cinsel duyguları çok ağır basan bir insandı. Her gün o kadını bekliyordu. Kadın ise bir türlü gelmiyordu. Onun için her gün hazırlanıyordu. Gidip yeni yeni elbiseler alıp, tıraş oluyordu. Oteldekiler de ondaki bu değişimi fark ettiler. Günler sonra emekli subay geldi ve otelden ayrılacağını söyledi. O da gidince Zebercet iyice bunaldı ve oteline kapalı levhası taktı. Kim gelip, otelde kalmak isterse \"kapalıyız ya da yer yok\" diyordu. Zebercet bir gün aşevine gittikten sonra çok fazla içki içti. Ardından da kalkıp bir adamın peşine takıldı. Adam onu, horoz dövüşü yapılan bir yere götürdü. Bunu izledikten sonra on yedi yaşlarında bir çocukla tanıştı. Çocukla birlikte sinemaya gidip film izlediler. Zebercet ona bile cinsel istekler duydu. Eve geldiğinde ortalıkçı kadının yanına gitti ve kadını soyup zorla birlikte oldu. Ardından da kadını öldürdü ve sakladı. Kadının akrabaları gelip kadını sorduğunda onları hep geçiştirdi. Bir gün otele polisler geldi. Otelde yaşlı bir adamın kalıp kalmadığını sordular. Zebercet \"evet, o emekli subaydı\" diye karşılık verdi. Polis ise \"o aranan bir katil\" dedi. Kızını boğmuş ve kaçmıştı. Zebercet durumu anlayınca, adamın oteli acilen terk etmesinin sebebini anladı. O günlerde diğer bir adamsa gerdek gecesinde karısını öldürmüştü. Zebercet de bu adamın mahkeme sorgusuna gitti. Adam kadını neden öldürdüğünü bir türlü söylemedi. Zebercet sanki kendi yargılanıyormuş gibi hissetti. Gün geçtikçe psikolojisi bozuluyordu. Bir gün dışarı çıktığında yaşlı bir adamla karşılaştı. Yaşlı adam, ona kimlerden olduğunu sordu. Zebercet \"ben Keçicilerdenim\" diye karşılık verdi. Adam \"sizin ailenizde kendini asmış olan biri var mıydı?\" diye sordu. Zebercet \"evet, benim dayımdı\" dedi. Faruk'un başından geçenleri, adam ona anlattı. Faruk, yengesi Semra'ya aşık olmuştu ve asla kavuşamayacaklarını anladığında kendini öldürmüştü. Hem de bu adam on dokuz yaşındayken bunu yapmıştı. Zebercet olayı düşünüp, kendi haliyle Faruk'un durumunu benzetti. Kendini otele hapsetmişti aklına ara sıra geçmişi geliyordu."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ankara", "text": "Ya kaçarsınız ya savaşırsınız. Ya korkarsınız ya da savaşırsınız. Vatan toprağın için ise gerekirse hançeri boğazına saplarsın. Öncelikle Milli Mücadele Dönemini ve sonrasını anlatan Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Ankara kitabı bir oturuşta bitireceğinizin habercisi olmaktan şeref duyarım. Selma Hanım, İstanbul'da doğup büyümüş dönemin bilgili kadınlarındandır. Nazif Bey ile evlenince ise, eşinin işinden dolayı Ankara'ya taşınmışlardır. Tabi o dönem Milli Mücadele'nin olduğu, halkın zincir kopçaları gibi birbirine kenetlenmiş günleriydi. Selma Hanım, Ankara'ya çok meraklı ve bu önemli şehirde yaşayacağı için heyecanlı bir şekilde gelmişti. Lakin Ankara'nın o dönemde ki izbeliği ve mahallede ki insanların ona göre olan tuhaf davranışları, Selma Hanımı büyük bir buhrana sokmuş ve hiç sevemediği ve istediklerini yerine getiremediği bu Ankara'dan nefret eder olmuştu. Komşuları, Selma Hanımı hiç anlamıyor; Selma Hanım için yaban diyorlardı. İlerleyen günlerde Nazif Bey, Selma Hanımı eski arkadaşı Murat Bey ve ailesi ile tanıştırdı. Selma Hanım, sonunda Ankara'da bu kadar samimi bu kadar şen şakrak bir aile ile tanıştığından ise çok mutluydu. Murat Bey'in komşularından olan zabıt Hakkı Bey ise bizim nice şerefli askerlerimizdendi. Ne zaman Nazif Beyler akşam yemeğine Murat Beylere gitseler, o akşam Hakkı Beyde Murat Beylere uğrardı. Nitekim sohbetleri hep ülkenin durumu, savaşlar ve Milli Mücadele hakkında olurdu. Selma Hanım'da bu sohbetlere katılır ve can kulağıyla dinleyip, yorum yapardı. Selma Hanım, eşi Nazif Bey'den şikayetçiydi. Çünkü Nazif Bey, Selma Hanım ne isterse yapıyor, hem tertemiz v e ütülü kıyafetler giyiyor ama iş vatanı için savaşmaya gelince ise kaçıyordu. Zabıt Hakkı Bey ile ola sohbetlerinden sonra ise bu göze çarpan daha da büyük bir olay oldu. Hakkı Bey ile konuştukça içinde vatanı koruma isteği artıyor ve bu uğurda her şeyi yapabileceğini düşünüyor. Zaten kısa bir süre sonrada Selma Hanım cepheye gitmek istemiştir. Orada ki yaralı askerlere yardım etmek için. Selma Hanım cepheye gidip geldikten sonra ise Ankara artık onun gözünde bambaşka yerlerdedir. Ankara artık bu vatanın kalbi olmuştur. Nazif Bey'in korkaklığı ise Selma Hanımı bıktırmış ve Nazif Bey'den ayrılmıştır. Aradan geçen uzun yıllardan sonra ise Selma Hanım karşımıza Hakkı Bey ile evlenmiş olarak çıkar. Ama bu dönem savaş dönemi değil, modernleşme dönemi olarak anlatılmaktadır. Ankara romanının ilk bölümünde ki Hakkı Bey yok artık! Ecnebi erkekleri ile dans eden Türk kadınlarını kınayan bu adam, şimdi kendisi ecnebi kadınlarla dans eder olmuştu. Askerliği bırakmış ve her gece başka bir baloya Selma Hanım ile katılmıştır. Sanki hiç asker olmamış gibi ham bir erkeğe dönüşmüştü. Asıl olay da buradan sonra ballıyor idi ya zaten. Atatürk'ün inkılapları yayımlanmış ve insanlar buna o inkılapları uygulayacağız diye kendilerini maskara edişleri ve Selma Hanım'ın bu durum karşısında Neşet Sabit ile tanışıp gelişen dostlukları anlatılmaktadır. Düzenlenen tüm gecelerde Neşet Sabit ile yan yana gelen Selma Hanım, bazı insanların Atatürk'ün inkılaplarını nasıl yanlış anladığını, eski milli Mücadele Döneminde ki halkın gerçek Türk halkı olduğu ile ilgili konuşmalar yapılmaktadır. Selma Hanım ne kadar yukarı kesimdeymiş gibi gözükse de aslında eski hayatını özlemiş faydalı bir insan olmayı canı gönülden istemişti. Hakkı Bey ile artık eskisi gibi anlaşamayan Selma Hanım, birde Hakkı Beyin kendisini aldattığını duyunca Hakkı Bey ile yolları ayrılmıştır. Ve bundan sonra da üçüncü bölüme Selma Hanım ile Neşet Sabit'in evliliğine geliyoruz. Zaten bu bölümde de diğer bölümlerde olduğu gibi ilişkiler üzerinden dönemin sosyal yapısı ve gelişmeleri birebir aktarılmaktadır. Türk halkının ne kadar başaralı ve zeki olduğu gözler önüne serilmekte, Gazi'nin bize emanet ettiği bu vatanı canı gönülden sevmekteyiz. Milli Mücadele ve sonrasını anlatan bu kitap, ne kadar onurlu ve muhteşem bir halktan geldiğimizi bir örneğini sunacak, Türk halkının inkılaplardan sonra nasıl değişime ayak uydurduğuna sizlerde şahit olacaksınız. Hep duyduğum ama hiçbir zaman yaşamayacağımız o Milli Mücadele dönemini hissetmek için kesinlikle okunulması gereken kitaplardandır kendileri."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/anna-karenina", "text": "Anna Karenina, gelmiş geçmiş en başarılı roman yazarlarından biri olan Leo Tolstoy'un ilk defa 1877 yılında Rusya'da Rus Habercisi adlı yerel gazetede parça parça yayımlanan başarılı romanıdır. 125 farklı yazarın belirlediği bir listede zamanımıza kadar yazılmış en iyi roman olarak görülmüştür. Bir klasik olarak nitelendirilen Anna Karenina, yayımlandığı tarihten bu yana geniş kitlelere ulaşmış, birçok kez sinema ve tiyatroya da uyarlanmıştır. Bana göre Anna Karenina, okuduğum klasiklerin en iyilerinden bir tanesi. Tolstoy'un kendine özgü yazım dilinin oldukça baskın geldiğini ve inanılmaz bir beceriyle yazıldığını söyleyebilirim. Doğrusu beni çok etkiledi. Ama her klasikte olduğu gibi Anna Karenina'da da okuyucuya sıkıcı gelebilecek uzun paragraflar yer alıyor. Bu nedenle Anna Karenina'yı okumak isteyenlere tam metnini değil de kısaltılmış ve düzenlenmiş olan diğer baskılardan birini okumalarını tavsiye ederim. Ama daha önceden bu tarz uzun klasik eserler okuduysanız, eserin tadını çıkarmak adına kesinlikle tam metni okumayı tercih etmelisiniz. Kitapta, biri dürüst ve toplumun onayladığı, diğeri ise yasak ve ahlaki olarak düşük olan iki ilişki karşılaştırılmaktadır. Karakterlerin iç dünyası ve ruh halleri okuyucuya çok iyi yansıtılmıştır. Olaylar genel olarak Moskova ve Petersburg arasında geçmektedir. Hikayenin kısa özetine gelecek olursak: Anna Karenina, Moskova'da yaşayan oldukça güzel ve görenleri kıskandıracak kadar zarif bir Rus hanımefendisidir. Bir devlet dairesinde yüksek bir makamda bulunan Alexis Alexandrovitch ile evlidir ve bir de oğlu vardır. Anna kocasını sevmemekle birlikte, onun tüm duygulardan yoksun bir robot olduğunu düşünmektedir. Bu nedenle aralarında yalnızca saygıya dayalı, tutkusuz bir ilişki vardır. Anna Karenina, Petersburg da yaşayan ağabeyi Stephane Arcadievitch'in yanına gitmek üzere yola çıkar. Çünkü ağabeyinin karısı Dolly'i aldattığı ortaya çıkmıştır ve Dolly kocasını terk etmek üzeredir. Anna da bu çifti barıştırmak üzere Petersburg'a gitmektedir. Ve bunu yapar da. Stephane Arcadievitch ile Dolly'nin arası yine eskisi gibi olmuştur. Anna, Petersburg'da bir davet sırasında Kont Wronsky adında genç ve yakışıklı bir beyefendi ile tanışmıştır. Wronsky davette bulunan diğer herkes gibi Anna'dan çok etkilenmiş, Anna da Wronsky'i oldukça beğenmiştir. Fakat Wronsky'nin Stephane Arcadievitch'in baldızı Kitty'e talip olduğu söylenmektedir. Aynı zamanda Stephane Arcadievitch'in yakın arkadaşlarından biri olan Levine de Kitty'e talip olmuştur ama Kitty, annesi Prenses Cherbatzky'nin etkisinde kalarak Levine'in evlenme teklifini reddetmiştir. Prenses kızı Kitty'nin zengin olsa da bir köyde yaşayan Levine ile değil, asker olan ve geleceği parlak gibi görünen Wronsky ile evlenmesini istemektedir. Kitty de annesinin etkisinde kalmıştır. Anna ile Kont Wronsky arasında ise gittikçe kuvvetlenen bir bağ oluşmaktadır. Bütün davetlere katılmakta, çevrelerindeki insanların bakışlarına aldırmaksızın beraber çok fazla vakit geçirmektedirler. Tüm sosyete onları konuşmaktadır fakat ikisinin de mutluluktan adeta gözleri kör olmuştur. Fakat Anna bir süre sonra bu durumdan rahatsız olmaya başlamıştır. Bu ilişkiyi başlamadan bitirmeye karar verir ve eve dönmek üzere yola çıkar. Fakat Wronsky ayrılmak istememektedir, Anna'nın büyüsüne kapılmıştır bir kere. Anna'nın bindiği trene o da biner ve aşkının peşinden gider. Gelecekte olabileceklerden, aşkı yüzünden başına gelebileceklerden habersizdir. Klasik okumayı sevenlerin kesinlikle okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bir klasikten bekleneceği gibi yavaş ilerleyen bir kitap değil, oldukça akıcı bir kitap olduğunu düşünüyorum. Ve kitabın tam metninin 1048 sayfa olduğunu eklemeliyim. Ayrıca kitabın giriş cümlesini benim gibi çok beğeneceğinizi umarak buraya bırakıyorum \"Mutlu aileler birbirlerine benzerler. Her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.\" Anna Karenina Kitap Özeti Yapıt iki farklı aşk serüvenini işlemektedir. İlki Kont Vronski ile Anna Karanina aşkı. Maalesef ki acı sonla bitmekte. Bir diğeri ise, Konstantin Levin ile Kiti Seçerbatski aşkı. Bu aşk ise mutlu sonla bitmektedir. Konstantin Levin geçim kaynağını çiftçilikle sağlayan oldukça saf ve iyi kalpli bir soylu. Konstantin Levin Moskovalı bir soylunun kızı Kiti ye aşık olur. Aynı zamanda aynı kızla Kont Vronski de ilgilidir.. Zengin ve yakışıklı olan bu soylunun Kont Vronski'nin amacı, aşk değil gönlüğünü eğlendirmektir. Kiti, Levin ile Vronski arasında seçim yapmak mecburiyetinde kalır. Annesi ise Vronski'yi seçmesi için kızının aklını doldurur. Kiti ile gönül eğlendirmekte olan Vronski oldukça yüksek mevkili bir devlet memuru olan Aleksi Karenina'in karısı Anna Karanina'ya aşık olur. Bu yüzden evlenme konusunda Kiti'yi sonradan reddeder. Kiti kendisini seven birini, Levin'i, reddetmiştir. Bununla birlikte Vronski tarafından da reddedilmiştir. Bu durumda Kiti'nin sağlığı da olumsuz etkilenir. Reddedilme duygusu onun psikolojik bunalımlar geçirmesine de sebebiyet verir. Günlerden bir gün Anna Karanina, ciddi bir şekilde kavga eden erkek kardeşiyle yengesini barıştırmak maksadıyla Moskova'nın yolunu tutar. Kont Vronski ile Anna Karanina'nın ilk karşılaşmaları burada gerçekleşir. Kont Vronski, Anna' dan çok etkilenir ve aşık olur. Vronski, Anna'ya karşı olan duygularını ortaya koyunca Anna geri çekilir, çabucak Petersburg'a geri dönmeye karar verir. Vronski geri dönüş yolculuğunda Anna'nın peşini bırakmaz, onu yol boyunca yanında klır.Beraber yolculuk yaparlar. Aralarındaki aşk hızla gelişir. Birbirlerine olan aşkları büyür. Sık sık bir yerlerde buluşup görüşmeye başlarlar. Hiç kimseye aldırış etmeden çevre ne der korkuları olmadan herkesin görebileceği alanlarda da buluşmaktadırlar. Anna'nın kocası olan Aleksi Karanina karısının bu davranışından dolayı kariyerini kaybetmekten korkmaktadır, karısının onu aldatıyor olmasını ise onun için ikinci planda kalıyor. Kocası için mühim olan önce iş sonra Anna gelmektedir. Vronski'nin reddettiği Kiti'ye gelince... Kiti'ye Konstantin Levin yeniden evlenme teklif eder. Kiti kabul eder ve sonsuza dek mutlu bir evlilik yaparlar. Anna Karanina kocasına Vronski'nin sevgilisi olduğunu çok açık bir şekilde söyler. Aleksi karısından boşanma konusunda kararsız kalır. Tam boşanmaya karar vermek üzereyken, Anna'nın Vronski' den bir kız çocuk doğurduğu, doğumun kötü geçtiği ve Anna'nın ölmek üzere olduğu haberi yayılır. Hemen Anna'nın yanına gider, barışmaya karar verir. Anna kocasının kendisini affetmesi için çok çabalar. Aleksi hem Anna'yı hem Vronski'nin yaptıklarından dolayı onları affeder. Vronski bu yüz kızartıcı durumdan dolayı çok utanır, gururuna yediremez. Vronski intihar etmeye kalkar. Zaman geçtikçe Anna ile kocasının arası yeniden bozulur. Vronski iyileşince Anna erkek olan çocuğunu kocasında bırakarak kızını yanına alıp Aleksi'yi terk edip gider. Vronski'yle birlikte Avrupa'ya kaçarlar. Vronski askerlik mesleğini bırakmak zorunda kalır.Avrupa'da kaldığı zaman boyunca çocuğundan ayrı kalmaya dayanamayan Anna tekrar Rusya'ya gelir. Gizli gizli çocuğunun odasına gidip onu görür. Vronski Anna'ya kocasından boşanıp kendisiyle evlenmesi gerektiğini söyler. Anna kendi inançlarından dolayı Vronski'nin söylediğini yapmaz. Aralarında sorunlar çatırdamaya başlar. Anna sevdiği adamı kaybetmekten korkar, geceleri morfin kullanmaya başlar. Vronski de aşkı için mesleğini bıraktığı için dolayı çok pişman olur. Anna ruhsal bunalımlar ve çöküntüler yaşamaya başlar. Depresyona girer. Bir gün ayakları onu Vronski ile ilk beraber oldukları tren istasyonuna götürür. Anna bunalım geçirdiği sırada kendini trenin önüne atar ve maalesef ki Anna Karenina burada ölür. Vronski tekrar mesleğine yani askerliğe döner; ama çökmüş, bitmiş, yaşama sevincini kaybetmiş vaziyette. Anna ile Vronski arasındaki yasak aşk bu şekilde acı sonla biter. Kiti ile Levin aşkı ise mutlu bir şekilde sürmeye devam eder. Hem realist hem psikolojik roman özelliği taşıyan bu klasik yapıtı mutlaka okuyun. Eminim ki sizin hayatınıza ve duygularınıza da iyi şeyler katacaktır. Büyük yazar olarak da bahsedilen Lev Nikolayeviç Tolstoy ,bu eserle sadece toplumsal sorunlarla ilgilenmemiş ,bireyin duygusal durumlarını da muhteşem bir şekilde tasvir etmiştir. Anna Karenina eserinde de aşk ve ölüm konularını da gözlem gücüyle ele alıp, edebi kalemiyle biz okurlara sunmuştur. Bir çok yazar ve eleştirmende Anna Karenina'yı gelmiş geçmiş en büyük roman olarak saymaktadır. Bu eser bir çok kez sinemaya da uyarlanmıştır. Sayfa sayısının uzunluğu sizleri korkutmasın kitap oldukça akıcı geçmektedir. Keyifli okumalar dilerim. adam mükemmel yazıyor neden en iyi yazarlardan biri olduğu belli süperdi 02-02-2016 22:15 kitabın konusu çok sıkıcı zaten uzun kitap okunmuyor burada özetini okuyun ondan bile sıkılırsınız o derece kötü bir kitap 07-02-2016 09:55 tolstoy anna karenina kitabını kaç günde yazmış merak ediyorum konusu mükemmel ama çok fazla detay var boğuluyor insan 16-02-2016 02:15 kelimelerle anlatılmaz ancak okuyanlar anlar 30-10-2016 23:26 aslında kitap karışık ve sıkıcı sizce kitaptaki kisiler hakkindaki yorumlariniz neler arkadaslar 04-01-2017 21:20 bu kitabin kronolojik ozetini nasil bulabilirim acil yardim edin lutfn 29-03-2017 14:36 kitabı kitap gibi değil de yaşarsanız eminim analrsı ız 02-08-2017 23:11 allah sizden razı olsun her yerde anna karenina özet arıyorum bir tek burada bulabildim güzel yazılmış elinize sağlık 03-06-2019 21:57 günümüzde sürekli aşk entrikalarına dair diziler izliyoruz ve bayılıyoruz aslında anna karenina kitabını okusalar asıl hikayenin nasıl olacağını daha iyi anlayacakalr tolstoy zaten usta bir yazar üzerine bir de anna karenina kitabında aşk ve aldatma üzerine mükemmel bir eser yazmış dizilere bayılıyorsanız bu kitap tam sizlik 05-12-2019 13:23 anna karenina konusu ile beni baya etkiledi sıkıcı bir roman beklerken harika bir hikaye çıktı çok beğendim 09-03-2020 22:29 savaş ve barış romanından çok etkilenmiştim ve tolstoyun bu romanını da okumaya karar verdim okumaya başlayınca acaba yanlış kitabı mı okuyorum diye kendime sorduğum anlar oldu dil olarak benzer ama konu olarak çok farklı iki roman ikisinde de ustalığı görebiliyorsunuz bir yazarın farklı konuları bu kadar iyi ele alması hayal dünyasının gücünü gösteriyor 27-03-2022 23:27 kitabın konusu nedir tek paragraf ile anlatmamız isteniyor 25-06-2022 18:05 anna karenina ne zaman yazıldı ve sonu nasıl bitiyor bu soruların cevapları lazım 01-11-2022 23:11 banada sadece kitabın sonu lazım sonunda ne olduğunu özetleyecek var mı 29-01-2023 22:27 mutlaka okunması gereken bir kitap kolaya kaçmayın okuyun seveceksiniz 29-04-2023 19:49 kitabın sonunda ne oluyor okumak istemiyorum çok sıkıcı"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/annem-ve-hayatin-anlami", "text": "Annem ve Hayatın Anlamı kitabı Yalom'un annesiyle ilişkisini ve hayatın anlamına bakış açısını içeren bir bölüm ile başlıyor. Yalom, insanların hayatın anlamını yaşamaya yönelik buldukları çözümleri yargılamadan kabul etmiş gibi görünse dahi bronz, gümüş ve altın olarak sıraladığını ifade ediyor. Yalom, nihilizmden kaçmak için çifte göreve gidilmesi gerektiğini önce, bir hayatı desteklemeye yetecek kadar sağlam olacak bir hayat anlamı projesini icat etmemizi ya da keşfetmemizi öneriyor. Sonra, icat etme eylemimizi unutmanın bir yolunu bulmalı ve kendimizi hayatın anlamı projesini icat ettiğimize değil keşfettiğimize, yani bağımsız bir şekilde dışarıda her yerde var olduğuna ikna etmeliyiz, diyor. Yalom, Paula isimli kanserli hastasıyla beraber geçirdiği terapi sürecini paylaşarak kitabına devam etmiştir. Paula, kanseri bir kez yendikten sonra yeniden yakalanan fakat süreçle oldukça iyi baş etmekte hatta Yalom ile beraber kanser hastalarıyla birlikte bir grup yürütmüştürler. Grup sürecinde kendi baş etme gücünü gruba yansıtan Paula bir süre sonra Yalom'un deyişiyle, gereğinden fazla güçlü ve ilham verici olmuş ve diğer uzamanlar katıldıktan sonra grubu çok sahiplenmiş olan Paula'nın Yalom ile arasında gelişen gerginliğin ardından gruptan ayrılmıştır. Yalom, onun ayrılmasıyla birlikte birkaç hastanın daha fazla gelişmeye ve kendi kendilerine ilham vermeye başladığını görmüştür. Paula ile iletişiminin kopmasının ardından Yalom bir gün Paula'yı tanıyan hastasından Paula'nın lupus yani deri veremi hastalığına yakalandığını öğrenmiştir. 10 yılın ardından Paula'nın evinde öğle yemeğinde buluşmuşlardır. Bu buluşmanın ardından bir süre daha görüşmediler. Yalom'a birkaç ay sonra Paula'nın oğlundan bir not geldi. Notta: Annem öldü ve eminim size haber vermemi isterdi. yazıyordu. Yalom, Güneyli Rahatlığı isimli bölümde hastanede hasta gruplarıyla yaptığı psikolojik danışma oturumlarından bahsetmiştir. Yeme bozukluklarına sahip, felçli, vücudunda böcekler yürüdüğünü iddia eden bir kadın ve daha bir sürü rahatsızlığa sahip hastalarla birlikte yürüttüğü sürece dair anekdotları bizimle paylaşmıştır. Yalom grup üyelerinden Magnolia ile birlikte birçok şey deneyimlemiştir. Örneğin; tıpkı Magnolia'nın diğerlerini iyileştirme gücüne bakıldığında saygı duyulası fakat bu gücü kendinden esirgediği için de bir türlü iyileşemeyen bir kadın olması bize mite dönüştürdüklerimizin kendilerinin, mitlerden muzdarip olduğunu, onlarında umutsuzluğa kapıldığını, bir annenin ölümü için yas tutabildiklerini, hayata karşı öfkelenebildiklerini ve vermeyi bırakmak için kendilerini sakatlayabildiklerini göstermektedir. Yalom: Biz şifa dağıtanlar, hastalara ilgi göstermekten kaçın, hastaların senin için çok fazla anlam taşımasını izin verme. Yarın gideceklerini unutma. Taburcu olduktan sonra ne yapacaklarıyla ilgilenme. Küçük olan her şeyin güzel olduğunu unutma, sen de küçük amaçlar edin, çok fazla girişimde bulunma, kendi başarısızlığına davetiye çıkarma. Yoluyla akıl sağlığımızı koruyabildiğimizi belirtmiştir. Yas Terapisinde Yedi İleri Ders kısmında hayatı kayıplarla dolu ve kocası Jack'in genç yaştaki ölümüyle yolu Yalom'a düşen cerrah Irene ile geçen seanslara dair anekdotlar mevcuttur. 4 yıl süren terapi sürecinde hem Irene çok şey değiştirmiş hem de Yalom çok şey öğrenmiştir. Bu sürecin yazıya dökülmesi isteği Irene'den çıkmıştır. Çünkü Irene diğer terapistlerin de ne yaptıklarını bilmediklerini bu keşfedilenlerin Yalom ile sınırlı kalmayıp diğerlerine de ulaşmasını istemiştir. Çifte Açıklama bölümünde Dr. Lash'in hastaları ile olan terapilerini kaydettiği kasetleri iyileşme amaçlı hastalarına dinleterek seans hakkındaki görüşlerini almasına yönelik çalışmalardan bahsedilmiştir. Çalışmalarda ters giden bir durum olmuş ve Dr. Lash kendi yorum ve analizlerini içeren kaseti yanlışlıkla hastasına dinletmiştir. Bu yorumlar hastanın yaşamında pek çok irdelemeye ve değişime yol açmıştır. Dr. Lash hastasına karşı direktif ve yüzleştirici bir tavırla süreci iyileşmeye doğru başarıyla götürmüştür. Hastasına belirttiği en etkileyici cümlelerden birisi Kısır döngüyü kırmana yardım etmenin tek yolu bir şeylerin olmasına neden olan şeyin senin içinde olup olmadığına odaklanmaktır. Cümlesidir. Bu bölümde karşıaktarım ve nedenselliğin terapilerdeki rolünü incelemektedir. Macar Kedinin Laneti ise Dr. Lash'in kabuslarla boğuşan hastasıyla yaptığı terapileri içermektedir. Dr. Lash hastası gibi davrandığında hem hastaya yarar sağlamış hem de kendi geçmişiyle yüzleşip onarması gereken yönler olduğunu fark etmiştir. Terapi süreci adından da anlaşılacağı gibi bir kediyle yürütülmektedir denebilir. Dr. Lash Yalom'un Divan adlı eserindeki başkahramandır. DEĞERLENDİRME Yalom, kitabında bizimle eşsiz deneyimlerini paylaşmıştır. Yalom'un danışan ve danışman arasındaki sevgi bağına, ilişkiye ve psikolojik danışma kurallarının esneklik sınırlarına olan farklı bakış açısı sayesinde eser yalnızca alandan birilerine değil danışan koltuğunda oturanlara da hitap etmektedir. Varoluşçu Psikolojinin ana teması olan ölüm ve ölüm kaygısı üzerine oturtulan kitap, kitapta da bahsedilen Otto Rank'ın: Bazı kişiler ölüm borcundan kaçınmak için hayat kredisini reddederler. Cümlesindeki gibi yaşam kredisini reddedip yolculuk bitecek diye düşünüp asla okyanus yolculuğuna çıkmayan kişiler için çok aydınlatıcı olacaktır. Ölümün gerçekliğine dair farkındalık kazandığımızda yaşamımız daha anlamlı olacaktır. 6 öykü arasından en beğendiğim Yas Terapisinde Yedi İleri Ders öyküsü oldu. Hem danışmanın hem de danışanın gözünden bakma fırsatı sunduğu ve biz danışmanların sahip olduğu rasyonalist bakış açısına danışanların ulaşması için kaç pencereyi açıp kapamaları gerektiğini bir kez daha kavrattı diyebilirim. Yaşamla ilgili sorgulamalara ışık tutacak nitelikte bir baş ucu kitabı olduğunu düşünüyor ve yazarın diğer kitaplarını da tavsiye ediyorum. özet için çok teşekkür ederim hiç bir yerde bulamadım bu sitede bulduk çok teşekkürler 25-05-2019 17:48 editor yorumlamis ama puan vermemis kitap guzel mi pskoloji okuyan arkadasim tavsiye etti ama emin olamadim 04-06-2019 21:09 yalom hayranıyım harika kitapları var pskolojiye ve felsefeye ilginiz var kitaplarını mutlaka okumanız lazım annem ve hayatın anlamı kitabı da hem onu tanımak için hem de anne kavramına bakış açısından harika bir eser olmuş 04-04-2022 11:03 anne çocuk ilişkisini çok derinlemesine işlemiş ebeveynler yerine daha çok bu alandaki uzmanlara yönelik yine de annelere tavsiye ederim faydası olacaktır"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/antika-titanik", "text": "Kendisiyle ilk defa karşılaştığım Murat Menteş'in Antika Titanik adlı kitabının konusu hakkında felsefi mi bilim kurgu mu psikolojik mi polisiye mi olduğu ile ilgili kararsız kaldığım yine de sanırım hepsi diyebileceğimiz bir tarzda yazıldığını söyleyebiliriz. Yazarın kitabında biraz aksiyon biraz komedi biraz cinsellikle konudan konuya atlarken aralara serpiştirdiği bilgiler ve günümüze uygun esprilerle farklı bir tarza imza attığı kesin olsa da net olarak kafanızı yorarak sonuca ulaşmak isterseniz okuyabilirsiniz. Titanik adlı bir gemi vardır ve olayın çoğu burada geçer. Titanik'i Rus asıllı iş adamı Igor Jaguar yaptırmıştır. Jojo adlı kadın Igor Jaguar'ın kızıdır ve hikayenin başkahramanı Marco Montes'in nişanlısıdır ve aynı zamanda hamiledir. Marco, kızın babasından çok korktuğu için bir şey diyemez ve bahsedilen bu durumları kabul eder. Marco gemidedir ve hafızasını kaybetmiştir dolayısıyla nişanlısı dahil kimseyi tanımadan olayların içine dahil olmuştur. Etkilendiği tek şey Şifa Şavk adındaki şarkıcı kadındır, ilk görüşte aşık olur. Kim olduğunu hatırlamasa da kimi sevdiğinin bilir. Bunu Şifa'ya itiraf ettiğindeyse kadın, Refik Risk'i sevdiğini söyler. O saatten sonra Refik, Marco için baş düşmandır ve gizlice Refik'in Şifa'ya yazdığı mektupları ve Browning marka silahı çalar. Refik ile Marco karşı karşıya geldiği bir anda tabancayla Refik'i vurur. Bir süre tüm delilleri yok etmek istese de tamamen Titanik'ten kaçmaya niyetlenir. Jojo'nun sarhoş geldiği bir anda pasaportunu alır ve Marco aslında İtalyan olduğunu öğrenir. Geminin limana varacağı anı bekleyip kendini rıhtıma atar. Derme çatma bir mekana gelİr. Pansiyonda yer bulmuştur ancak ondan şüphelenen görevli polise haber verir. Bir şekilde tutuklanmaktan kurtulur. Aslında Refik Risk'in ölmediğini öğrenir hatta Refik'te çok sarhoş olduğu için onu öldürmeye teşebbüs ettiğini bile unutur. Bir süre sonra Refik kendisinin Taha Tahir olduğunu Marco'ya söyler. O Taha'ysa Şifa'ya aşk mektupları yazan Refik kimdir? Marco artık bunun peşine düşer. Evrak kontrolünden sonra tekrar Titanik'e geçerler. Dedektif Owen Wow, Marco'ya yardım etmenin peşindedir. Dr. Akula ise Jojo'dan hoşlanıyordur ve onun peşindedir. Jojo ise sırnaşık kedi gibi sürekli Marco'nun peşindedir. Ara ara Marco zihninde Şifa ile ilgili şeyler hatırlamaya başlar ve tekrar karşısına çıkıp evlenme teklif eder. Gözlerini açtığında Titanik'te olduğunu öncesine dair hiçbir şey hatırlamadığını anlatır. Şifa ısrarla Refik'i sevdiğini söyleyince Marco kendini bara atar ve sarhoş olduğunda Dr. Akula onu yakalar ve tuzak kurar. Marco kendine geldiğinde Jojo'dan bilgi sızdırmaya çalışır. Seninle nasıl tanışmıştık, ben nerde çalışıyordum gibi bilgilerle kendi hakkında bir şeyler öğrenmeye kalkışır ve o bilgilere göre kendisinin Marco olmadığını anlar. Öğrendiklerinin yanında kendisinin silahlı ve tehlikeli bir adam olduğu en yakın arkadaşını bıçakladığını da öğrenir. Owen Wow, Türk olduğunu itiraf eder ve adının Avni Vav olduğunu söyler. Asıl ilginç olansa doksan dokuz yaşında olduğunu söylemesidir oysa çok genç gösteriyordur. Gençliğinde edebiyatla ilgilendiğini hayalet yazarcılık yaptığını anlatır. Igor jaguarın İstanbul'a geldiğini Avni'nin yarattığı kahraman Ruhi Mücerret 'in peşine düştüğünü söyler fakat Ruhi yüz yaşındadır ve Igor'ın asıl sırrını anlatır. Igor Jaguar'ın tüm derdi asla yaşlanmayan ve doğal nedenlerle ölmeyen insanları yaratmaktır. Bu sayede bir alay bilim insanının patronudur. Emrinde çalışan bir sürü uzman, cerrah gerçekten de yaşlanmayı durdurup tersine çevirmeyi başarmıştır. Yani Titanik gemisi gençleştirme operasyonu için kullanılıyordur böylece çok yaşlı biride en az yetmiş yaş genç gösterebiliyordur. Igor, Avni'ye Titanik hakkında roman yazmayı karşılığında da gençliğini vermeyi teklif etmiştir. Başta karşı çıksa da kabul etmiştir. Marco tüm bunları öğrenirken Jojo ve Şifa gelir. Jojo sızınca Şifa da estetik mucizesi olduğunu itiraf eder. Şifa ve Marco kaçmaya karar verirler. Sonunda Marco kanunları çiğneyerek Şifaya aşık olmuş Şifa da onu sebepsiz yere affetmiştir ve Marco Refik Risk olduğunu itiraf eder."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/antikaci", "text": "Bahadır Yenişehirlioğlu, Antikacı kitabında olayları karışık ve kısa kısa kesitler halinde anlatsa da kitabı baştan sona bir çırpıda okutmayı başardığını düşünüyorum. Yazar, kişinin olmak istemediği karaktere bürünmesini ve hayatındaki içsel düşünceleri Cemil Bey etrafında en güzel bir şekilde toplamıştır. Kitapta olayların sırası karışık olsa da ben düzgün bir şekilde anlatmaya çalışacağım. Geçelim hikayemize... Cemil Bey, babasının annesine olan şiddetine her daim sinirlenen ve o karakterden sürekli kaçmak isteyen birisidir. Cemil Bey sürekli annesinin yanında olup en kötü anlarında da birbirlerinin yoldaşı olmuşlardır. Ayrıca babasının bu tavırları yüzünden evden kaçıp uzaklara gitmek isteyen Cemil Bey annesinin zor durumda kalacağını düşünerek her seferinde vazgeçer. Babasına karşı sürekli kin taşıyan Cemil Bey, her olay karşısında sessiz kalıp sürekli içine atmıştır. Cemil Bey en yakın olduğu arkadaşı Süreyya ile sürekli beğendikleri yer olan kebapçıda sürekli kebap yer sonra da Ayn-ı Ali denilen yerde otururlardı. Cemil Bey Süreyya'nın olaylara bakış açısını ve rahatlığını her daim özenmiştir. Yine bir gün Süreyya ile kebapçıda buluştuklarında Süreyya'nın sorduğu sorular ve tavırları Cemil Bey'de merak uyandırmıştı. Süreyya'dan, Sakine'nin Cemil'e aşık olduğunu duyar duymaz nutku tutulmuştu adeta. Çünkü Cemil de Sakine'ye aşıktı. Ama Cemil Bey, Süreyya'nın bu tavırlarını bir sonuca bağlamıştı o da Süreyya'nın da Sakineye aşık olmasıydı. Süreyya bu durum karşısında kendisini uzak diyarlara götürmek istemişti. Cemil Bey'in annesi, psikolojik hap yutarak ölmesi sonucu babasıyla olan bağı kopmaya başlamıştı. Babasının sürekli annesine şiddet uygulaması sebebiyle birçok söz söylemek iste de söyleyememiştir. Uzun zaman sonra Süreyya'nın şahit olduğu Cemil Bey ile Sakine'nin düğünü gerçekleşir. Düğünden sonra kendi odalarına geçmiştelerdi ki uyurken çalan kapı olacakların habercisiydi. Gece ihtilal olup Cemil'in babasını bir grup asker alıkoymuştu. Babasının en son sözleri \"hakkını helal et oğlum\" olmuştu. Yıllar sonra Sakine Hanım hasta olup yataklara düşmüştü. Zamanla daha da kötü olan kadın son sözlerinde \"oğlumuza sadece baba olarak değil bir anne olarak da bak. Babanın annene yaşattığı şeyleri bana yaşattığını biliyorum ama seni çok sevdim. Hakkımı ancak oğlum hakkında söylediğim şeyleri yerine getirirsen helal ederim\" der ve nefesi durur. Cemil Bey öldüğüne inanmak istemez. Kapıdan içeri giren oğlu Tuğrul da çok üzülür. Babasının annesine yaptıkları aklına geldikçe sinirlenir, Cemil Bey gibi içine atar. Cemil Bey uzun bir süre oğluyla bağını koparmış ve bir karara varmış. Yaptıklarının yanlış olduğu ve eşinin sözünü tutmadığı gerçeği onu hüzünlenirmiş. Zamanında annesinin elbiselerini başkasına vermek isteyen oğluyla kavga etmişti, hatta oğlunu dövmüştü. Bu durumu oğluna bildirdikten sonra oğlu, babasının aciz bir durumda olduğunu ve yardım istediğini anlar. Bu durum karşısında babasıyla annesinin eşyalarını valize doldururlar. Cemil Bey valizi ihtiyaç sahibine ulaştırmak üzere gece geç saatte dışarı çıkar. Tam merdivenlerden inerken karşısında önceden hiç görmediği bir kişi ile karşılaşır. Bu yabancı, Cemil Bey'i valizleri bırakıp dükkana girmesi için ikna eder. Cemil Bey bu yabancı kişinin alim olduğu kanaatine varır. Çünkü hayattaki hakikatleri örneklendiriyor ve sonucunda sürekli Allah'a bağlıyordu. Cemil Bey zamanla babasının kötü olmasını dert ederdi. Kendisinin de onun gibi olmamasını çok istemişti. Ancak Sakine'ye yaşattıklarını hatırlaması şu an içindeki adamı gün yüzüne çıkarmasına sebep olmuştu. Bu yabancı kişinin söyledikleri sayesinde değişmek isteyen Cemil Bey o içindeki adamı çıkartıp atmıştı. Yabancının son sözleri ise \" yakın zamanda yanına bir kişi gelecek. Ve o kişi senin tanıdığın birisi. Ancak önceden tanıdığı Cemil olmadığı başta garipsese de zamanla alışacaktır\" olmuştur. Dükkanında sabahlayan Cemil Bey sabah ezanını duyar ve dışarı çıkmak için kapıya yönelir. Kapıda uzun zamandır görmediği Süreyya ile karşılaşır. Cemil Bey Süreyya'nın bir karısı ve çocuğu olduğunu ve onların zalimce öldürüldüğünü öğrenir. Çaresiz bir şekilde yaşam öyküsünü anlatan Süreyya'ya destek olmak ister. Yabancının söyledikleri gibi o da birkaç kelam ederek Süreyya'nın hayata tutunmasını ve güç kazanmasını sağlar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/antikaci-dukkani", "text": "Dünya çapında gerçekçi bir romancı olan Dickens, ayrıntılı betimlemenin büyük ustasıdır. Antikacı Dükkanı, öksüz Nelly ile dedesinin yaşam mücadelesini ve bu mücadelenin çevresinde gerçeklesen olayları konu alır. Yaşlı adam gece yürüyüş yaparken, adres soran bir kız çocuğuna rastladı. Çocuğun sorduğu adres uzaktı. Bu yüzden yaşlı adam kızı gideceği yere kadar götürdü. Gittikleri evin kapısını yaşlı bir adam açtı. Bu adam kızın dedesi oluyordu. Torunu Nelly'i bulduğu için sevinen dede, yaşlı adama teşekkür etmek için eve aldı. Her tarafta antika eşyalar bulunan bu evde bütün işleri Nelly yapıyordu. Nelly'i evine getiren yaşlı adam kızın dedesiyle vedalaşıp ayrıldı. Evine geldikten sonra çocuğu düşünmeden edemedi. Nelly, öksüz bir çocuktu. Bu yüzden dedesiyle yaşıyordu. Kit ise dükkanda çalışan yardımcıydı. Dede , küçük torununa bir servet bağışlamak için kumar oynuyor, bu yüzden komşusu Daniel Quilp'e borçlanıyordu. Daniel Quilp kötü ve çıkarcı bir adamdı. Karısına da kötü davranırdı. Fred ise Nelly'in abisiydi. Kardeşinin parasının peşindeydi. Bu yüzden arkadaşı Dick Swiveller'i kardeşiyle evlendirmeyi planladı. Bu şekilde servetin tek sahibi Fred olacaktı. Daniel Quilp, çırak Kit'i yapmadığı bir şeyle suçladı. Yaşlı adam bu yüzden yardımcısını kovdu. Kit, kovulmuş olmasına rağmen Nelly'e olan sevgisini hiç yitirmedi. Gece yarısı küçük kızın başına bir şey gelmesin diye evini gözetliyordu. Kötü yürekli Quilp, Brass adında bir hukuk adamı tutmuş, yaşlı adamın eşyalarının üzerine konmaya başlamıştı. Derken yaşlı adam bir gece ansızın küçük torunu Nelly ile evden kaçtı. Artık ikisinin tek hayali çok uzaklara gitmekti. Kasabaya ulaşana dek yürüdüler. Quilp onların nereye gittiğini öğrenmek için Kit'i sorguya çekti. Ama Kit'in hiçbir şeyden haberi yoktu. Dede ve torunu ilk baş bir han da kaldılar. Bu arada Kit, Bay ve Bayan Garland'ın evinde yardımcı olarak çalışmaya başladı. Burada yaşlı ihtiyarın verdiği paradan daha fazlasını kazanacaktı. Bu yüzden mutluydu. Yaşlı adam ve torunu kendi mutlulukları için çabalarken Fred, Quilp ve Dick plan yapmaya devam ediyorlardı. Nelly kasabada Bayan Jarley tarafından iş teklifi alır. Nelly'nin yapacağı iş balmumu heykelleri ile alakalıdır. Bayan Jarley ile birlikte işe tutunurlar. Daha sonra Nelly kasabaya dedesiyle yerleşir. Bu ikili burada herkes tarafından sevilir. Hayat şartları biraz da olsa düzelir gibi görünse de yaşlı dede ansızın ölür. Bu durum Nell'i çok üzer. Çevresindeki insanlardan sevgi aramaya başlar. Bu sevgiyi kilisenin bahçıvanı olan yaşlı adamda bulur. Onu tıpkı dedesi gibi sever. Çok fazla zaman geçmeden Nelly'de hastalanır. Hastalıktan kurtulamaz ve ölür. Nelly'i dedesinin yanına gömerler. Ölen kişi yalnız Nelly değildir. Kitabın sonunda Daniel Quilp'te ölür. Kötü adamın bütün serveti karısına kalır. Kit,çalıştığı evin hizmetçisi olan Barbara ile evlenir. Çocuklarına sürekli Nelly'nin hikayesini anlatarak onu ölümsüzleştirir. Eserin kurgusu teknik yönden zayıf kalsa da Dickens'in akıcı anlatımı ve güçlü betimlemeleriyle yaklaşık yedi yüz sayfaya ulaşmaktadır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/araba-sevdasi", "text": "Osmanlı Edebiyatının ünlü şairlerinden biri olan Recaizade Mahmud Ekrem'in tek romanı olan Araba Sevdası ilk olarak 1896 yılında yayınlanmış ve büyük beğeni toplamıştır. Türk edebiyat klasikleri arasında yer alan ve tekrar tekrar yayınlanan kitap halen günümüz de okunması gereken romanlar listesinde yer almaktadır. Bihruz Bey eski vezirlerden paşanın oğludur. On beş senedir İstanbul'a ayak basmamış olan babasıyla küçük yaşında memleket memleket dolaştığı için Bihruz Bey bir çocuğun öğrenmesi gereken bilgileri on altı yaşına kadar öğrenememişti. Bihruz Bey yabancı hocalardan ders alıyordu. Bütün hocaları işten çıkarıyordu. Saçlarını kestirir, terzide kıyafetler ısmarlar, kunduracıya ölçü verirdi. Alafrangalığa meraklıdır. Terzilerle, garsonlarla, berberlerle Fransızca konuşur. Gün gelir babası ölür. Paşanın vefatı üzerine oğluna yirmi sekiz bin liralık miras kalır. Bihruz Bey bu büyük serveti kısa zamanda yok edecek eğlence hayatına koyulur. Bihruz Bey bir gün at arabasıyla giderken çok güzel sarışın bir kız görür. Bu kızı gördüğü gibi kalbi çarpmaya başlar. Bihruz Beyin yanındaki arkadaşı bu hanımefendiyi tanır. Kız arabadan indiği gibi Bihruz Bey onu takip eder. Kızla konuşmaya çalışır; fakat başarılı olamaz. Kızın adı ise Periveş'tir. Bihruz Beyin aşık olduğu Periveş Hanım öyle soylu bir aileye mensup değildir. Periveş Hanım, Mağmum Efendi denen adamın eski eşidir. Sonradan ise Zamiye Hanımla yaşamaya başlar. Bihruz Bey , Periveş'e gücenmiştir ve içini dökecek bir mektup yazmak ister. Cuma günü onu bekleyecek ve mektubu ona verecektir. Gece uyuduğunda bile sürekli Periveş'i görmüştü. Bihruz Bey mektubu yazmaya başladı. Kendini soylu gösterecek şekilde Fransızca kelimeler kullanıyordu. İçindeki aşkı, kederi, özlemi bir bir mektuba aktardı. Mektubu en az on defa okudu. Hiç bir kusur bulamadı. Mösyö Piyer adlı Bihruz'un yanında çalışan bir adam vardı. Bu adam 65 yaşlarında siyasete ilgi duyan bir Fransızca öğretmeniydi. Menfaatçi birinin tekidir. Bihruz'dan para çekmeye çalışır. Mösyö Piyer zaman zaman Bihruz' a şiirler okuyordu. Bihruz Bey aradan günlerin geçmesiyle tekrar Çamlıca'ya gitti. Saatlerce kadını bekledi ki mektubu ona verebilsin. Fakat ne kadın göründü ne de landosu. Bihruz Bey bekledikçe umudunu kaybetti. Ona aşkını itiraf etmek istiyordu. Kadını görmediği günler azap çekiyordu. Bir gün çıkarıp yazdığı mektubu tekrar okudu. Mektupta '' siyah çerde '' adlı bir söz yer alıyordu. Bihruz bunun anlamını merak etti ve Naim Efendiyi çağırdı. Naim Efendi ise Arapça ve Farsçayı çok iyi bilen bir adamdı. Siyah çerdenin anlamına sözlükte baktılar ve anlamının siyah bir at olduğunu gördüler. Bihruz Bey bunu görünce kadının buluşmaya neden gelmediğini anladı. Kadına siyah at demişti ve bunun için üzülüp durdu. Neyse ki kadına çıkarıp yeni bir mektup yazdı o kelimeyi dediği için affetmesini diledi, kadına yalvardı. Mektubu vermek için günler boyu bekledi ama kadını görmedi. Mektup da cebinde eskiyip gitti. Bihruz Bey bunun üzerine odasından bile çıkmıyordu. Kadını hayal ediyor, düşlerinde ona kavuşabiliyordu. Periveş Hanımın ise hiç bir şeyden haberi yoktu. Bihruz Bey haftanın her günü mesaiye gider gibi Çamlıca'ya gidiyordu. Bihruz Bey beş dakika rahat olamıyordu. Kırlarda hem araba sürüyor hem de gezinti yaparken hayallerinde Periveş'ten özür diliyordu. Tam bu esnada Bihruz Beye bir mektup geldi ve Mösyö Kondoraki mektubu efendisine verdi. Mektubun içinde eskiden kıyafetlerini aldığı dükkanın parasını vermesi gerektiğini ya da arabasının ve hayvanlarının haciz edileceği yazılıydı. Bihruz Beyin de artık parası kalmamıştı. Bunu nasıl ödeyeceğini düşünüyordu. Diğer gün arkadaşı Keşfi Beyi gördü. Ona sarışın kadın Periveş Hanımı sordu. Adam kendisinin de artık Periveş Hanımı görmediğini ve onun veremden dolayı öldüğünü söyler. Bu habere Bihruz dayanamaz tüm dünyası başına yıkılır. Bihruz aslında Keşfi'nin dediklerine inanmaz; ama Keşfi bir konuşur ki adamı inandırır. Keşfi Bey yalancının tekidir. Arkadaşları arasında bu huyuyla ün kazanmıştır. Bihruz Bey yemeden içmeden kesilir, psikolojisi bozulur. Periveş Hanımı görememek ona azaptır. Bir gün dışarda gezerken Periveş Hanım'ı görür, ona seslenir; fakat kadın duymaz. Bihruz Bey, Keşfi'nin yalan attığını anlar. Keşfi'ye gelip bunun hesabını sorar Keşfi ise kızın ikiz kardeşinin olduğunu ancak kardeşini görebileceğini söyleyip yine yalan atmıştır. Bihruz Bey bu yalana da inanır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/arafatta-bir-cocuk", "text": "Arafat'ta Bir Çocuk: İş için köyünden Almanya'ya göçen bir ailenin oğlu olan Yılmaz, altı aydır okula gitmesine rağmen Almancayı öğrenememiştir. Üstelik sarı yaban dediği çocuklarla da kaynaşamamış, soğuk ve uzak gördüğü mavi gözleri hep bir tehdit olarak algılamıştır. Eski eşyaların atıldığı bir yerde bulduğu uzun siperlikli boyacı şapkasının altına sakladığı kıvrım kıvrım, güçlü, kapkara saçları, yüzünde her daim rahatsız edici bir gülümsemesi, cebinde sakladığı çakısı, okulda her gün şiddetini arttırarak yarattığı olaylar özel eğitim uzmanlarını çaresiz bırakmıştır. Okulun ilk günü kendisini alaya alan şişman Alman çocuğun beyaz, tüyden gözleri bile görünmeyen köpeğini tıraş etmesi sonucu babasından yediği tokat bile pişman oldurmaz yaptığından. Okulun her kapısını açan anahtarı kaybeden çocuğun suçlu olarak Yılmaz'ı işaret etmesi ve okul yönetiminin anahtarı diğer Türklere verdiğine inanması Yılmaz'ın hırçınlığının hiç de boş yere olmadığının kanıtıdır. Peter'in ona şahitlik etmesiyle ilk yabancı arkadaşa sahip olduğunu zanneden Yılmaz, Peter'in annesinin oğlunun yabancılarla arkadaşlık etmesine izin vermediğini öğrenmesinin ardından yeniden yalnızlığına döner. Bütün Kuşların Uykusu: Arkadaşı Sabahattin'in ailesine oğullarının nasıl öldürüldüğünü anlatmak için giden bir gencin öyküsüdür bu. Gerçekleri bir masalın ardına saklanarak anlatan genç, ömür boyu kapanmayacak bir yaranın sahibidir artık. Dokuma İşçisi ile Şair: Ülkenin içinde bulunduğu siyasi kargaşayı gazetelerden endişeyle takip eden ve bu konu hakkında yazdığı şiirlerle edebiyat dünyasında kendine bir yer edinen Şair, bir sabah arkadaşı Abdullah'ın aralıksız çaldığı zille uyanır. Abdullah, iki aydır aranan, 20 yaşındaki dokuma işçisi Adanalı Zeynel'i Şair'in evinde saklanması için getirmiştir. Şair, olanlara seyirci kalmayı kendine yakıştıramadığı için bu saklama işine önce çok sevinir. Ancak gün geçtikçe takip edildiği sanrısı peşini bırakmaz. Sık sık yaşadığı psikotik ataklardan kurtulmanın en iyi yolu ise Zeynel'in gitmesidir. Bir Arpa Boyu: On sekiz yaşındaki Berat Koza, üniversitede katıldığı siyasi eylemler nedeniyle sahte pasaportla Almanya'ya doğru yola çıktığında takvimler 22 Nisan 1972'yi göstermektedir. Berat bir süre arkadaşının, Türk Hava Yolları acenteliğini yapan dayısı Necmi'nin dükkanında kaldıktan sonra bir kahvede tanıştığı birkaç Türk üniversite öğrencisinin önerisiyle Kopenhag'a gider. Onun gibi siyasi bir sürgün olan Demir'in evinde kendini huzurlu hissettiği kısa bir anın ardından postacının getirdiği Cumhuriyet gazetesinde okudukları ona, umutlarının boşa olduğunu Türkiye'den hiç çıkmadığını, hiçbir zaman da çıkamayacağını; sınırların, yolculukların, buralara gelmesinin durumu daha da ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramayacağını hissettirir. Seçenek: Siyasi olaylara katılan bir üniversite öğrencisi olan Erdem, on beş günlük bir saklanışın ardından sahte kimlikle bir Anadolu kentine gelir. Başlarda saklanmak için en uygun yerin orası olduğunu düşünse de sürekli duyduğu yakalanma endişesi babası Prof. Fahrettin Beyin haklılığını kanıtlar. Yurtdışına gitmek en iyisidir. Görüş: Müslim Acar, sürekli gittiği kulüpte kendisini söven adamı bıçakla yaraladığı için tutuklu olarak yargılanmaktadır. İlk görüş gününde, ardında bıraktığı karısı Hayriye ve iki çocuğu için endişelerini Hayriye'ye yansıtmamaya çalışsa da karısı da aynı umutsuz havanın içindedir. Almanca konuşma zorunluluğu da meramlarını birbirlerine ifade etme konusunda büyük bir engeldir. Üniforma: Bekir, figüran olarak çalıştığı film şirketinden çaldığı polis üniformasıyla otobüslere ücretsiz binmekte, önüne gelen lokantada yiyip içip para ödemeden çıkmakta, sigarasını bedavaya getirmekte, hatta bir sapıktan kurtardığı Sıdıka adlı lise öğrencisiyle zorla buluşmaya çalışmaktadır. Gün gelir, aşırıya kaçan inanmışlıkla açlık grevi yapan İstanbul Üniversitesi öğrencilerinden birini cop yerine atölyenin birinden edindiği bir lastikle öldüresiye döver. En sonunda sigaracılardan birinin sivil polis çıkmasıyla yakayı ele verir. Ancak içine düştüğü hasaret nedeniyle, atıldığı koğuşta ona yardımı dokunan öğrenciler hakkında asılsız ihbarda bulunmakta hiç tereddüt etmez. Sıkıntılı Günler: Bir reprezant olan Mehmet Özver, düşük benlik saygısının acısını karısı Firdevs ve iki çocuğundan çıkarmaktadır. Ayın ilk pazartesi günü bütün firma temsilcileriyle geziye gideceği sabah da öfkesini oğlu Bayraktar'a yansıtarak evden ayrılmıştır. Akşam olduğunda diğer reprezantlarla içmesinin ve oynadığı kumarın ardından hayatta tek yakınının ailesi olduğunu fark eder ve ani bir kararla eve döner. Birkaç dakikalık ideal eş ve ideal baba rolünün ardından karısına yaptığı ani çıkışla özüne döner. Ömrünün on iki yılını dünyanın farklı ülkelerinde siyasi sürgün olarak geçiren Zülfü Livaneli'nin yabancılaşma teması etrafında oluşturduğu sekiz öyküden oluşan bu kitabı aynı zamanda yazarın edebiyat alanındaki ilk eseridir. Kitapla aynı adı taşıyan bir de 1981 İsveç yapımı bir film vardır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ardinda-biraktigin-kadin", "text": "1916 yılında Fransa'nın St. Peronne kenti Almanların işgali altındaydı. Sadece Peronne değil tüm Fransa Almanların işgali altındaydı. Ressam Edouard Lefevre savaş için cepheye gitmişti. Eşi Sophie ise Peronne'a ailesinin oteline gitmişti. Orada ablası Helen ve kardeşi Aurelien ile otel Le Cog Rouge'yi işletiyorlardı. Ablasının da kocası cephedeydi. Bir süre sonra almanlar oraya el koydu ve onlardan kendilerine her gün akşam yemeği hazırlamalarını istedi. Bu şekilde yemek artıklarıyla Helene'in çocukları Mimi ve Jean'ı da doyurabiliyorlardı. Duvarda Sophie'nin kocasının çizdiği bir portresi vardı. Bu portre komutan Friedrich Hencken'in ilgisini çekmişti. Sürekli bu resme bakıyordu. Otele gelip gittikçe Sophie ile ilgilenmeye başlamıştı. Sophie de bu ilgisini fırsat bilerek ondan kocasını kurtarması için yardım istedi. Çünkü kocasının Almanlara esir düştüğünü öğrenmişti. Komutana isterse portreyi de alabileceğini söyledi. Komutan gece yanına gelmesini istedi. Gece portreyi de alarak komutanın yanına gitti. Ama komutanın isteğini gerçekleştiremedi. Komutan onu kovunca portresini de alarak gitti. Sophie kocasını kurtarmak için elindeki şansı kaybettiği için üzülmüştü. Bir gün kasabadaki Liliane almanlar tarfından götürüldü ve kızın Edith'in bakımını Sophie yüklendi. Bir zaman sonra Sophie'yi de almaya geldiler. Ablası kaçmasını isterken o kendisinin Edouard'a götürüleceğini düşündü ve kaçmadı. Almanlar tarafından oradan oraya götürülürken Liliane ile karşılaştı. Artık yanında bir arkadaşı vardı. 2006 yılında Liv Halston kocasının eseri cam evinin duvarında duran Ardında Bıraktığın Kadın portresine bakıyordu. Kocası David hayatını kaybetmişti ve bu büyük evde yalnız başına yaşamaya çalışıyordu. Maddi durumu kötüydü ve vergi borçları birikmişti. Bir gün eski arkadaşı Mo ile karşılaştı ve kendisi bile ne dediğinin farkına varamadan ona evinde kalabileceğini söyledi. Bu önce kısa süreliydi ama Mo sürekli onda kalmaya başlamıştı. Bu durum Liv'in hoşuna gitmeye başlamıştı. Çünkü yıllardır yalnız yaşamaktan sıkılmıştı. Liv sıkıldığı bir gün bara gitti ve içmeye başladı. Burada bankadan çektiği paranın da içinde olduğu çantasını çaldırdı. Eski polis olan Paul onunla ilgilendi ve onu polise götürdü. Liv çok sarhoş olduğu için evini hatırlayamadı. Bu yüzden Paul Liv'i kendi evine götürmek zorunda kaldı. Gece boyunca konuştular ve Liv hayatını hiç tanımadığı Paul'e anlattı. İkisi de birbirinden etkilenmişti. Fakat Liv sabah Paul'e görünmeden evden çıkıp gitti. Paul savaş döneminde çalınan sanat eserlerini bulan TARP şirketinde çalışıyordu. Edouard Lefevre'e ait bir tabloyu arıyorlardı. Paul emniyetteki arkadaşları sayesinde çantayı buldu ve Liv'in evini öğrenip çantayı ona götürdü. Bundan sonra ikisi sürekli görüşmeye başladı. Liv bir gün Paul'ü evine çağırdı. Çok güzel vakit geçirdiler. Fakat Paul birden duvardaki tabloyu gördü. Bu tablo aradıkları Ardında Bıraktığın Kadın tablosuydu. Paul hiçbir şey söylemeden çıkıp gitti. Liv'e ne söyleyeceğini bilmiyordu çünkü Liv kocasının hediyesi olan bu tabloyu çok seviyordu. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Paul geldi ve durumu Liv'e anlattı. O tablonun savaş döneminde çalındığını sahibinin onu almak istediğini söyledi. Paul'e göre resmi almak için hakkı da vardı. Liv resmi vermek istemedi. Resmi David'in parasıyla aldığını söyledi ve sakladığı faturayı da ona gösterdi. Liv Paul'ün baştan beri kendisiyle resim için ilgilendiğini düşündü. Liv resmi vermek istemeyince olay mahkemeye taşındı. Mahkeme süreci maddi açıdan Liv'i çık etkileyecekti. Avukatı bu konuda Liv'i uyardı. Fakat Liv tablodan vazgeçmedi. Resmin çalınmadığıyla ilgili kanıtlar aramaya başladı. Sophie'nin yeğeni Philippe Bessette'ye ulaştı ve ondan Sophie hakkında bilgi aldı. Bessette babası Aurielen'in Sophie'yi sevmediğini, onun ismini söyletmediğini anlattı. Mahkemeye David'in resmi aldığı kadın Marianne Baker de katıldı ve resmi David'e kendisinin sattığını söyledi. Resim annesine aitti ve annesine de hediye edilmişti. Zorlu mahkeme süreci Liv ve Paul'ü çok yıpratmıştı. Paul Liv'i seviyordu bu işte onunla farklı taraflarda olmaktan hiç memnun değildi. Liv de sürekli Paul'ü düşünüyordu. Liv maddi sıkıntıdan dolayı David'den kalan evini satışa çıkardı. Paul resimle ilgili tekrar sorular sormak için Marianne Baker'a gitti. Annesi Louanne Baker'ın tuttuğu not veya günlük olup olmadığını sordu. Marianne ona muhabir olan annesinin günlüklerini gösterdi. Paul bu günlüklerin içinde resmin ona nasıl hediye edildiğini anlattığı bölümü buldu. Bu belge resmin Liv'de kalmasını sağlayabilirdi. Ama bunu kendisi Liv'e vermedi. Marianne'den vermesini rica etti. Marianne de bunu memnuniyetle yaptı. Çünkü önceden hediye olduğuyla ilgili bir kanıt olmadığı için annesini hırsız olarak nitelendiriyorlardı. Paul'ün bulduğu belgeyle resmin Liv'de kalma olasılığı yükselmişti. Fakat günlüğün devamını okuyan diğer avukatlar resmi Louanne'ye hediye edenin komutanın eşi olduğunu söylediler. Bunu nüfus sayım kayıtlarıyla da kanıtladılar. Bu sayede resmi komutanın çalmış olabileceği ihtimali ortaya çıktı. Liv bir kez daha hayal kırıklığına uğradı. Paul işi bıraktı ve Liv'in yanına geldi. Bir daha onu bırakmayacaktı. Ama Paul resmin Liv'den alınma sebebini kendisi olarak görüyordu ve Liv'in kendisini suçlayacağını düşünüyordu. Paul araştırmalarına devam etti ve annesi Almanlar tarafından götürüldükten sonra Sophie'nin yanında kalan Edith Bethune'ye ulaştı. Mahkemeye onu getirdi. Edith resmin hiçbir zaman çalınmadığını çünkü resmi komutana kendisinin verdiğini söyledi. Komutan Sophie'ye yardım etmişti ve onu kocasıyla buluşturmuştu. Başka isimlerle Almanya'nın İspanya kıyısında yaşamaya başlamışlardı. Sophie, sık sık Helene'e mektup gönderiyordu. Mektuplarında resmi komutana vermelerini istemişti. Bunun üzerine Edith resmi komutana vermişti. Edith'in söyledikleriyle resmin Liv'de kalacağı kesinleşmişti. Çünkü resim hiçbir zaman çalınmamıştı. Liv ayrıca Sophie'nin kocasıyla buluştuğunu duyunca çok sevinmişti. Çünkü Sophie bunu hak ediyordu. Paul artık kendisini suçlu hissetmiyordu. Artık Liv ile mutlu bir hayatları vardı. Ardında Bıraktığın Kadın Konusu Jojo Moyes, romanlarında gülerken ağlatan, aşık ederken kalp kıran bir tarza sahip ve her romanında okuyucularına duygusal bir aşk hikayesi sunarken onları hüzünlendirip ağlatmayı da ihmal etmiyor. Ardında Bıraktığın Kadın romanı da yine Jojo Moyes tarzı diyebileceğimiz bir aşk romanı. Ardında Bıraktığın Kadın iki farklı zaman diliminde birbiri ile bir tablo ile bağlı iki hikayeyi anlatıyor. Sophie genç ve güzel bir kadındır.Ressam olan kocası savaş nedeni ile gitmek zorunda kalmıştır ve Sophie küçük bir otel işleterek ailesine bakmaya çalışır. Savaşın ilerlemesi ile Sophie otelinde Alman askerlerini ağırlamak zorunda kalır. Bu nedenle Sophie tüm huzurunu yitirir ve güvenliği için bazı şeylere boyun eğmek zorunda kalır. Sophie'nin kocası geride Sophie'nin mükemmel bir tablosunu bırakmıştır ve Alman komutanın bu tabloyu görmesi ile Sophie'nin hayatı tamamen değişecektir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/arkadasima-veda", "text": "Hayatınızı borçlu olan bir insanı ne kadar tanımak istersiniz? Yoksa onun kahraman olduğunu inkar mı edersiniz? Gerçek bir hikayeyi nasıl elde edersiniz? İşte Ata'mızı konu olan ve Zülfi Livaneli'nin elinden çıkan Arkadaşıma Veda Atatürk'ün hayatını hikaye şeklinde muazzam anlatmış. Arkadaşıma Veda kitabı kesinlikle bir eleştiri, hakaret ya da kesin bir biyografi yazısı kadar ağır bir üsluba sahip değil. Aksine hikaye tarzında; Mustafa Kemal Atatürk'ün yaveri olan Salih Bozok'un ağzından anlatılmaktadır. Başlangıçta Atatürk'ün ölüm sabahı Salih Bozok'un gözünden aktarılmıştır. Doktorların Atamızın başında koşuşturmalarını ve o gün dünyaya çöken ağır kasvet ve hüznü... Salih Bey, Mustafa Kemal Atatürk'ün daha mektepten arkadaşıdır ve her şeylerini beraber geçirip atlatmışken; ölümde de Mustafa Kemal Atatürk'ü yalnız bırakmak istemiyordu. Bu yüzden oğluyla konuşup vedalaştı. Ama asıl olay ise ölümünden önce oğlu Muzaffer'e bıraktığı mektuptaydı. Çünkü biz olayı mektubun yazılım aşamasında okuyoruz. Salih Bozok daha Zübeyde Hanım'ın Mustafa Kemal Atatürk'ü mahalle mektebine vermek istediği dönemden başlıyordu anlatmaya... Ali Rıza Bey ile Zübeyde Hanım'ın; Mustafa Kemal'i hangi okula vermek istedikleri ile alakalı. İlk başta Zübeyde Hanım'ın istediği mahalle mektebi olsa da Ali Rıza Efendi vefat edince, Zübeyde Hanım kocasının vaziyetini yerine getirmek namına Mustafa Kemal'i askeri okula gönderdi. Mustafa Kemal'in dayısının yanında geçirdiği kısa bir çiftlik hayatı olmuştu. Zübeyde Hanım, oğlunun asker olmasındansa çiftlik işlerini öğrenmesini her ne kadar başlarda yeğlese de daha sonra kendi isteği ile Selanik'e çocukları okusun diye dönmüştür. Mustafa Kemal bir gün okulundan eve geldiğinde evde bir yabancı görmüştür. Ve daha sonra da öğrenmiştir ki o yabancı annesinin yeni eşiydi. Zübeyde Hanım sadece çocuklarının başında bir baba figürü ve kendilerini koruyup kollayacak birinin olmasını istediğinden dolayı tekrardan evlenmiştir. Lakin Mustafa Kemal bunu kabullenemeyip çok uzun yıllar annesi ile küs kalıp onlardan uzak kalmıştır. İstanbul Harp Akademi'sindeyken annesi ile son zamanlarda mektuplaşmış ve Selanik'e döndüğünde yıllardan beri süre gelen hasreti dindirmek adına annesi ve kız kardeşinin yanına gitmiştir. Üvey babası Ragıp Efendi ile konuşmuş ve anlaşmıştır. Mustafa kemal Trablusgarp Cephesinde savaşırken Selanik düşürülmüştü ve artık düşmanların elindeydi. Zübeyde Hanım ve kızı Makbule İstanbul'a göç etmişlerdir. Lakin o zamanlarda Mustafa Kemal ile herhangi bir iletişim kurabilecekleri araç gereç yok. Mustafa Kemal ailesini en yakın arkadaşı olan ve mektubu yaza kişi, Salih Bozok'a emanet etmiştir. Ama Salih Bozok, Mustafa Kemal'in istediğini yerine getirememiştir. Atatürk, ailesini arkadaşına sorduğunda ve acı gerçeği öğrendiğinde bile arkadaşına hiçbir zaman sırt çevirmemiştir. Mustafa Kemal annesini ve kardeşini daha sonra bulup Ankara'da bir daireye yerleştiriyor. Ve artık bugün ki Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerini atmaya başlıyor. Bulduğunu cephelerin yanı sıra bir sürü kongrelere katılıyor. Büyük devlet adamları ile oturduğu masada gelecekte ki kurmuş olacağı devletin özelliklerini paylaşıyor ve onları hep yaptığı gibi defterine not alıyordu. Mustafa Kemal, İzmirli olan Latife adında modern ve her Türk kadının olmasını istediği bir kadınla evlenmişti. Lakin lise dönemindeyken bile asker sadece asker düşüncesini benimseyip şiir yazmayı bıraktığı gibi; eşi Latife Hanım ile ilgilenemeyip ve sürekli zıt fikirlere düştüklerinden bir süre sonra boşanmışlardır. Artık TBBM açılmış, Türkiye Cumhuriyeti ilan edilmiş ve Atatürk'ün ' Ey Türk Gençliği!' diye seslendiği Nutuk adlı kitabı paylaşılmıştı. 10. Yıl kutlamaları bile gerçekleşmişti. Lakin bir süre sonra 15. Cumhuriyet kutlamalarında Mustafa Kemal Atatürk ayağı kalkamayacak kadar rahatsızdı. Bu milli bayramı halkıyla kutlayamayacağı düşüncesi onu çok üzüyordu. Lakin halk hiçbir zaman Mustafa Kemal Atatürk'ü yalnız bırakmamış ve 15. Zafer kutlamalarını Dolmabahçe Sarayının önünde gerçekleştirmişlerdir. Salih Bozok mektubunu burada bitirmiş ve ailesine şükranlarını sunmuştur. Ve şimdi bu Cumhuriyet 93 yaşında. Sen merak etme Atam bu vatan bize emanet. Her çocuğun ve yetişkinin okuyabileceği yalın bir dile sahip Arkadaşıma Veda. Atatürk'ün kim olduğu, arkadaşları, ailesi, prensiplerini bilmek; bize bu devleti emanet eden adamı tanımak, tüm Türk milletinin görevidir. Lütfen Mustafa Kemal Atatürk'ü çocuklarınıza okutun. Yazan: Selin Gürcüoğlu Arkadaşıma Veda Konusu Türk edebiyat dünyasının usta kalemlerinden Zülfü Livaneli Arkadaşıma Veda kitabı ile yine çocuklara yönelik mükemmel bir eser sunuyor. Arkadaşıma Veda kitabında Zülfü Livaneli Atatürk'ün yardımcısı Salih Bozok'un dilinden Mustafa Kemal'in hayat hikayesini anlatıyor. Daha Selanik'te tanışmalarından Atatürk'ün ölümüne kadar olan sürede Atatürk'ün yanında olan ve mükemmel tecrübelere tanıklık eden Salih Bozok'un gözünden çocuklara hitaben yazılan kitap çocuklar için mükemmel bir Cumhriyet arşivi niteliğinde."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ask", "text": "Türkiye'nin en ünlü yazarlarından biri olan Elif Şafak'tan aşk üzerine mükemmel bir eser. Mevlana'nı Aşk Şeriatı kavramından yola çıkarak dini öğeler ile aşkı birleştirdiği kitap okuyucularına aşk konusunda farklı bir deneyim yaşatıyor diyebiliriz. Elif Şafak Aşk romanında aşkı anlatırken Amerikalı bir ev kadınının hikayesini kullanıyor. Ella ismindeki orta yaşlı ve düzenli bir hayatı olan kadın iş arayışına girer ve fırsat olarak karşısına bir yayınevinde editör asistanı olarak bir iş çıkar. Okumayı seven Ella Zahara adında bir yazarın asistanı olur ve ilk iş olarak da tasavvuf felsefesini konu olan tarihi bir romanı okuyup değerlendirmesi istenir. Ella için ilk başta basit bir iş gibi görünür fakat romanı okudukça etkisinden kurtulamayacak ve hayatında farklı değişikliklere gidecektir. Aşk romanında Amerikalı bir kadının Mevlana ile tanışması ele alınıyor. Bu tanışma sonrası kadın aşkı yeniden keşfediyor ve bu aşkın peşinden bir yolculuğa sürükleniyor. Kitabın en ilgi çekici yanlarından biri de aşkın 40 kuralı. Elif Şafak bu 40 kuralı tamamen kendi hayal gücü ile yaratmış ve bunu kullanırken Şems'in söylemlerinde de olukça etkilenmiş. Bu kurallardan bazıları aşağıdaki gibi. Yaratanı tanımladığımız kelimeler aslında kendimizi nasıl tanımladığımızı gösterir. Korkulacak bir varlık geliyorsa aklımıza kendimiz de korku içindeyiz demektir. Aşk ve sevgi geliyorsa akla o zaman sende aşk ve sevgi dolusundur. Evrende her yerde Allah'ı görebilirsin çünkü o her an her yerdedir. Aklın kimyası ile aşkın kimyası birbirinden çok farklıdır. Akıl korka korka en ufak detayı düşünerek hareket eder fakat aşk doğaçlama yaşamaktır bir anlamda. Hayatta başına ne gelirse gelsin karamsarlığa kapılma. Allah bir şekilde sana yeni bir yol gösterecektir. Aşk aslında bir seferdir. Yolculuğa çıkan herkes nasıl bir şekilde değişiyorsa aşkı yaşayanda bir şekilde değişmektedir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ask-kopekliktir", "text": "Ahmet Ümit birçok hikayeyi tek kitap halinde bizlere sunarak büyük haz ve heyecanı bir arada yakalama fırsatı vermektedir. On ayrı aşk öyküsü, yalansız realiteden uzaklaşmadan, birbiri ardına sıralanan birçok hikayeden oluşmuştur. Hikayede ki karakterler birbirinden kopmadan sizin zihninizde ki en özel kapının anahtarı olabilecek ve tüm gerçekleri çıplaklığı ile göz önüne sürerek idinizi rahatlatmaya çalışacaktır. Kitabı elinize aldığınız andan itibaren farklı kişilerin dünyaları sizi kendine çekerek tutkulu aşklarını hissetmenizi sağlamaktadır. Hoş ve etkileyici imgeler dizisi ile sizi kitaba hayran bırakmakta ve sonucunu tahmin etmenize müsaade etmeyerek heyecan duymanızı sağlamaktadır. Kitap on bölümden oluşmaktadır ve her bölümde ayrı konular sizlere sunmaktadır. İlk hikayede imgesel kelimelerin ağırlıklı olduğu bir bölümdür. Aşkı rüzgar esintileri ile eşdeğer kılan ilk olarak şarkıların eşlik ettiğim ezgisel notalara benzetmektedir. Farklı bakış acıları ile rüzgarın aslında çiçeklere değil de onlarda oluşan yapraklara tutkulu olduğundan bahsetmektedir. Rüzgarı en üst seviyede ki aşka benzettiği için çiçekleri farklı varlıklar olarak görmektedir. Rüzgar şarkıya başladığında yapraklar döküleceğine inanılmıştır. Öyle ki onun yüzünden öldüğünü düşündüğü yaprakları canlandırmaya çalışmasından bahseder ve ilk bölümden de anlaşılacağı üzere doğada bulunun yaprak, rüzgar, güneş, ağaç gibi kavramlara aşkı iliştirmeyi başarmış ve onlar arasında ki döngünün tutkusal bir bağ olduğu güzel bir bölüm yaratmıştır. İkinci bölüme geldiğimizde farklı mantığı ile hareket etmeyi kendine yaşam ilkesi edinen bir beyefendinin kendini farklı bir aşksal döngü içerisinde bulması ile alakalıdır. Mutlu bir evliliği olan bu beyefendiye genel manada bakıldığında mantığı sayesinde mutlu olduğunu ve duygusal hislere bağımlı kalmadığı görüşü bir kadını görmesi sonucu mantığa bir ihtilal niteliğinde hareket etmeye başlamıştır. Ofisinin önünden geçen bir kadına dikkat etmesi sonucu yıllar önce yani evlenmeden hemen önce rüyasında gördüğünü hatırlar. Kadın her gün aynı saatte ofisinin önünden geçer. Bir gün aynı saatte kadını gören adam koşarak yanına gider ve kadını konuşmak istediği önemli bir konu olduğunu ve ofiste konuşmak istediğini söyler. Kadının bu teklifi kabul etmesi üzerine ofise geçerler ve kadının tutkulu bakışları, duruşu, parfümünün kendine çekmesi ile adamın duyduğu heyecan çok daha fazla artmaya başlar ve artık mantığı adamı terk etmiş bir vaziyet alır. Rüyasından bahsetmeye başlayınca kadının da onu rüyasında gördüğünün anlatması ile bulundukları durum daha ilginç bir hal almıştır. Oda içerisinde bir anda sevişmeye başlayan bu çiftimizin tutkuları bir anda farklı bir boyuta geçer ve tutkulu davranan kadının yerini bir an da kaba ve farklı cümleler kullanan bir kadın almıştı yaşadığı şoktan bir türlü kurtulamıyordu. Bir an da bu fanteziyi anladığını ve artık parasını vermesi gerektiğini söylemeye başlamıştı. Parasını aldıktan sonra çıkıp yürüyen kadının arkasından hayal kırıklığı ile bakıyordu artık. Yaşadığı hayal kırıklı mantığı ile duygusu arasında savaş açmasını sağlamıştı. İkinci öyküye geldiğiniz de bir otobüs yolculuğu sizi karşılıyor olacak. Yaşlı bir amcamızın genç bir adamın yanına oturması ve sohbet etmeye başlaması ile öykü başlıyor. Aşk konusu açılmıştı aralarında ve dedemiz aşkın bir bela olduğunu ve görücü usulü evliliklerin daha makbul olduğundan bahsetmeye başlamıştır. Lakin çocuk neden böyle merak ettiğini sormuş ve dedemiz anlatmaya başlamış olanı biteni. Musevi bir ailenin kızına aşık olmuştu dede. Din farkı, kültür farkı derken evlilik rüyalarında bile zor görünür olmuş. İshak Amca kızın babasıdır ve işi belli bir zaman sonra kötü gitmeye başlayınca Florisi Yasef adında yaşlı ama zengin bir adama vermişler. Babası ölünce kuyumcu dükkanının başına geçmiş ve kendini işlerine vermiş. Lakin Floris unutmasına izin vermek istemezcesine dükkana gelip bilezik yaptırmak istediğini ve bitince eve getirmesini söylemiş. Göz alıcı bir bilezik yapıp evine götürmüş ve Floris evine almış bu genç aşığı. Her gün Yasef çıkınca o da soluğu Florisin evinde almaya başlaması mahallenin diline düşmesine sebep olmuş. Yaşlı eşinin kulağına da gidince kimseyi kırmadan kavga çıkarmadan Halepin yolunu tuttular. Genç aşık peşlerinden gitmiş lakin Floris evine başka bir erkeği aldığını görünce hayal kırıklığı yaşamış ve geri dönüp gitmiş. Mola olunca muavin yanına gelip Vakkas dedenin biraz sıkıntılı olduğunu ve aşık olduğu kadını ve eşini öldürdüğünden bahsetmesi ile devam eden etkileyici bir hikaye oluşturmuştur. Üçüncü öykü ise ellili yaşlarında Numan isimli bir efendinin başından geçen talihsiz olayları anlatmaktadır. Evlenmemiş olan Numan Bey kadınları bir matematik problemi olarak tarif etmekte ve kadınları çözmek için farklı bir yöntem olduğu düşündedir. Numan Beyin Müge adlı bir bayan ile tanışması, onunla evlenmesi kendinden 20 yaş küçük bir bayan ile çatışmaları ve yaşadığı vurgun, onun literatüründe çözemediği bir problemin hayatını nasıl etkilediğinden bahsediliyor. En sonunda ise öyle bir kadın seviyor ve her gün çiçekler götürüyor. Bu durumun adına ise Ahmet Ümit Aşk Çözümsüz Bir Problemdir olarak kitaba dökülüveriyor. Arada geçen tüm hikayeler de farklı hayatlar, sonu asla olmayan tutkular arasında ilerliyor ve bütün hikayeler güneş, rüzgar ve çiçekler arasında ki döngüler gibi ilerliyor. Hikayelerin arasında kitaba ismini veren ve son hikaye olan Aşk Köpekliktir isimli hikaye yer almaktadır. Ayşe isimli karakter bir bara girdikten ve barmen ile konuşmalarından oluşan bir hikayedir. Ayşe'nin barmene anlattıklarını, olanı biteni aradığı aşkından bahsediyordu. Sonsuz sürecek aşkı ile bu barda tanışmışlardı. Ayşe'nin sonsuz aşkı Stefandı. Rafo barda bulunan barmendi ve Stefan hakkında bir şeyler öğrenmeye çalışan iki kişinin karşılıklı konuşmalarının ve kendilerini rahatlatmaya çalışmalarının hikayesinden oluşmaktadır. Stefan Ayşe'ye beş satırdan oluşan bir mektup ile veda etmişti. Stefan o barda şarkı söyleyen biri idi ve bir kadın için buraya gelmişti. Aradığı kadın Ayşe'ye çok benziyordu ve Ayşe ile ilişkileri bu doğrultuda başlamıştı. Stefanın aslında oldukça farklı bir aşka tutulduğu ve bir seri katili araması ile başlamıştı bu durum. Stefan ise hem bir polis hem de müzik ile uğraşan bir adamdı. Kadının küçük yaştan itibaren hayatı çok zor olmuş ve kötü insanlar seri katil doğurmuştu artık. Tatilde iken babasının öldürülmesi annesinin ve kendisinin tecavüze uğraması sonucu kendini hayattan ve kaderden intikam almaya sürüklemişti. Lakin bu durumu yenip Stefan'a geri dönmesi ile Ayşe'nin kötü günleri başlayıp her geve bu bara gelerek onu aramaya başlatmıştı. Sahibini arayan bir köpek gibi hala bu aşkın peşinden ilk tanıştıkları noktaya geliyordu. Ayşe, Stefanı, Stefan ise başka bir kadının peşinde ki üzüntü dolu bir aşk hikayesini sizlere sunmaktadır. Ahmet Ümit' in hoş anlatımı, insanların kendilerine uygun yaşantılar bulması ile alakalı bir kitap yaratmıştır. Bütün hikayeler aslında ön sözde yer alan rüzgar, çiçek ve yaprak arasında ki döngü ile alakalıdır. Her zaman başa dönüş ve mutluluk için yaşanılan acılar, sonunda o aşkı yani yaprağı yeniden diriltmek için söylenen şarkılar sonucu yorgunluktan susmak bütün aşk döngülerini açıklamaktadır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ask-ve-gurur", "text": "Bennet ailesi Mr. ve Mrs. Bennet ve kızları Lydia, Mary, Kitty, Elizabeth ve Jane Bennet'tan oluşan yedi kişilik bir ailedir. Dar görüşlü ve sığ bir insan olan Mrs. Bennet'ın hayattaki en büyük amacı kızlarını zengin ve nüfuzlu birer adamla evlendirmektir. Mr. Bennet ise karısının tüm sığlığına karşılık çok akıllı ve düzgün bir beyefendidir. Kitty ve Lydia balodan davete gezerek tam da annelerinin istediği gibi erkeklerle gönül eğlendirmektedirler. Mary oldukça içine kapanık, sürekli kitap okuyan bir kızdır. En büyük kız kardeş olan Jane aralarında en güzel ve en alçakgönüllü, en iyi huylu olandır. Ana karakterimiz Elizabeth ise babası gibi oldukça akıllı, nasıl davranılacağını bilen, ablası kadar olmasa da oldukça güzel bir kızdır. Her şey, zengin ve genç bir adam olan Charles Bingley'in, Bennet ailesinin yaşadığı yerin yakınındaki bir malikaneyi kiralamasıyla başlar. Mrs. Bennet bu duruma oldukça heyecanlanır, zira bu beyefendinin kızlarından birini beğenme olasılığı oldukça yüksektir. Hemen genç beyefendiyi ziyarete gitmesi konusunda kocasına baskı yapmaya başlar. Bu sayede bir dahaki sefere Bingley'i kendi evlerine davet edebilecektir. Mr. Bingley'nin taşınmasından sonra civarda verilen bir baloda Bingley, Jane'den çok etkilenir. Fakat kız kardeşleri ve en yakın arkadaşı Fitwilliam hiç de öyle düşünmemektedir. Genç kız kardeşlerin güzel olduğu su götürmezdir, fakat gururları kendilerinden alt sınıfta olan bir kızla yakınlaşmasına izin vermemektedir. Bingley ve Elizabeth baloda birçok kez dans ederler, Darcy ise Elizabeth ile bir kez dans eder. Fakat ardından şu sözleri söyler \"Hoş bir kız, ama beni cezbedecek kadar değil. Ayrıca başka erkeklerin reddettiği genç kızları eğlendirecek havamda değilim.\" O sırada Darcy'nin arkasında ona yakın bir yerde olan Elizabeth bu sözleri duyar ve çok öfkelenir. Darcy ile ilk sürtüşmeleri bu şekilde olur. Balodan sonra Jane'den çok etkilenen Bingley, onu evine davet eder. Jane geceyi orada geçirebilsin diye Mrs. Bennet onu akşama doğru ve geri dönemeyeceği kadar kötü bir havada gönderir. Fakat Jane yolculuktan sonra çok hastalanır, yatağa düşer. Bingley samimiyet ve endişeyle, kız kardeşleri ise sahte bir kibarlıkla ona bakarlar, iyileşene kadar da bir yere gitmesine izin vermezler. Kardeşinin durumuna çok üzülen ve onun için çok endişelenen Elizabeth, Bingley'lerin evine kardeşini görmeye gider. İyileşene kadar kardeşinin yanında kalmaya karar verir. Bu durum burnu büyük kız kardeşlerin ve Darcy'nin hiç hoşuna gitmez. Bu da Elizabeth ve Darcy'nin ikinci karşılaşmaları olur. Elizabeth ve Darcy arasındaki gururlarına dayalı sürtüşmeli aşk hikayesi de başlamış olur. Aşk ve Gurur Kitap Özeti Bennet ailesi Mr. ve Mrs. Bennet ve kızları Lydia, Mary, Kitty, Elizabeth ve Jane Bennet'tan oluşan yedi kişilik bir ailedir. Mrs. Bennet'ın amacı kızlarını zengin bir adamla evlendirmektir. Kızlardan Kitty ve Lydia balodan davete gezerek annelerinin istedikleri gibi zengin bir koca adayı arar gönül eğlendirirler. Mary ise içine kapanık kitap okumaktan başka ilgisi olmayan bir kızdır. Jane ise gururlu güzel huyları iyi olan kızdır. Son olarak ana karakterimiz Elizabeth ise akıllı nerede nasıl davranılacağını bilen güzel bir kızdır. Bir gün Charles Bingley adında zengin ve genç bir adam Bennet ailesinin yaşadığı yerin yakınındaki bir malikaneyi kiralar. Mrs Bennet eşine adamı ziyaret etmesi için baskılar kurar. Çünkü kızlarından biriyle evlendirebileceğini düşünür. Hem ziyarete icabet eder. Bingley'in taşınmasının ardından bir balo düzenlenir. Mrs. Bennet kızları zorla götürmeye çalışır. Hatta götürür de. Bingley, Jane'den çok etkilenir. Fakat kız kardeşleri ve en yakın arkadaşı Fitwilliam, kızların hepsinin güzel olmasının yanı sıra onlardan daha alt sınıfta olmasından ötürü onlarla yakınlaşmak istememektedirler. Bingley birçok kızla dans eder fakat birer ya da ikişer kez ama Elizabeth ile baloda birçok kez dans ederler bunun yanı sıra Darcy ise Elizabeth ile bir kez dans eder. Dans etmelerinin ardından Darcy Elizabeth hakkında \"Hoş bir kız, ama beni cezbedecek kadar değil. Ayrıca başka erkeklerin reddettiği genç kızları eğlendirecek havamda değilim\" der. O sırada Darcy'nin arkasında ona yakın bir yerde olan Elizabeth bu sözleri duyar ve çok öfkelenir. Ana karakterlerimizin ilk çatışmaları bu şekilde olmuştur. Bingley Janeden çok etkilenir. Balodan sonra evine davet eder. Sırf geceyi orada geçirsin diye eve dönemeyeceği kadar kötü bir havada onu eve gönderir. Jane yolculuktan sonra çok hastalanır, yatağa düşer. Bingley tüm samimiyeti ile ona bakar ama kız kardeşleri alt sınıftan olduğunu düşündüğü için sahte bir kibarlıkla ona bakarlar, iyileşene kadar da bir yere gitmesine izin vermezler. Jane' in hasta olduğunu duyan Elizabeth kardeşinin durumuna çok üzülür ve onun için çok endişelenir. Bu nedenle Bingley'lerin evine kardeşini görmeye ziyarete gider. İyileşene kadar kardeşinin yanında kalmaya karar verir. Bu durum burnu büyük kız kardeşlerin ve Darcy'nin hiç hoşuna gitmez. Bu da Elizabeth ve Darcy'nin ikinci karşılaşmaları olur. Darcy zamanla Elizabeth'e aşık olur ve ailesini bile reddeder. Sevdiğini ilan ettiğinde ise yine asağılayacağını düşünerekten Darcy'i reddeder. Her ikisi de birbirlerine deli gibi aşık olmalarına rağmen gururlarını hep ön planda tutmaktan dolayı birbirlerine acı çektirmişlerdir. Fakat en sonunda aşk ikisinin de ruhunu ele geçirmiş ve mutlu yaşamaya başlamışlar ve hemen evlenmişler. Kitap tüm karmaşa gurur ve güvensizliklere rağmen mükemmeldi. Açıkçası tuzu biberiydi reddetmeler. 10 üzeri 10'luk bir kitaptı. Tüm her şeye rağmen kazananın aşk olması duyguları doruklara çıkarıyor. Kitap oldukça akıcı ve naifti bana göre ama beni sıkan tarafı baş karakterlerin kitapta en az yere sahip olup yan karakter bile olmayan kişiler üzerinden olayların uzatılmasını beğenmedim. Karakterler arasındaki duygu geçişleri çok iyi yansıtılmıştı, Elizabeth'in dik başlı asi halleri, zekası ve sivri dili karşısında, Darcy'nin, Gururlu ve asil duruşu, her hareketi her bakışı aksini ispat etse de, Elizabeth'e taviz vermeyen görüntüsü, bu ikilinin ateşle barut misali ortalarda dolaşmasına neden oluyordu. Yazan: Edanur Bayram Aşk ve Gurur Konusu Aşk ve Gurur, Jane Austen'ın yirmi bir yaşlarındayken yazdığı ikinci romanı, mutlaka okunması gereken akıcı bir dille yazılmış en güzel klasiklerden biridir. Türkiye'de büyük çoğunlukla Aşk ve Gurur adıyla bilinse de, orijinal adı olan 'Pride and Prejudice'nin karşılığı Gurur ve Önyargı'dır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ask-ve-gurur-ve-zombiler", "text": "Aşk ve Gurur ve Zombiler, İngiliz kadın yazar Jane Austen'ın herkesçe bilinen kitabı Aşk ve Gurur kitabının Seth Graham Smith'in zombilere uyarlamasıdır. Kitabın orijinaliyle pek fazla göze batacak farklılıkları olmamasıyla beraber, hikayeye birçok zombi eklenmiş ve Bennet kız kardeşlerin her biri mükemmel birer zombi avcısı ve savaşçı olarak kurgulanmıştır. Ayrıca kitaptaki birkaç ayrıntı da zombilerle ilişkilendirilmek adına ufak değişikliklere uğramıştır. Hem Jane Austen severlerin hem de zombi kurgusundan vazgeçemeyenlerin başucu kitabı olabilecek nitelikte bir kitaptır. 5 Şubat 2016 tarihinde filmi gösterime giren Aşk ve Gurur ve Zombiler, herkesçe çok sevilen bir roman ve film olmuştur. Seth Graham Smith'in kurgusu ve Jane Austen'ın yaratıcılığıyla ortaya muhteşem bir eser çıktığını rahatlıkla söyleyebilirim. Aynı zamanda kitabın dili çok akıcı ve çok sürükleyici bir anlatıma sahip. Aşk ve Gurur romanına zombi kurgusu ustalıkla işlenmiş ve ortaya güzel bir kitap çıkmış doğrusu. İngiltere'de bulunan sessiz sakin Meryton köyü tuhaf bir salgının pençesine düşmüştür ve ölüler dirilmektedir! Topraktan yeni çıkan ağza alınmazlar, önlerine çıkan her insana bir açlık ve beyin arzusu ile saldırmaktadırlar. Bu duruma bir çözüm getiremese de elinden geldiğince ülkesini savunmaya niyetli olan Bay Bennet ise kızlarının birer hanımefendi gibi yetişmelerini ve sonunda zengin birer beyefendi ile evlenmelerini isteyen dar görüşlü Bayan Bennet'a rağmen beş kızını başarılı birer savaşçı olarak yetiştirmiştir. Çin'de bir ustadan eğitim alan beş kız kardeş Elizabeth, Jane, Mary, Lydia ve Kitty'nin her biri dövüş konusunda çok iyi yetiştirilmiş olsalar da, Mary kitaplarla, Lydia ve Kitty ise genç ve yakışıklı subaylarla kafayı bozmuşlardır. Kendilerini eğitimlerine ve zombi öldürmeye veren yalnızca en büyük iki kız kardeş Jane ve Elizabeth'dir. Loungborn, Bayan Bennet'ın verdiği haberin heyecanı içindedir. Bay Bingley adındaki zengin bir genç adam Bennet'ların yaşadığı yer olan Loungborn'a çok yakın bir konağı satın almıştır ve tüm Meryton heyecan içindedir. Bayan Bennet bu haberi duyduğu andan itibaren Bay Bennet'a Bay Bingley'i ziyaret etmesi gerektiği konusunda ısrar etmektedir. Fakat karısından daha aklı başında bir adam olan Bay Bennet tanımadığı bir adamı neden ziyaret etmesi gerektiğini söyleyerek buna itiraz etmektedir. Bayan Bennet'ın isteğini kabul ettirene değin susmayacağını bilen Bay Bennet taşındığı günden kısa bir süre sonra Bay Bingley'i ziyaret eder. Sonunda memnun olan Bayan Bennet bu kez kendileri tanışmak üzere Bay Bingley'i akşam yemeğine davet etmeye karar verir. Niyeti kızlarından birini Bay Bingley ile evlendirmektir. Tüm kasaba halkı Bay Bingley'i merak etmektedirler ve bu meraklarını giderebilmek için Bay Bingley'i, kız kardeşlerini ve yanında kalan arkadaşı Bay Darcy'i bir baloya davet ederler. Balo günü geldiğinde tüm kız kardeşler tatlı bir telaşla baloya hazırlanırlar. Baloya gittiklerinde Bay Bingley'nin en büyük kız kardeş Jane ile fazlasıyla ilgilendiğini görürler. İlk iki dansını Jane ile yapan Bay Bingley oldukça sevimli, iyi niyetli ve alçak gönüllü bir adamdır. Onlar dans ederlerken, güzellik konusunda ablasından geri kalmasa da, sıradan bir genç kızın ilgilerinden uzak olan Elizabeth bir kenarda oturup en sevdiği kız kardeşinin Bay Bingley'nin yanında ne kadar mutlu göründüğünü izlemiştir. O sırada Elizabeth istemeden bir diyaloğa kulak misafiri olur. Bay Bingley'nin arkadaşı Bay Darcy'e bir tanıdığı Elizabeth'i dansa kaldırmasını tavsiye ediyordur. Fakat Bay Darcy soğuk ve kibirli bir şekilde yeterince tanımadığı ve kendisine layık olmayan bayanlarla dans etmediğini söyleyerek bu teklifi reddeder. Bu sözleri duyan ve çok fazla sinirlenen Elizabeth, daha sonra sinirini baloyu basan ağza alınmazların her birinin teker teker kellelerini uçurarak bastırır. Fakat bu tarz olaylara artık o kadar alışılmıştır ki, tüm ağza alınmazlar öldürülünce balo kaldığı yerden devam eder. Fakat Elizabeth hala duyduğu bu onur kırıcı sözlerin sinirini üzerinden atamamıştır. Bay Darcy ise ilerleyen zamanda Elizabeth konusunda ne kadar yanıldığını görecektir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/askimiz-eski-bir-roman", "text": "Günümüz edebiyatında polisiye roman denilince akla gelen ilk isimlerden birisi Ahmet Ümit. Yeni kitabı Aşkımız Eski Bir Roman eseri de aslında 3 hikayeden oluşan bir öykü kitabı. Üç hikaye de yazarın önceki kitaplarına göre zayıf kalsa da kitaba adını veren Aşkımız Eski Bir Roman öyküsü oldukça yaratıcı bir hikayeye sahip. Aşkımız Eski Bir Roman: Kitaba da adını veren bu öyküde okurlar aslında edebiyata doyuyorlar diyebiliriz. Edebiyat hayranı gayrimenkul zengini bir adam İstanbul'daki dünyaca ünlü Pera Palas otelinde ölü bulunur. Katili gören şahitte göre de onu öldüren Agatha Christie'nin kendisidir. Dahası adam otelin Agatha Christie isimli odasında öldürülmüştür. Başkomser Nevzat araştırmalarını derinleştirdiklerinde adamın tam bir edebiyat tutkunu olduğunu öğrenirler fakat bunu yanında derin psikolojik sorunları vardır. Yaşadığı cinsel sorunları da edebiyat ile çözmeye çalışmış ve cinsel arzularını yerine getirebilmek için yüklü ücretler ödeyerek hayat kadınlarının roman karakterlere büründürmüştür. Fakat ilk kez edebiyat karakteri yerine hayatına yazar girmiştir ve bu da onun sonu olmuştur. Hikaye edebiyat açısından oldukça zengin. Birçok edebiyat eserini ve karakteri hikayede görüyoruz. Cinayetin kendisi de oldukça ilginç bir sonuca çıkıyor. Aslında başlı başına roman olabilecek bir hikayesi var. Overlokçu Kız: Kitabın en zayıf hikayesi de diyebiliriz. Aslında Ahmet Ümit'e pek de yakışan bir öykü değil çünkü çok basit bir konusu var. Bir tekstil atölyesinde overlokçu kız ölü bulunur. Tüm ip uçları cinayetin kızın erkek kardeşi tarafından işlendiğini gösterir ama Başkomser Nevzat olayın bu kadar basit olmadığına inanır. Fakat delilleri topladıkça da katil kesin gibi görünmektedir. Fakat en sonda şansın da yardımı ile karşılaşmamaları gereken biri ile karşılaşırlar ve katil ortaya çıkar. Okurlar aslında bu hikayede katili kolaylıkla tahmin edebilirler. Her ne kadar yazar tüm ipuçlarını bir kişiye yönlendirse de bu tür hikayelerde katil genelde hep aynı kişi olur ve öyle de oluyor zaten. Ahmet Ümit'e yakışmamasının nedeni de tam bu aslında. Sergey Nikolayeviç Jerkovski'ye Ne Oldu? Kitabın ilginç hikayelerinden bir tanesi. Aslında her şey ortada gibi görünen ama sürekli kafa karıştıran bir hikaye. Türkiye'ye gelen ünlü Rus bilim adamı bir kerede ortadan kaybolur ve bunun üzerine gizli servisler de devreye girer. Başkomser Nevzat olayı araştırdıkça aslında Rus bilim adamının peşinde birçok kişinin olduğunu öğrenir. Yani şüpheli sayısı oldukça fazladır ama Başkomser Nevzat'a göre olay aslında yasak aşktır çünkü Rus bilim adamının yasak aşk yaşadığı kadın da kocası tarafından öldürülmüştür. Fakat her şeye rağmen Rus bilim adamı bir türlü bulunamaz. Hikaye her ne kadar ilginç bir şekilde başlayıp devam etse de sonu insana biraz tutarsız geliyor. Cinayetin işlendiği yer ile ellerine geçen ilk değerli ip ucu birbirine o kadar yakın iken bağlantı kurulamaması ve en sonunda birden bağlantı kurulup olayın çözülmesi mantık sınırını biraz zorluyor. Yazan: Kitap Kurdu Aşkımız Eski Bir Roman Konusu Yerli polisiye roman denildiğinde ilk akla gelen isimlerden bir tanesi olan Ahmet Ümit yeni öykü romanı Aşkımız Eski Bir Roman ile okurlarına üç tane polisiye hikaye sunuyor. Kitabın da adını veren ilk öykü olan Aşkımız Eski Bir Roman edebiyat dolu bir polisiye hikaye. Yaşadığı cinsel ve psikolojik sorunlar nedeni ile çözüm arayışına giren zengin bir edebiyat tutkunu çareyi roman karakterlerini canlandırıp onlarla ilişkiye girmekte bulur. Fakat böyle bir fantezi onun sonu olur. Ölümünü araştıran Başkomser Nevzat kendini edebiyatın çirkinleştirilmiş halinden oluşan bir fantezi dünyasında bulur. Kitabın ikinci öyküsü olan Overlokçu Kız ise okurlara daha sıradan bir cinayet hikayesi sunuyor. Fakat hikayenin farklı kısmı detayların ne kadar önemli olduğu. Overlokçu kız çalıştığı yerde ölü bulunur ve tüm ip uçları tek bir şüpheliye odaklanır. Biraz şans ve biraz da detaylara özen gösterme sonrası gerçek katil gün yüzüne çıkartılır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/askin-sanal-halleri", "text": "Nazlı ve Demir'in on iki yıldır evlidirler. Çok mutlu bir evlilikleri vardır. Bu evlilikteki tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Fakat bu bir sorun değildir. Onlar birbirlerinin her şeyi olmuşlardır. Zamansız bir ayrılık yaşanır ve Demir 42 yaşında kalp krizi geçirerek vefat eder. Cenaze ve cenazeden sonrası eksiksiz bir şekilde tüm adetlere uyularak yerine getirilir. Demir'in toprağa verilişinin üçüncü gününde yönetim kurulu üyelerinden Nihat Bey Demir'in bilgisayarında bir proje olduğunun fakat şifreyi bilmediklerini Nazlı'ya söyler. Nazlıda şifreyi bilmemektedir, bilgisayarında evden çıkartılmasını istememektedir. Ertesi gün bir yazılımcı getirirler ve şifreyi kırarlar. Bilgisayarın içinde bazı dosyalar vardır. Nihat Bey bunları alır, bazı dosyaları siler ve evden çıkarlar. Nazlı bilgisayarın karşısında kalır. Sol üst köşede Nazlım diye kaydettiği klasöre girer. Burada bir sürü fotoğraf, ona yazdığı şiirler vardır. Onlara bakarken göz yaşlarını tutamaz. Ekranın sağ alt köşesinde yanıp sönen bir kutucuk belirir. Kutunun üstünde kullanıcı adı kısmında Asu yazıyordur. Kutunun üzerine dokunmasıyla ''Hoş geldin hayatım, nerelerdesin'' yazısıyla karşılaşır. Nazlı yaşadığı şokla ne yapacağını bilemez, mesajlar ise gelmeye devam eder. Bu ilişkiyi de fazlasıyla merak etmeye başlar. Bilgisayarı iyice kurcalar ve A harfinde bir klasör bulur. Bu klasörde Demir ve Asu'nun yazışmalarını bulur, okumaya başlar. İlişkinin gel geç bir ilişki olmadığını, bir yılı aşkın bir süredir var olduğunu anlar. Demir bu yazışmalarda Nazlı'yı veya evliliğini kötüleyecek hiçbir şey yazmamıştır. Asu ise evliliğinden mutsuzdur, beş yaşında bir kızı vardır. Bu ilişki yüz yüze değildir, olmamıştır. Tamamen sanal bir ilişkidir bu. Fakat Nazlı Demir'i affedemez. Asu'yla konuşmayı sürdürmeyi düşünür önce. Daha sonra bunun doğru olmadığını hatta Asu'ya bir teşekkür borçlu olduğunu anlar. Onu bu gaflet uykusundan çekip çıkardığı için. Msn kısmını açar, Asu'ya ''Demir öldü, yasını tutabilirsin. Benim taziyem buraya kadar...'' yazar ve bilgisayarı bir daha açmamak üzere kapatır. Alev Alev Türkiye'nin en iyi senaristlerinden biri olan Leyla Hanım ve doktor olan eşi Fuat Bey Leyla Hanım'ın ısrarları sonucunda Şile'den bir ev alırlar. Leyla Hanım günlerini burada geçirmeye başlar. Fuat Bey ise önceleri sık sık gelse de Şile'ye daha sonra yoğunluklarından dolayı bu gelmeler yerini 2-3 güne bırakır. Leyla Hanım günlerini huzurla geçirir, yürüyüşler yapar, denize girer. İş gereği bilgisayar başındadır çoğu zamanda. Oyun sitelerinde çevrimiçi okey ve tavla oynar. Önceleri sadece yabancı sitelerde oyun oynar. Çünkü yabancılar fazla muhabbet etmez. Daha sonra yerli sitelerinde oynamaya başlar. Burada kullandığı nick name Alev'dir. Bu ismi senaryoya yeni başladığında almıştır. Alev hikayenin kahramanıdır. Bir gün okey odasındayken özel sohbet penceresi açılır ve Hero adlı kullanıcıdan bir mesaj gelir. Kısaca sohbet ederler. İsmi Alpay'dır ve Almanya'da yaşıyordur. Daha önce beraber oyun oynamışlardır. Alpay'ın o zamanlardaki nick name'i Alevimsin'dir. Site yönetimi bu ismi sakıncalı bulduğu için kaldırmıştır. Bu ismin hikayesi ise Alpay'ın daha önceki kız arkadaşının adı Alev'dir. Leyla kendisiyle ilgili bilgi vermez, medyada çalıştığını söyler. Konuşmaları ilerledikçe bazı şeyler açıklık kazanır. Leyla'nın senarist olduğunu öğrenir. Alpay 33 yaşındadır. Leyla ise ondan çok büyüktür. Aralarındaki konuşma gittikçe duygusallığa bağlanır. Alpay duygularını açıkça belli eder. Almanya'daki kız arkadaşından ayrılır. Artık msn üzerinden konuşurlar. Alpay Leyla'ya iki tanede fotoğraf gönderir. Kısa saçlı, uzun boylu yakışıklı biridir. Her fırsatta Leyla'ya onu çok sevdiğini, oyun odasına veya msn e girmediği günlerde onu çok özlediğini açıkça dile getirir. Leyla Hanım en sonunda mutlu bir evliliğinin olduğunu açıklar. Arkadaşlıklarını bitirme kararı alır. Daha sonra içini bir huzursuzluk kaplar ve telefonla Alpay'ı aramaya karar verir. Ona gerçek kimliğini açıklar. Alpay pes etmez, daha çok bağlanır. Şiirler yazar, aşk sözleri söyler sıkça. Bir gün Altın Koza Film Festivali için Adana'ya gitmesi gerekir Leyla'nın. Alpay'da Adana'dadır. Gittiğinde her şeyi bitirme kararı da alır. Adana'ya geleceğinin haberini Alpay'a verince çok sevinir. Uçaktan indiğinde Alpay'ı arar. Kahve içmek için sözleşirler. Leyla 1 saat bekler, Alpay ise gelmez. Aradan iki ay geçer görüşmezler. Doğum gününde bir mail alır sadece. Yılbaşını günlere bölerek kutlarlar. Bunlardan bir tanesi filmciler derneği ile Abant'ta beş yıldızlı bir otelde iki gün kutlamadır. Burada Leyla Hanım Kerem isimli bir oyuncuyla tanışır. Bu oyuncu ona hiç yabancı gelmez. Kerem, Alpay'ın gönderdiği fotoğrafların ta kendisidir. Yılbaşı gecesi son konuşmalarını yaparlar. Alpay daha sonrasında aramasını bekler. Leyla ise aramaz ve bir daha da konuşmazlar. Geçmiş Zaman Olur ki Nurullah Kadızade eskiden oturduğu köşkün yanında oturan Ahter Kalenderoğlunu yıllar sonra cenazede görür ve ondan çok etkilenir. Ona eski Türkçe ile bir mektup yazar ve ablası aracılığıyla bu mektubu gönderir. Bir hafta aradan sonra cevap alamayınca bir mektup daha yazar, iki satırda olsa cevap almak ister. Ahter'den bunun hastalıklı olduğunu düşünür, üçüncü mektubun yolunu kesmek için cevap yazar. Mektup aşkının geçmişte kaldığından, bu ağdalı dilin demode olduğundan söz eder. Nurullah cevap aldığından dolayı mutludur. Tekrar mektup yazar bu sefer daha yalın bir dil kullanır ve mektup yazmayı sevdiğinden bahseder. Ahter'de cevap verir. Bu mektuplarda Abdülhak Hamit Tarhan'dan Nazım Hikmet'ten bahsedilir. Ahter mail adresini de ekler mektuba. Nurullah hemen e-posta atar. Burada kendisini büyük bir yükün altından kurtardığından, başka bir kimlikle karşısına çıktığından bahseder. Aslında Ahter'in soyunun Osmanlıya dayanmasından ve onu böyle etkileyebileceğini düşünmesiyle o mektupları yazdığını itiraf eder. Kendini güzelce açıklar ve sohbetin devamının gelmesini isterse burada olduğunu söyleyerek iletiyi sonlandırır. Alışma Bana Unisex isme sahip bir kadın olan Ayhan, sohbet odasında kendini erkek olarak gösterdiği bir hesap açar. Amacı değişiklik, bir eğlence arayışıdır. Diğer kadınlar gibi sohbet etme, birileriyle tanışma merakı yoktur. Evlidir ve çok mutludur. Eşinden de bir şey saklamaz. Bu fikride onunla paylaşır. Nursel ise profesördür. İşinin dışında bilgisayar başına geçmezken artık bilgisayar başında sabahlıyordur. Evlidir. Eşi Selçuk'la üniversite yıllarında tanışmışlardır. Aynı üniversitede çalışmaktadırlar. Fakat kopmuş bir evlilikleri vardır. Konuşup dertleşmek için sohbet odasına üye olmuştur. Burada kendini eğitimci olarak tanıtır. Ayhan önceleri birkaç kişiyle sohbet eder fakat aradığını bulamaz. Daha sonra Nursel'le sohbete başlarlar. Nursel gençliğinden şimdiye kadar her şeyi anlatır. Öğretim üyesi olduğunu da söyler. Ayhan ilk başlarda böyle bir insanla keşke gerçek kimliğimle konuşabilsek diye düşünür, fakat bu mümkün değildir. Sohbetleri ilerledikçe msn üzerinden konuşmaya başlarlar. Nursel çok mutludur çünkü karşısındakiyle her konudan, her şeyden sohbet edebilmektedir. Nursel Ayhan'a aşık olur. Buluşmak ister. Ayhan bu durumlardan dolayı artık bitirme kararı almıştır. Buluşmak için Taksim'de sözleşirler. Ayhan önceden gidip bir masaya oturur. Daha sonra Nursel gelir. Ayhan Nursel'e bir mesaj atar. Buluşmaya gelemediği için özür diler karısıyla tekrar denemek istediğinden bahseder. Nursel bu davranışa kızmaz. Aksine bir teşekkür borçludur. Değişime uğradığı için. Dolunay Berna nöbet gecesi hastanenin çalışanlarına dolunay günlerinin takvimini mail yoluyla gönderir. Fakat bu ileti başka birinin e-posta adresine daha gider yanlışlıkla. Eray önce sinirlenir bu duruma ve sinirini belli eden bir mail atar. Daha sonra arkadaşı Bora sayesinde Berna'nın tıp fakültesini birincilikle bitirmiş bir doktor olduğunu öğrenir, ona karşı saygısızlık ettiğini anlar. Özür maksatlı bir mail gönderir ve ikilinin arasında konuşmalar başlar. Üç ay kadar devamlı konuşurlar. Seviyeli, keyifli bir arkadaşlıkları olur. Bora konuştuklarını öğrendiğinde onlara bir teklif sunar. Eşi Defne'yle evlilik yıl dönümlerini kutlayacaklardır. Berna ve Eray'ıda davet ederler. Buluşma gerçekleşir. O gece hem evlilik yıl dönümü kutlanır hem de Eray'ın Berna'ya evlilik teklifi etmesi. Kimsin Sen? Oktay nişanlısından yeni ayrılmıştır. Göztepe'de bir oto galerisi vardır. Bir arkadaşlık sitesine vakit geçirmek için üye olur. Bir gün bilgisayarı tam kapatacakken İstanbul Göztepe'de yaşayan Merve isimli birisinden bir mesaj alır. Kendini tanıtır kısaca fakat işlerinin yoğunluğundan bilgisayarı kapatır. Ertesi gün Merve'den yine mesaj gelir. Oktay yine kısa kesmek ister fakat Merve kendini tanıtır. Karadenizli ünlü bir armatör aile olan Kalyoncuların kızıdır. Konuşma ilerler, Oktay önce kamera açmak ister fakat Merve ailesini bahane edip yasak olduğunu söyler. İkimizde aynı yerde yaşıyoruz birbirimizi görmeden sürdürecek değiliz diye düşünür. Ama sürdürürler. İki ayın sonunda Merve kontörlü bir telefondan arar. Artık sık sık telefondan görüşürler. Oktay kendini iyice kaptırır ve arada sitemlerde eder. Merve'yse ailesini bahane eder. Bir gün Oktay dayanamaz, ''Kimsin sen?'' diye sorar. Merve ise ''bilmediğin şeyler var, anlatamıyorum. Ama merak etme yakın çevremden birileri anlatacak sana'' der. Üç günün ardından telefon gelir, annesinin Oktay'la görüşmek istediğini söyler. Annesi Merve'nin MS hastası olduğunu söyler. Böyle iki yıl geçer. İki yılın içinde bir buluşma olmaz. Üçüncü yıllarına girerken kardeşi Nilay'da bu durumdan rahatsızdır. Oktay ise kör kütük aşık olmuştur, kimseyi dinlemez. Yine Merve'yle telefonda konuşurken bir sürprizinin olduğundan bahseder ve apartmanın güvenliğine poğaça bıraktığını, onu almasını söyler. Nilay bu durumu fırsat bilerek verilen adresteki apartmana gider, güvenlikle oradan daire alacakmış gibi konuşur. Güvenliğe Kalyoncuları, Merve'yi sorunca burada öyle birileri oturmuyor cevabını alır. Oktay'ın dayanağı kalmamıştır. Asıl haber ise Oktay'ın eski nişanlısının annesinin aracılığıyla gelir. Sosyal yardım derneğinin üst düzey yöneticisi hanımefendiler toplanırlar, asıl konular konuşulduktan sonra dedikodu kısmına gelir iş. Meltem Hanım'dan son macerasını anlatmasını isterler. Anlatmaya başlar, Oktay Sözen ismi geçince Nurten Hanım ''kızımın eski nişanlısı o'' diye söze atılır. Yani Merve aslında Meltem'dir. 57 yaşında, evli ve Küçükyalı'da oturuyordur. Kocasının ihanetinden sonra psikolojik tedavi görmüş, hıncını da böyle genç erkeklerden çıkaran bir kadındır. En Büyük Ödül Nilüfer Bursa'da büyük bir kitapevinde çalışan bir kadındır. Şive adında bir kızı vardır. Şive üç yaşındayken eşinden ayrılmıştır. İşten çıktığı bir gün arkadaşı Emel'in ısrarıyla internet kafeye gider. ''Bizim Alem'' adlı bir arkadaşlık sitesine üye olur. Mehmet adında Aydın'da yaşayan emekli bir öğretmenle tanışır. Kamera açarlar, telefon numaralarını alırlar. Nilüfer sonraki günlerde toplama bir bilgisayar alır kendine. Üç ayın sonunda Mehmet Kuşadası'na davet eder. Nilüfer üç günlük bir fırsat bulur ve yanına gider. Çok güzel bir üç gün geçirirler. Mehmet son akşam yemeğinde nişan yüzüğü takar. İki hafta sonra Mehmet Bursa'ya gelir. Şive'yle ve arkadaşlarıyla tanışırlar. Şive Mehmet'i çok sever. Aralarında bir baba kız ilişkisi oluşur. Artık geriye evlenmek kalır ve bir şekilde evlenirler. Fakat Mehmet'in Aydın'da, Nilüfer'in ise Bursa'da olmasına çözüm getiremezler bir süre. Ortak yaşadıkları bir evleri yoktur. Evliliklerinin birinci yılını ayrı evlerde tamamlarlar. Daha sonra kitap fuarlarından birinde Bursa yerine İzmir'e yerleşme kararı alırlar. İzmir Karşıyaka'da küçük bir ev tutar Mehmet. Nilüfer annesini beyin kanamasından kaybetmiştir. Kendisinde de kalıtsal olabileceğinden MR çektirmeye karar verir. Testler, tahliller derken anevrizma çıkar. Ameliyata girer fakat ameliyat başarısız geçer. Üç ay yoğun bakımda kalır. Mehmet bir an bile ayrılmaz yanından. Nilüfer zamanla iyileşir. Üç güzel insan yaşamlarını bir kıyı kasabasında sürdürürler. Birbirlerine gelmiş bir ödüldürler. Değerlendirme: Kitap adından da anlaşılacağı üzerine aşkın sanal ortamdaki hallerini anlatıyor. Gerçekten internet üzerinden aşk olur mu? Hiç dokunmadan, birbirini hiç görmeden. Kitabı okurken bu soruları sıkça soruyorum kendime. Buluşma uğruna saatlerce bekletilmek, bir erkekle konuşurken bu kişinin kadın çıkması, sevgili olup kandırılmak. Çevremizde de bu hikayeleri görebiliyoruz aslında. Günümüzü bir hayli anlatan bir kitap. Kitapta olumsuz, sonu hüsranla biten hikayelerin dışında insanın içini ısıtacak sıcaklıkta, umut verici, güzel hikayelerde mevcut. Sosyal medyayı bilinçli kullanmak gerekiyor. Kitap çok akıcı, yalın bir dille anlatışmış bir solukta bitiveriyor. Zaman geçirmek için okunabilir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/askla-kal", "text": "Günümüzün etkili kalemlerinden birine sahip Kahraman Tazeoğlu. Artık O, Aşk kitaplarının en iyi yazarlarından biri. Düşününce ''Aşk'' üzerine söyleyecek ne çok sözü, kuracak ne çok cümlesi var... Ve okurken yazarak karşımıza çıkaracak ne çok hikayesi var... Her hikayeden bir ''Aşk'' çıkar mı bilmem ama her ''Aşk''tan güzel hikayeler çıkar! Benim için en iyisi olan bu kitabı için; Kahraman Tazeoğlu ile yeniden buluşmak çok iyi geldi... Annesi Amerikalı, babası Türk olan Derya, dünyaya gelir gelmez kendini suda bulur. Babası Hint ve Pasifik okyanuslarının derinliklerini araştıran, dünyanın en modern araştırma gemisinde görev alan bir bilim adamı iken; annesi Amerika'da bir kolejde yüzme öğretmenidir. Denize aşık bir ailede dünyaya gelen Derya'da zamanla iyi bir yüzücü ve dalgıç olur. Ailesi yaşamını Amerika'da devam ettirirken; Derya lüks bir semtte, lüks bir evde İstanbul' da yalnız yaşamaktadır. Ancak ailesi, gözlerini arkalarında bırakmayacaklarını bildikleri, hem aile dostları hem de Derya'nın yüzme hocası olan Mehmet Bey'e emanet ederler. Çok hırslı bir dalgıç olan Derya, dünya şampiyonasına hazırlanır. Tek amacı dalış şampiyonunun rekorunu geçmek ve ülkesine bu alanda dünya rekorunu kazandıran ikinci sporcu olmaktır. Hayatında, hocasının hiç sevmediği ama kendisinin aşık olduğu zengin bir ailenin tek çocuğu olan nişanlısı Ömer vardır. Aylar sonra gerçekleşecek şampiyona zamanına kadar; Ömer maddi olarak kullanabileceği her şeyle Derya'nın yanında olur. Onun moral ve motivasyonu, mutluluğu için elinden geleni yapıp, hep yanında yer alır. Tek istekleri Sicilya'da gerçekleşecek bu yarışmadan sonra bir an önce evlenmektir. Her ne kadar babasına aşık olan Derya; Ömer'i babası kadar sevecek, şefkat gösterecek, anlayışlı, zeki bulmasa da kalbinin tamamını ona ait hisseder. Babasının tuttuğu özel tekne, dalış ekipmanları, Mehmet Hoca ve sevdiği erkeğin desteğiyle Derya var gücüyle çalışır ve geçmesi gereken suyun derinliğine rahatlıkla girebilmektedir artık. Zaman hızla akıp giderken, yaz dönemi kısa bir süre işlerinin başında olması gerektiğini söyleyen Ömer hiçte davrandığı, göründüğü gibi biri çıkmaz. Derya onu havaalanında yabancı bir kadınla sarmaş dolaş yakalar. Bu duruma Mehmet Hoca'da şahit olur. Birkaç gün kendine gelemeyen Derya durumdan bahsetmek için annesini aradığında; babasının Akdeniz' de bir araştırma gemisinde olduğunu, fırtınadan dolayı iletişim kuramadıklarını, en kısa zamanda haberdar edip kendisini arayacaklarını duyar. Kendisine ulaşmaya çalışan hocasına da iyi olduğunu söyleyerek kendisinden uzak tutar. ''Yürüyen bir yara''dır artık Derya. Son olarak Ömer' e uzun bir mail yollayarak, yarasının kanını akıtır... Tüm yaşananları unutmaya ve babasına bu rekoru armağan etmeye karar veren Derya; tüm çabasıyla çalışmalara geri döner. Artık hazırdır... Hayat her zaman senin planların doğrultusunda gitmez; bazen de kendi planlarında seni sürükler. İşte Derya'nınki de planlayan değil, sürüklenen kısmına denk gelir. Yarışmaya bir hafta kala babasının gemisi Malta açıklarında fırtınada batar, kurtulan olmadığı gibi cesedine dahi ulaşılamaz. Derya'nın geçirdiği krizle kendisine zarar verdiği haberini alan annesi apar topar Amerika'dan gelir ve kızının yanında yaşamaya karar verir. Babasının yokluğunu atlatamayan Derya sonunda bir gece evden çıkar ve kararını verdiği yere doğru ilerler. ''Suda hayatta kalmasını en iyi bilen, ölmesini de en iyi bilendir,'' der ve kayalıkların dibine giderek intihar etmek için hazırlanır. Tam o sırada kayanın üzerine bırakılmış bir mektup bulur, alıp okur ve onunda bir intihar mektubu olduğunu anlar. Mektubun sonunda bir isim vardır: Burak. Biraz daha yaklaştığında Derya Burak'ı ve gözlerinin önünde kendini denize bırakışını görür. Aynı gün, aynı dakika, aynı amaç için gelen iki insan! Bir süre ne yapacağını bilemese de ardından suya atlar. Karanlık sularda bir süre aradıktan sonra Burak'ı baygın haliyle yakalayan Derya kıyıya çıkarır. Etraftakilerin yardımı ve gelen ambulansla Burak hayata döndürülür. Hastane tedavileri bittikten sonra, karakola götürülürler. Derya annesine ve Mehmet Hoca'ya ulaşır. Serbest bırakıldıktan sonra Burak'ı evine bırakmaya ikna ederler. Gittikleri yer oldukça uzak bir semttir. Sonunda vardıklarında Burak teşekkür eder ve bir gecekonduya girer... O günden sonra annesi Derya'yı yalnız bırakmaz ve her yere birlikte giderler. Zaten Derya'da annesi dışında kimseyle konuşmaz. İntihar girişiminden sonra bir daha denize hiç girmez. Bir süre düşünen Derya, Burak'ın orda intihar etmesinin kendisinin yaşama şansı olduğunu fark eder ve teşekkür etmek ister. Mehmet Hoca'yı arar ve hatırladıkları o gecekonduda Burak'ı bulmak için giderler. Önce evde bulamazlar ama komşusundan, hakkında bir sürü şey öğrenirler: Kimsesiz olduğunu, ailesini Sakarya'da ki depremde kaybettiğini, tüm parasını kitaplara verdiğini, kadın kuaförü olduğunu... Bir süre bekledikten sonra Burak gelir. Sahip olduğu derme çatma birkaç parça eşyalı, damı akan, rutubet kokan yuvasına kabul eder misafirlerini. Bu sefil evde edebiyatla süslü bir manzara vardır aslında. Çekingen, tutuk, mahcup halleri ve sehpasında yarım yamalak okuyabildiği notlardan iyice merak uyandırır Derya'da. Hayatının iki tesellisinden bahseder Burak; ''okumak ve yazmak,'' der... Mehmet Hoca'nın kanının kaynadığı Burak' la Derya kısa sürede birbirlerinin yaralarını deşmeye, başlarken farkında olmadan sarmaya da başlarlar. Burak'ın da Derya gibi bir aşk yarası vardır aynı zamanda. Biri terkediliş biri aldatılmışlık yaşamıştır. Derya ne kadar atlatmış olsa da Mehmet aşkının acısına hala bağlıdır, hala umutsuzca umutludur. Denizsiz yaşayamayan Derya artık deniz görmek istemez, dalmaktan vazgeçer çünkü dalarsa çıkmak için bir nedeni kalmadığını fark eder. İşte bu durumda Burak yeniden destekle, babasına verdiği sözü yerine getirmesini söyler ve onu çalışmalara başlaması için ikna eder. Hala babasının cesedinden haber yoktur. Derya da kötü şartlarda yaşamasından üzüntü duyup, abisiyle ölmeden önce hayalini kurdukları eve sahip olabilmesi için Burak'ı ikna etmeye çalışır. Birlikte çalışıp başlangıç olarak Derya'ya yakın ve temiz bir evde yaşamaya başlar. Ortak kaderleri; ölüm ve ayrılık olan bu iki insan, ne desteklerinden ne de verdikleri sözden vazgeçmezler. Tam da babasının öldüğü yerde yapılacak şampiyona için Derya var gücüyle çalışmaya başlar. Durumunun iyiye gittiğini gören annesi de arama çalışmalarına katılmak için Amerika'ya geri döner. 2016 yılbaşı hediyesi olarak; Derya telefon kullanmayan Burak'a cep telefonu hediye ederken, Burak'ta ona ikisinde de birer tane olacak şekilde, sayfaları tamamen boş olan ''Aşk'la Kal'' adlı kendi yaptırdığı kitabı hediye eder. Boş sayfaları dolduracaklar ve zamanla birbirlerine okuyacaklardır... Okuduklarında Derya, hayata karşı dik duruşunu sergilerken; Burak hep kaybettiği aşkını yazar. Ancak bir gece bu durumla Derya'yı kaybedeceğini fark eder ve eski aşkına dair ne varsa hepsini gözlerinin önünde yakar... Zaman gelir. Şampiyona günü; annesi, ekibi, hocası, Burak Malta'ya gelmiş inançları ile Derya'yı beklerler. Babasını düşünerek derinliklere dalar; kalbi, kulakları delice zorlanır ama karşılaştığı babasının hayali ile başarır, rekoru kırar. Bir süre sonra babasının cesedi de bulunur... Vakit kaybetmemeleri gerektiğini ve başından beri istediği için Mehmet Hoca; Burak' la Derya' ya geleceklerinin kapısını açmada büyük bir organizasyonla destek verir... Artık Derya ve Burak; birlikte yaşama sarılan, birbirlerinin yaralarını saran, birbirlerine iyi gelen ve ''Aşkla Kal'' an iki insandır... Yazan: Pınar Çağlayan Aşkla Kal Konusu Yazdığı tüm kitaplar ile büyük beğeni toplayan ve bu yüzden geniş bir okur kitlesine sahip olan Kahraman Tazeoğlu Aşkla Kal kitabı ile yine okurlarına güzel bir hediye sunuyor. Başka, Araz, Kıyısızlar, Bukre ve son olarak Vazgeçtim kitapları ile güzel eserler sunan Kahraman Tazeoğlu yeni kitabında da kendisine has tarzını devam ettiriyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ataturk-yakup-kadri-karaosmanoglu", "text": "Yakup Kadri Karaosmanoğlu 27 Mart 1889'da Kahire'de doğmuştur. İlköğretimini Manisa'da görmüştür. Daha sonra Mısır'da eğitim almaya başlamıştır. Edebiyat ve Felsefe öğretmenliği yapmıştır. 13 Aralık 1974'te Ankara'da vefat etmiştir. İlk yapıtlarında \"sanat için sanat\" görüşünü benimsemiştir. Fecr-i Ati topluluğu dağıldıktan sonra Milli Edebiyat akımında yer almıştır. l.Dünya savaşı sırasında toplumun yaşadığı zorluklar, yazarın \"toplum için sanat\" anlayışına yönelmesine büyük etki taşımıştır. Atatürk, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun 1946 yılında çıkardığı biyografik türünde en önemli eseridir. Biyografi: Kişinin hayat hikayesinin ve örnek alınabilecek yönlerinin anlatıldığı yazılara denir. Biyografisi yazılan kişi ile ilgili bilgiler, belgelere dayanarak anlatılır. Kitabın ilk sayfasında Yakup Kadri'nin Atatürk adlı eserini el yazısı ile yazdığı bir sayfa gösterilmektedir. Yakup Kadri, başlangıç bölümünde gençlik yıllarının bir milli kahramana özlem ile geçtiğini yazmıştır. Yakup Kadri, Mustafa Kemal'in ismini ilk defa Çanakkale Zaferinde duymuştur. İngilizler tarafından Urfa ve Maraş işgal edilmiştir. İtilaf Devletlerinin sayesinde Yunan ordusu İzmir'e ihraç etmeye başlamıştır. Bunları duyan Yakup Kadri büyük bir yıkıntı yaşar. Çünkü Türk olduğu için ağır hakaretlere maruz kalır. O mutsuz günlerden bir gün Yakup Kadri başı eğik yolda yürürken gözü bir gazete haberine ilişir. Haberde: \"Bir Türk generali İtilaf Kuvvetlerine karşı yeniden harbe hazırlanıyor. \" başlığı yazıyordur. O general Mustafa Kemal Paşa'dır. Yakup Kadri gazeteyi okuyarak yürümeye devam eder. Atatürk'e olan hayranlığı bu şekilde başlamış olur. Atatürk devlet adamlarının en dahileri arasında yer alırdı. Öyle ki ne söylediğini, durumun nereye gittiğini her zaman biliyordu. Fransa ve İngiltere'yle Almanya, Avusturya, Macaristan İmparatorlukları arasında yapılan barış antlaşmalarının çok uzun sürmeyeceğini anlamıştı. Ömrü yetseydi söylediklerinde haklı olduğunu görecekti. Atatürk'ün ölüm yılları sırasında Yakup Kadri başka memleketlerde idi. Ve Atatürk'ten ne kadar hayranlıkla bahsettikleri şerefine tanık olmuştur. Türkiye dışındaki devletler Atatürk'ün vefatından sonra memleketimizin alt üst olacağına inanıyordu. Bunun nedeni Kemalizm rejiminin diktatörlük ile karıştırılmış olmasından kaynaklanıyordu. Fakat Atatürk bir diktatör değildi. Hiçbir zaman ben böyle istiyorum demezdi. \"Halk böyle istiyor.\" derdi. Korkulmak değil sevilmek isterdi. Bu yüzden diktatörlükten nefret ederdi. Kitapta beni en çok etkileyen kısım: Atatürk'ün insanlığı ile ilgili yazılan bölüm oldu. Yakup Kadri bu bölümün başında bir hikaye anlatmaktadır. Boğaziçi'nde bir otelin yemek salonunda masada en az elli kişilik bir topluluk bulunmaktadır. Bu topluluktakiler değişik tiplerdir. Hiçbiri yüksek itibarlı insan değillerdir. Atatürk bu insanların masasına oturmasına müsaade etmiştir. Hepsiyle şakalaşarak muhabbet etmiştir. Bu sırada Yakup Kadri'nin yanında bulunan bir kişi kulağına eğilip: -Atatürk bu insanlara nasıl tahammül ediyor? Diye sormuştur. Yakup Kadri ise: -\"O deniz gibidir hiç pislik tutmaz.\" demiştir. Bu hikaye ile Atatürk'ün insanlar arasında sınıf ayrımı yapmadığı herkesi eşit gördüğü apaçık ortadadır. Mustafa Kemal'in devlet adamı olduğu için acımak ve üzülmek duygusunu taşımadığını düşünenler olabilir. Aslında çok defa bir arkadaşının ölümüne saatlerce ağladığı olmuştur. Savaş sırasında düşmanların cesetlerine bile gözleri yaşlı bir şekilde baktığını Yakup Kadri bizzat görenler arasında bizlere bunları aktarmıştır. İki yüz iki sayfadan oluşan kitap Atatürk' ün insanlığı ve milliyetçiliği üzerine yazılmıştır. Atatürk'ün kişiliğini en iyi gösteren belgelerden biri Nutuk'tur. Yakup Kadri bu yüzden Nutuk'tan örnekler sunmuştur. Kitabı bitirdikten sonra Yakup Kadri'nin Atatürk'e büyük bir hayranlık duyduğunu anlayacaksınız. Çünkü Atatürk'ü her sayfasında minnetle övüyor ve örnek alınabilecek yönlerinden bahsediyor. Atatürk; mesleğine aşık bir askerdi. Hiçbir zaman ileri görüşlülüğünü ve özgür düşüncesini kaybetmemiştir. Atatürk biliyordu ki özgürlük olmayan bir memlekette ölüm vardır. Atatürk; vatan kurtarıcı büyük bir liderdi. Her seferinde başarıya ulaşmayı başarmıştı. Bu yüzden Türk halkı için çok emek vermişti. Bizlerde Atatürk ile ilgili yazılmış biyografileri okumak istersek Yakup Kadri'nin eseri her zaman ilk sırada olmalıdır. Çünkü birinin biyografisini yazmanın en güzel ve kanıtlanabilir yanı o kişi ile aynı ortamda yaşamak ve onu görmektir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, bizzat Atatürk'ü görmüş ve onun düşüncelerine ortak olmuştur. Eserin özellikle lise öğrencileri için uygun olduğunu düşünmekle birlikte herkesin okumasını tavsiye ediyorum."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ates-yakmak", "text": "Bir adam, çalışmak için çok soğuk olan bir bölgede tek başına arkadaşlarının yanına gitmek için çabalamaktadır. Aslında yan yana olsalar da kendisi onların yanından bir şeyler bulmak ümidiyle ayrılmıştı hava eksi altmış derece soğuktu. İlk başlarda kendisine çok da soğuk gelmeyen hava sakalının buz tutması ve yanağını hissetmemesi ile çok soğuk olduğunu hissetmeye başlamıştı. Yanında haski türünde olan köpeği de vardı. Hızlı bir şekilde donmamak ümidiyle yürüyor en kısa sürede arkadaşlarının yanına gidebilmeyi umut ediyordu. Yollarda tuzaklar vardı. Kar ve buz yolda olan dere, akarsu gibi suları kapatmış yanlışlıkla bastığı an ıslanacak ve buz tutmaya başlayacaktı. Bunun olmaması için çaba gösteriyordu. Eğer bu gerçekleşirse hemen ateş yakması gerekecek ve başaramazsa ölecekti. Öğle yemeğine kadar geçen sürede sıkıntı yaşamadı ve tuzakları kolayca buldu. Öğle yemeğinde hem haskinin hem de kendisinin rahat edeceği bir ateş yaktı, yemeğini yedi, ısındı. Yemekten sonra kalktı, yürümeye devam etti. Tuzaklardan birini bulamadı ve suyun içine düştü ayakları ıslanmıştı eğer ateş yakamazsa ölecekti. Önce ateşi yaktı, ancak ağacın altına yaktığı için ağaçta bulunan karlar ateşin üstüne düştü ve ateş söndü. Tekrar yakmaya çalıştı ancak elleri ve ayakları donmuştu. Başaramadı. Isınmaya çalışsa da koşsa da olmadı ve donarak olduğu yerde can verdi Ateş yakmak (1902) Tom Vincent, ilk hikaye de olan adam gibi kendine soğuk konusunda çok güveniyordu. Ve arkadaşlarının arkasından tek başına gitmeyi istemişti. Tek başına giderken hiçbir şeyin kendisini yenemeyeceğini düşünüyordu. İşler istediği gibi gitmedi ve soğuk kendisini yenmeye başladı. Soğuk olan akarsuyun içine düştü ve tek başına olduğu için ateş yakacak başka kimse yoktu etrafında. Tom, ellerini ısıtıp ateşi yakmayı başardı. Ve ölümün kıyısından döndü. Yaşama Azmi Arkadaşı Bill ile bir yola çıkmıştı. Hava soğuktu ancak dondurucu değildi. Yolda giderken ayağını burktu. Bill'e seslense de Bill kendisini umursamamış, ölüme terk ederek gitmişti. Ayağının acısı ile bir süre hiçbir şey düşünemez oldu. Donma seviyesine geldiğini fark edince yürümeye ve hedefe ulaşmak için çabalamaya başladı. Ancak yiyecek yemeği yoktu ve bu onu çok zorluyordu. Her gece ateş yakıyor, üstünde su kaynatıp içiyor, uyuyor ve sabah yola devam ediyordu. Yolda ilerlerken sürekli kurt, kuş, solucan gibi avlayıp yiyebileceği şeyler arasa da bulamıyordu. Arada yakalayabildiği bir kaç balık, bir kaç bataklık meyvesi oluyordu. Ancak bu açlığını bitirmeye yetmiyordu. Aç bir şekilde yoluna devam ederken, gördüğü kuşları avlamaya çalışıyordu. Açlıktan yere düştüğü zamanlar bayılıyor ve dinleniyordu. Önceki hikayelerde hayat Ateş iken burada Hayat yemek olmuştu. Hayat, ihtiyacın hangisiyse oydu. Hayat bulamıyor, ama içindeki yaşama isteğini de köreltemiyordu. Yine düştüğü bir zamanda başına yaşlıca bir kurt geldi. Onu yemek istiyor ve ölmesini bekliyordu. İçindeki yaşama hevesi henüz bitmemişti. İleride ulaşmak istediği gemiyi gördü ancak emekleyerek çok fazla yol kat edemiyordu. Bill'i de yolda gördü. Bill de kendisinden farksızdı ancak Bill ölmek üzere ve emekleyemiyordu bile. Kendisinin durumu daha iyiydi. Üç haftanın sonunda gemiye ulaştı. Açlığını giderdi. Ancak yemek sürekli bitecek gibi geliyordu. Zamanla bu da geçti ve kendine gelmeyi, yaşamayı başardı. Değerlendirme: Altmış sayfaya çok fazla şey sığdırmış yazar. Sayfası az ancak anlamı çok olan muhteşem bir eser. Kitapta beni en çok düşündüren cümle: \" Çünkü ateş, hayat demekti. Sönmemeliydi.\" Cümlesi oldu. İlk iki hikaye de yaşamak için ihtiyaç ateşti. O yüzden ateşi hayat yerine koymuşlardı. En son hikaye de ise yaşamak için ihtiyaç yemekti. Bu yüzden hayat yerine yemek koyulmuştu. Kitap bittikten sonra sordum kendime; \"senin için hayat ne?\" Yemek mi? Yoksa Su mu? Ailen mi? Aldığın nefes mi? Jack London ile de tanışmış oldum bu eserle. Muhteşem bir kitap. Jack London'un 1897'de Altına Hücum dalgasına kapılarak gittiği Klondike'deki deneyimlerinden yararlanarak yazdığı Ateş Yakmak öyküsü bir gençlik dergisi olan The Youth Companion'da 1902'de yayımlanmıştır. O zamanlar umut vaat eden genç yazar olarak tanımlanan London, bu öyküsünü 1908'de yeniden yorumlayıp The Century Magazine'de yayımlattığında ise milyoner olan ilk Amerikalı yazar unvanına sahip, binlerce okuru olan bir yazardır. Altı yılda hayatı oldukça değişmiş, sayısız deneyim edinmiş, üslubu oturmuştur; bu durum iskeleti aynı olan iki hikayenin farklılığının nedenini açıkça ortaya koymaktadır. 1902 Versiyonu: Kuzey topraklarında insan hareketlerine yön veren en önemli kural Asla tek başına yola çıkmadır. Tom Vincent, gülüp geçtiği bu kuralın aslında ne kadar hayati olduğunu bir ocak gününde yaşadığı acı bir deneyimle öğrenir. Hava sıfırın altında elli dereceyi gösterirken Vincent, Yukon üzerindeki Calumet Kampından ayrılmış; sırtındaki yükle Paul Deresi ile Cherry Deresini ayıran tepeye, arkadaşlarının geyik avladığı, maden aradığı yere doğru yürümektedir. Elli kilometre yol yürüyecek olması Vincent'in keyfini kaçırmaz. Çünkü Cherry Deresinin aktığı yamaçta altın bulacaklarından emindir; ayrıca yanında arkadaşlarının ailelerinin Birleşik Devletlerden yazıp gönderdiği mektuplar da vardır. Yola çıkışından üç buçuk saat sonra yolun yarısını tamamlamıştır; donmasın diye koynuna sakladığı ekmeği yemeğe karar verir. Ancak daha ilk lokmasını yutmuşken parmaklarının donmaya başladığını fark eder ve ısınmak için hareket etmeye başlar. İçinden bir an burunluk takmadığı pişmanlığı geçse de genç ve güçlü bir adam olduğu konusundaki aşırı özgüveni bu pişmanlığın kısa sürede yerini alır. Mağrur bir neşeyle yol alırken kırılan bir buz tabakasına girip ayak bileğine kadar ıslanınca soğukkanlı bir şekilde hemen ateş yakmaya koyulur. Kıyıdaki çam ağaçlarının çevresinde ince dal ve çalı çırpıları destesi yüzlü olan kibritiyle yakmayı başarmasından kısa bir süre sonra ağacın üzerinde birikmiş dört aylık kar ateşi söndürür. Soğuğun verdiği keskin acı ıslanmış ve parmakları donmuş Vincent'i paniğe sürükler. Kibritleri tutmadaki başarısızlığı aklına, yakınlarda sığın geyiği avcılarının kampının bulunduğunu getirir. Beş dakikalık yürüyüşten sonra yanılmadığını anlar ancak kamp terk edilmiştir. Artık tek yapacağın şeyin elleri ne kadar yanarsa yansın o kibritleri yakmak olduğunu anlar. Ancak bu şekilde hayatta kalabilecektir. Yanan etinin kokusuna ve acısına dişini sıkarak katlanan Vincent sonunda ateş yakmayı başarır. Ellerini ve ayaklarının kan dolaşımını sağlamak için üç saat uğraştıktan sonra ertesi gün acınacak halde Cherry Deresinde kamp yapan arkadaşlarına ulaşır. Bir ay içinde eski sağlığına kavuşur; fakat ellerindeki izler ve soğukta hassaslaşan ayak parmakları ona her seferinde kuzeyin ana kuralını hatırlatacaktır. 1908 Versiyonunu İlkinden Ayıran Temel Farklılıklar: 4500 kelime daha fazladır, dolayısıyla daha uzundur. Karakterin ismi yoktur; adam diye söz edilir. Hava -60 derecedir. Adama husky cinsi bir köpek eşlik etmektedir. Henderson Deresinin sol çatalındaki eski madende olan arkadaşlarının yanına gitmektedir. Mendiline sardığı öğlen yemeği dışında bir yükü yoktur. Yola yalnız çıkmasının amacı Yukon Nehrinde yer alan adalardaki ladin ağaçlarından gelecek bahara sal yapacak kereste çıkıp çıkmayacağını kontrol etmektir. Yanında ABD'den gelen mektuplar yoktur. Tütün çiğneme alışkanlığı vardır. Henderson Deresi üzerinde yürürken dizlerinin yarısına kadar ıslanır. Ateşi ladin ağaçlarından dökülen kar söndürür. Kibrit destesi 70 adettir. Öykünün sonunda adam kurtulamaz, donarak ölür. Bu etkileyici öykünün ikinci yorumundan yola çıkarak Fx Goby yönetmenliğinde hazırlanan aynı adlı 13 dakikalık animasyon, 2016 yılında gösterime girmiş ve farklı festivallerde 20 ödül birden toplamıştır. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Modern Klasikler Dizinde yer alan bu derleme içinde 1905'te yayımlanan ve Nadejda Krupskaya'nın ölüm döşeğindeki eşi Vladimir Lenin'e okuduğu son öykü olarak bilinen Yaşama Azmi de bulunmaktadır. Yaşama Azmi: Buz gibi derenin içinde ilerleyen iki adamdan geride olanı bileğini burkar. Bill, yaralanan arkadaşının istediği yardıma kayıtsızdır. Arkasına bile bakmadan ilerleyerek gözden kaybolur. Yoldaşının görüş açısından kaybolmasıyla yalnız kalan adam ıssızlığın korkutucu gücü karşısında kendini zorlayarak arkadaşının gözden kaybolduğu yolu aksak adımlarla takip eder. Bir an önce derenin Dease Nehrine döküldüğü yerdeki zulasına ulaşmak istemektedir. Burada onu bekleyeceğine inandığı arkadaşıyla Hudson Bay Şirketi Ticaret Karakoluna kanolarıyla ulaşacaklar, dondurucu soğuğun hüküm sürdüğü bu topraklardan ayrılacaklardır. Bu düşünceyle ilerleyen adamı iki gündür yemek görmeyen bünyesi durmaya zorlar. Halsizliğin ve zayıflığın güçlü etkisi, etrafında gördüğü kar tavuklarını hatta su birikintisindeki balığı bile yakalamasını engeller. Açlık, soğuk ve acının tüm bünyesini ele geçirdiği adam belli bir süre kurt sürüsünün geride bıraktığı karibu kemikleriyle hayatta kalmaya çabalar. Aniden bastıran kar ve yağmurun etkisiyle körleşen sinirleri hedef gözetmeksizin yürüyen adamı yaklaşan hasta bir kurdun hırıltısıyla yeniden ayaklandırır. Bundan sonraki adım ayakta bile durmaya güçlük çeken iki canlının arasındaki ölüm kalım savaşıdır. Adamı bu mücadele için yeniden canlandıran şey ise nehrin denize döküldüğü noktada gördüğü demir atmış gemidir. Böylece adam önde, hasta kurt arkada gemiye doğru düşe kalka ilerlerler. Ertesi gün adam kurtlar tarafından parçalanmış Bill'in geride kalan kemiklerine rastlar. Ancak kendisine bırakan arkadaşının ölümüne duyarsızdır, geride kalan içi altın dolu keseyi bile almaya tenezzül etmez. Günlerce süren yürüyüşün ardından daha fazla dayanamayan kurt, dişini adamın eline geçirmek için hamle yapar. Adam, geride kalan son gücüyle kurdun boynuna saldırır ve istemsizce, kanın boğazından geçmesine boyun eğer. Balina avı gemisi Bedford'daki bilimsel keşif heyetinin birtakım üyeleri sahilde gördükleri bu garip canlıyı yakından inceleyebilmek için bir kayıkla yanına giderler. Kör, bilincini yitirmiş, dev bir solucan gibi kıvrılarak ilerleyen bu canlıyı gemide üç hafta içinde kendine getirirler. Adam, burada yiyecek sıkıntısı çekmeyeceği teminatını alsa da uzun bir süre çeşitli yerlere yiyecek zulaları hazırlar. Mürettebat tarafından hoş görülen adam gemi, San Francisco Körfezine demir attığında bu korkusunu geride bırakmıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/atesin-sarkisi", "text": "Tess Gerritsen yazdığı mükemmel romanlar ile hem tüm dünyada hem de Türkiye'de çok sevilen bir yazar. Okurları onu özellikle Rizzoli ve Isles serisinden tanıyorlar fakat yeni romanı Ateşin Şarkısı Tess Gerritsen tarafından yaratılan tamamen yeni bir hikayeye sahip. Ateşin Şarkısı da diğer Tess Gerritsen kitapları gibi seri haline döndürülür mü bilinmez ama okurları şimdilik yepyeni bir gerilim bekliyor. Romanın ana karakteri olan Julia küçük kızı ile yaşayan mutlu bir annedir. Onun hikayesi bir gün tamamen değişir. Bir antikacıda dolaşırken Incendio adında bir beste bulur ve bunu satın alır. Bunun onun hayatını kabusa çevireceğinden habersiz Incendio'yu evinde çalar. Daha sonra olan ise Julia gibi okuyucunun da kanını dondurur. Julia'nın üç yaşında küçük kızı Lily Incendio'yu dinledikten sonra annesine saldırır. Ne olduğunu anlayamaya çalışan Julia Incendio bestesinin sırrını çözmek zorundadır. Bunun için de çok tehlikeli bir maceranın içine atılmak zorundadır. Kızı ile yeniden mutlu olabilmek için bu macerada hayatta kalması gerekir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/atesten-gomlek", "text": "Halide Edip Adıvar'ın Sinekli Bakkal'dan son en iyi romanı kabul edilen ve dahası Kurtuluş Savaşı'nda yaşanan acıları en iyi anlatan kitap olarak varsayılan Ateşten Gömlek aslında işgalden kurtulmuş Peyami'nin günlüğü niteliğinde. Kitap Peyami'nin hastanedeki hikayesi ile başlıyor. En yakın arkadaşları cephede ölürken Peyami yaralı olarak kurtulur ve hastanede tedavi görür. Başına bir kurşun isabet etmiştir ve kurşun kafasında kalmıştır. Şimdilik kurşunun yaşam tehlikesi yoktur fakat kurşun nedeni ile gerçek sandığı hayaller görebilmektedir. Bunun üzerine ameliyat ile kurşunun alınmasına karar verir fakat bundan önce anılarını yazmaya karar verir. Peyami'nin anılarını yazmaya başlaması ile Kurtuluş Savaşı döneminde bir yolculuğa çıkıyoruz kitapta. Peyami İstanbul'da yaşayan ve düşman kuvvetlerinin işgalini bire bir yaşayan biridir. Kendi hallerine üzülürken İzmir'den gelen bir haber ile beterin beterini görürler. Akrabası Ayşe kocasını ve çocuğunu İzmir'in işgali sırasında kaybetmiştir ve içinde acı ile birlikte İstanbul'un yolunu tutmak zorunda kalmıştır. Peyami Ayşe'yi karşıladığında bitik birini beklerken umduğunda daha güçlü bir kadın bulur karşısında. Aynı zamanda Hemşire olan Ayşe bir yolunu bulup Kuvayi Milliye'ye hizmet etmek ve savaşta aktif görev alabilmektir. Bunun içinde Peyami ve onun arkadaşı Binbaşı İhsan ile Anadolu'ya geçmenin yollarını ararlar. Ayşe'nin halkı işgale karşı koymaya ikna etmesi işgal kuvvetlerinin de kulağına gider. Artık İstanbul'dan kaçmak kaçınılmaz hale gelmiştir fakat Peyami tam bu sırada ağır hastalanmıştır ve Ayşe ile aralarında bağ kopmuştur. Peyami hastalığı atlattığı gibi tekrar Ayşe'yi aramaya başlar ve onsuz Anadolu'ya geçtiğinden korkar. Fakat Ayşe Peyami'yi arkada bırakmadan gidememiştir. İkili sonunda bir araya gelir ve Anadolu'ya geçiş başlar. İşgal kuvvetlerinin gölgesinde zar zor Anadolu köylerini aşarak ilerlerken Ayşe sonunda Eskişehir'e kadar gelir ve burada hastanede Hemşire olarak görevine devam eder. Hem Peyami hem de yakın arkadaşı Binbaşı İhsan Ayşe'ye aşık olurlar ve bu işleri daha da zorlaştırır. Bir taraftan vatanı kurtarmaya çalışırken diğer taraftan duygularına yenik düşmemeye çalışırlar. Diğer taraftan ise Ayşe'nin en büyük arzusu İzmir'de yapamadığı mücadeleyi bu kez gösterebilmektir. Bu uğurda hem Ayşe hem de Binbaşı İhsan cephede hayatlarını kaybederler. Peyami de ağır yaralı olarak Ankara Cebeci Hastanesine kaldırılır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/atinali-timon", "text": "Zavallı Timon! Dar gününde koştuğun, altınlarını saçtığın dost bildiğin dalkavuklarının dar gününde sana yardım edeceğini mi sandın!? Timon, sevgisiz bir adam mıydı, para aracılığıyla da olsa birçok insanın elinden tutmamış mıydı? O arkadaşlar bir bir sırtlarını çevirdiler Timon'a. Yalakadan başka bir şey olmadıklarını ispat ettiler. Timon'un aşırı mübalağalı karakteri sayesinde insanlığın, yazıldığı yüzyılda da şimdi de parayla satın alındığını gösteriyor. Atinalı Timon kitabı, repliklerden oluşuyor. Atinalı Timon Shakespeare'in mutlaka okunması gereken eserlerinden bir tanesi. Timon, Atina'nın en zengin adamlarından biridir. Yoksulundan senatörüne kadar birçok kişiyi parasıyla mutlu etmeyi bilmiştir. Genç bir delikanlıyı zengin ederek sevdiği kıza kavuşmasını sağlamış, mutlu etmiştir. Arkadaşlarına değerli hediyeler göndermiş, onları daha da şımartmıştır. Gün gelir, Timon dünyanın bin bir türlü halini görmeye başlar. Cömertliği ve savurganlığı ona pahalıya patlamıştır. Sonunda varını yoğunu kaybeder. Tasalanmaz bu duruma Timon. Bilir ki zor günlerinde yardımlarına koştuğu arkadaşları, şimdi onun için ellerinden geleni yapacaktır. Sadık uşağı Flavius'u arkadaşlarından borç istemesi için gönderir. Flavius'u gören dalkavuklar öncelikle sevinirler. Sanırlar ki Timon onlara hediyeler göndermiştir yine. Bir tanesi rüyasında gümüş ibrik ve leğen gördüğünü söyler rüyasında. Belki hediyesidir onlar. Ancak Flavius durumu anlatıp borç istediğinde hepsinin yüzü düşer. Terslerler uşağı. Paramız yok, derler. Eli boş konağa döner Flavius. Efendisine durumu izah eder. Timon şok geçirir. Flavius'un söylediklerine inanamaz. Arkadaşları tarafından sadece parası için kullanılmış, parası tükendiğinde gözlerinden düşmüştü. Timon öfkeden deliye döner. Arkadaşlarına ders vermek isteyerek hepsini konağına davet eder. Arkadaşları Timon'un para toplamak için numara yaptığını aslında durumunun kötü olmadığını düşünerek davete giderler. Büyük bir sofra karşılar onları. Önlerindeki tabaklar kapakla kapatılmıştır. İştahla beklerler Timon'u. Timon öncelikle acı alaylarla dolu dua eder Tanrılara. Sonra ılık su dolu kasenin kapağını açar. Açın tabaklarınızı, açın da yalayın köpekler! der. Misafirler gözü dönmüş Timon'un delirmesinden korkarak kaçmaya başlarlar. Timon kaseyi fırlatır üzerlerine küfrederek. Timon artık insanlığa küsmüştür. Gece gündüz beddualar ve lanetler okumakta, insanlığın yerle bir olmasını dilemektedir. Atina'ya bir daha gelmemeye ant içerek şehri terk eder ve ormana yerleşir. Orada kimsenin olmadığı bir mağara bulur ve yaşamaya başlar. Ve şehre lanetler yağdırmaya devam eder. Aç karnını doyurmak için toprağı kazmaya başlar. Orada karşısına altın çıkar. Onu tekrardan zengin edecek kadar çok altın vardır. Eski muhteşem hayatına ve dalkavuklarının yanına dönebilir. Ama Timon için artık altın hiçbir şey ifade etmemektedir. Çok geçmeden uzaktan davul sesleri duyulur ve Alcibiades'in başında olduğu atlılar gelir. Alcibiades ile Timon'un ortak yanları vardır. Atinalılar ikisine de nankörlük etmiştir. Alcibiades, askeri başarıları görmezden gelinerek sürgün edilmiştir. O Timon gibi hayata küsmek yerine, arkadaşlarını toplamış ve Atina üzerine yürümek için hazırlanmıştır. Bunu öğrenen Timon, altınları verir ona. Şehri yerle bir etmesini, bir tane bile canlı bırakmamasını ister ondan. Bir zamanlar kendisine kötü kötü gözle bakan Timon'un onu taklit ettiğini duyan Apemantus, kendi gözleriyle görmek için mağaraya gider. Apemantus, zenginlerin sofrasında oturup onlara yediklerini zehir eden, paraya ve insanlığa zerre değer vermeyen geçimsiz bir insandır. Timon, onu sofrasına buyur etmiştir hep. Apemantus, felsefi olarak insanların doğuştan kötü olduğunu bildiği için söylenirken, Timon'un yaşadıklarından dolayı bürünen kinle bunları yaptığını düşünür ve bundan vazgeçmesini ister. Birbirlerine ve Atina'ya lanetler okurlar. Timon kovar onu mağarasından. Ardından sanki sıraya girmişler gibi üç eşkıya gelir Timon'u soymak için. Ancak buna fırsat kalmadan Timon kendi elleriyle verir altınlarını. Öyle lanetli öğütler verir ki eşkıyaları yaptıkları işten soğutur. Sadık hizmetkarı Flavius gelir onu görmeye. Timon onun da çkarcı olduğunu düşünmekte kuşku ile yaklaşmaktadır. Ancak koşulsuz şartsız efendisine bağlı Flavius göz yaşı döker efendisi için.Onun yanında kalmak ister. Kesin bir dille reddeder Timon. Altın verir ve gönderir onu. Timon, peşi sıra gelen Şair ile Ressam'ı ve Atina halkı adına gelen Senatörleri de yaka paça kovar oradan. Artık Timon sessizce kendine biçilen ölümü beklemektedir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/atlantisin-cocuklari", "text": "Atlantis'in Çocukları, evinin yakınındaki fabrikanın atık suları yüzünden düştüğü dereden Atlantisliler sayesinde kurtulan Tekin'in Atlantislilerin teknolojik imkanlarını kullanarak arkadaşlarıyla birlikte verdiği doğa mücadelesini konu alıyor. İlk kez 2013 yılında Can Çocuk Yayınları tarafından yayımlanan kitap, 9 yaş ve üzeri okurlara hitap ediyor. Kitabın pek çok sayfasında Kutlay Sındırgı'nın çizdiği siyah beyaz resimler yer alıyor. Kitaba zenginlik katan görseller, çocukların özellikle Atlantis'i hayallerinde daha kolay canlandırmalarına olanak tanıyor. Okurlarına doğanın ve teknolojinin önemini heyecan dolu bir serüvenle anlatan kitap, 112 sayfa ve 10 bölümden oluşuyor. Kitaptaki bölüm başlıkları: Denizin Dibindeki Dünya Tekin'in İlk Görevi Birimiz Beşimiz, Beşimiz Dünyamız İçin Ege'deki Balık Çiftlikleri Zehirli Atık Tankeri Allianoi Nergislidere'yi Canlandırmak Karadeniz'de Bulanık Akıntılar Kalkan Balıkları Atlantis Tatili Başlıyor Atlantis'in Çocukları Özeti Hikaye, Nergislidere'nin yakınlarında yaşayan Tekin'in okuldan dönerken fabrikanın boşalttığı atık sulara yakalanarak dereye düşmesiyle başlıyor. Düştüğü dereden kendi çabalarıyla kurtulmayı başaramayan Tekin, kendini bir anda şeffaf bir balonun içinde buluyor. Şeffaf balonla Karadeniz'e uçuyor ve denizin derinlerine dalıp Atlantis'e ulaşıyor. Yolda yaşadığı heyecandan dolayı bayılsa da Atlantis'te kendine gelip Enki, Sunku ve Atamya adlı bilge Atlantislilerle tanışıyor. Bilge Atlantisliler çevre kirliliği ve küresel ısınma sorunlarıyla mücadele edebilmek için Tekin'in yardımına ihtiyaç duyduklarını söylüyorlar ve ona kendileriyle iş birliği yapmasını teklif ediyorlar. Tekin başlangıçta bu kadar zor bir görevi başaramayacağını düşünerek bu fikre sıcak bakmıyor ancak Atlantislilerin teklifini kabul ederse kendisini üstün teknolojileriyle donatacaklarını ve eğiteceklerini öğrenince ikna oluyor. Tekin'in ilk görevi, atık suları yüzünden dereye düştüğü fabrikanın borusunu kapatmak oluyor. Böylece Nergislidere'yi kirleten fabrika, kendi pisliğinde boğularak çalışmaz hale geliyor ve yetkililer tarafından kapatılıyor. Atlantislilerin teknolojisi sayesinde kolayca gerçekleşen bu ilk görevin ardından Atamya, Tekin'e her yere tek başına yetişemeyeceği için güvendiği arkadaşlarından oluşan bir ekip kurması gerektiğini söylüyor. Tekin de en yakın arkadaşları olan Barış, Emre, Elif ve Aslıhan'ı bu durumdan haberdar edip ekibini kuruyor. Böylece beş arkadaş dünyayı kurtarmak için birlikte mücadele etmeye başlıyorlar. Beş arkadaşın ilk görevleri, Karadeniz'den Boğaz'a doğru yol alan ancak çok eski olduğu için ortadan ikiye ayrılma tehlikesi bulunan bir petrol tankerinin durumunu yetkililere bildirip büyük bir felaketin engellenmesini sağlamak oluyor. İlk görevlerini başarıyla tamamlayan Çevre Kardeşliği Takımı üyeleri bu kez daha zor bir görevle karşı karşıya kalıyorlar. Ancak Tekin'in arkadaşlarına öğrettiği bilgiler sayesinde Güllük'teki yanlış uygulamalar nedeniyle yüzeyde biriken ölü balıkları ve denizin dibinde oluşan balçık tabakasını temizleyip Sibirya'daki ölü bölgeye taşımayı başarıyorlar. Bir görevi daha başarıyla tamamlamanın sevincini yaşayan çocuklar, üçüncü olarak Tuna Nehrinden Karadenize doğru giden ve zehirli madde taşıyan bir gemiyi yetkililer sayesinde durduruyorlar. Oldukça zor bir şekilde tamamlanan bu görev, Çevre Kardeşliği Takımı'nın Sahil Güvenlik yetkilileri tarafından tanınmasını ve onların güvenini kazanmasını da sağlıyor. Böylece çocuklar daha sonraki görevleri için büyük bir desteğe sahip oluyorlar. Çevre Kardeşliği Takımı'nın dördüncü görevi Yortanlı Barajı yüzünden sular altında kalacak olan Allianoi Antik Kenti'ni kurtarmak oluyor. Büyük bir dayanışmayla bu görevin de üstesinden gelen ÇKT üyeleri beşinci görev olarak fabrika atıkları yüzünden eski güzelliğini kaybeden Nergislidere'yi yeniden canlandırmaya karar veriyorlar. Atlantislilerin yanı sıra Sahil Güvenlik'in ve DenizTemiz Derneğinin de yardımıyla bolca çaba harcayarak amaçlarına ulaşıyorlar. Çevre Kardeşliği Takımı'nın Nergislidere'yi canlandırmaktan sonraki görevi Karadenizdeki bulanık akıntıların kaynağını bulup buna son vermek oluyor. Her zamanki gibi dayanışma içinde hareket eden ÇKT üyeleri, denizden kum çıkaran Cornelis Zanen adlı geminin sebep olduğu bu sorunu da Sahil Güvenlik, DenizTemiz Derneği ve Balıkçılar Kooperatifi sayesinde çözüme kavuşturuyorlar. Çocukların son görevi ise Trabzon Su Ürünleri Araştırma Enstitüsü ile Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı tarafından ortaklaşa gerçekleştirilen bir projeyi desteklemek oluyor. Karadeniz'deki kalkan balığı stokunu yeniden arttırmayı amaçlayan bu projeyi Atlantis'ten gönderilen özel yemler ve kalkan balığı yavrularıyla destekliyorlar. Tüm görevler boyunca aldıkları hiçbir övgüye aldanmayıp kendilerini asla öne çıkarmayan ve bu sayede kimliklerini gizli tutmayı başaran çocuklar son görevlerinin ardından yaz tatilinin de başlamasıyla ödül olarak Atlantis'e gidiyorlar. Böylece hem Atlantis'i gezip gördükleri hem de özellikle kendi yaşıtları olan Atlantislilerle tanışma fırsatı buldukları güzel bir tatil geçiriyorlar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/attila", "text": "Peyami Safa'nın yazdığı yegane tarihi roman olan Attila, büyük Hun hükümdarının efsanelere karışmış tarihsel hayatı yanında onun insani yönüne de eğilmeyi amaçlayan bir eserdir. Attila büyük ve cesur bir savaşçı, efsanevi bir hükümdar ve hem Doğu hem de Batı Roma'ya korku salan bir lider olmasının yanında kadınları da seven, onları anlayan ve aşkı derinden yaşayan bir aşıktır. Onun hayatı savaş meydanlarıyla olduğu kadar aşk olgusuyla da şekillenen bir yaşamdır. Roman, Doğu Roma İmparatorluğu tarafından Attila'ya suikast yapmakla görevlendirilen bir elçi heyetinin yolculuğuyla başlar. Attila'nın Kostantiniyye büyükelçisi bu suikast girişiminin içindedir ancak heyet Attila'ya varınca büyükelçi giriştikleri işin ne kadar zor olduğunu anlar. Attila gibi bit hükümdarı, güçlü bir savaşçıyı ve yenilmez bir askeri öldürmek neredeyse imkansızdır. Bundan dolayı içine korku düşen büyükelçi durumu Attila'ya itiraf eder, ondan af diler. Heyetin diğer üyelerini ele veren büyükelçi kendini kurtarır ama arkadaşları Attila tarafından hapsedilir. Attila, o zamana dek pek çok kadınla evlenmiş olsa da en çok Kerka'ya değer verir çünkü Kerka Attila'ya Erlak adındaki oğlu hediye etmiştir. Attila'nın oğluna karşı büyük bir zaafı vardır. Eşini de çok sevmektedir. Ancak bu gerçek, büyük hükümdarı çapkınlıklar yapmaktan alıkoymaz. O sıralarda Attila gizlice gece vakti bir eve gitmekte ve bir kadınla görüşmektedir. Bu kadın, Batı Roma imparatorunun kız kardeşi olan Onorya'dır. Onorya tüm ailesini ve Batı Roma İmparatorluğunu geride bırakarak Attila'ya kaçmış bir kızdır. Henüz yirmi beş yaşlarındadır. Attila'yı içten içe sevmektedir ama onun sevdiği başka bir şey daha vardır: Güç. Attila ile evlenerek Hun İmparatorluğunu ele geçirmek istemektedir. Ne var ki onun karşısında Kerka gibi güçlü bir kadın bulunmaktadır. Attila'nın Onorya ile ilişkisini öğrenen Kerka bir iftira ile ikisinin arasını ayırır çünkü o, eşini hiç kimse ile paylaşmak istememektedir. Attila, Kerka'nın iftirasına kanarak Onorya'yı memleketine gönderir. İftira, Onorya'nın Attila'yı öldürme planları yaptığını da içermektedir. Doğu Roma'nın düzenlediği suikast girişiminden henüz kurtulan Attila, Batı Roma'nın da böyle bir plan yapabileceğini düşünür ve Onorya'nın bu iş için gönderildiğine inanır. Bir cevap vermek için Batı Roma üzerine bir sefer düzenler. Sefer başladıktan sonra Onorya bir hile ile Attila'nın sarayına dek girer. Kerka o ana dek Onorya'yı hiç görmemiştir. Bu güzel kızı beğenerek onu saraya cariye olarak kabul eder. Onorya'ya karşı kanı ısınan Kerka, Batı Romalı bir aşüftenin elinden Attila'yı bir iftira sayesinde nasıl kurtardığını Onorya'ya anlatır. Böylece Onorya asıl düşmanının kim olduğunu öğrenir. Attila seferden dönünde Onorya'yı sarayında bulur. Onorya bütün gerçeği Attila'ya anlatır. Böylece Kerka'nın düzeni açığa çıkar. Attila ise ne Kerka'dan ne de Onorya'dan vazgeçer. İki kadın da bu durumu kabullenmek zorunda kalır. Attila Batı Roma'yı tamamen ele geçirmek üzere bir sefere daha çıkar. Bu seferde büyük bir zafer elde eder. Papa Attila'ya yalvararak onun Roma'ya girmesini engeller. Attila ise Batı Roma'yı haraca bağlayarak geri döner. Dönüş esnasında Onorya'dan bir mektup alır. Onorya Attila'nın zaferine hem sevinmiş hem de üzülmüştür çünkü Attila'nın yendiği imparatorluk kendi imparatorluğudur. Onorya, kardeşi olan Roma hükümdarına destek olmak üzere Attila'yı terk etmiştir ve bu, ona son mektubudur. Bu kötü haberin ardından Attila, eşi Kerka'nın da hastalık dolayısıyla öldüğünü haber alır. Henüz sarayına dönmeden evvel yirmi yaşlarındaki İldiko ile tanışır. Bu deli dolu kız, kendini derhal Attila'ya sevdirir. Ailesi Attila tarafından öldürülmüş olan İldiko, Attila'ya büyük bir aşk beslediği yalanını uydurur. Attila da buna kanar. Attila, sarayına dönünce İldiko ile evlenir ama düğün gecesi İldiko tarafından zehirli bir iğne vasıtasıyla öldürülür. Peyami Safa, bu tarihi romanında Attila'nın savaşçı yönüyle beraber kadınlara olan ilgisine de değinmiş, onun aşık tarafını vurgulamıştır. Attila gibi büyük bir hükümdarın tarihe kazınan eylemlerinde bile onun duygusal ve insani yönü şüphesiz ki etkili olmuştur. Attila duygularından arınmış, yalnızca siyasi ve askeri bir figür olmanın ötesinde; kadınlara ilgi duyan, zaman zaman onlarda dolayı bazı zaaflar gösteren ve kararlarında kadınların da etkili olduğu bir şahsiyettir. Nihayetinde yüz binlerce düşmanın savaş meydanında öldüremediği Attila'yı bir kadın zifaf yatağında zehirli bir iğne yardımıyla öldürmüştür. Peyami Safa, Hun hükümdarı Attila'ya dair sunduğu bu bakış açısını enfes bir üslupla anlatarak okuyucuyu şekil açısından da tatmin etmektedir. Dolayısıyla Attila romanı hem içerik hem üslup açısından oldukça başarılı bir romandır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ay-isigi-sokagi", "text": "Takdir edersiniz ki Zweig, insanların ruh dünyalarını ve duygu durumlarını çok iyi tahlil eden bir yazardır. Ay Işığı Sokağı'nda bulunan beş öyküde de bu tahlillerin örneklerini görebiliyoruz. Karakterler, her insanın içinde bulundurduğu duygu ve dürtülere sahiptir; fakat bu duygu ve dürtüleri bastıramamakta hatta bu duygu ve dürtülerin pençesinde can vermektedir. Karakterler bütün zayıflıklarıyla işlenmiştir. Ay Işığı Sokağı'nda, üstün olma duygusuna yenik düşüp hayatının aşkını kaçıran bir adamdan; Leporella'da, bilinçsizce patronuna bağlanan taşralı kadından; Nişan'da bir adamın hayatta kalma dürtüsü uğruna yaptıklarından; Leman Gölü Kıyısında Olay'da, memleket hasretine dayanamayan bir esirin kendi sonunu hazırlamasından, Avare'de, otorite karşısında direnç gösteren bir gencin hayatına son vermesinden bahsedilmektedir. Zweig, öykülerini oldukça karamsar ve boğucu işlemiştir. Ay Işığı Sokağı'nın Zweig'ın en iyi eseri olduğunu söyleyemeyeceğim. Zweig'ın roman türünde daha başarılı olduğunu düşünsem de bu eserin Zweig severlerin kitaplığında bulunması gerektiğini düşünüyorum. AY IŞIĞI SOKAĞI Almanya'ya doğru giderken limana geminin geç yanaşması sonucu Fransa'nın denizci kentinde bir gece kalmak zorunda kalan genç bir adamın dahil olduğu garip hayatların hikayesi anlatılmaktadır. Oteline yerleşen gezgin, bu garip şehrin sokaklarını keşfetmek için kendini dışarı attı. Denizcilerin bir gecelik uğrayıp bedensel ihtiyaçlarını giderdiği bu garip ışıklı sokaklardan geçerken bir kapının ardından Almanca bir beste duymuş ve aynı dili konuşuyor olmanın verdiği mutlulukla kapıdan içeriye girdi. İçeride üç kadın vardı ve kadınlardan biri adamın yanına gelerek onunla ilgilenmeye başladı. Tam o sırada içeriye zavallı görünümlü, bitkin bir adam girmişti. Kadın bu adama hoş olmayan sözler söylemeye başladı. Adamı delirtmek için genç gezgine daha çok yaklaşmaktaydı. Zavallı adam ise hiçbir söz etmeden öylece oturmaktaydı. Onun bu hallerine acıyan genç gezgin hem kadından uzak durmaya çalışmakta hem de içinde bulunduğu durumun tiksindiriciliği ile irkilmekteydi. Adama cimri olduğu konusunda yakıştırmalar yapıldığı sırada adam cebinden çıkardığı para kesesini fırlatarak dışarı çıktı. Yaşanan olaylardan rahatsız olan gezgin oradan ayrılarak otelinin yolunu tuttu. Otel yolunda gölgeye benzeyen bir siluet usulca ona doğru yaklaştı. Gezgin ona dikkatlice baktığında, kadın tarafından aşağılanan zavallı adam olduğunu fark etti. Adam, ona yaklaşarak hikayesini açtı; o kadının aslında karısı olduğunu, onun bu durumda olmasının tek sebebinin kendisi olduğunu, onu elleriyle dışarıya ittiğini söyledi. Hikayesi ise şöyleydi; yoksulluk içindeki bu genç ve gururlu kadın bir zamanlar varlıklı olan bu adam ile evlenir. Adama onu yoksulluktan kurtardığı için o kadar minnettardır ki bunu sürekli dile getirir. Adam bu durumdan garip bir haz duymaktadır ve kadını her aldığı para için yalvarttırmaya başlar. Günün birinde annesi için az miktarda para isteyen genç kadın adamın onu geri çevirmesi üzerine adamı terk etmiştir. Adam, bütün servetini geride bırakarak günlerce onu aramıştır. Kadına duyduğu aşkı daha iyi anlamıştır. Derken bir gün kadını bulmuştur da. Barışmaya ikna etmiştir. Bir otelde yedikleri yemek sırasında gayet mutlularken adamın garsonla yaptığı para kavgası sonucu kadın onu tekrar terk etmiştir. Hem de ondan tiksindiği notunu bırakarak. Adam, onu yıllarca yine aramıştır. Sonunda burada bulmuştur; fakat kadın ona oldukça kötü davranmakta ve barışmamaya yanaşmamaktadır. Adam bu gece tanıdığı bu yabancıdan yardım dilenmektedir. Adam, gezginden karısıyla konuşup onunla gitmeye ikna etmesini yoksa satın aldığı bıçak ile onu öldüreceğini, onu burada böyle bırakamayacağını söyledi. Gezgin yaşadığı şokun etkisi ile bu adamdan kurtulup oteline gitti. Ertesi gün, önceki gece rastgele bulmuş olduğu eve bakınsa da orayı bulamadı. Gece gemiye yetişmek üzereyken o yeri ışıklarından tanıdı. Tanıdığı diğer şey ise kapının önünde oturan adamdı. Adam ona eliyle git işareti yaptı. Gemiye yetişme telaşı içindeki gezgin adamı içeriye elinde parlak bir madde ile girerken gördü. Leporella Crescentia, Zillertal'ın küçük bir dağ köyünde evlilik dışı dünyaya gelmiştir. Şu anda 39 yaşındadır. 12 yaşından beri hizmetçilik yapmaktadır. İnsani duygulardan yoksun, kadınsı kıvrımlardan uzak, yıpranmış ve donuk; tam anlamıyla hayvani bir hali vardı bu garip kadının. Sahip olduğu özelliklerin en büyük katkısı işini iyi yapmasınaydı. İdeal bir hizmetçiydi. Zengin bir kadın burada aldığı paranın iki katını vereceğini Viyana'ya gelip onun yanında çalışmasını teklif etti. Crescentia'nın çalışmaktaki yegane amacı yaşlılığı için para biriktirip küçüklüğünde olduğu gibi bu insanlara muhtaç olmadan yaşamını sürdürmekti. Amacını da dikkate aldığında bu teklif onun için bulunmaz bir ganimetti. Viyana'ya gittikten sonra günleri olağanca sakinliğinde sürüp gitmekteydi. Pazar sabahları kiliseye gitmek dışında zamanını evde geçirmekte, bütün dikkatini işine vermektedir; öyle ki evde olup biten öfke nöbetlerinin, krizlerin, bağırıp çağırmaların, sürekli değişen hizmetçilerin farkına bile varmamaktadır. Evin hanımı, kocasının başıboşluğu ve umursamazlığı yüzünden sürekli sinirlidir. Kocası ise karısına göre genç ve yakışıklı bir barondur. Günler Crescentia için tüm tekdüzeliği ile akıp giderken hiç hesapta olmayan bir şey gerçekleşti. Nüfus sayımı için gerekli bilgileri almak üzere baron tek tek hizmetçiler ile görüşmekteydi. Crescentia ve Baron beklenmedik bir şekilde sohbete başladı. Baron av için Crescentia'nın memleketinde bulunmuş, bir otelde Crescentia tarafından pişirilen geyiği tesadüf eseri yemişti. Bu garip tesadüfler onları yakınlaştırdı. Baron, bu sıcak sohbetin ardından Crescentia'nın poposuna bir şaplak attı. Crescentia, işte bu ilginç andan sonra Baron'a garip bir bağlılık gösterdi. Hayvani özelliklerle tanımlanan bu kadının içinde garip duygular oluşmaya başladı. İşini daha severek yapıyor, sürekli Baron'un çevresinde dolanıyor, kendine dikkat ediyor ve Baron'a kötü davrandığını düşündüğü evin hanımından nefret ediyordu. Sinirleri iyice bozulan kadın 2 haftalığına doktorunun tavsiyesi ile sanatoryuma yatırıldı. Crescentia, kendini oldukça mutlu hissediyor ve hayata karışıyordu. Baronun eve kaçamak için getirdiği kadınlara oldukça iyi hizmet ediyor ve bu kadınların varlığından haz duyuyordu. Kadınlara hanımın kıyafetlerini, sabahlığını veriyor ve ondan kendince intikamını alıyordu. Baron'un getirdiği operacı genç kızlardan biri ona bu ismi Leporella ismini takmıştı. Evin hanımı döndükten sonra adam daha fazla katlanamamış ve 1 haftalığına ava gitmeye karar vermişti. Leporella, adama kadının artık ortadan kalkması gerektiğini söylese de adam bu sözlere pek anlam verememişti. Gittikten üç gün sonra Baron karısının intihar haberi ile avdan döndü. Hazin olayın ardından gazdan zehirlenerek öldürülen karısının katiliyle karşılaşmamak için evden kaçtı. Aylar sonra miras işleri için eve döndüğünde suç ortağı ile karşılaşmamak için bir uşak tuttu ve ona emirlerini böyle iletmeye başladı. Bir gün uşak Leporella'yı işinden kovdu. Beyefendinin böyle istediğini söylemesi üzerine Leporella; Baron'un ona hediyelerini ve yıllardır biriktirdiği parasını Baronun masasına bırakarak ortadan kayboldu. Sonra ki günlerde gazetede 40 yaşlarında bir kadının köprüden atlayarak intihar ettiği haberi yayınlandı. Nişan 1810 yılında İspanya ve Fransa arasındaki savaşta uğradıkları bir saldırı sonucunda düşman topraklarında bir başına kalan albayın hayatta kalma savaşı anlatılmaktadır. Albay ve askerlerinin denetimindeki erzak konvoyu Hostalric'e doğru ilerlerken İspanyollar tarafından saldırıya uğradı. Albay ve askerleri beklenmedik saldırı sonucunda büyük bir bozguna uğradı. Albay, bu amansız çatışma sırasında şans eseri bir çalının dibinde kendinden geçmiş bir şekilde hayatta kalmayı başardı. Kendine geldiğinde çatışmadan eser yoktu fakat savaş ganimetlerini bölgeden uzaklaştıran İspanyolların sesi duyuluyordu. Albay, onların uzaklaştığından emin olup ormanın içinde ilerlemeye başlamıştı, ormanın sessizliği onu ürkütüyordu fakat onu karşılaştığı manzara kin ve öfkeye bürümüştü. Askerleri ağaçlarda asılıydı ve korkunç muameleler görmüşlerdi. Albay, sinirinden gözü döndüğü sırada ormanda birinin varlığını fark etti. Gelen kişinin bir İspanyol olduğunu fark etti ve intikam duygusuyla kılıcını yabancının sırtına sapladı. Onu vahşice öldürmüş olmanın verdiği rahatlama hissiyle yoluna devam edecekti ki, hayatta kalabilmek için üniformasından kurtulması gerektiğini fark etti. Az önce öldürdüğü yabancının kıyafetlerini üzerine giydi. Üniformasını geride bırakırken, ona verilmiş olan nişanını yanına aldı. Açlık ve susuzluk öyle çok bastırdı ki ölümü bile düşündü fakat bunu kendine yakıştıramadı. Askerleriyle geçtikleri o köy geldi aklına ve oraya ulaştı. Fıskiyeden suyunu içti; kapıları çalıp dilsiz taklidi yaparak yemek topladı. Daha sonra ormana dönemeye karar verdi. İçindeki umutla; birliklere yardım götüren Fransız askerlerini beklemeye başladı. Duyduğu ses üzerine umut etmekte haklı olduğunu anladı. Kurtulmuş olmanın verdiği heyecanla elinde tabancası ve peleriniyle askerlere doğru var gücüyle koşmaya başladı. Askerler İspanyol kıyafetleri içindeki silahlı bu adama ateş açıp, onu yere serdiler. Ceplerini karıştırdıklarında kayıp albayın nişanını çalan bu adama daha da öfkelenip kafasını ezdiler. Onu bir tarlaya savurup, İspanyol bir eşkıyayı öldürmüş olmanın rahatlığıyla yollarına devam ettiler. Leman Gölü Kıyısında Olay İsviçre'de Villeneuve kasabası yakınlarında Leman gölünde avlanan bir balıkçı gölün üzerinde garip bir cisim fark eder. İlkel bir sala benzeyen bu taşıtın üzerinde çıplak bir adam vardır. Balıkçı, bu adamı teknesine alır ve onu gölün kıyısına götürür. Yayılan bu haber üzerine kasabadan insanlar gölün kenarına toplanır. İnsanlar bu adamın kim olduğu konusunda merakını bir türlü giderememektedir. Yabancının dilinden kimse anlamamaktadır. Derken, büyük bir otelin uzun yıllar yurt dışında yaşamış ve birçok lisana sahip müdürü de olay yerine gelmiştir. Birçok dilde adamla iletişim kurmaya çalışmıştır. En sonunda ana dilinin ilk hecelerini duyup heyecanlanan yabancının Rus olduğu anlaşılmıştır. Savaş esiri olduğu ve ülkesine dönmek için kaçtığını söylemiştir. Müdür ona bunun mümkün olmadığını savaş bitene kadar burada kalması gerektiğini söylemiştir. Yabancı, karısına ve çocuklarına dönmek konusunda diretse de bu fikre kasabadakiler karşı çıkmıştır. Müdür ona; sınırdan geçmesinin mümkün olmadığı konusunda sözler söylese da yabancı buna ikna olmamıştır. Bir sabah gölde yine aynı balıkçı tarafından cesedi bulunmuştur. Avare Öyküde; yaşıtları üniversiteye giderken veremediği Yununca dersi sebebiyle hala liseye devam eden Liebmann'ın hazin sonu anlatılmaktadır. Liebmann, sıcak bir yaz günü yine o veremediği Yunanca dersine gitmek üzere yoldaydı. Yine geç kalmıştı. Sınıfa girdiğinde hocası onu geç kaldığı için azarlamıştı ve bütün sınıf gülerek Liebmann'ı küçük görmekteydi ya da Liebmann'a öyle gelmekteydi. Liebmann, hocasına beslediği öfkeyi bastırmaya çalışmaktaydı. Derken hocası ders sırasında yine ona gülünç sözler söyleyerek takıldı. Liebmann, daha fazla dayanamayarak hocasına cevap verdi. Bunun üzerine aralarında bir itiş kakış başladı. Hocanın yere yuvarlanması üzerine, Liebmann her şeyi mahvettiğini düşündü ve kendini köprüden aşağı atarak yaşamına son verdi. bir kerede okuyup bitirdim harika bir kitaptı hikayelerin hepsi çok güzel 29-08-2017 18:45 özet çok güzel olmuş 12-01-2018 02:40 özet güzel hazırlanmış okuyucuyu sıkmayan bir şekilde 07-06-2018 20:46 parlak şey nedir 20-09-2018 20:20 ay işığı sokağı, beş hikayeden oluşuyor. kitaba ismini veren ilk hikaye dışındaki hikayeler hep ölüm ile sona eriyor. ilk hikayenin sonu ise meçhul bir şekilde okurun hayal gücüne bırakılıyor. genel olarak okunabilir hikayeler olsa da neredeyse tüm hikayelerin farklı ama aynı şekilde ölümle sona ermesi okur üzerinde olumsuz etki oluşturuyor. milli duygulara hitap eden ve gerçekten acı bir son içeren \"nişan\" adlı hikaye okuru derinden etkiliyor. stefan zweigin en iyi kitaplarından bir tanesi konuyu ele alışı mükemmel neden bu kadar iyi yazar olduğunu ay ışığı sokağı kitabında çok güzel göstermiş 02-02-2020 16:50 ay ışığı sokağı yazarı bu romanı ile okuyucuya nasıl bir mesaj vermek istemiş sorunun cevabını yazmamışsınız özeti okudum ama ölkü kitabı sanırım birden fazla öykü var sanırım hepsinin ortak bir ana fikrini istiyor öğretmen özetten çıkartamadım 13-03-2022 21:17 kitabın konusunu tek paragraf ile anlatabilir misiniz diye istedi hoca ekler misiniz 13-07-2022 16:24 leman gölü kıyısındaki olay ne 11-12-2022 22:35 leporella hikayesinin türü ve konusu tek paragraf olarak yazmam gerek yardımcı olur musunuz"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/aya-yolculuk", "text": "Ay'a Yolculuk, yirmi sekiz bölümden oluşuyor. Büyük bir insan topluluğunun Ay'a gönderilecek olan bir mermi için yaptıkları hazırlıkları ve yaşadıkları heyecanı konu alıyor. I. BÖLÜM ABD'de İç Savaş zamanında kurulan Topçu Kulübü'nün üyeleri savaş sona erince yapacak bir şeyler ararlar. Bunun sonucunda kulüp başkanı tüm üyeleri önemli bir toplantı yapmak için bir araya toplar. II. BÖLÜM Başkan, üyelere Ay'ı fethetme fikrini sununca tüm üyeler bu fikri coşkuyla karşılarlar. III. BÖLÜM Topçu Kulübü'nün Ay'a mermi yollama fikrine diğer insanlar da büyük ilgi gösterir. IV. BÖLÜM Topçu Kulübü üyeleri öncelikle Cambridge Gözlemevi'ne başvurarak gerekli bilgileri edinirler. V. BÖLÜM Ellerindeki bilgileri değerlendirirler. VI. BÖLÜM Ay artık bütün toplumun ilgi odağı olur. Her yerde Ay ile ilgili bilgiler yer almaya başlar. VII. BÖLÜM Başkan küçük bir kurul oluşturur, bu kurul bir toplantı yaparak merminin hangi özelliklere sahip olması gerektiğine karar verir. VIII. BÖLÜM Kurul yeniden bir toplantı yaparak topun hangi özelliklere sahip olması gerektiğine karar verir. IX. BÖLÜM Kurul son bir toplantı yaparak barutun cinsine ve miktarına karar verir. Böylece geriye sadece uygulama kısmı kalır. X. BÖLÜM Topçu Kulübü'nün girişimi tek bir kişi dışında herkes tarafından desteklenmektedir. Bu kişi de kulübün başkanı Barbicane'yle sürekli rekabet halinde olan Yüzbaşı Nicholl'den başkası değildir. XI. BÖLÜM Topçu Kulübü üyeleri deneyin gerçekleştirileceği alanı seçmek için bir araya gelirler ve deney için en uygun yerin Florida olduğuna karar verirler. XII. BÖLÜM Bir yandan da deney için gerekli paranın sağlanması amacıyla bağış toplarlar. XIII. BÖLÜM Başkan gerekli anlaşmaları yaptıktan sonra birkaç kişiyle birlikte Florida'ya gider. Orada keşif yaparak en uygun yerin Taş Tepesi olduğuna karar verirler. XIV. BÖLÜM Kısa süre içinde Taş Tepesi'nde çalışmalar başlar ve bazı aksilikler çıksa da planlanan zamandan önce kazma işlerini tamamlarlar. XV. BÖLÜM Çalışmalar hızla devam eder ve döküm işi de sona erer. XVI. BÖLÜM Tüm bunlar olurken insanlar merakla Florida'ya akın eder, böylece Topçu Kulübü gerekli parayı toplamaya devam eder. XVII. BÖLÜM Beklenen güne çok az bir zaman kala başkan Barbicane'nin eline bir telgraf ulaşır. Bu telgraf Michel Ardan isimli birinin merminin içinde Ay'a gideceğini, bunun için merminin konik yapılmasını istediğini belirtmektedir. XVIII. BÖLÜM Michel Ardan isimli Fransız, bu talebiyle tüm ilgiyi üzerinde toplar. Kısa süre sonra da Florida'ya ulaşarak Barbicane ile görüşür. XIX. BÖLÜM Michel Ardan oradaki kalabalığa heyecan verici bir konuşma yapar ve büyük bir destek görür. XX. BÖLÜM Ama ona karşı çıkan biri vardır, bu kişi sadece ona değil bu deneye yani aslında Barbicane'ye karşı çıkmaktadır. Sonunda bu kişi Barbicane ile konuşur. Barbicane onun Yüzbaşı Nicholl olduğunu anlayınca ona ertesi gün ormanda buluşup düello yapmayı teklif eder. XXI. BÖLÜM J. T. Maston, Barbicane ile Nicholl'ün yapacakları düello sonucunda deneyin yarım kalacağını bildiği için Michel Ardan ile birlikte onları bulmaya çıkar. Önce Nicholl'ü sonra ise Barbicane'yi bulurlar. Michel Ardan onların arasındaki rekabeti sonlandırmak için kendisiyle birlikte Ay'a gelmelerini teklif eder. İkisi de bu teklifi kabul eder. XXII. BÖLÜM Bu olayın ardından bir gün mermi atışı denemesi yaparlar. XXIII. BÖLÜM Ay'a gidecek olan mermi hazırlanınca Taş Tepesi'ne getirirler. Diğer hazırlıkları da tamamlarlar. J. T. Maston sekiz gün boyunca merminin içinde kalır, böylece kurulan hava sisteminin de sorunsuz olduğu kanısına varırlar. XXIV. BÖLÜM Bir yandan da hazırlanan dev teleskobu büyük zorluklarla Kayalık Dağları'na çıkarırlar. XXV. BÖLÜM Türlü zorluklarla barutları Taş Tepesi'ne çıkarırlar ve topa yerleştirirler. Merminin içindeki tüm hazırlıkları da tamamlayarak mermiyi de yerleştirirler. XXVI. BÖLÜM Nihayet herkesin heyecanla beklediği vakit gelir. Üç yolcu mermiye yerleşir. Son hazırlıkları tamamlarlar, herkes son saniyeleri sayar ve görevli Murchison düğmeye basar. Daha önce duyulmamış bir ses ve görülmemiş bir görüntü ortaya çıkar. XXVII. BÖLÜM Merminin fırlatılması büyük bir çevrede çeşitli ve şiddetli zararlara sebep olur. Hava değişir, mermiyi gözlemlemek imkansız olur. XXVIII. BÖLÜM"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ayasli-ile-kiracilari", "text": "MEB'in 100 temel eseri listesinde yer alan Ayaşlı ve Kiracıları, sade anlatımı ve döneminin karakterlerini başarılı bir şekilde yansıtmaktadır. Başkahramanın adı bilinmemekte ve olaylar birinci ağızdan anlatılmaktadır. Ben özetlerken 'Beyimiz' şeklinde hitap etmeyi uygun gördüm. Bir Türk klasiği olan bu kitabın muhakkak okumalı ve arşivinizde bulundurmalısınız. Yeni yapılmış bir apartmanın Ayaşlı İbrahim'e ait dokuz odalı bölüğünde her birinin ayrı derdi ve yaşantısı olan farklı insanlar yaşamaktadır. Bir de hizmetlisi vardır. Halide genç bir kızdır. On beş gösterir. Beyimiz bankada çalışan bir memurdur. Müdürü tarafından pek sevilir ve tutulur. Beyimiz ilk Halide ile tanışır. Halide odalarda yaşayan kişileri anlatır. Beraber dedikodu ederler. Halide hasta olduğundan bahseder ama ayrıntı vermez. Beyimiz de sormaz. Sonra Ayaşlı'nın üvey kızı Faika gelir. Eşi Fuat'ın annesi memleketten gelmiştir. Onlarla beraber konaklar. Faika, gözü açık bir kadındır. Rahat tavırları vardır. Üvey babasının da üzerine pek düşer, pasaklı olan ayda yılda bir tıraş olan Ayaşlı'ya çeki düzen verir. Kaynanası da Faika'yı kızı gibi görür. Her sabah kahvenin yanında muhabbet eder bulur beyimiz kendini. Yavaş yavaş da herkesi tanımaya başlar. Hasan bey, beton fabrikası olan İskender Bey, kumar geceleri düzenleyen Turan hanım ve eşi Haki Bey, Sonradan görme İffet hanımla zavallı kocası Abdülkerim ve gece gündüz ağlayan çocukları... Beyimiz Turan Hanım'la tanışınca, kadın çok samimi tavırlar sergiler. Kocasının yanında çekinmeden beyimizin yanına sokulmasını ister. Beyimiz kendini o kadının yanında 'karı' gibi hisseder. Turan hanım da adeta kocası olmuştur! Her ne kadar bu durumdan rahatsız olsa da kendini onun dibinde bulmaktan alıkoyamaz. Her akşam kumara gelen adamlardan içten içe kıskanır Turan'ı. Bir gün ansızın Halide baygın bulunur. Beyimiz yakın arkadaşı Fahri'yi arar. Doktor olan Fahri, Halide'nin hamile olduğunu ve bebeği öldürmek için zehir içtiğini söyler. Beyimiz Halide ile konuşur. Bebeğin babası ev açsın, nikahına alsın, der. Bir süre sonra da öyle olur. Halide oradan ayrılır. Yerine kırk beş yaşlarında dedikoducu bir kadın gelir. Beyimize kızlarını yollar iş bulsun diye. Fakat beyimiz bankada öyle inisiyatifi bulunmadığını söyler. Bu arada Turan Hanım da odasına uğramaya başlar. Odaya girer girmez kapıyı kilitlerler. Geceyi uyumadan geçirirler. Beyimiz iyice bağlanır Turan'a. Turan, beyimizden bir kadına iş bulmasını ister. Gelsin, görüşelim der. Genç kız, üzerinde eski bir pardösüyle çıkagelir ertesi gün. Mahzun bir hali vardır. Adı Cahide'dir. İş istemediğini söyler. Her gün muhabbete gelmeye başlar. Öyle ki dedikodular başlar yakında evleneceklerine dair. Beyimiz yalanlar bu dedikoduları. İçten içe de düşünür. Cavide ona yanık olabilir. Evlenebilirler belki. Ama Cavide için 'kullanılmış kız' denir. Ona iş bulur İstanbul'da. Kız arkasına bakmadan gider. Beyimiz şaşırır kalır. Turan'da kumardan fazla para kazandığı için Ayaşlının oda kirasını arttırmak istemesi üzerine başka bir ev tutmaya karar verir. Yarım ağız davet eder beyimizi evine. Kırılır bu yarım ağızlılığa. Gelirim der fakat o defteri kapatmıştır. Kendini kullanılmış hisseder. Kimsenin gözünde o kadar da değerli değildir aslında. Arkadaşı Fahri bu bunalımda onu evlendirmek ister. Beyimiz yanaşmaz. O kişiyi bulduğunda evleneceğini söyler. Bir gün Hasan Bey'in rahatsızlandığı haberini alır. Yaşlı adama inme inmiştir. Hemen Ayvalık'ta yaşayan kızına haber verilir. Kızı gelir. Hasan Bey'in inmesi açılmaya başlamış, kendine gelmiş, hatta iyileşmeye başlamıştır. Bu arada beyimiz, Hasan beyin kızı Selime ile muhabbeti arttırır. Hoşlanır kızdan. Hasan beyin ansızın ölümüyle beyimizin kal ısrarına rağmen Selime gider. Beyimiz boşluğa düşer. Arkadaşı Fahri sürekli evlenmesi ısrarındadır. Fakat görür ki ona önerdiği kişiyi Fahri sevmektedir. Banka müdüründen kızını isterler ve hazırlıklara başlarlar. Beyimiz Selime'yi aklından çıkaramaz. Doğrudan ona olmasa da oradaki banka görevlisine telgraf çeker Selime'yi sorar. Babasının ölümünden sonra süzüldüğünü öğrenir. Çok geçmeden Selime'den mektup gelir. İstanbul'a gelmek istemektedir. Hemen Selime için oda tutar çekip çevirir. Birlikte güzel vakit geçirirler. Arkadaşı Fahri aracılığıyla evlilikleri gerçekleşir. Düğünleri bir yapılır. Ayaşlı başka bir apartmana taşınır. Beyimiz boş odadaki hatıralarıyla yüzleşir. Ayaşlı ile irtibatı kesmezler. Selime bir gün babasının mezarının yanına birinin daha gömüldüğünü söyler. Öğrenirler ki bu kişi Ayaşlı'dır. Böyle vasiyet etmiştir. Yazan: Zeynep Petek Ayaşlı ile Kiracıları Konusu Cumhuriyet döneminin önemli yazarlarından bir tanesi olan Memduh Şevket Esendal'ın en önemli eserlerinden bir tanesi olan Ayaşlı ile Kiracıları ilk olarak dönemin Vakit gazetesinde yayınlanmış, daha sonra 1934 yılında kitap haline getirilerek okurların beğenisine sunulmuştur. Dönemin Ankara'sında geçen roman dönemin insanlarını yansıtma şekli ile büyük beğeni toplamış ve dönemi anlatan en iyi romanlardan bir tanesi olarak kabul edilmiştir. Ayaşlı ve Kiracıları romanı bir banka memurunun gözünden anlatılmaktadır. Ankara'da dokuz daireli bir apartman dairesine taşınan banka memuru apartmanda yaşananları okurlara anlatmaktadır. Apartman aslında Ayaşlı İbrahim Bey tarafından devletten kiralanmıştır ve bir pansiyon gibi iş görmektedir. Ankaya'ya gelenlere kiralanan dairelerde birbirinden farklı insanlar kalmaktadır. Apartmana taşınanlar genelde Ankara'da işi olan çıkarcı ve paragöz insanlardır. Bunlardan bir tanesi olan Turan Hanım kumara meraklıdır ve zamanla dairesinde kumar oynatmaya başlar. Apartmanda yaşayanlar Turan Hanımın dairesinde toplanıp kumar oynarlar. Zamanla işler daha da ileri gider ve kumar ortamında etik olmayan ilişkiler yaşanmaya başlar. Herkes çıkarlarına göre farklı ilişkiler kurar. İşlerin büyümesi ile Turan Hanım apartmandan ayrılıp başka yerde kumarhane işletmeye devam eder. Onun boşluğunu ise başka birisi üstlenir. Fakat gayri meşru ilişkilerin çoğalması ile apartmanda dağılmalar başlar. Birileri boşanma yoluna giderken birileri intikam yolunu tercih eder. Apartmanda yaşananlar iyice gün yüzüne çıkar ve herkes hayatları gibi bir taraflara dağılır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/aydaki-kadin", "text": "Ahmet Hamdi Tanpınar'ın dörtte üçünü tamamlayarak bitiremeden vefat ettiği bir eser olan Aydaki Kadın tipik bir Tanpınar romanıdır. Roman 24 saatlik bir dilimi anlatmaktadır. Kitabın arka kapağında da yer aldığı gibi içinde birbirinden harika Boğaz tasvirleri bulunmaktadır. Ayrıca roman içerisinde ülkenin demokratik durumu ve yaşanan siyasi gelişmelerin içeriklerine rastlamakta mümkün. Romanımızın kadın kahramanının ismi Leyla'dır. Leyla'nın kocası Refik, Leyla'ya hayran ressam Suat, kitaptaki diğer bütün karakterlerin ve baş karakterlerden biri olan Selim'in dahil bütün ilgisi Leyla'nın üstündedir. Selim'in, Leyla'ya karşı büyük bir ilgisi vardır ve aslında Leyla da Selim'i sevmiştir zamanında ama sonra anlamlandırılamaz bir şekilde başkası ile evlenmiştir. Bütün bunlar yaşanırken kitapta karakterlerin ruh halleri oldukça iyi yansıtılmıştır. Baş karakterlerimizden Selim aslında pek de sosyal sayılmayan genellikle donuk kalmayı tercih eden bir insandır. Etrafında az çok tanınan ve genelde kadın kitle tarafından takip edilen bir yazardır. İflas adındaki romanı üzerinde çalışmaktadır. Selim'in Nevzat adında şizofren bir kardeşi vardır. Nevzat'a karşı duyduğu hisler kitapta derin bir şekilde işlenmektedir. Doktor, yazar ve ressam olan Selim, yazı konusunda geniş kitlelere hitap edebilmeyi de içten içe istemektedir. Bir gün ona bu imkanı sağlayabilecek bir teklif alır. Bu teklif yıllar öncesinden gelen bir arkadaşı olan Hayri Dura tarafından yapılır. Bu teklif karşısında içinde çeşitli karışıklıklar yaşan Selim bir nevi bunalım geçirmektedir. Kitap aslında iki bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler içinde en önemli olaylar gerçekleşen 3 davet gecesinde meydana gelir. Bu davet gecelerinden iki tanesi İstanbul'da bir tanesi de Kırklareli'nde gerçekleşmektedir. İlk davette her şey başlangıçtır. Bu davette Leyla karakteri bulunmamaktadır ve katılan Selim ile arkadaşları daha toydur ve gelecek için heyecanlı planlar yapmaktadırlar. Bütün bunlar olurken Selim bir yandan bir türlü bitiremediği romanını düşünmektedir. Uzun zamandır tek kelime ekleyemediği için huzursuz olmaktadır. Ayrıca Zümrüt hanımla yaşadığı ilk duygusal deneyimi ve sonrasında Zümrüt hanımın kızı ile de bir ilişki içinde bulunması onu duygusal bir buhrana sokar. Bu olayın pişmanlığını derinden hissetmektedir. İkinci balo ise Kırklareli'nde geçmektedir. Bu baloda Leyla 'da vardır ve kocasının da bulunduğu bu baloda Leyla sayısız hayal kırıklığı yaşamıştır. Kocasının davranışları karşısında yıkılan Leyla için oldukça zor bir gecedir. Bu arada kocasının arkadaşı olan Selim ile tanışır. Selim, Leyla'nın etrafında neşe içinde sohbete katılmaktadır. Leyla ile yaklaşık 10 senelik bir ilişkileri olmuştur. Leyla her zaman ona küçük bir çocuğa yaklaşır gibi yaklaşmıştır. Üçüncü davet ise Leyla'nın önceki kocasından boşanıp Refik ile evlenip yerleştiği yalıda gerçekleşir. Bütün bunlar olurken Leyla ile Selim'in yolları tamamen ayrılmıştır ve Selim bu buhran durumunun içindedir. Aslında bu son davet devam ederken romanın sayfaları sonlanmıştır. Bütün bu yaşananlardan sonra Selim artık İflas romanına odaklanmak ve onu bitirmek ister. Yazamadığı her gün için vicdan azabı duymaktadır. Aslında romanın adının İflas olması okuyucuya birçok mesaj verir. Bunlardan biri de Selim'in maddi durumunun hiç de iyi olmamasıdır. Yazmak için kendini oldukça zorlar fakat bir türlü yazdıklarından memnun kalamaz. Daha iyi yazabilmek için önce kendisini yenmesi gerektiğini biliyordur ve İflas'ın en önemli noktalarından biri de budur. Aslında bu kitap Tanpınar'ın günlükleri ile okunduğunda anlaşılabilecek be tamamlanabilecek bir kitaptır. Çünkü ölümü sebebiyle bitirilemeyen bu kitabı okurken yer yer kopukluklar hissedilebilir. Bu boşlukları da günlüklerini okuyarak tamamlamak mümkündür. Kitabın dörtte üçü yazar tarafından tamamlanabildiği için zaman zaman kopukluklar ve okumada zorluklar yaşanabiliyor. Ama Tanpınar kitaplarını önceden okumuş biri için dil ve betimlemeler oldukça tanıdık. Denizin ve Boğaz'ın harika betimlendiği paragraflar insanda görsel bir güç oluşturuyor. Ayrıca karakterler için yapılan psikolojik analizlerde olay örgüsünü benimsemede oldukça faydalı oluyor. Türk Klasikleri arasında yerini alan ve usta bir kalemden çıkmış olan bu kitabın mutlaka okunması gerektiğine inanıyorum ve tam anlamıyla anlaşılabilmesi için Tanpınar'ın günlüklerinin de okunması gerektiğini vurgulamak isterim. Yazan: Pınar Şimşek Aydaki Kadın Konusu Tıp doktoru, yazar ve ressam Mehmet Selim orta yaşlı bir entelektüel olarak romanın merkezinde yer alıyor. Konuşmaktan pek zevk almayan Selim'in soyadı 'Baka'dır. Selim az çok şöhreti bulunan, girdiği muhitlerde özellikle kadın okurları tarafından tanınan ve beğenilen bir yazardır. Hareket adamı değildir. Daha çok olaylara seyirci kalmaktadır. Kendisi de bu özelliğini 'Ancak müşait olarak yaşayanlardanım.' cümlesiyle itiraf eder. Tedirgin, evhamlı ve huzursuzdur. Kendisi ile fazlasıyla meşguldür. İnsanları özellikle sesleriyle tahlil eder. Hayatını 'Küçük estet hayatım' şeklinde tanımlar. 1910 da doğan Selim 1928 de liseden mezun olur ve ilk kadın tecrübesini gerçekleştirir. Kitap ikisi Kırklareli'nde biri İstanbul'da gerçekleşen üç davete odaklıdır. Birinci bölümün ilk davetinde Selim ve arkadaşları hangi mesleği seçeceklerini konuşurlar. Selim bir kadınla zamansız başlayan ilişkisi yüzünden buruk ve durgundur. Selim kendisinden yaşça büyük komşuları Zümrüt Hanım ile ilk ten deneyimini yaşar. Zümrüt hanımın kızı ile de birbirlerinden hoşlanmaktadırlar. Selim üç yıl devam eden bu maceranın getirdiği günah ve pişmanlık altında ezilir. Artık hayatı gözüne farklı görünür. Çocukluğunun cennetinden kovulduğunu düşünür. Selim'in varlıklı aileye mensup arkadaşları Asım'ın Heybeliada'daki evlerinde mezuniyetlerini kutlamak için bir araya gelirler. Bu gecede geleceklerine dair tasarılarını da konuşurlar. Selim belki tıbbiyeye gireceğini ancak muhakkak yazacağını söyler fakat o zamana kadar henüz ortada bir eseri yoktur. Ailesinden ve arkadaşlarından gizlediği Zümrüt hanım ile münasebeti Selim'in yazma iştahını arttırır. Mezuniyetten sonra Selim arkadaşı Refik'in önderliğinde bir taraftan Türk ve Fransız edebiyatına açılır. Selim'in yazma arzusunu Zümrüt Hanım'la münasebeti tetikler. Kadına yazdığı bir aşk şiirini okuduğunda Zümrüt Hanım Selim'i neredeyse azarlayarak susturur. Bu olay Selim'i oldukça sarsar. İkinci davet Kırklareli'ndeki askeri balodur. Asım bu defa bu şehirde askerdir. Güzel bir kadın olan Leyla ile evlidir. Leyla dört yıldır evli bulunduğu eşinin ahlaksız hayat tarzı ile yüz yüze gelince dünyası altüst olur. Eşi Asım'ın arkadaşı olan Selim ile gündüz tanışırlar ve Selim o gece çok fazla hareketli ve enerjiktir. Leyla'yı hemen etkisi altına alır. Leyla ile 10 senelik bir ilişkileri olmuştur. Leyla ona tatlı çocuk muamelesi yapmıştır. Üçüncü davet ise Leyla'nın Asım'dan boşandıktan sonra amcaoğlu Refik ile kendi yalılarında evlenmesidir. Bu davetin verildiği zamanlarda Leyla ile Selim arasındaki ilişki de bitmiştir. Selim bu davette hem Leyla ile ilişkisinin hem de hayatının muhasebesini yapar. Selim 1956 da her şeyi bitirip İFLAS adlı romanını yazmaya odaklanıyor. İflas adını verdiği bu roman aslında Selim'in içinde bulunduğu maddi sıkıntıya dikkat çekmek adına da kullanılır. Romanı yazmaya çalışır fakat yazdıklarından bir türlü memnun değildir. Selim'in sanat eserlerine bilhassa resim sanatına ait düşüncelerini buradan okumak mümkündür. Selim sanatta kendisini yenmenin imaj ve vizyona değişimlerini temin için ruh hallerini susturmanın en mühim şart olduğuna inanmaktaydı. İflas'ın meselelerinden biri de buydu. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Aydaki Kadın kitabında Selim'in iç monologlarında diğer kitaplarından üslup olarak ayrıldığını söylemek mümkün olabilir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ayin-cevresinde-seyahat", "text": "Barbicane, Nicholl ve Michael Ardan isimli üç bilim adamı ayı keşfetmek üzere Gun - Club tarafından yapılan bir mermi ile aya gönderilmeye karar verilir. Bu merminin içinde yaklaşık 1 ay yetecek kadar oksijen ve 2 yıl yetecek kadar yiyecek ve suları bulunmaktadır. Mermi gönderildikten yaklaşık 36 saat sonra ise ayda olacakları hesaplanmıştır. Tüm ihtimalleri göz önünde bulunduran Gun - Club, hiçbir sorun çıkmayacağını hesaplanmaktadır. Bilim adamlarımız ise gittikten sonra Gun - Club da olan bir dostları olan J.T. Maston'u özleyeceklerdir. Mermi o gün hareket eder. Dolunayın olacağı gün ise aya ulaşacağı hedeflenir. Barbicane, Nicholl ve Michael Ardan 'ın görevi ayın bilinmezliklerini çözmektir. Ayda yaşam var mı? Şu an yoksa daha önce var oldu mu? Orada bulunan çukurlar ne? Oradaki dağların uzunlukları ne kadar? Ayın sıcaklığı kaç derece? Çok mu soğuk? Çok mu sıcak? Birçok bilinmeyeni çözecek olan isimlerimiz büyük bir umutla nasıl döneceklerini bile bilmeden, mermiye karşı hiçbir güç uygulayıp, onu yönetemeyeceklerini bilerek yola çıktılar. İlk başlarda her şey yolunda ilerliyordu. Barbicane ve Nicholl bildikleri şeyleri Michael Ardan ile paylaşıyor, şakalaşıyor, yemek yiyor, uyuyor, uyanıyor aya inmeyi heyecanla bekliyor ve bu heyecanı birbirleri ile paylaşmaktan zevk alıyorlardı. Ancak uzaya ilk çıktıkları vakitlerde hiç hesaba katılmayan bir şey oldu. Büyük bir göktaşı üstlerine doğru gelmeye başladı. Ya yok olacak ya da merminin bir tarafına doğru bastırarak göktaşının onlardan sıyrılmasını sağlayıp hayatlarını kurtaracaklardı. Onlarda ikinci seçeneği seçtiler. Büyük bir tehlike atlatmışlardı. Aya inmeye az bir vakit kalmıştı artık. Zaman su gibi akıp, geçiyor, heyecanları da o derece artıyordu. Michael Ardan, orada uzaylıların bulunduğunu söylüyor, buna inanıyordu. Orada hayvan yoksa diye yanında tavuk, horoz ve köpek götürüyordu ki orada canlı yetiştirmeye devam edebilsin ya da aylıları hayvanlarla tanıştırabilsin. Bu gibi hayallerle ilerliyorlardı. Yine bir gün Barbicane, Michael Ardan ile Nicholl 'e hesaplamalarını gösteriyordu ki merminin yönünün kaydığını buldu. Artık düşecekleri yer ayın merkezi değildi. Bu onları telaşa düşürüyordu. O zaman şimdi ne yapacak, nereye düşeceklerdi? Bunu görmek için sabrettiler. Aya geldikleri zaman bunu göreceklerdi. Aya iyice yaklaştıklarında yönlerinin daha da kaydığını fark ettiler. Artık düşmelerine olanak yoktu. Aya ulaşmışlardı. Ama aya inip, ayak basıp, orada keşif yaparak yaşayamayacaklardı. Ayın bir yarım küresinde 15 gün gündüzken, diğer yarım küresinde 15 gün gece yaşanıyordu. Gece olan yarım küre onların keşif yapmasını, görmesini çok zorlaştırıyordu. Aydayken de üstlerine gök taşı düşme tehlikesini bir kez daha atlatmışlardı. Barbicane arkadaşları ile tartışıyor ve buldukları keşif sonuçlarını bir kağıda yazıyordu. Onlar böyle araştırma yaparken merminin hızının giderek durduğunu fark ettiler. Artık hareket etmiyorlardı. Tek bir çareleri kalmıştı. O çare de merminin fişeklerini çalıştırmaktı. Ya dünyaya düşeceklerdi ya da aya düşeceklerdi. Bunu öğrenebilmek için denediler ve aşağıya yani dünyaya doğru düşmeye başladılar. Barbicane ve arkadaşları dünyaya düşerken Susquehanna gemisinde teğmenlerle bir deniz araştırması yapılıyordu. Bu esnada tam geminin yanına mermi düştü. Teğmen hemen onların Gun - Club 'un mermisi olduğunu anlayarak ilgili her yere telgraf çekti. Birkaç saat sonra tüm dünya bu haber ile çalkalanıyor, herkes Barbicane ve arkadaşlarının yaşayıp yaşamadığını merak ediyordu. Biricik dostları J.T. Maston da araştırmanın başında bulunuyordu. Tam 6 gün süren çalışmalar sonucunda mermiye ulaştılar. Bilim adamlarımız ölmemişti. Kurtulduklarında küçük çaplı bir dünya turu yapmak zorunda kaldılar çünkü tüm dünya onları konuşuyor ve kurtulmalarını kutluyordu. Getirdikleri bilgiler ayla ilgili tüm soru işaretlerinin gitmesine neden olmuş üç bilim adamımız da zengin olarak kendi şirketlerini kurmuştu. Değerlendirme: İlgi çekici bir bilim kurgu kitabı olan Ayın Çevresinde Seyahat kitabı, her bir bölüme geçerken hadi aylılar çıksın diye beklediğim bir kitap oldu. Kendimi aylıların olduğuna ve bilim adamlarımızın onlarla konuşup dost olacağına o kadar inandırdım ki kitap bittiğinde ve aylılar çıkmadığında hayal kırıklığı yaşadım. Ona rağmen harika bir kitaptı. Dünyadan sıkılanlara ayda seyahat fırsatı sunan kitabımızı her kitapsever okumalı diye düşünüyorum."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ayisiginda-samata", "text": "Oyun başlamadan önce, oyuncuların halleri, sahnenin nasıl bulunduğunun anlatılması ile başlar birinci Perde ardından anlatıcı başlar oyunu anlatmaya. O gece mehtap vardır. Herkes mehtabı izlemek istemektedir. Mahallenin bekçisi Zülfikar ile Recep kendi aralarında sigara ve alkolden konuşmaya başlarlar. Recep, devriye atmak için Zülfikar'ın yanından ayrılır. Çalışkur apartmanın kapıcısı olan Saime'nin kocası birini bıçakladığı için hapistedir. Küçücük bebeği ile birlikte ortada kalmıştır. Kocasının memleketlisi olan Zülfikar, Saime'yi Çalışkur apartmanının kapıcılığına yerleştirmiştir. Saime'nin Zülfikar ile yasak bir ilişkisi vardır. Çalışkur apartmanının sahipleri ve bir fabrikatör olan Cemil Bey ve eşi Suzan Hanım apartmanının en üst katında, terasta oturmaktadır. Biricik kızları olan Beyhan'ın o gece doğum günüdür. Suzan eşini işin başında kaldırarak kızlarının doğum gününe gitmek için çabalamaktadır. Cemil, devlet adamlarına rüşvet veren, vergi kaçıran züppe bir zengin tiplemesidir. Aynı apartmanda Pop İsmet ve karısı da yaşamaktadır. Karısı altıncı kez düşük yapmış olan Pop İsmet, eşini uyutarak baldızı olan Sevim ile ilişkiye girmektedir. Sevim yurtdışından yasak mal getirir ve eniştesi Pop İsmet ise bunları satmaktadır. O gün yine Sevim mal getirmek için yurtdışına çıkacaktır. Sevim ile görüşmeleri bittikten sonra Beyhan'ın doğum gününe inerler. Sevim hediyesini vererek partiden ayrılır. Mahalle'nin gençlerinden olan Özer ve Ömer ise yine yozlaşmış gençleri anlatan ahlaksız tiplerdir. Hicabi Bey, yaşlı, emekli bir kişidir. Dürbün ile mahalledeki kişilerin evlerini, yatak odalarını gözetlemekte elinden dürbünü düşürmemektedir. Epkem Bey, kürtajdan zengin olmuş, sürekli divan edebiyatından sözler söyleyen, eskide kalmış ama yeni düşüncelere sahip bir tiptir. Beyhan'ın doğum gününde toplanmış olan kalabalık kendi aralarında yozlaşmadan, doğum günlerinden, Amerika'dan ve daha birçok şeyden söz etmektedirler. Aniden kapının önünden geçen kalabalık, \"Cemil dışarı çık.\" diye bağıran grubu Cemil Bey, kendi üstüne alınır ve korkar. Kendisini almaya geldiklerini, yaptığı yasak işlerin ortaya çıktığını düşünür. Ancak ondan sonra anlarlar ki grup Fenerbahçe maçına kızgın, futbolcu Cemil'den bahsetmektedir. Deniz kenarında oturmuş olan Nuri ve Melahat nişanlarından konuşur dururlar. Melahat eve gitmek ister ancak Nuri ondan ayrılmak istememektedir. Onlar birbirlerine sarılırken, Zülfikar gelir ve toplum içinde ahlak kurallarını çiğnedikleri gerekçesiyle onları karakola götürmek ister. Apartmandaki bazı kişiler karşı çıksa da, Nuri ile kavga ederek ve Recep'in de yardımıyla Nuri ve Melahat'i götürür. Ara Oyun Bu kısımda izleyen seyircilerin kişilere olan eleştiriler, oyunda beğenilen ve beğenilmeyen yönler söylenir. Seyirciler, oyunun tek perde olmasından şikayetçidir. Anlatıcı seyircileri dinler ve onların isteklerine göre oyunu bir kere daha düzenleyerek ikinci perde ile oynatır. İkinci Perde Zülfikar ile Recep kendi aralarında kısa bir konuşma geçirdikten sonra, Zülfikar pencerede Saime'yi görür. Saime ona memleketlisinden emanettir. Halini hatırını, eksiği gediği olup olmadığını sorar ve vazifesinin başına döner. Çalışkur apartmanının sahipleri olan Suzan Hanım ve Cemil Bey evlerinde oturmaktadır. Cemil Bey, rüşvet ve iltimastan nefret eden, vergilerini düzenli olarak ödeyen, vatanı için fedakarlıklar yapan vatansever bir kişidir. Kızları Beyhan'ın doğum günü partisine inerler. Ömer ve Özer, fizik okuyan iki yakın arkadaştır. Problem sorusu çözmeye çalışır, aynı zamanda sevdiği hanımları birbirlerine anlatırlar. Pop İsmet'in eşi altıncı çocuğunu doğurmuştur. Baldızı Sevim Doğu'ya, insanlara yardım için, hemşirelik için gidecek olan, yardımsever biridir. Eniştesi Pop İsmet ise babacan ve mükemmel bir aile babasıdır. Sevim ile düzgün bir şekilde Parti'ye inerler, herkes Sevim'i takdir eder. Epkem Bey, Türkiye nüfusu artsın diye uğraşan, kürtaja karşı olan bir tiptir. Kürtaja engel olabilmek için iki tane dernek kurmuştur. Vatanı için çalışan vatansever bir doktordur. Kapının önünden duyulan büyük bağırışlar, Cemil Bey'in işçileridir. Cemil Bey'in kızı Beyhan'ın doğum gününü kutlamak, kendilerine babalık eden Cemil Bey'i mutlu gününde de yalnız bırakmak istememişlerdir. Deniz kenarında oturan Nuri, Melahat'i evlilik vaadi ile kandırmaktadır. Melahat da patronu ile ilişkisi olduğu için Nuri ile evlenmek istememektedir. Birbirlerini öperlerken, bekçi Zülfikar gelir ve Nuri'yi hapise götürmek ister. Nuri, Zülfikar'ı bıçaklar. Zülfikar ölür. Nuri hapise girer. Hapisten çıktığında ise Cemil Bey ve Suzan Hanım ona sahip çıkar, iş bulur ve Melahat ile evlenmesine yardım ederler. Değerlendirme: Oyun, yozlaşan Türk toplumunu anlatmaktadır. İlk perde de vatan ve milletini düşünmeden sadece kendi çıkarları için çabalayan birkaç kişinin birleştiği toplum anlatılırken, Ara oyun da aslında milletin görmek istediği toplum üzerine eleştiriler alınır. Toplum, vatanına sahip çıkan, bireysel çıkarlar değil toplum yararı üzerine çalışan kişiler görülmek istenir. İkinci perde de ise toplumun istediği kişiler, istenilen olaylarla değiştirilerek verilir. Kitap en başta \"Çalışkur\" adıyla oynanır ancak Haldun Taner, hikaye haline getirerek Ayışığında Şamata adını verir esere. Eserde hem yozlaşmış toplumun hem de vatanı için çalışan, vatanını seven, koruyan toplumun izlerini bir arada görüyoruz. Sıkmadan, boğmadan anlatılmış akıcı bir eser."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/aylak-adam", "text": "Aylak Adam kitabının kahramanı olan C. annesini küçük yaşta kaybedip, teyzesinin yanında büyür. Anne sevgisinin eksikliğini, hayatına girdiği kadınlarda aramaya başlar. C., ailesinden kalan gelirlerle kahvehanelerde, restoranlarda, kitap okuyarak, yürüyüşlere çıkarak kısacası aylaklık yaparak geçirir günlerini. Bir gün ressam arkadaşı Sadık'ın atölyesine gitmeye başlar ve bir resim için ona modellik yapar. Zor bir karakter olan C., resimdeki bir detaydan rahatsız olur ve artık atölyeye gitmeme kararı alır. Hayatında değişiklik yapmak için bir süre sonra yazmaya karar veren C., kısa sürede bundan da vazgeçer. Bir bahar ayında pastanede gördüğü bir kızın peşine takılır. Güler adındaki bu kızla daha sonra ilişki yaşamaya başlar. Ama hayata dair bakış açıları çok farklı olduğu için bu ilişki yürümez ve kısa sürede biter. C., aylaklık günlerinin birinde Ayşe adında bir kızla tanışır ve ona karşı bir şeyler hissetmeye başlar. Bir iş arkadaşı ile birlikte gördüğü Ayşe'yi aşırı kıskançlığı sebebi ile sorgusuz sualsiz, anlamadan dinlemeden terk eder ansızın. Daha sonra sokaklarda başıboş dolaştığı günlerin birinde bir kız görür ve onu takip etmeye başlar. Kız ile tanışıp ondan etkilenir ama aradığı şeyi onda da bulamayan C., bir daha kızı arayıp sormaz. Yaz aylarını İstanbul'da ki bir pansiyonda geçiren C., orada eski sevgilisi Ayşe ile karşılaşır ve hisleri yeniden canlanır. Tekrar bir ilişki yaşamaya başlarlar. Başlarda ilişkileri oldukça keyiflidir. Fakat bir gece, C., Ayşe'ye çocukluğundan, sert bir adam olan babasından, ölen annesinde ve onu büyüten teyzesinden bahseder. Babası ile ilgili anlattığı anılar Ayşe'yi korkutur. Ayşe C. 'nin toplumdan uzak ve diğer insanlardan farklı bir hayat arayışı içinde olduğunu bildiği için, bir zaman geleceğini ve C. 'nin onu terk edeceğini düşünür. Bu düşünce onu korkutur, bir not bırakarak C'den ayrılır. Hayatta aradığı şeyi bir türlü bulamayan C., sonbahar aylarında oturduğu eve geri döner. Sol şakağında bir ağrı hisseder, ayrıca iştahı da yoktur. İçki içerek bu sorunlardan kurtulmaya çalışır. Bir akşam bir pastaneden çıkarken uzun zamandır görmediği Sadık'a rastlar. Birlikte biraz içtikten sonra Fransada olan arkadaşları Kemal'in döndüğünü öğrenir ve birlikte onu görmeye giderler. Sohbetin ortasında sol şakağı zonklamaya başlar, sohbeti yarıda kesip kendini sokağa atar. Eve gitmeye hazırlanırken, kendini bir tatlıcı da bulur. Burada oturup, hayatının kadınını bulacağını düşünür. Camın önünden geçen ve ona değil dükkanın içine bakan mavi yağmurluklu bir kız görür. Bu kızın hayatı boyunca beklediği kişi olduğunu düşünüp, kızın peşine takılır. Kız durağa doğru ilerleyip, koşarak otobüse biner. Peşinden koşar fakat yakalayamaz. Otobüsü takip etmek için yolun ortasına atlayıp bir taksi durdurmaya çalışır. Ama arabanın önüne atladığı için taksici sinirlenir ve ona saldırır. Yediği yumruk ile yere yığılır kalır. Kendine geldiğinde yıllardır aradığı kadının bindiği otobüsle kaybolup gittiğini düşünür. Bundan sonra kimseye ondan söz etmemeye karar verir. Ne de olsa onu asla anlamayacaklardır. Türk edebiyatının önde gelen eserlerinden biri olan roman, geçim sıkıntısı olmayan birinin de sıkıntıları olabileceğini anlatıyor. Yusuf Atılgan, Aylak Adam romanının başkahramanı C. ile, gerçek sevgi ve doğru kişi arayışı, toplumun sıradanlığından sıkılıp yalnızlığa sığınma ihtiyacı gibi okurun kendinden birşeyler bulabileceği bir karakter yaratıyor. Bu duygularla zamanla topluma yabancılaşan bir adamın öyküsünü, sade anlatım biçimi ve karakterlerin derinliği ile okuyucuya sunuyor. Yazan: Serap ERGİN Aylak Adam Kitap Özeti Kitap listesine göz atarken gözümün takıldığı ve bunu okumalıyım dediğim kitap, Aylak Adam. Yusuf Atılgan'ın eşsiz eserlerinden biri. Kitabı araştırırken edebiyata merakı olan tüm arkadaşlarıma sordum. Bazıları diline ağır dedi bazıları kişileri anlayamadım dedi bazıları ise kitaba olan hayranlığını gizleme gereği bile duymadan almamı söyledi. Herkese hitap eden bir dili olmadığı konusundaki görüşlere katılıyorum. Bence kitabı, yalnızca gerçek okurların okuması gerekiyor. Bu yüzden de ben diline hayran kaldım. Bu kitap hakkında Yusuf Atılgan'ın söylediği bir cümleyi okumuştum bir internet sayfasında. Yazar bu kitabında büyük şehirde sevgiyi arayan bir adamı dile getirdiğini söylüyordu . Kitabı okumadan önce bu sayfadaki bilgileri okuduğum için kitabı elime aldığımda karşımdaki karakterin yapısını az çok biliyordum. C, depresif ruh haliyle topluma uyum sağlayamayan, her bedende aşkı arayan ama içten içe de aşkı zaten bulmuş olan melankolik bir karakterdir. Yazar, kitabın sonunda aslında bu melankolik ruh hali içindeki karakterin öldüğü bir son yazmayı düşündüğünü ama sonradan bundan vazgeçtiğinden bahseder. Nitekim C.'nin intiharı, kitabın ilerleyişinde okuyucuları çokta şaşırtmayan bir son olurdu diye düşünüyorum. Karakteri anlamadan, kitabı anlayamazsınız. Bu kitabı anlamak için yapılması gereken ilk şey şüphesiz, C.'nin psikolojisini anlamak. Bunu yapabilmek içinse yine kitabı okumak gerekiyor. Bir ipucu vermem gerekirse, karakterin ruh halinin hiçbir zaman değişmeden aynı kaldığını söyleyebilirim; Kalabalıkların içinde sevgiyi arayan yalnız, aylak bir adam. Kitap 4 bölümden oluşuyor. Kış, İlkyaz, Yaz ve Güz. İlk bölüm Kış. Kitap karakterimizin, sokaklarda dolanmasıyla başlıyor. C. Hiçbir maddi sıkıntısı olmayan, günlerini boş bir şekilde gezerek, rüzgar nereye eserse oraya doğru savrularak giden bir karakterdir. Portresini yaptırmak için ressam arkadaşının yanına giderken bir ara ortadan kaybolur. 5 gün sonra ortaya çıktığında nereye kaybolduğunu soruyorlar. Kendini bir işe adadığını söylüyor. Sokak sokak dolaşıp sokak isimlerinin bilmecesini çözmeye çalıştığını söylüyor. Durup düşündürüyor bu kısım insanı. Cidden sokakların adının neden ve nasıl belirlendiğini merak ediyor okurken insan. En azından benim açımdan bu böyle oldu. Okurken bir an durup kendi oturduğum sokağın adının neden böyle konulduğunu düşündüm. C., hayatındaki bir boşluğu doldurmayı denemektedir ama kimse, hayatındaki o boşluğu dolduramaz. Bu da demektir hayatında eksik olan şey bir kadın değildir aslında. O daha büyük bir boşluğu doldurma çabasındadır. Ne olduğunu bilmediği... Hayatındaki boşluğun sebebi geçmişine dayanmaktadır. Babası ile arasındaki sorunlu ilişkiden kaynaklıdır. Yaşanılan şeylerden sonra babası gibi olmaktan korkar, bu yüzden de baba olmaktan korkar. Evlenmekten kaçar. Yine de sevgiyi arar C. İstanbul sokaklarında. Bahar aylarında, bir pastaneye sarar aylak adam. Pastaneye sarmasının nedeni tabii ki de bir kadındır; Güler. Güler ile bir süre güzel vakit geçirir. Bir noktadan sonra C. ile Güler birbirinden kopmaya başlar. Birbirine ve hayata yaklaşımları farklıdır. Bunu fark eden ikili yollarını ayırır. Yaz ayına geldiğimizde C., İstanbul'un kalabalık yalnızlığından uzaklaşır. Gittiği yerde şans eseri eski sevgilisi ile karşılaşır. Ayşe. İkili aşklarına bir fırsat daha verirler. Her şey güzel başlar. Bu birliktelik C.'nin kendini Ayşe'ye açmasıyla son bulur. C. geçmişi, daha çokta babası ile ilgili olan korkularını anlatır Ayşe'ye. Ayşe bundan çok etkilenir. Korkar. C.'nin, kendisini yarı yolda bırakıp gideceğini düşünür. Yalnızlığı ve aylaklığa ne kadar düşkün olduğunu farkındadır. Kaçar, arkasında bir not bırakarak gider. Güz kısmını okuyacaklara spoiler olmaması için anlatmak istemiyorum. Eğer kitabın ilk birkaç sayfasına bakarak kitabın dilinden şikayet edip vazgeçerseniz büyük bir kayıp olur diye düşünüyorum. Kitabı okurken, C. de kendinizden bir parça bulmanız, kendinizden bir parça bulamasanız bile toplumdan bir parça bulmanız fazlasıyla olası. İyi okumalar... Aylak Adam Konusu Yusuf Atılgan'ın ilk olarak 1959 yılında yayınlanan ilk romanı olan Aylak Adam, hayatta hiçbir derdi olmayan aylak bir adamın hayat içinde hayatının anlamını, bir anlamda hayatının kadınını araması konu ediliyor. Kahramanımızın bir adı bile yoktur ve Yusuf Atılgan onu C. Olarak adlandırmaktadır. Babasından kalan evlerin kira gelirleri sayesinde dertsiz aylak bir hayat yaşayan C.'in günlük macerasını arkadaşı Sadık'ın atölyesi, kahvehaneler, restoranlar ve en çok da sokaklar oluşturmaktadır. Gününün tümünü aylak aylak dolaşarak geçirir ve kendini sürekli bir arayışın içinde bulmaktadır. Kitap okur, film izler, çevresindeki insanları gözlemler ve tam olarak ne aradığını anlamaya çalışır. C.'nin annesi o daha küçük bir çocukken ölmüştür ve yerini teyzesi almıştır. Annesiz büyümenin etkisi ile tanıştığı kadınlarda hep annesini arar ve onun mükemmel olmasını ister. Bu yüzden aşk konusunda da C. pek umduğunu bulamaz. C. bir gün Ayşe adında bir kız ile tanışır ve ona karşı bir şeyler hissetmeye başlar. Fakat çocukluktan gelen kaybetme korkusu ile kıskanç olan C. Ayşe'yi bir gün biri ile görür ve yargısız infaz yaparak onu terk eder. Ayşe'nin yanındaki iş arkadaşıdır fakat C.'nin bunu dinleme niyeti yoktur ve yine kendini kendi aylak yalnız dünyasına iter. C. yollarda boş gezerken bir kız dikkatini çeker ve onu takip etmeye başlar. Kıza karşı farklı bir ilgi duyar ve onu takip etmeye devam eder. Sonunda onunla tanışır fakat C. için yine bir şeyler eksiktir. C. daha sonra bir pansiyonda yine Ayşe ile karşılaşır ve içindeki ona karşı olan tutku yeniden canlanır. Yeniden birlikte olmaya başlarlar fakat Ayşe C.'nin beklentilerini tam olarak karşılayamaz. Zamanla ikisi de birbirine göre olmadıklarını kabullenir ve ayrılırlar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ayni-yildizin-altinda", "text": "16 yaşındaki Hazel yeni gelişen ve nadir hastada fayda sağlayan bir ilaç sayesinde ömürünü biraz daha uzatabilmiştir. Destek gruplarına katılarak moral arayan kız bir gün destek grubunda bir genç olan Augustus ile tanışır ve ona ilgi duymaya başlar. Çocuk da ona karşı ilgisiz değildir ve daha ilk karşılaşmalarında Hazel'i evlerine film izlemeye davet eder. Birlikte V for Vendetta filmini izlerler ve Hazel de çocuğa çok beğendiği ve tekrar tekrar okuduğu kitabı tavsiye eder. Kitabı bitirmeden de bir daha görüşmeyeceklerini söyler. Bunun üzerine çocuk da kitabı bir an önce okur ve etkisi altında kalır. Fakat kitapta cevaplanmamış bir çok soru vardır ve Hazel bir türlü yazara ulaşamaz. Çocuk kızı mutlu edebilmek için yazara bir şekilde ulaşır ve yazar da onları yüz yüze görüşmek için yaşadığı Amsterdam'a davet eder. Fakat Hazel'in ailesi böyle bir seyahati karşılayabilecek imkanları yoktur ve Hazel'de tek dilek hakkını kullanmıştır. Hazel'in imdadına yine Augustus yetişir ve tek dilek hakkını bunun için kullanır. Birlikte bir kaç günlüğüne de olsa Amsterdam'a giderler fakat karşılarında sorunlu bir yazar bulurlar. Yazar Hazel'e dilediği cevapları vermek yerine ona kaba davranır. İkili Amsterdam'da romantik zaman geçirirler fakat istediklerini alamadan geri dönerler. Bu dönüş acı bir gerçeği de ortaya çıkartır. Augustus'un hastalığı nüksetmiştir ve artık fazla zamanı kalmamıştır. Hazel sevgilisi bir gün olsun yalnız bırakmaz ve son zamanlarını hep birlikte geçirirler. Augustus Amsterdam'a Hazel'in istediği cevapları alamaması nedeni ile kendince kitabın devamını yazmak ister fakat hastalığı buna izin vermez. Son olarak yazara bir mektup yazar ve ölmeden önce son dileğini yazara iletir. O mektup aslında Hazel'in istediği cevapları da içinde barındırır. Aynı Yıldızın Altında Konusu Amerikanın en ünlü ve yetenekli yazarlarından biri olan John Green yeni romanı Aynı Yıldızın Altında kitabı ile yine okurlarını etkisi altına almayı başarıyor. İlk olarak 2012 yılında çıkan kitap bir anda okurlardan büyük beğeni topladı ve bir çok kitap listesinde bir numaraya kadar yükseldi. Bir çok saygın eleştirmenden de tam not alan kitap sonunda Türk okurları ile de buluşuyor. Kitap 16 yaşında kansel hastası bir gencin hikayesini anlatıyor. Genç yaşta ölümcül hastalığa yakalanan ve bir tıp mucizesi ile biraz daha uzun yaşama umudu olan gencin ölümcül sonucu ertelemekten öteye gitmez. Ta ki hayatına biri girene kadar. Genç kız hayatına yeni giren kişiye olan bağı farklı mucizeleri de beraberinde getirecektir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ayse-kulin-kitaplari", "text": "Türkiye'nin en ünlü kadın yazarlarından biri olan Ayşe Kulin 1941 yılında İstanbul'da doğdu. Ayşe Kulin yazarlık kariyerine 1984 yılında yayınladığı Güneşe Dön Yüzünü eseri ile adım atmıştır. Kitap büyük beğeni topladı ve senaryolaştırılarak Kırık Bebek filmi çekildi. O tarihten sonra birçok esere imza atan ünlü yazar birçok yılın yazarı ödülü kazanmış ve bazı kitapları da yılın en iyi romanı ödülüne layık görülmüştür."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/az-gittik-uz-gittik", "text": "Az Gittik Uz Gittik Aziz Nesin'in 1953'ten 1990'lı yıllara kadar yazdığı 61 yazıyı içeren kitabıdır. Yazılar genelde 1990 öncesine ait olmakla birlikte 1997 baskısında kitaba yeni yazılar eklenmiştir. Yazılarda mizah ve eleştiri ön plandadır. Sosyal, siyasi, kültürel olaylar ironik olarak ele alınmıştır. Bu yazılardan birkaç tanesinin özetini şu şekilde vermek mümkündür: Bu Kitabın Başına Gelen Acı ve Gülünç Olaylar başlıklı yazıda kitabın beşinci baskısının toplatılma sebebi üzerinde durulmuştur. Buna göre ilk dört baskısında sorun yaşanmayan kitabın beşinci baskısının mahkeme kararı ile toplatılması ve yazara yurt dışına çıkış yasağı konulması ilk başta yazarı bir hayli şaşırtmıştır. İlk etapta resmi bir sebep gösterilmemesi üzerine yazar bu işin peşine düşer ve toplatılma sebebini öğrenir. İlk dört baskıda Sosyalizm Ahlaktır başlıklı yazı dizgi ve düzeltme hatası sonucu beşinci baskıda Sosyalizm Allahtır şeklinde yayınlanmıştır. Mahkeme Komünizm propagandası yapmak suçundan Nesin hakkında soruşturma açmış, uzun uğraşlar sonucu yazar bu davadan beraat etmiştir. Coni, Bayrağa Dokunma! başlıklı yazıda gazete yazarlarının ele aldığı konular üzerinde durulmuştur. Fıkradan musikiye kadar birçok konu ele alınmıştır gazete yazılarında. Hatta bir Türk kızı ile bir Amerikan binbaşının evlenmesi hayli yankı uyandırmıştır. Yazar serzenişte bulunarak Amerikalı gençlerin Türk bayrağını yırtmasına kimsenin ses çıkartmadığını dile getirir ve Amerikalı gençlere Coni bayrağa dokunma diye seslenir. Kibritlerde Eşitlik başlıklı yazıda kibrit üreticileri eleştirilmektedir. Yazar bir vapur seyahati esnasında sigara içmek için kibrit yakmaya çalışır. Ancak birçok kibrit çöpünün olduğu kibritten sadece birini yakabilir. O da neredeyse vapurun yanmasına sebep olacaktır. Konuyu araştıran yazar her kibrit çöpünün başına sürülmesi gereken fosforlu ilacın sadece bir veya birkaç çöpe döküldüğünü öğrenir. Bundan dolayı kutudaki çöplerin büyük çoğunluğu yanmazken yananlar da yangın riski oluşturmaktadır. Yazar bir paket sigara içmek isteyen birinin cebinde 20-30 kutu kibrit taşıması gerektiğini ifade ederek ironik bir biçimde kibrit üreticilerini eleştirir. Biri Arabada Biri Yayan başlıklı yazıda ise 1957 yılında İstanbul trafiğinin durumu yazarın gözünden iki farklı çerçevede ele alınmıştır. İlkin yazar toplu taşıma aracındadır. Araç o kadar dolu, yollar öyle dar, yayalar öyle dikkatsizdir ki toplu taşımayı kullanmak işkence haline dönüşmektedir. İkinci sahnede yazar arkadaşı ile toplu taşıma aracından iner. Demin dikkatsizlikleri sebebi ile yayalara atılan eleştiri okları bu sefer şoförlere atılır. O kadar hızlı araba kullanırlar ki adeta yayaların can güvenliği hiçe sayarlar. Yazar mizah unsurlarını kullanarak toplu taşımanın sıkıntılarını hem kullanan hem de kullanmayanlar için sakıncalarını ironik olarak dile getirir. 1950-1990 arası hayatın çarpıklıklarının Aziz Nesin'in mizah ve ironi unsurlarının hat safhada olduğu üslubundan damlayarak vücut bulduğu yazıların yer aldığı Az Gittik Uz Gittik isimli eser, baştan sona keyifle okunabilecek, tarihsel ve sosyal değeri yüksek bir kitaptır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bab-i-esrar", "text": "Karen Kimya Greenwood, Türk bir baba ve İngiliz bir annenin evladı olarak dünyaya gelmiştir. Çalıştığı sigorta şirketinin sahibi, Simon; Konya'da müşterilerinden birine ait olan Yakut Otel'inin yangınını soruşturması için Karen'i Türkiye'ye göndermişti. Simon, Türkleri iyi tanımasını ve Türkçe'yi iyi derecede bilmesini öne sürerek bu göreve onu atamıştı. Karen, uçak yolculuğu esnasında sürekli, bu görevi neden kabul ettiğini, kendisine sorlamakla geçiriyordu. Konya'ya daha önce çok küçükken babası ile birlikte gelmişti. Bu soruşturma şirketi için çok önemliydi. Yakut Otel yangını için ödenecek tazminat dudak uçuklatan cinstendi. Onun görevi ise bu yangının kaza mı, sabotaj mı olduğunu araştırmaktı. Uçakta kendisini tedirgin hissediyordu. Şimdiden bu görevi kabul ettiği için pişman olmuştu, bu görevin sıkıntısının üstüne birde iki aylık hamile oluşu daha da gerilmesine neden oluyordu. Görevini bitirip Londra'ya dönünce bebek konusunda kararımı kesin olarak vereceğini, kendisine hatırlatıp duruyordu. Erkek arkadaşı, Nigel ile çok iyi anlaşıyorlardı, fakat o bebeğin kendilerine ayak bağı olacağını daha genç olduklarını söyleyip duruyordu. Karen henüz kesin kararını vermemişti. Yaşı itibarı ile bu bebek konusunda çok kararsızdı. Bu düşünceler ile başını cama doğru çevirip Konya'yı seyre daldı. Uçak havaalanına indiğinde, onu karşılamaya gelen olmadığı için çok sinirlenmişti. Valizini ve bilgisayar çantasını alarak çıkışa doğru yürümeye başlamıştı ki, Miss Karen... Miss Karen... diye seslenen, gri takım elbiseli, orta boylu, şişmanca bir adamın cılız sesi ile iyice gergin olan sinirleri, daha çok gerildi. Bir yandan bozuk İngilizcesi ile özür diliyor ve telaş ile ona yaklaşmaya çalışıyordu. Kendisini, Konya'da bulunan acentenin sahibi, Mennan Fidan olarak tanıtmıştı. Karen ise onu dinlemek yerine kendisinin Türkçe bildiğini söyleyerek bir an önce otele gitme istediğini dillendirdi. Mennan Bey daha çok mahcup olmuş, biran önce misafirinin rahat etmesi için acele ile havaalanından çıkmıştı. Yola çıktıklarında, dümdüz bir kentin içinde geniş caddelerde ilerlediklerine şahit olan Karen, şaşırmıştı. Oysa babası ile yıllar önce geldiği Konya daha farklıydı hatıralarımda; gizemli evler, bilinmeze açılan dar sokaklar ve yaşlı camiler ile insanın içini ürküten sarıklı mezar taşlarını hayal meyal hatırlıyordu. Biraz sakinleşince, Mennan Beye yıllar önce geldiği yeri tarif etmeye başladı. O burada yaşayan biri olarak bahsettiği yerin bir dergah olabileceğini öne sürerek ara sokaklara girdi. Belki yıllar önce annesine ve kendisine hiç haber vermeden terk eden babası ile geldiği o dergahı hatırlayabilirdi. Nede olsa babası bu dergahların birinde ilahi aşkı bulmaya çalışarak büyümüş; annesini görene ve aşık olana kadar buralarda yaşamıştı. Karen dalgın bir şekilde dışarıyı dikkat ile incelemeye başladı. Şimdi bir parkın yanından geçiyorlardı, içinde küçük bir cami vardı, ama buralar hiç tanıdık gelmemişti ona. Tam caminin alınlığındaki yazıyı okumaya çalışırken, Mennan Bey aniden frene basıp, kızgınlıkla söylenmeye başladı. Arabanın tekeri patlamıştı. Mennan Bey arabanın lastiğini değiştirirken, Karen sıkılıp küçük caminin bahçesinde bulunan çeşmeye doğru ilerleyip biraz serinlemek için yüzünü yıkama düşüncesi ile arabadan yanından ayrılma niyetine engel olamadı. Birdenbire karşısında çıkan, siyahlar giyinmiş bir adam; ince uzun boylu saçı sakalı birbirine karışmış öylece sessizce durduğunu görünce şaşırmıştı. Karen'e korkmamasını, kötülük için gelmediğini söyleyip, senin olanı sana getirdim diyerek avucunun içine, Kahverengi taşlı, gümüş bir yüzük bırakmıştı. Yüzüğe bakıp, başını kaldırıp ona birkaç soru soracaktı ki; adamın karşısında olmadığını fark etti. Bu nasıl olurdu, şaşkınlığı daha da artmış olarak, Mennan beyin yanına döndü. Olayı anlattığında, Mennan Bey adamın utanmış olabileceğini söyleyerek işine devam etmeyi sürdürdü. Karen ise bu yaşadığı olayı anlamlandıra bilmek için tekrar etrafına göz gezdirmeye başladığında, çöken akşamın karanlığında küçük caminin ışıkları ansısın yanmıştı. Gözleri caminin alınlığında metal levhaya yapıştırılmış pirinç harfler ile oluşan yazıya takılıp kaldı. Şems-i Tebrizi Camii ve Türbesi..."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/babaannem-geri-dondu", "text": "Baş karakterimiz olan Çınar çok yaramaz ve meraklı bir çocuktur kendisi yaramazlığının nedenini can sıkıntısı olarak söyler. Gerek okulda gerekse evde çeşitli yaramazlıklar yapar. Annesi Leyla ve babası Yusuf ikisi de çalışmaktadırlar eve geldiklerinde de çoğunlukla yorgun oldukları için Çınar'la ilgilenememektedirler. Onlar Çınar'la oynamadıkça Çınar'ın canı daha çok sıkılır. Anne ve babası ise sürekli Çınar'ın yaramazlıklarından şikayet eder, bir an önce büyümesini isterler. Çınar'ın halası Ayşe ve onun eşi Murat, Çınar'ın kuzeni olan Beren ile birlikte yanlarındaki evde oturmaktadırlar. Beren ile Çınar çok fazla anlaşamasa da sonuç olarak yaşıt kuzenlerdir. Ayşe, Beren'i Yusuf ise Çınarı sürekli olarak Çınar'ın babaannesi olan Hasibe hanım'a şikayet ederler. Hasibe hanım onların da bir zamanlar çocuk olduklarını hatırlatmak üzere onlara bir oyun oynamaya karar verir. Bir gün kapıyı açtıklarında Hasibe hanım iki kedi, Bir köpek, muhabbet kuşları, balıklar ve kaplumbağa ile birlikte on beş valiz ile kapıya gelmiştir ve artık Çınarlar da yaşayacağını söyler. Ancak her zamanki halinden çok farklıdır. Bir çocuk gibi davranmaya başlar. Sürekli mızmızlanan, evi batıran, dağıtan, yaramazlık yapan küçük bir çocuk haline dönmüştür. Yusuf, Ayşe, Leyla ve Murat ne yapacaklarını bilmez halde Hasibe hanımın peşinden dolanırlar Çınar ve Beren de çok şaşkındır günboyu Hasibe Hanım'ın yaramazlıklarını temizlemeye çalışmış ve Hasibe hanımı normal haline döndürmeye çabalamışlardır ancak tüm çabalar yetersiz kalmış, Hasibe hanım gün sonunda hala küçük bir çocuk gibi davranmaktadır. Getirdiği valizlerin içerisinde taş, sopa, küçük kağıt parçaları, eski bir gelinlik, boya gibi farklı ve çeşitli şeylerle on beş tane valiz ile gelmiştir. Tüm zamanı boyunca duvarlarda resim yapmış, sürekli çizgi film izlemiş, evin içinde futbol oynamış, Çınar'ın anne ve babası olan Yusuf ile Leyla'nın aralarında uyumuş, yemekleri beğenmemiş, yeniden yapılmalarını istemiş, sofraya geç gelmiş, taş boyamış bu taşları sokakta satmaya çalışmış, eski bir gelinlik giyip gün boyu onunla gezmiş, dışarıya külotlu çorap ve atlet ile çıkmak gibi birçok şey istemiş ve yapmaya çalışmıştır. Yusuf, Leyla, Ayşe, Murat, Çınar ve Beren Hasibe Hanım'ı durdurmak için birçok yol denemişlerdir. Ayşe'nin psikolog arkadaşına gitmişler o ise Hasibe Hanım'ın uslu çocuk sendromuna yakalandığını söylemiştir. İnternette ise bu sendromla ilgili herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Ne yapacaklarını şaşırmış haldeyken Çınar kendisini anne ve babasının nasıl davranmasını istiyorsa Hasibe Hanım'a da öyle davranmaya karar vermiş ve ailecek yapılan etkinlikleri çoğaltmıştır. Orman yürüyüşleri, çeşitli piknikler, ormanı tanıma, babaannesi ile birlikte resim yapma gibi hem ailecek hem de babaannesi Hasibe Hanım ile birlikte çok fazla etkinlik yapmıştır. Bir haftanın sonunda ise Hasibe Hanım artık evlatlarının ve torunlarının yorulup, kendisinin öz halini özlediklerini anladıktan sonra bir kahvaltı sofrası hazırlayarak ebeveynlere kendilerinin de bir zamanlar çocuk olduklarını ve Çınar ile Beren'in yaptıklarının çok normal şeyler olduklarını çocukların bu şekilde büyüdüklerini Yusuf Leyla Murat ve Ayşe'ye göstermiştir. Hasibe Hanım onların yanından gitse de artık Çınar ve Beren'in aileleri onları daha iyi anlamakta ve onlarla birlikte vakit geçirmektedir. Değerlendirme: Büyüklerin aslında çocukların problemlerini anlamadıklarını ve kendilerinin nasıl bir çocuk olduklarını unuttuklarını, onlarla birlikte vakit geçirmediklerini güzel bir şekilde anlatılmıştır. Hem büyükler için hem de çocuklar için eğitici ve sürükleyici bir kitap."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/babalar-ve-ogullar", "text": "ÇOK ESKİ BİR GERÇEKTİR ÖLÜM, AMA HERKESE YENİ GELİR Nihilizm konusunda yazılmış ilk roman ve 19. Yüzyılın en iyi romanlarından biri sayılan başyapıtı Babalar ve Oğulları için şu sözleri söyler Turgenyev: O zamanlar yeni bir şey olduğunu hissettim; yeni insanlar görüyordum ama nasıl hareket edeceklerini, onlardan ne bekleneceğini bilemiyordum. Ya susacak, ya da ne biliyorsam yazacaktım. İkincisini seçtim. Rus İmparatorluğunda doğmuş, Almanya'ya gitmiş ve Paris yakınlarında ölmüş olan Turgenyev; sosyolojik çatışmaların yaşamdaki yansımalarına tanıklık etmiş, birebir yaşamış bir insan olarak oturup yazdığı bu eserle, kendi içindeki çarpışmaları da dışa vurmuştur aslında. Bir yanda reformist akımın etkisinde kalmış orta yaşlı ve yaşlı babalarla, bir yanda ardı ardına yaşanan hızlı gelişmelerle birlikte Batı etkisinin hızla artmasıyla genç ve çok genç çocukların radikal adımları birbirine çalım atmaktadır. Ve bu çalımlardan çıkan bir izdir Bazarov karakteri. Tüm yaşananlar gençleri ve yaşlıları kasıp kavururken o kendini hiçbir kuşağa ait hissedememiş olarak şekillenmiştir romanda ve bu aidiyetsizlik duygusuyla da tüm romanı da şekillendirmiştir sonrasında. Olay örgüsünü dönemin kuşak çatışmalarının bir meyvesi olan nihilizmin eserdeki temsilcisi Bazarov üzerinden anlatırsak eğer; Bazarov ve Arkadaşı Arkadiy üniversiteyi bitirip köylerine dönmek üzere yola çıkarlar. Önce gidecekleri yer Arkadiy'in ailesinin yanıdır. Sonrasında da iki arkadaş birlikte Bazarov'un ailesini ziyaret etmeyi planlamışlardır. Daha ilk sayfalarda Pyotr isimli hizmetkarın eski kafalı ve yeni fikirlere kapalı olarak nitelendirildiğini görürüz. Arkadiy'in, ailesinin yanına yetişir yetişmez köydeki işlerin işleyişine bakıp değişiklik yapmanın artık zorunlu olduğuna içten içe kanaat getirmiş olması, Bazarov'un Arkadiy'in babasını ve amcasını eski zaman romantikleri olarak nitelemiş olması bize 19. Yüzyılın gençlerinin kendi toplumlarına bakış açısını yansıtıyor. Geleneklerine bağlı bir yaşam sürdüren ve kendilerince birtakım ilkeler içinde yaşayan Arkadiy'in babası Nikolay Petroviç ve amcası Pavel Petroviç'e Bazarov'un her düşüncesi akıldışı gelmektedir. Aristokrat olan ve dönemin Rus aristoklarının tüm özelliklerini taşıyan amca Pavel Petroviç ise Bazarov'dan açık açık nefret etmekle birlikte, onu bir rakip olarak görmekte ve varlığına da tahammül edememektedir. Tüm bunlarla birlikte Arkadiy'in babasının kendinden çok çok küçük bir kadınla yaşaması ve evlilik dışı bir yaşında bile olmayan bir çocuklarının olması fakat bunların hiçbirini oğlu Arkadiy'le de paylaşamamış olması, buna utanması bu gelenekçi ailenin radikal adımlar atmakta kendilerine uygun buldukları konularda hiç çekinmediklerini gösteriyor Bu eseri Nihilizm konusunda yazılmış ilk roman yapan, Turgenyev'in Bazarov karakteri ağzından çıkan bazı cümlelerinden alıntılar yapmak gerekir: ...Vay! Aferin, bir karınca yarı ölü bir sineği götürüyor. Götür birader, götür! Sana karşı koymaya çabaladığına aldırma...Doğanın sana verdiği, acıma duygusundan yoksun hayvan olma özelliğinden yararlan; sizler bizim gibi yıkılmış değilsiniz! ... Ölüm eski bir olaydır, ama her insana yeni görünür. ...İşte burada, saman yığının yanında yatıyorum... Vücudumun kapladığı daracık yer, geriye kalan boşluğun, benim bulunmadığım, benimle ilgisi olmayan boşluğun yanında o kadar küçük kalıyor ki! Yaşayabileceğim süre de, benden önce var olan benden sonrada devam edecek olan, sonsuzlukla ölçülünce o kadar önemsiz ki! Buna rağmen, bu bedenin içinde, kan dolaşıyor, beyin çalışıyor, istekler doğuyor. Ne saçmalık, ne boş şeyler! ...İnsan Tanrı'ya nasıl yalvarırsa yalvarsın mucize istiyor demektir. Bütün dualar şöyle özetlenebilir: Ulu Tanrım, ne olur iki kere iki dört etmesin. Romanda Arkadiy'in de Bazarov'un düşüncelerini savunduğunu görürüz, bunu açıkça dile de getirir. Ama Arkadiy'inki sadece bir etkilenmeden öteye gidemez. Bazarov nihilizmi yaşamı analiz ederken de kullanırken, Arkadiy bu konuda fikir üretemez. Romanın ilerleyen bölümlerinde Bazarov'un Anna Sergeyevna isimli bir kadına karşı duyduğu aşk, Arkadiy'in de önce Anna'ya sonra genç kız kardeşi Katerina'ya duyduğu derin sevgi ve aşk ile birlikte bu iki dostun birbirine duyduğu gel-git'li duyguları, aralarındaki fikir çatışmaları bunu bize anlatmaya çalışır. Arkadiy'in tam da bu geleneksel yaşama çok uygun olan yanlarıyla yüzleşmesiyle onun için nihilizm bitmiş olacaktır. Ama Bazarov için bu bir akım değildir. Bu, yaşam tarzıdır. Ve seçtiği yaşamında karşılıksız da olsa aşka yer yoktur. Bazarov kendi ölümünü bile çok sıradan karşılamıştır. Tifodan ölmüş birinin vücudunu incelerken kazayla elini kesmesini, hastalığın kendisine de bulaştığını ve yakında öleceğini babasına son derece sıradan bir olaymış gibi anlatır. Çok eski bir gerçektir ölüm, ama herkese yeni gelir, der. Turgenyev'in bu değerli eseri başta nihilizm olmak üzere birçok bakımdan incelenebilir. Annesinin ve babasının Bazarov'a duyduğu sevginin işleniş biçimiyle, Bazarov'un ölümüyle evlat acısı iyi bir biçimde anlatılmıştır. Arkadiy ve Bazarov'un aileleriyle Rusya'da toprak sahiplerinin o zamanki durumları değerlendirilmiş, Rus insanlarının yaşama genel bakışına göndermeler yapılmıştır. Ayrıca Bazarov ve Arkadiy'in şehirde katıldıkları balo vesilesiyle tanıştıkları bir kadın ve Anna-Katerina kardeşlere yaptıkları yorumlarla dönemin erkeklerinin kadınlara bakış açılarını da bulmaktayız yer yer: ... Bir kadın yarım saatlik bir konuşmayı devam ettirebiliyorsa bu bile iyiye işarettir. ... Kadın olsun da kurnazca davranmasın. ... Benim gördüğüm kadarıyla kadınlar arasında serbest düşünenler sadece en çirkin olanlarıdır. Babalar Ve Oğullar açıkçası zevkle okunacak bir klasik. Dostoyevski, Tolstoy gibi diğer güçlü Rus Edebiyatçılarla kıyaslama yapılmadan kendi içinde incelenmesi gereken bir başyapıt. Kırklı yaşlarındaki bir yazarın, döneminin gençliğiyle başarılı bir şekilde empati kurabildiğini okuyoruz bu romanda. Buradan bakarak incelenince güçlü psikolojik tahlillere sahip bir eser. Üzerinde söylenecek çok şey, düşünülecek birçok yeri olan bu kitap sizleri çağırıyor. İyi okumalar dilerim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/babilde-olum-istanbulda-ask", "text": "Roman, Kanuni Sultan Süleyman döneminden başlayıp Tanzimat dönemine kadar geçen dört yüz elli yıllık serüveni, romanda olan herhangi bir karakter değil de L&M kitabının kendi anlatması kitaba özgüllük katmıştır. Olumsuz düşündüğüm yanı ise romanın kurgusu çok zayıf ve çok fazla bilgi yoğunluğu var. Herhangi bir tarihi bilgi sayfalarca anlatılmış. Bu da kitabın okurken oldukça yavaş ilerlemesine neden oluyor. Ama bütünüyle bakıldığında, o döneme ait birçok şeyi ve divan edebiyatını yakından tanıyabiliyorsunuz. Kütüphaneye aradığı cildi bulabilmek için gelen Hilleli Mehmet Efendi , başına geleceklerden habersiz araştırma yapar. Bu sırada kütüphaneyi Kanun Koyucu'nun isteği üzerine teslim almaya gelen Celalzade Mustafa'nın sesi kütüphaneye doğru yaklaşır. Bağdat İlimler Akademisi'nin Süryani kütüphanecisi, Fuzuli'ye yaklaşır ve ona kabzası çift boynuzlu, çatal dilli bir yılanbaşı şeklinde yapılmış, üzerinde değerli taşların, pırlantaların bulunduğu ve Fuzuli'nin anlamadığı dilde yazıların olduğu hançeri ona uzatır. Ona '...ölmesini bilenler için hançer hayat demektir; ve aşkı bilen biri için yedi gerçek sır vardır, ona sahip olan dünyaya hakim olur.' der ve emanetini korumasını ister. Sonra etkisini sonradan gösterecek olan yüzüğündeki zehri içer. O sırada Celalzade Mustafa içeri girer ve Kanun Koyucu adına kütüphaneyi teslim alır. Orada Fuzuli ile tanışır, sohbet eder ve onu evine davet eder. Fuzuli'ye yıllardır dilden dile anlatılan Leyla ile Mecnun hikayesinin, bir de onun gibi usta bir şair tarafından kaleme alınmasını ister. O da bu fikri düşüneceğini söyler. Sonraki günler Fuzuli kütüphaneye gittiğinde, kütüphane bekçisinden duydukları karşısında telaşlanır. Ondan Süryani kütüphanecinin öldüğünü ve onu şimdiye kadar birkaç kişinin daha sorduğunu öğrenir. Fuzuli korkar ve elindeki hançerin önemini kavramaya başlar. Hançeri inceler ve hançerin üzerindeki yedi taşa aynı anda basınca hançerin kabzasından üzerinde harflerin olduğu, deri parçasından oluşan bir şerit fırlar. Hilleli bu şeridi alır ve hançeri kaldığı medresenin bahçesindeki ağacın dibine gömer. Deri şeridi de matarasına bağlar. Peki, bu şifre kime veya neye aittir. Bu şifre Babil Cemiyeti üyesi bilge Akeldan'a aittir. Babil Cemiyeti, uzay araştırmaları yapan yedi bilge rahipten oluşur. Kurdukları Babil Uzay Araştırmaları Merkezi'nde , yaptıkları gözlem ve hesaplamalara göre; dünyanın yuvarlak olduğunu ve güneş çevresinde döndüğünü keşfetmişler fakat bunu kimseye anlatamamışlar. Dönemin kralı, Nabukadnazar'ın üçüncü torunu zalim bir kraldı ve bu bilgilerin onun kulağına giderse, kralın ürkeceğini ve bununda hayatlarına mal olacağını biliyorlardı. Bu bilgileri BC, şifreleyerek fırında pişirdikleri yedi adet tablete yazmışlardı ve bunu İştar Tapınağı'na gizlemişlerdi. İçlerinden bir tanesi bunu krala gammazlayınca, kral bu üyelerin kellesini almış fakat bir üyeleri hasta annesini ziyarete gittiği için yaşamıştı. Bu kişi Arşiyan Akeldan'dı. Akeldan'ı ise Babil heykellerini çalmakla suçlayıp halkın öfkesini uyandırmışlardı. Bir gece Akeldan bütün tabletleri ve Babil'in heykel ve hazinelerini alarak, kendini tapınağın mahzenine hapsetmiş, diğer kuşakların bunları bulması içinde mahzenin şifresini siruş başlıklı bir hançere kaydetmiş ve kölesine vermişti. Bu hançerin bilimsel zekası olan ve iyi insanların eline geçmesini istemişti. İşte bu şifre şimdi Fuzuli'nin elindedir ve bu durum onda büyük sorumluluklara, canını kaybetme telaşına neden olmuştur. Fuzuli düşünür ve bu şifreyi yazacağı Leyla ile Mecnun hikayesine gizlemeye karar verir. Bundan sonra olan olaylar çöl kızı Leyla'nın kendi eliyle yaptığı ve dudak izini bıraktığı parşömen kağıdına, Hilleli'nin Leyla ile Mecnun mesnevisini yazması ve bu yedi sırrı da mesneviye gizlemesinin ardından, parşömen kağıdının dilinden anlatılır. Bu L&M mesnevisinin Fuzuli'nin kaleminden çıkıp saraya girmesi ve sevilmesi, kuşaktan kuşağa önce cariye Rukal'in eline geçmesi, sırayla Baki Efendi'yi, Atai'yi, Nefi'yi, Nabi ve Nedim'i dolaşmasını, bu sırada BC üyelerinin kötü emellerine maruz kalarak, bu şifreyi bulmak isteyenlerin mesneviyi kötüye kullanmasını hırsızların elinden dolaşa dolaşa en son Namık Kemal'e oradan da Tanzimat dönemine kadar geçen dört yüz elli yıllık macera dolu bir serüveni bu parşömen kağıdı anlatır. Olaylar, bu L&M mesnevisinin Robert Koldewey adlı bir arkeolog tarafından şifreyi çözmesi, Babil heykellerini ve bilimin yazıldığı o yedi tableti bulmasının ardından son bulur. Yorulan ve yıpranan bu parşömen kağıdı, Leyla'nın dudak izini, cariye Rukal'in ölmeden önce kanıyla çizdiği şakayık resmini taşıyarak, kuşaktan kuşağa anlatılacak ve okunacak olan L&M mesnevisinin bir sayfası olarak, tozlu raflara kaldırılır. Yazan: Nisanur Duvarcı Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk Konusu"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/balikci-ve-oglu", "text": "Roman Ege'nin bir kasabasında yaşayan Mustafa adlı bir balıkçının hayatını anlatıyor. Balıkçılık mesleği Mustafa'ya babasından yadigar kalmıştır. Mustafa iyi yürekli, vicdanlı bir kişiliğe sahip kendi halinde biridir. Ekmeğini balıkçılıkla kazanır. Tüm hayatı denizle iç içedir. Mustafa diğer balıkçılara göre doğaya karşı daha duyarlı ve sevecendir. Ekmeğini buradan kazanmasına rağmen bazen öyle anlar geliyor ki balıklara merhamet edip onları denize salar. Bu özelliği takdire şayan bir şekilde tasvir edilmiş. Denizle iç içe bir hayat süren Mustafa çocuğu Deniz'i denizde boğularak kaybetmiştir. Bu olaydan sonra içine kapanmış, kendi halinde biri olmuştur. Bu duruma üzülen Mustafa'nın arkadaşları onu çoğu zaman gece eğlencelerine çağırırlar, Mustafa bu eğlencelerde de yine sessiz içine kapanıktır. Mustafa her gün sabah erken saatlerde denize açılır, kendini Ege'nin eşsiz denizine, doğasına bırakır. Ruhunu doğanın sessiz huzurlu halinde dinlendirir. Yine denize açıldığı günlerden bir gün teknesine sert bir şey yanaşır bu suyun yüzeyine çıkmış bir kadındır, Mustafa şok geçirir. Bu kadını jandarmaya teslim etmek için teknenin içerisine alır. Tekrar yol alır yine aynı durumla karşı karşıya kalır, bu kez de bir erkek cesedidir, bunu da alıp tekneye bırakır. Bu duruma şahit olunca muhtemelen göçmenlerin botu batmıştır bu cesetler o yüzden su yüzeyinde diye düşünür. Bu düşüncelere dalmışken bu kez de bir bebek su yüzeyindedir. Bunu görünce içi daha çok parçalanır. Çocuğun yaşayıp yaşamadığından emin olmak için teknede yiyecek bir şey arar ve çikolata bulur. Bu çikolatayı çocuğun ağzına sürer, çocuk bunu süt gibi emmeye başlayınca Mustafa çok mutlu olur. Onu kurtardığı için sevinir. Çocuğa kanı kaynar. Mustafa çocuğunu kaybettiği için evlat hasreti çekmektedir bu yüzden bu çocuğu saklayıp evine götürme planı yapar. Jandarmalara kadın, erkek cesedini teslim eder, daha sonra evine gider. Eşi bebeği görünce şaşırır, Mustafa eşine durumu anlatır. Eşi önce mutlu olur daha sonra bu durum fark edilirse başlarının belaya gireceğini söyler. Mustafa çocuk hasretinden bu dediklerini dinlemez. Eşiyle konuştuktan sonra savcıya bu cesetlerden dolayı ifade vermeye gider, ifadeyi verip acele şekilde eve döner. Eşi Mesude çocuğa kendi çocuğu gibi bakar. Gel zaman git zaman çocuğu nereye kadar bu şekilde saklayabileceklerini Mesude eşine sorar. Mustafa çocuğu verme niyetinde değildir. Bu düşünceler içinde kıvranırlarken onların bu durumu ile ilgili köyde bir dedikodu yayılır. Bu durum savcılığa kadar duyulur. Çocuğun annesi yaşıyormuş ve çocuğunu sorup duruyordur bu durum üzerine Mustafa savcılığa çağrılır. Mustafa telaşlanır. Savcılığa gittiğinde de dikkat çekici hareketler sergiler. Bebeği görmediğini söyler ve eve döner. Mesude artık işin çıkılmaz bir hal aldığını söyler, çocuğu annesine teslim etmeliyiz der. Mustafa hayır diye diretir. Aralarında büyük bir kavga olur. Mustafa eşine sen de kadın olaydın da bana çocuk vereydin der, bunu duyan karısı çok kırılır. Çekip annesinin evine gider. Mustafa bu dediklerinden dolayı çok pişman olur. Mesude evlat hasretinin ne olduğunu bildiği için çocuğu hastanede annesine teslim eder. Bu durum üzerine Mustafa hapse gider. Suçsuzluğu avukatın çabası ile açığa çıkar, serbest bırakılır. Mustafa ile eşi hala küslerdir. Evde yalnız yaşar. Bir gün Mesude annesinin evinde otururken resmi bir araçla birkaç kişi gelir. Merakla dışarı çıkar. Gelen bu kişilerin gelme sebebi bir zamanlar sahiplendikleri Samir bebekle ilgilidir. Samir bebeğin annesi çocuğuna bulunduğu göçmen şartlarından dolayı iyi bakamayacağını bundan dolayı çocuğunu Mesudelere vermek istediğini söyler. Mesude gelenlerden bu durumu öğrenince çok mutlu olur. Hemen eşi Mustafa'nın yanına gider durumu anlatır. Mustafa da çok mutlu olur. Beraber çocuğu almaya giderler. Bu olaydan sonra mutlu mesut bir şekilde hayatlarını sürdürürler. DEĞERLENDİRME Zülfü Livaneli toplumsal konulara karşı ilgi ve duyarlılığı ile tanınır. Bu romanında da Ege de yaşanan göçmen dramlarına değinmiş. Çok etkileyici bir eser meydana getirilmiş. Çok beğenerek okudum. Okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. zülfü livaneli sanatçı kişiliğinin yanında yazarlıkta da ön plana çıkmış değerli bir üstadımız. bu kitabı ilk elime aldığımda pek umutlu değildim ama mustafa' nın toplumumuzda az bulunur nitelikteki merhametli kişiliği tuttuğu balıklara kıyamayıp denize atması oğlunu yitirmesi yardımsever kişiliği ve bir gün mültecilerin ölümüyle karşılaşması ve burada bulduğu bebeğin yaşıyor olması onu kaybettiği oğlu denize bir adım yaklaştırdı ve tüm bunlar bende eseri okuduktan sonra bir daha okumaya sevk etti yine benim yüreğimde bir yer bulan bu eseri muhakkak okumanızı tavsiye ederim. sayın zülfü livanelinden daha çok kitaplar bekliyoruz. oğlunu kaybetme hikayesini okuyunca okumayı bırakacaktım çok fena olmuştum sonra devam ettim göçmenlerin hikayesi de içimi parçaladı, bebek tam bir mucize diye düşündüm , bebeği vermek zorunda kalınca çok üzülmüştüm zülfü livaneli iyi ki mutlu sonla bitirmiş yoksa çok ağlardım 18-10-2022 23:11 konusu egede yaşanan göçmen sorunu tam bir zülfü livaneli klasiği konuyu harika ele almış batan bir göçmen teknesi oradan kurtulan bir bebek çocuğunu denizde kaybeden bir baba ve denizin ona verdiği bir bebek o kadar güzel anlatılmış ki helal olsun 17-12-2022 22:24 mutlu sonla bitmesine sevindim herşey olacağına varıyor hayatta herşeyin bir nedeni var ve karşımıza ne çıkacağını bilemeyiz zülfü livaneli bunu çok güzel yazmış çok güzel bir romandı"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/balonla-bes-hafta", "text": "Jules Verne'in Balonla Beş Hafta eserinde Doktor Ferguson'ın arkadaşları ile o zaman çok nadir bilinen balon ile Nil Nehrinin kaynaklarına doğru yapılan yolculuğunu anlatmaktadır. 1892 yılında 14 Ocak gününde Londra'nın Kraliyet Coğrafya Cemiyetinin toplantısında büyük bir kalabalık vardır. Sir Francis M... meslektaşlarına Dr. Samuel Ferguson'ın keşif gezisinden bahsetmektedir. Dr. Samuel Ferguson Afrika'yı bir balonla geçmeyi düşünmektedir. Dr. Ferguson'ın bir arkadaşı vardır. Ikisi aslında birbirinin kopyası iki insandır. Dick Kennedy kelimenin tam anlamıyla bir Iskoç'tur; açık, yavuz, dik başlı. Kennedy arkadaşının gazetelerde ki haberlerini görünce çılgına döner ve hemen Londra'ya yanına gider. Doktor Ferguson arkadaşının geldiğine çokta şaşırmaz. Dick Kennedy Doktorun bu yaptığını delilik olarak görse de, Doktor aslında onu da yanında götürmek niyetindedir. Doktorun izlemeyi seçtiği yol öylesine bir yol değildir. Kalkış noktası Zanzibar Adası'dır. Sebebi ise 6 derece güney enlemi üzerindedir. Bu da Ekvatorun 430 mil aşağısında yer aldığı anlamına gelir. Dr. Ferguson aslında Dr. Barth'ın ve Teğmenler Burton ve Speke'in yolundan gitmek istemesidir. Dr. Ferguson tüm hazırlıklarını büyük istekle hızlandırır. Balonun yapımıyla bizzat kendisi ilgilenir ve bazı değişiklikler yapar. Doktorun planı uşağı Joe ve avcı arkadaşı ile yolculuk yapmaktır. Joe ise bu konuda oldukça heveslidir. Kennedy her ne kadar vazgeçirmek için gelse de üç gezginin ölçüsü ve eşyaların ölçüsü alınmıştır. Tüm hazırlıklar bitmiş, 10 Şubat gibi balonlar iç içe geçmiş muhafaza edilmiştir. Bu üç seyyah 19 Şubat günü gemiyle yola çıkarlar. Gemi yaklaşık iki ay sonra 15 Nisan günü balonun kalkacağı yere varır. Burada Ada halkı hiçte güzel karşılamaz. Halkın tavrı ile balon bulunan adacıklardan birine indirilir. Hazırlıkları tamamlanan balon üç seyyah ile havalanır. Doktor aşağıdaki kişilere seslenerek balona Viktorya adını verir. Sonra hep bir ağızdan \" Yaşasın Kraliçe Viktorya! Yaşasın Ingiltere! \" diye bağırırlar. Üç seyyah gündüz ilerleyip gece mola vermeye karar verirler. Joe ve Kennedy hayretler içinde etrafına bakarlar. Duthumi Dağı'nın yamacında mola verirler ve nöbeti üçe bölerler. Böylelikle her biri dinlenebilecektir. Zungomora'da Ocak ayı hariç her zaman yağmurludur. Çok geçmeden seyyahlar yoğun yağmur altında kalır. Kaptan Burton'un notlarında bahsettiği sülfürlü hidrojenin kokusu yayılmaya başlar. Kennedy ise bu hava yüzünden kendini iyi hissetmez. Doktor Ferguson arkadaşını yükseklere çıkartır; temiz hava ve gün ışığı ile kendini daha iyi hisseder. Biraz daha gidince ağaca demir atarlar ve Doktor arkadaşının avlanmasına izin verir. Aradan geçen zamandan sonra Kennedy ve Joe silah sesi ile balona geri dönerler. Balonun çevresini köpek yüzlü babun sürüsü sarmıştır. Silahla bir kaçını öldürünce, diğerleri korkup kaçar. Kennedy ve Joe balona biner. Geçtikleri tüm yerlerde ya gökten Tanrı'nın geldiği düşünülüp taparlar ya da korkarak onları vurmaya çalışırlar. Fırtınalardan, dağlardan şimdiye kadar sorunsuz geçmişlerdir. Diğer gezginler gibi yürüyerek çıksalar çoktan umutsuzluğa kapılmış ya da esir düşmüşlerdi. 23 Nisan Çarşamba günü üç gezgin Nil'e ulaşır. Doğru yerde olduklarını anlamak içinse Andrea Debona'nın geldiği Nil'in ortasında ki dört ağaçlı adaya inip, bu kaşifin adının baş harflerini yazdığı kayayı bulurlar. Zafer işareti olarak balona İngiliz bayrağı asarlar. Bundan sonra önemli olan ise doktorun planladığı yönde gitmektir. Bir süre daha gündüz yol alıp gece dinlenirler. Gece dinlenirken birinin inlemesini duyarlar. Ona işkence eden insanların eline düşmüş bir rahiptir. Zor da olsa su tankı atıp rahibi balona alırlar. Ancak rahibin fazla ömrü kalmamıştır. Rahip gözlerini işkence görerek değil de huzurlu bir şekilde kapatır. Rahibi bir yere gömerler. Gömdükleri yer bir maden yatağıdır. Sonra çöllere gelen gezginler burada oldukça zorlanırlar. Rahibi almak için su tankını atmışlardır. Hem balon hem de içmek için suya ihtiyaçları vardır. Ancak çölde bir damla su yoktur. Üçünün umutsuzluğa kapıldığı an da bir ağaçla kaplı yer görürler. Su kuyusu bulan Joe ve Kennedy kuyuya girerler. Ancak çıkamazlar. Aslan kuyuyu kapatmıştır. Birkaç tuzakla aslanı öldürüp yollarına devam ederler. Suya kavuşan gezginler o akşam güzelce yemek yerler. Tekrar yola koyulan üç gezgin bir çok yerleşim yerinden geçer. Bir savaşa bile denk gelirler. Balona olan tepkiler de giderek daha çok sorun çıkartmaktadır. Bir gün bir akbaba sürüsü görürler. Balon akbabalara tehlikeli olduğunu düşündürür ve saldırıya geçerler. Dış balon hasar görünce hızla düşmeye başlamıştır. Joe büyük bir fedakarlık yaparak balondan atlar. Onun atlaması ile balon tekrar yükselir. Denize düştüğünü gören doktor dış balonu söküp, küçük balonla geri döner. Uzun uğraş sonucu Joe tam zamanında bulunur. Balon hırpalana hırpalana yol alır. Sonunda taşıyamaz duruma gelince sepetten de kurtulurlar. Senegal nehrini aşmaları gerekmektedir. Çünkü o taraf dostlara aittir. Son çare tekrar balona asılıp nehri geçmeye çalışırlar. Arkalarında ise onları kovalayan insanlar vardır. Zor bela nehri de geçen üç gezgin Fransızlar tarafından dostça karşılanır. Bu gezi için kendilerine şahit bulan üç gezgin hallerinden memnun bir şekilde evlerine döner. Balonla Beş Hafta, Gezi yazısı olarak ilk okuduğum ve bayıldığım bir kitap oldu. Balon her an bir tehlike de düşecek diye korkarak okudum ve bir solukta bitirdim. Oldukça güzel olan bu romanı herkesin okumasını tavsiye ederim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bambaska", "text": "Kahraman Tazeoğlu'nun Bambaşka kitabı gerçekten adı gibi bambaşka bir kitap. İçerisinde mükemmel özlü sözler var. Bu sözlerden hangisini not edip aklınıza yazacağınızı şaşırıyorsunuz. Hepsi gerçekten birbirinden güzel. Telefonla sevgilinize aşk mesajı atmak istiyorsanız bolca bulabilirsiniz bu kitapta. Özlü sözlerin yanında bir kaç tane kısa hikaye ve sevgiliye sitem mevcut. Sevgiliyi sitemler genelde özlü sözlerin mektuba dönüşmüş hali diyebiliriz. Akıcı ve kafiyeli yapıları ile okuması kolay ve oldukça etkileyici diyebiliriz. Kısa hikayelerden ilki İrfan Amca'nın hikayesi. Bir aşk hikayesi değil ama göz yaşlarınızı tutmakta oldukça zorlanacağınız kesin. Hayatını değer verdiklerine ayıran ve değerlerini tek tek kaybetmesine rağmen hayata tutunan İrfan amcanın hikayesinin sonunu okuyunca göz yaşlarınızı akışına bırakıyorsunuz. Saçlarını Rüzgara Satan Kız hikayesi ise çok farklı bir hikaye. İstanbul'da hayata dair bir ders niteliğinde fakat sizi en fazla etkileyen ise sonu. Sonunda adeta donup kalıyorsunuz. Hem aşk var, hem hayat dramı var hem de gerçeklik var. Bu hikaye nereye çıkacak derken öyle bir yere çıkıyor ki şaşırmaktan başka yapacak birşeyiniz kalmıyor. En sondaki aşk hikayesi ise bir çok sevipte kavuşamayanlar için yazılmış adeta. Bir tarafta sevipte kavuşamayan diğer tarafta ise sevipte ayrı kalması gereken. Nasıl yani derseniz kitabı okumanızı tavsiye ederim. Gerçekten bambaşka bir kitap! Bambaşka Konusu Aşk romanlarının usta kalemi Kahraman Tazeoğlu'nun son eseri olan Bambaşka sizi acayip hikayelerin içine sokuyor. Çıkmak o kadar kolay değil. O yüzden okumaya başlamadan önce emin olsanız iyi olur. Zaten kitabın arka sayfa yazısını okuyunca kitabı mutlaka okuma hissine kapılıyorsunuz. Arka kapakta yer alan şu sözlere bakar mısınız: \"Ne sen gidebiliyorsun, ne ben kalabiliyorum\", \"ne seninle ağlayabiliyorum, ne de sensiz gülebiliyorum\", \"sen aşka aşıktın, ben üstüme alındım\"..."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bana-ikimizi-anlat", "text": "Rüzgar, dedesi ile annesi Müberra Hanım tarafından büyütülen ünlü Demirsoy ailesinin bir üyesidir. Biraz içine kapanık olan Rüzgar küçük bir çocukken bisikleti ile komşu kızı Yağmur ile çarpışır ve Yağmur'a olan karşılıksız aşkı başlar. Günleri balkondan Yağmur'u izlemek ile geçerken çok sevdiği dedesinin verdiği kalemler ve defter ile içindeki yoğun duyguları yazar ve bir daha da yazmayı hiç bırakmaz. Rüzgar' ın artık iç dünyası sadece kağıtlara dökülür. Yağmur ise ailesinin tek kızı olarak büyümekte olup Rüzgar ile samimi bir arkadaşlık kurmaktadır ama kendisi için arkadaşlıktan öteye geçmemektedir. Berker adındaki sevgilisi ile beraberlik kurarken Berker ile arası kötü durumda olduğu zamanlarda hep Rüzgar' ın yanına gelerek ondan destek ve ilgi bulmaya çalışmaktadır. Rüzgar artık üniversiteyi de bitirmiştir ve dedesi onu tek varis olarak şirketlerinin başına patron olarak oturtma planları yaparken bir yandan da onu yetiştirmeye çalışmaktadır. Ama Rüzgar' ın aklı her zaman Yağmur' dadır, sürekli onu düşünerek ve bir türlü aşkını itiraf edemediği için de sürekli içindeki duygularını kağıtlara aktararak zaman geçirmektedir. Dedesini ve annesini çok sevdiği, onları üzmemek için bir yandan iyi bir evlat ve iyi bir şirket adamı olmaya da çalışmaktadır. Ve özellikle dedesi vefat ettikten sonra kendi üzerindeki sorumluluğu kişisel olarak da artmıştır. Yağmur yine bir gün Berker ile sorunlar yaşamıştır ve her zamanki gibi Yağmur' un yolu Rüzgar' a düşmüştür. İkisi birlikte deniz kenarına oturmaya giderler ve Rüzgar Yağmur' a 21 tane uçan balon alır. Rüzgar Yağmur'a kağıtlara bir şeyler yazdıktan sonra balonlara bağlayıp yazdıklarını havaya bırakmayı teklif eder ve Yağmur yazılanları birbirlerine göstermemek koşulu ile hemen kabul eder. İlk Rüzgar yazar ve kağıdını bağlayıp havaya bırakır fakat balonu ağacın dallarına takılır, balon patlar. Patlayan balondaki yazı ise Yağmur' un kucağına düşer ve Yağmur hemen kağıdı açıp okumaya başlar. Kağıtta yazan tek bir cümle vardır . Yağmur' da kağıda bir şeyler yazdıktan sonra balonuna bağlar, deniz kıyısına kadar gelerek balonunu havaya bırakır ve gökyüzüne doğru uçmaya başlar. Rüzgar kağıtta yazılanları çok merak etmiştir ama içindekileri ancak sonraki bir zamanda öğrenebilecektir. Rüzgar artık Yağmur' a olan aşkını daha fazla içinde saklamanın anlamsız olduğunu düşünerek Yağmur'a açılır fakat yine Yağmur' dan bir karşılık alamaz. Bu durum karşısında Rüzgar haber vermeksizin telefonunu kapatarak evden ayrılır. Düşüncelerinde hep oralardan uzaklaşıp tek başına yaşama isteği vardır ama en sonunda böyle bir olay ile annesini üzemeyeceğini, ona haksızlık yapmış olacağını düşünerek sabaha karşı telefonunu açar. Annesinin defalarca kendisini aramış olduğunu görerek meraklandığını düşünür ve evin yolunu tutar. Eve girdiğinde annesinin koltukta yattığını görür ve ona sürpriz yapmak için kahvaltı hazırlamaya başlar. Fakat kahvaltı için annesini kaldırmak istediğinde ellerinin buz gibi olduğunu ve öldüğünü görür. Rüzgar artık yıkıldığını düşünmeye başlar. Bu sarsıcı günlerden sonra Rüzgar bir kez daha sarsılmıştır. Annesinin kendisine bırakmış olduğu bir kutudaki mektup ile ailesinin gerçek ailesi olmadığını gerçek annesinin doğum sırasında öldüğünü babasının ise psikolojik bunalıma girip bebeğe bakamayacağını söyleyip bebeği doktorları olan Müberra Hanıma bıraktığını öğrenir. Bu olay Rüzgar için son nokta olmuştur ve evini terk edip Bozca adaya yerleşir. Herkes den uzaklaşmış bir şekilde hayat sürerken bir yandan kendine blog sayfası üzerinden Mecaz Adam adı altından duygularını yine yazılara dökmeye devam etmeye başlar. Rüzgar artık bir Demirsoy değil Mecaz Adam olmuştur ve birçok kişi yazdıklarını takip etmeye başlamıştır. Takipçilerinden bir çok mesaj gelirken bir gün mesajlarının içinde Yağmur' dan gelen bir mesaj olduğunu görür. Yağmur ile yapmış olduğu mesajlaşmalar sonrasında Yağmur' un Berker' den ayrıldığını, Rüzgar' a haksızlık yaptığını düşündüğünü, her gün Rüzgar' ın bir gün gelebileceğini düşünerek evinin ışıklarını kontrol ettiğini öğrenir. Rüzgar artık Yağmur' dan ikisini anlattığını görünce evine ve Yağmur' a geri döner... Bana İkimizi Anlat Konusu Okurlar Ahmet Batman'ı ardı ardına yazdığı Soğuk Kahve ve Sabah Uykum kitapları ile tanıdılar ve çok sevdiler. Ardı ardına gelen iki güzel kitap yazarın geniş bir okur kitlesine sahip olmasına yetti. Kitaplarında yazdığı sözler bir anda sosyal medyada en fazla paylaşılanlar arasında yer aldı ve sevgililerin hediye kitap denince akla gelen ilk kitaplar olmayı başardı. Ahmet Batman sevenlerini ve okurlarını yine fazla bekletmiyor ve Bana İkimizi Anlat kitabı ile yaşanmayan aşkları konu ediniyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/baris-cocuk-ataturkle-kurtulus-savasinda", "text": "Bilgin Adalı'nın alternatif tarih öğretisi yaklaşımıyla kaleme aldığı Barış Çocuk Atatürk'le Kurtuluş Savaşı'nda adlı kitap, 6 yaş ve üzeri okurlara hitap ediyor. Kitabın konusu, isminden de anlaşılacağı üzere Kurtuluş Savaşı yılları. Yazar, Kurtuluş Savaşı sürecini Atatürk'ün Bandırma Vapuruyla Samsun'a doğru yola çıkmasıyla başlayıp İzmir'in kurtuluşuyla sona erecek şekilde anlatıyor. İlk kez 2009 yılında Bilge Kültür Sanat tarafından yayımlanan kitap, 2014'ten itibaren Yapı Kredi Yayınları tarafından basılıyor. Doğan Kardeş Kitaplığında yer alan kitabın editörlüğünü Devrim Çakır, düzeltisini Filiz Özkan, grafik uygulamasını ise Süreyya Erdoğan üstleniyor. Mustafa Delioğlu'nun siyah beyaz çizimleriyle süslenen kitap, kısa kısa 55 bölümden ve 127 sayfadan oluşuyor. İlgi çekici resimleri ve büyük yazı boyutu sayesinde ilkokul öğrencilerinin kitabı kolayca ve keyifle okuyabileceğini söylemek mümkün. Barış Çocuk Atatürk'le Kurtuluş Savaşı'nda Kitap, Barış adında bir çocuğun 19 Mayıs'a birkaç gün kala öğretmeninin verdiği ödevi yapmak için bilgisayarının başına geçmesiyle başlıyor. Ödevi için Atatürk'ün en özel ve en güzel fotoğraflarını bulmaya çalışan Barış, Atatürk'ü Yaşamak adlı bir siteye giriyor. Sitedeki fotoğrafları incelerken kendisini Atatürk'le yaşamaya davet eden ışıklı bir yazıya tıklıyor. Barış'ın yazıya tıklamasıyla bilgisayar ekranında ilginç şeyler olmaya başlıyor ve Barış bu durum karşısında endişeye kapılıyor. Tam bilgisayarı kapatmaya hazırlanırken Mustafa Kemal Paşa'nın ekranda yer alan görüntüsü, Bandırma Vapuru'yla Samsun'a yapacağı yolculuğa Barış'ı da davet ediyor. Böylece Barış kendisini Mustafa Kemal Paşa'nın yanında buluyor. Barış, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarıyla Bandırma Vapuru'na binip yola çıkıyor. Yol boyunca Mustafa Kemal Paşa; Barış'a çocukluğundan, yurdumuzun güzelliğinden ve birlik olan Türk halkı karşısında hiçbir düşmanın duramayacağından bahsediyor. Ayrıca gemi kaptanı İsmail Hakkı Bey'den bir kalemle defter isteyerek bunları Barış'a veriyor ve yolculuk boyunca günlük tutmasını söylüyor. Barış da hemen o gece yolculukla ilgili ilk izlenimlerini yazarak günlük tutmaya başlıyor. Yolculuk sırasında ilk olarak Sinop'ta küçük bir mola veriyorlar. Kıyıya gelen halkı selamlayıp oradaki yetkililerle toplantı yapıyorlar. Daha sonra yeniden yola koyulup Samsun'a ulaşıyorlar. Mustafa Kemal Paşa, Samsun'da çeşitli görüşmeler yaparken Barış da Yusuf adında bir arkadaş edinip Samsun'u gezme fırsatı buluyor. Samsun'dan Havza'ya, Havza'dan da Amasya'ya geçiyorlar. Barış Amasya'da da Kerim adında bir arkadaş ediniyor. Ayrıca Kerimler'in mahallesindeki çocuklarla da arkadaş oluyor ve hep birlikte çetecilik gibi oyunlar oynuyorlar. Barış, o gün günlüğüne oyun sırasında kimsenin düşman askeri olmak istemediğini ve Rauf Orbay Bey ile Ali Fuat Cebesoy Paşa'nın Amasya'ya geleceklerini yazıyor. Bir başka gün ise Sivas'ta yapılacak toplantıdan ve Amasya Genelgesinin yayımlanmasının ardından ilk olarak Sivas'a sonra da Erzurum'a gideceklerinden bahsediyor. Mustafa Kemal Paşa ve beraberindekiler önce Sivas'a gidiyorlar. Sivas'taki çalışmaları tamamladıktan sonra zamanın şartları nedeniyle uzun ve zorlu bir yolculuk yaparak Erzurum'a geçiyorlar. Mustafa Kemal Paşa, Erzurum'dayken Dokuzuncu Kolordu Müfettişliği görevinden alınıyor ve askerlik görevinden istifa ediyor. O günden sonra sıradan bir vatandaş olarak çalışmalarına devam ediyor. Barış ise bir yandan gelişmeleri takip ediyor, bir yandan da Erzurum'u gezip şehrin birbirinden etkileyici güzelliklerini keşfediyor. Erzurum Kongresi 23 Temmuz'da açılıyor ve 7 Ağustos'ta sona eriyor. Barış, bu kongrede alınan önemli kararlardan bazılarını günlüğüne yazıyor. Mustafa Kemal Paşa ve beraberindekiler Erzurum Kongresi'nin ardından yeni bir kongre için Sivas'a geçiyorlar. Sivas Kongresi de 4 Eylül'de başlayıp 11 Eylül'de sona eriyor. Barış, Sivas'ta da Cemil adında bir arkadaş ediniyor ve onunla Sivas'ı gezip görüyor. Sivas'taki çalışmalar tamamlanınca Ankara'ya yolculuk başlıyor. 27 Aralık'ta vardıkları Ankara, merkez olarak belirleniyor ve Millet Meclisi burada kuruluyor. Meclisin kurulmasının ardından İnönü Meydan Savaşları ve Sakarya Savaşı gibi pek çok önemli olay gerçekleşiyor. Mustafa Kemal Paşa ve beraberindekiler, kurtuluşunun ertesi günü olan 10 Eylül'de İzmir'e gidiyorlar. Barış, İzmir'de Mustafa Kemal ile konuşurken annesinin uzaklardan gelen sesini duyuyor. Böylece bilgisayar ekranı kararıyor ve Barış bir düş gördüğünü sanıyor. Ama içi kendi yazdığı anılarla dolu olan kırmızı kaplı defteri masasında görünce fikri değişiyor. Yaşadıklarını anlatmak üzere heyecanla annesinin yanına koşuyor ve Barış'ın kırmızı kaplı defteri annesinin aldığını öğrenmesiyle kitap sona eriyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/basibozuk-sevdalar", "text": "Canan Tan 1951 tarihinde Adana'da doğmuştur. Üniversiteyi Ankara Eczalık fakültesinde okuyarak bitirmiştir. İzmir Gazetesinde köşe yazarlığı yapmıştır. Değişik edebiyat türlerindeki yarışmalarda ödül kazanan yazarın eserleri günümüzde beğenilip okunmakta. Kitabı elimize aldığımızda ilk olarak arka kapağındaki '' onunla bir ömür değil, onun için bir ömürdür sevda'' cümlesi dikkatimizi çekiyor. Adından da anlaşıldığı gibi başıbozuk sevdaların Şiir'in hayatında nasıl yer etki ettiğini göreceğiz. İlk bölümünde Şiir'in hayatında, Ezel karakteri karşımıza çıkıyor. Şiir, minyon tipli, uzun sarı saçlara sahip üniversite öğrencisidir. Edebiyat öğretmeni olan babası ona bu ismi vermiştir. Şiir henüz on dört yaşında iken annesi ve babası ayrılma kararı vermiştir. Bu ayrılığın nedeni ile Şiir anneannesinin yanında kalmaya başlar. Anneannesine pamuk annem diye seslenir. Hem annesi hem de babasının yeni bir hayatı vardır artık. Şiir, Eda ile İstanbul Üniversitesi Turizm İşletmeciliği Bölümü' ne başladığı gün tanışırlar. Eda, Hakan adında bir genç ile nişanlıdır. Şiir ve Eda çok yakın iki dost olurlar. Bir öğrenci evi tutmaya karar verirler. Şiir her şeyden çok annneannesi ile ayrılacağına üzülür. İki arkadaş, Turizm İşletmeciliği Bölümü'nde okudukları için bir tatil Köyünde yaklaşık iki ay staj yapma zorunluğu ile hayatlarına yön verirler. Tam da bu noktada Şiir'in hayatı değişmeye başlar. Bu tatil köyündeki stajyerlik ile her şey değişecektir. İlk günler ikisi içinde yorucu geçse de git gide alışmaya başlarlar. Tatil köyünde yapılan bir eğlenceye müzisyen olarak Ezel isimli genç gelir. Konserin bitimine doğru Şiir Ezel ile tanışır. Ezel bir diğer konserinde Şiir' e ithafen '' kimseyi görmedim ben senden daha güzel'' şarkısını seslendirir. Bu şarkıdan sonra Ezel'den git gide etkilenmeye başlayan Şiir, artık onunla birlikte çok mutlu olmaya başlar. Ezel Şiir'le buluşmak için bir özel mekanda buluşmak ister. Şiir buluşmayı kabul ederek mekana gider. Ezel bütün hayatını anlatmaya başlamıştır. Ezel'in hem annesi hem de babası o çok küçük yaştayken ayrılmışlardır. İkisi de çok zengin insanlardır. Ve hayatlarına başka bir insan ile devam etmişlerdir. Ezel'de mecburen babaannesi ile birlikte kalmaya başlar. Şiir bu sözleri Ezel'den duyunca çok şaşırır. Gerçekten de babaanneler ve anneanneler olmasa ne yapardık biz diye düşünür. Ezel daha sonra anne ve babasının desteği olmadan üniversite okumaya Amerika'ya gitmiştir. Amerika'da kaldığı pansiyonun sahibi Aria ismindeki kadından da bahseder. Bu kadın 35 'li yaşlarında bir Amerika'lıdır. Ezel ile olan benzerlikleri birbirlerine yakın olmalarını sağlamıştır. Ezel'in hayatı aynı Şiir'in hayatına benzemektedir. Aria Ezel'e Amerikan vatandaşı olabilmesi için formaliteden evlenme kararı sunmuş ancak Ezel kabul etmemiştir. Yazar, Aria'yı Ahmet Muhip Dıranas'ın gençlik yıllarında sevdalanıp komşusu için yazdığı Fahriye Abla şiirindeki Fahriye' ye benzetir. Her gencin ilk gençlik yıllarında aşık olduğu bir Fahriye ablası vardır diye tanımlar. Ezel tüm bu anlattıklarına rağmen artık Türkiye'de kalacak ve geri dönmeyecektir. Kısa bir süre sonra Şiir, Ezel'i pamuk annesi ile tanıştırır. Pamuk annesinin evinde nişan yüzüklerini takarlar. Birkaç gün sonra Şiir telefon eden komşusu tarafından pamuk annesinin vefat ettiğini öğrenir. Hayatının üzüntüsünü yaşamıştır. Cenaze evinde annesi ve babası ile karşılaşır. Babası Ezel ile nişanlı olmasını fazla büyütmezken annesi pek olumlu karşılamaz. Ancak Şiir, pamuk annesinin her şeyi bildiğini ve nişan yüzüklerinin onun taktığını söylerler. Pamuk annesi ölmeden önce evininin Şiir'in olmasını ister. Artık Şiir'in olan bu ev ona anneannesinin bir hediyesidir. Ezel ve Şiir artık kendi ayakları üzerinde durma kararı alırlar. Evlenip geçimini bir şekilde idare ettireceklerdir. Şiir her defasında Ezel'i çok sever. Her şey yolunda giderken Şiir Ezel'den hamile kaldığını öğrenir. Bu duruma çok sevinir. Ancak arkadaşının tepkisi pek sevindirici olmaz. Eda Şiir'e çok kızar. Şiir tüm heyecanı ile gidip Ezel ile konuşur. Ezel duydukları karşısında şok geçirir ve hemen bebeği aldırmasını ister. Şiir bu duruma itiraz eder. O her şeye rağmen bebeğini hayata getirecektir. Hatta bebeğine bir isim bile düşünmüştür. İsmini Mısra koyacaktır. Şiir Mısra'dan ayrılabilir mi? Mısra'sız Şiir olur mu hiç? Ezel ile tartışan Şiir pamuk annesinin evine döner. Kısa bir süre sonra Ezel'in oda arkadaşından Ezel'in Amerika'ya Aria için gittiğini öğrenir. Ezel gitmiş ve yüzü tutmadığı için arkasından sadece Şiir için not bırakabilmiştir. Notunda tüm yaşananlarda ikisinin de yarı yarıya suçu olduğunu söyler. Şiir istemese de arkadaşı Edanın yardımı ve desteği ile bebeğini aldırma kararı alır. Kürtaj olacağı doktordan bebeğinin çöpe gidecek parçalarını ister. Doktor tarafından onay görünce bebeğinin parçalarını evindeki saksının içine gömer. Artık Mısra her zaman onun yanındadır. Ezel hikayesi tamamen son bulur. Başıbozuk bir sevdayı sonlandırır. Artık hayatında daha dikkatli olacaktır. Kitabın ikinci bölümünde ise karşımıza bir başıbozuk sevda daha çıkacaktır. Hakan ve Eda mutluluklarını resmiyete dökerek evlenmişlerdir. Hakan Şiir'e bir iş buldu. Şiir artık seyahat danışmanı ve satış bölümü sorumlusu olarak işe başladı. Hakan, Eda ve Şiir Bizim Mekan adlı bir ortama giderler. Hakan buradan çok memnun kaldığı için hep burayı tercih ederler. Mekana girer girmez mekanın sahibi Baran Bey ile Şiir tanışır. Hakan, Baran Bey'i daha önceden tanıyordur. Baran Bey 42 yaşında bir yetişkindir. Yürürken ayağının aksadığını fark eden Şiir, Eda'ya bir sorunu olup olmadığını sorar. Eda ise Baran'ın aslında çok sevilen bir emniyet amiri olduğunu, bir çatışmada ağır yaralanıp geçirdiği yoğun bakımdan sonra bu hale geldiğini anlattı. Bunu duyan Şiir çok üzülüp Baranın çarpıtıcı hikayesinden etkilendi. Artık daha fazla Baran ile görüşmeye başlamıştı. Ama hala ilk yaşadığı o kötü olayların etkisindeydi. Şiir, Baran'la buluştuğu bir günde aslında onun evli olduğunu öğrendi. Bu adam hem evliydi hem de Şiir'den yaşlı idi. Ve üstelik bir de Şiir'e ilan-ı aşk etmişti. Bu adamın amacı neydi gerçekten. Şiir yuva yıkan kadın olmak istemiyordu. Her şeye rağmen Baran'ı sonuna kadar dinledi. Evliliği artık ilerlemiyordu ve iki kızı vardı. Kısa süre içerisinde karısından boşanacağını söyledi. Zaten birlikte yaşamıyorlardı. Kısa bir süre sonra bu düşünceler Şiir'in beynini kemirirken birden kapısı çalar. Açtığında Baran'ın eşi ile karşılaşır. Yanında iki kızını da getirmiştir. Onları içeri davet eder. Gelen kadın Şiir'e çocuklarının babalarını çok özlediğini ve onlarsız yapamadıklarını anlatır. Baran'ın geçirdiği kaza ve onların yaşadığı psikolojik sorunlarda hayatın getirdiği zorluklardan birisidir. Yavrularımı babasız koymanı istemiyorum diyerek Şiir'in evinden ayrılır. Şiir artık verdiği kararını Baran'a bildirir. Bu iş çok uzamıştır. Baran ona göre biri değildir. Onunla da görüşmesini keser. Bir başıboş sevda daha son bulur. Üçüncü bölümde ise Recep ile karşılaşıyoruz. Recep, Baran'ın amcasının oğludur. Psikolojik sorunları olan bir gençtir. Recep. Baran ile eşinin barışmasına vesile olan Şiir'e teşekkür etmek için yanına geldiğinde ikisinin aralarında bir arkadaşlık oluşur. Recep daha önce psikolojik rahatsızlıklar görüp hastanede yatmıştır. Şiir ile Recep buluşma kararı alır. Recep yaşadığı tüm sorunlarını o gün Şiir'e anlatır. Küçükken çok sevdiği bir teyzesi olduğunu bu teyzesinin sessiz sedasız bir adamla kaçması üzerine büyük çöküntüler yaşadığından bahsetti. Şiir'i teyzesine benzetiyordu. Daha sonra Suzan isminde bir oyuncu kadına aşık olduğunu anlattı. Recep. Suzan ile olan birlikteliğinin sonunda onun hamile olduğunu öğrendiğinde çok sevinmişti. Fakat Suzan, Recep'e söylemeden bebeğini aldırmış ve bebeğin aslında ondan değil bir başkasından olduğunu söyler. Duydukları karşısında yıkılan Recep aslında Suzan'ın adının Remziye olduğunu öğrenir. Doğru ya Suzan isminde oyunculuk yapıyordur. Hiç Remziye adında oyuncu mu olur? Terasın yanında bulunarak konuştuğu Suzan, Recep'in elinin dokunmasıyla dengesini kaybederek düşer. Recep istemeden sevdiğini öldürmüştür. Ve bu nedenden dolayı hastanede yatıp tedavi görmüştür. Şiir duydukları karşısında dona kalır. Recep'i evine davet etme kararı alır. Tüm yaşadıklarını ona anlatacaktır. Recep'in Şiir'in evine gideceğini öğrenen Baran telaşlanır. Hemen Şiir'i arayarak dikkatli olmasını ister. Fakat Şiir onu pek dinlemez. Recep'i çağırmasına Eda' da büyük tepki verir. Recep geldiğinde ise oturup bir güzel yemek yerler. Daha sonra Şiir her şeyi anlatmaya başlar. Annesinin ve babasının ayrılığından tutup Mısra'ya kadar. Bebeğini aldırdığını söylediği anda deliye dönen Recep sinirlenerek Şiir' e bir tokat atar. Şiir hemen telefonuna sarılarak Baran' a haber verir. Baran onu oyalamasını ister. Sinirden deliye dönen Recep hemen kağıt kalem çıkartarak Şiir'e intihar mektubu yazdırır. Baran'ın gelmesini beklerken, Recep'in tüm dediklerini yapan Şiir çok korkuyordur. Recep Şiir'i Mısra ile birlikte balkona çıkarır. Sen bebeğinle buradan aşağıya atlayacaksın. Senin yüzünden tekrardan o hastanede yatmayacağım der. Tam bu sırada Baran kapıyı kırarak Şiir'i kurtarır. Yaklaşık altı ay sonra üçü de internet üzerinden Şiir'e mesaj atar. Ezel Aria'dan boşandığını ve kabul ederse ona gelmek istediğini yazmış, Baran ise eşi ile boşandığını yazmıştı. Sıra Recep'e gelince de o ise tüm tedavilerini bitirmiş ve Şiir'den yeni bir şans istemekteydi. Üçünün de mesajına cevap vermeyen Şiir, artık kendine yeni bir hayat kurmuştu. Başıbozuk sevdalara hayatında yer yoktu artık. Eserde Şiir'in hayatına giren üç erkeğin öyküsünü görüyoruz. Hayatının bazı noktalarında bilinçsizce hareket eden Şiir, her seferinde mutsuz olmuş ve ilişkilerini başıbozuk sevdalar olarak adlandırmıştır. Bana göre romandaki tek masum karakter Baran'dı. Onun gerçekten Şiir'i sevdiğine inanarak kitabı bitirdim. Sadece yaşı Şiir'den büyük ve evli olması sorundu. Ama o en başından beri aşkın yaşı olmaz görüşünü savunmuştu. Son sahnede Şiir'i kurtaran Baran'dı ve bu bölüm beni derinden etkiledi. Sahiden ne için gelmiştik biz dünyaya? Diğer yarımızı bulmak için değil mi? O halde neden hep Şiir gibi yanlış insanlarla karşılaştık? Bizlerinde başıbozuk sevdalardan kendimize bir pay biçmemiz için, eseri bütün Canan Tan okuyucularına tavsiye ediyorum. Başıbozuk Sevdalar Konusu Usta kalem Canan Tan Başıbozuk Sevdalar romanı ile okurlara şiir gibi sevda dolu bir kitap sunuyor. Canan Tan'ın yeni romanı olan Başıbozuk Sevdalar Şiir adındaki bir kızın hayatından bir aşk hikayesi sunuyor. Alışıla gelmiş aşk üçgeni yerine Canan Tan üç kişinin aşık olduğu bir kızın hikayesini anlatıyor. Bir tarafta şiir tutkunu olan ve Şiir'i okuduğu tüm şiirlerden daha güzel bulan Ezel, bir tarafta aşkta yaş sınırına ve mantığa inanmayan Baran ve son olarak her şeyden çok sevmekle nefret arasında gidip gelen Recep. Şiir'in bu üçlü aşkında yanında her zaman yer alan ve kardeşi gibi gördüğü Eda da hikayenin bir parçası oluyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/baska-bir-sey", "text": "Ahmet Batman'ın insani duyguları ve hayata bir anlam biçme meselesini çok güzel kaleme aldığını düşünüyorum. Daha önceki kitaplarını da okuyan bir okuyucu olarak bu kitabında da kendimden, kendi duygularımdan çok şey gördüm. Kitap Aras karakteri üzerinden anlatılıyor. Tüm hikaye onun rüyalarından bir anlam çıkarma isteği ve aşkın tanımını arayışıyla geçiyor. Kitaba bütün olarak bakıldığında keyifli, elinize aldığınızda bitirebileceğiniz sade anlaşılır. Ancak diyaloglar basitti. Özellikle babası ve abisiyle olan konuşmalarının duyguyu çok geçiremediği kanısındayım. Ve tabi diğer okuyucular gibi bende sonunun daha net bitmesini isterdim. Belki de yazar belirsiz bir sonla bir şeyler anlatma niyetindeydi. Yine de kafamda soru işareti olarak kalan kısımlar beni merakta bıraktı. Boş zamanınızda alıp okuyabileceğiniz derin anlamlar çıkmasını beklemeyeceğiniz bir kitap diye düşünüyorum. ÖZET Hikaye Aras'ın annesi ve kız kardeşi öldükten sonra babası ve abisiyle yeni bir eve taşınması ile başlıyor. Babası eşinin ve kızının acısıyla kendini içkiye vuran oğullarıyla alakadar olmayan hatta onlara sık sık şiddet uygulayan bir adama dönüşür. Aras'ın abisi Ulaş bu durumdan bıktığını ve evden gitmek istediğini Aras'a söyler. Ancak Aras'ın babasının düzeleceğine dair umudu olduğu için onu bırakıp gitme gibi bir niyeti yoktur. Hatta abisini de kalmaya ikna etmeye çalışır ancak abisi Ulaş üniversiteyi başka şehirde kazanıp kazanmaz evi terk eder. Gördüğü her rüyayı mavi bir deftere yazan Aras babasıyla yalnız kaldığı o dönemde ev sahipleri Fahrettin amca ve komşularının kızı Leyla ile yakın olur. Tüm gününü onlarla ilgilenerek geçirir. Sokakta yaşayan ve Çapraz adındaki evsiz ile de arkadaş olur onu her gördüğünde beyaz leblebi ve gazoz alır. Gazozların kapaklarını saklamayı yine o dönemde alışkanlık haline getirir. Yıllar geçtikçe babası daha sakin bir adam olur. İçkiden uzak Aras'la ilgilenen ve Ulaş'ı özleyen bir babadır artık. Ancak Aras'ın bu kez de çocukluk arkadaşı Leyla ile arası açılır. Leyla'nın hislerine karşılık veremez onu yalnızca arkadaş olarak sevdiğini düşünür. Çapraz ile sık sık aşkın tanımı üzerine sohbet etse de Leyla'ya aşık olup olmadığını anlayamaz. Bir gün rüyasında mor şemsiyeli bir kız görür. Uyandığında onu mahallesinde görür ve hemen peşine takılır. Girdiği kitapçıdan onun bıraktığı kitapları alıp bir bir okumaya başları. Rüyasıyla bir alakası olduğunu düşündüğü için kızın peşinden aylarca kitapçıya gider. Bu süreçte abisi eve döner babasıyla olan ilişkileri daha da düzelir. Cesareti topladığı bir günde mor şemsiyeli kız ile tanışmak için kapısına gider ancak ambulansın bir kızı götürdüğünü görür. Onun mor şemsiyeli kız olduğunu sanarak çok üzülür. Cenazesine gittiğinde ölen kızın mor şemsiyeli kızın ablası olduğunu mor şemsiyeli kızın da Leyla'nın arkadaşı olduğunu öğrenir. Leyla'ya olan hislerini yeniden gözden geçirmeye başlar. Çapraz'a Leyla'ya aşkın tanımını sormasını ister fakat cevabını öğreneceği günün sabahı Çapraz vurularak ölür. Onu öldürenlerin Fahrettin Amca'nın düşmanları olduğunu hatta Çapraz'ın da Fahrettin amcanın kardeşi olduğunu öğrenir. Düşmanlarından korumak için Çapraz'ı öldü gösterdiğini bu yüzden sokaklarda yattığını söyler. Aras dostunun acısını yaşarken Leyla'ya da olan hislerinden emindir. Ancak Leyla'ya bunu söylediğinde Leyla ondan dört ay gibi bir süre ister. Kitap tamda buluşacakları günün birkaç saat öncesinde Aras'ın bankta oturan yaşlı bir adama yaşadıklarını anlattığı bir diyalogda biter."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ben-kirke", "text": "Kitap kahramanımız Kirke'nin karakterleri tanıtması ile başlar. Özeti daha iyi anlamak için bu karakterler hakkında bilgiler ile başlıyorum. Perseis: Kirke'nin annesi Helios: Kirke'nin babası Aietes: Kirke'nin erkek kardeşi Pasiphae: Kirke'nin kız kardeşi Perses: Kirke'nin erkek kardeşi Prometheus: Kirke'nin amcası Selene: Kirke'nin halası Athena: Zeus'un oğlu Hermes: Ölülerin ruhunu yeraltı dünyasına gönderen tanrı. Zeus: Bütün dünyaya hükmeden tanrı. Kirke'nin kendi hayat hikayesi anlatma serüveni ailesini tanıtıp, tanrılar dünyasında yaşamın nasıl olduğunu anlatması ile başlar. Amcası Prometheus, ölümlülere yardım ettiği için Zeus tarafından cezalandırılmaya karar verilir. Cezası Kafkas Dağları'nda bir kayaya zincirlenerek, her gün bir kartal tarafından karaciğerinin yenilmesidir. Kirke amcasının bu cezayı almasına üzülür, onun yanına gider. Ona destek olmaya çalışır. Bunu yaparken de babasından da korkuyordur. Çünkü cezalandırılan kişiye yaklaşmak doğru değildir onların dünyasında. Kirke bu durumlar yaşanırken hayat hikayesine ailesinde kim varsa onu sevmediğine, beceriksiz, çirkin olduğunu söylediklerini anlatır. Babasının sarayında yaşananları anlatır. Annesinin her çocuk doğurduğunda babasından değerli bir taş aldığını söyler. Kirke ailesi tarafından dışlanan, ezik bir çocuk olarak görüldüğü için yalnız dünyasında takılır. Sahilde gezerken Glaukos isimli bir ölümlü balıkçı ile tanışır. Onunla zaman geçirmek, zamanla keyifli bir hale gelir. Her gün onunla sahilde buluşur, vakit geçirir. Glaukos anne babasına bakmakla sorumludur. Bu yüzden balık tutup para kazanmaya çalışmak zorundadır. Kirke onun bu haline üzülüp anneannesinden yardım isteyip Glaukos 'un oltasına yüzlerce balık tutmasını sağlamasını ister. Anneannesi de onun bu üzgün halini görüp dileğini yerine getirir. Glaukos, balık tutarken oltasının balıkla dolup taştığını görünce çok mutlu olur. Kirke bu duruma çok sevinir. Glaukos'a karşı bir ilgi duyduğunu Kirke kendine itiraf eder. Onun ölümlü olması bir gün öleceği manasına geliyordu. Kendisi ise ölümsüzdü. Onun ölmesine katlanamayacağını düşünerek bir şeyler düşünür. Bir gün gezmeye çıktığında birçok bitki, çiçek ilgisini çeker. Onları toplayıp büyü yapmaya karar verir. Glaukos'a tanrı yapıp ölümsüz kılmak içindir bu büyü. Ölümsüzlerin dünyasında bu büyük bir suçtu ve cezası ağırdı. Bunlara rağmen büyüyü yaptı ve Glaukos tanrı oldu. Bu durumu kimse çakmadı, Glaukos'u tanrılar aralarına aldılar. Zamanla Glaukos, kadın nymphalar tarafından ilgi odağı haline geldi. Onun ilgisini çekip evlenmek için yarıştılar. Bu yarışmada Skylla adlı nympha galip çıktı. Bunu öğrenen Kirke kıskançlığından bitkilerden büyü yaparak onu canavara dönüştürdü. Bu durum zamanla kötü bir hal alınca Kirke ailesine yaptığı tüm yanlışları açıkladı. Glaukos'u tanrıya, Skyla'yı canavara dönüştürdüğünü söyler. Bunu duyan Zeus onu ömrünün sonuna kadar Aiaie adlı adaya sürgün edilir. Kirke bu duruma çok üzülür. Ama bu adaya gitmek zorundadır. Bu adaya gittiğinde bitkiler ile büyüler denemeye başlar. Hayvanları besleyip kendine onları koruma yapar. Gel zaman git zaman günler geçer. Bir gün adasına Odysseus adlı bir denizci mürettebatı ile Kirke'nin adasına sığınır. Kirke onların zor durumda olduklarını görüp yardım eder. Bu mürettebat Troya savaşından geldiklerini, uzun zamandır ülkelerine dönemediklerini anlatılar. Bir süre adalarında toparlanmaya çalışıp en kısa zamanda döneceklerine dair söz verip Kirke'yi adada kalmalarına ikna ederler. Kirke onların bu haline üzülüp kabul eder. Odysseus ile güzel vakitler geçirip onun kahramanlık hikayelerini dinler. Hatta onunla birlikte olur. Onu adadan göndermemek için birçok bahane bulur. Bir sene kadar orada kalırlar. Daha sonra bahar mevsiminde artık ülkelerine dönme vaktinin geldiğini söyleyip dönerler. Onlar gittikten sonra Kirke'ye bir haller olur. Hamile olduğunu anlar. Aniden doğum yapar. Çocuk Odysseus'tandır. Çocuk ölümlü olduğu için zorluklarla büyütür. Hatta Athena adlı tanrı tarafından çocuğun uğursuzluk getireceğinden dolayı onun canını alması gerektiğini söyler. Kirke buna izin vermez. Çocuğunu ona karşı korur. Bu zorluklarla çocuğu Telegonos büyür. Babasının kim olduğunu annesine sorar, Kirke de ona her şeyi olduğu gibi anlatır. Telegonos, annesinden izin isteyip babasının kral olduğu İthaka'ya gitmek istediğini söyler. Annesi önce karşı çıkar ama daha sonra onun ısrarcı tavrına dayanamayıp izin verir. Telegonos babası tarafından hoş karşılanmaz çünkü onu kendini öldürmek isteyen düşmanlarından sanıp öldürmek ister. Telegonos'u korumak için Kirke'nin tanrının birinden istediği zehirli kuyruğu bu durumdan oğlunu korur. Odysseus Telegonos'un mızrağına dokunduğu için ölür. Bu durum üzerine Telegonos babasının ilk karısı olan Penelope ve oğlu Telemakhos'la annesinin bulunduğu adaya gelirler. Kirke bu duruma çok şaşırır ama zamanla oğlunun anlattıklarıyla onları kabullenir. Bir gün Athena, Kirke'nin adasına gelip Telemakhos'u babasının mirasçısı olarak savaşıp bir ülkeye kral yapmak istediğini söyler. Telemakhos bunu kabul etmez. Onun yerine Telegonos Athena ile gitmek ister. Kirke karşı çıksa da oğlu onu dinlemez ve Athena ile gider. Kirke de babasını yanına çağırıp kendisi için Zeus'la görüşüp cezasının bitmesini istediğini söyler. Babası önce kabul etmez ama Kirke bir şekilde kabul ettirmenin yolunu bulur. Cezası kaldırılınca Telemakhos'la ailesinin yaşadığı adaya giderler. Orada bitki toplayıp tekrar Aiaie adasına dönerler. DEĞERLENDİRME Kitap mitolojik dünya üzerine kurulmuş. Yüzyıllardır anlatılagelen mitolojik hikayeleri eşsiz anlatımı ile bizlere sunmuş. İlk başlarda anlatılanları anlamakta zorluk çeksem de sonralarda kitap kendi içine beni çekti. Mitoloji severler tavsiye ediyorum."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/beni-icinden-sev", "text": "Ahmet Batman, Beni İçinden Sev adlı kitabının her kelimesinde umudun hiçbir zaman kaybedilmeyeceğini her kelimesinde ilmek ilmek işlemiştir. Güçlü, doğduğunda ikizinde hiçbir sorun olmamasına rağmen annesinin karnındayken organlarının yer değiştirmiş ve günlerce yoğun bakımda kalmış bir çocuktur. Doğumunun ardından onu sadece babası görmüştür ve gördükten sonra ona Güçlü ismini vermiştir. Güçlü' nün ikizi için her şey yolundadır. Babası, Güçlü'nün kardeşiyle hayata tutunmasını ister ve ona da Güneş adını verir. Güçlü ailesiyle birlikte Aydın'da yaşar. Küçük yaşta geçirdiği rahatsızlıktan dolayı özgüveni oldukça düşük, heyecanlandığında konuşamayan konuşsa bile konuşurken kekeleyen bir çocuktur. Hayata karşı bakışları endişeli fakat aşkı bulacağına dair hep umut doludur. Hayatın sürekli bir değişim içinde olduğunu, sizi ve çevrenizi olumlu ya da olumsuz şekilde etkileyebilecek sayısız değişkenin olduğunu ve herkesin bir dönüm noktası olduğuna inanan Güçlü'nün dönüm noktası da on yaşındayken annesini kaybetmesi ile olmuştur. Katıldığı ilk cenaze annesinin cenazesi olan Güçlü, o gün ismi kadar güçlü olamaz ama hayatın sizi şaşırttığı kadar şaşırttığı şeylere de alıştırabileceğine de inanır. Kayıpları insanları birbirine daha da yakınlaştırdığını bilir. Güneş; annesinin ölümünden sonra Güçlü için her şeyden, herkesten öte olmuştur. Annesinin tek emaneti olarak ona Güneş kalmıştır. Her ikisi de her gece ağlamaktan yastıklarını ıslatır olmuşlardır. Annesinin ölümünün ardından biraz zaman geçtikten sonra Güçlü'nün babası Füsun adında bir kadın ile evlenmiştir. Annesinin yerine başka birinin geçtiğini gören Güçlü artık tamamen annesini kaybetmiş gibi hissetmeye başlar. Füsun Hanım'ın Efe adında bir oğlu vardır ve Efe ile Güçlü'yü sürekli kıyaslar. Füsun Hanım, Güneş ve Güçlü'ye babaları evde yokken iyi davranmayan hatta çeşitli işkenceler yapan bir kadındır. Hayat; Füsun Hanım sayesinde Güçlü ve Güneş için bir işkence haline gelir. Yaz gelir ve tatil için yazlıklarına giderler. Güçlü ve Güneş için anneleri olmadan geçirecekleri ilk tatil olduğundan içleri buruktur. O yaz tatilinde Güçlü, İstanbul'da çok iyi bir Anadolu lisesini kazandığını öğrenir ve çok sevinir. Çünkü onun için en büyük umuttur. İstanbul'a gidip başarılı bir öğrenci olmak annesine yakışır bir evlat olmak ister. Güneş ağabeyinin başarısı için çok mutludur. Fakat ağabeyinden ayrılmak istemez. Babası da tıpkı Güneş gibi sınavı kazandığına pek sevinmemiştir. İstanbul'da, uzakta okumasını istemez. Güçlü ise tam tersine düşünür. İstanbul'da okumanın onun için bir kurtuluş olduğuna inanır. Yazlıkta ki yan komşuları olan Şevket Amca, Güçlü'nün babasını İstanbul' da okuması için ikna eder. Güçlü'nün dedesi de İstanbul'dadır fakat babası Güçlü'nün dedesiyle çok uzun zamandır konuşmadığı için çocuklara dedelerinden bahsetmemiştir. Güçlü; babası ve Şevket Amca aralarında konuşurken İstanbul'da bir dedesi olduğunu öğrenir. Güçlü İstanbul'a gelir. Şevket Amca'nın İstanbul'da yaşamasına rağmen onun yanında değil de okulun yurdunda kalmayı tercih eder. Güçlü, ilk kez ailesinden uzakta bir gece geçirir ve bu gece onun için oldukça zor geçer. Yurda yavaş yavaş alışmaya başlayan Güçlü için üst sınıfların onlar üzerinde hakimiyet kurmalarını istemeleri üzerine yeniden dayanılmaz günler başlar. Güçlü; haksızlık karşında susmayan bir çocuktur ve bu yüzden üst sınıfları karşısına alır. Bu olaylardan ne babasına ne de Şevket Amca'ya bahsetmez. Güçlü, hafta sonları Şevket Amca'ya gider. Onun için kurtuluştur çünkü bazı günler korkudan uyuyamaz. Zaman geçtikten sonra üst sınıftan olan çocuklar yaptıklarının hata olduğunu anlayarak Güçlü'den özür dilerler. Güçlü lise birinci sınıfın ikinci günü Derin adında bir genç kıza aşık olduğunu hisseder. Tiyatro ile hiçbir ilgisinin olmamasına rağmen Derin ile vakit geçirebilmek için okulun tiyatro kulübüne yazılır. Derin'e duygularını anlatmak ister. Fakat bir yandan da onu kaybetmeyi göze alamadığı için susar. Bu çıkmazın içinden bir türlü çıkamaz. Konuşacak birinin olmaması da onu iyice çıkmaza sürükler. Yanında olmasını istediği kadar yanında olmasının hayalini bile kuramamaktan korkar. Derin ile arkadaş olurlar. Güçlü duygularını Derin'e anlatmak istese de başaramaz. Aralarında özel bir yirmi bir oyunu da vardır. Güçlü'nün oda arkadaşı olan Ege'nin de Derin'e karşı ilgisi vardır. Ege, Güçlü'ye Derin ile bir ilişkisi olduğunu söyler. Bu durum Güçlü'yü daha fazla üzer. Ege'nin, Güçlü'ye olan uyarısı karşında Güçlü kendini bir ilişkinin üçüncü kişisiymiş gibi hissetmekten alıkoyamaz. Güçlü, dedesini babasından habersiz bir şekilde Şevket Amca'nın yardımı ile bulmuştur. Dedesi ile kalmak ister. Fakat babasının haberi olmadığı için buna cesaret edemez. Güçlü için dedesiyle geçirdiği her gün birbirinden güzeldir. Dedesinden öğrendiği ve öğreneceği şeyler adına çok mutludur. Yaz tatili için Aydın'a döndüğünde Güneş'e de dedelerinden bahseder. Derin için yazdığı bir kompozisyonu sınıfta okuması ile Derin ile aralarındaki ilişki kuvvetlenir. Dedesi bir sabah Güçlü ile konuşmak ister. İlk defa konuşmak isteyen taraf dedesi olduğu için bu durum Güçlü'yü oldukça korkutur. Dedesi; Güçlü'ye hasta olduğunu söyler, birkaç vasiyette bulunur. Yarıyıl tatili geldiğinde Güçlü ve Derin birbirlerine telefon numaralarını verirler, tatil boyunca konuşurlar ve bu aşkın ilk adımlarını atmış olurlar. İkinci dönem başladığında Güçlü dedesinden aldığı tavsiye üzerine elinde bir kilit ve iki anahtar ile Derin'in yanına gelir. Tıpkı dedesi ve babaannesinin yaptıkları gibi birlikte kilidi dedesinin bahçesindeki demire asarlar. Bu ilişkinin özgür bir ilişki olduğunu, tutsaklık olmadığını, isteyen istediği zaman kilidin anahtarını açıp gidebileceğini konuşurlar. Güçlü ve Derin hayatlarının en güzel yıllarını yaşamaya devam ederken lise son sınıfa gelirler ve üniversiteyi yurtdışında okuma kararı alırlar. Güneş'in ağabeyine Füsun Hanım'ın onu dövdüğünü söylemesi üzerine Güçlü dedesi ile birlikte Aydın'a gelir. Dedesi, babası ile konuşup Füsun Hanım'ın çocukları dövdüğünü söylemesine rağmen babası bu duruma inanamaz ve dedesini evden kovar. Güçlü ve Güneş'te dedeleri ile İstanbul'a dönme kararı alır. İstanbul'a döndüğünde Güçlü'nün aklı bir hayli karışıktır. Dedesinin varlığı onun için mükemmel bir şeydir. Fakat babasının yokluğuna alışmakta kolay olmayacaktır. Güneş'e İtalya'ya gitme fikrini söyleyemediği için de oldukça huzursuzdur. Mezuniyetin ardından dört ay sonra Güçlü üniversiteyi kazanmıştır. Güneş ise İstanbul'da özel bir üniversiteyi kazanmıştır. Derin ise Ege ile birlikte İtalya'da ki üniversitededir. Güçlü'nün canı oldukça yanmaktadır ama bir yandan da kardeşini bırakıp gitmediği için pişman değildir. Güçlü, aradan geçen dört ay içinde babasının fabrikasının battığını, babası kumar oynadığı için dedesi ile kavgalarının nedeninin bu olduğunu ve en önemlisi aslında annesinin ölmediğini, babasının Füsun ile evlenebilmek için onlara bir oyun oynadığını öğrenir. Güçlü bahçedeki kilidin değiştiğini fark eder. Dedesinin ölürken Güçlü'ye söylediği son sözler onu İtalya'ya, Derin'in yanına gitmesi konusunda oldukça cesaretlendirir. Güçlü ve Derin kavuştuklarında birbirlerine çok özlediklerini anlarlar. Güçlü kilidi Derin'in değil de dedesinin bir çocukluk yapıp ayrılmamaları için değiştirdiğini anlar. İtalya'da binlerce kilidin asılı olduğu bir köprüye gidip oraya yeni bir kilit eklerler. Kilidin bir yüzene Türkçe diğer yüzene İtalyanca olmak üzere aynı cümleyi yazarlar. \" Güzel hikaye çünkü içinde sen varsın.\" Her şey yoluna girmiş bir şekilde İstanbul'a dönerken artık üç kilitleri vardır. Biri İtalya'da, biri tahterevallide, diğeri ise Güçlü'ye her zaman yol gösterecek olan dedesinin, siyah küvet isimli defterindedir. Beni İçinden Sev, sade ve anlaşılır anlatımı ile bir solukta okunabilecek bir kitap. Kitabın içinde bulunan kısa kısa cümleler okuyucuları oldukça etkileyebilecek türden. Tavsiye edebileceğim güzel denemeler arasında sayabileceğim kitaplar içerisindedir. Yazan: Sebiha Akkaya Beni İçinden Sev Konusu Ahmet Batman, son zamanların en fazla okunan yazarlarından bir tanesi. Sosyal medyanın çok fazla kullanıldığı günümüzde Ahmet Altan yazdığı denemeler ile en fazla paylaşılan yazarların da başında geliyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/benim-zurafam-ucabilir", "text": "Moni resim yapmayı çok seven bir çocuktur. Bir gün okulda öğretmen, öğrencilerden zürafa resmi yapmalarını ister. Moni her ne kadar resim yapmayı çok sevse de nedense o gün biraz duraksar. Öğretmen durumu merak edip nedenini sorar. Yoksa kalemlerini evde mi unuttun? der. Moni ise o güne kadar hiç zürafa resmi yapmadığını, bundan dolayı zürafayı nasıl çizeceğini bilmediğini söyler. Arkadaşları harıl harıl zürafa resmi yaparken Moni'nin resim yapmaya girişmemesinin, zürafa resmi yapmayı denememesinin nedeni budur. Öğretmen Moni'yi resim yapmayı denemesi konusunda ikna eder. Moni de nihayet eline kalemi alır. Her ne kadar uğraşsa da beceremez. Pes eder. Öğretmen ona yine cesaret verir. Moni yine kalemi eline alır, çizer, siler, çizer, siler, çizer ve yine siler. En sonunda bir zürafa resmi yapar ama bunun zürafaya benzeyip benzemediği konusunda emin değildir. Öğretmenine gösterir ve zürafa çizmek konusunda yine başarısız olduğunu söyler. Öğretmen Moni'nin yanına oturur. Eline kalem ve kağıt alıp bir zürafa resmi çizer. Öğretmenin çizdiği zürafa havada boynuyla sarmal oluşturacak denli absürt bir zürafadır. Öğretmen Bu da benim Zürafam Moni. Hiçbir zürafa diğerine benzemek zorunda değil. Biz nasıl birbirimize benzemiyorsak, her birimiz diğerinden farklı ise zürafalar da farklıdır. Senin çizdiğin zürafa senindir ve güzeldir. Hiçbir zürafaya benzemek zorunda değil. Benim zürafam da oldukça değişik ve özel bir zürafa. Bu da hiçbir zürafaya benzemek zorunda değil. O yüzden instediğin gibi hayal etmekte özgürsün. Daha önce hiç var olmamış bir zürafa senin hayal gücün sayesinde gerçek olabilir. İşte, bu çizdiğin zürafa tamamen gerçektir. Doğada ya da belgesellerde böyle bir zürafa olmasına gerek yok. Onun gerçek olması için çizmen yeterli. der. Böylece Moni zürafa çizmek konusunda oldukça cesaretlenir. Özgüven kazanır. Bu özgüveni onun sanat yeteneğine katkıda bulunduğu, onu cesaretlendirdiği gibi Moni'nin hayal gücünü de özgür bırakır. Bundan dolayı Moni farklı şekillerde ve renklerde onlarca, yüzlerce zürafa çizmeye başlar. Çizdiği bir zürafa güneşe kadar uzanırken bir tanesi uçabilen bir zürafadır. Bir tanesi tren şeklindeyken diğeri ev şeklindedir. Zürafalardan kurulu bir dünya da hayal eder Moni. Aşçı, manav, doktor, pilot ve daha pek çok meslekten zürafa çizer. O zürafaları çizdikçe zürafalar gerçek olur. Moni resim çizmekle de kalmaz, hayal gücünü kullanarak zürafaları günlük hayatın içine de sokar. Babaannesinden zürafalı bir kazak örmesini ister ve hayalindeki kazağın resmini çizerek babaannesine verir. Üç gün içinde de babaannesi Moni'nin hayalindeki kazağı gerçeğe dönüştürür. Bunun gibi Moni, babasına zürafalı uçurtma yaptırır. Bu uçurtma, o şehrin en gözde uçurtması olmuştur. Moni, kız kardeşinin doğum günü için zürafalı bir pasta hayal eder ve bunun resmini çizerek annesine verir. Böylece annesi de Moni'nin hayalindeki zürafa şekilli pastayı yapar. Kış gelip kar yağınca şehirdeki tüm çocuklar kardan adam yaparken Moni kardan zürafa yapar. Bu kardan zürafa yanında pek çok kişi fotoğraf çektirir. Moni, arkadaşlarına da resim yapma ve hayal gücünü serbest bırakma konusunda yardımcı olur. Onun fikirleri ve hayalleri zürafa resimleri müzesi açma arzusuna dek gider. Kitap kendine güveni olmayan ve hayal gücünü çalıştırmaktan korkan bir çocuğun nasıl özgüven kazandığı ve hayal gücünü serbets bıraktığı ile ilgili enfes bir eserdir. Kimsein kimseye benzemek zorunda olmadığını ve herkesin benzersiz bireyler olduğunu anlatan bu hikayede Moni, pısırık bir çocuktan adeta üstün zekalı bir sanatçıya dönüşmektedir. İlham ve cesaret veren bu hikaye güzel olduğu kadar yararlıdır da. Her çocuğun bu kitabı keyifle okumasını diliyorum."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bes-sehir", "text": "Ankara ile başlar Beş Şehir' in ilki. Orta Anadolu'ya bir iç kale vazifesi gördüğünü, eteklerinde daima tarihin büyük düğümlerinin çözülüp bağlandığını söyler. Asırlar içinde uğradığı istilalardan, üst üste yapılan yangınlar ve yağmalamalardan dolayı geçmiş zamandan pek az eseri kalmıştır. Ankara Ovası'na baktığında; Hacı Bayramı düşünür. Onun zamanında bu ovanın imece ile işlendiğini hatırlar. Alaeddin Keykubad'ın hikayesi ile Ankara Kalesi'nden bahseder. Evliya Çelebi'nin Ankara için; şehri kalesi, hisarı, paşa sarayı, bahçeleri, mektep, medreselerini nasıl tasvir ettiğini, yazdıklarını inanarak okuduğunu ve yazarın yaptığı gezintilerde onunla karşılaşmış hissiyatı yarattığını söyler İstiklal Mücadelesi'nin izlerini taşıyan bu şehri Ankara Kalesi'ni tekrar vurgulayarak bitirir... Erzurum İkinci şehir Erzurum'dur. Yazar üç defa, üçünde de ayrı yollardan gittiğini bildirir. İlkinin Balkan Harbi'nin sonlarında, çocuk denecek yaşta olduğunu anlatıp, anneannesinin masalları, Kerem'den Yunus'tan okuduğu beyitleriyle, onun hayal dünyasında yarattığı tesirden söz eder. Özellikle gökyüzü ve yıldızlarla ilgili tasvirlerini şiirsel bir dille anlatır. On yıl sonra geldiği Erzurum'u başkalaşmış olarak bulur. Saraç, kuyumcu, bakırcı dükkanlarıyla, senede bir, dünya malın girip çıktığı hanları, ambarı, esnafıyla kıvamın bozulduğu, bir yığın uğultunun hakim olduğu bir kalabalıkla karşılaştığını söyler. Ne yazık ki; harp, hicret, katliamlar, tifüs gibi çeşit çeşit var olan felaketlerle eski Erzurum olmadığına değinir. En acısı da memleketin hiçbir yerinde, Birinci Dünya Savaşı'nda geçirdiği tecrübenin izlerine başka hiçbir yerde rastlanmadığına dikkat çeker. Öyle ki nüfusu; altmış binden sekiz bine inmiştir. Ölümün zaferine rağmen bu yıkılmış şehirde; yine de gençlerin evlendiğini, çocukların doğduğunu, yarısı toprak olmuş evlerde baba ocaklarının tüttüğünü, cirit, bar oynandığını görür. Yani her şeye rağmen bunun hayatın zaferi olduğunu görür. Bu şehirde, Gümrük katipliği yapan Evliya Çelebi'ye ve Seyahatnamesi'ndeki Erzurumlu Abbas anısına da değinir. Aynı zamanda kendi anısına da değinir yazar. Lisede edebiyat hocalığı yaptığını, bir ikindi vakti gerçekleşen deprem ile şehrin manzarasının değiştiğini söyler. Bir ay kadar süren bu zelzelenin halk için yarattığı korkuyu ise, Atatürk'ün gelerek son verdiğini anlatır. Sakin, kibar, daima dikkatli ve her şeyle alakalı olduğunu gözlemleyip, Atatürk ile yaptığı konuşmasından bahseder. Uzun kış aylarına, yaman tipilerine, mimari eserlerine ve uzunca yer verdiği türkülerine değinerek Erzurum'u sonlandırır... Konya Üçüncü şehir Konya'dır. ''Selçuk sultanlarının şehri,'' der. Sağlam ruhlu, kendi başına yaşamaktan hoşlanan, dışarıdan gösterişsiz, içten zengin Orta Anadolu insanına benzetir. Alaeddin Keykubad, I. Kılıç Arslan gibi sultanlara, Haçlı Seferi'ne değinir. Bitmek bilmeyen entrikalar, isyanlar, ihanetler, Müslümanlık için, mücadelenin yaşandığı o dönemlere rağmen; cami, türbe, medrese, hastane, han, kervansaray gibi yüzlerce eser yapıldığını anlatır. Ortaçağ şehirlerinin darlığı yüzünden Selçuk mimarisinin en zengin noktasının binaların cepheleri olduğunu ve hakikatte Selçuk mimarisinin çok defa dince yasak olan, heykelin peşinde olduğunu düşünür. Tabii ki hoşgörü ve barış sembolü, Tasavvufta Mevlevi yolun öncüsü olan ve zaman zaman Şems'i de dahil ederek kendine sorduğu sorularla, şahit olduğu Mevlevi ayinleriyle Mevlana'dan, iç sesiyle bir sorgulayışla bahseder. Konya için bir var oluş olan folkloru hatırlatır. Anadolu türküleri ile ilk Konya'da karşılaştığını, Konya hapishanesinin kadınlar kısmında, yüzünü hiç görmediği ama akşam saatlerinde sesini bildiği bir kadının türkü söylemesini beklediğini anıları arasında paylaşır. Yıllar geçmesine rağmen, ne zaman radyoda o türküleri duysa içinde Konya'yı canlandırmaktan vazgeçemediğini dile getirir... Bursa Tarihini bu kadar taşıyan bir Türk şehri olarak Bursa'dan bahseder dördüncü şehrinde. Uğradığı değişiklikler, felaketler, ihmaller ne olursa olsun, kuruluş çağının ilk havasını sakladığını, Türk ruhunun en belirli ölçülerine kendiliğinden sahip olduğunu söyler. Birkaç defa gittiği Bursa'yı her defasında bir efsaneye benzeyen tarihinin içinde bulduğunu anlatır. Kah bir türbe, cami, bir han, bir mezar taşı, eski bir çınar, bir çeşmeye rastlamak, geçmiş zamanları hayal ettiren bir manzara ile karşılaşmanın kaçınılmazlığını dile getirir. Bu ile ait; Gümüşlü, Muradiye, Nilüfer Hatun, Geyikli Baba, Konuralp, Yeşil Türbe, Yeşil Cami gibi isimlerin efsanelerine hayranlıkla, anıları ile değinir... İstanbul Yazarın, en uzun yer verdiği son şehirdir İstanbul. Öyle ya; anlatmakla bitmeyen çağlar boyu ne efsanelere, masallara, her milletten sayısız insana ev sahipliği yapan, her birimizde ayrı duygular uyandıran bu rüya şehre kısaca değinmenin ihanet olacağını düşünmüş olsa gerek! Birçok ilçesine, surlara, camilere, çeşmelere, sokaklara, tabiatına, konaklara, saraylara, padişahlara, mevsimine, sanatına, mimarisine, gündüzüne, gecesine, tarih kokan cümlelerle ve çocukluk anıları ile dokunarak bir devri uzun uzadıya anlatır... Yazan: Pınar Çağlayan Beş Şehir Kitap Özeti Yazar, Beş Şehir'in asıl konusu hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyaktır. İlk bakışta birbiriyle çatışır görünen bu iki duyguyu sevgi kelimesinde birleştirebiliriz. Bu sevginin kendisine çerçeve olarak seçtiği şehirler, benim hayatımın tesadüfleridir. şeklinde esere giriş yapmıştır. ANKARA Yazar, Ankara'nın milli mücadele yıllarında kazandığı önem ve bağımsızlık bayrağını göğsünde taşımasıyla belki de kalesinin görkemli duruşuyla ilgili olacak hep destansı bir görünüşü olduğunu ifade etmektedir. Bahsi geçen kale şehrin farklı noktalarından da Çankaya sırtları, Çiftlik, Baraj yollan, Etlik, Keçiören bağları velhasıl nereden bakarsanız bakınız aynı kudret ve haşmetle duruşunu bozmadan görünmektedir. Kalenin duruşundan oldukça etkilenen yazar, onu; harp gemisi, iç kale, son sığınak ve de kartal yuvası gibi çeşitli şekillerde betimlemiştir. Ankara, Orta Anadolu medeniyet ve tarihine önemli bir sığınak olarak yıllar boyunca çeşitli kırılma anlarına ev sahipliği yapmıştır. Etilerin, Frigyalıların, Lidyalıların, Roma ve Bizans'ın, Selçuk ve Osmanlı Türklerinin zamanlarında bu, hep böyle olmuştur. Yazar sizi şehrin farklı noktalarında sizi adeta bir tarih ve kültür gezisine çıkarıp Alaattin Keykubatı, Hacı Bayram Veliyi, Evliya Çelebiyi ve Tabi ki Mustafa Kemal'i anmadan bırakmaz. ERZURUM Babasının doğu görevinden dönüşü sırasında konakladıkları Erzurum'un zihninde babaannesinin anlattığı masallar ve yıldızlı geceleriyle yer ettiğini belirtmiştir. On yıl sonra geldiğinde ise dört dünya savaşı yılının ve İstiklal Savaşı'nın izlerini üstünden atamayan şehir, eskiden adeta bir sihre sahip doğası ve yapısıyla göz kırparken şimdi hüzünlü ve mahur bir bakış atmaktadır. Öğretmenlik yaptığı sırada şehirde oldukça yıkıcı bir deprem gerçekleşmiştir. Deprem şehirde büyük bir yıkıma ve korkuya neden olmuştur. Atatürk'ün şehre gelmesiyle halk biraz olsun gündemden uzaklaşabilmiş ve zamanın tatlı şerbetiyle yaralarını sarabilmiştır. Atatürk'ün kibar, soğukkanlı ve aklı başında hal tavrından ve Atatürk ile sohbetinden de bahsetmiştir. Atatürk'ün oldukça düşünceli ve kafasının içinde her adımını planlayan duruşuna da dikkat çekmiştir. Gümrük katipliği yapan Evliya Çelebi'ye ve Seyahatnamesi'ndeki Erzurumlu Abbas anısına da değinir. Erzurum'un tarihinin ve mimari yapısının, doğal güzelliklerinin eşsiz betimlenmesinin yanında türkü ve halk eserlerine de yer verilmiştir. KONYA Yazara göre Konya, bozkırın çocuğudur. Adeta çıplak gözle görülemeyen esrarlı bir güzelliği bağrında beslemektedir. Bozkır bir serap gibi yolcuyu büyüler. Bozuk araziler, dümdüz uzanıp bir yılan gibi kıvrılan yollar ve renk paletinin darlığına rağmen çeşitli oyunlar yaparken kendinizi Selçuk Sultanlarının şehrinde bulursunuz. İklimden iklime, beylikten beyliğe, hatta şehirden şehre yerli geleneklerden miras öğeler, kabilelerin yanlarında getirdikleri unsurlar, malzemenin, taşın varlığı yokluğu ile bazen ustanın yeteneği veya hayır sahibinin isteğiyle değişen, yeni çehreler kazanan bu mimarinin bütün özelliklerini, ne de sanatın doğduğu, yetiştiği ve geliştiği yerleri saymanın imkanı yoktur. Yazar Tanpınar, isteyenlere Anadolu abidelerinin yorulmaz araştırmacısı M. Gabriel'in büyük eserine bakmalarını önermektedir. BURSA'DA ZAMAN Şimdiye kadar gördüğüm şehirler içinde Bursa kadar keskin, net zaman ve medeniyetlerin izlerini taşıyan başkasını hatırlamadığını ifade etmiştir. İstanbul'un fethinden 1453 senesine kadar geçen 130 sene boyunca bir Türk şehri olarak kalmış ve barındırdığı eserleri güzellikleri büyük bir iştahla geleceğe taşıyacağının da sinyallerini vermiştir. Başından geçen olay, hadise ve devirlere rağmen hala Kurtuluş yıllarının coşku ve adeta kokusunu bağrına-da taşımaktadır. Bursa'nın Türk olmak yetisini benliğinin en içerisinde taşıdığını belirtmektedir. Bu gerçeği iyi gören ve anlayan Evliya Çelebi, Bursa'dan bahsederken \"ruhaniyetli bir şehirdir\" der diye de eklemiştir. Yazar yine şehrin mimarisi, tarihi ve anılarına duyduğu hayranlık ile bölümü sonlandırmaktadır. İSTANBUL Kitapta en uzun yer verilen kısım İstanbul'a aittir. İstanbul gerek tarihi, gerek büyüleyici güzelliği, gerekse insanı içine çeken aurasıyla bir hayli detaylı aktarılmıştır. İstanbul'un farklı semtlerinden farklı tatlar aldığını her semtin kendine has bir kokusu ve dokusu olduğuna değinmiştir. Örneğin asıl İstanbul olarak nitelendirdiği Beyoğlu, Boğaziçi, Üsküdar, Erenköy tarafları. Çekmeceler, Bentler, Adalar ise aynı il içinde başka coğrafyalar gibi ayrı duygular uyandırmaktadır, şeklinde ifade etmektedir. İstanbul'un bu özelliklerini düşününce ayrı semtlerdeki insanların başka semtleri özlemesi normal olarak düşünülmektedir. Bir semtteyken birden başka semte gitme isteği doğabilir bunu nedeni ise her semtin farklı ihtiyaçlara hitap edip farklı açılardan doyum sağlaması. İstanbul, kitapta en uzun kısım ayrılan şehirdir. Tabi ki bu durum oldukça anlaşılabilir. İstanbul'un çeşitli semt ve tarihi eserlerine, güzelliklerine destansı bir anlatımla şahitlik edeceksiniz. En önemli sorun geçmiş ile tarih ile nerede ve ne zaman bağlantı kuracağımızdır. Gerek birinci elden deneyimlediklerimizle gerek ikinci ağızdan duyduklarımızla çeşitli mekanların kişiliğini bir hikaye gibi bir belgesel gibi deneyimleyebiliriz. İşte bu büyüleyici eser bize birinci ağızdan gözlemleri, şehirlerin benliklerinde gizli yaraları, muhteşem güzelliklerini utandıran betimlemeleriyle eşsiz bir kaynak sayılmaktadır. Dili ilk başta anlaşılmaz ve yorucu gelse de sayfalar ilerledikçe şairin destansı anlatımına kendinizi kaptırıyor ve şehirlerin sokaklarında gezinmeye başlıyorsunuz. Edebiyatımızın büyük yazarlarından aynı zamanda Cumhuriyet neslinin ilk öğretmenlerinden olan Ahmet Hamdi Tanpınar Beş Şehir eserini; fakültede hocası olan, dilinden ve millet ile tarih hakkındaki fikirlerinden etkilendiği Yahya Kemal'e ithafen yazdığını belirtir. Beş Şehir'in asıl konusunu; hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen özlem, olarak özetler. ''Mazi daima mevcuttur. Kendimiz olarak yaşayabilmek için, onunla her an hesaplaşmaya ve anlaşmaya mecburuz. İşte bu kitap; hesaplaşma ihtiyacının doğurduğu bir konuşmadır,'' şeklinde tanımlar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/beyaz-dis", "text": "Fazlasıyla aç olan bir kurt sürüsü Henry ve Bill adında iki kişiyi kuşatmıştı. Henry ve Bill 'in kızaklarını çekmesi için 6 büyük köpeği bulunuyordu. Kurt sürüsünün içinde bulunan dişi kurt, bu köpekleri cilvelerle kendisine çekerek yemeye başladı. Henry onları zincirle ağaca bağlasa da dişi kurt 'a ulaşmanın bir yolunu buluyorlardı. Sonunda yalnızca 3 köpekleri kalmıştı. Kurtlar da artık onların yanına yaklaşmaktan çekinmiyordu. Bill, üç kurşun ile bu kurt sürüsünün yanına giderek Henry ve kalan 3 köpeği kurtarabileceğini düşündü. Gitti ancak geri dönemedi. Tek başına kalan Henry'ye kurt sürüsü gittikçe yaklaşıyordu. Yaklaşmamaları için tek çare sürekli ateşi harlamaktı. Ama bu şekilde de çok uykusuz kalıyordu. Bir gün uykuya daldığı sırada ateş söndü ve kurt sürüsü kendisine iyice yaklaştı. Başka adamların gelmesiyle kurt sürüsü kaçtı ve Henry kurtuldu. Kaçan kurt sürüsünde kaçtıktan sonra sürü bölündü. 4 erkek kurt 1 dişi kurt için kavgaya tutuştu. Sonunda Tekgöz adı verilen yaşlı kurt Genç dişi kurtla evlenme hakkını elde etti. Tekgöz ile dişi kurt çok gezdi dolandı. Bir mağarada durdular. Çünkü dişi kurt hamileydi. Çocuklarını dünyaya getirdi. İçlerinden bir yavru kurt vardı ki hepsinden çok daha güçlü olduğu şimdiden belliydi. Çocukların doğumu ile Tekgöz sürekli ava çıkıyordu ancak kıtlık vardı. Hiçbir hayvan avlayamıyordu. Çocuklar açlıktan ölüyordu. En son ellerinde en güçlü olan yavru kurt kaldı. Tekgöz de bir vaşak tarafından öldürülmüştü. Şimdi yemek bulmanın tek yolu dişi kurt 'un dışarı çıkmasıydı. Yavru kurt 'a asla dışarı çıkmaması gerektiğini göstermişti. Böyle böyle günler geçti. Yavru kurt biraz büyümüştü. Dışarıyı merak ediyordu. Bir gün annesi yokken ava çıktı. Birkaç kuş avladı, doğayla tanıştı, ait olduğu vahşi hayatla dövüşmeye başladı. Bir gelincik kendisini öldürecekti ki annesi dişi kurt yetişerek onu kurtardı. Yine böyle günlerden birinde dişi kurt 'un eski sahibi olan Boz Kunduz, gelip dişi kurt ve yavru kurt 'u aldı. Yavru kurt 'a da Beyaz Diş adını verdi ve kamp alanına götürdü. Boz Kunduz onlara yemek veriyordu. Barınmalarını sağlıyordu. Ancak Beyaz Diş, orada bulunan köpeklerle anlaşamıyordu. Hele aralarında bulunan lip lip adındaki köpek ile sürekli kavga halindeydi. Lip lip kendisinden büyük olduğu için hep kendisini dövüyordu. Annesi bağlı olmadığı zamanlarda Beyaz Diş 'i koruyor, o zamanlar yanına kimse yaklaşamıyordu. Annesini başka birine satan Boz kunduz, zamanla o bölgeyi de terk etti. İlk zamanlar annesiz kaldığı için çok çabalayan Beyaz Diş sonradan kendisini korumayı öğrenmeye başladı. Çok güçlüydü yanına gelen köpeği parçalayıp atıyordu. Ancak Boz Kunduz, Beyaz dişi çok dövüyor, eziyet ediyordu. Gittikleri kamp alanında ise birkaç şişe içki karşılığında Güzel Smith adında bir adama Beyaz dişi sattı. Güzel Smith denen adam zayıf biriydi. Güçlü olan herkes kendisini eziyordu. Kendisinin de gücü Beyaz Diş'den başkasına yetmiyordu. Beyaz diş, orada bir kafes dövüşçüsü olmuştu. Dövüşmediği, kaçmaya çalıştığı zamanlarda Güzel Smith, aşırı çok dövüyor, hareket edecek hal bırakmıyordu. En son hamlesi bir pitbull ile dövüştürmek olmuştu. Beyaz Diş ne yaptıysa kazanamıyor, pitbull, şah damarına doğru ısırmaya devam ediyordu. O sırada kızakcı bir adam gelerek Beyaz dişi kurtardı. Ve Güzel Smith adındaki adama 150 dolar vererek yanına aldı. Beyaz Diş ilk zamanlarda hiç alışmak istemedi. Yeni sahibi Scooth, ona hiç eziyet etmiyordu. Dövmüyordu. Onunla konuşuyor, yemeğini veriyordu. Bir kez başını okşamak isteyince elini ısırmış ona rağmen hiçbir şey yapmamıştı. Zamanla Beyaz Diş, sahibine sevgi duymaya, onu tüm yabancılardan, kötülerden korumaya başladı. Bir süreliğine sahibi yola çıksa yemek yemiyor hiçbir şey yapmadan öylece durup sahibinin gelmesini bekliyordu. Scooth, güneye taşınmak istediğinde mecburen Beyaz Diş'i de yanında götürdü. Yeni gittiği yerde Beyaz Diş zamanla ailesine alıştı. Scooth için her şeye katlanıyor her zaman onun yanında oluyor ve kurallara uymaya çalışıyordu. Scooth ona bağırdığı zamanlarda ise ruhu yaralanıyordu. Scooth 'un babası yargıçtı. Ve bir suçlu hapishaneden kaçarak babasını öldüreceğini tüm şehre duyurmuştu. Bir gece eve gelen bu suçlu Beyaz Diş ile savaşmak zorunda kaldı. Sonunda Beyaz Diş suçluyu öldürmüş olsa da suçlu Beyaz Diş 'e üç kurşun sıkmıştı. Bu aileyi derinden sarsan bir olay oldu. Onları kurtarmak için canını feda etmişti. Beyaz Diş için ellerinden geleni yaptılar. Özel hemşire tuttular, bir bebekle ilgilenir gibi ilgilendiler. Eve özel cerrah getirdiler. Bir süre sonra ise Beyaz Diş zor olanı başararak iyileşti. Üstelik iyileştiği zaman evin köpeği ile çocukları olduğunu gördü. Değerlendirme: Sevginin iyileştirici bir gücü vardır. Ben buna inanıyorum ve kitapta da anlatılan aslında bununla ilgili. Sevilmediği yerlerde çok hırçın olan kurt, sevildiği bir alanda her kurala uyan uysal bir köpeğe dönüşüyor. Sana zarar vermek şöyle dursun sana zarar verme ihtimali olan kişileri, canlıları düşman sayıyor. Kitap çok akıcı. Her kitaplıkta olması gerektiğine inanıyorum. Sevgiyle kalın. Beyaz Diş romanı yarı kurt, yarı köpek olan bir kurdun hikayesini anlatır. Romanın başlarında kurt daha yeni çevresine alışmaya başlamıştır. Annesiyle ava çıkmış, yeni yeni bilgiler edinmiştir. Annesinin adı Kiche babasının adı ise; Tekgöz'dür. Babası tek gözünü kaybettiği için ona bu adı takmışlardı. Diğer yavruların aksine gri tüyleri vardı. Yavaş yavaş yuvasından çıkıp, etrafı izliyordu. Annesinin yabani kedileri nasıl öldürdüğüne bakıp kendi de bunu deniyordu. Bir gün mağarada bir ışık gördü ve gittikçe o ışığa yaklaştı. Sonunda dışarı çıktı ve ormanda insanları gördü. Bir müddet insanları izledi. Gri Kunduz denilen adama yaklaştı, henüz nasıl davranması gerektiğini bilmiyordu. Gri Kunduz'a dişlerini gösterdi ve onu korkutmaya çalıştı. Gri kunduz da bu hareketinden dolayı yavrukurda sopayla vurdu. Yavru öyle içli ağlıyordu ki annesi sesini duydu ve onu kurtarmaya geldi; fakat Gri Kunduz, Kiche'yi yakaladığı gibi boynuna tasma vurdu. Gri Kunduz otoriter ve sinirli bir insandı. Yavru insanlara tanrı gözüyle bakıyordu çünkü onlar istediğine sahip olabiliyordu ve akıl sahipleriydi. Annesi özgürlüğünü yitirdiği için yavru çok üzgündü. Annesinin yanından bir an bile ayrılmıyordu. Sevgi nedir bilmiyordu fakat annesine karşı çok derin şeyler hissediyordu. Annesi ona şefkatle bakıyor, yemeğinden yavrusuna da veriyordu. Kamptaki insanlar yavruya'' Beyaz Diş'' adını vermişti. Beyaz Diş aslında kurttu fakat kamptaki köpeklerle kala kala onlara benzemişti. Beyaz Diş ormana gittiğinden beri Uzundudak denen bir köpek ona musallat olmuştu. Sürekli Beyaz Diş'e saldırıyor ve ona üstünlük sağlamaya çalışıyordu. Başta Beyaz Diş ona karşı pek cesaretli davranmamıştı ama sonra Uzundudak için öyle planlar yapıyordu ki köpek bile korkudan ona yaklaşmıyordu. Gün geldi ve Gri Kunduz Kiche'yi başka ülkeye yolladı. Beyaz Diş annesinin ardından gitmek istedi. Annesini takip ederken Gri Kunduz onu buldu ve Beyaz Diş'i ölesiye vurdu. Annesinin gitmesiyle kendini nasıl koruyabileceğini öğrendi. Artık efendisinin kurallarına da uyuyor ve hayatta kalmaya çalışıyordu. Sahibinin oğlu Mitsah'a başka çocuklar saldırınca Beyaz Diş bu sesi almış ve sahibini diğer çocuklara karşı korumuştu. Bunun üzerine Mitsah olanları babasına anlattı ve babası da artık en fazla yemeği Beyaz Diş'e vermeye başladı. Kampta kıtlık olmuştu ve insanlar artık kendilerine yiyecek bulamıyorlardı. O kadar kötü hale gelmişlerdi ki köpekleri öldürüp yiyorlardı, tam o sırada Beyaz Diş kaçmayı düşündü ve oradan uzaklaştı. Ormanda yol almış ve kamptan uzaklaşmıştı. Hayatını devam ettirmek için cılız kurdu bile öldürüp yemişti. Çünkü Beyaz Diş hayatta kalmak için güçlülerin yeri geldiğinde zayıflardan faydalanması gerektiğini öğrenmişti. Uzun süre sonra kamp yerine geri döndü fakat efendisini göremedi. Belli süre sonra efendisi geldi ve onu da alarak yeni bir yere gitti. Beyaz Diş çok güçlüydü onu hiçbir köpek ya da kurt yenemiyordu. Bunu fark eden Güzel Smith adlı adam, Gri Kunduz'a gelip kurt için para teklif etti. Gri Kunduz bu teklife hayır dedi. Kurnaz olan Smith bu kez farklı bir yol bulup Beyaz Diş'i almayı denedi. Her gün Gri Kunduz'a şarap götürerek onu şaraba alıştırdı. Gri Kunduz da ona şarap vermesi şartıyla Beyaz Diş'i ona vermeyi kabul etti. Smith Beyaz Diş'e işkenceler yapıp ardından kahkahalar atıyordu. Hayvan onun yüzünden gün geçtikçe daha da hırçınlaşıyordu. Hayvanı eğitip dövüşlere hazırlıyordu. Beyaz Diş tüm müsabakalarda rakiplerini yenip, efendisine para kazandırıyordu. Bir gün Beyaz Diş, Cherokee denen köpeğe yenilince sahibi Beyaz Diş'i öldüresiye vurdu. Beyaz Diş'e acıyan bir diğer adamsa Smith'e gelip para karşılığında kurdun kendisine verilmesini istedi. Adamın adı Scott idi. Bu adam diğer sahiplerine göre çok merhametliydi. Kurt başta ona alışamadı fakat sonra adamın gösterdiği ilgisiyle hırçınlığı geçti. Yeni sahibi onu San Fresco'ya götürdü ve ailesinin yanına yerleştirdi. Kurt gittikçe ailedekilere de alıştı fakat çevredeki köpeklere yeri gelince saldırıyordu."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/beyaz-geceler", "text": "Beyaz Geceler adlı öyküsünde Fyodor Dostoyevski, okuyucuya kitap kapağında da belirtildiği gibi 'bir hayalperestin anılarını' sunuyor. Dostoyevski'nin bu akıcı eseri, bir çırpıda okunacak cinsten. Kitabın ana karakteri olan yazar Petersburg'da hizmetçisiyle yaşayan, kendini insanlardan soyutlamış fakat tüm sokakların ona ait olduğunu düşünen hayalperest bir adam. Eğer şehrindeki insanlar mutluysa neşelenen, üzgünse hüzünlenen bir hayalperest. Yaz geldiğinde şehirdeki insanlar yazlıklarına gitmeye başlar. Bu nedenle de kahramanımız kendini çok yalnız hisseder. Bu nedenle dolaşmaya başlar. O kadar çok yürür ki, şehir dışına çıkar. Bu kez de kırlarda dolaşmaya başlar. Gece olduğunda şehre geri dönerken, nehir kenarında korkuluklara yaslanmış ağlayan bir kız görür. Kızın yanına gider, fakat kız ürküp caddenin karşısına geçtiğinde bundan vazgeçerek yürümeye devam eder. Fakat az sonra sarhoş bir adamın kızı rahatsız ettiğini gören kahramanımız, kızın yanına gider ve onu kurtarır. Bunun üzerine kız ona minnettar olduğundan konuşmaya başlar ve yürümeye devam ederler. Kızın adı Nastenka'dır ve on yedi yaşındadır. Kahramanımız Nastenka'ya evine kadar eşlik ederken, ona nehir kıyısında neden ağladığını sorar. Nastenka kendisini tanımadığını, eğer tanıyabilirse neden ağladığını da anlatacağını söyler. Böylece ertesi gece yine aynı yerde buluşmak üzere sözleşirler. Kahramanımız çok mutludur, ilk defa bir kadınla bu kadar yakınlaşmıştır. Çok heyecanlanmıştır, ertesi geceyi sabırsızlıkla bekler. Ertesi gece geldiğinde, konuşmaya başlamadan Nastenka bir uyarıda bulunur, kendisine asla aşık olmamasını ister ondan, böylece arkadaş olabileceklerdir. O da bunu kabul eder ve böylece aralarında bir arkadaşlık başlar. Kahramanımız hikayesini anlatmaya başlar. Ne kadar yalnız olduğunu, sekiz yıldır Petersburg'da yaşamasına rağmen hiç arkadaşı olmadığını, günlerini evinde tek başına hayal kurarak geçirdiğini söyler. Konuşmasını bitirdiğinde Nastenka ona kendisini asla bırakmayacağını söyler. Böylece kendi hikayesini anlatmaya başlar. Nastenka küçük yaşta annesi ve babası öldüğünde, kör ninesiyle kalmıştır. Bir keresinde ninesinin sözünü dinlemediğinden, ninesi iki yıldır Nastenka'nın elbisesini kendininkine iğneleyerek onu yanında tutmaktadır. Bu nedenle o da kendi yalnızlığına mahkum olmuştur. Başka bir gelirleri olmadığından, evlerinin tavan arasını kiraya veren Nastenka ve ninesi, geçen yıl tavan arsını genç bir adama kiralamışlardır. Kiracı, bir keresinde Nastenka'ya kitap yollar, sonra bir keresinde de onu ve ninesini operaya götürür. Fakat bir daha da hiç uğramaz. Nastenka genç adama aşık olmuştur. Fakat adam bir iş için Moskova'ya gideceğini söylemiştir. O gece Nastenka eşyalarını bir bavulda toplar ve tavan arasına çıkar. Fakat genç adam bunu kabul etmez. Kendisini beklemesini, bir yıl sonra döndüğünde eğer hala istiyorsa kendisinden başka biriyle evlenmeyeceğini söyler. Böylece ertesi sabah gider. Genç adam şehre döneli üç gün olmuştur fakat hala Nastenka'ya gelmemiştir. O gece Nastenka bunun için ağlamaktadır işte. Kahramanımız, Nastenka'nın hikayesine gerçekten çok üzülür, onu teselli etmeye çalışır. Fakat olanlar ortadadır işte. Yine de Nastenka'ya sözlüsüne bir mektup yazmasını, mektubu ona iletebileceğini söyler. Nastenka çoktan bir mektup yazmıştır zaten. Kahramanımız, mektubu Nastenka'nın verdiği adrese götürür fakat sonraki iki gün boyunca mektuba cevap gelmez. Nastenka buna çok üzülmüştür. Kahramanımız Nastenka'nın üzüntüsü karşısında daha fazla kendini tutamaz ve Nastenka'ya ona aşık olduğunu söyler. Nastenka çok şaşırır. Bunu beklemiyordur. Fakat sonra onun sevgisine bir önem vermeyen birini beklemek yerine kendisini seven ve değer veren birini tercih edeceğini fark eder. Nastenka da ona kendisini sevdiğini söyler. Böylece bütün gece evlilik planları yaparak dolanıp dururlar. Geç saatlerde kahramanımız Nastenka'yı evine bırakırken, karşıdan bir adamın gelmekte olduğunu görürler. İşte bu odur, sonunda gelmiştir. Nastenka adamın kollarına atılır, sonra geri dönüp kahramanımızı öper ve genç nişanlısıyla uzaklaşırlar. Çok üzülmüştür, fakat Nastenka gitmiştir işte. Ertesi gün Nastenka, bir mektup gönderir. Hep dost kalacaklarını söylemiştir mektubunda. Kahramanımız, mektubu ağlaya ağlaya defalarca okur. Yazan: Miraç Elif Kanbay Beyaz Geceler Kitap Özeti Anlatıcı, yazlıkçıların yazlıklarına çekilmiş olduğu Petersburg sokaklarında dolaşırken Nastenka adında bir genç kıza rastlar. Genç kız nehrin demirlerine yaslanmış bir başına ağlamaktadır. Anlatıcı kıza yaklaşır fakat genç kız tanımadığı bu adamdan uzaklaşır. Anlatıcı da kızı rahatsız etmek istemez fakat bir sarhoşun genç kızı rahatsız ettiğini görür ve kızı kurtarır. Kız anlatıcıya minnettar olur ve aralarında sohbet başlar. Nastenka, hikayesini hemen anlatamayacağını önce birbirlerini tanımları gerektiklerini söyler. Ertesi gece yine aynı yerde buluşmak için sözleşirler. Ertesi gece sözleştikleri yerde buluşurlar. Nastenka bir nişanlısı olduğunu ve onu beklediğini fakat nişanlısının gelmediğini söyler. Nastenka küçük bir kızken nenesiyle yaşadıkları evin bir odasının kiraya verirler. Kiracıları genç bir adamdır. Bu genç adam oldukça kültürlü biridir. Odasında bir sürü kitabı vardır hatta bu kitaplardan okuması için nastenka'ya bile vermiştir. Sık sık da operaya gider. Bir gün nastenayı ve nenesini operaya götürür. Nastenka bu genç adama sırılsıklam aşık olmuştur. Genç adam Moskova'ya gideceğini söyler, Nastenka da onunla gitmek ister fakat genç adam bunun mümkün olmadığını bir yıl sonra döndüğünde hala evlenmemiş olursa evlenebileceklerini söyler. Nastenka bir yıl boyunca beklese de nişanlısı gelmez. Nastenka'nın umudu yavaş yavaş bitmektedir. Nastenka'nın acıklı öyküsünü dinleyen anlatıcı zavallı kıza çok üzülür ona destek olmak mutlu etmek için elinden geleni yapar. Zaman geçtikçe aralarındaki ilişki de kuvvetlenir ve bir gün anlatıcı Nastenka'ya aşık olduğunu söyler. Nastenka başta buna çok şaşırsa da zamanla bu fikre alışır ve evlenme planları yaparlar. Ta ki Nastenka'nın nişanlısı çıkıp gelene kadar. Nastenka anlatıcıdan çok özür diler ve ona vedalaşmak için son bir kez sarılır. Anlatıcı Nastenka için çok sevinse de aşkını kaybettiği için çok üzgündür. Başkasının Karısı ve Yatağın Altındaki Koca Dostoyevski bu eserinde kıskançlığı ele almaktadır. İvan Andreyiç isimli adam oldukça kıskançtır ve karısının kendisini aldattığına inanmaktadır. Sokaklarda karısının kendisini aldattığına dair bir iz bir işaret aramaktadır. Yolda karşılaştığı bir adamla sohbete koyulur ve karısı hakkında bir işaret arar. Hakkında bilgi topladığı kişinin karısı olduğunu değil başkasının karısı olduğunu söyler. Bir gün balodayken yine karısını çok kıskanır ve iş bu ki kime ait olduğu, nereden geldiği belli olmayan bir aşk mektubu yanlarına düşer. İvan Andreyiç, karısının mektuplaştığını düşündüğü bir adamın yukarı çıktığını görür ve bu adamın karısının sözleştiği adam olduğunu düşünür. Kıskançlıktan gözü dönerek ses gelen eve girer. İçeride genç bir kadın vardır ama bu kendi karısı değildir. Tam oradayken ev sahibesi kadının kocası eve gelir. İvan Andreyiç de yatağın altına saklanıverir. Yatağın altında merdivenleri çıkarken gördüğü adam da vardır. Bu adam da 3. Kata çıkacakken 2. Kata geldiğini söyler. İvan Andreyiç yine şüphelenir ve adama sorular sormaya başlar. İkili arasında tartışmalar, konuşmalar geçerken evin köpeği bunları fark eder ve İvan Andreyiç zavallı köpeği boğarak öldürmek zorunda kalır. Kadın bunu fark edince evinde yabancılar olduğunu kocasına söyler ve diğer adam kaçarak kurtulur. İvan ise durumu anlatıp defalarca özür dileyerek evine gider. Evine gittiğinde de karısını evde hiçbir yere gitmemiş bir halde bulur. Haysiyetli Hırsız Hizmetçi Agrefena ve efendisi dairelerinde yaşamlarını sürdürmektedirler. Agrefena efendisine odalardan birini kiraya vermeleri gerektiğini ödemelere yetemediğini söyler. Ayrıca gayet de düzgün bir kiracı bulduğunu, bulduğu kişinin de bir terzi olduğunu söyler. Efendisi de Agrefena'nın inatçılığını bildiğinden bu teklifi kabul eder. Terzi hakikaten de hoş sohbet biridir. Bir gün bir hırsızlık olayının üzerine terzi başından geçenleri anlatır. Terzi yalnız yaşadığı dönemlerde Emelyan ismindeki ayyaş ve işsiz güçsüz bir adamın kendisine musallat olduğundan, kalacak yeri olmadığı için de yanına aldığından bahseder. Bir gün terzi diktiği değerli eldivenleri bulamaz her yeri arar ve en sonunda Emelyan'dan şüphelenir. Emelyan, eldivenleri kendisinin almadığını söyler. Terzi, Emelyan'a inanmaz ve artık evden çıkarken sandığını kitlemeye başlar. Emelyan bu duruma çok içerlenir ve evden ayrılır. Belli bir zaman sonra eve geri döner belli ki günlerce ağzına tek lokma koymadan sokaklarda yatmıştır. Terzi ona acır ve yine evine alır çünkü Emelyan'ın durumu kötüdür ve günden güne kötüye gitmektedir. Emelyan ölmek üzereyken terziye eldivenleri kendisinin aldığını itiraf eder ve on affetmesini istedikten sonra son nefesini verir. Yufka Yürekli Arkady ve Vasya isimli çok yakın iki arkadaş vardır. Arkady ve Vasya devlet memurudur ve aynı evde yaşamaktadırlar. Vasya hiç beklenmeyen bir anda Arkady'e nişanlandığını söyler. Arkdy arkadaşı için çok mutlu olur. Vasya ise Arkady'i nişanlısı Lizinka ile tanıştırmak için can atar. Lizinka ve Arkady çok iyi anlaşır hatta Lizinka, evlendikten sonra üçünün beraber yaşamaları gerektiğini söyler. Lizinka'nın evinden ayrıldıklarından Arkady Lizinka'ya bayıldığını ve bir an önce evlilik hazırlığı yapmaları gerektiğini söyler. Vasya bu sırada mizacı sert olan patronunun kendisinden istediği yazma işlerini aksatır ve çok az zaman kalmasına rağmen oldukça fazla iş vardır. Arkady, Vasya'yı cesaretlendirir onun yazması için elinden geleni yapar fakat Vasya'nın yetişeceğine dair hiç umudu yoktur. Günden güne stresi artar ve artık oldukça kötüleşir. Adeta akıl sağlığını kaybedip varsanrılar görmeye başlar. Doktorlar gelip Vasya'yı götürür. Arkady arkadaşının durumuna adeta kahrolur. İki yıl sonra Arkady ve Lizinka kilisede karşılaşır. Lizinka evlenmiştir bir de çocuğu vardır, kocasını da sevmektedir. Vasya'dan konu açıldığında Lizinka'nın gözleri dolar ve arkasını dönerek uzaklaşır. Kitap, Dostoyevski'nin dört farklı eserinin birleşiminden oluşmuştur. Her bir eserde bir duygu öne çıkmakta ve bu duyguların insanları nasıl etkilediğini oldukça derin tahlillerle yer verilmektedir. Beyaz Geceler'de aşk ve özlem duygusu, Başkasının Karısı'nda kıskançlık, Haysiyetli Hırsız'da vicdan, Yufka Yüreklide de fazla sorumluluk duygusunun kişiler üzerindeki tesirlerine değinilmektedir. Dostoyevski'nin ruhsal tahlilleri her eserinde olduğu üzere bu eserinde de oldukça belirgindir. Akıcılık olarak etkili eserler olduğunu söylemek mümkündür. Başkasının Karısı ve Yatağın Altındaki Koca öyküsünde oldukça fazla diyalog vardır sanki bir tiyatro metnini çağrıştırmaktadır. dostoyevskinin okuyabildiğim tek kitabı çünkü diğerleri gibi uzun değil kısa ve okunuyor adam güzel yazmış uzun olmasa digger kitaplarını da okurum 07-07-2015 20:59 dostoyevskinin romanları gibi öyküleri de çok iyi çok beğendim 15-07-2015 18:16 çok iyi bir kitap bir kerede okudum 24-12-2015 21:37 sürükleyici bir kitap sevdim 25-05-2016 03:02 dostoyevski üstadımızın yazdığı en akıcı ve anlaması en kolay eserlerinden. bu yüzden talebi biraz daha fazla. kitaptaki esas duygular yalnızlık, hüzün ve hayal kırıklığıdır. oldukça güzeldir. benim puanım 9/10. söz konusu dostoyevski olunca beğenmeden edemiyorum doğrusu. bence siz de okumalısınız. \"biliniz ki yanlış insanlara duyulan sevgi çabuk unutulur\" 💔 size bol kitaplı günler...🤗 gelin olduğun gün, onunla birlikte yürürken siyah saçlarını süslediğin narin çiçeklerden tekini bile soldurabilir miyim? asla, asla! göklerin her zaman açık olsun... gerçek bir sevgi ,saf ,karşılıksız belki o gün gökyüzü kararmıştı nastenka o adamla gittikten sonra hiç güneş doğmayacaktı belki de ama sevgi karanlıkta kaldığında bile sevdiğin için aydınlığı istemektir. en masum sevginin anlatıldığı roman sonunda okuyucuyu hüzünlendiriyor ve insana yalnızlığın ne demek olduğunu gösteriyor. ben iş bankasından okumuştum, içindeki hikayelerden kitaba da adını veren beyaz geceleri beğenmiştim en çok. garip bir şekilde hem okuyana huzur veren hem de üzen bir havası var. olayların samimiyeti ve anlatımın sadeliğine borçluyuz bunu sanırsam. hikayenin sonundaki cümle de beni okuduğum tüm kitaplarda en çok etkileyen sözlerden biridir. dostoyevski'nin diline alışmak için de güzel bir başlangıç eseri olur bence. kesinlikle tavsiye ederim. kitabın tam adı olan beyaz geceler bir hayalperestin anılarından kitabı en iyi anlatan cümle hayalperestin hayata bakışı beni çok etkiledi dostoya yakışan bir kitap 17-04-2022 15:32 beyaz geceler ne anlatıyor 29-10-2022 19:42 lütfen karakterler gerekiyor tek paragraf ile karakterleri özetleyin 24-04-2023 22:32 içinde güzel kısa ve güzel öyküler olan dostoyevskinin bir eseri.beyaz geceler adlı hikayede aşkından vazgeçen ama daha sonra tam başkasına aşık olmak üzereyken eski aşkının çıka gelmesini konu etmektedir. 24-07-2023 13:33 çok çok iyi bir kitap eyşan gibi kadınmış nastenka"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/beyaz-gemi", "text": "Dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengin Aytmatov'un ilk olarak 1970 tarihinde yayınlanan öykü tadında romanı olan Beyaz Gemi, tarihi bir efsane ile günün dünyasının mükemmel bir harmanlamasıdır. Mümin Dede tarihine bağlı ve yaşına rağmen çalışmaya devam eden biridir. Çalışmasındaki en önemli etken ise anne ve babasının terk etmesi ile ona kalan küçük torunudur. Mümin Dedenin torunu kitapta çoğunlukla çocuk olarak geçer ve tam bir hayalperesttir. Hayalperest olmasındaki en büyük etki de dedesinin anlattığı efsanelerdir. Bunlardan bir tanesi de Maral Ana efsanesidir. Maral Ana efsanesine göre zamanında Kırgızlar ölen hanları için tören düzenlerken kalleşçe bir saldırıya uğrarlar ve tüm Kırgızlar öldürülür. Fakat tören sırasında ormana gitmiş olan bir kız ve bir de erkek sağ kalır ve saldırıyı yapanların peşinden onları takip ederler. Yakalandıklarında ise öldürülmek için uçurum kenarına götürülürler ve tam uçurumdan aşağı atlamaları gerekirken beyaz bir Maral Ana çıka gelir ve çocukları himayesine almak ister. Düşman çocukları öldürmek istemez fakat Maral Ana'yı da insanlar konusunda uyarır. Bugün himayesine aldığı çocuklarının atalarının gün gelip Maral Ana'nın soyunu da öldüreceğini belirtir. Maral Ana buna rağmen çocukları himayesine alır ve onları Isık Gölü kenarına kadar getirir. Burada yeniden çoğalmalarını sağlar ve Kırgızlar ile Marallar barış içinde burada yaşarlar. Fakat yıllar sonra insanlar Maral soyundan geldiklerini belli etmek için arayış içine girerler ve gösteriş meraklısı iki kardeş beyaz bir maralı öldürür ve boynuzlarını babasının mezarının üzerine koyar. Böylece Maral soyundan gelmenin simgesi bu olur. Bu çok ilgi görür ve insanlar maralları öldürüp aynısını yapmaya başlar. Bunun üzerine beyaz marallar Isık Gölünü terk ederler ve o zamandan beri kimse beyaz maral görememiştir. Çocuk bu hikaye ile büyür ve marallara karşı büyük sevgi besler. Anne ve babasının onu terk etmesi ile zamanını dedesinin dürbününü alıp dağın eteklerinden çevreyi izleyerek geçirir. En büyük hayali ise Beyaz Gemidir. Her gün aynı saatte bir beyaz gemi Issık Gölünde görünür ve geçip gider. Çocuk yıllar önce onu terk eden babasının o gemide çalıştığını hayal eder. Bu yüzden de bazen kafası insan bedeni balık olan bir canlıya dönüştüğünü hayal eder. Böylece nehre atlayabilecek, yüzerek göle ulaşacak oradan da Beyaz Gemiye çıkacak ve babası ile buluşacaktır. Çocuğun okul çağına gelmesi ile Mümin dede ona bir çanta alır. Her şeye bir isim takan ve onlarla insanmış gibi konuşan çocuğun en yakın arkadaşı bu kez çantası olur ve ona tüm bildiği hikayeleri ve hayalleri anlatır. Okul onun için yeni bir başlangıçtır fakat okul çok uzak olduğu için onu dedesi götürüp getirmesi gerekmektedir. Mümin dede Orozkul adında damadının yanında çalışmaktadır. Orozkul orman işçilerinin amiridir ve işlerinde Mümin dedeyi de kullanmaktadır. Çocuğu olmadığı için sürekli Mümin Dedenin kızı suçlar ve bu yüzden sürekli içer ve onu döver. Mümin dede ise buna pek ses çıkartamaz çünkü torunu büyüyene kadar çalışmak ve ona bakmak zorundadır. Bu yüzden Orozkul ne yaparsa yapsın alttan almak zorunda kalır. Orozkul yine bir gün dağdan tomruk getirir fakat nehirden geçirmeye çalışırken tomruk taşlara sıkışır. At çok yorgun olduğu için tomruğu çekip çıkartamazlar ve Mümin dede atı dinlendirmeyi ve bu sırada da kendisinin gidip torununu okuldan almasını önerir. Fakat Orozkul kendisine akıl verilmesine çok sinirlenir ve tomruk çıkmadan bir yere gidemeyeceğini söyler. Mümin dede bu şekilde tomruğun çıkarılmasının mümkün olmadığı bilir ve hayatında ilk kez Orozkul'a karşı çıkarak torununu almaya okula gider. Bunun üzerine Orozkul çok sinirlenir ve yaşlı adamı kovar. Dahası Kızını da boşadığını belirterek onu da evden kovar. Kızı da evden kovulma nedeni olarak Mümin Dedeyi suçlayınca Mümin dede kendini daha da kötü hisseder. Dedesinin halini gören çocuk Orozkul'dan nefret eder ve Maral Ana'dan ona bir bebek getirmesi için dua eder. Çocuğu olunca onun yumuşayacağını ve her şeyin düzeleceğini düşünür. Bu sırada da rüyasında beyaz Maral Ana'nın boynuzunda bebek sepeti ile ona doğru geldiğini görür ve mutlu olur. Daha sonrada çocuk beyaz maralları nehrin diğer yakasında görünce her şeyin düzeleceğini düşünmeye başlar. Marallar ve Maral Ana geri dönmüştür. Orozkul nehirde kalan tomruğu çıkartmak için kamyon ve adamları ile gelir. Mümin dede de affedilmek umudu ile onlara yardımcı olur. Tam bu sırada nehrin diğer tarafından ikisi yetişkin biri yavru iki tane beyaz Maral görürler. Hepsi şaşırır ve onları izlerler. Buna şükretmek yerine akıllarında başka bir şey vardır ama önce tomruğu sudan çıkartmaları gerekir. Çocuk hasta olduğu için o gün evde kalır ve yatar. Uykusu sırasında bir adet silah sesi duyar ama uykusuna devam eder. Uyandığında ise dışarda bir hareketlilik vardır. Ateş yakılmış ve ziyafet hazırlanmaktadır. Mümin dedesi de çok içmiş ve pişman pişman ateşin başında oturmaktadır. Çocuk ne olduğuna anlam veremez fakat kesik başı gördüğünde donup kalır. Kesik baş Maral Ana'ya aittir ve Orozkul ile arkadaşları onun etini yiyerek ziyafet yapmaktadır. Çocuğun tüm hayalleri ve umutları yıkılmıştır. Artık burada daha fazla kalamayacağını anlar ve balık olup beyaz gemiye yüzerek babasına ulaşma hayalini gerçekleştirmek için nehrin kıyısına gelir ve kendini bırakır... Yazan: Kitap Kurdu Beyaz Gemi Konusu Cengiz Aytmatov Beyaz Gemi kitabı ile okurlara masal tadında oldukça duygusal bir hikaye sunmaktadır. Beyaz Gemi konusu itibari ile Kırgızların bir efsanesi olan Maral Ana'ya dayanır. Efsaneye göre Kırgızların hepsi bir saldırıda öldürülür ve sadece bir kız ve bir erkek sağ kalır. Onları da beyaz bir Maral Ana kurtarır. Fakat insanlar büyüyüp yeniden çoğalınca maralları öldürmeye başlar. Bunun üzerine beyaz marallar artık ortalıklarda görünmez. Kitabın ana karakteri olan Mümin Dedenin torunu da bu masal ile büyür. Mümin Dede damadı Orozkul'un yanında çalışır fakat Orozkul pek de insaflı biri değildir. Bunun en büyük nedeni de bir türlü çocuğunun olmamasıdır. Orozkul'un dedesine kötü davranması üzerine çocuk Maral Ana'ya dua eder ve ona bir çocuk vermesini ister. Böylece dedesine iyi davranacağını düşünür. Bir gece de rüyasında Maral Ana'nın boynuzunda bebek sepeti taşıdığını görür. Bir gün nehirde kalan tomruğu çıkartmaya çalışırken biri yavru biri yetişkin iki tane beyaz maral görürler. Maraller geri dönmüştür ve çocuk da buna çok sevinir. Fakat çocuk bir gün hastalanır ve sürekli yatmak zorunda kalır. Bir gün uyandığında yaşadığı yerde ziyafet vardır. Dedesi ise çok pişman görünmektedir. Çocuk buna anlam veremez ama sofrada kesik başı görünce şok geçirir. Kesik baş beyaz marala aittir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/beyaz-yele", "text": "Rene Guillot'un \"Beyaz Yele\" adlı çocuk kitabını, çocuklar kadar büyüklerin de okuması gerekiyor. Çünkü kitap çok önemli dersler içeriyor. Kitap, sayfa sayısı fazla olmadığı için ve çok sürükleyici olduğu için kısa sürede bitiyor. Ayrıca kitapta bulunan resimler kitabın özellikle çocukların hayalinde canlanmasını sağlıyor. At Hırsızları Folko, balıkçı dedesi ve küçük kardeşiyle yaşayan 12 yaşında bir çocuktu. Bataklıkta gezip doğayı keşfetmeyi ve bazen uzaktan dört nala koşarken gördüğü yaban atlarını çok severdi. Dedesi büyüyünce onun balıkçı olacağını düşünürdü. Ama Folko seyis olmak istiyordu. Bir gün Folko bataklıkta kayıkla gezerken hiç beklemediği bir şey oldu. Bembeyaz bir tay ve kısrakla karşılaştı. Tayı çok sevdi ve farkında olmadan da olsa ona Beyaz Yele adını verdi. Tüm bunlar olurken Folko'yu uzaktan seyreden iki adam vardı. Bunlar at hırsızlarıydı. Kısrağı Kaçırmak At hırsızları, Folko uzaklaşınca kısrağı yakalamak için harekete geçtiler. Henüz fazla uzaklaşmamış olan Folko, kısrağın sesini duyunca geri döndü ve çaresizce olanları izledi. At hırsızları biraz zorlansalar da sonunda kısrağı yakalayıp yola koyuldular. Onlar gidince Folko, Beyaz Yele'yi aramaya başladı. Sonunda Beyaz Yele'yi yaralı ve öfkeli bir halde buldu. Bir süre sakinleşmesini bekledikten sonra Beyaz Yele'yi çağırarak yürümeye başladı. Beyaz Yele, Folko'nun peşinden yürüdü ama at hırsızlarıyla karşılaştıkları yere gelince aniden durdu. Daha da sonra at hırsızlarının gittiği yöne doğru dört nala koştu. Koca Seyis Antonyo At hırsızlarının kısrağı kaçırdıkları günden bir hafta sonraydı. Antonyo, Beyaz Yele'yi aramak için yola çıktı. Folko'nun dedesi olan dostu Ösebyo'ya uğrayıp Folko'yu yanına aldı. Birlikte tekrar yola koyuldular. Öğlen olunca karınlarını doyurup dinlenmek için uykuya daldılar. Onlar uyurken Antonyo'nun atı Franki, Beyaz Yele'yi görüp kişneyince Antonyo ve Folko uyandılar. Beyaz Yele'yi ilk Folko fark etti. Küçük çocuk dostunu yeniden gördüğü için çok sevindi. Beyaz Prens Aradan uzun zaman geçti. Folko dedesini mutlu etmek için balıkçıların yanında çalışmaya başladı. Folko'nun günleri gündüz çalışıp, gece yorgun bir şekilde Beyaz Yele'nin hayaliyle uyumaya çalışarak geçti. Av Zamanı Balık mevsimi bitince Folko evine döndü ve günlerini eskisi gibi geçirmeye devam etti. Bir gün Folko yine bataklıkta gezerken Antonyo onlara uğradı. Pek keyfi yoktu, o yüzden fazla oyalanmadan işine döndü. Beyaz Yele'yi yakalamak için her şey hazırdı. Uzun bir uğraştan sonra seyisler Beyaz Yele'yi yakaladılar. Ama Beyaz Yele hiç pes etmedi. Sonunda kötü bir olay yaşanmaması için Antonyo Beyaz Yele'yi serbest bıraktı. Rüyalar Gerçek Olunca Bir gün Folko yine bataklığa balık avlamaya gitti. İşini hızlıca bitirip günün kendisine kalacağını hayal etti. Ama bundan daha güzel bir şey oldu. Folko, Beyaz Yele'yle karşılaştı. Ama haranın sahibiyle seyisler Beyaz Yele'nin peşindeydiler ve Beyaz Yele'yi buldular. Onları fark eden Beyaz Yele kaçmadı, aksine üstlerine gidip haranın sahibine saldırarak intikamını aldı. Sonra da koşarak uzaklaştı. Ama seyisler onun peşinden gitmediler. Haranın sahibi çok sinirlendi ve Beyaz Yele'yi yakalayan kişiye onu vereceğini söyledi. Bunu duyan Folko haranın sahibine Beyaz Yele'yi yakalarsa onu kendisine verip vermeyeceğini sordu. Haranın sahibi de dalga geçerek bütün seyislerin önünde Folko'ya söz verdi. Artık Folko'dan mutlusu yoktu. Haranın sahibi ve seyisler gidince Folko, Beyaz Yele'yi bulup yakaladı. Beyaz Yele bir süre Folko'yu yerlerde sürükledi. Ama sonra sakinleşip onun peşinden eve gitti. Folko Beyaz Yele'ye saman verirken Beyaz Yele diğer atların sesini duyup onların yanına koştu. Bahar Yarışları Beyaz Yele sürünün başı olmak için bütün atlarla dövüştü. Yaralansa da pes etmedi. Sonunda amacına ulaştı. Beyaz Yele artık sürünün başı oldu. Ertesi gün Folko'nun kulübesine gitti. Folko hem şaşkın hem de çok sevinçliydi. Atına defalarca sarıldı. Sonra atının yaralı olduğunu fark etti. Yarasını temizledi, karnını doyurması için saman verdi. Folko hep Beyaz Yele'ye binip gezmek istedi. Ama bir hafta boyunca buna cesaret edemedi. Sonunda dayanamadı ve Beyaz Yele'nin sırtına bindi. Ama Beyaz Yele şahlanıp Folko'yu yere attı. Sonra da dört nala koşup oradan uzaklaştı. Folko çok üzüldü ve kendini suçlu hissetti. Beyaz Yele Kayıplara Karışıyor Aradan iki hafta geçti. Beyaz Yele ortalıkta yoktu. Folko uzun zamandır Antonyo'yu da göremediği için iyice meraklandı. Sonunda dayanamayıp Antonyo'nun yanına gitti. Folko ve Antonyo, Beyaz Yele hakkında konuştular. Folko çok üzgündü. Antonyo Folko'yu biraz olsun sevindirebilmek için haftasonu onu şehre götüreceğine söz verdi. Şehirde Bayram Nihayet pazar günü Antonyo ve Folko yola çıktılar. Haralarda mola vererek, yavaş yavaş şehre, Cuzeppe'nin evine ulaştılar. Antonyo ve Cuzeppe Folko'yu bayram yerinde gezdirdiler. Sonra bir de sirke götürdüler. Folko sirkte Beyaz Yele'ye benzeyen bir at gördü. Bunu heyecanla Antonyo'ya söyledi. Daha sonra gösteri bitince gidip ata baktılar ve onun Beyaz Yele olmadığını anladılar. Ama orada haranın sahibiyle sirk müdürünün konuştuğunu da gördüler. Birkaç gün Cuzeppe'nin evinde kalan Antonyo ve Folko eve dönüş zamanı gelince yine yola koyuldular. Atların Efendisi Antonyo ve Folko döndükten birkaç gün sonra Antonyo, hara sahibiyle sirk müdürünün Beyaz Yele için anlaştığını öğrendi. Bu yüzden seyisler yeniden Beyaz Yele'yi yakalamaya çalışacaklardı. Antonyo bir faydasının olmayacağını bile bile Folko'ya haber vermeye gitti. Ama Folko evde yoktu, yine bataklıktaydı. Güzel Bir Rüya Gibi Beyaz Yele sonunda döndü, sürüsünü aradı ama bulamadı. Haranın sahibi ve seyisler de Beyaz Yele'yi aradılar ve sonunda buldular. Beyaz Yele onlardan saklanmak için sazlıkların arasına girdi. Bunu fark eden haranın sahibi Beyaz Yele'yi yakalamak için seyislere sazlıkları yakmalarını söyledi. Rüzgar alevleri kontrol edilemez bir hale getirince sesleri duyan Folko atının alevler için kaldığını gördü. Onu kurtarmak için her şeyi göze aldı. Nihayet Beyaz Yele'nin yanına varınca sırtına binip onu sürdü. Böylece seyislerden kaçmaya başladılar. Sonunda nehir kenarına geldiler. Tehlikeyi fark eden haranın sahibi ve seyisler Folko'yu geri çağırdılar. Ama artık her şey için çok geçti. biraz daha yazsaydınız keşke ama böyle de güzel olmuş teşekkürler 09-04-2018 22:05 özet diyo burasa kitap var ne alaka 18-04-2018 22:18 çok iyi , güzel olmuş. 03-05-2018 07:48 çok güzel olmuş 21-05-2018 18:29 çok güzel tavsiye ederim 23-05-2018 21:15 çok güzel ama ana fikri konusu ve kendi yorumlarınızıda yarsanız bence daha iyi olur 31-08-2018 12:05 çok yardımcı oldu teşekkürlerr ..... 17-12-2018 20:49 çok güzel bir kitapmış 13-01-2019 21:04 gerçekten elinize emeğinize sağlık ama şu emeğe haksızlık ve dalga geçenlerin yorumları atılsın ayrıca kendi düşünceleri değil yazarın ne düşündüğü önemli! emeğiniz iççin tşk 15-05-2019 20:37 ben bayıdım gerçekten uzun olmuş ama gayet güzel bende uzun birşeyler arıyodum zaten 06-11-2019 19:57 hoca okumanızı istemese bu harika kitapla tanışamazdım 02-12-2019 17:41 mükemmel bir kitaptı.herkese öneririm konusunuşu şu şekilde özetleyebilirim; bir balıkçı kulübesinde yaşayan 3 kişi varmış.bunlar folko,kız kardeşi ve ösebyo dedeymiş.folkoç henüz 12 yaşındaymış bu orman onun için büyülü bir yermiş.folko günün birinde çok güzel vahşi bir at sürüsü görmüş.bu sürünün içinde pırıl pırıl parlayan yelesinde tek bir leke olmayan bembeyaz bir at varmış .bu atın annesine ösebyo dedenin eski arkadaşı olan antonyo bakarmış.folko bu ata beyaz yele ismimi vermiş ve bu ata adeta aşık olmuş .hergün onu düeşünüyor ve kendisini ,onu sürerken hayal ediyormuş.bu böyle sürüp gitmiş ta ki beyaz yele ile folko arkadaş olup ,beyaz yele başını derde sokana kadar.bundan sonrasını söyleyemiyeceğim, macera ve dostluk burda başlyor mutlaka okumanızı tavsiye ederim . ya hoca kısa özet istedi de bu öykü kitabı görünüyor burada yazan da kısa kısa hepsini yazmış ben mi yanlış anladım ödevi daha kısa ne kadar yazılır 27-04-2022 17:24 beyaz yele kitabının kahramanları kimler? 03-11-2022 21:39 içindeki hikayeleri ayrı ayrı özetlemeniz çok iyi olmuş elinize sağlık 04-05-2023 22:33 özetleye bilirim hatta/aradan iki hafta geçti. beyaz yele ortalıkta yoktu. folko uzun zamandır antonyo'yu da göremediği için iyice meraklandı. sonunda dayanamayıp antonyo'nun yanına gitti. folko ve antonyo, beyaz yele hakkında konuştular. folko çok üzgündü. antonyo folko'yu biraz olsun sevindirebilmek için haftasonu onu şehre götüreceğine söz verdi."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/beyaz-zambaklar-ulkesinde", "text": "Beyaz Zambaklar Ülkesinde, kurgusal bir romandan daha çok ders verir nitelikte bir kitap. Okuduğunuzda insanı sorgulatan ve okudukça ülkemizi, kendimizi, yaşayışımızı sorgulatan bir eser. Ayrıca ulu önder Mustafa Kemal Atatürk'ün okulların müfredatında okutulmasını istediği bir kitap olması bakımından da önemlidir. Çok etkilenerek, ders alarak okudum. Beyaz Zambaklar Ülkesi bataklıklar ve kayalıklar ülkesi olarak adlandırılan 2 milyon nüfuslu Finlandiya'nın tüm halkın aydınından, köylüsüne, subayından, memuruna, din adamlarından, öğretmenlerine kadar herkesin birleşerek ülkeyi kalkındırmalarını anlatıyor. Beyaz Zambaklar Ülkesi kitabının yazarı Grigory Petrov kitabı baş karakter Snelman'ın ağzından anlatmış ve kitap bölümlerden oluşarak anlatılıyor. Finlandiyalılar 1811 yılına kadar İsveç hakimiyeti altındaydılar. Bütün iktidar, ticaret ve sanat, okullar ve hatta kilise bile İsveçlilerin elindeydi. Yönetici ve aydın kesimi oluşturanlar, öğretmenler, doktorlar, memurlar ve subayların tamamı İsveçliydi. Bu insanlar Finlandiyalılara üstten bakıyorlardı. Bu durum Finlandiya halkının kültürel gelişimini de etkilemekteydi.19. yüzyılın sonlarına kadar kültürel gelişimleri sadece temel okuma yazma becerileriyle sınırlıydı. Fakat Rusya 1808 yılında Finlandiya'nın yarısını ele geçirdi ve Rus Çarı eskiden sahip olunan tüm hakların aynı kalacağı sözünü verdi. Bu olay ile beraber kendi kültürlerini özgürce geliştirme olanağı elde ettiler. Fin kültürünü geliştirmek için önderlik etme görevini Johan Wilhelm Snelman üstlendi. Snelman yeni nesil Fin aydınlarının en parlak temsilcilerinden biriydi. Finlandiya'nın gelişmesi için adeta seferberlik ilan etmişti. Bu göreve öncelikle aydınlarla konuşarak başladı. Onlara aydın olunmanın halka üstten bakmak olmadığını, kendileri ne kadar bilgiliyse halkında öyle olması gerektiğini, öğrendikleri her şeyi halka da anlatmaları gerektiğini söylüyordu. Toplumun alt kesimlerini daha iyi bir hayat kurmak için ne yapmaları gerektiği konusunda eğitmeliydiler. Aydınlardan sonra ise sırada öğretmenler vardı. Yaz boyunca konferanslar veren Snelman öğretmenleri işlerini iyi yapmaları konusunda nasihatler veriyordu. Din Adamlarını da bu hedef doğrultusunda çok önemli kişiler olarak görüyordu Snelman. Dinsizliği halkın sahip olduğu bütün kutsal değerlerin ölmesi olarak tanımlıyor ve bu maneviyat ruhunun ölmemesi adına ve insanların umutlarını kaybetmemeleri adına din adamlarına çok iş düşüyordu. Din adamları çocukları ve gençleri bir araya getirerek, onları etkilemeye ve inanç aşılamaya çalıştılar. Bunu yaparken de zekayı, bilimi ve hayatın zevklerini aşağılayıp küçümsemediler. Yönetimde ise Finlandiya ve Rusya arasındaki anlaşma çerçevesince yeni hükümlerin yazdığı yeni bir anayasa 1816 yılında kabul edildi. Böylece parlamento yeniden faaliyete başladı. Finlandiya'nın her yerinden devlet memurları Helsinki'ye akın ettiler. Böylece İsveçli devlet adamları yerine Finlandiyalı memurlar geçmiş oldu. Snelman'ın memurlara çağrısı ise şöyleydi: Vatandaşlarımızın yasalara saygılı veya daha fazlası olan derin adalet duygusuna sahip bireyler olarak yetiştirilmesi için bize yardımcı olun. En büyük değişimlerden biri ise Ordu'da oldu. İsveçliler döneminde kışladaki askerler içki içer, kumar oynarlardı. Halkla ilgili olan hiç bir konuyla ilgilenmezler ve kaba davranırlardı. Snelman ve arkadaşları bu konuyla ilgili de bir yenilik yaptılar. Subaylara konferanslar vererek askeri eğitimin öneminden bahsettiler. Artık tüm aileler oğullarının askere gidip iyi terbiye almalarını istiyorlardı. Çünkü kışlada bilimden kültüre kadar iyi bir bireyin sahip olması gereken tüm özellikler anlatılıyor, askerler eğitiliyordu. Bu ve bunun gibi birçok özelliğin değişmesi ve gelişmesi bu küçük ülke adına çok büyük adımların atılmasına sebep oldu. En alt kesimden en üst kesime kadar tüm insanlar çok çalıştı. Bataklıklar ve kayalıklar ülkesi olarak adlandırılan Finlandiya'da insanlar kayalıkların üstüne verimli topraklar yerleştirdiler ve buralarda tarım yapmaya başladılar. Üretim yaptılar, okullar açıldı insanlar okumaya başladılar. Bu ve bunun gibi birçok etken sonucu şuan da Finlandiya refah ve eğitim düzeyi çok yüksek bir gelişmiş ülkedir. Yazan: Ilgın Kocaman Beyaz Zambaklar Ülkesinde Kitap Özeti Beyaz Zambaklar Ülkesinde 1923 yılında Sırpça olarak basılmıştır. 1928 yılında ise Türkçe'ye çevrilmiştir. Türkiye ile birlikte pek çok ülkede büyük yankı uyandırsa da ülkemizdeki ününe Atatürk'ün kitabı okuyup beğenmesi ve müfredata konulmasını istemesiyle kavuşmuştur. Atatürk kitabın askeri okullarda ders programına dahil edilmesini istemiş ve uzun yıllar boyumca zorunlu kaynak olarak okutulmuş. 1960 yılında General Cemal Gürsel önderliğinde gerçekleşen askeri darbeden birkaç ay sonra, darbe sürecinde yer alan subayların dünya görüşü ve eğitim seviyelerini değerlendirmek üzerine anket yapıldı. Sizi en çok etkileyen kitap hangisidir? Sorunlusuna askerlerin büyük bir kısmı Beyaz Zambaklar Ülkesinde cevabı vermişti. Kitabın ilk kısmında Petrov'un yaşamından ve Rusya'daki imparatorluğun temellerinin sarsılmış nedenlerinden ve yönetimsel hatalardan bahsedilmektedir. Hatta özerk Finlandiya'yı kapsayıcı seçim mevzuatı ve zorlu doğal ve tarihi koşullarda elde ettiği önemli iktisadi başarılarıyla Rusya İmparatorluğunun üstünde tutmaktadır. Petrov'a göre devlet meseleleri sadece bakanlar, krallar veya devlet adamlarıyla değil ülke topraklarında bulunan her vatandaşı ilgilendiren mesele olduğu ve her vatandaşın ülke sorunları, ülkenin kalkınması vb. konular üzerine düşünmesiyle çözülecektir. Kitapta bataklık ve kayalıklar arasında yer alan, doğal kaynak fakiri bu küçük ülkenin ayağa kalkarak yoksulluktan kurtulması; siyasi, ekonomik ve kültürel açıdan gelişmiş bir refah toplumuna dönüşmesinin hikayesi anlatılmaktadır. Ülkenin ilerlemesi çalışma Şevki ve heyecanıyla dolup taşan, bencillikten uzak insanları, yorulmak bilmeden halkın eğitimine katkıda bulunan toplum önderleri sayesinde elde edilmiştir. Neden Finlandiya? Çünkü Petrov Finlandiya'yı diğer ülkelere göre daha iyi tanıyordu. Uzun süre bu ülkede yaşamış ve her tarafını baştanbaşa dolaşmıştır. Her zaman Finlandiya'ya karşı derin bir hayranlık, sıcaklık ve yakınlık duygusudur. Snelman Finlandiya'nın gelişiminde önemli yere sahip aydınlardan birisidir. Snelman Fin halkının kırılma döneminde önemli görevler üstlenmiştir. Süratle değişen zamanın taleplerine uyum sağlayarak bir fikir hareketine önderlik etmiştir, bu sadece güçlü iradeye sahip insanların yapabileceği bir şeydir. Snelman aydınlara halkın zekasını, vicdanını, irade ve enerjisini uyandırmak ve harekete geçirmenin görevleri olduğunu, halkın düşünme yeteceğini ve yaşamlarını daha iyi bir şekilde kurmak için eğitmenin asli görevleri olduğunu ifade etmiştir. Snelman, Karanlık köşelerde canlı kandiller yaktım ve daha iyi aydınlatmaları için onlara yap takviyesi yaptım sözlerini sık sık dile getirmiştir. İsveç yönetiminin yıllarca Finlandiya'yı karanlığa sürüklediğini devlet kollarına işe yaramaz adamlarını yerleştirdiğini adeta bir zehirli sarmaşık gibi ülkeyi içerden tükettiğini ifade etmiştir. Finlandiya halk oylaması sonucu Rusya yönetimine katıldı. Bu birleşme sayesinde kendi kültürlerini özgürce geliştirme olanağı elde ettiler. Kışlaların yapısını ve toplumdaki kışla algısını değiştirmeye karar verirler. İsveç yönetimindeyken askere gelen gençler okuma yazma bilmemekte ve toplumsal konulardan bir haber davranmaktadırlar. Toplumsal reform ile birlikte bu algı değiştirilmiş kışlalar yeniden şekillendirilerek eğitim ve kültürel alanda insanların kendilerini geliştirebilecekleri kurumlara dönüştürülmüştür. Tatlı kral lakaplı Yarvenin'in ve kötü yollara sapıp sayısız suç işlemiş olan çocukluk arkadaşından da kitapta bahsedilir. Yarvenin ve arkadaşlarının akıllarındaki sınırları kaldırarak işlerini büyütüp ülkelerine nasıl faydalı bireyler olduklarına değinilir. Yarvenin'in çocukluk arkadaşı ise kötü işler yapmasını bir toplumun bireyler üzerinde ne derece etkili olduğu, iyi anlayış ve yaklaşımın bireylerin kaderini belirlediğine değinilir. Aslen İsveçli olan Papaz McDonald'ın fikirlerine de eserde değinilmiştir. McDonald: Din, insanların kalbinde dua etme arzusu, gerçeğe erişme ihtiyacı ve sevgi duygusu uyandırmalı. Basit ve kolay yoldan zengin olma heveslisi bir insan olan vergi tahsildarı din adamına dönülebiliyor. Bizdeki durum içler acısı ve korkunç bir alay konusudur. Bizde havari rütbesine sahip insanlar vergi tahsildarına dönüşüyor. Para biriktirmek, daha çok gelir elde etmek, aylak, tembel ve karnı tok yaşamak dışında kendilerini hiçbir şey ilgilendirmiyor. Onlar insanların kalbinde inanç ateşi yakmaya muktedir değiller. Bunu yapmak istemiyorlar ve yapmıyorlar. Onlar dini cansız dogmalar yığınına, yüzlerce kural, başlık ve önermelerden oluşan inanç gramerine dönüştürmüşler. McDonald, bu sözleriyle tepki çekse de zamanla sözlerinin kıymeti anlaşılacak ve var olan yapıdaki çürümüşlükler bu sözlerin ışığında iyileştirilecektir. Eserde bir devletin küllerinden doğuşuna toplumu oluşturan yapılar tek tek incelenerek şahitlik edilmektedir. Üstten alta doğru başlayan yenileşme ve iyileşme hareketleri sonucunda bataklığa saplanmış olan bir milletin kır çiçeği gibi yeniden doğuşu konu edinilmiştir. Görülen odur ki; değişim ilk olarak kalplerde ve zihinlere başlamalıdır. Toplumdaki her birey gönlündeki ateşi yaktığında koca bir topluluk aydınlanacak ve dış günlere ihtiyacı olmadan kendi ışında büyüyüp gelişecektir. mükemmel bir roman okunması gereken klaskler arasında yer alıyor 21-05-2015 23:53 ben bu kitabı kitap sınavı için okumuştum çok çokkk sıkıcı bir kitap 29-05-2015 20:38 hiç güzel bir roman değil sıkıcı bunaltıcı ............ ay beyaz zambaklar ülkesine bayıldım zz.. 12-10-2015 20:24 gercekten güzel bir kitap cok sıkıcı bir kitap... 20-10-2015 17:27 beyaz zambaklar ülkesinde kitabı bana hediye edildi saçma bir hediye gibi geldi ama kitabın konusu çok hoşuma gitti 20-10-2015 19:41 daha özetini okuyarak çok etkilendim ne olursa olsun mustafa kemal'in önermiş olması tek başına bir okuma nedenidir bence 07-11-2015 00:56 cok güzel bir kitap. 08-11-2015 13:23 kesinlikle okunması gereken bir kitap çok güzel 14-11-2015 18:23 aslında çok güzel kitap olduğu kadar biraz sıkıcı olabilir ama tabikide herkese önereceğim kitaptır 16-11-2015 15:49 kitap güzel ama başlangıcı saçma 19-11-2015 15:20 bu kıtaptan cıkarabılecek cumlelerı bırı yazsın suraya ya okumak ıstemıyom ben 06-12-2015 19:14 çok güzel bir roman😇 12-12-2015 19:21 yorumlara güzel diyen arkadaşlar bende bunun özetini okudum öyle olduğunu düşünmüyorum gerçekçi olun bence bu kitaba güzel diyenler ögretmen olmalılar 15-12-2015 14:31 ilk basta biraz sıkıcı geliyor fakat okudukça okuyası geliyor insanın gayet basarılı bir roman 17-12-2015 15:26 tarih sevenler icin guzel gelebilir ama ben macera seviyorumm yani sıkıcı 22-12-2015 03:22 ne olursan ol ama biraz gerçekçi ol bn bunu sıkıcı buluyorum😔😔😔 27-12-2015 22:06 aslında çok güzel bir kitap . ama sıkıcı olduğu için fazla dokunmuyor 💣🔪🔫 28-12-2015 18:20 bana beyaz zambaklar ülkesinde özeti lazım uzun yada kısa farketmez içinde ana fikir ve konusu olsun yeterli lütfen acil 03-01-2016 11:07 sıkıcı diyen arkadaşlara kısmen katılmakla beraber bu kitabın sürekleyici bir kitap okumak amacıyla okunmaması gerektiği bence açık.bu kitabı okuyanlar az biraz kendilerini vererek okurlarsa kesinlikle çok sayıda önemli bilgi edinip kendilerini geliştirme fırsatı bulacaklardır.üstelik bence bu kitap okuyanlara,milleti için her türlü fedakarlığa hazır insanlar için küçük de olsa bir yerden başlanabileceğini,atılan bir adımın ne kadar önemli olabileceğini gösteriyor.kitapta da dikkat edilebileceği gibi bir insanın ne kadar değerli olduğu ve o tek insanın bile neler başarabileceği görülüyor.bu kitap,kendisini geliştirmek ve yapabileceklerini görmek isteyenler için ciddi şekilde tavsiyemdir. 10-01-2016 13:25 sıkıcı ama toplumun iyiliği için yazılmış bir kitap unutmayalım arkadaşlar 11-01-2016 00:07 gerçeği söylemek gerekirse biraz sıkıcı ama toplumun kalkınması için güzel birşey harika bir sanat eseri 19-01-2016 15:38 ozetini okudum biraz guzel sanki 29-01-2016 20:48 kitap boş zamanlarda eğlence için okunucak bir kitap değildir.derin ve toplum için gerçekten gerekli bilgiler içermektedir.kitabın bölümlerinde sıkça konu tekrarı yapılmaktadır ancak bu tekrarlar kitabın savunduğu düşüncelerin akla iyice işlenmesi içindir.benim tavsiyem okuyun gitsin yaw. 30-01-2016 13:48 cok sıkıcı bir kitaptı beyaz zambaklar ülkesinde özet olarak bence hiç okumayın zamanınızı boşuna harcamayın konusu çok saçma sapan okurken kitabı yırtmak istedim o derece işkence gibiydi 07-02-2016 13:51 kitaplar en iyi arkadaslardir ne kadar sıkıcı olursa olsun hayat merdivenine önüne en onemli basmagı koyarlar onunla guc bulur onunla yasarsin her kitap ozeldir çünkü her kitap beni bana farklı anlatır kitaba sıkıcı deyip bir kenara fırlatmayın bir toplum nasıl kalkınır anlamaya calisin fikirleri,sevgiyi,egitim askini biraz anlam verin 07-02-2016 20:26 bn daha okumadım ama yorumlara baktım yorumların %99,99 u skici kelimesinden oluşuyor benim de kitap sınavım var 21-02-2016 15:22 hayatımda okuduğum en sıkıcı roman😔😔 01-03-2016 09:18 gerçekten kitap güzel ama başları biraz sıkıcı insanın okuyası gelmiyor. ama siz kitabın özetini çok iyi çıkarmışsınız konu tamamen anlaşılıyor. 20-03-2016 20:06 kitabın baş sayfaları çok sıkıcı ama okudukça insanı hecanlandırır 23-03-2016 07:22 kuran-ı kerim'den sonra en çok okunan kitap haline geldi cümlesini okuduğumda gözlerim doldu resmen.o zamanki ruh şimdi nerede... 24-03-2016 19:23 bir ölk müstq qil yaşamaq ist yirs vv lc müst qillik n dir öyr nm lidir.v bu c h td n super kitabdır. 03-04-2016 16:10 başta zorla okumaya başladım çünkü zorunluydu . fakat okudukça ipginiz artiyor ve devam etmek isteği basiyor. kendini milletini oldugun durumu ve olmak istediğin durumu düzeyi sorgulama fırsatı verior. akıcı ve sürükleyici olmasi zevkli kilior bunu . şayet bir millet veya bir toplum doğru kararlar ve kaliteli bir yaşam isteği varsa bu kitaptan çok ders cakartabilir. sifirdan zirveye yükselen bir ülkenin mücadelesi ve sonunda bunun meyvesini hakkıyla ve iradesiyle toplayan bir toplumun hikayesi bu kadar başarılı olabilir. teşekkürler 04-04-2016 01:36 grigory petrov beyaz zambaklar ülkesinde romanını ne zaman yazmış? hangi yıl yani? 04-04-2016 02:31 arkadaşım çook merak ediyor şimdi kütüphaneye gidip bakmaya gideceğiz😘😘 26-04-2016 11:17 ben bu kitabı sınav için okudum ve kitap çok harika bir orman miş teşekkürler herkese👍👍👍 26-04-2016 20:51 hikaye güzel olmasına güzelde çok sıkıcı bir hikaye herkeze teşekür ederim 26-04-2016 20:56 bence on numara bir kitap herkese tavsiye ediyom 02-05-2016 14:18 kitap okuma yarışması için okudum yarım altın kazandım 20-05-2016 20:34 bu benim fikrim ama valla okuyamaıdm kitabı o kadar sıkıcı yani öğretmen ödev verdi özetini çıkarcaksınız diye yarın vermem lazım bu yüzden şuan özeti yazıyorum hiç bana göre değil ve ayrıca hiç sürükleyicide değil tavsiyem değil : 23-05-2016 20:45 aşırı sıkıcı iğrenç bir kitap. kitabı okurken sanki felsefe sorusu çözüyon okadar sıkıcı 30-05-2016 18:13 gayet güzel ilk baslarda sıkıcı bi kital ama daha sonradan fin halkınin gelişme sürecinde verdigi çaba ve gayret etkileyici. 27-06-2016 23:51 kitap okumayı bilmeyen arkadaşlar kitabı sıkıcı bulmuş galiba.düşünün bir kere büyük deha atatürk bu kitabı askeri okullarda okutulmasını istemişse vardır bir gerekçesi degilmi ben okumadım ama okuyacağım çünkü merak ediyorum yapılan yorumlara da kulak asmıyorum., 21-08-2016 13:32 hala okumamış olmanın üzüntüsü içindeyim 30-09-2016 15:07 bende okuyacam kitabı okumak üzereyim 10-10-2016 21:06 ılgın kocaman arkadaşımıza çok teşekkür ederim acil olarak beyaz zambaklar ülkesinde kitap özeti gerekiyordu imdadıma yetiştiniz okumak isteyenlere nok olarak söylemem gerek aşırı sıkıcı bir kitap bir haftadır okumaya çalışıyorum her defasında uyuya kalıyorum hiç tavsiye etmem 16-10-2016 05:54 ertelenen bir kitap oldu benim icin ozetine bakayim belki okuma istegim gelir dedim iyice sogudum,sıkıcı... 16-10-2016 20:23 kadınlar kolu olarak okumamız tavsiye edildiği için okudum şunu söylemek isterim atatürk muhasır medeniyetler seviyesinden bahsettiğinde ulus olarak çok çalışmamız gerektiğinden bahsetmişti bu kitabı tavsiyesi boşuna değil örnek almamız dersler çıkartmamız içindi kitap okumaktan aciz yada kitapları sıkıcı bulacak zekaya sahip insanlarla ancak bu kadar oluyor ama çok şükür ki okumanın önemi her gecen gün daha çok anlaşılıyor kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum çıkaracak çok ders örnek alınması gereken çok konu var 22-11-2016 22:53 gerçekleri yazdiğı için mi sıkıcı buldunuz ödev olduğu!içinmi bilmiyorum ama. ülkemiz neden geri kalıyor anladım sayenizde.... 23-11-2016 17:15 finlandiya'nın eğitimdeki başarısını görünce bu kitabı merak etmemek mümkün değil. özellikle atatürk' ün bu kitabı okuyup hayran kalması... tek solukta okuyacağıma eminim. 02-12-2016 18:31 kitabı okuyanlar okumaya üşendimde bana kitap özeti verirmisiniz 12-12-2016 18:26 kittap ssınaavvı olalarr ssınavdaa nne çııkttı bbizziim yyaarınn sıınav var 21-12-2016 20:29 arkadaslar siz kendiniz ozetini cikattiysaniz fotosunu attiniz 31-12-2016 10:55 çok güzel ama sıkıcı 05-01-2017 10:10 ben ödev için girmiştim ama çok beyendim özeti yazan kişinin eline sağol iyi ki yazmışsın ben beyendim 😊😊😊 05-01-2017 22:13 bence çok eğlenceli bir kitap 11-01-2017 19:42 ben bu kitabi bilseydim hic okumazdim :-( 07-02-2017 19:43 odevim icin okudum ama iyi 09-02-2017 17:47 atatürk'ün okunmasını istediği kitaplardan biri.düşünmeden bir an önce okunmalı !! 28-02-2017 09:57 gercekten cook sıkıcı ama guzel bir kitap 09-03-2017 22:19 ilk başı berbat sonrası güzel 10-03-2017 15:54 okunması gereken kitaplardan. 10-03-2017 18:49 ben kitabı az önce okuyup bitirdim. özetini de şöyle bir okuyup pekiştirdim... bu ülkenin fakir insanlarına umut olmanız dileğiyle... 03-09-2017 14:40 sıkıcı bulanlara; uyduruk amerikan tommiks, teksas, swing, zagor kitaplarını serbestçe okur, yozlaşır, itaatli suya sabuna dokunmayan sadakatli birey olur rahat edersiniz . o kadar dimi ya 12-09-2017 10:27 ilk kitabım 3defa okudum 29-09-2017 18:28 açıkçası bende sınav için okuyacaktim ama yorumlar 😐 ve özeti de biraz sıkıcı gibi 🙆 ben macera kitaplarını seviyorum 🙎 01-10-2017 20:16 beyler bu kitap tarih ile ilgili olup mukemmel ogütler veren bir kitap sevmeyenlere bu kitabi anlayarak okuyup tekrar okumalarini rica ediyorum ben cok mukemmel buluyorum okumakta fayda var. 11-10-2017 21:06 kitap çok güzel insana vatan, millet yani manevi değerleri aşılayan, bir milletin uygarlık düzeyine gelmesi için ülke içinde bulunan tüm aydınların seferber olmasıyla...bataklığı cennete dönüştüren bir avuç vatanseverin akıl almaz devrimidir. 04-11-2017 11:18 bence çoook sıkıcı bir kikap sınav mecburetiyle okudum 02-12-2017 11:42 ya bir kitap bu kadarmı sıkıcı olur kitapta 30. sayfaya kadar okudum hiçmi sürüklemez bir kitap 07-12-2017 23:10 hayatımıza yön verecek olan kitaplar arasında olduğunu düşünüyorum .elverişsiz ve imkansızlığa rağmen oturup hallerine acımak yerine çalışarak el birliğiyle sen, ben demek yerine biz diyerek hep birlikte çalışıp birbirlerine bir şeyler katıp ülkesinin refahını geliştirmeye çalışan finlandiya halkını anlatır. bize de hocamız sınav için önermişti iyi ki önermiş .büyük bir zevkle okudum 10-12-2017 16:51 sıkıcı bulanlar savaş veren kendilerini vatanlarına adayanları anlayamamışlar...hayat hep gülmek eğlenmekten ibaret değil..atamın önerdiği bir kitap yok olmak üzre olan bir toplumun ayaklanıp bugün örnek alınan hale gelmesi..çok çabuk tüketen okumayan araştırmayan bir toplum olduk ne yazıkki... 10-12-2017 18:59 yarın bu kitaptan sınav olucaz offff çok sıkıcı 13-12-2017 18:14 biraz daha kısa olsaydı iydi 13-12-2017 19:47 yukarıda ki yorumların büyük çoğunluğu; bu kitabın neden okunması gerektiğini apaçık ortaya koyuyor. sadece ödev yapacağım, roman beni uçursun daldan dala kondursun hayal aleminde yaşayayım diye okuyan arkadaşlar bir kez daha vatansever nasıl olunur sorusunu her sayfada kendilerine tekrar tekrar sorarak okusun bence , 14-12-2017 14:45 daha nasıl gerçekçı olunur ki.. kurgu değil gerçek..magazinsel olsa hiç sıklımazdınız eminim.. 19-12-2017 20:41 kitap gayet iç açmayıcı 20-12-2017 11:58 hayatımda gördüğüm en sıkıcı kitap. başlarında iki sayfada bir uykum geldi sonlara doğru hakkını yemiyeyim akışkandı. ben tarih öğrencisi olduğum için ders sınavında çıkacağı için okudum. okuyana kadar da öldüm😣 24-12-2017 18:36 şu anda bede okuyacağım bıraz sıkıcı ama malesef zorunlu yarın sınavımvar bu kitaptan 25-12-2017 22:51 bence insanların birbirini daha iyi anlayacagı bir roman 05-01-2018 00:26 gerçekten 1.sayfasından 10. sayfasına kadar aynı konudan bahseden, 50 sayfa boyunca bir adamın toplantıda konuştuklarını anlatan bunaltıcı sıkıcı bit kitap. sonlarına doğru konuyu toparlasada gerçekten çok skici 07-01-2018 12:26 neresi sıkıcı en güzel kitap 10-01-2018 19:52 paşam okumamızı önermiş tavsiye etmiş türk gençliğine sözünü dinlemek düşer neden finlandiya olamadık diyenlere bazı yorum sahipleri örnek gösterilebilir 18-01-2018 03:46 atam türk gençliğine ne kadar güveniyormuşki bu kitabı önermiş şimdikilerde gençleri çocukları susturma derdinde 21-01-2018 18:30 çok güzel bir yazardır kendisi ben kitabı hiiç sevmedim anca tarihten bahsedip duruyor yaa ama yazarının seviyorum ben bu kitapla yarışmaya katıldım türkiye 2. oldum ve kupa verdiler ve de tam altın verdiler ..... ben başarırım diyorsanız her şeeyi başarırsınız iye düşünüyorum.... 26-02-2018 14:29 bu kitap biraz sıkıcı bazı yeri güzel 😊 04-03-2018 21:10 neresi güzel çok sıkıcı ve uzzun 04-04-2018 15:12 klask severlere önerim 15-04-2018 19:32 arkadaslar cook guzel bir kitap herkezin okumasini oneririm.. 29-04-2018 21:21 çok güzel .bilgilendirici bir kitap 01-05-2018 19:06 güzel ama daha iyi olabilirmiş. özet için tşk ederim 10-05-2018 21:51 bende sinav için okudum normal kitabı çok sıkıcı 27-05-2018 21:58 hikaye guzel ama sıkıcı 12-07-2018 16:14 birtakım sosyal mesajlar veriyor vermesine de öyle çok da bişey değil yani.. okuyup bitirebilmek için gerçekten çelik gibi sabır gerekiyor.. 26-09-2018 15:23 sıkıcı değildi bence insanın içindeki napolyonların , robinsonların ortaya çıkmasına yardım eden bir kitap okuduktan sonra kendime \"ben neden yapamayayım?\" sorusunu sordum ve cevabını bulamadım çünkü inanırsam gerçekten yaparım , yaparız ülkemiz için kendimiz için en iyisini istiyorsak çaba sarfetmeliyiz. kitap bana \"yapabileceklerimin\" olduğunu gösterdı. 07-10-2018 22:09 bir tek insanın çabasıyla ülke domino taşı gibi birbirini etkilemiş atatürk de bu etkiyi, o zor şartlarda kendi ulusu için çabaladı ya gelinen nokta içler acısı umut ediyorum ki yeniden doğuş olsun bu ülkede.. 10-10-2018 00:21 yiyeceklerinde en sevdiklerimiz zamanla bize zarar verenlerdir.kitaplarda eğlenceli aşklı ihtiraslı alavereli dalavereli olunca güzel geliyor eğitici olunca sıkıcı geliyor diyen arkadaşlara yazdım 07-11-2018 06:18 bence dünyanın en güzel kitabı kesinlikle hiç kimseye önermiyorum hayatımda bu kadar sıkılmamıştım haytımdan 1 saat çalındı geri verin sıkıcı bir kitap olmasından bahsedilmiş sürekli fakat burda verilen olaylardan çok mesajlara bakmak gerek.öyle can sıkıntısından oturulup okunulacak bir kitap değil.anlatılanları anlayamayacağını düşünen lütfen okumasın ve skici diye yorum yapmasın 03-12-2018 21:59 berbat ötesi berbat hayatımda daha beter bir kitap okumadım okumamda işşallah nefret nefret nefret ettim...berbat... 17-12-2018 17:32 sıkıcı. bir. kitap😑 08-01-2019 19:47 çoooook sıkıcı ama konusu güzel 12-02-2019 21:05 bir öğretmen olarak bu kitabı severek okudum. özellikle eğitimcilerin okuması gereken, ufuk açıcı ve farkındalık yaratan bir kitap. yarın sınavımız var :sss o yüzden bakmaya geldim bu ara buraya gelnce tekrardan aradan 5 sene gçmiş olur :ss 11-11-2019 21:07 ingizce ödevim için okudum ders alınması gereken bir kitap ülkemizi geliştirebiliriz. 08-12-2019 11:39 sırf ödev diye okudum berbat bir kitap 16-10-2020 10:22 ödev için almadım fakat bence hiç sıkıcı değil aksine herkesin okuması gereken bir kitap bir çok lask okmuş biri olarak söylüyorum aralarındaki en güzellerden biri küçük bir suominin nasıl dev bir eğitim merkezine dönüştüğü anlatılıyor 15-01-2021 16:09 çok akıcı değildi bence 21-01-2021 13:41 kesinlikle okuduğum en saçma mantıksız bi o kadar da sıkıcı bunaltıcı bir kitap kitap 29-01-2021 18:21 ülkemizin ve ülkelerin gelişmesi için yanlışa yanlış diyebilen, kendini ve vatanını geliştirmek için emek veren bilinçli bir halka ihtiyacımız var. ben tek başıma ne yapabilirim dememek lazım. o zaman bilinçsiz, umursamaz bir halk oluruz. hükümetin kaderi halka, halkın da kaderi hükümete bağlıdır. karşılıklı bir durumdur bu. tek bir konuşma sayesinde bile insan hayatını degistirmeye karar verebilir. mesele bakış açısını değistirebilmekte. eğer bakış açımızı değiştirebilir. ve bunu başka insanlara da aşılarsak durum çok farklı olabilir. kitapta bahsi geçen yumurtacı çok hoşuma gitti. pazarda yumurta satan bir adam etkilendiği konuşmalar sayesinde bakış açısını değiştirmeyi başardı ve sonucunda hem kendi hem de vatanı için çok önemli şeyler yaptı. 07-02-2021 14:31 atatürk'ün askeri okullarda okutulması zorun dediği bir kitap. bence yalnız askeri değil tüm okullar,ögretmenlerin ve anne babaların okuması gereken çok değerli bir kitap. finlandiya eğitim olarak neden dünyada bir numara olduğunu hep merak etmiştim. başarılarının tüm sırlarının açıklandığı bu kitabı yalnız okumak değil hayata geçirmeyide becerebilsek keşke. ne biliyim ben beğenmedim.diyolag olarak: - ne kadar seviyorsunuz yüzdelik dilim olarak? - yüzde 1. o da o kadar emek verilip yapılmasına verdim.😑 begenmedimmm. o kadar okudum bunaldım. 14-08-2021 17:31 56 yıl önce, mezun olurken ögretmenlik diplomamızın yanında okul müdürümüz bir genç ögretmenlerin tümüne beyaz zambaklar ülkesinde isimli bu kitabı armagan olarak vermisti. o zaman okudugumda degerini pek de algılayamadıgım bu eseri 56 yıl sonra tekrar okuyunca, osmanlı'nın bıraktıgı yoklar ülkesi anadolu'da bir finlandiya yaratılabilecegini atatürk'ün kavramıs oldugunu daha iyi anladım. aklıma hemen ismail hakkı tonguç ve köy enstitüleri projesi geldi! atatürk'ün ömrü uzun olsaydı ve anadolu'nun hemen her kösesine mantar gibi dikilen bu kutsal kurumların devamı gelseydi türkiye'nin bugün ne hale gelmis olabilecegi geldi bir an gözümün önüne... 11-04-2022 17:42 özeti sıkıcı olunca kitap sıkıcı gibi geliyor olabilir ama yine de okunması gereken ve hiç sıkıcı olmayan bir kitap sizede öneriyorum.(ben 7. sınıfım ve çok beğendim. ) 10-05-2022 22:55 açıkçası zor okudum aslında harika bir roman ama belli bir kültürel bilgi gerekiyor yoksa hem anlaması zor oluyor hem de okuması çünkü kitapta geçen karakterleri deyimleri bilmiyorsunuz ve birden hikayeden kopuyorsunuz 12-09-2022 11:52 romandan daha çok ders kitabı gibi hatta tarih kitabı gibi alıp okuyacaksanız bunu bilerek okuyun finlandiyanın gelişimini ele almış ders anlatır gibi anlatıyor sürükleyicilik yok yaptıkları etkileyici ama okuma keyfi olarak çok kötü bir kitap 28-11-2022 22:38 kitabin girisi cok ilginc bugunden bakinca. ataturk'un tavsiye ettigi kitap, bugun ataturkculuk savunuculunda bulunanlari tarumar ediyor. moskova'daki devlet tiyatrosunun mese agacindan yapilan temellerinin yuz yil sonra binayi tasiyamayacak duruma gelerek, duvarlarda catlaklar olusturmasini ve bir sey yapilmazsa duvarlarin ve binanin cokecegi metaforunu kullanarak, uluslar da gecmiste kurulduklari temelleri degistirmezlerse, bu binalar gibi cokuyorlar, cokecekler diyor. ataturk'culuk temelleri artik ulkeyi tasiyamiyor diye anladim ben de. tek basina bir kurt sorunu bile bunu anlatiyor bize. okunsa cok sey ogreten kitaplardan, okumaniz dilegiyle. 20-02-2023 16:14 aslında sıkıcı bir kitap ama içerik olarak örnek alınabilir sanırım o yüzden tavsiye ediyorlar yoksa okunacak türde bir roman değil"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/beyhude-omrum", "text": "Mustafa Kutlu'nun Beyhude Ömrüm kitabındaki hikayede geçen köy, dağ başında, köy kurulacak bir yer olmamasına karşın havası ve çeşmesinden akan suyuyla güzel bir yerdir. Yüksekte olduğu için her tür sebze ve meyve yetişmez. Yetişen sebzeler de çeşme suyundan çekilen sular yoluyla yetişmektedir. Hikayenin kahramanı Gülpaşa Çavuş'un oğludur. Babası savaşta çok cengaver olmasına karşın orada yakalandığı hastalıklar sonrası köyüne döner döndükten kısa bir süre sonra vefat eder. Gülpaşa Çavuş'un oğlunun bir tarlası vardır. Yığma duvar çekili, kasabaya giden yolun kıyısındaki çukurda. Tarlalar çukurda ve kıraç olduklarından ürünler verimsiz. Yine de iri taneli buğdaylarıyla görkemli ürünler alabiliyorlar. Çavuş'un oğlu, birgün sigarasını yakıp dinlenmek üzere gölgeye çekildiğinde ıslak kayayı fark eder. Aslında hep orada durmakta olan bir kayadır bu fakat bu kez farklı bir şekilde göze çarpar. Kaya daima ıslak ve yosunludur, zaten bu yüzden adı da Islak Kaya'dır. Çavuş'un oğlu bu kaya üzerine düşünürken birden aklına bu kayanın altında su olabileceği ve hayalindeki cennet gibi bahçeyi buraya kurabileceği gelir. Askerde tattığı üzüm ve narı belki de burada yetiştirebilecektir. Bu düşünceyle sevinç içerisinde kayanın dibini kazmaya karar verir. Bu fikrini gerçekleştirebilmesi hayli zordur fakat bir kere kafaya koymuştur. Harman sonu düğünü olacak kızı, işlerin yetişmesi, kaynatasının itirazı, aralarının bozuk olduğu muhtar, köylünün konuşması, kanunlar derken pek çok engeli kafasından geçirir ve hepsinin üstesinden geleceği inancıyla yola koyulur. Bu konuyu babasının arkadaşı olan ve her şeyden haberdar olan Berber Hacı'ya danışır. O da kendisine destek verip bir sakınca olmadığını söyleyince gerekli alet edevatı toplayıp Islak Kaya'nın başına geçer. Ferhat misali kazmayla kayayı delmeye çalışır. Köy sakinlerinden Deli Derviş adında, kimilerinin deli, kimilerininse derviş kabul ettiği bir zat vardır. Köyün imamı Emrullah Hoca himayesinde kimseye zararı dokunmayan bu zat, Çavuş'un oğlunu kayayı delmeye çalışırken gören ilk kişi olur. Niyeti o söylemeden anlar ve o da duasını edip gider. Yine onu kayayı delmeye çalışırken görenler arasında Çerçi Cemil ve Tahsildar Atıf da vardır. Gülpaşa Çavuş'un definecilik geçmişi bulunduğundan oğlunun da define aradığını düşünürler ve bu haberi köye yaymak için hareket ederler. Gülpaşa Çavuş ile nişanlısı Zeynep, beşik kertmesi olmasına karşın birbirlerini sevmişlerdir. Ancak Muhtar Halil'in de Zeynep'te gözü vardır ve kızı sıkıştırmaya kalkar. Bu sebepten dolayı Gülpaşa Çavuş'tan meydan dayağı yer ve bu olaydan sonra iki aile arasında husumet başlar. Çerçi Cemil gelip de define haberini verince Muhtar Halil de ıslak kayanın altını kazmaya karar verir. Gece yarısı Muhtar Halil ile Çerçi Cemil ıslak kayayı kazmak için epey uğraşır fakat umduklarını bulamazlar. Bu olay, Muhtar Halil'i iyice çileden çıkarır ve Çavuş'un oğlunun başına bir çorap örmek ister. Köyde onun define aradığı haberini herkese yayar. Ama bundan da umduğunu bulamaz, Çavuş'un oğlu kazmaya devam eder. Ancak kazı sırasında çok zorlandığı da olur, dinamit kullanarak patlattığı da. Sonunda amacına ulaşıp suyu çıkarır. Artık cennetten bir köşe saydığı bahçe idealine kavuşması mümkündür. Yaz gelip de oraya istediği bahçeyi kurmaya çalışınca Muhtar Halil yeniden harekete geçer. Üstelik Çavuş'un oğlunun kayını Şahin, Muhtar Halil'in kızıyla İstanbul'a kaçmış, husumet bir kat daha artmıştır. Muhtar Halil akrabalarını toplayarak Çavuş'un oğluna bu yeni kurduğu bahçede dayak atar, yataklık hale getirirler. Bahçenin nöbetini tutma işi de Deli Derviş'e kalır. Bahçe gerçekten görenleri hayran bırakacak cinstedir. Her tür sebze ve meyveyi yetiştirir. Bir tek narı yetiştiremez, üzüm de istediği gibi değildir ama onun dışında her şey çok güzeldir. Muhtar Halil, zorbalığını mahkemeye de taşır ve bu bahçenin kendisine ait olduğu iddiasıyla Çavuş'un oğluna dava açar. Buradan da umduğunu bulamaz ve davayı kaybeder. Aynı dönemde Muhtar'ın iki oğlu da İstanbul'a kaçar. Aslında pek çok kişi, zengin bir geleceğe sahip olma umuduyla İstanbul'a kaçmakta ya da göçmektedir. Gençlerin bir bir İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlere taşınmasıyla köyün de eski havası, tadı kalmaz. Çavuş'un oğlu ise bunlara aldırış etmez, o, kurduğu cennetten bahçesine adeta aşıktır ve tüm meşgalesi de onu güzelleştirmektir. Bazıları onun tüm ömrünü bu uğurda boşu boşuna harcadığını düşünse de o halinden memnundur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/beyoglu-rapsodisi", "text": "Beyoğlu Rapsodisi üç arkadaşın hikayesini anlatmaktadır. Kenan, Nihat ve Selim... Birbirlerinden çok farklı olan bu üç arkadaş aslında diğer bir yandan da birbirlerine çok benziyorlar. Bu arkadaşlar Galatasaray Lisesi'nde okuyorlar ve okulun izci takımında tanışıyorlar. Kenan ve Selim'in maddi durumları oldukça iyidir. Nihat için aynı şeyler geçerli değildi. Kenan ve Selim lisede harçlıklarından bir kısmını Nihat'a verirlerdi. Yıllar sonra bile görüşmeye devam ettiler. Kenan Hukuk Fakültesi'ne rahatlıkla girmiş, stajını da amaçlamasına rağmen avukat olamamıştı. Onun yerine babasının sigorta acentesinin başına geçti. Girişimci ruhu sayesinde çabucak alışmıştı mesleğine. Nihat ise annesini çok küçük yaşta kaybetmiş, babası bir matbaada ustabaşı olarak çalışmaktadır. Nihat şanssız bir çocuktu büyüdükçe de bu şanssızlığı onu terk etmemişti. O da matbaada çalışmış daha sonra Selim ile Kenan'ın yardımlarıyla bir kitap dükkanı açmıştır. Sonra da Melek adında bir sözde yazarla tanışıp evlenmiştir. Kenan ve Selim'e iyi davranmayıp Nihat'ı da ezmeyi başarıyordu. Ne yazık ki Nihat çok saf olduğu için Melek'in davranışlarını alttan alabiliyordu. Biraz Selim'den bahsedelim. Selim Mimarlık Fakültesi'ni bitirdikten sonra babasının tekstil fabrikasının başına geçmiştir. O da Kenan gibi kendi mesleğini yapmamış baba mesleğini devam ettirmiştir. İşlerini geliştirmiş AZYA adında bir mağaza açmıştır. Selim de Gülriz ile evlenmiş, Burç adında bir çocukları olmuştur. Burç, down sendromlu bir çocuk olarak doğmuştur. Bu duruma alışmaları çok zor olmuş ancak Nihat'ın Burç'a yakınlığı daha iyi sonuçlar vermiştir. Nihat her zaman Kenan ile Selim'in yanında olmuş, onlara her zaman destek vermiştir. Şimdi gelelim başlarına gelen felaketi anlatmaya. Kenan hayatını dolu dolu yaşamış, aklına gelen her şeyi yapmış, kadınların hayır diyemediği -ki Kenan'da kadınlara hayır demiyordu- bir erkekti. Bir ara Nihat'ın fotoğraf çekimleriyle ilgili verdiği bilgilerle yani öğrettikleriyle fotoğraf galerileri açmaya başlamıştır. En son galeride Melek ve yanında iki arkadaşı vardı. Selim ve Nİhat ile tanıştılar. Selim kısa tombul adamı umursamamış, yanındaki Rus güzel Katya'dan etkilenmişti. Katya'nın ise dikkati konuklarıyla ilgilenen Kenan'da idi. Gece bitmiş galeriye ilgi büyük olmuştu. Ertesi gün ise ne bir haber ne bir görüntü vardı. Kenan'ın buna morali çok bozulmuş kendini çok kötü hissediyordu. Selim ve Nihat'la buluştu. Öldükten sonra kendisinin unutulacağını kendisini hatırlatacak bir ailesinin bile olmadığını anlatıyordu. Nihat'tan hemen bir öneri gelmişti. Kenan'a Beyoğlu'nda işlenen cinayetlerinin fotoğraflarını çekmesini önermişti. Galerinin adı da ''Beyoğlu Cinayetleri'' olacaktı. Selim ne kadar itiraz etse de Kenan'ın aklına yatmıştı bu fikir. Cinayet fotoğrafları Kenan'ın arkadaşı Başkomiser Cüneyt'ten karakolun çatısını yaptırmak karşılığında alınacaktı. Dekorlar hazırlanacak mankenler ayarlanacak ve fotoğraflar aynı şekilde çekilmeye başlanacaktı. Selim bu işten uzak duruyordu ama mekan sıkıntısı çeken arkadaşına babasının vasiyetiyle yıktırmadığı Bayoğlu'ndaki dört katlı binayı verdi. Kenan kira ödemek istese de Selim arkadaşından kira alamayacağını, bunun lafı bile olmayacağını söylüyordu. Katya da onlarla çalışacaktı. Bir gece hep birlikte Katya'nın arkadaşının barına gittiler ve sarhoş oldular. Bu halde eve gidemeyecekleri için hepsi fotoğrafların çekildiği stüdyoya gitmeye karar verdiler. Stüdyoya gidince Selim Kenan ve Katya bir şişe daha şarap içtiler. O gece Selim, Katya ile Kenan'ın ilişkisini öğrenmişti. Geçen günlerde Selim kendi işiyle ilgileniyor, Kenan ve Katya çekimlere devam ederken Nihat'ta onlara yardım ediyor, Nihat'ın sahaf dükkanına Melek bakıyordu. Bir gün Kenan fotoğraflarda bir şey fark etmişti. İki cinayet yerinde de aynı afişten vardı. Cinayetlerin ilişkili olduğunu ve aynı kişi tarafından yapıldığını düşündü. Hatta buna inandı ve Selim ile Nihat'a anlattı. Bu işin peşini de bırakmayacağını söyledi. Kenan artık kendine daha büyük, daha kalıcı bir ölümsüzlük formülü bulmuştu. Polisten, herkesten gizli cinayet yerlerini gezdiler. Üstelik kendilerini polismiş gibi tanıttılar. Selim'de bu ziyaretlere katılıyordu. Katil olarak suçlanan kişilerle görüştüler, kendi katil tahminleriyle de bir görüşme ayarladılar. Ne yazık ki bu görüşmelerden tekine Nihat arkadaşlarından önce gitmiş ve dayağı yemişti. Neyse ki Kenan ile Selim zamanında yetişti ve adamı güzelce sorguya çektiler. Bütün soruşturmalar sonrası hala bir sonuca varamamışlardır. Tek bildikleri kurbanların ikisi sevgilidir. Kartal uyuşturucu bağımlısı ve sevgili Aysun'u da bu pisliğe bulaştırmıştır. Aysun'un eski sevgilisi asla katil olamazdı. Kartal'ın çevresi pek tekin değildi ve alacaklısı olan adam katil olabilirdi. Belki de uyuşturucu bağımlısı olan arkadaşlarından biri. Kartal öldürüldükten sonra Aysun bu işin peşini bırakmamış ve katilin kim olduğunu bildiğini söylemişti ancak elinde bir kanıt yoktu. Katilde Aysun konuşmasın diye onu öldürmüştü. Selim bu hikayeden yanaydı ama Kenan bu kadar basit olmadığını düşünüyordu. Bu kadar basit olamazdı. O yüzden bu işi sonuna kadar götürecekti. Aysun'a gelen mektuplardan birini buldular. Mektup Fransa'dan Catherina adlı bir kadından gelmişti. Catherina mektubunda Aysun'u tehlikelere karşı uyarıyordu. O insanların çok tehlikeli olduğunu ve uzak durmasını söylüyordu. Kadının bu cinayetlerden haberi olmadığı ortadaydı ve Kenan ile Selim, Aysun'un akrabasıymış gibi kadına yeni bir mektup yazmışlardı. Şimdi mektuba bir cevap bekliyorlardı. Bu sürede Kenan çekimleri dahi unutmuş sadece cinayetleri düşünüyordu. Ellerindeki her şeyi değerlendiriyor, katilin kim olabileceğini düşünüyordu. Çekimlere devam eden Katya ise sevgilisinin başına bir şey gelmesinden, psikolojisinin bozulmasından korkuyordu. Selim ile Nihat'ta üzülüyordu. Mektubun cevabı gelmişti. Kenan defalarca okumasına rağmen ipucu sayılabilecek hiçbir şey bulamamıştı. Sonunda bu işin peşini bırakacağını söylemişti. Herkes rahat bir nefes almışken ertesi sabah Kenan Fransa'ya gideceğini Selim'e bildirmişti. Gidip Catherina ile konuşacaktı. Selim beklemesini, beraber gidebileceklerini söylemişti ama Kenan çoktan uçak biletini almıştı. Selim'in Fransa'daki çalışanının yardımıyla Kenan kadının adresini bulmuştu. Kenan gelişmelerden Selim'e bahsetmiyor hatta aramıyordu bile. Catherina'nın öldüğünü, kadının sekreterine Kenan'ın çok kaba davrandığını hatta kadının cinayete kurban gittiğini söyleyip otopsi istemesini çalışanından öğrenmişti. Çalışanı ise kadının 90 yaşında olduğunu ve bu ölümün şaşırılacak bir şey olmadığını söylüyordu. Hatta Kenan otopsi yapılıp yapılamayacağını sormuştu. Selim'in çalışanı ise bunun mümkün olmadığını söylemişti. Kenan ertesi gün konuşmak, olanları anlatmak için Selim'i stüdyoya çağırmıştı. Selim merak içinde stüdyoya gitmişti. Kenan her şeyi anlattı. Katil Selim'di... Selim ise inkar ediyor, Kenan'ın nasıl böyle düşünebildiğini söylüyordu. Kenan en başından tek tek anlatmaya başladı. Selim'in babasının gençlik yıllarında hiçbir serveti yoktu. Sadece terzi çırağıydı. Savaş zamanında Rusya'dan Türkiye'ye kaçanlar olmuştu. Bunlar arasında Rus komutanda vardı. Karısı ve iki çocuğuyla gelmişti Türkiye'ye. Geri dönemeyeceğini biliyordu ama Türkiye'de de kalamazdı. Güvendiği bir asker arkadaşıyla kızı Catherina'yı Fransa'ya okumaya göndermişti. Ailesiyle birlikte Beyoğlu'nun yıkık dökük binalarından birinde kalıyordu. Burada Selim'in babasıyla tanışmıştı. Komutan geçinmek için yanında getirdiği çok değerli mücevherleri Selim'in babasına göstermişti. Selim'in babası mücevherleri görünce kendine iyi bir hayat kurabileceği düşüncesiyle komutanı, karısı ve küçük oğlunu öldürdü. Fransa'ya giden Catherina ise ailesinden bir daha haber alamamıştı. O zamanın durumuna bakılırsa çok fazla üstünde durulmamıştı. Yıllar sonra Catherina Aysun ile tanışmış, İstanbul'da yaşadığını duyunca olan biteni anlatmıştı. Aysun'dan ailesi hakkında bilgi toplamasını, onlara neler olduğunu araştırmasını istemişti. Aysun başarmıştı... Catherina'nın ailesini Selim'in babasının öldürdüğünü öğrendi. Uyuşturucu bağımlısı olan Aysun ve sevgilisi Kartal, Selim'e şantaj yapıyorlardı. Selim her ay düzenli olarak iki sevgiliye para veriyordu. Bir gün Aysun İstanbul'da değildi, Kartal'ın da uyuşturucuya ihtiyacı vardı ama parası yoktu. Arkadaşından borç istedi. Arkadaşı önceki borcunu ödemediğini söyleyip vermedi. Parayı Selim'den istedi ama Selim daha zamanının gelmediğini, veremeyeceğini söyledi. Belki Kartal'ın evinin adresini aldı, belki de Kartal'ı takip edip o şekilde öldürdü. Sevgilisine deli gibi aşık olan Aysun katili biliyordu ve çıldırmış gibiydi. Çok geçmeden Selim onu da öldürmüştü. Sırada Catherina vardı. Babasının cinayetlerini Aysun'dan öğrenen Selim Catherina'yı bulmaya çalışıyordu. Bu yüzden Katya'ya sürekli 1920'li yıllarda Türkiye'ye kaçan bir yakınının olup olmadığını soruyordu. Aysun'un posta kutusunda bulduğu ipucuyla aradığı kişiyi de bulmuştu. İş için Fransa'ya yaptığı ziyarette Catherina'nın adresini bulup boğarak öldürmüştü. Kendisinin yazdığı mektuba da Catherina'nın ağzından yazmıştı. Çünkü Catherina'nın sekreterinin böyle bir mektuptan haberi yoktu. Kenan bunları anlatırken Selim karşı çıkıyor, arkadaşının psikolojisinin bozulduğunu söylüyordu. Kenan anlatmaya devam ediyordu. Tek şey aklına takılmıştı. Komutan ve ailesinin cesetleri nerede olabilirdi? Düşündükçe onu da bulmuştu. Bunları anlatırken binanın bodrumuna inmişlerdi. Selim'in babasının arabası yoktu o zamanlar. Cesetleri bir yere taşıyamazdı o yüzden bu binanın bodrumuna gömmüştü. Kenan gece uyumamış, bodrumda gömülü olan cesetleri bulmuştu. Selim cesetten kalan kemikleri görünce Kenan'a her yerin anahtarını neden verdiğini düşündü. Kenan çok üzülmüştü. Arkadaşına neden kendisinden yardım istemediğini, başka bir yol bulabileceklerini söylüyordu. Selim, bunları kimseye anlatmamasını istiyordu. Burç'tan, Gülriz'den bahsediyordu. Kenan yapamayacağını söyledi. Sonra Selim kontrolden çıkarak silahıyla Kenan'ı tam kalbinden vurmuştu. O anda içeri giren Katya Kenan'a sarılarak ağlıyordu, Nihat ise gördükleri karşısında donakalmıştı."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/beyoglunun-en-guzel-abisi", "text": "Her yılbaşında olay çıktığı için Başkomiser Nevzat ve yardımcısı Ali diken üstünde bekliyorlardı. O yılbaşı gecesinin olaysız geçmesini istiyorlardı. Fakat istedikleri gibi olmadı ve Beyoğlu'nun Tarlabaşı semtinde bir cinayet işlendi. Başkomiser Nevzat önceden uzun yıllar Beyoğlu'nda görev yapmıştı. Orayı gayet iyi biliyordu. Olay yerine gittiklerinde ölen kişinin Engin Akça olduğunu öğrendiler. Engin Öz Tarlabaşılılar Kulübü'nün sahibi Kara Nizam ile birlikte çalıştığını öğrendiler. Engin, Kara Nizam'ın kavgalı olduğu Barbut İhsan'ın mekanı Tarlabaşılılar Kulübü'nün önünde öldürülmüştü. Engin tek bıçak darbesiyle kalbinden bıçaklanarak öldürülmüştü. Elinde silahı da duruyordu. Bu da Engin'nin ateş etmek istediğini ama katilin ondan daha hızlı davrandığını gösteriyordu. Başkomiser Nevzat olay yerinin yakınlarında üç çocuğu fark etti ve onlarla konuşmaya gitti. Onlardan da Engin hakkında bazı bilgiler edindi. Başkomiser Nevzat ve Ali o gece Engin'in evine gittiler ve o sırada evde birisi ateş etti. Ali de karşılık verdi ve onlara ateş eden kişi öldü. Daha sonra bu kişinin kiralık katil Titiz Tarık olduğunu öğrendiler. Başkomiser Nevzat ve yardımcısı Ali ertesi gün de araştırmalarına devam etti. Artık hem Engin'i kimin öldürdüğünü hem de Titiz Tarık'ı kimin tuttuğunu öğrenmeleri gerekiyordu. Engin'in öldürüldüğünü duyan Barbut İhsan ve Kara Nizam kendilerinin yapmadığını söylüyorlardı. Hatta Barbut İhsan Başkomiser'in tanıdığı Janti Cemal'i de araya sokmuştu. Ama ikisinin de Engin'i öldürmek için sebebi vardı. Barbut İhsan'ın eski sevgilisi Çilem ile Engin'in ilişkisi olduğu söylentileri vardı. Fakat Kara Nizam, Engin'in öldürüldüğü gece Çilem'le evlenmişti. Kara Nizam Tarlabaşı'ndaki arsaları alıyordu. Engin de Kara Nizam'dan gizli olarak bazı yerleri almıştı. Engin'in evindeki kasada buraların tapularını bulmuşlardı. Kasada Engin'in Jale ile çekilmiş bir fotoğrafı da çıktı. Başkomiser Nevzat bu kadını araştırmaya başladı. Jale'in çok zengin olduğunu ve Engin ile ilişkisi olduğunu öğrendi. Engin'in aldığı tapuları Jale'nin parasıyla aldığını düşündüler. Adli tıptan gelen raporla da Engin'in uzaktan fırlatılan bir bıçakla tek seferde öldürüldüğünü öğrendiler. Araştırmalarında Engin'in öldürüldüğü gece sevgilisi Azize'nin çalıştığı gazinoda olduğunu öğrendiler. Azize ile konuşmak için oraya gittiler fakat Azize orada değildi. Orada onları Sadri karşıladı. Azize'nin işyerinden arkadaşıydı. Ona bazı sorular sordular. Ertesi günü ona Azize'yi merkeze getirmesini söylediler. Ertesi gün Azize Sadri ile geldi. Azize, Engin ile kavga ettiklerini o gece de Engin'in olay çıkardığını, ona bağırıp gittiğini söyledi. Başkomiser ve Ali Sadri ile konuşmaları sırasında Sadri'nin Bulgaristan göçmeni olduğunu öğrendiler. Oradaki kriminolog Zeynep'in ailesi de Bulgaristan göçmeniydi. Başkomiser Nevzat, dışarıda sürekli komşusu ile karşılaşıyordu. Komşusu polisiye roman yazarıydı. Nevzat o adamı sürekli etrafında görmekten rahatsız oluyordu. Kendisini takip ettiğini düşünmeye başlamıştı. O gece Kara Nizam'ın kulübüne bir saldırı oldu ve Nizam'ın yeğeni Kudret Fidan adında bir kızı öldürdü. Kudret kızın elinde silah olduğunu ona ateş edeceğini söylese de kimse saldırganların elinde silah görmemişti. Onlar kulübün boş olduğunu düşünerek molotof kokteyli atmışlardı. Başkomiser Nevzat ve Ali olay yerine gittiklerinde Fidan'ın yanında Nazlı'yı gördüler. Nazlı, Ferhat Çerağ Kültür Merkezi'ni işletiyordu. Burada evsiz çocuklar ve kadınlar hem kalıyor hem de eğitim görüyorlardı. Başkomiser, kültür merkezine gidip Nazlı ile konuştu ve Fidan'ın orada kaldığını öğrendi. Fidan bir gruba katılmıştı ve oradan ayrılmıştı. Fidan'ın dahil olduğu grup Kudret serbest bırakılırsa ona saldırıp arkadaşlarının öcünü almayı düşünüyorlardı. Bunu duyan Başkomiser Nevzat Kara Nizam'ı uyardı ve birkaç gün ortalarda görünmemelerini söyledi. Kudret mahkemede serbest bırakıldı. Başkomiser Nevzat ve Ali Titiz Tarık'ın kaldığı oteli buldular. Oradaki çalışanlarla görüştüler ve kamera kayıtlarına ulaştılar. Jale'nin birkaç kez Tarık'la buluştuğunu öğrendiler. Aynı zamanda Jale'nin hesabından iki yüz bin lira çekildiği gün aynı miktarda para Tarık'ın hesabına yatmıştı. Ama sorguda Jale kendini hiçbir şekilde ele vermedi. Çilem Barbut İhsan'la konuşmak istedi. Barbut İhsan huzursuz oldu ve öncelikle Nevzat'a haber verdi. Daha sonra İhsan Çilem'le görüştü ve Kara Nizam'ın evlendikleri gün gizlice birileriyle görüştüğünü öğrendi. Kara Nizam görüştüklerini öğrenince Nizam ile İhsan arasında çatışma çıktı. Nevzat yetiştiği halde tek başına çatışmalara engel olamadı. İhsan ve Nevzat ikisi de öldü. Başkomiser Nevzat ikisinin de adamlarını sorguladı ama hiçbir sonuca ulaşamadı. Artık katili bulamayacaklarını düşünmeye başlamışlardı. Ta ki O gece Zeyneplere yemeğe gidene kadar. Başkomiser Nevzat'ın aklında hep komşusunun bir kitabını almayı düşünüyordu. Yazar ona son kitabını hediye etti ve kitabın ilk sayfasını okudu yazarın onun hayatını yazdığını, o yüzden hep peşinde olduğunu anladı. Beyoğlunun En Güzel Abisi Konusu Polisiye romanlarda Türkiye'de en fazla tanınan yazarlardan biri olan Ahmet Ümit yeni romanı olan Beyoğlunun En Güzel Abisi romanı ile okurlarını bu kez İstanbul'un Beyoğlu semtinde bir dramın içine sokuyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bilinmeyen-bir-kadinin-mektubu", "text": "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, tanınmış bir yazar olan R'nin Viyana'ya dönmesiyle başlıyor. R, gezi sonrası eline geçen bir mektubun üzerinde yazan Beni hiç tanımamış olan sana hitabı ile başlayan mektubu ilginç bulup okumaya başlıyor ve bu noktadan itibaren hayatına başka bir pencereden bakacağı bir yolculuğa başlıyor. Roman bir kadının elinden yazılan çocuğunun ölümü ile başlayıp kendi ölümü ile sonlanan bir kesit arasına sığdırılmış kadının hayatını anlatıyor. Kadın ilk gördüğü andan itibaren platonik bir biçimde adama aşık oluyor ve ondan ömrünün sonuna kadar vazgeçmiyor. Hiçbir sevgi göstermemesine karşın sadece bir iki kere adamla olmasını kendine lütuf sayarak yaşamaya devam ediyor. Ta ki çocuğu hayata gözlerini yumana kadar. Kadın, R'den ona kalan en değerli hazineyi kaybedince bu mektubu yazmaya karar veriyor. Lakin kadın ölmemesi durumunda mektubu adama vermeme ve sonsuza dek susma kararı alıyor. Şimdiye kadar yaptığı gibi. Aslında kadın adamın hayatının her daim içinde olmasına rağmen adam kadını asla hatırlayamıyor. Mektup bittiğinde ve her şey gün yüzüne çıktığında bile kadın, adam için daima bir hayalet. Kadının zorlu bir yaşamı oluyor. Kadının hayatına R ilk dahil olduğu zaman 13 yaşında daha küçücük bir çocuktu ve küçük yaşta babasını kaybeden annesi ile birlikte yoksul bir hayat sürüyordu. Daha onu görmeden onun yaşam şeklinden etkilenmiş ve onu kafasında daha çok coğrafya hocasına benzetmişti. Onu ilk gördüğünde ona vurulmuş ve onu gözlemeye başlıyor. Hayatı boyunca görünmez olan kadın, annesi başkasıyla evlenip başka bir yere taşınmak zorunda kalınca hayatının ışık almayan bir mağaraya hapsolmuş gibi yaşıyor ve adama gidiyor. Kapıyı kendini zorlayarak çalıyor ve kimse açmayınca eve geçip bekliyor. Saatlerce hayatını ve hayallerini süsleyen adamı bekliyor ve adam bir kadınla eve dönünce her şey, tüm hayalleri yıkılıyor. Onu evden zorla alıp Innsbruck'e götürdüklerinde ayak direyecek gücü kalmamış oluyor. Herkesten, her şeyden uzak yaşıyor. Kendi matemini yaşamaya başlıyor. Viyana'ya döndüğünde bir şekilde adamla karşılaşıyor ve adam tüm çapkınlığıyla kadını ikna edip yemeğe çıkarıyor. Üç gece birlikte olmalarından sonra R seyahate çıkıyor ve kadına ona ulaşacağını söylüyor. Adam asla kadına ulaşmıyor ve geçmişteki bir anıya dönüşüyor kadın onun için. Kadın hamile kalıyor ve çocuğunu, hayatını adadığı adamdan geriye kalan tek şeyi, doğuruyor. Onu yoksul büyütmemek için kendini onun deyimiyle satıyor. Birkaç kez evlenme teklifi alsa da kendini daima ona sunmaya hazır olabilmek için evlenmiyor. Ve bir gece yine karşılaşıyorlar. Adam, kadını hatırlamıyor. Her yıl adam doğum gününde adama çiçekler yolluyor fakat adam kimin yolladığını merak dahi etmeden yaşıyor. Ve kadın, R'nin hayatında sadece yüzü silik bir hayalet olarak intihar ediyor. Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu romanı hakkında değerlendirmeme gelecek olursak. Kitap baştan sona iki bilinmeyen insanın kadının gözünden hayatını anlatıyor. Zweig, hayatta olduğu süre zarfında Freud'u yoldaşı olarak görüyor ve psikanaliz yöntemini taktir ediyor. Bundan olacak ki Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu adlı kitabı genel olarak bir ruh hali ve insan psikolojisini anlatıyor. Kadının duygusal çöküntülerini, hayatının iniş çıkışlarını ve ruh halindeki sürekli değişimi yansıtıyor. Adam gözünde yalnızca hayalet olan kadının, adama duyduğu koşulsuz aşkı konu alan kitap aslında psikolojiye dayanıyor. Bence kitap eğer psikoloji sever bir insansanız ve gizemi kitabın başından sonuna kadar severseniz okunabilecek bir kitap. Şayet bilinmeyen sizi bir süre sonra rahatsız ederse yine de sonuna gelmenizi tavsiye edebilirim. Kısa ve hemen biten bir kitap. Kahveniz veya çayınız eşliğinde eğer iyi bir okuyucu iseniz bir iki saat içinde bitirebileceğiniz tadımlık bir kitap. Kitabın olay örgüsünü belki daha önceden yazarın kitaplarını okuduğum ve ona aşina olduğum için veya kısa olduğu için tahmin edilebilir buldum. Sanki kitap biraz daha devam etse olaylar saçma bir hale gelebilir ve kadının tavrı aşırıya kaçabilecek gibi olduğu için hızlı bir kararla kesilmiş gibi. Lakin eğer kitabın sonunda R, kadını tanımış olsaydı işte o zaman büyük bir sürpriz bizi karşılardı gibime geliyor. Kitabın tek bir karakter gözünden mektup halinde yazılmış olması beni cezbetti. Ben bu kitaba yaklaşık bir-bir buçuk saat ayırdım ve bu zamanı bu kitapla değerlendirdiğim için mutlu oldum. Okunabilir olduğunu ve herkesin kitaplığında olması gerektiğini düşündüğüm bir kitap. Yazan: Sena AKSOY Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu Konusu Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kitabını elinize aldığınızda sizi tanınmış roman yazarı R. İle tanıştırıyor. R. Belli bir süre gezi ardından evine geliyor ve gazetede ki tarih ile doğum günü olduğunu fark ediyor. Uşağı ise o yokken kimlerin geldiğini, kimlerin telefon ettiğini ve bir tepsi ile biriken mektupları bırakıyor. Sayın R. ise mektupları incelemeye başladığında ise bir zarf çok dikkatini çekmişti. Çok fazla kağıtların olduğu ve sanki acele ile yazılmış olduğunu düşündü. Gönderen veya kişinin adı olmayışı ise daha çok ilginç bir hal almaya başlamıştı. R. mektubu eline alınca hitap sayfası dikkatini çekmişti. Sana beni asla tanımamış olan sana hitap cümlesi ile okumaya başladı. Çocuğu ölen bir annenin mektubu idi. Hislerini mektuba yazarken kendini çok zorlamış ve anlatmak zorunda olduğu için biriken cümleleri hızlı bir şekilde kağıda dökmeye çalışmıştır. Mektup yazarımızın eline geçtiği anda kendisinin artık olmayacağını anlatan ve oğlunun ölümü ile çok sarsılan bir annenin haykırışlarından ibaretti. Yalnızca R. ile konuşmak istediğini söylüyordu ve anısal boyutlara doğru götürüyordu R.'yi ilk tanıdığı ana götürüyor onu. Karşı komşusu olduğu ana. Oraya taşındığı andan itibaren on üç yaşında ki bir kızı etkilediğinin farkında bile olmayışını anlatmaya başlıyor. Taşınan eşyalara bakarken hayalinden farklı bir genç yazar ile karşılaşıyor oluşu da onun etkilenmesi içinde farklı bir sebep oluşturmuştu. Annesi ise dul bir hanım olan kızının geleceği için bir adam ile evleniyor ve taşınmak zorunda olduklarında bahsetmeye başlıyor. Kitapları çok seven bir çocuk olduğu için onun ilk olarak zekasından etkilenmesi onu düşünmesini sağlıyordu. On üç yaşında iken yirmi beş yaşındaki gence olan aşkının büyüklüğü ile yanarken tenine, kalbine hatta başka birinin ona bakmasına fırsat bile vermeyen bir aşk öyküsünü kaleme almıştır. Hepsi tek taraflı olan bu sayfaların ilerleyen cümlelerin de ise on üç yaşında ama on sekiz yaşına gelince taşındığı yere geri dönerek, iş bularak özlemini gidermeye çalıştığını anlatıyor. Her karşılaştığında R.'nin kıza bakışları daha farklı boyutlara ulaşırken gelip yanına konuşması ile adete kalp krizi geçirebileceği anları anlatıyor. O gün beraber yedikleri yemek evde bitmesi zaten kızın hayalini kurduğu bir durumdu. Çıktığı merdivenleri nasıl beklediğini hayal eden o kız çocuğunu hatırladı bir anda. R.'nin onu tanımadığı için daha sakin davranmalıydı. Bakire olduğunu söylememişti. Onun içindi hazır olduğunu kitabı okumaya başladığınız andan itibaren size kenetlenecektir. Beraber üç gece daha geçirdiler. Bir anda mektup çarpıcı gerçekler arasında süzülmeye başlıyor ve ölen çocuğunun o üç geceden birinde olduğundan bahsediyor. Doğum da çok kötü bir hastanede doğum yapmıştı. R.'ye bunu bahsetmemesinin temel sebebi ise onun çocuğu olduğuna inanmaması onu çok üzeceğini düşündüğü için asla söylemedi. Şimdi ise öldüğü için acısını boşaltmaya çalışıyordu. Çocuğuna iyi bir hayat sunmuştu. Bunu nasıl yaptın sorusuna da KENDİMİ SATTIM. Cümlesini ekleyerek devam ediyor. Ama sadece onu seven erkekler ile birlikte olduğundan bahsediyor. Buradaki satmak eylemi fahişelik manasında olan bir olay değildir. Hatta birlikte olduğu erkekler evlenme teklifi ediyorlardı. Ama o bu teklifleri kibarca reddediyordu. Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kitabı içerisinde R. ile birçok karşılaşması vardı ve bu karşılaşmaların hiçbirinde bakir topraklarına girdiği o genç kızı hatırlamıyordu. Ama her karşılaşma sonrası onu çok sevdiği için onun teklifini kabul ederek birlikte oluyorlardı. R.'nin mektup karşında aldığı ifade ile şaşıran ve hala hatırlamayan bir adamdan ibaretti. Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kitabı sizi bambaşka bir aşk dünyasına kapısını açarak sizi içerisinde ki yangına çekmeyi başarıyor. Dil sadeliği ile imgelerin kelimeler ile bütünlüğü sizi eşsiz sularda yüzmeye davet ediyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/billur-kosk-masallari", "text": "Kültürümüzün, hiç kaybolmayacak kanıtları ve ürünleri olan bu masallar yıllar yılı; dilden dile, kulaktan kulağa yayılmış ve can bulmuş bu günlere kadar gelmişlerdir. Masallar; beşikteki bebeklere, oyundaki çocuklara, kocaman yetişkinlere kadar herkes içindir. Herkesin kalbine dokunabilecek tılsıma sahiptir. Her zaman iyilikten güzellikten yana olmamız gerektiğini gösteren asırlık rehberlerdir. Tahir Alangu, derlemesinde on dört masalı bir araya getirmiş ve takdirimize sunmuştur. Billur Köşk ve Elmas Gemi Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde bir padişah varmış. Padişahın doğan çocukları hiç yaşamaz hemen ölürlermiş. Günlerden bir gün kızı olmuş. Kızın yaşaması için yerin yedi kat altına saraya benzer bir yer yaptırmış. Kız, günlerini dadısı ve hizmetindekiler ile burada geçirirmiş. Yıllar geçtikçe kızın dışarıya merakı artmış. Günlerden bir gün masaları sandalyeleri üst üste koyup tavandaki camı kırıp dışarının güzelliğinden büyülenmiş. Dadısı gidip padişaha durumu anlatmış. Kızın artık dışarı çıkma vaktinin geldiğine karar vermişler. Kız, dadısı ile beraber sarayın bahçesinde dolaşabiliyormuş. Kız, padişah babasından denizin üzerine bir billur köşk yapmasını istemiştir. Padişah, biricik kızı için dünya üzerinde eşi benzeri olmayan bir billurdan köşk yaptırmış. Kız en güzel cariyeleri ile bu köşke yerleşmiştir. Ünü bütün dünyaya yayılan bu köşkü görmek için Yemen padişahının oğlu bile gelmiştir. Burada, kız oğlanı, oğlanı kızı görünce birbirlerine deli gibi aşık olurlar. Oğlan, İşte gemi, -pupa folken- doğru Yemen der ve gemisine atlayarak doğru memleketine gelir. Kız bunun üzerine babasından elmastan, yakuttan ve incilerden bir gemi yapmasını istemiştir. Babası, biricik kızının isteğini kırmaz ve ona görenlerin gözünü alamadığı bir gemi yapar. Kız babasının iznini alarak bu gemi ile Yemen'e gider. Kısa sürede bütün Yemen'e ünü yayılır. Oğlan, gemiyi görmeye gittiğinde bir kız kadar güzel kaptanla karşılaşır. İkinci gün oğlan gemiyi yerinde göremez ve telaşlanır. Kız, Yemen sarayının karşısında bir köşk tutup oraya yerleşmiştir. Bir gün, konağı gözetlerken pencerede güzeller güzeli bir kız görür ve kıza aşık olur. Oğlan, hemen annesini kızı istemesi için gönderir. Kadıncağız, biricik oğlu için kalkar, kızın oturduğu konağa gelir. Kız, kadıncağıza hiç yüz vermez hatta getirdiği hediyeleri mutfaktaki Arap aşçıya hediye eder. Kadıncağız, sinirli sinirli gelip oğluna anlatır. Oğlan, anasına tekrar gitmesi için yalvarır. Kadın, tekrar oraya gider. Ancak kız, bir türlü evet demez. O evet demedikçe, oğlanın içindeki aşk da büyür ve günden güne çökmektedir. Kızın her isteğini yerine getiren oğlan bir türlü aşkına kavuşamaz. Kız, oğlandan son olarak tabutta bir ölü gibi yatarak onu beklemesini ister. Kız, oğlanın başına gelir ve: İşte gemi, işte yelken,-yolum İstanbul- Pupa yelken der ve gider. Oğlan, zamanında kıza söylediği sözü hatırlar ve hatasını anlar. Kız gittikten sonra hemen gemisine atlar ve gelir kızı bulur. Kırk gün kırk gece, düğün yapılır. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine... Helvacı Güzeli Bir varmış bir yokmuş, bir adamın bir oğlu bir de dünyalar güzeli bir kızı varmış. Babası, kızını bu güzelliğinden dolayı hiç evden çıkarmaz ve onu herkesten saklarmış. Baba ve oğul, bir gün hacca gitmeye karar vermiş. Babası, giderken kızına bir aylık erzak ve dışarı işlerini halletsin diye caminin müezzinini görevlendirir. Caminin minaresinden kızı gören müezzin bir bohçacı kadınla anlaşır ve kızın aklına girip evden çıkarması için ona altın verir. Bohçacı kadın, kızı hamama getirir. Müezzini karşısında gören kız, oradan kurtulabilmek için bir plan yapar ve anlamamış gibi davranır. Müezzinin başını köpükler ve bütün suları boşaltır. Kız, müezzini ıslak havlularla bir güzel döver. Gözünü açamayan müezzin, yara bere içinde kalır. Kız, oradan uzaklaşarak eve gider. Müezzin kızdan intikam almak için babasına bir mektup yazar ve kızının kötü yola düştüğünü söyler. Bunun üzerine babası içi kan ağlayarak oğlunu kızının kafasını kesip kanlı gömleğini getirmesi için oğlunu yollar. Kardeşini çok seven abi kızı sorar soruşturur mahallede kimse kızın aleyhine bir şey söylemez aksine herkes kızı över. Zaten mektuba inanmayan abi bir köpeğin başını keser ve kanını gömleğini sürer. Kıza da buralardan gitmesini söyler. Kız, dağlardan bayırlardan seke seke uzaklaşır. Derken yorulur ve bir ağacın tepesinde dinlenir. O gün ava çıkmış olan şehzade kızı görür ve ona aşık olur. Kızı alıp saraya götürür ve 40 gün 40 gece düğün yaparlar. Yıllar yıllar sonra kız artık üç çocuk annesi bir kadındır. Her şey yolunda gitse de kız memleket hasreti çekmektedir. Kocasına, babasını ve abisini ziyaret etmek istediğini söyler. Bunun üzerine kocası karısını ve üç çocuğunu; onlara göz kulak olması için de veziri görevlendirir. Türlü hediyelerle yola çıkarlar. Derken vezirin kızda gözü olduğu ortaya çıkar ve kız karşı çıkınca üç çocuğunu da öldürür. Kız, vezirden bir şekilde kurtulur ve memleketini bulur. Vezir saraya döner ve zavallı şehzadeye karısının kaçtığını söyler. Şehzade üzüntüsünden saraylara sığamaz ve karısını aramak için yollara düşer. Zavallı kız, ise son takılarıyla erkek kıyafetleri satın alır ve bir helvacıdan iş ister. Adam, para veremeyeceğini söylesene de kız karın tokluğuna da olsa çalışacağını söyler. Yaptığı helvaların ünü ve bu helvacının güzelliği bütün şehri sarar. Şehzade, karısını aramak için buralara kadar gelmiştir ve ününü duydukları helvacıya uğrarlar. Kız, gelenleri tanır ve belli etmez. Onlara, yabancıya benziyorsunuz, bu gece misafirim olun der ve onlar da kabul ederler. Bu esnada, kızın eski evinin bulunduğu mahallede bir eğlenceleri olduğu için, helva yapması için helvacıyı davet etmeye gelmişlerdir. Neticede, kız ve misafirleri ile birlikte, helva yapmak için kızın eski mahallesine giderler. Kız bir de bakar ki acı tatlı hayatına dahil olan herkesi bu odada toplanmış olduğunu görür. Herkes bir yandan helva yerken bir yandan hikayelerini anlatırlar. En sonunda helvacı güzeline hikayesini sorarlar. O da en baştan hikayesini anlatır ve kendisinin de hikayedeki kız olduğunu söyler. Babası ve abisi kızı sevgiyle kucaklarken; müezzin ve vezir mahalle meydanında sallandırılır. Şehzade biricik karısını alır ve yeniden kırk gün kırk gece düğün yaparlar. Ağlayan Nar ile Gülen Ayva Bir varmış bir yokmuş, bereketli topraklarda hüküm süren; dokuz tane güzeller güzeli kızı olan bir padişah varmış. Padişahın tek derdi tahtını bırakacağı bir erkek evladının olmamasıdır. Karısı hamile olan padişah bir kez daha kız doğurursa onu idam edeceğini söyler. Kadıncağız gizlice bebeğini doğurur bakar ki bu bebek de kız doğmuş. Çaresizlikten kızını erkek diye padişahın kucağına verir. Yıllarca saçlarını kestirerek, erkek gibi giydirerek padişahı kandırmışlardır. Ta ki sünnet zamanı gelene kadar bu oyun sürmüştür. Erteleyebildikleri kadar ertelemişler fakat o gün geldiğinde kız kara yağız bir atın üstüne atlayıp anasının da tavsiyesi üzerine ülkesini terk etmiştir. Tek dostu kara yağız bu at olan kızcağız ve atı aylar sonra varılabilecek bir yolu iki günde kat eder. Sonunda, tepesinde büyük bir eski saray bulunan sarp dağların eteğinde yolculuklarına ara verirler. At kıza yelesinden üç kıl koparıp almasını söyler ve sarılıp öpüşür koklaşırlar. Sonunda sevgili atı ona şöyle der: Bir ihtiyacın olduğu zaman o tüyleri birbirine sürt, anında yanında olurum. Kızcağız çokça yemekler pişen bir yere gelmiştir. Oradaki aşçı başından iş istemiştir. Yemekleri mutfağı öyle bir çekip çevirmiştir ki aşçı başı onu pek beğenmiş hemen işe almıştır. Kız bu yemeklerin niye piştiğini sorunca aşçı başı ona; her yıl bir devin gelip padişahın ciğerini yediğini ona kimsenin karşı çıkamadığını söylemiştir. Sarayda herkes siyahlar giymiş, yas tutmuş padişahın ölümü beklemektedir. Bir tek padişahın bir kızı allar içindedir. Kız tüyleri birbirine sürterek atını çağırır ve ondan güçlü bir kılıç ister. At bunun üzerine ona eşi benzeri olmayan bir kılıç getirir. Kız, padişah uyurken gizlice odaya girer ve gizlenir. Gece yarısı olduğunda devin ayak sesleri duyulur. Kız, kılıcını devin boynuna öyle bir vurur ki devin kafası yere düşer. Kız devin bir kulağını keser ve cebine koyar. Padişah, uyandığında devin kocaman bedenini odasında görünce şaşırıp kalmıştır ve yaşadığına deliler gibi sevinmiştir. Sarayda herkese altınlar dağıtmıştır. Aşçı başı, yeni yamağın altın almaya gitmediğini görünce ona; padişahın herkese kese kese altın dağıttığını gidip almasını söyler. Padişah bir yandan da devi öldüren yiğidi aramaktadır. Padişahın karşısına onlarca kişi ben öldürdüm diye çıkmıştır da padişah pek itibar etmemiştir bu sözlere. Gelelim bizim aşçı yamağına, padişahın karşısına çıktığında padişaha; devi kendisinin öldürdüğünü söylemiştir fakat padişah, bir aşçı yamağının bunu yaptığına inanmamıştır. Bunun üzerine kız cebinden kulağı çıkarıp padişaha verince; padişah ikna olmuş ve ona ne dilerse kabulü olduğunu söylemiştir. Bunun üzerine kız allar giymiş sultanla evlenmek istediğini söyler. Padişah, kızını çağırmış ve onu, bu delikanlı ile evlendirmek istediğini söylemiştir. Kız, bunun üzerine babasına bir gece rüyaya yatacağını ve ona göre cevap vereceğini söylemiştir. Öbür gün delikanlıdan isteğinin devlerin aynası olduğunu söyler. Bunun üzerine kız sevgili atına atlar ve devlerin aynasını alarak saraya getirir. İsteği yerine getirilen allı kız ikinci gece de uykuya yatmak istediğini söyler. Kız bu sefer de devlerin şimşek taşını ister. Kız, yine atının üzerine atlayarak devlerin taşını çalarken devler ona ilenir ve kız isen erkek; erkek isen kız olasın, inşallah der. At, devlerin ona ilenip ilenmediğini sorar ve devlerin ilencinin tutacağını söyler. Kız, bu ahın tutması üzerine erkek olmuştur. Kız, üçüncü kez de gülen ayva ile ağlayan nar ağacını söküp getirmesini ister. Padişah delikanlıya bu şımarık kızdan vazgeçmesini söylese de şehzade; ağacı getireceğini söyler. Uzun maceralı bir yolculuktan sonra son istenileni de bulup getirir. En sonunda Padişah'ın kızı ile Şehzade'nin düğünleri kurulur. Şehzade Sultan Kızı'nı alıp kendi babasının sarayına getirir. Orada kırk gün kırk gece düğün dernek kurulur. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Muradına Eren Dilber Yıllar yıllar önce ihtiyar dul bir kadının, al yanaklı, gül dudaklı biricik kızı varmış. Kız odasında kanaviçe işlerken penceresine bir kuş konmuş ve kuş; Sultanım, küçük sultan! Bir ölü başında duracaksın, Kırk gün bekleyeceksin, Muradına ereceksin! Demiş. Kız ve anası bir korkuya kapılıp bu diyardan göç etmişler. Yolda giderken uyuya kaldıkları sırada kuş gelip kızı kaçırmış ve bir sarayda ölü gibi yatan genç bir adamın yanına bırakmış. Kız, kuşun sözlerini hatırlayıp kaderinin böyle olduğunu kabullenmiş ve ölünün başında beklemeye başlamış. Kırkıncı gün gelip çattığı sırada boğazdan bir gemi geçmekteymiş. Kız, bu gemiye bir kese altın atarak can yoldaşı olması için bir cariye satın almış. Cariyeye adamın başında beklemesini sarayı bir dolaşıp geleceğini söyler. Tam gittiği sırada şehzade uyanır ve cariyeye kırk gün başında bekleyenin kim olduğunu sorar. Cariye de kendisinin beklediğini esas kızında bir cariye olduğunu söyler. Bunun üzerine yalancı cariye ile şehzade düğün dernek yapar ve evlenir. Zavallı kızcağız da bu oyuna sessiz kalmıştır. Şehzadenin içi karısına bir türlü ısınamamaktadır fakat aklına bu oyunda gelmemektedir. Günlerden bir gün Yemen'e sefere gideceğinde karısına ne istediği sorar, karısı ondan çok pahalı bir elmas küpe ister. Cariye kılığındaki kıza sorduğunda kız ondan bir sabır taşı istediğini söyler. Şehzade, bu kızın tok gözlülüğünden çok etkilenir. Şehzade, karısının isteği küpeleri alır fakat cariyenin istediği sabır taşını unutur. Dönüş yoluna çıktıklarında denizde fırtınalar olur, kapkara bulutlarla yolları kapanır. Şehzade sabır taşını unuttuğunu hatırlar ve kızın kalbinin temizliğini düşünür. Taşı almak için dönerler. Karısına küpeleri verir. Cariyeye de taşı verir. Gece gözüne uykuya dair bir damla girmez. Kalkar cariyenin odasına gider ve aralık kapıdan içeri baktığında kızın sabır taşına başından geçen her şeyi anlatır. Sabır taşı, şişer şişer çatlar. Kız taşa; sen bile dayanamadın, ben nasıl dayanayım der ve kendini asmak üzereyken şehzade yetişir ve kurtarır. Yalancı cariyeyi idamla cezalandırır. Esas kızla da kırk gün kırk gece düğün yapar. Kızın anasını da yanlarına alıp bir ömür boyu mutlu mesut yaşamışlar. Muradına Eremeyen Dilber Çok eski zamanlarda yoksul bir aile varmış. Bu ailenin bebeği olacakmış fakat ev doğuma hiç uygun olmadığı için kadıncağız köyün hamamında doğurmaya karar vermiş. Doğurmuş doğurmasına ama duvarlar yarılmış içinden dervişler çıkmış. Dervişler, bu kızın bileğine bir bilezik takmış ve bunu asla çıkarmaması gerektiğini söylemiş. Gülünce; yüzünde güller açılsın, yıkandıkça; başından altın düşsün, ağladıkça; gözünden inciler dökülsün, bastığı yerlerde; çimler bitsin demişler ve gitmişler. Kadın, bebeği yıkarken başından su döktüğünde gerçekten altınlar dökülmüş. Bebek ve ailesi sarayları aratmayan bir konağa taşınmış, uşaklar ve hizmetçiler tutup rahata ermişler. Derken, yıllar yıllar geçmiş kız büyüyüp güzelleşmiş ve ünü yedi diyara yayılmış. Zengin bir ülkenin prensi bu kızla evlenmek istemiş ve anasını yollamış. Anası, kızın ailesinin konağına vardığında pek güzel ağırlanmış. Kızın, gerçekten de güldükçe yüzünde güller açarmış, oğlanın anası kızın koluna bir çimdik atmış ve kızın gözünden gerçekten de inciler dökülmüş. Oğlanın anası kızı istemiş, kızın anası da vermiş. Kızın, gelin gitme günü gelmiş çatmış. Anası, kızın yanında gitmesi için sütninesi yollamış. Sütninesi, kendi kızını da almış gemi yolculuğuna çıkmışlar. Yolculukta kıza pastırma yedirmişler kız çok susamış ve su istemiş; sütninesi, karşılığında kızın gözlerini istemiş. Zavallı kız, dirense de gözlerini vermek zorunda kalmış. Bir diyarda kızı bırakmışlar; zavallı kız, ağlaya ağlaya yoldan geçen bir adamcağızdan yardım istemiş. Sütnine ise planını uygulamakla meşgulmüş. Kendi kızını gelin diye şehzade ile evlendirmiş. Şehzade, gülünce açılan gülleri görmeyip sorunca da ona; her zaman olmadığını, yılda bir kere olduğunu söylemişler. Şehzade, mecbur inanmış. Zavallı kızı yolda bulan adam, eve götürmüş ve kız sayesinde zengin olmuşlar. Kızı da çok sevmişler. Kız, babasına yanağında açan çiçekleri vermiş, bunları sarayın bahçesine gir sat, karşılığında da iki çift göz iste demiş. Babası gitmiş, karşılığında da gözleri almış. Zavallı kız, gözlerini yerine takmış. Sütninenin kızı da aldığı gülleri şehzadeye verip yanaklarında açan güllerin bunlar olduğunu söylemiş. Şehzade, gülleri öyle içli koklamış ki içinde eremeyen dilber türbesi olmasını istemiş. Sütnine ve kızı da zavallı kızı öldürme planları yapmış ve kızın kolundaki bileziği çalmanın bir yolunu bulmuşlar. Zavallı kız, ölmüş ve türbeye yatırılmış. Şehzadenin yolu, şans eseri bu türbenin yanına düşmüş. Türbeden bir ağlama sesi gelirmiş. Şehzade, türbeye girdiğinde erkek bir bebekle karşılaşmış. Bebeği pek sevmiş ve almış saraya getirmiş. Bebek, oyun oynarken sandıkta anasının bileziğini bulmuş. Şehzade, bileziği görünce türbede gördüğü kızın bilezik izini hatırlamış ve bileziği yanına alarak türbeye gitmiş. Bileziği kızın koluna takınca kız uyanmış ve bütün gerçekler ortaya çıkmış. Bebek de şehzade kızın güllerini koklayınca oluşmuş. Sütnine ve kızı idam edilmiş. Şehzade ve kız evlenip bir ömür boyu mutlu olmuşlar. Tasa Kuşu Ülkelerden birinde padişahın biricik kızı varmış. Üstüne öyle titrenirmiş ki dert tasa nedir bilmezmiş. Günlerden bir gün hoca hanımla otururken hoca hanım bir derdinin olduğunu söylemiş. Kız gülüp dalga geçmiş. Hoca hanım öyle kinlenmiş ki, kıza bir tasa kuşu satın alıp, hediye etmiş. Sultan, bir gün bahçede dolaşırken kuşu da çıkarmış. Kimsenin görmediği kuş kızı alıp götürmüş, bir dağ başına bırakmış. Kızcağız bir çobandan erkek kıyafetleri almış ve kasabaya inmiş. Bir çaycıdan iş istemiş, geceleri dükkan da kalırmış. Bir gece derin uykulardayken kuş gelmiş. Bütün bardakları kırmış, dükkanı dağıtıp gitmiş. Sabah ustası gelince kızı evire çevire dövmüş ve dükkandan kovmuş. Kızcağız bu seferde bir terzinin yanında işe başlamış. Terzi kızı işe almış gece olmuş kız dükkanda uykuya dalmış, kuş yine gelmiş. Dikili elbiseleri, top kumaşları yırtmış, ortalığı bir güzel dağıtıp gitmiş. Sabah olunca ustası kıza bir güzel dayak atmış ve kovmuş. Kız bir avizecinin yanında işe başlamış ki kuş gelip gece bütün lambaları, kandilleri kırmış, dökmüş. Sabah olunca kandilci gelip kızı bir güzel dövmüş ve kovmuş. Zavallı sultan başını alıp dağlara gitmiş. Dağda onu sarayın şehzadesi görmüş, almış saraya getirmiş. Saray da sultanın güzelce bir kız olduğunu gören şehzade kıza aşık olmuş. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Derken kızın bir bebeği olmuş. Tasa kuşu gece yine gelmiş ve sultanın bebeğini kaçırmış ağzına da kan sürüp gitmiş. Padişah kızı idam etmek istese de şehzade kabul etmemiş. Doğan diğer iki bebeğe de aynı şey olunca kızı celladın eline vermişler. Cellat kıza acımış ve onu serbest bırakmış. Kuş yine gelmiş kızı almış büyükçe bir saraya varmışlar. Sarayın bahçesindeki suya girmiş ve bir delikanlıya dönüşmüş. Kuş annesinin ona ilenci yüzünden tasa kuşuna döndüğünü, sultanın kuşu hiç ele vermemesinden dolayı lanet bozulmuş. Kız sarayın bahçesinde 3 tane küçük çocuk görmüş, bu çocuklar kaçırılan çocuklarıymış. Sultan çocuklarına sarılmış, ağlamış. Şehzadenin sarayında görevli afyoncunun, kullukçu başının ve hazinedar ağanın yolu bu saraya düşmüş. Delikanlı, türlü türlü oyunlar etmiş bunlara da üçünün de aklı hayali karışmış, olup biteni şehzadeye anlatmışlar. Şehzade varmış bu saraya gitmiş. Orada sultanı ve evlatlarını görünce sarılıp, ağlamışlar. Köleye dönüşen delikanlıyı azat etmişler. Şehzade ve sultan yeniden güzel bir düğün yapmışlar. Bir ömür boyu mutlu yaşamışlar. İğci Baba Bir şehrin kenar mahallesinde üç kız kardeş yaşarmış. Yün eğirip, örgü örerek geçimlerini sağlarlarmış. Bir gün iğci baba kapılarını çalmış ve kızlara iğlerini göstermiş. Kızlara evde başka iğlerinin olduğunu gelip onlara bakmalarını söylemiş. En büyükleri iğci babanın peşinden gitmiş bir de ne görsün bir sürü insan parçası asılı evinde. İğci baba kıza bu parçalardan pişirtirmiş. Kız yemeyince parmağından bir parça vermiş. Kız bunu camdan dışarı atmış. Parmağıyla konuşan iğci baba kızın parmağı yemediğini öğrenince kızın kafasını kesmiş. Ortanca kardeşi ablan zengin koca buldu sana da bulurum diye kandırmış ona da aynı halleri etmiş. Küçük kardeşi almış götürmüş. Küçük kardeş parmağı kediye yedirmiş. İğci baba bu kızı sevmiş ve kız ona normal yemekler yapmış, iğci babayı insan etinden soğutmuş. Sarayın 41 anahtarı varmış. İğci baba 41'inci odayı açmamasını söylemiş. Kız, merakına yenik düşmüş ve odayı açtığında ne görsün; tavana saçlarından asılmış bir delikanlı. Delikanlı kıza iğci babanın saçından üç tel koparmasını onun 41 gün uykulara dalacağını sonra da beraber kaçmalarını söylemiş. İğci baba uykudayken kaçmışlar. Evlenip yuva kurmuşlar. İğci baba, uyandığında intikam peşine düşmüş. Varmış gitmiş yaşlı bir seferi rolünde evlerine gitmiş. Delikanlı, şüphelenmiş fakat uyku büyüsüne yakalanmış. İğci baba kızı döverken, büyü bozulmuş. Delikanlı uyanıp cadıyı bir güzel dövüp, ateşe atmış. Böylece cadının gazabından kurtulmuşlar. Kırk gün kırk gece mutlu yaşamışlar. Hırsız ile Yankesici Bir kadının iki kocası varmış biri hırsız biri yankesiciymiş. Hırsız gündüz gelir, yankesici gece gelirmiş. Böylece ikisini de idare edermiş. Bir tesadüf eseri gerçek ortaya çıkmış. Kadın ve iki kocası kadıya gitmişler. Kadı, marifetini en iyi sergileyen kadının alır demiş. Hırsız, bir gerdanlık bulmuş. Gerdanlığı, bozdurmak için kuyumcuya her gittiğinde gerdanlığı bulamaz. Yan kesici her seferinde gerdanlığı çalar. Marifetini böyle gösterir. Hırsız, yankesiciyi yanına alır. Gece saraya giderler, sarayın en etli butlu kazını çalar. Padişaha uykusunda hikayelerini anlatır, padişahın hikaye çok hoşuna gider fakat hırsızı lalası sanmaktadır. Hırsız, padişaha sorar, sizce kadını kim hak eder diye. Padişah tabi ki sarayımdan en gözde kazı çalan hak eder der. Hırsız ve yankesici eve dönerler, kazı hep birlikte bir güzel yerler. Öteki gün padişah başında duranın gerçekten hırsız olduğunu anlar. Hırsızın evini buldurur ve kapısına gider. Kadını hırsızın hak ettiğini söyler. Hırsızı yanına alır ve onu çırak yapar. Yankesici bu diyarlardan çekip gider. Hırsız ve karısı da mutlu mesut yaşar. Sefa ile Cefa Ülkelerden birinde bir padişah ile lalasının çocuğu olmazmış. Bir derviş bunlara bir elma verir ve ortadan bölüp yemelerini söyler. Elmadan sonra padişah ve lalanın birer çocuğu olur. Derviş gelir adlarını Sefa ile Cefa koyar. Bahçede dolaştıkları sırada bir kuş Sefa'ya güzeller güzeli bir kızın fotoğrafını getirir. Sefa, kara sevdadan yataklara düşer. Kimse Sefa'nın hastalığının sebebini bilemez. Padişah, Cefa'dan sebebini bulmasını yoksa onu idam edeceğini söyler. Sefa, kendine gelince Cefa 'ya her şeyi anlatır. Kız Yemen padişahının kızından başkası değildir. Sefa ile Cefa beraber yollara düşerler. Yemen'e vardıklarında şans eseri kızın hocasına rastlarlar fakat şöyle bir sorun vardır. Sultan hanım, Hint padişahının oğluna gelin gitmek üzeredir. Hoca hanım oğlanları alır eve getirir, yedirir, içirir. Onlar oradayken saraydan görevliler kadını ve misafirlerini saraya davet ederler. Oğlanlar, kadın kılığına girer. Sarayda bir güzel eğlenirler hep beraber sohbet ederler. Diğer gün Cefa, kıza olan biten her şeyi anlatır. Kız, Sefa'ya kaçmayı kabul eder. Cefa'yla plan kurarlar. Gelin kılığına Cefa girecektir. Hint padişahıyla gidecek sonra da kaçacaktır. Planı gerçekten de uygularlar. Cefa, gelin kılığında Hint padişahının sarayına gider. Davetliler, yemekler, eğlenceler içerisinde kimse Cefa'nın erkek olduğunu fark etmez. Hint padişahının kızı ile cefa şans eseri tanışırlar ve aşık olurlar. Onlarda saraydan kaçmaya karar verirler. Yolda bir derviş onlara rastlar ve önlerine çıkan büyülü hayvanlara bir avuç toprak atmalarını söyler. At sırtında koşarak Sefa ve sultan hanımın yanına giderler. Dört kişi yolculuğa başlarlar. Derken yollarına irice büyü gibi bir geyik çıkar. Sefa bu geyiği saraya babasına hediye götürmek istese de Cefa geyiğe bir avuç toprak atar ve geyik ölür. Sefa buna çok kinlenir ve saraya varır varmaz Cefa'nın idamını ister. Cellat, Cefa'ya kıyamaz ve onu serbest bırakır. Biz gelelim Sefa'ya... Sefa, yaptığından çok pişman olmuştur, hele ki Hint padişahının kızı dervişin söylediklerinden bahsedince kardeşini aramaya dağlara çıkar. Bari mezarı belli olsun der. Dağda bir dere kenarında ölmek üzere olan Cefa'ya rastlarlar. Cefa'yı alıp saraya getirirler. Bir güzel bakar iyileştirirler. Ömürleri boyunca da dört kişi pek mutlu yaşayıp gitmişler. Alicengiz Oyunu Bir padişahın canı çok sıkılır yüzü hiç gülmezmiş. Bütün saray eşrafı onu eğlendirmeye çalışsa da bir fayda etmezmiş. Padişahın canı alicengiz oyunu izlemek istemiş. Bilen var mı? Diye sormuş fakat ses çıkaran olmamış. Zayıfça bir oğlan, çıkıp padişahın izni olursa en kısa zamanda öğreneceğini söylemiş. Padişahın bu fikir hoşuna gitmiş, oğlana bir kese altın vermiş. Oğlan yollara düşmüş ki yolda bir derviş ile karşılaşmış. Derviş oğlanı almış, alicengiz oyunu öğreteceğim diye bir dağ başına götürmüş. Mağaraya sokmuş, mağarada oğlan bir kızı görmüş kız ona bir takım tembihlerde bulunmuş ve dervişin kötü niyetli olduğunu söylemiş. Oğlan, kızın tavsiyesi üzerine dervişi alt etmiş ve kaçmış. Oğlan koç kılığına girip saraya satılmış, at kılığına girip giderken derviş oğlanı yakalamış. Oğlan, kuş olup kaçmış. Derviş de atmaca olmuş. Saraya varmışlar. Oğlan, elmaya dönüşmüş, mısıra dönüşmüş; derviş tavuğa dönüşmüş, mısırları yerken; oğlan sansara dönüşüp dervişi boğmuş. Daha sonra da insan haline geri dönmüş. Bütün bunlardan etkilenen padişah, oğlanı çok beğenmiş. Yanına almış, yüksek rütbeler vermiş. Oğlan, mağaradaki kızı kurtarmış ve evlenmişler. Bir ömür boyu mutlu yaşamışlar. Saka Güzeli Ülkelerin birinde bir padişahın ve vezirin kardeş gibi büyüyen güzeller güzeli kızları varmış. Bahçede dolaştıkları sırada yoldan geçen saka güzeline hangimiz daha güzel? diye sormuşlar. Saka güzeli, vezir kızının daha güzel olduğunu söylemiş. Padişah kızı buna pek sinirlenmiş. Türlü oyunlarla kızın başını vurdurtmayı babasından istemiş. Vezir, biricik kızına kıyamamış ve bir köpeğin kanını götürmüş. Kızını da sandığa saklayıp bitpazarına yollamış. Saka güzeli Allah'ın işiyle bu sandığı satın almış ve evine götürmüş. Vezir kızı bin bir maharet ve güzellikle saka güzelinin kalbini çalmış, evlenip mutlu olmuşlar. Günler geçerken kızın anne ve babasına özlemi artmış. Gitmiş varmış anne babasının kapısına. Annesiyle hamama gittikleri gün, padişahın kızı da oradaymış. Kızın güzelliği hamamdaki herkesi büyülemiş de kimse dönüp padişah kızına bakmamış. Padişah kızının aklına yine bir kötülük düşmüş. Saka güzeline karısının kötü yola düştüğünü yazmış. Saka güzeli mektubu alır almaz, eline bir bıçak alıp kızın kapısına dayanmış. Kız akıllılık edip kaçmış ve kendini dereye atmış. Akıntı bunu üç balıkçının karşısına çıkarmış. Balıkçılar kız için kavga ede dursun kız oradan da kaçmış. Yolda bir Yahudi kızın başına bela olmuş. Kız elindeki gümüş şamdanı verip yine kaçmış. Dağda bir çeşme başında uykuya dalmış. Onu gören şehzade çok beğenmiş ve kızı sarayına gelin etmiş. Kız şehzadeden tanıştıkları çeşmenin başına onun resmini yaptırmasını istemiş. Böylece gelen geçen herkesten hayır duası alacağını söylemiş. Şehzade çeşmeyi yaptırmış. Tesadüf çelmenin başında üç balıkçı, Yahudi ve saka güzeli toplanmış. Kız hepsini toplattırıp saraya götürmüş ve şehzadeye ettikleri kötülükleri bir bir anlatmış. Şehzade üç balıkçıya falaka, Yahudi'ye ölüm cezası vermiş de saka güzeline kızın kıyamadığını anlayıp; onları yeniden evlendirmiş. Saka güzeli ve vezir kızı çoluğa çocuğa karışmış. Mutlu mesut yaşayıp gitmişler. Karayılan Ülkelerin birinde bir cihan padişahının hiç çocuğu olmazmış. Padişah dertlenir, buna bir çözüm ararmış. Lalası ile taşraya çıkmışlar ve bir derviş ile karşılaşmışlar. Padişah, dervişe; bir oğlum olsun da isterse yılandan olsun demiş. Derviş, padişaha bir elma vermiş; bu elmayı karınla ikiye bölüp yiyin demiş. Padişah, dervişin sözünü tutmuş. Günler, aylar sonra sultan hanımın doğum vakti gelmiş çatmış. Çatmış ama yılandan bebek bir türlü doğmazmış. Elini uzatan ebeyi de sokarmış. Diyarda ebe kalmayana kadar hepsini kırmış geçirmiş. Padişah, adamlarını şehre salıp doğum yaptırabilen var mı? diye aratmış da korkudan kimse ağzını açamamış. Şehir de üvey anası ve kardeşleriyle zavallı bir kız yaşarmış. Bu kızcağızı üvey anası zorla saraya yollamış. Yolda giderlerken kız anasının mezarına uğramak istemiş. Anası kıza; bir süt kazanı koymasını yılan bebeğin böylece doğacağını söylemiş. Kız, anasının sözünü tutmuş ve yılan bebek sütün içine akıvermiş. Kıza bir sürü hediyelerle evine gönderilmiş. Yılan bebeğin okuma zamanı gelmiş çatmış. Nice hocalar ön kapıdan canlı arka kapıdan ölü çıkmış da kimse okutamamış. Kızı, evinden yine almışlar. Kız, anasının mezarından geçerken anasından öğüt almış. Kırk bir tane gül çubuğu ile vura vura okumayı da öğretmiş. Yine bir sürü hediye ile gitmiş varmış. Yılan şehzadenin evlenme zamanı gelmiş. Civardaki bütün gelin kızlar kaçmış, kaçamayanda yılanla evlendirilip, ölüvermiş. Yine bu kızın kapısını çalmışlar. Kız, anasının mezarına uğramış. Anası; kırk bir kirpinin derisinden vücudunu kaplamasını, yılan soyun derse de önce onun soyunmasını söyle derisini de al yanan ateşlere at demiş. Kız, anasının dediğini aynen yapmış. Derisi yanan yılan, gencecik bir delikanlıya dönüşmüş. Herkes buna çok sevinmiş. Gelin kız ve şehzade mutlu mutlu yaşarlarken; şehzade gezip görmek umuduyla sefere çıkmış. Seferden biricik eşine aşk mektubu yazmış yollamış. Cariyeler merakına dayanamamış ve mektubu açmışlar. Güzel cümleler, derin hasretler karşısında kıskançlıktan kara yürekleri kabarmış. Mektubu değiştirip, karısının öldürülmesini emrettiği bir mektup yazmışlar. Karısının ise mektuptan haberi olunca kaçmış, gitmiş dağlara. Mağaranın birinde bir delikanlıyla karşılaşmış. Bir kuş bu delikanlıyı esir etmiş, kuşun korkusuna kaçamazmış. Kızı gizleyerek bir süre yaşamışlar ve kız hamile kalmış. Oğlan, kızın burada doğuramayacağını gitmesi gerektiğini söylemiş. Kız, çeşme başında yaşlı bir kadınla karşılaşmış ve yardım istemiş. Kadın, kızcağızı alıp konağına getirmiş. Kızı pek güzel ağırlamışlar ve kız bebeğini sapasağlam doğurmuş. Bebeğin babası her gece bebeğini görmeye gelirmiş. Konaktaki kızlardan biri bu konuşmaları duymuş. Delikanlının yıllar önce kuş tarafından kaçırılan kardeşleri olduğunu düşünmüş. Ertesi gece büyük ablası da öyle düşününce ortaya çıkmışlar. Bahtiyar, kardeşleri ve anası ile bir güzel sarılıp hasret gidermiş ama kuşun ailesine edeceklerinden korkmuş, gitmek istemiş. Bahtiyar'ı zorla tutmuşlar. Kuş, gelmiş; konağın bahçesinde bir oraya bir buraya vurmuş ve çatlamış ölmüş. Mutlu mesut yaşarlarken karayılan şehzade kızı bulur ve götürmek istediğini söyler. Kız da onunla gitmek ister. Bebek babasıyla kalır. Bu masalda kimine mutluluk kimine hüzün düşmüş. Mercan Kız Ülkelerin birinde haylaz mı haylaz bir şehzade varmış. Oku ve yayıyla bütün gün zarar ziyan edermiş. Çeşme başından elinde testi ile giden yaşlı bir kadıncağızın testisini vurmuş. Yaşlı kadın sinirlenmiş ve Mercan kıza aşık olasın diye beddua etmiş. Oğlanın içine bir ateş düşmüş ki yerinde durması imkansız. Babasının iznini alarak mercan kızı aramaya çıkmış. Dağ, dere, tepe aşmış da bir kaya dibinde dinlenmiş, durmuş. Aşağıya uçuruma bakınca bir ormanda dev çıkagelmiş. Mercan kız uzat saçını da al ananı yukarı demiş. Mağaranın kapağı açılmış ve güzellikte bir numara bir kız sırma gibi saçlarını uzatarak anasını yukarı çekmiş. Gündüz olup dev ormana gidince şehzade kıza numara yapmış ve dev anasının sesini taklit edip kendisini yukarı çektirmiş. Derken birbirlerine alışmışlar hoş sohbetler etmişler. Devin gelme vakti gelmiş çatmış. Kız, delikanlıyı kapı arkasında bir süpürgeye çevirmiş. Ertesi gün olmuş dev anası gitmiş. Kız ve oğlan kaçmaya karar vermişler. Atlarına atlayıp üç günlük yol gitmişler de devin haberi olunca bu üç günlük yolu bir çırpıda koşuvermiş. Kız, cebinden iğne çıkarıp yere atmış her yer iğne tarlası olmuş. Dev, bu yolu üç günde geçmiş ama kız ile oğlana yine yetişmiş. Kız, devin yoluna sabun atmış. Dev yine üç gün oyalansa da yine yetişmiş. Kız, bu sefer de bir su atar ve devle aralarına azgın sular girer. Dev, bu suları geçemez ve kızın arkasından yedi yıl hasretlik çekiniz diye ilenir. Saraya üç adımlık mesafe kaldığında kız çeşme başında durur. Oğlana, anam bize ilendi, daha sonra ilenci çekeceğimize şimdi başımızdan savalım, burada yedi ay seni bekleyeyim demiş. Oğlan, çaresiz kabul etmiş. Saraydan bir cariye çeşmenin başına gelmiş, ağacın tepesinde kızı görünce kıskançlığından kara kalbi kabarmış. Kıza yalvar yakar yanına çıkmış. Aylardır ağaç başında olan kız, can yoldaşı bulmanın sevinci ile başından geçenleri bir bir anlatır. Hem kalbi hem yüzü çirkin olan bu kapkara kız kızın tılsımını sorar. Saf kızcağızda başındaki üç iğneden, birçok şeye hükmedebildiğinden ve üçü birden çıkarsa kuş olacağından bahseder. Kara kız bir yolunu bulur bunları alır ve kız bir kuşa dönüşür uçar gider. Kavuşma günü geldiğinde şehzade kara kızı görünce şaşırır ama ağaç tepesinde yaşamaktan böyle olduğunu yıkandıkça ağaracağını düşünür. Derken evlenip bir de bebek yaparlar ama kız bir türlü düzelmez. Sarayın bahçesindeki ağaçlara bir kuş gelir her gün aynı saatte konar ve ağaçları kurutur. Şehzade, bu kuşu yakalatır ve altın kafese koyar. Kuşunu da pek sever herkesten korur. Kara kız şehzade seferdeyken kuşu kestirir, bir güzel yer ama gel gör ki kuşun bir damla kanından bir selvi ağacı yükselir, büyür. Kuşunun acısını bu üç günde yükselen selvi ağacı ile unutur. Kara kız bu selvi ağacını da kestirip, bebeğine beşik yaptırır. Kesim sırasında biraz yongayı evine götüren koca karı; bir de ne görsün, yoncanın içinden güzeller güzeli bir kız çıkar ve beraber yaşamaya başlarlar. Padişah sefere çıkmadan saraydaki hayvanları halka dağıtacağını söyler. Herkes kapıya gider padişahtan hayvan ister. Koca karıda gider ama onun yaşlılığına bakıp bir kötürüm tay verirler. Mercan kız, padişah seferden dönene kadar tayı bir küheylana çevirir. Atı almaya gelen görevliler şoka girer ve atı ahırdan çıkaramaz. Bunu duyan padişah merakına yenilir ve ahıra gelir. Atı kim bu hale getirdiyse ahırdan da o çıkarsın der. Mercan kız çıkar gelir. Padişah ve mercan kız tekrar evlenir, mutlu mesut yaşarlar. Kara kız ise kırk katır ile cezalandırılır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bin-muhtesem-gunes", "text": "Khaled Hossaini 4 Mart 1965 yılında Afganistan'da dünyaya gelmiştir. Tacik asıllı Hossaini roman yazarı ve doktordur. İlk romanı \"Uçurtma Avcısı\" 2003 yılında basılmıştır. Büyük bir beğeni toplayan roman birçoğu ülkede çok satanlar listesine girmiştir. Hossaini' in diğer romanları sırasıyla 2007 yılında çıkardığı \"Bin Muhteşem Güneş\" , 2013 yılında çıkardığı \"Ve Dağlar Yankılandı\" isimli eserleridir. Meryem dünyaya en talihsiz şekilde gözlerini açan çocuklardan birisidir. Evlilik dışı bir ilişki sonucunda doğmuştur. Babası onları istememiş ve annesi Nana ile bir kulübede. Yaşamaktadırlar. Bir gün Meryem babasını ziyaret etme kararı alır ve onun yanına gider. Babası ise onu istemez ve geri gönderir. Meryem eve döndüğünde psikolojik sorunları olan annesinin kendisini astığını görür. Bunun üzerine babası ile birlikte kalmak zorunda kalır. Babası hemen Meryem'i göndermeyi aklına koyar. Meryem'i Raşit isimli orta yaşlı bir adamla evlendirir. İstemeyerek evlenen Meryem'i çok fazla acılar beklemektedir. Meryem Raşit'in çocuğunu düşürünce Raşit ona kötü davranmaya başlar. Meryem kötü bir hayat sürer. Artık yaşlanmıştır ve düşürdüğü çocuk yüzünden hep suçlanır. Leyla ise Meryem'in komşusudur. Afganistan'daki savaşta ailesini kaybeder ve Meryem'in evinde kalmaya başlar. İki kadının kaderi bu andan itibaren kesişmeye başlar. Leyla'ya göz diken Raşit bir kolayını bularak planını devreye sokar. Genç bir kadını daha fazla evinde tutamayacağını söyleyerek onunla evlenmek ister. Leyla ise Tarık isimli bir gence aşıktır. Raşit Tarık'ın öldüğünü söyleyerek Leyla ile evlenir. Leyla Tarık'tan hamiledir ve bunu gizleyerek Raşit ile evlenir. Leyla genç bir kız olduğu için Raşit onun cazibesine aldanarak Meryem'den daha fazla değer gösterir. Meryem ile Leyla ise gün geçtikçe çok iyi anlaşmaya başlar. Ana kız gibi olurlar. Leyla'nın Tarık'tan Azize isimli bir kızı olur ve bunu Raşit'ten saklar. Daha sonra Raşit'ten Zalmay isminde bir çocuğu olmuştur. Meryem, Azize doğduğundan beri ona çok yakınlık hisseder. Azize'de Meryem gibi yasak aşkın birlikteliğidir. Meryem bu nedenden dolayı Azize'ye yakın bir bağ duyar. Uzun bir aradan sonra Tarık ile karşılaşan Leyla gözlerine inanamaz ve Tarık'ı eve alarak ona her şeyi anlatır. Zalmay ise Raşit eve gelince annesinin eve bir erkek aldığını söyler. Bunu duyan Raşit deliye döner ve Leyla'yı öldüresiye dövmeye başlar. Bu olanlara dayanamayan Meryem kürek ile Raşit'i öldürür. Tarık ile Leyla'nın çocukları alarak kaçmasına yardım eder. Suçunu itiraf ettiğinde ise asılarak idam edilir. Leyla ise hayatı boyunca Meryem'i unutamaz ve ülkedeki savaş bitince Afganistan'a geri gelerek Meryem'e teşekkürlerini arz eder. Aynı kadere sahip olmuş iki talihsiz kadının yaşam öyküsünü ele alan bu eserde özellikle Afganistan'da kadın olmanın zorluklarını göreceksiniz. Burka altındaki o gizemli dünyada sanki sizlerde yaşayacaksınız. Savaş her insanı derinden etkiler, çocuklar ölür, analar yavrusuz kalır, insanlar aç kalır ve bazıları da Leyla gibi talihsiz bir kadere mahkum olur. Bana göre Leyla ile Tarık'ın aşkı çok sıradan ve güçsüzdü. İlişkileri daha sıkı olabilirdi. Konu yaşam ve aşk olunca kadere bu kadar kolay teslim olunmaması gerekirdi. Sırf kadın olduğu için Meryem'in zorla evlendirilmesi, tek başına sokağa çıkamaması ve kocası tarafından ezilmesi bize ülkedeki olmayan kadın haklarını gözümüze sokmuyor değil. Bu durum feminist ruhlu bireyleri rahatsız edebilir. Ancak dram sevenler için romanın mükemmel olduğunu söyleyebilirim. Romanın her zerresinde vurgulanan çaresizliğin hissi insanı son derece derinden etkiliyor. Kesinlikle her sayfanın devamını merak edeceğiniz, okurken gözlerinizin dolacağını ve nadir de olsa içten bir gülümseme oluşturabilecek güçte bir roman. Okunmasını herkese tavsiye ederim. Taliban'ın güçlü olduğu bölgelerde şeriat kuralları hükmünce Meryem'in adam öldürme suçundan idam edilme kararı beni en çok sarsan nokta oldu. Hayata gayrimeşru ve kadın olarak doğmanın bedelini ödeyen Meryem, benim en acıdığım karakterdir. Yazan: Elif POYRAZ Bin Muhteşem Güneş Konusu Khaled Hosseini savaşın insan hayatını nasıl değiştirildiğini anlatan Uçurtma Avcısı ile bir anda adını tüm dünyaya duyurmuştu. Herkes ondan ikinci bir roman bekliyordu ve Bin Muhteşem Güneş ile yine büyük bir başarı elde etti. Bin Muhteşem Güneş romanında Khaled Hosseini yine Afganistan'da yaşanan savaşın insanların hayatlarını nasıl mahvettiğini anlatıyor. Bunu yaparken de Meryem ve Leyla adındaki iki kadının hayatından kesitler sunuyor. Meryem hayata şansız başlayan çocuklardan bir tanesidir. Evlilik dışı bir birlikteliğin ürünüdür ve bu yüzden hiç kimse onu istemez. Babası onu istemediği için annesi ile birlikte dışlanmış bir hayat yaşar. Meryem yaşadıkları acıya daha fazla dayanamaz ve babasının kapısına dayanır. Fakat babası onu kapı dışarı eder. Meryem eve döndüğünde ise onu daha kötü bir sürpriz beklemektedir. Annesi de artık bu acılara dayanamamış ve kendini öldürmüştür. Bunun üzerine Meryem'in babası onu kabul etmek zorunda kalır fakat kurtulmak için de hemen planını yapar. Meryem'i hemen Raşit ile evlendirir. Zorla evlendiren Meryem'in çilesi de böylece devam eder. Raşit önceleri Meryem'e iyi davranır fakat Meryem her seferinde çocuğunu düşürünce işler değişir. Raşit olmayan çocuğun suçunu Meryem'de bulur. Leyla ise Meryem'in komşusudur ve yolları da bu şekilde kesişir. Afganistan'daki savaş nedeni ile Leyla iki abisini de kaybeder. Bunun üzerine aile daha fazla dayanamaz ve Afganistan'ı terk etme kararı alır. Fakat terk etmenin arifesinde bir bomba ile Leyla hem annesini hem de babasını kaybeder. Bunun üzerine Leyla komşuları ile kalmak zorunda kalır. Leyla'ın kalbinde Tarık isminde bir çocuk vardır. Tek hayali onunla hayatına devam etmektir. Fakat Raşit'in gözü de bu genç kızdadır ve onu elde etmek için Tarık'ın öldüğünü Leyla'ya söyler ve onları birbirinden uzak tutar. Tarık'ın ölümü ile şok yaşayan Leyla kaderini kabul etmek zorunda kalır. Raşit planının ikinci kısmını uygulamaya koyar ve nikahsız bir kadını evinde tutamayacağını söyleyerek zorla Leyla ile evlenir. Fakat bilmediği Leyla'nın Tarık'tan hamile olduğudur. Bu haberi öğrendiğinde ise onu kendi çocuğu zanneder. Leyla da daha fazla dışlanmamak için yalanına devam eder. Meryem ile Leyla ilk başlarda sorun yaşasalar da zamanla anne kız gibi olurlar. Meryem olmayan evlat eksikliğini Leyla ile giderir ve ona zor hayatında yardımcı olur. Leyla'nın önce bir kızı, daha sonrada Raşit'ten bir oğlu olur. Yıllar sonra Tarık ile Leyla'nın yolları kesişir. Gerçeği öğrenen Leyla her şeyi Tarık'a anlatır. Fakat Raşit bunu öğrenir ve Leyla'yı öldüresiye döver. Bunun üzerine Meryem daha fazla dayanamaz ve Raşit'i öldürür. Kaçması için Leyla ve Tarık'a da yardımcı olur ve daha sonra tükendiği hayatından kurtulmak için suçunu itiraf eder. Asılarak idam edilir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bir-adam-yaratmak", "text": "Necip Fazıl Kısakürek 1905 yılında İstanbul'da doğmuştur. Düzyazı türünde eserleri de olmasına rağmen güçlü yanı şairliğidir. Çağdaş Türk şiirinin mistik şairi olarak bilinir. Dinsel ve siyasal kimliğinin öne çıktığı \"Büyük Doğu\" adlı dergiyi çıkarmıştır. Bu nedenden dolayı birçok kez mahkemelik olmuş, hapse girmiştir. Necip Fazıl Kısakürek'in Tohum, Bir Adam Yaratmak ve Reis Bey adında toplam üç tiyatro eseri vardır. Her tiyatrosunda işlediği konular dikkat çekici şekilde göz önündedir. Bir Adam Yaratmak, üç perdeden oluşmaktadır. Olayın meçhul bir tarihte İstanbul'da geçtiği ilk sayfada belirtilmiştir. Eserde toplam dokuz karakter bulunmaktadır. Oyunun birinci perdesi Husrev'in yalısında geçer. Husrev \"Ölüm Korkusu\" adında bir tiyatro yazmıştır. Yazdığı eserin baş kahramanı kaza sonucu annesini vurması üzerine kendisini babası gibi incir ağacına asarak intihar eder. Burada bir tuhaflık göz önünde olur ki Husrev'in babası da kendisini yalının bahçesindeki incir ağacına asmıştır. Husrev'in bu eseri yazmasında babasının ölümünün büyük bir etki taşıdığı apaçık ortadadır. Husrev babasını kaybettiğinde henüz 8-9 yaşlarında bir çocuktur. Bir gün yalıda bulunanlar Husrev'in eserini eleştirirler. Yalıda Husrev, Husrev'in annesi Ulviye, halasının kızı Selma, psikoloji doktoru Nevzat, gazete patronu Şeref, Şeref'in karısı Zeynep ve oyundaki baş kahramanı canlandıracak olan oyuncu Mansur bulunmaktadır. Zeynep başta olmak üzere diğerleri de eseri pek beğenmediğini her cümlelerinde belirtirler. Baş kahramanın yapmış olduğu kazayı gerçekçi bulmazlar. Husrev bu eleştiriler üzerine psikoloji doktoru Nevzat'ın tabancasını alarak oyunun o sahnesini canlandırır. Bu canlandırma sonucunda halasının kızı Selma'yı yanlışlıkla vurur. Selma hayatını kaybeder. İkinci perde Maçka taraflarında bir apartman salonunda geçmektedir. Husrev sürekli olarak babasını düşünmeye başlar. Bu düşünceler artık onu çok üzmektedir. Husrev'in isteği üzerine annesi babasının ölümü ile ilgili bildiklerini oğluna anlatır. Nevzat, Husrev'in psikolojik sıkıntılar çektiğini düşünerek onu kendi kliniğine yatırmak istemektedir. Ulviye hanım ise oğlunun deli olmadığını diretir. Zorla da olsa kliniği gezmeye razı olur. Nevzat, Şeref'in gazetesinde Husrev'e dair yazılar çıktığını söyler. Gazetede Husrev'in tiyatrosundan bir sahneyi canlandırırken Selma'yı vurduğu kazayı yazmışlardır. Aynı zamanda tiyatrodaki hikayenin daha önce yaşanmış bir olay olduğu da yazmaktadır. Gazetede yazan şok edici bir diğer haber ise Selma'nın Husrev'e gizli gizli aşık olduğudur. Gazete bu bilgiye Selma'nın tuttuğu nottan ulaştığını da belirtmiştir. Nevzat ve Ulviye gazeteyi saklamaya çalışsalar da başarılı olamazlar. Husrev yazılanları okur.Büyük bir çöküş yaşamıştır. Dostu bildiği insan gazetesinin satması için onu kullanmıştır. Kısa bir süre sonra Şeref'in karısı Zeynep Husrev ile görüşmek için gelir. Selma'nın tuttuğu notlarını vurulduğu esnada cebinden aldığını itiraf eder. Husrev bu duydukları karşısında kendisini iyice kaybeder. Çünkü Zeynep'te kocasına yardım etmek için bir ölüye saygısızlık yapmıştır. Daha sonra Şeref, Husrev'e doktor Nevzat'ın da onu hastanesinin reklamı için kullanmak istediğini söyler. Ulviye ile Nevzat hastane gezisinden dönmüştür. Husrev öğrendiklerini Nevzat'a söyler. Nevzat Husrev'i sakinleştirmeye çalışır. Ama başarılı olamaz. Nevzat'ta onu kendi kliniğine yatırıp reklam yapmak peşindedir. Artık dostu bildiklerine de güveni kalmayan Husrev kendini yalnız hissetmeye başlar. Üçüncü perde ise yalıda geçmektedir. Bu perde de Husrev'in çocukluğundan beri yalıda çalışan Osman usta ve Hükümet doktoru karşımıza çıkar. Osman usta Ulviye Hanım'ın isteği üzerine bahçedeki incir ağacını kesmiştir. Ulviye Hanım oğlunun babası gibi kendisini bu ağaca asmasından korkmaktadır. Bu yüzden bu ağaç kesilmiştir. Yalıda zor günler geçiren Husrev, devlet hastanesinde yatmaya razı olur. Giderken de: \" ne yapayım anne? Kestiniz incir ağacını\" demiştir. Eserden anlaşıldığı üzere Necip Fazıl Kısakürek Bir Adam Yaratmak oyununda kader ve ölüm korkusu konularını işlemiştir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bir-arti-bir", "text": "Jojo Moyes, Bir Artı Bir'in keyifli hikayesi boyunca kitaptaki olaylara şaşırmanın yanı sıra kendi hayatımıza da tekrar bir göz atmamızı sağlamış. Bir duygu karmaşası içerisinde okuyacağınız romanda abartıdan uzak bir dille, olay örgüsü ön plana çıkarılarak karakterlerin başına gelenler anlatılsa da karakterlerin duygu durumuna ve düşüncelerine de sıkça yer verilmiş. Hayatın zorluklarına iki çocuğun ve bir köpeğin ebeveyni olarak tek başına göğüs germeye çalışan Jess, aynı anda iki işte çalışır ve ancak ucu ucuna evin geçimini sağlayabilmektedir çünkü kocası Marty bir takım problemlerden dolayı geçici olarak uzak bir şehre, annesinin yanına taşınmıştır. Kocasının iyileşmesi için sabırla bekleyen Jess, evin bütün sorumluluğunu üzerine almak zorunda kalmıştır. Ailesi için her şeyi yapacak cesaretteki bu kadın, hiçbir yardım almadan hayatını sürdürmeye çalışmaktadır. Tanzie, Jess'in ayrı yaşadığı kocasından olan küçük kızı, matematikte oldukça başarılı ve genelin üzerinde zeki sayılabilecek bir kızdır. Tanzie'nin ağabeyi, Nicky ise Marty'nin önceki ilişkisinden olan oğludur fakat onun bakımını da aynı kendi çocuğuna bakar gibi Jess üstlenmiştir. Nicky, yaşıtlarından farklı bir çocuktur ve bu yüzden mahallelerinde zaman zaman sorun yaşamaktadır. Yine de ileride kendisi gibi bireyler olduğunu da keşfedeceği gibi; 'aile'nin sadece kan bağı anlamına gelmediğini de keşfedecektir. Evin köpeği Norman'sa, büyük ve hantal bir köpektir. Yatıp uyumayı çok sever ve özellikle Tanzie'nin biricik arkadaşıdır. Diğer taraftan Ed Nicholls, bir yazılım şirketinin kurucularındandır, tutkuyla bağlı olduğu işi yapıyordur. Eski karısının ayrılırken onu soyup soğana çevirmesini saymazsak, hayatla pek bir sıkıntısı yoktur. Ancak 'yardımseverliği' kendisinin ve şirketin başına işler açacaktır. Aynı 'yardımseverlik', Ed'in Jess'le de tanışmasına ve hayatlarının bir şekilde kesişmesine sebep olacaktır. Kitapta başlangıçta Ed'in ve Jess'in çalışma hayatından kesitler görürüz. Havalı bir ofiste çalışan Ed, tam bir günümüz plaza çalışanı gibi tek başına yaşayan, çoğu zaman hazır yemek tüketen ve en yakın arkadaşıyla kurduğu işine sıkı sıkıya bağlı bir adamdır. Eski eşiyle yaşadığı sorunları geride bırakmaya çalışırken okul yıllarından aşık olduğu kızın çıkagelmesiyle bütün işler değişir. Deanna Lewis'in sahneye çıkması Ed'in bütün hayatını altüst edecektir çünkü Ed bir süre sonra Deanna'dan sıkılmaya başlamıştır ve kaçmak için yollar arar. En sonunda bir gün maddi sorunları olan Deanna'ya şirketlerinin henüz ilan edilmemiş yeni bir lansmanının bilgisini verir ve Deanna'nın da bu bilgiden ve Ed'in ona verdiği paradan kardeşine bahsetmesiyle Ed'in başına büyük bir suçlama açılır; bilgi sızdırma. Medyadan, ailesinin durumu öğrenmesinden ve en yakın arkadaşının ona tepkisinden endişelenen Ed, başka bir yerdeki yazlığına taşınır ve hakkında açılan davayı oradan takip etmeye karar verir. Bu sırada Jess hem evlere temizliğe gitmektedir hem de akşamları bir barda barmenlik yapmaktadır. Kıt kanaat geçinirken kızı Tanzie'ye matematikteki başarısından dolayı özel bir okuldan %90 burs teklif edilir. Kızının okula gitmek için yanıp tutuştuğunu gören Jess okula konuşmaya gider fakat yüksek burs miktarına rağmen ödemeleri gereken para Jess için çok fazladır. Bir gün yazlığına temizliğe gittiğinde Ed'le tanışır ve böylece bir aşinalıkları oluşur. Daha sonra Jess'in çalıştığı barda da karşılaştıklarında Ed aşırı sarhoş olur ve Jess'in yardımıyla eve geldiğinde takside bir tomar para düşürür. Çaresiz kalan Jess, mutlaka geri vereceğini kendi kendine tekrarlayarak düşen parayı alır ve okul taksidi için kullanır. Çok utanan Jess geri ödemek için yollar düşünürken, İskoçya'da para ödüllü matematik olimpiyatları olduğunu haber alır, ödül öyle fazladır ki hem borcu ödemeye hem de Tanzie'nin bir sonraki yılki okul masraflarına yetebilecektir. Fakat İskoçya'ya gitmek için de parası olmayan Jess bir gece vergisi gecikmiş, birçok tamirata ihtiyaç duyan eski bir arabayla çocukları ve köpeği alarak yola çıkar. Polis tarafından durdurulduğundaysa oradan geçmekte olan Ed'le karşılaşırlar. Ed de o tarafta yaşayan ailesini ziyarete gidecektir ve durumu öğrendiğinde Jess'i ve ailesini olimpiyata kadar götürmeyi teklif eder. Ne de olsa Jess ona o akşam barda çok yardımcı olmuştur. Günler sürecek bu araba yolculuğu sırasında ve sonrasında herkes hatalarıyla yüzleşecek, bazı gerçekler ortaya çıkacak fakat buna rağmen çok eğlenceli bir yolculuk olacaktır. Yolculuğun sonunda Jess Ed ve eski kocası Marty hakkındaki gerçekleri öğrenirken, Ed de Jess'in yaptıklarını öğrenecektir. Birbirinden çok farklı olan bu iki insanın her şeye rağmen bir arada kalmaları mümkün müdür? Bu hikayenin belki de en güzel tarafı kimsenin tamamen iyi veya tamamen kötü karakterler olmamalarıdır. Norman da dahil herkesin hataları olmuştur ve kitap boyunca hataları sebepleri ve sonuçlarıyla inceleyerek 'Ben olsam ne yapardım?' diye düşünürüz. Çaresiz bir annenin yapabileceklerinin sınırını, sadece yardım etmek için birine bir sır vermenin boyutunu, hatta bir gözlüğü yanlış zamanda kırmanın sonuçlarını görürüz. Şüphesiz her karakter 'doğru olanı' yapsaydı hikayenin gidişatı farklı olurdu, büyük ihtimal bu tatta bir hikaye çıkmazdı. Çünkü gerçekten de hepimiz her gün onlarca hata yapıyoruz ve bir kitap aldığımızda da asla hata yapmayan, her zaman çok iyi veya her zaman kötülükler düşünen karakterlerle karşılaşmak istemiyoruz. Bu hikaye bu açıdan okuyucuyu yakalayarak samimiyet testini geçmekte başarılı oluyor. Güzel bir olay akışına sahip olsa da, bu hikayeden edebi cümleler beklememek daha doğru olacaktır. Önemli olan olayların akışı ve karakterlerin hissettikleridir. Bir çırpıda bitirilebilecek bu kitap, yazın vakit geçirmek için sade ve yorucu olmayan bir roman arayanlara iyi bir alternatif olabilir. Bir Artı Bir Konusu Senden Önce Ben romanı ile bir anda tüm dikkatleri üzerine çeken ve daha sonra Ardında Bıraktığın Kadın, Paris'te Balayı ve Sevgilimden Son Mektup romanları ile de hayranlarının beğenisini kazanan Jojo Moyes son romanı olan Bir Artı Bir ile yine okurlarına romantik bir aşk hikayesi sunuyor. İki çocuğu ile birlikte tek başına hayata tutunmaya çalışan Jess şimdiye kadar çocuklarına tek başına bakmış ve tüm zorlukların üstesinden gelmeyi başarmıştır. Diğer tarafta yaptığı hata nedeni ile hayatını mahveden ve son bir kurtuluş yolu arayan Ed, hayatını geri kazanmak için farklı bir maceraya atılıyor. Jess ve Ed bir araya geldiğinde ise birbirinden çok farklı iki karakter yepyeni bir hayat kurmak için kendilerini bir yolda buluyorlar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bir-ask-masali", "text": "Tüm dünya altı parçaya bölünmüş. Altı parça altı ayrı krallık oluşturmuş. Yıllar yıllar evvel aralarındaki savaş sona ermiş, barış içerisinde yaşar giderlermiş. Bu altı ülke; Buz ülkesi, Kum ülkesi, Su ülkesi, Rüzgar ülkesi ve Dağ ülkesiymiş bir de Araf adı verilen bölge varmış ki bu bölge bağımsızmış. Bu beş ülkenin beş veliahdı varmış. Her ülkenin sadece bir tane veliahdı olmuş. Dünyanın ve krallıkların geleceği bu veliahtlara bağlıymış. Tabii ki de bu veliahtlar gerektiği gibi en iyi eğitimlerle yetişirler, tüm günlerini okulda, silah, ok derslerinde geçirirlermiş. Prenslerin beşi de birbirinden donanımlı, sorumluluk sahibi, üstlerindeki yükü bilip ona göre davranan olgun prenslermiş. Her şeyin böyle güllük gülistanlık devam ettiği zamanlardan birinde beş prens de aynı gece aynı rüyayı görmüş. Daha önce hiç görmemiş oldukları bir ülkedelermiş. Nerede olduklarını anlamak için dolanıp dururlarmış bilmedikleri şehrin sokaklarında. Derken karşılarında aşk tanrısının heykelini görmüş, gördükleri gibi büyülenmişler. O güzellik, zariflik, dişilik onları çok etkilemiş. Heykelin parmaklarından akan sudan içmişler. içtikten sonra karşılarına bir kız çıkmış ki... beş prens de aşık olmuş. O kadar güzel, o kadar zarifmiş ki. Onlar kovaladıkça kaçmış kız. Bizim prensler yakalamaya çalışsa da nafile, başarılı olamamışlar. Derken uyanmış hepsi aynı anda. Bu rüyanın etkisi ile kahine gitmişler. Kahin bunun tanrıların bir işareti olduğunu kızı bulup prensesleri yapmaları gerektiğini söylemiş. Bunu duyan krallar en başta celallenmiş. Ülkelerinin geleceği olan prensler ne boş işlerle uğraşır, bunlar uğruna derslerini ihmal ederlermiş. Ancak prensler krallarla konuşarak onları yumuşatır. Soylarının yürümesi için prensese ihtiyaçları olduğunu söylerler. Kahinler yeniden çağırılır. Kızın yerinin bulunması istenir. Kahinler prenslerle birlikte üç gün üç gece uğraşır ve sonunda aşk tanrıçası ile birlikte beş prense beş ayrı görev yeri söylenir. Bu görevlere giderken prenslerin kendileri dahil olmak üzere yanlarına sadece beş kişi almaları çünkü aşkın beş sayısından ileri geldiği kulaklarına küpe edilir. Dişil 2'dir sayılardan. Eril ise 3. 3+2 = 5 olur. Bu açıklamayı kral babalarına yapan prensler ülkenin en iyi dört adamını alarak yola koyulurlar. Her prens kendi kaderi için savaşacaktır. Birbirinden habersiz aynı rüyayı gören beş prens farklı görevleri tamamlamak üzere adamlarıyla beraber yola koyulur. Buz ülkesi prensi dört adamını da alarak Öfke mağarasına gidecektir. Onun prensesi' nin oradaki Beyaz Dev tarafından esir tutulduğu ancak kurtarırsa onunla evlenebileceği söylenmiştir. Öfke mağarası ülkenin en korkutucu mağarasıdır. Beyaz Dev ise tüm ülkenin korkulu rüyası. Beş kişi kızaklarını alıp yola koyulurlar. Bir süre sonra yorulur, dinlenmek isterler. Ancak sabah uyandıklarında buzların parçalandığını kendilerinin ise birbirlerinden koptuğunu görürler. Prens'in cesareti tüm adamları cesaretlendirir ve bir kutup ayısına tutunarak karaya çıkmayı başarırlar. Ardından bir kötüye geçip, köylüyle dertleşip, azıklarını yeniden alıp yola koyulurlar. Biraz daha yol aldıktan sonra ise Öfke mağarası görülür. Sabah Beyaz Dev' i nasıl öldüreceklerini planlayıp uyurlar. Sabah uyandıklarında prens başlarında olmak üzere yola koyulurlar. Prens, Beyaz Dev' e ilk oku atar ve peşine takar. Zorla da olsa haklarlar. Prens buldukları kıza baktığında büyük bir hayal kırıklığına uğrar çünkü bu kız rüyasındaki kız değildir. Tam vazgeçmiş halde sarayına dönmek için karar alacaktır ki Aşk tanrısı rüyalarındaki kızı bulması için onu ikna eder. Böylece Buz ülkesi prensi aradığını bulmak için yenden yollara düşer. Kum ülkesi prensinin görevi ise Yenilmez Savaşçı kızla dövüşmektir. Rüyasındaki kızın o olduğunu söyleyen kahinler kızın evlenmek için böyle bir şart koyduğunu da söylemişlerdir. Savaşçı kız ülkenin dört bir yanına nam salmış, güçlü, kuvvetli ve yenilmez biridir. Prens bütün bunları bilerek yola koyulur. Dinlenmek üzere bir köye geldiklerinde bir haksızlık olduğunu gören prens duruma da el atmak ister. Kendi halkından hiç kimse hiç kimseye adaletsizlik yapamaz, kralın emirlerine itaatsizlik edemez olduğunu hatırlatmak ister. Boz develiler ad verilen bir boy bir su kaynağı olan Çöl Gözüne el koymuş, kimseyi oraya sığmaz hale getirmiştir. Bunu duyan prens Boz develilerin reisinin yanına gider ve savaşırlar. Savaşı kazanan prens, kahraman olmuştur. Savaşçı kız hakkında biraz bilgi topladıktan sonra yeniden yola koyulur. Kızın ülkesine geldiğinde yemeğini yer ve dinlenmeye çekilir. Gece olduğunda Savaşçı Kız hizmetli rolünde prens' in yanına gelir. Amacı rakibini gözlemektir ama Prens'in kendisini rüyasında gördüğünü ve gerçek aşkın peşinde olduğunu duyunca Prens'e aşık olur. Sabah olup savaş zamanı geldiğinde Savaşçı kız bile isteye yenilir Prens'e ancak prens aradığı kızın o olmadığını anlayınca sarayına dönmek ister. Aşk tanrıçası ortaya çıkarak onu rüyasının peşinden gitmesi için ikna eder ve Kum ülkesinin prensi de kızın peşinden onu aramaya başlar. Su ülkesi Prensi'nin görevi ise Yalnızlık körfezinde bulunan denizkızlarının yanına gitmektir. Kahinler onun bir denizkızına aşık olduğunu söylemişlerdir. Ancak asla deniz kızının gözlerine bakmamaları gerekir. Eğer bakarlarsa denizkızları onları etkisi altına alarak boğabilir. Bütün bunları duyduktan sonra prens dört adamını da yanına alarak teknesi ile yola koyulur. Deniz de ilerlerken Balina avcılarını görürler. Ancak Su ülkesinde balina avlamak yasaktır. Prens ilk başta onları uyarsa da avcılar, onun prens olduğunu bilmediklerinden karşı koyarlar. Bunun üzerine prens avcılar ile savaşarak babasının yasalarını yeniden hatırlatır ve avlamış oldukları balinaları serbest bırakır. Bu olaydan sonra sakince denizde ilerlerken kuvvetli dalgalar boy gösterir. Tekneleri parçalanır. karaya nasıl çıkacaklarını bilemezlerken ileride boş bir kayık görür ve beşi birden ona doğru yüzmeye başlarlar. Ancak şimdi de nerede olduklarını bilmediklerinden yönlerini kaybetmişlerdir. Aniden serbest bıraktıkları balina gelip onları yalnızlık körfezine doğru götürmeye başlar. Bu prensin iyiliğinin karşılığıdır. Bu felaketi de balina sayesinde atlattıktan sonra nihayet denizkızlarının yanına varırlar. Denizkızlarının prensesi prense aşık da olur ancak bu kız da su ülkesinin aradığı kız değildir. Tam vazgeçip ülkesine dönme emri vermek üzereyken Aşk tanrısı ortaya çıkarak bu prensi de prensesini aramak için ikna eder ve su ülkesinin prensi de prensesini aramak için yola koyulur. Rüzgar ülkesinin prensi asalet şatosuna gitmelidir. Dört adamını da alarak yola koyulur. Bir kervansaray da dinlemek isterler. Orada da yarın olacak olan Asalet şatosu prensesinin kendisine eş seçimi yapacağı balo konuşulmaktadır ki iki genç arasında tartışma çıkar. Bu kavgayı durduran prens Asalet şatosu hakkında bilgi edinir. O geceyi orada geçirirler. Sabah olunca Asalet şatosuna giderler. Prensle birlikte toplam on üç kişi seçilmiştir baloya. Balonun sonunda prenses ölen anne ve babasının katilini aramakta olduğunu söyleyerek adaylardan birini yakalar. Bu sırada yakaladığı katil prensesi esir alır. Bizim cesur Rüzgar ülkesinin Prensi hemen prensesi kurtarır. Rüyasının peşinden geldiğini duyan prenses, prense evlilik teklif etse de bu kız da prensin rüyasındaki kız değildir. Prens tam vazgeçip eve dönme emri verecekken Aşk tanrıçası ortaya çıkarak buna engel olur. Rüzgar ülkesinin prensi de aynı şekilde rüyasının peşinden gitmeye başlar. Dağ ülkesi prensini aşık olduğu kız ise Cüzam hastasıdır. Tek devası Umut dağındaki alaca karga yumurtası ile siyah gül karışımını içmektir. Ancak umut dağına çıkmasının tek yolu ise Kaf dağındaki Zümrüdüanka kuşunu ikna ederek onun kanatları ile oraya varmaktır. Kaf dağına karşı yola çıkan prens ve adamları birkaç günün sonunda oraya en yakın köye varırlar ancak güneş yavaş yavaş yok olmuş içecek su dahi bulunmaz olmuştur. Bunun nedeni ise Zümrüdüanka kuşunun kendini yakamamasıdır. Onu yakacak ateş ise masum prensimizin aşkla yanan gönlünde mevcuttur. Prens ülkesini kurtarmak ve Zümrüdüanka kuşunu ikna etmek için Kaf dağının tepesine çıkar ve söylendiği gibi ateşi yakar. Bundan ziyadesi ile memnun olan Zümrüdüanka kuşu prensi ve adamlarını alarak umut dağına götürür. Alaca karga ile bizzat Zümrüdüanka kuşu konuşur. Aşk için olduğunu söyler ve yumurtalarını alarak prens ve arkadaşlarını kızın köyüne bırakır. Cüzam hastası kız iksiri içerek iyileşir ancak bu kız da prensin rüyalarını süsleyen kız değildir. O da tam vazgeçip saraya dönecekken aşk tanrıçası karşısına çıkar ve ikna eder. Bunun üzerine beş prens de aynı prensesi aramaya devam eder. Beş prenste sayılı günler ararlar kızı ancak böyle ömürlerinin yetmeyeceğini fark ederler. Bir gece rüyalarına giren aşk tanrıçası o kenti bulurlarsa kızı da bulacaklarını söyler. Bunun üzerine adamlarına danışan beş prens rüyalarındaki şehre benzeyen kendi ülkelerindeki şehre gitmeye karar verirler. Bu ülkelere gider hepsi ancak o kentler rüyalarındaki kentler değildir. böylece başka ülkelere girmeye karar veren prenslerin yolu Araf'a düşer burada diğer prenslerle karşılaşırlar. ilk başta biraz hır gür çıksa da kervansarayın sahibinin araya girmesi ile Araf'a rüyalarındaki şehri yapmaya böylece kızın geleceğini düşünür karar verirler. Krallar b işe pek memnun olur. En azından artık prenslerinin nerede olduğu bellidir. Sayısız usta gelir şehrin yapımı için tam 5 yıl çaba gösterirler. Ancak sonunda şehir tamamlanır. O gece dolunay da kızın geleceği umudunda olan prensler, 1 prenses 5 prens olunca birbirleri ile kavga edeceklerini tahmin ederler. Kız dolunay çıktığında gelir ancak prensler rüyalarında kızın özgürce girdiği kapıları kilitlemişlerdir. bunun üzerine prenses kaçmaya başlar bizim beş prens de eşinden onu kovalar ancak birbirlerine çelme takarak, eziyet ederek ilerlemeye çalışmaktadırlar. Kızın haline üzülen aşk tanrıçası özgürlüğün aşk için en önemli unsur olduğunu hatırlatarak hepsini kilitlediği kapılara hapseder. Böylece insanoğlu bir kez daha aşkı ve aşka olan inancı yok eder. Değerlendirme: Aşkı tutku ile isterken yok edişin masalını yazan Ahmet Ümit bu defa da bir masal ile okuyucunun karşısında yerini alıyor. Kitap okuma alışkanlığı kazanma için gayet iyi bir tercih olabilecek eser, bazı yerlerinde sürekli tekrar edişlerle sıkmaya başlıyor. Yine de tüm güzel duyguların katili olan insanoğlunun aşk gibi yüce bir duyguyu da nasıl yerle bir edip yok ettiğini gözler önüne seriyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bir-bilim-adaminin-romani", "text": "BİR HAYAT HİKAYESİ YAZMAK BİR HAYATI YAŞAMAK KADAR ZORDUR Aslen Malatyalı olup, 1911 yılında Adana'da doğmuş bir bilim insanı olan Mustafa İnan'ın hayat hikayesini anlatan Oğuz Atay'ın bir sözüdür başlığımız da. Mustafa İnan Adana'da seyyar posta memuru Hüseyin Avni Bey ile karısı Rabia Hanım'ın on üç yıllık evlilikleri boyunca yaşayan tek erkek çocuğuydu, daha önce doğan altısı ölmüştü. Bu yüzden doğduğunda sevinçler gizlenmeye çalışılmıştı. Yazarın da dediği gibi, yaşamasının sevinci gizlenirse ölüm, durumu haber alıp gelemez diye düşünülüyordu. Belki de o günlerde ölüm, Mustafa İnan'ın gelecekte Türkiye'ye ve Dünya'ya kazandıracaklarını sezdiği için ortalarda görünmekten utanmıştı. Kitap Mustafa İnan'ın arkadaşı ünlü matematikçi ve aynı zamanda TUBİTAK 'ın ilk bilim kurulu başkanı Cahit Arf'in önsözü ile başlıyor ve Mustafa İnan'ın yaşamından ve ailesinden kesitler sunan bir fotoğraf albümüyle son buluyor. Kitabı okumaya başlamadan önce bu albüme göz atmanın okuyucuya; olayları gözlerinde daha iyi canlandırmaları ve anlatılan değerli yaşam öyküsünü içselleştirmeleri için faydası olabileceğini düşünüyorum. Mustafa İnan dört yaşında damdan düşmüştür ve sonraki bütün yaşantısı o günden kalma bu fizyolojik zayıflığın izlerini taşımıştır. Yaşamı boyunca geçim sıkıntısı ile boğuşmuş, asistanlarından bile borç almak zorunda kalmıştır bu onurlu adam. İki kere dünya savaşı yaşamıştır ve kendi demesiyle kara vagonlar içinde düşmandan kaçmıştır. Okuduğu okulların soğuk yatakhanelerinde geçmiştir gençliği. Babası bu adam olmaz diye düşünmüştür ve kuyumcunun, eczacının yanına çırak olarak göndermiştir Mustafa' yı. Belki de babasının adam olmaz lafları zihnini daha çok kamçıladığı için Mustafa hayatı boyunca kendine hep nasıl daha faydalı bir insan olurum? diye sormuş ve her dakikasını bu onurlu görev için harcamıştır. Yaşama geliş sebebini bu bilmiştir. Soba kurumları arasında evliliğinin ilk yıllarını geçirmiş, kırk yaşından sonra kaloriferli evin sıcaklığını görmüştür. Üniversitede çalışırken her gün yemeğini evden getirmiştir. Üniversiteye yıllarca aynı palto ve elbiseyle gidip gelmiştir. Değerli bilim insanımızın yukarıda anlattığımız yanını ne arkadaşları bilmiş, ne öğrencilerine anlatmıştır. Zihni sürekli yeni şeylerle devinen, kalbi sürekli öğrenmenin heyecanıyla çarpan bu insanın kafasına takacağı sıkıntıları o günlerde bunlar değilmiş. Öyle olsaydı Teknik Üniversite'den mezun olan diğer arkadaşları gibi binalar diker, köprüler kurardı. Ama o daha ortaokuldayken iyi bir hoca olmayı amaç bilmiştir kendisine ve şöyle demiştir: Bilim uzun ve çetin bir yoldur çocuklar. Bilimi yarı yolda bırakmayın, olur mu çocuklar? Oppenheimer gibi hissediyorsanız, bırakın yüksek binaları başkası yapsın, büyük barajlarda başkası çalışsın. Bazılarına çok uzaklardan bile görünen yüksek yapılar kurmak çekici gelecektir. Bırakınız bu işleri öyleleri yapsın. Bazıları da insanları çalıştırmak, büyük teşebbüsleri idare etmek ihtirası ile yanarak kuvvetli olmak isteyeceklerdir. Bırakınız parayla da onlar uğraşsın. Sizin kuvvetli olmak gibi bir derdiniz yoksa, siz de Leonardo Da Vinci gibi 'Kuvvet nedir?' diye merak ediyorsanız buyrun sizleri Mekanik kürsüsüne beklerim. Çünkü bazılarına göre 'Kuvvet' para ile organizasyonun çarpımına eşittir; bize göre de kuvvet ivme ve kütleyi ilgilendiren bir büyüklüktür. Bu iki formülü birbiriyle karıştırmayın olur mu çocuklar? Kürsü ile ticarethaneyi birbirine karıştırmayın olur mu çocuklar? Kullandığımız kelimelerin kökenini merak etmiş, başka dillerdeki kelimelerin kökenlerine kafa yormuş, divan edebiyatıyla yakından ilgilenmiş, ezberlediği şiirleri dost sohbetlerinde paylaşmaktan zevk almış, matematiğin yaşamın her yerinde olduğunu gözlemlemiş, yaşamın her alanındaki o matematiksel ritmi hissetmeye çalışıp bunu sanatla yoğurarak insanlara faydalı olabilecek bir kıvama getirmeye çalışmış, ülkesine yeni bir mekanik anlayış getirip bunu öğrencilerine ürkütmeden sunabilmenin yollarını arayıp durmuş, bilimsel ve edebi konularda onlarca konferans vermiş çok değerli bir bilim insanıdır Mustafa İnan. Oğuz Atay tüm bunları anlatırken günümüzün üniversite camiasına da göndermelerde bulunmuştur. Toplumdan kendini soyutlamış, insanı anlamadan insanın dertlerine çareler bulmaya çalışan zavallılıklarını eleştirmiştir. Bilimin bencillikle işi olamayacağını, profesör olunca her şeyin bitmediğini asıl her şeyin ondan sonra başladığını, üniversitelerin insanların egolarını tatmin etmek için kurulmuş yerler olmadığını, gerçek bilim insanı dediğimiz kişinin aslında hiçbirimizden bir farkı olmadığını ve ülkesi için bilimsel-düşünsel alanda bir şeyler yapabilmek için çabalayan herkesin de aynı zamanda bilim insanı olabileceğini anlatmaya çalışmıştır bize kitap boyunca. Oğuz Atay'ın biyografisini sayfa sayfa biçimlendirdiği bilim insanı, Anadolu'nun herhangi bir yerinde dokunan kilim gibidir aynı zamanda. Yaşadığı bölgenin özelliklerini günlük dilinde taşır yılların emeği ve birikimi ağzından harf harf çıkan bir sanat eseri gibidir. Dilindeki Adana şivesinden hiç gocunmamıştır mesela Mustafa İnan. Ona göre bu samimiyettir. Utanılacak bir yan değil, onu güzelleştiren ve içtenleştiren farklılığıdır. Batıdaki gelişmelerin onu cezp ettiği doğrudur. Ama bunu da kendi ülkesini daha çok geliştirmek için doğu ile batıyı harmanlamak için kullanmıştır. Çevresinde gördüğü her şeyde ona göre öğrenilecek bir şey vardı. Bu yüzden Amerika'ya gittiğinde kendi insanlarının haline burun kıvırmak, orada yaşamaya özenmek yerine; bir üniversitenin duvarında yüz bilim insanı için ayrılan bir yer görüp ellisinin henüz boş olduğunu fark edince bir çocuk gibi heyecanlanıp bir şeyler yapmalıyız, daha çok çalışıp insanlarımıza öğretebileceğimiz kadar şey öğretip onların da bu duvarlarda bir yer bulmasını sağlamalıyız diye düşünmüştür. Mustafa İnan dokunduğu her şeyi güzelleştirmek için çaba sarf etmiştir hep. Ona göre her ne yapılacaksa yapılsın, elden gelenin en iyisi olmalıydı: İyi bir insan, iyi bir eczacı yardımcısı, iyi bir akademisyen, iyi bir dost, iyi bir arkadaş, iyi bir şiir sever, iyi bir baba, iyi bir aşık... Oğuz Atay'ın en iyi romanı olarak bilinen Tutunamayanlar' ını okuduktan sonra bu biyografik romanı okuyan bazılarımız belki de bu romanından çok hoşlanmamış olabilirler. Ama bu romanda da zaman, mekan ve olaylar yazarın kendine özgü üslubuyla anlatılmıştır. Bu romanda da yazarın kalıpları zorlayışını görüyoruz. Belki bir de şöyle düşünmek lazım; ? Mustafa İnan, Oğuz Atay'ın iki yıl öğrencisi olmasaydı TUBİTAK Anadolu halkına örnek olması amacıyla böyle bir biyografik eserin kaleme alınması ve araştırılması işini Oğuz Atay'a verir miydi? İlk kez 1987'de basılmış bir roman Oğuz Atay tarafından kaleme alınmamış olsaydı bugün 42. Baskısını yapabilir miydi? Bu değerli bilim insanının yaşadıklarını okuyan, örnek davranışlarını bir model olarak gören bunca insan olabilir miydik? Sayıların ve eski Yunanca harflerin gerisinde canlı ilişkiler olduğunu sezemezseniz, sayılarla hayatın içindeki ilişkiyi göremezseniz, matematik ve dolayısıyla fizik çalışmanın tek amacı sınıfı geçmek olur, diyor Mustafa İnan. Bir efsane, ancak kahramanının başardığı işleri kavrayabilecekler için bir anlam taşır. Ancak, birtakım girişimlerde bulunarak işlerin güçlüğünü kavrayan bir insan, efsane kahramanının eşsiz gücünü değerlendirebilir, diyor Oğuz Atay hocasını anlamaya ve anlatmaya çalışırken. Kendisini yetiştiremeyen insan başkasını yetiştiremez. Romanda bir bilim insanının adım adım kendini nasıl yetiştirdiğini ve ülkesindeki sevgili insanlarına daha faydalı olabilmek için bitmek tükenmek bilmeyen çabasını görüyoruz. Ülkemizin gerçek ve inanılır bilim insanlarına ihtiyaç duyduğu, bilimin siyasete kurban edildiği ve bir ülkenin gelişmesi zincirinin en önemli parçası olan bilimin ihmal edildiği günlerde hepimizin okuması gereken bir kitap. Bilimin heyecanına daha çok kucak açılması ümidiyle, iyi okumalar dilerim. Bir Bilim Adamının Romanı Kitap Özeti Mustafa İnan, iki kız kardeş'ten sonra doğmuş çelimsiz bir çocuktu. İlk doğduğu sıralarda evde çok kıymetliydi. Anne ve babası üstüne titrerdi. Annesi bir ev hanımı babası ise tren garlarında çalışır, geçimlerini sağlardı. Mustafa İnan, çok küçükken bir kere damdan düşmüştü. Ondan sonra babası onun hiç adam olmayacağına dair bir inanca kapıldı. Okula gidiyor ancak hiç ders çalışmıyor, kitap kapağı açmıyordu. Bu da babasının onun okumayacağı yönündeki fikirlerini onaylar nitelikteydi. Yokluk zamanıydı. Defter kullanmıyor oluşu, babasına masraf çıkarmamak açısından avantaj sağlıyordu. Küçüklüğünden beri hafızası çok kuvvetliydi. Bir gördüğü şeyi bir daha asla unutmuyordu. Yüksek hafıza, yüksek zekanın bir belirtisi olarak kabul edilir. Mustafa da çok zeki bir çocuktu. Derken kurtuluş savaşı çıktı ve okula bir müddet ara vermek zorunda kaldı. Kurtuluş savaşı çıktığı yıllarda babası, Konya'daydı annesi ise babasının verdiği tüm parayı erzağa yatırdığı için yer değiştirecek paraları kalmamıştı. Adana'yı Fransızlar İşgal ediyorlardı. Oradan kaçıp kurtulmak zorundaydılar. 4 çocuk bir ana sonunda buldukları bir parayla düştüler yola. Önce Ankara'ya, oradan da babasının yanına ulaştılar. Savaştan sonra ise memlekete geri döndüler. Ve Mustafa yeniden okuluna kaldığı yerden devam etti. Yaz tatillerinde kuyumcu' da ya da bir eczane de çıraklık yapıyordu. Buralarda öğrendiği bilgileri bile hayatı boyunca unutmadı. Babası ondan adam olmayacağını iddia etse de ustaları onun zekiliğinin farkındaydı. Okulda tüm dersleri çok yüksekti. Derken liseye geçti. Bu lise yatılıydı. Okulda 9. Sınıf olmasına rağmen üst sınıfların çözemediği problemleri çözüyor, hocalar ile ahbaplık ediyor, çoğu dersi kendi anlatıyordu. Bazen de üst sınıftan arkadaşlarına kopya dağıtıyordu. Öğretmenliği çok seviyordu. Herkesin anlayacağı şekilde bir problemi anlatabiliyordu. Herkesin anlayacağı farklı yolu buluyordu. Bu yüzden onun öğretmenliğinden herkes çok memnundu. Öğrenciyken hile öğretmen gibiydi. Hocaların çözemediği problemleri çözer, anlatamadığı soruları anlatırdı. Kendisi olmadan bazı hocaları ders işlemeyi uygun görmezdi. Bazı hocaları kendisinden uzun yaşadığı için ölümüne de şahit olmuşlar, bu durum onları yıkmıştı. Lise bittiğinde babasını da kaybetmişti Mustafa İnan. Tüm dersleri pek iyi olarak geçmiş, ortalaması çok yüksekti. Anne ve kardeşlerine bakmak artık kendisine kalmıştı. Kolay yoldan meslek edinmenin yollarını araştırıyordu. Üniversiteyi hemen bitirmenin yollarını arıyordu. Öğretmenlik mesleğinde karar kılıp oraya kayıt yaptıracakken eniştesi karşı çıktı. Anne ve kardeşlerinin masraflarını üstlendi, sen kendi okumana bak diye destek oldu. Mustafa bu sayede inşaat mühendisliği bölümünü seçti. Üniversite zamanlarında da hocalarının vazgeçilmezi haline gelmişti. Hocaları ile arkadaşlık ediyor tüm konuları arkadaşlarına anlatıyor, bazen dersleri bile kendisi veriyordu. Tüm hocaların yanında hatrı kat kat sayılıyordu. Bir tek çizim derslerini hiç sevmiyordu. O derste de arkadaşları kendisine severek yardımcı oluyorlardı. 3. Sınıftayken eşi Jale ile özel ders vermeye gittiği bir evde tanıştı. Ondan hoşlanmıştı. Mektuplaşıyorlardı. Okul bittikten sonra Mustafa İnan yurt dışına araştırma için gitti. Yüksek lisansını yapıp dönecekti. Orada kalması için hocaları çok ısrar etse de kendisi kendi ülkesine fayda sağlamak istiyordu. Geri döndükten sonra Jale hanımla evlendi. Maaşı çok azdı. Bu yüzden çok zorluk çektiler. Oğlu Hüseyin doğduğunda hastane masraflarını ödeyemeyecek durumdaydı. Zamanla doktorasını aldı. Dekan oldu, rektör oldu. Kitaplar yayınladı. Son zamanlarına geldiğinde artık çok yorgundu. Kendi vatanında ölmek istese de burada tıp yeterince donanımlı değildi. Almanya'ya gönderildi. Orada vefat etti. Ölümü ülkede büyük bir yankı uyandırdı. Değerlendirme: Mustafa İnan 'ın oğlu Hüseyin İnan, Oğuz Atay'ın da babasının öğrencilerinden olduğunu öğrendiği zaman Oğuz Atay, Tutunamayanlar kitabıyla yeni ödül almıştı. Onu birebir tanıdığı için Oğuz Atay 'dan rica etti bu kitabı yazmasını. Oğuz Atay seve seve kabul etti. Çoğu kişiyle röportaj yaptılar, odasına, yazdıklarına baktılar öyle öyle bu muhteşem kitap çıktı ortaya. Muhteşem bir öğretmen ve bilim adamı olan Mustafa İnan'ın hayatı ile Oğuz Atay'ın muhteşem yazarlığı birleşince ortaya mükemmel bir eser çıkmış. acayip bir kitap biyografi gibi birini anlatıyor ama hikaye tatında okuyorsunuz farklı yani tavsiye ederim 22-02-2015 11:26 güzel ama sıkıcı okusanız da olur okumasanız da pek birşey kaybetmezsiniz ben okudum birşey kazanmadım tek yaptığım bir bilim adamının romanı özet çıkartmak oldu ve 100 aldım bunun dışında kitabın bana kattığı birşey yok 25-02-2015 00:47 eğer ülkemizde bilim insanı otobiyografi yazan çok sayıda kişi olsaydı, bu konuda birikimli olsaydık okumasaydık da olabilirdi. ama bir zamanlar bir bilim insanının maddi sıkıntılarını bir kenara bırakıp topluma faydalı olabilmek için kendini adaması bence okunmaya değer. 25-02-2015 13:52 bu kitap çok güzel. türk milletinin bu kitabı okuyup ilham alması gerekiyor bence. çünkü ben biliyorum ki türkler zeki insanlar. tabi zekalarını kullandıkları sürece. okumazsanız çok şey kaybedebilirsiniz. bence herkes okumalı. 24-12-2015 19:56 çok müthiş bir kitap şiddetle öneriyorum ben bir bilim adamının romanı pdf olarak buldum okudum isterseniz paylaşabilirim mutlaka okumanız gerek 16-02-2016 18:31 hiç güzel bir kitap değil bence, öğretmenimiz özet için ödev verdi. ayşe yaprak'a selamlar. -o&g 18-02-2016 22:17 mükemmel bir kitap ısrarla önermek isterim bir bilim adamının romanı incelemesi çıkardım isteyenler okuyabilir kitabı daha kolay anlayabilirler 05-05-2016 19:43 adam sabahin körunde yatililardan kitap alip ders calisiyor babasina masraf olmasin diye bide kaç saat yüruyerek gidiyor.biz daha yazililara çalışmayalim 21-05-2016 16:29 biraz sıkıcı bir kitap 16-11-2016 18:53 iğrenç bir kitap 17-11-2016 23:20 biraz değil çok çok sıkıcı ama yine de emeğe saygı 17-11-2016 23:46 çok güzel bir biyografi .öğretmen adaylarının ve her insanın okuması gereken müthiş bir biyografi eseri. 25-11-2016 13:44 bizi sınav yapacaklar o yüzden okudum ama sıkıcı diyebilirim merak ediyor bu kitaptan nasıl sorular çıkacak 29-11-2016 17:25 okumadım ön fikir olsun diye geldim güzel anlatmışsınız sağolun 25-12-2016 16:37 mustafa inanı anlatışınla kendini bizlere hayran ettin. 24-02-2017 18:26 bence çok güzel bir kitap herkese tafsiye ediyorum 11-04-2017 15:30 oldukça. güzel anlayana... 30-04-2017 17:36 oğuz atay yazmış.daha ne olsun 03-07-2017 18:14 çok beğendim bayıldım gerçekten anlayana😊 26-09-2017 19:21 gerçektende güzel bir kitap, okumak isteyene tafsiye ediyorum... 27-10-2017 21:11 bana incelemesi ve özeti gerekiyordu hallettim sayenizde teşekkür ederim 03-06-2019 21:59 kendi hocası mustafa inan'ın öyküleştirilmiş bir biyografısı olarak görebiliriz. çoğu oğuz atay kitabında olduğu gibi biraz sıkıcı olsa da bir biyografiye göre fazlasıyla çekici. oğuz atay'dan bir biyografi kitabı beklenmez herhalde ama okuduğum ve okumayı sevdiğim nadir biyografi kitaplarından, okuduktan sonra da mustafa inan gibi bir aydını tanımanın gururunu yaşadığımı söyleyebilirim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bir-cihan-kafes", "text": "Samire bostana gittiği sırada karşısına Ethem çıktı. Akşam olunca ablasını kaçıracağını, ona haber vermesini söyledi. Samire, Ethem'den nefret ediyordu ve korkuyordu. Ondan kaçarken düşmüş ve dişini kırmıştı. Bu, ona olan nefretini daha da artırmıştı. Ayrıca o gün ablasının düğünü vardı. Köylüler de onun Ankara'da bir karısı olduğundan bahsediyordu. Hatta kadın şarkıcıymış, açık açık giyiniyormuş. Bir de çocuğu varmış. Güzeller güzeli ablasının o kadına kuma gitmesine nasıl izin verebilirdi Samire? En iyisi susmaktı, Ethem'in onu kaçırmak istediğini ablası bilmemeliydi. Dediğini yaptı Samire, kimseye bu olaydan bahsetmedi. Ablası evlendi ve her şey yolunda görünüyordu. İlerleyen günlerde annesi gelip ablasının hastalandığını ve kendisini yanına istediğini söyledi Samire'ye. O da koşa koşa gitti. Eve ulaştığında ablasını, eniştesini ve Ethem'i konuşurken buldu. Ethem, ablasının yanına gelmiş ve onu kaçırmak istediğini söylemişti. Oradaki şarkıcı sevgilisini bırakmış ve onunla evlenmek istiyordu. Tam da o sırada eniştesi gelmişti eve. Ablası da kendi hayatını kurtarmak için Ethem'in Samire'yi istemek için geldiğini söylemişti. Samire eve vardığındaysa geç kalmıştı, karar çoktan verilmişti. Ethem ve Samire evlencekti. Henüz on beş yaşındayken köyünden Ankara'ya gelin geldi zavallı kız. Kısa süre sonra da hamile kaldı. Ethem, oğlan olacağını düşünerek doğmadan önce bebeğinin adını Yaşar koydu. Kız olduğunu öğrenince de değiştirmedi. Samire'nin bünyesi çok zayıftı, doğumu fazlasıyla zor olmuştu. Hastanede yatıp ameliyat olması gerekiyordu. Minik Yaşar'ı da babaannesine ve dedesine bıraktılar. İyileştiğinde geri alacaklardı yavrularını. Bir yıl sonra Samire hastaneden iyileşmiş olarak çıktı ama bebeğini alamadı. Kızı onu istemiyordu. Artık babaannesini, annesi olarak görüyordu. Samire, onun için bir yabancıdan farklı değildi. Samire'nin, Yaşar'ı onlara bırakmaktan başka çaresi yoktu. Yaşar, altı yaşına gelince babası onu Ankara'daki yatılı bir okula verdi. O, zeki bir kızdı. Okuması ve mesleğini eline alması gerekiyordu. Köyde kalması ona yakışmazdı. Annesi gibi basit bir köylü olmak istemiyorsa okula gitmesi şarttı. Yaşar, babasını dinledi ve öğretmen oldu. Tunceli'ye atandı. Orada ilk ve tek aşkı olan Ali'yle tanıştı. Evlenmek istiyorlardı ama Ethem buna karşı çıkıyordu. Yaşar, babasının sözünün dışına ilk kez çıktı ve Ali'yle evlendi. Bir buçuk yıl sonra Yaşar ve Ali'nin bir bebeği olacaktı. Doğum başladığı sırada Ali'den de kara haber geldi. Yaşar'ın, kızı Lorin'i tek başına büyütmesi gerekiyordu. Kızına, hiçbir zaman sevgisini göstermedi Yaşar. Onu, Ali'nin ölüm sebebi olarak görüyordu. İçinden gelmiyordu Lorin'i sevmek. Lorin'se annesinin gözüne girebilmek için her şeyi yapıyordu ama işe yaramıyordu. Lorin, büyüdüğünde belki de annesi yüzünden, yanlış bir evlilik yapmıştı. Bunun farkındaydı. Boşanmak istediğini annesine söylediğinde buna şiddetle karşı çıktı ve eğer böyle bir şey yaparsa ona destek olmayacağını söyledi. Lorin'in pes etmeye niyeti yoktu. Hamile olduğunu en yakın arkadaşı dışında herkesten gizleyerek boşandı. Eski eşi, onu bu yüzden asla affetmedi ve çocukları Kaan doğduğunda onu da suçladı ve ondan hep uzak durdu. Lorin'in boşandığında oğlu Kaan'a hem anne hem de baba olması gerekmişti. Bunu çok da iyi yapıyordu. En azından Doruk gelene kadar öyleydi. Başlarda her şey çok güzeldi. Birbirlerini büyük bir aşkla seviyordu ikisi de. Liseli aşıklar gibi sürekli mesajlaşıyorlar ve tatillere çıkıyorlardı. Sonlara doğruysa sürekli kavga etmeye başladılar. Lorin her defasında Doruk'u affediyordu. Çünkü Doruk onu seviyordu. Eğer sevmeseydi sürekli özür diler miydi? Doruk'un gerçek yüzünü aldatıldığını kendisinden duyunca öğrenmişti Lorin. O sıralarda kürek kemiğini ve çenesini kırdığı için annesi ve anneannesiyle aynı evde kalması gerekmişti. Hayatı mahvolmuştu. Tüm gün tek yaptığı koltukta oturmaktı. Konuşmayı bile bırakmıştı. Samire de iyice yaşlanmıştı ve çocukken aldığı bir darbenin etkisi gün geçtikçe ortaya çıkıyordu. Artık bir çocuktan farkı yoktu. Durup dururken gençken yaptıklarından bahsediyordu. Anlatıkları Yaşar'ın annesini daha iyi tanımasını sağlıyordu. Babası çok yanlış tanıtmıştı Samire'yi. O, on beş yaşındaki basit bir köylü kızı değildi; her şeyin farkında olan ama susmak zorunda kalmış masum biriydi. Annesinin hayatına dair öğrendiği şeyler Yaşar'ın taşlaşmış kalbinin birazcık da olsa yumuşamasına yardımcı olmuştu. Geriye dönüp yaşadıklarına bakıldığında üç kadının da kendilerine göre büyük acıları vardı. Onları aynı evde toplayan da bu acılardı. Farklı görünseler de aslında onlar, aynı acıların farklı bedenlerdeki yansımalarıydı. Geç de olsa üçü de bunu fark edebilmişti. İclal Aydın her yaptığı ile beğeni toplayan Türk sanat dünyasının en sempatik isimlerinden bir tanesi. Gerek rol aldığı diziler, gerek sunduğu programlar ile dikkat çeken ünlü isim aynı başarılarını kitap dünyasında da devam ettiriyor. Daha önce birçok kitabı ile yazarlığı ile de beğeni toplayan yazar, son kitabı Bir Cihan Kafes ile de dikkatleri yine üzerine çekmeyi başarıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bir-cinayet-romani", "text": "Romanın ilk başlarında yazar, okuyucuya birçok soru yöneltir. Bu sorular ölümle ilgilidir. Bir insanın niçin öldürmeyi seçtiği üzerine durulur. İnsan sıkışınca, canını kurtarmak için ölüm niçin vardır? Bir insanın bir insanı öldürmesi elbette medeniyet ve insanlık dışı bir eylemdir. İnsan; şehvet, hırsızlık, aşk, nefret, kıskançlık gibi duygular yüzünden cinayet işleyebilir. Seri ve kiralık katillerin durumu hastalık boyutundadır. Elimizdeki bu kitap; ölüm, yaşam arasındaki çizgiyi bize post modern üst kurmacalar ile vermiştir. Romanda gerçek kahramanlar ve romandaki kahramanlar sarmal şekildedir. Belli bir anlatıcısı yoktur, çokseslilik hakimdir. Romanda şöhret sahibi Akın Erkan, adında kadın bir yazarımız vardır. Akın Erkan, ses getirmesini planladığı bir polisiye roman yazmak istemektedir. Bu romanın adını daha romanı yazmadan karar vermiştir. Romanın adı Ölümün Vazgeçilmez Çekiciliği olacaktır. Yazacağı bu roman için bir çok araştırma yapması gerekmektedir. Bunun için erkek arkadaşı Emin Köklü'den yardım almak ister. Emin Köklü, Matematik Profesörüdür. Gazetelerdeki cinayet haberlerini takip eden ve cinayetleri çözmekten zevk alan bir adamdır. Hatta bir cinayetin çözümüne katkılarından dolayı emniyette Haydar Bilir ile çalışmaları bulunmaktadır. Bu yüzden Akın Erkan, yazacağı roman hakkında hep ona danışmaktadır. Emin Köklü, üç defa boşanmıştır. Üçüncü eşi onu terk edip gitmiştir. O da kendi halinde odasında tembellik içinde hayat sürmekte ve gazetedeki cinayetleri çözümlemektedir. Akın Erkan; Levent, Yasemin, Yıldız ve Yeşim'e günlük yazmalarını söyler. Bu şahısları romanına kahraman yapacaktır. Romanında aldatma, kıskançlık üzerine cinayet tasarımı yapar. Levent Caner, Eser ile evlidir. Yıldız'ı kendisine aşık eder. Yıldız aşk duygularını yeni tatmış bir kız olarak Levent'ten kopamaz. Levent Caner, Yazar Akın Erkan'a Yeşim'e aşık olduğunu onunla birlikte olmak istediğini söyler. Akın Erkan, ise Yeşim'e aşık olursa Yıldız'ın onu öldüreceğini söyler. Levent, yazarı dinlemez. Levent, masasında bir not bulur. Yeşim'den zannederek otele gitmiştir. Aslında o notu yazan Yıldız'dır. Levent'i öldürmeyi planlarken Yeşim, öldürmüştür. Yıldız odaya girdiğinde Levent'i ölü bulur. Fakat Levent'in öldürüldüğünü anlamaz. Romanın düğüm bölümü burada biter. Geriye Haydar Bilir ve Emin Köklü'nün bu cinayeti nasıl çözeceğidir. Levent, küvete elektrik verilerek öldürülmüştür. Bu olay yaşanmışçasına olayı çözmeye çalışırlar. Levent'in masasındaki kağıdın hem Yeşim'e hem Yıldız'a da verilmiş olduğunu düşünürler. Yeşim ortalıkta yoktur. Yıldız, Muğla'ya kaçmıştır. Yazar Akın Erkan, kafasını dinlemek için yurtdışına gideceğini bildirir. Levent'in yabancı bir kadından kızı olmuş ve bu kızı Yıldız'ın peşine düşmüştür. Daha sonra bu kız da Muğla'da otelde ölü bulunur. Bundan sonra tek şüpheler Levent'in karısı Eser'i göstermektedir. Emin Köklü, başsağlığı için Eser'in evine gitse de ipucuna rastlayamaz. Yeşim ve Yıldız aranırken Yeşim'in ölüm haberi gelir. Emin köklü, Yeşim'in ölümünden şüphe duyar. Yeşim, cinayete kurban gitmiştir. Bundan sonraki tüm şüpheler Yıldız'dadır. Yıldız, yakalanır. Tüm cinayetleri kendisinin yaptığını itiraf eder. Çantasında bir günlük bulunur. Emin Köklü, günlüğü okur ve Yıldız'ın katil olmadığını görür. Geriye tek bir kişi kalmıştır. Akın Erkan, tüm cinayetleri işlemiştir. Akın Erkan, bu suçlamaları kabul etmez. Yurt dışında olduğunu söyler. En sonunda itiraf etmek zorunda kalır. Geçmişte Akın, Levent ile isteyerek ilişkiye girmiştir. Levent, daha sonra Akın'ı kandırarak arkadaşları ile de ilişkiye zorlar. Bunun üzerine Akın, bir gün Levent'i öldüreceğini ant içer. Diğer cinayetleri ise kanıtları yok etmek için işlediğini söyler. Emin Köklü, kendisi ile evlenmez ise polise ihbar edeceğini söyler. Akın, bu teklifi kabul eder. DEĞERLENDİRME Pınar Kür, Bir Cinayet Romanı adlı kitabını 1989'da yayınlar. Roman, ilk post modern eserler arasında yer almaktadır. Polisiye ve post modern anlatının bütünleşik halidir. Üst kurmaca, çoğul anlatıcı ve çoğul kahraman vardır. Romanın baş kahramanı belli değildir. Roman içinde roman olarak kurgulanmıştır. Post modern roman severlere mutlaka öneririm."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bir-cokusun-oykusu", "text": "Stefan Zweig'in yalnızlık psikolojisi ve etkilerinin doğurduğu bir olay sonucu gelişen intihar ve öncesinde yaşadığı durumlardan dolayı depresif haller içinde olan karakterlerden birini Bir Çöküşün Öyküsü kitabında işlemiştir. Bir Çöküşün Öyküsü, son derece akıcı ve bir okuyuşta bitirilebilecek bir eser. Kitabı okurken çoğu zaman kendinizi öyküdeki karakterin yerine koyup, sanki kendi sonunuzu okuyormuşsunuz gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Kalabalıklar arasında yalnız kalmanın tasavvurunu çok derinden hissedecek ve anlayacaksınız. Madam Prie, bir zamanlar Paris prensesi olarak yaşamını geçirmiş, şatolarda eğlencelerin ve güzelliğin emsali olmuş bir bayandır. En iyi yerlerde gezer, en iyi alışverişleri yapar, en iyi giyinir ve şüphesiz en iyi baloları Paris gecelerinde veren kişide kendisidir. Hayatı boyunca birçok kez insanları küçümsemiş, kimseden emir almamış, kendini hayatta tutan şeyin insanlara hükmetmek ve önünde eğilişlerini görmek olduğunu öne süren Prenses Prie, bu bol huzurlu ve şatafatlı saltanatının biteceğini tahmin etmemektedir. Her şey rüya gibi devam ederken bir köye gönderilmesi onun için ilk zamanlar bir ödül gibi görünse de, sonraları bir ceza olacak ve hayatının en kötü dönemine adım atacaktır. Öykü, Prenses Prie'nin Normandiya'ya sürgün edilmesi ile başlar. Uzun bir yolculuktan sonra kendini burada mutlu hissetmeye başlar. İlk iki gün tarlalarda bir çocuk gibi koşar. Bedenine ağır gelen kilolarca kıyafetlerden kurtularak hafifler. Buranın havası, toprağı, yemeği her şey lezzetli gelir ona. Ama bir hafta sonra Paris gecelerini, danslarını, eğlencelerini, erkeklerin ona hayranlıkla olan bakışlarını özlemeye başlar. Buradan çok sıkılır ve mektup yazıp Paris' e yollar. Kraldan gelen mektup karşısında yıkılır. Kral devletin parasını çok fazla harcayıp, zaruri şeylere yatırım yaptığı için onu sürgün etmiştir. Akıbeti hakkında detaylı bilgiyi ve saraya ne zaman döneceğini iki yıl içinde düşünüp karar vereceğini söyler. Prie, için bu bir sürgün değil, ölümdür. Bu sürede iktidarı yerle bir olacak. Leş kargaları koltuğuna oturup onun gidişini kutlayacaktır. Bunalımlı zamanlarına adım atan Prie, dua etmesi için köydeki papazı yanına çağırtır. Papazın yanında utangaç bir yeğeni vardır ve onu da papaz olarak yetiştirmek istiyordur. Prie bu utangaç çocuğu görür görmez içindeki vahşi emretme ve otorite kurma duygusu yeniden güçlenir. Ona hükmetmek ve kendisine itaat etmesini ister. Bu belki de şu sıralar onu kendine getirecek tek şeydir. Papaza çocuğun bütün eğitim masraflarını kendisinin karşılayacağını ve Paris' e yazı yazıp orada tahsilini tamamlaması için yardım edeceğini söyler. Papaz ve yeğeni çok minnettar kalır. Bu süreden sonra bu utangaç köylü çocuk Prie' nin adeta bir köpeği olur. Böyle bir süre köylü çocuk onun her dediğine uysa da zamanla ona itaat etmez ve söylediği şeylere karşı çıkar. Birgün yine Prie onun kendisine itaat etmesini buyurur ve buna itiraz eden köylü çocukla kavga etmeye başlar. Papazın yeğeni Prensesi yumruklar, döver ve oradan ayrılır. Prie kendini hiçbir zaman böyle çaresiz hissetmemiştir. Burada yavaş yavaş çürüyordur. Eski iktidarını hiçbir zaman kazanamayacağını anlar. Bir köylü çocuğuna bile sözü geçmiyordur. Bu hayata böyle devam edemeyeceğini ve kralın onu affetmeyeceğini anlar. Günlerce odasından çıkmaz ve düşünür. İntihar edecektir. Bu hayat ona ölümden daha kötü gelmeye başlar. Ancak bir prensesin ölümü aslında intiharı bu kadar kolay olamaz diye düşünür. Paris' e haber yollar ve köydeki şatoda büyük görkemli bir balo düzenleyeceğini söyler. Herkesi davet eder ve büyük bir tiyatro gösterisi hazırlar. Başrolde kendisi oynar ve oyunun sonunda bu karakter kendini bıçakla öldürür. Uzun bir uğraştan sonra balo hazırlanır ve ülkenin her yerinden asiller gelmeye başlar. Üç gün boyunca mükemmel bir balo düzenlenir. Prie' nin amacı bu baloda insanlara öleceği tarihi söyleyecek, insanlar onun bir kehanette bulunduğunu düşünecek ve onun ölümü yıllarca tüm Paris' te yankılanacak ve ismi istediği itibara kavuşacak. Baloda sürekli ölümünden bahseder ve 7 Ekim ' de öleceğini söyler. İnsanlar pek aldırış etmez ve bir şaka olduğunu düşünür. Tiyatro oyunu bitince insanlar onu çok güzel bir intihar sahnesi oynadığı için tebrik eder. Günler sonra ölecek olan Prie bunlara umursamaz bir gülümseyişle karşılık verir. 7 Ekim' i beklemek, öleceği günü beklemek ona çok zor gelir. Son gecesinde papazın yeğenini şatoya çağırtır. Onunla son gece birlikte olur. 7 Ekim sabahı ondan bir gün daha yanında kalmasını ister. Bunun karşılığında bütün servetini ona verip belki de ölümden vazgeçecektir. Gözünü para hırsı bürüyen köylü genç bir an önce Paris' e gitmek ister. Prie bunun karşılığında ona değerli taşlarla ve takılarla dolu bir kutu servet verir ve onu Paris' te bir manastıra bırakmasını ister. İçine de papaza ona bol bol dua etmesini isteyen bir kart koyar. Prie en güzel kıyafetlerini giyer, en güzel kokularını sürünür. Zehir dolu kutuyu açıp hepsini yer. Anında etkisini gösteren zehir ona korkunç bir ölüm yaşatır. Can çekişirken tutunduğu perdenin iplik parçaları tırnaklarının arasına dolar. Ağzı ve çenesi yamulur. Uşaklar gelip ölüm haberini Paris' e ilettiğinde ise her şey çok farklı olur. O gün kentte bir hokkabaz' ın gösterisi vardır ve bu haber onlara ulaştığında biraz şaşırıp tekrar gösterilerini izlemeye devam ederler. Prie' nin tahmin ettiği gibi yıllarca konuşulup, onun ölüm tarihini bilen bir kahin olduğunu kimse düşünmez. İktidar aşkı onun hem ölümü hem de bir çöküşü olur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bir-idam-mahkumunun-son-gunu", "text": "Bir İdam Mahkumunun Son Günü, Sefiller ve Notre Dame'ın Kamburu gibi eserlerin yanında biraz arka planda kalmış olsa da Hugo tarafından yazılmış, Fransız romantizmini gözler önüne seren önemli bir kitaptır. Eser, Hugo tarafından 26 yaşında yazılmış ve yazarın gençlik dönemi eserleri arasında önemli bir yer edinmiştir. Eserde romantizm akımının özelliklerinin baskın olduğu gözlemlenmekle birlikte, Hugo bu eserini toplumu ve hukuk düzenini eleştirmek üzere kaleme almıştır. Kitabın ön sözünde Hugo amacını belli etmekte ve idam cezasının insani bir tarafı olmadığını uzun uzadıya anlatmaktadır. Çünkü Hugo'ya göre idam bireysel bir olgu değildir. İdam geniş çerçevede düşünüldüğünde öldürülen kişinin kendisiyle birlikte ailesini ve dolaylı olarak toplumun tümünü etkileyen bir olaydır. Ön sözde Hugo son derece başarılı bir hukukçu edası ile idam karşıtlığı tezini savunmakta ve işin rasyonel yanından ziyade duygusal boyutuna temas ederek maddeci zihniyeti sert bir şekilde eleştirmektedir. Bir İdam Mahkumun Son Günü isimli eser yaşanmış bir olaydan hareketle kaleme alınmıştır. Bir zamanlar idam suçlularının giyotinle infaz edildiği Grev Meydanı diye kötü şöhretli bir meydan vardı Fransa'da. Bir gün Victor Hugo bu meydanın yakınından geçerken genç bir adamın idam edildiğini görür ve bu olaydan son derece etkilenir. Olayın uzunca bir süre etkisinde kalan Hugo vicdanların da sesini duyurmak maksadı ile eserini kaleme alır. Eser, bir insanı öldürmüş bir mahkumun duruşması ile başlar. Duruşmaya çıkarken kürek cezasına son derece adi bir ceza olarak yaklaşan mahkum, ölüm cezasına çarptırılır. Buna göre beş hafta sonra idam gerçekleştirilecektir. O anda kürek çekme, mahkum için son derece cazip bir ceza olarak görünmeye başlar ama ne yazık ki her şey için çok geçtir artık. Ölüm korkusu mahkumu zehirli bir sarmaşık edasıyla sarmaya başlamıştır. O anda bir muhasebe başlar ve mahkum arkada bırakacağı şeyleri, yaşamın güzellikleri ve gençliğini düşünmeye başlar ve bunların kıymetini anlamaya başlar. Mahkumun ailesini düşünerek yaptığı iç konuşma adeta Hugo'nun vicdanının topluma yönelik yaptığı bir konuşmadır. Genç adam önce annesini düşünür sonra onun zaten yaşlı olduğunu söyleyip karısını düşünmeye başlar. Karısının hastalığından dolayı onun da kısa bir süre sonra öleceği yargısına varan mahkum bebek yaştaki kız çocuğunu düşünmeye başlar. İşte orada benim zavallı yavrucuğum! Onun ne suçu var ki minvalindeki serzenişi idamın bireysel bir vaka olmadığını açık bir şekilde gözler önüne sermektedir. Mahkum kendi hücresinde artık bir ölüm senaryosu yazmaya başlamıştır bile. Daha önce bu hücrede bulunan kim bilir kaç kişi giyotin denilen ölüm makinesine teslim edilmişti. Onlardan geriye neredeyse hiçbir iz kalmamıştı. Ne büyük bir hüzündü insandan geriye hiçbir şey kalmaması... Olaylar mahkumun hücresinde devam eder. Kendinden önce aynı odada kalan insanların idamın caniliği üzerine duvarlara yazdıkları yazılar ve çizdikleri şekiller mahkumu daha çok tedirgin etmeye başlar. Ara sıra papazlar onu ziyarete gelirler günahlarını çıkartmak ve bağışlanmasını dilemek için. Bir gün ise küçük kız çocuğunu getirirler onu görmesi için. Üç yaşında olan çocuk onu tanımaz ve babasının öldüğünü annesinden öğrendiğini söyler. Mahkum o anda ölümden beter bir acı yaşar. İdam günü gelip çattığında mahkum bir at arabası ile idam edileceği yere götürülür. O anda yaşlı şoför ile genç mahkum arasında ilginç bir diyalog meydana gelir. Yaşlı şoför mahkuma genç olduğunu söylediğinde genç adam kızar ve ondan yaşlı olduğunu söyler. Çünkü idamı beklerken geçen her dakika bir ömre bedeldi. Yolculuk biter ve mahkum halkın çığlıkları arasında bir süre sonra giyotine doğru götürülür.... Hugo'nun Bir İdam Mahkumunun Son Günü adlı eseri yazıldığı dönem ve sonrasında Fransa'da ve dünyanın geri kalanında idam cezasının revize edilmesinde büyük rol oynamış baştan sona keyifle okunabilecek bir dünya klasiğidir. Yazan: Şahin Yıldız Bir İdam Mahkumunun Son Günü Kitap Özeti Victor Hugo, Paris'teki idam kararının uygulandığı Greve Meydanından geçerken giyotin ile gerçekleştirilen bir idam sahnesine şahit olur. Karşılaştığı durumdan o kadar etkilenmiştir ki bunun geri dönüşü olmayan korkunç bir hata olduğunu düşünmüştür. Victor Hugo, kitabın önsözünde uzunca bir şekilde ceza yasasından bahsetmektedir. Bütün giyotin sehpalarının en iğrenci, en lanetlisi, en uğursuzu olan ve kökünden kazınması en çok gerekenin Siyasi Giyotin Sehpası olduğunu söylemektedir. Geçmişin toplumsal yapılanmasının üç dayanağın üzerinde duruyordu: rahip, kral, cellat. Uzun süre önce bir ses: Tanrılar gidiyor! Dedi. Son olarak başka bir ses yükselip haykırdı: Krallar gidiyor! Şimdi üçüncü bir sesin yükselmesinin zamanıdır: Cellat gidiyor! Eski toplum böyle böyle çökecek; böylece kader geçmişin yok olmasını tamamlayacak. İfadelerine yer vermiştir. Ceza yasasının dönüşmesi gerekte demiştir. Suça bir hastalık gözüyle bakılmalı ve bu hastalığın hakimler değil doktorlar, mahkumiyet yerine hastaneleri olacak. Özgürlük ve sağlık bütünleşmeli. Kızgın demir ve ateş yerine yağ ve reçine kullanılacak. Öfkeyle cezalandırılan kötülük şefkate tedavi edilecek. Her şey çok basit ve çok yüce olacak. Çarmıh darağacının yerini alacak. Hepsi bu. Sözleriyle de önsöz kısmını sonlandırmaktadır. Victor Hugo kendi siyasi görüşü olarak cumhuriyet yanlısı bir tutuma sahipti. III. Napolyon darbesiyle beraber sürgün hayatı başlamış oldu. Ailesiyle beraber çok uzun yıllar sürgünde kalan Hugo'nun vatan hainliği ile suçlandığını düşünürsek eserinin konusu ve hassasiyetine şaşırmamak gerekir. Kahramanımız önceki yaşamını düşleyerek şu anki yaşamın varlığını donduruşuna ağırlığıyla ezişine şaşırmaktadır. Şimdi tek gerçekliği vardır: Ölüm cezası. Güneşin ve havanın coşkusunu seyre dalan kahramanımız özgürlükten başka bir şey düşünemeyip hakkında verilecek özgürlük kararını beklemeye başlar. Avukatı gelip karşısına oturduğunda ümitliyim demişti. Ümitliydi çünkü kasıt bulunmayacağını düşünüyordu. Ölüm cezası değil de ömür boyu kürek cezasını beklediğini söyledi, avukat. Bu cevap kahramanı büsbütün sinirlendirdi. Ölmek yüz kere daha iyidir! diyerek karşı çıktı. Duruşmaya gittiklerinde hala bağışlanacağını ümit ediyordu; böyle güzel bir havada böyle iyi yürekli bir jüri kimseye ölüm cezası veremezdi. Duruşma salonundaki sessizliğin ardından ceza açıklandı: altı hafta sonra idam edilecekti. Avukat, karara itiraz etmek için atıldığında kahraman avukatı kolundan tutarak durdurdu. Söylediklerini hatırladı: Ölmek yüz kere daha iyidir! Ölüm fikrine kendini alıştırmaya çalıştı. Hem herkes belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkum değil miydi? Şu an açık havada özgürce dolaşan bu insanlardan biraz önce ölecek olmanın ne gibi bir olumsuzluğu olabilirdi. Hem celladın ondan alabileceği servet neydi? İğrenç hapishane yemekleri, tüm okumuşluğuna rağmen iki laf edecek birini bulamıyor oluşu ve gardiyanların kaba saba davranışları. Kahraman tüm bu yaşadıklarını yazmaya karar verdi. Bir mahkumun entelektüel otopsisinde çıkarılabilecek yüzlerce ders olabilirdi. Hiç acısız öldürmekle övünüyorlardı ama manevi acının yanında fiziksel acının ne önemi vardı? Bicetre, denilen binada tecrit hücresindeydi. Aklında geride bırakacağı üç kadın vardı: Annesi, karısı ve kızı. Onu endişelendiren en son gördüğünde iki yaşında olan kızıydı. Her şeyden habersiz oyunlar oynayan zavallı küçük kızı. O günlerde hapishanede garip bir şenlik havası vardı. Bir zindancıya sorduğunda; şenlik de denilebileceğini, kürek mahkumlarının zincirlenişinin gerçekleşeceğini söyledi. Önce doktorlar teftişe çıkmış zindancıların teftişinden sonra da prangaya vurulma izlenmiş ve üç perdelik bir gösteri gerçekleştirilmiştir. Üstelik bir şabat ayininden farksız bu dehşetli gösteriye yağmur da eşlik etmişti. Hapishane müdürünün ziyareti kahramanın içine değişik bir duygu uyandırdı. Ziyaret tamamlandığında korkunç kaygılardan kurtuldu. Şimdi Tanrı'ya şükür, hiç umudu kalmamıştı. İdama bir adım daha yaklaşmak anlamına gelen Conciergerie'ye nakledilmişti. Herkes, bütün görevliler hafası Greve Meydanına düşecek olan bu adama iyi davranıyordu. Ölümüne saatler kala kızı Marie, dadısıyla beraber hapishaneye getirilmişti. Okşanıp, kucaklanmasına izin verse de bir gözüyle dadısına endişeli bakıyordu. Ah! Bayım, canımı acıtıyorsunuz. Dedi Marie. İşte yaşamak istediği tek yer olan o hafızadan da silinmişti. Annesi ona babasının öldüğünü söylemişti. Dadının birkaç meteliğe satın aldığı ölüm kağıdı Marie'nin elindeydi. Marie yavaşça heceliyordu: K, A, ka, R, A, R, rar, Karar. Götürün. Deyip dadısına verdi küçük kızını. İşte şimdi yapayalnız kalmıştı. Yüreğindeki son tel koptu. Yapacaklarına hazırdı. Giyotin cezasının gerçekleştirileceği meydanda büyük bir kalabalık toplanmıştı. Bayılmaktan korkuyordu. Gururunun son kalıntısı! Cellatlar onu hazırlarken Bekleyin dedi. Merhamet edin! Bağışlanmam için bir dakika daha bekleyin! Yoksa kendimi savunurum, sizi ısırırım. Beni bağışlamamaları imkansız! Diyordu. Ateşli bir Cumhuriyet ve demokrasi yanlısı yazar Victor Hugo, 1802 yılında Fransa'da doğmuştur. Önceleri kral yanlısı olsa da sonraları Cumhuriyet'in büyük destekçilerinden olan ünlü yazar romantik akıma mensuptur. İlk olarak şiirleri ile meşhur olsa da, şuan özellikle Sefiller ve Notre Dame'in Kamburu romanları ile tanınır. Fransa'nın edebiyat tarihinde en büyük en ve önemli yazarları arasındadır. Victor Hugo, politik ve toplumsal sorunlarla çok yakından ilgilenen bir yazardır. O yüzden daha 26 yaşında iken Bir İdam Mahkumunun Son Günü adlı kısa romanını yayınlamıştır. Toplumda insana bahşedilen en önemli hakkın yaşam hakkı olduğunu savunan yazar, idam cezasının kalkması için bu yapıtı yazmış ve kamu vicdanını etkilemeye çalışmıştır. Şuan birçok dünya ülkesinde daha yeni yeni ölüm cezası kalkmış olsa da yaklaşık 200 yıl önce bir yazarın bu konuya değinmesi azımsanmayacak bir başarı kabul edilmelidir. Çevirmenin önsözüne göre, Bir İdam Mahkumunun Son Günü yazarın en az tanınan eserlerindendir. 1829 yılında henüz 26 yaşındayken yazdığı bu kitabı, kendi adını açıklamadan yayınlamıştır. Nitekim bu davranışının gerekçesini, sonradan açıklamıştır. Kitabın yayınlanması belirli çevrelerde olumlu karşılanmıştır. Ancak Fransız Devrimi'nin üzerinden kırk yıl geçmiş olmasına karşın hala devrim coşkusunu yaşayan çevrelerden gelen olumsuz tepkiler dikkat çekicidir. Kitabın metni kadar 1829 yılında yazarın kendi adını vermeden kaleme aldığı önsöz de oldukça düşündürücü ve kitabın amacını açıklamaktadır: Bu kitabın ortaya çıkış nedenini anlayabilmemiz için önümüzde iki seçenek var: Ya gerçekten sefil bir adamın son düşüncelerini yazmış olduğu sararmış; düzensiz bir kağıt tomarı söz konusudur ya da bu adam; bir insana, sanatın yararına doğayı inceleyen bir hayalpereste, bir filozofa, bir şaire rastlamıştır, kim bilir? Belki de kendisine egemen olan ya da daha doğrusu kendisini teslim ettiği ve ancak bu kitaba aktararak kurtulabildiği bir düşlemdi onun bu düşüncesi. Okur, bu iki açıklamadan istediğini seçebilir, istediği gibi yorumlayabilir. Victor Hugo İdam Mahkumu Beş haftadan beri bu düşünceyle baş başayım, onunla yaşıyorum; ürkütüyor varlığı beni, ağırlığı altında eziliyorum. diye başlıyor roman. Adam öldürmek suçundan hüküm giymiş ve idam cezasına mahkum olmuş bir adamın ağzından başlıyor roman. Kahramanımızın adını hiçbir zaman öğrenemiyoruz. Yazara göre aslında onun makus talihi bu: Ölüm... Hiçbir şekilde kurtulma şansı yok. Başlarda karakterin kurtulma umudu olsa da, ya da bir mucize bekliyor olsa da gardiyanların onu almaya ve o malum günün geldiğini anladığı an bütün ümidi yok olup gider. İşte o zaman geride bıraktığı üç kadını düşünür. Biri annesi, karısı ve en çok üzüldüğü üç yaşındaki minik kızıdır. En çok onun için üzülür. Çünkü kızını son kez görmesi için getirdiklerinde, küçük kız babasını tanımaz. Babası nerede diye sorulduğunda ise, Bilmiyor musunuz bayım? Babam öldü. der. İşte idam mahkumunu ölüm korkusundan daha çok bu durum üzer. Son olarak giyotine çıkarılan mahkum şu sözlerle romanı bitirir: Ah! Sırtlan çığlıkları atan halk. Ondan kaçamayacağımı, kurtulmayacağımı, bağışlanmayacağımı kim biliyor? Beni bağışlamamaları olanaksız! Ah! Sefiller! Merdiveni çıkıyorlar galiba... Romanda anlatıcı mahkumdur. Beş hafta önce idam cezasına çarptırıldığını öğrenir ve bu beş hafta içinde ölümü kabullenmeyi, bununla başa çıkmaya uğraşır. Aslında okuyucu kitabı okudukça kendini mahkumun yerine koyar ve yaşadığı her duyguyu kendi yaşıyormuşçasına hisseder. Bu da Victor Hugo'nun kaleminin gücüdür. Kitapta, Hugo'nun eleştirdiği ki mahkumun da sonunda Ah! Sırtlan çığlıkları atan halk! diyerek belirttiği şey, o zamanki insanların bu idam olaylarını bir panayır olayına çevirmeleri ve bundan zevk almalarıdır. Ki zaten yazar da romanda bahsi geçen Grene Meydanı'nda böyle bir olaya tanık olduktan sonra bu eseri yazmaya karar vermiştir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bir-iz-birak", "text": "Küçük çerçeve ile büyük çerçeve arasında ki fark nedir? Durun ben söyleyeyim... Küçük çerçeve diye kast ettiğimiz şey şahsi görüşlerimiz iken, büyük çerçeve bizim kabullenemediğimiz ya da bilmediğimiz gerçeklerdir. Thuvhe ve Shotet halkı içinde bu kanı geçerliydi. Dünya'yı kafanızdan silip atın ve yeni bir dünyada yaşadığınızı varsayın. Ve bu gezegenden de çok şiddetli geçen bir akım ve o akımında insanların ergenlik çağına ulaştığında akım-armağanı adında bahşettiği bir ödül... Orada kurallar biraz daha farklıydı. Sadece soylu ailelerin kaderi oluyordu ve o kaderler kahinler tarafından görülüp saklanıyordu. Gerçi bilirsiniz her oyunda bir oyunbozan olur. Akos, çocuk yaşta babası gözünün önünde öldürülen, annesi tarafından kaderi yüzünden terk edilen ve her zaman başı büyük belada olan abisi ile kaçırılan; akım- armağanı aynı zamanda kaderi olan bir çocuk. Shotet askerleri tarafından 'düşman şehir' Shotet'e getirilerek genç bir delikanlı olmuştur. Ve ilk ölüm çentiğini ise huzurlu evinden babasının kanı üzerindeyken kaçırıldığı zaman kazanmıştı. Cyra ise hayatı hep mahkum olmak ile geçmişti. Bebekleri ile oynayacak yaşta akım-armağanına kavuşup acı çekmeye başlamıştı bile. Anlatılabilecek bir hayatı yoktu. Kayıtlara geçilecek zorla yaptığı işkenceler vardı ki bunu da ona yaptıran kaderinden kaçamayan abisi Ryzek'ti. Kaderini bilmek ve değiştirememek onu mahvediyordu ama ölümü bekleyen bir idam mahkumu gibi de boynunda ki zincirleri kıramıyordu. Sadece çabaladıkça o halkaları gevşettiğini sanıyordu. Yelkovan akrebi, gece gündüzü, zafer zaferi, anılar hatırayı takip eder ve çocuklarda büyür. Her ne kadar güneş tekrar ve tekrardan doğsa da bazı duygular ebedidir. İntikam gibi. Sadakat, inanç ve umut gibi... Akos davasından hiç vazgeçmemişti. Ryzek Noavek'in kölesi olsa bile. Gerçi akım-armağanının ilginçliği sayesinde karanlıklar prensesimiz Cyra Noavek'in yardımcısı olmuştu. Ama Ryzek'ten nasıl bir güç Kereseth'e zarar vermekten alıkoyabilir ki? Akım-armağanları iyi olabileceği gibi kötüde olabiliyordu. Akos paçasını akım-armağanı sayesinde kurtarmıştı ama kaderinde de yine armağanın sebep olduğu bir sorumluluktan öleceği yazıyor. Şimdi siz söyleyin? Dokunulduğunda kirlenen Beyaz mı daha iyi yoksa kirliliğini içine hapis eden siyah mı? Cyra ve Akos aynı odanın farklı bölmelerinde yaşayacak kadar yakınlardı. Ve burnunun dibinde olan bir insandan ne kadar kaçabilirsin ki? Cyra hayatını mahvettiği için Akos ise ailesini elinden aldığı için Ryzek'ten intikam istiyordu. Ve düşmanımın düşmanı benim dostumdur hesabından birbirlerine tahammül etme konusunda anlaşmışlardı. Cyra dövüşmeyi, Akos ise otlar ile nasıl ilaçlar hazırlanacağını öğretiyordu. Ama bir insan aile düşmanına ne kadar güvenebilirdi ki? İhanetler üzerine kurulmuş bir dünyada verdiğin sözün önemi yoktur. Hele bir de intikamda olaya dahilse... Bunu karanlık prensesimiz Cyra erken anlamıştı ama işte insanoğlu her devirde aynı bile bile yine güvenmeyi tercih ediyor. Gerçi tek intikam almak isteyen Akos ve Cyra değildi. Herkes bir şeylerden intikam istiyordu. Bazılarının ise tek istediği kaderini değiştirmek... İnsanlar güce sahip olduklarında her şeyi elde edebileceklerini zannederler ama güce ulaşmak için de o gücü kullanmak içinde bir şeylere ihtiyacın vardır. Ve öyle bir an gelir ki tüm ömrünü harcadığın gerçekler birer yalana dönüşür. Veronica Roth'un yeni kitabı olan Bir İz Bırak'daki önemli olaylar sırlar üzerine dayalı ve o sırlar son sayfalara kadar saklı kaldığı için bunları size önceden söylemem pek adil olmaz ha? Veronica Roth'u Uyumsuz serisinden tanımıştık ve yine fark yaratacak bir seriyle de karşı karşıyayız. İlk sayfalarda Bir İz Bırak kitabının dilini çözmek zor ama kitabın arkasında kurgulanmış yabancı terimler için özel bir sözlük vardı. Sanırım benim kitap da en sevdiğim özellik Cyra'nın çok güçlü bir karakter olması. En sevdiğim detay ise Shotetlilerin öldürdükleri insanlar için kollarına çentik atmasıydı. Kitabın bazı kısımları Akos'un ağzından anlatılmıştı ve Akos, Cyra'nın ağzından anlatılan kısımda daha samimiyken, kendi çerçevesinden bakıldığında daha soğuk gözüküyordu. Sanırım kitapta hoşlanmadığım tek şey bu kişilik çakışmasıydı. Kitabın ortalarındayken sakın kitabın sonunu okumayın çünkü gerçekten son sayfa sürprizi ile karşılaşıyorsunuz. Ne diyeyim, gerçekten de ikinci kitap için sabırsızlanıyorum."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bir-kadinin-yasamindan-yirmi-dort-saat", "text": "Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat - Stefan Zweig Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat'i okuduğumda, her satırda yaşattığı yoğun duygu aktarımından son derece etkilendim. Dönemin sosyolojik yapısını anlatırken sadece eleştirmekle kalmıyor, olayları ve duyguları psikolojik derinlikleri ile inceliyor. Farklı tutkuların peşinde koşan insanların yaşamlarını nasıl hiçe saydığının, kendi değerlerinin farkına varmayışlarının hikayesi bu. Yirminci yüzyılın ağzına pelesenk olan empatiyi tüm öykü boyunca öyle hissederek yaşatıyor ki, kahramanların duygu durumuna girip bir süre hapsolduğunuzu hissediyorsunuz... Bir Kadının Yaşamından 24 Saat kitabındaki öykü; bin dokuz yüzlü yılların başlarında Fransız Rivierası kıyısında farklı milletten burjuvazi sınıfına mensup insanların konakladığı küçük bir pansiyonda başlar. Otele genç ve yakışıklı Fransız bir adamın yerleşmesi ile birlikte sessiz sakin otelin havası tamamen değişir. Genç adam son derece yakışıklı, kibar nazik ve vakurdur. Zengin sınıfta görülmeyecek kadar fazla erdeme sahip olması hiç kuşkusuz, özellikle kadınların ilgisini çekmesine neden olmuştur. Lyonlu şişman bir iş adamının iki çocuklu ve kendi halinde karısı, Henriette ile vakit geçirmeye başlayan genç adam, küçük bir çay sohbeti ve akşam yürüyüşünden sonra Henriette ile birlikte sırra kadem basar. Genelde monoton ve dertsiz tasasız zaman geçirmeye alışmış bu insanlar için böylesi sıra dışı olay tam bir kriz etkisi yaratmış, sabahlara varan tartışmaların yaşamalarına neden olmuştur. Otuz üç yaşında olan Bayan Herniette'in, iki çocuğunu ve kocasını bırakarak, henüz birkaç saat tanıdığı bir adamla aniden ortadan kaybolması; kimileri tarafından, sorumsuzca, kimileri tarafından da şuursuzca değerlendirilirken, genç kadının hayatını aniden terk etmesine bir anlam veremeye çalışırlar. Alman bir kadının; Bir yanda gerçek kadınlar vardır. Bir yanda fahişe ruhlu kadınlar, Bayan Henriette bu ikinci tip kadınlardan biriydi. yorumu, Stefan Zweig'in; kitaba damgasını vuran, şüphesiz en can alıcı tespitlerin yer aldığı bu muhteşem sözleri sarf etmesine neden olur; Herkesçe malum olaya, bir kadın yaşamının bazı anlarında, kendi iradesi ve denetimi dışında gizemli güçlerin etkisinde kalır şekilde olumsuz yaklaşmak, aslında yalnızca kendi içgüdümüze ve doğamızın şeytani yönlerine karşı duyulan korkuyu ifade ediyor.kolayca baştan çıkarılanlara göre kendini daha güçlü daha akıllı ve daha temiz hissetmek bazı insanlara haz veriyor olmalı. Diğer yandan ben şahsen bir kadının özgürce ve tutkuyla içgüdülerinin peşine takılmasını, genellikle alışıla geldiği üzere, kocasının kollarında onu kapalı gözlerle aldatmasından daha dürüst bulurum . İlerleyen tartışma boyunca sadece; yazar, Henriette 'i tüm eleştirilere karşı savunur ve bilir ki; bu öfkenin kaynağı ne ahlaki kurallar ne de sosyolojik nedenlerdir. T ek neden; kendilerinin böyle bir cesareti asla gösteremeyeceklerini bilmeleri, sıkıcı ve boğucu hayatlarına ömür boyu hapsolmuş olmalarıdır. Henriette'in yeni macera ve aşk dolu yaşamına duyulan imrenişleridir gerçek sebep. İşte bu ikiyüzlülüğe ve kıskançlığa dayanamaz. Tartışmanın gittikçe boyut değiştirmesinden endişe eden Mrs.C. uzlaşma sağlamaya çalışmak ister. Herkes tarafında saygı duyulan Mrs.C. bu empati dolu yaklaşımından dolayı yazarla alakadar olmaya başlar. İnsanlara karşı mesafeli olan bu kadın ,zavallı ve mutsuz olduğu anlaşılan Henriette'i küçümseme hakkını kendinde görenlere karşı çıkan yazara, hayranlık besler ve onunla konuşmak için randevu ister. Yaşamından bir kesiti onunla paylaşmak istediğini söyler. Bundan yirmi dört yıl önce yaşamış olduğu ve hala, zihnin en derin yerlerinde büyük bir azaba neden olan kısa ama sarsıcı hikayesini anlatmaya başlar... Mrs.C'nin 24 Saati Mrs. C kocasını genç yaşta kaybetmiş ve sonrasında, karamsarlık ve melankoli ile dolu günler geçirmeye başlamıştır. Oradan oraya giderek huzur bulmaya çalışan kadın, Monte Carlo' ya gider. Kumarhane masasında öylece insanları incelemeye başlar. Bir adam dikkatine çeker, ellerinin inceliğine olan hayranlığı gittikçe adamla bütünleşir. Hareketlerinden ve çaresiz tavırlarından, adamın varını yoğunu kaybettiğini anlar. Adam sona yaklaştığını bilir ancak, doyurulmamış kazanma arzusu ile tükenmişliğine yenik düşmek arasındaki gelgitleri, masadan kalkmasına engel olur. Nihayet masadan kalkar ve gecenin karanlığında bilinçsizce kaybolur. Mrs. C karşı koyulmaz bir çekimle adamın peşine düşer. Amacı; adamın tükenmiş bir halde ölüme gitmesine engel olmak, çaresizliğinden onu çekip çıkarmaktır. Adamı bir bankta öylece oturur halde bulur. Yağmur başlamasına rağmen hiç kıpırdamadan öylece durmaktadır. Kendinden öylesine ümidi kesmiştir ki yağmura teslim olmuştur. Nihayet kadın dayanamaz ve onu kuru bir yere bir saçak altına çekmeye çalışır. Adama nerede oturduğunu sorar. Adam Nice'den geldiğini ve kalacak yeri olmadığını söyler ve ekler yanlış adama çattın, ben beş parasızım. Kadını kendisinden para koparmaya çalışan, kumarhaneye dadanmış kadınlardan sanmıştır. Kendisine yardımcı olmak için bir miktar para verebileceğini ve kalacak bir yer bulabileceğini söyler. Çaresiz adam teklifi umarsızca kabul eder, bir otele yerleşirler. Birinin çaresizliği diğerinin karşı koyulmaz arzusu ile karışmış, uçurumun kenarında birbirlerine kenetlenmiş iki insan gibi farklı duygular ve farklı sezgiler birbirine tutunmuştur. Sabah olduğunda Mrs. C yaşadığı derin pişmanlığı anlatırken; Bu kötü durum ne kadar sürdü bilmiyorum: Böle anlar yaşamda ölçülebilen zamana göre farklılık gösteriyor. der. Adamın uyanmasından sonra ona hiç konuşma fırsatı vermeden, kalıp giyinmesini ve saat 12.00 'de kumarhanenin girişinde buluşmalarını söyler. Orada adam için gereken her şeyi yapacaktır. Buluşur ve bir öğle yemeği yerler, o sırada genç adam hikayesini anlatır. Avusturya'nın Polonya topraklarından eski soylu bir aileden geldiğini, kariyerini diplomasi alanında yapmaya karar verişini, amcası ile oynama başladıkları at yarışında büyük bir miktar para kazanmasıyla, yarışlarda bazen de lüks kulüplerde, kumar tutkusunun böylece başlamış olduğunu anlatır. Bu tutku; hem eğitim hayatının başlayamamasına neden olmuş, hem de en önemlisi de sıfırı tüketmesine neden olmuştur. Yemekten sonra birlikte biraz daha vakit geçirirler ve Rivieranın muhteşem manzarasıyla bir fayton gezintisine çıkarlar. Mrs.C genç adama evine dönebilmesi için biraz para verir ve kendisine bir tren bileti almayı teklif eder.Genç adamın; kadının tüm yönlendirmelerini umarsızca kabul edişi kadında büyük bir hayal kırıklığı yaratır.Kadını durdurmak yanında kalmak yada birlikte gitmeyi teklif etmek gibi bir düşüncesi yoktur oysa bir kıvılcım bekleyen Mrs.C genç adamla kaçan Henriette gibi ,yaşamının ardına bir an dönüp bile bakmadan,nereye,ne zamana kadar diye sormadan öylece peşinden gitmek isteğinin farkında bile değildir.İçindeki o aşık kadına göz ucuyla bile bakmıyordur.Akşam trenine bilet alıp ayrılırlar. Mrs.C için bu ayrılık fikri soluk kesici bir acıya dönüşür ne yapacağını bilemez artık aklında tek bir seçenek vardır.O da o tren'e binecektir.Vedalaşmak için gittiği genç adamı trene bindirirken kendisini vagona atışını hayalinde defalarca canlandırır.Çok az zamanı olan kadın, hızlıca eşyalarını toplar ,gara yetişmeye çalışır ancak tüm çabasına rağmen treni kaçırır. Artık tek bir arzusu vardır. Birlikte gittikleri yerlere tekrar gitmek. O anları tekrar yaşamak. Onu ilk kez gördüğü kumarhaneye gider. O masaya yaklaşır ve gözlerine inana namaz. Genç adam oradadır. O akşamki gibi kumar oynamaktır. Ona verdiği son parayla evine dönmek yerine yine bu kumar masasına gelmiştir. Aralarında bir metreden az mesafe olmasına rağmen kadını görmez bile... Yanına yaklaşan kadın, emri vaki bir tavırla kendisini kumar masasından kaldırmaya çalışır ancak büyülü ve karşı koyulmaz kumar tutkusuna boğulmuş genç adam, kadının hiç beklemediği bir şekilde tersleyerek herkesin içinde siz kim oluyorsunuz, beni rahat bırakın diye bağırır. Yüzlerce kişiye aldırmadan onur kırıcı bir şekilde yapar bunu. İnsanlar bir anda onlara dönmüş, zaman durmuş gibi o anda kalmıştır. Kadının aklında tek bir şey vardır.gitmek yok olmak. Tek çare gitmektir. Kendisini hiç kimsenin tanımadığı bir Fransız kasabasına yerleşir. Kimsenin tanımadığı bir yerde olmak yaşadığı bu onur kırıcı durumu atlatmasının tek çaresidir. Bu an bu bir tek an, Mrs.C'yi öylesine sarsmıştır ki aradan yirmi dört yıl geçmesine rağmen bu anı tekrar hatırladığında her yanı buz kesmiştir. ...Nasıl olup da birden size başımdan geçen olayları anlatmaya karar verdiğimi anlıyorsunuzdur. Siz Madam Hernriette'i savunup bir kadının yaşamında yirmi dört saatin nasıl kökten değişilebileceğini söylediğinizde orada ben kendi yaşamımı buldum. İlk kez kendimi onaylanmış hissettim...'der."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bir-kucak-cicek", "text": "Bir Kucak Çiçek kitabı orkide gibi sade ama okurda bıraktığı etki olarak nadir bir sanat eseridir. Memduh Şevket Esendal'ın sözcükleri kaymak gibi zihninizde akarken yıllara meydan okuyan bu öykü dizisinin bitmesini hiç istemiyorsunuz. Bir Kucak Çiçek kitabı öykü derlemesi olarak hazırlanmış bir seçkidir. Dilimizin en güzel örneklerini sade bir üslupla kurarken toplumun aksayan yönlerini, batıl inançları, rüşveti ve meslek ahlakı gibi kavramlara da savaş açarak; sanat ve ironi dengesini başarıyla kurabilmiştir. Memduh Şevket Esendal'ın bir kısım öyküleri tarih ve mekan olarak arşivlenmiş bir kısmı da yayınlanan dergiler referans gösterilerek bu seçki de yer almıştır. (Örn. Gezide Öyküsü: Ulus, 29 Mayıs 1949) Memduh Şevket Esendal'ın takma isimler ile yazı yazmasının bilinmesinin ardından bu çalışmanın ne kadar zor ve yerinde olduğu yıllar sonra ortaya çıkarmıştır. Kitaba ismini veren Bir Kucak Çiçek adlı öyküsü de kitabın yan fikirlerinden olan ''toplumu sevgi ve fedakarlık ile iyileştirmek'' iletisini başarıyla okura aktarmaktadır. Bu başarılı derleme öykü çalışmasında pek çok değerli ismin Memduh Şevket Esendal ve sanatı hakkında düşünce ve yazılarına yer verilmiş. Yazarın yaşamı ve takma isiyle yazdığı dönemler hakkında ilgili kişilerin severek okuyacağı bu yazıları Oktay Akbal, Enis Batur, Çetin Altan ve Salim Şengil gibi usta isimler kaleme almış. Oktay Akbal'ın ''M.Ş.E. Yüz Yaşında'' adlı eseri arşivlik bir çalışma olarak mutlaka okunmalı. Kitabın içerisinde Memduh Şevket Esendal'ın biyografisi, yirmi beş öykü, açıklama ve yedi usta yazardan yedi yazıya yer verilmiş. Yayınevi ve hazırlayan Muzaffer Uyguner'in işini ustalıkla yaptığını söylememiz gerekiyor. Dönemi yansıtan ve değerli yazarların görüşleriyle insana güzel bir portre çizen Bir Kucak Çiçek öykü demeti her yönüyle, Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu'nun okullara tavsiyesini sonuna kadar hak ediyor. Güzel Bir Ölüm, Gezide, Adım ve Konuşma kitaptaki öykülerden birkaçı. Aptal Memiş öyküsü ise Memduh Şevket Esendal'ın bir köy çobanı olan Memiş'in bir fetvadan etkilenerek koyunlarını batıl bir görüşün peşinden sürüklemesinin ardından başına gelenleri anlattığı bir öyküdür. Akıl ve mantığın dogmatizmle olan bu savaşında Memduh Şevket Esendal bedeli kanla ödetiyor. Aptal Memiş adlı öyküde bilgisizliğin veya yanlış bilginin saf ve temiz insanlarımıza neler yaptırabileceğini iğneli bir dille okurlara sunuyor. Saflıkla aptallığın kaderini başkaları öderken bilgisizliğin bedelini Memiş, yaşamı boyunca unutamayacak şekilde deneyimliyor. Bir Kucak Çiçek adlı öyküsü ise kitaba adını vermesinden de anlayacağınız üzere kısa öykümüzde ''sevgiyi'' iğne oyası gibi işleyen bir öykü. Dilin duruluğu karakterlerin ağırbaşlı ve ahlaki yönden üst bir betimlemesi toplumumuza örnek olabilecek cinsten. Memduh Şevket Esendal'ın öykülerinin ana karakterini görebileceğiniz bu öyküde toplumu aynalarken dilin öz değerleriyle duygunun en üst noktaları öykünün en güzel örneğini oluşturmuş. Memduh Şevket Esendal'ın Ulus'ta 5 Haziran 1949 yılında kaleme aldığı Bir Kucak Çiçek adlı öyküsü Bekir Kaleli'ye hediye edilmiş. Toplumuzda Memduh Şevket Esendal'ın Atatürk ile birlikte bulunduğu siyasi hayatını gölgeleyen edebi kariyerinde Bir Kucak Çiçek ve toplumun sevgisi büyük yer alıyor. Bir Kucak Çiçek adlı öyküsünde Necip Efendi'nin kızı Bedriye ile Simkeşlerin Ahmet Efendinin oğlu Teğmen Selim'in nişanlanmasından sonra başlarından geçenler anlatılmıştır. Nişandan sonra Teğmen Selim'in savaşa gitmesi gerekir. Döndüğünde ise yanında hiç peşini bırakmayan bir karanlığı getirmiştir. Doktorların umutlu sözcükleri Selim'i sevindirse de gerçekler acıdır. Toplumun nabzını tutan insanları hayata tutunmayı ve vazgeçmemeyi öğütleyen bu öykü en fazla da fedakarlığın ve iyiliğin sınırlarını zorlayan insanları resmetmiştir. Son söz Bir Kucak Çiçek adlı kitaptan, Memduh Şevket Esendal'ın öz ve etkileyici sözcüklerinden dökülüyor: ''Zaten ben, bizim memlekette kavgasız düğün görmedim ki...''(Sy.198)"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bir-kucuk-osmancik-vardi", "text": "Türkiye'nin en iyi yazarlarından biri olan Hasan Nail Canat'ın çok okunan, önerilen, 100 temel eserden biri olan Bir Küçük Osmancık Vardı romanı en anlamlı çocuk kitaplarından biridir. Şair, yazar, oyuncu, tiyatrocu olan Canat, edebi anlamda ülkemize güzel bir eser kazandırmayı başarmıştır. Bir Küçük Osmancık Vardı romanı 2 yaşındaki Osman'ın kaçırılıp ailesinden ayrı yaşadığı hayat hikayesini anlatır. Osman çivi fabrikası bulunan Abdullah Bey'in tek ve küçük oğludur. Annesi Fatma Hanım, Osman ve Abdullah Bey mutlu bir hayat sürmektedirler. Bir gün hiç beklemedikleri bir anda postacı kılıklı bir hırsız Abdullah Bey'in evine gelir. Ancak Abdullah Bey evde değil, karısı ve oğlu Osman evdedir. Hırsız eve girerek Fatma Hanım'ı bayıltır. Evde bulunan kasaya yönelir ancak kasada para bulamaz. Bu durumda eli boş dönmemek için küçük Osman'ı kaçırır. Lakabı Zevzek olan hırsız Abdullah Bey'i arayarak, karısının evde baygın olduğunu, Osman'ı kaçırdığını ve polise haber vermemesini söyler. Ayrıca onu daha sonra arayacağını söyler. Zevzek daha sonra Abdullah Bey'i aradığında çocuğu vermek karşılığında beş yüz bin fidye istediğini söyler. Ancak durumu duyan Fatma, polise haber verir. Polisin geleceğini duyan Zevzek diğer arkadaşları Apo ve Romantik ile beraber Osman'ı yıkık dökük bir evde bırakarak kaçarlar. Yoldan kamyonetiyle geçen Ali ve Garip, Osman'ın ağlama sesini duyarak onu yanlarına alırlar. Garip üvey bir çocuktur. Bir depremden sonra ailesiz kalınca, bir çiftlik sahibi olan Bünyamin Bey ve Şerife Hanım onu evlatlık almışlardır. Osman'ı da evlatlık alan aile birlikte hayat sürmeye, Osman'a bakmaya başlarlar. Aile Osman'a adını bilmedikleri için Hüseyin adını verirler. Öteki yandan Osman'ın gerçek ailesi çok perişan ve çaresiz bir haldedirler. Osman olan bitenden habersiz büyürken okula başlar. Komşularının kızı Şebnem ile birlikte okula başlarlar. Osman çok zeki ve akıllı olmasına rağmen Şebnem'in dersleri çok kötüdür. Osman Şebnem'e ders çalıştırır. Aynı zamanda hırsızlar yakalanarak hak ettikleri cezayı alır. Hırsızlara gizlice yardım eden Abdullah Bey'in bahçıvanının da foyası ortaya çıkar. O da hak ettiği cezayı alır. Bahçıvanın oğlu ve karısı Abdullah Bey ve Fatma Hanım'la yaşarlar. Bir süre sonra Fatma Hanım Şükran adında bir kız dünyaya getirir. Aile içinde Osman'ın hasretiyle yaşarlar. Diğer bir yandan Bünyamin Bey ölünce Şerife Hanım Osman ile birlikte İstanbul'a taşınır. Bu arada Garip askere gider. Aradan zaman geçer. Derslerinde çok başarılı olan Osman bir yazı yarışmasına müdire hanımın isteği üzerine katılır ve birinci olur. Yarışmada kendi hayatını yazan Osman'ın yazdıkları Müdire Hanım dikkatini çeker. Müdire, Abdullah Bey'ın yeğenidir. Her şeyi anlayan kadın Fatma Hanım'a her şeyi anlatır. Bunun üzerine Osman gerçek ailesine kavuşur ve hasret sona erer. Bir Küçük Osmancık Vardı kitabı usta bir kalemin elinden çıktığı için büyük beğeni ile tüm okullarda okutulmaktadır. Küçük Osman'ın bu öyküsü okuyucuları hüzünlendirmekle beraber oldukça anlamlı dersler vermektedir. Kötüler, hırsızlar ve yalancılar elbette cezasını alacaktır. Kitapta Zevzek ve tayfasının çektiği ceza gibi. Aynı zamanda iyiler her zaman mükafatlandırılır. Sabırlı olmak ve umudunu yitirmemek karşılığında iyi şeyler getirir. Aile en güzel nimettir. Sevdiğimiz insanların kıymetini bilmeli onlara çok iyi bakmalı ve şükretmeliyiz. Her şeyde bir hayır vardır. Başımıza gelen kötü şeylerde umudumuzu yitirmeyip daima pozitif olmalıyız."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bir-noel-sarkisi", "text": "24 Aralık 1836 günü cimri ve aksi Ebenezer Scrooge'nin, onunla aynı tıynette olan ortağı Jacob Marley ölür. Yedi Noel sonra Scrooge, her zamanki açgözlülüğü ve hırsıyla yazıhanesinde harıl harıl çalışırken içeriye yeğeni Fred girer ve dayısını ertesi günkü Noel yemeği için evine davet eder. Onu tersleyip gönderen Scrooge, bu sefer de yoksullara yiyecek, içecek ve yakacak yardımı sağlamak için bağış toplayan iki kişi tarafından ziyaret edilir. Scrooge hapishanelerin, düşkünler evinin, Yoksulluk Yasasının bu gibi durumlar için yeterli olduğunu söyleyerek bağış yapmayı reddeder. Zaman ilerlemiş, yazıhanenin kapanma vakti gelmiştir. Scrooge, katibi Bob Cratchit'e ertesi gün için istemeden de olsa izin verdikten evinin yolunu tutar. Rahmetli ortağından miras kalan evine girerken kapının tokmağında Marley'in yüzü belirir. Bu görüntü karşısında Scrooge'nin ilk başta kanı donsa da kendini hemen toparlar ve kapıyı açar ama yine de her şeyin yerli yerinde olup olmadığını kontrol etmek ve kapıyı iki kere kilitlemekten de geri kalmaz. Tam önlem almanın huzuruyla oturmuşken kapının üzerindeki çağrı zilleri ansızın kendi kendine çalmaya başlar, başladığı gibi de aniden susar. Akabinde Marley'in hayaleti beline sarılı olan ağır zinciri sürükleyerek Scrooge'nin karşısına dikilir. Bu zincir kasalar, anahtarlar, asma kilitler, hesap defterleri, senetler, çelikten yapılmış ağır para kutularından oluşmaktadır. Marley, bunları elde etmek için ertelediği, göz ardı ettiği şeylerin pişmanlığıyla Scrooge'yi onunla aynı sonu paylaşmaması için uyarmaya gelmiştir. Scrooge'nin yaşadığı müddetçe bu zincirlerinden kurtulmak için iyi bir şeyler yapma şansı vardır. Bunun için üç ruh tarafından ziyaret edilecektir. İlki ertesi gün saat birde, ikincisi bir sonraki gün aynı saatte, üçüncüsü de ondan sonraki gece saatler on ikiyi son kez vurduğunda gelecektir. Marley bunları söyledikten sonra pencereden uçarak diğer çaresiz, pişman hayaletlerin arasına katılır. Scrooge pencereyi kapattıktan sonra aniden bastıran bir yorgunlukla uykuya dalar. Uyandığında saat on ikidir. Scrooge nasıl bu kadar uyuduğuna şaşırarak bir önceki gün yaşadıklarının düş olup olmadığını muhakeme etmeye dalar. Kilisenin saati tam biri vurduğunda yatağının yanında Geçmiş Noellerin Hayaleti belirir. Hayalet, Scrooge'yi çocukluğunun geçtiği şehre götürür ve ona, kitaplarıyla yalnız kaldığı ve masal kahramanlarıyla ilgili düşler kurduğu, kız kardeşi Fan'ın onu yatılı okuldan aldığı, çalıştığı depodan arkadaşı Dick Wilkins, patronu Fezziwig ve diğer dostlarıyla kutladığı, nişanlısı Belle'nin paraya olan aşkının ona olan aşkından daha fazla olduğunu fark ederek Scrooge'den ayrıldığı, Belle'nin eşi ve çocuklarıyla geçirdiği Noelleri gösterir. Tüm bu hatıraların üzerinde yarattığı baskıya dayanamayan Scrooge, hırsla hayaletin şapkasını başında yaydığı ışık huzmesine geçirir ve hayalet gittikçe küçülerek kaybolur. Scrooge kendine geldiğinde odasında olduğunu görür. Uyuma istediğine karşı koyamaz ve yatağına serilir. Scrooge kendi horultuysa uyanır. Tam tahmin ettiği gibi saat birdir. Gelen giden yoktur ama yatağına kırmızı bir ışık huzmesi düşmektedir. On beş dakika sonra bu ışığın bitişik odadan geldiğini kavrar. Orada onu Şimdiki Noel'in Hayaleti beklemektedir. Scrooge, hayalete dünkü tecrübesinden sonra her şeyi öğrenmeye hazır olduğunu söyler. Hayalet de ona tüm kentteki heyecanı gösterdikten sonra Cratchit'in, eşi ve beş çocuğuyla yaşadığı eve götürür. Ailenin mutluluğuna düşen tek gölge küçük Tim'in gittikçe zayıflayan kasları nedeniyle gün geçtikçe kötüye gitmesidir. Tim'in durumu Scrooge'yi derinden sarsar. Sonraki durak yeğen Fred'in evidir. Evdeki partide kendisi hakkında yapılan yorumlar hiç de iç açıcı değildir. Kentte mutluluk içinde Noel'i kutlayan diğer insanları da gösterdikten sonra artık hayaletin gitme vakti gelmiştir. Saatler on ikiyi gösterdiğinde Gelecek Noel'in Hayaleti Scrooge'nin yanında belirir. Scrooge hayaletten ona yol göstermesini ister. Hayalet hiç konuşmadan ona kendi ölümünün ardından sarf edilen sözleri beraber iş yaptığı insanlardan, hizmetçiden, çamaşırcıdan, levazımatçıdan, borç verdiği bir çiftten, Tim'i kaybetmiş Cratchit ailesinden dinlettirir ve mezarını gösterir. Scrooge gördüklerinin verdiği acıyla kaderinin değişmesi için dua ederken hayalet ortadan kaybolur. Scrooge kendine geldiğinde yatağındadır. Hayatındaki tüm yanlışları düzeltebilecek zamanı olduğunu anlayınca sevincinden yerinde duramaz. Yoldan geçen çocuktan o günün 25 Aralık 1843 olduğunu öğrenince ağzı kulaklarına varır. Hemen Cratchit ailesine köşedeki kasaptan en büyük hindiyi alıp gönderir. Ardından en güzel kıyafetini giyerek kendini sokağa atar, herkesin Noel'ini kutlar. Daha önce yazıhanesine gelip yardım talep eden iki adama büyük miktarda bağış yapar. Yeğeninin evinde çok keyifli bir gece geçirir. Ertesi gün katibinin maaşına zam yapar ve Cratchit ailesine yardım sözü verir. Sözünde de durur. Küçük Tim'in ikinci babası, herkesin göreceği en iyi patron, en iyi dost, en iyi insan olur. Charles Dickens'in İnsanların seçtikleri yollar, onları önceden belirlenmiş sonlara götürürler ama bu yollardan değil de başka yollardan gidilirse yolun sonu da değişir fikrini Noel özelinde anlattığı Bir Noel Şarkısı kitabı hem çocuklar hem de yetişkinler için keyifli bir okuma tecrübesi sağlamaktadır. Son derece açık, akıcı ve konuşur gibi yazılmış olması yanında okuru kendi iç dünyasını çözümlemeye itmesi bakımından da dikkate şayandır. Bir Noel Şarkısı aynı zamanda Victoria Dönemi İngiltere'sinin ekonomik ve sosyolojik koşulları, 1834'de yürürlüğe giren Yeni Yoksul Yasasının etkileri, Dickens'in hayat hikayesinden ipuçları, Shakespeare'in eserlerine yapılan göndermeler gibi farklı okumalara da açıktır. Gerek film gerekse animasyon olarak defalarca yorumlanan eser son olarak 2009'da Robert Zemeckis'in senarist ve yönetmenliğiyle izleyicinin karşısına çıkmıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bir-omur-nasil-yasanir", "text": "Bir Ömür Nasıl Yaşanır kitabı, gazeteci Yenal Bilgici'nin İlber Ortaylı ile yaptığı söyleşilerden oluşur. Yetmiş bir yaşında akademik kariyeri tartışmasız olan İlber Ortaylı' nın kimden ne öğrenilir? İnsan kendini nasıl yetiştirir? Nasıl seyahat edilir, neleri görmek gerekir? gibi bölümlere ayrılmış konuşmalarında gençlere, yaşlılara, öğrencilere, emeklilere, yolun başındakilere kısaca hayatın tadını çıkarmak isteyenlere yönelik henüz daha vakit varken yapmalarını önerdiği tavsiyeler yer alır. Gazeteci Bilgici, derlediği bu kitapta İlber Ortaylı'ya yer vermesinin sebebi olarak; yaşadıklarından öğrenmeyi bilen, bu bilgiyi etrafına rahatça aktaran ama en önemlisi bunu yaparken nabza göre şerbet vermeden, açık yüreklilikle ne gerekiyorsa onu söyleyen başka kimsenin olmadığını söyler. Çünkü benzersiz tecrübesi, gözlem gücüyle birçok yol göstereceğinden, verimli insanların yetişmesine katkıda bulunacağından emindir. İlber Ortaylı hayatımızı temel olarak dörde ayırır: 12-25 arası, 25-40 arası, 40-55 arası ve 55 sonrası. İyi bir yaşam için, her bir dönemde tamamlamamız gereken bazı işler, edinmemiz gereken bazı alışkanlıklar vardır. Bunlar verimli, güzel bir ömür sürmenin anahtarlarıdır, der. Kendisinin dikkat etmediğini söyleyerek herkesin sağlığına dikkat etmesi gerektiğini vurgular. İyi bir yaşam sigara içenlere bırakmasını, içki içenlere azaltmasını, yağlı yemeklerden vazgeçilmesini ve hafıza için hikaye ve roman okunmasını tavsiye etmektedir. Hayatı boyunca hep okuduğunu mu yoksa eğlenceye de vakit bulduğunu mu soran gazeteciye, her şeye herkes kadar vakit bulduğunu söyler ama bugünkü aklına sahip olsaydı hem Doğu'yu hem Batı'yı öğreten bir üniversite de okuyacağını sonra da İtalya ev İran'da uzunca araştırmalar yapmak istediğini ekler. Her ne kadar İtalya'da bir İlber Ortaylı olamayacağını düşünse de muhtemelen yine iyi bir uzman olacağını dile getirir. Kimsenin sizi bulmasını beklememeniz gerektiğini, nitelikli insanları sizin kendinizin arayıp bulmasını söyler çünkü kendi bizzat iyi hocalardan eğitim almak için uğraşmıştır. Kimse gelip onu keşfetmemiştir. Özellikle 25-40 yaşları arasında sahip olanın kötü alışkanlıkların kişiyi fazla yıprattığını ifade eder. O yüzden sigara, alkol bağımlıkları terk edip yerine çok okumayı, gezmeyi, yeniden öğrenmeyi, dil dahil tüm eksiklikleri gidermenizi tavsiye eder. Çünkü insanların hangi alanda çalışıyorsa çalışsın eserlerini bu yaş aralığında vermeye gayret etmesini önerir. Eğitime büyük önem veren İlber Ortaylı Hoca, umutsuz olmamız gerektiğini eğitimi kurtarmak için çareler olduğunu söyler. Bunun yolunun da daha iyi okullar kurarak, daha elit öğretmenler yetiştirerek ve nitelikli imtihanlar yapılarak olacağını vurgular. Hem çalışmalarından, hem eğitim hayatından ve yer yer anılarına değinerek ilerleyen kitapta öğretmenlere büyük iş düştüğünü çünkü model olarak öğretmenin alındığını söyler. Bu yüzden öğretmenler için, anlattıklarıyla bir dünya kurarlar. Öğretmen iyiyse toplumu kurtarır, der. On beş yaşın bir sınır olduğuna ve önemine değinir. Her ne öğrenilecekse; lisan, piyano, marangozluk bu yaşa kadar olması gerektiğini çünkü on beş yaşından sonra hiçbir şeyin hakkınca öğrenilemeyeceğini anlatır. Aile eğitimi konusunda da yorum getiren Ortaylı, çocukların ne fazla övünmesini ne de fazla yerilmesini uygun görmez. Dahi gibi bahsedilmesinin ya da sürekli yerilmesini tehlikeli olacağını söylerken sadece yanında olmanın yeterli olacağını söyler. Yeni nesil gençlerin içlerinde terbiyesiz, şımarık, sorumsuz ve dengesizlerin mevcut olduğunu anlatır ve ciddi anlamda uyarır: çocuklarınızı hayatın zorluklarına realist bir şekilde hazırlayın. Türkiye' de dayanıksız, hayata hazırlıksız, en küçük güçlükte tökezlemeye meyilli çocuklar yetiştiriliyor. Artık her şeyin parayla halledebileceğini zannedenlerin çok olduğunu ve bunun tam bir görgüsüzlük olduğunu da ekler. Eğitimin satın alınacak bir şey olmadığını, tüm eğitimi sadece okulun veremeyeceğini, çocukları yokluğa, zorluğa, mahrumiyete ailenin hazırlaması gerektiğinin altını çizer. Kitabın ilerleyen bölümlerinde İlber Ortaylı'nın tavsiye ettiği filmler yer alırken sanat üzerine de söyleşileri devam etmektedir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bir-psikopatin-gunlugu", "text": "Alein KENTIGERNA tarafından yazılan Bir Psikopatın Günlüğü isimli bu kitap Rachel adındaki bir dedektifin hikayesini anlatıyor. Kalp cerrahı olan sevgilisi Luke'un ailesiyle tanıştığı bir yemekteyken bir telefon gelir. Liza ve Tim çifti canice öldürülmüştür. Katil önce balta tarzı bir aletle yüzlerini parçalamış ve ardından bazı uzuvlarını koparmıştır. Bu sıradan bir cinayet değildir çünkü yirmi yıl önce ortadan kaybolan Boston Kurdu'nun öldürme şekline çok benziyordur. Olayı çözmesi için Boston Polis Departmanı'nda tek kadın polis olan Rachel görevlendirilir. Rachel'ın elinde sadece katilin bıraktığı şifreli bir not vardır. Bu şifreyse yirmi yıldır çözülemiyordur. Cinayetin işleniş tarzı Boston Kurdu'na çok benzese de Rachel'a göre o, sadece bir taklitçidir. Çünkü bu seçenek, yirmi yıldır ortadan kaybolmuş bir katilin geri dönmüş olmasından daha mantıklıdır. Elinde hiçbir şüpheli olmayan Rachel, daha önce Boston Kurdu olarak tutuklanılmış ama delil yetersizliğinden serbest bırakılmış birinin peşine düşer. Orada onu bir katilden fazlası beklemektedir. Kendini son bulunduğunu yerden çok farklı bir yerde bulunca işlerin sandığından daha da karmaşık olduğunu anlar. Artık kendini, onun acı çekerek ölmesini isteyen birinden korumak zorundadır Roy adında bir dedektif, onu arayıp yardımcı olabileceğini söyler. Rachel eline bir ipucu geçebileceği düşüncesiyle onunla buluşmayı kabul eder. Roy, dosya hakkında fazla bilgilidir. Basına sızdırılmayan bazı ayrıntılara dahi hakimdir. Roy, Kurt Geçidi'nde yaşanan cinayetlerden bahseder Rachal'e. Beş kişi donarak dört kişi de Liza ve Tim gibi parçalanarak öldürülmüştür. Rachel, Roy'a pek inanmaz ve yardımcısı William ile araştırmaya geri döner. Luke'u ziyarete gittiği bir gün onu başka bir kadınla görmesi dünyasının başına yıkılmasına neden olmuştur. Tam o sıralar yaptığı bir trafik kazası yüzünden açığa alınması tutunacak tüm dallarını koparmıştır. Kendini tamamen alkole bırakmıştır. Zor da olsa bu berbat durumdan kurtulmayı başarır ve mesleğine geri döner. Luke ile arasındaki mesafeyi ise koruma hala devam ediyordur. Bir gün ofise bir kadın bilgisayar uzmanı gelir ve Boston Kurdu'nun şifresini çözdüğünü söyler. Odada bulunan Jordan, Frank ve William; onu tebrik eder ama Rachel, onun yaptığı açıklamalardan şüphelenir. Olayın üstüne gidince kız, şifreleri kendinin değil sevgilisinin çözdüğünü itiraf eder. Zaman geçtikçe Rachel, Liza ve Tim çiftini kimin öldürdüğünü bulabilmesi için önce Kurt Geçidi denen yerde öldürülen dokuz dağcının gizemini çözmesi gerektiğini anlar. Bu da delil olarak sadece bir kıla sahip olduğu için neredeyse imkansızdır. Asıl şaşırtıcı olansa Roy'un, Boston Kurdu'nun bulunabilmesi için önce Kurt Geçidi'ndeki katliamın çözülmesi gerektiğini ortada hiçbir delil yokken bilmesidir. Luke'a karşı şüphelerini bir türlü yok edemeyen Rachel, gizlice sevgilisinin telefonunu alır ve bilgisayara bağlar. Gördükleri, hayatının bir daha eskisi gibi olmayacağını yüzüne haykırıyorken Rachel'ın o evde daha fazla kalmaya hakkı yoktur. İlerleyen günlerde Luke hakkında yeni bilgiler öğrenir ve onunla yüz yüze konuşmak zorunda kalır. Artık bazı şeyleri netleştirmesi gerekiyordur. Konuşmanın en hararetli yerindeyken babasından aldığı bir telefon hemen yanına gelmesini söylüyordur. Çünkü Rachel'ın beş yaşındayken kaçırılan kardeşini bulunmuştur. Babası, kardeşinin kim tarafından kaçırıldığını anlattığı sırada Roy gelir. Elinde bir silah vardır ve ucu Rachel'in babasına bakıyordur. İkisi arasında büyük bir kavga çıkar ve sonucunda iki el ateş edilir. Rachel'ın hayatı gün geçtikçe kötüleşiyordur. Boston Kurdu davası başladığından beri düzgün geçen tek bir günü bile olmamıştır. Peki tüm bunlara rağmen Rachel pes mi edecektir? Elbette hayır! Katilin yakalanıp adalet karşısında yargılanması için elinden geleni yapacaktır. Kitabı okuyacaklara bir tavsiye: Telefonunuzu sessize alın. Katili bulmadan önce kimsenin sizi rahatsız etmesini istemeyeceksiniz"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bir-seftali-bin-seftali", "text": "Bir Şeftali Bin Şeftali, Acıklı bir sonla biten hikayesine karşın oldukça keyifli ve sürükleyici bir eser. Zengin ile fakirlerin yer aldığı, zenginlerin kazandığı bir dünyada bir ağacın dilinden haksızlığa boyun eğmemenin, vefanın öyküsü anlatılmış. Bir Şeftali Bin Şeftali konusuyla da anlatım şekliyle sıra dışı ve etkileyici bir eser olma özelliğine sahip. Okurken duygulandıran, alınması gereken mesajı usta bir öykücülükle okuyucusuna sunan bir hikaye. Fakir ve susuz bir köyün yanında bulunan güzel bir bağ vardır. Burası sulak ve verimli bir arazidir. Köyün ağası diğer arazileri satıp burayı kendisine ayırmıştır. Bağda iki de şeftali ağacı vardır. İlk bakışta birbirinin aynı gibi görünen bu ağaçlardan biri daha küçük ve gençtir. Diğeri ise sulu ve güzel meyveler veren aşılı bir ağaçtır. Öyle ki nazar değmesin diye üstüne ayet b,le asılmıştır. Öteki şeftali ise her yıl bin çiçek vermesine karşın meyve vermeden ç,çeklerini dökmektedir. Bahçıvan ne kadar uğraştıysa da durumu değiştirememiştir. Bir keresinde bahçıvan onu testere ile kesmeye niyet edip korkutma yoluna girse de bu girişimi de fayda vermemiştir. Şeftali niçin meyve vermediğini ise kendisi anlatır. Bir zamanlar bir şeftali iken bahçıvan tarafından gün doğmadan toplanıp diğer kardeşleriyle birlikte sepete konmuştur. Üstelik sulu sulu, iri bir şeftalidir de. Bahçıvan onu ağanın evine götürecek ve ağanın kızı tarafından bir ısırık alındıktan sonra yere atılacaktır. Oysa şeftali yeni bir yaşam düşlemektedir. Nitekim bahçıvan ağanın evine gideceği sırada ayağı tökezlediği bir sırada bu şeftaliyi yere düşürür fakat düşürdüğünün farkında olmadan yoluna devam eder. Yere düşen şeftali yarılmıştır. Bir karınca gelip suyundan içer. Kendisi de susamıştır. Bir zamanlar küçük bir kızken annesi güneşin önemi anlatmıştır kendisine. Annesinin yanındayken ondan suyunu emip serinlediği günleri anımsar. Tam bu sırada karınlarını meyve ile doyurmaya gelen Sahibali ve Pulad isimli iki köylü çocuğu şeftali ağacında hiç meyvenin kalmadığını görerek bahçıvana sinirlenip söylenirler. Bu sırada da yere düşen iri şeftaliyi görünce çok sevinirler. Şeftali de onların kenidisini yemesini istemektedir. Şeftaliyi yanlarına alan iki çocuk onu serinletip yemek üzere havuz başına giderler. Büyük bir iştahla da şeftaliyi yerler. Öyle ki hayatlarında yedikleri en güzel meyve olduğunu düşünmektedirler. Şeftalinin çekirdeğiyle ilgili de bir plan yaparak onu ekmeye karar verirler. Ancak köylerinde böyle bir ağacın yetişmesine imkan verecek nitelikte ortamın bulunmayışından onu bağdaki bahçeye dikmeye karar verirler. Bahçıvanın yokluğundan faydalanıp onu toprağa gömerler. Gömülüşünün ardından bahara dek tatlı bir uykuya dalan şeftali orada birçok Sahibali ve Pulad gibi çocuk için meyve verdiği düşler görür. Baharda uyanır ve gelişir. Artık minik bir filiz olduğunda çocuklar kendisini ziyarete gelir ve ağaçlarını gördüklerinde çok sevinirler. Meyve vereceği günün hayalini kurarak sık sık da kendisini ziyaret ederler. İlkin üç tane çiçek açsa da içlerinden ancak birini yetiştirebilir. Bugünlerde Sahibali ve Pulad kendisini yine ziyarete gelir ve filizlerini desteklemek için bir sopa takarlar ona. Bir yandan da bahçıvanın fidanlarını bulmalarından kaygılanırlar. Ama onu kolay kolay kaptırmaya niyetleri de yoktur. Artık anne olan şeftali de meyvesini onu dikenlerin yemesini istemektedir. Bir gün Pulad şeftalinin yanına tek başına ve üzgün bir şekilde gelir. İkisini sürekli birlikte görmeye alışan şeftali bu yeni durumun nedenini öğrenmek ister. Sahibali yılan sokması sonucu ölmüştür. Geçen yıl olduğu gibi şeftali ağaçlarına gübre olması için yıla avına çıkan Sahibali'yi, yere düştüğünde bir yılan sokmuş ve yapılan tüm uğraşlara karşın kurtulamamıştır. Pulad da üzüntüden dolayı artık köyde kalamayacağını söyleyip şeftalinin yanı başında ağlamıştır. Ağacıyla vedalaştıkları sırada şeftali ağacı meyvesini Pulad'ın önüne düşürür. Pulad onu alıp tozunu siler ve şeftali ağacını okşayarak oradan uzaklaşır. Ertesi yıl şeftali ağacı oldukça gelişir ve epey çiçek açar. Bahçıvan tarafından da bu sıralarda fark edilir ve bahçıvan bu duruma çok sevinir. Para hırsıyla dolu bir ağaya hizmet eden bir bahçıvanın eline düştüğü için çok üzülür. Pulad ve Sahibali için büyüttüğü meyvelerini başkalarının yiyeceği düşüncesi onu huzursuz eder ve aklına bir fikir gelir. Bütün şeftalilerini dökmeye başlar. Bahçıvan durumu fark ettiğinde ise artık çok geçtir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bir-serencam", "text": "Bir Serencam, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun yayımladığı ilk kitap olma özelliği taşır. 12 öykünün yer aldığı kitapta aşk, kadın-erkek ilişkileri, ölüm, savaş, yalnızlık, toplum-birey çatışması gibi temalar işlenmiştir. Öyküler, İmparatorluğun Mısır, Manisa, İzmir, İstanbul gibi farklı eyaletlerinde geçmektedir. Hikayelerinde işittiklerinden, okuduklarından, gözlemlediklerinden yararlanan Karaosmanoğlu, çoğunlukla ağır bir dil, süslü bir anlatım tercih etmiştir. Bir Serencam: Hikaye, Nil Nehri'nin kenarında yürüyüş yapan iki arkadaştan birinin diğerine gençlik yıllarındaki bir serencamı anlatmasıyla başlar. 20 yaşında babasını kaybetmiş, kendisine kalan mirasla İstanbul ile Mısır arasında ticaret yapmaya başlamıştır. Bu ticaret esnasında genç bir paşayla yakınlık kurmuş, paşa kendisini Mısır'daki sarayına davet ermiştir. Paşanın davetine icabet etmek için gemi yolculuğuna çıkar ve bu yolculukta paşaya odalık yapılacak Çerkez Mahdur'a aşık olur. Genç kız Mısır'a gitmek istememekte, İstanbul'a geri dönmek için her şeyi yapmaya razı olmaktadır. Saraya girdikten kısa bir süre sonra yaptığı kaçma girişimi başarısız olmuş, önce başağanın dayaklarına maruz kalmış ardından hakkında Nil'e atılma kararı çıkarılmıştır. Adamı perişan eden bu durum aslında uşaklara kötü örnek olacak hadiselerin üstünü kapatmak için bir hiledir. Adam, kendini 2 ay yiyip bitirdikten sonra Mahdur'u bir harem arabasında görür, onun bir paşanın odalığı olduğunu öğrenir. Birkaç zaman sonra da onunla bir şenlikte karşılaşır, beraber İstanbul'a dönmeye teklif eder. Bu karşılaşmadan bir hafta sonra Mahdur, teklifi kabul ettiğini, kaçış için gerekli bilgileri yazdığı bir mektup gönderir. Adam bekler ama o gelmez. Sonradan öğrenir ki Mahdur evinde de değildir. Baskın: İzmirli Hilmi Efendi 2 yıldır Manisa'da yazı işleri müdürü olarak görev yapmaktadır. Burada bulunduğu süre içinde hiçbir kadınla münasebeti olmamış, bu duruma gittikçe katlanamaz hale gelmiştir. Nihayetinde bir akşam iki aydır mektuplaştığı, karşı evde oturan Esra Hanımdan davet alır. Gece olup onun evine gitmesinden çok kısa bir süre sonra ev, mahalle halkı tarafından basılır. Hilmi Efendi de korkudan camdan atlar ve ölür. Şapka: Fazıl Bey, nişanlısı Matmazel Claire Cortiso ve onun ailesiyle çıktığı alışverişte bir şapka dener. Denediği şapkayla bir İtalyan prensine benzetilince gururlanarak şapkayı satın alır. Müstakbel kayınpederinin bu şapkayı takmasının İzmir'de sorun çıkaracağını söylemesiyle ona meydan okur. Şapkayı takarak nişanlısıyla Göztepe'ye gitmeye karar verir. Bindikleri tramvayda üç kişi ilk olarak bakışlarıyla onları rahatsız eder, ardından yürüdükleri yolda Fazıl Bey'i döverek öldürürler. Bir Ölünün Mektupları: Prenses Beyza, ona yirmi beş sene önce aşık olan ve aşkına karşılılık bulamayınca kendini asan bir gencin mektuplarını arkadaşlarına gururla okur. Yalnız Kalmak Korkusu: Macit yıllar önce acı verici bir olay neticesinde İstanbul'dan ayrılarak Paris'e gider. Uzun süredir yaşadığı ağır bunalımdan, orada tanıştığı hayat kadını Ernestine sayesinde kurtulur. Tekrar aynı şeyleri yaşama, yalnız kalma korkusuyla iki yıldan beri de onunla yaşamaktadır. Bir Tercümeihal: Müderriszade Elhac Necdet Efendi'nin annesi onu doğururken ölmüş, babası da aynı gün yıllardır çalıştığı müftülükten azledilmiştir. Yaşadığı sancakta bu sebeple uğursuz kabul edilmiştir. Necdet Efendi'nin 48 yıl boyunca yaptığım her girişim başta iyi gitmesine karşın aynı uğursuzluk sonucu felaketle biter. Belediye başkanlığı sürecinde de aynı durumla karşılaşır ancak bu seferki ölümüyle sonuçlanmıştır. Nebbaş: Nereden geldiği belli olmayan Bakırsakal Deli Mehmet, bir parça ekmek, biraz para karşılığında Mümtaz Bey'in arabacısı Rüstem Ağa'ya yardım eder. Bir müddet sonra, onun Karacaahmet Mezarlığında uyuduğunu duyan Mümtaz Beyin eşi Sabiha Hanım tarafından kovulur. Deli Mehmet bir gün yine mezarlıkta uzanırken yeni gelen cenaze sahiplerini tanır. Ölen Sabiha Hanımdır. Mehmet, akşam olduğunda Sabiha Hanım'ın mezarını açar, kefen ve tahtalarını çalarak oradan uzaklaşır. Bir Kadın Meselesi: Sarıoğlu Veli Bey 45 sene önce Şamlı Cemile ile yaşadığı aşkı ve yeğeni Ali'ye yaptığı kurları görünce sevgilisini nasıl öldürdüğünü konağındaki misafirlere anlatır. Rahmet: Emin, sevdiği kadına hisleri tükenince umutsuzluğa sürüklenir. Bu umutsuzluktan, bir gün yolda karşıladığı savaştan dönmüş, harap askerlere duyduğu şefkatle kurtulur. Hasretten Hasrete: Namık, uzun bir savaşın ve esaretin ardından özlem duyduğu İstanbul'a, evine döner ancak ne İstanbul'u ne de dostlarını bıraktığı gibi bulmuştur. Bir gün çıktığı yürüyüşte sağ kolunu ve sağ bacağını kaybetmiş genç bir subaya ve onun kız kardeşine rastlar. Genç subay, Namık'a aradığı ruhu tekrar cepheye dönerek yakalayabileceğini söyler. Namık hem aşkı hem aradığı cevabı bir arada bulmuştur. Hicap: İki çocuğuyla, perişan görünümlü bir kadın kahvenin birine girer. Kocası Saraç Pehlivan Mehmet'i 3 aydır her yerde aramaktadır. Bir gün 10 kişi Ödemiş'teki evlerini basıp silah aramışlar, bulamayınca Ahmet'i dövmüş kadına da tecavüz etmişlerdir. Pehlivan Mehmet de utancından evden kaçmıştır. Kör Göz, Kör Gönül: Kör Züleyha, sesini duyduğu Hafız Şerif'e aşık olur ve bu durumu okuduğu şiirler, gazeller, söylediği ilahilerle herkese belli eder. Hafız Şerif ise onu hafife alır, önemsemez. Günlerden bir gün Şerif'e uzak bir vilayette imamlık verilir. Züleyha da onun peşinden gider. Sırf onunla aynı havayı solumak için Şerif'in görev aldığı cami kapısında dilenir. Bir Serencam Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun bir eseridir. bir serencam türü nedir? Bir Serencam kitabının türü öyküdür. İçinde 12 adet öykü bulunmaktadır. Bir Serencam Yorumları dili çok ağır ama güzel. 25-12-2017 00:59 bu kitabın dili çok ağırdı çok güzel sadeleştirilmiş özet olmuş 12-01-2018 02:48 öğretmen içindeki öykülerin özetini çıkartmamız için ödev olarak vermişti sıkıcı bir kitap diye düşündüm ama öykülerin bazıları çok güzeldi 18-12-2019 23:37 güzel bir kitaptı benim hoşuma gitti ben de ödev için okudum ve gerçekten okudum size de tavsiye ederim çünkü gerçekten güzel bir kitap 01-01-2020 23:40 bir serencam kimin eseridir? kitabın ana fikri nedir? kitabın en önemli karakteri kimdir? bu soruların cevaplarını yazabilir misiniz 23-01-2020 21:56 yakup kadri bir serencam kitabı ile okura ne tür bir mesaj vermek istemiştir? 22-02-2020 20:47 kimin eseri ise helal olsun harika yazmış bir dönemi pskolojik olarak duygusal olarak bu kadar iyi anlatabilmek insan merak ediyor gerçekten yaşayıp da mı bunları yazmış yoksa hissederek mi merak ettim 25-03-2022 22:32 kitabın türü nedir? 30-09-2022 17:19 kitap hangi dönem eseri? 05-03-2023 22:34 bana göre az bile yazmış daha neler var ama ben bu kadarını yazabildim hissi oluştu bende dilden de anlıyorsunuz zaten"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bir-ses-boler-geceyi", "text": "Ahmet Ümit, mezarlık fikri ile okuyucuyu romanın başında etkilemeyi başarıyor. Korku, merak ve endişe içerisinde diğer sayfalarda romanın içine girebiliyoruz. Kitap iki bölümden oluşmaktadır. Birincisi, cemevinde yapılan sohbeti konu alıyor. Alevi insanların akıllarda nasıl eleştirildiğini ve yalnızlıklarını görüyoruz. İkinci bölüm ise 1980 darbesinde bir solcunun başından geçen olayları anlatıyor. Başkahraman Süha'nın 80 yıllarında solculuk yolunu anlatırken zaman içinde solculuğu terk edişi ile bir taraftan tesadüfen yolunun düştüğü cemevinde geçmişe yolculuk yapıyor. Ayrıca romanda öyküleyici ve betimleyici anlatım oldukça kullanılmıştır. Süha kaza yapar ve yolu bir Alevi köyüne düşer. Çarpmış olduğu mezarlığın karşısında boş bir mezarlık görür. Düşüncelerine, korkularına her zaman yenik düşen Süha'yı büyük bir korku kaplar. Kapı kapı gezerek bir ışık, hareket arar fakat bulamaz. Sonunda köy halkını bulur ve hepsi cemevinde toplanmışlardır. Süha'nın pencereden gördükleri onu geçmişe sürüklemiştir. Korkunun verdiği şokla bir yandan geçmişini düşünürken bir yandan ortada duran tabutu anlamaya çalışır. Yoksa yolda gördüğü açık mezarlığın sahibi bu tabut muydu? Süha'nın gizlice izlediği Cem evinde bir hesaplaşma vardı. Tabuttaki İsmayil'di. Hep doğruluğun peşinden koşan, içindeki nuru bularak kamil olma gayesiyle yaşayan, dedelerin, sofuların ilminin üstünde hakikati bulmak isteyen, ilim ve hizmet peşinde kendine ulu rehber arayan bir alevi gencidir. Süha ise her insanın eşit şartlarda yaşayacağı bir dünyanın olması için kendisini devrime adamış bir gençtir. İsmayil, bakkal işleten, para peşinde koşan dedelerine, Süha da patronu olan eski devrimci arkadaşlarına uzaktır. Biri kamil insan diğeri iyi bir devrimci olma hedeflerine sıkı sıkıya bağlanmıştır. Süha, cemevinde İsmayil'in geçmişini dinledikçe kendi geçmişine gider. İsmayil'i dualamak isteyen ailesine karşı cemevinde anlaşmazlık çıkar. Dualanmamasının iki sebebi vardır. İlki intihar etmiş olması ki onu, Allah affedebilirdi ikincisi ise bedenine şeriat elinin değmesiydi. Alevilere göre şeriatın karıştığı işe tarikat dokunmazdı. Konuşma sırasını İsmayil'in eşi olan Gülizar aldığında Süha şaşkına döner çünkü bu kişi eylem günlerinden arkadaşı Demet'ti. Demet istediği hayatı yaşayamadığı için örgütü bırakıp gitmiştir ve böylece aralarındaki bağ kopmuştur. Konuşmasına devam eden Gülizar, İsmayil'in kendisine vermiş olduğu sırrı tutamamasının ve İsmayil'in hakikat peşinde, sevdalı olduğunu ailesine söylemesiyle sırrın köy tarafından bilinmesine sebep olmuştur. Bunu öğrenen İsmayil karısından helallik ister ve dağlara çıkacağını söyleyerek intihar eder. Son olarak konuşmayı annesi Fatma alır ve başından geçen olayı anlatmaya başlar. İsmayil küçükken birden kaybolur ve Hızır A.s belirir. Erenlerin Fatma'yı sınadığını söyler. Oğlunu ailesinden ayırmaması, dedesine vermemesini söyler. Bunun üzerine annesi Fatma kendisini suçlar. Cemevindeki kişiler buna inanmaz. Ardından İsmayil'i dualanmadan çıkarırlar. Taşırken yere düşen tabutun başına toplandılar. Kapağı açılan tabutta Fatma, Hızır'ı gördü. Karısı, İsmayil'i yaşıyor gördü. Babası ise ölüsünü kaçırdıklarını söylüyor ve tabutu boş görüyordu. Son olarak dede ile Süha birden irkildiler. Dede tabutta iblise benzer bir yaratık gördü. Süha tabutta kendisini gördü ve ardından Ben ölmedim diye bağırarak koşmaya başladı. Babasının, oğlumun ölüsü kayıp derken kendisi olabilir miydi düşüncesi beynini ele almıştı. Koşarken bir yandan peşindekileri atlatıp atlatmadığını düşünüyordu ve artık sesler gitmişti. Dizleri titremeye başladı ve kendisini taşıyamadı. Yere yıkıldığında omzunda bir el hissetti. Eliyle yüzünü yoklayan Süha birden o kokuyu aldı ve yeniden cemevini anımsadı, yaşananların rüya olmadığını anladı. Yazar iddia ettiği mistik gerilimi özellikle son bölümde oldukça hissettiriyor. Geçmişiyle şimdi arasında yolculuğa çıktığımız romanın sonu bağlanmamış, kişinin kendi düşünceleriyle birlikte bir son oluşturulması istenmiştir. Yazan: Begüm Demir Bir Ses Böler Geceyi Konusu Polisiye romanların usta kalemi olan Ahmet Ümit'in 1994 yılında yayınlanan polisiye romanı olan Bir Ses Böler Geceyi okurlarına gerilim dolu bir polisiye sunuyor. Şehirden çok uzakta kendi halinde bir köyün tam ortasında büyük bir cem evi vardır. Karanlığın doldurduğu bir gecede cem evinde tören varken mezarlık duvarına bir cip çarpar ve gece ölüm kokan bu ses ile bölünür. Hayatı inişler ve çıkışlar ile dolu olan bir araştırma görevlisi bir gece yaşanan bu gizemi çözmek için çabalar fakat olaylar zinciri onu farklı bir yola sürükler."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bir-tereddudun-romani", "text": "Bir Tereddüdün Romanı Peyami Safa'nın en önemli psikoloji üzerine romanıdır. İçsel çöküşleri, dibe vuruşları, intihar boyutuna gelen insanların bunalımlı dönemlerini işler. Yaratıcı hırslar ve sevdalar arasında kalan insanoğlunun tereddüt ve bocalamalarını konu edinmiştir. İnsanların hayat karmaşası içinde inanç ve inkar, yapmak ve yıkmak, sevgi ve nefret, ölüm ve yaşam arasında geçirilen tereddütleri üzerine konu alır. Bir Tereddüdün Romanı kitabı içinde geçen olaylar, Raif adında birinin arkadaşı Mualla' ya okuması için bir kitap vermesi üzerine başlar. Mualla kitabın sahifelerini okumaya başladığında içini büyük bir kasvet kaplar. Çünkü kitap daima ölümden bahseder ve bu durum Mualla'nın psikolojik yapısını çok etkiler. Yine de kitabın heyecanlı olması ve olayların gidişatını merak etmesi onu kitaba bağlar. Üstelik olayları yaşayan kahramanın yazarın kendisi olması da kitabı daha ilginç boyuta getiriyordur. Kitabı okurken yazarın hayatta kalıp kalmadığını merak eder. Bir gün arkadaşı Raif Mualla' yı ziyarete gelir ve kitabı bitirip bitirmediğini sorar. Mualla kitabı beğenmediğini ve yazarın bunları yazacak kadar neler yaşamış olabileceğini sorar. Raif, yazarın bizzat kendi arkadaşı olduğunu ve isterse bir gün tanıştırabileceğini söyler. Mualla' da bu kitabın yazarı merak ediyordur. Tanışma günü geldiğinde yazar Mualla Hanım' ı çok beğenir ve ilerleyen zamanlarda Mualla Hanım' a evlilik teklif eder. Mualla bu durumu düşüneceğini ve kendisine zaman vermesini söyler. Bu sırada olaylar yazarın ağzından anlatılır. Mualla Hanım' a verilen kitabın yazarı buradan itibaren kendi hayatıyla ilgili yazılara yer verir. Aslında yazar kitaplarında kahramanların özelliklerini kendi yaşam kesitlerinden verir. Yazar bir otel odasında kalıyordur ve eserlerini burada oluşturuyordur. Otelde yaşadıklarını, o çevreyi eserlerinde anlatır. Bundan önce insanlarla karşılaşıyordur ve onların iç dünyasını keşfederek eserlerine yansıtıyordur. Bir gün Vildan adında bir kadın onun oteline gelerek tanışmak ister. Kadın varlıklı bir kadındır ve yazarın eserlerini okumuştur. Asıl hikayesi Paris'te evli olduğu eşini bırakarak Türkiye' ye kaçmıştır. Bunalımlı zor dönemler geçiren kadın yazarın eserinde bahsettiği kadınların kendisine çok benzediğini söyler. Bunları yazan adamı yakından tanımak ister. Yazarla bir iki defa buluşurlar ancak kadın yazarı saplantı haline getirir. Ona evinde bir oda dahi düzer. Bundan sonra sık sık buluşmak ve yazarla bir münasebet halinde olmak ister. Ancak yazar Vildan'ın isteklerini sürekli geri çevirir. Vildan yazara hayatını anlatır şimdiye kadar nasıl hayatta kalabildiğini. Kaç kere intihar etmeye kalkmışsa hepsinde başarısız olmuştur. Bu dünyada ne ailesi ne eşi ne de onu bu hayata bağlayacak biri vardır. Yaşamak için hiç nedeni kalmamış bu kadın eğer yazarın, onun tekliflerini kabul etmezse intihar edeceğini söyler. Depresif olan bu kadın, yazarı bir gün kendi evinde ona hazırladığı oda da kalması için ısrar eder ancak yazar yine kabul etmez. Kadın o gece gelmezse kendini öldüreceğini söyler. Buna rağmen yazar bunu bir blöf olarak görür ve istediğini yapmaz. On gün boyunca Vildan' dan hiç haber alamaz. Bir gece ansızın kapısı çalar ve arabada bir kadının onu beklediği söylenir. Bu kadın Vildan'dır. Sarhoş ve çaresiz bir şekilde yazara yalvarır ve onunla gezmesini ister. O gece beraber vakit geçirirler ve yazar kadını evine bırakır. Kadın eve gelmesi için ısrar eder ancak yazar yorgun olduğunu başka zaman geleceğini söyleyerek Vildan' ı oyalar. Vildan bunun üzerine bir gece hazırlık yapar ve yazarı çağırır. Yazar söz verdiği için gitmek zorunda kalır. Gittiğinde kendi için hazırlanan oda da bekler. Vildan gelir ve yoğun bir muhabbete koyulurlar. O gece bütün itirafları, bütün içinde olanları, yaşadıklarını anlatır Vildan. Toplumsal değerler, yaşamak yorgunluğu, geçmişle olan bağların kopması, ahlak bunalımı bu gece yaşanır. Vildan ve yazar içerek konuşur konuştukça içerler. Vildan sarhoş olur ve baygınlık geçirir. Öldüğünü düşünür. Yazar kendine gelmesi için ona yardım eder. Ancak Vildan bir ölü gibi tepkisiz yatıyordur. Yıllardır başaramadığı ölümü şimdi gerçekleşiyordur. Artık ruhu daha özgürdür. Yazar onu kendine getirmek için çok uğraşır. Nabzı hala vardır kısa bir baygınlık geçiriyordur. Yazar sakin olmaya çalışır. Biraz zaman geçtikten sonra Vildan düzelir. Ama o kadar yorulmuştur ki beyni ve bedeni, kendine gelemez ve sayıklayarak uyumaya devam eder. Yazar sabaha kadar başında bekler. Hizmetçi gelince evden ayrılır. Kapıdan çıkarken ardında kocaman bir çağı kapatıyor gibi hisseder. Bir daha Vildan ile görüşmeyecektir. İki gün sonra Vildan' ı merak eder. Evine gittiğinde kimseyi bulamaz ve kapıcıya sorar. Kapıcı onların apar topar toplanıp yurt dışına gittiklerini söyler. Böylelikle bir kadın daha kitabına konu olup, sayfalara karışır. Bu arada Mualla Hanım, evlilik teklifini kabul etmez. Onların hikayesi başlamadan son bulur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bir-yaz-gecesi-ruyasi", "text": "1564 yılında doğmuş olan William Shakespeare, hiç tartışmasız dünyanın en büyük yazarları arasında kabul edilir. Shakespeare, çok çeşitli türlerde eserler vermiş ve yüzden fazla eserin sahibidir. İngilizceye çok büyük katkıları bulunan İngiliz yazar, yaşadığı dönemde insanların saygısını kazanmış olmasına rağmen birçok yazar gibi o da daha çok ölümünden sonra saygı ve sevgi kazanmış bir üstattır. Gelelim; eserlerinin hemen hemen hepsi tiyatroya, sinemaya ve operaya uyarlanan bu yazarın Bir Yaz Gecesi Rüyası adlı eserine. Bir Yaz Gecesi Rüyası, romantik komedi türünde bir eserdir. Eserin ilk oynanış yılı 1590'lı yıllar olarak kabul edilirken, ilk basım yılı da 1600 olarak bilinmektedir. Tüm olaylar Atina dükü Theseus ve Amazonlar kraliçesi Hippolyta'nın evlilik sürecinde geçmektedir. Theseus, Hippolyta ve Theseus'un bir yardımcısı olan Egeus düğün hazırlıkları hakkında konuşmaktadırlar. Bu sırada Egeus'un kızı Hermia ve Hermia'nın sevgilisi Lysander salona girerler. Hermia, babasına Lysander ile evlenmek istediğini söyler fakat babası kızını Demetrius ile evlendirmek istemektedir. Demetrius'u sevmeyen Hermia, buna karşı gelir ve evlenmek istemez. Bunu duyan dük Theseus, babasının kararına karşı gelmenin cezasının ölüm olacağını ve iyice düşünüp taşınması gerektiğini söyler. Herkes salonu terk edince Hermia ve Lysander tek başlarına kalırlar ve durum karşısındaki üzüntülerini dile getirirler. Fakat tüm bunlar karşısında Lysander'in tek bir fikri vardır: Kaçmak. Hermia; bakar görür ki yapacak başka bir şeyi yok, Lysander'in kaçma teklifini kabul eder ve akşama koruda buluşmak için anlaşırlar. Birlikte salondan çıkarken Helena ile karşılaşırlar. Helena; Egeus'un Hermia ile evlendirmek istediği Demetrius'un aşığı ve aynı zamanda Hermia'nın çok yakın arkadaşıdır. Hermia; Helena'nın Demetrius'u sevdiğini bildiği için, Demetrius ile evlenmeyeceğini, Lysander ile kaçacağını, üzülmemesi gerektiğini söyler. Bunu duyan Helena sevinir ve Demetrius'un gözüne girebilmek için durumu Demetrius'a haber verir. O akşam Hermia ve Lysander kaçarlar. Demetrius onları takip eder, Demetrius'u da Helena... Demetrius koruluğa ulaşır fakat ortada kimseyi göremeyince, kendisine yalan söylediğini düşünerek Helena'ya kızar. Helena artık tüm bunlara dayanamaz ve Demetrius'a, ona olan aşkını ilan eder ama Demetrius onu sevmediğini söyleyerek şiddetli bir şekilde reddeder."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bitmeyecek-oyku", "text": "Bastian Balthasar Bux yağmurlu bir günde girdiği sahafın sahibinin okumak üzere olduğu kitabı görür ve bu değişik kitap çok ilgisini çeker. Bir anlık istekle kitabı alıp dükkandan kaçar. Epey önemli ve pahalıya benzeyen bu kitabı çalmış olduğu için artık kimsenin yüzüne bakamayacağına karar verir ve saklanacak bir yer arar. Yıllar önce annesi öldüğünden beri onunla hiç ilgilenmeyen babasıyla yaşadığı eve gitmeyi istemez. Böylece okulunun çatı katına saklanır ve Bitmeyecek Öykü'yü okumaya başlar. Fantazya, içinde binlerce türde varlığın yaşadığı esrarengiz bir dünyadır ve bu dünyayı hiçlik sarmaya başlamıştır. Hiçlik rastgele birçok bölgede baş göstermiştir. Bulunduğu alanda canlı, cansız her şey yok olmaktadır. Kendi bölgelerinin tamamıyla yok olmasından korkan liderler Çocuk İmparatoriçe'nin bulunduğu Fildişi Kule'sine ulaklar gönderir ve imparatoriçeden yardım isterler. Çocuk İmparatoriçe çok hastadır ve hiçbir doktor onu iyileştirememiştir. İyileştirmek bir köşede dursun, hastalığının ne olduğunu bile anlayamamışlardır. İmparatoriçe dermanını kimin bulabileceğini bilir. Bu kişi Gümüş Dağlar'ın arkasındaki Ot Denizi'ndeki yeşilderililer familyasından olan Atreju'dur. Atreju'dan bir serüvene atılması ve Çocuk İmparatoriçe'yi kurtaracak çözümü bulması istenir. Nereden başlayacağı ve neyi bulması gerektiğini bilmeyen Atreju yine de bu serüvene atılıp Çocuk İmparatoriçe'yi kurtarmayı istemektedir. İmparatoriçe'nin onun gibi sıradan bir Fantazyalıyı neden kurtarıcı olarak seçtiği ise tam bir sırdır. Çocuk İmparatoriçe Atreju'ya eşsiz güçleri olan Auryn'i verir ve onu bu serüvende kullanmasını ister. Parıltı olarak da bilinen Auryn isimli mücevher, taşıyan kişiye güç, sebat, şans, dokunulmazlık vermekte ve taşıyanın dileklerini gerçekleştirmektedir. Yola çıkan Atreju Koca Kabuk Dağ'ına ulaşır ve orada Kadim Morla'dan yolunu belirleyecek bir şey öğrenir. Çocuk İmparatoriçe ancak yeni bir isim alırsa iyileşecektir. Kadim Morla'dan edindiği bu bilgiyle kafası karışan Atreju, İmparatoriçe'ye kimin isim verebileceğini sorar ve Morla ona çok da emin olmamakla birlikte Güney kehanet'teki Uyulala'nın bu sorunun cevabını bilebileceğini söyler. Uyulala'yı bulmak üzere Güney Kehanet'e doğru yola çıkan Atreju'nun yolu Ölü Dağlar'a düşer ve orada Ygramul Çoklar adı verilen örümceğin bir ördüğü ağda bir esiri olduğunu görür ve ona yardım etmeye çalışır. Örümceğin esiri, neşesi, eşsiz güzellikteki karakteri ve uğuruyla bilinen Uğur Ejderhası'dır ve durumu epey kötü görünmektedir. Atreju ejderhayı kurtarmayı ister ama Ygramul Çoklar ejderhayı bırakmaya bir türlü yanaşmaz. Çaresiz kalan Atreju ejderhayı kurtarmaya çabalamaktan -her ne kadar istemese de- vazgeçer ve örümcekten Güney Kehanet'e nasıl gidebileceğini öğrenmeye çalışır. Ygramul Çoklar Güney Kehanet'in çok uzak olduğunu ve ne kadar hızlı gitmeye çabalasa da günlerce hatta belki de aylarca oraya varamayacağını anlatır ancak hızlıca Güney Kehanet'e gitmenin bir yolu vardır. Ygramul Çoklar tarafından sokulan her yaratık -hiç kimse bunu bilmese de- istediği yere ışınlanabilmektedir. Bu gizli bilgi üzerine Atreju, Ygramul Çoklar'ın kendisini sokmasına izin verir ancak bu ısırık sonucunda en fazla bir saat sonra öleceği gerçeği işi zorlaştırmaktadır. Gözlerini açtığında hala Güney Kehanet'te olmadığını gören Atreju kandırıldığını düşündüğü sırada birisi ona seslenir. Bu örümcek ağındaki esir Uğur Ejderha'sıdır. Ygramul Çoklar'ın bilinmeyen sırrını duyan ejderha da ışınlanmıştır. Atreju sayesinde kurtulmuş olan Fuchur bundan sonra Atreju'nun en yakın dostu olacaktır. Fuchur'un üstün hızlı uçma yeteneği sayesinde Güney Kehanet'e doğru yola çıkan ikili yolda iki münzevi doktor tarafından tedavi edilip örümceğin zehrinden kurtulurlar. İkiliyi kurtaran doktor Engywuck, ikilinin yolculuklarının sebebini öğrenince onlara Uyulala'ya giden ve kesin olmayan yolu gösterir. Kara Kule'ye giden ikili sfenkslerle karşılaşırlar. Sfenksler sebebi bilinmese de bazen varlıkların içeri girmesine izin vermektedir. Eğer izin vermezlerse geçmeye çalışanlar oracıkta taşlaşmaktadır. Atreju bu ihtimali göze alır ve kuleye giren yola kendini atar. Sfenksleri geçtikten sonra da Sihirli Ayna'nın geçilmesi gerekmektedir. Ayna varlıklara korkunç şeyler göstererek onların ilerlemesini engellemeye çalışmaktadır ancak Atreju sadece bir kitap başında oturan şişman bir çocuk görür ve geçip gider. Bastian aynada gördüğü çocuğun kendisi olduğunu düşünür ama buna ihtimal vermez. Üçüncü ve sol engel, üzerinde hiçbir kapı kolu bulunmayan kapıdır. Kişi eğer tüm isteklerini unutursa kapı açılmaktadır. Atreju bunu da başarır ve kapı açılır. Uyulala'dan cevabı alan Atreju artık neye ulaşması gerektiğini bilmektedir. İmparatoriçe'ye yalnızca ölümlüler dünyasındaki bir insan isim verebilmektedir. Bu bilgiyi İmparatoriçe'ye götürmek Atreju'ya yeterli gelmez ve o insanı da bulmak üzere yola çıkar. Yolda Kurt Adam Gmork ile karşılaşır ve onun iki dünya arasında gidip gelebildiğini öğrenir. İnsanların dünyasına Fantazyalı varlıkların gidemeyeceği, insanların dünyasında yalan arttıkça insanların da Fantazya'ya gelemeyeceğini söyleyen Gmork, Atreju'nun ölümlülerin dünyasına giderse iki dünyada da bir hiç olacağını söyler. Çaresi kalmayan Atreju Fildişi Kule'ye dönüp Çocuk İmparatoriçe'ye haberi verir. Atreju bu haberi vermek üzere odaya girdiği anda Çocuk İmparatoriçe Bastian'a görünür olur, Bastian da İmparatoriçe'ye. Gördüğü şeyin hayal olduğunu düşünen Bastian ufak çaplı bir şok geçirir. Çocuk İmparatoriçe artık yola kendisinin devam etmesi gerekmektedir. Gezgin Dağın İhtiyarı'na gider. İhtiyar Bastian ile başlayıp Atreju ile devam eden serüveni anlatır ve bu öykü Bastian Fantazya'ya gelmeye karar verene kadar tekrar tekrar devam edecektir. Artık kendisinden bahsedildiğinden kesin olarak emin olan Bastian, Fantazya'ya nasıl geleceğini bilmemekte ve bir yol aramaktadır. Çocuk İmparatoriçe'ye verdiği yeni adı haykıran Bastian Fantazya'ya ayak basar ve İmparatoriçe'ye adını verir. Ayçocuk... Yeni adını almış olan İmparatoriçe, Auryn'i Bastian'a verir ve ona Fantazya'dan çıkmanın yolunu kendisinin bulması gerektiğini söyler. Auryn insanların tüm dileklerini gerçekleştirmektedir. Auryn'i alan ve İmparatoriçe'yi kurtarma görevini tamamlamış olan Bastian kendi serüveni için yola çıkar. Çıktığı yolda Perelin adını verdiği ormanı yaratır bir dileğiyle ancak bu ona yetmez ve bir dilek daha diler. O da çöldür. Gündüz çöl, gece de ormana dönüşen bir bölge yaratılır istekleri üzerine. Çölün kralı Graögramon ile tanışan Bastian onunla arkadaş olur ve aslan Bastian'a Sıkanda adı verilen Fantazya'daki tüm yaratıkları yok edebilecek güçteki kılıcı hediye eder ancak kılıcı kınından zorla çıkarmaması gerektiğini, eğer bunu denerse Fantazya'ya büyük tehlike getireceğini söyler. Artık yoluna devam etmek isteyen Bastian oradan ayrılır ve yol onu Amarganth Kenti'ne sürükler. Burada bir şenlik yapıldığını ve şenliğin amacının seçilecek en güçlü kahramanın büyük kurtarıcı Bastian Bulthasar Bux'ı bulmak üzere yola çıkacağını öğrenir. Adını vermeyen Bastian bu şenliklerde Atreju'ya ulaşır. Artık Atreju ile arkadaş olan Bastian, o eskiden şişman olan çocuk değildir. Auryn ile tüm dilekleri gerçekleşmiş, yakışıklı, güçlü ve cesaretli birine dönüşmüştür. Bu nedenle de Atreju onu ilk gördüğünde tanıyamamıştır. Atreju'yu bulan Bastian ölümlüler dünyasına dönmek için Atreju ile yola çıkar. Yolda Atreju, Auryn'in Bastian'ın her dileği karşılığında ondan bir şey aldığını görür. Bunun farkına varamamış olan Bastian her dileğiyle birlikte hayatındaki anıları unutmaktadır. Arkadaşını bundan kurtarmak isteyen Atreju durumu Bastian'a açıklar ancak artık gücün kölesi olmaya başlamış olan Bastian bunu dikkate almaz. Bastian arkadaşı Atreju'nun kendisine saygı duymadığını düşünecek kadar kibirli hale gelir. Tılsımı taşıdığı için Bastian'ın güçlü olduğunu düşündüğüne kendini inandırmıştır ve Atreju'ya bunun doğru olmadığını göstermeye niyetlenir. Atreju'ya öyküler yaratabildiğini ve bunu tılsımsız yaptığını gösterir. Yarattığı öyküler daha önceden var mıdır yoksa o anlattıkça mı gerçekleşir ayrımını yapamayan Bastian'ın bu namı da diyarlar boyu duyulur. Yolda yeni varlıklar gelip kendileri için Bastian'dan öyküler istediklerini söylerler ancak Bastian'ın şu an için kendi dünyasına giden yolu bulması gerekmektedir. Bu sorunu çözdükten sonra onlara kendi öykülerini anlatacağı sözünü verir ve böylece attıkları her adımda birileri onlara dahil olur ve giderek kalabalıklaşan bir grup halinde ilerlemeye devam ederler. Bastian ve ekibi Gören El'in bulunduğu, kötü büyücü Xayide'nin yaşadığı bölgeye sürüklenmektedirler. Xayide ekibin bölgeye girmesini engeller ve Bastian yaptığı saldırıyla Xayide'nin kendisinin önünde eğilmesini sağlar ancak Xayide aslında teslim olmamış, başka haince bir planını uygulamaya geçirmiştir. Kötü büyücü gidilen yolda Bastian'ın yanında yerini alır ve onun aklını çeşitli kuşkularla doldurur. Öncelikle Atreju'nun Bastian'ı kıskandığı ve tılsımı ondan alacağı fikrini sokar Bastian'ın aklına ve Atreju ile Fuchur'un Bastian tarafından kovulmasını sağlar. Sonra da İmparatoriçe'nin yerine geçmesi gerektiği fikrini sokar Bastian'ın aklına. İnsan dünyası ile ilgili anılarının çoğu silinmiş olan Bastian, Ayçocuk'un yerine geçmek üzere yola çıkar ancak Fildişi Kule'ye giremez. Bu sırada Ayçocuk'un da orada olmadığı haberini alır. Aslında İmparatoriçe kimseye ikinci kez görünmediği için kulede değildir. Kibir ve hırstan gözleri kör olmuş, Xayide'nin aklına soktuğu kuşkularla arkadaşlarından olmuş olan Bastian, Atreju ve ona yandaş olanların üstlerine doğru son hızda geldiğini öğrenir ve kendini savaşa hazırlar. Atreju ile karşı karşıya kaldığında da Sıkanda Kılıcını kınından zorla çıkarma ve Atreju'yu yaralama gafletinde bulunur. Aslında Atreju arkadaşını Auryn'den uzaklaştırarak onun her dilekle birlikte anılarını kaybetmesini engellemek niyetindedir ancak Bastian bunu ancak yaptığı onca hatadan sonra anlar. Herkese sırtını dönen Bastian kendi yoluna gider ve her dileğiyle birlikte asıl amacını da unutur. Yolda öğrendiği en acı gerçek ise, dilek hakkının son bulmak üzere olduğu ve son dileğiyle birlikte kendi adını da unutup bir hiçe dönüşeceğidir. Bir hiçe dönüştüğünde ise aynı kendisi gibi hırsla yola çıkan onca dünyalının sonsuz ömürlerini bilinçsizce yaşayacağı Eski İmparatorlar Kenti'ne bir daha çıkmamak üzere gireceğini öğrenir. O kente hapsolmayı istememektedir. Böylece yine yollara düşer ve Resim Madeni'ne ulaşır. Eğer buradaki resimlerden birini hatırlayabilirse Hayat Suyu'na gidebilecektir ancak tüm anıları silinmiş olan Bastian'a hiçbir resim tanıdık gelmez. Böylece madenci ile madene inip tanıyabileceği bir resmin çıkmasını bekler. Bir gün madenden çıkan bir resme tutunur. Dişçi olan bir adamın resmidir bu. Aslında babasıdır ama anıları yitip gitmiş olan Bastian onu tanımaz. Sadece o sevgiye tutunur. Sevilme ihtiyacını bu adamın karşılayacağına inanmaktadır. Bulduğu resim sayesinde son durağı olacak olan Hayat Suyu'na ulaşabilir ancak yolda resim paramparça olmuştur. Artık adını da hatırlamayan Bastian ancak ismini söylerse Hayat suyu'ndan içebilecek ve dünyasına dönebilecektir ancak adını hatırlayamaz. Yardımına dostları Atreju ve Fuchur yetişir ve böylece Hayat Suyu'ndan içen Bastian babasının yanına, kendi dünyasına döner. Günlerdir oğlundan haber alamayan adam, oğlunun dönmesiyle mutluluktan ölür. Bastian başından geçen her şeyi babasına anlatır ve o dönüşten sonra baba oğulun arası tamamen değişmiş olur. Artık sevgileri daha güçlüdür. Bastian görevinin hala bitmediğine inanmaktadır. Son görevini gerçekleştirmek üzere kitabı bulmak üzere okula koşar ancak kitabı bulamaz. Sahaf'a gidip olanları anlatır ve Sahaf Bay Koreander'in de Fantazya'ya gidip de dönenlerden olduğunu öğrenir. Koreander Bastian ile bir sır paylaşır. O da, İmparatoriçe'ye her seferinde farklı isimler vererek onu tekrar tekrar görmenin ve Fantazya'ya gitmenin mümkün olduğudur. Yaşlı adam Bastian'a baktığında onun bu öyküyü herkese anlatarak Fantazya'nın varlığını sürdürmesine katkıda bulacağını anlar. Bitmeyecek Öykü, 7'den 70'e herkesin okuyup da tat alabileceği harika bir kitap. Ustaca işlenmiş harika bir eser. Ben çok severek okudum ancak tek sorun varlıkların çok olması ve değişik biçimlerde olması. Bu çeşitlilik bazen kafa karıştırabiliyor. O noktada da bölüm başlarındaki çizimler yardımcı oluyor insana. Karakterlerin çoğu orada yer alıyor ve oldukça güzel resmedilmişler. Hayal dünyanızı her daim canlı tutacak, okumaktan zevk alacağınız efsane bir öykü. İçinde kaybolacağınız bu öyküde size keyifli okumalar dilerim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/biz-insanlar", "text": "Biz İnsanlar kitabındaki olaylar Kurtuluş savaşı döneminde geçmektedir. Anadolu'da fiilen bir savaş hakimdir. Anadolu dışındaki yerlerde de işgal sürmekte ve yabancı devletler halka zulüm yapmaktadır. İşte bu şartlar altında kitabımızın başkahramanı Orhan, İstanbul'da muallimlik yapmaktadır. Öğrencilerin onun gözetimi altında olması gerektiği bir gün, Orhan sınıfta tespihini unutur ve geri döndüğünde kötü bir vaka ile karşılaşır. Öğrencilerinden Cemil; Tahsin'e 'Eşek Türk' diye bağırır, Tahsin'de Cemil'in yanağına bir taş atarak onu yaralar. Orhan bu olaya ilk başta anlam veremese de daha sonra bu olayın mazisini öğrenir; Tahsin'in babası, Cemillerin yalısında kayıkçı olarak çalışmaktadır. Cemil'in anne ve babası tam bir Avrupa düşkünüdür ve ecnebilerle dostlukları vardır. Hatta bir keresinde yalıya Fransız bayrakları asarak, çevrede yaşayan halk tarafından yalının taşlanmasına sebebiyet vermişlerdir. Cemil'in babası öldükten sonra iyice değişen annesi, bir gün Tahsin'in babası Mustafa'ya 'Eşek Türk' diye bağırır. Mustafa da kadını iter ve kadının başı yarılır. Bu olay üzerine Mustafa, 6 ay hapis cezası alır. Annesiz olan Tahsin şimdi de babasız kalmıştır. Sokaklarda kalmaya başlar. Halk, hem Mustafa'ya duydukları saygıdan hem de küçük çocuğa üzüldükleri için Orhan'ın görevli olduğu yatılı okula Tahsin'i kabul ettirirler. Okuldaki üçüncü gününde bu olay vuku bulur. Orhan, bu olayı Anadolu'nun içinde bulunduğu durumla özdeşleştirir. Atılan taşı, iki küçük çocuk arasındaki bir olaydan çok Anadolu'nun kurtuluş mücadelesinde, bağımsızlıklarını kazanmak için Avrupa devletlerine karşı verdikleri savaş olarak imgelemiştir. Bir yandan bu milli duygular bir yandan da Tahsin'e duyduğu merhamet sebebiyle Orhan, Tahsin'in okuldan atılmaması için mücadele vermiştir. Fakat maalesef ki düşüncelerine arkadaşı Necati'den başka değer veren olmamıştır. Zaten müdür yardımcısı Celal ile arası kötü olan Orhan bu okuldaki son günlerini yaşadığını bilmektedir. Bundan da aldığı güç ile müdürün karşısına geçer ve ona etkili bir konuşma yapar. Tahsin'i okuldan attırma fikrinden vazgeçirir fakat karşılığında kendisi istifa eder. Öğrencileri ile vedalaştıktan sonra okulun bahçesine iner ve büyük bir sevgi gösterisi ile karşılaşır. Herkes onu alkışlar, gözyaşları içerisinde uğurlar. Orhan'ı parasızlıktan dolayı çok kötü günler beklemektedir. Okuldan atıldıktan sonra bir buçuk ayını sefalet içinde geçiren Orhan bir sabah donma tehlikesi geçirir. Yıllardır görüşmediği, küs olduğu amcasına yardım isteyen bir mektup yazar. Daha sonra arkadaşı Necati'ye gider. Necati onu sıcakkanlılık ile karşılar ve zaten onu görmek istediğini, bir iş teklifi yapmak istediğini söyler. Necati, iş yükü ağır geldiği için görevli olduğu bir okulu ona devretmek ister. Bir de Süleyman adında bir tanıdığı olduğunu onun çeviri işi için birisini aradığını söyler. Zor durumda olan Orhan teklifleri kabul eder ve Süleyman ile buluşmaya giderler. Süleyman ile yaptıkları uzun sohbetler sonucu; Süleyman'ın materyalist düşüncelerini kendine yakın bulur. Bir gün pastanede o kötü olaydan sonra Cemil'i bırakmaya gittiğinde, yalıda gördüğü Vedia isimli genç kadın ile karşılaşır. Vedia, kıyafetlerini Fransızlar gibi seçmiştir. Yanındaki aynı tarza sahip kadın ile birlikte likör içmektedirler. Daha sonra yanlarına gelen Türk zabit onlara eziyet eder. Orhan ve Necati müdahale ederler ve kadınlara böyle davranmaması gerektiğini söylerler. Zabit, olay yerinden uzaklaştığında Vedia'ya buradan gitmeleri gerektiğini söylerler. Vedia, Fransız tanıdıkları olduğunu onları bu durumdan kurtarabileceğini söyler fakat Orhan ve Necati bu teklifi doğru bulmaz. Zabit, yanına birkaç adamını da alarak geri döner. Orhan ve Necati'yi karakola götürür. Burada kötü muameleler görürler, baş zabitin karşısına çıktıklarında baş zabite bir telefon gelir ve baş zabit onları serbest bırakır. Telefonun Vedia aracılığıyla geldiğini anlarlar. Orhan yine bir gün Vedia ile karşılaşır. Vedia, yengesi Samiye Hanım'ın teşekkür amaçlı onu yalıya yemeğe davet ettiğini söyler. Orhan, çekimser davransa da bu daveti kabul eder. Yalıda, Bahri isminde bir adamla tanışır ve arkadaş olurlar. Samiye Hanım, Orhan'dan Cemil'e Türkçe dersleri vermesini ister. Orhan bu isteği kabul eder. Safiye ve Vedia, cumartesi Fransızlar için yalıda davet vereceklerini o gün gelip, ortamı görmesini istediğini söyler. Orhan, bu konuda karar vermekte zorlansa da bu teklifi geri çeviremez. Tüm bunlar olurken Orhan, Vedia'yla yakınlaşmış ve kendini kaptırmıştır. Davet sırasında Bahri'yle beraber dışarı çıkan Orhan, Bahri'nin garip hallerinden şüphelenmiştir. Bahri, Orhan'a birtakım sözler ettikten sonra yalıyı terk etmiştir. Orhan, Bahri'nin sözlerinden Vedia'ya aşık olduğunu ve Vedia'dan karşılık bulduğunu da düşünmüştür. Orhan, ertesi sabah gazetelerde Bahri'nin ölüm haberini okumuştur. Bahri, silahla kendini vurmuştur. Orhan, yalıya giderek bu haberi verir. Vedia'nın tepkisi karşısında ikinci bir şok yaşamıştır. Vedia oldukça sakindir, dinlenmek için odasına çıkar. Orhan, Vedia'nın ağlama seslerini duyduktan sonra odaya gidip onu dudaklarından öper. Vedia, bu olaya gülümseyerek karşılık verir. Vedia, aynı zamanda yengesinin zoruyla Rüştü isimli aile dostlarıyla görüşmeye başlar. Orhan'a beklemediği bir mektup gelir. Mektup, amcasının eşindendir. Mektup da amcasının öldüğü, belirli bir adresi olmadığı için ona ulaşamadıklarını, amcasının ölürken ona miras bıraktığını söyler. Orhan, amcasının cenazesine gideceğini bir süre buralarda olmayacağını Vedia'ya söyler. Orhan, döndüğünde artık zengindir. Rüştü kadar parası vardır ve güzel bir evde yaşamaya, onlar gibi giyinmeye başlar. Vedia ise Rüştü ve Orhan arasında bir seçim yapmaktan çok uzaktır. Orhan, ona karar verene kadar görüşmek istemediğini söyler. Vedia, bir gün vapurda kriz geçirir. Hastaneye yatırılır. Orhan, hastaneye gittiğinde doktorlar ona; Vedia'nın çok hasta olduğunu, umut olmadığını söyler. Vedia, bilinci kapalı bir şekilde yatmaktadır. Orhan, hastanede Vedia'nın yanında kalırken; Vedia'ya ait yedi tane defteri okumaya başlamıştır. Vedia, bu defterlere her anını kaydetmiştir. Rüştü ve Orhan arasındaki kararsızlıklarını, yaşadıklarını, düşüncelerini... Orhan, aynı zamanda kalbinden rahatsızdır ve hastalığı onu bu şartlar altında zorlamaktadır. Orhan, bir gece defterleri okurken rahatsızlaşır ve odadan dışarıya çıkmaya çalışır; merdivenlerden inerken düşer ve vefat eder. Ertesi sabah Vedia beklenmedik bir şekilde uyanır. İlk sorduğu şey, Orhan olur. BİZ İNSANLAR DEĞERLENDİRME Biz insanlar, bir aşk altında karakterlerin yaşadığı buhranlara ve kararsızlıklara odaklanan bir öyküdür. Sadece bir aşkı anlatmaktan çok karakterler arasında geçen felsefi, politik ve hayata dair konuşmalar ile insanın adeta zihnini açmaktadır. Karakterlerden Orhan, idealist ve milliyetçi bir muallimdir. Mantığa önem verir ve ona mantıklı gelmeyen hiçbir şeyi kabullenmez hatta babasının dine olan sorgusuz kabul edişi onun ailesi ile arasını bozmuştur. Bu yönleri elbette ki olayları yorumlayışını da etkilemiştir. Tahsin'in Cemil'e attığı taşı, Kurtuluş Mücadelesiyle imgelemiş ve Tahsin'e arka çıkmıştır. Orhan'ın fikirleri Süleyman ile tanıştıktan sonra daha da karışmıştır. Yaptıkları uzun sohbetler onu materyalizm düşüncesine daha da yakınlaştırmıştır. Vedia ise batılı tarzda yetişmiş, kararsızlıklar ile hem kendine hem de çevresine zarar veren hassas bir kızdır. Kime aşk duyduğunu kimi istediğini bilemez. Gel-gitler ile doludur. Bahri'yi de ölüme götüren bu gelgitlerdir. Bahri, Orhan ile bahçede yaptığı konuşmada, Orhan'a üstü kapalı uyarılarda bulunmuş; bu yalıdan, bilhassa Vedia'dan uzak durması gerektiğini yoksa sonunun kendisi gibi kötü olacağını söylemiştir. Aynı gece de kendisini öldürmüştür. Orhan, tüm bu uyarılara, olanlara, rağmen içindeki duyguların esiri olmuş ve birçok şeyi görmezden gelmiştir. Sonunun da Bahri'den farklı olduğu söylenemez. Kitap aynı zamanda tarihinin toplumsal yapısına da ışık tutmaktadır. Her çeşit karakteri kitapta bulmak mümkündür. Çeşitli fikir akımlarıyla çalkalanan aydın kesimden, milliyetçi duygular içindeki insanlardan, Avrupa devletlerine sevgi besleyen insanlara kadar çeşit çeşit insanları toplumda görmek mümkündür. İnsanların çeşitli fikirlerle kafası karışmıştır. Hatta bu karışıklık öyle bir durumdadır ki insanlar asıl kimliklerini ve duygularını unutmak üzeredir. Karakolda karşılaştıkları baş zabit üzerinden bu durum oldukça açık anlatılmıştır. Kitabın işlenişi gayet güzeldir. İnsanı içine çeken bir olay üzerine kurgulanmıştır. İçerisindeki eski dilden kelimeler okumayı aksatmanın aksine insanı, anlatılan döneme daha yakın hissettirmektedir. Başka bir noktada Peyami Safa'nın romanın akışındaki kendine has dokunuşlarıdır; kitap olayın sonlarından bir sahne ile başlamıştır. İlk başta ne olduğunu, nasıl olduğunu bir türlü anlayamıyoruz. Olay aktıkça o sahnelere bir anlam yükleyebiliyoruz fakat ben şahsen başa dönüp tekrar okuma ihtiyacı duydum. Sonuç olarak Peyami Safa, anlatımı, kurgusu, psikolojik tahlilleri, politik yorumları ile Türk edebiyatına bir şaheser bırakmıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bizim-nesibe", "text": "Kitabın ilk hikayesi olan Bizim Nesibe, ana hatlarıyla şöyledir: Evin beslemesi Nesibe, bir gün evlenmeye karar verir. Evleneceği kişiyi ev ahalisinden kimse tanımasa da Nesibe'nin dediğine göre bir seyyar satıcıdır, bazen kitap bazen de esasns satar. Anne, kız kardeş, yenge ve enişte bu durumdan rahatsızdır. Nesibe'yi daha küçükken eve almışlar, yedirmişler giydirmişlerdir. O ise, tam işe yarayacağı bir dönemde evi bırakıp gitmek, evlenmek istemektedir. Evin oğlu ise vaziyete tarafsız bakar. Neden sonra evdekiler Nesibe'ye sahip çıkmak gerektiğini anlarlar ve evlilik hazırlıklarına başlarlar. Tam bu sırada Nesibe'nin evleneceği kişinin bir seyyar satıcı değil de bir dilenci olduğu anlaşılır. Bu durum aileyi şoka uğratır. Yine de Nesibe evlenmek konusunda kararlıdır. Evlenir de... kocası dilencidir ama Nesine'ye iyi bakar. Onu makyaj malzemelerinden, giyim kuşamdan mahrum bırakmaz. Bir süre sonra Nesibe evin oğluna gelir ve kocasını üfürükçülükten hapse attıklarını bildirir, yardım ister. Neden sonra anlaşılır ki Nesibe'nin kocası gerçekten üfürükçülük yapmaktadır ve kendini insanlara Himmet Hoca olarak tanıtmaktadır. Onu dilencilikten üfürükçülüğe terfi ettiren de Nesibe'den başkası değildir. Mamak'ta iki yıl yatan üfürükçü, bu süre içinde oldukça popülerleşmiştir. Dolayısıyla hepis cezası, Himmet Hoca'ya yaramıştır. Şimdi o ve Nesibe, kendilerine bir ev almanın hayalini kurmaktadırlar. Gurbetten Dönerken, oldukça güzel bir hikayedir. Tahran'da yazılmıştır. Hikayede gurbetten memleketine taşınan bir aile anlatılır. Pek sevilmese de bir şehri bırakmanın hüznü, eşe, dosta, akrabaya kavuşmanın sevinci, gidilen yerde geçmişin huzurunun bulunamama ihtimali korkusu... Önce karayolu, sonra tren, sonra deniz... Uzun bir yolculuktur bu. Zaman böyle geçer. Neden sonra, bir vesile ile geçmiş hatırlanır. İşte bu geçmiş, daima tatlıdır, güzeldir, özlenendir. Eski Kına Gecesi, Hacı İsmail Bey'in oğlu İbrahim Sıtkı Bey'in düğün töreni hakkındadır. İstanbul'da Bir Bayram Gününün Hikayesi ise, bayramın ikinci günü, yeğeni Hatice ile birlikte Atiye Hanımlara giden kahramanın burada bulunan erkek misafirler ve Atiye Hanım'la girdiği bir hürriyet tartışmasıyla başlar. Bu tartışma, misafirlikten sonra da devam eder. Anlaşıldığı kadarıyla bahsi geçen mesele, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonradır. Hikayede hürriyeti kendince anlamlandıran bazı kesimler konu edinilmiştir. Tuzcuoğlu'nun Otçuluğu, askerden dönen Aziz Tuzcuoğlu'nun, eniştesinin yardımlarıyla çerçilik yapmaya başlamasını, ancak bununla yetinmeyip otçuluk işine girmesini ve bu işte de bir dikiş tutturamamasını anlatır. eniştesi Aziz Tuzcuoğlu'na her ne kadar Biz bu işte deneyimsiziz, bizi harcalar. deyip onu uyarsa da Tuzcuoplu eniştesinin tavsiyelerini ve uyarılarını dinlememiş, burnunun dikine girmiş, nihayetinde borca batıp iflas etmiştir. Öyle ki bir gün, borçlarını ödeyemeyip hapse de düşmüştür. Sık sık eniştesinden borç para isteyip bu borçlarını ödeyemeyen Tuzcuoğlu'na eniştesi, hapisten çıkınca yine çerçilik etmesi için yardım edeceğini söylemiş, Tuzcuoğlu ise hapiste bir arkadaş edindiğini, onunla beraber otçuluk yapacağını, yardım edecekse bu iş için yardım etmesini ifade etmiştir. Eniştesi bu duruma kızmış ve Tuzcuoğlu'na yardım etmekten vazgeçmiştir. Nihayetinde Tuzcuoğlu bir matbaada işçi olarak çalışmak zorunda kalmıştır. Nebiye'nin Kasabasında Hayat adlı hikaye, bu kitaptaki en uzun hikayedir ve elli sayfadan fazladır. Dul Fıtriye, Mazhar adındaki biriyle evlenir. Mazhar ise belalı bir tiptir ve Fıtriye'nin kızı Nebiye'ye göz koyar. Fıtriye ise kızını Feyzi adındaki temiz, ahlaklı ve sakin bir adamla evlendirir. Bir zaman sonra Mazhar hapse girer. O hapisteyken Hacı, Fıtriye ile evlenmek ister. Kendi oğluna da Nebiye'yi almak ister. Bunun için önce Nebiye kocası Feyzi'den boşanmalı ve Hacı'nın oğluyla evlenmelidir. Bu, Fıtriye'nin aklına yatar. Nebiye'yi kocasından ayırmak için kızına baskılar yapar ve türlü büyüler üfürür. Nebiye iki yıl boyunca kocasından soğuk durur, ancak halasının tavsiyesi üzerine ondan boşanmaktan vazgeçer, hatta kocasına aşık olur. Dahası, Nebiye'nin Feyzi'den Gülsüm adında bir kızı da vardır. Nebiye'nin ayrılmaktan vazgeçmesi, her bakımdan hayırlı olmuştur. Ne var ki Nebiye ve Feyzi'nin yaşadığı kasaba bir dedikodu kazanıdır ve pek çok kişi onların mutluluğunu kıskandığı için bir şekilde bu aileyi dağıtmanın peşindedir. Nebiye'nin boşanmayacağını anlayan Hacı oğluna başka bir gelin bulmuştur ve Fıtriye ile evlenmekten de vazgeçmiştir. Fıtriye de İhsan adındaki bir adamla yaşamaya başlamıştır. Tıpkı Mazhar gibi İhsan da Nebiye'ye göz koyunca Feyzi arkadaşlarıyla toplanıp İhsan'ı döverler. Feyzi'nin arkadaşı Hilali, kasabanın kendilerini rahat bırakmayacağını söyleyerek Feyzi'ye İzmir'e taşınmasını tavsiye der. Bu, hem Feyzi'nin hem de Nebiye'nin aklına yatar. Böylece aile, İzmir'e taşınır ve orada yaşamaya başlar. Memduh Şevket Esendal'ın hikayelerindeki kişiler, sıradan insanlardır. Bu insanların hayatlarında olağanüstü şeyler olmayıp yaşanan olaylar hayli sıradandır. Onların yaşadığı onlarca yıl bazen birkaç sayfaya sığdırılabilmiştir. Onların evlilikleri, boşanmaları ve ölümleri oldukça basit bir şekilde anlatılır. Hikayenin başkahramanları bir cümle ile, hiç beklenmedik bir zamanda, çok sıradan bir şekilde hayata gözlerini yumarlar. Bu hikayeler, bize bizi anlatan, insanların en genel duygularından, temel eğilimlerinden ve yaşam trajedilerinden bahseden yazılardır. Bu kitaptaki hikayeleri okuyan, kendisi ile hikaye kahramanları arasında pek çok ortak yön bulacaktır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bocek-cocuk", "text": "Yirmi üç bölümden oluşan kitap, üç çocuğun -daha doğrusu iki çocuk ve bir haşerenin- koca bir şehri nasıl kurtardıklarını anlatıyor. Tabii bu zorlu maceranın kilit noktalarında iki yetişkin de yer alıyor. Kitap, ana konuları olan haksızlık ve yolsuzluk kavramlarını çocukların anlayabileceği seviyede ele alıyor. Bu yönüyle on iki yaş ve üzeri tüm okurlara hitap ediyor. Ayrıca başkahramanın ailesi ile ilgili bölümler de özellikle yetişkinlere ders verici nitelikler taşıyor. Bir çocuğun babasını memnun edip ondan takdir görmek için çabalaması, kardeşler arasındaki bitmek bilmeyen sataşmalar ve annelerin koşulsuz sevgisi de kitaba farklı bir yön katıyor. Kitapta çok fazla olmamak kaydıyla resimler de yer alıyor. Bu resimler bir yandan kitabı zenginleştirirken bir yandan da betimlemelerin etkisini arttırıyor. Kitabın sonunda birkaç sayfalık Açıklamalar kısmı bulunuyor. Bu kısım kitapta geçen pek çok özel ismin nereden geldiğini açıklıyor. Böylece söz konusu isimlere dair bilgisi olan okurların tahminlerini doğrularken bilgisi olmayan okurların da yeni bilgiler edinmesini sağlıyor. Haşarı bir çocuk olan Gregor bir sabah uyandığında hamam böceğine dönüştüğünü görüyor. Bu durum karşısında epey şaşırıyor ama biraz da seviniyor. Çünkü haşarı bir haşere olarak daha büyük haylazlıklar yapabileceğini düşünüyor. İlk olarak annesini, daha sonra da tüm aile üyelerini yeni durumundan haberdar ediyor. Aile üyelerinin değişik tepkilerinden sonra da ilk haşarılığını yapmak üzere pencereden çıkıp gidiyor. Haşere Gregor, ilk olarak hiç sevmediği ev sahipleri Bay McNoodle'nin evine gidiyor. O sırada telefon rehberini okuyan Bay McNoodle'ye görünmeden onun papağanının sesini taklit ediyor. Bu şekilde uzun bir süre Bay McNoodle ile uğraşıyor. Sonunda Bay McNoodle delirdiğini düşünerek Sarı Saray da denen Wahn Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ni arıyor. Böylece hastaneden gelen görevliler Bay McNoodle'yi alıp götürüyorlar. İlk haşarılığını başarıyla tamamlayan Gregor da yeni haşarılıklar için yola çıkıyor. Böylece yolda birkaç tehlike atlatarak, haylazlıklarının tartışılmaz ortakları olan Tarakanow kardeşlerin evine gidiyor. Neyse ki dostlarına ulaşınca, Chuckie'nin aşırı gür saçlarının arasında kendisi için güvenli bir yer buluyor. Böylece planlarını uygulamak üzere Franz Samsa'nın tatlıcı dükkanına gidiyorlar. Aynı zamanda hijyen müfettişi olan Bay Samsa'ya iyi bir ders vermek için muzlu dondurmalı süt istiyorlar. İçeceklerin sonuna yaklaştıklarında Gregor gizlice bardaklardan birine giriyor. Üç arkadaş bu numara sayesinde ücret ödemekten de kurtulacaklarını sanıyorlar. Ama işler hiç de umdukları gibi gitmiyor. Böylece üç kafadar Bay Samsa'dan kaçıp evlerine gidiyorlar. Gregor eve gittiğinde tüm ailesinin el birliğiyle köpekleri Kokarca'yı yıkadıklarını görüyor. Bu zorlu iş yüzünden Gregor umduğu ilgiyi göremiyor. Ama akşam olunca tüm gün boyunca yaptıklarını ailesiyle paylaşıyor. Annesi, ablası ve abisi Gregor'un hoşuna gidecek tepkiler veriyorlar ama babası oğlunun yaptıklarından pek memnun olmuyor. Gregor da babasını bir türlü memnun edemediği için üzülüyor ve yeni planlar kuruyor. Ertesi gün Gregor, babasının dükkan açabilmesi için gereken ruhsatı almak üzere meclis binasına gidiyor. Çünkü, babasının alamadığı ruhsatı alabilirse babasını memnun edeceğini düşünüyor. Böylece Başkan Boşkan'a gelen bir kutuya girerek toplantı salonuna ulaşıyor. Gizlice toplantıyı dinleyerek, meclisi oluşturan kel adamların yıllardır uyguladıkları haince planları öğreniyor. Bunun üzerine ruhsat işinin biraz daha bekleyebileceğini düşünerek bu adamları engellemek için dostlarıyla buluşuyor. Akşam olunca üç kafadar, kel adamların planlarını bozmak için İnsaniyet Sütü Ltd. fabrikasına gidiyorlar. Ama planları başarısızlıkla sonuçlanınca yine kaçmak zorunda kalıyorlar. Bu başarısız girişimin ardından pek çok plan kurup uyguluyorlar. Böylece kel adamları tek tek delirten çocuklar bir süre sonra hiç ummadıkları kötü bir sürprizle karşılaşıyorlar. Bu kötü sürpriz, çocukların neredeyse canlarından olmalarına sebep oluyor. Ama iyi insanlar olan Charlie Jung ve Marvin sayesinde hem kendilerini hem de tüm şehir halkını kötü adamlardan kurtarıyorlar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bogurtlen-kisi", "text": "Vera Ray 1920'li yılların sonunda arkadaşı Caroline ile aynı evde yaşamaktadır. Şehrin yoksul kesimindendirler. Bir gün Olympic Otel'de bir davet vardır ve Vera ile Caroline oraya giderler. Caroline bir yalanla içeri girmelerini sağlar. Vera otelde otel sahibinin oğlu Charles ile tanışır. Kendisi fakir olduğu için Charles'tan uzaklaşır ve davetten çıkar ama Charles onun peşinden gelir. Charles diğer zenginler gibi değildir. Vera'nın fakir olması onu rahatsız etmez. Vera'ya aşık olur. Vera hamile kalır fakat bunu hemen Charles'a söylemez. Onun ne diyeceğini tahmin edemez. Charles bu sırada Vera'ya evlenme teklif eder. Vera'yı ailesiyle tanıştırmaya götürür. Ailesi fakir olduğu için Vera'dan hoşlanmazlar. Charles'in kız kardeşi Josephine Vera ile konuşur. Vera'nın hamile olduğunu da biliyordur. Vera'ya Charles ile evlenirse Charles'ın babasının tüm mirasından mahrum kalacağını söyler. Vera kendisi yüzünden Charles'in bu duruma düşmesini istemez ve Charles'tan ayrılır. Charles'in evinden ayrılırken duvar ustası Ivanoff ile karşılaşır ve onunla eve döner. Caroline de bu sırada evlenir ve evlendikten kısa bir süre sonra kocası ölür. Caroline'nin Eva adında bir kızı olur. Vera'nın da bir oğlu olur. Vera Olympic Otel'de temizlikçi olarak çalışır. Oğlu Daniel dört yaşına gelmiştir. Vera geceleri çalıştığı için Daniel'i gece yalnız bırakır. Yine bir gece Daniel'i yalnız bırakır ve işe gider. Mayıs ayı olduğu halde o gece fırtına olur ve kar yağar. Vera eve döndüğünde oğlunu evde bulamaz. Onun kar oynamak için dışarı çıktığını düşünür ve dışarıda oğlunu arar. Ama yerde oğlunun oyuncak ayısını bulur ve oğlunun kaçırıldığını anlar. Polise gider fakat polis oğlunun evden kaçmış olabileceğini geri döneceğini söyler. Vera ve oğlu fakir olduğu için onlarla ilgilenmezler. Vera uzun süre kendine gelemez. Bu yüzden işe de gidemez ve işten kovulur. Otelde zengin biri olan Lon ile karşılaşır. Lon daha önce otelde Vera'yı görmüştür ve onu beğenmiştir. Vera'ya akşam yemeği teklif eder ama Vera oğlunun kaçırıldığını söyler. Lon tanıdıklarının olduğunu oğlunun bulunmasına yardımcı olacağını söyler bunun üzerine Vera yemek teklifini kabul eder. Vera sabah bunu hatırlatır ve Lon yalan söylediğini, yardım etmeyeceğini söyler. Vera Lon'dan kaçar ve ağlayarak gider. Charles'tan yardım istemeye karar verir. Bir kamyona biner ve Charles'ın evine gider. Vera'nın durumunu gören Ivanoff da Vera'yı takip eder. Vera Charles'a oğlunun kaçırıldığını söyler. Charles'ın oğlu olduğunu söylemeyi düşünür ama Charles'ın artık evli olduğunu görünce söylemez. Charles'ın yanından gider. 2013 yılının Mayıs ayında yine aynı şekilde kar fırtınası olur. Bilim adamlarına göre bu mevsimsiz kar böğürtlen kışı olarak adlandırılır. Seattle Herald Gazetesi muhabiri olan Claire Aldridge'ye 1933 yılındaki ve şimdiki kar fırtınası ile ilgili yazı yazması söylenir. Claire aynı zamanda gazetenin sahibi Kensington'ların oğlu Ethan ile evlidir. Claire bundan bir yıl önce hamiledir ama koşu sırasında bir araba Claire'ye çarpar ve bebeklerini kaybederler. O zamandan sonra Claire ve Ethan birbirlerinden uzaklaşmaya başlarlar. Claire koşmayı bırakır. Claire yazısı için 1933'teki fırtına ile ilgili araştırmalara başlar. Araştırmaları sırasında o tarihte Daniel Ray adında bir çocuğun kaybolduğunu öğrenir. Claire de bebeğini kaybettiği için bu olay onu çok etkiler ve yazısını bu olayla ilgili olarak yazmaya karar verir. Araştırmalarına başlar ve Daniel Ray'in o zamanlarda oturduğu evin adresini öğrenir. Adrese gittiğinde buranın arkadaşı Dominic'in kafesinin yeri olduğunu görür. Dominic'ten üst katı gezmek için izin alır ve orada Caroline'nin kızı Eva'nın çizdiği bir resmi bulur. Arkasında Eva'nın adı ve soyadı yazıyordur. Claire hastaneden gelen bir pakette ismi yazan kişiyle Eva'nın soyadının aynı olduğunu görür. O kadınla konuşur ve Eva adında bir akrabası olduğunu öğrenir. Eva ile görüşmeye gider ve Eva ona Daniel ile ilgili bildiklerini anlatır. Eva ona Vera'nın öldürüldüğünü söyler. Claire, Vera hakkında araştırmalara başlar ve Vera'nın olayıyla Avukat Edward Sharpe'nin ilgilendiğini öğrenir. Edward Sharpe her şeyin kaydını tutan bir avukattır. Claire onun kızına ulaşır. Avukatın dosyalarına bakmak için ondan izin alır. Vera ile ilgili dosyaları bulur ve orada Vera'yı öldürmekle suçlanan Ivanoff'un ifadesini bulur. Bu belgelerden Vera'yı Charles'ın kardeşi Josephine'nin öldürdüğünü öğrenir. Ayrıca Charles'ın ve ailesinin de Kensington olduğunu öğrenir. Artık olayı öğrenmiştir ve yazısını yazar ama kocası ailesinin adı kötü bir olayla anılmasın diye yayınlanmasını istemez. Claire, Charles'ın kim olduğunu öğrenmek için Ethan'nın büyük babası Warren ile görüşmeye gider. Warren'den Daniel'in Warren olduğunu öğrenir. Claire Daniel ve Eva'yı bir araya getirir getirir ve onları görüştürür. Daha sonra Warren'ı eski evine götürür. Ama orası artık yıkılacaktır. Warren orda annesinin ona bıraktığı mektubu bulur. O evin yıkılmasını istemez ve orayı satın alır. Gelişen bu güzel olaylardan sonra Claire ve Ethan'ın arası düzelir. Artık yeni bir çocuk yapmaya karar verirler. Böğürtlen Kışı Konusu Sarah Jio gerçekten mükemmel bir yazar. Akıcı dili, duygusal hikayeleri, şaşırtıcı sonları ile tanınan yazar Böğürtlen Kışı romanı ile okurlarını yine derinden etkilemeyi başarıyor. 1933 yılında Amerika'nın Seattle şehrinde olağanın dışında olarak Mayıs ayında kar yağar. Üç yaşındaki oğlu ile huzurlu bir hayat süren Vera'nın en büyük acısı gün içinde oğlunu bırakarak işe gitmektir. Yine her sabah olduğu gibi oğlunu öperek işe gider. Fakat eve geri döndüğünde oğlu ortada yoktur. En sevdiği oyuncak ayısı da karların içindedir. Hayatını oğluna adayan kadın için bir anlamda hayat sona ermiştir. Yıllar ileri sarar ve 80 yıl sonrasına 2013 yılına gelir. 80 yıl sonra yine Mayıs ayında kar yağar. Gazeteci olan Claire de bu olayı haber yapmak ister ve geçmişi araştırırken 80 yıl önce yaşanan kayıp olayını farkeder. Evlat kaybetme acısını bilen Claire bu olayı daha derinlemesine araştırmak ister ve olayın derinliklerine girmeye başlar. Fakat araştırması onu geçmişi ile güzleşmeye ve gizemleri ortaya çıkartmaya başlar. Vera ile kendisi aslında pek farklı değillerdir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bomba-omer-seyfettin", "text": "Ömer Seyfettin'in Bomba adlı kitabı altı ana hikayeden oluşmaktadır. Hikayenin konusunda genel olarak Balkanlarda muharebe yıllarında ki zorluklar anlatılmıştır. Ömer Seyfettin bu muharebe yıllarında Balkanlarda askerlik görevinde bulunmuştur. Makedonya'da mücadele göstermiş ve insanlara yapılan zulmü bizzat kendi gözleriyle görmüştür. Bu kitabı kaleme almasında ki en büyük etken o yıllarda askerlik görevinde bulunmasıdır diyebiliriz. Nasıl Doğdu? adlı hikayede: Türk asıllı Kenan ve İtalyan asıllı Grazia'nın hikayesi anlatılmaktadır. Selanik'teki muharebe yıllarında anlatılan bir hikayedir. Grazia ve Kenan evli bir çifttir. Selanik'teki savaştan dolayı Grazia buradan göç etmek istemektedir. Buna karşılık Kenan ise bu topraklardan ayrılmak istememektedir. Kenan ve Grazia birbirlerini çok severek evlenmişlerdir. Fakat ilk başta ki anlaşmalarına göre her şey İtalyan usulüne göre olacak, Türk geleneklerine göre bir hayat yaşamayacaklardır. Aralarındaki anlaşmazlıktan dolayı ayrılmaya karar vermişlerdir. Kenan ve Grazia'nın bir de Primo adında bir çocukları vardır. Primo, damarlarına kadar kendini Türk hisseden bir çocuktur. Selanik'te kalmayı tercih etmiş ve babası ile yaşamaya başlamıştır. Nasıl Öldü? adlı hikayede: Primo'nun annesi Türk ve İslam olmayı istemeyerek babasından boşanır ve İtalya'ya döner. Annesinin isteğinden dolayı Primo, İtalyan gelenek ve göreneklerine göre büyüyen bir çocuktur. Anesinin İtalya'ya dönmesi üzerine okumuş olduğu Fransız mektebinden ayrılır ve Türk asıllı bir mektebe başlar. Bir aylık bir süre içerisinde Türkçeyi oldukça iyi öğrenir. Babası, onun Primo olan adını bir Türk adıyla değiştirmek ister. Primo'nun en hoşuna giden isim Oğuz olmuştur. Bu ismi oldukça benimsemiştir. İsminin Oğuz olmasıyla kendini tamamen Türk hisseden Primo, evde ki Rum olan uşakları, Türk uşaklarla değiştirmek istemiştir. Bunun üzerine evde ki Rum uşaklar kovulmuş, yerine Türk uşaklar işe alınmıştır. Bir süre sonra Selanik'te muharebenin olacağı ağızdan ağıza dolaşmaya başlamıştır. Bununla birlikte bir sürü muhacir Selanik'e akın akın gelmektedir. Uşakları olan Emine Hanım'ın oğlu Mustafa askerdir. O gün geldiğinde Oğuz'a muharebesiz Selanik'i teslim edeceklerini ve savaşın bittiğini söyler. Mustafa anlattıkça Oğuz daha da sinirlenmektedir. Çünkü böyle bir şeyin olmasına dayanamamaktadır. Mustafa annesinden silahını saklamasını ister. Primo, silahı tavan arasına saklamayı önerir. Birden her şey değişir. Sokakları şapkalılar kaplar; bütün dükkanlar maviye, beyaza boyanır. O akşam Oğuz'un babası orada kalamayacaklarını, İstanbul'a gideceklerini söyler. Onlar buradan gitmenin hayalini kurarken babası esir düşer. Primo, eve döndükten sonra evin hizmetlilerine aylıklarını vererek onlara isteyenin gidebileceğini söyler ve evde yalnız kalır. Tavan arasına sakladıkları silahı alarak, yatak odasına iner ve ertesi gün yapacaklarını düşünerek uykuya dalar. Nakarat adlı hikayede: Gençliğini Makedonya'da geçirmiş eski bir zabitin hatıra defterinden olan anılar anlatılmıştır. İrtica Haberi adlı hikayede: Yine bir zabitin cep defterinden olan anılar anlatılmıştır. Son olarak ta kitabında adını taşıdığı Bomba adlı hikayede anlatılanlar ise: Hikayenin kahramanı Boris, yirmi beşli yaşlarda sosyalist bir gençtir. Boris, ülkesinde barış içerisinde yaşamak isteyen bir gençtir. Fakat İslav halkı bağımsızlığını kazanma arzusu içindedir. Bundan dolayı ülkede bir kargaşa ortamı oluşmuştur. Bu karışık halden dolayı komitalar da kendilerine müsait bir ortam bulmuş ve oldukça çoğalmışlardır. Kendi egemenliklerini kurmak isteyen komitalar, halkı hem maddi hem manevi anlamda sömürmek isterler. Halkı kendi isteklerini yapmaları konusunda zorlarlar, bu istekleri gerçekleştirmeyenleri ise öldürürler. Boris, bu karışık durumdan dolayı kendinin ve ailesinin tehdit altında olduğunu düşünür. Eşi Magda ve babası İstonya'yı da alarak Amerika'ya kaçma planları yapar. Bu planı gerçekleştiremeden bir önceki gece komitalar evlerini basar ve Boris'i rehin alırlar. Tekrar evlerine gelip babası; İstonya'dan bütün hayatı boyunca biriktirdiği paraları isterler. Boris; komitaların elinde olduğu için İstonya ve Magda çok fazla direnmezler ve bütün birikimlerini komitalara verirler. Komitalar, Boris'in kafasını kesmiş ve bir bez parçasının içine sarmışlardır. Bütün paraları aldıktan sonra eşi Magda'ya, Boris'in koparılmış, kesik ve kanlı kafasının olduğu bezi verip oradan ayrılmışlardır. Ömer Seyfettin'in Bomba adlı kitabında, yabancı kelimeler fazla olmasına rağmen oldukça sürükleyici bir kitaptı. Özellikle, kitabın sonunda olan Bomba adlı hikayeyi çok beğendim. Herkesin okumasını tavsiye ederim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/boscombe-vadisinin-esrari", "text": "Bugünkü kitabımız Sir Arthur Conan Doyle tarafından kaleme alınmış Sherlock Holmes serisinin üç kısa hikayesi. Kitap Maviçatı Yayınları tarafından basılmış. Ancak size öncelikle basımı yapan yayınevinden bahsetmek istiyorum. Ben bu yayınevinin eserlerini daha önce hiç okumamıştım. Açıkçası çok fazla yazım ve imla hatası vardı. Bu da kitabı olması gerekenden çok daha uzun sürede bitirmeme neden oldu. Kitap yayınevinin Sherlock Holmes Kitapları Serisi'nin beşinci eseri; Boscombe Vadisi'nin Esrarı. 82 sayfadan oluşan kitapta Sherlock Holmes'in üç macerası kaleme alınmış. Bunlardan ilki, kitaba ismini veren hikaye; Boscombe Vadisinin Esrarı: Hikayemizde Bay Holmes ve kadim dostu Bay Watson bir cinayeti çözmek üzere Boscombe Vadisindeki Hatherley çiftliğine doğru yola koyulurlar. ancak sorun şudur ki, ne yerel polisin elinde ne de basında cinayete ışık tutacak ufacık bir bilgi bile bulunmamaktadır. Avusturalyalı çiftlik sahibi John Turner'ın hem kiracısı hem de eski dostu olan Charles McCarthy göl kıyısında ölmüştür. Ancak Bay McCarthy göle giderken, onu; arkasından elinde tüfeğiyle takip eden oğlu James McCarthy baş şüphelidir. Cinayeti tam olarak çözemeyen yerel polis, Bay Holmes'tan yardım istemiştir. Görgü tanıkları ikisini peş peşe görmüş olsa da, Bay Turner'in kızı; James'in masum olduğuna inanmaktadır. Olay yerine vardıktan sonra gerekli görüşmeleri yapan Sherlock Holmes, katili bulmakta tabii ki zorlanmamıştır. Bir tarafta ölüm döşeğindeki çiftlik sahibi John Turner, James'in umutsuz aşkı Bayan McCarthy, uşaklar, seyisler ve kahyalar... Diğer tarafta ise, bir sigara izmariti, küt burunlu bir çizmeye ait ayak izi, bir taş ve bir parça da yün... Karmaşık bir olay örgüsünün içinde kaybolmak için güzel bir hikaye. Hikayeye puanım 10/6 Kitapta bulunan ikinci hikaye de Beş Portakal Çekirdeği: Aslında bu hikaye benim kitapta en çok beğendiğim hikaye oldu. Gerek olay örgüsü gerek de hikayenin gereksiz yere uzatılmamış olması benim için artı puandı. Ayrıca belirtmem gerekkir ki, Dr.Watson'ın Sherlock Holmes'u analiz ettiği bölüm, beni oldukça eğlendirdi. İkinci hikayemiz, genç bir adamın, fırtınalı bir gecede Sherlock Holmes'in kapısına dayanmasıyla başlıyor. Genç adam oldukça korkmuş bir halde ve ne yapacağını bilmiyor. Yıllarca amcası ile yaşamış olan delikanlı, bir gece amcasına gelen bir mektupla, işlerin çığrından çıktığını; amcasının da bu mektuptan hemen sonra vasiyetini hazırlatıp, tüm mülkünü kardeşine; yani delikanlının babasına bıraktığını anlatır. Hiç kimsenin girmesine izin vermediği tavan arasındaki bir takım kağıtları yakmış ve o günden sonra histerik bir şekilde yaşamaya başlamıştır. Mektubun içinden çıkan beş adet portakal çekirdeği ve zarfa işlenmiş K.K.K harflerinden başka bir şey bulunmayan zarfta onu delirtecek noktaya getiren ne olabilir? Amcası bu olaydan kısa bir süre sonra sığ bir havuzda boğularak ölmüştür. Ancak polis ne kadar intihar dese de, delikanlı bunun intihar olmadığını bilmekte ama ispatlayamamaktadır. Amcasının ölümünden sonra tüm miras babasına geçmiş; babası da aynı mektubu 2 yıl sonra alarak ölmüştür. Artık varis genç delikanlıdır ve ne yazık ki kader ağlarını örmektedir. yine bir mektup, yine beş adet portakal çekirdeği, yine aynı işlemeli zarf... Sevgili Holmes genç delikanlıyı kurtarabilecek midir yoksa o da ailenin geri kalanı gibi bir cinayete mi kurban gidecektir? Peki katil kimdir? Açıkçası hikayedeki ters köşe çok ama çok hoşuma gitti. Böyle bir sonu gerçekten beklemiyordum. Sadece bu hikaye için bile bu kitap okunmaya değer bence. Hikayeye puanım 10/8 Ve gelelim son hikayemize; Bükük Dudaklı Adam : Bu hikaye de gayet sade bir dille yazılmış, detaylara önem verilmesine rağmen; okuyucuyu boğmayan bir örgüye sahip. Ancak diğer hikayelerden farklı olarak; bu kez Dr. Watson ve Bay Holmes, otelden bozma virane bir afyon tekkesinde karşılaşıyorlar. Eski bir dostunu, karısının hatırına bu virane mekanda arayan Dr. Watson, Bay Sherlock Holmes'u içerideki keşlerin arasında; tam da onların kılığında görür. Daha ne olduğunu anlayamadan da kadim dostu ile yeni bir maceraya atılmıştır. Şehrin tanınan tüccarlarından biri kayıptır ve eşi yardım etmesi için Sherlock Holmes'a başvurmuştur. Kocasını en son otelden bozma afyon tekkesinde bir pencerede gören Bayan St. Clair; Bay St. Clair'in onu görünce ellerini kaldırdığını ve çığlık atarak odanın içine çekildiğini görmüştür. Büyük bir panikle otele dalmış; otel sahibi Lascar'ın itirazlarına rağmen kocasını gördüğü pencereye ait odaya çıkmayı başarmıştır. Bay St. Clair odada olmamasına rağmen, kadının keskin gözleri kocasının kıyafetlerini seçmekte zorlanmamıştır. İddia etiğine göre; odada yaşayan ve şehrin kötü namıyla tanınan dilencisi Hugh Boone kocasını pencereden denize atmıştır. Lakin, kocasının cesedine ulaşılamadığı gibi; kendisinden yaşadığına dair bir haber de alınamamaktadır. Bayan St. Claire kocasının ölmediğine inanmaktadır. Sherlock da öldüğüne neredeyse emindir. Peki Bay St. Clair gerçekten hayatta mıdır? Yoksa Sherlock'un iddia ettiği gibi öldürülmüş müdür? Tabii ki kaçırılmış olması da ihtimaller arasında. Eğer öldürüldüyse katili kim olabilir? Sakat ve kötü kalpli dilenci Boone mu yoksa afyon tekkesinin sahibi Lascar mı? Hikayeye puanım 10/9 Evet sevgili okurlarımız, kafanızda deli sorularla veda ediyorum sizlere. Ve eklemek istiyorum; ölmeden önce herkes mutlaka ama mutlaka bir Sherlock Holmes hikayesi okumalı. Sir Arthur Conan Doyle'un kıvrak zekası, şeytanlarını bizzat yerleştirdiği detaylar ve okuyan herkesin ister istemez dedektif olma hayalini kurduğu bir başkahraman... Bir yazar daha başka ne isteyebilir ki?"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bu-benim-bedenim", "text": "Hatice Kübra Tongar'ın yazdığı Bu Benim Bedenim, 8 yaş ve üzeri okurlara hitap ediyor. Hem kız erkek çocukların merakla okuyacağı kitap, İbrahim Çiftçi'nin çizdiği siyah beyaz resimlerle süsleniyor. Ömer Faruk Paksu'nun editörlüğünde hazırlanan kitabın kapak tasarımı ise Cemile Kocaer'e ait. Hayykitap Çocuk tarafından 2022 yılında yayımlanan kitap Çocuklar İçin Bedenini Tanıma ve Koruma Rehberi üst başlığına sahip. Kitabın başkahramanı Prof. Dr. Vızvızakan adında bir sivrisinek. Prof. Dr. Vızvızakan kitap boyunca dinozor, aslan, fil, kedi, timsah, penguen gibi hayvanlarla farklı yaş ve cinsiyetlerdeki insanları inceliyor. Böylece hem farklı canlı türleri arasındaki hem aynı türün farklı cinsiyetleri arasındaki farklılıkları araştırıp okurlarla paylaşıyor. İnsanların ve çeşitli hayvanların dünyaya geliş şekillerine de kısaca değiniyor. Ayrıca vücutta özel bölgeler olduğunu anlatıyor ve canlıların bedenlerinin de kararlarının da dokunulmaz olduğunu vurguluyor. Yazar, kitap boyunca çocukların hoşuna gidecek eğlenceli bir dil kullanıyor. Başkahramanın bir hayvan olması da çocuklar için kitabı daha ilgi çekici hale getiriyor. Direkt olarak okura hitap etmesi ise okurların kendilerini kitabın içinde başkahramanla birlikte araştırma yapıyor gibi hissetmelerini sağlıyor. Kitabın grafik tasarımının da okuma sürecini olumlu yönde etkilediğini söylemek mümkün. Kitaptaki önemli noktaların gri ve siyah renkli olarak vurgulanması ve bazı sayfalarda konuşma baloncukları ile farklı şekillere sahip çerçevelerin yer alması kitabın tasarımını dinamikleştiriyor. Bu da tekdüzeliği ortadan kaldırarak özellikle çocukların sıkılmadan kitabı okumalarına yardımcı oluyor. 128 sayfadan oluşan kitapta 10 bölüm yer alıyor. Tamamı \"Bilime Paha Biçilmez Katkılarım...\" başlığına sahip bölümlerin adları sırasıyla şu şekilde: 1. Farklı Türlerin Farklı Vücutları Vardır 2. Aynı Türlerin de Farklı Vücutları Vardır 3. Her Tür İki Cinsiyetten Oluşur 4. Cinsiyetlerin Farklılıkları Onları Anne-Baba Yapar 5. Her Tür Farklı Şekilde Dünyaya Gelir 6. Her Tür Anne Karnında Farklı Şekilde Büyür 7. Her Canlının Büyüme Süresi Farklıdır 8. Vücudumuzda Özel Bölgelerimiz Vardır 9. Her Canlının Bedeni Dokunulmazdır 10. Her Canlının Kararları da Dokunulmazdır Bu Benim Bedenim Özeti Kitap, Prof. Dr. Vızvızakan'ın kendisini tanıtmasıyla başlıyor. Prof. Dr. Vızvızakan, kendisinin tarih öncesi çağlardan beri var olduğunu ve o zamandan bu zamana kadar pek çok araştırma yaptığını anlatıyor. Çeşitli hayvanlarla birlikte insanları da inceleyerek elde ettiği araştırma sonuçlarını bir kitap halinde okurlarla paylaştığını söylüyor. Ardından da araştırma sırasında elde ettiği bilgileri tek tek açıklamaya başlıyor. İlk olarak farklı türlerin farklı vücutlara sahip olduğunu dinozorları örnek göstererek anlatıyor. Etobur ve otobur dinozorların beslenme biçimleri nedeniyle farklı özelliklere sahip olduğunu açıklıyor. İkinci olarak aslanlar üzerinden aynı türdeki bireylerin dişi ve erkek olmalarına göre farklı vücutlara sahip olduklarını tespit ediyor. Bu tespitini fil, geyik ve tavus kuşu örnekleriyle destekliyor. Üçüncü olarak insanları inceliyor ve böylece tüm canlı türlerinin iki cinsiyetten oluştuğu bilgisine varıyor. Bu iki cinsiyetten birinin dişi diğerinin erkek olduğunu ve insanların dişisine kadın dendiğini söylüyor. Dördüncü olarak kadın ve erkek vücudunu inceleyerek cinsiyetlerin canlıların hayattaki rollerini belirlediği yani dişilerin anne, erkeklerin ise baba olduğu sonucuna ulaşıyor. Bu bölümde dişi ve erkek üreme organlarından da kısaca bahsediyor. Beşinci olarak bir sineğin yumurtadan çıkarak, bir filin ise annesinden doğarak dünyaya geldiğini örnek gösterip hayvanların dünyaya geliş şekillerine göre ikiye ayrıldıklarını söylüyor. Bunlardan birinin memeliler diğerinin ise yumurtlayanlar olduğunu, insanların da memeliler arasında yer aldığını anlatıyor. Altıncı olarak canlıların dünyaya gelmeden önceki büyüme süreçlerini inceliyor. Bu sürecin memelilerde hamilelik olarak adlandırıldığını söyleyip çeşitli canlıların anne karnında kalma ve yumurtadan çıkma sürelerine dikkat çekiyor. Yedinci olarak ise canlıların dünyaya geldikten sonra ne kadar zamanda büyüyüp erişkinliğe ulaştıkları hakkında bilgi veriyor. Bu sürecin tüm canlılarda farklılık gösterdiğini söyledikten sonra insanların büyüme sürecinin bebeklik, çocukluk, ergenlik ve erişkinlik olmak üzere dört aşamadan oluştuğunu açıklıyor. Sekizinci olarak dişilerin ve erkeklerin üreme organlarının birbirinden farklı olduğunu ve bunların bedenin içinde ya da dışında olmasına göre de farklılık gösterdiğini anlatıyor. Bu bölümde üreme organlarının özel bölgeler olduğunu ve tüm canlıların tüy, kuyruk ve kıyafet gibi şeylerle bu bölgelerini gizlediğinden bahsediyor. Hiçbir canlının bir başka canlının özel bölgesine bakamayacağını da önemle hatırlatıyor. Dokuzuncu olarak tüm canlıların tıpkı evlerini korudukları gibi bedenlerini de koruduklarını ve bedenlerini korumaya çok ama çok önem verdiklerini anlatıyor. Farklı canlıların bedenlerini korumak için nasıl taktikler kullandıklarını ve insanların da önce elleriyle kendilerini korumaya çalıştıklarını, ellerinin yetersiz kaldığı durumlarda ise çevredeki diğer insanlardan yardım istediklerini anlatıyor. Ayrıca canlıların bedenlerinin dokunulmaz olduğuna dikkat çekiyor. Onuncu olarak ise canlıların bedenlerinin yanı sıra kararlarının da dokunulmaz olduğunu vurguluyor. Bu konuyu izinsiz fotoğraf çekimi ve çekilen fotoğrafların yayınlaması üzerinden ele alıyor. Böylece kimsenin izinsiz olarak fotoğraflarını çekmeye ve herhangi bir yerde yayınlamaya hakkı olmadığını çocuklara öğretiyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bukre", "text": "Bazı aşklar aşka ihanettir. Gizli aldatmalar, sevdiğin insanın üzerine basmadan çiğnemektir. Kaç kez çiğnendiğini hiç bilmiyordu Bukre. Sevgilisinin onu aldattığını öğrendiğinde dünyası kararmıştı. İstanbul'un dar sokaklarında dolaşıp durdu. Sonunda yorgun ve bitkin halde Selim'in yanına koştu. Selim, Bukre'nin okuldan arkadaşıydı, hatta mevcut en iyi arkadaşıydı. Öyle ki Selim, Bukre'yi Yavu Kuş olarak, Bukre de Selim'i Kuzu diye çağırırdı ve ne zaman bir dertleri olsa birbirlerine koşarlardı. Her zaman olduğu gibi Bukre, Selim'e terk edilmenin ve aldatılmanın acılarını anlatırdı. Selim de Bukre'ye platonik aşkını anlatırdı fakat platonik aşkının kim olduğunu hiç söylemezdi. Selim, Bukre'yi bunalımdan kurtulmak için onu bir kampa götürür. Bukre kampta Cem ile tanışır. Cem kamp ateşinin yanında gitar çalarak Bukre'nin kalbini çalar. Sonunda birlikte olurlar ve Bukre yine mutlu hayatına geri döner. Cem'in en büyük hayali albüm çıkartmaktır fakat bunun için yeterli parası yoktur. İmdadına Bukre yetişir ve bir şekilde gerekli parayı bulur. Fakat bu kez de albümü yapacak firma bulamaz. Bukre yine varını yoğunu vererek albüm çıkartıcak bir firma bulur. Cem Bukre sayesinde ünlü olur ve şöhrete kavuşur. Şöhret ile birlikte içki de gelir ve bir gün içkili iken Bukre'yi döverek hastanelik eder. Bunun üzerine Bukre İzmir'e giderek Cem'den uzaklaşır. Cem ayrılığın acısı ile Bukre'yi onun en iyi arkadaşı ile aldatır. Bunun üzerine Bukre yeniden bunalıma girer ve imdadına yine en iyi dostu Selim yetişir. Selim Bukre'ye yardım etmek için İzmir'e gelir. Bu sırada Cem Bukre'den özür diler ve barışmak için elinden geleni yapar. Bukre de özrü kabul ederek Cem'e geri döner ama bu dönüş Selim'i yaralar. Bunun üzerine platonik aşkının Bukre olduğunu ona itiraf eder. İtiraf karşısında şaşıran Bukre de kendi platonik aşkını itiraf eder ve ikili bir araya gelir. İkisi evlenirler ve iki çocukları olur. Bundan sonra onları mutlu ve mesut bir hayat bekler. Bukre Konusu Kahraman Tazeoğlu kendine has bir tarzı olan ender yazarlardan bir tanesi. Son olarak Bukre kitabı ile yine kendine has üslubu ile okurlarını kendine bir kez daha hayran bırakıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bulbulu-oldurmek", "text": "Scout, henüz 6 yaşında olan küçük bir kız çocuğudur. Abisi Jem ve babası Atticus ile birlikte yaşarlar anneleri Scout daha iki yaşındayken hayatını kaybetmiştir. Bir de yanlarında aşçıları Calpirnua vardır. Kitap, küçük kız Scout'un ağzından anlatılır. Scout ve Jem günlerini mahallede türlü türlü yaramazlıklar yaparak oyunlar oynayarak geçirirler bir de sadece yazları Maycomb'a teyzesinin yanına gelen Dill onlara katılır. Bu küçük afacanların en büyük zevkleri kendi içine kapanmış bir aile olan Radley'ler hakkında hikayeler uydurmak ve onların evinin çevresinde çeşitli macera ve güç gösterisi olan oyunlar kurmaktadırlar. Hatta evin oğlu olan ve Öcü Radley adını verdikleri genç adam en büyük ilgi odaklarıdır. Scout abisi Jem'i örnek almakta ve mahalledekilerin, Calpirnua'nın ısrarlarına rağmen bir kız çocuğu gibi giyinip yemek yapmayı öğrenmeyi reddetmektedir. Onun için asıl ilgi çekici olan Jem ile birlikte çeşitli maceralara atılmaktır. Babaları Atticus ise avukattır. Her zaman sakin ve bilge tavırlarıyla betimlenir. Aynı zamanda da çok iyi bir babadır. Çocuklarını dinler onlarla konuşur ve her şeyden önce iyi birer insan olmayı öğretir. Kış gelince Scout okula başlar. Jem onu okulda yalnız bırakır çünkü kendi arkadaşlarıyla takılmak ister. Atticus, Scout'a daha okula başlamadan sık sık okumalar yaptırır. Scout'un da okumaya çok ilgisi vardır çünkü Atticus çok iyi bir okur olduğundan onu örnek alır. Scout'un okumayı bilmesine öğretmeni sinirlenir ve babasına bir daha Scout'a okul dışında okutma yapmaması için haber yollar. Scout okulu hiç sevmez çünkü fazla açık sözlü olduğu için başı hep belaya girer. O kış kasabada da işler yolunda gitmez. Scout ve Jem'in zaman zaman bahçesinde çocukları gibi sevdikleri çiçeklerine zarar vermeme koşuluyla vakit geçirdikleri Bayan Maudie'nin evinde büyük bir yangın çıkar. Bayan Radley ölür. Atticus ise mahkemenin görevlendirmesiyle bir davayı üstlenmek zorunda kalmıştır. Çocuklar daha farkında olmasa bile bu dava Atticus'ta büyük bir tedirginlik yaratmaktadır. Çünkü Atticus bir beyaza karşı bir siyahiyi savunmak zorundadır. Atticus işini özveriyle yapan ve haksızlığa karşı koyarak çocuklarına her zaman örnek olmaya çalışan bir adam olduğundan özellikle de suçsuzluğuna inandığı Tom Robinson'u hakkıyla savunmakta kararlıdır. Tom, Bay Ewell'in büyük kızına tecavüz etmekle suçlanmaktadır. Bay Ewell'ın kötü ünü kasabada bilinmektedir. Çalışmayan, çocuklarına kötü davranan ve ona buna sataşan beş para etmez bir adamdır. Atticus, iki tarafın da ifadelerini dinlediğinde Ewellların ifadelerindeki tutarsızlıklar ortadadır. Ayrıca tıbbi incelemeler de tecavüz bulgusuna rastlamamaktadır. Atticus, ne olursa olsun Tom'un suçsuzluğunu kanıtlamakta kararlıdır. Çocuklar için de kötü günler başlamaktadır. Çünkü babaları bir zenciyi mahkemede savunacaktır. Arkadaşları, mahalleli ve akrabaları tarafından sözlü tacize uğramaktadırlar. Mahkeme günü geldiğinde Atticus tüm kanıtları jüriye sunmuş ve tanıkların ifadelerinde açıklamaları ortaya koymuştur fakat jüriden Tom'un suçlu olduğu kararı çıkmıştır ve Tom idama mahkum edilmiştir. Bir beyaza karşı bir zencinin kazandığı hiç görülmese de herkesin vicdanın da bir parça Tom'un suçsuz olduğu fikri belirmiştir. Birkaç kişi dışında hiç kimse açık sözlülükle bunu ifade etmemiştir çünkü onlara göre zenciler bozuk ahlaklıdır ve değişemezlerdir. Atticus, kararın temyize gideceğini, Tom'un serbest kalma ihtimalinin yüksek olduğunu Tom'a söylese de Tom, kaderinin bir beyaz adamlara bırakılmasına dayanamayarak cezaevinden kaçmaya çalışmış ve vurularak öldürülmüştür. Karısı Helen'e ve üç küçük çocuğuna bu acı haberi vermek Atticus'a düşmüştür. Herkesin Almanya'da Hitler'in Yahudilere yaptığı eziyetleri kınadığı sırada Scout, Amerika'da zencilere yapılanların da farklı olmadığını fakat kimsenin bunu eleştirmediğini düşünüp çok şaşırmıştır. Günler normale dönerken Ewell, mahkemede olmasa bile herkesin vicdanında haksız çıkarılmanın hıncını yaşamakta ve Atticus'u pek çok kez tehdit etmektedir. Atticus ise tüm sakinliğiyle Ewell'ı geri püskürtmektedir. Bir gece ay gökyüzünde bulutların arkasına gizlenmişken Jem ve Scout okuldaki balodan eve dönmektedirler. Scout, gösteri için jambon kılığına girmiş ve dönüşte yalnızca Jem'in yönlendirmesiyle yürüyebilmektedir. Derken birisinin kendilerini takip ettiğini fark ederler ve tam Radley'lerin evinin arka sokağında bir boğuşma başlar. Scout'un hareketleri çok kısıtlı olduğundan üstüne atılan kişiden kendini kurtaramaz ve Jem'e de yardım edemez. Bir boğuşma sesi duyar Jem'in çığlığından sonra bir kişinin daha geldiğini kendilerine yardım ettiğini duyar. Tanımadığı bu adam Scout'u yerden kaldırır. Jem'i de kucağına alarak evlerine doğru koşarlar. Eve vardıklarında herkes onları büyük bir panikle karşılar. Jem kendinde değildir ve kolu ciddi bir şekilde kırılmıştır. Scout ise kostümü sayesinde ciddi bir yara almamıştır. Şerif kostümü incelendiğinde bıçak darbelerini görür fakat kostümdeki tellerin bıçağın Scout'u yaralamasına engel olduğunu söyler. Onlara saldıran Bay Ewell'dır. İki küçük çocuğu öldürecek kadar alçalmıştır fakat boğuşma sırasında bıçağının üzerine düşmüş ve cezasını bulmuştur. Onları kurtaran bu tanımadıkları adam ise Öcü Radley adını verdikleri Bay Arthur'dur. Küçük bir kızın gözünden yetişkin insanlar olmanın en gülünç, en anlamsız yönlerinin aktarıldığı muhteşem bir eser. Okuma zevki vermesinin yanında akıcılığıyla da elinizden bırakamayacaksınız. Scout'un ağabeyi Jem'in on üç yaşındayken kolu kırılmıştır. Aralarında kolunun neden kırıldığını konusunda farklı nedenler söylerler. Babaları Atticus ikisinin de haklı olduğunu söyler. Evde Jem, Scout, babaları Atticus ve aşçıları Calpurnia ile birlikte Maycomb isimli küçük bir kasabada yaşamaktadırlar. Anneleri onlar küçükken ölmüştür. Her yaz mahalle komşularının yeğeni Dill gelir ve onunla oynarlar. Bütün yaz komşuları Boo Radley'i dışarı çıkarmak için uğraşırlar. Babaları Atticus bir avukattır ve çok yoğun çalışmaktadır. O yıl Scout okula başlar. Öğretmeni okumayı bildiğini fark edince ona kızar okumasını yasaklar. Okula gitmek istemez, babası akşamları okuyacaklarına söz verince okula gitmeye ikna olur. Ama okulda çok sıkıntı yaşamakta diğer öğrenciler de onunla dalga geçmektedir. Okula giderlerken önünden geçtikleri bir ağaca birileri hediyeler ve şeker koyar ancak Nathan Radley ağaçtaki o kovuğu çimentoyla kapatır. Dill o yaz yine gelir ama Scout'la çok oynamazlar artık. O da Bayan Maude'nin terasında yaz boyunca ikindi vakitleri oturarak onunla sohbet eder. O kış ihtiyar Bayan Radley ölür. Bayan Maude' nin evinde yangın çıkar, çocuklar ve komşular ona yardımcı olurlar. O sıralar Atticus'un zenci bir adamın davasına bakması istenir. Bu duruma Maycomb' lular çok tepki gösterirler. Okuldaki çocuklar da Scout ve Jem'le dalga geçer. Babaları aldırış etmemelerini ve dik durmalarını söyler. Komşuları Bayan Dubose'dan ikisi de çok korkmaktadırlar ama Bayan Dubose babalarının bu davaya bakmasıyla ilgili laf edince Jem Bayan Dubose'un bahçesindeki çiçekleri yolar ve dağıtır. Babaları özür dilemesini ister Jem den. Bayan Dubose Jem'in her gün gelip kendisine kitap okumasını ister. Scout' la beraber her gün gidip kitap okur ama Bayan Dubose kısa bir zaman sonra ölür. Babaları Bayan Dubose' un çok yaşlı ve hasta olduğunu yıllardır ağrılarını dindirmek için morfin kullandığını, artık acılarının dindiğini söyler. Bir gün Calpurnia çocukları kendi gittiği kiliseye götürür. Çocuklar orda diğer zencilerle tanışır ve onların iyi insanlar olduklarını öğrenir. Babalarının davasına baktığı Tom Robinson Bay Ewell'in kızına tecavüzden suçlanmaktadır. Ama işin aslında kız Tom' a iftira atmaktadır ama zenci olması sebebiyle kimse inanmaz. O sıralar çocuklara göz kulak olmak için Alexandra Hala gelir. Scout'un bir erkek gibi davranmasını istemez, atık bir hanımefendi gibi davranması gerektiğini söyler, elbise giydirmeye çalışır. Mahkeme günü gelince tüm Maycomb sanki panayır izlemeye gider gibi mahkemeye izlemeye gider. Gizlice Scout, Jem ve Dill de mahkemeyi izlemeye giderler. Herkesin ifadeleri alınır. Ancak jüri üyeleri Tom'u, tüm deliller aksini gösterse de, suçlu bulur. O dönemlerde bir zenci suçlu bulunursa cezası idamdır. Tom idam edilir. Çocuklar bu duruma çok üzülürler."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/bunun-adi-findel", "text": "Bunun Adı Findel on beş bölümden oluşmaktadır. Siyah-beyaz resimler içermekte ve okurlarına amaçları uğrunda yılmadan çaba göstermenin önemini anlatmaktadır. Ayrıca bazı şeylerin her zaman göründüğü gibi olmadığını fark ettirirken, bir yandan da öğretmenlerin öğrencilerinin hayatındaki yerinin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Nick orijinal fikirleri olan ve bu fikirleri uygulamaktan hiç çekinmeyen bir çocuktur. O yıl beşinci sınıfa geçtiği için tüm arkadaşları gibi o da yeni öğretmenleri Bayan Granger ile tanışır. Ders kaynatma konusunda bir numara olduğu için de Bayan Granger'in dersini de diğer öğretmenlere yaptığı numaralarla kaynatabileceğini sanır. Ama bu ona pahalıya mal olur, dersi kaynatamadığı gibi kendisine özel bir ödev de edinir. Okuldan sonra ödevi için araştırma yapar ve bu araştırmalar yeni bir fikrin doğmasına sebep olur. Nick, araştırması sayesinde sözcüklerin nasıl oluştuğunu öğrenince bunu deneyimlemek için kalem yerine \"findel\" kelimesini kullanmaya başlar. Zamanla tüm sınıf da ona katılır. Bayan Granger bu durumu fark ettiğinde Nick ile konuşur ve buna bir son vermesini söyler. Ama bu uyarı Nick ve arkadaşlarını durdurmaya yetmez. Gün geçtikçe çocuklar bu kelimeyi daha çok benimserler. Hatta toplu okul fotoğrafı çekilirken ellerinde gizledikleri kalemleri havaya kaldırıp \"findel\" diye bağırırlar. Bayan Granger bu olaydan sonra Nick ile tekrar görüşür. Tüm bu oyun sona erdiğinde ona vermek üzere hazırladığı mektup zarfını çıkarıp Nick'e imzalatır. Nick mektupta neler yazdığını çok merak etse de bu oyunu devam ettirmekte kararlıdır. Ama Bayan Granger de en az onun kadar kararlıdır, bu yüzden en büyük kozunu oynar. Böylece o günden sonra kalem yerine \"findel\" kelimesini kullanan çocuklar okul çıkışında okulda kalıp yüz kere \"Bu cezayı bir kalemle yazıyorum.\" diye yazmaya başlarlar. Ama bir süre sonra bu cezayı da oyuna çevirip kalem yerine \"findel\" yazarlar. Ceza hiçbir işe yaramadığı gibi \"findel\" sözcüğünün tüm okula yayılmasına da sebep olur. Bu yüzden bu oyuna bir son vermek isteyen müdür, Nick'in ailesiyle görüşmeye gider. Ailesi özellikle de annesi Nick'i destekler. Böylece bu görüşme de sonuçsuz kalır. Zaten artık iş, Nick'in engel olamayacağı kadar çığrından çıkar. Bu yeni kelime yaygınlaştıkça daha çok dikkat çeker. Böylece kasabanın yerel gazetesindeki muhabir Judy Morgan bu olaydan haberdar olur. Daha sonra da vakit kaybetmeden okula gidip araştırma yapar. Hem müdürle, hem Bayan Granger'le hem de öğrencilerle görüşür. Böylece ilgi çekici bir haber hazırlar, bu sayede \"findel\" bütün kasabaya yayılır. Kasaba gazetesinde yayınlanan haber büyük bir yankı uyandırmakla kalmaz önemli bir haber kanalının da dikkatini çeker. Kanal hem Nick ve ailesi ile hem de Bayan Granger ile ropörtaj yapar. Böylece \"findel\" Nick'in tahmin edemeyeceği kadar büyük bir kitleye ulaşır. Kelimenin bu kadar popülerleşmesi yatırımcıların da hoşuna gider. Böylece zengin bir yatırımcı olan Bud Lawrence bu kelimeyi markalaştırarak çeşitli ürünler üretmeye başlar. Ama daha sonra telif sorunu yaşamamak için Nick'in babasıyla görüşerek Nick'e de bu markadan iyi bir hisse verir. Böylece Nick'in adına açılan hesapta Nick'in geleceği için para birikmeye başlar. Bir süre sonra sular durulur ve tüm bu gelişmeler Nick'i eskiye göre durgun bir hale getirir. Ama bu \"findel\"in unutulduğu anlamına gelmez. Çünkü \"findel\" artık herkesin günlük hayatta kullandığı bir kelime haline gelir. Yıllar sonra Nick hesabındaki parayı kullanabilecek yaşa gelir. Parasını güzel bir şekilde değerlendirirken yıllardır kendisinden desteğini esirgemeyen ailesini de unutmaz. Bu süreçte yıllar önce yazılan mektubu da okur. Böylece her şeyin aslında tam olarak onun sandığı gibi olmadığını öğrenir. Daha sonra ise Bayan Granger ile arasında geçenler çok şaşırtıcı bir sonuca varır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/buyuk-umutlar", "text": "Büyük Umutlar, Charles Dickens'ın eşsiz eserlerinden biridir. Kitap 3 ciltten oluşmaktadır ve her ciltte ayrı bir umuttan bahsedilmektedir. Dickens ne kadar çok fazla ayrıntı verirse versin kitabın ayrı bir sürükleyici etkisi vardır. Kitabın konusuna gelir isek; I.Cilt Kitabın birinci cildinde Pip'in yani nam-ı değer Philip Pirrip'in kaçak bir mahkumla karşılaşması ve sonrasında süre gelen olaylar anlatılmakdır. Pip annesi, babası ve kardeşlerini kaybetmiştir bu durum nedeniyle ablası ve onun demirci kocası Joe ile yaşamaktadır. Pip oldukça yaramaz ve laf dinlemeyen bir çocuktur ablasından bu yüzden defalarca kez dayak yemiştir. Ve yine bir gün ablasından habersiz kilise mezarlığına ailesinin mezarlarını görmeye gitmiştir ve orada oldukça zaman geçirmiştir. Tam dönmek üzereyken daha doğrusu nehirden karşıya geçecekken kaçak bir mahkumla karşılaşır ve oldukça korkar. Mahkum, Pip'in cebinde ne varsa almış ve ona daha fazla yemek ve bir tane eğe getirmesini ister yoksa kalbini yerinden sökeceğini söyleyip Pip'i oldukça korkutur. Pip bu durumdan çok etkilenir ve ablasının yaptığı kıymalı böreği, pudingi Joe'nin aletlerinden ise eğeyi çalıp mahkuma götürmüştür. Mahkum karnını doyurmuş ve ortadan kaybolmuştu fakat Pip olayın şokunu hala üzerinden atamamıştır. Bir gün Pip yine Joe ile konuşurken ablasın börekleri ve pudingi Pip'in çaldığını öğrenmiştir ve uslanıp akıllanması için onu Bayan Havisham'ın yanına oyun oynamaya yollamıştır ve Pip'in hayatı o günden sonra değişmiştir. Çünkü Pip, Bayan Hevisham'ın üvey kızı Estella'ya aşık olmuştur fakat Estella onun kaba elleriyle, kocaman botlarıyla dalga geçmiş ve onu aşağılamıştı, Pip bunu o kadar içerlemişti ki beyefendi olabilmek için kitaplar almaya başlamış, eğitmen olarak gördüğü Biddy'e beyefendilik hakkında sorular sormaya başlamıştı. Her şey iyi güzel giderken Pip bir gün ona çok büyük bir mirasın kaldığını öğrenmiş ve Londra'ya yollanmak üzere yola çıkması istenmiştir. Fakat kim tarafından kaldığı belli değildir. Pip bunu Bayan Hevisham tarafından kızı Estella'ya layık bir beyefendi olması için bilerek yapıldığını düşünüp bir mutlulukla ve yeni şık ve oldukça pahalı kıyafetleriyle Londra'ya gitmiştir.\"Pip'in büyük umutlarının birinci kısmı burada bitiyor.\" II.Cilt Pip uzun ve yorgun bir yolculuktan sonra Londra'ya varmıştır ve eğitmeni olan Bay Jaggers ile buluşmak üzere onun yanına gitmiştir. Bay Jaggers oldukça başarılı bir avukattır ve Pip'e kalan miras Bay Jaggers tarafından Pip istediği zaman ödenecektir. Başlarda Pip bu duruma pek alışamamış olsa da gün geçtikçe paranın tadını çıkarmaya başlamaktadır ve kendini eski yaşadığı kasabadan tamamen soyutlamaktadır. Ablasını,Joe'yi ve Biddy'e yazmayı kesmiş ve onlarla gözükmekten oldukça utanır olmuştu ta ki ablası ölene kadar. Ablası Pip daha kasabadayken kafasına bir darp almış ve konuşma ve hareket etme yetisini kaybetmiştir ve Pip gittikten sonra durumu daha da kötüleşmiş ve hayatını kaybetmiştir, Pip haberi duyar duymaz kasabaya dönmüş ve ablasının cenaze törenine katılmıştır, o sırada Bayan Hevisham'a da uğramayı ihlal etmemiş ve Estella'ya artık bir beyefendi olduğunu göstermek istemiştir. Estella,Pip'in bu değişilmesine şaşırmıştır fakat Pip'in beklediği derece değildir ve Pip buna oldukça üzülmüştür. İçinde beslediği tüm umutlar neredeyse yok olmuştur. Pip, Londra'ya yaşadığı yere geri dönmüştür ve oldukça borçlanmaktadır fakat bunun farkında olmadığı gibi beyefendiliğe tamamen kafayı takmış kendini Estella'ya kabul ettirmeye çalışmaktadır. Hala Estella ile evlenmenin hayallerini kurarken umutlarının yıkılmasına sebep olacak bir adam onu ziyarete gelir. Pip gördüğünde o kadar şaşırır ki o kaçak mahkumu, kovmaktan beter eder. En sonunda her şey ortaya çıkar ve aslında miras Pip'e kaçak mahkum tarafından kalmıştır, Bayan Hevisham'ın olayla hiçbir ilgisi yoktur. Pip duydukları karşısında şoka girer ve daha da kötüsü küplere biner. Kaçak mahkum, Pip'e her şeyi anlatmaya başlarş Onca parayı Pip'in beyefendi olabilmesi için gece gündüz çalışarak toplamıştır ve sırf Pip'in daha güzel ve rahat bir hayatı olabilmesi için tüm zorluklara katlanmıştır, insanların ona söylediği laflara kulak asmamış, her yaptığı işte \"Pip için!\" diyerek başlamıştır. Pip duydukları karşısında ne diyeceğini bilemez ve umutlarının ikinci kısmı da tam burada sonlanıyor. III.Cilt"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/buzlar-sfenksi", "text": "Üç yıldır dünyayı dolaşarak jeolojik ve mineralojik araştırmalar yapan Bay Joerling artık, iki ay önce Penas adlı Şili gemisiyle geldiği Christmas Limanından ayrılma zamanının geldiğini düşünmektedir. Limanın tek hanı olan Yeşil Karabatak'ın sahibi Fenimore Atkins'e göre dönüş için en uygun gemi Len Guy'un kaptanlığını yaptığı Halbrane'dir. Beş gün sonra İkinci Kaptan Jem West, Lostromo Hurliguerly ve sekiz kişilik mürettebatıyla limana yanaşan Halbrane'nin kaptanı, kalay ve bakır yüklerini boşaltmak için gidecekleri Tristan d'Acunha'ya kadar onlara eşlik etmek isteyen Joerling'i kesin bir dille reddeder. Bu reddedilmeyi anlamlandıramayan Joerling'in ısrarları sonuç vermez, ta ki Guy'ın onun Connecticutlu olduğunu öğrenene kadar. Joerling'in Edgar Allan Poe'nun kahramanı Arthur Gordon Pym'in doğum yeri olan Nantucket Adasına birçok defa gittiğini işiten Kaptan, onun, adanın en önemli tüccarlarından biri olup denizcilik malzemeleri satmakta olan ve çok saygın bir dava vekiliyle akraba olan Pym ailesini tanımış olma ihtimalini merak etmektedir. Joerling, bu soru karşısında şaşkınlığını gizleyemez çünkü Arthur G. Pym'in sadece Poe'nun hayal gücünün bir ürünü olduğunu düşünmektedir. Kaptan Guy, önceki yıl çıkan bu eserin sahibine ve Pym'e ulaşamayınca Vandalia'da yaşadığını öğrendiği Dirk Peters ile görüşmek istemiş ancak Peters'in Amerika'dan ayrıldığını duyunca Arthur Pym ve Dirk Peters'i St. Roque açıklarında kurtaran Jane Guy adlı Liverpool gemisinin kaptanı ve aynı zamanda kardeşi olan William Guy ile kalan mürettebatını yazılanların ışığında tek başına aramaya karar vermiştir. Joerling, en başta fantastik bulduğu bu plana, bir buz parçasıyla sürüklenen Jane'in ikinci kaptanı Patterson'un cesedine rastlayıp cebinde buldukları not defterinde yazılanları okuyunca ve Tristan d'Acunha'daki Vali Bay Glass'tan William Guy ile Pym'in on bir yıl önce adaya geldiğini öğrenince, dahil olmaya karar verir. İki yıl yetecek miktarda yiyecek, içecek, mühimmat temin edildiği ve geminin elden geçirildiği Port-Egmont'ta mürettebata 19 kişi daha eklenir. On bir günlük hazırlıktan sonra adadan ayrılırlarken aralarına Hunt isimli sessiz ama güçlü bir denizci de katılır. Jane Guy'un son görüldüğü Tsalal Adasına kadar onunla aynı rotayı izlemeye karar veren Kaptan, bir belge, ipucu bulmak amacıyla yolları üzerindeki tüm güney bölgesi adalarına uğrar. Ancak baharın yarattığı kuvvetli hava değişiklikleri gemi mürettebatına zor anlar yaşatır. Çıkan fırtınada denize düşen Martin Holt adlı ikinci yelkencinin Hunt tarafından canı pahasına kurtarılmasının nedeni çok geçmeden anlaşılır. Hunt, Dirk Peters'in ta kendisidir. Martin Holt ise Grampus'un yaşadığı talihsizliklerin ardından Dirk Peters, Arthur Gordon Pym ve Augustus'un açlığa yenik düşerek yediği Richard Parker'ın kardeşidir. Tsalal Adasında sadece Pym'in köpeği Tiger'in kemiklerinin ve tasmasının bulunmasıyla geri dönmek konusunda huzursuzlanan mürettebatı, Joerling'in, 84. paralelin ötesinde aşılan her derece için iki bin dolar ödeyeceğini taahhüt etmesi susturur. Ancak Güney Kutbuna sadece 65 mil kadar uzaklıktayken sisin ortasında bir buzdağına çarpınca beş kişi küpeşteden fırlayıp denize düşer. Düşenler kurtarılamaz ancak gemi tamir edilebilir seviyededir. Tamir sonrası gerçekleşen ani bir hareketle Halbrane, üç personeli de yanına alarak denizin dibini boylar. Paniğe kapılan adamlar en fazla 12-13 kişinin alabileceği tek sandalla kaçma girişiminde bulunurlar. Bu isyan Jem West ve Hurliguerly'in iki kişiyi vurmasıyla bastırılır. Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de bir başka yüzen kütlenin içlerinde bulundukları buzdağına çarpması sonucu buzdağı birkaç gün boyunca güneye doğru akıntıyla sürüklenir. Kutba beş derece uzaklıktaki ayak basılmamış bir kara parçasına ulaştıklarında on üç kişi sandalı kaçırmayı başarırlar. Bu ıssız adada kalan son dokuz kişi bir ay, en fazla altı hafta sonra Kutup Dairesi yakınlarındaki av mevsimi sona ereceğinden dolayı balina avı gemilerine rastlanamayacağından dönüşlerinin mümkün olmadığını bilmekte ve ümitsizliğe kapılmaktadırlar. On üç günlük bu ümitsiz bekleyişin ardından sürüklenen bir sandala rastlarlar. Dirk Peters yüzerek ulaştığı sandalda William Guy ve Roberts, Cavin, Trinkle adlı üç tayfayı yarı baygın bir şekilde bulur. Ağabeyine kavuşmanın sevinciyle Kaptan, bu sandalla denize açılmaya karar verir. Paracuta adını verdikleri sandalla ilerledikleri rotada kaçırılan sandalı paramparça görürler, üstelik Martin Holt da dahil dört kişinin cesedi de oradadır. Denizde önlerine çıkan dev sfenksin yüzeyinde yapışmış halde duran Pym'in cesedi görmek Peters'in ani ölümüne neden olur. Geriye kalanlar ancak 6 Nisan'da, 235 günlük zorlu bir yolculuğun ardından, Tasman adlı Amerikan gemisiyle kurtarılarak Melbourne'ye ulaşır. Poe'nun 1837'de Southern Literary Messenger'le sayfa başına üç dolara tefrika halinde yayımlamak konusunda anlaştığı Nantucketlı Arthur Gordon Pym'in Öyküsü, yazarın anlaşmazlığa düşüp dergiden ayrılmasıyla 1838'de kitap olarak yayımlanır. Ancak eser bu kez Poe'nun değil Arthur Gordon Pym adında birinin başından geçenleri anlattığı notlar şeklinde sunulur. Poe, daha önce dergide yayımlanan kısımların bir roman şeklinde sunulmuş olmasının ise derginin hatası olduğunu söyleyerek okurlardan özür diler. İddiaya göre Arthur Gordon Pym bir roman kahramanı değil, gerçek bir insandır ve başından geçenleri anlattığı notları getirip kitabın editörüne teslim etmiştir. Kısa bir süre sonra da Pym'in ölüm haberi gazetelerde halka duyurulmuştur. Yarım kalmış izlenimi veren eseri Verne de 1897'de aynı izler üzerinden devam ettirerek Buzlar Sfenksi'ni yazar. Her ne kadar Verne, Poe'nun öyküsünü beşinci bölümde özetlese de okura bu büyük maceranın tam anlamıyla içine girebilmesi için iki eserin ardı ardına okunması önerilmektedir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/caglayanlar", "text": "Servet-i Fünun döneminde yer alan Ahmet Hikmet Müftüoğlu kalemiyle döneminin aksine milli ve tarihi değerlere önem vermiştir. Bu yöneliş Tanzimat'tan bugüne okurların beğenisini kazanarak küçük bir akıntının bir sele dönüşmesini sağlamıştır. Ahmet Hikmet Müftüoğlu'nun bu edebi geçişi Türk Zeybeklerin'den başlayarak Yakarış'la sonlanan bir öykü demetiyle okurlara sunulmuştur. Kitapta yer alan öyküler: Alparslan Masalı, Yarayı Kanatan, Padişahım Alınız Menekşelerimi Veriniz Güllerimi, Altın Ordu, Üzümcü, Sümbül Kokusu, Turhan Nasıl Çıldırdı, Ayşe Kız'la Vato, Yatağan, Rahat Döşeği, Maviş, Bahar, Bayram, Gözyaşı Çeşmesi, Matemin Kuvveti ve İnci'dir. Öykülerin pek çok yerinde tasvirlerle Ahmet Hikmet Müftüoğlu vatan konusunda unutulmuş ve ihmal edilmiş olarak anlatır. Adeta Karagöz Hacivat tartışmasını andıracak şekilde batılılaşma ve yozlaşmayı yerden yere vurur. Yarayı Kanatan adlı öyküsünün içerisinde bir Macar masalı anlatılır. Kimin öldürdüğü belli olmayan cesetleri kişilerin önlerinden geçirilir. Eğer katil o kişiyse yaralar açılır kanamaya başlar. Yine böyle bir gün bir ceset kalbine hançer saplanarak batırılmış olarak bulunur. Bütün düşmanlarına gezdirilir. Ama yara açılmaz. Hançeri saplayan çok sevdiği çok yakınından biridir. Ahmet Hikmet Müftüoğlu mısralarında kadın ve anne sevgisinin yanında hatta üzerinde vatan sevgisini tutar. Bu hikayesini şöyle sonlandırır: ''Evet, bu zavallı vatanın yarasını kanatan sizsiniz, sizin gibi beğenmeyenler, ona güvenmeyenler, daima onun kusurunu gören onun sevgilileridir.''(Sy.42) Milli bilinç ve tarih zenginliği içerisinde yönünü batıya çevirmiş karakterlerini fark etmedikleri, unuttukları kültürlerini hatırlatarak defalarca altını çizer. Şiir, dans, kılık kıyafet ve güzellik konusunda manevi ve kültürel değerlere saygı göstererek yazılmamış noktaları ölümsüzleştirdiğini söyleyebiliriz. Türk İli Zeybeklerine adlı bölümde bu kitabı kaleme alışını anlatır. Maziden insanca ve destansı yaşayışımızdan bahseder. Unutmamız gerektiğini vurgular. Medeniyet dediğimiz şeyin makineleşmenin ve sanayi gücünün alınması gerektiğini söylemiştir. Emek ve daha fazlasının bizim insanımızın kendi özünde olduğunu Çağlayanlar adlı eserinde vurgular. Bu destansı hikayelerin bizim kendi öz değerlerimiz olduğunu vurgular. Daha da fazlasının tarihimizde yaşanmış olduğunu anlatır. Memleketin üzerinde diğer dış güçlerin odun taşıdığını anlatır. Bilim ve kültürün ışığında mücadele etmeyi kendini bilmen için yazdığını anlatır. Bu memleketin sahipsiz bırakılmaması gerektiğini yangın yerine çevirmek isteyenlerle bilimi ve sanayiyi geliştirerek mücadele etmesini ister. Üslubu heyecanını buradan alarak daha da güçlenir. Vatan sevgisini bir satırında şöyle anlatır. ''Senin kadar kimse kendi vatanına sahip olmaya hak kazanmamıştır.''(Sy.13) İnci adlı öyküsünde bir Yıldız Hanım'ı anlatır. Gecenin içerisinde karanlığı aydınlatan bir güzelliği vardır. Endamı ve çehresi ile geceyi aydınlatmaktadır. Yanaklarından iki elmas dökülür. Bakmaya bile kıyılamayan Yıldız Hanım'ı kim neden üzmüş olabilir? Güzelliği karşısında insanların kendini küçük hissederken ağlamasına kimse dayanamaz. Yürekleri ve geceyi kalbinin tam orta yerinden hançeriyle bıçaklayan acaba kimdir? Mateme ve gözyaşına boğulmuş bir kadından daha da acınasız olan Ahmet Hikmet Müftüoğlu'na göre kimdir? İnci adlı öyküsünde adeta okuru nakavt eden bir sonla karşılaşıyoruz. Öykülerin genelinde başarılı hayal gücü ve karanlık bir portre olsa da yazarın gerçeklikte hissettiği ve gördüğünün ne kadarıdır bilemiyoruz. Tanzimat yaklaşımını yansıtan yazarın yanı başında konuşuyormuş gibi hikayenin içinde okura karışmasını Çağlayanlar'da da görmekteyiz. Bazen Alpaslan ile birlikteyken bazen de Yıldız Hanım'ın yanı başındayken yazarın çıkıp gelişi önemsediği konuları okura işlemede başarılı kılıyor. Çağlayanlar kitabı bir öykü kitabından çok geçmişinden ve değerlerinden beslenen bir eylem kitabıdır. Yazmak istediği gerçeklikse geleceğin kendisidir. Bunu yazacak olanların ise gerçek gücünün kendi değerlerinde olduğunu hiç durmadan vurgulamaktadır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/calikusu", "text": "Türk Edebiyatı'nın en önemli yazarlarından Reşat Nuri Güntekin'i birçok eseri film ve dizilere konu olmuştur. Bunlardan biri de Çalıkuşu'dur. İstanbul'daki eğitiminin ardından Anadolu'ya öğretmenlik yapmaya giden Feride'nin hayatını konu olan bu eser adeta Yeşilçam filmleri tadında. Reşat Nuri Güntekin'in Çalıkuşu kitabının konusu ise şöyle; Subay babası ve hasta annesiyle yaşayan Feride oldukça hırçın ve yaramaz bir kızdır. Hiç diğerlerine benzemez ve oldukça hareketlidir. Babası subay olduğu için beraber çok vakit geçirememişler ve annesi de vefat edince o teyzeleri ile yaşamaya başlamıştır. Teyzesi Besime Hanım'ın iki çocuğu vardır. Kamran ve Necmiye. İstanbul'a yerleştikten sonra Feride'yi yatılı Fransız okuluna vermişler ve on yıllık yatılı okul süreci başlamıştır. Feride okulda çok ders dinlemediğinden ve bir gün hocalarından kaçarken ağaca tırmandığından ona hocası Çalıkuşu adını vermiştir. O günden itibaren adıyla değil lakabıyla çağrılır olmuştur. Feride kimseden çekinmez fakat sadece kuzeni Kamran'a karşı bir çekimserliği vardır. Bu nedenle onunla hep çekişir ve atışırlar. Ayrıca okuldaki arkadaşları onun hiçbir zaman evlenemeyeceğini söyleyince o da kendince bir aşk senaryosu yazmıştır. Bütün herkese kuzeni Kamran ile birbirlerini sevdiklerini anlatmıştır. Arkadaşları pek inanmasa da birden Kamran'ın okula ziyaretlerini ve getirdiği hediyeleri görünce inanmaya başlamışlardır. Kamran'ın okula gelmesi ise şu olaydan dolayı olmuştur. Feride yine bir gün ağaca tırmanıp dalında oturduğunda aşağıdan gülüşme sesleri gelmiş ve baktığında kuzeni ve dul Neriman'ı çok yakın bir şekilde görmüştür. İstemsizce ses çıkarmış ve bunun üzerine Neriman koşup gitmiş Kamran ise Feride'yi uyarmıştır. Feride bir şey söylemesin diye de sürekli onun yanına gitmiş bu da Feride'nin oyunu için iyi olmuştur. Günler geçtikçe iki kuzen çok yakın olmuşlar birbirlerini sevmeye başlamışlardır. Feride bu durumu akrabası Müjgan ile paylaşmış, Müjgan da Kamran'a söylemiştir. Bunun üzerine Kamran da Feride'ye aşkını ilan edip evlenmek istediğini söylemiştir. Kısa sürede nişanlı olmuşlardır. Fakat bir gün eve gelen yaşlı bir kadın Feride'yi görmek istemiş ve ona tanıdığı bir kızın kuzeninden hamile kaldığını ve kanıt olarak da Kamran'ın yazdığı bir mektubu yanında getirmiştir. Feride bunu gördüğü gibi hemen evden kaçıp gitmiş ve iş aramaya başlamıştır. Gizlenmek için annesinin dadısının yanına gitmiş ve orada kendine bir iş bulmuştur. Zeynel'i köyünde öğretmen olacaktır. Öğretmenlik yaptığı yeri seven çalıkuşu bir günlük tutmaya başlamıştır. Burada öğrencilerini, yaşadıklarını anlatmıştır. Hatta bir tane kız çocuğunu anne gibi sevmiş ve onu evlatlık olarak almıştır. Feride Zeynel'i köyünden ayrılıp Anadolu'da bir yere geçmiş fakat burada da çok durmamıştır. En sonunda iş aramak için gittiği maarif nazırı ona iş teklifinde bulunmuştur. Kızları için Fransızca dersleri vermesi karşılığında evinde kalabilecek ve maaş alabilecektir. Daha sonra bu bey Feride'yi nikahına almış ve bir gün günlüğünü de bulmuştur. Onun Kamran'a olan sevgisini öğrenmiş ve küçük bir oyunla onu Kamran'a göndermiştir. Ayrıca günlüğün içine bir mektupta yazarak çalıkuşunu hiç bırakmamaları gerektiğini eklemiştir. Kamran ve Feride birbirlerini gördükten sonra herkesin de desteğiyle tekrar nişanlanmışlar ve evlenmişlerdir. Çalıkuşu Kitap Özeti Romanın başkişisi Feridedir. Küçük yaşta annesini kaybetmiştir. Babası asker olduğu için ona bakamayacağından onu yaz aylarında teyzesine emanet etmekle birlikte yatılı okula yazdırmıştır. Feride'ye bu okulda öğretmenleri \" Çalıkuşu\" adını vermiştir. Çünkü hep ağaçlarda gezmektedir. Diğer kızlar gibi değildir. Ancak çalıkuşu adının bir anlamı daha vardır. Yükseklerde uçamayan, özgürlüğüne kavuşmak isteyen ancak olduğu yerden de kopamayan anlamına gelir. Başkişi Feride teyzesinin oğlu Kamran'a aşıktır. Kamran oldukça nazik, sessiz tam bir beyefendidir. Kamran'da Feride'yi sevmektedir ancak açılamaz. Feride lise çağına geldiğinde ailesi de bir şeylerin farkındadır. İkisinin arasındaki aşkı bilirler. Ve nişanlanırlar. Derken Kamran yurt dışına gider. Düğün zamanı gelir. kamran askerden dönmüştür. Tam düğün gecesi bir kadın gelir ve kamranla sevgili olduklarını anlatır. Bunları duyup yıkılan feride düğünden kaçar. Ve ülkenin farklı kesimlerinde öğretmenlik yapar. ve her ilde ona bir isim takılır. Örneğin bursa da ipekböceği gibi.. Bursa'da zeyniler köyünde öğretmenlik yapmaya başlar. Buradaki okul mezarlığa bakmaktadır. Feride o gün düzeni değiştirmeye karar vermiştir. Derken görev yaptığı yerlerden birinde bir çocuğu da evlat edinir. Ve aynı zamanda görev yaptığı köylerde semtlerde güzelliği, sakinliği ve namusuyla gözde olmuştur. Evli barklı genç yaşlı tüm erkekler onun peşindedir. Aradan yıllar yıllar geçer köşke teyzesine geri döner. Orada kamran ı tekrar görür ve hala ona aşıktır. bir gece kuzeninin ona getirdiği mektupta her şey açıkça yazmaktadır . Resmen ilan ı aşk edilmiştir. Feride dayanamaz okuduklarından sonra kamran a koşar. Aşkını da saklamaz olmuştur. kamran ise onu aldatmış olsa da unutamamıştır. Her ne olursa olsun evlenirler. Bu romanda ideal öğretmen tipi olarak gösterilen Feride aslında hiç de göründüğü gibi değildir. Onun tek yaptığı gerçeklerden özellikle de kamran dan kaçmaktır. Ancak kaçsa da yine kendisini kamran da bulur. Bu romanda yabancı lise, fondan kutusu, salıncak önemli simgelerdir. Çalıkuşu ve kafes özgür olamayışın, fondan kutusu aşkın, sevginin, ipekböceği çekingenlik ve zorluğun sembolüdür. Roman daha çok aşk romanı niteliğindedir. Çünkü hiçbir idealist öğretmen aşkının ihanetini sebep gösterip olduğu yeri terk etmek için eğitimi bahane edemez. İdealist öğretmen tiği asla bu değildir. Burada özgürlük ve esirlik, aşk ve ihanet, karşı değerdir. Bana göre ise roman idealist öğretmen tipi olarak anlatılan Feride'den çok aşık bir Feride'nin gerçeklerden kaçışını yansıtır. Her şeyden önce kutsal bir meslek olan öğretmenlik bu biçimde lanse edilmemelidir. Romanda başkişi olan Feride özünde korkaktır çünkü asla bir şeylerle yüzleşmez ancak kaçar, dik başlılığı bile korkaklığının esiridir. Kendi özünde iyi niyetli ve yardımsever olsa da yaptığı çok yanlıştır. Ki roman sonunda da kaçtığı aşkına kavuşmuştur. Roman kendi içinde barındırdığı simgelerle görebilene çok şey anlatmaktadır. İçinde pek çok yanlışlık barındırır bana göre. Ancak yine de roman akıcı ve eğlencelidir. Yazan: Ecesu Nil Özkurt Çalıkuşu Kitabının Özeti Feride henüz çok küçükken annesini kaybederek öksüz kalır. Bir subay olan babası, Feride'yi İstanbul'daki anneannesinin yanına götürür. Tekrar göreve dönmek zorunda kaldığı için onu yatılı bir Fransız okuluna yazdırır. Feride bu okulda okurken babasının vefat ettiğini öğrenir. Çok geçmeden de anneannesini kaybeder. Böylece Feride, teyzesinin bakımına muhtaç kalır. Feride okulda uçarı bir çocuk olarak ün salar. Fransızca'da ve derslerinde başarılıdır ancak okulun kurallarını her fırsatta çiğner. Sık sık ağaçlara çıktığından dolayı Çalıkuşu lakabıyla ünlenir. Feride'nin teyzesinin Kamran adında bir oğlu vardır. Feride'den birkaç yaş daha büyük olan bu genç oldukça yakışıklıdır. Sarışındır ve bir kadın kadar narindir. Aynaya bakmayı sever, sağlığına dikkat eder ve iyi giyinmeye çalışır. Feride Kamran'la her ne kadar atışsa da onu içten içe sevmektedir. Teyzesinin konağına gelen bir dulun Kamran'ın ilgisini çekmesi Feride'yi kızdırır. Dul ile Kamran'ın bir gece vakti bahçede beraber yürüdüğünü hatta birbirlerine yakınlaştıklarını bir ağaç tepesinden gören Feride kahkahalar atarak kendi varlığını hissettirir. Dul ile Kamran ise yalnız olmadıklarını anlayınca sessizce birbirlerinden uzaklaşırlar. O günden sonra Kamran, Feride'nin okulunu sık sık ziyaret eder ve henüz 13 yaşında olan kuzenine kutu kutu çikolata getirir. O zamana dek bir sevgilisi olmayan Feride, Kamran'ı arkadaşlarına nişanlısı olarak tanıtır. Bu yalan, Feride'nin içinde gün geçtikçe gerçeğe dönüşür. Kamran'a gerçekten aşık olur. Kamran da bu uçarı kıza karşı boş değildir. Bir gün Feride ile Kamran nişanlanır. O dönemde Kamran'ın yurtdışında bir memuriyetle görevlendirilmesi hususu gündeme gelir. Kamran bu konuyu Feride'ye danışır. Feride de onun yurtdışına gitmesini teşvik eder, dört yılın hızlı geçeceğini ve bu sürede kendisinin de okulu bitireceğini söyler. Kamran yurtdışından dönünce de evleneceklerdir. Kamran yurtışına gider, dört yıl kalır ve geri döner. Zaman çok hızlı geçmiştir. Artık düğün hazırlıkları başlar. Bu sırada bir kadın, Kamran'ın Avrupa'da bir sevgili olduğunu Feride'ye söyler. Kamran, hasta bir kadınla aşk macerası yaşamıştır. Ona mektuplar göndermiştir. Bu sırrı haber alan Feride evden kaçar, Anadolu'da öğretmen olarak görev alabilmek için başvuruda bulunur. Feride ilk olarak bir ilçede görevlendirilmiştir ama bu görevlendirmedeki bir hata sebebiyle onun öğretmenliği askıda kalır. İlçe Milli Eğitim Müdürü de bir hileyle Feride'yi Zeyniler adındaki bir köye öğretmen olarak yollar. Feride burada, ahırdan bozma bir okulda, köy çocuklarına yaklaşık beş ay boyunca ders verir. Burada, bir jandarma erinin yaralanması dolayısıyla köye gelen Doktor Hayrullah ile tanışır. Bu babacan adam, Feride gibi bir kızın Zeyniler'de ne aradığını sorar. Feride idealist düşüncelerinden bahseder ama Doktor Hayrullah gün görmüş bir adamdır. Feride'nin bir gönül macerası dolayısıyla bu ücra köşeye saklandığını hemen anlar. Çalıkuşu Feride kısa bir zaman sonra Zeyniler'deki okulun kapanması üzerine ilçeye döner. Burada Fransızca öğretmeni olarak görevlendirilir. Güzelliği ve gençliği dolayısıyla yöre halkının ilgisini çekmesi sebebiyle başka bir yere tayin edilir. Burada da gençlerin ilgisini çeker. Evlilik teklifleri alır. Evli adamlar bile eşlerinin üstüne Feride'yi kuma olarak almayı düşünürler. Bir subay, Feride'den faydalanmak ister. Onun tuzağını anlayan Feride kendini kurtarır ama bir kere adı çıkar. Bunu temizlemek için Feride İzmir'e göç eder. Bir süre özel Fransızca öğretmenliği yapan Feride daha sonra Kuşadası'na öğretmen olarak görevlendirilir. Savaş çıkınca Feride'nin görev yaptığı okula ordu el koyar. Bu sırada Feride'nin yolu bir kez daha Doktor Hayrullah ile kesişir. Feride, Doktor'un teşviki ile okulda hastabakıcılık yapar. Savaş bitince okullar tekrar açılır. Bir gün Feride rahatsızlanır ve Doktor Hayrullah beyin yardımlarıyla iyileşir. Feride'nin Doktor Hayrullah ile olan yakınlığı dedikodulara neden olur. Doktor Hayrullah ise Feride'yi dedikodulardan korumak için onunla evlenmeyi teklif eder. Feride de bu teklifi kabul eder. Ne var ki onların evliliği gerçek bir evlilik değil, ancak bir düzendir. Doktor Hayrullah'a göre Feride'nin şüpheli bir bekar olarak görülmesindense evli olarak görülmesi daha iyidir. Bu evlilik, bir baba kız ilişkisi olarak devam eder. Hayrullah Bey Feride'nin aşk macerasından haberdardır. Ölmeden evvel Feride'ye kapalı bir zarf verir ve onun ailesinin yanına dönmesini, hatta yeni dul kalan Kamran ile buluşmasını vasiyet eder. Feride bu vasiyeti yerine getirir. Doktor Hayrullah'ın emrettiği gibi zarfı Kamran'a verecektir ama buna cesaret edemez. Arkadaşı Müjgan'dan bunu rica eder. Müjgan zarfı Kamran'a iletir. Zarfta Hayrullah Bey'in mektubu ile Feride'nin günlüğü vardır. Bu günlük, geçen iki üç yıl boyunca Feride tarafından tutulmuş bir macerayı, kendisi ile Kamran'ın aşk macerası ile Feride'nin Anadolu izlenimlerini içermektedir. Mektuptaysa Hayrullah Bey, Feride'nin Kamran'a ne kadar aşık olduğunu, Feride ile kendisinin evliliğinin de ancak bir düzen olduğunu anlatır. Kamran'a Feride ile evlenmesini söyler. Artık Kamran bu fırsatı kaçırmayacaktır. Kamran, eniştesi ile birlikte Feride'ye bir tuzak kurar ve Feride'nin haberi olmadan onunla nikahlanır. İzmir'e dönmeye hazırlanan Feride ise kendisini bir anda Kamran'la evli olarak görünce önce şaşırır, sonra tarifsizce mutlu olur. Roman, Servetifünun döneminin aşk romanları gibi başlasa da kısa sürede toplumsal eleştirilere rastlanmaya başlar. Osmanlı'nın son dönemlerinde bir kadının memur olarak Anadolu'da yaşamasının ne kadar zor olduğu gözler önüne serilir. Memuriyet hiyerarşisindeki yolsuzluklara, ahlaksızlıklara ve tembelliklere dikkat çekilir. Anadolu'nun eğitim açısından ne kadar geri olduğu sezdirilir. Buna rağmen pek çok öğretmen, maaşları ve imkanları her ne kadar oldukça az olsa bile idealist bir şekilde amaçları uğruna çalışmaktadır. Roman, Feride'nin romantik macerasının idealist bir öğretmenliğe dönüşünü anlatır. Reşat Nuri'nin kullandığı dil oldukça dikkat çekicidir. Anlatım yöntemleri de okuyucuyu sürükleyici bir okuma serüvenine çekmek için ustaca kurgulanmıştır. Uzun zamandır Çalıkuşu romanı, Türk klasikleri arasında kabul edilir. O, bu konumunu sonuna dek hak etmektedir. Türk edebiyat dünyasının klasikleri arasında yer alan Reşat Nuri Güntekin'in Çalıkuşu kitabı ilk olarak 1922 yılında yazılmış bir romandır. Daha sonra defalarca yeniden kitap haline getilirmiş, bir çok sinema filmine konu olmuş ve son olarak dizi olarak da izleyenlerin karşısına gelmiştir. Reşat Nuri Güntekin Çalıkuşu hikayesini ilk olarak İstanbul Kızı adında bir tiyatro oyunu olarak yazmıştır. Daha sonra hikaye kitap haline getirilmiş ve büyük beğeni toplamıştır. Çalıkuşu kitabı içerik olarak Feride adındaki genç bir kızın hatıralarını anlatır. Osmanlı'nın son zamanlarında Anadolu'da geçen hikayede Feride'nin başından geçen hikayeler bir İstanbul masalı şeklinde sunulmaktadır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/camdaki-kiz", "text": "Küçük yaşlarda lüks bir hayat yaşayıp, daha sonra yine zengin ve köklü bir aileye gelin giden Nalan bir gün zorla bir psikiyatri kliniğine getirilir. Onu buraya getiren yedi yıldır birlikte yaşadığı sevgilisi Hayri'dir. Hayri Nalan'a hayatında başka biri olduğunu söyleyince, Nalan'ın bütün dünyası yıkılmış krizler geçirerek intihar edeceğini söylemeye başlamıştır. Geldiği her seansta doktoruna bütün hayat hikayesini yavaş yavaş anlatır Nalan. Başta Hayri ile olan ilişkisini ve Hayri'nin onu terk etmesinden ne kadar korktuğunu anlatır. Bir iç mimar olan Nalan, şirketinde çalıştığı zengin iş adamının oğlu Sedat ile evlenir. Her ne kadar Kayınvalidesi ve kayınpederi onu her zaman desteklese, onlarla arasında bir sorun olmasa da kocası ona hiçbir zaman sevgi, şefkat gibi duygular göstermez. Aklı sadece en son moda şık kıyafetler giymek, en güzel yerlerde gezmek, lüks arabalar almak, arkadaşlarıyla takılmak ve babasından gizli kumar oynamak olan Sedat, Nalan'ın kendisine gösterdiği yakınlığa karşılık vermez. Hamileliği ve bebeğini kaybetmesinin ardından ağır bir depresyona girer ve bir süre işten ayrılır. Bu arada anne ve babasını da kaybeder. Bir zaman sonra kayınbiraderinin desteği ile tekrar işe döner. Şoförlüğü ve korumalığını yapması için emrine şirkette çalışan Hayri verilir. Hayri'nin uzun zamandır Nalanda gözü vardır. Onun bu ruh halini de fırsat bilerek onu elde etmek için her şeyi yapar. Zaten sevgiye, ilgiye aç olan Nalan bir süre sonra Hayri'den çok etkilenir. Ama evliyken böyle bir ilişki yaşamayacak kadar namuslu olduğu için kocasından boşanır ve Hayri ile 7 yıl sürecek olan bir ilişkiye başlar. Bu arada Hayri evli ve üç çocuk babasıdır. Karısı Türkan köydeki kuma hayatına alışkın olduğu için Nalanı kolayca kabullenir. Nalan da çocukları babasız kalmasın diye Hayri'den boşanmasını istemez. Bir gün karısını ve çocuklarını Nalanla tanıştırır. Türkan Nalanı çok sever, sürekli kızlarını alıp onu görmeye gider. Ona göre Nalan görgülü, terbiyeli hanım bir kadındır o yüzden bu ilişkiden hiç rahatsız olmaz. Nalan her seansa geldiğinde doktoru onda Hayri'nin kendisini terk etmesi korkusundan başka çocukluğunda yaşadığı ağır travmalar olduğunu fark eder. Uzun bir zaman sonra Nalan yaşadığı çocukluk acılarını, korkularını da anlatır. Anne ve baba dediği kişilerin aslında anneannesi ve dedesi olduğunu, annesinin ortaokul yıllarındayken yanlarına gelen küçük dayısı tarafından hamile kaldığını ve kendisini doğururken öldüğünü gözyaşları içinde anlatır. Anneannesi ve dedesi onu yanlarına alıp en güzel okullarda, lüks bir hayat içinde yaşatmış ama kendi yaşadıkları acı ve utanç yüzünden asla onu sevmemiş bir kez olsun başını bile okşamamışlardır. Nalan bütün bunları evlendikten sonra babası öldüğünde öğrenmiş ve yaşadığı onca acının üstüne bir de bu eklenmiştir. Bütün bunlardan sonra hayatına giren, fakir, cahil bir köylü çocuğu olan Hayri ona hayatı boyunca ne ailesinden ne kocasından görmediği sevgiyi, şefkati, aşkı yaşatır. Hayri kendini bir aşk adamı olarak görür. Ona göre kalbi o kadar geniştir ki bir sürü kadını sevebilir. Nalanla ilişkisi devam ederken bir gün bir meyhanede tanıştığı Laz kızına aşık olur. Bu kız zengin bir işadamının kapatmasıdır. Genç kızlığında öz babası tarafından tecavüze uğramış, sonrasında toplum ve aile tarafından dışlanmıştır. Hayri'den evlenme sözü alır ve bu hayattan kurtulacağı için bütün umutlarını ona bağlar. Ama Hayri resmi nikahlı evlidir ve aslında karısı Türkan'dan boşanmak istememektedir. Laz kızı hem Hayri'yi hem karısını sürekli tehdit eder. Hayri bir türlü bu işin içinden çıkamaz ve bir gün kendi evinin bahçesinde Laz kızı tarafından bıçaklanarak öldürülür. Hayri'nin ölümü hem kendi ailesini hem de Nalanı perişan eder. Doktorunun telkinleriyle eski hayatına dönmemek ve hayatında yeni bir sayfa açmak için uzun süre uğraş verir Nalan. Son olarak gittiği resim atölyesindeki hocasının hiç bilmediği görmediği babası olduğunu öğrenir. Babası ondan af diler ve çok kıymetli eserlerini ona bırakarak ortadan kaybolur. Nalan artık eski kaderine ve acılarına dur diyerek yeni bir hayata başlama kararı alır. Yaşam tarzını değiştirir ve bir işe başlar. Artık kaderin onu götürdüğü yolun önüne duvar örmüş ve yeni ışıklı bir yola girmiştir. Bir psikiyatrist olan Gülseren Budayıcıoğlu kendi deneyimlediği bu olayı kişilerin tanınmamasına özen göstererek roman şeklinde okuyucuyla buluşturuyor. Camdaki Kız kitabında çocukluğumuzda yaşadığımız, bize yaşatılan her duygunun ördüğümüz kader motifi ile hayatımızın her döneminde karşımıza nasıl çıktığını, sevginin insan hayatını tamamıyla nasıl değiştirdiğini birkaç kısa hikaye daha ekleyerek sade bir dille anlatıyor. İnsan davranışlarının nedenlerini anlamada yardımcı olabilecek örnek bir eser."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/canan", "text": "Batılılaşma düşüncesinin cemiyet yaşantısı ve ahlakına fazlasıyla ve istenmeyen bir şekilde etkisinin görüldüğü karakterler hikayeye rengini vermiştir. Bir yanda eski erdemlerin bir nebze sızısını duyan Lami, öte tarafta ise zenginlik hırsı içinde olan Canan ve bu ikisini çevreleyen ihtiras ve aşk düğümleri. Peyami Safa'nın Canan kitabında Aşk, evlilik, nefret ve aldatma üzerine yoğunlaşan ve sonunda sahteliğin ve ihtirasın yerini huzurun aldığı bu hikayede ahlaki değerlere cesur bir bakış açısı getirilerek incelenmiş. Bedia, 5 yıllık evli olduğu kocası ile birlikte İstanbul'un dışında bir yalıda babasıyla beraber oturmakta olan genç bir kadındır. Makyajdan hoşlanmaz ve sade bir yasamı benimsemiştir. Her sabah eşiyle birlikte sutlu kahvelerini içip evlilikleriyle yaşıt olan güllerin basında saadet dolu günler geçirdiği esi Lami'nin 3 gündür yalıya dönmesini beklemekte fakat esinin bir turlu dönmeyişiyle ıstırap içinde kalmaktadır. Memur olanı Lami'nin, Canan adında bir kızla iliksisi vardır. Bedia buna karsın kocasının hislerinin geçici olduğunu düşünerek son çare onun yanına, İstanbul'daki is yerine gider. Ancak esi 3 gündür daireye de uğramamaktadır. Lami'nin müdürü olan Şakir Bey ayni zamanda Bedia'nin ağabeyi Şemsettin'in de kayınbabasıdır. Kocasından bir haber alabilmek ümidiyle Şakir Bey'in yanına uğrar. Şakir Bey oldukça geniş bir adam olarak bilinen, yasına rağmen hovardalığı elden bırakmayan bir adamdır. Lami'nin durumundan da haberi bulunmaktadır. Üstelik Lami'nin kendisine tutulduğu Canan da Şakir Bey'in evlatlığıdır. Küçük yastan beri güzelliğiyle dikkatleri üstüne çeken Canan, bir Çerkeş kızı olup esir alınarak saraya satılmış, zengin olmak hırsında olan, güzelliğiyle kendine güveni tam olan bir genç kadındır. Bir sure sonra zengin bir aile olan Şakir Bey ve karisi Renknaz Hanım'ın yanına verilmiş, Binbaşı Kazım bey ile evliliğinin ardından Edirne'ye yerleşmiş ve bir sure sonra da kocasından boşanarak yine Şakir Beylerin yanına gelmiştir. Her zaman bakımlı ve alimli, sanki düğüne gidecekmiş gibi daimi bir süs içinde olan Canan, pek çok erkeğin aklini da basından almaktadır. Şakir Bey Bedia'ya bir takım öğütler vererek Lami'nin 2 gecedir kendisinde kaldığını söyler. Kocasını çok sıkmamasını, erkekler için bu takim çapkınlıkların doğal olduğunu, eğer erkeğinin kendisine dönmesini istiyorsa buna göz yummasını hatta onun da kocası gibi bir başkasıyla kocasını aldatmasını öğütler. Bedia şaşkınlık içinde ağabeyinin yanına gider. Ağabeyi Şemsettin, Şakir Bey'in kızı Perihan ile evlidir ve bu evliliğinden de Zerrin adında küçük bir kızı vardır. Şakir Beylerin konağında içgüveysi olarak yasamaktadır. Kalp rahatsızlığı yüzünden de sık hastalanıp yatağa düşmektedir. Bedia kocasıyla burada karsılaşır ve ondaki değişimi hemen fark eder. Zaten bir suredir evine karsı soğuk olan Lami iyiden iyiye değişmiştir. Yalıdan nefret ettiğini, oraya belki gelebileceğini söyler ve karısının karsısında Canan'ı savunur. Sinirleri gerilen Bedia yalıya döner. Lami Bedia'dan da nefret ettiğini düşünmekte ve ona biraz da acımaktadır. Zaten Bedia'dan boşanmak düşüncesindedir ama hem kendini hakli göstermek hem de Bedia'nin gururunu kırmamak adına boşanmayı onun istemesini sağlamaya çalışmaktadır. Bu münakasanın ardından Bedia ile ipleri koparır ve Canan'ın yanına koşup arada engel olmadığını bildirir. Canan ise yanıtını ertesi gün vereceğini söyler. Arkadaşı Selim'in yanına gelen Lami, gün içinde yasadıklarını arkadaşına anlatarak ondan bir akil ister. Selim arkadaşına Canan gibi bir kızla evlenmemesini ama Vedia'ya da sırf acıdığı için dönmemesini ister. Ancak Lami Canan olmadan yasayamayacağını söyler. Canan ile buluşacağı gün, bir arkadaşından Canan'ın zengin müsteşar Orhan Bey ile bir mücevher dükkanına girdiğini öğrenir. Ancak buna çok önem vermeden unutur. Orhan Bey'den, Şemsettin'in kayınbiraderi Faik'ten, arkadaşları Ali'den ve hatta Şemsettin'den dahi Canan'ı kıskanmaktadır zira hepsinin Canan'a karsı bir ilgisi bulunmaktadır. Çok geçmeden Canan ile evlenen Lami Kalamış' ta oturmaya baslar. Ancak Canan bu evlilikten istediğini alamaz çünkü Lami Canan'ın isteklerini yerine getirecek kadar para kazanamıyordur. Bu yüzden sık sık şikayetçi olmaktadır. Bu sebeple de pek çok erkekle iliksi kurmaya baslar. Lami'nin kulağına dedikodular gelse de bunları önemsemez. Bir gün Orhan Bey'in hanimi da bir mektupla Lami'nin yanına gelir ve Canan ile esi arasında bir ilişki olduğunu söyler. Ancak Canan Lami'yi masum olduğuna ikna eder. Bir gün Canan'ın annesi olduğu iddia edilen yaşlı bir kadın evlerine gelir. Canan annesini kabul etmez ancak Lami kadına acıyarak onu evine alır. Annesi Canan'ı arkadaşları Ali ile uygunsuz bir şekilde görür ve durumu Lami'ye anlatır. Lami arkadaşı Selim ile Canan'ın da konuşmalarını duymuştur ve Selim de Canan ile olan ilişkisini itiraf etmiştir. Ayrıca baksa erkeklerle olan ilişkisini de anlatmıştır. Tüm bunlar üzerine Lami Canan'ın yanına giderek onu boğmaya çalışır ancak başaramaz. Canan'ın annesi boğuşmalar üzerine odaya girer ve o da Canan'ın sacından tutup karyola demirlerine çarptığı sırada odada bulunan dolap devrilerek Canan'ın üzerine düşer. Polise haber verildiğinde artik çok geçtir. Canan'ın kanlar içindeki cansız bedeni görünür. Lami içinde Canan'a karsı nefret duyduğu gibi üzülmüştür de. Canan'ın diğer aşıkları da onun ölümü üzerine büyük bir üzüntü yasarlar. O gece Lami İstanbul'da bulunan teyzesinin yanında kalır. Yaşananlar sonrasında Lami Bedia'nin yanına gitmeye karar verir. Yalı Lami'nin bıraktığı gibi değildir, eskimiştir. Bedia'nin babası hastalanmış, kardeşi Şemsettin ise ölmüştür. Lami, Bedia'nin ne düşündüğünü bilemediğinden konuşmaya cesaret edemese de Bedia ilk konuşan taraf olur ve eski eşiyle yeniden birleşerek eski saadet günlerine dönerler. Yasadığı o sahte hayat, cehennem hayatına dönmüştür ve bir zamanlar nefret ettiği yalı Lami için yeniden huzur ve sakinliğin beşiği olmuştur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/canan-tan-kitaplari", "text": "Türk edebiyatını yükselen yıldızlardan biri olan Canan Tan artık her kitabı ile çok satanlar listesine giren ve adından oldukça söz ettiren yazarlardan bir tanesi. Edebiyat kariyerinde yavaş fakat emin adımlar ile ilerleyen Canan Tan Piraye adlı eseri ile bir anda Türkiye'nin tanıdığını bir yazar oldu. Daha sonra Eroinle Dans, İz ve Issız Erkekler Korosu gibi güzel eserlere imza atan ünlü yazar son olarak Hasret isimli kitabı ile de en çok satanlar listesinde yerini aldı."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/canlar-kimin-icin-caliyor", "text": "Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Nobel edebiyat ödüllü Amerikalı yazar Ernest Hemingway'in ilk kez 1996 yılında yayımlanmış olan eseridir. \"Tüm zamanların en iyi savaş romanı\" olarak nitelendirilen Çanlar Kimin İçin Çalıyor, aynı zamanda bana göre Ernest Hemingway'in ustalık eseridir. Kitabın adı, şair John Donne'ın bir katedralde başrahip olduğu dönemdeki vaazlarından birinden alıntılanmıştır. Kitap yaklaşık beş yüz sayfa olduğundan okuması biraz zor olsa da, kanımca sonuna kadar gelindiğinde okuyucuda uzun süreli kalıcı izler bırakabilecek bir kitap. Kitabı okurken zaman zaman sıkılsam ve biraz kasvetli bulsam da, iyi ki okumuşum diyebileceğim bir kitap oldu benim için. Kitapta İspanya'daki iç savaş sırasında dağlarda faşistlere karşı savaşan gerillaların yanında savaşan Robert Jordan vasıtasıyla savaşın anlamsızlığı, gereksizliği sorgulanır. Robert Jordan, Amerikalı bir İspanyolca profesörüdür. Fakat İspanya'da iç savaş çıktığında dağlarda gerillalarla beraber faşistlere karşı savaşa katılır. Görevi köprüleri, trenleri patlatmaktır. Aslında bir bombacıdır. Bu seferki görevi bir köprüyü bomba düzeneği kurarak patlatmaktır. Oldukça zorlu bir görevdir, General Golz onu bu göreve bizzat kendi seçmiştir. Üstüne üstlük dağlarda ağır bombaları sırtında taşımak zorundadır. Robert Jordan dağlarda yürürken kendisine rehberlik yapması için Anselmo adında yaşlı bir adamı tutmuştur. Anselmo oldukça yaşlı ve güvenilir bir adamdır aynı zamanda da dağları avucunun içi gibi bilmektedir. Görev sırasında kendisine yardım edecek olan çeteyi de iyi tanımaktadır Anselmo. Bu adamların çoğu işe yaramaz insanlardır fakat bir önceki tren işinde çok yardımları dokunmuştur. Anselmo Robert'i köprüye götürdüğünde köprünün iki ucunda iki nöbetçinin bulunduğunu ve köprünün biraz uzağında bir karakolun bulunduğunu görürler. Her yeri iyice gördükten sonra onlara yardımcı olacak çetenin sığındığı mağaralar bölgesine doğru yola çıkarlar. Çetenin yaşadığı yere vardıklarında, çete üyelerinin gerçekten de ne kadar işe yaramaz ve güvenilmez olduklarını görürler. Fakat Robert in başka çaresi yoktur. Çetenin lideri Pablo adında bir çingenedir ve eğer bu köprü havaya uçurulursa yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalacaklarının farkında olduğundan bu işi pek de desteklememektedir. Fakat kampta en az Pablo kadar sözü geçen bir diğer çingene olan Pilar Roberto'yu destekleyince diğerleri de onu desteklemiş, köprü işine yardım etmeye razı olmuşlardır. Diğer çete reisi olan El Sordo'nun desteğiyle birlikte Robert Jordan iyice tatmin olur. Fakat iş adam toplamaya gelince durumun iyi olmadığını görürler. Dağlarda o kadar adam olmasına rağmen kendilerine yardım edecek toplam ancak on sekiz kişi bulabilmişlerdir. O gece Robert kampta konaklayacak, çingenelerin misafiri olacaktır. Güzel bir sofra hazırlanır ve yiyeceklerle donatılmaya başlanır. Hizmet eden kadınlardan biri de Maria'dır. Robert Maria'yı görür görmez çok beğenir. Birbirlerini ancak birkaç kez görürler fakat ikisi de birbirini çok severler. Pilar köprü işi bitince Maria'yı da alıp götürmesini söyler. Robert Jordan da bunu seve seve kabul etmiştir. Akşama doğru bir Faşist süvarisinin ağaçların arasından onları izlemekte olduklarını görürler. Robert anında onu kalbinden vurur. Fakat geride başka süvariler de vardır. Kamptaki atları satmaya giden Pilar'ı takip etmişlerdir. Çok geçmeden diğerlerini de bulur ve onları da öldürürler. Köprü işi ertesi sabah hallolacaktır. Yazan: Miraç Elif Kanbay Çanlar Kimin İçin Çalıyor Kitap Özeti Çanlar Kimin İçin Çalıyor Ernest Hemingway'in yaşanan iç savaşı takip etmek üzere İspanya'ya gittiği ve orada yazdığı bir romandır. Altı yüz otuz dört sayfalık bu romanın anlatısı her ne kadar bir kurgu olsa da içerisinde yer alan birçok olay yazarın orada deneyimlediği tecrübelerini ve hislerini gözler önüne sermektedir. Roman kısaca Robert Jordan isimli bir Amerikalının ve ona yardım eden bir gerilla takımının etrafında döner. Aslında İspanyolca profesörü olan Jordan patlayıcılar konusunda oldukça bilgili olduğu için savaş dönemlerinde farklı yerlerde patlatma görevi almıştır ve son olarak karşıt güçlerin ilerlemesini engellemek için bir köprüyü patlatma görevi alır. Bir çatışma ortasındayken köprüyü patlatmak tek başına yapabileceği bir iş olmadığı ve tam da ona söylenilen zamanda, üç gün sonra, patlatması gerektiği için bir gerilla grubuyla iletişime geçer. Grubun lideri Pablo, Jordan'ın niyetine sıcak bakmazken karısı Pilar yardımcı olabileceklerini söyler. Ertesi gün bölgenin önemli bir çete lideri olan El Sordo'yu görmeye gitmek üzere anlaşırlar. Bu sırada, Jordan gerilla grubuyla yaşayan Maria adlı bir kızdan etkilenir. Jordan o ana kadar aşka hiç önem vermeyen ve kadınlara bağlanma ihtiyacı duymayan birisidir. Ancak Maria -belki de o güne kadar tanıştığı kadınlar arasında en gösterişsizi olduğu halde- onun duygularını harekete geçirir. Anlatının devamında ise Jordan El Sordo'dan köprüyü patlatmak için yardım sözü alır. Onu görmeye giderken ve sonrasında Maria ile geçirdiği gecelerde gerek savaşın asıl yüzüne gerekse çetedeki insanların hayatlarına dair birçok gerçek öğrenir. Örneğin; Pilar'dan bir köydeki faşistleri nasıl canice öldürdüklerini, köylülerin aynı gözü dönmüşlükle faşist olarak etiketlenen insanlara saldırdığını ve daha sonrasında faşistler köyü yeniden ele geçirdiğinde çok daha kötü şeyler olduğunu dinler. Benzer şekilde Maria faşistlerin ona, ailesine ve köydekilere yaptığı kötülükleri bütün gerçekliğiyle Jordan'a anlatır. Jordan duyduklarından sonra savaşa, körü körüne bağlanılan ideolojilere daha çok nefret beslemeye başlar ve tüm bunların bittiği, Maria ile evlenip mutlu olduğu günlerin hayalini kurar. Romanın sonlarına doğru Jordan köprüyü patlatıp patlatmama konusunda çelişkiler yaşar. Görevi durdurmak amacıyla bağlı olduğu birime bir mektup yazar. Ancak birlikler arasında iletişimsizlik olduğu ve kimin gerçekten neyi amaçladığı bilinmediği için mektubu yerine çok geç ulaşır. Bu sırada karşı taraftan saldırı başlar, Jordan ve ona yardımcı olacak herkes köprüyü patlatmak için harekete geçer. Sonunda köprü patlatılır fakat El Sordo ve Jordan'ı gerilla grubuyla tanıştıran Anselmo gibi önemli karakterler ölür. Bacağından yaralanan Jordan da Maria'ya Pilar ile kaçmasını söyler ve onlar gittikten sonra düşmana esir düşmemek için kendini öldürür. Kitabı değerlendirecek olursam; açıkçası İspanya İç Savaşı pek bilgili olduğum bir konu değilken bu kadar seveceğimi, etkileneceğimi ve akıcı bulacağımı düşünmemiştim. Roman sayfa sayısından dolayı göz korkutsa da ve başlangıçta yavaş ilerliyor gibi gözükse de oldukça doyurucuydu bence. Özellikle Pilar ve Maria'nın geçmişte gördüklerini ayrıntılı olarak anlatması romanın ana fikrine doğrudan hizmet ediyordu. Bahsettikleri her ne kadar İspanya tarihine dair sahneler olsa da tarihteki daha nice olayla benzerliklerini ve aslında dünyanın her yerinde savaşın sonucunun aynı olduğunu bizlere hatırlatıyorlardı mesela. Bu sebeple, okurken garipsemek ve anlatıda abartı bulmak yerine bildiklerimle bağdaştırabildim sanırım. Hemingway'in başta neredeyse duygusuz sayılabilecek biri gibi olan Jordan'ın iç dünyasını yansıtış şekli de romanı okunur kılan bir durumdu diye düşünüyorum. Onun görev bilinciyle hareket ederken yavaş yavaş sadece bir araç olduklarını düşünmeye başlayışı, öldürdüğü herkesin gerçekten düşman olup olmadığını sorgulaması ve içinden kaçamadığı anlamsız bir durum için mücadele ettiğini anlaması birçok konuda empati kurmayı sağladı bence. Bu sayede, Jordan üzerinden böyle bir durumun içinde kalan veya kalmış olabilecek kimselerin varlığını ve onların hislerini okuyormuşuz gibi hissettirdi. Kısaca her ne kadar uzun olsa da ve belki de birçok kişinin fazla hakim olmadığı bir dönemi ele alsa da romanda altı çizilecek, üzerinde düşünülecek birçok konunun olduğu fikrindeyim. Sadece yazarın Maria ile Jordan arasında geçen sahneleri zaman zaman gereksiz uzattığını düşündüğüm; bunun dışında beni oldukça tatmin eden ve sıkmayan bir eser olduğuna ikna olduğum için on üzerinden dokuz puanlık bir kitaptı demek istiyorum."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/canli-maymun-lokantasi", "text": "Bay Jonathan, petrol zengini bir iş adamıdır. Paranın her şeyi çözeceğine inanmaktadır. Eşi ve kendisi için yeni deneyimler arayışındadır. Bayan Jonathan ise sonradan görme gibi her şeyi denemek istemekte ve akranlarından geride kalmak istememektedir. Sırf gezdim, demek için gezmektedir. Bay ve Bayan Jonathan Hong Kong'a balayı için tatile gelirler. Hong Kong'da özel müşteriler için bir lokanta görürler. Her gezdikleri yerde yeni şeyler deneyen çiftin bu mekan dikkatlerini çeker. Bu mekanın adı Canlı Maymun Lokantası'dır. Yemek olarak canlı maymun beyni servisi vardır. Bay ve Bayan Jonathan lokantaya girer. Wong adında Çinli bir ozan lokantada tek başına oturmaktadır. Bay ve Bayan Jonathan, Wong adlı Çinli ozandan pek hoşlanmazlar. Çünkü yüzü çok sert bakmaktadır. Çinli Ozan Wong'un Matmazel Lülü adında Batılı ama saygılı bir sevgilisi vardır. Onunla hep Sarı Nehir'de buluşma hayalini arzulamaktadır. Çoo adında önceden sirkte çalışan bir adam vardır. Sirkte gösteride karısının elini tutmayı unutunca işinden kovulur. Mesleğine en yakın iş olarak maymun yakalayıcısı işini bulur. Bay ve Bayan Jonathan'ın yiyeceği maymun kaçar. Çoo, bu maymunu hemen yakalayacağını söyler. Bu maymunları yakalarken maymun düşüne yattığını da anlatır. Çoo, Jonathan çifti ile tartışırken maymunları insanlara benzetir. Benzetilme yönü düşüncedir. Maymunlar kaygısız hayvanlardır. Çoğu insanlarda da toplumsal olarak kaygı yoktur. Bu yönüyle maymunlarla benzeşir. Çoo, karakteri bizim deyimimiz ile davulun iki yüzüne vuran bir adamdır. Sirk işinden önce bir süre Budist rahipliği de yapmıştır. Fakat rahiplerin grev için kendilerini öldürmesiyle bu mesleğini de bırakmıştır. Bay ve Bayan Jonathan, Çoo'yu Hristiyan olmaya davet eder. Çoo, oralı olmaz. Daha sonra Bay ve Bayan Jonathan, hayvanlar için yaptıkları yardımları anlatırlar. Bu çiftin aynı zamanda gelip canlı maymun beyni yemek istemeleri ironik bir durumdur. İnsanların ikiyüzlülüğü, kendisini olduğu gibi göstermemesi bu tür çelişkileri doğurmaktadır. Olayların bundan sonrası metnin asıl konusunu ortaya atmaktadır. Eserde Bay ve Bayan Jonathan Batı'yı; Wong, Çoo ise Doğu'yu temsil etmektedir. Batı, Doğu'dan çaldıklarını değiştirmiştir. Doğu'yu fikirlerin vatanı olarak görebiliriz. Batı ise bu fikirlerin işlendiği yerdir. Bu durumda fikirler Doğu'nundur. Bay ve Bayan Jonathan, Çinli Ozan Wong'a karşı önyargıları aslında Doğu'ya besledikleri önyargı ve nefrettir. Wong, yaşadığı dönemi düşünmekten kafasında ejderhalar dönmektedir. Yazarın ejderha benzetmesini ben şu şekilde yorumladım: Ejderha, efsanevi bir yaratıktır. Türk ve Çin kültüründe yer almıştır. Ejderhayı hazine gibi değerli varlıkları korumak ile görevli devasa kertenkeleler olarak düşünebiliriz. Çinli Ozan Wong'un beyni devrindeki insanlardan daha çok kaygı taşımaktadır. Sürekli sıkıntıları düşünür. Bu nedenle diğer beyinlerden farklı ve değerli göründüğü için ejderha gibi devasa bir yaratık korumakla görevlendirilmiştir. Mecaz kısmı biraz açtığımızda bu şekilde anlam katabiliriz. Çinli Ozan Wong, beynini satmayı düşünür. Böylelikle kaçan maymunun yerini doldurmuş olacaktır. Çift bu beyin karşısında bir miktar para öder. Bay ve Bayan Jonathan'a, Wong beyin servisi için bir masaya geçer. Wong, sadece masa üstünde kafası görülecek şekilde yerleştirilir. Son kez Matmazel Lülü'ye döner ve Sarı Nehir'de buluşma isteğini dile getirir. Matmazel Lülü de bilir ki bu ölmek değildir. İkisi için bu yeniden doğuştur. Masa anne rahmi gibi kasılır. Ejderhaların sesi lokantayı uğuldatır. Doğuran bir annenin sesi gibi acı şekilde sesler yükselir. Çinli Ozan Wong, burada kendi beyninden kurtulmak istemiştir. Düşünmekten ağırlaşan beyni öldüğünde yeniden doğacaktır. DEĞERLENDİRME Eser, ironi ile birlikte yoğun mesajlar vermektedir. Düz bir anlatım ile özetlenmesi bazı olaylarda kopukluk yaratacağı için kendimce bağdaştırmalar ve çıkarmalar yaptım. Eser, Batı'nın acımasızlığını, ikiyüzlülüğünü ironiyle günlük hayata bağdaştırarak ele almıştır. Bu bağdaştırmalar esere farklı çağrışımlar açmıştır. Fikirleri doğuran yer olan Doğu, Batı'nın bunları alarak bir şeyler üretmesi ve bunun farkında olmaması üzücüdür. Hor gören, kapitalist bir Batı, tüm bu durumlardan dolayı gözlerden düşmüştür."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/cantamdan-fil-cikti", "text": "Mert Arık'ın yeni kitabı olan Çantamdan Fil Çıktı, önceki iki kitabı gibi yine bir sınıf ortamında başlar. Kişiler, aynı kişilerdir. Sınıf öğretmeni bir kez daha öğrencilerinin hayal gücünü harekete geçirir ve bunu bir oyun aracılığıyla yapar. Dolayısıyla kitap, Benim Zürafam Uçabilir ile Uzaya Giden Tren kitaplarının devamı niteliğindedir. Bir gün öğretmen sınıfa elinde bir mavi çantayla gelir. Bunun kendi oyun çantası olduğunu söyler. Ardından öğrencilerine, bu çantanın içinde ne olduğunu tahmin etmelerini ister. Oyun başlamıştır. Öğrenciler ilk önce çantanın içinde kalem, silgi, defter vb. bulunduğunu düşünür ama öğretmen onlara hayal güçlerini kullanmalarını söyler. Böylece yaratıcı fikirler ortaya çıkmaya başlar. Moni, çantadan bir elma çıkabileceğini söyler. Öğretmen öğrencilerine, eğer elma olsalardı en büyük hayallerinin ne olacağını sorar. Moni, bir öğrencinin beslenme çantasındaki elmalı kurabiye olmayı hayal ettiğini ifade eder. Taci elma suyu olmak istediğini belirtir. İnci'nin hayali elma reçeli olmaktır! Ardından öğretmen, mavi çantayı öğrencilerine verir. Bu çanta artık öğrencilerindir. Sıra, öğrencilere yıllık ödevini vermeye gelmiştir. Sınıfça birlik olup hayal güçlerini kullanacaklar, bir sürü oyun oynayacaklar, tasarlayacakları oyunu yılsonu gösterilerinde beraber oynayacaklardır. Öğrenciler bu fikre bayılır. Hemen işe koyulurlar. Çanta, onlar için bir semboldür. Hayalini kurdukları her şeyi yapabileceklerinin bir göstergesidir. Öğrenciler bu gerçeği oyun oynadıkça keşfederler. Her oyun için bir oyun kahramanı gereklidir. Moni, Bulduuumm! Çantamdan fil çıktı! deyince oyun başlar. Çocuklar fil gibi ortalıkta gezinir. Dünyanın çeşitli yerlerinde boy gösterirler. Filler gibi nehirlerden su içerler. Taptaze otları afiyetle yerler. Fil oyunları oynayıp şarkı söylerler. Bazen ağaçlara tırmanırlar bazen de hortumlarıyla gökyüzündeki yıldızları toplarlar. Yaratıcı oyunlar, öğrencilerin birbirinden ilginç hayalleriyle devam eder. İnci, tıpkı kendisine benzeyen bir İncinaz çiçeği hayal eder. Her yaprağının rengi birbirinden farklı olan, konuşabilen bir çiçektir bu. Dikenleri batmaz, gıdıklar. Kokusu çok güzeldir. Hatta bu çiçek, Mis Kokulu Çiçekler Okulu'na gider. Mete, kocaman bir balina olduğunu ama ailesiyle birlikte küçük bir gölette yaşadığını hayal eder. Bu balina 29 sayısını, renkli taşları ve marul salatasını çok sever. Taci, mavi çantadan Tacikopi adlı fotokopi makinesi çıktığını hayal eder. Kendisini bir fotokopi makinesi olarak hayal eden Taci, en önemli özelliği olarak her şeyi taklit edebilme yeteneğini gösterir. Bu bazen çok sıkıcı olsa da arkadaşları onu böyle sevmişlerdir. Tacikopi, hafızası çok iyi olduğu için derslerde hep başarılı olmaktadır. Sınavlarda en güzel puanlar onundur. Çocuklar artık hayal güçlerini serbest bırakmanın ne kadar güzel olabileceğini keşfetmiş, her şeyi oyuna dönüştürebilmeyi öğrenmişlerdir. Kimisi kasabanın ortasında zıplayarak kitap okumuş, kimisi kitap okuma eylemini komik sesler çıkararak ve etrafındakileri eğlendirerek yapmıştır. Taci, rap müziği çok sevdiği için, kitabı bir rap şarkısı söylüyor gibi hızlı hızlı ve bir ezgiyle okumuştur. Bir gün çocuklar, kartopu oynamayı çok özlediklerini düşünürler ama henüz kar yağmamıştır. Onlar da çantadan kartopu çıkarırlar ve hayali bir şekilde kartopu oynarlar. Bir başka gün ise topsuz basketbol oynarlar. Bir gün Moni, arkadaşlarıyla birlikte hayal olimpiyatları düzenlemeyi düşünür. Hemen işe girişirler. Bu sefer çantadan olimpiyat çıkmıştır. Bu olimpiyatların ödülü ise yine hayali bir madalya olacaktır. Moni ve arkadaşları, tüm çocuklara bir davetiye hazırlayıp gönderir. Bu davetiye, kitabın en sonunda yer alır. Mert Arık, önceki iki kitabında da yaptığı gibi, çocukları sınır tanımaz hayallere götüren bir hikaye kaleme almıştır. Bu hayallerin ucu bucağı yoktur. Basit bir olay örgüsüne sahip olan eser, yazarın daha önce yazdığı iki kitapla aynı şekilde ilerler. Değişen, sadece hayal unsurudur. Buna rağmen kitap, okuyucuda heyecan uyandırmaya devam eder. Sonuç olarak Çantamdan Fil Çıktı, 8-9 yaş grubundaki çocukların hayal güçlerini harekete geçirmeyi, yaratıcılıklarını serbest bırakmayı ve her şeyi bir eğlence haline getirebilmelerini amaçlar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/carpisma", "text": "Yeni neslin genç kalemlerinden yazar Tuğba Sarıünal Çarpışma kitabını; iyiliği benimseyen, bizlere ilham veren, dünyanın halen yaşanılabilir bir yer olduğunu gösteren ve kötülüğün karşısında çarpışan tüm kahramanlara ithaf etmiştir. Beş bölümden oluşan hikaye polisiye tadında olup altında yatan mesajları oldukça güçlüdür. Toplumun kanayan yarası pedofiliye özellikle dikkat çeken romanda akıcı bir dil mevcuttur. Kısa sürede sona varacağınız merak uyandıran başarılı bulduğum bir hikayedir. Ana kahramanlar olarak aslında bir aile ele alınır. Ağır psikolojik hastalığa sahip annesini çok küçük yaşlarda kaybeden Mert, emniyet teşkilatına mensup komiser olan babası Serhan ve babasının ikinci eşi olan psikiyatrist Şule zorluklar içinde yaşamaktadır. Zorluklarının en büyük sebebi Mert'in davranışlarıdır. Yirmi başında olan Mert altı yaşındayken annesinin intiharına şahit olmuş bir çocuktur. Yıllar süren psikiyatrik tedaviler Mert'in çocukluk travmalarını kısmen atlatmasına yardımcı olsa da hiçbir zaman normal bir birey gibi kendi kendine yetmesini sağlayamamıştı. Bedensel her türlü gelişimini yaşasa da hala tutarsız bir ergen gibi davranıyor ve annesinin yerini almaya çalışan Şule'den adeta nefret ediyordu. Şule ise her türlü olumsuzluğa rağmen alttan alan, anlayış gösteren bir üvey anne olmayı sürdürüyordu. Mert'in o yaşına kadar ufak tefek bazı denemeleri sayılmazsa hiç kız arkadaşı olmamıştı ta ki Elif'i tanıyana kadar. İnternet üzerinden tanıştığı kızla birkaç aydır ilişkileri vardı fakat son buluşmalarında Elif ayrıldıklarını bir kez daha Mert'in yüzüne vurmuştu. O dönem Serhan'ın başı dertteydi ve hakkında bir soruşturma vardı. Bir çocuğa tecavüz eden sapığı olay mahallinde vurmuş ve öldürmüştü. Bir baba olarak en büyük derdi ise oğlunun davranışlarıydı çünkü ne yaparsa yapsın Mert'i istediği gibi kontrol edemiyor ve ona yaklaşamıyordu. Ayrılmalarına rağmen Mert yalnızca Eif'i düşünüyor, onu görebileceği yerlerde geziniyordu ve bir gün akşam vakti peşine düştü. Takip ettiğinde hiç bilmediği bir sokakta bilmediği bir evin başında sevdiği kızı ağlarken yakaladı. Aşkın insanın gözünü kör edeceği duruma Mert de düşmüş ve Elif ne istese yapacak durumdaydı. Ve böylece Elif'in talimatları ile önce kameraları kesip sonra gizlice bir evin içine girmeyi kabul etmişti. Elif ve Mert bir malikane olan koskocaman bir evde gecenin bir yarısı artık baş başaydı ve birkaç dakika sonra sevdiği kız gözlerini önünde kendini balkondan aşağıya bırakmıştı. Tıpkı annesinin yaptığı gibi... Mert uyandığında hastanedeydi. Babasının sorularını algılayacak, çevresindeki polisleri görecek gözü yoktu sadece Elif, diyebilmişti. Peki, Elif kimdi? Mert o evde ne arıyordu? Baş komiser Serhan'a haber verildiğinde oğlunun yarı baygın bulunduğu söylenmişti ve orta da ne Elif ne bir intihar mevcut değildi. Karısı Şule'ye, oğlunun hayali bir kız arkadaşa sahip olduğunu ve terastan atlayarak öldüğünü zannettiğini açıklamaya çalışıyordu. Şule'de tıbbi bir yaklaşımla oğlunun travmasını hatırlatacak bir olay yaşadığını belki şizofreni olduğunu kocasına açıklamaya çalışırken her ne olursa olsun tedavisinin olduğuna ikna etmeye çalışıyordu. O günden sonra her şey daha da karmaşıklaşmıştı. Elif diye bahsedilen kişi hakkında bir iz yoktu. Var olan numarasından bir erkek çıkıyordu. Olayın yaşandığı evin kime ait olduğuysa uzun araştırmalar sonucunda ortaya çıkmıştı. Kanında bir yabancı madde bulunmayan herhangi bir alkol alımı olmayan oğluna bir anda ne olmuştu, nasıl bir tuzağa düşürülmüştü baş komiserin Serhan'ın en önemli vakası artık bu olmuştu. Onun için herkes suçlu herkes şüpheli idi hatta karısı Şule bile. Çünkü araştırmalar sonucunda karısının çocukluğuna dair çok önemli bilgilere ilk kez ulaşmış ve sakladıkları yüzünden en büyük suçlulardan biri olarak onu da listesine almıştı. Serhan'ın oğlu için korkuları o kadar fazlaydı ki Şule'yi gözaltına aldırtacak kadar ileriye gitmişti. Sonrası tamamen bir aksiyonlar dizisi. Büyük meraklar uyandırarak giden olaylar örgüsünde tüm sırlar açığa çıkarılmıştı. Final bölümünde karakterlerden birinin ismi yoktu. İsimsiz bir karakter istismara uğrayan ama ismini hiç bilmediğimiz diğerlerini temsil ediyordu. Sessiz kalan, hakkını savunamayan, kötülükle tanıştığında henüz hayatının başında olan tüm isimsizlere..."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/catisma", "text": "Çatışma İnsan, doğası gereği sosyal bir varlıktır. Yani diğer bireyler olmadan yaşamını sürdürememektedir. Kişilerin öznel bir fikre, değerlere, bakış açılarına, ilgi, istek, ihtiyaçlara sahip olması ve bu süreç içerisinde diğer bireylerle etkileşim içerisinde olması doğal bir sonuç olarak çatışmayı ortaya çıkar. Çatışmanın da kaçınılmaz olması diğer sosyal bilimlerin çok farklı alanlarında incelenmesine sebep olmuştur. Hepimiz fark etsek de etmesek de çatışmalı bir yaşam sürüyoruz. Çatışma günlük yaşamın bir parçası olmakla beraber gruplar ve örgütler içerisinde de oldukça yer bulur. Çatışmanın niteliği şekli ve boyutu değişse de insan yaşamı içerisinde kaçınılmaz bir olaydır. İnsan yaşamı ve toplu yaşama ihtiyacı sürdükçe çatışma da sürüp gidecektir. Tam da bu yüzden çatışmayı yönetmek de hayatımızda önemli bir yer bulmuştur. Tüm bunların sonucu olarak çatışmanın açıklanması ve anlamlandırılmasının oldukça önemli ve gerekli olduğunu görüyoruz. Çatışma kavramı birçok kişi için çok fazla anlam taşır. Kimilerine göre topluluktaki kişiler veya gruplar anlaşmazlık veya sorunun çözümünün yetersiz kalması sonucu doğan gerilim ya da çatışma kişilerin veya grupların amaçları arasındaki çelişkiler bütünüdür. Geleneksel yaklaşım, çatışmayı istenmeyen, kaçınılması gereken, gereksiz bir durum olarak ele alır. Çünkü bu yaklaşıma göre çatışmanın varlığı doğal değil yapay bir sonuçtur. Yapay olan şey de insana zarar verebilir. Yanlış, yetersiz kural ve politikalar, geçerliliğini yitirmiş, verimliliğini kaybetmiş hedefler çatışmasının yansımasına neden olur. Çatışmanın varlığı, bireyleri psikolojik yönden olumsuz etkiler ve onların yeteneklerini, enerjilerini istenen yönde harcamalarını engeller. Geleneksel yaklaşımdan farklı olarak modern yaklaşım, çatışmanın doğal bir sonuç olduğunu savunur. Bu yaklaşıma göre bir dereceye kadar çatışma desteklenmelidir. Çünkü rekabet yaratır, kaynakların ve yeteneklerin verimli kullanılmasını sağlar. Çatışma, değerlendirilirken bireyler üzerindeki etkilere değil, gruplar üzerindeki etkilere dikkat edilmelidir. Yani bir çatışmanın fonksiyonel olup olmadığındaki ölçüt grup performansıdır. İleriye taşıyorsa fonksiyoneldir, olumsuz etki yapıyorsa fonksiyonel değildir. Fonksiyonel çatışma örgüt için sağlıklı ve yapıcıdır. Fonksiyonel çatışma görevlere odaklanır. Görevin daha iyi yapılması, hedeflere giden yolun iyi değerlendirilmesi ve hedeflere etkin biçimde ulaşılması konusunda yeni ve yaratıcı fikirler söz konusu ise bu çatışma türüne bilişsel çatışma denir. Örgüt içinde yaratıcılığı ve verimi arttırır. Fonksiyonel olmayan çatışma ilişkilere odaklanır. Kişisel anlaşmazlıklar ve problemler söz konusu ise bu tür çatışmalara duygusal çatışma denir. Ve bu tür çatışmaların örgüt için zararlı olduğu kabul edilir. Bu çatışmaların kaynağı bilişselde olduğu gibi görüş ayrılığı değildir. Daha çok bireyler arasındaki kişisel sorunlardır. Bireysel çatışma, bireyin kendisinden beklenenler karşılığında emin olamadığı veya kendisinden kişinin kişiliğine ve mantığına uymayan davranışlar beklendiğinde ya da kapasitesinin üzerinde bir çalışma şekli talep edildiğinde ortaya çıkan ve bireyi rahatsız eden, kızgınlığa ve strese sevk eden çatışmadır. Dört farklı şekilde ortaya çıkar: Yaklaşma-Yaklaşma Çatışması: İki olası durum arasında seçim yaparken bireyin yaşadığı duygu karmaşasıdır. Kaçınma-Kaçınma Çatışması: Tercihler bize her zaman iki durumunda güzel olacağı şekilde gelmiyor. Bazı durumlarda iki kötü arasında da seçim yapmak durumunda kalabiliyoruz. Yaklaşma-Kaçınma Çatışması: Bireyin biri olumsuz biri olumlu iki durum arasında seçim yapması durumudur. Bu durumda kişi hem o amaca yaklaşmak ister hem de o amaçtan kaçmak ister. Çoklu Yaklaşma-Kaçınma Çatışması: Çatışma türleri arasında en stresli olanıdır. Bireyler arası çatışma bir bireyin başka bir bireyle yapmış olduğu çatışma şekline denir. Her bireyin farklı fikir, görüş ve duyguları olduğu için bireyler bu konularda birbirleri ile çatışmaya düşerler. Saldırganlık: Diğer tarafın kişiliğine saldırarak bir çatışmadan galip çıkma durumudur. Diğer kişinin özgüvenini yıkmayı amaçlar. Bu saldırma türlerinde kişiyi en çok zorlayan psikolojik saldırganlıktır. Uzlaşma: Çatışma yaşayan tarafların karşılıklı saygı çerçevesinde çatışmayı bütün yönleriyle tartışır. Bu durum taraflar belli bir anlaşmaya varıncaya kadar devam eder. Çekilme: Böyle bir durumda taraf ne kendi isteklerini ne de karşı tarafın isteklerini önemsemektedir. Dolayısıyla ne iş birliğine gider ne de kendi isteklerini bildirir. Böylesi bir kayıtsızlığın birçok nedeni olabilir. Grup İçi Çatışma ise bireysel çatışmaya benzer. Ancak ondan daha önemlidir ve bireysel çatışmalarımızın toplamından daha büyüktür. Gruplar arası çatışma, bir örgütte ya da toplulukta birimler arası ya da birim içindeki gruplar arasındaki yaşanan çatışma türleridir. Çatışmayı ortaya çıkaran sebepler; sınırlı kaynaklar için rekabet, amaç, algılama farklılıkları, rol karmaşası, statü farklılıkları, yöneticilik tarzları arasındaki farklılıklar olabilir. Çatışmayı çözümleyebilmek için öncelikle çatışmanın nedenleri hakkında bilgi sahibi olmamız gerekir. A tipi yani rekabetçi kişilik gerçekte öyle olmasa da başkalarının amaçlarının kendi amaçlarıyla çeliştikleri fikrine kapılmıştır. Beceri ve yetenek farklılıkları ise fonksiyonel bağımlılıkların olduğu işlerde çalışanlar arası beceri ve yetenek farklılıkları çatışmayı doğurur. Algısal farklılıklar çeşitli sebeplerden ortaya çıkan algı farklılıkları kişileri veya grupları birbirine düşürebilir. Olaylara farklı bakış açıları problem teşkil edebilir. İnsanlar kendi sınıflarının ya da toplumlarının değer ve ahlaki yapılarına sahiptirler. Bu yapılar işyeri gibi birçok alana taşırlar. Fakat bu değerler konusu biraz hassas bir konu olmakla beraberinde bunların farklılıklarından doğan çatışmaları ortaya çıkarabilirler. Duygular bireylerin içinde bulundukları duygu durumları da çatışmanın nedeni olabilir. İletişim engelleri de taraflar arasındaki zayıf iletişim yanlış anlamalara ve tarafların iletişime engeller koyma yönünde gelişerek çatışmayı doğurabilir. Bireylerin yaş, kültür, meslek, eğitim, kıdem vb. özellikleri açısından zengin olması grubun yaratıcılığı ve yenilik gerektiren işler için oldukça önemlidir. Grupta bu farklılık zenginlik sağlar. Fakat bu farklılık çatışmayı doğurur. Bireyler kendi istek ve ihtiyaçlarını karşılamak için örgütsel kaynaklara ihtiyaç duyarlar. Yeterli müşterisi ve yeterli kaynağı olan bir örgütte bu işlem sorun teşkil etmeyecektir. Fakat kaynakların kuruması veya devamlılık göstermemesi durumunda bu kaynaklara bağlılık artacaktır. Bireysel amaçlar bireyleri çatışmaya daha kolay götürebilir. Tarafların amaçlarının yüksek ve zor olması bu yolda da amaçlarına çok fazla bağlı olmaları bireyleri çatışmaya götürecektir. Bireylerden problemin ayrıntılı bir şekilde konuşulması istenir. Bu süreçte taraflar arasında açıklık ve dürüstlük söz konusudur. Bu olayın içerisinde bulunan ortam ve kişiler güvenilir olmalıdır. Bu olayın sonucu kazanan kaybeden veya haklı haksız belirlemek için değil problemin temeline inmek, nedenini belirlemek ve her iki tarafı mutlu edecek kalıcı çözümler getirmektir. Bu yöntemin başarılı olması tarafların iş birliği ve uyum yeteneklerinin olması ile alakalıdır. Çatışan tarafların birbirini tanımadığı durumlarda bu yöntem oldukça geçerlilik gösterir. Eğitim yoluyla kişilerin davranışlarında değişme ve gelişme sağlanır. Bu teknik türü algılama farklılıklarından kaynaklanan çatışmalarda başarı gösterir. Çatışan tarafların amaçlarından daha büyük hedefler belirleyerek bu kişilerin bu daha büyük ve kapsamlı amaç doğrultusunda kendi problemlerini kenara atıp örgütsel amaçlara yönelmesini sağlayıp birlikte hareket etmelerini sağlar. Bu yöntem çatışan tarafların amaçlarından daha büyük hedefler belirleyerek bu kişilerin bu daha büyük ve kapsamlı amaç doğrultusunda kendi problemlerini kenara atıp örgütsel amaçlara yönelmesini sağlayıp birlikte hareket etmelerini sağlar. İlgili Kitaplar Çatışma Yönetimi: Çatışmaları Yönetmek İsteyen Herkes İçin 10 Strateji - Kenneth Cloke-Joan Goldsmith İş yerindeki problemler global dünyamızın en önemli sebeplerinden biridir. Kişiler için büyük bir stres kaynağı olabilmekle birlikte örgütsel verimi düşürmektedir. Etkili çatışma çözümü ve liderlik yaklaşımları için oldukça verimli bilgiler içeren bu kitap bizlere on mühim strateji içermektedir. Çatışma Ortamında Barış Dili - Dr. Marshall B. Rosenberg Barış dili konuşmak, şiddetsiz iletişim prensiplerini uygulamanın pratik sonucu olarak şiddeti kırmaktır. demiştir, yazar. Kitabın ilk bölümünde iki temel soruya yoğunlaşarak şiddetsiz iletişim için gerekli tekniklere odaklanılmaktadır. İkinci bölümde ise kendimizi ve dünyayı algılayışımızı değiştirebilmemiz için gerekli düşünce biçimlerine, son bölümde ise şiddetsiz iletişimi toplumsal iletişime evirmek için gereken bilgiler mevcuttur. Modern Kültürde Çatışma - Georg Simmel Simmel, kayıtlara modernitenin ilk sosyoloğu olarak geçer. Kent yaşımını, moderniteyi ve çatışmayı ele almaktadır. İlgili Filmler Glengarry Glen Ross, 1992 Telefonla emlakçılık yapan dört kişiden ikisi işten atılacaktır. Film iş hayatının manipülatif ve rekabetli ortamında ayakta kalmanın yollarına ışık tutmaktadır. Two Days, One Night, 2014 Yaşadığı psikolojik problemler nedeniyle işinden izin alan Sandra'nın yokluğunda patron bir kişinin eksik olmasının bir şeyi değiştirmeyeceğini fark eder ve Sandra'nın iş arkadaşlarını bir oylamaya zorlar. Sandra'nın iş arkadaşlarının kararını değiştirmek için iki günü ve bir gecesi vardır. I, Tonya Tonya, hırslı bir buz patencisidir. Aynı dalda yarıştığı meslektaşı Nancy'yi sakatlaması için birini tutar fakat bu plan ona pahalıya patlamıştır. İyi yönetilemeyen rekabet o yıllarda bir skandal yaratır. Kaynakça Karip, E. (2003). Çatışma yönetimi (3.bs.). Ankara: Pegem A Yayınları. Koçel. T. (2010). İşletme yöneticiliği: yönetim ve organizasyon (12.bs.). İstanbul: Beta Basım Dağıtım. Yorumlar"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/cavdar-tarlasinda-cocuklar", "text": "Çavdar Tarlasında Çocuklar, diğer bir adıyla Gönülçelen J.D. Salinger'ın 1941'de yazdığı romanıdır. Adını romanın ana karakteri Holden Caulfield'ın büyüyünce olmak istediği meslekten almıştır: çavdar tarlasında oyun oynayan çocukları uçurumdan düşmekten koruyacaktır. Kitap, Holden'ın gittiği yatılı okul olan Pencey'den atılmasıyla başlar. Kovulmasının nedeni geçmesi gereken beş dersin dördünden kalmış olmasıdır. Ailesine çarşamba günü yılbaşı tatili için döneceğini söylediğinden eve gidemez ve bavullarını alarak ilk önce tarih öğretmeni Bay Spencer'a veda etmeye, sonra da bir otele gider. Gece geç vakite kadar uykusu gelmez ve otelin büyük barına gider. Yanındaki genç kızlarla oturan önemli yaşlı adamlar ve otuzlu yaşlarındaki üç kadından başka kimse kalmamıştır. Üç kızın yanına oturur. İkisi gudubet suratlı, biri ise diğerlerinden daha iyi görünüşlü sarışın bir kızdır. Masalarına oturan küçük yaştaki delikanlıyı görünce gülüşürler ve hafife alırlar. Holden buna çok bozulmasına rağmen bozuntuya vermez. Sarışın olan kızı dansa kaldırır. Holden kızın çok güzel dans etmesine rağmen bir sahtekar ve salak olduğuna kanaat getirir. Yerlerine oturduktan ve saat hayli ilerledikten sonra kızlar birdenbire toparlanır ve giderler. Holden kendisini çok yalnız hissetmektedir. Kızların da gitmesiyle Holden da kalkar ve taksiye binerek bir başka bara Ernie'nin yerine gider. Fakat burada da eski tanıdıklarla karşılaşıp keyfi bozulunca yine taksiyle otele geri döner. Ertesi sabah eskiden çıktığı kızlardan biri olan Sally Heyes'i arar ve onunla buluşmak istediğini söyler. Bunu yalnızca yalnızlıktan yapar, ama Sally'nin de bir \"sahtekar\" olduğunu düşünmektedir. Sally ile öğleden sonra Central Park yakınlarında bir tiyatro oyunu izlemek üzere sözleşirler. Sally ile buluştuklarında, oyuna ara verilir ve beraber bekleme salonuna çıktıklarında Sally bir tanıdığı olan delikanlı ile karşılaşır. Holden'ın deyişiyle o da bir sahtekardır ve yanlarında çok sıkıldığından Sally ile tartışarak kızı orada bırakıp gider. Ertesi gün kendini gerçekten çok yalnız hisseden Holden, gece yarısı çok sevdiği küçük kardeşi Phoebe'yi ziyarete gider. Anne babasına yakalanmak istemediğinden oldukça temkinli davranmaktadır. Phoebe ağabeyisini gördüğüne ne kadar sevinse de, babasının bu kez onu öldüreceğini söyler durur. Holden ise bir süre sonra kardeşi ile vedalaşarak oradan ayrılır. Holden, kendini çok fazla yalnız hissettiğinden her şeyi geride bırakarak otostopla batıya gitmeye karar verir. Sağır ve dilsiz taklidi yaparak bir benzin istasyonunda çalışmaya, insanlarla gereksiz konuşmalar yapmak zorunda kalmamaya karar vermiştir. Gitmeden önce Phoebe ile vedalaşmak istemektedir. Okuluna uğrayarak Phoebe'ye iletilmek üzere bir mesaj bırakır. Mesajda öğle yemeği saatinde doğa tarihi müzesine gelmesini, onunla vedalaşmak istediği yazılıdır. Öğle yemeği saati geldiğinde Phoebe elinde bavuluyla çıkagelir. Holden ile beraber gitmek istediğini söyler. Fakat Holden buna karşı çıkınca ağabeyisine küser. Karşı kaldırımlardan yürüyerek hayvanat bahçesine giderler. Phoebe bir süre sonra ağabeyisine küs olduğunu bile unutmuştur. Olanlardan sonra ertesi sabah Holden eve gider. Evde büyük bir karmaşa çıktığı kesin, fakat Holden anlatmak istemediği için devamında neler olduğunu tam olarak bilemiyoruz tabi. Çavdar Tarlasında Çocuklar, fazlasıyla argo ve küfür içerdiği gerekçesiyle Amerika'da bir süre yasaklansa da, tüm dünyada okunmaya devam eden kelimenin tam anlamıyla muhteşem bir roman. Çocukluktan ergenliğe geçiş dönemlerinin önde olduğu romanda, okuyucunun kendinden parçalar bulduğu bölümler de çoğunlukta. Yazarın samimi dilinin ise, kitabın beni en çok etkileyen yönlerinden biri olduğunu söyleyebilirim. Çavdar Tarlasında Çocuklar Konusu Amerikalı ünlü yazar J.D. Salinger'in ergenliğe giren çocukların hikayesini anlattığı Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabı klasikler arasına girmeyi başarmıştır. Çavdar Tarlasında Çocuklar konusu itibari ile aslında adı ile hiçbir ilgisi yoktur. Kitabın ilk yayınlandığındaki adı Gönülçelen'dir ve bu kitabın konusuna daha yakın bir isimdir. Kitapta Holden adında ergenliğe giriş yapmış bir delikanlının hikayesi anlatılır. Holden dersleri çok kötü olduğu için okuldan atılır ve bunu ailesine anlatamayacağını düşünerek uzaklara gitmeyi düşünür. Fakat çevresindeki herkesin de sahtekar olduğunu düşündüğü için hep bir başına kalır. Tek güvendiği kişi küçük kardeşidir ve ona veda etmek ister. Fakat küçük kardeşi de onunla gelmeye kararlıdır. Bunun üzerine Holden evine dönmek zorunda kalır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/cehennem", "text": "Dan Brown kitaplarının Simgebilim uzmanı olan kahramanı Robert Langdon Cehennem romanında gözlerini bir hastane odasında açıyor. Son olarak Harvard üniversitesindeki bir anısını hatırlayan Langdon kendini bir anda başından vurulmuş, son 48 saat içinde hiç bir şey hatırlamadan İtalya'da buluyor. Ne olduğunu anlamaya çalışırken hastanede saldırıya uğruyor ve bu saldırıdan genç bir doktorun yardımı ile kurtuluyor. Dahası cebinde üzerinde tehlikeli simgesi olan bir cihaz buluyor. Ülkesinin konsolosluğundan yardım isteyen fakat yardım yerine kendisini öldürmeye çalışan kişiyi karşısında bulan Langdon kendi ülkesinin de kendini öldürmeye çalışması ile bir şok daha yaşıyor ve genç fakat sıra dışı zekası olan doktor ile işin gerçeğini çözmek için yine simgelerde gizli olan ipuçlarının peşine düşüyor. Floransa'nın tarihi yerlerinde başlayan macera İtalya'nın diğer büğülü şehri olan Venedik'e uzanıyor ve Longdon kendini bir genetik uzmanı olan ve dünya nüfusunun hızlı artışı nedeni ile insanoğlunun 100 yıl içinde neslinin tükeneceğini düşünen, bu yüzden ölümcül bir virüs yaratan ve bunu Dante'nin Cehennem Haritası ile ilişkilendiren deha birinin peşinde buluyor. Tek sorun bu psikopat bir hafta önce intihar etmiştir ve virüsün aktif aktif etmesine bir günden az kalmıştır ve virüsün yerini bulmak için tek umut Langdon'dur. Dan Brown'un Cehennem romanı okurlarını yine mükemmel bir maceranın içinde sürüklüyor. Kitapta yine tarihi öğeler, gizemli sırlar ve en güzeli ise İstanbul'un tarihi köşeleri var. Yerebatan Sarayı, Ayasofya ve Kapalı Çarşı kitapta geçen yerler ve yazar gerçekten buraları mükemmel anlatmış. Görünen o ki yine mükemmel bir film Türkiye'de çekilecek. Cehennem Konusu Dan Brown kuşkusuz son zamanların en fazla okunan yazarlarından biri ve en çok tartışılan yazarlar listesinin de tepesinde yer alıyor. Da Vinci Şifresi ile yer yerinden oynamıştı ve bir anda Hristiyan dünyasının tepkisini üzerinde toplamıştı. Bilimsel araştırmalar, dini gerçekler ile birlikte gizemli bir polisiye gerilim hikayesi oluşturan yazar daha sonra Melekler ve Şeytanlar ve Kayıp Sembol ile bu başarısı devam ettirdi. Şimdi son eseri olan Cehennem romanı ile kendine ait tarzına devam ediyor ve bu kez Hristiyan dünyasındaki İnferno yani Cehennem kavramına el atıyor. Dan Brown'un eserlerini bu kadar mükemmel kılan unsur ise hikayelerini yoğun araştırmalar sonrasında gerçek olaylardan kurgulaması. Dini öğeleri araştırarak gizemli gerçeklere ulaşan ve bunlardan gizemli hikayeler oluşturan yazar Vatikan tarafından kara listeye alındı bile."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/cemile", "text": "Dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov'un 1958 yılında yayınlanan ve kimi kitap eleştirmenlerine göre Cengiz Aytmatov'un en güzel aşk romanı olan Cemile, birbirine açık iki gencin hikayesini üçüncü bir göz ile anlatıyor. Cemile çok güzel bir kızdır ve durumu iyi bir aileye gelin olarak gitmiştir. Cemile'nin kocası Sadık evlendikten kısa bir süre sonra savaş nedeni ile cepheye gitmek zorunda kalmıştır. Cemile evde Sadık'ın en küçük kardeşi ve kayınvalidesi ile birlikte kalmıştır. Hikaye de Sadık'ın küçük kardeşinin gözünden anlatılmaktadır. Cemile hiç şikayet etmeyen ve her şeye rağmen hayat dolu bir kızdır. Çocuk onu izlemekten ve ona hayran kalmaktan kendini alamaz. Bir anlamda hayatına anlam katıyordur Cemile. Hemen hemen tüm erkeklerin savaşa gitmesi nedeni ile savaş alanına erzak taşıma işi kadınlardan istenir fakat Cemile'nin kayınvalidesi buna karşı çıkar. Fakat Cemile, Sadık'ın kardeşini de yanına alıp bu işi yapabileceğini belirtince birlikte erzak taşımaya başlarlar. Bu sırada savaştan yaralı olarak dönmüş olan Daniyar da onlara yardım etmeye başlar. Danyar içine kapanık, kimse ile konuşmayan ve sürekli yalnız başına kalmayı tercih eden biridir. Cemile ise çevresindeki herkese hayat enerjisi veren biridir. İlk başlarda pek anlaşamazlar gibi durur fakat zamanla aralarında bir yakınlaşma başlar. Çocuk ilk olarak buna kızar fakat zamanla ikisine de hak vermeye başlar. Dahası onların bu saf birlikteliğinin resmini yapmak ister ve onları birlikte iken olduğu bir anı kağıda döker. Cemile'nin kocası savaşta yaralanmıştır ve hastaneye kaldırılmıştır. Artık onun geriye dönmesine az bir zaman kalmıştır ve bu hem Cemile'yi hem de Danyar'ı rahatsız eder. Danyar, Cemile'nin Sadık'ı tercih edeceğini düşünür fakat Cemile Danyar'a olan aşkını ilan eder ve onunla birlikte olmak istediğini söyler. Yazar bir sonraki gün dışarda otururken Danyar ve Cemile'yi birlikte kaçarken görür. Arkalarından koşar ve bağırır fakat hiç kimse onu duymaz. Sonunda dayanamayıp olduğu yerde kalıp ağlamaya başlar. O gün aslında kendisinin de Cemile'ye aşık olduğunu anlar. Bir taraftan Cemile ve Danyar için sevinirken diğer taraftan ilk aşkı olan Cemile'yi kaybetmenin acısını yaşar. Cemile'nin kocası köye dönünce ortalık karışır. Herkes Cemile ve Danyar'ı aramaya başlar fakat bulamazlar. Yazar ise sessizce hiç kimseye bir şey söylemeden olanları izler. Bir gün abisi Cemile ve Danyar'ı çizdiği resmi görür ve kardeşine çok sinirlenir. Yazar hiçbir şey söylemez ve içinden hep resim yapmak ister. Bir anlamda içindeki Cemile aşkını resim yaparak yatıştırmak ister. Sonunda resim eğitimi almaya başlar ve ressam olmaya doğru ilerler fakat ilk aşkı Cemile'yi hiç unutamaz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/cerrah", "text": "Polisiye romanların usta kalemlerinden Tess Gerritsen, Cerrah kitabı ile klasik polisiye romanlarına bir yenisini daha ekliyor. Vücutları bir cerrah tarafından kesilmiş gibi bulunan kurbanlar ve seri cinayete dönüşen olayları incelemek üzere görevli dedektifler olayların iki yıl önce işlenen cinayetlere benzediğini farkederler ve incelemelerini genişletirler. İki yıl önce kurbanlarını cerrah olarak kesen katil şans eseri kurbanı tarafından öldürülmüş ve kurban son anda kurtulmuştur. Olayların üzerinden iki yıl geçmiştir ve cinayetler tekrar başlamıştır. Cinayetlerde ortak olan tek şey cinayet biçimlerinin aynı olması değildir. 2 yıl önce son anda kurtulan kurbanın da kasaba da olmasıdır. Cerrah romanı normal bir polisiye roman. Cinayetlerde gizem ve yaratıcılıktan daha son tüyleri ürperten şekilde acımasızlık var. Dedektifler de normal ipuçlarını toplayarak katile ulaşıyorlar. Kitabı uzatan ise dedektiflerin gözden kaçırdıkları. Siz okurken basbas bağıyorsunuz fakat nedense onlar görmüyor. Özellikle iki yıl önceki cinayette kaçan detay normal bir dedektifin yapacağı bir hata değil. Kullanılmış üç bardak varken orada sadece iki kişi olduğunu varsaymak akla pek sığmıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/cesur-yeni-dunya", "text": "Cesur Yeni Dünya kitabına ilk başladığımda birçok değişik terim olduğu için zor okunacağını düşünmüştüm fakat beklediğimin tam aksine çok kısa sürede bitirdim ve yazarın hayal gücüne, bakış açısına hayran kaldım. Bilim kurgu kategorisinin en kült eserlerinden biri. Aldous Huxley'in distopyası F.S 632 yılında geçiyor. Burada bahsi geçen Ford, T modeli ve seri üretimi bulmasıyla ünlü Henry Ford'tur. Ford adeta ilahlaştırılmış ve tanrı gibi görülmüştür. Aile ve ebeveynlik kavramlarının olmadığı bu ütopyada anne ve baba terimleri müstehcen ve yüz kızartıcı bir şey olarak görülmektedir. Çiftleşme olarak doğum barbarca görülmektedir. Bu nedenle Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi de döllenme şeklinde bebekler dünyaya getiriliyor. Daha doğmadan kaderleri belli olan bu bebekler sınıflara ayrılıyor. Epsilon, Gama, Delta, Alfa gibi isimleri olan sınıflara göre karakter ve kişilik özellikleri daha doğmadan belirleniyor. Örneğin bazı bebekler tropik bölgelerde yaşayacak, bazıları klora ve kurşuna dayanıklı kimya işçileri olacak bazıları ise duyusal film üreticileri olacaklardır. Buradaki amaçsa şöyle tanımlanıyor; Tüm şartlandırılmaların amacı budur: insanlara kaçınılmaz yazgılarını sevdirmek. Çok katı kast sisteminin geçerli olduğu bu yeni dünya sisteminde sınıflara göre giyim, düşünce, istekler bile farklı olmak zorunda. Örneğin epsilon alt sınıf olsa bile onlara uykularında bir epsilon oldukları için mutlu olmaları öğütleniyor. Yeni Dünya Sistemindeki en önemli noktalardan biri ise Hipnopedya yani uykuda öğrenme. Bebeklere uykularında birçok şey öğretiliyor. Sınıflarının özellikleri, tüketimin önemliliği bir şey eski veya yıpranmışsa ona yama yapma at ve yenisini al- böylece tüketim özendiriliyor. Ayrıca Herkes herkes içindir ve Herkes mutludur. Bu gibi şeyler uykuda saatlerce öğretiliyor ve bebeklerin bilincine yerleşiyor. Tek eşlilik yok ve birden çok kişiyle olunması daha normal görülüyor. Güçlü duyguların olması istenmiyor. Bu nedenle de aşk, evlilik gibi kavramlar yoktur bu dünyada. Kişilerin rahatlaması için soma adı veriler gram şeklinde haplar var. Uyuşturucudan farkı ise size kısa süreli veya 1 haftaya kadar uzayacak şekilde tatile çıkmış hissi yaratıyor ve hapın etkisi geçtiğinde hasta olmuyor veya kötü hissetmiyorsunuz. Bu haplar yöneticiler tarafından herkese hediye olarak dağıtılıyor. Eski dünyadan farklı olarak hasta olmak, yaşlılık, şişmanlama vs gibi insan özellikleri yok. Çünkü sürekli olarak bunların engellenmesi için ilaçlar ve uygulama odaları oluyor. Yeni Dünya Cemaat, Özdeşlik ve İstikrar kurallarına dayalı. Bireyin düşünmesi istenmiyor. Hatta birey olmak biri olmak- bile istenmiyor. Çünkü bu bir istikrarsızlık örneği olarak görülüyor. Fakat bu dünyanın karşısında birde diğer taraf diye geçen Ayrıkbölge de yaşayan yerliler vardır. Burada bahsedilen hiç bir uygarlık örneği yoktur. Her şey eski sisteme göredir. Tek eşlilik, ebeveynlik, çocuk doğurma, hastalık, yaşlılık, tanrı inancı gibi birçok şey burada vardır. Alfa artı sınıfından olan Bernard ve Lenina bir gün bu bölgeye geliyorlar ve burada John ve annesi Linda ile tanışıyorlar. Bernard bu iki vahşi yi Londra Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi'ne deney amacıyla götürüyor ve denetçi Mustafa Mond 'a sunuyor. Onlarda John'un uygarlığa uyup uyamayacağını test etmeye başlıyorlar. Fakat vahşi bu sınırsız uygarlıkları hiç benimseyemiyor ve gerçek duygulara, acı çekmeye, zorluklar yaşamaya ihtiyacı olduğunu söylüyor ve oradan kaçıp inzivaya çekiliyor. Kitapta geçen bir konuşma ise bu iki dünya arasındaki farkı çok iyi şekilde anlatıyor: Ne oldu John, hasta mısınız? Hayır uygarlık yedim. Cesur Yeni Dünya Kitap Özeti Romanımız Ford'dan sonra 632 yılında başlıyor. Artık insanlar şuan ki yaşamımızdan çok farklı bir yerdeler, toplumdaki herkes mutlu, hiçbir sorun yaşanmıyor, teknoloji son derece gelişmiş durumda. Bunlarla birlikte kimsenin annesi, babası ya da sevgilisi olmasına izin verilmiyor. Aksine bu çok büyük bir ayıp olarak görülüyor. Toplumun yeni bireyleri olan çocuklar ise teknolojinin gelişmişliği sayesinde tüplerde üretiliyor. Hepsi daha tüplerdeyken beşe ayrılıyor: Alfalar, betalar, gamalar, deltalar ve epsilonlar. Toplumun en yüksek rütbelerini Alfalar oluştururken en düşük rütbelere sahip olan ise epsilonlar oluyor. Çocuklar, daha çok küçükken bazı şartlandırmalara maruz kalmakla birlikte kitaplardan ve doğadan nefret etmeleri sağlanıyor. Ardından daha çok tüketimin ön planda olduğu alışkanlıklara yönlendiriliyorlar. Şartlandırılmalarına bağlı olarak da herkes bulunduğu sistemde mutlu bu yüzden kimse bir üst katmana çıkmak gibi bir çaba göstermiyor. Bu sayede toplumda istikrar sağlanmış oluyor. Ama bu toplumda bile bazı zamanlar aykırı düşünen insanlar oluyor. Burada devreye soma denilen bir hap giriyor. İnsanlar bu hapı kullandıktan sonra eski mutluluklarına geri dönüyor. Bir diğer yandan bu dünyanın tam tersi Vahşi ayrı dünya olarak adlandırdıkları bir yerde var. Bu ülke ile çok nadir bağlantı kuruyorlar. Cahil bir toplum olduklarını her seferinde belirtmekten de geri durmuyorlar. Vahşi dünyadaki insanlar cesur yeni dünyanın aksine her şeyde özgürler ama sefalet ve kötülük içerisinde yaşamaktalar..... Cesur yeni dünyada yaşayan Bernard Max adlı karakterimiz, toplumun üst tabakalarında yaşayan ama bu sistemi sorgulayanlardan biri. Bunu gizli gizli de yapsa, kendini bu konuda suçlu da hissetse asla bu fikirleri kafasından atamıyor. Tüm bu fikirler aklında dolaşırken vahşi dünyaya tatile gitme fırsatı yakalıyor ve yanına Lenina adlı kızı da alarak yola koyuluyor. Hükümet, bazen diğer taraftan kurtulmak isteyen insanların cesur yeni dünya'ya gelmelerine izin veriyor. Bunun aynısını uygulamak isteyen Bernard Marx, gittiği vahşi ülkede daha önce cesur dünyada yaşayan ve vahşi dünyaya seyahat ettiği sırada orada unutulan Linda ile karşılaşıyor. Kadın kendini almaya gelen kimse olmayınca bu dünyaya uyum sağlamak zorunda kalıyor. Vahşi dünyadaki diğer insanlar gibi bir çocuğu olduğunu söylüyor. Bunu şaşkınlıkla karşılayan Bernard ve Lenina, Lindayı oğlu John ile birlikte yanlarında götürmek istediklerini ifade ediyorlar. Linda teklifi hemen kabul ediyor. John annesinin aksine tereddüt etse de Leninaya aşık olmasıyla birlikte teklifi kabul etmek zorunda kalıyor... Cesur yeni dünyada Linda çok zorlanmasa da John bu modern dünyanın tahmin ettiğinden çok daha farklı olduğunu kısa zamanda anlıyor. İnsanların hepsi bir kalıba sığdırılmış durumda, kimse kitaplarla ya da sanatla ilgilenmiyor hatta en sevdiği yazar olan William Shakespeare bile yasaklanmış durumda. İnsanlar kendi irade ve özgürlüklerine sahip değiller buna rağmen asla şikayetçi de olmuyorlar. Tüm bunlardan sıkılmışken Lenina'ya tutunmak isteyen John , ona aşkını ilan ediyor. Fakat John'un aşkı Leninadan çok daha farklı algılaması onu tamamen hayal kırıklığına uğratıyor. Eski yaşamındaki gibi Lenina ile evlenmek istediğini ifade eden John bu sözlerin Lenina için hiçbir anlam ifade etmediğinin farkına varıdığında bu dünyaya dair olan son umutları da bir anda yerini karamsarlığa bırakıyor. Tüm bu yaşananların ardından bir de annesinin ölüm haberini alan John her şeyini kaybediyor. Kendini toplumdan soyutlayarak tamamen içine kapanıyor. Herkesten uzak bir yerde yaşamaya karar veriyor. Fakat Cesur yeni dünyada yaşayan insanlar için bu da çok garip geliyor onu asla yalnız bırakmıyorlar. Bir deney faresiymiş gibi yaptığı her hareketi incelemeye ve onu yargılamaya devam ediyorlar. Hatta bir hayvanat bahçesindelermiş gibi onu beslemeye çalışanlar bile oluyor. Bunlarla birlikte artık dayanamayan John yaşamına son veriyor. DEĞERLENDİRME: Cesur yeni dünya Aldous Huxley'in ilk okuduğum kitabı. Çoğu insan bu kitabın distopya mı yoksa ütopya mı olduğuna karar vermemesi bakımından bende nasıl adlandıracağımı bilmiyorum. Buna herkesin kendi karar vermesi gerektiğini düşünüyorum. Diğer yandan değerlendirmem gerekirse, bilimkurguyu çok sevmeyen biri olmama rağmen cesur yeni dünyanın beni çok etkiledi. Yıllar önce yazılmış bir eser ama emin olun günümüzden hala büyük izler taşıyor. Ayrıca bilimkurgu türünün adeta başyapıtlarından biri olması ve birçok kitabın da bizzat cesur yeni dünyadan etkilenmesi size büyük bir bakış açısı kazandıracaktır. Okuduktan sonra birkaç kez daha okumak isteyeceğiniz bir kitap olacağını düşünüyorum."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/cetin-ceviz-ve-cetonya", "text": "Sinan Yaşar'ın yazdığı Çetin Ceviz ve Çetonya, şimdilik dört kitaptan oluşan Çetin Ceviz serisinin son kitabı. İlk kez 2022 yılında Fom Kitap tarafından basılan kitap, \"Sıra Dışı Bir Uzay Hikayesi\" alt başlığına sahip. 8 yaş ve üzeri okurlara hitap eden çocuk kitabı, Büşra Çakmak'ın çizdiği rengarenk resimlerle süslü. Uzay temasıyla çocukların ilgisini çekmeyi başaran kitap, 9 bölüme ayrılan 63 sayfadan oluşuyor. Kitabın pek çok sayfasını süsleyen birbirinden sevimli çizimler ve her bir bölümün başında yer alan ilginç bilgiler, okuma deneyimini çok daha keyifli hale getiriyor. Göz yormayan yazı tipi ve ideal yazı boyutu sayesinde çocukların kolaylıkla okuyabileceği kitap, yetişkinlerin de sıkılmadan okuyabileceği merak uyandıran bir kurguya sahip. Okurlara kitap hakkında ipuçları veren bölüm başlıkları ise sırasıyla şu şekilde: Derin Karanlık Karanlıktan Aydınlığa Yıldızların Uzaklığı İlk Durak Dumon Bazen Uçar, Bazen Sürünürsün Burada Her Şey Mümkün Son Durakta Küçük Ama Büyük Kaza Sana Şöyle Bir Yukarıdan Baktım Aziz Dünya Yaşamadan Yaşlanmak Çetin Ceviz ve Çetonya Özeti Hikaye, Çetin Ceviz'in kardeşi hasta olduğu için tek başına bisikletle dolaşmaya çıktığı bir gün yaşadıklarını anlatmasıyla başlıyor. Her zaman kullandığı yolu değil de başka bir yolu tercih eden Çetin, önüne çıkan kaplumbağaya çarpmamak için aniden frene basınca ıslak toprak yüzünden kayıp bisikletten düşüyor. Daha sonra kaplumbağayı korunaklı bir yere kaldırıyor ve tam bu sırada bastıran yağmurdan korunmak için yakınlardaki mağaraya giriyor. Mağaraya girmesiyle de kendisini tehlikeli bir maceranın ortasında buluyor. Neyse ki azmi ve cesareti sayesinde içi hızla su dolan mağaradan çıkmayı başarıyor ve Geyikli kasabası sakinlerinin de yardımıyla güvenle evine varıyor. Bu ilginç ve bir o kadar da tehlikeli maceradan bir süre sonra Çetin, dedesiyle uzayda yolculuğa çıkma fırsatı yakalıyor. Dedesinin Dünya'ya benzediğini düşündüğü için araştırmak istediği dört gezegene birlikte gidiyorlar. İlk gittikleri gezegen Dumon oluyor. Dumon'dan su, toprak ve bitki örnekleri alıp dönüş yoluna geçmek üzerelerken bir anda hava değişiyor ve dede-torun karlar altında kalıyor. Neyse ki kısa süre sonra karlar eriyor ve kurtuluyorlar. Böylece Dumon'da mevsimlerin çok hızlı bir şekilde değiştiğini anlıyor ve Dumon'un insanların yaşaması için pek de uygun bir yer olmadığına karar veriyorlar. Dumon'dan sonra çok sıcak olan ve tamamen kayalıklardan oluşan Simurg gezegenine varıyorlar. Bu gezegende de yer çekimiyle ilgili sorunlar olduğunu fark ediyor ve yer çekimine bağlı bazı tehlikeler atlattıktan sonra kayaç örnekleri alıp diğer gezegene doğru yola koyuluyorlar. Gittikleri üçüncü gezegen ise Dünya'ya en çok benzeyen gezegen oluyor ve Çetin bu gezegene Çetonya adını verip bir fidan dikiyor. Hatta Çetonya'dan ayrılırken bir de geyik görmüş gibi hissediyor. Çetonya'dan sonra ise sularla kaplı bir gezegene gidiyorlar. Çetin bu gezegene ise \"sutopu\"nun tersten okunuşu olan Upotus adını veriyor. Çetin ile dedesi, Upotus'ta bir kara delik tarafından yutulma tehlikesi atlatıyor. Bu tehlikenin ardından bu gezegende daha fazla oyalanmamaları gerektiğini anlayıp Dünya'ya dönmek için yola çıkıyorlar. Dönüş yolunda dedesi Çetin'e bir sürpriz yapmak istiyor ve böylece Dünya'ya inişlerini paraşütle gerçekleştiriyorlar. Dünya'da kendilerini bekleyen asıl sürprizi görünce ise ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Çünkü Dünya'nın bıraktıkları gibi kalmadığını görüyorlar. Kısa süre sonra etraflarındaki her şey birer birer silikleşmeye başlıyor ve dede-torun hızlıca zamanda yolculuk yapmalarını sağlayan çınar ağacının içine giriyorlar. Gözlerini açtıklarında ise yeniden Upotus'ta olduklarını görüyorlar ve biraz önce kara delik tarafından çekilmelerine bağlı bir boyut değişimi yaşadıklarını anlıyorlar. Upotus'ta daha fazla vakit kaybetmeden Dünya'ya dönüyorlar ve eski hayatlarına devam ediyorlar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/cetin-ceviz-ve-gozluklu-cocuk", "text": "Sinan Yaşar'ın kaleme aldığı Çetin Ceviz ve Gözlüklü Çocuk, Çetin Ceviz serisinin üçüncü kitabı. Serinin en uzun maceralarından biri olan eser, kısa kısa bölümlere ayrılan 94 sayfadan oluşuyor. Sıra Dışı Bir Kardeşlik Hikayesi alt başlığıyla ilk kez 2020 yılında Fom Kitap tarafından yayımlanan kitap; Çetin Ceviz ile arkadaşı Mucide, dedesi Metin Bey ve ikinci kitabın sonlarında karşılaştıkları gözlüklü çocuğun birlikte yaşadıkları çeşitli maceraları konu alıyor. Yazarın okumayı seven tüm çocuklara ithaf ettiği eser, Büşra Çakmak'ın çizdiği birbirinden güzel resimlerle süsleniyor. Rengarenk resimlerle çok daha eğlenceli bir hal alan kitap, özellikle küçük yaştaki okurlara bilim sevgisi ve merak duygusu aşılamayı hedefliyor. 6 yaş ve üzeri okurlara hitap eden kitabın her bir bölümünün başında hayvanlar aleminden gezegenlere kadar pek çok konuda birbirinden ilginç bilgiler yer alıyor. Bölüm başlarındaki bu kısa bilgiler, ilgili bölüme dair ipuçları vererek okurların merakının artmasını sağlarken genel kültürlerinin gelişmesine de destek oluyor. Kitapta yer alan 12 bölümün başlıkları ise sırasıyla şöyle: Alabora Olmak İz Sürmek Başkalarının Acısı Yolculuk Mutluluğun Resmi Macera Başlıyor Çöl Fareleri Gözlüklü Çocuk Yerin Dibine Yolculuk Kardeş mi? Bir Yıl Sonra Yeni Bir Dünyaya Merhaba Çetin Ceviz ve Gözlüklü Çocuk Özeti Hikaye, arkadaşı Mucide'nin hastalığı yeniden ortaya çıktığı ve dedesiyle yaptığı uyku gözlüğü çalındığı için morali çok bozuk olan Çetin'in uyku gözlüğünü çalan kişiyi bulmasına yarayacak bir ipucu fark etmesiyle başlıyor. Böylece ipucunu bulduğu günün ertesinde Çetin, bulduğu ipucunun yani hırsızın bahçedeki çamurlu bölgede kalan ayak izinin peşine düşüyor. Ayak izinden yola çıkarak kasabada hırsızı aramaya başladığı günün sabahında hastalığının tedavisi için İstanbul'a giden Mucide ile de vedalaşıyor. Üç gün boyunca kasabadaki insanların ayakkabılarını büyük bir dikkatle inceleyen Çetin, sonunda ayakkabı boyacısı sayesinde hırsızı buluyor ve gizlice evine kadar takip ediyor. Hırsızın evini öğrendikten sonra ise kendi evine dönerek olan biteni anne-babasıyla dedesine anlatıyor. Çetin'in dedesi duruma el koyuyor ve kötü bir insan olmadığını düşündüğü hırsızla görüşüyor. Böylece zavallı adamın annesinin rahatsızlığından dolayı uyku gözlüğünü çaldığını ve uykusuzluk hastalığı yüzünden aylardır uyuyamayan yaşlı kadının uyku gözlüğü sayesinde uyuyabildiğini öğreniyor. Maddi durumu pek iyi olmayan ve hem hasta hem yaşlı annesiyle küçük çocuğuna tek başına bakmak zorunda olan adamın durumuna çok üzülüyor ve yaptığından pişman olduğunu da anladığı için adamı şikayet etmekten vazgeçip uyku gözlüğünü geri alarak eve dönüyor. Bu olaydan 3-4 gün sonra Çetin ve dedesi uyku gözlüğünü de yanlarına alıp TÜBİTAK'ın düzenlediği ödül törenine katılmak için İstanbul'a gidiyorlar. Ödül töreni için İstanbul'a gitmişken Mucide'yi de ziyaret ediyorlar ve durumunun iyiye gittiğini öğrenerek seviniyorlar. Birkaç gün daha İstanbul'da kaldıktan sonra ise Geyikli'ye dönüyorlar. İstanbul'dan döndükten bir süre sonra okullar açılıyor ve Çetin aynı sınıfa kaydolduğu arkadaşı Mucide yanında yokken 5. sınıfa başlıyor. Okullar açıldıktan iki ay sonra ise sürpriz bir şekilde arkadaşı Mucide'ye kavuşuyor. Mucide'nin tamamen iyileşip kasabaya dönmesiyle asıl macera başlıyor. Çetinler gözlüklü çocuğu bulmak için zaman yolculuğuna çıkacakken gözlüklü çocuk gelip onları buluyor. Böylece gözlüklü çocuğun Dünya İşçileri adına sahip özel bir topluluğun bir parçası olduğunu ve geçmişe nasıl yolculuk yaptıklarını öğrenmek için kendilerini bulduğunu anlıyorlar. Ayrıca kendileriyle görüşmesinin yasak olduğunu ve bu yüzden cezalandırılacağını da öğreniyorlar. Gözlüklü çocukla görüştükten sonra da Çetin'in dedesine lazım olan bir maddeyi almak için çöle yolculuk yapıyorlar. Epey tehlikeli geçen çöl macerasını gözlüklü çocuk sayesinde sıkıntısız bir şekilde atlatıyorlar. Çöl macerasından bir süre sonra gözlüklü çocuk yeniden karşılarına çıkıyor. Böylece gözlüklü çocuğu içine düştüğü zor durumdan kurtarmak için hep birlikte Dünya İşçileri'nin merkezine gidip yetkililerle görüşüyorlar. Bu görüşmenin sonucunda gözlüklü çocuk, diğer insanlarla konuşarak kuralları çiğnemesinin bedelini ödüyor ve Dünya İşçileri arasından ayrılmak zorunda kalıyor. Bu duruma çok ama çok üzülse de yeni ailesi sayesinde üzüntüsünü giderip yeni hayatına alışmaya çalışıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ceyiz", "text": "Kişisel gelişim, çocuk gelişimi, psikoloji ve çocuk kitaplarıyla tanınan Hatice Kübra Tongar bu kez yetişkinlere yönelik bir hikaye kitabıyla okurlarının karşısına çıkıyor. Yazarın kendi hikayesine de yer verdiği Çeyiz kitabı, içindeki hikayelerden birinin ismini taşıyor. 2022 yılında Hayykitap tarafından yayımlanan eser, yayınevinin Edebiyat dizisinde yer alıyor. Kitabın editörü Canan Öztürk. Kitaba katkıda bulunanlar Elif Karakuş ve Ayşe Çetintaş. Kitabın kapak tasarımı ise Erdi Demir'e ait. Kitap; kapağındaki çeyiz sandığı, anne-kız silüeti ve \"Anneler bazen kederlerini koyar kızlarının çeyizine, bazen de kaderlerini...\" cümlesiyle içindeki hikayelere dair ipucu veriyor. Kitaptaki tüm hikayeler farklı yaşamlara sahip kadınların eşleri ve aileleri yüzünden yaşadıklarını konu alıyor. Hikayelerin pek çoğu epey hüzünlü olsa da birkaçı okuru gülümsetecek detaylar da barındırıyor. 175 sayfadan oluşan kitapta birbirinden farklı konulara sahip 12 hikaye bulunuyor. Kitaptaki hikayelerin isimleri: Eşek Babama Duyurun Çeşmesi Günah Keçisi Tanık Yappıştır Çeyiz İsmini Vermek İstemeyen Dinleyici Kırık Cam Afiyet Olsun Gelincik Çiçeği Suskunlar Evi Soğan Çeyiz Özeti Eşek adlı ilk hikaye üç çocuklu bir ailenin son kızı olan Songül'ün önce ailesi sonra da kocası tarafından maruz bırakıldığı değersizlik hissinden nasıl kurtulduğunu anlatıyor. Bir türlü yaranamadığı ailesinden kurtulmanın yolunun evlilikten geçtiğini sanan genç kadın, kocası yüzünden intihar ediyor. Neyse ki ölümle burun buruna gelse de yeniden yaşama tutunuyor ve komşusu Perihan Abla sayesinde hem kendisi hem çocukları için yeni bir hayat kurmayı başarıyor. Babama Duyurun Çeşmesi, dört çocuk annesi olan Rizeli Aysel'in hikayesi. Aysel, bayram tatilinde eşi ve çocuklarıyla Rize'ye ailesini ziyarete gidiyor. Bu ziyaret sırasında yıllar önce eşiyle tanışmalarına vesile olan çeşmenin adını fark ediyor ve bundan çok etkileniyor. Çeşmenin adı Aysel'in çocukluktan gelen kendini babasına kanıtlama arzusuyla yüzleşmesini sağlıyor. Böylece Aysel önce kendisiyle sonra da babasıyla hesaplaşıyor. Kız çocuklarını sevmeyen babasına yaranmak için kız değil de erkek gibi geçirdiği çocukluğuyla barışan Aysel, eşi ve çocuklarıyla daha mutlu bir şekilde hayatına devam ediyor. \"İsmini Vermek İstemeyen Dinleyici\" Mürüvvet Neşelisoy'un kızı olan başkahramanın annesi sayesinde hayallerine nasıl kavuştuğunu anlatıyor. Küçüklüğünden beri sunucu olmak isteyen başkahraman, annesinin yönlendirmesiyle bir radyoda sekreter olarak çalışmaya başlıyor. Ama radyoda kendi işinden çok teknik masa bölümü ilgisini çekiyor. Bir gün teknik masadaki kişinin hastalanması sonucunda kısa bir süreliğine de olsa teknik masaya geçiyor. Bu sırada pek çok kadının radyodaki programlara ismini vermek istemeyen dinleyici olarak katıldıklarını fark ediyor ve bu kadınların her biri için bir hikaye yazıyor. Teknik masadaki eleman iyileşip işinin başına gelince kendisinin yeniden sekreterliğe dönmesi gerekiyor. Ancak o, elindeki hikayeleri radyonun genel yayın yönetmenine götürüp bu hikayelerle bir radyo programı yapmak istediğini söylüyor. Genel yayın yönetmeninin bu teklifi kabul etmesiyle önce radyo programcısı oluyor. Bir süre sonra da bir televizyon kanalından teklif alıp hayalindeki işe kavuşuyor. \"Afiyet Olsun\" eşinin kendisini aldattığını sanan ve bu yüzden de ondan boşanmak isteyen ancak boşanma sürecinde önce kendi kendini yıpratıp sonra da iyileştiren Zeynep'in hikayesini konu alıyor. Boşanma davası hakim tarafından ertelenen Zeynep, kızını da alıp memleketi Bitlis'e gidiyor. Memleketinde kimsesi kalmamış olsa da doğduğu evde anne ve babasından kalan eşyalarla avunmaya çalışıyor. Bu sırada babasının vefatından sonra henüz kendisi minicik bir bebekken annesinin tuttuğu günlüğü buluyor. Bu günlük sayesinde annesinin çektiği acıları öğreniyor ve bunları en yakın arkadaşı olarak gördüğü eşiyle paylaşmak istiyor. Acı hatıralar sayesinde öfkesi biraz da olsa dinip eşiyle görüşünce aslında onun kendisini aldatmadığını öğreniyor. Böylece hem eşiyle barışıyor hem geçmişinden gelen acılarla yüzleşiyor. Yazarın kendi hikayesi olan Soğan; dış kabuk, iç kabuk, cücük ve kü/cücük bir misafir başlıklarından oluşuyor. Hikaye, yazar 33 yaşındayken Kabe'de başlayan ve yazarın panik atak rahatsızlığının ortaya çıkmasıyla derinleşen iç yolculuğunu konu alıyor. Yazar, kendi hikayesini kaleme alarak hayatının bir döneminde yaşadığı panik atak rahatsızlığını ve bu rahatsızlıktan kurtulma sürecini samimi bir şekilde okurlarıyla paylaşıyor. İç sesi sayesinde bebeklikten gelen yaralarıyla nasıl yüzleştiğini ve kızı dünyaya gelmeden önce kendi kendini iyileştirdiğini anlatıyor. Kitabın en sonunda ise yazarın son söz niyetine kızı Meva için yazdığı satırlar yer alıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/charlienin-cikolata-fabrikasi", "text": "İnsanlar her zaman ne olursa ve ne yaparsa onun karşılığını alırlar. Tıpkı Charlie Bucket gibi. Charlie Bucket, iki dedesi, iki ninesi, anne ve babasıyla sadece iki odası olan bir kulübede yaşıyordu. Çok yoksullardı. Nitekim hiçbir zaman yemek esnasında ikinci tabağı yiyemeyen bir geniş aileden bahsediyoruz. Charlie daha çocuktu ve çocuk olmasına rağmen yılda sadece bir kez, doğum günlerinde çikolata yiyebiliyordu. Çünkü imkanları buna olanak sağlayabiliyordu ancak. Charlie ise yılda sadece bir kez yiyebildiği çikolatayı ısırıp ısırıp yiyerek onu bir ayda bitiriyordu. O bu kadar uslu ve terbiyeli bir çocukken her şeyden mahrum bırakılması üzücü bir durum. Her gece dedeleri ve ninelerinin yanında gidip onlardan hikaye dinleyen Charlie bir gece de yaşadığı kasabada bulunan Çikolata Fabrikası'nın sahibi Bay Willy Wonka'nın hikayesini dinlemek ister. Kasabasında bulunan o Çikolata Fabrikası'na dünya tarafından oldukça büyük bir ilgi vardı. Zira Bay Willy Wonka dünyanın en muhteşem ve enfes çikolatalarını üretiyordu. Ürettiği çikolatalarının yanında, çikolatalar hakkında olağanüstü mucizeleri de vardı. Örneğin soğuk havadan yenen sıcak çikolatalı dondurma gibi. Charlie o Fabrika ve Bay Willy Wonka'ya çok büyük bir ilgi duyuyordu. Dedelerinden de Bay Willy Wonka hakkında çok şey öğrenmişti. Mesela neden on yıldan beri Fabrika'nın çalışmasına rağmen içeri giren veya çıkanının olmamasının nedenleri gibi. Bay Willy Wonka meşhur çikolatalarıyla tanınıyordu. Herkes onun çikolatalarına o kadar hayrandı ki bir gün Prens Prandichorry, Bay Willy Wonka'dan her şey çikolatadan yapılma saray istemiş. Öyle ki yapılan sarayda musluklardan bile çikolata akıyormuş. Gerçi güneş ışınları karşısında pek şansı olmayan Çikolata sarayının bir gece ansızın eriyerek, çikolata gölüne dönüştüğü herkesçe tarafından bilinir. Bay Willy Wonka'nın çok büyük rakipleri vardır. Bu rakipler Bay Willy Wonka'nın fabrikasına casus gönderip, çikolatanın sırlarını keşfetmeye bile göndermişlerdir ki başaralı da olmuşturlar. Bunun üzerine sırlarının açığa çıkmasından kaynaklanan büyük bir zararlar, Bay Willy Wonka nankör ve kendilerine bile saygıları olmayan insanlarla çalışmak istemediğinden Çikolata Fabrikası'nı kapatır. Uzun bir süre fabrikanın dev kapıları zincirli bir halde kalmıştır. Ardından bir gün kasabadakiler bakar ki fabrikanın bacası tütüyor. Ama hala kapılar kapalı ve içeri kimsenin girip çıktığını da gören olmamıştır. Kasaba biraz şüphelense de Bay Willy Wonka ünlü çikolatalarının imalatına yeniden başlamış ve yeni sırlarının yayılmaması için hiçbir insanla konuşup iletişimde bulunmamıştır. Aradan geçen uzun zamanlardan sonra Bay Willy Wonka gazete de bir ilan verir. Ürettiği çikolatalarının sadece beşinin için altın kaplatmıştır ve o beş çikolatayı dünyanın, kendisinin bile bilmediği farklı herhangi bir yere göndermiştir. Ve o beş altın kaplamalı çikolataları bulan beş çocuğu kimsenin girmediği Çikolata Fabrikası'nda bir gün boyunca gezdirip, sırlarını paylaştıktan sonra o çocuklara bir ömür boyunca yetecek kadar çikolata vermeyi ödül olarak belirlemiştir. Yanında da ufak sürprizler daha vardı elbette. İlk bileti Augustus Gloop adlı şişko bir çocuk bulmuştu. İkinci bileti Veruca Sat, üçüncüsünü; Violet Beauregarde ve dördüncüsünü ise Mike Teavee bulmuştur. Son bilet ise Fabrika ziyaretinden bir gün önce bulunmuştur. O son bileti bulan ise Charlie Bucket'dı. Ama o bileti bulalı hiç de kolay olmamıştı. Charlie haricinde diğer tüm çocuklar o kadar zengindi ki bulundukları şehirde ki marketlerden Wonka çikolatalarının hepsini toplatmışlardı. Charlie ise ilk şansını doğum gününde alınan çikolatasında denemişti. Ama bulamamıştı. Bir kabanı olamayacak kadar fakir olan Charlie, bir gün karların altında para bulur. O para ile bir kez daha şansını denemek isteyen Charlie üçüncü denemesinde altın çikolatayı buluştu. Kendisi ailesi herkes hem şaşkın hem de onunla gurur duyuyorlardı. Büyük gün gelip çattığında Charlie ve diğer dört çocuk dünyanın en muhteşem çikolatalarının üretildiği fabrika da geziye çıktıklarında hepsi birer birer yaptıkları kibir, söz dinlemezlik ve şımarıklardan dolayı elendiler geriye bir tek Charlie ve dedesi Joe dede kalmıştı. Ve işte her yaptıklarımızın bir ödülün var olduğunun ispatı. Charlie'nin diğer çocuklardan bir üstünlüğünün olmamasının yanı sıra eksikleri bile vardı ama Bay Willy Wonka Çikolata Fabrikası'nı Charlie'ye devretmeyi seçmişti. Aslında o seçmemişti, Charlie kendi kazanmıştı. Bu gezi çok büyük bir sınavdı. Ve sınavı geçebilen tek kişi Charlie olmuştu."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ci", "text": "Azra Kohen... İstanbul Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema ile Ottawa Üniversitesi Üçüncü Dünya ülkelerine yardım ekonomisi bölümlerinden mezun çiçeği burnunda bir yazar. Okuyucuya içsel yolculuğun kapılarını açan üçlemesi Fi, Çi, Pi'in ikinci durağı Çi'dir. Sabrın için minnettarım, diye başlıyor kitap ve şöyle devam ediyor: \"Bilgisayarımın bir köşesinde, bürokrasi hapishanesinde bekleyen Çi'yi sana ulaştırabilmek için vazgeçmemecesine savaştığımı ve seninle kurduğum bu bağın, senin varlığının, benim için çok değerli olduğunu bilmelisin. Aynı kaynaktan geldiklerimizle buluşmanın, hayatı değil sistemi yaşadığımızı anlamanın, bir parazit gibi tükettiğimiz bu gezegende kurulmuş bu lanetli sistemi aşmanın, gerekeni yapmak için uyanmanın zamanı yakın. Çi'nin satır aralarında pusuya yatmış anlamların sana ulaşması dileğiyle kocaman sarılıyorum sana, kendimden bir parçayı kucaklarcasına. Beynimizi bilgiyle yıkamanın zamanı geldi.\" Ve Fi'den kaldığı yerden devam ediyor. Can Manay en sonunda amacına ulaşır ve Duru'nun aklını çeler. Duru artık Can Manay'ın evinde yaşamaktadır. Sapkınlık derecesinde sevgilisine bağımlıdır. Öyle bir an gelir ki hiç kimseye sevgilisini göstermek istemez. Dans etmemesi için önüne bir sürü engeller koyar. Duru dans seçmelerine gittiği zaman, hiçbir şekilde gruba kabul edilmez. Dansıyla insanları büyüleyen Duru bu konuya bir anlam veremez. Çünkü Can Manay önceden ayarlayarak gruba katılmaması için talimat vermiştir. Tabi ki Duru'nun bu durumdan haberi yoktur. Bir de aşırı şekilde cinsel bağımlılık oluşmuştur. He dakika her saniye Duru ile çiftleşmek istemektedir. Önceleri Deniz'in umursamazlığından sıkılan Duru'nun bu ilgi hoşuna gider. Fakat sonra bu durumdan sıkılmaya başlar, kendini hapishanede gibi hissetmektedir. Önceleri Deniz'in bu durumdan haberi olduğunu ve umursamadığını düşünür. Fakat şans eseri Can Manay'ın evinde Duru'nun evinin bahçesini gözetlemek için yaptırdığı elektronik düzeni görür. Eski kayıtlardan Can Manay'ın evine gittiği gecenin kayıtlarını bulur. Deniz bahçede yere yığılmış ve çaresiz bir biçimde ağlamaktadır. Duru'yu aramış, fakat bulamamıştır. Aşık olduğu kadını bulamayınca korkmuş ve kendini çok zavallı hissetmektedir. Bu görüntü tek kelimeyle Duru'nun kabini parçalar. Artık pişman olmanın vakti gelmiştir. Can Manay'dan o kadar çok nefret eder ki ona gereken cezayı verecektir. Can Manay ise Duru'nun bu tavırlarından dolayı o kadar çok kendini kaybeder ki eski hastalığı nüksetmeye başlar. Çok yakın olduğu doktoru ve arkadaşı Eti'nin uyarılarına rağmen kendine gelemez. Çiçek'te yaptığı hatayı yine Duru'da da tekrarlıyordur. Can Manay bu durumdan kurtulacak mıdır? Televizyonda bir magazin programında Duru ile Can Manay'ı gören Deniz o kadar çok bunalıma girer ki, artık şehirde yapılacak bir şey kalmadığına kanaat getirir ve bir köye yerleşir. Artık köyde bir işçidir. Karın tokluğuna çalışır, hiçbir şekilde para istemez. Sadece çocuklarla konuşur. Yetişkinlerle konuşmaz. Köyün imamının bir vaazında cevap verdiğinde midesi bulanır. Yetişkinlerden bu kadar çok nefret ediyordur. Fakat elinde öyle güçlü bir müzik yeteneği vardır ki dünyayı tek başına değiştirme kapasitesine sahiptir. Ama nasıl? Çıkardığı ve çok güvendiği Darbe dergisi ile yine sansürden kaçamaz Özge. Dergi ilk sayısında çalınmış ve gizli bir numaranın mesajıyla çalındığı yeri bulmuştur. Kapağını değiştirerek sayısı eksik olsa da satmaya çalışır. Yine de istediği tirajı bulamaz. İnternet üzerinden e-dergi olarak dergiyi yayınlamaya çalışır. Bu arada ülke karışmış, bütün ülkede insanlar sokakta eylem yapmaktadır. Yanlışlıkla eylemin olduğu yere giden Özge polisten çok feci dayak yer. Bu arada Sadık Kolhan'la yakınlaşır ve Sadık Kolhan ona büyük bir teklif sunar. Bu teklif karşısında Özge çok şaşırır... Bilge danışmanlık yaptığı Can Manay'ın son zamanlardaki tuhaflığından dolayı üzülmektedir. Ülkedeki eylemlerden dolayı uzun zamandır hoşlandığı Murat'ın polisler tarafından feci şekilde dövüldüğünü öğrenir. Darma duman olmuştur. Fakat Can Manay'ın yaşam sebebi olacaktır. Ama nasıl?"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/cicekler-susayinca", "text": "1941 doğumlu Ahmet Günbay Yıldız'ın roman dalındaki ilk eserleri arasında yer alan Çiçekler Susayınca, oldukça gerçekçi ve yürek burkan bir roman. İnsanın doğasının en zayıf noktasına dayalı olarak işlediği günahlardan duyulan pişmanlığı ve her şeye rağmen Allah'a sığınışı anlatıyor. Farklı hayat hikayelerinin bir noktada nasıl kesişebileceğine değiniyor. Babası tam bir işkolik, annesi tam bir kumar bağımlısı olan Elif başıboş büyümüş bir genç kızdır. Buna rağmen ailesi bekaret gibi değerlere önem vermektedir. Elif arkadaşına yaptığı bir ziyaretten geri dönerken bir sokak kavgasına şahit olur. O bölgenin kabadayısı olarak bilinen Birli, kır saçlı devasa görünümlü bir adamdır ve kavgadan muzaffer çıkarak Elif'in ilgisini çekmiştir. Tecrübesiz olan Elif başına gelecek felaketi kestiremeden, Birli'ye hitaben hayretini dile getirir. Ağzı iyi laf yapan Birli ise olayı başka bir yöne çekmiş ve Elif'i eve bırakmak istediğini söylemiştir. Elif başta kabul etmese bile sonradan razı olarak Birli'nin arabasına biner. Buradan sonrası Elif için tam bir felakettir. Birli Elif'in içkisine ilaç katarak namusunu kirletir. Her gaflet uykusuna yatışın feryatla uyanışı olurdu. Elif, bunlardan habersiz uyudu. Kendisine ne olduğunu anlayan Elif feryat figan içinde Birli'nin silahıyla Birli'yi vurmuş olsa da, iş işten geçmiştir. Ancak kızlarıyla ilgilenmeyen aile, Elif'in durumunu bilmeden Hayrullah diye bir gençle evlendirmeye kalkar. Elif ise utancından bir şey söyleyemez. Gerdek gecesi geldiğinde ise Elif, çiçeği burnunda kocasına can havli ile her şeyi anlatır ve af diler. Ancak şoka uğrayan Hayrullah, Elif'i evden kovar. Hal böyle olunca bir çare kız ailesinin yanına gider ve durumu ailesine aksettirir. Ancak babası Cemalettin beyde kızını evden kovarak sokaklara atar. Elif artık intihar etmeyi düşünür bir vaziyete gelmiştir. O sırada hayatını kurtaracak olan Keriman teyze ile karşılaşır. Keriman teyze Elif' kalacak bir yer, bir iş ve yeni bir hayat verir. Kendi hayatını Elif'e açar. Burada bir süreliğine Elif ve Keriman teyzenin hikayesi kesilerek, Yadigar ve Dursun'un hikayesi başlar. Yadigar'ın babası onları küçükken terk etmiştir. Annesini ise öldü bilmektedir. On üç- on dört yaşlarında da ona bakan Hasan dedesini de kaybedenince, yollara düşmüş şehre kadar gelmiştir. Gelirken de yanında dağlardan getirdiği yoldaşı, bir ayı olan Kocaoğlan vardır. Birde Galip Hocanın eline tutuşturduğu bir mektup... Bu mektup onu şehirde ki Mevlut hocaya ulaştıracaktır. Yadigar şehre varır varmaz biraz para kazanmak için defini çalar, Kocaoğlan'da oynar. Tam çevreden birkaç kuruş toplamıştır ki bir silah sesi duyar. Sarhoşun birisi sırf zevkine Kocaoğlan'ı vurmuştur. Buna kinlenen Yadigar ne yaptığını bilmeden elindeki çakıyla adamı öldürür. Oradan kaçarak Mevlut hocayı bulur ve ona her şeyi anlatır. Mevlut hocada Yadigar'ı karakola teslim eder. Bunun üzerine Yadigar mahkemeye çıkartılır ve 13 yıl hapis cezasına çarptırılır. Girdiği hapishanede yolları üniversite mezunu, yüksek kimya mühendisi olan Dursun ile kesişir. Dursun, büyük bir hata sonucu hapishaneye girmiş, pişmanlığı ile kavrulmuş ve dersini almış bir gençtir. Ömürlerini hapishanede geçirdikleri o günlerde birbirlerine destek olurlar ve beraber tahliye olurlar. Dursun'un babasından kalan bir gecekondusu vardır. Bu gecekondu aynı bahçenin içerisinde ikiye ayrılır. Asıl eve ilişik olan bir odayı Dursun kiraya vermiş ve hapishanedeyken böyle gelir elde etmiştir. Yadigar ve Dursun bu eve yürürlerken bir hadiseye denk gelirler. Kır saçlı bir adam, genç bir kızı zorla arabaya bindirmeye çalışıyordur. Bunlar Birli ve Elif'ten başkası değildir. Hemen olaya müdahale ederek Birli'yi oradan uzaklaştırırlar. Elif'e de eve kadar eşlik ederler. Bu şekilde Dursun'un aslında Elif ve Keriman teyzenin ev sahibi olduğu ortaya çıkar. Dursun Keriman teyzeyi annesi, Elif'i de bacısı beller ve onu Birli'nin tüm girişimlerine karşı korur. Yadigar ise Elif'e daha farklı bir açıdan önem vermeye başlar. Yine de is arayışı içinde duygularından tam emin olamaz. Ve önceliğini iş bulmaya verir. Ancak eski mahkum olduklarını duyan herkes, onlara iş vermekten çekinir. En sonunda bir fabrikada iş bulurlar ve çalışmaya başlarlar. Bu sırada Yadigar gönül meselesini Dursun'a açmış, Dursun'da Keriman teyzeyle konuşmuştur. Elif ise durumunu Yadigar ile konuşmadan bir cevap vermemiştir. Yadigar Elif'in durumunu anlayışla karşılayınca evlilik işlemleri başlatılmıştır. Ancak ne var ki Birli Elif'in peşini bırakmıyordur. Yadigar bu durumu konuşmak için Birli'nin yanına gider. Orada kavgaya tutuşurlar ve Yadigar ona ailesinden kalan tek varlığı da orada düşürür. Kolyeyi bulan Birli, Yadigar'ın yıllar önce terk ettiği oğlu olduğunu anlar. Bu durumda İslam dinine göre Elif, Yadigar'a haram oluyordur. Birden bire babalık duyguları kabaran Birli, bu evliliği engellemek için Elif'i kaçırtır. Babasının Birli olduğunu bilmeyen Yadigar ise o sinirle Birli'yi vurarak baba katili olur. Zamanında oğluna yaptığı haksızlıkların pençesinden kurtulamayan Birli ise ölmeden önce oğluna bir iyilik yapmak ister ve bir kağıda Beni Elif öldürdü yazar. Bu yüzden mahkemede Elif yargılanır. Ancak tam hüküm verilecek iken Yadigar tüm suçunu itiraf eder. Artık Birli'nin babası olduğunu öğrenmiş olan Yadigar'ın hapishaneye götürülür iken söylediği son söz Sen artık benim bacımsın Elif olur. Elif'in ailesi ve Hayrullah ise yaptıklarından pişman olmuş, bunca zamandır Elif'i arıyorlardır. Elif kendi ailesinin yanına döner ve Hayrullah ile nikahlanır. Birli ise tam manasıyla ölmemiş, komadan çıkarak hayata tutunmuştur. Mahkemeye başvurur ve oğlunu hapisten çıkartır. Ancak bu seferde eski arkadaşları tarafından vurularak, kesin olarak can verir. Dokuz canlı Birli, zavallı Yadigar, başa dönen Elif... Kaderin insanları nasıl bir araya getirip sonradan nasıl ayırdığını gözlerinizle görebileceğiniz bir kitap. Kimsesizliğin ve bilgisizliğin insanı sürükleyebileceği en uç noktaları sunmuş yazar bizlere. Allah hemen öldürmek istemedi, günahlarından dolayı Yadigar'ın ayaklarına kapandırtırdı. Bütün gerçekliği ve bütün körlüğümüzü yüzümüze vuran bu eseri cesur kişiler okumalı ancak. Çünkü toplumun gerçek yüzünü ortaya çıkartıyor. Acı dolu yaşam öykülerini bizlere ulaştırıyor. Okurken duygulandığım, göz pınarlarımın dolduğu ve yaşantımı sorguladığım eserlerden."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/cikolata-kapli-huzunler", "text": "Tüm hüzünlerini çikolatayla kaplamaya karar vermişti kadın. İlk olarak anne ve babasının gidişinin acısını kapladı çikolatayla. Sonra o çok sevdiği kişiden ayrılmanın acısını... Her gelişinde ona bir kutu çikolata getirirdi. O gün de getireceğini düşünüyordu kadın. Aldığı bir telefonsa öyle olmayacağını göstermişti ona. Üstünü değiştirdi dışarı çıkmak için. Bolca hüznü vardı ama evde hiç çikolata kalmamıştı. İstanbul'daki bir seminere davet edilmişti Oktay. Başta gidip gitmemek konusunda kararsız kalmıştı. Seminere katılacakların ismine göz atarken onun ismini gördü: Profesör Özdem Atmaca... Büyük bir heyacanla telefonuna sarılıp seminere katılacağını haber vermişti. Üniversitede aşık olduğu kızı görecekti yıllar sonra. Kendisi evli ve bir çocuk babasıydı ama amacı sadece onu görmekti, daha fazlası değil. Otele ulaşıp seminer için giyinmeye başladı. Seminer salonuna ulaştığımda çoğu eski arkadaşı da oradaydı. Onlarla sohbet ederken seminer başladı. Sıra Özden'e gelince hayranlıkla onu izlemeye başladı. Sonra söylediği şeylere dikkat edince eski Özden'den eser kalmadığını fark etti. Seminer çıkışı konuştuklarında düşüncesi resmen doğrulanmıştı. Demet'e dönmek istediğini fark etti o anda. Odasına çıktı ve valizini aldı, sevgili eşine kavuşmak için hazırdı. Özel bir akşam yemeğine çıkmıştı kadın. Denize yakın masalardan en köşedekine oturmuştu. Gözlerini kapatıp açtığında karşısında onu gördü. Karşısında oturan adam bir bebeği alıp ona uzattı ve doğum gününü kutladı ama onun doğum günü değildi ki o gün. Yalnızsın yine, dedi adam. Annemle senin aranda seçim yapmak zorunda kaldığımda yalnızlıkla tanıştım, demek istedi ama vazgeçti kadın. Adam kalktı ve geldiği gibi gitti. Tam yemeğe geçeceği sırada karşısına o çıktı. Birden her şeyine karışmaya başladı. Kadın buna daha fazla dayanamayınca elindeki siyah sirkeyi adamın üstüne döktü. Bunun üstüne adam gitti. Balığı geldiği sırada yalnız olmadığını hissetti kadın. Yine küstah tavırlarıyla o karşısındaydı. Bulduğu her açıkta tembellikle suçladı kadını. Sonra birden kalktı kendine oturacak yeni bir masa aramaya başladı. Kahve siparişi verdiği sırada şair oturdu kadının karşısına. İltifatlar edip şiirler okudu ona. Sonra da kayboluverdi. Restorandan ayrılacağı sırada tüm erkekleri hayatından göndermiş olmanın hafifliğini hissetti kadın. O artık özgürdü. Uyandığında terden sırılsıklamdı Zeyno. Mustafa'yı uyandırmamaya çalışarak yataktan indi ve banyoya gitti. Yüzünü yıkayıp odasına geri döndü. Yatağının üstünde canlıların en çirkini duruyordu. Kuyruğunun ucundaki zehri boşaltmaya hazır bir şekilde Mustafa'ya doğru gidiyordu. Kendini tutamayıp çığlık attı Zeyno. Mustafa uyandı ve tahta tokmağı alıp akrebi öldürdü. Zeyno, korkuyla gözlerini açtığında yatağının ortasında kocaman kapkara bir kan lekesi gördü. Akrep öldürmenin uğursuzluk getirdiğine inanırdı Zeyno. Ölen akrep, öldürenden de öldürenin yedi kuşak yakınından da öcünü almadan rahat bırakmazdı. Mustafa'nın ölüm haberi geldiğinde akrebin öcünü almaya başladığını anlamıştı Zeyno. Kimse onu kocasını akrebin sokmadığına, kamyonun altında kaldığına inandıramamıştı. Kırk gün yas tutulduktan sonra Zeyno, Mustafa'nın kardeşi Hasan'la evlendirildi. Bir süre sonra da hamile kaldı ama hala akrebi aklından atamamıştı. Herkes bebek doğunca düzeleceğini düşünüyordu. Zeyno, akrebin Hasan'ın kılığına girdiğini ve içinde bir bebeğin değil akrebin büyüdüğüne inanıyordu. Bir oğlan doğurmuştu Zeyno. Oğluna süt bile vermek istemiyordu. Hem akrebin yavrusuna ne diye süt verecekti ki? Odada yalnız kaldıkları bir gün içinden bebeğini sevmek geldi. Kucağına alıp onu incitmekten korkarak dikkatlice sevdi. Sonra birden çığlık atıp yataktan çıktı. Akrep geri gelmişti. Birden üstüne atıldı ve Mustafa'nın yaptığı gibi o iğrenç yaratığı öldürdü. Bembeyaz çarşaf yine kan olmuştu. İnsanlar çığlık atarken o, düşmanını öldürmenin sevinciyle gülerek kanlı çarşafı yıkamaya gitti."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/cilgin-kalabaliktan-uzak", "text": "İngiliz Edebiyatı yazarlarından olan Thomas Hardy'nin klasikler arasına girmiş eseri Çılgın Kalabalıktan Uzak büyük bir aşkın etrafında gelişen olayları ve o dönemin özelliklerini akıcı bir şekilde anlatıyor. Sinemaya da uyarlanan bu eserin konusu ise şöyle; Bir çiftçi olan Oak işini çok seven ve kendi halinde yaşayıp giden biriydi. Köyde herkese yardım ederdi ve hayvanlarını çok severdi. Bir gün köyde otururken yolda bir araba gördü. İçinde de çok güzel bir kadın oturuyordu. Ona baktığı sırada arabanın bozulmuş olduğunu gördü ve hemen yardım etmek için gitti. Buradaki kısa bakışma genç çiftçinin aşık olması için yeterliydi. Bir kaç gün sonra ise Oak'ın evine yakın bir yerde tekrar karşılaştılar. Genç kız teyzesinin evine gelmişti ve inekleri besliyordu. İlk tanışmaları da burada oldu ve ikisi çok iyi anlaştılar. Çiftçi Oak adını bile bilmediği bu genç kıza aşık olmuş ve onu tekrar görmek için hep kızın teyzesinin evine gidiyordu. Bir gün Oak kıza tüm duygularını anlattı ve ona evlenme teklif etti. Kız ise bu teklife hayır dedi ve bir kaç gün sonra da başka bir şehre gitti. Oak, Batsheba'nın gittiği yeri öğrenmiş ve çok üzülmüştü. Fakat o gece başına çok kötü bir şey geldi. Yangın çıkmıştı ve bir çok koyunu yangında ölmüştü. Tüm servetini yitiren ve elinde sadece iki koyunu kalan Oak şehri terk edip iş aramaya karar verdi. Şehir tercihini de genç kızın gittiği yer olan Weatherbury'den yana yaptı. Bu şehre geldiğinde ise kısa sürede iş buldu. Tesadüf eseri işvereni de Batshbehaydı. Amcası öldükten sonra çiftlik genç kıza kalmıştı ve büyük bir servete sahip olmuştu. Oak'ı gördüğünü ona çok soğuk davranmıştı. Genç kız bütün işleri üstlenmeye karar vermiş ve tüm işçilerle yakından ilgileniyordu. Oak ile de arada konuşma fırsatı buluyorlardı. Kasabada her hafta sonu tahıl borsası kuruluyordu ve burada tüm çiftlik sahipleri ürünlerini satacak alıcılar buluyorlardı. Burada Boldwood adında kimseyle konuşmayan, çekici bir adam vardı. Bu adam hemen genç kızın dikkatini çekmişti. Kızın olduğu tarafa hiç bakmıyordu ve bu durum Batshbeha için daha da ilgi çekiciydi. Sevgililer Günü geleneği ile herkese isimsiz mektuplar gönderiliyordu. Genç kız da biraz eğlenmek amacıyla 'Benimle evlenin' mühürlü bir mektubu Boldwood'a yolladı. Adam ise bu mektubu kimin yolladığını kısa sürede öğrendi. Genç kız adamın ilgisini çekince,bu ilgi kısa sürede aşka dönüştü. Genç kıza evlenme teklifi etti fakat kız düşünmek istediğini belirdi. Çiftçi Oak ise bu duruma çok üzülse de susmayı tercih ediyordu. Batshbeha her şeyi ona danışıyordu ve araları oldukça iyiydi. Bir gün Oak yolda elinde bohçasıyla kaçmak üzere olan bir genç kızla karşılaştı. Adı Fanny'di ve Çavuş Troy adındaki sevgilisiyle kaçmak için çalıştığı yerden ayrılmıştı. Troy ise bu kızla evlenmek istemiyordu ve onu terk etti. Yaşadığı şehir Batsheba ile aynı olan çavuş ilk olarak onunla karşılaştı. Tüm kadınlara göstermiş olduğu ilgiyi ona da gösterdi ve genç kız ona aşık oldu. Troy da onun ne kadar zengin olduğunu öğrendi ve genç kızın peşini bırakmadı. Çiftçi Oak onları gördükçe çok üzülüyor ve öfkesine yenik düşüyordu. Boldwood ise genç kızdan bir cevap bekliyordu. Batsheba, Boldwood'a cevabını hayır olarak verdi. Şehirden kısa bir süreliğine ayrılarak Troy ile nikahlandı. Bu durum çiftlikte şok etkisi yarattı. İlk zamanlar güzel giden evlilik yıllar geçtikte kötüleşmeye başladı. Genç kadın çok mutsuzdu. Çavuş Troy askerliği bırakmış ve at yarışları oynamaya başlamıştı. Ayrıca bir gün cep saatinin içinden başka bir kadına ait sarı saçlarda çıkmıştı. Bu kadın Fanny'di. Fanny'nin ölüm haberi çok kısa süre içinde duyuldu. Çavuş Troy ile sözleştikleri yere giderken bir düşkünler evinde ölmüştü. Bu haberi duyan Oak hanımına haber verdi fakat kocasıyla olan ilişkisinden bahsetmedi. Fakat söylentiler hızla yayıldı ve Batsheba her şeyi öğrendi. Troy eve geldiğinde salonda bir tabutla karşılaştı. İçinde yatan ise Fanny'di. Bu onun için çok sarsıcı oldu ve hep Fanny'i düşünmeye başladı. Evi terk etti ve haftalar sonra bir denizde boğulduğuna yönelik haber çıktı. Öldü sandığı kocası için yıllarca yas tutan kadın Boldwood'un ısrarlarına dayanamayarak ona söz verdi. Tam o gece Troy geri döndü. Ölmemiş sadece kaza geçirmişti. Fakat Boldwood eline geçen ilk silahla çavuşu öldürdü. Ceza evine giderek teslim oldu."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/cinayet-alfabesi", "text": "Bir gün dedektif Pairot'ya cinayet işleneceğine dair bir mektup gelir. Bu kişi alfabe sırasına göre kurbanlarını ve şehirlerini seçen bir seri katildir. Mektupta, cinayeti nerede ve hangi tarihte işleyeceğini yazarak alay eder. Dostu Hastings ile incelediklerinde delinin biri olduğunu düşünürler. İlk başta ciddiye alınmayan mektubun cinayet işlendikten sonra ciddiyeti anlaşılır. Ölen kişi Andover'da yaşayan Bayan Ascher'dı. Kafasına aldığı ağır bir darbeyle ölen Ascher'ın katili ABC tren tarifesini oraya bırakmıştır. Ardından alkolik eşini sorgularlar ve yeğeninin yanına giderler. Esnafla konuştuklarında cinayet en işlek saatte işlendiği için orada da bir ipucu bulamazlar. Olay artık yavaş yavaş akıllardan silinmeye başlamıştı ki, Bexhill'de planlanan cinayet mektubu gelmiştir. Yetenekleriyle övünen bir katil, Elizabeth Barnard'ı sahilde kadının kendi kemeriyle boğarak öldürmüş ve yine ABC tren tarifesini oraya bırakmıştır. Ardından çalıştığı yere ve ailesinin yanına gidilse de elle tutulur bir bilgiye ulaşamamışlardır. İki cinayet arasında tek ortak nokta ABC tren tarifesi olmasıdır. Üçüncü mektup gelir gelmez basına açıklamayı ve ismi C ile başlayan herkesi uyarmayı düşündüler. Üçüncü mektup tam da tahmin edildiği gibi Churston'dı. Bu sefer tanınan bir adam olan Carmichael Clarke yürüyüş sırasında kafasına ağır bir cisimle vurulmuş halde ölü bulunmuş ve tabii ki yanına da ABC tren tarifesi bırakılmıştır. Poirot, bu olayda görevli olanların aksine oturup düşünerek katilin nasıl bir insan olduğunu ortaya çıkarmaya çalışıyordu. Katilin izini sürmeye devam ederken ölen kişinin yakınlarını çağırırlar ve bundan sonra hep beraber iz sürmeye koyulurlar. Clarke cinayetinde adamın yaşadığı eve gittiklerinde Leydi Clarke, bizzat dedektife yardım için evden ayrılan Thora Grey'in cinayetin işlendiği gün kapıda yabancı bir adamla konuşurken gördüğünü söyler bunun üzerine Poirot sorduğunda zor hatırlasa da bir çorap satıcısıyla konuştuğunu fakat yüzünü hatırlamadığını söyler. Poirot çoraplara çok takılır çünkü Andover cinayetinde de kadının yatak odasında bir çift yeni çorap dikkatleri çekmiştir. İkinci cinayet için Megan Barnard ile konuşulduğunda annesinin kız kardeşine yeni çoraplar aldığını fakat giyemeden öldüğünü ağlayarak anlatmıştı. Poirot artık emindi, çoraplar çok büyük bir ipucuydu. Derken dördüncü mektup da gelir ve katil, cinayeti Doncaster'da işleyeceğinin haberini verir. Verdiği tarihte ve yerde St. Leger at yarışlarının tam da o tarihte orada yapılacağı akıllarına gelince durumun zorlaştığını fark ederler. Doncester cinayetinin olduğu gün gelir. Orada katili tek gören Thora Grey olduğu için ona büyük bir sorumluluk düşüyordu. O gün için özel polis memurları görevlendirilmiş ve halk uyarılmıştır. Cinayet haberi gelmişti. Katil bu sefer ters köşe yapıp sinemada işlemişti cinayetini. Ölen adamı fark eden kişi sorguya alındığında bıçakla öldürülmüş olduğunu söyler. Ölenin adı Earlsfield'dı. İfadeyi veren kişinin adı ise D ile başlıyordu. Katil bu sefer alfabetik sırada hata yapmıştı. Ardından çorap satma işini yapanların listesini çıkardılar. Şüpheli bir kişi vardı. Alexander Bonaparte Cust, kaldığı yerde çalışanlar ve seyahat sırasında kaldığı yerde onu görenler ifade verdiğinde katil, Bay Cust gibi gözüküyordu. Bay Cust ile Poirot yüzleştiği sırada, Poirot katilin o olmadığını anlamıştı. Bay Cust yalnızca ona söylenen tarihlerde söylenen kişilere çorap satması gerektiğini biliyordu ve söyleneni yapıyordu. Sorgu bitmişti ve Poirot konuşma için herkesi toplamıştır. Katilin, üçüncü cinayet olan Carmichael Clarke'ın erkek kardeşi Bay Clarke olduğunu söyler. Açıklaması ise şöyle devam eder, gelecek için kaygılandığını ve abisinin Thora Gray'e ilgisi oduğunu hasta olan yengesi öldükten sonra onunla evlenip mirasçısı olma durumunu imkansız olduğunu ve cinayeti bu yüzden işlediğini söyler. Ağabeyini ortadan nasıl kaldıracağını düşünürken Bay Cust'la karşılaşıp planını yapar. Kanıtları ise Andover ve Churston cinayetlerinde kullandığı bastondu, onu bulmuştu. Bastonun bir parçası çıkarılmış ve içine eritilmiş kurşun döktürülmüştü. Yarış alanında olduğunu iddia ettiği saatlerde ise sinemadaki insanlar resmini görür görmez Bay Clarke'ı sinemadan çıkarken gördüklerini söylemişlerdi. Bexhill cinayetine gelince kafede çalışan kızın arkadaşının onu tanıdığını söylemişti. Başından beri bu cinayetin izini süren Hanstings ve Poirot bir kez daha beraber çıktıkları avın sonuna başarıyla ve zekice gelmişlerdir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/cinayet-ilani", "text": "Agatha Christie'nin yine zekice kurgulanmış ve akıllardan çıkmayan bu romanında; bir gün gazeteye verilen bir ilan sayesinde Chipping Cleghorn köyünde yaşayanların hayatları sonsuza kadar değişir. İlanda 29 Ekim Cuma günü, saat 18:30'da Little Paddocks'ta bir cinayet işleneceği yazıyordur. Little Paddocks'ta Letita Blacklock isimli yaşlı bir kadın, onun yakın arkadaşı Dora Bunner, kiracısı Phillipa Haymes ve yaşlı kadının yeğenleri Julia ve Patrick Simmons ikamet etmektedir. Orada yaşayanlar dahil -çünkü kendilerinin böyle bir saçmalıktan haberi yoktur- tüm köyün sakinleri bu ilanı gördükleri an şoka girer ve bunun saçma bir şaka, hatta bir oyun olabileceğini düşünürler ama merak etmekten de kendilerini alıkoyamazlar. Rahip Julian Harmon ve genç karısı Bunch Harmon ise o o gün gerçekten cinayet işleneceğini düşünür ve bir an önce o günün gelmesini beklerler, çünkü bu iki karı koca cinayet işleneceği için bir hayli heyecanlıdırlar.Bayan Swettenham ve genç oğlu Edmund Swettenham bunun verilecek bir davet olduğunu düşünmektedirler. Yaşlı Albay Easterbrook genç karısı Laura'ya kıyasla bu olayı o gün orada bulunmaya değmeyecek kadar saçma buluyordur. Albay zamanında bu tür olayları görüp geçirmiş, cinayetten ve polisiyeden anladığını iddia eden bir adamdır. Fakat karısının ısrarlarına dayanamaz ve onunla birlikte gitme kararı alır. Aynı evde kalan iki arkadaş Amy Murgatroyd ve Miss Hinchliffe bunun garip bir davet olduğunu düşünür fakat bu yine de gitmelerine engel olmaz. Böylece cinayet oyununun yaşanacağı gün herkes oraya gider ve cinayet saatinden yarım saat önce oraya varırlar. Rahip o gün oraya gidemez fakat karısı Bunch Harmon merakına ve heyecanına engel olamaz. Herkesin gelmek için uydurduğu bir bahane var iken, Bunch Harmon açık açık işlenecek cinayet için geldiğini söyler. Beklenenden çok da farklı bir şey yaşanmaz. Saat tam 18.30'u gösterdiğinde ışıklar birden söner, kapı açılır ve kimin tuttuğu bilinmeyen bir silah iki üç el ateş etmeye başlar. Herkes korkudan tir tir titrerken evin göçmen hizmetçisi Mitzi bir odaya gider ve kendini oraya kitler. Ev sahibi Letita Blackwood kulağından yaralanır. Işıklar açıldığı zaman ise katilin yerde ölü yattığını fark ederler. Bu bir kaza kurşunu mu, yoksa adamın kendini bilerek mi öldürdüğü bilinmez. Middleshire Polis Müdürü George Rydesdale ve Müfettiş Dermot Craddock herkesin ifadesini alır. Letita Blacklock katili daha önceden gördüğünü anlatır fakat adamın ilk başta neden böyle bir cinayet işlediğine anlam veremezler. Daha sonra katilin aslında bir hırsız olduğunu öğrenirler fakat evden hiçbir şeyin çalınmadığını fark ederler. Herkesin ifadesi tek tek alınır ama verilen her ifade adeta bir öncekinin tekrarı gibidir. Aynı zamanda herkes göçmen kız Mitzi'nin yalan söylediğini düşünmektedir çünkü başta Letita Blacklock olmak üzere herkes Mitzi'nin ne kadar iyi yalan söyleyebildiğini bilmekte, hatta yalancılığı yabancı uyruklu insanlarda bulunan bir gen olduğunu düşünmektedir. Haliyle hiç kimse Mitzi'nin söylediği hiçbir şeye, verdiği ifadelerin hiçbirine inanmaz. İlerleyen zamanlarda Jane Marple isimli ''ihtiyarcık'' işe el atma kararı alır. Kendisi meraklı bir kadın olmakla birlikte, her zaman ilgisini çeken davalara dahil olmaya bayılır. Müfettişe ve polise göre Miss Marple zaten ön görülebilir şeyler anlatmaktadır ve bu yüzden başta yaşlı kadınla iş birliğine pek sıcak bakmaz, verdiği tavsiyelere intikal etme gereği duymazlar. Çünkü kendisinin sadece bir ''ihtiyarcık'' olduğunu düşünürler fakat bu, Miss Marple'a bir engel değildir. Daha sonra katile cinayet ilanını yayınlatanın bir başkası olduğunu anlarlar ve değerli Miss Marple'ın önderliğinde yaşanması muhtemel tüm cinayetleri sonlandırma yolunda emin adımlarla ilerlerler. Agatha Christie tam da ondan beklenildiği gibi tüyler ürperten bir roman yazmayı başarmış, en sevdiğim polisiye yazarları arasında birinci sıraya yerleşmiştir. Okurken birden fazla teori yürüttüm, cinayeti işleyeni daha ilk sayfalarda bulduğumu sandım. Fakat Agatha her zamanki gibi beni şaşırttı, büyüledi, tüm tabularımı altüst etti. Beni yine katil konusunda haksız çıkararak kitaplarına ve kendisine daha çok hayranlık duymamı sağladı. Yazan: Ecem Atlığ Cinayet İlanı Kitap Özeti Cinayet İlanı başarılı dedektif hikayeleriyle kendini kanıtlamış Agatha Christie'nin yine oldukça şaşırtıcı cinayet romanlarından biridir. Romanı kısaca özetleyecek olursam; olay Chipping Cleghorn adlı, neredeyse herkesin birbirini tanıdığı bir köyde geçer. Köyün sakinleri günlük rutinlerini yaparak gazete okurken bir ilanla karşılaşır. İlanda 29 Ekim'de saat 18:30'da Little Paddocks adıyla anılan bir evde cinayet işleneceği yazar ve ilanı okuyanların oraya gitmesi istenilir. Bu duruma insanlar farklı farklı tepkiler verse de çoğunluk bunun bir oyun eğlencesi ya da bir tür davet ilanı olduğunu düşünür ve merakla mekana gitmeye karar verirler. Little Paddocks'un sahibi olan Letitia Blacklock da ilanı görünce yapılanın saçma bir şaka olduğunu düşünür, ancak insanların merak edip evine geleceğini bildiği için hazırlık yapılmasını ister. Cinayet saati yaklaştıkça herkes çeşitli bahanelerle Little Paddocks'a gelir. Yalnızca rahibin karısı olan Bunch Harmon cinayet için geldiğini direkt dile getirir. Onun sözünden kısa bir süre sonra birden ışıklar söner ve silah sesleri duyulur. Ortalık bir anda karışır. Evin göçmen hizmetçisi Mitzi kendini kilitlediği odada bağırmaya, insanlar da ışığı açmaya çalışır. Nihayet yeniden elektrik geldiğinde Blacklock'un kulağından yaralandığı ve katilin de yerde ölü bir şekilde yattığı görülür. Bu cinayeti çözmek için polis Rydesdale ve müfettiş Craddock harekete geçer. Daha sonra ikisine Jane Marble adlı yaşlı bir kadın dahil olur ve yaşananlara dair ipucu bulmaya çalışırlar. Verilen her ifade ve ortaya çıkan her gerçek, okları başka birisinin üzerine çevirir. Blacklock'a önceden yanında çalıştığı Bay Goedler'den miras kaldığı için olayın miras meselesi olma ihtimali üzerine yoğunlaşılır. Bu durum Goedler'ın yeğenleri Pip ve Emma'yı şüpheli durumuna düşürür. Romanın sonlarına doğru Little Paddocks'ta kalan ve Blacklock'un akrabası olan Julia'nın aslında Emma olduğu açığa çıkar. Ardından Blacklock'un kiracısı olan Phillipa'nın Pip olduğunu açıklamasıyla işler bir kez daha karışır. Fakat Bayan Marble'ın dikkati sayesinde olayların perde arkası ortaya koyulur: Letitia Blacklock diye bilinen kişi aslında Letitia'nın guatr hastası kardeşi Charlotte'un ta kendisidir, hatta daima inci bir kolye takmasının sebebi hastalık izlerini saklamaktır. Letitia gripten ölünce Charlotte onun yerine geçer. Hayatındaki her şey sorunsuzca giderken Charlotte onu tanıyan Rudi Scherz adlı genç ile bir otelde karşılaşır. Kimliğinin ortaya çıkacağından endişe ederek gence bir komplo kurar ve 29 Ekim günü evine gelmesini sağlayarak onu öldürür. Ardındam onun Charlotte olduğunu bilen son kişiyi, Letitia'nın arkadaşı olan Dora'yı öldürür. Marble da albümdeki kaybolan fotoğraflardan ve Blacklock'un boynundaki izlerden gerçeği anlar. Dava da Mitzi'nin yardımıyla Blacklock'un tuzağa düşürülmesi ve her şeyin açığa çıkmasıyla son bulur. Kitaba dair fikirlerime gelince; açıkçası polisiye çok sevdiğim bir tür olmadığı için romana tereddütle yaklaşmıştım. Daha önce Agatha'nın iki romanını okuyup beğendiğimden dolayı Cinayet İlanı'nı da okumaya karar verdiğim halde bu romanda öncekileriyle benzer bir gidişat bulup sıkılacağımı düşünüyordum. Ancak beklentimi fazlasıyla düşük tutuyorken yazar hiç beklemediğim şekilde şaşırttı. Anlatının başlangıcında suçlunun kim olduğunu tahmin ettiğimi düşünürken beni sonda ters köşe etti. Kadronun zenginliği ve insanların birbirleriyle olan bağlantıları sadece cinayetin nasıl işlendiğiyle ilgili değil, aynı zamanda kimin kim olduğuna dair de merak uyandırdı. Bu kadar farklı kişilerin olması biraz zihin yorucu, inkar edemem ama genel kurgusuyla beni oldukça tatmin etti diyebilirim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/cinayet-sohbetleri", "text": "Mesut Demirbilek, 1965 doğumlu Polis Koleji ve Polis Akademisi mezunu Cinayet Bürosu'nda dedektif olarak çeşitli rütbelerde önemli görevler yapmış bir polistir. New York'ta Suç Araştırmaları ve Teknolojileri üzerine yüksek lisansını tamamlar ve Türkiye'ye dönünce Kaçakçılık ve Organize Suçlar Şube Müdürlüğü gibi çeşitli yöneticilik görevlerinde bulunur. CNN Türk'teki Suç ve Delil programının editörü Onur Akhan Demirbilek'e, program sırasında ve sonrasında cinayet olayları ile ilgili sohbetleri ve yorumları neden satırlara dökmediğini sorar ve böylece 17 saat süren cinayet sohbetleri başlar. Demirbilek, Amacımız ne bu dünyanın sırlarını keşfetmek, ne edebiyat, ne de akademik çıkarımlar yapmaktı; sadece samimi ve dürüst bir sohbetle yaşanmışlıkları mahremiyetlerine de saygı göstererek; öfkeleriyle, üzüntüleriyle, sevinçleriyle, başarı ya da başarısızlıklarıyla birlikte paylaşmaktı. der ve 22 yıllık polislik mesleğinde karşılaştığı ve kendi deyimiyle konuştuğu cesetleri ve olayları anlatmaya başlar. Aile içi işkencesine daha fazla dayanamayan iki kızı ve oğluyla kocasını parçalayan kadınlar... Uluslararası bir boyut taşıdığına inanılan, aslında kendi cinsel tercihinden dolayı öldürülen bir pilot... Kesik bir başla baş başa aynı odada geceyi geçirmek zorunda kalan bir polis... Annesini kurbanlık koyun yerine koyup kesen ve komşulara dağıtan bir şizofren... Kurtlanmış kokuşmuş cesetler ve çıplak elleriyle eldivensiz maktulü inceleyen polisler... Onur Akhan'ın da deyimiyle; okuyacaklarınız sizi korku, dehşet, heyecan, şaşkınlık, mutluluk ve hüzün arasında sürükleyici bir yolculuğa çıkaracak. Asla sıkılmayacaksınız ve zihniniz kitabın sonuna dek açık kalacak... Okudukça, hepimizin her an 3. sayfa haberi olabileceğini de anlarsınız. Hatta katil ve maktul olabileceğini de... İşte size o tüyler ürpertici olaylardan bir kaçı: Bir gün Avcılar sahilinde, bilekten itibaren düzgün bir şekilde kesilmiş, buruşmuş ve şişmiş bir elle karşılaşılır. Faili meçhul bir cinayet olur şüphesiyle Mesut Demirbilek ve ekibine haber verilir. Düzgün kesildiği için cinayet şüphesini akla gelir. Önce parmağın derisi eldiven gibi soyulur ve deri canlı bir parmağa geçirilir, mürekkebe batırılarak parmak izi alınır. Üç ay önce bıçaklı yaralamadan dolayı geliş kaydı olan bir adama ait olduğu öğrenilir. Kimlik tespit edildiği için gerisini bulmak artık kolaydır. Maktul 45 yaşında bir tır şoförüdür. Demirbilek, iki ekiple beraber Şirinevler'e gider. Karısı ve çocukları evdedir. Anne ve çocuklar dışarı çıkarılır ve Demirbilek evi gezer. Mutfak üç kişilik bir aile için oldukça kirlidir. Fakat diğer odalara nispeten banyonun oldukça temiz olduğunu görür. Öncelikle karısını sorguya alırlar. Sık kullanılan zarf atma yöntemini kullanır. Çocukların her şeyi anlattı. Kocana ne olduğunu bize bundan sonra sen anlatacaksın! der. Kadın anlatmaya başlar. Sonra çocuklar da konuşur. Adam kadını her gün döver ve kadın artık dayanamaz. Yurtdışından döndüğünde yine kadını döver. Artık yeter diyen kadın, mahalle esnafından sevgilisi, evli kızı, bekar iki çocuğuyla banyoda adamı öldürüp parçalarlar ve her bir parçasını ayrı yere gömerler. Parmak izi bulunur korkusuyla eli denize atarlar, fakat deniz kesik eli sahile vurmuştur ve böylece olay ortaya çıkar. Demirbilek'in de söylediği gibi bu olayda konuşan aslında banyodur. Evin diğer kısımlarından daha temiz olduğunu ve burada bir cinayet işlendiğini açık açık gösteriyordur. En son olarak kesik kafayı bulurlar ve gece olduğu için Mesut Demirbilek bir gece kesik kafayla aynı odada kalmak zorunda kalır. Meslek hayatının ilk yıllarında ise Demirbilek tüyler ürperten bir olayla karşılaşır. Fatih'te yaşayan yaşlı bir kadın kaybolur. Kadının 37-38 yaşlarında şizofren bir oğlu vardır. Kadın kaybolunca komşular polise ihbar ederler. Polis ilk olarak oğluyla konuşur. İlk uyandırdığı izlenim gayet normaldir. Adam akıllı bir şekilde konuşur. Konu annesinin kayboluşuna gelince bir şeyler sakladığı belli olur. Meğer oğlan annesini Kurban Bayramı'nda kesmiş ve etleri komşulara dağıtmıştır. Demirbilek ve oğlan arasında şöyle bir konuşma geçer: Etleri ne yaptın? Komşulara dağıttım. Neden komşulara dağıttın? Adettir, komşulara verirsin... Peki, sen yedin mi? Hayır annemi neden yiyeyim? O benim annem. İnsan annesini yer mi? Öyleyse neden komşulara dağıttın? Ama o kurban... Kurban eti komşularla paylaşır. Demirbilek'e göre kendi şizofren mantığı içinde yaşadıklarını rasyonelleştiriyordur. Ancak cinayeti nasıl işlediğine dair ayrıntıları tam olarak hatırlamaz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/cingo", "text": "Şermin Yaşar'ın yazdığı Cingo, kendini insan sanan sevimli bir köpeği sahiplenen Gocukoğlu Ailesi'nin eğlenceli hayatını konu alır. Kitaptaki kahramanlar; Gocukoğlu Ailesi'nin yeni üyesi Cingo, Can Gocukoğlu namıdiğer Cango, Can'ın annesi Binnur Gocukoğlu yani kısaca Bingo ve Tango olarak anılan babası Taner Gocukoğlu. \"Ben İnsan Değil miyim?\" alt başlığına sahip kitap, ilk kez 2019 yılında Doğan Egmont Yayıncılık tarafından yayımlanır. Elif Balta Parks'ın çizdiği turuncu detaylı siyah beyaz resimlerle süslenen kitabın kapak tasarımını Eda Ayhangil yapar. Yazar, bu kitabını; uyumadan önce \"Cingo'nun maceralarını anlat\" diyerek bu kitabın yazılmasını sağlayan çocukları Tuna, Mete ve Name'ye ithaf eder. 188 sayfadan oluşan kitap, kısa kısa 33 bölüme ayrılır. Her biri farklı karakterler tarafından anlatılan bölümlerin başlıkları şu şekilde: Doğum günü hediyem arabadan düştü Keyfimizden mi atladık? Gocukoğlu Ailesi'ni tanıyalım Dur bir de ben anlatayım Dayımın düğünü nasıl kabusa dönüştü? Bunlar resmen Gıcıkoğlu Ailesi İğrençsin Cingo Hayatı öğreniyorum Cingo ofiste de aynı Cingo parkta da aynı Her şeyin bir sebebi var Okul vakti Cingo! Şimdi okullu olduk Kimse inanmasa da Cingo'yu seviyorum Eğitime devam Oldu bu iş! Şimdi ben de herkes gibiyim Yeni Cingo, yeni hayat O artık eğitimli bir çalışan Evden işe, işten eve bir hayat Cingo'nun bayramı I love you, kalp, kalp, kalp Cingo'ya bir haller oluyor İmdat Sokak-Dikkat Köpek Var Ayrılık acısı ya da acıların köpeği Cingo Hızlı Şoför Cingo Bey Sizsiniz pis, pis size benzer! Köye gidiyoruz Köy sefası Bir de hasretlik olmasa Hadi eve dönelim! Hayatımızın dönüm noktası Gidiyorum buralardan... Cingo Özeti Anne-babasının tek çocuğu olan ve hep bir köpeğinin olmasını isteyen Can, 11. yaş gününde ailesinden hiçbir hediye istemiyor ve çok durgunlaşıyor. Can'ın durgunluğu bir süre devam edince ailesi ve rehber öğretmeni bu sorunun kaynağını bulmak için bir görüşme yapıyorlar. Bu sayede Can'ın yalnızlıktan şikayetçi olduğunu, bir kardeşinin veya en azından bir evcil hayvanının yani köpeğinin olmasını istediğini anlıyorlar. Böylece Can ve ailesi bir barınağa gidip yavru bir köpek sahipleniyorlar. Cin gibi bir köpek olan bu yavruya Cingo ismini veriyorlar. Henüz tuvalet eğitimi bile almamış olan Cingo, daha ilk dakikalarda haylazlığını gösteriyor. Yeni ailesiyle dört duvar arasındaki yaşamına alışmaya çalışırken de pek çok kez ortalığa tuvaletini yapıyor. Bu durum, başta Bingo olmak üzere tüm ev halkının canını sıkıyor. Ancak Bingo'yu çileden çıkaran olay, kardeşinin düğün gününde gerçekleşiyor. Çünkü Bingo'nun aylarca hazırlık yaptığı düğün gününde Cingo rahatsızlanıyor. Tango yüzünden Cingo'yu Bingo veterinere götürmek zorunda kalıyor ve düğüne çok az bir zaman kala tedavisi biten Cingo, baygın bir halde Bingo'nun üzerine tuvaletini yapıyor. Bingo, bu durum karşısında sinir krizi geçirse de üstünü başını temizleyebildiği kadar temizleyip düğüne gitmek zorunda kalıyor. Cingo, o günden sonra da olur olmadık yerlere tuvaletini yapmaya devam ediyor. Ama Cingo'nun Gocukoğlu Ailesi'ne verdiği sıkıntı, sadece ortalığa tuvaletini yapmasıyla sınırlı kalmıyor. Çünkü Cingo, Tango'nun ofisinde de parkta da başına türlü işler açmayı başarıyor. Cingo'nun yaramazlıkları son bulmayıp aksine daha da artarak devam ettiği için sonunda Cango da dahil tüm Gocukoğlu Ailesi pes ediyor. Böylece eğitim alması için Cingo'yu okula göndermeye karar veriyorlar ve Cingo'nun okul günleri başlıyor. Hem Cingo'ya hem Gocukoğlu Ailesi'ne epey uzun gelen eğitim sürecinin ardından Cingo, kendisinden beklendiği şekilde değişip uslu bir köpeğe dönüşüyor. Eskisi gibi ortalığı dağıtmayı bırakıyor, olur olmaz yerlere tuvaletini yapmıyor. Kısacası insanların koyduğu kurallara harfiyen uymak için çaba gösteriyor. Böylece Gocukoğlu Ailesi'nin tüm fertlerinin sevgisini yeniden kazanıyor. Hatta Tango ile işe gittiği bir gün ofise giren hırsızın yakalanmasını sağlayarak kahraman oluyor. Cingo, her şeyin yolunda gittiği günlerden birinde balkondan bakarken bir köpek görüyor. Kendisi ufak tefek bir Golden Retriever olmasına rağmen balkondan gördüğü Sayko adındaki iri yarı Sivas Kangalına aşık oluyor. Dış görünüşü yüzünden daima yalnız kalan Sayko ile güzel günler geçiriyorlar. Ancak Sayko'nun sahibi emekli olunca başka bir şehre taşınıyorlar. Böylece Cingo eskisi gibi yalnız kalıyor ve bu duruma çok üzülüyor. Önce kış, sonra bahar derken mevsimler bir bir geçiyor ve yaz tatili geliyor. Bu sırada Bingo sürekli kötü kokulardan şikayet etmeye, Cingo da sıcaklardan bunalmaya başlıyor. Böylece hep birlikte köye gitmeye karar veriyorlar. Köyde bir süre kalıp eve döndükleri zaman da Bingo'nun hamile olduğunu öğreniyorlar. Bu habere bütün aile çok seviniyor. Ama Cingo, laf arasında bebek geldiği zaman kendisinin evden gitmesi gerekebileceği ihtimalini duyduğu için üzüntüyle evi terk ediyor. Kısa sürede Cingo'nun yokluğunu fark eden Gocukoğlu Ailesi ise ailelerinin dördüncü üyesinin bulunması için her yere kayıp ilanı asıyor ve hikaye burada sona eriyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/cingoz-recai", "text": "Bu kitap 10 hikayeden oluşuyor. Birbirlerinin devamı niteliğinde değiller ama bazı hikayelerin arasında ufak bağlantılar var. Eğer Cingöz Recai okumaya karar verdiyseniz tüm hikayeleri verilen sırada okumanızı tavsiye ederim. 1-) Cingöz Geldi: Cingöz Recai, Amerika tatilini bir çift küpe için bitirmiş ve ülkesine dönmüştü. İlk olarak Mehmet Rıza'nın evine uğradı. O küpelerin Yıldız Sarayı'ndan çalındığını söyledi. Bu işte birlikte olmayı tavsiye etti. Pazar günü yapılacak olan partide o küpeleri almak istediğini de ekledi. Mehmet Rıza kabul etmiş gibi görünse de Recai gider gitmez o çiftin yanına gidip olanları anlattı. Partiye sahte küpelerle gelmelerini söyledi. Çift, Mehmet Rıza'nın dediğini yaptı ama atladıkları şey Cingöz'ün bu plandan haberdar olduğuydu. Onlar partideyken kendisi rahatça küpeleri çalabilmişti. 2-) Esrarlı Köşk: Namık Paşa'nın köşkünde garip şeyler oluyordu. Paşa'nın kıymetli eşyaları çalınıyordu. Paşa, başta kendi çözmeye çalışsa da son olay onu, polisi aramaya mecbur bırakmıştı. Paşa tek başına kulenin tepesinde yer alan odasında kalıyordu. Kapısını kilitlemiş ve yatmıştı. Kapının dışarıdan açılması mümkün olmadığı halde hırsız içeri girebilmişti. Mehmet Rıza bunları duyunca Paşa'nın evinde kalmaya karar verdi. Gece olunca yatağın altına saklandı ve hırsızı beklemeye başladı. Hırsız, geldi ve kimsenin kendisini yakalamasına fırsat tanımadan kaçtı. Sonrasında bir mektup geldi. Hırsız gece geleceğini yazmıştı. En sonda da kim olduğunu yazmıştı. Bu hırsız elbette Cingöz Recai'ydi. Mehmet Rıza, Cingöz'ün sözünü tutup geleceğinden emindi. Her şeyi hazırlayıp beklemeye koyuldular. Saat on ikiye geldiğinde Mehmet Rıza, Cingöz'ün yalan söylediğini düşünmeye başlamıştı. Paşa sakalını çıkardığındaysa Cingöz'ün Paşa'nın kılığına girdiğini anladı. Asıl hırsız hep yanındaydı. Onu yakalamak için bir hamle yaptı ama Cingöz bir yolunu bulup elinden kurtuldu. 3-) Karanlıkta Bir Işık: Celal Paşa, kızını İngiliz terbiyesine göre yetiştirmek istiyordu. Bunun için de İngiliz bir profesör tutmuştu kızına. Meliha Hanım, Mister Edward sayesinde kendini çok geliştirmişti. Bir gün tüm aile ve Mister Edward salonda oturdukları sırada yatak odasının ışığı yanıp söndü. Mister Edward, burada onu beklemelerini söyleyip aşağı kata indi. Saniyeler içinde hırsızlar onu bayılttılar. Bu olayı çözmesi için Mehmet Rıza'yı çağırdılar. Cingöz Recai'nin İngiliz profesörü kılığına girdiğini ilk bakışta anlamıştı Mehmet Rıza. Onu takip ederek bir eve ulaştı. Orada soygun yapmak istediğini öğrendi ve ev sahibiyle iş birliği yaparak Cingöz'ü yakalamak için plan yaptı. Cingöz'ün bu planı bozması uzun sürmedi. Akıllı bir planla Mehmet Rıza'nın elinden kurtuldu ve çalmayı planladığı inci gerdanlıkla evden kaçtı. 4-) Kadın Cinayeti: Mehmet Rıza, tramvaydayken önünde oturanın Cingöz olduğunu fark etti. Onu yakalamak için hemen bir plan oluşturdu. Karakola yeterince yaklaşana kadar onu oyalamaya karar verdi. Yeterli uzaklıkta olduklarına karar verince de kalkıp tramvaydakilere ne yapmaları gerektiğini söyledi. Karakolun önüne geldiklerindeyse birkaç kişi Cingöz'ü kaçırmaması için ona yardım etti. Mehmet Rıza'nın bilmediği şeyse onların Cingöz'ün adamı olduklarıydı. Mehmet Rıza'nın pes etmeye niyeti yoktu, gelen bir arabaya atlayıp Cingöz'ün peşine takıldı. Sonunda kendini onun arabasına atmayı başardığında aslında her şeyin bir oyun olduğunu anladı. Cingöz, onunla konuşabilmek için yapmıştı her şeyi. Bir cinayet işlenmişti ve Cingöz, katili bulduğunu söylüyordu. Eğer isterse Mehmet Rıza'ya da her şeyi anlatabilirdi. Mehmet Rıza, bu teklifi kabul edince birlikte cinayetin işlendiği eve gittiler. Cingöz tüm kanıtları bulmuştu, tek yapmaları gereken katil olan ev sahibini tutuklamaktı. Küçük bir oyunla kadına her şeyi itiraf ettirdiler. Cingöz, kadının çaldığı paraları alıp kayıplara karışırken Mehmet Rıza da kadını tutukladı. 5-) Düşman Şakası: Mehmet Rıza, uykusundan başında bir silah hissetmesi üzerine uyandı. Gözlerini açtığı anda karşısında Cingöz'ü buldu. Kibar hırsız bu defa biricik arkadaşı Mehmet Rıza'nın evini soymaya karar vermişti. Kendisi Mehmet Rıza'yı oyalarken diğerleri de evdeki antikaları çalacaktı. Çalma işi bitince Mehmet Rıza'yı kandırarak evden kaçtı. Birkaç günün ardından Mehmet Rıza'ya Cingöz'den bir telefon geldi. Çaldığı şeyleri ona satmak istediğini söylüyordu. Konuşmanın sonuna doğru ona şaka yaptığını açıkladı Cingöz. Çaldığı ne varsa ertesi gece geri getirecekti. Mehmet Rıza, her şeyi hazırlayıp beklemeye başladı ama Cingöz bir türlü gelmiyordu. Hava aydınlanmaya başladığı sıralarda hala gelen giden yoktu. O gün Cingöz'den bir mektup geldi. Aslında hiçbir şey çalmadığını, her şeyi sobanın içine sakladığını yazmıştı. Tüm bunlar kendini ve biricik dostunu eğlendirmek için küçük bir şakaydı. 6-) Tütüncünün Ölümü: Tütüncü Abbas Efendi, evinde ölü bulunmuştu. Başta üvey kardeşinin oğlu Mahmut'tan şüphelendi herkes ama Mahmut, cinayet saatinde başka bir yerde olduğunu kanıtlayınca serbest bırakıldı. Bunun üzerine halk, Cingöz'ü suçlamaya başladı. Mehmet Rıza'ysa Cingöz'ün asla birini öldürmeyeceğini biliyordu. Cingöz, üzerindeki suçlamalardan kurtulmak için gazeteye bir mektup gönderdi. Polisle iş birliği yapıp katili bulmak istediğini yazmıştı. Mehmet Rıza, bunu kabul etmeyince Cingöz de bir hafta içinde bu işi çözeceğini söyledi. Bir lokantanın sahibiyle ve Motorcular Cemiyeti ile konuştu. Artık katilin kim olduğunu öğrenmişti. Eşi Mebruke ile bir plan oluşturdu ve Mahmut'u kaçırdılar. Zorla ona her şeyi itiraf ettirdiler. Böylece Cingöz, katil olmadığını herkese kanıtlamış oldu. 7-) Aynalı Dolap: Zengin bir çiftin inci gerdanlığı çalınmıştı ve Mehmet Rıza'dan yardım istemişlerdi. Mehmet Rıza olay yerini incelediğinde aynalı dolabın arkasındaki duvarın kırılmış olduğunu gördü. Ayrıca dolabın arkasındaki tahta da çıkarılmıştı. Hırsız kimse şu anda yan dairede olmalıydı. Oraya gittiğinde karşısında Cingöz'ü buldu ama onu yakalamayı başaramadı. Cingöz, ev sahibini de alıp kaçmıştı. Peşlerine düştüğünde bir süre sonra Cingöz'ün bindiği araba yavaşlayınca onu yakaladığını sandı ama Cingöz, ev sahibini arabada bırakıp kendisi kaçmıştı. Ev sahibi bir inci gerdanlık kaybetmişti ama bir araba kazanmıştı. Tabii üç bin lira parasını Cingöz'e çaldırma karşılığında. 8-) Tatavla Cinayeti: Tatavla'da iki cinayet işlenmişti. Çözmesi için de Mehmet Rıza çağrılmıştı. Yaralara baktığında katilin Solak Dimitri olduğunu anlamıştı. Cinayet sebebi de elbette paraydı. Solak Dimitri'yi tutuklamak için bir plan yaptı. Evine gittiğinde planının açığa çıktığından haberi yoktu. Dimitri, onu bodruma kilitledi. Rıza, etrafına bakındığında Cingöz'ün de orada olduğunu gördü. Dimitri'den paraları çalmaya gelmişti ama yakalanmıştı. Öldürülmeden önce buradan kaçmaları gerekiyordu. Mehmet Rıza, Cingöz'ün yardımıyla kırık tahtalardan üst kata çıktı ve Cingöz'e yardım etti. Tam o sırada Dimitri geldi. Cingöz, böyle iğrenç bir adamın yaşamayı hak etmediğini söyleyerek onu öldürdü. Dimitri'nin cesedini Mehmet Rıza'ya bırakıp paraları aldıktan sonra kaçtı. 9-) Son Muvaffakiyet: Mebruke, bir kumaş mağazasını göstererek Cingöz'den orayı soymasını istedi. Cingöz, mağazanın sahibinin kılığına girip bankalardan para çekmeye başladı. Ondan şüphelenen birkaç kişi Mehmet Rıza'ya gittiler. Bunun haberini alan Cingöz, adamlarına bazı emirler vererek kaçış güzergahını oluşturdu. Mehmet Rıza tam Cingöz'ü yakaladığını düşündüğü sırada yine elinden kaçırmıştı. 10-) Cingöz'ün Akıbeti: Server Bedi ve Cingöz arada buluşup konuşuyorlardı. Buluştukları bir gün Cingöz, Kamuran adındaki bir kadının taktığı küpeleri gözüne kestirdi. Ona yakınlaşarak arkadaş oldu. Sonra bu arkadaşlık aşka dönüştü. Hatta Kamuran, Cingöz ve Server Bedi'yi evine çağırdı. Yemekten sonra Server Bedi, Kamuran'ın eşiyle tavla oynarken Cingöz ve Kamuran da yatak odasına gittiler. Bu gece son geceleriydi. Cingöz, küpeleri almak istiyordu. Kamuran'ın eşinin Mehmet Rıza çıkması, planlarını suya düşürdü. Usta hırsız yakalanmıştı! Ne yazık ki artık kurtulması da mümkün değildi. Bir efsane daha tarihin tozlu sayfalarında yer almak için hazırdı. peyami safayı severim ve ona yakıştıramadığım tek kitap cıngöz recaidir esinlenme anlaşılır ama bire bir kopyasını yazmak üzerine bir kopyası ile yarıştırıp ondan üstün göstermek en kötüsü ise kopyalamayı bile becerememek nedir arkadaş diğerlerindeki zeka pırıltısı bu eserlerde hep yüzeysel yapıyor ediyor ama nasıl yapıyor nasıl ediyor yok böyle büyük bir yazara yakışmamış 10-12-2022 22:21 esrarlı köşk özeti güzel ama biraz daha uzun yapabilir misiniz"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/cizgili-pijamali-cocuk", "text": "Çizgili Pijamalı Çocuk, İrlandalı çocuk kitapları yazarı John Boyne'in ilk kez 2007 yılında yayımlanmış olan kitabıdır. Kitap bir çocuk kitabı niteliği taşısa da, yayınlandığı yıldan itibaren her yaştan okurun ilgisini çekmeyi başarmış. Aynı zamanda benim de çok beğendiğim bir kitap oldu. Kitabın en dikkat çekici özelliğinin işlediği konu olduğunu düşünüyorum. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya'sında yaşayan bir çocuğun hikayesini anlatan kitap, bitirdiğinizde günlerce etkisinden kurtulamayacağınız türden. Bir çocuk kitabı olduğundan kitabın dili oldukça sade ve basit. Bu nedenle de hem çok akıcı ve sürükleyici, hem de başladığınızda bitirmeden başından kalkamayacağınız bir kitap. Her yaştan okura kesinlikle tavsiye ederim. Kitabın kısa özeti ise şöyle: Bruno, Almanya'nın Berlin kentinde \"Umutsuz Vaka\" olarak nitelendirdiği on iki yaşındaki ablası, annesi ve bir Nazi subayı olan babasıyla beş katlı bir evde yaşayan dokuz yaşındaki bir çocuktur. Bir gün Führer -Bruno adını Fury sanmaktadır- Bruno'ların evine akşam yemeğine gelir. Anne ve babası çok heyecanlıdır, çünkü görünüşe göre Fury önemli biridir. O akşam yemeğinden sonra Bruno babasının işinde terfi ettiğini, bu yüzden Out-with denen bir yere taşınacaklarını öğrenir. Buna çok üzülür, çünkü oturdukları çevreyi ve arkadaşlarını çok sevmektedir. Out-with'e taşıdıklarında, eve birçok asker girip çıkmaya başlar. Bruno bundan oldukça rahatsız olmaktadır çünkü askerleri hiçbir zaman sevmemiştir. Her gün bir öğretmen evlerine gelmekte, ablası ve Bruno'ya bazı dersler vermektedir. Öğretmenleri tarih dersine önem verse ve sanat ile okumayı zaman kaybı olarak görse de, Bruno macera kitapları okumayı çok sevmekte ve tarihten nefret etmektedir. Fakat ablası öğretmenleri ve yaşadıkları yerin de etkisiyle, tam bir Naziye dönüşmektedir. Bruno çok yalnızdır, evlerinin çevresinde bir tek ev bile yoktur ancak bahçenin etrafındaki tel örgütlerin ardında hepsi birbirinin aynı çizgili pijamaları giyen binlerce adam ve çocuk vardır. Bruno tüm bunları odasındaki pencereden görmüştür. Bruno bir gün, okuduğu macera kitaplarının da etkisiyle bahçede bir keşif gezisine çıkmaya karar verir. Tel örgülerin yanı boyunca epey bir yol aldıktan sonra, örgünün diğer tarafında yere çökmüş oturan çizgili pijamalı ve kafası tıraş edilmiş bir çocuk görür. Çocuk çok zayıf ve hayli üzgün görünüşlüdür. Bruno da tel örgülerin kendi tarafına aynı diğer çocuk gibi oturur ve çocukla sohbet etmeye başlarlar. Çocuğun adının Schmuel olduğunu öğrenir. Kısa bir süre sonra Bruno'nun her öğleden sonra tel örgü boyunca yürüyüp yere oturarak Schmuel ile sohbet etmesi bir rutine dönüşmüş, ikisi çok iyi iki arkadaş olmuşlardır. Bazen mutfaktan alıp cebine sıkıştırdığı yiyecekleri Schmuel'e götürmektedir, çocuğun yüzündeki mutluluğu gördükçe kendi de mutlu olmaktadır. Bruno Out-With'e taşınmadan önceki en iyi arkadaşlarını artık o kadar da özlemiyor, hatta isimlerini bile hatırlayamıyordur. Artık en iyi ve tek arkadaşı Schmuel dir. Zaman geçtikçe çevrelerinde askerlerden başka hiç kimse bulunmadığından yakınmaya başlayan ve böyle bir çevrede iki çocuk yetiştirilemeyeceğini söyleyen Bruno'nun annesi, babasına Berlin'e geri dönmek istediğini söyler. Babası ilk duyduğunda bunu kabul etmese de, sonraları bunun mantıklı bir fikir olduğunu, herkesin orada daha mutlu olduğunu kabul eder. Böylece yeniden taşınma hazırlıklarına başlarlar. Fakat ne var ki Bruno Berlin'e geri dönmeye o kadar da hevesli değildir. Schmuel'den ayrılmak istememektedir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/clarissa", "text": "Clarissa, Birinci Dünya Savaşı'nın kadın gözünden anlatıldığı bir kitaptır. Stefan Zweig, bu kitabın taslağını hayatının son dönemlerinde oluşturmuştur. Yayıncısı tarafından ortaya çıkarılan bu eser Clarissa'nın kronolojik hayatı olarak düşünülebilir. Tüm cümleler Zweig'a ait olmasa da yine de çok güzel bir eser olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Şimdi fazla ayrıntıya girmeden kitabın özetini sunacağım size: Clarissa, çocukluk dönemi hakkında çok az şey hatırlıyordu. Hiçbir zaman aile sıcaklığını tam olarak hissedememişti, \"yuva\" diye tanımlayabileceği ait olduğu bir yer olmamıştı. Sekiz yaşına kadar kendinden iki yaş büyük abisiyle çeşitli yerlede kalmıştı. Sekiz yaşına gelince de manastır okuluna yerleştirilmişti. Manastır yıllarına ait çok az anısı vardı. Sebebinin babasının onu kontrol etmek için kullandığı yöntem olduğunu düşünüyordu. Babası gün boyunca yaptığı her şeyi rapor haline getirip ona yazmasını istemişti. Bu da Clarissa'nın anı yaşamasına engel olmuştu. Çünkü günün sonunda babasının hoşuna gidecek şeyler yazmak istiyordu. Clarissa'nın düzgünce hatırlayabildiği anılar pazar günlerine ait olurdu. Çünkü o gün babası veya abisi onu ziyarete gelirdi. Babası askerdi ve her zaman buna uygun giyinirdi. Manastıra geldiğindeyse tüm gözler ona dönerdi. Abisi geldiğinde de aynısı olurdu. İkisi arasındaki farksa babası herkesle arasındaki mesafeyi korurken abisi kızların etrafında dört dönmesini sağlardı. Clarissa'nın okulunun bitmesine az bir zaman kalmışken babası okulu bırakıp yanına gelmesini istedi. Clarissa, buna anlam veremese de babasının bir bildiği olduğunu düşündü. Tren garından onu abisi aldı ve birlikte eve geçtiler. Babası çok gergin görünüyordu. Askerlikten istifasını vermesini istemiştiler. Bu yüzden savaş hakkındaki araştırmalarını sivil olarak yapmak için başka bir yere gidecekti. Kızı ve oğlu içinse geride yüklü bir miktar para bırakmıştı. Buna ek olarak da evin kirası her ay ödenecekti. Yani eğer isterlerse gelip kalabilecekleri bir evleri olacaktı. Abisi askeri okula devam ederken Clarissa ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Acele etmek istemiyordu. Bu yüzden bir yıl boyunca eğitimlere, konferanslara katılıp kendini geliştirdi. İşini de katıldığı bir seminerde buldu. Profesör Silberstein'ın asistanı olarak çalışacaktı. Bu iş hoşuna gitmişti. Ayrıca Silberstein ile iyi anlaşıyorlardı. Hayatının aşkını da onun sayesinde bulacaktı. Gitmesi gereken iki davet vardı ama tarihleri çakıştığı için birine gidemeyecekti. Clarissa'dan Luzern'deki kongreye katılmasını rica etti. Clarissa bunu büyük bir mutlulukla kabul etti. Clarissa başta zorlandı. Bu, kendi başına yaptığı ilk yolculuktu. Luzern'e vardığında kongre sekreterliğine gidip nerede kalacağını öğrenmesi gerekiyordu. Oraya gittiğinde Leonard ile tanıştı. Kendisi kongre sekreteriydi ve oldukça tatlı bir adamdı. Kongre sırasında da aynı masaya oturacaklardı. Aralarında yavaş yavaş bir sıcaklık oluşmaya başladı. Kongre bittikten sonra bile ayrılmadılar ve birlikte olmaya devam ettiler. Birlikte çok eğleniyorlardı. Kimsenin gitmediği yerlere gidiyor, dış dünyayla iletişimleri kesik yaşıyorlardı. Her şey çok güzel giderken Clarissa'nın babasından gelen bir mektup bu mutluluğu bozdu. Göreve tekrar çağrıldığını yazmıştı. Bu, bir savaşın başlamak üzere olduğunun kanıtıydı. İkisinin de kendi ülkelerine dönmeleri gerekiyordu. Yani biri Almanya'ya diğeri de Fransa'ya gidecekti. Bir daha ne zaman görüşecekleri belli değildi ya da görüşüp görüşmeyecekleri bile belli değildi. Hüzünlü bir ayrılığın ardından savaş başladı. Abisi cepheye giderken Clarissa da cephede sıhhiye hizmetine başladı. Savaş düşünülenden daha sertti. Clarissa ise sürekli çalışıyordu. Her şey onun için yeterince zorken abisinin öldüğünü ve hamile olduğunu öğrendi. Profesör Silberstein'ın yanına gidip yardım istedi. Amacı bebeği aldırmaktı ama konuşmanın sonunda onu doğurmaya karar vermişti. Karnında taşıdığı bir düşman çocuğuydu ama yine de onu doğurmak istiyordu. Çocuğu için sevmediği biriyle evlendi ama onunlayken asla mutlu olamadı. Leonard yaşıyor mu yoksa çoktan öldü mü öğrenmeyi de başaramadı."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/cocuk-kalbi", "text": "Çocuk Kalbi, İtalyan yazar Edmondo de Amicis tarafından 1886 yılında tamamlanıp ilk kez aynı yıl yayımlanmış olan çocuk kitabıdır. Eser eğitim bilim uzmanlarınca \"dünyanın en faydalı çocuk kitabı\" seçilmiş ve birçok dile çevrilmiştir. Edmondo de Amicis Çocuk Kalbi'ni, kendi oğlunun günlüklerinden esinlenerek yazmıştır. Ben kendimce kitabı biraz sıkıcı bulmuş olsam da, okul çağındaki miniklerin mutlaka okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Fakat elbette okuyup beğenen yetişkinlerin varlığı da göz ardı edilemez. Kitap, üçüncü sınıfa geçen küçük Enrico'nun bir yılını anlatıyor. Enrico'nun günlüğü şeklinde yazılmış olan kitapta annesi ve babasının Enrico'ya yazdığı mektuplar da yer alıyor. Kitabı her ne kadar sıkıcı bulmuş olsam da, oldukça akıcı olduğunu da belirtmem gerek. Enrico, ikinci sınıftan üçüncü sınıfa geçmiştir. Okulun ilk günüdür. İkinci sınıf öğretmeninden ayrılmak zorunda olduğu için çok üzgün olan Enrico, yeni öğretmeniyle tanıştığında üzüntüsü azalır gibi olur. Yeni öğretmeni sık gülmeyen, hatta asık suratlı biri olsa da, yaramazlık yapan öğrencilerini tatlı bir dille uyarmakta, hiç kimseye bağırıp kızmamaktadır. Çok iyi kalpli bir adam olduğu anlaşılınca bütün öğrencileri onu çok sevmeye başlamıştır. Enrico'nun yeni sınıfında zengin, fakir, kibar, kaba, utangaç, dışa dönük, içe dönük, girişken her türlü öğrenci vardır. İlk gün okul müdürleri yanında bir çocukla çıkagelir. Yeni öğrenci İtalya'nın farklı bir eyaleti olan Calabria'dandır. Müdür bey yeni öğrenciyi kendileriyle aynı bölgeli olmadığı için dışlamamalarını, onunla da arkadaş olmalarını öğütler. Sınıfta hiç kimse ona kötü davranmamış, hatta herkes Calabrialıya küçük hediyeler vermiştir. Enrico çok mutludur. Enrico'nun sınıflarında en çok sevdiği arkadaşı Garrone'dir. Garrone, okula iki yıl geç başlamış, iri bir çocuktur. Sınıfta fakir olduğu için diğerleri tarafından dışlanan Nelli'yi ve diğer yardıma ihtiyacı olan çocukları her zaman koruyup kollamakta, onlarla dalga geçilmesine engel olmaktadır. Bu nedenle de Enrico ona karşı hayranlıkla karışık bir sevgi duymaktadır. Enrico'nun babası, Enrico'ya her ay birkaç arkadaşını eve davet etmesini ya da arkadaşlarıyla onların evinde vakit geçirmesini öğütlemiştir. İyi kalpli Enrico da sınıfında en çok sevdiği ve maddi durumlarının iyi olmadığını bildiği arkadaşlarını evine davet etmeyi çok sevmektedir. Bir gün birkaç arkadaşıyla beraber sınıflarının en yüce gönüllüsü olan Stardi'yi de evine davet eder. Stardi'nin babası alkolik ve işe yaramaz bir adamdır. Bir işe girip çalışmamakta, aynı zamanda içtiği zamanlarda Stardi'yi dövmektedir. Sınıfta herkes onunla babasından dayak yediği için dalga geçmekte, fakat o yüzündeki izlere rağmen olanların birer kaza olduğunu iddia ederek babasına laf söyletmemektedir. Stardi, çok çalışıp sınıfta Derossi'den sonra ikinci olduğunda öğretmeni sarhoş babasına Stardi'yi övmüş, babası da o günden sonra çok duygulanarak artık düzgün bir adam olmaya karar vermiştir. Stardi Enrico'nun evine gittiğinde, Enrico'nun oyuncak lokomotifine hayran kalır. Babası daha önce ona hiç bu kadar güzel bir oyuncak almamıştır. Enrico da lokomotifi çok sevdiğini gördüğü arkadaşına oyuncağını hediye etmeye karar verir. Stardi çok mutlu olmuştur. Enrico, iyi kalpli bir çocuk olduğunu işte böyle olaylarda defalarca kanıtlamıştır. Annesi ve babası da onu çok sevmekte, zaman zaman yanlış davranışlarını gördüklerinde ona mektuplar yazarak onu uyarmaktadırlar. Enrico, bütün çocuklara örnek gösterilebilecek bir çocuk olma yolunda emin adımlarla ilerlemektedir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/cocukluk", "text": "Nikolay Petroviç İrtinyev onuncu yaş gününden üç gün sonra, 12 Ağustos 18..'de, hayatında kısa bir zaman sonra gerçekleşecek olaylardan habersiz, Saksonyalı mürebbisi Karl İvaniç Mauer'in yaptığı sakarlıkla uyanır. Kendisinden sadece bir yıl birkaç ay büyük ağabeyi Vladimir Petroviç'le birlikte yıkanıp giyindikten sonra emekli bir üsteğmen olan babaları Pyotr Aleksandroviç'in yanına gider. Çalışma odasındaki Pyotr Aleksandroviç, Kahya Yakov Mihaylov ile bütçe planlaması yapmaktadır. Çocuklar birkaç gündür evde yapılan olağanüstü hazırlıkları fark etmiş olsalar da sebebini o esnada öğrenirler. Nikolenka ve Volodya o gece Petrovskoye'den ayrılarak sosyeteye uygun bir hayata adım atmak için gerekli olan eğitim ve terbiyeyi almak amacıyla babalarıyla Moskova'ya gideceklerdir. Karl İvaniç 12 yıldır yaşadığı evden ayrılacak olmaktan dolayı kırgın ve kızgındır. Bu sebeple Almanca dersini öğle yemeğine kadar uzatır. Öğle yemeği vakti geldiğinde Pyotr Aleksandroviç, anne Natalya Nikolayevna İvanovna, kız kardeş Lyuboçka, Lyuboçka'nın mürebbiyesi Mariya İvanovna ve kızı Katenka'dan oluşan masaya bir meczup olan Grişka da oturur. Anne ve baba, Grişka'nın kehanetlerinin gerçekliği üzerinde konuşurken Lyuboçka ve Katenka da o gün yapılacak ava götürülmeleri için izin almaları hususunda Volodya ve Nikolenka'yı sıkıştırır. Çocukların önerisi büyükler tarafından kabul edilir ve ailecek Kalinov Ormanı'na giderler. Çocuklar, av dönüşünde yolculuklarının ertesi sabaha ertelendiğini öğrenirler. Nikolenka'nın bu mutluluğu Karl İvaniç'in onlarla Moskova'ya geleceğini haber almasıyla ikiye katlanır. Ertesi gün saat on ikide onları götürecek fayton konağın önünde hazırdır. Gözyaşları içindeki anneleri, annelerinin dadısı Natalya Savişna ve evin diğer üyeleriyle vedalaşan çocuklar, Moskova'ya büyükannelerine gitmek üzere yola koyulurlar. Moskova'daki birinci aylarında büyükannelerinin isim günü için verilen davet öncesi Moskova'ya gelir gelmez tanışıp çok sevdiği Seryoja İvin'in, artık yaşamayan dedeleri Prens Nikolay Mihayloviç'in eski çalışanlarından birinin oğlu olan 13 yaşındaki İlenka Grap'a yaptığı zorbalığı gören Nikolenka'nın bozulan keyfi, 12 yaşındaki Soneçka Valahina'yla yaptığı kadrille geri gelir. Ancak sıra mazurkaya geldiğinde Mimi'den öğrendiği yan adımları sergilemesi babasını utandırır ve hiddetlendirir. Soneçka ise bu hatadan rahatsız olmamış gibidir. Olanca sevecenliğiyle, her perşembe annesiyle yaptıkları Tverskaya Caddesindeki gezintilerinde onlara eşlik edebileceğini söyler. İlk aşkın yarattığı kalp çarpıntılarıyla boğuşan Nikolenka, Volodya'nın da genç kıza aşık olduğunu öğrenince büyük bir gurura kapılır. Tüm bunlardan altı ay sonra, 16 Nisan'da, Petrovskoye'den gelen kötü haberle Moskova'dan yola çıkan İrtinyevler, köye ulaştıklarından kısa bir süre sonra Natalya Nikolayevna'yı kaybederler. Annelerini toprağa vermelerinden üç gün sonra Nikolenka, Volodya ve Pyotr Aleksandroviç; Lyuboçka, Mimi, Katenka, hizmetçiler, uşaklar ve Kahya Yakov'dan oluşan ev halkı ile Moskova'ya döner. Bomboş evde tek başına kalan Nataşka da hanımının ardından iki ay sonra hayata veda eder. Annesinin ölümüyle Nikolenka'nın o mutlu çocukluğu sona ermiş, yeni bir dönem, ergenlik başlamıştır. Tolstoy'un, Karl İvaniç karakterini mükemmel Almanca ve İngilizce bilgisinin sebebi olan öğretmeni Theodore Rössel'den, Pyotr Aleksandroviç karakterini babası Nikolay Tolstoy'un komşusu ve arkadaşı olan çapkın kumarbaz Aleksandr Mihayloviç İsleniyev'den, İslaniyevlerin mürebbiyesi Mimi ve kızı Yuzenka'dan esinlenerek yazdığı bu yarı otobiyografik roman aynı zamanda Tolstoy külliyatının ilk eseri olma özelliği de taşır. Subay kardeşi Nikolay'ın yanına giderek orduya katıldığı Tiflis'te yazdığı ve dört evre olarak tasarladığı hikayenin ilk halkası olan Çocukluk, L. N. parafıyla ilk kez büyük bir Rus dergisi olan Sovremennik'te yayımlanmış ve okurlardan oldukça ilgi görmüştür. Tolstoy ileriki yıllarda henüz 23 yaşındayken yazdığı bu eserinde Charles Dickens'in David Copperfield'ının etkisi altında kaldığını kabullenmiştir. Biyografisini yazan arkadaşı ve sırdaşı Pavel Ivanovitch Birioukov'a yazdığı mektupta yine o dönemde çok severek okuduğu Laurence Sterne ve Rodolphe Töpffer'e de öykündüğünü itiraf etmiştir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/cocukluk-cagi-travmalari", "text": "Çocukluk Çağı Travmaları Eğer sağlıksız çocuk yetiştirme örüntüsüne sahip bir ailede büyüsüysek şu an bizler de bu örüntüyü sürdürüyor olabiliriz. Muhtemelen farkında olmadığımız birçok şekilde bu örüntüye katkı sağlıyoruz. Evet, korunmasız bir çocukken bize yapılanlardan kesinlikle sorumlu değiliz ama hayatımız için kararlar alabilecek yaşa geldiğimizde geçmişimiz için bir şeyler yapmak yükümlülüğündeyiz. İlk olarak bu travmaların nitelikleri hakkında bilgi edinerek başlamalıyız. Çocukluk çağı istismarı yalnızca bedenen olmamaktadır. Bakım verenin çocuğu gelişimsel, fiziksel ve psikolojik açıdan olumsuz etkilemesi istismar olarak ifade edilmektedir. Çocuğun ihmal ve istismarı yaşam boyu süren önemli ve bireyi çok boyutlu etkileyen bir sorundur. Fiziksel istismar, çocuğun sağlığını olumsuz etkileyen ve vücudunda yaralanmalara neden olan her türlü davranış biçimidir. En yaygın görülen fiziksel istismar şekli çocuğun dövülmesidir. Evlerde fiziksel istismara genellikle cezalandırma, öfkeyi boşaltma ve otoriteyi kurma yöntemleri olarak başvurulur. Fiziksel istismar en çok bebeklikte ve okul çağı öncesi dönemde görülmektedir. Bunun apaçık sebebi bu yaş grubundaki çocukların kendilerini ifade edemeyecek durumda olmaları ve savunmasız olmalarıdır. Hatta toplumumuzda yaygın olan bebeğe yönelik şiddetlerden biri de sarsılmış bebek sendromu olarak isimlendirilmiştir. Öfkeli ebeveynin bebeği ileri geri olacak şekilde sarsması sonucu beyin kanaması vakaları azımsanmayacak miktardadır. Bu istismar türleri çocuğun fiziksel hasarına ve ölümüne kadar varabilmekle birlikte çocuğun psikolojik sağlığını ve yetişkin yaşamını oldukça olumsuz etkilemektedir. En yakını tarafından zarar gören örselenen çocuk kocaman bir dünyada kendisini nasıl güvende hissedebilir? Diğer insanlara güvenip sevgi bağı kurabilir ya da hiç kuramadığı sevgi bağını nasıl başkalarını aktarabilir? Yapılan araştırmalara göre ülkemizde fiziksel istismara uğrayan çocukların oranı %65 gibi ciddi oranlar olarak saptanmıştır. Bunun en büyük sebebi ise dayağın bir disiplin yöntemi olarak görülmesidir. Oysa dayak çocuk ve bakım veren arasındaki bağı onarılmayacak şekilde zedeleyen, çocuğun içe kapanmasına, öfkesini dışa yöneltmesine, saldırganlaşmasına ve kendisine zarar vermesine kadar giden zararlı bir yoldur. Çocuklar düşündüğümüzden daha akıllı ve anlaşması kolaydır. Tek istedikleri bizim sevgimizdir, yapmamız gereken tek şey ne istediğimiz, neyin doğru-yanlış olduğu ve yanlış olanın sonuçları hakkında çocukla konuşmak ve sağlıklı bir iletişim geliştirmektir. Cinsel istismar, çocuğun kendinden büyük yetişkin ya da çocuk tarafından cinsel haz ve doyum amaçlı kullanılmasıdır. Maalesef ki en fazla cinsel istismar vakası çocuğun kan bağının olduğu bireyler tarafından gerçekleştirilmekte ve 3-5 yaş arası çocuklar daha fazla maruz kalmaktadır. Mağdur çocuklar; uykuya dalmakta güçlük çekme, öfke patlamaları, içe kapanma, cinsel içerikli oyunlar ve konuşmalar, olayı anımsatan kişi ve nesneleri aşırı kaygı, yetişkinlere ve temasa yönelik korku vb. tepkiler göstermektedirler. Yetişkinlik yaşamında ise cinsel yaşamlarında sorunlar, cinsel kimlik bozuklukları, cinsellikten kaçınma ya da sapkın cinsel davranışlar gözlenebilmektedir. Madde bağımlılığı, obsesyonlar, kişilik bozuklukları, bedenselleştirme, depresyon, kendine zarar verme vb. ciddi psikolojik boyutlara ulaşabilmektedir. Duygusal istismar ise somut bir kanıtı olmamakla birlikte bebek, çocuk ve ergenin benlik saygısını zedeleyici davranımlar, söylemler ve işaretler olarak tanımlanabilir. Duygusal istismar tek başına görüldüğü gibi fiziksel ve cinsel istismar ile de seyretmektedir. Çocuklar sevildiklerini bilmek ve hissetmek isterler. Bebek, çocuk veya ergenin bakımıyla yakından ilgilenmek güvende hissetmesine, sevgi amaçlı dokunmalar, belli bir aile düzeni içinde olması ve sağlıklı bir aile yapısıyla model olunması, çocuğun çevresini de olumlu algılaması, olumlu bağlar kurması için sosyalleşmesini destekleme, verilen geri bildirim ve çocuğa duyulan sevgi ile çocuğun kendini değerli hissetmesini sağlama oldukça büyük önem taşımaktadır. Çocukken anne-babalar bizim için tanrısal bir önem taşır. Kendimizi güvende hissedebilmek için onların mükemmel olduğuna yönelik inancımızı daima destekleriz. Bu yüzden ebeveynimiz tarafından sevilmiyor, reddediliyor, cezalandırılıyorsak bunun sebebini kendimiz olarak görürüz. Oysa çocuğuna yüzde yüz doğru davranan tek bir ebeveyn bile yoktur. Hatta çoğu ebeveyn oldukça hatalı davranmaktadır fakat çocuklar suçlamaları kendi benliklerine yöneltir. Yetişkinlikte de ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar çevrelerinde ne kadar insan olursa olsun kendilerini değersiz hissederler. Kimi zaman da bu tanrısal anne-babalar çocuklarıyla rollerini değişmeye kalkarlar. Çocuklarına çocuk olmanın gerektirdiğinden fazla sorumluluk yüklerler. Kardeşin bakımı, evin temizliği, düzeni, yemek yapma ve ebeveynin sırdaşı olma gibi çocuğa ağır sorumluluklar yükleyerek çocuğun çocukluğunu yaşamasına engel olurlar. Bu çocuklar büyüdüklerinde her şeyin sorumluluğunu üzerlerine alıp zaman zaman yetersiz kalıp, bundan suçluluk duyup bir sonraki denemelerinde sorumluluklarını iki katına çıkarırlar. Gittikçe büyüyen başarısızlık hissi oluşturan bu devridaim, insanın yaşam enerjisini yavaş yavaş tüketir. Senin iyiliği için işte bu cümle kontrolcü anne babanın çocuklarına karşı kullandıkları tuzaklardan bir tanesi. Küçükken bizi korumak için ailelerimiz elbette birtakım tedbirler alacaktır. Fakat bizler büyüdükçe ve bir şeyleri kendi başımıza yapabilecek konuma geldikçe kontrolün dozu düşürülmeli yerini güven ve desteğe bırakılmalıdır. Kontrolcü anne babalar ihtiyaç duyulmama korkusu yüzünden çocuklarının acizliğini teşvik ederler. Bu çocuklar yetişkin yaşamlarında kendi hayatlarını idame ettiremeyen, kendi başına kararlar alamayan ve sağlıklı ilişkiler kuramayan ürkek bireylere dönüşürler. Yaşama ve kendilerine karşı duydukları kaygı ve endişe onları bağımlı yani simbiyotik ilişkiye sürükleyebilmektedir. Bu anne baba tipi için çocuklarının evlilikleri de bir tehdittir. Genellikle çocuğun evliliği zarar görür. Alkolik ebeveynler ise çocukta evde daima hasta birisi olduğu ve kurtarılması gerektiği yönünde bir inanç geliştirir. Çocuklar daima bu ebeveynin iyileşmesini bekler, bunun için çabalar, okulunda başarılı olur, derslerine çok çalışır, dışarıda güçlü olduğu bir yaşam seçer ya da ebeveynin izinden gider. Hastayı iyileştirmemenin yarattığı öfke kendilerine yönelir. Yetişkin yaşamına başarısızlık duygularıyla başlanır ve en çok da çevresindeki insanları kontrol etmeye çalışırlar. Ebeveynin durumu aile için utanılacak bir durumdur. Çocuk bu durumu gizlemek üzerine tembihlenir. Bu yüzden yetişkin yaşamında da kendini açmaktan çekindiği yapay ve sığ ilişkiler kurmaya meyilli olur. Böylesi tanıdık bir ilişki bireyin kendini daha güvende hissetmesine yol açacaktır. Rekabet eden anne babalar, çocukları büyüyüp geliştikçe kendi başarısızlıklarıyla yüzleşirler. Çocuklarının gençliği, başarısı ve deneyimleriyle rekabet etmeye kalkarlar. Kendi yetersizliğini anca böyle ört bas edeceklerine inanırlar. Bu inanç mükemmeliyetçi tutuma sahip anne babalarda da görülebilmektedir. Mükemmeliyetçi aileler çocukları kusursuz oldukları takdirde ailelerinin çok güzel olacağına inanırlar. Kendi sağlayamadıkları başarıyı çocuktan beklerler. Bu mümkün olmadığı için de günah keçisi olarak çocuğu seçerler. Halbuki çocukların hata yapmaya ve hata yapmanın dünyanın sonu olmadığını görmeye ihtiyaçları vardır. Deneme yanılma yapmak birey için oldukça geliştiricidir fakat bu çocukların böyle bir hakkı yoktur. Yetişkin yaşamında da birey ailesinden gördüğü bu tutumu sürdürmeye çalışır. Ufak bir başarısızlık karşısında yıkılır, belli bir işte çok uzun zaman harcar ya da başarılı olacağını düşünmediği işe girmekten kaçınır. Böylece yaşamın keyif verici deneyimlerinden mahrum kalır. Bol bol erteler, işi erteler, okulu erteler, evlenmeyi erteler, çocuk sahibi olmayı erteler. Mükemmel olmayacaksa başlamamak en iyisi diye düşünürler. Başarısızlıkları için kendini suçlar hatta ailesini mükemmelliğiyle taçlandıramadığı için de değersiz hisseder. Önemli olan ebeveynler olarak çocuklarımızda yeni yaralar açmamak ve sağlıklı yetişkinler olarak yaşamlarını sürdürmelerine yardımcı olmaktır. Eğer ruhunda yaralar çoktan açılmış yetişkin çocuklar isek bir an önce yüzleşmemiz gereken bir geçmişimiz var demektir. Bizi etkilemediğini düşünsek bile o yaşantılar bir kere deşilmeye başlandı mı ardından gelecekler bizi şaşırtacaktır. Evet, belki çocukken gücümüz yetmedi belki savunmasızdık ama artık büyüdük. Kendimize yeni bir çocukluk veremesek de yeni bir yetişkinlik verebilecek güçteyiz. İLGİLİ KİTAPLAR Zor Bir Ailede Büyümek, Susan Forward-Craig Buck Yazar, çocuklarına zarar veren aileleri toksik anne-baba olarak ifade ediyor. Bu aileler tıpkı kimyasal bir toksin gibi, verdikleri duygusal hasar çocuklarının benliklerine tümüyle yayılmış ve çocuk büyüdükçe yarası da, acısı da büyümüştür. Esas koruyucu olması gereken anne-baba kötü bir davranışta bulunduğunda çocuğun kendini suçlaması varlığına ihtiyacı olduğu o ebeveyni suçlamaktan daha kolay. Bu çocuklar büyüdüklerinde kendilerini yetersiz hissetmeye ve suçlamaya devam ediyorlar. Yazar, Toksik Anne-Babalar başlığı altında; kusursuzluk efsanesi,yetersiz anne-babalar, kontrolcüler, duygusal tacizciler, fiziksel tacizciler, cinsel tacizciler olarak farklı aile tiplerini ele alıyor. Bu kısımda kendi aile geçmişinizin nasıl olduğu, ailenizin sizi ne şekilde etkilemiş olabileceği gibi konularda fikir sahibi olabilirsiniz. İkinci kısımda yetişkin yaşamına odaklanıyoruz. Affetmek üzerine konuşuyoruz, kendimizi daha iyi tanımaya çalışıyoruz, yüzleşmelerde bulunarak yaralarımızı iyileştirmeye çalışıyoruz. Döngüyü kurarak geçmişle hesabı kapatıyoruz. Kitabı oldukça başarılı bulduğumu ifade etmeliyim zaten yazımı yazarken de çok fazla yararlandım. Vaka örnekleriyle durumun somutlaştırılması da açıklayıcı olmuş diyebilirim. Seninle Başlamadı, Mark Wolynn Hayatımı değiştiren, beni bambaşka bir farkındalığa ulaştıran bu harika kitabı da önermek isterim. Ebeveynlerimiz bizim hayata bakışımızı etkileyen önemli kişilerdir, bunu hepimiz biliriz. Peki bu etkinin üç kuşak kadar öncesine dayandığını söylesem, işte bu biraz şaşırtıcı olacaktır. Kitapta okuduğumuz vaka örnekleri durumu daha da açıklığa kavuşturmamıza yardım edecektir. Kendimize, partnerimize ve ebeveynlerimize karşı kullandığımız dilin kendi dilimiz olmayabileceğini söylüyor, Wolynn. Bu dil bize diğer ebeveynimizden ya da ailemizdeki geçmiş travmaların miras kalabilme gücünden kaynaklanabildiğini belirtiyor. Fark etmediklerimize yönelik içgörü kazanmak, karanlık yönlerimize ışık tutmak işlevsel bir yaşam ve sağlıklı ilişkiler için oldukça önemli. Tüm bunlar için de Seninle Başlamadı bir rehber niteliğinde. Aile öykünüzü değerlendirebilecek ve yeni bir yol çizebilecek gücü kendinizde bulacaksınız. Yetenekli Çocuğun Dramı, Alice Miller Geçmişimizi değiştirmek olası değil. Olası olan tek şey kendimizi değiştirmek. Geçmişin bilinçsiz kurbanı olmaktansa geçmişini bilen, onunla da yaşayabilen bir insana dönüşmek fırsatını kendimize vermeliyiz. Küçükken hırpalanan insanların ani ve yoğun duygusal boşalım yaşamaları pek olası değildir. Sadece anne-babanın mirası olan bir sansürün onayladığı ve geçit verdiği duyguları hissedebilir. Gerçek benlik bilinçsiz ve bundan dolayı da az gelişmiş bir durumdadır. Kişinin içindeki bir hapishanede tutsak kaldığı için iletişim kurma yeteneğinden yoksundur. Gerçek benlik ancak özgür kalınca kendini ifade etmeye ve yaratıcı güçler geliştirmeye başlar. İçimizdeki hapishaneye ve hapishaneden çıkış sürecine ışık tutan bu eser yine kendimizi ve geçmişimizi anlamak için iyi bir kaynak olacaktır. Senin Suçun Değil, Beyhan Budak Hayatındaki sorunları düşün; değersizlik duygun, sana zarar veren ilişkilerinden vazgeçemeyişin, başarısızlıkların, aynı hataları tekrar tekrar yapışın, başkalarına şefkatle yaklaşırken kendine acımasız oluşun, içindeki kaybolmayan öfke ve hatta kıskançlıkların...Bunları yaşamayı sen mi seçtin? Ya da belki de geçmişte yaşadıkların bugün böyle hissetmene neden oluyor. Kendini suçlamayı bırak, bu işleri daha kötü hale getirmekten başka bir işe yaramaz. Bu kitapla birlikte geçmişinin karanlık dehlizlerine doğru bir yolculuğa çıkacağız; içine doğduğun aileden, yaşadığın travmalara kadar, bugün var olan problemlerinin geçmişteki izini süreceğiz. Çocukken alman gereken sevgi, saygı ve güveni alamadığın zaman neler olduğunu, zehirli anne baba davranışlarının nasıl yıkıma yol açtığını görecek; bazen önemsiz sanılan küçük bir travmanın uzun vadeli etkilerinin çok büyük olduğunu fark ettikçe hafifleyeceksin. Bu kitap sana mucizeler vaat etmiyor, hiçbir şey mükemmel olmayacak, ancak şu anki halinden daha iyi hissetmen kesinlikle mümkün. Beraber yürüyeceğimiz yolun amacı bu. İLGİLİ FİLMLER Kız Kardeşimin Hikayesi My Sisters Keeper Fitzgerald çifti bir gün acı gerçeği öğrenir. Sara ve Brian Fitzgerald'a verilen kederli haber kızları Kate'in lösemi olduğunun bilgisidir. Çocuklarının sadece bir kaç yıl ömrünün kaldığı gerçeği çifti allak bullak etmiştir. Bunun üzerine çift Kate'e donör olması için Anna adında bir bebek sahibi daha olmaya karar verirler. İlk yaptıkları şey Anna'nın göbek bağından alınan kanı kullanmak olur. Yıllar geçtikten sonra artık Anna'dan Kate'e kemik iliği nakli yapılması gerekmektedir. 11 yaşındaysa, Kate'in böbrek nakline de ihtiyacı vardır. Bu olanların üzerine Anna, ailesinin onu bu amaçla kullanmasından dolayı onlara dava açar. Ben, Tonya- I, Tonya Annesinin baskıcı tutumları başarılı bir genç kızı nasıl uçuruma sürüklüyor. Küçük yaşlardan beri annesinin takındığı mükemmeliyetçi tavır Tonya'nın kabusu olacaktır. Köpek Dişi-Kynodontas Bu ebeveynlerin çocuklarını yetiştirme şekline inanamayacaksınız. Rahatsız edici bir havası olsa da izlemekten kendini ala koyamayacağınız, çarpık ilişkilerin ve hastalıklı bir aile temasının öyküsü. Yorumlar"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/cocuklukta-oyun", "text": "Çocuklukta Oyun Oyun, karmaşık bir insan davranışı olarak insanlık tarihi kadar eski ve köklü bir yapıdır. Oyun, insan yaşamı boyunca bilişsel, duygusal, devinimsel davranış alanlarına yönelik işlevleri yerine getirebilmeyi sağlar. Oyun evrenseldir. Oynanan ortam, araç gereç, konu, bağlam değişse de oyun dünyanın her yerinde mevcuttur. Çocuk için oyun yalnızca bir eğlence aracı olmamakla birlikte onun iç dünyası çevresini algılayışı ile ilgili ipuçları verir. Yetişkinler duygularını konuşarak nasıl anlatıyorsa çocuklar da duygularını oyun yoluyla aktarabilmektedir. Çocuk istemediği durumlarla oyun yoluyla başa çıkar, korkutucu olan yetişkin dünyasına oyun yoluyla tepki gösterir. Oyun çocuk için rahatlama unsurudur. Oyun aynı zamanda da çocuğun bilişsel gelişimi için oldukça yararlıdır. Yaratıcılık yeteneğini, kendini ifade becerisini, soyut düşünebilmesini, olgunlaşmasını, ben merkezcilikten uzaklaşıp farklı bakış açıları geliştirebilmesini ve problem çözme becerisi kazanmasını sağlar. Oyunun en temel işlevi, çocuğun dünyaya uyumunu kolaylaştırmaktadır. Çocuk yetişkinlikte edineceği rolleri, yetişkin dünyasında şahit olduklarını oyun sırasında deneyimler. Ebeveynleriyle, öğretmeniyle yani yakın çevresiyle iletişimini oyuna yansıtır, tepki geliştirir ve gerçeğine hazırlık yapar. Çocuklar için yetişkinlerle oynanan oyundansa yaşıtlarıyla oynadıkları oyun daha yararlıdır. Yetişkinler oyun sırasında çocuğa uyum sağlama eğilimi gösterir çünkü çocuk gibi düşünemezler yalnızca ona uyum sağlarlar. Akranlarla oynanan oyun ise gerçek dünyaya daha yakındır. Yaşıtlarıyla oynadıkları oyun sırasında kendilerini akranlarıyla karşılaştırma fırsatı kazanırlar. Kendilerinin zayıf ve üstün yönleriyle ilgili fikir sahibi olurlar. Kendilerini kontrol etmeyi öğrenerek toplumsal yaşama uyum sağlamanın adımlarını atarlar. Oyun oynaması baskılanan ya da engellenen çocuk sağlıklı bir gelişim süreci geçirmeyecektir. Çünkü oyun çocuk için beslenmek, sevilmek, uyumak kadar elzemdir. Oyun ile ilgili çeşitli araştırmalar, kuramlar mevcuttur. En bilindiği ise Piaget'in oyun teorisidir. Piaget'e göre oyun olgunlaşma sürecinin ve bilişsel gelişimin temel unsurudur. Piaget'e göre 0-2 yaş arasında çocuklar alıştırmalı oyun oynar ve nesneleri alıp sallayarak atarak oyun oynar. İkinci yaşla beraber ortaya çıkan ve yaklaşık 11-12 yaşına kadar süren oyun türü cansız nesnelere canlılık özelliği verdikleri ve boş bardaktan su içmeye çalıştıkları sembolik oyundur. Yetişkin yaşamın olayları sembolize edilerek canlandırılır. Çocuğun bilişsel gelişimiyle beraber benmerkezcilikten çıkıp sosyal etkileşim yoluyla oynadıkları oyun dönemi kurallı oyundur. Kurallı oyun dönemiyle 11-12 yaş sonrası ifade edilir. Yetişkinlikte oynanan oyunlar da birer kurallı oyundur. Freud ise oyunun çocuğun başından geçen travmatik olayların bir yansıması olduğunu ve bu problemlere çözüm yolu bulması için bir deneme aracı olduğunu ifade etmektedir. Pek çok ebeveyn tarafından korkulan bir durum olan hayali arkadaşlar ise 0-2 yaş veya 9-10 yaşlarında görülebilmektedir. Hayali arkadaşların bahsedilen gelişim dönemleri arasında normal olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Hayali arkadaşın yokluğu konusunda çocuğa baskı yapılmamalı, çocuk ikna edilmeye çalışılmamalıdır. Varlığı konusunda ise çocuğun düşünceleri beslenememeli olağan dönem içerisinde çocuğun hayali arkadaş dönemini atlatması beklenmelidir. Oyun yönlendirilmemiş olabilmekle beraber bağımsız oyuna eğitim ortamlarında izin verilmemesi gerektiğini savunan görüşler de mevcuttur. Montessori, oyunun amaçlı olması gerektiğini düşünmektedir. Çeşitli eğitsel materyallerle çocuklara çok fazla şey öğretilebileceğini ifade etmiştir. Oyun yoluyla psikomotor gelişim için de önemli adımlar atılmış olur. Kesme, şekil verme, boyama, hamur oynama, maketler yapma vb. yollarla çocuğun motor becerileri, el-göz koordinasyonu gelişir. Ebeveynler çocuklara iyi bir oyun arkadaşı olmakla beraber iyi bir gözlemci de olmalıdır. Çocuk oyun sırasında şahit olduğu olayları ya da başından geçen herhangi bir duruma yönelik duygularını bastırmadan yansıtabilir. Çocukluk çağı yetişkin yaşamının gidişatı açısından oldukça kritik bir çağdır. Kişilik gelişiminin temelleri bu çağda atılır ve hatta kimi kuramcılara göre bu çağda gelişen problemlerin telafisi mümkün değildir. İşte tam da bu yüzden erken teşhis için oyun en önemli araçlardan biridir. Yetişkinler olarak bize düşen birtakım görevler vardır. En öncelikli olarak çocuğun istekleri göz önünde bulundurulmalı fakat çocuğun istekleri için şartlar uygun değilse bize birtakım görevler düşmektedir. Oyun planlanırken çocuğun içinde bulunduğu gelişim dönemi, bireysel farklılıkları dikkat alınmalıdır. Örneğin küçük çocukların yaşına uygun olmayan materyalleri oynamaya zorlanması çocuğun özgüvenini kıracak ve aşağılık duygusu geliştirmesine neden olacaktır. Çok uzun süreli ve karmaşık etkinlikler planlanmamalıdır. Çocukların dikkat süresi göz önüne alınmalıdır. Çocuğa oyun tanıtılmalıdır. Oyunun kuralları çok karmaşık ve fazla olmamak kaydıyla çocuğa açıklanmalı ve materyaller tanıtılmalıdır. Materyalli oyunlar çocuğun daha çok ilgisini çekmektedir fakat materyaller çocuk tarafından geliştirilirse oyun hem daha çok ilgi görecek hem de daha yararlı olacaktır. Oyun oynatılırken dikkat edilecek bir başka unsur da seçilen oyunun, materyallerin toplumsal cinsiyet kalıplarını yansıtmamasıdır. Oyuncakların renklerinin belli bir cinsiyeti yansıtmamasına dikkat edilmelidir. Çocukların her rolü her mesleği denemesine izin verilmelidir. Unutulmamalıdır ki çocuklukta bizim temellerini attığımız bireyler ileride toplumun gidişatını belirleyen önemli figürler olacaklar. İlgili Kitaplar Oyun Terapisi- Virginia M. Axline Her insan kendini gerçekleştirebilmek için güçlü bir istek duyar. Bu istek, olgunlaşma, bağımsızlık kazanma ve kendi yönünü tayin etmeyi kapsar. İnsanın bütünlüğe karışma arayışı ömür boyu devam eder ancak dengeli bir kişilik yapısı için uygun bir büyüme zeminine ihtiyaç vardır. Bu zemininin sağlam atılması çocukluk için oldukça mühim bir ifadedir. Bunun en önemli yolu da oyundan geçer. Yazar çocuklukta karşılaşılan her türlü problemin bağımsız oyun yoluyla aşılabileceğini ifade etmektedir. Okuyamama, kekemelik, öğrenme problemleri, çeşitli fobi ve davranış bozuklukları... Hepsinin temelinde yatan çatışmanın ve duyguların oyun yoluyla yüzeye çıkabileceğini ifade etmektedir. Çeşitli vaka örnekleriyle zenginleştirilen kitap oyunun önemi hakkındaki fikirlerinizi güçlendirecek niteliktedir. NİÇİN OYUN: Çocuğun Gelişiminde ve Çocuğu Tanımada Oyunun Önemi- Mücella Uluğ Ormanlıoğlu Kitapta insan yaşamının her evresi için geçerli olan çok değerli bir etkinliği, oyunu kuramsal ve uygulama boyutlarıyla irdelenmektedir. Oyun doğuştan itibaren başlayan ve bireyin eğitim ve gelişimini önemli ölçüde etkileyen bir etkinliktir. Oyun sayesinde, bireyin zihinsel, duygusal ve sosyal gelişimi gerçekleşir. İşte Yazar kitabında okul öncesi dönemden ergenliğe kadar, engelli ve problemli çocuklar dahil, farklı bireylerle oyun ilişkisini ele almış ve bunu konu ile ilgili uzmanlara olduğu kadar, eğitimcilere ve anne babalara da akıcı bir dille yansıtmıştır. Çocukta Oyun Gelişimi- Editör: İsmail Topkaya Okulöncesi çocukları ve eğitimi toplumsal geleceğin inşasıdır. Geleceğin inşası ise oyunların içinde gizlidir. Okulöncesi eğitiminin biricik öğretim ve öğrenme yolu oyunlardır. Okulöncesi çocukları için vazgeçilmez öğrenme ve gelişim aracı olan oyunlar, okulöncesi öğretmenleri için de öğretmen yeterliliğinin asıl göstergelerindendir. Bu kitabın amacı okul öncesi eğitiminin tamamını oluşturan etkinliklere yönelik uygulama desteği sağlamak, okulöncesi eğitiminde yer alan farklı yaş gruplarına uygun oyun tür ve çeşitlerine ilişkin örnekler sunmaktır. Oyun ve Oyun Kültürü- Editör: Doç. Dr. Faik Ardahan Elbet yaşamın her anında oyun oynamak önemlidir. Genellikle oyun oynamak çocukluk döneminde yapılan aktivite olarak görülse de en doğru olanı her yaşta oyun oynayabilmektir. \"Oyun ve Oyun Kültürü adını verdiğim bu kitap toplam altı bölümden oluşmaktadır. Birinci Bölümde; KAİZEN, Daha İyiyi Arama Yolculuğu, İkinci Bölümde; Oyun Kavramı, Çocuk ve Oyun, Üçüncü Bölümde; Temel Hareket Kavramları, Fiziksel Aktivite ve Egzersiz, Dördüncü Bölümde; Fiziksel ve Mental Beceriye Dayalı Oyun Örnekleri, Beşinci Bölümde; Zeka ve Akıl Oyunları, Altıncı Bölümde; Hep Spor Hem Oyun Olarak Önerdiklerim ele alınmıştır. Çocuk Oyun ve Hareket Eğitimi- Özgür Nalbant Geçmişten günümüze oyun; genç, yaşlı, sedanter, sporcu ve özellikle de çocuklar için kendilerini ifade edebilme yolu olmuştur. Çoğunluğu çocuk olan oyuncular birçok oyunda fiziksel olarak aktif olmalarının yanı sıra duygusal, sosyal ve bilişsel gelişimlerini de desteklemiş olurlar. Çocuğun oynadığı her oyun bir tecrübedir. Elde ettiği birikimlerini kendisini geliştirmek için kullanır. Gelişim olması için öğrenmesi, öğrenmesi için kavraması ve kavraması için de keşfetmesi gerekir. Bu keşif yolculuğu. bilinenden bazen bilinmeyene ve bilinçaltından dışarıya aktarım şeklinde olur. Çocuk için önemli olan oyunun zihninde yarattığı etkidir. Oyunda çocuk çevreyle iletişim kurar, insanları inceler, olayları yorumlamaya ve anlamaya çalışır. Oyuncu Ebeveynlik- Lawrance J. Cohen Oyuncu Ebeveynlik, bebeklikten ergenlik sonlarına uzanan süreçte, güçlü ve özgüvenli çocuklar yetiştirmeye yönelik kapsamlı bir rehber niteliği taşıyor. Ama çocuklara bir umut ve coşku kaynağı olmayı sürdürebilmek için kendimize nasıl özen gösterebileceğimize, kendi kaynaklarımızı nasıl yenileyeceğimize de değiniyor. Sevgiyle ve ince bir espri anlayışıyla yazılmış, güncel araştırmalara dayanan ve pek çok gerçek yaşam örneği sunan bu kitap bir yandan güldürecek, bir yandan da yeni hareket şekilleri ve fikirler üretmenizi sağlayarak daha da coşkulu ve erişilebilir ebeveynler olmanıza yardım edecektir. Oyun Oynama Sanatı- Aletha J. Solter Çocuklar anne babalarıyla mutlu ve uyumlu bir ilişki kuramadıklarında ya da herhangi bir travma yaşadıklarında, aralarındaki bağ zayıflar; bu da davranış sorunlarına ve duygusal sıkıntılara yol açabilir. Ama unutmayın ki, çocuklar oyun oynamayı severler ve kendilerini çoğu zaman oyunlarla ifade ederler. Siz de çocuğunuzun sorunlarını oyunun iyileştirici gücüyle çözebilirsiniz. İlgili Filmler Life is Beautiful (1997) II. Dünya Savaşı sırasında bir babanın, karısı ve oğluyla beraber Yahudi kamplarına götürülmesi ve orada yaşam için verdiği savaşı anlatan bir film. Baba, oğlunun bu zorlu süreci en az şekilde etkilenerek atlatması için kampta yaşanan her şeyi oyunlaştırarak anlatıyor. We Need To Talk About Kevin (2011) Anne ve çocuk ilişkisinin önemini gözler önüne seren bu film, çocuğunu doğru tanıyabilmeyi ve doğru oyun, oyuncak seçiminin de önemli olduğuna iyi bir örnek. Max'in yaptığı eskimo evinin ablasının arkadaşları tarafından yıkılması sonucunda büyük bir öfkeye kapılan Max, evi terk ederek. Hayali arkadaşı canavar ile bir yolculuğa çıkıyor. Çocuk öfkesinin ve hayal dünyasının hiç de hafife alınmaması gerektiğini görüyoruz. Kaynakça Türküm, A. S. (2008). Erken çocukluk döneminde gelişim. E. Ceyhan . Okulun ilk yıllarında bilişsel gelişim içinde (s.314). Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları. Yorumlar böyle pskolojik konuları uzmanından dinlemek, kitap ve film önerileri almak için muhteşem bir köşe. gelecek olan yazıları heyecanla bekliyorum Mühendis Bey 07-01-2021 02:54"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/cok-guzelsin-gitme-dur", "text": "Çok Güzelsin Gitme Dur, Haldun Taner'in Milliyet Gazetesinde Mart 1974'ten ölümüne kadar Pazar Sohbetleri başlıklı köşesinde yazdığı 53 fıkradan oluşan bir derleme. Yazıların ilki 29 Ağustos 1976, sonuncusu ise 28 Şubat 1983 tarihine ait. Beş yazısının ise yazım zamanı belirtilmemiş. Fıkralar çoğunlukla doğa, sanat, bilim, mitoloji, tiyatro, tarih, kültür, eğitim etrafında oluşturulmuş olsa da hayatın önemli bir parçasını oluşturan siyasi olay ve figürlere de yer verilmiş. Kitap, ismini Taner'in 5 Mart 1978'deki aynı başlıklı yazısından, Mefisto'nun en sonunda Faust'a söyletebildiği Verweile doch, du bist so schön cümlesinden alıyor. 71 yıllık ömründe Taner, Mütareke Döneminden, Cumhuriyetin ilanına, Atatürk'ün vefatından İnönü Dönemine, 27 Mayıs'a, 12 Mart Muhtırasına, 1 Mayıs Katliamına, 12 Eylül'e, 82 Anayasasının Kabulüne pek çok olaya şahit olmuş; yaşadığı tüm zorluklara rağmen içinde bulunduğu kuşak ona zengin bir tecrübe dağarcığı sağlamıştır. Birikim ve tecrübesinin en büyük kaynağı da şüphesiz 1935'te bitirdiği Galatasaray Lisesi'dir. Çalışma arkadaşları Şükrü Kaya'nın, Ruşen Eşref Ünaydın'ın, Ali Rana Tarhan'ın da mezun olduğu Galatasaray Lisesini toplam dört kez ziyaret eden Atatürk'ün 2 Aralık 1930'daki ilk ziyaretinde henüz sekizinci sınıfta olan Taner, malumatı vataniye dersinin sınavında Ulu Önder'i görme şansına erişmiş, ileride de yaveri Muzaffer Kılıç'la dost olmuştur. Cumhuriyetçilik ilkesi prensibince oy kullanma ödevini gerçekleştirmek için İsveç'teki katıldığı bir kongreyi yarıda bırakarak yurda dönecek kadar sorumluklarına bağlı, UNESCO Türkiye Milli Komisyonunda 25 yıl görev alan, Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu adlı öyküsüyle 1953'te New York Herald Tribune gazetesinin düzenlediği uluslararası öykü yarışmasında ve Sancho'nun Sabah Yürüyüşü adlı öyküsüyle 1969'da Uluslararası Bordighera Mizah Festivali birincilik ödüllerine sahip olarak ülkemizi en iyi şekilde temsil etmeye çalışan, Atatürk'ün olması için hayatını adadığı, uygarlığı, dolayısıyla demokrasiyi, benimseyen, kişilikli, aydın Türk insanı profilinin büyük örneklerindendir Can Enişte. Selahaddin Üzel'in kurduğu Türkiye'nin ilk çevreci derneklerinden Çevre Koruma ve Yeşillendirme Derneği'nin etkinliklerini takip eden ve sık sık katılan Taner, İsveç ve Almanya'daki gibi, ökolojik felaketlere dur diyebilecek şeyin, bilinçli insanların iktidara yapacağı baskı olduğuna inanır. Zihin ahlakı olarak gördüğü matematiksel düşünce disiplinine sahip olmanın da tutarsızlıklarla, yanıltmacalarla, demagojilerle dolu siyaseti vatandaş lehine evrimleştireceği yönünde önemli bir tespitte bulunmuştur. Tıpkı Atatürk gibi olumsuz şeyleri olumluya çevirmeyi iş edinen Ömer Behçet Uz, yaşanacak olumsuzlukları önceden görüp her şeye, herkese rağmen halkı uyarmayı kendine görev bilen Ahmet Selahattin gibi yazdıkları ve yaptıklarıyla toplumsal durum ile olayları eleştirel olarak düşündürtmeyi ve sorgulatmayı amaçlayan Taner, Baltacı Mehmet Paşa ile Rus Çariçesi Katerina olayı üzerinden üç farklı karakterin -Nesip, Oktay ve Ekmel Bey- kişilikleriyle de paralellik göstererek, birbirinden farklı yorumu üzerinden oluşturduğu Lütfen Dokunmayın adlı oyunu hakkında Lozan Kulübü'nde yapılan eleştirilere Kemal Tahir'in verdiği Her şeyden şüphe edeceksiniz. Hiçbir hazır bilgiyi kabullenmeyeceksiniz. En emin olduğunuz şey olan evinizin numarasını bile, akşam dönerken kontrol edeceksiniz. Bakarsınız değişmiş olabilir cevabında olduğu gibi tembel ve uyuşuk aklın didişken bir tecessüse ihtiyacının olduğunun da altını çizer. Taner'in hassasiyetle üzerinde durduğu konuların günümüzde daha da ciddi boyutlara taşınarak devam etmesi ülke hakkında umutsuzluğa kapılmayı kolaylaştırsa da bu derlemenin dimağını her daim taze tutmayı amaçlayan herkese bir deniz feneri görevi göstereceği de aşikardır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/cumhuriyet-oncesi-yazarlardan-cocuklara-hikayeler", "text": "Abdal Han, hünerli zeki bir Han'dır. Bir gün Abdal Han'ın sarayına Melik Ahmet Paşa gelir ve çeşitli pehlivanların hünerlerini sergilemesini izlerler. Bir pehlivan çıkar ki, fırıldak gibi dönmektedir kendi etrafında. Bir taklalar atar ki dört, beş kez yere inmeden. Hayran olurlar ona. Sıradaki pehlivan ise halkı hayretlere düşürür. Önce anadan doğma ortada gezerken birden uçmaya başlar aşağıya indikten sonra Han'dan sarayın tüm kapılarının kapatılmasını isteyerek tüm meydanı suyla doldurur. Halk boğulma korkusuyla birbirini yemeye başlamışken bizim pehlivan bir hareketle çeker tüm suyu. Boğulmaktan korkup çıplak kalanların haline ise tüm ahali güler. Çocukluktan beri kişiler çoğu şeyden korkarlar. Bebeklikten başlar bu korkutmalar. Bebek ağzına bir şey alacağı zaman, \"ö, kaka!\" elini tehlikeli bir şeye uzatacağı zaman \"cız!\" Diyerek engel olunur. Hırsızlardan, düşmekten, cinlerden, periler den küçüklükten beri korkutulur çocuklar. Ama küçük yaşta çocukların en büyük korkusunun hoca olduğu, onun korkusunun tüm korkuları geride bıraktığı, onun öğrencileri dövebilmek için var olan eşyalarından, falakaya yatırdığından bunlar duyulunca da, babalar da hocaya çocuğu teslim ederken \" Eti senin, kemiği benim\" dediği için çocuklar hocalardan korkarlar. İkdam gazetesinin yazarlarından biri bir gün yazılarından birinde Menekşe kalfa'ya adında hayali bir kişiye bir satır yazar. Hüseyin Rahmi'nin eski aşçılarından olan Menekşe Kalfa, Hüseyin Rahmi'ye gelerek ona karşılık bir savunma yazmasını ister. Karşılığında da yirmi adet patlıcan dolması yaparak savunmasını Hüseyin Rahmi'ye yazdırır. Ferhunde evin kızı Hasna ile birlikte büyümüş, Hasna'ya ne alınsa aynısının bir düşüğü kendisine de alınmıştır. Yıllar boyu böyle geçmiş Hasna evlenecek yaşa gelmiştir. Ferhunde Kalfa hemen kendisinin de evleneceğini düşünür çünkü bunca yıl Hasna'ya ne olduysa aynısı kendisine de yapılmıştır. Ancak Ferhunde Hasna'nın hizmetine verilir. Yıllar geçer Hasna'nın bir çocuğu olur. Ferhunde evlenmeyi beklerken iyice yaşlanmış hala Hasna'nın çocuğu ile ilgilenmektedir. Böylece yıllar geçer Ferhunde daha da yaşlanır. Bir gün Büyük Bey kendisini evlendirmek istese de Ferhunde artık evlenmeyi istememektedir. Eski hevesi kalmayan Ferhunde yaşlandığının farkında, ömrünün geri kalanını da hizmet etmekle geçirmeyi istemektedir. Ahmet Hikmet Müftüoğlu - Bir Damla Kan Arkadaşları ile birlikte ava çıkarlar. Adam, bir elinde tüfek bir elinde sopa ile kuş avlamaya çalışmaktadır. Uzunca bir süre uğraşsa da hiçbir kuşu vuramaz. En son vazgeçmiş bir halde otururken bir tane küçük bir kuş vurur. Ancak gidip vurduğu kuşa baktığında içi acımaktadır. Onu vurduğu için derin bir vicdan azabı duyar. O günden beri o kuştan akan bir damla kan adamın yüreğinde siyah bir lekeye dönüşür. Babası memur, annesi ev hanımı olan küçük bir kız çocuğu vardır. Bu kız çocuğu çok tatlı ve sevimli biridir. Babasının işi gereği başka bir şehire gelmiş, otelde kalmaktadırlar. Bu küçük kız aşağıya iner, herkesle ahbaplık eder, her şeyi herkese anlatır. Gül hanım adında bir de bebeği vardır. Bu bebeği de herkese gösterir ve kendisine Gül Hanım'ın annesi dedirtir. Bir gün Gül hanıma balık yağı içirmek isterken döken küçük kız, annesinin elbisesini de berbat eder. Küçük kızın annesi daha fazla yaramazlıklara dayanamayarak babayı otelde tek başına bırakır ve kızını alarak İstanbul'a döner. Küçük kız gittikten sonra otelde çoğu kişinin gözleri hala onu aramaktadır. Abdülhak Şinasi Hisar - Çocuklar ve Oyuncaklar Çocukların dünya için değerinden, onların henüz ölümden haberdar olmadan yaşayışlarından, ileride olacakları bilerek çocuklara bakmanın onlara karşı acıma duygusu uyandırdığından, oyuncaklardan, büyüyünce elimizde olan daha büyük olan oyuncaklardan, uçurtmalardan, bebeklerden bahsedilir. Halide Edip Adıvar - Himmet Çocuk Bir gün bir köyde yangın çıkar yangına bakmak amacıyla giden Halide Edip onbaşı, orada bir çocukla karşılaşır. Çocuk küçük yaşında çok şey yaşamış, hayata hep yeniden başlamış birisidir. Yaşı 11 olmasına rağmen çok çalışıp 2 öküz satın almış tarla sürmüş ancak öküzlerini eşkıyalara kaptırmıştır. Halide Edip onun hikayesinden çok etkilenir. İzmir ortaokuluna gitmek üzere Mehmet İstanbul'dan sefere biner. Babası güverteye zar zor bilet bulabilmiştir. Ancak gemiye biner binmez cebindeki parayı ve yiyeceğini çaldırır. 1 gün aç karnına dayansa da o gece Mehmet'i birkaç kişi denize atar. O günden sonra Mehmet'i bir daha hiç kimse görmez. Refik Halit Karay - Eskici Hasan İstanbul'da yaşarken annesi babası vefat edince Filistin'e halasının yanına gönderilir. Dilini, yolunu bilmeyen Hasan zamanla dillerini sökse de konuşmak istemez. Ancak bir gün halası bir eskiciye ayakkabı yaptırırken adamın Türkçe konuştuğunu görür ve onunla konuşmaya başlar. Eskici de memleketlisini bulduğu için mutludur ancak işi bitip de gideceği zaman Hasan ağlamaya başlar. Hem eskici hem Hasan ayrılacakları için çok üzgündür. Gamsız, okulun köpeğidir. Yıllar önce 3 tane çocuğunu gözünün önünde zehirlemiş, öldürmüşlerdir. Gamsız bu acıya dayanabildiği için mahalle halkı da onun adını Gamsız koymuştur. Gamsız yalnızca çocuklarla oyun oynasa da bir gün piknik sabahı başka birinin verdiği zehirli ekmeği yer. Bayram yerine giderken yolda kanlar içinde kalır. Kendisi kanlar içindeyken dereye düşen küçük bir kızı kurtarır ancak kendisi derenin akıntısına kapılarak kaybolur. Garipler köyünde Emine adında güzeller güzeli bir kız yaşarmış köyden sevdiği çocukla nişanlarlar Emine'yi ama nişanlısı harbe gider. Bir zaman sonra şehit haberi gelir köye. Emine ilk birkaç gün ses çıkarmasa da sonradan sesler duymaya başlar. Onun ermiş olduğuna inanılır. Belli bir zaman sonra da vefat eder ve ölüsünü türbe haline getirirler. O günden sonra askere giden kişilerin sevdicekleri, veya askere gidecek olanlar gelerek ses duyan kızdan haber aldıkları söylenir. Ruşen Eşref Ünaydın - Oyuncakçı Affan Efendi Affan Efendi zamana göre eski oyuncaklar satan, sert, veresiye vermeyen bir oyuncakçıdır. Aynı mahalleye oyuncakçı açan İgor efendi hem daha yumuşak, hem daha yeni oyuncakları olan hem de veresiye veren biridir. O mahalleye gelince Affan Efendi'nin işleri bozulur. Affan Efendi de son oyuncakları sünnet olan çocuklara dağıtarak dükkanı kapatır. Ahmet Naim - Kuduz Düğünü Demirci Kasım Usta'nın oğlunu kuduz köpek ısırınca Kasım Usta çocuğun etini dağlar ve İstanbul'a gönderir. Kaşıkçıoğlu Rasim Ağa ise kendi oğlunu köpek ısırınca kuduzu gidermek için onu palgurtlar. Ancak üstünden 40 gün geçmeden çocuk kuduz olur. Yapılan düğün boşa gitmiştir. Palgurtçu İlyas çocuğun üstüne su dökülünce daha çabuk öleceğini söyler. Çocuğun daha fazla acı çekmesine dayanamayan Kaşıkçıoğlu Rasim Usta çocuğun üstüne su döker bir sabah çocuğa bakmak için dama çıktığında kendisi kalp krizinden çocukta kuduzdan vefat eder. Küçük Hasan'ın annesi başka bir evde temizlikçilik yapmakta ve haftada 1 kez eve gelerek bir şeyler bırakıp gitmektedir. Ancak annesinin bıraktığı erzaklar Hasan ve iki küçük obur kardeşine ancak 3 gün yetmekte geri kalan günlerde ise Hasan evlerinden uzakta olan tren istasyonunda ayran satmaya çalışarak eve ekmek getirmeye çalışıyordur. Ayran satamayıp, eve eli boş döndüğü günlerde kardeşleri ona büyük bir kin ile bakıyor, ekmek getirebildiği günlerde ise çoğunlukla kendisi hiç yiyemeden 2 küçük kardeşi tüm ekmeği bitiriyordu. Yine bir gün gece vakti eli boş istasyondan dönerken etraftan gelen hayvan seslerinden korkan Hasan koşarak evine varmaya çalışır. Bir adaya artık kuşların nasıl gelmeyişini, yeşilliğin bitişini, bir adanın güzelliklerinin son buluş hikayesini Sait Faik etkileyici bir dille anlatır. İlhan Tarus - Çocukluğumuz Yazarımız herkesin çocukluğunu mutluluk içinde hatırlamasına şaşırmaktadır. Kendi çocukluğunda çektiği acıları anlatarak diğer insanların da çocukluğunun nasıl geçmiş olduğunu sorarak hikayeyi bitirir. Değerlendirme: Eser birçok yazarın birçok kitabının içerisinden seçilen bazı hikayeleri bir araya getirmiştir. Hikayelerin arasında sıkıcı olanlar bulunsa da genel olarak akıcı ve güzel bir eser."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/cumhuriyetin-ilk-sabahi", "text": "Annesi ona her zaman seni savaşın ortasında doğurdum derdi. Şerbetçi çocukta mermilerin arasında mı doğdum ben hep öyle sanırmış. Büyüyünce anlamış öyle olmadığını. Babası cephede savaştığı için annesiyle tek kalan Şerbetçi çocuk geçimini sağlamak için annesinin evde yaptığı reyhan şerbeti ve çöreği sokaklarda satıyormuş. Ankara da Hacı Bayram Veli Camisine yakın bir yerde yaşıyorlar. Hakkı adında yakın bir arkadaşı da macun satıyormuş. Hakkı babasının çok uzun boylu birisi olduğunu söylüyorlarmış. Bir gün eve giderlerken Hakkı'nın evinin orda kalabalık görmüşler. Hakkı'nın babası cepheden dönmüştü. Babasını görünce şok olmuştu. Yüzü zayıf, yanakları içine çökmüş belden aşağısı olmayan bir adamı karşısında görmüştü. Şerbetçi çocuk Hakkı'nın babasına kendi babasının görüp görmediğini sordu. O da cephede göz gözü görmez dedi. Okula gitmeyi sevmiyordu Şerbetçi çocuk. Pencereden dışarıya hep güğümüne bakarmış. Hocada onu dersten atsın diye hiç dinlemezmiş onu. Bir gün dersten atmış hocası. Şerbetçi çocukta bunu annesine söylemiş. Annesi onu tekrar okula götürüp babası şehit düştü ve onun okuması gerekiyor deyince orda öğrendi babasının şehit düştüğünü. Şerbetçi çocuk Mustafa Kemal Paşa'nın Ankara'ya gelip Ziraat Mektebi'ne yerleşeceğini burada Büyük Millet Meclisi'ni kuracağını duyunca her gün Mustafa Kemal'i görmek için oraya giderdi. Hep uzaktan görüyordu. Şerbetçi çocuk trenleri çok seviyordu. Trenlerin için de askerler için mühimmat bulunmaktaydı. Bir gün trenleri izlerken Emin adında bir çocukla tanışır. Babası Mehmet Akif Ersoy'du. Mustafa Kemal, babamı çağırdı şiir yazması için dedi çocuk. İstiklal Marşımızı yazacaktı. Şerbetçi çocuk Mustafa Kemal Paşa'nın şairleri sevdiğini kitapları sevdiğini hatta cephede bile kitap okuduğunu duyunca okula gitmeye, kitap okumaya başlamış. Okula gittiğinde yeni öğretmen gelmişti ve ona çok iyi davrandı. O da bir an önce Emin arkadaşından kitaplar alıp okumaya başladı. Şerbetçi çocuğun annesi de kimsesizler yurdunda çalışmaya başlamış. Ülkede ki her kadın gibi askerlere çarık, çadır dikiyorlardı. Şerbetçi çocuk Şerbet yerine artık gazete satıyordu. Haberleri de herkese söylüyordu. Cumhuriyet dün resmen ilan edildi. Ülke düşman işgalinden kurtuldu gibi. Şerbetçi çocuk bir gün okulca Meclise giderken bir şekilde Mustafa Kemal'in yanına gidip ona babamı gördünüz mü? Diye sordu. Cephedeki tüm babaları gördüm ben. Senin baban bundan sonra Cumhuriyet'tir çocuk dedi. Şerbetçi çocuğun annesi Çocuk Esirgeme Kurumu'nda çalışmaya devam etti. Şerbetçi çocukta Türkiye Cumhuriyeti'nin bir öğretmeni olarak tören alanında Mustafa Kemal Paşa'nın Onuncu Yıl Nutku 'nu okurken oradaydı. Atatürk Türkiye'si bozkırın ortasındaki bir ışıltıdır. Değerlendirme Çocuk edebiyatının önemli isimlerinden Şermin YAŞAR ve İlber ORTAYLI ünlü tarihçimizin ortak bir ürünüdür. Özellikle Cumhuriyetimizin 100.asrında böyle bir eserin bizlere sundukları için onlara çok teşekkür ediyorum. Bu vatanın kolay kurulmadığını ne zorluklardan geçtiğini bir şerbetçi çocuğunun gözünden bize Kurtuluş Savaşı dönemini anlatmaktadır. Mutlaka her çocuğun kendi tarihini ,geçmişini öğrenmesi için okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Tabi bizlerde okumalıyız. Türkiye Cumhuriyeti kolay kurulmadı bunu unutmamalıyız. İlber Hocamızın verdiği önemli notlar ve Gökçe AKGÜL'ÜN de çizimleri sayesinde kitap daha da etkileyici hale gelmiştir. Mutlaka okunması gereken ender eserlerden biri olmuş. Keyifli okumalar dilerim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/cyrano-de-bergerac", "text": "Yıl 1640. Burgonya Otelinin salonu La Clorise oyununu izlemek için gelen her kesimden insanla dolmuştur. Bunların arasında Cadet Bölüğü Muhafız Kıtasına yeni atanan Christian de Neuvillette de vardır. Christian, uzaktan görüp aşık olduğu kadının kim olduğunu söylemesi için yanında Ligniere'yi getirmiştir. Ligniere oradan bir an önce sıyrılıp meyhaneye gitmeyi planlarken şair pastacı Ragueneau'yu görür. Ragueneau, Ligniere'ye Cyrano Savinien Hercule de Bergerac'ı görüp görmediğini sorar. Cyrano, Phaidon rolündeki Montfleury'ye bir ay süreyle sahneye çıkmasını yasak etmiştir. Ragueneau bir markiyle Cyrano'nun gelip gelmeyeceği konusunda bahse tutuşurken Magdelaine Robin Roxane locada görünür. Yanında yine hiçbir yerde peşini bırakmayan Kont de Guiche vardır. Christian'ın Roxane'yi görüp afallamasından yararlanan bir yankesici onu soymaya çalışırken Christian durumu fark eder. Yankesici, Christian'a Kont de Guiche hakkında yazdığı hicviye nedeniyle Ligniere'ye 100 kişinin saldıracağını söyler. Christian salondan ayrılmış olan Ligniere'yi bulmak ve haberi vermek için oradan ayrılır. Perde açılıp Montfleury sahnede görüldüğünde Cyrano ortaya çıkar ve ona sahneden inmesini söyler. Seyirciler itiraz edince Cyrano isteyenle düello yapacağını ilan eder ancak kimse buna cesaret edemez. Kendini Kont de Guiche'ye ispatlamaya çalışan Vikont de Valvert, Cyrano'nun en hassas noktası olan kocaman burnuyla alay etmek ister. Cyrano ona hem okuduğu baladla şiirdeki yeteneğini hem de kılıç kullanmadaki dillere destan olmuş ustalığını gösterir. Halk tarafından büyük bir coşkuyla izlenen bu çekişme sonrası Le Bret arkadaşı Cyrano'ya Montfleury'ye olan düşmanlığının nedenini sorar. Cyrano kuzeni Roxane'ya aşıktır ancak burnunun büyüklüğü nedeniyle aşkını bir türlü ilan edememiştir. Bir oyunda Montfleury'nin Roxane'ye bakışını yakalamış ve çok hiddetlenmiştir. Le Bret, Cyrano'yu duygularını söylemesi için cesaretlendirmeye çalışırken yanlarına Roxane'nin dadısı gelir ve Roxane'nin kahraman kuzenine söyleyecek bir şeyi olduğunu söyler. Bu konuşma için ertesi gün Ragueneau'nin dükkanında buluşmak üzere anlaşırlar. Heyecandan yerinde duramayan Cyrano, Ligniere'nin içinde bulunduğu zor durumu öğrenir ve ona pusu kurmuş kişilerle kahramanca çarpışarak hepsini mağlup eder. İkinci Perde: Pastanede Roxane, Cyrano'nun bölüğündeki baronlardan biri olan Christian'a aşık olduğunu söyler ve ondan, onu her türlü tehlikeden korumasını, himaye etmesini rica eder. Cyrano, hayal kırıklığı ve acısını gizleyerek bunun için genç kadına söz verir. Roxane oradan ayrıldığında Cyrano'nun etrafını akşamki çarpışmayı öğrenen cadetler sarar ve 100 kişiyi nasıl tek başına devirdiğini anlatmasını isterler. O sırada Christian da gelir, kendisini acemi çaylak olarak gören Gaskonlara varlığını kanıtlamak için Cyrano'nun hassasiyetini bilmesine rağmen burun kelimesini, konuşmasını kesmek suretiyle sık sık yeniler. Cyrano çileden çıksa da sevdiği kadının hatırına susar ve kendini ona tanıtır. Roxane'nin mektup beklediğini öğrenen Christian'ın eli ayağına dolaşır çünkü o, kadınların karşısında güzel sözler söylemek yeteneğinden mahrumdur. Roxane'nin hüsrana uğrayacağından korkan Cyrano, mektupları Christian'ın ağzından kendi yazacağını vaat eder. Üçüncü Perde: Roxane, Christian'ın mektuplarından her geçen gün daha fazla etkilenmektedir. Christian duygularını ifade etmek için artık Cyrano'ya ihtiyaç duymadığını düşünür ve bu işi tek başına yürütmeye karar verir ancak başaramaz. Bu arada Christian'ın kumandanı Kont de Guiche, Roxane'yi gün geçtikçe daha fazla sıkıştırmaya başlamıştır. Arras Kuşatmasından bir gün önce kendisini ziyaret eden Kontu oyuna getiren Roxane, Cyrano'nun da yardımıyla Christian'la evlenir. Nikah töreninden sonra durumu anlayan Kont, Christian'ı derhal cepheye gönderir. Roxane çiçeği burnunda eşini yine Cyrano'ya emanet eder. Dördüncü Perde: Bir aydan beri Christian ve Cyrano cephenin en tehlikeli mevkiinde sırt sırta mücadele etmektedirler. Bu durumda bile Cyrano, her sabah düşman hatlarını geçerek Roxane'ye yazdığı mektupları götürmeyi aksatmamıştır. İspanyolların hücum edeceğini öğrenen Christian, Roxane'ye veda mektubu yazmayı temenni ettiğini söyler. Cyrano'nun cebinden çıkarak ona verdiği mektuptaki gözyaşı izinden gerçeği anlayan Christian genç kadına her şeyi anlatmasını konusunda ısrarcı olur. Mektuplarda yazılanlardan başı dönen Roxane sürpriz bir ziyaretle bölüğün konumlandığı yere geldiği sırada Christian düşmanın ilk kurşunuyla vurularak ölür. Roxane, Christian'ın mektubunu bulunca iyice yıkılır. Beşinci Perde: Yıl 1655. Christian'ın ölümünün üzerinden 15 yıl geçmiş, Roxane kapandığı manastırda göğsünde sakladığı son mektupla eşinin yasını tutmaya devam etmektedir. Her cumartesi Roxane'yi ziyaret etmeyi aksatmayan Cyrano o gün manastıra gitmek için yola çıkmışken başına payanda düşer. Yataktan çıkması ölüme davetiye anlamına gelse de Cyrano yine de Roxane'nin yanına gider. Roxane, Cyrano'nun solgun halini görmez ve ondan şehirdeki havadisleri anlatmasını ister. Konu döner dolaşır Christian'ın son mektubuna gelir. Cyrano mektubu okumak istediğini söyler. Hava kararmasına rağmen Cyrano'nun mektubu duraklamadan okuması ve ses tonu Roxane'nin hakikati bir anda idrak etmesini sağlar ancak her şey için çok geçtir. Cyrano ölür, Roxane sevdiği erkeği ikinci kez kaybeder. ...Rahmetlinin Cyrano de Bergerac'tı adı; Her şey olayım derken hiçbir şey olamadı! 1897'de Paris'teki ilk sahnelenmesinden bugüne dek tüm dünyada yüzlerce kez oynanan oyun II. Abdülhamid döneminde yasaklanmıştır. Bunun sebebini Padişahın uzun burnuna olduğu gibi Cyrano'nun tariz sanatındaki ustalığına da bağlayanlar olmuştur. 5 perde 48 sahneden oluşan Cyrano De Bergerac oyunu ülkemizde 1942 yılından bu yana Sabri Esat Siyavuşgil'in eşsiz çevirisiyle okunmaktadır. Özellikle Burun ve İstemem Eksik Olsun tiratlarını 1990 yapımı filmde Cyrano'nun dublajını yapan Rüştü Asyalı'dan dinlemek Türk izleyicisine çifte mutluluk yaşatır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/dakikalar-icinde-ataturk-ve-dunyasi", "text": "Atatürk, 1881 Selanik doğumludur. Çok sonralarda kendi doğum günü tam belli olmadığı için 19 mayısı kendi doğum günü ilan eder. Babası Ali Rıza Bey aydın fikirli biridir. Gümrük memurluğu ve ticaretle uğraşmış, varlıklı bir kişidir. Oğlu Mustafa'nın iyi bir eğitim almasını istiyordu. Ancak genç yaşta vefatı Mustafa Kemal'in erken olgunlaşmasını sağlayan unsurlardan olmuştur. Annesi Zübeyde Hanım o dönemde kızların okuması çok yaygın olmadığı halde en azından okuma yazma öğrenebilmiştir. Bunun için kendisine Zübeyde Molla adı verilirdi. Kendisi okuyamasa da çocuklarının eğitimine önem vermiştir. Çocukları içerisinde özellikle Mustafa'ya çok düşkündür. Eşi Ali Rıza Bey'in ölümünün ardından ikinci evliliğini yapmıştır. Annesi Mustafa'nın mahalle mektebine gitmesini istiyordu. Babası ise Şemsi Efendi mektebinde yeni düzen eğitimi almasında yanaydı. İlk birkaç gün mahalle mektebine giden Mustafa ardından Şemsi Efendi mektebine geçmişi böylece iki tarafında gönlü olmuştu. Şemsi Efendi mektebinden Selanik askeri rüştiyesine geçmiştir. Kemal adını buradaki hocası tarafından kendisine verilmiştir. Askeri Rüştiye de düzen ne kadar önemli olsa da matematik ve coğrafyaya da eşit oranda önem verilmiştir. Burada öğretilen coğrafya ileride Mustafa Kemal'in Çanakkale savaşlarında çok işe yarayacaktır. Ardından Manastır Askeri İdadisine başlayan Mustafa Kemal'in fikir hayatı büyük oranda burada şekillenmiştir. Sırada başkent İstanbul'daki Harbiye Mektebi vardır. Bu okulda askeri eğitimin yanı sıra Lisan eğitimi de verilir. Harbiye ve Erkan-ı Harb sınıfları şehzadeler, şehzade çocukları, sıradan halkın bir arada okuduğu sınıflardı. Erkan-ı Harb mektepleri, yenileşmeye çalışan Osmanlı ordusuna asker yetiştiriyordu. Büyük oranda Lisan eğitimi alıyorlar, matematik coğrafya, sanat dersleri alıyorlar, yüksek sosyeteye karışıyorlar, halkın her kesiminden haberdar olabildikleri bir mektepti. Kazım Karabekir, Fevzi Paşa, Esat Paşa gibi birçok isimle buradan arkadaş olmuştu. O mektepteki topçu sınıfına Mühendis adı verilirdi. İsmet Paşa'da orada mühendis olarak bulunuyordu. Mustafa Kemal' de ilk başlarda ittihatçıydı. Ancak hemen bu gruptan soğumuş ve uzaklaşmıştı. İttihatçıların içerisinde yer alan Enver Paşa ile yıldızları bir türlü barışmamış, birbirlerinden haz edememişlerdi. Bir süre sonra 1911 yılında Trablusgarb savaşı baş gösterdi. Mustafa Kemal Gazeteci Şerif unvanı ile bu savaşa gönüllü olarak katılmıştı. Kendisi Trablus'da bulunurken önce Balkan savaşları ardından ise 1. Dünya savaşı başladı. 1. dünya savaşının bizim tarihimiz açısından kaderimizi değiştiren, toprakların hala bizim kalmasını sağlayan en önemli savaşlardan biri olarak görülüyor. Hem deniz'den savaşılmış hem de karadan savaşılmıştı. Kara da komutan Mustafa Kemal'di. Bundan sonra Anafartalar Kahramanı olarak anılmaya başlamıştı. Çanakkale savaşı sonrasında çok olaylar yaşan. Mondros Mütarekesi imzalandı. Sevr antlaşması ortaya çıktı. Wilson ilkeleri yayınlandı. İstanbul işgal edildi. Göz göre göre ülke bölünüyordu. Mustafa Kemal bu sıralar 9. Ordu Müfettişiydi. Bu sıfatla samsuna gönderildi. 16 Mayıs 1919'da yola çıkan Bandırma Vapuru 19 Mayıs 1919 da Samsun'a ulaştı. Ve Milli Mücadele çalışmalarının alt yapısı oluşturulmaya başlandı. Havza Genelgesi, Amasya Genelgesi, ardından yapılan Erzurum kongresi, bu kongrede oluşturulan Temsil Heyeti, bu heyetin başına getirilen Mustafa Kemal Paşa ve ardından yapılan Sivas kongresi ile birlikte alınan kararla Ankara'da BMM' nin kurulması olaylarıyla Milli Mücadele Ruhu çok güçlendi. Londra Konferansına İstanbul Hükümeti'nin katılması ancak yetkili Mercii'nin BMM olduğunu belirtmesi ile Ankara Hükümeti resmen tanındı ardından işgalci devlerden olan Fransa ile Ankara antlaşması imzalandı. Sovyet Rusya ile imzalanan Moskova Antlaşması, iç isyanların bastırılması, hıyanet-i vataniye kanunun çıkarılması, istiklal mahkemelerinin kurulmasıyla isyanların bastırılması, aynı zamanlarda savaşın yapılması. Hem iç sorunlar hem dış sorunlar ile aynı anda mücadele ederek kazandı atalarımız bu yurdu. Gerçek bir mücadele yaşadılar. Ardından Atatürk'ün amacı yurdu zenginleştirmek, muasır medeniyetler seviyesine ulaştırmak için çabaladı. Sonuçta Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuş oldu. Değerlendirme: Mustafa Kemal Atatürk ömrünü bu yurda adadı. Başkomutanımız, Başöğretmenimiz, Atamız. O şu an aramızda bulunmasa da fikirlerini benimseyerek, gelecek nesillere benimseterek yaşamak ona karşı bize verilen vefa borcu'dur. Atamızı daha yakından tanımak, dönem şartlarıyla birlikte benimseyerek anlamak isteyenler için yazılmış, akıcı, kısa kısa anlatılmış muhteşem bir eser."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/dallar-meyveye-durdu", "text": "Ahmed Günbay Yıldız'ın yazdığı Dallar Meyveye Durdu adlı roman, seküler yaşamlara sahip gençlerin çeşitli vesilelerle İslam'ı araştırmaya başlamaları ve böylece henüz gençliklerinin baharındayken hayatlarını İslam'a uygun hale getirmelerini konu ediniyor. Genç ve yetişkin pek çok karakterin yer aldığı romanın en önemli kahramanları Burak, Hicret, Mukaddes ve İffet. Ayrıca Burak'ın anne ve babasıyla, babaannesi Fazilet Hanım ve düşmanı Bahadır da önemli karakterler arasında. Hikaye İstanbul'da geçiyor ve yazıldığı dönemin İstanbul'unu yansıtıyor. Ayrıca zamanının şartlarını gözler önüne sererek okurların bugünkü imkanlarla geçmişin imkansızlıkları arasında karşılaştırma yapmasına olanak tanıyor. Mesela bugün için oldukça sıradan olsa da 29-30 yıl öncesine kadar henüz Türkiye'de kullanılmaya başlanmamış olan cep telefonu ve internetin doğal olarak hikayede yer almayışı oldukça dikkat çekici. Bu detay, o günlerde de Türkiye'de cep telefonu ve internet olsaydı roman karakterlerinin yaşadığı çeşitli olayların farklı şekillerde seyredebileceğini okurlara düşündürüyor. Hicret'in yurt dışındayken dinini öğrenebilmek için Türkiye'deki tanıdıklarından kitap yollamalarını istemek zorunda kalması ve roman karakterlerinin acil durumlarda hızlı bir şekilde haberleşememeleri gibi detaylar, teknolojik gelişmeleri oldukça hızlı bir biçimde kanıksamalarına rağmen o günlerde ve o şartlar altında da yaşamış olan yetişkinler için nostaljik olsa da teknoloji çağında doğan ve bu imkanların içinde büyüyen gençler için oldukça şaşırtıcı. Dallar Meyveye Durdu, ilk kez 1984 yılında Timaş Yayınları tarafından yayımlanmış ve yıllar boyunca farklı kapak tasarımlarıyla tekrar tekrar basılarak 2020 yılında 39. baskıya ulaşmış. 279 sayfadan oluşan kitapta her biri kendi içinde alt bölümlere ayrılan 2 ana bölüm mevcut. 15 yaş ve üzeri okurlar için uygun olan kitabın asıl hedef kitlesi ise başkahramanlarıyla akran olan üniversite çağındaki gençler. Dallar Meyveye Durdu Özeti Kitap; oğlu, gelini ve biri kız diğeri erkek olmak üzere iki torunuyla Florya'da yaşayan Fazilet Hanım'ın Harem'deki eski evine yaptığı ziyaretle başlıyor. Fazilet Hanım bu ziyaret sırasında hem yıllar önce Çanakkale'de şehit düşen kocasının diktiği kurumuş ağacın dibinden çıkan yeni fidanları görüyor hem de eski komşusu Servet Hanım'la karşılaşıyor. Servet Hanım'ın oğlu sayesinde yeni fidanlar aşılanıyor ve akşam da oğluyla torunları gelip Fazilet Hanım'ı yeniden Florya'ya götürüyorlar. Fazilet Hanım; oğlunu, torunlarını ve hatta araları pek iyi olmasa da gelinini bile çok sevmesine rağmen oğluyla gelinin seküler tarafı ağır basan arada kalmış yaşamlarından ve torunlarının din mefhumundan bihaber büyümüş olmalarından rahatsızlık duyuyor. Yine de özellikle büyük torunu Burak'la arasındaki güzel iletişim sayesinde bir süre daha oğlunun evinde yaşamaya devam ediyor. Bu süreçte Burak'ın hayatında ölümcül bir araba yarışıyla başlayan önemli olaylar oluyor. İki ayrı grubun üyeleri arasında gerçekleşen bu yarışlarda sıra aynı kızı seven Burak ve Bahadır'a gelince işler karışıyor. Çünkü yarış başlamadan hemen önce Burak ve Hicret söz yüzüğü taktıklarını herkese duyuruyorlar ve Bahadır bunu kabullenemiyor. Bu yüzden de yarış sırasında Burak'ın canına kastediyor. Neyse ki iki genç de ölmeden yarış sona eriyor. Ama aradaki düşmanlık daha da alevleniyor. Daha sonra Hicret, dedesinin heykelinin açılışı için düzenlediği törende Burak'a sinirleniyor ve iki genci düello yapmaya zorluyor. Ancak Burak'ın Bahadır'ı öldüresiye dövmesiyle sonuçlanan düello, Hicret'i daha büyük bir hayal kırıklığına sürüklüyor. Böylece iki gençten de vazgeçerek Amerika'ya gidiyor. Eğitim için gittiği Amerika, Hicret'e hayatında yer almayan din mefhumunu sorgulatıyor ve böylece Hicret, eskiden ön yargılarla yaklaştığı dinini öğreniyor. Nihayetinde de İslam'a uygun bir şekilde yaşamaya çalışan biri olarak Türkiye'ye dönüyor. Hicret Amerika'da büyük bir değişim yaşarken Burak da Türkiye'de benzer süreçlerden geçiyor. Bir trafik kazasında genç bir kızın ölümüne sebep olup kısa süreliğine de olsa hapishaneye giriyor. Hapishanede tanıştığı Hakan sayesinde İslam hakkında ne kadar az şey bildiğini fark edip ön yargılarını yıkıyor. Hapishaneden çıktıktan sonra Hicret'le görüşmek için Amerika'ya gidiyor ve kısa bir görüşmenin ardından onu tamamen silerek Türkiye'ye dönüyor. Böylece ailesinin isteği üzerine İffet'le evleniyor. İffet'le mutlu bir evlilikleri olsa da Burak'ın bir süre sonra İslami bir hayat yaşamayı tercih etmesi ve İffet'in buna şiddetle karşı çıkması sonucunda yolları ayrılıyor. Burak İffet'ten boşanıp babaannesiyle Harem'deki evde yaşamaya başlıyor. İffet ise Burak'ı kaybetmenin hüznüyle onu geri kazanmak için uzun süre çabalıyor. Hatta Türkiye'ye dönen Hicret'ten de etkilenerek İslami bir hayat yaşamaya başlıyor. Ancak Burak'la yeniden bir araya gelemeyeceklerini anlayınca başka biriyle evlenip İstanbul'dan taşınıyor. Bir süre sonra ise Fazilet Nine vefat ediyor ve Burak Harem'deki evde yalnız kalıyor. Ninenin vefatından birkaç gün sonra Hicret kardeşiyle Burak'ı ziyaret ediyor. Daha sonra da ona kendisiyle evlenmek istediğini belirten bir mektup gönderiyor. Böylece Hicret ve Burak evleniyorlar. Ama mutlulukları çok uzun sürmüyor. Çünkü onların evlendiğini öğrenen Bahadır, bir cuma namazı çıkışında Burak'ı silahla vuruyor. Burak'ın vurulduğu gün kardeşi Mukaddes de denizde boğulma tehlikesi geçiriyor ve kendisini kurtaran adama aşık olup akıl almaz işler yapıyor. Neyse ki hem Burak ölmüyor hem de Mukaddes sonunda o adamdan kurtulup yeniden ailesine ve hatta İslam'a yöneliyor. Mukaddes'in İslam'ı öğrenmek ve İslam'a uygun bir hayat yaşamak için çabalamaya başlaması Burak'ı çok sevindiriyor. Mukaddes'in hakikati arama yolculuğunun başlamasıyla kitap da sona eriyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/damizlik-kizin-oykusu", "text": "DAMIZLIK KIZIN ÖYKÜSÜ ÖZET Geçmişte özgürlüklerle dolu olan Amerika'da devlete yönelik birtakım terör saldırıları olmuş ve tüm toplum bu durumdan etkilenmiştir. Gilead Cumhuriyeti kurulmuş ve ülke askeri diktatörlükle yönetilmeye başlanmış. Diktatörlüğün yanında koyu Hristiyanlık ve teokrasi de ülkeye hakimdir. Yaşanan olayların en büyük etkisi de toplumdaki kadınlara olmuştur. Yönetim kadınların elinden neredeyse tüm özgürlüklerini almış ve bağlı yaşadıkları kuralları koyu dinsel temellere göre oluşturmuştur. Birtakım kimyasallar ve hastalıklar yüzünden doğurganlık azalmıştır. Doğurganlığa sahip çok az kadın kalmıştır. İşte bu durum ortaya damızlık kavramını çıkarmıştır. Hikayemizin başkahramanı ve anlatıcısı da bu damızlık kızlardan biridir. Asıl adı Offred'dir. Türkçe'ye Fred'inki olarak çevrilmiştir. Fred'inki isminin sebebi de tayin edildikleri komutanın bir nevi onun sahibi olmasından kaynaklanmaktadır. Offred, bir sabah işe giderken her zaman sigara almak için uğradığı dükkandan kendi kartıyla sigara alamamış ve işyerine ulaştığında işinden kadın olduğu için mecburu bir kovulma yaşamıştır. Kadınlar artık yasalar gereği; servet edinememekte, çalışamamakta ve paralarını eşleri olmadan kullanamamaktadır. Tüm bu yaşananlardan sonra gidişatı fark eden Offred, kocası Luke ve kızlarıyla ülkeden kaçmayı denemiştir fakat başarılı olamamakla birlikte Offred, hem kızını hem de kocasını kaybetmiştir. Damızlık kızlar, Teyze isimli kadınlardan aldıkları sıkı eğitim sonunda üremeyi sağlamak amacıyla komutanlara tayin edilmektedir. Görevde kaldıkları süre boyunca birtakım kurallar vardır. Okumak, konuşmak, yazmak, özel eşyalar edinmek yok. Çiftleşme süresince öpüşmek, dokunmak, tamamen soyunmak, duygu belirtisi göstermek yok. Hatta bu çiftleşme törenlerine komutanların eşleri de dahil olmaktadır. Yatakta yatmak ve damızlık kızı kasıklarında yatırmakla görevlidir. Offred'in tayin edildiği evde komutan Fred, karısı Serena Joy, evin gündelik işlerinde görevli Martha olarak adlandırılan Cora ve Rita adında iki Martha ve Nick adında bir şoför yaşamaktadır. Offred, bu evde kendine yer edilmekten çok bir iş gibi görülmektedir. Güzel yemeklerle sürekli beslenmekte ve komutanla çiftleşme görevini yerine getirmektedir. Hayatındaki tek hareketlilik eşlendiği başka bir damızlık kız ile alışverişe gitmektir. Eşlendiği damızlık kızın adı Gilead rejimine göre Glen'inkidir. Ev için gerekli alışverişi karnelere göre yapıp eve dönmektedirler. Oyalanmaları ya da uygun olmayan konuşmalar yapmaları mümkün gözükmemektedir; çünkü devlete bağlı çalışan yüzlerce göz bulunmaktadır. Gözlerin görevi rejim aleyhine durumları tespit etmektir. Tespit edilen bu kişiler idam edilmektedir. Bir gün komutan Offred'i odasına çağırmıştır. Offred, odaya giderken sapıkça cinsel istekler beklese de durum oldukça farklıdır. Komutan onunla Scrabble oynamak istemektedir. Kibar ve sıcak geçen bu geceler sıklaşmıştır. Komutan oldukça kibardır hatta Offred'in birtakım isteklerini yerine getirmektedir. Aralarındaki mesafe azalmıştır hatta Offred ondan etkilenmeye başladığını bile düşünmüştür. Bir gün Serena Joy onu yanına çağırmıştır. Bir bebeği çok isteyen Serena Joy, Offred'e bir teklifle gelmiştir. Zamanının bu evde dolmak üzere olduğunu ve komutanın belki de bu işi beceremediğini ve şansını Nick ile denemesi gerektiğini, bunun çok güvenli olduğunu söylemiştir. Offred, bu teklifi kaybettiğini sandığı kızının fotoğrafını görmek karşılığında kabul etmiştir. Komutan, Nick aracılığıyla gönderdiği haberle onu yine odasına çağırmıştır. Bu sefer onun için bir kostüm ve makyaj malzemeleri ayarlamıştır. Onu, gizlice dışarı çıkaracağını söylemiştir. Offred, aylar sonra gece dışarı çıkacağı için ve damızlık kız elbiseleri dışında bir elbise giyeceği için çok heyecanlanmış fakat kendini kötü de hissetmiştir. Birtakım kontrolleri atlattıktan sonra Jezebel'in Yeri adında bir yere gelmişlerdir. Bu garip yer Offred'i çok şaşırtmıştır. Bir sürü süslü, garip giysili, makyajlı kadının ve toplumun üst kademelerinden oldukları anlaşılan bu adamların böyle bir yerde olmasına oldukça şaşırmıştır. Onu şaşırtan başka bir olayda teyzelerin elinden kaçmayı başaran eski dostu Moira'yı görmüş olmasıdır. Tuvalette buluşup sohbet etme fırsatı edinirler. Moira ona bu garip yere geliş hikayesini anlatır. Daha sonra komutan Offred'i bir odaya götürür ve onunla sevişmek ister. Bu isteği Offred geri çeviremez. Serena Joy'un isteği ile başka bir gece Nick ile yaşadıkları cinsel deneyim, gizli ve yakın bir ilişkiye dönüşür. Sık sık Nick'in odasında buluşup sevişen ikili adını koymadıkları bir ilişki yaşarlar. Bir gün Serena Joy, Offred'i yanına çağırır ve ona komutan tarafından dolabından çalınıp, giydirilen elbisenin yakasındaki ruju gösterir. Cezasını çekeceğini söyler. Offred, ihbar edileceğini düşünür ve odasında kendini öldürmenin yollarını ararken infaz otobüsüne benzer bir otobüsün geldiğini görür. Odasına görevlileri beklerken, Nick girer ve onların yeraltı direniş örgütlerinden Mayday'den geldiklerini, her şeyin düzmece olduğunu ve ses çıkarmadan onlarla gitmesini söyler. Nick'e güvenmekten başka şansı olmayan Offred, kendini gelen kişilere teslim eder. DAMIZLIK KIZIN ÖYKÜSÜ DEĞERLENDİRME Damızlık Kızın Öyküsü, Margaret Atwood tarafından kaleme alınan feminist bir distopyadır. Yazarımız kitabı korkunç denilebilecek bir kurgu ile işlemiştir. Korkunç olan şey kitapta yaşanan olaylardır. Kitabın işleniş biçimini ve olay örgüsünü beğendiğimi belirtmek isterim. Zaman zaman kahramanın yaptığı flashbacklerde bu duruma katkı sağlamıştır. Bende eksik nokta bırakmadan öyküsünü gayet güzel tamamladı yazarımız. Olaylar askeri bir darbe sonucu kurulan Gilead Cumhuriyet'inde geçmektedir. Tabii ki her gerici zihniyet gibi bu rejiminde ilk düzenlemesi kadınlar üzerinde olmuştur. Kadınların haklarını elinden almak, kadın bedeni üzerinde hak iddia etmek gibi icraatlar da bulunmuşlardır. Koyu dini kurallara göre yeniden düzenlenen ataerkil toplumda; kadınlar söz sahibi olamamakta, maddi güç edinememekte, çalışamamakta, okuyamamakta, özel isim yerine atandığı komutanın adını almakta ve hatta üremek için bir obje olarak kullanılmaktadır. Kahramanımız Offred de bu kadınlardan sadece biridir. Offred'in odasını tanımaya çalışırken keşfettiği yazıdan bahsetmek isterim. Nolite te bastardes carborundorum, bitches. Offred, bu yazıyı bulduğunda anlamı üzerinde oldukça düşünmüştür. İlk başta dua olabileceğini düşünse de bu cümlede sezdiği şey bambaşka bir duygudur. Bilmediği bir dilde olduğu için bunu öğrenmenin tek yolunu gece kaçamaklarının birinde komutana sormakta buldu. Komutan ona lise kitaplarından birini çıkararak bu yazıyı gösterdi. Anlamının Kendini bu sürtüklere ezdirme! demek olduğunu söyledi, komutan. Öğrendiği diğer şey ise bu odaya gelen ilk kişinin kendisi olmadığıydı. Kendinden önceki damızlık kızın akıbetini araştırdığında onun kendini astığını öğrendi. İşte Offred'in sezdiği şey buydu; kendi hayatı pahasına bile olsa bu düzene bir başkaldırı, bir direniş... Kitaptaki her karakter belirli bir derinlikle işlenmiştir. Örneğin, komutan karakteri kendi içinde gizleri olan bir karakterdir. Geçmiş yaşantısından kopamamış aksine eski renkli yaşamı sürdürmenin yollarını aramaktadır. Aslında bu durum neredeyse kuralların koyuluşunda etkisi olan ve yeni toplumun üst tabakalarında yer alan çoğu kişi için geçerlidir. Buna örnek olarak Jezebel'in Yeri gösterilebilir. Eski tür eğlence hayatının devam ettirildiği bu yerde kadınlar ve üst tabakadan erkekler bulunmaktadır. İşler burada, kurulan yeni toplum düzeninin ve alt tabakadan insanlara dayatılan kuralların aksine işlemektedir. Yani anlayacağınız her zaman olduğu gibi kurallar, kuralları koyanlar için geçerli değildir. Kitap, anlattığı konu gereği ağır dram içermektedir. Hatta ne kadar yazar üzerinde çok durmasa da komutan, karısı Serena Joy ve Offred'in başkahramanı olduğu deyim yerindeyse çiftleşme sahnesi midemi kaldırdı diyebilirim. Kitap, zaman zaman okuyanı melankolik bir ruh haline sürükleyebilmektedir. Hatta kitap hakkında okuduğum birkaç yorumda bu konu yönünden çok eleştirildiğini gördüm. Kendi fikrimce bu eleştirilere hak vermiyorum. Kitapta anlatılanların, burun kıvırıp geçilecek uzaklıkta olduğunu düşünmüyorum. Maalesef ki yaşadığımız dünyada, kadınlar kitapta anlatılanlara benzer muamelelere maruz kalmaktadır. Seçme hakkı olmayan, okutulmayan, ekonomik özgürlüğü olmayan ve cinsel obje olarak kullanılan kadınlar ne yazık ki hem bizim toplumumuzda hem de dünyada mevcuttur. Umarım gelecekte biz kadınlar, yazarımızın kurduğu distopyanın aksine özgür ve cinsiyet ayrımının olmadığı bir dünyada yaşamımızı sürdürürüz. Günümüz edebiyatının saygın isimlerinden bir tanesi olan Margaret Atwood Damızlık Kızın Öyküsü ile mükemmel bir dünya kurgulamış ve kadına olan bakışı çok farklı bir yöne çevirmeyi başarmıştır. Atwood'un yeni dünyası gelecek zamanda Amerika'nın dönüştüğü Gilead Cumhuriyet'idir ve bu dünyada kadınların hiçbir hakkı yoktur. Dahası kadınlar sadece damızlık olarak kullanılır ve tek amaçları üremektir. Bu yüzden damızlık kızlar komutanlara tayin edilir ve onlar için üremeleri temel görevlerini oluşturur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/dava", "text": "1883 yılında doğup 1924 yılında ölen, kısacık hayatına çarpıcı eserler sığdırmış bir adamın romanı: Dava. Kafka'nın yaşadığı dönemde yayınlanmamış, ölümünden bir yıl sonra arkadaşı Max Brod'un yardımları ile yayınlanan bu roman; bir sabah uyandığında tutuklandığını öğrenen ve ne suç işlediğini bilmeyen bir adamın öyküsüdür. Josef K. bir sabah uyandığında başında bekleyen birkaç kişi görür ve bu beylerden tutuklandığını öğrenir. Israrla tutuklanma nedenini onlardan öğrenmeye çalışsa da, bu adamlar K'ya hiçbir bilgi vermemektedir. Suç işlemediğinden emin olan Josef K ne yapacağını bilemez durumdadır. Önce, kendi evinde birkaç saat esir edilip sonrasında adamların evden gitmesiyle şimdilik serbest bırakıldığını öğrenir. Bu saçma işe bir türlü anlam veremez. Kendisi aynı zamanda bulunduğu bölgenin önemli bankalarından birinde üst düzey bir görevde çalışmaktadır. Kendi davası hakkında çevre adliyelere gider, yetkili kişilerden bilgi almaya çalışır fakat hiçbiri bunun mümkün olmadığını, kendisine bir şey söyleyemeyeceklerini bildirir. Aynı zamanda, garip bir şekilde bölgede yaşayan hemen hemen herkesin, Josef K adına açılmış bu davadan haberi vardır. Oysa Josef K, bu durumdan rahatsız olduğu için elinde olsa kimsenin haberdar olmasını istemez. Özellikle bankada kendisiyle yarışan müdür yardımcısının... Bu haber, kendisinden çok uzakta yaşayan amcasının kulağına bile gitmiştir. Ertesi gün hemen K'nın yaşadığı yere gelen amcası, kendisini iyice azarlar. Josef, her ne kadar suçsuz olduğunu anlatmaya çalışsa da amcası doğal olarak ilk başta buna inanmaz. Ama sonunda Josef'in yoğun ısrarları üzerine ona inanmak zorunda kalır ve Josef'in bu zamana kadar akıl edemediği hatta gerek bile olduğunu düşünmediği bir şeyden bahseder: bir avukatın gerekliliği. K'yı aldığı gibi yıllar önce okul arkadaşı olan ünlü bir avukatın evine götürür. Bu avukatla yıllardır görüşmemişlerdir. Kapıda uzunca bir süre bekledikten sonra avukatın hizmetçisi kapıyı açar ve avukatın hasta olduğunu, görüşme kabul edemeyeceğini söyler. K'nın amcası ısrarla görüşmek istediğinden, kıza kim olduğunu avukata bildirmesini ister ve sonra da içeri alınır. Avukat çok hastadır, odasında yatmaktadır. Avukat, ilk zaman Josef'i göremese de sonradan fark etmiştir. Amcası, davadan bahsederken Josef de bir sandalyede konuşulanları dinlermiş gibi sandalyede oturmaktadır. Oysa aklında kapıyı açan hizmetçi vardır, kızı beğenmiştir. Konuşma devam ederken mutfaktan bir tabak sesi gelir ve Josef, amcasıyla avukata rahatsız olmamalarını ve kendisinin duruma bakacağını söyleyerek odadan çıkar. Elbette ki bu bahanedir ve tahmin edildiği üzere, Josef hizmetçi kızın yanına gitmiştir. Kızla uzunca bir süre flört ettikten sonra amcasının evden çıktığını duyup yanına gittiğinde kendisinden azar yemiştir. Amcası ona yardımcı olmaya çalışırken, o ise avukatın hizmetçisiyle düşüp kalktığı için amcası ona çok kızmıştır ama iyi bir sonuç olarak bu avukattan dava süresince Josef'e yardımcı olma sözü almıştır. Aradan uzun zaman geçmiştir. Josef K hala neden kendisi adına dava açıldığını bilmemektedir ve öğrenmek için çeşitli girişimlerde bulunmaktadır fakat hiçbiri olumlu sonuç vermemektedir. Bu süreç içinde birkaç kez avukat ile görüşen Josef, davanın sebebini öğrenemediği için avukatına da sinirlidir. Bir gün dayanamaz ve dava adına hiçbir şey yapmayan bu avukatının evine gider. Kapıyı paspal kıyafetli bir adamın açması üzerine çok şaşırır. İçeri girdiğinde bu adamın, avukatın müvekkillerinden biri olduğunu ve o evde kaldığını öğrenir. Bu zamana kadar avukatın hizmetçisi Leni'nin kendisine sadık kaldığını düşünen Josef, aslında kızın bu paspal adamla da bir ilişkisi olduğunu öğrenir ve zaten sinirliyken daha da sinirlenmiş olur. Bir an önce avukatın odasına girer ve kendisinin avukatı olmasını istemediğini, iş birliklerini artık yok saydığını bildirir. Avukattan beklediği sert tepkiyi almayan Josef durumu biraz garipser. Josef'in bu tavrına rağmen avukat hala ona yardım edebileceğini, yargı mahkemesine dilekçeler yazacağını söyler fakat Josef duruma hiç yanaşmaz ve evden çıkar. 31. yaş gününe girdiği gece evinin kapısını silindir şapkalı iki adam çalar. Josef bu adamları tanımıyordur fakat buna rağmen kendisini dışarı çağırıp gezinme tekliflerini hiç karşı çıkmadan kabul eder. Birlikte kol kola girip birkaç sokak dolaşırlar ve kent dışına çıktıklarında bu adamlar Josef'i bir taşın üzerine yatırır ve kendisini idam ederler. Yazan: Handenur DURALI Dava Kitap Özeti Joseph K. Sıradan bir yaşamı olan bir bankada çalışarak yaşamını kazanan çevresi tarafından sevilip saygı duyulan bir adam olarak tasvir edilmiştir. Yani memur tiplemesine uyan bir karakter olarak düşünebiliriz. Kitabın bu bölümlerinde Joseph K. Dönüşüm'deki gibi böceğe mi dönüşecek acaba demeden edemiyor insan. Öykü karakterin böceğe dönüşeceği kadar marjinal ilerlemese de Joseph K. Bir sabah sebebini bilmediği bir şekilde tutuklanıyor. Tüm sorgulamalara rağmen suçunun ne olduğu neye dayanarak tutuklandığı konusunda bir fikri yoktur, kahramanın. Kitabın illk bölümlerinde Joseph K.'nın başında nöbet tutan görevlilerden söz edilir. Franz ve Williem isimli nöbetçiler de K.'nın suçundan bir haberdir. Sistem ne buyurduysa sorgulamadan onu yerine getirirler. Hatta nöbetçiler durumu şu şekilde ifade etmektedir: Bizim çalıştığımız makamlar ve ben sadece en alt kademeyi tanırız, halkın arasında suç aramaz, tam tersine yasada olduğu gibi suç onu kendine çeker ve biz nöbetçileri gönderir. Nöbetçiler karşısındaki kişinin suçunu bile bilmeden onun kahvaltısını yeme, kışkırtıcı cümleler kullanma cesaretini gösterirler. Nöbetçiler, karşısındakine karşı kullanabileceği bir miktar güç verilmiş insanın nasıl da sistemin içinde çürümeye başladığının en iyi kanıtıdır. K. da çok güvendiği hukuk sistemini sorgulamaya başlamıştır. K. masum olduğunu bilse bile sonraki gün çevresindeki insanların ne düşündüğüyle ilgili araştımaya girer ve ilk kapısına gittiği kişi ev sahibi Bayan Bürstner olur. Yaşlı kadın evine sorgu ekibi gönderilen birinin büyük bir suç işlemiş olabileceğini fakat özgürce gezmesinden de o kadar büyük bir suç işlemediğini çıkarabileceğini söyler. K. yargılanacaktır ama kim tarafından? Kitabın başından sonuna dek yargıç somut bir yapıya bir insan bedenine bürünmeden belirsiz kalır. Yalnızca avukatın odasında bir tabloda yargıç silüeti mevcuttur. Kısa olmasına rağmen uzun, iskemlede oturmasına rağmen bir koltukta resmedilmiş yargıç silüeti. K. nın işine gitmesine, gündelik hayatına devam etmesine izin verilir ama herkes onun suçlu olduğunu bilir. K. sorgu için çağırıldığında onu yargılayacak mahkemeyi bir tavan arasında birtakım insanları bir odaya sıkıştırılmış olarak güçlükle bulur. Yargıcın masasısının üzerinde tek bir kitap mevcuttur. Yargıç sanki çok önemli bilgiler bulunan bu kitabın sayfalarını bir o yana bir bu yana çevirir. Joseph K. Sorgu yargıcının yardımıyla mahkemeye girdiğinde daha sonra anlayacaktır ki kitap içinde garip isimler yazılı müstehcen resimleri olan bir kitaptır. K. savunması sırasında izleyicilerin kendisine gülmesine sinirlenerek sesini yükseltir ve söylevine coşku katarak devam eder. Tüm salon susar ve yargıç ayağa kalkar. İşte K. nın kazandığını zannettiği tek sahne bu andır: Karşısında bir muhattap vardır. Dava süreci sonuçlanmadan sürüp gider. K. davaya kafasını öyle takmıştır ki bu belirsizlik onun tüm yaşamını sekteye uğratmaktadır. Amcası K. için bir avukat bulur. Bu avukat hastadır ve Leni adında bir bakıcısı vardır. K. avukat ile uzun süren görüşmeler yapar, günler geçer umutları tükenir çünkü mahkemenin sanığa kendini savunma hakkını gerçekten verip vermediği oldukça şüphelidir. K. arkadaşının tavsiyesi üzerine Titorelli adındaki bir ressamı görmek ister. Ressamın yaşadığı ev havasız ve penceresiz garip bir yaşamalanı olarak tasvir edilir. Sarayın özel ressamı olan Titorelli hakimler arasında büyük etkisi olduğunu iddia eder. K.ya aleyhindeki davanın üç ihtimali olabileceğini ifade eder: Kesinlikle beraat, bu çok zor bir ihtimaldir, karar kimsenin bilmediği üst mahkeme tarafından alınmalıdır ve tamamen masum olması gerekir; sözde beraat, dosyalar işlemde kalır, küçük gelgitler ve büyük duraksamalar söz konusudur; sürüncemede bırakma, ki ne beraat demektir ne de mahkumiyet dava hep başlangıç noktasında kalır. K. ümitsizlik içinde ressamın yanından ayrılır. İş için istemeye istemeye bir katedrale gönderilen K. bir papaz ile tanışır. Papazın davadan haberi vardır ve K.'ya hata ettiğini söyler. Bir bekçinin hikayesinden söz eder K'ya: taşradan gelip kanun kapısından geçmek isteyen bir adam, kapı bekçisinin kendisini yıldırma çabalarına karşılık, uzun süren bekleyişi esnasında kapıdan içeri bir göz atmak istediğinde, şu yanıtı alır: Madem bu kadar istiyorsun, olmaz dememe aldırma, bir dene bakalım. Ancak unutma ki, ben güçlü bir kapıcıyım ve kapıcıların da yalnızca en küçüğüyüm. Ama her salon başında bir başka kapıcı vardır, biri de ötekinden güçlüdür. Daha üçüncüsünü görmeye ben bile dayanamam.\" Burada görmeye bile dayanılamayan figür ilahi bir varlık değilse nedir? Kitabın son kısmında K'yi almaya gelen kişilere K. hiç direnmez çünkü oldukça yorulmuştur artık. Sanık K, infaz edilmek üzeredir ama tam o anda uzakta bir evin camı açılır, ışığı yanar. K.,hukukun bıçağı ile bir köpek gibi öldürülmek üzereyken ortaya çıkan ışık kurtuluşun habercisi olabilir mi? Yani Kafka bize her zaman geride kalanlar için bir umut var mı demektedir? Kafka'nın en bilinen eserlerinden biri olan Dava oldukça sürükleyici ve akıcı bir eserdir. Kafkaesk olarak adlandırılan türdeki gibi bu eserde de gerçeklikten kısmen uzaklaşarak görünmeyenin arkasındaki gerçeklikle kurduğu bir dünya söz konusudur. dava kitap özeti için çok teşekkür ederim beni böyle sıkıcı bir kitabı okuma derdinden kurtardınız 23-12-2019 13:08 özet harika ikisini birleştirip güzel bir özet çıkardım yarın onu vereceğim inşallah yeterli olur ama daha önce buradan yazdığım özetlerden hep yüksek not aldım yazanın elleri dert görmesin çok faydalı bir iş yapıyor 13-03-2022 15:49 ana fikir lazım tek paragraflık kısa yazar mısınız 21-07-2022 22:55 klasik kafka romanı işte nesini beğenmiyorsunuz adamın bir tarzı var belli bir okur kitlesi var buna göre okuyun"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/david-copperfield", "text": "David Copperfield küçük yaşta kimsesiz kalmıştır. Onun zorlu geçen hayat hikayesini ve sonunda mutluluğa ulaşmasını anlatır. Her zaman mutluluğu kovalamak, olumsuzluklara göğüs germek, pes etmemek kavramlarının önemini okuyucuya vurgular. Kitabı elinize almanızla bitirmeniz bir olacak. Keyifle okumanız dileğiyle. Küçük David' in hayatı olumsuzluklara daha doğmadan evvel başlamıştır. Annesi David' e hamile olduğu zamanlarda, 1800 yılında İskoçya' da babası vefat eder. Bunun üzerine annesi koskoca dünyada yalnız başına kalır. Ev işlerinde yardımcısı olan Bayan Pegotty ilerde David' e dadı olacaktır. Beklenen gün gelir çatar ve David dünyaya gözlerini açar. Halası Trotwood varlıklı bir kadındır. Ancak en başından beri kardeşi ile David' in annesinin evlenmesine karşı çıkmıştır. Trotwood, David doğduğunda onu götürmek için gelse de erkek çocuk olduğunu duyduğunda bu fikrinden vazgeçer. Çünkü Trotwood erkeklerden nefret eder. Bunun üzerine David dadısı Pegotty ve annesi yeni bir hayata adım atarlar. David büyüyüp okula başlar. Her şey mutlu ve olağan devam ederken bir gün annesi bir adamla eve gelir. Edward Murdstone. David o adama karşı çok önyargılıdır ve asla kalbi ona ısınmaz. Annesi bu adamla evlenmek ister. Bayan Pegotty ve David buna karşı çıksalar da annesi kararlıdır. Gel zaman git zaman Bay Murdstone ile annesi evlenir. Murdstone gerçek yüzünü gösterir ve David' i evinde istemez. Yatılı okula vermeye karar verir. Bayan Pegotty' nin görevine de son verir. Ancak annesinin ısrarı üzerine Pegotty' nin evinde kalmasını kabul eder. David Londra' da yatılı okula verilir. David Salem yurdunda Steerforth adlı bir arkadaş edinir. Yurda alışır. Salem yurdunda ilk yılını bitirdiğinde dadısının memleketi Yarmouth' a gider. Orada yeni dostlar edinir, balık tutar, Pegotty' nin ailesini çok sever. Sonra evine döner. Eve geldiğinde bir kardeşi olduğunu öğrenir ve çok sevinir. Onunla bol bol vakit geçirir. Ancak annesi çok hastadır ve David okula gitmeden bir gün önce vefat eder. Annesi ölünce Murdstone, David' in okumasına izin vermez ve onu bir arkadaşının yanına çalışmaya gönderir. David bu karara karşı gelemez ve gider. Bir süre çalıştıktan sonra patronu hapse girer. David ortada kalır ne yapacağını bilemez ve halasına gitmeye karar verir. Halası onu yanına alır, korur ve okuluna devam etmesini sağlar. Ancak okul halasının evine uzak olduğundan, halasının avukat olan bir arkadaşında okul süresi boyunca kalır. Avukatın Agnes adında bir kızı vardır ve David ile birbirlerinden etkilenirler. Avukat sarhoş biridir ve işlerini yürütemez. Yardımcısı işlere bakar ama avukatı dolandırır. David okulu bitince avukat olur ve bu konuda kendini geliştirir. Bir büroda başka bir avukatın yanında çalışmaya başlar. Avukat David' i çok sever, başarılı olduğunu düşünür. David' de işine ve hayatına alışmıştır. Avukatın Dora adında bir kızı vardır ve David ona ilk görüşte aşık olur. Bunu duyan Dora'nın babası David' i suçlar ona çok kızar ve sinirleri yıpranır. Kalbi buna dayanamaz ve kriz geçirerek ölür. David Dora' ya sahip çıkar ve onu korur. Avukatın yerine geçerek işlerini yürütür. Dora ile evlendikten bir yıl sonra Dora çok hastalanır ve vefat eder. David boşlukta kalır, halasının yanına tekrar döner. Bu arada ilk aşkı Agnes'de sorunlarla mücadele ediyordur. David sarhoş avukatın iyileşmesine ve işlerini yürütmesine yardımcı olur. Bu arada Agnes' e açılır ve duygularını dile getirir. Agnes' de David' i çok seviyordur ve evlenirler. Daha mutlu ve sorunsuz bir gelecek onları bekliyordur. David Copperfield Kitap Özeti Sade dili ile ve akıcı anlatısıyla döneminin en başarılı yazarlarından biri olan Charles Dickens kendi hayatından izler taşıyan birçok eser kaleme almıştır. David Copperfield da daha küçük yaşta zorlukla yüzleşen yazarın hayatından izler taşıyan kapsamlı bir bildungs romandır. Roman, adından anlaşılacağı gibi David adlı bir çocuğun küçüklüğünden başlayıp yetişkinliğine kadar uzanan uzun bir süreci konu almaktadır. Anlatıdaki bu süreç karakterin gelişimini göz önünde bulundurduğumuzda üç kısma ayrılabilir diye düşünüyorum: İlk kısım David'in küçüklüğünün ele alındığı dönemdir. Bu kısımda David genç annesi ve dadısıyla mutlu bir hayat sürerken daha sonrasında hayatlarına giren üvey baba ve üvey hala her şeyi altüst eder. David çok küçük bir yaşta şiddet, haksızlık ve kötü bir yurt ortamı ile tanışır. Annesi oldukça saf ve sessiz birisi olduğu için David'i koruyamaz. Onun bu pasif hali ana karakterin daima kötüye gidecek bir hayatı olacağını düşündürtür. Bence bu kısım David'in daha çocuk yaşta ağır şartlar altında tek başına yaşamaya ve çalışmaya başlamasını da içine alarak kaçışa kadar uzanır. Kaçış diye ifade ettiğim ikinci kısım David'in çalıştığı yerden ölüm pahasına kaçıp öz halasının yanına sığınmasıyla başlar. Bu nokta aynı zamanda romandaki en önemli kırılma noktası sayılabilir bence çünkü o zamana kadar hakkında kötü bir izlenime sahip olduğumuz hala David'i himaye edecek ya da geldiği yere geri yollamak isteyecektir. Halanın bu olayda korumayı seçmesi ana karakterin hayatını yeniden değiştirir. David okula giden, daha düzgün insanlarla düzgün ilişkilere sahip olan, olması gereken hayatı yaşayan birisine dönüşür. İlk kısımda geleceği konusunda ümitsiz olduğumuz çocuk, diğer herkes gibi kimi zaman gençliğinin ateşiyle yanıp tutuşan kimi zaman ise herkesin boğuştuğu meselelerle uğraşan, kısaca diğer tüm yaşıtları gibi olan biridir artık. Bence anlatının çoğunluğu David'in gelişimini okuduğumuz bu kısımdan oluşur ve David'in evliliğini de içine alarak sonlanır. Son kısım ise kısa olmasına rağmen David'in nasıl olgunlaştığını ve değiştiğini ortaya koyan kısım olarak açıklanabilir. Ayırdığım önceki bölümlerde karakter başkalarının yönlendirmesiyle yol alırken ve onlara göre hayatını şekillendiriyorken bu noktada başkalarının sorumluluğunu alabilen ve onlara yardımcı olabilen birisi olarak karşımıza çıkar. David her ne kadar hala bazı konularda fazla iyimser gözükse de hayatın ve yapılması gerekenlerin farkındadır artık. Bu durum ise okuyucuya tam bir gelişim romanı okuduğunu hissettirmesi bakımından anlamlıdır. Bana göre David Copperfield eseri anlatıyı bu şekilde bölümlere ayırma olanağı sağladığı için ve okuyucuda daha farklı hisler uyandırdığı için oldukça başarılı bir roman, hatta okuduğum en iyi bildungs roman diyebilirim. Bu görüşümü açacak olursam; öncelikle roman daima kötüye giden olaylar dizesinden oluşmuyor. Başta her ne kadar hayata karşı daima yenilen bir karakteri okuyacakmışız gibi hissettirse de David'in nasıl geliştiğini, sorunların ve çözümlerin nasıl birbirini bulabileceğini görüyoruz. Bu haliyle roman buhranlı bir anlatıdan çok farklı hislerin bir arada olduğu bir şeye dönüşüyor. Ayrıca dikkatimi çeken diğer mesele de şu ki, olaylar sadece ana karakterin etrafında dönmüyor. Romanda birçok karakter bulunuyor ve olabilecek tüm olumsuzlukların baş karakteri bulduğu bir anlatıdan çok diğer karakterlerin hayatında olup bitenlerin de büyük yer kapladığı; hatta David'in sorunlarının değil de onlara dair meselelerin daha çok ele alındığı bir anlatı okuyoruz. Bu durum David'in nasıl savunmasız bir çocuktan başkalarına da katkıda bulunan birisine dönüşebildiğini sunarken bir yandan da romanı sadece ona ait olmaktan çıkartıyor. Böylece her ne kadar kitabın kalınlığı göz korkutsa da ve Bu kadar ne anlatılabilir? diye düşündürtse de okumaya başlayınca kalınlığını anlamlandırabiliyorsunuz. Ayrıca çok akıcı bir kitap olduğundan dolayı yorulmadan zevkle anlatıda kaybolup devamında ne olacağını merak ederek okuyabiliyorsunuz. Tüm bu yönleriyle düşündüğümde diyebilirim ki oldukça başarılı ve kesinlikle okunması gereken bir gelişim romanı."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/dedem-bir-kiraz-agaci", "text": "Tonino 4 yaşında anaokuluna giden bir çocuktur. İki dedesi ve iki ninesi vardır. Babasının annesi ve babası onlarla aynı apartmanda yani şehirde yaşamaktadır. Dedesi Antonietta ve babaannesi Luigi'ydi. Köyde yaşayan anneannesinin ismi Teodolinda ,dedesinin ismi de Ottaviano'ydu.Şehirde yaşayan ninesi ve dedesini sık sık görmektedir. Onların bir de Floppy adında bir de köpekleri var. Onu her sabah yürüyüşe çıkartırken her zaman Tonino ile karşılaşırlar. Tonino pek dedesi ve babaannesini sevmez. Köyde yaşayan ninesini ve dedesini daha samimi bulur ve daha çok sever. Kırk kilometre uzakta oturdukları için ancak cumartesi günleri gidebilmekteler. Annesi eski eşyaların satıldığı bir dükkana ortak ,babası ise mühendis olduğundan dolayı pek Tonino'ya vakit ayıramıyorlar. Köye gittiklerinde anneannesinin Alfonsina adında bir kazı var. Onu çok severdi. Ayrıca tavukları falanda vardır. Dedesinin çok güzel bir bostanı var. Tonino'nun annesi Felicita doğduğunda bahçeye bir kiraz ağacı dikmiş. Mutluluk anlamına gelen Felice adını koymuştur. Çok zaman geçmeden anneannesi hastalanıp ölür. Dedesi tek başına kalır. Kızı çok teklif etse de onlarda kalmayı reddeder. Yazları Tonino köyde kalır. Dedesi ona kremalı yumurta yapar. Felicita'ya tırmanmayı öğretir. Akordeon çalar. Karısının vefatından sonra bir tek teselli olarak torununu görmekteydi. Eşine çok düşkündü. Onu çok özlüyordu. Tonino'nun doğum günlerinde ancak şehre gelirdi Ottaviano Amca.Tonino ilkokula başladığında okuma yazmayı söktüğünde hep Feliceden, Alfonsinadan bahseder arkadaşları da onun hayal arkadaşları zannedip dalga geçerdi. Bir gün Dedesi Ottaviano okula Nobel kılığında gelip ,Tonino'nun söylediği her şeyin gerçek olduğunu söyler. Bir gün belediye tarafından bostanın bir kısmının yıkılıp yol yapmak için haber gelir. Kiraz ağacı da kesilecekti. Ottaviano buna izin veremezdi. O yüzden bir gün bir parkta bulunan bir ağacın tepesine çıkıp itfaiye, gazeteciler ,polisler herkes toplanmış. Belediye bostanımı yıkmazsa ancak bunun sözünü alırsam inerim demiştir. O anda söz verdiler sonra sözlerinden döndüler. Tonino'un annesi ve babası durmadan Ottaviano amca ya da Floppy köpeği kadar değer vermiyorlar Tonino'ya diyerekten kavga ediyorlardı. Son çare Felicita babasını yani Ottaviano Amcayı tedavi olması için akıl hastanesine yatırdı. Bir süre annesiyle köyde yaşayan Tonino bir gün yine belediyedekiler gelip tam yıkmaya çalışırken bu sefer Tonino kiraz ağacına çıkmış. Bir kağıt imzalamadan ağaçtan inmemiş. Bunun üzerine artık yıkım kararı ortadan kalmış fakat Ottaviano Amcanın ölüm haberi de gelmiştir. Artık köyde yaşayan Tonino ,annesi ve babasının ailesine küçük kız kardeşi olan Corinna da eklenmiştir. Ara sıra dedesi ve babaannesi de onları ziyaret etmeyi ihmal etmemişler. Ottaviano dedesi her zaman Felice ağacının nefes aldığını söylerdi. Artık kiraz ağacına tırmanmayı kız kardeşine öğretecekti. Eğer ağaçlar nefes alabiliyorlarsa neden gülmesinler ki? Değerlendirme Hans Christian Andersen Ödülü sahibi yazar bu eserinde Tonino adındaki bir çocuğun anneannesi ve dedesine olan düşkünlüğünü bunun yanı sıra şehir hayatından uzak ,köy hayatının verdiği özgürlük ve mutluluğu konu edinmektedir. Dedesinin dikmiş olduğu Felice adındaki kiraz ağacı ve anneannesinin Alfonsina adındaki kazı arasındaki geçen arkadaşlıkları konu edinmektedir. Ölüm gibi bir temayı çocuk gerçekliğine indirgeyerek bize anlatması. Görsellere yer verilmesi. Çağdaş çocuk edebiyatı klasikleri arasında bulunmayı da hak eden bir kitap olmuş. Keyifli okumalar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/dedemin-bakkali", "text": "Küçük Şebnem henüz 8 yaşındaydı. Bursa'nın bir köyünde ailesiyle birlikte yaşıyordu. Etrafındaki herkes ona büyüyünce ne olacaksın, diye soruyordu. Henüz karar vermemişti ancak bir liste yaparak bu işe koyulmuştu. Annesi gibi ev hanımı olabilirdi mesela. Bütün gün evde temizlik ve yemek yapıyordu. Bu iş ona göre değildi. Babası gibi işçi olabilirdi. O ise bütün gün, \"Çok yoruldum. Bugün çok yorucuydu.\" deyip duruyordu. O da Şebnem'e göre değildi. Polis olabilirdi. Öğretmen olabilirdi. Ya da dedesi gibi bakkal olabilirdi! Bu fikir Şebnem'in çok hoşuna gitti ve okul dışındaki vakitlerinde dedesine çıraklık yapmaya başladı. Şeker tarttı. Limon kolonyası doldurdu. Bakkalı süpürdü. Biten ürünleri yenisiyle doldurdu. Dedesi ise sabah namazını kılıp bakkalı açar, gazete okuyup uyurdu. Onun dışında camiye gidiyordu. Bakkalda çalışmaya başlamak Şebnem'e yaramamıştı. Sürekli bir büyüme, daha çok para kazanma peşinde icatlar yapmaya karar vermişti. Bir gün gelen müşteriye ne içecek önerse kabul etmemesi üzerine birkaç şişesini icadı için heba ederek sonunda vişneli sodayı bulmuştu. Ama açık olduğu için kimse tercih etmiyordu. Dedesi görünce çok kızdı ve bu konu kapandı. Bakkalda açık çekirdekte satıyorlardı. Düğün olduğu zaman inanılmaz satışlar yapıyorlardı. Ancak çekirdekleri koyacakları kağıtları yapması gerekiyordu. Şebnem kağıtları yapıp çekirdekleri içine koymayı düşündü. Bu şekilde çok daha hızlı satılacaktı. Bu muhteşem bir fikirdi! Çekirdekleri keselere koydu ancak kimse onun hazır çekirdeklerinden almadı. Açık istediler. İtiraz edemedi Şebnem. Boşalt şunları diye kızdı, dedesi ona. Bir gün müşterilerinin görüşlerine önem vererek herkese kağıtlar bıraktı ve bakkalla ilgili olumlu olumsuz düşüncelerini yazmalarını istedi. Bir gün dedesi içerideyken ellerinde kağıtla geldiler. Kağıtta Şebnem'i kötülemişlerdi. Sinirlenmişti Şebnem. Dedesi yine kızmıştı ona. kimse anlamıyordu onu. Dükkanı büyütme çabalarını... Kahveci dedesine gitse \"Boşveer, koy bi oralet!\" derdi ona. Orada da çalışıyordu arada Şebnem ama bakkalın yerini tutmuyordu. Bakkala dönüyordu her seferinde. Orada istediği kadar abur cubur yiyebiliyordu. Çöplerini daha uzak bi yere atsa dedesine yakalanmayacaktı aslında. Yazın dedesi köye dondurma getirdiğinde tam bir şenlik havası olurdu. Elektrikler gittiği zaman olumsuz etkileniyorlardı. Dedesi dondurmalar erimesin diye ilçeye götürüp birinin buzluğuna koyduruyordu. Elektrikler gelince geri getiriyordu. Şebnem, dedesinin yokluğunda bu elektrik krizinden faydalanarak mumları iki katı fiyatına satmaya karar verdi. İki de mum yakarak ilgi yakalamaya çalıştı. Ancak kimse mum almadı ve dedesi yine ona kızdı. Şebnem bir gün müşteri memnuniyetine önem vermek için bütün kapaklı gıdaların içine 'Afiyet olsun.' yazdı. Müşteriler dedesine şikayette bulundu. Bunlar açılmış, dediler. Dedesi kızdı. Köylerine zengin bir aile ziyarete geldi. Anne-oğul indiler arabadan ve bakkala girdiler. Çocuk ne istese, annesi, \"Olmaz oğlum bunlar sağlıksız. Ben sana evde aynısını yaparım.\" diyordu. Sonunda bi şey alamadan çıktılar. Bunun üzerine düşündü Şebnem. Günümüzde organik adı altında satılan şeyleri Şebnem de komşularına yaptırarak bakkalda satabilirdi. Hemen işe koyuldu ve sanki komşular birbirinden istiyormuş gibi bakkalda satacağından bahsetmeden, turşu, tarhana aldı. Halasına kurabiye bile yaptırdı. Köşesini hazırladı. Dedesi gelip görene kadar her şey mükemmel gitti. Ancak dedesi yine baltaladı planlarını. O iş de suya düştü. Bütün bu yaramazlıklarına rağmen çok iyi yürekliydi küçük Şebnem. O zamanlar telefon kulübesinde asker sevgilisiyle konuşan bir kıza yarı fiyatına jeton verirdi. Kavga ettiklerini görünce de iki katına satardı. Köyde fakir birine kalıp kalıp peynir ve zeytin verirdi. Tüm bunları köyün zengin amcasının hesabına yazmasa dedesi kızmayacaktı aslında. Hasta teyzelere ilaç bile verirdi. Bir gün bakkala gelen teyzenin ağrı şikayetlerini dinleyip aynı rahatsızlıkların olması üzerine eve gidip o ilaçtan veriyordu. Sağlık ocağına gitmeye üşenen teyzeler müdavimi olmuşlardı. Bir gün doktor geldi bakkala. Dedesi de oradaydı. Aynı anda teyzeler de geldiler ve Şebnem'e şikayetlerini anlatmaya başladılar. Şebnem kızardı, bozardı. Yakayı yine ele verdi. Dedesi payladı ona. Doktor bi kenara çekip konuştu. \"Oku doktor ol. Reçete yaz.\" dediler. Şebnem, \"Yazar olacağım.\" dedi. İnanmadılar. Annesi , yemek ye,dedi ona. Şu an iki çocuk annesi bir yazar o. Eğer kitapların tadı olsaydı, Dedemin Bakkalı, bir çuval ayçekirdeği olurdu. O derece tatlıydı. Her yaşa hitap ediyor öncelikle. Büyükler, kendi küçüklüklerindeki yaramazlıkları hatırlıyor; küçükler, büyüklerin anlamadığı tek kişi ben değilmişim, diyor. Kitapta, sayfaları süsleyen çizimlere de yer verilmiş. Bir çırpıda okuyacağınız ve kesinlikle keyif alacağınız bu kitabı okumadıysanız, hiç vakit kaybetmemenizi öneririm. Dedemin Bakkalı Konusu Oyuncu Anne kitabı ile tüm dikkatleri üzerine çeken Şermin Çarkacı hayranlarını ve okurlarını fazla bekletmiyor ve Dedemin Bakkalı kitabı ile onlara yine mükemmel bir öykü kitabı sunuyor. Şermin Çarkacı önceki kitaplarında çocuk gelişimi üzerine tecrübelerini direk olarak okurları ile paylaşmıştı. Dedemin Bakkalı kitabında ise bu kez yine kendi tecrübelerinden esinlenerek büyüklere kendilerini çocukların gözünden görme şansı tanıyor. Bunun yanında Şermin Çarkacı Dedemin Bakkalı kitabı ile bir bakkal vasıtası ile çocuklara farklı bir açıdan ticareti, yenilikçi olmayı ve insan ilişkilerine dair bilgiler sunuyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/dedemin-bakkali-cirak", "text": "Dedemin Bakkalından Şebnem'i birçoğumuz tanıyoruz. O, dedesinin bakkalında çırak olarak çalışan ve gönlümüzü fetheden bir çocuk. Dedemin Bakkalı'nda yaşadıklarından biraz bahsedecek olursak; ilk önce tüm yetişkinlerle arasının iyi olmadığını söylemek gerekir. Öyle ki bakkalda çırak olarak çalışmaya başladığından beri onun dahiyane fikirlerinin hiçbiri dedesi tarafından önemsenmedi. Her şeyi anladığını fakat yetişkinleri bir türlü anlamadığını düşünüyor. Ama o yine de pes etmedi. Bu kitabı okuduktan sonra gerçekten yetişkinlere akıl sır edilemeyeceği anlamış olacaksınız. Şebnem bizlere Dedemin Bakkalı'nda yetişkinlerle iletişimde dikkat edilmesi gereken hassas konuları tam 10 maddede sıralamıştı. O maddelerden en beğendiğim ikisini sizlerle paylaşacağım: 1- '' Yetişkinlerin çocuklara yaptıkları haksızlıkları, hataları görebilirsin. Yine de yüzlerine vurma, inanmazlar. Çocuksun, görmezden gel. Bırak kendilerini dünyanın en akıllı insanı sansınlar.'' Bir gün bakkala gelen fakir bir adama yardım etmek için bakkaldaki peynir zeytinden daha fazla verip hesabı zengin olan birine yazmıştı. Aynı Robin Hood gibi zenginden alıp fakire dağıtmıştı. Bu yaptığı dedesi tarafından öğrenilince yaptığı iyilik hüsranla sonuçlanmıştı. Bu olayın üstüne defterini çıkarıp diğer maddeyi yazdı. 2- '' Yetişkinlere paylaşmayı öğretme. Fakirler ağaç altında 50 gram zeytin yerken zenginler para , para, para diye birbirlerini yesinler.'' Dedemin Bakkalı Çırak'ta ise Yetişkin olduğumda kesinlikle yapmayacağım maddeleri sıraladı. Birkaç maddede sıralamak için okuyuculara yer ayırılmış. Dedemin Bakkalı'ndan tek farkı okuyucular için yazma isteği uyandırmasıdır. Çünkü her olayın ardından bizlere de yazmak için sayfalar bırakılmış. Kitabın dikkatimizi çeken bir diğer yönü ise her sayfaların eğlenceli çizimler ile süslenmesidir. Öyle ki çizimler sayesinde bu meşhur dedenin görüntüsü bile gözlerimizin önünde canlanabiliyor. Kitabın ilk sayfaları hayallerimizi unutmamamız için sıkı bir öğütle başlıyor. Yetişkinlerin çocukların hayallerine inanmadığını ve önemsemediğini vurguluyor. Yazara göre hiçbir çocuk bu nedenden dolayı hayallerini bırakmamalı. Diğer sayfaya gelince yazar, yetişkinlerin çocukların önemli eşyalarını karıştıracağını çok iyi bildiğinden kendinize bir kimlik yapmanızı istiyor. Bu kimlikte kendi adınızı kullanmamanız isteniyor ki kurcalayan hiç kimse sizi tanımasın. Yine günlerden bir gün bakkalda oturup gazeteden haberleri okurken çok sıkılmıştı. Çünkü hep kötü haberler vardı. Aklına bir fikir geldi. Güzel bir haber bulup yazacaktı. Bakkaldan her gün jeton alıp askerdeki sevgilisi ile konuşan Şükran'ın haberini yazmaya karar verdi. '' Şükran sevgilisine Kavuşsun'' adlı bir haber yazısı yazıp bakkala giren herkese dağıttı. Bir süre sonra Şükran markete gelip bayıldı. Oysa Şebnem'in ne suçu olabilirdi ki? O sadece müşterilere daha iyi hizmet vermek istiyordu. Yazar bu olaydan sonra da bizler için sayfa ayırıp güzel bulduğumuz bir haberi yazmamızı istemiş. Tabi unutulmaması gereken bir konu daha var ki bu küçük çırağımız yetişkinlerde gördüğü yalan yanlış davranışları sıralamış ve bizim de sıralamamız için yer ayırmış. Gerçekten de yetişkinlerin çocuklara karşı tutmadığı sözleri olabiliyor. Bir gün ailesi ile gezerken bütün meslek sahiplerinin bir üniforması olduğunu fark etti. Bir bakkalın neden olmasın diye düşünerek kendisine zorla beyaz bir gömlek aldırdı. Eve gelince o gömleği çok güzel süsledi. Üzerine de dünyanın en süper marketi yazdı. Dedesinin çok beğeneceğini düşünmüştü. Fakat bakkala gittiğinde dedesi ona bir palyaçoya benzediğini söyledi. Yine yetişkinler tarafından hayali yıkıldı. Kitabın en sevdiğim bölümü ise zaman kapsülü kısmı idi. Bu bölümde Şebnem, dedesinin bakkalında bulduğu bazı eşyaları saklamış ve o günkü sakladığı eşyaların gelecek zamanlarda bulunamayacağını anlatmıştı. Daha sonra yine bize bir sayfa ayırıp kendi zaman kapsülümüzü oluşturmamızı istiyor. Bir diğer sevdiğim kısım ise zaman zaman dedesinin konuşmasını taklit ederek beni güldürmesi oldu. Dedesi bakkal olan küçük bir kızın çırak olarak dedesinin yanında işe başlaması ile yaşadığı maceraları konu alan bu kitap, her şeyden önce sadece çocuk kitabı değildir. Aynı zamanda her yaşa hitap ettiğini öne sürebilirim. Aslında herkes çocukken dinlenmemekten ve fikirlerinin önemsenmemesinden rahatsız olmuştur. Okuyan herkes çocukluğuna iniyor ve aslında bu küçük çıraktan birer parça taşıdığının farkına varıyor. Her sayfasını okurken ayrı ayrı kahkaha atacağınızdan emin olarak okuyabilirsiniz. Çocuk olan ve çocuk ruhlu kalan herkese şiddetle tavsiye ediyorum. Dedemin Bakkalı - Çırak Konusu Şermin Çarkacı yazarlık kariyerinde başarısına kaldığı yerden devam ediyor ve büyük beğeni toplayan Dedemin Bakkalı kitabının devamı olan Dedemin Bakkalı Çırak ile yeniden hayranlarının karşısına çıkıyor. Serinin ilk kitabında 8 yaşındaki Şebnem'in hikayesini okumuştuk. Yazın dedesinin bakkalında çırak olarak çalışmaya başlayan Şebnem'in maceraları herkesin büyük beğenisini kazanmıştı. Dedemin Bakkalı Çırak kitabında ise bu kez Çırak bakkalın başına geçiyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/define-adasi", "text": "Robert Louis Stevenson'un ünlü macera romanı Define Adası bizi heyecan dolu bir yolculuğa çıkarıyor. Define Adası kitabının başkarakterimiz olan Jim Hawkins tarafından anlatılmaya başlıyor. Babasıyla birlikte Amiral Benbow Hanı'nı işletiyordur. Bir gün hana Billy Bones isimli bir korsan gelir. Handa kalmaya başladıktan sonra Jim'e \"tek bacaklı denizci adamı\" kollaması üzerine talimat verir. Billy Bones koyda gezerken hana birisi gelir ve Billy Bones'u sorar. Bu Kara Köpektir. Kara Köpek saklanarak Billy Bones'u şaşırtır. Daha sonra Billy Bones ve Kara Köpek konuşmaya başlarlar ama konuşma iyi bir yöne gitmemektedir. Bağrışmalar ve küfürler havada uçuşmaktadır. Jim onların yanına gittiğinde Kara Köpeğin var gücüyle kaçtığını görür. Billy Bones Jim'den rom getirmesini ister. Jim elinde romla döndüğünde Billy Bones'un yerde bilinçsiz bir şekilde yattığını görür. Ne yapacaklarını şaşırmış bir haldeyken içeriye Doktor Livesey girer. Doktor Billy Bones'un bilincinin yerine gelmesine yardım eder. Billy Bones bir süre sonra uyanır. Aslında Billy Bones Kaptan Flint'in gemisinde ikinci kaptandır ve hazinenin yerini bir tek o biliyordur. Billy Bones endişelidir çünkü Kara benek adlı bir çağrının ona ulaştırılmasına az kalmıştır. Aniden Jim'in babası ölmüştür. Jim bir yandan cenaze işleri bir yandan da hanı işletmekle yeterince meşguldur. Bu sırada Billy Bones'un durumu da hiç iyi değildir. Ölmesinden korkmaktadırlar. Hana kör bir adam gelir ve Jim'den onu içeri götürmesini ister. Jim ona elini uzattığında adam onu sıkıca tutar ve kaptana yani Billy Bones'a götürmesini ister. Adam Billy Bones'u gördüğünde eline bir kağıt tutuşturur bu kara benektir. Çağrı gelmiştir ve kaptanın altı saati vardır. Tam o anda kaptana bir felç iner ve ölür. Jim çaresiz bir vaziyette olup biteni annesine anlatır. Annesiyle birlikte köylüden yardım istemeye giderler ama köylüler korktukları için onlara yardım edemezler. Jim ve annesi hana geri dönerler hızlı bir şekilde kaptanın sandığını açıp kaptanın onlara olan borcu kadar altını saymaya başlarlar. Bu sırada biri hana doğru yaklaşmaktadır. Kapıyı açmaya çalışır. Açamayınca yavaş yavaş oradan uzaklaşmaya başlar. Ama dışarıdan duydukları ıslık sesiyle oradan gitmeleri gerektiğini anlarlar. Annesi topladığı kadar parayı Jim'de sandıktaki paketi alarak dışarı fırlarlar. Annesi ve Jim bir köprünün altına sığınırlar. Bu sırada Kör adam ve adamları hanın kapısını kırıp içeri girmişlerdir her yerde definenin haritasının olduğu paketi ararlar ama bulamazlar çünkü paketi Jim almıştır. Jim doktor ve şövalyeye her şeyi anlatır. Paketi birlikte açarlar ve içinde Billy Bones'un defteri ve bir hazine haritası bulurlar. Denize açılmaya karar verirler. Şövalye mürettebatı toplamaya başlar. Mürettebat toplanır ve denize açılacakları gemi hazırlanır. Gemi denize açılmıştır. Ama kaptan bazı şeylerden memnun değildir. Mürettebatı beğenmemektedir. Bu konuda şövalye ile anlaşamamaktadır. Daha sonraki yaşanacak olaylar da kaptanı haklı kılacaktır. Bu olayların başını Jim'in elma almak için varile girmesi sonucunda gemi aşçısı Silver'ın ve diğerlerinin konuşmasını duyması çekiyor. Silver diğerlerini isyan için örgütlemektedir. Defineyi kendilerine saklamayı planlamaktadırlar. Jim her şeyi kaptan, doktor ve şövalyeye anlatır. Onlar da kendi planlarını yapmaya başlarlar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/degirmen", "text": "Sabahattin Ali'nin muhteşem öykü kitaplarından biri olan Değirmen, okuyucuya yazarın kendine özgü özgür sesiyle dile getirdiği birbirinden güzel öyküler sunuyor. Kitaba ismini veren Değirmen adlı öyküde ise bir çingenenin aşkını, aşkı için yapabileceklerini anlatıyor. Çingeneler, yaz gelince kafile halinde köy köy dolaşır, konaklayabilecekleri, çadırlarını kurabilecekleri bir yer ararlar. İşte, Atmaca'nın kafilesi de böyle bir yer ararken uzaklarda bir değirmen görürler. Etrafındaki köylülere bakılırsa işlek bir değirmendir. Değirmene yaklaşır ve çengilerini çalmaya başlarlar. Bunu duyan köylüler kapıya toplanmaya başlar. En son da değirmenci görünür. Çingenelere biraz erzak verip ve güler yüz göstererek onları kabul ettiklerini gösterirler. Çingeneler de derhal çadırlarını kurmaya başlarlar. Çingeneler, etrafta oldukça ilgi görmektedirler. Ağaç yapraklarından yaptıkları sepetleri kolayca satmakta, çengiciler de ta karşı köylerden düğünlere çağrılmaktadır. Bu çingeneler arasında Atmaca adında bir de civan gibi bir delikanlı vardır ki, sormayın gitsin. Yakışıklı yüzü ve heybetli vücuduyla tüm kızların ilgisini çekmesine rağmen, ne çingene kızları, ne de gezip dolaştıkları yerlerdeki kızlar Atmaca'nın ilgisini çekememektedir. Lakin Atmaca, bir sevdiği olduğundan mıdır, yoksa bir türlü kimseyi sevemediğinden midir bilinmez, klarnetini öyle bir üfler ki, dinleyenler titremelerine ve gözyaşlarına engel olamamaktadır. Her akşam Değirmen'in önünde bir ağaca yaslanıp klarnetini öttüren Atmaca, çingenelerle beraber değirmenci ile kızını da mest etmektedir. O çalarken değirmenci ile sakat kızı bir sedirde oturup, sessizce onu dinlerler. Değirmencinin kızı, yıllar önce sağ kolunu değirmenin çarklarından birine kaptırmıştır. Bu nedenle çocukluğu dahil senelerce yaşıtlarının gülüp eğlenmelerini uzaktan hasretle izlemiştir. Ve şimdi ise, yavaş yavaş Atmaca ile birbirlerine aşık olmaktadırlar. Atmaca, bir gün değirmencinin kızı ile konuşmaya karar verir, seni seviyorum der. Fakat aldığı yanıt: \" Benim bir kolum yok, hep acaba benim yerime başka biriyle evlensen daha mı mutlu olurdun diye düşüneceğim. Evet, ben de seni seviyorum fakat kollarını açıp bana doladığında hissedeceğim şeyleri hayal edebiliyor musun?\" olur. Atmaca yıkılmıştır. Kötüsü, kız haklıdır da. Günden güne sararır, solar. Çengilere katılmaz, klarnetini eline almaz olur. En sonunda bir akşam, Atmaca klarnet çalacağını söyler ve herkesin çağrılmasını ister. Havanın kötü olduğu, yağmur yağacağı yanıtını alınca ise değirmenin içinde çalacağını söyler. Kısa bir sürede herkes toplanır, Atmaca da klarnetine üflemeye başlar. Fakat bu kez farklıdır, değirmenin içindeki yoğun gürültüye rağmen klarnetten başka hiçbir şey duyulmamakta, dinleyenlerde ağlayacak hal bırakmamaktadır. Atmaca giderek artan bir hırsla, değirmencinin kızının gözlerinin içine baka baka çalmaya devam eder. Sonunda, klarnetini bir köşeye fırlatarak darmadağın eder ve diğer tarafta hızla dönerek çalışmaya devam eden değirmen çarklarına doğru koşmaya başlar. Çingeneler ne olacağını anlamıştır fakat, onlar bağırıp yetişmeye çalışana kadar olanlar olmuştur işte. Atmaca'nın sağ kolunun yerindeki koca boşluktan oluk oluk kan akmaktadır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/demir-maske", "text": "Bayan Chevio, Maliye Bakanı Yardımcısı Colbert'e, rakibi Başbakan Fouquet'in hazineden büyük miktarda parayı hesabına geçirdiğini kanıtlayan birtakım mektupları üç bin altın karşılığında satar. Fouquet bu durumu Rahip Aramis d'Herblay'dan öğrenir ve mektupları yalanlayacak belgelerin çalınmış olduğunu fark eder. Aramis, Fouquet'e bu durumu sorun etmemesini, uzun zamandır yapmayı düşündüğü, kralın da teşrif edeceği şölen için hazırlıklara başlamasını söyler. Şölen için her türlü maddi yardımı yapacaktır, karşılığında ise başbakanın tüm adamları ona tahsis edilecek, bütün kapıların anahtarları onda olacaktır. Fouquet bunun sebebini anlamasa da teklifi sevinçle kabul eder. Bu esnada Athos, oğlu Raul ile Louise de la Valliere'in evlenmesi için Kral XIV. Louis'ten izin ister. Ancak kral, kızı sevdiği için bu evliliği onaylamaz. Bunun üzerine Athos kılıcını kırarak krala bağlılık yeminini bozar. Bu tavra sinirlenen Louise, Athos'u tutuklaması için Dartanyan'ı peşinden gönderir. Dartanyan, Athos'a kaçma imkanı tanısa da Athos bunu kabul etmez ve Bastillele'ye gitmeyi ister. Hapishane kapısında dostları Aramis'i görürler. Onun yanında hiçbir şey olmamış gibi davranırlar. Aramis de durumu anlasa da sesini çıkarmaz. Zaten Dartanyan da kralın Athos'u salıvermesi emreden mektubu kısa bir sürede elde etmiştir. Aramis'in Bastillele'de olmasının amacı altı yıldır içeride yatan genç bir adamı ziyaret etmektir. Adam, Kral XIV. Louis'den sadece iki saat sonra doğan ikiz kardeşi Philippe'den başka biri değildir. Fransız yasalarına göre kralın varisi büyük oğul olduğundan gelecekte olabilecek iç savaşa engel olmak amacıyla sonradan doğan çocuk saraydan uzaklaştırılmıştır. Aramis, gerçekleri öğrenen adama onu oradan kurtaracağına söz vererek hapishaneden ayrılır. Fouquet'ten haksız yere hapishanede tutulan bir tutuklu için salıverme mektubu ister ve bu mektupla genç adamı oradan çıkartır. XIV. Louis, Fouquet'in şölen verdiği Vikont Şatosundan Aramis ve Porthos tarafından kaçırılarak Bastille'ye götürülür. Philippe de XIV. Louis'in yerini alır. Fouquet bunu öğrenince çok sinirlenir ve gerçek kralı oradan çıkartır. Kral ve ikizi şatoda yüzleşirler. Kral, Philippe'nin yüzünün demir bir maskeyle örtülerek Sainte Margueritte Adasında mahkum edileceğini ilan eder. Aramis ve Porthos yaşadıklarını Athos'a anlattıktan sonra Güzel Ada'ya kaçarlar. Birkaç gün sonra Athos ve oğlu Raul Afrika'ya sefere gitmek için görevlendirilirler. Görev için gerekli hazırlıkları yaparken Sainte Marqueritte Adası hakkında garip bir hikaye duyunca adayı ziyaret etmeye karar verirler. Adada Dartanyan eşliğindeki Phillippe'nin içinde bulunduğu zor durumu görürler. XIV. Louis de Colbert'in kışkırtmalarına karşı çıkamamış ve Fouquet'in tutuklanmasını, sahibi olduğu Güzel Ada'nın ele geçirilmesini emretmiştir. Athos ve Porthos Güzel Ada'yı savunurken Porthos ağır yaralanır ve ölür. Dartanyan da arkadaşlarını tutuklamamak için istifa eder. Kral tarafından affedilir ve mareşal ilan edilir. Komuta ettiği orduyla bir kale kuşatmasındayken göğsüne aldığı yarayla ölür. Dumas'ın Üç Silahşör adlı eserinin devam niteliğinde olan Demir Maske kitabı gerçek olaylardan gerçeğe yakın teoriler ortaya atılarak oluşturulmuştur. Beyazperde tarafından da birkaç kez uyarlanıp oldukça ilgi çekmesi eserin, 17. yüzyıla ait demir maskeli adam adlı gizemin peşinden sürüklemek konusunda hala başarılı olduğunu göstermektedir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/demir-okce", "text": "Proletarya ve emek kahramanlarının mücadelesi gün geçtikçe zorlaşmakta Jack London'ın deyimiyle ''Sosyal Devrim'' kanla insanların zihinlerine kazınmaktaydı. Karın tokluğuna çalışan ağır işçilerin çalışma süreleri arttırılıp ücretler azalmaya; proletarya'nın korkulu rüyası küçük işletmeleri boğarken ki vahşilikle kendisinin kurban konumunda olacağı günü hissetmeye başlaması dişlilerini feda etmesiyle kan gölüne dönüşmektedir. 1910'lu yıllar ile başlayan Amerika ve bütün dünyayı savuran işçi komünlerinin var olma mücadelesinin Demir Ökçe ile titanlar tarafından ezilmesini, avukatlar tarafından adaletin kimin için olduğunu sorgulayan bütün çıplaklığıyla anlatan vahşi bir melodram okuyoruz. Kolunu kaybeden Jackson'un bir hiçliğin ortasına doğru itilişinin binlerce adsız kahramandan birini meclise kadar uzanacak bir efsaneye dönüştürecektir. Ernest'in canını ortaya koyarak çıktığı bu yolculuğu Avis'in ağzından dinliyoruz. Avis Ernest'le babasının düzenlediği toplantılarda yüksek sesle çıkışlarıyla tanınmaktadır. Jackson'ın yaşamını araştırmasıyla birlikte ''omurgasız sürüngenlere'' benzettiği Proletarya'nın makinenin durmaması için insanları nasıl harcadığını başta inanmasa da bu alt sınıf insanlara yaklaşarak bizzat görecektir. Düşüncelerinde ki inanç ve amaca olan tutkusu Ernest'le olan duyguyla daha da artmaya başlayacaktır. Sert tartışmalara sahne olan bu toplantılarda adalet ve basın üzerinde sermayenin eli o kadar uzundur ki kendisine yönelebilecek en ufak tehlikeyi bile en ağır şekilde cezalandırmaktadır. Avis'in babası ekonomi ile ilgili yazdığı kitabı nedeniyle görevi sonlandırılır. O yüksek yaşamından ayakların altındaki insanların yanında kendini bulur. Avis Ernest'le evlenir. Ernest işçi komünlerinin destekleriyle meclise girer. Sermaye toplumu onu burada da yalnız bırakmayacaktır. Amansız bir yolculuk onu buradan da hapishaneye yolunun düşmesini sağlar. O artık bir kahramandan ziyade ''Anarşist'' bir hedeftir. Titanların hiç acıması yoktur. Emek ve insan sermayesi onlar için hiçbir şey ifade etmemektedir. Ernest ve arkadaşları için hapishane yaşamı engel teşkil etmez. Doğru zamanı beklemek daha önceliklidir. Ernest işçilerin yanında olarak inandığı değerlerin savaşının mecliste çözülemeyeceğini anlar. Grev ve ardından da Oligarşinin paralı askerleriyle insanlıktan uzak bir savaş başlayacaktır. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan Jackson kendini bir anda direnişin içerisinde bulur. Yaşamı derme çatma bir odadan ibaret Jackson düşünceleri için kendini feda etmeye hazırdır. Zaten davadan başka başarılı sayılabilecek sağlam diğer kolundan başka bir şeyi yoktur. Proletarya'nın içerisine ölümü anlamlı kılmak için patlayıcılarla yürüyecektir. Sermayenin kendinden götürdüklerinin intikamını almak için kendinden vazgeçecektir. İstihbarat ve paralı askerlerin arasında sivil savaş kaosu beslemektedir. Ernest durmadan kaçmaktadır. Vahşi bir hayvandan farksız olan Titanlar işçilerin üzerinde bir an bile kurşunlarını eksik etmemektedir. Sermayenin lüks ve dokunulmaz hayatı kanları içerek kendisine ulaşılmaz bir cennet kurmuştur. İşçiler bir av günü gibi sokaklarda can vermektedirler. Ernest'in anlatımıyla giysileri ve yemekleri işçilerin kanlarıyla olan sermaye bütün ulaşılmazlığıyla teker teker bütün sorunları ortadan kaldırmaktadır. Örgütlenme ve birleşme gününün geleceği günü bekleyen Ernest yıllardır çözülemeyen bir esrarlı sonla ezikler ve morluklar içerisinde saklanarak, okuru şaşırtacağı bir gelişmeyi yaşadığı sonu beklemektedir. Jack London Demir Ökçe kitabında Oligarşi ve Sosyalizm arasındaki mücadeleyi Proletarya'nın içinde bir sığınak olarak Avis'e olan Ernest'in aşkını ustalıkla anlatmıştır. Mücadele vahşetinden ve gücünden hiçbir şey kaybetmeyerek devam etmektedir. Jackson ve Ernest'ler yeniden doğmakta sosyolojik savaş rollerini zaman zaman değiştirerek devam etmektedir. Sermaye yeni insanları yutmakta bu doğal portre bütün gerçekçiliğiyle hala yaşamaktadır. Jack London yıllar öncesindeki çıtası halen çok yükseklerde geçerliliğini korumakta ve diğer kitaplarıyla yarışmaktadır. Jack London Demir Ökçe kitabında sermaye'nin kural tanımazlığını ve adaletin, basının, askerin içi boşaltılmış duygularını eleştirerek ideayı ve iyiyi övmektedir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/demir-yolu-cocuklari", "text": "Hikayemizin ilk bölümü 1892 yılında Reno şehrinde başlıyor. Sokak dilencisi olduğunu bildiğimiz karakterimizin yemek bulmak için dilenmesine şahit oluyoruz. Bir dilencinin nasıl hayatta kaldığına dair bize bilgiler veriyor. Çocukken dilencilik yapmanın ne kadar tehlikeli olduğunu bilse de o zamanlar bunun karakterimiz için hem bir zorunluluk, hem de zaruri bir ihtiyaç olduğunu belirtiyor. Ardından bizi serserilik yaptığı günlere götürüyor. Serserilik yapanları polisler yakaladığı için sürekli de bir kaçış halindeler, karakterimiz de usta bir yalancılık yeteneğine sahip hatta bunu bir sanata bile benzetiyor ve okuyuculara şu sözlerle ifade ediyor, Sanat, sonuç olarak birazcık beceriyle en aşağılık yalanın bile kabullendirilebildiği, bir ustalıktan başka bir şey değildir. Birkaç kez usta yalancılık yeteneği sayesinde onlardan kurtulsa da en sonunda o da paçayı ele veriyor. Polis tarafından yakalanıyor ve yargılanma süreci başlıyor. Yargılanma süresince maruz kaldığı olaylardan dolayı Amerikan adaletine olan inancının toparlanamaz şekilde sarsıldığını söylüyor. Yargılanma sırasında herkese kendini savunması için sadece birkaç dakika veriliyor. Hakim her sırası gelene aynı soruyu soruyor ve suçluların hepsi adeta anlaşmış gibi aynı cevap veriyor: Karakterimizde buna karşı çıkmak istese de o da aynı cevabı vererek yerine oturuyor ve onun için 30 günlük tutsaklık süresi başlıyor. Hapishanede bir arkadaş ediniyor ve onun sayesinde gardiyan yardımcılığına kadar yükseliyor. Çoğu zaman mahkumlara yardım etmeye ve onlarla vakit geçirmeye çalışıyor. Hapishanede yaşadığı birçok maceranın sonunda artık oradan çıkıp eski hayatına dönme vakti geliyor. Yine kaçak tren yolculukları başlıyor onun için. Ardından karakterimiz ile biraz daha tanıyoruz serserilerin hayatını, bize nasıl hayatta kaldıklarından, serseriliğin kurallarından bahsediyor. Birçok kaçak seyahat yaptığından dolayı her seyahatte kendi gibi birçok insan ile karşılaşıyor. Seyehatler boyunca eğlenmek için birbirlerine birçok ad taktıklarını anımsıyor. Bu isimleri onların kişisel özelliklerine göre veriyorlar hiçbiri birbirinin mesleğini bilmese de buna birçok isim bunları içeriyor. Örneğin; kızıl boyacı, tayfa chi, karayağız bakırcı, serseri matbaacı... Birçok dilencinin bildiği bir sır vardı aralarında o da yollarını nasıl bulduklarıydı birçok serseri bilirdi ki yollarını su depoları sayesinde bulurlardı. Hatta New Meksika'da bulunan bir su deposunda dilenciler için yazılmış bir yazı bile vardı. Yedi maddeden oluşan bu yazı bizim için anlamsız gelse de başrol karakterimiz ve diğer dilenciler için son derece doğruydu. Bu metinde şunlar yazıyordu: 1. Ana cadde: Oldukça iyi. 2.Akbabalar: Düşmanca değil. 3. Lokomotif depoları: Uyuklamak için iyi. 4.Kuzeye giden trenler: İş yok. 5.Şehir sakinleri: Yaramaz. 6. Lokantalar: Yalnızca aşçılar için iyi. 7. Gar lokantası: Gece işi için iyi. Her yeni bölümde karakterimiz bizi anılarına ortak ediyor. Bazen sadece kaçak olarak seyahat etmediği zamanlarda oluyor. Bazı vagonlarda dilenciler için nadir de olsa iş oluyor ve o işleri yaparak ücretsiz olarak seyahat edebiliyorlar. Ama çoğu zaman böyle bir imkanları olmuyor. Hatta sırf dilenci oldukları için onlara bu işler verilmediği de oluyor. Bu yüzden, \"Kaçak yolculuklar yapıyordum, çünkü başka türlüsü imkansızdı. Param yoktu .diyerek açıklıyor kendini karakterimiz. Bir diğer bölümde bize on altı yaşına gelmeden doğduğu şehirde herkes onu 'İstiridye Hırsızlarının Kralı' lakabı ile tanıdığını ve bu konu ün kazandığını anlatıyor. Bulunduğu yerde işsizliğin artması ile çıkış yolu aramaya başlıyor. Çalıntı bir tekneyi Oakland'a getirmesi karşılığında para kazanabileceğini öğreniyor ve bir arkadaşı ile bu teklifi kabul ediyorlar. Bu düşündükleri kadar kolay olmuyor. Polislerin gözü bu teknede ve en ufak bir yanlışının tekrar hapisi boylamaları anlamına geldiğini çok iyi biliyorlar. Zor da olsa tekneye doğru yaklaşıyorlar. Polis onları görür görmez hızlıca halatı söküp yola koyuluyorlar ve polisten kurtulmayı başarıyorlar. Bu zorlu görevinden üstesinden geldikten sonra planlanan üzere Benicia'ya varıyorlar, ama bir polisin onların peşine düşme ihtimaline karşı en yakın sahil olan Rio visitaya geçmeye karar veriyorlar ve tekneyi demirleyip kendilerini serin sulara bırakıyorlar. Sahile vardıklarında, dinlenmek için oturdukları sırada orada toplanan birkaç kişinin demiryolu serserileri hakkında konuştuğunu duyuyorlar, sohbeti dinlemek için yanlarına yaklaşıyorlar. Karakterimiz hepsinin tek tek demiryolu serserileri ile olan anılarını dinlerken bu konuda derin düşüncelere dalıyor ve orayı terk ediyor. Ardından karakterimizin bizi yine daha farklı bir anısına götürüyor. Kelly'nin Sanayi Ordusu adıyla tanınan iki bin kişilik serseri grubu ile yaptığı yolculuğa. Bu grupla beraber yolculuk yapacakları treni ele geçirmek istemişlerdi. Ama görevlilerin buna hiç niyeti yoktu, bu serserilerin bütün planını bozmuştu. Trenden inmek zorunda kaldılar ve biraz dinlendikten sonra tekrar harekete geçtiler. Ne yazık ki bu sefer de başaramadılar. Trenler adeta bir şimşek gibi yanlarından geçiyordu ve kimse yanına bile yaklaşmaya cesaret edemiyordu. En sonunda bir tren buluyorlar ve yolculuğa başlıyorlar. Buradan sonra anılarında çok zevk alarak anlattığı kısma geliyoruz; birçok şehir geziyorlar, insanların ne kadar iyi ve yardım sever olduklarından bahsediyor. Neşeli halktan, yakılan ateşlerden o ateş etrafındaki sohbetlerden. Hatta orayı bir panayıra bile benzetiyor. Maalesef ki biraz zaman geçtikten sonra bu sevimli atmosfer yerini olumsuzluğa bırakıyor. İki bin kişi ile o köyde o kadar fazla yemek yiyorlar ki köylü halkta artık buna dayanamaz hale geliyor ve bu yüzden onların köyden ayrılmaları için her şeyi yapıyorlar. Grupta artık bunun farkına varıyor ve gitmek için köylülere bir teklifte bulunuyorlar. Bu teklif onların buradan gidebilmeleri için bir yardım. Bu sayede köylüler aralarında para toplayarak bir gemi inşa ediyorlar. Denizde geçen birkaç günden ve birkaç maceranın ardından karakterimizi Kelly'nin grubundan da ayrılıyor. Sona doğru yaklaşırken karakterimiz ne kadar zor şeyler yaşamış ve yaşayacak olsa da serseriliğin onun bir parçası olduğuna ve böyle devam edeceğine dikkat çekiyor ve biz okurlara veda ederek kitabı bitiriyor. DEĞERLENDİRME: Kitaba ilk başladığımda gerçekten tamamen farklı bir akış hayal etmiştim ama kitap beni bambaşka yerlere götürdü. Özellikle sizde benim gibi Jack London'ın diğer eserlerini okuduysanız demir yolu çocuklarının onlara kıyasla daha sönük kaldığını düşünebilirsiniz. Diğer yanda, sevmediğim yanları olsa da bana kattığı şeylerde çok olduğunun düşünüyorum. En basitinden, bambaşka bir bakış açısı ve empati yeteneği kazandım bu kitap sayesinde. Dilencilerin neden böyle bir hayat stilini seçtiklerini anlamasakta kitap sayesinden bu konuya onların bakış açısından bakma fırsatı buldum. Karakterimizin yer yer yaptıklarını bir macera gibi anlatsa da bende daha çok dram duygusu uyandırdı. Korku ile yaşamak, oradan oraya sürüklenmek, hiçbir yere tam anlamıyla ait hissedememek... Tabii ki bunun bir çocuk kitabı olduğunu da göz ardı etmemek gerekiyor. Bu bağlamda değerlendirmem gerekirse gerek karakterimizin başından geçen olaylar, gerekse atıldığı maceralar ilgimi çekti. Daha önceden söylediğim gibi yazarın diğer eserlerine kıyasla daha az sakin ve haraketli bulduğum için kitaba puanım 10/5."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/denemeler", "text": "Denemeler, on altıncı yüzyılda yaşamış Fransız yazar Michael de Montaigne'in ilk kez 1580 yılında yayımlanmış olan deneme türündeki eseridir. Yazarın tam yüz yedi tane denemesinden oluşan bu kitabın özgün adı ise \"Les Essais\"dir. Aynı zamanda hümanist kültürün en önemli kaynaklarından olan bu yapıt, yayımlandığı yüzyılda Avrupa insanlarına özgür düşünce gibi birçok kavramı öğretmiştir. Bir klasik olarak nitelendirilen kitap, yayımlandığı yüzyıldan bu yana en önemli edebi eserlerden biri olmuştur. Denemeler kitabında Michael de Montaigne, özgün bir dil ve kendine has akıcılığıyla belirli konulardaki görüşlerini ifade etmiştir. Yazar, kitaptaki denemeleri için; kendini ve düşüncelerini bütün çıplaklığıyla dile getirdiğini söyler. Okuduğumda ne kadar da haklı olduğunu anlamak zor olmadı. Bana göre Denemeler bir başucu kitabı niteliğinde. Kitapta dikkat çeken bir diğer noktanın ise Montaigne'in yazılarına verdiği başlıklar olduğunu düşünüyorum. Bir okur olarak, bir kitabın veya herhangi bir denemenin, yazının başlığının benim için önemli olduğunu söyleyebilirim. Montaigne'in yazılarına attığı yalın, basit ve süslenmemiş başlıkların okuyucuyu cezbeden en önemli unsurlardan biri olduğunu düşünüyorum. Yazarın ne kadar samimi olduğunu attığı başlıklar da kanıtlar nitelikte. Montaigne, kimsenin düşünmeye bile cesaret edemediği gerçekleri denemelerinde tek tek işlemiş. Okunduğunda tokat yemiş gibi hissettiren denemeler yer alıyor kitabın içinde. Denemelerde günlük, basit ve yazımı kolay olanlardan en ince düşünülmüş, hayatın ayrıntılarına dikkat çekenlere kadar birçok konu işlenmiş. Bu da kitabı okuyucuya çekici kılan hususlardan yalnızca bir tanesi. Kitapta altını çizdiğim birçok cümle oldu. İşte onlardan bazıları: \"Acı masuma da yalan söyletir. \" \" Yaşıyor ama bilmiyor yaşadığını\" \"Ah bir dost! Eskiler dostluğun sudan ve ateşten daha zorunlu ve daha tatlı olduğunu söylerler, ne doğru!\" \"Niçin başka güneş başka toprak ararsın, yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?\" \"Bütün umudum kendimde.\" \"İnsan her yerde hep o insandır ve bir insanın özünde soyluluk olmadığımı dünyanın tacını da giyse çıplak kalır\". \"En az bildiğim şeyler tartışmaya en elverişli olanlarıdır\". Deneme okumayı sevenlerin ve klasik okumanın bir ayrıcalık olduğu düşünenlerin bu kitabı mutlaka okuması gerektiğini düşünüyorum. Denemeler yalnızca okunmamalı, başucu kitabı yapılmalıdır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/deniz-kurdu", "text": "Jack London Deniz Kurdu adlı yapıtı otuz dokuz bölümden oluşmaktadır. Martinez adlı buharlı vapurun batmasıyla, can yeleğiyle romanlardan aşina olduğu maceraların ortasında kahramanımızın kendisini bulması ile başlar. Hırçın dalgalar ve soğuk su etinden bir parça kopardıkça gemicilerin kanunları ve vahşi hayat onu bambaşka birisine dönüşecektir. Farallon Adaları'ndan güneybatıya doğru giden gemi suyun içerisinde hayatta kalmaya çalışan kahramanımızı kurtaracaktır. Ama bu kurtuluş hiçte tahmin ettiği kadar kolay olmayacaktır. Jack London Deniz Kurdu adlı yapıtında hayatta kalmanın ve doğanın acımasız dengesinin bir insan terazisini en açık ve acımasız şekilde gösterir. Adalet insan kanıyla sağlanır ve hukuk denizler ile okyanuslardır. Wolf Larsen'in kaptanlığını yaptığı bu gemi dalgaları yardıkça Japonya'ya fok avına gitmek üzere çıktığı bu yol sisin batırdığı gemilerin arasında adeta bir insan avına dönüşecektir. Okyanusun ortasında acımasız ve kaba Wolf Larsen, bir hanımefendiyi andıran incelikte vücuduyla Humphrey Van Weyden ile böyle taşınır. Yılların Deniz Kurdu Wolf Larsen'in yıllardır çalışmaması garip gelse de Kamorat'ta işe başlatması uzun sürmez. Çünkü Kaptan Wolf Larsen'in kuralları bir selin ya da depremin kurallarından pekte acımasız değildir. Bütün tayfa eninde sonunda Wolf Larsen'in pençelerini ensesinde hissetmek zorundadır. Çünkü o en güçlüdür! Hayalet adlı bu gemide Humphrey Van Weyden; önce Hump ardından Ump'a dönüşür. Gün geçtikçe geçmişiyle bulunduğu yer arasında çatışmalar yaşar. Panjurun altından yüksek bir gelire sahip Humphrey şimdi ne haldedir. Oysaki bütün bunlar daha başlangıçtır. Hayalet Wolf Larsen'in kaptan olduğu bir gemidir. Asılacaklara Wolf Larsen karar verir. Wolf Larsen Tanrı'dır! Kanunları ve rütbeleri Wolf Larsen koyar. Wolf Larsen diktatördür! Wolf Larsen her şeyin dışında Humphrey için daha önce görmediği, önemsemediği zorbalardandır. Humphrey sisli bir gökyüzünün Wolf Larsen'le rolleri nasıl kesiştirdiğini anlamayarak gerçekleşmesini çaresizce izler. Artık ağır ağır o da onlardan birine dönüşmektedir. Jack London Deniz Kurdu adlı kitabında Humphrey ve Wolf Larsen karakterlerini oluştururken okura iki farklı pencere açar. Humphrey karakteri zengin bir aileden gelen doğayla en ufak bir teması olmayan kültürlü ve hassas bir kişidir. Wolf Larsen karakteri de gemisinde geniş bir kitaplığı bulunan kaba, namussuzların, hırsızların arasında hayatta kalmaya çalışmış bir kaptandır. Wolf Larsen fırtınalı bir denizde doğup büyümüş, dalgalarla savaşmış bir kaptandır. Gemisini kaybetmektense direklerinden vazgeçebilecek gerektiğinde gözünü kara bürüyebilen ve bu kararlarını kimseden korkmadan alabilen bir kişidir. Bu iki karakterin en büyük ortak noktası kötü şöhretli tayfanın ve zorlu okyanus şartlarının arasında hayatta kalabilmektir. Jack London'ın Deniz Kurdu adlı kitabı hakkında akıcı, gerçekçi ve sürprizlerle dolu harika bir kitap desek abartmış olmam. Geminin içerisinde sanki siz hayatta kalıyormuşsunuz gibi bir anlatımla yazılmış bir kitaptır. Humphrey'in kitap içerisinde ki kendi ekmeğini kazanmaya başlaması ve soyulması gibi bölümlerde ki düşünce geçişleri ile ilk başlarda okyanusa düştüğünde dalgaların arasında ona yön verdiği bölümlerin olgunluk evrelerini hikayenin içerisinde de hissediyorsunuz. Karakterin kendi anlatımıyla yazılmış olması ve bölümler halinde yazılması ''iyi bir yazı'' okuma deneyiminizi nerdeyse karşılıyor. Wolf Larsen figürünün Humphrey karakteri üzerinde kapital bir sınıf olarak tayfalığı kabul etmesinin ardından adeta geminin kaderi için saplantılı ve şiddet dozu yüksek davranışlar ile karşılaşması, sınıf komünlerinin oluşturulurken biricikliklerin törpülenmesini Jack London eşsiz bir yorumla aktarıyor. Şirketlerin ve operasyon ekiplerinin bir işçi kitlesi oluştururken sınıf yaratmasını ve keskin çizgilerle insanların ''otoritenin malı'' haline gelmesini hayranlıkla ve ağzınız açık kalarak okuyorsunuz. Son söz Jack London'ın Deniz Kurdu adlı kitabından: \"'Wolf Larsen!' diye soludu bir saniye sonra, 'Şu ada bak sen! Kurt tam kurt işte. Bazı kimseler gibi kötü kalpli birisi değil o. Çünkü kalpsizin teki. Kurt, bildiğin kurt, o kadar. Adıyla müsemma oluşuna şaşıyor musun?' \" (Sy.56)"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/denizin-cagrisi", "text": "Joe, bir lise öğrencisiydi. Kız kardeşi çok başarılı olmasına rağmen kendisi çok zeki olduğunu ancak okula yeteneği olmadığını düşünüyordu. Gözü her daim denizlerdeydi. Okula gitmek istemiyor, sınavlara çalışmak istemiyordu. Ne zaman ders çalışacak olsa aklı başka yerlere gidiyor bir türlü çalışmıyordu. Arkadaşları Fred ve Charley ile birlikte yarın sınavı olmasına rağmen sabahtan akşam yemeğine kadar bisikletle şehirde dolaşmış yemek için eve dönmüştü. Hedefi yemekten sonra yarın olan sınavlarına çalışmaktı. Kız kardeşi ile aynı sınıftaydı. Ve kardeşi tüm çalışmalarını bu saate kadar bitirmişti. Kendisi ise henüz başlamamıştı. O akşam yemeğini yedikten sonra Joe odasına çıkıp ders çalışmaya çalıştı. Ancak gözü hep gemilerdeydi. 1 saat kadar gemileri izledikten sonra Fred ve Charley ile birlikte uçurtma almaya gitti. Uçurtma almak için tehlikeli bir mahalleden geçmesi gerekiyordu. Bu mahalleye çukur adını takmışlardı. Uçurtmayı alıp geri dönerken çukurun çocukları uçurtmalarını çaldılar. Joe uçurtmaları geri alabilmek için Simpson kardeşlerle kavga ederek dövüşü kazandı ancak uçurtmaları alamadı. Çok kötü bir halde eve gidince babası endişelenmeye başladı. Yarın olan sınavları için endişe ediyordu Joe. Sabah uyandığında her yeri ağrı içerisinde olan Joe, okula gidince hiçbir sınavı yapamadı. Akşam eve dönünce babası ile konuşup denize gitmek istediğini söyledi ancak babası bunu kabul etmeyince tüm eşyalarını toplayıp evdekilere de bir not bırakıp yola koyuldu. Deniz'e geldiğinde kimlerin eline düştüğüyle ilgili hiçbir fikri yoktu. Deniz'in çocuğu lakaplı kendisinden daha tecrübeli olan bir çocukla tanıştı Joe. Ve bu çocuğa hemen kanı ısındı. Deniz'in çocuğu annesini ve babasını çok küçükken kaybetmiş şimdi yüzlerini bile anımsamaz olmuştu. Kardeşleri zaten yoktu. En başta Nelson isimli bir denizciyle çalışsa da onun yanından kaçmış ancak kara da gidecek bir yeri olmadığı için tekrar denize dönerek Fransız Pete'nin eline düşmüştü. Gemi Joe'nun sandığı gibi normal ve yasal işlerle uğraşmıyor; korsanlık, hırsızlık gibi suçlar işliyordu. Deniz'in çocuğu bunları yapmak istemiyor, okumak istiyordu. Joe, kendi hayatını, kardeşini, anne ve babasını, okulunu, arkadaşlarını, hayatını anlattıkça ona çok özeniyor ve öyle bir hayat istiyor, düşlüyordu. Joe, ilk denize açıldıklarında normal bir iş yapacaklarını falan düşünüyordu. Ancak gittikten sonra anladı ki hırsızlık için yola çıkmışlardı. Bunu anladıktan sonra geri dönmek için Fransız Pete ile kavga etse de hırsızlığa tanık olduğu için gitmesine izin verilmedi. Joe çok üzgündü. Deniz'in çocuğu onu teselli etmeye, oyalamaya çalışıyordu. Akşam oldu istiridye avına çıktılar. Joe, bunu yaparken de çok zorlandı. Elleri kan revan içinde kaldı. O böyle işlere alışkın değildi. Her şeyi kitaplarda olduğu gibi olur sanıyor, bu yüzden okulu istemiyordu. Ancak görmüştü ki bu hayat çok zor. Bu sebepten ötürü artık okuluna ve ailesine geri dönmek istiyor, babasının ona karşı olan tavırlarını, kardeşini, annesinin endişesini çok iyi anlıyordu. O gece Fransız Pete ile Nelson birlikte bir kasa çaldılar. Kasa gemiye geldiğinde kasanın üzerinde yazan isimden Joe'nun babasının iş yerine ait olduğu anlaşılıyordu. Deniz'in çocuğu ile bir anlaşma yaptılar. Gece olunca Pete'yi uyutup bağlayacaklar, ve kasayı Joe'nun babasına vereceklerdi. Ancak gece fırtına çıktı ve Fransız Pete'yi kurtarmaya çalışan Nelson, Pete, ve Nelson'un gemisi fırtına'ya dayanamayarak battı. Joe ve denizin çocuğu hem kasayı hem kendilerini kurtarmış oldular. Karaya çıktıklarında denizin çocuğu kasanın başını bekledi. Joe ise babasının yanına gitti. Babası onu gördüğüne çok sevinerek hiçbir paranın, kasanın, işin kendisinden daha değerli olmadığını söyledi ve Joe'yu dinledi. Joe artık okulda ders çalışacağına dair söz verdi ve denizin çocuğunu okula göndermek istediğini söyledi. Babası ise denizin çocuğuna kendi şirketinde iş vereceğini isterse okula da devam edeceğini eğer başarı sağlarsa Joe ile aynı imkanlara sahip olarak okuyacağının sözünü verdi. Ve Joe bir daha evden kaçmamak üzere babasıyla birlikte yola koyuldu. Değerlendirme: Bir çocuğun yaptığı hataları fark etmesine izin verilmesi, babasının Joe'yu sabırla dinlemesi ve her hareketini anlayışla karşılıyor, ona olan karşılıksız sevgisini bu kadar belli ediyor olması beni çok etkiledi. Bir çırpıda okuyup bitirdim. Hayatın kitaplarda okuduğumuz kadar, hayallerimizde kurduğumuz kadar kolay olmadığı yaşantıya dökülerek bir hikaye üzerinden anlatılmış. Çok sevdiğim bir eser oldu. Tavsiye edilir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/destina", "text": "Mine Kırıkkanat'ın yakında bir gelecekte geçen bilim kurgu romanı Destina bir taraftan günümüz Türkiye'sine gönderme yaparken diğer taraftan okurlarına fantastik bir macera sunuyor. Destina kitabının hikayesi yakın bir gelecekte Kıbrıs adasında geçiyor. Türkiye günümüzde yaşanan politik nedenlerden dolayı Avrupa'ya muhtaç bir hale gelmiş ve Avrupalılar da bunu kullanarak Türkiye'yi parçalamış ve kendi aralarında paylaşmıştır. Türkler çeşitli ülkelere göçebe olarak gitmek zorunda kalmış ve Türk kültürlerini yavaş yavaş kaybetmeye başlamışlardır. Avrupa'nın dersi ise yeniden ele geçirilen, en eski adı ile Konstantinopolis, yeni adı ile Nova Roma, İstanbul'un kimin himayesinde olacağıdır. Bir taraftan Avrupa Roma'nın ilk Hristiyan imparatoru olan Konstantin'in İstanbul'un kurucusu sayması nedeni ile onun soyundan gelen birini bulup İstanbul'un başına geçirmeye çalışır. Diğer taraftan ise Rusya bunu engelleyip İstanbul'un kontrolünün kendilerinde kalması için çabalar. Yakın gelecek zamanda düşünceleri okumak mümkündür ve Avrupa daha da ileri giderek rüyalar vasıtası ile geçmişte yaşananları dijital görüntüye aktarabilmektedir. Nesilden nesile aktarılan rüyalar vasıtası ile Konstantin'in soyundan gelen birinin rüyası vasıtası ile Konstantin'in oğlunu öldürttüğü güne gitmek ve hayatta kalanları bularak, soyun devam ettiğini ortaya çıkartmaları gerekmektedir. Bu yüzden Türk asıllı bir ajan beynine yerleştirilen çip ile Kıbrıs'ın yolunu tutar. En yakın arkadaşı da merkezde rüyaların takibini yapmaktadır. Ajan ilk rüyasında beklenildiği gibi Konstantin'in oğlunun öldürüldüğü güne gider fakat rüya ilerledikçe işler karışmaya başlar. Ajan rüyadan çıkıp farklı bir rüyaya girer ve bu rüya da diğerine büyük benzerlik göstermektedir. Merkezde, bu rüyanın ne anlama geldiğini anlayamazlar ve Ajanın yanlışlıkla Osmanlı tarihindeki bir olayı gördüğünü düşünürler. Zamanla düşüncelerinde haklı oldukları ortaya çıkar. Ajan Konstantin'in oğlunu öldürttüğü gibi Kanuni Sultan Süleyman'ın da benzer şekilde oğlu Mustafa'yı öldürdüğü günü görmektedir. Fakat bunun bir sabotaj mı yoksa olağan bir yan etki mi olduğunu anlayamazlar. Dahası Amerikalı bir ajanın Kıbrıs'da kendi ajanlarını takip ederken ortadan kaybolması sabotaj ihtimalini güçlendirmiştir. Fakat yapılan anlaşma nedeni ile ajan ile iletişim mümkün değildir. Bunun üzerine onlara Osmanlı tarihini de bilen yeni bir Türk ajan gereklidir. Yine bir dost ajan seçilir ve Kıbrıs'a yardıma gönderilir. Kıbrıs'daki Türk ajan Daryal rüyaların verdiği bitkinlik ile Konstantin'in soyundan geleni bulmak ve görevin bir an önce bitmesini istemektedir. Tam bu sırada Destina adında alımlı bir kadın ile tanışır. Birlikte Kıbrıs'da gezmeye giderler fakat Daryal gittikleri yerde bir tuhaflık sezer. Birden karışışından ajan görünümlü biri gelir ve dost olduğunu belirterek avucuna kendi arabasının anahtarını bırakır. Daryal arabasına gittiğinde arabada bir ceset bulur. Destina'ya bir bahane uydurup Daryal hemen cesetten kurtulur fakat geri döndüğünde ne ona yardım eden ajanı ne de Destina'yı bulur. Çok geçmeden gerçeği öğrenir. Amerika'lı ajan onu korumak için Rus ajanı öldürmüş ve onu korumak için yakınlarında dolanacağını belirtmiştir. Daryal, soydan geleni bulabilmek için bir adrese gittiğinde burada Destina'yı uyur vaziyette bulur. Daryal'de uyumaya başladığında yüzyıllar önce yaşanan Konstantin'in oğlunun öldürülme zamanına geri döner ve her şeyi net olarak görür. Kendine geldiğinde artık Destina'nın Konstantin'in soyundan gelen olduğunu düşünür fakat Destina da ona tarihi bilgisi ile Konstantin soyundan gelenlerin takip ettikleri yolu ve soydan geleni nasıl bulabileceklerini anlatır. Bu sırada silah sesleri duyulur. Daryal'a yardım etmek için gönderilen ajan Hilmi, Daryal'ı öldürmek üzere olan birini öldürmüştür. İki ajan arkadaş Destina'yı da alıp hemen oradan uzaklaşır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/devlet", "text": "Devlet Adamı diyalogu Platon'un en önemli eserlerinden biridir. Siyaset ve hukuk felsefesini ortaya koyar. İnsani düzeyde iyi bir yönetimin ilkeleri ve temellerinin nasıl olması gerektiğini konu alır. Devlet Adamı'nın başlıca konusunu politik yöneticinin sanatını, devlet adamının işini tanımlamayı, onun gerçekte kim olduğunu ve nasıl bir misyon yüklendiğini ortaya koyar. Diyaloglar şeklinde devam eden bu kitaba hayran kalacaksınız. Devlet Adamı'nda Platon' un sözcülüğünü, Sokrates değil de Elea' dan gelen ve dolayısıyla Parmanides' in felsefesini iyi bilen bir yabancı yapmaya başlar. Nitekim diyalog, devlet adamının sanatını tanımlama çabası içinde, genel olarak sanata, özel olarak yöneticinin sanatına yönelik bir toplama bölme uygulamasıyla açılır. Diyalogların genel olarak konusu ise mantıksal yapısı itibariyle beş ana bölüme ayrılır. Genel olarak tüm diyaloglarda devlet adamının nasıl olması gerektiği ile ilgili açıklamalara yer verilir. İlk önce sanat kavramını devlet adamıyla bağdaştırır. Sanatı teorik ve pratik sanatlar olarak ikiye böler. Devlet adamının sanatı ise bunlardan teorik sanatlar kısmına girer. Devlet adamı bir bilim insanı veya matematikçi değildir, daha çok bir mimar veya mühendise benzer. Devlet adamını bir çobanla bağdaştırmak gerekirse; çoban saf cins hayvanların, devlet adamı ise iki ayaklı insan sürüsünün yöneticisidir. Devlet adamını belirleyen en önemli özellik yönetme sanatının bilgisine sahip olmasıdır. Yönetim olarak Platon, bu kitabında ideal yönetim tarzından vazgeçmiş olarak, ikincisini öne çıkartır. Hatta biraz daha ileri giderek üç tür yönetim şeklini birbirinden ayırır. Bunlardan birincisi, aydınlanmış iradesi yegane yasa olan ideal devlet adamının yönetimidir. Kendisini ne yönetilenlerin rızasıyla ne de hukukun kurallarıyla sınırlayan ideal, devlet adamının yönetiminin bu dünyada hayata geçirilmesinin imkansız olduğu sonucuna varır. Platon artık ikinci iyi yönetim türü olarak, rızaya dayalı yasayı temele alan bir yönetim üzerinde yoğunlaşacaktır. Üçüncü yönetim tipi ise onun şiddetle eleştirdiği ve karşı çıktığı yönetim türü olarak taklitçilerin, hayal tacirlerinin ya da sofistlerin yönetimidir. Platon ikinci yönetim tarzına çevirir dikkatini. Yönetimi yönetilenlerin rızasına veya gönüllüğüne dayandıran Platon, söz konusu ölçütlerden rızayı, meşru yönetim tiplerini özelliklede kral veya tek adamın yasaya uygun yönetimini veya anayasal monarşiyi tiranın veya zorbanın baskıcı, despot yönetimden ayırmak için kullanır. Yönetimler, yöneticide baskın çıkan güce ya da psikolojik ilkeye göre sınıflanmıştır. Platon' un Devlet Adamı'nda gündeme getirdiği sınıflama daha ayrıntılı bir sınıflama olup, esas itibariyle politik ve hukuki bir zemin üzerinde yükselir. Buna göre Platon, tek adamın, birkaç kişinin ve çoğunluğun yönetimi şeklinde üç ayrı tür biçimini birbirinden ayırır. Bu üç ayrı yönetim türünün iyi ve doğru biçimleri vardır. Tek adam yönetiminin, Platon açısından doğru formu monarşi, buna mukabil sapkın ya da kötü şekli tiranlık veya zorbalık olmak durumundadır. Platon birkaç kişinin doğru ve iyi yönetimine 'aristokrasi' adını verirken, kötü yönetimi 'oligarşi' olarak nitelendirir. Devlet adamının en önemli işi veya görevi bir tür dokumacılığa benzetilir. Devlet adamının sanatı; söz konusu farklı kişilik tiplerini bir araya getirmek, onların bir arada var olmalarını temin ederek, ahenkli beraberliklerinden sağlam bir dokuma ya da kumaş çıkartmakla ilgili olan bir sanattır. Genç Sokrates ve yabancının konuşmaları; krallık bilimi ile son bulur. \"Krallık bilimi her ikisi de insani olan enerjik ve ölçülü karakterleri bir araya getirerek her iki hayatı anlaşma dostlukla bir araya getirdiği, böylelikle kumaşların en güzelini en harikasını oluşturduğu her kentte köle ve efendi olsun, tüm halkın bu kumaşın dokuduğu, kente durup dinlenmek sizin hak ettiği mutluluğu verdiği ve böylece onu emir ve yönetimi altında tuttuğu zaman, devlet sanatının dokuduğu kumaşın, hiç aksamadan eridiği söylenebilir.\" Keyifle okumanız tavsiyesi ile..."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/devlet-ana", "text": "Takvimler 1290'ı gösterdiğinde Sen Jan şövalyelerinden Notüs Gladyüs, Issızhan'a gelir. Gladyüs, Napoli Kralının gayrimeşru çocuğu olarak kendini bir asilzade olarak gördüğünden önce Gladyüs-Uniküs Dükalığının, sonra Bitinya Prensliğinin en sonunda da Bizans İmparatorluğunun koltuğuna oturmayı hedeflemektedir. Amaçları doğrultusunda ilk olarak 90 yaşındaki Ertuğrul Beyi ortadan kaldırma planı yapar. Bunun için Osmanlı Beyliği ile bölgede yer alan Bizans tekfurlarının arasını bozup karışıklık çıkarmayı amaçlamaktadır. Planı doğrultusunda han işletmecisi Mavro'dan şövalyelik vaadiyle bazı bilgiler almaya çalışır. Bir yandan da Mavro'nun kız kardeşi Liya'yı elde etme arzusuyla yanıp tutuşmaktadır. Liya, Ertuğrul Beyin atlarından sorumlu olan Demircan'la bir ilişki yaşamaktadır. Demircan'ın annesi Bacıbey, Liya'nın dini nedeniyle evlenmelerine izin vermemektedir. Tek umutları yakalandığı nikris hastalığından bir an önce kurtularak Bacıbey'i ikna edecek olan Ertuğrul Beydir. Gladyüs, Söğüt civarında bir mağarada yaşamakta olan Cenevizli Keşiş Benito ve Türkopol Uranha'yla bir olarak Ertuğrul'un değerli atlarını çalıp beylik ile Karacahisar tekfuru arasında anlaşmazlık çıkarmayı amaçlamaktadır. Planı doğrultusunda harekete geçen Gladyüs, Liya ile Demircan'ı birlikte görünce Demircan'ı sırtından vurarak öldürür. Liya'ya ise tecavüz edip kızı öldürmesinin ardından cesedini bir kilime sararak Karacahisar yakınlarına bırakır. Aynı gün Ertuğrul Bey de dünyaya gözlerini yummuş, beyliğin başına Ertuğrul Gazinin kardeşi Dündar Alp'in tüm itirazlarına rağmen Osman Bey seçilmiştir. Demircan'ın ölümünün ardından o ana kadar kendini dini eğitime adamış kardeşi Kerim Çelebi, Bacıbey tarafından zorla kılıç kuşandırılır. İsmi de Kerim Can olarak değiştirilir. Bacıbey'in himayesine aldığı Mavro da kız kardeşinin intikamı için Kerim Can ile birlikte silah eğitimi alır. Beylik savaşçıları ile Karacahisar arasındaki gerginlik hızla tırmanırken Kamagan Derviş tarafından gelen bilgiyle esas düşmanın peşine düşülür. Osman Bey de Şeyh Edebali'nin kızı Balkız'ı ikinci kez istemek üzere dünür vazifesi gören Eskişehir Sancakbeyi Alişar'ı Şeyhe gönderir. Ancak Alişar Bey, Şeyhten kızı kendisine ister. Olumsuz yanıt alınca da kızı kaçırtmak için Çudaroğlu'nu tutar. Çudaroğlu bu iş için Galdyüs, Benito ve Uranha ile anlaşır. Kız kaçırma planı başarısız olunca Osman Bey hem Alişar Beyin hain planını hem de Demircan'ın katilini öğrenmiş olur. İnönü'de yapılan bir karşılaşmada da Alişar Beyin sonu ölümü olur. Yaz mevsimi geldiğinde Kaplan Çavuştan Konya'nın içler acısı durumunu öğrenen ve Moğol İmparatoru Argun Hanın ölüm haberini alan Osman Bey oluşan bu siyasi boşluktan yararlanarak Karacahisar'ı fetheder. Yarhisar Tekfuru Hrisantos kızı Lotüs'ü Bilecik Tekfuru Rumanos'la evlendirmek istemektedir. Lotüs, 50 yaşlarındaki bu adamla evlenmek istemez ve Orhan Bey'den kendisini kaçırmasını ister. Osman Bey bu duruma sıcak bakmaz ve oğlunu uyarır. Öğrenirler ki düğünde Osman Bey'e pusu kurulacak, hemen bir plan yaparlar. Ancak bu plandan karşı tarafın haberi olmuştur. İçlerindeki hainin Dündar Alp olduğu fark edilince Osman Bey tarafından öldürülür. Düğün günü geldiğinde Bilecik, İnegöl, Yarhisar, Atranos hisarları beylik kuvvetlerince ele geçirilir. Mavro ve Kerim Can sevdiklerinin intikamını Gladyüs, Benito ve Uranha'yı öldürerek alırlar. Böylece Kerim Can mollalık geri döner ve kılıcını bırakarak Şeyh Edebali'nin medresesine döneceğini Bacıbey'e net bir şekilde ifade eder. Devlet Ana romanı, kağıt ve dürbün kullanımı, gözlük kelimesi, sıtma hastalığının kaynağının bilinmesi gibi pek çok konuda anokronizmin pençesine düşse de kurguda salt tarihsel gerçekçiliğe bağlı olma zorunluluğu olmadığından bu durum bir edebiyat metninden keyif almayı engellememektedir. Kemal Tahir dildeki yetkinliğini farklı kaynaklardan elde ettikleriyle birleştirmiş ve ortaya yıllardır okunan, üzerinde çalışmalar yapılan bu değerli eseri çıkarmıştır. Roman Anadolu'ya gelen Sen-Jan tarikatı şövalyelerinden, Napoli kralının gayrimeşru oğlu Notüs Gladyüs, Issızhan'da Mavro'nun hanına yerleşmesiyle başlıyor. Notüs Gladyüs, Ertuğrul Bey'in hasta olduğu haberini almıştır. Onun beyliğini yıkarak Bitinya ucunun prensliğini ele geçirmek ve Bizans İmparatorluğunun başına geçmek istemektedir. Mavro, kız kardeşi Liya ile yaşayan hancılık yapan genç bir çocuktur. Babasının ölmeden önce verdiği öğütlerle doğru kararlar vermeye çalışmaktadır. Ancak içinde her zaman var olagelmiş şövalye olma isteğini Notus Gladyus alevlendirir. Mavro'ya türlü vaatler verir, hayaller kurdurur. O gece han için hareketli bir gecedir, Notus Gladyus'un arkadaşı Türkopol Yüzbaşısı Uranha karanlık bataklıktan geçip Issızhan'a gelecektir. Bu bölümde o dönem bataklıktan geçerken kılavuz insanlarının olduğunu ve bu meslekte canın ufak bir anlaşmazlıkta kılıcın ucunda olması gibi o döneme ait ilginç bir meslek tanıtılıyor. Ancak Türkopol gecenin alaca karanlığında bataklığın insan yuttuğu söylentilerinin arasından sıyrılarak Issızhan'a ulaşıyor. Aynı zamanda o dönemde esir düşen insanların dilenerek coğrafyayı karış karış gezerek kurtulmalıklarını çıkarmaya çalışması o dönem için önemli bir ayrıntı. Kurtulmalığını çıkarmaya çalışan Liya, güzeller güzeli Liya Demircan'a aşık. Ancak Demircan'ın annesi beyden daha bey devlet yönetme gücüne sahip güçlü bir karakter. Demircan Ertuğrul Bey'in değerli atlarının at yetiştiricisi, iyi bir savaşçı. Bacıbey, bu evliliğe izin vermediği için hala ikna aşamasında olan bir aşk. O gecenin sessiz sabahında Mavro odadan çıktıktan sonra odayı kitlemediğini gören Notus Gladyus Liya'ya taciz etmeye yeltenir. Liya o an eline geçen bıçağı zehirli diye tanıtır ve Notus Gladyus odadan çıkar. Notus Gladyus ve Türkopol yola düşerler. Notus'un büyük hayali kendisine ordu kurmaktır. Bunun için at çalmaya ve adam toplamaya giderler. Yolda Liya'nın atını gördüklerinde şüphelenir Notus Gladyus Demircan gibi güçlü bir yiğidin olayları öğrenip onların peşine düşmesinden korkmakta ilerlerken Liya ve Demircan'ı samimi bir şekilde görürler. Notus Gladyus, Türkopol'e Demircan'ı okla vurmasını söyler. Bugüne kadar attığı ok hep hedefini bulmuşsa da bu sefer oku bir yiğidi arkadan vurma ahlaksızlığıyla yerini bulur. Bu şekilde bir yiğidin ölümü tüm halkça duyulur. Mavro gözyaşlarına boğulur. Issızhan'ı kapatır. Asla anlayamaz ama Bacıbey'in neden ağlamadığını. Bir yiğit böyle uygunsuz ölünce yaş akmaz gözden. Bacıbey diğer oğlu Kerimcan'a kılıç kuşandırır. Onu kanlılarının peşine sürer. Bu arada Ertuğrul Bey çok hastalanınca yerine Osman Bey geçer. Fakat başa geçme aşkıyla yanıp tutuşan Dündar Alp Rumların desteğini almaya çalışır. Akçakoca, Dündar Alp'e Bey olarak niçin Osman'ı seçtiklerini şu şekilde açıklar: Osman Bey bizi... bastırdı mı, ezdirdi mi? Utandırıp yere baktırdı mı, yok yoksul bıraktı mı?.. Yiğitlik salt bilekle değil... yürek ister, akıl ister. Biz uyurken uyumadı bekledi, Osman Bey... yoksulluk geldi çattı, kimileri gibi cimriliğe vurmadı. Çıplağımızı giydirmeye, açımızı doyurmaya çalıştı gücü yetse de yetmese de... canımızı canı, ırzımızı ırzı saydı. On üç yaşından bu yana savaşlarda gördünüz, ölüm tırpanının vınladığı yerde başını eğdi mi? Düşmanı hepimizin önünce kovup gerilerken hepimizin ardınca gelmedi mi? Bize Osman Bey'den uygunu kim? Aynı zamanda Osman Bey'in bu göreve uygunluğunu Şeyh Edebali ile yaptığı şu diyalog gösterir, Anadolu'yu bırakacağım şimdilik...Benim gördüğüm, tez vakitte gidicidir Moğol... Çünkü Moğol'un düzeniyle de uyuşmaz bizim Anadolu toprağı... Eski Yunan'ın Roma'nın düzeniyle de uyuşamamıştır çünkü... -Rahatça gülümsedi-Bizim gazi beylikler çabalasın bakalım, Konya'yı ele geçirmek için... Boğuşsunlar birbirleriyle, güçten düşünsünler kendilerini boş yere... İşimi kolaylaştırsınlar! Verimli topraklara sahip olana yarar Anadolu... Tükenmez insan kaynağıdır, insanının zanaatı da göründüğü gibi, köylülük değildir, devlet kuruculuğudur Bu konuşmada Osman Bey beyliğe dair amaçlarını hem devlet adamlığı yönünü hem de geleceğe dair öngörüsünü ortaya koymuştur. Osman Bey ile yeni bir dönem başlar ve Osman Bey'in beylikten devlet olma yönünde sınırları genişletme düşüncesiyle kitap sona erer. Devlet Ana romanında Osmanlı Devleti'nin beylikten devlet olma yolundaki emin adımlarını ve bu yolda güçlü adımlar atan karakterler bize eşlik ediyor. Kemal Tahir dili o kadar iyi kullanmış ki 651 sayfanın ne zaman bittiğini anlamadım. 'Mahalli ağız' ı insanı sıkmadan o dönemin içine alacak şekilde anlatması ve aynı zamanda tarihsel bir roman okuyor olmanız her yazarın başarabileceği bir şey değildir. Devlet Ana'da Osmanlının hangi şartlar altında kurulup yükseldiği; 13. Yüzyılın sosyal, kültürel ve siyasi ortamı içinde anlatılmaktadır. Türklerin Orta Asya'dan getirdikleri töreler, bey seçimi, ahilik teşkilatı, toplumda kadının statüsü gibi konular olay örgüsüne çok güzel yerleştirilmiş olup okuyucuyu Osmanlı'nın beylik dönemi hakkında bilgilendirmektedir. Romanda özellikle Türk medeniyeti ve batı kültürü sıkça karşılaştırılmış her iki toplumda da dinin kullanılışının batıyı karanlığa hapsettiği bir dönem yaşamasından, diğer taraftan Türklerin beylikten devlete hızla yükselişine etkisinden bahsedilmiştir. Aynı zamanda Türklerdeki aile birliği, devlet millet arasındaki uyum, milli ve manevi değerlere bağlılık ve adaletin devlet kurma gücü üzerindeki etkisi anlatılmaktadır. Devlet Ana Konusu Kemal Tahir'in 1967 yılında yayınlanan ve büyük beğeni toplayan Devlet Ana romanı 6 bölümden oluşmaktadır ve Osmanlı Devletinin kuruluşunu anlatmaktadır. Kitaptaki hikaye genel olarak Osmanlı Devletinin kurulduğu Söğüt'te geçmektedir ve Osmanlı tarihinin kurucuları sayılan Ertuğrul Gazi, Osman Bey ve Orhan Bey de kitapta yer almaktadır. Kitabın birinci bölümü olan Kancık Vuruş'da genel olarak beyliklerin durumu ve Demircan'ın ölümü anlatılıyor. Oymağın Beyi olan Ertuğrul Gazi'nin at bakıcısı olan Demircan Liya adındaki bir kızı sevmektedir. Liya Mavro ile birlikte Issız Han'ı işletmektedir ve hana bir gün Notüs Gladyüs adında biri gelir. Natüs Gladyüs sınırlarda karışıklık çıkartmak için görevlendirilmiş Sen Jan Şövalyelerinden biridir. Amacı burada beylikleri birbirine düşürerek onları zayıflatmak ve toprakları ele geçirmektir. Natüs Gladyüs gece olunca Liya'nın odasına giderek ona tecavüz etmeye kalkışır fakat bunu başaramaz. Yine de Liya'ya olan düşkünlüğünden vazgeçmez ve onu takip eder. Liya, Demircan ile buluştuğu bir anda Notüs Demircan'a saldırır ve onu oracıkta öldürür. Liya da orada tecavüz ederek ona sahip olur. Bu sırada orada bulunan Osman Bey'in oğlu Orhan ile Demircan'ın kardeşi Kerim her şeyi görürler. Olaydan herkesin haberi olur ve ortalık karışır. Kitabın ikinci bölümü olan Uyandırılan Işık'da ise Ertuğrul Gazi'nin hastalanması ve yerini Osman Bey'e bırakması konu ediliyor. Ertuğrul Gazi çok ağır bir şekilde hastalanır. Bunun üzerine Oymağın başına geçmesi için oğlu Osman Bey seçilir. Bunun üzerine Bey olmak isteyen Ertuğrul Gazi'nin kardeşi Dündar Alp beyliği ele geçirmek için planlar yapmaya başlar. Bunun için düşmanları olan Rumlar ile iş birliği yapmaktan da çekinmez. Demircan'ın hem Rum Notüs Gladyüz tarafından öldürülmesi ile annesi Bacıbey silah kuşanan herkesi toplayarak intikam almaya çalışır. Dündar Alp'in beyliği ele geçirmek için Rumlarla iş birliği yapması ve işlenen cinayetler sonrası ortalığı daha da kızıştırarak bir savaşın başlamasına neden olur. Kitabın üçüncü bölümü olan Dost Çelmesi'nde ise Osman Bey'in Balkız'a olan aşkı ve bunun öğrenen düşmanlarının Balkız'ı kaçırma hikayesi anlatılıyor. Osman Bey Şeyh Edebali'nin kızı olan Balkız ile evlenmek ister. Onu ailesinden istemesi içinde yakın dostu olan Alişar Bey'i görevlendirir. Fakat Alişar Bey de Balkız'ı kendine istemektedir. İstemeye gittiğinde kızı kendisine ister fakat vermezler. Bunun üzerine Osman Bey'e de istediğini ama vermediğini söyler. Düşmanları Osman Bey'in Balkız'a olan ilgisini öğrenince Alişar Bey ile iş birliği yaparak Balkız'ı kaçırırlar. Kitabın dördüncü bölümü olan Fal'da ise gerçeklerin ortaya çıkması anlatılıyor. Balkız kendini kaçıranlara direnmiş ve ellerinden kurtulmuştur. İşin gerçeklerini ve olayın arkasındakileri anlatır. Demircan'ı öldürenler ile bu işin arkasında olanların aynı kişiler olduğu iyice ortaya çıkar. Bunun üzerine ilk çatışmalar başlar. Kitabın beşinci bölümü olan Derin Geçit'de ise Osman Bey'in topraklarını genişletmeye başlaması ve devlet kurma mücadelesi anlatılıyor. İlk fetihler de bu bölümde anlatılıyor. Kitabın altıncı ve son bölümü olan Kerimcan'ın Yolu'nda ise Dündar Bey'in ihaneti ortaya çıkar. Çıktığı anda Osman Bey'i öldürmeye çalışır fakat başaramaz. Osman Bey devletini büyütmeye devam eder ve Bilecil, İnegöl gibi şehirleri ele geçirir. Bu sırada kaçan Notüs Kerimcan tarafından yakalanır ve öldürülür. Bundan sonra kılıcı tamamen bırakır ve medresede molla olarak kendini bilime adar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/dikkat-eksikligi-ve-hiperaktivite-bozuklugu-dehb", "text": "Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Hiperaktif terimi çoğu kişiye tanıdık gelmektedir, özellikle de ebeveyn ve öğretmenlere. Sürekli hareket halinde olan, ayağa kalkan, ayaklarını sallayan, sıraya vuran, sırası gelmeden konuşan ve yerinde duramayan, çocuklar genelde hiperaktif olarak tanımlanır. Bu tanımlama her zaman için doğru sayılmaz çünkü aşırı hareketli, aktif ya da dikkatleri kolay dağılan her çocuk DEHB'li değildir. Saydığımız özellikler erken okul yıllarında çocuklarda görülebilen olağan davranış biçimleridir. Kontrol edilemeyen her çocuğu bu tanıyı koymak büyük bir hata olacaktır. DEHB tanısı tamamen şiddetli ve sürekli vakalara konulmalıdır. DEHB'li çocukların eylemleri ve hareketleri gelişigüzel gözükür. Genellikle ayakkabı ve kıyafetlerini çok çabuk eskitebilir, oyuncaklarını parçalayabilir, ebeveyn ve öğretmenlerini yorgun düşürebilir. Aynı zamanda bu çocukların davranışları kişisel sınırları kontrol edilemez bir şekilde aştığı için arkadaşlık ilişkilerinde saldırgan olarak tanımlanır. Sosyal ortamlarda ise hareketlerinin verdiği rahatsızlığa dair ipuçlarını kaçıran bu çocuklar toplumsal uyum konusunda da sorun yaşarlar. Dikkat sorunları olan çocuklar dikkat ya da bilgi işleme hızında zorluk yaşıyor, denebilir. DEHB genellikle üç belirteç içermektedir: ağırlıklı olarak dikkatsiz, ağırlıklı olarak hiperaktif-dürtüsel ve birleşik olarak adlandırılan alt tipler. Bir zamanlar DEHB'in ergenlikte tamamen geçtiği düşünülüyordu. Ancak çok sayıda araştırmayla bu durumun böyle olmadığı ortaya çıkmıştır. Ergenlikte bazı belirtilerin şiddeti azalsa da DEHB'si olan çocukların %65 ile 80'i hala DEHB belirtisi göstermektedir. DEHB bir öğrenme yetersizliği, dil yetersizliği değildir, zeka yetersizliği ile bir bağlantısı yoktur. Sadece zihinlerinde biraz karmaşa mevcuttur ve bu karmaşayı çözmek için sabır ve azim gerekmektedir. Yapılan araştırmalar sonucunda DEHB'si olan yetişkinlerin bir iş ve meslek sahibi olabildikleri fakat normalden daha fazla iş değiştirdikleri belirlenmiştir. DEHB'nin %70-80 oranında genetik bir bileşeni söz konusu olduğu ve tam olarak doğum öncesi dönemde annenin alkol- nikotin kullanımıyla alakalı olarak DEHB riskinin arttığı belirlenmiştir. Nikotin kullanımı beyinde dopamin salgılanmasını arttırmakta ve hiperaktiviteye yol açmaktadır. Başka bir görüşe göre işlenmiş şeker DEHB oluşumuna sebebiyet vermektedir. Fakat bu konuda hala yeterince kanıtlanmış çalışma mevcut değildir. Anne baba tutumları ise DEHB üzerinde etkili diğer çevresel unsurlardandır. Anne babanın baskıcı ve emir verici olması çocuğun kontrol duygusunu zayıflatmakta ve DEHB'nin gelişimi üzerinde olumsuz etki yaratmaktadır. DEHB tanısı alan bireylere genellikle ilaç tedavisi uygulanmaktadır. İlaç tedavisiyle beraber ebeveyn eğitimleri ve sınıf yönetimi konusunda bilinçli bireyler süreci kolaylaştırmaktadır. Bu programlar hem sosyal hem de akademik davranışların iyileştirilmesinde kısa süreli başarı göstermiştir. Çocuklar evde ve okulda izlenmektedir. Kimi çalışmalarda puanlama ve günlük rapor kartlarına yer verilmekte kimilerinde ise terapi süreci yürütülmektedir. Amaç bozukluğu ortadan kaldırmak değildir amaç akademik başarıyı iyileştirmek, ev işlerini tamamlayabilmek ya da belirli sosyal becerileri öğrenmektir. İlk olarak birey iyi tanınmalı ve ihtiyaçları anlaşılmalıdır. Sınıfta DEHB'li çocuklara yardımcı olmak amacıyla sunum materyalleri çeşitlendirilebilinir, kısa ödevler verilip anında geribildirim sunulur, fiziksel egzersiz için akademik çalışmalara ara verilebilir. Bu tür düzenlemeler bozukluğu ortadan kaldırmaktansa bozukluğun dayattığı kısıtlamalara uyum sağlamak amacıyla tasarlanmıştır. Yetişkinlikte ise durum kişinin kendine çeki düzen verememesi şeklinde oluşur. Kronik düzensizlik, kronik anksiyete, depresyon, madde bağımlılığı, kumar ve düzensiz sosyal ilişkiler DEHB sahibi kişilerin yardım aramasının en önemli nedenlerindendir. Yetişkinler DEHB'li olduğundan şüphelenmez ama bir şeylerin bir şekilde eksik ve hatalı olduğunun farkındadırlar. Geçmiş konusunda değerlendirme yapmak bu süreçte elzemdir. Tabi ki DEHB'li kişiler öz gözlemleme konusunda zayıftır. Bireyin yakın çevresindeki kişilerden bilgi alınmaktadır. Aile hikayesi, hamilelik ve doğum geçmişi, tıbbi ve fiziksel faktörler, bebeklikte konuşma, yürüme, emekleme, uykuya dalma, gece sık uyanma, sabahları kalkmakta zorluk çekme, yatağı ıslatma, sakarlık, zayıf el-göz koordinasyonu vb. gelişimsel geçmiş hakkında bilgi alınır. Okul geçmişi, ev geçmişi, üniversite ve eğitim deneyimleri, iş geçmişi, sosyal geçmiş konularında da detaylı bilgi alınmaktadır. Geç yaşlarda teşhis söz konusu ise bireyler utanç, aşağılanma ve kendini cezalandırma duygularına sahip olabilmektedir. Yetişkinlerde DEHB'nin tedavisi edilgen değildir. Kişi boylu boyunca uzanıp tedavi almaz. Tedavi çalışma ve araştırmayı gerektiren aktif bir süreçtir. Bir yetişkin sahip olduğu DEHB'nin özelliklerini bilmeli ve çevresini bu konuda eğitebilmelidir. Çünkü DEHB derin bir sosyal etkiye sahiptir. Peki ya çocuklarda süreç nasıldır? Önemli olan çocuğa doğruyu söylemektir. Sendromu normalleştirmeye çalışmalıyız. En basit ve en doğru şekilde DEHB'nin çocuğa etkilerini ve özelliklerini yalın, somut bir şekilde anlatırız. En önemlisi DEHB'nin ne olmadığı iyice çocuğa anlatılmalıdır. DEHB, utanılacak ya da yanlış bir şey değildir. Çocuğun varsa sorularına cevap verilir. Bazen DEHB çocuklar için bir bahane olarak kullanılabilir. Bunun olmasına izin vermemeli ve DEHB'nin bir bahane değil bir açıklama olduğunu unutmamalıyız. Konu ne kadar kısa sürede açığa çıkarılır ve bütün soruların üzerine ne kadar kısa sürede net bir biçimde eğilinirse, bu durum da çocuk tarafından o kadar kısa sürede günlük hayatının sadece başka bir parçası olarak kabul edilebilir. Çocuklarla problemi yazın. Problemi tanımlamak ve limitlerini belirlemek önemlidir. Her problem alanı için belli çözüm yolları bulun. Somut hatırlatıcılardan yararlanın. Sık sık geri bildirimde bulunun. Olabilecek her yerde sorumluluk verin. Övgü ve olumlu geribildirimden bolca faydalanın. Okul ödevleri konusunda bir uzmandan yardım alınabilir. Çocuğa ihtiyaçlarını sorun ve her türlü aracı sağlayın. Müzakerede bulunun, mücadele etmeyin. İlgili Kitaplar Dikkat Eksikliği Bozukluğu, Dr. Edward M. Hallowell- Dr. John J. Ratey DEB'in detaylı tanımıyla beraber vaka örnekleriyle zenginleştirilen kitap DEB'e sahip olanlar ve çevresindekiler için iyi bir rehber olabilir. Hem yetişkinler hem de çocuklar için birtakım öneriler mevcut. Bozukluğun semptomlarını içeren formlar bulunan bu kitaptan yararlanarak kendi kendinizi ve sevdiklerinizi değerlendirme fırsatı da bulabilirsiniz. Bu değerlendirme farazi olmakla birlikte bir uzmandan destek almak için size ipucu olacaktır. Kitabın içerisinde ev, okul ve iş hayatını düzenleyecek öneriler bulunmaktadır. Hayatı kolaylaştıracak nitelikteki öneriler oldukça işlevsel görünmekte ve denenmiş olduğu bilinmektedir. Kitabın yazarlarının DEB'li olması da kitabı çekici ve inandırıcı kılan diğer bir detaydır. DEB'i yalnızca bir bozukluk olarak değerlendirmekle kalmayıp pozitif yönlerine de odaklanmış, normalleştirmiştir. Yazımı yazarken yararlandığım bu kitabı gönül rahatlığıyla öneriyorum. Dönüşüm DEHB, Greg Crosby-Tonya K. Lippert Sizde Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu varsa; faturaları ödemek, bir toplantıya vaktinde gitmek ya da alışveriş yapmak çok zorlayıcı olabilir. Kendinizi engellenmiş gibi hissedebilirsiniz hatta kontrol dışına çıktığınızı düşünebilirsiniz. Peki unutkanlığınızı, tekrar eden hataları, düzensizliği, dikkat dağınıklığını ve rahatsızlık hissini nasıl geçmişte bırakabilirsiniz? Bu kitapta yer alan bilgi ve tekniklerle beyninize karşı değil onunla birlikte nasıl çalışacağınızı keşfedeceksiniz. DEHB İle Başarıya Ulaşmanın İlham Verici Yolları, Laurie Dupar Uzun yıllar DEHB alanında çalışmış olan Laurie Dupar'ın titizlikle hazırladığı 200 sayfadan oluşan çalışma, DEHB dolayısıyla günlük hayatı sekteye uğratan durumlar için bir yol gösterici oluyor. Dünyanın dört bir yanındaki DEHB uzmanı ve profesyonellerin görüş ve tavsiyelerinin yer aldığı eser çok yönlü bakış açısı ile DEHB nedeniyle yaşanan akademik, sosyal ve psikiyatrik sorunların çözümüne yardımcı oluyor. Odaklanamama, aşırı hareketlilik, sabırsızlık, dikkatin çabuk dağılması ve unutkanlık gibi istenmeyen durumların üstesinden gelmek için uygulanabilir stratejiler sunuyor. Sorumlulukları sürekli erteleme, konuşmalara müdahale edip yarıda kesme, sıra beklemede zorlanma gibi sosyal yaşamda zorluk çekmeye neden olan davranış kalıplarının değişmesine destek oluyor. Bir rehber niteliğindeki kitap DEHB nedeniyle yaşama karşı hissedilen güvensizlikle ve korkuyla başa çıkmayı sağlayan cesaret duygusunu kazandırıyor. DEHB ile Başarıya Ulaşmanın İlham Verici Yolları, başaracağına inanan ve mücadeleden korkmayan bir bilinçle ideallere erişmek isteyenleri şefkatli bir dille yönlendiriyor. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Anne-Baba Öğretmen El Kitabı, Dr. Özlem Sürücü DEHB'nin varlığını kabul edip, onunla barış anlaşması imzalayıp, olumlu yönlerini de yanınıza alıp, DEHB ile birlikte mutlu, verimli, doyurucu bir yaşam sürebilmenin yollarını keşfetmek yazarın çıkış noktasıdır. Bir Türlü Yerimde Duramıyorum, TÜBİTAK Yayınları Lukas, bir türlü yerinde duramayan bir çocuk. Sınıfta yanıt vermeden önce parmak kaldırmayı ve oyunlarda sırasını beklemeyi hep unutuyor. Kurallara uymayı çok zor buluyor. Oyun kurallarına da uymadığı için diğer çocuklar teneffüslerde onu takımlarında istemiyorlar. Lukas'ın Dehb'si var. Dehb onu aşırı hareketli ve güç odaklanan biri yaptığı için eşyalarını ve odasını düzenli tutamıyor. Anne ve babası Lukas'ı Dehb konusunda uzman bir doktora götürdükten sonra hayatı daha iyiye gitmeye başlıyor. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu ile nasıl baş edileceğini ve onu nasıl kontrol altına alacağını öğreniyor. Ondan sonra her şey Lukas için daha kolay ve eğlenceli hale geliyor. İlgili Filmler 400 Darbe (The 400 Blows) Dokuz yaşındaki Antonie ödevlerini yapmaz, derslerine çalışmaz bu yüzden de okula gitmekten korkar. Bir gün arkadaşı Rene ile okuldan kaçarlar ve olaylar gelişir. Ebeveyn ve öğretmen tutumunun önemine değinen bir film. Mommy Filmde DEHB'si olan Steve'n süreci nasıl yönettiği ve hayatına nasıl yön verdiğine değinilmektedir. Drommen Fritz baskıcı okul sistemine direme konusunda kararlı! İki Dil Bir Bavul Türkçe bilmeyen Kürt çocuklar ve Kürtçe bilmeyen Türk öğretmen bir yıllık serüven boyunca neler yaşıyor, kendi ülkemizin gerçeklerine yakından şahit oluyoruz. Kaynakça Davison, A. Johnson, S. Kring, A. Neale, J. (2019). Anormal psikoloji. M. Şahin . Obsesif kompulsif bozukluk ve travma ilişkili bozukluklar içinde (s. 202-210). Ankara: Nobel Yayınları. Yorumlar"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/dirilis-tess-gerritsen", "text": "Diriliş, Tess Gerritsen'ın müthiş bir ustalıkla yazdığı, okuyucuyu şaşırtmaktan da öte şoka girmesine neden olan eseridir. Yazarın incelikle kelime kelime ustalığını konuşturduğu bu roman, insanın kanını donduracak cinsten. Cinayet konulu romanın kısa özeti ise şöyle: Her şey usta bir avcı ve tahnitçi olan Leon Gott'un evinde ölü olarak bulunmasıyla başlar. Leon Gott, karnı deşilmiş, iç organları çıkarılmış ve çırılçıplak bir halde ayak bileklerinden tavana asılı halde bulunmuştur. Bu dava, derhal doktor Maura Isles ve dedektif Jane Rizzoli'ye devredilir. Leon Gott'un bilinen tek yakını Elliot Gott adındaki oğludur. Fakat Elliot, altı sene önce Afrika'da bir safarideyken grubuyla beraber rehberleri Johnny Posthumus'un saldırısına uğramıştır ve ya öldüğü ya da kayıp olduğu tahmin edilmektedir. Altı sene önce Elliot, Sylvia ile Vivian adlı iki kız kardeşle tanışmış ve onların peşinden rehberleri Johnny Posthumus, iz sürücüleri Claerence, Sylvia ve Vivian, Bay ve Bayan Matsunaga, Richard Renwick ve Millie Jacobson adlarındaki sekiz kişiden oluşan bir grupla Afrika'ya safariye gitmiştir. Fakat safaride ilk olarak iz sürücüleri Claerence, daha sonra da safariye Japonya'dan katılan Bay Matsunaga ölünce -Millie Jacobson hariç- bunun rehberleri tarafından kasıtlı yapıldığına kanaat getirirler ve Johnny'nin tüfeğini alarak onu etkisiz hale getirir ve kamptan atarlar. Millie bunu hiç istememiştir, çünkü Johnny'e içten içe aşıktır ve ona güvenmektedir fakat olan olmuştur işte. Ertesi gün sabaha karşı ise, Johnny olduğunu varsaydıkları bir kişi Millie hariç herkesi öldürür. Çünkü Millie etrafına bir kez bile bakmadan oradan kaçmıştır. İki hafta boyunca saz kökleriyle beslenerek nehir kıyısı boyunca yürümüş, sonra da av köşklerine ulaşmış ve hayatta kalmayı başarmıştır. Leon Gott, öldürüldüğü sırada bir iş üzerindedir. Civardaki hayvanat bahçesinde ölmek üzere olan bir kar leoparı kendisine teslim edilmiş ve o da iç organlarını boşaltmıştır. Evinin garajında hayvanın iç organları bulunsa da, postu kayıptır. Hayvan nadir bir tür olduğundan cinayetin hayvanın postu için işlenmiş olabileceğini düşünürler, fakat bunun için işlenmiş olsa bile, iç organlarının deşilmesini açıklayabilecek bir neden yoktur. Araştırma sürerken, Leon ile aynı gün ölen oğlunun eski nişanlısının da öldürüldüğü öğrenilir. Öldürülme şekilleri arasında bir benzerlik yoktur fakat aradaki bağlantı su götürmez bir gerçektir. Rizzoli ve İsles araştırmaya devam eder ve birçok farklı zamanda Leon'un cinayeti ile ufak benzerlikler gösteren çeşitli cinayet vakaları tespit ederler. Sonunda Leon ile oğlunun öldürülmesi arasında bir bağlantı olduğuna inanarak o safariden sağ kalan tek kişi olan Millie Jacobson'dan yardım istemeye karar verirler, Leon Gott cinayetinin failinin Johhny Posthumus olabileceği ihtimali üzerinde dururlar. Millie'yi ikna etmek zor olmuştur, çünkü Aftikalı bir adamla evlenmiştir ve bir çocuğu vardır. Johnny bir daha onu bulamasın diye de uzak bir köyde saklanarak, her şeyden uzak yaşamını sürdürmektedir. Millie geldiğinde, soruşturmanın yönü değişir ve daha önceden göremedikleri birçok farklı detayla karşılaşırlar. Katil Posthumus değil, akıllarının ucundan bile geçmeyen, çok farklı biridir. Bu gizemli hikayenin şaşırtıcı sonu, okuyucuyu büyülüyor. Bu tarz kitapların meraklılarına kesinlikle tavsiye ederim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/dirilis-tolstoy", "text": "İnsanların soylular ve diğerleri diye ayrıldığı bir dönemde, sözde soyluların yaşayışlarından etkilenip, içindeki sesi susturup onlara benzeyen bir adamın ruhsal bir dirilişi anlatılmaktadır. Kitabı okurken bu ruhsal değişimi ayrıntılarıyla görebiliyorsunuz. Katyuşa, iki yaşlı hanımın evinde hizmetçi olarak çalışan, oldukça alımlı ve yüreği iyiliklerle dolu genç bir kızdır. Annesi o üç yaşındayken ölmüştür ve aynı yerde bir tane teyzesi vardır. Katyuşa, hanımlarıyla yaşadığı bu hayatı sevdiği için çıkan taliplerini de her zaman reddeder. Hanımların yeğeni olan Prens Dimitry öğrenim gören yakışıklı bir gençtir. İmkan bulduğu bir zamanda teyzelerinin yanına gider. İlk zamanlar Katyuşa'yı fark etmeyen Dimitry, bir oyun esnasında Katyuşa'nın elini tutar ve heyecanlanır. Sonrasında ise gözü sürekli Katyuşa'dadır. Onunla evlenmesinin imkansız olduğunu bildiği halde ona aşık olmuştur. Bu aşk, saf bir aşktır. Katyuşa da prense aşık olmuştur ancak duygularını hiçbir zaman dile getirmez. Prens o yaşlardayken bazı düşünürlerin sözlerini benimsemiş, toprak mülkiyetine karşı olan, saf sevgiden yana olan bir gençtir. Bu yüzden Katyuşa'ya olan sevgisinin de her zaman öyle saf kalacağını zanneder. Prens, teyzelerinin yanındaki tatili bittikten sonra subay olarak görev yapmaya başlar. Arkadaşlarının davranış ve düşünceleri ondan öyle farklıdır ki herkes tuhaf olanın Dimitry olduğunu söyler. Çevresinin de etkisiyle prensin fikirlerinde ve yaşayışında gözle görünen bir değişim olur. Kadınlara ve hayata bakışı artık tamamen değişmiştir, o da çevresine uyum sağlamaya başlamıştır artık. Bir kaç yıl aradan sonra prens tekrar teyzelerinin yanına gider. Katyuşa onu heyecanla karşılar. Prensin bastırdığı o duygu bir anda yeniden yeşerir ancak günler geçtikçe onun istediği tek şey Katyuşa'ya sahip olmaktır. Derinlerde saklanan duygularını bastırmayı başarır ve herkesin yaptığı gibi onunda sadece zevkini düşünmesinin normal olduğuna kendini inandırır. Bir gece Katyuşa'ya sahip olur ve ertesi gün oradan ayrılırken Katyuşa'nın eline yüz ruble sıkıştırır. Prens gittikten beş ay sonra hamile olduğunu anlayan Katyuşa hanımlarının yanından ayrılır. Bir süre teyzesinde idare eder ve doğum yapınca da kendisine ayak bağı olacağını düşündüğü bebeğinden kurtulur. Sonrasında sürekli iş aramakla vakit geçirir. İş bulur ancak, her bulduğu işte ona rahat vermeyen, sürekli ona asılan birileri olur. Bu sebepten de Katyuşa hiçbir işte devamlılık sağlayamaz. Oldukça güzel ve alımlı olan Katyuşa, ne yazık ki geneleve düşer. Artık insanların sadece zevkleri uğruna yaşadığını düşünür ve kendisini bu yeni hayatının akışına bırakır. Lüks yaşayıp, çok para kazanmak onu tatmin etmeye yeter. Dimitry'i ise çoktan unutmuştur. Prens ise annesinin ölümünden sonra yardımcılarıyla yaşadığı kocaman evinde mutludur. Kendisine göre çevresi ve hayat tarzıyla her şeyin yolunda olduğuna inanmıştır. Evlenip evlenmemekte kararsız kaldığı asillerden birinin kızı olan Missy adlı kızla görüşmekte ve aynı zamanda bitirmeye çalıştığı bir yasak aşkı bulunmaktadır. Bir gün, bir mahkemenin jürisinde görev aldığı için mahkeme salonuna gider. Diğer jüri üyeleriyle tanışma ve sohbet faslından sonra onlara mahkemeyle ilgili bilgi verilir. Nihayet sanıklar içeriye alındığında Dimitry gördüğüne inanamaz. Aradan on yıl geçmesine rağmen Katyuşa'yı tanır. Bir taciri zehirleyip öldürmekle ve parasını çalmakla suçlanmaktadır. Yanında iki sanık daha vardır ve bunlarda kendilerinin suçsuz olduğunu söyleyip bütün suçu Katyuşa'ya atmaya çalışırlar. Uzun süren bir mahkemenin ardından karar aşamasında jürinin toplantı yapması söylenir ve herkes Katyuşa'nın suçsuz olduğuna inanır ancak gözden geçirilmesi gerekilen bazı şeyler unutulur ve Katyuşa kürek cezasına mahkum edilir. Mahkemeden sonra ise unutulan şeylerin farkına varılır ancak elden bir şey gelmez. Prens, Katyuşa'nın yaşadığı hayatı öğrenince kendini suçlar ve yapılan hatayı telafi edebilmek için Katyuşa'ya bir avukat tutmaya karar verir. Karar temyize giderse Katyuşa'nın kurtulabileceğini düşünür. Prensin düşünce dünyası bir anda alt üst olmuştur. Katyuşa'ya yaptığı kötülük aklına geldikçe her şeyden iğrenmeye başlar. Zevk duyduğu her şey ona öyle itici gelmeye başlar ki kimseye tahammül edemez. Görkemli evine, hizmetçilerine, asil arkadaşlarına hatta Missy'e bile. Dimitry Katyuşa ile nasıl görüşebileceğini öğrendikten sonra bütün izin işlerini halleder ve onu görmeye gider. Ancak Katyuşa onu tanımaz. Nihayet tanıdığında ise o da allak bullak olur ancak bunu Dimitry'e belli etmez ve umrunda değilmiş gibi davranır. Dimitry görüşme bittikten sonra ne olursa olsun hatasını düzeltmeye karar verir ve gerekirse Katyuşa ile evlenmeyi düşünür. Ancak bu düşüncesini Katyuşa'ya açıkladığında reddedilir. Prens artık sık sık onu ziyaret eder ve bir yandan da temyiz işleriyle uğraşır. Hapishaneye bu kadar sık girip çıktıkça oradaki kötü gidişatın farkına varır. Masum olan insanların bile orada tutulduğunu görünce onlar için yararlı olmaya çalışır. Her yeni tanıştığı ve suçsuz olduğuna inandığı mahkum için bir şeyler yapmaya başlar. Bu arada da evinden ayrılıp küçük bir otel odasına yerleşir. Dimitry'nin bastırdığı duyguları yıllar sonra açığa çıkar ve kendi kendine düşündüğü her şeyi yapacağına dair sözler verir. Eğer temyiz işe yaramazsa Katyuşa ile Sibirya'ya gitmeye karar verdiğinden öncelikli olarak annesinden kalan toprakları köylülere bırakma işini halletmeye çalışır. Teyzelerinin evlerini de ziyaret eder ve Katyuşa ile geçirdiği vakti düşünür. Aklına bebeği gelir ve Katyuşa'nın teyzesine gidip bebeği sorar ancak kadın ona bebeğin öldüğünü söyler. Dimitry toprak işlerini hallettikten sonra Petersburg'a temyiz işiyle uğraşmaya gider. Artık çok hoşlanmadığı soylu tanıdıklarından da yardım istemek zorundadır. Ancak temyiz reddedilir. Temyizin reddedildiğini Petersburg'dan dönünce Katyuşa'ya haber verir. İkinci bir şans olarak Çar'a af dilekçesi gönderilmiştir. Katyuşa'nın ise evlilikle ilgili fikri hala değişmemiştir. Kendice Dimitry'nin hayatını mahvetmek istememektedir. Bu sebepten de onu hep reddeder. Ancak Dimitry ona yardım etmekten vazgeçmez ve onunla kürek mahkumlarının gittiği Sibirya'ya geleceğini söyler. Sibirya'ya yolculuk vakti gelir ve prens bütün hazırlıklarını tamamlar. Bir araba kiralayıp mahkumların peşinden yola çıkar. Sıcağa dayanamayan bir kaç mahkumun ölümüne şahit olan prens bundan oldukça etkilenir. Kendince valiyi, savcıyı, hapishane müdürünü ve daha birçok yetkiliyi eleştirmeye devam eder. Yolculuktan önce Dimitry, Katyuşa'nın siyasi mahkumlarla kalmasını ayarladığından Katyuşa diğer mahkumlara göre biraz daha şanslıdır. Siyasi mahkumlardan biri olan Simonson, Katyuşa'ya ilgi duymaya başlar. Yeni hapishane de her şey daha berbattır. Sayıca fazla mahkumlara yetmeyen odalar, pis kokular, yerlerde yatan insanlar prensin içini karartır. Katyuşa'yı ziyarete gittiği birgün Simonson ona Katyuşa ile evlenmek istediğini söyler. Dimitry şaşırır, biraz kıskançlıkta duyar ancak Katyuşa'nın kararına karışamayacağını, eğer istiyorsa evlenebileceğini söyler. Eve döndüğünde ise kendini bir boşlukta bulur, artık Katyuşa için yapabileceği bir şey kalmadığını anlar. Dimitry postaneye gittiği gün ise arkadaşından Çar'a sunulan af dilekçesiyle ilgili olumlu bir yanıt alır. Katyuşa artık serbest kalabilecektir. Katyuşa'ya bu güzel haberi vermeye gider. Katyuşa ise Dimitry'e Simonson nereye giderse oraya gideceğini söyler. Dimitry'e bağışla beni diyerek oradan ayrılır. Dimitry, Katyuşa'nın onu serbest bırakmak için Simonson'la evlenmek istediğini anlar. Yaşamaktan yorulmuş halde bir köşeye oturur. Diriliş Konusu Tolstoy Diriliş romanı ile insanların ruhsal olarak nasıl değişebileceğini kusursuz bir şekilde anlatmıştır. Diriliş kitabının ana iki karakteri olan Dimitry bir prenstir. Katyuşa ise Dimitry'nin zengin teyzesinin yerinde çalışan bir hizmetçidir. Dimitry başlarda Katyuşa'ya karşı saf bir sevgi beslese de zamanla çevresine uyarak onu sadece bir anlık zevk olarak görmeye başlar ve ona sahip olup terk eder. Bunun üzerine Katyuşa işten ayrılmak zorunda kalır. Sürekli yeni bir iş arar ama güzelliği başına hep dert olur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/dizboyu-papatyalar", "text": "Tomris Uyar'ın aile içi şiddet, evlilik ve aile kurumu, benlik, arayış, pişmanlık temaları etrafında yazdığı sekiz öyküden oluşan Dizboyu Papatyalar'ı, akıcı, şiirsel üslubu ve eleştirel bakış açısıyla edebiyatımızda önemli bir yere sahiptir. Hakların En Güzeli: Daha çocuk denecek yaşta erkek kardeşiyle yalnız kalan genç kız, bir yandan tarlayı çapalamak bir yandan da çocuğu gibi sevdiği kardeşine bakmaktan yorulunca bir ortakçıyla anlaşır. Ortakçı kısa sürede genç kızın eşi olur. Ancak talihsiz kız nedeni bilinmez bir şekilde yatalak kalınca adam Madem yatıyor, tarlada iş göremez artık, bari yatakta iş tutsun. Yüzü hala güzel. Gelenden gidenden bize ne? diyerek eşini pazarlamaya karar verince kayınbiraderi Hüseyin'in tepesi atar ve eniştesini vurarak on yıl hapse mahkum olur. Çıktığında sabıkalı oluşundan mütevellit iş bulamaz ve Taksim'den Beyoğlu'na kadar tüm meyhanelerde, kerhanelerde, sazlarda, pasajlarda, diskoteklerde, uzun saçlı oğlanların dadandığı yerlerde kiralık katil olarak bilinmeye başlar. Yaşı kırkı bulunca da öldürme kararı verirken duygusallaşmaya başlar. Artık tek beklentisi çalıştığı çay ocağının ruhsatını alabilmektir. Emekli Albay Halit Akçam'ın İki Günü: Bir zamanların haşarılıklarıyla ünlü Keş Halil'i, şimdinin apartman yöneticisi, Emekli Albay Halit Akçam o sabah her zamankinden farklı olarak kaygısız ve keyifli olarak uyanır. Bir süre dışarıyı seyrettikten sonra giyinip tıraşını olduktan sonra eve gündelikçi geleceği için kendini dışarı atar. Beşiktaş'taki bir kahvede çayını, ardından da iki duble votkasını içtikten sonra Harp Okulu'ndan sınıf arkadaşı Avukat Salim'in yazıhanesine uğrar. Salim Bey uzun zamandır görmediği arkadaşını bırakmaz ve diğer arkadaşları Deli Necdet, Muhallebi Enver, Ölü Haldun ile her cuma buluştukları yere götürür. Gün içinde şekilden şekle giren duyguların ağırlığıyla içtikçe içen Halit Bey, şarkı söyleyen kadını eski aşkı Nuran'a benzetir. Ertesi gün gazeteler, Halit Akçam'ın tam assolist Nereden Sevdim O Zalim Kadını'nı söylerken tabancasını ateşlediğini ve uzak masaların birinde oturan bir adamı öldürdüğünü yazmaktadır. Yaz Suyu: Bir haziran günü köyünden ayrılıp İstanbul'da yeni bir hayata başlamak üzere Bandırma Eksperiyle yola çıkan Aydın, yolculuğu esnasında oldukça girişken, konuşkan, sağ bacağı aksayan, enstitüde çiçek-şapka bölümünde öğrenci olan genç bir kadınla tanışır. Yolculuk sonunda birbirlerinin adreslerini alan çift iki yıl boyunca mektuplaşır. Bu mektuplaşma kısa bir süre sonra askere giden Aydın'a iyi gelse de amacı genç kadınla evlenmek değildir. Askerlik dönüşünde garsonluk yapmaya başladığı Kumkapı'daki meyhaneden izin alıp kıza durumu açıklamak üzere Kırkağaç'a gider ancak bir dizi yanlış anlaşılmalar silsilesinin ardından İstanbul'a nişanlı olarak döner. Nikah memurunun karşısına çıktığında bile birinin gelip bu yanlış anlamayı düzelteceğini uman Aydın, evliliğinin beşinci yılında bile hala yaşadığı oldubittiyi anlamlandırmaya çalışmaktadır. Şen Ol Bayburt: Babası Yüzbaşı Mehmet Bey'in tıpkı Çalıkuşu'ndaki gibi öncü bir Türk kadını olmasını istediği için ismini Feride koyduğu kızı, anne ve babasını kaybetmesiyle Park Oteli'n, Pera Palas'ın, Rejans'ın ardından tüm Beyoğlu'nun aranan ismi haline gelir. Darülfünun'da müderris olan babasının aksine hükümet tabibi olmaya karar veren Behçet Bey'in İspanyol Feride lakaplı bu kadınla evlenmesi üzerine aile, oğullarıyla tüm ilişkilerini keser. Behçet Bey'in gittiği yerlerdeki sosyalist konuşmaları üzerine sürekli farklı şehirlere sürülen çift, en son emeklilikleri de ellerinden alınmış olarak Bayburt'ta kalır. İçinde bulundukları durum karşısında sessizliğe gömülen Behçet Bey'in aksine Feride Hanım çareyi, babasından kalan yetim aylığını alabilmek için kağıt üzerinde Behçet Bey'den boşanmakta bulur ancak çevrelerinde kimse kalmadığı için nişanlılarken henüz çocuk olan komşusunun kızını şiddetli geçimsizlik hususunda yalancı şahitlik yapması için ikna etmesi gerekmektedir. Dizboyu Papatyalar: Şermin, oğlu Hasan iki yaşındayken banka müfettişi olduğundan sık sık Ankara dışına gitmek durumunda kalan Orhan'la evlenmiş bir kemanisttir. On beş yıllık mutlu aile tablosuna rağmen çıktığı turnelerde istediği, özlediği kalabalığı bulamaması, okul sıralarındayken hayalini kurduğu ideallerin halkla bir türlü bütünleşememesi yüzünden kalbi artık Ankara ayazı gibi soğuktur mesleğine ve insanlara karşı. Sığındığı alkol bile derman olamamıştır acısına. Mart oyunun son pazar günü her zamanki alışkanlığıyla konyağını içerken gözüne gazetedeki dizboyu papatyalar yazan bir reklam ilişir. Dizboyu papatyaların ne anlama geldiğini sorar kendine. En son şu anlama geldiğinde karar kılar: \"Seni seviyorum, hadi hoşça kal, bir gün o kıyı kahvesinde yanına çöküp dostça iki kadeh içebilme isteğim baskın geliyor. Böyle düşünerek paltosunu kapıp tabutu olarak gördüğü kemanını ardında bırakarak evden ayrılır. Her bir köşesi devlet eliyle yapılan bu kent, onun gibi içlerine bir çığlık gibi tıkılı kalanlar için değildir çünkü. Ömür Biter Yol Biter: Müzeyyen henüz bir yaşındayken annesi Mübeccel tarafından terk edilir. Yalnız kalan baba, kızına bakılsın diye yeniden bir evlilik yapar ancak yeni eş kurgulardaki stereotipik üvey anne örneğidir. Okutulmayan Müzeyyen 13 yaşında rejide çalışmaya başlar. Orada akşamları peşinden ayrılmayan Hasan'a aşık olur ya da öyle olduğunu zanneder. Rejiden ayrıldıktan sonra temizlik için evine gittiği doktor tarafından tecavüze uğrar ve hamile kalır. Doktor çocuğu aldırtır ve ondan kurtulmak için çalıştığı hanın çaycısı olan, akşamları küçük bir meyhane işleten adama Müzeyyen'in yaptığı yemekleri övüp durur. Meyhanede meze hazırlama görevini üstlenen talihsiz kadın da ne olursa olsun eve dönmemek için adamla evlenir. Meyhaneciden olan kızına annesinin ismini verip hayatına devam eden Müzeyyen, kocasının aniden kayıplara karışmasının ardından bir mobilyacıyla ikinci evliliğini yapar. Yeni eşinden fiziksel ve psikolojik şiddet gören kadın, Almanya'da yaşayan kızının daveti üzerine her şeyi bırakıp kızının yanına gitmeye karar verir. Ancak önünde bir engel vardır. İlk kocasının kaçıp gitmesine neden olan elli bin liralık vergi borcu Müzeyyen'in üzerine kalmıştır. Bunun için Hesap Uzmanı Cengiz Bey'den yardım isteyen Müzeyyen, adamın yardımlarının karşılığını ödeyebilmek için elli yaşını aşmış haliyle ondan vesika temin etmesini rica eder. Limanda: Gençliğini ve ününü yitirmeye başlamış bir aktör olan İzzet Bey çekimleri Bandırma'da yapılacak olan yeni filmi için, evini güvendiği insanlara pansiyon olarak açan altmış yaşlarındaki Meliha Hanım'ın evine yerleşir. Yaşına rağmen oldukça hayat dolu olan Meliha Hanım'ın aksine İzzet Bey, yeni filmde babalık diye seslenilen bir fabrikatörü oynayacak olmanın, biten evliliğinin, göremediği kızının, halkı kandırarak genç kızlara boş umutlar vaat eden Yeşilçam filmlerinde yer almanın sıkıntısını üzerinde taşıdığı için yorgundur. Aykırı Dal Üstüne: Sevdiği erkeği kaybedince nikahsız doğan kızı Gülten'le yanına sığındığı kırk yıllık hanımını ölüm anına dek terk etmeyen Hatçe Hanım, tüm aksiliklerine rağmen velinimetine olan görevini sonuna kadar yaptığı için gururludur. meyhane öyküsü bu kitapta değil sanırım özette göremedim yoksa eklemediniz mi? 22-04-2022 23:16 tomris uyar'ın dizboyu papatyalar adlı bu kitabında çeşitli hikayeler var. kitapta yer alan yaz suyu adlı hikayede aydın bir gün vapurla seyahat ederken bedensel engeli olan bir kızla tanışır. aralarında daha sonra mektuplaşmalar başlar. kız aydın'ı sevmektedir ancak aydın için bu durum söz konusu değildir. aydın bir gün kızın köyüne gider. yanlış anlaşılmalar sonucunda aydın kendini bu kızla evlenmiş olarak bulur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/dogu-ekspresinde-cinayet", "text": "Polisiye romanların efsane ismi olan Agatha Christie'nin Türkiye'de yazdığı roman olan Doğu Ekspresinde Cinayet romanı okurlara kusursuz bir cinayet planı sunuyor. Agatha Christie 1933 yılında Türkiye'yi ziyaret etmiş ve burada gördüklerinden etkilenecek İstanbul'daki Pera Palas Otel'de İstanbul'dan Londra'ya kadar giden Doğu Ekspresi'ni kullanarak Doğu Ekspresinde Cinayet kitabını yazmıştır. Her zamanki gibi kitabın ana kahramnı olan ünlü dedektif Hercule Poirot İstanbul'u ziyaret etmiş ve acil olarak geri dönmesi gerekmektedir. Trenin sahibi olan Bay Bouc yakın arkadaşıdır. Tren'in özel bölümünde hiç yer yoktur fakat Bay Bouc'un ısrarı üzerine Poirot'a yer açılır ve böylece Poirot da trende yolculuk eder. Poirot'un trende olduğunu gören zengin Bay Rachett ona iş teklifinde bulunur. Son zamanlarda oldukça fazla ölüm tehditleri almaktadır ve Poirot'dan onu koruması ve mektupların kaynağını bulmasını ister. Fakat Poirot bu tarz basit davaları kabul etmez ve adamı ret eder. O gece Poirot'un uykusunu bölen bir dizi olay yaşanır. Bay Rachett kabus görmüş ve yardım zilini çalmıştır, biri kompartımanında birini gördüğünü şikayet etmiş, birisi gürültülü olarak lavaboya kullanmaya gitmiştir. Sonunda gürültüler durur ve Poirot uyuyabilir. Sabah olduğunda kimse Bay Rachett'e ulaşamaz. Kompartıman kapısı açıldığında Bay Rachell'in cesedini bulurlar. Bunun üzerine Bay Bouc Poirot'dan olayı çözmesini ister. Arkadaşının isteği üzerine de Poirot soruşturmayı kabul eder. Tam da bu sırada tren karlar nedeni ile yolda kalmıştır. Poirot yollar açılıp polis devreye girene kadar olayı çözmesi gerekmektedir. Poirot arkadaşı Bay Bouc ve doktor ile birlikte ip uçlarını toplamaya başlar. Doktora göre kurban gece yarısı ile 2 arasında öldürülmüştür. Kurbanın saati de tam 1:15'de durmuştur. Bu yüzden 1:15'i ölüm saati olarak kabul ederler. Kurban toplam 12 kez bıçaklanmıştır. Dahası ses çıkartmaması için onun öncesinde zehirlenmiş ve uyanması engellenmiştir. Odada yanık bir mektup ve üzerinde H harfi olan bir mendil bulunmuştur. Poirot, yanan mektuptan özel bir yöntem ile kurbanın asıl adının Rachett olmadığını, Cassetti olduğu çıkartır. Cassetti beş yıl önce bir çocuk kaçırma ve öldürme suçlusudur ve ortadan kaybolmuştur. Çocuğun ölmesi sonrası anne ve baba acıya dayanamayıp ölmüş, suçlu sayılan hizmetçi gururuna yenik düşüp intihar etmiştir. Dahası anne ölürken hamiledir ve doğmamış çocuk da ölmüştür. Bir anlamda Cassetti 5 kişinin ölümünden sorumludur. Poirot ilgili bölümdeki kişileri sorgulamaya başlar. Hepsinin birbirinden farklı hikayeleri vardır ve daha da ilginci bazılarının direk olarak ölen kızın ailesi ile ilişkisi bulunmaktadır. Bu da şüpheleri onların üzerine kaydırır. Zamanla yeni ip uçları bulunur. Gece odasında birinin olduğu iddia eden kadının odasında bir kondüktör elbisesinin düğmesi bulunur fakat bu mevcut kondüktörün elbisesinden kopmamıştır. Daha sonra bu elbise de bulunur. Katil kondüktör elbisesi ile cinayeti işlediği ortaya çıkar. Bir tane pipo temizleyicisi bulunur ve ilgili bölümde sadece bir kişi pipo içer fakat temizleyici ona ait değildir. Üzerinde H harfi bulunan mendil sadece bir kişiyi işaret eder ama mendil onun değildir. Poirot tüm delilleri değerlendirir ve tüm kişileri sorguladıktan sonra ilgili bölümdeki tüm yolcuların toplanmasını ister. Katili bulmuştur ve katili herkese açıklayacaktır. Bu kadar karmaşık ip uçlarından katilin çıkartılması herkesi şaşkına çevirir. Poirot tüm yolculara neden ona sürekli yalan söylediklerini sorar. Ona göre katil tüm yolculardır. Hepsinin ölen çocuğun ailesi ile bir ilişkisi vardır ve birlik olup kusursuz bir plan yaparak kurbanı öldürmüşlerdir. Hepsi toplam 12 kişidir ve bu yüzden vücutta 12 bıçak izi vardır. Hepsi sırası ile intikamlarını almışlardır. Poirot'un uyuyamadığı gece bilerek gürültü yapmışlar ve üzerlerindeki şüpheyi kaldırmayı amaçlamışlardır. Sorgularda farklı ip uçları sunarak olayı daha fazla karmaşık hale getirmeye çalışırlar ama başarılı olamazlar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/dokuzuncu-hariciye-kogusu", "text": "Romanın kahramanı on beş yaşında hasta bir çocuk. Dizindeki bu hastalık yedi yıldır onunlayken göstermediği doktor kalmaz. Bacağının komple kesilmesi gerektiğini söyleyenler de vardır, üzerine basma baston kullan diyenler de. En son hava değişimi ve farklı ortam görmesine karar verilir. Çocuk, akrabaları olan paşanın evine gider. Orada kaldığı günlerde Paşa'ya her gece kitap okur. Paşa'nın çocuktan dört yaş büyük kızı Nüzhet ile de çok sık vakit geçirir öyle ki bu samimiyet artar ve aralarında gizli ve adı konmamış bir ilişki peyda olur. Ancak Nüzhet'i Doktor Ragıp adında bir adam ister. Nüzhet her şeye çok gülen ve umursamayan bir kızdır. Bu yüzden evlilik meselesini de çocuğa hep umursamaz bir tavırla açıklar. Doktor Ragıp bir gün Paşa'ların evine yemeğe gelir. O gece çocuğa hastalığıyla ilgili sorular sorar ve üzüldüğünü belli eden hallere bürünür. Paşa o geceden sonra çocuğa Doktor Ragıp nasıl biri, bir kadını mutlu edebilir mi diye sorar. Çocuk Ragıp'ı kötüler ve Nüzhet'i mutlu edemeyeceğini söyler. Yengesi bu duruma sinirlenir ve ikisinin yakınlaşmasını engellemek için Nüzhet'i karşısına alıp çocuk hakkında kırıcı sözler söyler. Çocuğun hastalığının bulaşıcı olabileceğini bunun mikrop olduğunu ve yakınlaşmamasını anlatır. Bütün eşyaları kaşık çatalı bile ayrı ayrı kullandıklarından bahseder. Tüm bunları çocuk duyar ve o evden ayrılmaya karar verir. Paşa ertesi gün gitmesine izin verir ancak ertesi gün de çocuğun annesi çıkıp gelir. Birkaç günde öyle geçer. Kendi evlerine geçtiklerinde bacağındaki ağrı artar. Apar topar hastaneye götürülen çocuk, operatörün kesin kararıyla dokuzuncu hariciye koğuşuna yatırılır. Çünkü bir türlü ameliyata ikna olmuyordur. Operatör de ona hastaneye yatarsa iyi bir tedaviyle kurtulabileceğini söyler. İlk gece çocuk korkudan bir atak geçirir. Sonraki geceler daha kolay geçer. Pansumanları küçük ameliyatları ve beğenmediği yemeklerle günler geçer. Annesi ve arkadaşı sık sık ziyaretine gelir. Paşa'nın felç geçirdiğini Nüzhet'in ise Doktor Ragıp ile nikahlandığını öğrenir. Tedavisi bittiğinde artık tamamen iyileşir. Bacağının kısalması dışında hiçbir sorun kalmaz ve hastaneden taburcu olur. DEĞERLENDİRME Kitap hakkında kiminle konuşsam ne kadar hüzünlü olduğundan bahsettiler. Peyami Safa, hasta bir insanın yaşayabileceği tüm duyguları, bunalım ve sorgulamaları başarıyla satırlara işlemiş. Kahramanımızın hastalıkla mücadele ederken aşkla da tanışıyor. Nüzhet ona hem ilaç hem de daha fazla yara oluyor. İyileşme umudunun yanında bir uzvunu kaybetme korkusuyla cebelleşiyor. Ve tüm bu yoğun duygular ne insanı sıkacak kadar ağır kelimelerle anlatılıyor ne de üstün körü değiniliyor. Öyle ki okurken insan kendini çocuğun yerine koyup acıyı kendi yaşıyor gibi hissedebiliyor. Hastalık konulu kitapların birçoğunun acıma duygularını esas aldığını düşünüyordum. Ancak Safa'nın kitabındaki gizli ayna okumayı bitirdiğimde görünür oldu. Onun da dediği gibi İnsan hastalanır ve ölür mesele bu kadar basit. Dil ve üslup açısından bakacak olursak yazıldığı dönemin dil ağırlığı elbette var. Benim okuduğum yayında tamamı günümüz Türkçe'sine çevrilmek yerine birçok kelimeye dipnot vererek açıklaması yazılmıştı. Ayrıca samimi üslupta yazılmış kahraman bakış açısıydı. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın bu eser ile ilgili olan sözleriyle değerlendirmemi özetleyeyim istiyorum. Acının ve ıstırabın yegane kitabı. Yazan: Leyla Nur Sarı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Konusu Türk edebiyatının usta kalemlerinden biri olan Peyami Safa'nın en fazla beğenilen ve ilgi gören kitabı olan Dokuzuncu Hariciye Koğuşu okurlarına hüzünlü bir hikaye sunan bir otobiyografidir. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu kitabı öncelikle yalnız ve hasta bir çocuğun ıstırabını, çocukça aşkını, mutlu olmak isteyen bir genç kızın temiz sevgisini anlatmaktadır. Bir gün hasta çocuk yine diz pansumanı olmak için hastaneye gitmişti. Dizindeki sargı bezini çıkardıklarında acıyla irkilip, durumunun ne kadar kötüye gittiğini görmüştü. Çocuk bahçeye çıktı, ağaçlara baktı ve ağaçların sıhhatini bile kıskandı. Sonra eve gitti, evde kimse yoktu. Her zamanki gibi alt katta kimse yoktu. Annesinin rahatsız olabileceğini düşündü. Az sonra annesi elinde poşetlerle geldi. Çocuğa doktorun diziyle ilgili ne söylediğini sordu. Çocuk annesini üzmemek için doktorun söylediklerinin aksine bir daha muayene olması gerektiğini, ameliyatın ise belli olmadığını söyledi. Yemek yemeye gittiklerinde ikisi de konuşmuyordu. Çocuk sessizliğini bozarak ertesi gün Erenköy'e gideceğini söyledi. Mithat Bey'e dizini göstereceğini olmasa başka operatörlere de göstereceğini söyledi. Ertesi gün çocuk uzaktan akrabası olan Paşanın evinde kalmaya gitti. Paşa uzaktan akrabası olan bu çocuğu çok seviyordu. Geceleri çocuk, Paşa'ya kitap okuyordu. Paşa'nın bir de kızı vardı adı Nüzhet'ti. Çocuk bu kıza karşı bir şeyler hissediyordu. Paşa çocuğa diziyle ilgili sorular soruyordu. Nüzhet'te ona gelip kendine kitaplar getirmesini söyledi. Paşa ise çocuğa Doktor Ragıp adlı kişiye de görünmesi gerektiğini söyledi. Nüzhet çocuğun yanına gelerek dışarı çağırdı. Bu durum Paşa'nın hoşuna gitmeyeceği için çocuk buna aldırış etmedi. Nüzhet babasının uykuya daldığını ve artık konuşmaları gerektiğini söyledi. Dışarı çıktıklarında Nüzhet, çocuğa Doktor Ragıp'ın kendisini istediğini söyledi. Bu meselenin artık çok büyüdüğünü herkesin bunu konuştuğunu anlattı. Bunların karşısında çocuk ağzını açmayarak ciddi bir tavır takındı. Nüzhet ona ''ne ciddi bir adamsın '' diye takılarak cevap verdi. Çocuk bu konuda konuşmayı istemiyorum diye karşılık verdi. Nüzhet ise doktorla evlenmek istemediğini söyledi. Çocuk bunu duyunca Nüzhet'in ona aşk teminatı verdiğini anladı. Aslında Nüzhet 19 kendisi ise 15 yaşındaydı. Çocuk Nüzhet'e hastalığını pek anlatmıyordu. Gece yatağa girdiğinde hem hastalığını hem de, Nüzhet'i düşünüyordu. O gece Nüzhet çocuğun odasına girdi ve onun uyumadığını görünce ona ''neden uyumuyorsun'' diye sordu. Çocuk Doktor Ragıp meselesini düşünüyordum, moralim bozuk diye karşılık verince; kız üstüne bile alınmadan havadan sudan konuşmaya başladı. Nüzhet ona git uyu derken avucuyla çocuğun başına dokundu , o an çocuk Nüzhet'i kendine çekip öptü. Nüzhet'te bunun üzerine odayı aniden terketti. Ertesi gün çocuk yine hastaneye gitti. Doktor ona hastaneyi gezdirirken taze kadavraları gördü ve Hamlet oyunundaki Yorik'i hatırladı. O gün operatör onu muayene etmedi fakat; çocuğun bastonla yürümesi gerektiğini dedi. Eve geldiğinde Nüzhet, Paşa ve karısı hararetli şekilde tartışıyorlardı. Çocuğu görünce, bir şey yokmuş gibi davrandılar. Fakat evin hizmetçisi Nurefşan, Doktor Ragıp konusunda konuştuklarını söyledi. Çocuk bunu Nüzhet'e sorduğunda Nüzhet bunu yalanladı. Çocuk gün geçtikçe üzülüyordu. Gittiği doktorlar ise bacağını kesilmesini uygun görüyorlardı. Paşa'ya gidip artık köşkten ayrılmak istediğini bahane olarak ise kendi mahallelerindeki pansumancıların daha iyi olduğunu söyledi. Paşa bu teklifi isteksizce kabul etti. Birkaç gün sonra çocuğun annesi köşkte kalmaya gelince çocuk, gidişini erteledi. Akşam yemeğe Ragıp ve annesi geldi. Gerçekten Nüzhet'le Ragıp meselesi ciddiye biniyordu. Ragıp, uzun sarı saçlı ve Slav burnuna sahip bir adamdı. Çocuk bu adamı görmeye dayanamıyordu. Son gittiği doktor ise 3-5 kez ameliyatla bacağının kurtulacağını söyledi. Bunun için bir kaç ay hastanede kalması gerekti, hasta çocuk dokuzuncu hariciye koğuşunda kalıyordu. Artık çocuğun psikolojisi bozulmuştu, bayılıyor ve Nüzhet'in adını sayıklıyordu. Nüzhet kim? diye sorulunca, bilmiyorum diyordu. Gerçekten hatırlayamıyordu, sinirleri oldukça gerilmişti."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/domates-sacli-kiz", "text": "Domates Saçlı Kız, yetiştirme yurdunda büyüyüp on yaşlarında annesine kavuşan bir kızın yaşamını konu alır. Yeni hayatına uyum sağlayamayan kız sonunda dedesi sayesinde kendisinin de ailesinin bir parçası olduğunu hisseder. Komik ve hüzünlü olayların bir arada bulunduğu kitap, eğlenceli resimlerin yanı sıra kötü örnek oluşturabilecek olay ve davranışlar da içerir. Kitap, geveze kargalar ve üç adamla başlar ve onlarla sona erer. Her bölümde kargaların konuşmaları yer alır. Kargaların konuşmaları en sonunda üç adamın, kargaların birbirleriyle geçinememelerine rağmen birbirlerinden ayrılmamalarının nedenini anlamalarını sağlar. Çürük Yumurta Kenti'nin en geveze canlıları Tiktak ve Tıktık adındaki kargalardır. Bu kargalar o kadar gevezedir ki kentteki insanların akıl sağlıklarını bile bozarlar. Bir gün yaşlı bir adam bu kargaların bu kadar çok ne konuştuklarını merak eder. Kargalardan birini takip edince de evlerden dergiler, gazeteler aşırarak konuşmak için malzeme topladıklarını görür. Yaşlı adam, eski bir gazeteci ve onun Kargalog arkadaşıyla kargaları gözlemlemeye devam eder. Kargalar o gün, bir çocuğun bir dergide yayımlanan yaşamöyküsünü okumaya karar verirler. Üç adam da kargaların konuşmalarını dikkatle dinleyerek not alırlar. Birinci Bölüm Güneş, yetiştirme yurdunda kalan bir kızdır. İp örmeyi çok sever, her yeri ve eşyayı örme ipleriyle süsler. O gün yetiştirme yurdunun kermesi vardır. Çocuklar kendi tezgahlarını hazırlar, yaptıkları ürünleri dizerler. Güneş de ip örerek yaptığı bilekliklerle doldurur tezgahını. Kermes başlayınca küçük bir kızla annesi gelirler. Güneş'in tezgahı dikkatlerini çeker. Güneş küçük kızı etkileyince isimli bir bileklik almaya karar verirler. İkinci Bölüm Küçük kız ile annesi bilekliği alıp giderler. Güneş'in bir haftadır sıkça gördüğü eteği güvercinli kadın gelir. İki bileklik alıp Sulak Anne'nin yanına gider. Sulak Anne Güneş'i çağırır. Eteği güvercinli kadın Güneş'e artık bir yuvası olacağını söyleyerek sarılır. Güneş tezgahına yaklaşan müşteri sayesinde yanlarından kaçar. Üçüncü Bölüm Bir süre sonra müdire hanım Güneş'i odasına çağırır. Eteği güvercinli kadın da müdire hanımın odasındadır. Müdire hanım Güneş'e, eteği güvercinli kadının onun annesi olduğunu söyler. Güneş evlatlık alınmak istemediğini söylese de boşunadır. Çünkü eteği güvercinli kadın yani Mine Hanım, Güneş'in gerçek annesidir. Müdire hanım Güneş'i, yarın yeni evine gideceği için bu akşam toparlanmasını söyleyerek bahçeye gönderir. Dördüncü Bölüm Güneş bahçeye çıkıp tezgahının başına oturur. Yeni hayatının nasıl olacağını düşünerek ağlamaya başlar. Arkadaşları durumu öğrenince başına toplanırlar. Onu, yeni hayatının çok daha güzel olacağına ikna etmeye çalışırlar. Arkadaşlarının desteği Güneş'i biraz rahatlatır ve odasına gidip uyur. Akşamüstü odaya gelenlerin sesleriyle uyanır. Bütün arkadaşları Güneş'e veda partisi için hazırlık yapar. Beşinci Bölüm Arkadaşları Güneş'e fotoğraf makinesi hediye ederler. Sulak Anne yaptığı pastayı getirir. Güneş'in yurttaki son gecesi geçirdiği en eğlenceli gece olur. Altıncı Bölüm Güneş ertesi gün toparlanır, onu almaya gelen annesiyle birlikte yeni evine gider. Yolda babasının gerçek babası olmadığını ve bir üvey abisinin olduğunu öğrenir. Yedinci Bölüm Yeni evinde ilk günü pek iyi geçmez. Kendini yalnız hissedince arkadaşlarını hatırlar. Gölgelerle oynar, annesiyle arasının nasıl daha iyi olabileceğini düşünür. Sekizinci Bölüm Annesi evde yalnız kalmaması için Güneş'i de iş yerine götürür. Gününün çoğu orada oyalanarak geçer. O akşam babası eve geç gelir. Dokuzuncu Bölüm Babasıyla annesi kavga edince Güneş, annesinin onu neden yurttan aldığını anlar. Kendini çok kötü hisseder. İş yerinde de patronu annesini azarladığı için artık evde kalmaya başlar. Onuncu Bölüm Güneş evde yalnız kalınca komşularının kızı Aysu onu dışarı çağırır. Böylece Güneş, mahalledeki çoğu kişiyle tanışır. Dilek de onlardan biridir. On Birinci Bölüm Dilek ve dedesi dereye balık tutmaya giderler. Güneş de onlarla vakit geçirir. Eve dönünce annesiyle konuşur ve annesinin sevgisini biraz da olsa hisseder. On İkinci Bölüm Bir gün komşuları toplanıp Güneş'i görmeye gelirler. Güneş'in her gün, annesi yokken sokağa çıktığını ve daha pek çok kötü şey söylerler. Güneş o gün yeniden yurda dönmek ister. On Üçüncü Bölüm Akşama yine annesiyle babası onun yüzünden kavga edince Güneş dayanamaz. Zaten onun eve gelişinden kendisi de dahil kimse mutlu değildir. Evin boş olduğu bir anı değerlendirip yurda döner. Ama orada kalmasına izin vermeyeceklerini bildiği için arkadaşlarıyla görüşüp Sulak Anne'nin evine gitmeye karar verir. On Dördüncü Bölüm"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/don-kisot", "text": "İspanya'nın bir köyünde elli yaşlarında, uzun ve ince yapılı Kesada adında bir köylü yaşamaktadır. Kesada, konağında gece gündüz demeden eski zaman şövalyelerini konu alan kitaplar okur. Okuduğu kitaplardan çok etkilenen Kesada şövalye olmaya karar verir ve kendine Don Kişot adını verir. Kılıç, kalkan ve at gibi şövalyeliğin olmazsa olmazlarını tamamlayan Don Kişot ertesi sabah hemen yola çıkar. Don Kişot atıyla doludizgin giderken bir hanla karşılaşır ve burayı kale zanneder. Kaleyi ele geçirmesi gerektiğini düşünür ve atını kaleye doğru sürer. Hancı durumu fark eder ve Don Kişotu karşılar. Hancı şakacı birisidir ve Don Kişotla alay edip, eğlenir. Don kişota şövalye olması için yanında çokça para, yara merhemi ve bir uşağının olması gerektiğini söyler. Don Kişotla alay eden hancı ona bir zırh giyme töreni hazırlar. Don Kişot artık kendini şövalye olarak görmektedir ve eksiklerini tamamlamak için köyüne döner. Köyde Sanço ismindeki bir köylüden onun seyisliğini yapmasını ister ve ona emeklerinin karşılığında bir ada hediye edeceğini söyler. Biraz saf olan Sanço bu teklifi hemen kabul eder. Don Kişot eksiklerini tamamlar ve Sançoyla birlikte köyden ayrılırlar. Yolda yel değirmenleriyle karşılaşırlar. Don Kişot onların dev olduğunu savunur ve savaşacağını söyler. Sanço her ne kadar onların sadece yel değirmeni olduğunu söylese de Don Kişot onları dev olarak görür ve saldırır. Yel değirmeninin kanadı Don Kişot'a ve atına çarpar. Sanço hemen efendisinin yanına koşar ve onu yerden kaldırır. Tekrar yola koyulan Sanço ve Don Kişot buldukları bir çayırda dinlenmeye karar verirler. Onlar yemeklerini yerken birkaç katırcı, onların atlarındaki yükleri çalmaya çalışır. Don Kişot hemen kılıcını çeker ve katırcıların üzerine yürür. Ancak onlarla savaşamaz ve ağır bir şekilde yaralanır. Buldukları ilk hana giren Don Kişot ve Sanço, hancı tarafından tedavi edilir. Kendini daha iyi hissettiğinde yola çıkmak için hazırlanan Don Kişot hancının para istemesi üzerine şövalyeler para vermez der ve hemen uzaklaşır. Ancak Sanço kaçamaz ve hancının arkadaşlarından ağır bir şekilde dayak yer. Hancının elinden kaçmayı başaran Don Kişot ve Sanço başka maceralara doğru yollarına devam eder. Don Kişot ve Sanço yolda giderken bir atın üzerinde prenses görürler ve Don Kişot Sançodan gidip onu selamlamasını ve Don Kişotun emrine amade olduğunu söylemesini ister. Sanço hızla düşesin yanına gider ve Don Kişotun söylediklerini aynen yerine getirir. Don Kişotun maceralarından bazıları kulağına gitmiş olan düşes gülmemek için kendini zor tutar ve biraz eğlenebileceğini düşünür. Kocası dük ve düşes hemen bu olayı bir fırsata dönüştürürler ve kendilerine eğlence çıkarırlar. Dük, Don Kişot gibi bir şövalyeyi şatosunda ağırlamaktan büyük gurur duyacağını söyler ve onları davet eder. Don Kişot, asillerin isteğini reddetmez ve misafir olmayı kabul eder. Sanço ve Don Kişot şatoda çok iyi ağırlanırlar, Dük ve Düşes her gün bir eğlence düzenler ve Don Kişotla eğlenirler. Dük Sanço'ya bir ada verir ve onu vali tayin eder. Ancak Sanço valiliğe katlanamaz ve köyüne geri dönmek ister. Dük ve Düşes, Don Kişota bir oyun daha oynar ve onun Sanson Caranso adında bir şövalyeyle düello yapmasını isterler. Düelloyu kazanan bir diğerinin isteğini yerine getirecektir. Sanson düelloyu kazanır ve Don Kişotun evine dönmesini ve kılıcını bırakmasını ister. Düelloyu kaybeden Don Kişot, Sanço'yu da alıp köylerine doğru yol alır. Don Kişot bu insanların kendisiyle alay edip eğlendiklerini anlar. Don Kişot konağına varınca şövalyeliğin kendisine göre olmadığını anlar ve her şeyden elini ayağını çeker. Hasta olup yatağa düşer. Sançonun tekrar maceralara atılma isteğini yerine getiremez ve elinde neyi varsa hepsini yakınlarına bırakır ve hayata veda eder. Don Kişot Kitap Özeti Bir zamanlar İspanya'nın eski Mança eyaletinde Senyör Kesada isimli bir toprak sahibi yaşarmış. Senyör Kesada'nın tüm ailesi kırkını aşmış bir kahya kadın, henüz yirmili yaşlarda bile olmayan bir kız yeğenmiş. Senyör Kesada artık emekli sayıldığı için çok fazla boş vakti bulunurdu. Bu boş vakitlerinde şövalye kitapları okur, onlara özenirdi. O kadar çok şövalye kitabı okumuştu ki kitaplarda yazan tüm şövalyelik kurallarına hakim sayılırdı. O kadar çok okudu ki bu şövalye kitaplarından bir zaman sonra artık kendisini devler ülkesinde Şövalyeler içerisinde olan bir ülkede yaşadığını sanmaya başladı. Tabii ilk yapacağı iş kendisini donatmak oldu. Tavan arasında bulduğu eski püskü bir zırh ve alt kısmı yok olmuş bir miğfer buldu. Günlerce zırhı tamir etmek, parlatmak için uğraştı. En sonunda bunu başardı da ancak miğfer için aynı şeyi söylemek mümkün değildi. Yarısı olmayan miğferi tamir etmek için karton kullandı. Günlerce çalıştı. Ancak küçük bir deneme yapması sonucunda günlerce çalıştığı miğfer parçalara ayrılmıştı. Bir sonraki denemesinde yine tamir etti ancak bu defa denemedi. Son olarak bir at bulmak kalmıştı. Ahırında bulunan bir deri bir kemik atına Rosinante adını taktı. Cılız hayvanı kendisi bir küheylan gibi görüyordu. Evet atını da hazırladığına göre şövalye olmaya hazırdı. İlk yolculuğuna koyuldu. Tam bir gün boyunca gezip dolaşmış ve çok yorulmuştu. Üstelik yolda kendisini görenler gülüyordu. Bu duruma kızsa da henüz bir şey yapmıyordu. Dinlenmek üzere bir hana geldi. Orada da yine kendisine gülen hanımları gördü. Tam atından inip cevaplarını verecekti ki hancı geldi. Hana girdikten sonra kendisine yemek getirilmesini söyledi. Ancak miğferinden dolayı yemek yiyemiyordu. Yine gülünç bir duruma düşmüştü. Sabah olunca handan çıkmak istedi. Ancak ahır da atının yanında birilerini görünce sinirlendi ve suçsuz bir adamın üstüne saldırarak cesaretini ispatladığını düşünüyordu. Sonunda bir düşmana rastlamıştı. Saldırdığı adamın ailesi gelmişti ki hancı hepsini durdurarak şövalye Don Kişot'un bir deli olduğunu söyledi. Ardından da Don Kişot'a Şövalyelik yeminini ettirdi. Ve giderken de seyissiz bir Şövalye olmayacağını da söyledi. Seyis fikri aklına yatmış olan Don Kişot memleketi Mança'ya dönerek kendisine seyis aramaya başladı. Bunu fırsat bulan yeğeni papaz ile kafa kafaya vererek onu akıllandırmak, evde tutmak için yapılabilecek şeyleri düşündüler. Ancak kısa süre kalan Don Kişot, kendisine seyis Olarak Sanço Panza'yı bulduktan sonra Mança'yı terk etti ve yeni maceralar peşine düştü. Sanço Panza'nın Don Kişot'un peşine takılma sebebi kendisine bir ada ve valilik vaat edilmesiydi. Bu vaadin gerçek olacağına inanan Sanço Panza bu macerayı kabul etmişti. Ancak yolculuk sırasında efendisi hiç suçu olmayan insanlara saldırıyor, olayın aslını anlayınca da büyücüler beni kandırıyor diye bir bahane üretiyordu. En olmadık ve ucuz şeylere çok fazla anlamlar yüklüyordu. Sanço Panza bu duruma bir türlü akıl erdiremiyor, efendisini uyarınca da sen anlamıyorsun diyip geçiştiriliyordu. Neyse ki Sanço Panza yalnızca alacağı adanın hayaliyle yaşıyor gerisiyle pek ilgilenmiyordu. Bir gün yolda karşılaştıkları bir kral ve kraliçe kendilerini şatolarında ağırlamak istediklerini Don Kişot'un şanını her yerde duyduklarını söyleyerek onları saraylarına davet ettiler. Ancak amaçları dalga geçmek birkaç gün de olsa eğlenmekti. Don Kişot'a çok özen gösterip Sanço Panza ya bir eyaletin valiliğine atadılar. Ardından da valilikte yalan bir savaş çıkarıp kendilerine eğlence çıkardılar. Bunların dalga olduğunu anlamasalar da bu maceranın kendilerini çok yorduğunu biliyorlardı. Bu şatodan çıktıktan sonra Don Kişot'un arkadaşlarından biri şövalye kılığında karşılarına çıktı ve düello teklif etti eğer Don Kişot kazanırsa sevdiği kızı dünyanın en güzel kızı olduğunu kabul edecekti ama eğer diğer şövalye kazanırsa Don Kişot 1 yıl boyunca evinden çıkmayacaktı. Düello'yu Don Kişot kaybetti ve eve dönmek zorunda kaldı. Bu mecburiyet herkesi oldukça memnun etti. Ancak acı bir gerçek vardı ki Don Kişot ömrünün son günlerini yaşıyordu. Ölmeden birkaç saat evvel aklı başına gelmiş yaptığı yanlışların farkına varmıştı. Vasiyetiyle birlikte kalan tüm malını yeğenine bırakarak hayata veda etti. DEĞERLENDİRME: Don Kişot aslında hayalini kurduğumuz, kitaplarda okuduğumuz her şeyin gerçek hayatta olmadığını anlatıyor. İlgi çekici bir konusu ve akıcı bir üslubu var. Okurken zevk aldığım hemencecik okuyup bitirdiğim bir eser oldu."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/donemecte", "text": "On yıldır Çınarlı'da hükümet doktorluğu yapmakta olan Şerif Bey savaş sonrası hızlı zenginleşmeye arkasını dönmüş, sorumluluk, ödev, görev, onur gibi erdemlere sıkı sıkıya bağlı bir hayat yaşamaktadır. Kasabanın yerlilerinden, ağabeyi olarak gördüğü Operatör Cevdet Bey bu zenginleşmeden payını bileğinin, bıçağının hakkıyla almışsa da tüm mal varlığını silip süpüren ikinci eşinin ölümüyle kendini içkiye ve kasabanın diğer aydınları gibi Şehir Kulübündeki bitmek bilmeyen poker partilerine vermesi nedeniyle sıfırı tüketmek üzeredir. Cevdet Beyin maddi sıkıntısını fırsat bilerek ona oyunlar için para sağlayan Eczacı Celal'in amacı ise operatörü zor durumda bırakarak kızı Handan'la evlenmektir. Şerif Bey üniversite yıllarından arkadaşı Celal'in kaldıkları pansiyon sahibinin kızı Rabia'yı hedeflerine ulaşmak amacıyla nasıl kullandığını bildiğinden bu evliliğe şiddetle karşıdır. Geçmişte ilişki yaşadığı ve halen aşık olduğu Handan'ın, babasının düştüğü batak yüzünden mutsuzluğa sürükleneceğini bilmesine rağmen yaklaşmakta olan tehlikeyi engellemek için elinden bir şey gelmemektedir. Üniversiteyi bitirip memleketine geri döndüğü bir haziran sabahı Handan, kendisiyle aynı trende olan, ilk memuriyetine atanmış, 25 yaşındaki Savcı Yardımcısı Orhan'dan görür görmez etkilenir. Karşılıklı yaşanan bu hisler Şerif Beyin gözünden kaçmaz. Kendisini sevdiği kadını korumak konusunda şövalyece bir tavra kaptırmış olan doktor, Orhan'ı tanıdıkça bu ilişkinin Handan'ı mutlu edemeyeceğini fark eder. İki gencin gün geçtikçe artan yakınlıkları Eczacı Celal'in harekete geçerek Cevdet Beye borçları karşılığında kızıyla evlenmek istediğini belirtmesiyle sekteye uğrar. Handan'ın Celal'le nişanlandığını Şerif'ten öğrenen Orhan, kızı bu düşünceden vazgeçirmek için görev yerini değiştirme talebinde bulunduğu yalanını ortaya sürer. Telaşa kapılan Handan, babasına Celal'le evlenmekten vazgeçtiğini söyler. Bunun üzerine Celal, Cevdet'ten borçlarını ödemesini ister. Elindeki, avucundaki her şeyi kaybetmiş olan Cevdet Beyin yıkılmışlığını gören Şerif, Fakir Halid'ten arkadaşını Celal'den kurtaracak parayı borç olarak alır ancak geç kalmış, Eczacı Celal arsenik içerek intihar etmiştir. Etrafından duyduklarını ölüm raporu için gittiği evde gördükleriyle birleştiren Şerif gerçeği kısa sürede çözer: Handan, Celal'le son kez konuşmak için eczaneye gitmiş, onu orada bulamayınca Kalfa Cezmi'nin dalgınlığından yararlanıp bir şişe arsenik çalmış, Celal'i evinde ziyaret edip içtiği rakıya ekleyerek ondan toptan kurtulmayı planlamıştır. Rakıdaki renk ve koku değişikliğinden durumu anlayan Celal ise yaşatacağı vicdan azabını düşünerek her şeye rağmen içkisini bir dikişte içmiştir. Geride bıraktığı mektupla her şeyi açıklamasına karşın bu sır Şerif, Orhan ve Handan arasında kalır. Şerif tüm bu olanlardan sonra Fakir Halid'in önerisiyle siyasete atılarak Ankara'ya yerleşir. Bir yıl sonra da Orhan ve Handan evlenir ancak bu evlilik daha ilk günden büyük kavgalara sahne olur. Nikahtan üç ay sonra Orhan'ın tayini başka bir şehre çıkar. Handan ise tüm huzursuzluğuyla Çınarlı'da kalır. Bir ay sonra da dayanamayarak kalan arseniği içip canına kıyar. Tarık Buğra bu eserinde Demokrat Partinin kurulmasıyla ülkenin içinde bulunduğu 1946-1948 yılları arasındaki dönemi aşk temasıyla harmanlayarak vermiştir. Kemal Tahir'in çok partili yaşama geçişin ikinci denemesi olan Serbest Cumhuriyet Fırkasının kurulduğu 1930 yıllarını anlattığı Yol Ayrımı'ndan farklı olarak söz konusu dönemi ...dönemeç yalnız kendisinin değil, bütünüyle Türkiye'nin, Türkiye insanlarının önünde idi...üstelik bir yol ayrımı söz konusu değildi: Yol mutlaka bu dönemeçten geçecekti cümleleriyle ifade etmiştir. Eser, 14 Mayıs -18 Eylül 1976 tarihleri arasında Tercüman gazetesinde tefrika edilmiş ve ilk baskısı 1980 yılında Ötüken Neşriyat tarafından yapılmıştır. 1988'de de Dönemeç adıyla Okan Uysaler'in yönetmenliğinde dört bölümlük dizi olarak TRT 1'de yayınlanmıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/donusum", "text": "Bazı insanlar hep yarınlarını bir gün önceden planlar. Ama kimse yarının bize neler getirebileceğini asla tahmin edemez. Tıpkı Gregor Samsa gibi... Uyandığında bir böcekti. Bu dönüşümü daha önce mi geçirdiğini yoksa uyandığı sabah mı geçirdiğini tam olarak anlayamadım? Çünkü aniden uyandığında geçirseydi, şaşkın olurdu. Önceden geçirseydi de sürekli olan bir üşü olmazdı. Ama vücudunu kontrol edememesinden dolayı yorumlayarak aniden bir sabah uyandığında bu dönüşüm gerçekleştiğini varsaysam; ailesi Gregor'un durumunu biliyor. Ve kurguda oturtamadığım yer burası. Gregor 5 trenine binip işte olması gerekirken saat 8 ide ve çalıştığı bir firmadan, denetleyici gelmişti. O zamanlarda birçok tembel çalışan olduğundan hastayım deyip bahane edenler çok oluyormuş ve bu yüzden de çalıştığı firmalardan kontrol etmeye geliyorlarmış. Gregor, beş yıllık çalıştığı bu sürede hiç hastalığını bahane etmemiş olsa da onu da kontrole gelmiştiler. Gregor'un odası da kilitli olduğundan kapı açılmıyordu ve gelen temsilci ise sinir krizi geçirmek üzereydi. Gregor neler olup bittiğini işitip anlayabiliyordu ama sesini karşısında kilere duyuramıyordu. Nitekim firma temsilcisi gittiğinde Gregor artık tamamen işsizdi ve ailesini O geçindirdiği için maddi sıkıntılar yavaştan başlayacaktı. Ailesi sanki Gregor'un bu halinden haberdar gibiymiş gibi ki haberdar olarak bahsediliyor- Gregor'a öğlen ve akşam yemekleri için odasına yemekler bırakıyorlardı. Ve bu işi kız kardeşi yapıyordu çünkü annesi Gregor'u gördüğü anda fenalık geçiriyordu. Ki kız kardeşi bile korkuyordu. Evdeki çalışanlarda Gregor'un halinden haberdarlardı ve onlarda korkuyorlardı. Hatta evin aşçısı istifa bile etmişti. Zaten ailesinin maddi geliri olmadığından da elbet yakın zamanda çıkarılmak zorunda kalacaktı. Bayan Samsa örgü örerek, kız kardeşi tezgahtarlık yaparak ve yıllardır hiç çalışmayan tembel babası da bir bankada görevli olarak çalışsalar da bir türlü maddi durumları düzelemedi. Hatta bu yüzden aile yadigarları olan mücevherleri bile satmak durumunda kaldılar. Gregor tüm gününü bir odada geçirdiği için kendine yeni bir uğraş olarak duvarlara tırmanmayı adet edinmişti. Ve kız kardeşi de Gregor'un daha rahat hareket edebilmesi için annesiyle beraber eşyaları dışarı taşırken, neredeyse bir an Gregor insan benliğini kaybettiğini düşünmüştü ve bir şekilde eşyaların taşınmasına engel olmuştu. Kız kardeşi artık ondan gerçekten hem tiksiniyor hem de korkuyordu ve Gregor bu yüzden birisi odaya gireceği sırada kendisini bir battaniyenin altına saklıyordu. Annesini çok özlemişti ve muhteşem keman çalan kız kardeşini konservatuvarda okutma isteyen Gregor, hayallerinden vaz geçmek zorunda kalmıştı. Ve bir gece oturma odasına gitmek isteyen Gregor, babasının gazabına uğrayarak elma bombardımana tutulmuştu. Çok fazla yara almasa da yine de hareket etmekte zorlanıyordu ve hayatı annesinin yakarışları ile bağışlanmıştı. Evde kalan diğer hizmetçiyi de işten çıkarmak zorunda kalmışlardı ve onun yerine gündelik ağır işler için eve bir kadın gidi geliyordu. Evdeki diğer odaları üç adama kiraya vermiştirler ve kendi evlerinde sığıntı gibi yaşamaya başlamışlardı. Ve bir gece yine keman çalan kız kardeşinin yanına gitmek isteyen Gregor, evin yeni misafirleri tarafından hor görülmüş ve misafirler Bay Samsa'ya hiçbir para vermeden evden gideceklerini söylemiştir. Bunun üzerine deliren Bay Samsa, Gregor ağır yaralar vermiş ve onu odasına postalamıştır. Kız kardeşi ise artık isyan ederek; abisi yüzünden hayatlarının mahvolduğunu duyunca Gregor ağır bir acı hissetmiştir. Ve ardından da son nefesini vermiştir. Gregor'un ölü böcek bedenini ise eve gelen gündelik kadın bulmuş ve Samsa ailesine söylemiştir. Samsa ailesi ise birkaç dua ederek bu evden tamamen taşınıp yeni bir hayat kurmayı tercih etmişlerdir. Ben açıkçası Gregor öldüğünde bir gözyaşı dökerler diye düşünmüştüm ama böyle bir şey olmadı. Gregor'un da böceğe dönüştükten sonra kendi düşünceleriyle kendisine dramatize bir ortam yaratmamıştı. Olacağı kişiyi reddetmemiş ve kabullenmişti. Her gün bir şeyler keşfetmek için çabalamıştı. Zaten bu hikaye de Franz Kafka'nın yazdığı romandan sıkılıp bir mola sürecinde yazdığı bir öyküdür. Gregor her ne kadar ir böceğe dönüşmüş olsa da sanki bir insandan bahsedilirmiş gibi anlatılıyordu. Ne kadar basit bir hikaye gibi dursa da aslında öyle değil. Her nasıl bazı kurgular gerek kötülerin veya ağıza alınmayacak kişilerin yaşam öykülerini anlatıyorsa bu kitapta başka bir canlının yaşam öyküsünü anlatıyor. Dönüşüm Konusu Franz Kafka'dan Dönüşüm üzerine.... Modern dünya edebiyatının en önemli yazarlarından Frans Kafka 1883 Prag doğumludur. Yahudi bir yazar olmasından kaynaklı olarak Nazi döneminde yasaklanan yazarların başında gelir. Eserlerinde ağırlıklı olarak otobiyografik öğelere rastlanır. Yakın arkadaşı Max Brod'dan ölümünden sonra eserlerini yakmasını istemiştir. Ama Max bu isteğini yerine getirmez ve dünya edebiyatında önemli yeri olan eserleri günümüze kadar gelebilmiştir. Kafka'nın en önemli eseri sayılan Dönüşüm yer yer kendi hayatından da anekdotlar içermektedir. İlk olarak 1915 yayınlanmış ve büyük bir ses getirmiştir. Gregor Samsa'nın bir sabah işe gitmek üzere kalkacağı bir sırada kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak uyanmasıyla başlar öykü. Kitap önceleri 'Değişim' adıyla yayınlanmıştı. Fakat çevirmen Ahmet Cemal, \"Gregor Samsa'nın bir sabah kendini yatağında bir böcek olarak bulması, salt bir değişim değil fakat 'başkalaşımdır'. O, insanlığını koruyarak bazı değişiklikler geçirmiştir; artık farklı bir canlı türü olmuştur.\" diyerek açıklar. Kapıyı kilitleyerek uyumayı alışkanlık haline getiren Gregor, annesinin, babasının, kız kardeşinin ısrarlarına dayanamaz ve zorlukla kapıyı açar. Bütün aile oğullarının yeni halini görünce şok geçirir. O sırada işe gelmeme sebebini öğrenmek isteyen patronu da gelmiştir. Artık bu şekilde Gregor'un çalışmayacağı anlaşılmıştır. Böylece Gregor odasından hiç çıkmadan böcek olarak yaşamaya başlar. Ailenin oğullarının çalışmasına çok ihtiyaçları vardır aslında. Çünkü babanın oğlunun patronuna yüklü bir borcu vardır. Evde çalışan birinin eksilmesiyle aile büyük bir maddiyatsızlık yaşamaya başlarlar. Yaşlı baba tekrar çalışmaya başlamak zorunda kalır. Ailenin diğer bir üyesi küçük kız kardeş Grete'dir. Dönüşümün başlarında Gregor'un bakıcılığını üstlenir. Fakat ilerleyen zamanlarda sıkılır ve bilerek odayı temizlememeye ve pis yemekler bırakmaya başlar. Aslında bir hayali vardır. Keman çalmayı çok sever. Bu yeteneğini daha da ilerletip konservatuara gitmeyi amaçlamaktadır. Fakat ailenin maddi imkansızlığı bu hayalini ertelemeyi zorunda bırakır. Bu arada annesi hiçbir şekilde oğlunu görmek istemez ve babasından da bir kaç kere dayak yer. Aile maddi imkansızlıklara dayanamaz hale gelir ve eve birbirinden huysuz sakallı üç erkek kiracı alırlar. Adamların hiçbir şekilde pisliğe tahammülleri yoktur. Bir gün kızları Grete keman çalar ve adamlar yanlarında çalmasını isterler. Fakat beğenmezler. Odasında hapis bulunan Gregor bunu fark eder ve kız kardeşini korumak, odasına almak için yemek salonuna girer. Bu kadar büyük bir böceği görmeye dayanamayan kiracılar aileyi dava etmekle tehdit ederler. Aile meclisi toplanır ve Gregor'un artık insan olmadığını eski haliyle hiçbir alakasının bulunmadığını öne sürerek evden atmaya karar verirler. O arada hizmetçi Gregor'un hareketsiz kaldığını fark ederek aileye müjdeyi verir. \"Bakın bakın gebermiş! Orada yatıyor işte, kuyruğu tamamen titretmiş!\" diyerek ev ahalisini uyarır. Bay Samsa adamların tavrına dayanamaz ve onları kovar. Kitabın sonunda ise ailenin üç üyesi anne, baba, kızları aylardan beri ilk kez evden birlikte çıkarlar ve tramvaya binip kent dışına gezmeye çıkarlar. Artık yeni bir hayata başlamaya karar verirler."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/dorian-grayin-portresi", "text": "İngiliz Edebiyatı'nın önemli yazarlarından Oscar Wilde'nin roman niteliğindeki tek kitabı Dorian Gray'in Portresi'dir. Burada geçen üç karakter hakkında önsözünde bilgiler vermiştir. Kendisini Basil Hallward olarak gördüğünü; Lord Henry'nin ise çevresindeki insanların onu gördüğü şekli olduğunu belirtmiştir. Bir dönemin kült eseri haline gelmiş Dorian Gray'in Portresi romanın konusu ise şöyle; Basil Hallward ve Lord Henry çok yakın iki dosttular. Basil ressamlık yapıyordu. Henry ise soylu bir aileden geliyordu. İkisi çok farklı karakterdelerdi ve dolayısıyla düşünceleri oldukça zıttı. Henry dış güzelliğe çok önem veren, kişinin içinden geleni yapması gerektiğini savunan bir karakterdi. Basil ise içe dönük, dış değil iç güzelliği ön plana alan bir karakterdi. Bir gün Basil Dorian Gray adında genç bir çocukla tanıştı. Bu genç adam oldukça yakışıklıydı. İnsanların arasından kolayca ayrılan ve tanıştığı herkesi etkisi altında bırakan bir kişiliğe sahipti. Basil de onu gördüğü gibi ondan etkilenmişti. Hatta ona taparcasına bakıyordu. Bu nedenle onun resmini yapmaya karar verdi. Böylece her gün Dorian, Basil'in evine gelerek resminin yapılmasını bekliyordu. Bu buluşmaların birinde Lord Henry de vardı. Tanıştıkları andan itibaren Dorian'ın etkisinde kalmıştı ve onunla sohbet etmekten çok keyif alıyordu. İşte böylece Henry ve Dorian arasındaki büyük dostluk başlamış oldu. Lord Henry, Dorian'a öğütler veriyordu. Onun çok güzel bir yüzü olduğunu söylüyor fakat ileride yaşlanınca bu güzelliğinden geriye bir şey kalmayacağını ve silik biri olacağını dile getiriyordu. Bu konuşmalar Dorian'ı uzun düşüncelere sevk ediyordu. Basil Hallward portreyi bitirdiğinde hepsi oldukça şaşırmışlardı. Dorian'ın çok başka bir büyüsü vardı. Yüzü çok gençti, çok güzeldi. Portreyi alan Dorian onu evinin en güzel yerine yerleştirdi. Ayrıca Henry'nin verdiği bir kitabı da okumaya başladı. Bu kitapta insanın işleyeceği günahların onu özgür yapacağını,içimizden geldiği gibi davranmazsak hayatın bir anlamı olmayacağını yazıyordu. Dorian tüm bu düşünceler sonucunda bambaşka bir insan oldu. Kendi güzelliğinin farkında ve oldukça bencil biri haline geldi. Fakat dostu Henry'nin onun için söyledikleri aklından çıkmıyordu. Henry şöyle demişti.\" Bu tablodaki Dorian hep böyle kalacak. Senin yüzün buruş buruş olsa bile o hep genç kalacak.\" O gün orada Dorian dua etmeye başladı. Tek istediği ruhunun bütün yaşlanmalarının bu portrede gerçekleşmesi fakat kendisine hiçbir şey olmaması. Duası ne yazık ki kabul olmuştu. Dorian Sibly Vane adında bir kızla tanıştı. Aşık oldular ve hatta evlenmeye karar verdiler. Nişanlanacakları akşam Dorian kızın oyununa gitti. Fakat kız sahnede oldukça yeteneksiz bir oyuncu gibi davrandı. Bunu gören Dorian kızdan soğumaya başladı. Bu konuyu tiyatro çıkışında konuştular ve Dorian kızı terk etti. Fakat kız bu acıya dayanamayarak intihar etti. Arkasında ise Dorian'dan intikam almayı bekleyen bir James Vane bıraktı. Kızın ölümünün ardında Dorian kendisini çok başka işlere verdi. Bazen eski antikaları toplayan, bazen modaya önem veren, kitapların ilk baskılarını toplayan, koku mesleğine merak salan biri oldu. İnsanları öyle etkiliyordu ki bir gün giydiği bir kılık yarın moda oluyordu. Fakat Dorian bunların hepsinden sıkıldı. Zaman geçtikçe portredeki adam yaşlanıyor fakat Dorian aynı kalıyordu. Tüm İngiltere onu sevmez olmuştu. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra bir akşam Dorian'ın evine Basil geldi. Ona şehirde onun hakkında konuşulan tüm kötü dedikoduları ve diğer her şeyi anlattı. Bunun üstüne Dorian portreyi ressama göstermek istedi. Basil gördüklerine inanamadı ama Dorian daha önce davranarak ressamı öldürdü. Ayrıca kanıtları yok etmek için Alan adlı arkadaşına cesedi ortadan kaldırttı. Olaylardan uzaklaşmak için küçük bir köye geldi. Burada hiç karşılaşmaması gereken biriyle karşılaştı: Onu her yerde arayan James Vane. İntihar eden Sibly Vane'in abisi James kardeşinin ölmesindeki tüm sorumluyu Dorian olarak görüyordu.Onu gördüğü anda kovalayış başladı fakat adam talihsizce bir av tüfeğinden çıkan kurşun sonucu öldü. İşte bu durum Dorian'ın değişmesi için bir işaret oldu. Yaşamının sonlarına doğru ise Dorian kendini iyiliğe verdi. Tüm yaptığı kötülüklerden kaçmak ve ölüm korkusundan uzaklaşmak için portrenin olduğu odaya geldi. Elindeki bıçağı önce portreye sonra kendi kalbine sapladı. Uşaklar içeri girdiğinde önce duvardaki portrede çok genç, güzel yüzlü Dorian'ı yerde ise çirkin yüzlü, buruşuk ve kırışıklıklarla dolu yaşlı Dorian'ı gördüler. Dorian Gray'in Portresi Kitap Özeti Dorian Gray, yüksek sınıftan ve oldukça yakışıklı bir gençtir. Kusursuz ve büyüleyici görünümü herkesi etkisi altına almaktadır. Dorian Gray'in güzelliğinden etkilenen kişilerden birisi de Basil Hallward adında bir ressamdır. Ressam, Dorian'ın görünüşünden o kadar çok etkilenir ki Dorian'ı hep yakınında tutmak ister. Dorian'dan ilham kaynağım olarak bahseder. Hatta Dorian'ın gerçeğe oldukça yakın bir portresini yapmıştır. Basil'in Dorian'ı yanından ayırmadığı günlerden birinde Dorian, Basil'in yakın arkadaşı olan Lord Henry ile tanışır. Lord Henry, hedonizmi belirlemiş ve yaşamını yalnızca güzelliğin, gençliğin, zevkin ve sefanın üzerine kurmuştur. Geri kalan tüm şeylerin aldatmaca olduğuna inanır. Lord Henry, Dorian'a; gençliğin sahip olunan en kıymetli şey olduğunu, bir gün buruş buruş olduğunda gülemeyeceğini, güzelliğin mucizelerin en büyüğü olduğunu fakat zamanın Dorian'ın güzelliğiyle savaştığını, bir gün güzelliğini kaybedeceğini ve çok acı çekeceğini söylemiştir. Dorian, Lord Henry'nin sözlerinden o kadar etkilenmiştir ki eve gittiğinde kusursuz güzellikteki portresinin karşısına geçip dua etmiştir. Kendisi gençliğinden hiç ödün vermeden zamana meydan okumayı yıllar geçse de aynı güzellikte kalmayı zamanın tüm etkilerinin kendisini bekleyen tüm çirkinliklerin yalnızca portreye musallat olmasını dilemiştir. Dorian'ın dileği kabul olur. Artık zamanın ve insanın içindeki çirkin, kötü duyguların etki edebileceği tek şey Dorian Gray'in portresidir. Dorian başına geleceklerden habersiz gençliğin ateşinde Sibly Vane adında bir genç kıza aşık olur. Genç kız da Dorian'a tarifsiz bir aşkla bağlıdır. Sibly, kariyerinin başında olan bir tiyatro oyuncusudur. Genç yaşına rağmen de sahnede kendisini izleyenleri etkisi altına alabilmektedir. Dorian, dostları Basil ve Lord Henry'i genç kızı izlemeleri için tiyatroya götürür. Genç kız içindeki aşkın etkisiyle oynadığı rolün hakkını veremez ve hatta rezalet bir oyun sergiler. Dostlarına rezil olan Dorian genç kıza çok öfkelenir ve onu kuliste terk edip tiyatro binasından ayrılır. Lord Henry'nin de etkisiyle genç kızı terk eden Dorian uyandığında yine Lord Henry'i görür. Lord Henry'nin kötü bir haberi vardır: Sibly Vane kendini öldürmüştür. Dorian üzülmek bir yana genç kıza öfkelenmiştir. Kendisini zan altında bıraktığı ve zayıflığı yüzünden zavallı kızı hatırlamak bile istememiştir. Dorian tüm bunlar olup biterken tabloda bir değişiklik ezmiştir. Tablo çirkinleşmiş ve portrenin bakışında adeta bir şeytanlık mevcuttur. Dorian ilk başta aklını kaçırdığını düşünse de dileği kabul olduğu için kendini şanslı saymıştır. Tabloyu saklaması gerektiğini düşünüp dedesinin onu adeta hapsettiği o kasvetli odaya üzerine bir örtü ile tabloyu taşıtmıştır. Basil, üzgün olmasını beklediği Dorian'ı ziyaret ettiğinde ilk tanıdığında masun ve iyi yürekli olan bu çocuğun dönüştüğü kişiye çok şaşırmıştır. Dorian, Sibly'den en ufak bir üzüntü bile duymadan sanki tüm bunlar iki gün öncesinde olmuş gibi değil de yıllar öncesinde gerçekleşmiş gibi bahsetmektedir. Karşısındaki kişiyi tanımakta zorlanan Basil dostunun geldiği hale çok üzülmüştür. O günden sonra Dorian zevk ve sefanın peşinde kötülük dolu bir yaşam sürmüştür. 40'lı yaşlara gelmesine rağmen yüzünde hiçbir yaşlılık belirtisi yoktur ama portre öyle korkunç bir hal almıştır ki tıpkı Dorian'ın kalbinin vicdanının çirkinliği gibi bakılamaz bir hale gelmiştir. Basil, Dorian'ı ziyaret ettiği bir gece Dorian daha fazla dayanamamıştır. Hem bu sırrın yükü hem de her şeyin başlamasının nedeni olarak gördüğü portrenin ressamı olan Basil'a duyduğu öfke portreyi Basil'a göstermesine neden olmuştur. Basil, gördüğü karşısında dehşete düşmüş ve Dorian'a tanrının kendisini affetmesi için beraber yakarıp dua etmeyi teklif etmiştir. Dorian, içinde öyle bir öfke duymuştur ki Basil'ın boynuna bıçağı saplamıştır. Basil orada can vermiştir. Dorian arkasında hiç iz bırakmadan her şeyi ayarlamıştır. Tehditleri yoluyla da kimyager bir arkadaşına cesedi ortadan kaldırtmıştır. Daha sonra zavallı adam canına kıymıştır. Tüm bunlar olurken portre daha da çirkinleşmekte ve cinayetten sonra portrede kırmızı bir leke belirmektedir. Dorian yaşamına devam ederken peşinde Sibly'nin erkek kardeşi vardır. Kardeşinin intikamını almaya yemin etmiş bu adamın elinden genç yüzü sayesinde kurtulur fakat adama Dorian'ın şeytana ruhunu satarak genç kaldığı söylenir. Dorian, her an çok tedirgindir. Av merasimine katıldığı bir gün tavşana ateş edildiği sırada bir adam vurulur; adam, Dorian'ın peşindeki Siybl'nin kardeşidir. Dorian hayatın ona özgürlüğünü yeniden bağışladığını düşünür ve iyi bir insan olmaya karar verir. Kaçmaya karar verdikleri henüz çocuk yaştaki kızın peşini bırakır. Lord Henry ise bunun iyilikle alakalı olmadığını yalnızca Dorian'ın kibriyle alakalı olduğunu söyler. Dorian ise iyilik yaptığını düşünür ve eve gittiğinde portrenin karşısına geçer fakat portrede düzelmek şöyle dursun kırmızı lekenin daha da büyüdüğünü görür. Bıçağı alır ve kalbine saplar. Hizmetçiler odaya girdiğinde Dorian'ın kusursuz portresiyle karşılaşır. Yerde ise yaşlı korkunç görünümlü bir adam yatmaktadır. Kitap, üzerimde oldukça etki bırakan hem psikolojik öğeleriyle hem de edebi değeriyle büyüleyici ir özelliğe sahiptir. Oscar Wilde ile kitap üzerine sohbet etme şansına sahip olmayı çok isterdim çünkü dünyevi zevk ve durumlar karşısında insan olma halini bu kadar keskin kavramış birisiyle sohbet etme fikri beni müthiş heyecanlandırıyor. Kitabın üç ana karakteri olan Basil, Lord Henry ve Dorian Gray bana Freud'un id, ego ve süperego üçlemesini hatırlatıyor. Basil, etik ve ahlaki davranışlarıyla süperegoyu; Lord Henry, haz odaklı olması ve insanın ilkel yanını temsil etmesi ile idi, Dorian Gray ise ikisi arasında denge kurmaya çalışması ile egoyu anımsatmaktadır. Dorian bazen bizlerin de içine düştüğü durumlar gibi haz odaklı davranmayı seçmiştir. Bizlerden farklı olarak; Dorian, tüm çirkinlikleri ve kötülükleri içinde ve bedeninde değil bir portresinin üzerinde taşımaktadır. Yaptığı kötülüklerin vicdani yükü Dorian'ı yıpratmak yerine duvarda asılı duran bir portreyi yıpratmaktadır. Vicdan ve bedendeki bozulmalar olmadan insanın sonsuz yaşam ve gençlik isteğinin gerçekleştiği durumlarda dünyanın nasıl bir yer olacağı Dorian Gray'in mikrocosmosunda bizlere gösterilmiştir. Her açıdan başarılı, akıcı ve etkileyici bir eser olduğunu söylemek mümkündür. Oscar Wilde, 1854 yılında İrlanda'da doğmuştur. Sanatçı; tiyatro, şiir, hikaye gibi çok çeşitli türlerde eser vermiştir. Eserlerinden bazıları ise şunlardır: Dorian Gray'in Portresi, Mutlu Prens, Dünyanın Tek Gerçek Hayaleti, Hayat Ciddiye Alınamayacak Kadar Önemlidir. Bu paylaşımda da, yazarın en ünlü eserlerinden biri olan Dorian Gray'in Portresini özetleyeceğiz. Dorian Gray, saf bir güzelliğe sahip olan ve herkes tarafından çok yakışıklı biri olarak görülen genç bir delikanlıdır. Basil Hallward ise, Dorian Gray'i gördüğünde onun güzelliğine hayran kalan ve bu gence yürekten bağlanan bir ressamdır. İlk zamanlar Dorian Gray'in resmini gizli gizli çizse de ilerleyen zamanlarda onunla tanışıp resmini çizmesi için onunla anlaşmıştır. Bu yüzden Dorian Gray, resmini çizmesi için sık sık Basil Hallward'ın evine gidip gelmeye başlamıştır ve Basil, bu genci gerçekten çok sevmektedir. Yine bir gün Basil Hallward, Dorian Gray'in resmini çizerken arkadaşı Lord Henry Wotton evine gelmiştir. Lord Henry, Basil Hallward'a kıyasla daha içten pazarlıklı ve daha fazla kötü huylara sahip olan bir adamdır. Basil'i ziyarete geldiğinde Dorian Gray ile de tanışma fırsatı bulmuş ve bundan çok mutlu olmuştur. Günler geçtikçe Dorian Gray ile Lord Henry sık sık buluşmaya başlamış, çeşitli yemeklere gidip birçok partiye katılmışlardır ve Dorian Gray artık Basil'den daha çok Lord Henry ile vakit geçirmeye başlamıştır. Basil bu çok sevdiği delikanlıyı her zamankinden daha kısıtlı görebildiği için kendi içinde üzülmektedir ama ara sıra Dorian'a sitem etmekten başka elinden bir şey gelmemektedir. Dorian Gray'in Lord Henry ile sıkı fıkı olduğu dönemde, basil zor da olsa delikanlının portresini bitirmiştir. Ortaya muhteşem bir çalışma çıkmış ve Basil bu eserini en değerli tablosu olarak ilan etmiştir. Sırf bu yüzden, Lord Henry'nin bu tabloyu Dorian'a hediye etmesi gerektiği ikazlarına rağmen tabloyu vermek istememektedir. Basil, yoğun ısrarlar karşısında tabloyu Dorian'a vermeyi kabul etmiştir. Tabloyu Dorian da çok beğenmiştir. Hatta Keşke ben hiç yaşlanmasam da, yıllar sadece bu tablomda değişikliğe neden olsa diye iç geçirmiştir. Ve gariptir ki Dorian Gray'in bu dileği gerçekleşmiş, her üzüldüğünde ve yıprandığında kendi yüzünde değil de tabloda değişiklikler olmuştur. Bunu anlaması ise zaman almıştır ve ancak şöyle anlayabilmiştir: Dorian sık sık tiyatroya gitmektedir ve bir gün genç bir oyuncuya gönlünü kaptırmıştır. Uzun bir süre varlığını ve sevgisini belli etmeden tiyatroya gidip kızı izlemeye devam etmiştir. Bir gece ise kızın kulisine gidip ona olan aşkını ilan etmiş ve kızın da ona karşı boş olmadığını öğrenince nişanlanmışlardır. Bu süreç içerisinde ne Basil'e ne de Lord Henry'e zaman ayıran Dorian, nişanlandığını büyük bir heyecanla bu ikisine açmıştır. Kızı izlemek için ise bir gece hep birlikte tiyatroya gitmişlerdir. Fakat o gece kız çok kötü bir performans ortaya koymuştur. Lord Henry de Dorian'ın üzerine gelerek kızı hiç beğenmediğini söylemiştir. Lord Henry'nin düşüncelerine büyük saygı ve önem gösteren Dorian, kızın kulisine gidip ondan nefret ettiğini ve ayrıldığını söylemiştir. Ertesi gün ise Lord Henry'den kızın intihar haberini almıştır. Bir müddet kendini suçlu hissetmiş ve katil sanılmaktan korkmuştur. İşte tam da bugün Basil'in çizdiği kendi portresine baktığında dileğinin kabul olduğunu ve tüm sıkıntılı zamanlarının tabloya etki ettiğini fark etmiştir. Yine o gün, kızın ölüm haberini alan Basil taziyelerini bildirmek için Dorian'ın evine gelir ve gelmişken de kendine ait bir resim sergisi olacağını, eserlerinin en kıymetlisi olan Dorian Gray'in portresinin de bu sergide yer almasını istediğini söylemiştir. Fakat Dorian, portredeki sırrın diğer insanlar tarafından öğrenileceğinden korkarak şiddetle teklifi reddetmiş ve Basil'in portreyi görme isteklerine de karşı çıkmıştır. Basil gittiğinde ise resmi, evin hiç kullanılmayan en üst kattaki bir odasına taşıtmıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/dostlar-beni-hatirlasin", "text": "Kuşkusuz her şair gibi Aşık Veysel de hayatı, sanatı, şiirlerinin içeriği, halk şiirine getirdiği yenilikler... gibi çeşitli bakımlardan incelenmeye ve değerlendirilmeye elverişli bir sanatkardır. Dostlar Beni Hatırlasın, Onun hayatını, sanatını yakından tanımamıza yardımcı olacak çeşitli kaynaklardan derlenmiş Halk Şiirimizin büyük ustası Aşık Veysel'e dair her şeyi bulacağımız bir eserdir. Uzağı gören bir insandır O! Yedi yaşında Sivas'ta salgın olan çiçek hastalığına yakalanarak sağ gözünü kaybetmiştir. Bir müddet sonra da sol gözüne perde iner. Babası sol gözündeki perdeyi aldırmak için Yozgat'a doktora götürmeye karar verir. Ancak bir gün inek sağan annesini izlerken arka tarafından babası gelir ve ''Veysel,'' diye seslenir. Arkaya dönmesiyle babasının koltuğunun altındaki ucu sivri bir değnek sol gözüne saplanır ve artık o gözünü de tamamen kaybeder büyük ozan. Genç yaşımda felek vurdu başıma/ Aldırdım elimden iki gözümü Yeni değmiş idim yedi yaşıma/ Kayıb ettim baharımı yazımı Şiirle uğraşmayı hep sevmiştir. Köylerine gelen halk ozanlarını büyük ilgiyle dinler, onlara hep yakınlık duyardı. Derdini unutsun diye babası ona sazını almıştır ve babasının yakın arkadaşından saz dersleri almaya başlamıştır. Evlenme çağına geldiğinde ailesi aynı köyden olan Esma adında bir kızla evlendirirler. İki çocuğu olur ama birini on günlükken kaybeder. Eşi Esma evden kaçar. Bunlar yetmezmiş gibi ana ve babasını da kaybeder. Felaket durmak bilmez Veysel'in hayatında; ilk çocuğu da bir süre sonra vefat eder. Kaderle sınanırken, içine kapanır, kimseyle konuşmaz. Tek dostu sazıdır. Sazıyla dertleşir, konuşur, ağlar... Bu durumu akrabalarını ve arkadaşlarını çok üzer. Yeniden evlendirmeye karar verirler. Yeni karısından yedi çocuğu olur. Bunlardan birini yine kaybeder ama iki oğlu, dört kızıyla yaşar... Bilinmez bir nedenle kendi türkülerinden değil de başka aşıkların türkülerini çalar söyler. Ta ki ünlü şair Ahmet Kutsi Tecer ile tanışana kadar. Aşık Veysel, çok az halk şairinde görülen bir milliyet duygusu ile yazar şiirlerini. Çünkü Türklük, onun için iftihar kaynağıdır. Aynı zamanda doğaya aşık bir ozandır. Gözlerinin görmemesi, istediği bazı şeylerden yoksun kalmasının sonucu, üstün bir hayal gücüne sahip olur. Okumayı çok istemesine rağmen, gözleri görmediği için hiçbir okula gidememiştir. Onun şiirlerine baktığımızda, eğitimi, okumayı, ilimi övdüğünü; cahilliği, bilgisizliği, kendini geliştirmemeyi yerdiğini görürüz. Birlik ve beraberlik içinde yaşamayı överken aynı zamanda kavgayı bırakıp hep birlikte gelişmeye, ilerlemeye çağıran aşık şöyle der: Herkes ilim deryasında yüzüyor / Çıkmış ayın çevresinde geziyor Yazık bize yollarımız uzuyor / Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız. Veysel'in pek çok şiirinde; vatan, tabiat, birlik, çalışma, yardımlaşma konuları yer alır.En önemli noktanın vatana bağlılık ve idealistlik olduğu görülür. Bütün bu özellikler onu vatan şairi yapmıştır. Nasihat ağırlıklı şiirle de yer veren şair, şiirlerinde hep doğruyu, iyiyi ve güzeli nasihat eder. Gönül sana nasihatım / Çağrılmazsan varma gönül Seni sevmezse bir güzel / Bağlanıp da durma gönül Olmayasın karaktersiz / Çok konuşan yerli yersiz Adın doğru kendin hırsız / Karanlıkta dolaşırsın Türklüğü yücelttiği çok sayıda şiiri vardır: İftihar ettiğim en büyük muradım / Türk oğluyum temiz Türk'tür ecdadım Ben bir Türk oğluyum Veysel' dir adım / Korkmaz yılmaz ulu Türk' tür ecdadım. Birçok şiirinde; farklı pek çok yerin tarihi ve turistik özelliklerinden, coğrafi güzellik ve zenginliklerinden bahseder. Yine Atatürk, İnönü, Mevlana, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Hz. Muhammed... gibi önemli şahsiyetlere de yer vermiştir. Bir şairin eseri, o şairin kimlik ve kişiliğini; duygu, düşünce ve inanç dünyasını elbette ki yansıtır. Veysel samimi bir Müslüman; insanı, tabiatı, kainatı, vatanı anlatan içli bir halk şairi olmuştur. Hiç bir zaman ayrımcılığa düşmemiştir. ''İnsanlık Davası,'' şiirinde bunu yansıtır. Şu alemi yaratan bir / Odur külli şeye kadir Alevi Sünnilik nedir / Menfaattir varvarası... Senlik benlik davasında olup, mezhep, meşrep, görüş, dil, ırk, sen ben gibi ayrıcalıkları doğuranların bu tutum ve davranışlarının ilahi ahlaka, insan fıtratına ve insanlığın sevgi anlayışına sığmadığı, sığamayacağı hakikatini vurgular. İlk şiirini Cumhuriyetin onuncu yılı için yapılan şiir yarışmasında Atatürk adına yazdığı destanı sunmuş ve büyük ilgi görmüştür. Köy enstitülerinde 1941 ve 1946 yıllarına kadar saz öğretmenliği yapmıştır. Birçok eseri eğitsel ve öğretisel unsurlarına yönelik, içeriği açısından analiz edilmiştir. Çok sayıda yöresel kelime ve deyimleri de değerlendirilmeye çalışılmıştır. İş hayatında, ticarette, insan ilişkilerinde yani yaşamın bütün alanlarında ahlak ve dürüstlüğün önemini de ''İşte Hile Sözde Yalan Olmasa,'' şiiri ile vurgulamıştır. Herhangi bir şiirine baktığımızda mutlaka öğretici bir yanı olduğunu görmemiz mümkündür. Daha çok kendi halini anlatır gibi görünse de, insanlığı anlatmış ve insanoğlunun nasıl olması gerektiğini, işlediği konularla ve verdiği mesajlarla dile getirmiştir. ''Ben sazımı halka göre akort ediyor ve ilhamımı Hakk' tan alıyorum. Sizde böyle hareket ederseniz, sazınız akortlu demektir,'' diyerek öğüt veren Aşık Veysel 21 Mart 1973 günü vefat etmiştir ve son şiiri şu dizelerdir: Selam saygı hepinize Gelmez yola gidiyorum Ne şehre ne de köye Gelmez yola gidiyorum..."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/dracula", "text": "Avukat katibi Jonathan Harker, patronu Peter Hawkins'in rahatsızlığı nedeniyle onun yerine Kont Dracula'nın Londra'da satın aldığı mülklerin satış işlemlerini tamamlamak için Transilvanya'ya gider. Giderken nişanlısı Wilhelmina Murray'ı Whitby'daki arkadaşı Lucy Westenra'nın yanında bırakmıştır. Uzun bir yolculuktan sonra Karpat Dağlarına ulaşan Harker'ı yerel halk özellikle de 5 Mayıs Aziz George Gününde Kontun şatosuna gitmemesi konusunda uyarır. Genç katibin kararlılığı üzerine yaşlı bir kadın ona boynundaki haçı verir. Borgo Geçidinden şatoya kadar garip bir yolculuk geçiren Jonathan'ı şatoda uzun boylu, yaşlı, gür, beyaz bıyıklı, simsiyah giyinmiş olan Kont Dracula karşılar ve geç bir saat olması nedeniyle hizmetkarlarının evde olmadığını, konuğunun rahatını bizzat kendisinin sağlayacağını söyler. Kontun nazik tavırlarına karşın Harker, onun hiç yemek yememesi, aynada yansımasının olmaması, şatodaki tüm kapıların kilitli ve sürgülü olması, şatoda başka hiç kimseye rastlamaması gibi nedenlerle durumdan şüphelenir ve orada tutsak olduğunu anlar. Bu düşüncesini Konttan saklamaya çalışarak onun hakkında olabildiğince çok şey öğrenmeye çalışır. Kontun ataları Sekellere, ejder soyundan anlamına gelen Dracula'ya, III. Vlad Tepeş'e dayanmaktadır ve Kont bundan büyük bir gurur duymaktadır. Dracula, Harker'e şatoda bir ay süresince kalmasını nazik ama net bir ifadeyle belirtir. Ayrıca posta servisinin güvenilmezliğini bahane ederek dostlarına, sırasıyla 12 Haziran tarihli işinin neredeyse bitmek üzere olduğu, 19 Haziran tarihli birkaç gün sonra yola çıkacağı ve 29 Haziran tarihli şatodan ayrılıp Bistrata'ya vardığı bilgilerini içeren üç mektup yazıp hazırlamasını rica eder. Harker bu sayede kalan ömrünü öğrenir ve oradan kurtulmak için kaçış yolu aramaya başlar. Bir merdivenin tepesinde kilitli ancak biraz zorlamayla açılabilen bir oda kapısı bulur. Bu odada uykuya yenik düşer ve uykuyla uyanıklık arasında kendisini, üç kız kardeşin kanını emmesinden Kontun kurtardığını görür. Sabah olduğunda Harker kendisini odasında bulur. Kont, bunun bir rüya olduğunu ispatlamak amacıyla Harker'i kendi yatağına yatırmış ve eşyalarını onun bırakacağı şekilde düzenlemiştir. Başka bir gece de Harker, Dracula'nın şatonun uçuruma bakan duvarından bir kertenkele misali yürüyerek ayrıldığını görür. Günler geçmektedir, 29 Haziran'ın bitmesine çok az bir süre kalmıştır. Harker kaçış yolu ararken şatoda yer alan eski bir şapelde, toprak dolu sandıkta uyuyan Dracula'yı görür. 30 Haziran'da Kont, bir sandık içinde, Transilvanya'dan Whitby'e gidecek Rus bandıralı Demeter Gemisiyle şatodan ayrılır ve Harker'i üç kız kardeşe bırakır. Harker'in oradan kurtulmak için tek yolu Kont gibi duvardan yürüyerek kaçmaktır. Mina, Jonathan'dan aylar haber alamamıştır. Arkadaşı Lucy, Arthur Holmwood'la nişanlanmıştır ve çok mutludur ancak uyurgezerliği Mina'yı kaygılandırmaktadır. Dracula'nın satın aldığı Whitby'deki mülkün yanında yer alan akıl hastanesinin yöneticisi olan Dr. John Seward da 59 yaşındaki hastası R. M. Renfield'de birtakım değişiklikler olduğunu fark eder. Adam, kibirli bir edayla efendisinin gelmek üzere olduğunu söylemektedir. 9 Ağustos gecesi Demeter, Whitby'deki Tate Hill Rıhtımına varır. Avucu içindeki bir haçla geminin dümenine bağlanmış kaptanın cesedi halkı dehşete sürükler. Gemiden canlı olarak inen sadece köpek kılığındaki Dracula'dır. Dracula, Renfield'in yardımıyla evine yerleşir ve Lucy'yi hipnotize ederek onun kanından beslenmeye başlar. Dr. Seward, gün geçtikçe halsizleşerek sararıp solan Lucy'yi tedavi edemeyince Amsterdamlı dostu Profesör Abraham Van Helsing'den yardım ister. Van Helsing durumu anlar ancak çok geç kalınmıştır. Lucy bu dünyadan bir Ölü Olmayan, bir vampir olarak ayrılmıştır. Yapılacak tek şey, bir dua eşliğinde Lucy'nin kalbine kazık çakılması, başının kesilmesi ve ağzının içinin sarımsakla doldurulmasıdır. Van Helsing, Türkolog dostu Arminius Vambery'dan Dracula'nın III. Vlad Tepeş'in ta kendisi olduğunu ve 400 yılı aşkın süredir yaşadığını da öğrenmiştir. Çok geçmeden Dracula, besin kaynağı olarak Mina'yı seçer. Mina'nın kurtulması ve Dracula'nın daha fazla kişiye zarar vermeden bu dünyadan ayrılması için Jonathan, Mina, Dr. Seward, Van Helsing, Holmwood ve onun Texaslı arkadaşı Quincy P. Morris güçlerini birleştirirler. Günce şeklinde yazılan bu kitap, popüler vampir mitinin kaynağını oluşturması açısından oldukça önemlidir. Stoker kitabında ayrıca, bilimsel ve teknolojik gelişmelere , siyasi gelişmelere , dini kitaplara , mitolojiye, İngiliz Edebiyatına de yer vermiştir. Victoria Döneminin kadına bakış açısı ve Yeni Kadın kavramı, Osmanlı-Macaristan ilişkileri, kitabın yazıldığı dönemde 1000. Yılı kutlanan Honfoglalas yazarın değindiği diğer konulardır. Gotik edebiyatın bu kült eseri, Dracula, 1922'den bu yana farklı şekillerde yorumlanarak beyazperdeye aktarılmıştır. gelmiş geçmiş en mükemmel korku karakteri yıllar geçmesine rağmen hala etkisini sürdürüyor mükemmel 22-12-2018 19:18 kitabı henüz bitirdim. klask olduğu her halinden belli ve buram buram ingiliz kokan bir kitap. bildiğimiz vampir romanlarının anası bu kitap. bence sürükleyici ve keyifli bir kitap. 5 günde bitirdim. okurken sıkılmadım. kitapta türk yurdu olarak tuna nehri'nin güneyi gösteriliyor bu bende tabi gülümsemeye yol açtı. aynı zamanda rüşvetçi olarak da betimlenmişiz. 1897'de bile. ingiliz küstahlığı kendini belli ediyor kitapta sanki diğer uluslar daha ilkel ve vahşi olarak işlenmiş gibi geldi. ama sonuçta bir klask ve günümüz derken 19. yüzyıla atıf yapması ve bugün hala okunuyor olması hem hayranlık uyandırdı hem de bir tuhaf kaçtı. tavsiye ederim. 28-12-2018 22:23 vampir v.b diğer türlü olağanüstü konuları esas alan kitapları çok severim. okurken hiç sıkılmam. bu da öyleydi. baya beğendim. bence herkes okumalı.🔥puanım 9/10😊🦄💐 drakula kitabı çok güzeldi filmlerde izlediklerimizden çok farklı mutlaka okuyun çok hoşunuza gidecek 02-06-2019 16:09 kont dracula değil mi adı aynı mı yoksa okumak istiyorum kitap olduğunu yeni öğrendim sanırım fatih sultan mehmet de varmış içinde o yüzden merak ediyorum yazarı falan aynı ama bendeki kitabın adı kont drakula yanlış değildir sanırım 23-09-2019 16:53 ben filmini izledim ama dracula kitap olarak çok daha güzelmiş okuduktan sonra dikkatimi çeken hiç bir film kitabı net olarak anlatamamış bence kitabı bire bir film yapsınlar daha başarılı olur 16-11-2019 14:33 baya bir drakula filmi izlemişimdir kitabı çok farklıymış biraz bizleri kötülüyor aslında ama hikayenin oluşması karakterlerin gelişmesi baya farklı filmlerde fazla oynama olmuş kitabı okumanızı tavsiye ederim kitap baya iyi 04-02-2020 15:12 dracula kitabı harika filmlerinden daha harika keşke daha önce haberim olsaydı da okusaydım filmlerde meğerse abartılıyormuş arkasındaki duygu karakter çok farklı mutlaka okuyun derim 21-03-2022 12:07 türkçe çevirisi çok kötü mümkünse orginalini okuyun 09-11-2022 18:52 türkleri kötüleyen bir kitap neden yayınlıyorsunuz"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/drina-koprusu", "text": "Dünya Edebiyatında önemli bir yer edinmiş Drina Köprüsü romanı yazara Nobel Edebiyat Ödülü kazandırmıştır. Drina Köprüsü aynı zamanda bir ders kitabı niteliğindedir. Çünkü köprünün etrafında gelişen olaylar ile birlikte o dönemlerde yaşamış olan insanların hayatları, tarihsel olaylar, savaşlar, rejim değişiklikleri gibi konularda anlatılmıştır. Drina Köprüsü kitabının konusu ise şöyle; Köprü yapılmadan önce Drina ve Rzav nehirleri birbirinden ayrıydı. İnsanların arasında etkileşim pek yoktu. O dönemde bu bölge Osmanlı İmparatorluğu himayesi altındaydı. Bir gün Osmanlıdan gelen yeniçeriler Vişegrad adındaki küçük kasabadan küçük Hristiyan çocuklarını alarak İstanbul'a götürdüler. Götürülen bu çocuklar orada yeteneklerine göre ayrılarak Müslüman oluyorlar ve devletin önemli kademelerine getirilebiliyorlardı. Sokullu Mehmet Paşa da o çocuklardan biriydi. Onu alıp götürdüklerinde geride gözü yaşlı ailesini bırakmıştı. Bu aileler çocuklarının peşinden nehre kadar gelebiliyorlar fakat nehirden öteye köprü olmadığından geri dönüyorlardı. Küçük Mehmet bu olayı aklına yer etmiş ve ileride buraya köprü yaptıracağını kafasına koymuştu. Mehmet büyüyüp Sokullu Mehmet Paşa olduğunda ilk iş olarak Drina ve Rzav nehirlerini birleştirecek bir köprü yapma emrini adamlarına verdi. İstanbul'dan gelen yüzlerce kişi köprü yapımında görevlendirilmişti. Köprünün yapım aşaması çok uzun sürdü. Çünkü insanlar ilk defa bir köprü görüyorlar ve şehirdeki herhangi bir yenilik onları korkutuyordu. Köprünün yapımı sırasında halktan bir çok insan asıldı, cezalar verildi ama sonunda köprü tamamlandı. Köprünün yapımı bitince insanlar bu köprüyü benimsemeye başladı. Artık herkes köprünün üstünde görüşüyor veya köprüye karşı oturuyordu. Ayrıca Sokullu Mehmet Paşa köprünün yanına bir de han yaptırmıştı. Kasabada pazar yeri olmadığından halk bu handan istediği gibi yararlansın diye bedava kalmayı kolaylaştırmıştı. Tek istenilen bir duaydı. Bu nedenle halk da bu paşaya her gün dua ediyorlardı. Vişegrad kasabasında Hristiyanlar ve Müslümanlar birlikte yaşıyorlardı. Hiçbir sorunları olmadan, birbirlerine karışmadan yaşıyorlardı. Bu sessiz, düzenli giden hayat bir anda bozuldu. Bir gün köprüye yakın bir yere bir bildiri asıldı. Bildiriye göre artık Drina Osmanlı yönetiminde değildi. Avusturya Macaristan İmparatorluğu burayı işgal etmişti. Artık tüm yönetim değişecek ve her şey yeniden düzenlenecekti. Bu olay Müslümanları korkuttu. Artık Bosna Hersek ön plandaydı. Avusturya Macaristan İmparatorluğu yönetimi altındaki Drina tamamen değişmişti. Herkes iş bulmaya başlamıştı. Kasaba yenileniyordu. İşgal ile birlikte dışarıdan bir sürü asker ve onların yakınları gelmişti. Bu insanlar ister istemez yerleşiklerin hayatlarını da etkiliyordu. Giyim tarzı, konuşma şekilleri, deyimler bile değişmişti. Bu yılların üstüne bir de 1903 yılında bir bildiri asıldı. Osmanlıda rejim değişmişti. Bundan böyle herkes eşitti. Kimse üstün değildi. Bu durum en çok Sırplar üzerinde etkili olmuştu. Tüm Sırplar bağımsızlık isteği ile yanıp tutuşuyordu. Üniversite gençleri artık sosyalizm, devrim gibi sözcüklerden bahsediyorlardı. Ardından 1913 yılında Balkan Savaşları başladı. Dört Balkan devleti Osmanlı'ya karşı savaşa başlamıştı. Bu durum kasaba halkını iyice korkuttu. Artık herkes birbirine düşman olmak üzereydi. Son olarak ise 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı başladı. Kasabada bir bildiri daha yayımlandı. Herkes savaşa çağrılıyordu. Birden Almanlar gelmeye ve halk üzerinde hakimiyet kurmaya başladılar. Şehirdeki her yer bombalanmaya başlamıştı. İnsanlar evlerini yitiriyor, bu şehri terk ediyordu. Neredeyse hiç kimsenin kalmadığı bir zamanda son olarak Drina Köprüsü dinamit ile patlatıldı.300 yıllık tarihi olan bu köprü bu savaş sonunda zarara uğradı. Savaşların, yönetimlerin, değişimlerin, dil-din farklılıklarının bir halkı nasıl etkilediğini anlatan bu kitap köprünün iki bölümünün yıkılmasıyla sona ermiş oldu."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/dunyanin-en-pis-sokagi", "text": "Tarık Buğra edebiyatımızın realizmi ustaca kaleme alan yazarlarından olmakla beraber karakter analizleri ve gerçekçi konuları ile okuyucuda derin izler bırakır. Karakterleri günlük hayattan, konuları toplumsaldır. Dünyanın En Pis Sokağı kitabını okuduğumda onun ustalığını ve gerçekçiliğini hissettim. Kelimeleri yerinde ve özenle kullanışı, karakterleri tüm detayları ile tahlil edişi okurken beni bir hayli keyiflendirdi. Konusu toplumu ilgilendiren hatta bizzat yaşanan kan davaları ile ilgili olması dikkatimi çekmişti. Ayrıca yazar kesimi de konusuna dahil ederek yanlışlarını eleştirmesi ilgimi çekmiş kitabı elimden bırakmadan okumama sebep olmuştu. Yılmaz karakteri üzerinden anlatmak istediği her şeyi okuyucuya aktarabilmiş olması onun gerçekten de usta olduğunun bir göstergesi. ÖZET Hikaye Doktor Yılmaz ve kasaba Müdürü Fazıl'ın köyde yaşanan kan davası ile ilgili konuşması ile başlıyor. Yıllardır aralarında kan davası olan iki aile oğullarını çocukluktan kulaklarına öldürmelerini fısıldayarak büyütüyor. En sonunda Ali aklının erdiği yaşa gelince kinle dolu içini daha fazla taşıyamayarak kan davalı olduğu aileden Sarı Memed'i vurur. Ardından da kaçar. Köyde yaşanan bu olay herkesin dilinde dolanırken iki yakın arkadaş Yılmaz ve Fazıl'ın da ilgisindedir. Fazıl Ali'yi asacaklarından bahsederken Yılmaz kendi ailesinin de kan davalı olduğu birileri olduğu hatırlar. Abisinin onu kan davalı oldukları aileden Selim'i öldürmek için doldursa da Yılmaz Selim ile arkadaş olduğu için bunu yapmaz. Fazıl onun da kan davası olduğunu bilmez ancak Yılmaz sık sık kendi içinde bunun savaşını verir. Bir gün Fazıl kasaba gazetesinde yayımlattığı yazılarının başkalarının dikkatini çekmesi üzerine İstanbul'a davet edilir. Bab-ı Ali denen büyük yerde yazarlık yapacaktır bu gelişmeyi hemen yakın arkadaşıyla paylaşır ancak Yılmaz onun değişeceğinden endişelenir. Ünün paranın düşüncelerini değiştireceğinden korkar ve onu yolcu edeceği sırada söyler. Fazıl değişmeyeceğine söz vererek İstanbul'a yeni hayatına gider. Aylarca mektuplaşarak haberleşirler ancak Yılmaz başlarda hevesle arkadaşının yazdıklarını okusa da sonraları mektupların ardı arkası kesilince yabancılaştıklarını düşünür. Doktor arkadaşı Cavit açacağı kliniğe ortak olmasını istediğinde Yılmaz teklifi kabul eder ve İstanbul'a gider. Önce bir otele yerleşir ardından da Fazıl ile görüşür. Birbirlerine yabancılardır. Fazıl eski Fazıl gibi değildir. Dostu bunu hissetse de ses etmez. Onun tüm yazar arkadaşları ile tanışır. Bazılarını sever bazılarının fikirlerine katılmaz. Ancak Fazıl'ın yazar arkadaşları Yılmaz'ı çok sever. Fazıl bu durumdan hoşnut olmaz ve Yılmaz'ı evine davet ettiğinde ona son yazdığı yazıyı verir. Ardından da evden çıkar. Yılmaz yazıyı okurken Fazıl'ın ne kadar değiştiğini düşüncelerinin artık eskisi gibi olmadığına emin olarak öfkeyle evi terk eder. Kendini işine verir. Elif adı verilen bir mahalleye taşınır. Hatta Dünyanın en pis sokağı diye isim verdiği caddeye sık sık uğrayarak yeni insanlar tanır. Deli Zühre, emekli subay Nedim, Yılmaz Hoca, Cevdet, Sezai, Anasının Gözü Kaptan... Onları gözlemler bazen kötü olduklarını düşündükleri iyi çıkar bazense tam tersi olur. Yılmaz onların değişimlerini hayretle gözlemlerken Fazıl ile bir daha görüşmez. Doktor arkadaşı Cavit ile birlikte Selim'in evine gidecekleri bir günde abisinin sözlerini onu kurtaran Reşo'nun yüzünü kafasından atar. Arkadaşı Selim ile de onun ailesi ile de ilgilenir. Tüm baskılarından kurtulduğunu hisseder artık daha mutludur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/dunyanin-merkezine-yolculuk", "text": "Dünyanın Merkezine Yolculuk Jules Verne'nin en iyi bilim kurgu ve macera kitaplarından biridir. Denizaltı, uzay, gökyüzü hakkında o zamanlar yeterli bilgi ve kaynak olmadığı halde muhteşem hayal gücü ile birçok doğa olayını öngörmüş ve mükemmel bir eser ortaya çıkarmıştır. Maceralardan maceralara koşacaksınız. Dünyanın Merkezine Yolculuk, bir kere elinize aldınız mı bitirmeden bırakamayacağınız bir solukta okunacak güzel bir başyapıt. Dünyanın Merkezine Yolculuk romanındaki hikayenin asıl kahramanı Axel, amcasıyla yaşayan bir gençtir. Amcası Profesör Liedenbrock, Hamburg' un eski bir mahallesinde yaşamını sürdürmektedir. Üniversitede hocalık yapan Profesör aynı zamanda meraklı, pes etmeyen araştırmacı bir bilim adamıdır. Hayatı kitaplarla doludur. Ayrıca amcasının bir vaftiz kızı vardır. Amcası bu kız çocuğunu evlat edinerek çok iyi bir aile olmuştur. Aynı zamanda evde işlerini gören Marta adında bir yardımcıları vardır. Axel amcasının vaftiz kızı olan Gertrud' e aşıktır. Gertrud' de onu çok seviyordur ancak amcalarının korkusundan aşkı bir türlü yaşayamazlar. Axel artık amcasına Gertrud' e aşık olduğunu söyleyecek ve evlenme kararı aldıklarını bildirecektir. Bir gün profesörün eline runik alfabeden yazılmış bir kitap geçer. Kitabı okurken her satırı kendisine bir şifre gibi gelir. Meraklı gözlerle araştırır okudukça anlam bulur ve sonunda kitabın parşömenlerinde bir şifre bulur. Bu İzlandalı bilim adamı Arne Saknussenum' e ait bir şifredir ve bu kişi dünyanın merkezine inen tek insandır. Şu kelimeler yazar: Temmuz gelmeden önce, üstüne Scortoris' in gölgesi düşen Sneffels Yokul' un kraterinden aşağıya in. Sen ey cesur yolcu, o zaman dünyanın merkezine inmiş olacaksın. Ben bu yolculuğu yaptım."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/dura-mater", "text": "şaşırtıcı bir final oldu spoiler olacak ama mutsuz son ile bitiyor zaten yazar olaylarda hep mutluz olacağını belirtiyordu öyle de oldu fakat okuması ilk iki kitaba göre çok zor pianın dura ile olan konuşması okuyucuyu çok yoruyor tamam mükemmel bilgiler veriyor ama yorucu 12-10-2021 18:13 mükemmel bir seriydi umarım devamı gelir son kitap ama hikaye daha gelişir yarım kalmış gibi bir his var içimde 14-10-2021 20:08 okurken beynim yandı resmen adam hikayeyi nereden nereye bağladı ya 15-10-2021 18:03 hikaye böyle bitmemeliydi bence çok yarım kaldı sonu hayal kırıklığı yarattı atlas neden öyle bir saçmalık yaptı ki anlamadım piaya çok üzüldüm bir de en baştan beri meryem oradan çıkamayacak diyordu ama sonunda çıktı sanırım sonradan onu değiştirmiş çünkü olacak dediği herşey oldu 18-10-2021 20:41 bana göre serinin en kötü kitabı açıklama dışında birşey yok yaklaşık 600 sayfa açıklama okuyorsunuz yetmezmiş gibi konuyu uzatmak için anlamsız şeyler de eklemiş köye yerleşen adamın geri dönüşü ne alaka hiç bir yere bağlanmadı ekibin yaptıklarının hiç bir sonu yok bir deneyin parçası olduklarını göstermek için bu kadar uzatma anlamsız herşey yapay zekanın ürünü de bunu bu kadar uzun ve detaylı açıklamak neden okurken bunaldım ilk kitap harikaydı ikincisi fazla abartılıydı bu kitap sadece ansklopedi gibi 20-10-2021 19:30 mutsuz son olmasi disinda mukemmel bir kitap cok fazla bilgi iceriyor beyin yoruyor ama cok da egitici ozellikle yapay zeka ve biyoloji seviyorsaniz 22-10-2021 17:09 ben sonunu anlamadım yani burada bitiyor mu hikaye devamı yok mu pia o şekilde mi kalacak çok saçma bitti ama 26-10-2021 21:32 bunun devamı gelir bazı şeyler yarım kaldı serkan bey son kitap dedi ama ilerde devamını da yazar mutsuz son bitmesi kötü oldu böyle bir son beklemiyordum 02-11-2021 21:53 konusu karakterleri insan elinden bıkamıyor bana göre yarım kaldı hikaye devamı gelir umarım 04-08-2022 14:01 kitabın sonundan serinin dördüncü kitabının da geleceğini var sayıyorum pianın bir şekilde duradan kurtulanacağını ve ona karşı vereceği macera zevkli olacaktır ben mutlu son bekliyordum ama olmadı 15-10-2022 23:54 hikayenin sonu hiç olmadı yardım kaldı yine lütfen yeni bir kitap çıksın konusu böyle bitemez"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/dussem-yollara-yollara", "text": "Haldun Taner'in 1956-1982 yılları arasında çeşitli nedenlerle gittiği Yunanistan, İtalya, Yugoslavya, Belçika, İngiltere, İsrail, İran, Fransa, Macaristan, Avusturya, Almanya, Sovyet Rusya, Hindistan, Polonya, Hollanda, Romanya, Çekoslovakya, İsveç ve Mısır seyahatlerinde edindiği izlenimleri aktardığı yazılar Tercüman ve Milliyet gazetelerinde tefrika halinde yayımlanmış, ardından kitaplaştırılmıştır. Pascal'ın İnsanın başına ne gelirse hep odasında akıllı uslu oturmayışından gelir savına karşıt olarak geliştirdiği Başımıza ne gelmişse odamızdan dışarı çıkmamaktan gelmiştir anlayışını Halk Şairi Erzurumlu Emrah'ın dizesiyle destekleyen Taner, yabancı ülkeleri tanımadan yurdumuzu iyi tanıyamayacağımızın altını çizer. Taner ayrıca Batı edebiyatında yolculuk temasını işleyen Karl May, Jules Verne, Heine, Jules Romains, Gorki, Blaise Cendrars, Panait Istrati, Maugham, Hesse, Koestler gibi pek çok yazar varken bizde ise Falih Rıfkı Atay'ın, Ahmet Emin Yalman'ın, Ahmet Haşim'in ve İsmail Habip Sevük'ün yazıları ile sınırlı kaldığını da vurgular. Büyük usta, 1960'ta korkunç bir olay neticesinde yanan S/S Tarsus gemisiyle Yunanistan'a yolculuk yaparken sekiz tip yolcunun varlığını tespit eder: Taklitçiler, şımarıklar, fırsatçılar, malumatçılar, hastalık hastaları, balayına çıkanlar, kanıksamışlar ve olağanüstücüler. 186 yıldır Modern Yunanistan'ın da başkenti olan Atina'nın Akropolis'inde yer alan Parthenon'da gezip Antikite dönemi Atina'sını düşlerken düzgün bir Türkçeyle konuşan bir şipşakcının temasıyla içinde bulunduğu zamana ani, keski bir hızla geri döner. (1956) İtalya seyahatinde hayranı olduğu gazeteci yazar Albero Moravia'yla şehir dışında olduğu için tanışamasa da yeni gerçekçiliğin kült filmi Bisiklet Hırsızları'nın (1948) senaristi Cesare Zavattini ile sinema üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirir. Hazır Roma'da iken İtalya'nın Hollywood'u olarak görülen Cinecitta ve o esnada Audrey Hepburn ve Mel Ferrer'in rol aldığı Savaş ve Barış'ın çekimlerinin sürmekte olduğu Centro Sperimentale di Cinematografia'yı ziyaret eder. Sanat alanındaki yatırımlardan etkilense de İtalyan aydınlarının düşük maaşları, gaga olarak adlandırılan İtalyan hacıağalarının varlığı, The Emperor of Capri'de (1949) neredeyse birebir anlatılan Capri Adası snopları, Napolilerin aşırıya kaçan açıkgözlüğü gibi olumsuzluklara da rastlar. (1956) Doğu Bloğu ülkelerinden biri olan Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti'nin başkenti Belgrad'ın en lüks lokalinde bile karşısına çıkan kötü ekonomik koşullara rağmen gazetelerin herhangi bir yaptırıma uğramadan hükümeti eleştiren yazılar kaleme alabildiklerini duyunca büyük şaşkınlığa düşer. (1956-1957) II. Dünya Savaşından sonra yapılan ilk dünya fuarı olan Expo'58'e ev sahipliği yapan Belçika'nın kötü ev sahipliğine rağmen Muhlis Türkmen, Utarit İzgi, Hamdi Şensoy ve İlhan Türegün tarafından tasarlanan, Bedri Rahmi'nin mozaik duvarıyla dikkatleri üzerine çeken Türkiye pavyonu Taner için büyük gurur kaynağı olur. (1958) Taner, centilmenler şehri Londra'da yazar, aydın, filozof ve sanatçılardan oluşan ve 20. yüzyılın ilk yarısında oldukça etkili olan grubun toplandığı meşhur Bloomsbury Street'te küçük bir otelde kalır. Orada en çok dikkatini çeken şey İngilizlerin pazar günlerini evde geçirmeyi sevdikleridir. Bir de yeni hastane açmaktan çok eski hastaneleri yeni ihtiyaca ve tıbbi yeniliklere göre değiştirmek. Charles Laughton'un ve Vivien Leigh'nin rol aldıkları The Party ve Pour Lucrece oyunlarını izlemek de Londra'dan bulunmaktan keyif aldığı iki aktivite olur. (1958) İsrail ordusundaki teğmenliği esnasında yaşadıklarını yazdığı kitapla adından söz ettiren Komutan Moşe Dayan'ın bir sabra olan kızı Yael Dayan'la oldukça keyifli bir röportajın ardından Habima Tiyatrosunu, Sanatçılar Köyü Ein Hod'u, Akka Camisini, Kubbet'üs Sahra'yı ziyaret eder. Darülfünun-ı Osmani Hukuk Fakültesinde kısa bir süre eğitim almış olan İsrail'in 2. Cumhurbaşkanı Yitzhak Ben-Zvi ile Türkçe yaptığı röportaj İsrail gezisinin en dikkat çeken kısmını oluşturur. (1959) Almanların savaş sonrası ülke dışındaki ilk ekonomi fuarı olan Alman Sanayi Sergisinin yapıldığı İran'da, Alman ekonomi mucizesinin babası olarak kabul edilen Ekonomi Bakanı Ludwig Erhard'in konuşmasının ardından Tahran sokakları gezen Taner'in dilinden Humeyni iktidarı öncesi İran'ın sosyal, ekonomik, siyasi durumunu okuruz. (1960) 1960'ta ve 1978'de olmak üzere iki kere gittiği Fransa'da Taner'in dikkatini en çok çeken şey yazarlarının, düşünürlerinin isimlerini sokaklara, bulvarlara, meydanlara verilerek onurlandırması. Bizde çoğunlukla isim seçimlerinin iktidarda olan siyasiler yönünde olduğu ve devir değiştikçe tekrar tekrar değiştirilerek o yerin tarihsel belleğine zarar verildiği düşünüldüğünde Taner'in ettiği bu gıptanın nedenini oldukça net anlaşılıyor. UNESCO'nun 20. Genel Konferansında kitle iletişim araçlarının yarattığı tahrik edici, kindar, kasıtlı yayınlara çözüm önerileri yaratılmaya çalışılırken bir yandan da yine aynı kentteki iki farklı sinemada Midnight Express'in ve The Greek Tycoon'un oynatılması da dikkat çekici başka bir ayrıntı. Macaristan'ı farklı siyasi koşullar içinde beş-altı kez gören Taner her seferinde başka bir ülkeyle karşılaştığının altını çizer. 145 yıl Osmanlı eyaleti olarak varlığını sürdürmüş Budapeşte'nin kültür ve sanata büyük değer veren halkı, Aziz Matthias Katedraline yanına zevksiz yapılarından birini kondurmak isteyen Hilton'a bile diz çöktürmüştür. (1959-1976) Yıllarca sayısız kez gittiği, hayatın nabzının attığı kahveleri, tiyatroları, operetleriyle ünlü Viyana'ya olan özlemini Çekoslovakya dönüşü uğrayarak gideriyor Taner. En son 1974'te hocası Heinz Kindermann'ın 80. yaşı kutlamaları için şehre gitmesinin ardından yaptığı son ziyarette altyapı değişiklerine de şahit olur. (1960-1976) Batı Berlin'deki Schaubühne am Halleschen Ufer'de bir oyunu seyrederken Olağanüstü Yetki Kanunu protesto edenlerin arasında kalmasının yanında Berlin Teknik Üniversitesinde gerçekleşen Queens Lecture'de konuşma yapacak Berlin Belediye Başkanı Klaus Schütz'e tepki için çıkan olaylara da şahit olur. Olağanüstü Yetki Kanunun yeni bir Nazi dönemi doğuracağına dikkat çekmek isteyenlerin demokratik haklarını kullanarak yaptığı eylemlere o tarihlerde, Kızıl Rudinin suikasta uğradığı günden itibaren sık sık rastlamak mümkündür. (1976) Taner'in Almanya hakkındaki izlenimleri bir başka kitabı olan Berlin Mektupları'nda ayrıntılı olarak yer alır. 4. Sovyet Yazarları Kongresi için Moskova'ya gideceğini duyanların yarattığı psikolojik baskıya İngiliz Kraliyeti'nden dönüşünüzde monarşist kesileceğinizi kimse hatırına getirmez de, ne hikmetse Moskova'dan gelenin ille cebinde ihtilal beyannameleri getirebileceği akla yakın gelir cümlesiyle tepkisini gösterir Taner. Üstelik bu kongrenin ilkine 1934'te Atatürk'ün teşvikiyle Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Falih Rıfkı Atay'ın katıldığının da altını çizer. Çehov'un ve Nazım Hikmet'in mezarlarını ziyareti, Nazım'ın Unutulmaz Adam adlı oyununu Rus yorumuyla izleme olanağı bulması, Konstantin Simonov'a ve Vera Tulyakova Hikmet'e yaptığı ev ziyareti bu gezinin en çok dikkat çeken noktalarındandır. (1967-1969) Farklı dönemlerde, farklı ülkelerin siyasi, ekonomik, kültürel ve toplumsal düzeninin yanı sıra yazarın hayatından da kesitler bulabileceğimiz bu kitaba ilgi duyan okurlar, yazarın burada yer verilemeyen diğer yedi ülke hakkındaki görüşlerini de kitabı edinerek öğrenebilirler. İlk kez 1979'da Tekin Yayınevi tarafından basılan bu yazıların Yapı Kredi Yayınları ve Tuncay Birkan'ın desteğiyle genişletilmesi ve düzenlenmesi biz okurlar için büyük bir şans. Ancak ilk yazının 1956 tarihli olmasına rağmen Haldun Taner'in önsözünü 1955'te yazması, Brüksel'de gerçekleştirilen Expo'58'deki Türk pavyonu hakkındaki fikirlerini başka bir yazıda uzun uzun anlatacağını belirtmesine rağmen ilerleyen sayfalarda bu konudan bir daha hiç bahsedilmemesi yazıların Daha tam olarak toplanamadı mı? sorusunu da akla getiriyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/duvarlarin-otesi", "text": "Bir ilkbahar öğleden sonrası, pazartesi. Üçü hakkında idam kararı verilmiş dört mahkum, on günlük kaçak hayatından sonra yakalanacaklarını anlayınca yoldan geçen genç bir öğretmeni kaçırarak boş bir zeytin deposuna sığınırlar. Olaya şahit olan küçük bir oğlan çocuğu durumu anlatınca deponun etrafı kısa zamanda sarılır. Sokak kapısına inen tekmelerin artması, siren sesleri ve havaya atılan ateş sonucunda Reis adını verdikleri birinci mahkum, pencereyi açarak ellerini ve ağzını çözdükleri rehineyi aşağıdakilere gösterir ve Teslim ol çağrısına uymayacaklarını, eğer kızın yaşamasını istiyorlarsa uzak durmalarını söyler. Ardından odada yer alan masanın etrafında toplanarak plan yapmaya girişirler. Babasını ve ağabeyini öldürenlerden intikam almak için büyütülmüş, kan davasının bir neferi olarak iki kişiyi öldürmüş 26 yaşındaki üçüncü mahkum, yaşanan strese dayanamaz ve ağlamaya başlar. Birinci mahkuma göre orada yaşananları tüm dünya öğreneceğinden, kıza bir şey olmaması için ne isterlerse razı olacaklar, ecelleriyle ölene kadar onlara dokunmayacaklardır. Babası muhabbet tellalı olduğundan dayısı tarafından büyütülmüş, dört senedir hapiste, tek kollu ikinci mahkum, kaybedecek bir şeyi olmadığını düşündüğünden Reisin her söylediğine uymayı kabul eder. Kısa bir sessizliğin ardından nöbetleşe uyumaya karar verirler. İlk uyuma sırasını, bir kavgada başına inen darbe neticesinde konuşma merkezi tahrip olduğundan dilsiz kalmış, 17 yıldır hapiste olan, müebbet yemiş ihtiyar dördüncü mahkuma veren Reis, adamın sabahki kargaşada diz kapağından vurulmuş olduğunu fark eder. Yaşlı adamın dayanacağından emin olunca aşağıdakilere ekmek, peynir, zeytin, bol etli kuru fasulye, zeytinyağlı dolma, kuşkonmaz, meyve, salata, balık, sigara, şarap, rakı, likör, tıraş takımı, ayna, ilaç, sargı bezi, beyaz gömlek, yelek, pantolon, şapka ve dört takım elbiseden oluşan ihtiyaç listesinin 15 dakika içinde ellerine ulaşmasını söyler. Bekleyiş esnasında 20- 22 yaşlarındaki genç kıza sarkıntılık etmek isteyen ikinci mahkum, ihtiyarın tokadıyla alnı yarılmış şekilde kabuğuna çekilir. Ortalığın sakinleşmesini isteyen Reis, üçüncü mahkumdan mızıkasıyla canlı bir parça çalmasını ister ve genç kızla konuşmaya girişir. 21 oğlan, 16 kız çocuğundan oluşan 10 yaşındaki 37 öğrencinin öğretmeni olan genç kız, yaşına göre oldukça olgun, şefkatli, anlayışlı, azimli, dehşete kapılmayacak kadar soğukkanlıdır. Merhamet etmeyenin merhamet beklemesinin anlamsızlığına dem vurunca birinci mahkum; ailesini aç bırakıp oyuna giden kumarbaz babası, ev sahibinin oğluyla kırıştıran bir annesi olan, çocukken yanına çırak olarak girdiği kunduracı tarafından her gün dövülmüş, karısını kürtaj masasında kaybetmiş, hiç kimse tarafından iş verilmeyen bir kişinin adam öldürmek dışında başka bir seçeneği olup olmadığını sorar. Ardından da mahkumları öğrencilerine benzeten ve onlardan korkmayan genç kıza, tek yakını olan annesine iyi olduğunu, merak etmemesini söyleyen bir pusula yazmasını söyler. İsteklerini camdan sarkıttıkları sepetle alan mahkumlar, yemeğe oturmadan üstlerini değiştirmek isterler. İhtiyar bu fikre katılmaz ve diğerleri giyinirken kızın başında bekler. İki dirhem bir çekirdek giyinmiş ancak ayaklarında eski ayakkabılar olduğundan biraz mahcup yemeğe oturan mahkumlar, uzun süren açlığın etkisiyle yemeklere saldırırlar. Saat sabahın üçünü gösterdiği halde mahkumları uyku tutmaz. Karanlıktan korkan ikinci mahkumun istediği üzerine yakılan ışığın altında Reis hayallerinden bahseder. Yüksek, taştan duvarla çevrili, bahçesinde kireçli bir kuyusu, önünde iki büyük kavak ve altı tane zerdali ağacının olduğu bir ev ve kavak ağacının arasında salıncak kurup sallanan güzel bir kadındır istediği. İkinci mahkum ise son model bir araba ve güzel bir kadın hülyasındadır ancak bu yaşadıklarının sonunun olmadığını farkındadır. Birinci mahkum bu tespite kızar. Ona göre hiçbiri hayatlarında daha önce olmadığı kadar rahattırlar, ekmek elden su gölden yaşamaktadırlar. Üstelik an itibariyle onları rahat bırakmışlardır. Bunu söylerken pencereye yaklaştığında aniden yanan projektörle gözleri kamaşır ve sendeler. İkinci mahkum çaldıkları silahla havaya ateş edince projektör söner. Telaşa kapılan mahkumlar, uyuyan kızı getirirler. Yorgun, uykusuz, hasta gibi görünen kız, üçüncü mahkumu teslim olmaya ikna etmeye çalışır. Bunu duyan Reis, kıza tokat atarak yeniden uyumaya gönderir. Sabah sekize doğru yorgun, uykulu, sabırsız, tedirgin, iştahını yitirmiş mahkumlar, buruşuk elbiseleriyle Reis'in istettiği gazetelere göz gezdirirler. Haklarında yazılanları, çıkan fotoğraflarını gururla birbirlerine gösterirken üçüncü mahkum pencereden annesinin dışarıda, taş kesilmiş şekilde bulundukları yere baktığını görerek büyük bir heyecana kapılır. İhtiyar ise çıkan haberleri eşiyle kızının da gördüğünü düşündüğünden hışımla gazeteyi parçalara ayırıp yere atarak odadan ayrılır. Yüzünü yıkamak için odadan ayrılan kızı burnundan kan gelmiş bir şekilde baygın bulan mahkumlar ne yapacaklarını şaşırırlar. Kardeşini bu şekilde kaybetmiş olan üçüncü mahkumun ısrarıyla doktor çağrılır. Yaşlı, gözlüklü, geveze ve unutkan bir adam olan doktor, ciğerlerinden rahatsız olan kızı on senedir tedavi etmektedir. Uzun bir konuşma sonrası mahkumları hastasını serbest bırakmaları konusunda ikna etse de kız onları bırakmak istemez ve teklifi reddeder. Saat 16:00'ı gösterdiğinde sinirleri iyice gerilen mahkumlar, kızı yeniden kontrol etmek ve ilaçlarını getirmek için gelen doktoru yaşlı mahkumun bacağını göstermek için üst kata çıkarırlar. Kızla baş başa kalan üçüncü mahkum, genç öğretmene bütün bunlar olmasaydı onunla evlenmeyi kabul edip etmeyeceğini sorar. Kız cevap vermez. Valinin, kaçaklara üç gün mühlet verdiği, teslim olmazlarsa kız dahil hepsini öldürteceği haberi üzerine aralarında yaptıkları münakaşa sonrası kararlarını verirler: Teslim olacaklardır. Gelen yeni elbiseleri giyen dördüncü mahkum uğur zincirini kıza hediye ederek onunla vedalaşır. Üçüncü mahkum ise daha önce sorduğu sorunun cevabını alır. Genç kız Evet demiştir. Ufak da olsa yeniden yargılanma umudu taşıyan mahkumlar dışarı çıktıkları an açılan yaylım ateşi altında can verirler. Geride kalan genç kızın elinden isyan ederek ağlamaktan başka bir şey gelmez. Turgut Özakman'ın suçluları iyileştirmek yerine cezalandırarak kendiyle yüzleşmekten kaçan toplumun eleştirisini benzetmeci biçemde ele aldığı, oyun yazarlığının ilk dönem eserlerinden biri olan Duvarların Ötesi'nin sahnelenmesi 1957 yılında Muhsin Ertuğrul'un başta olduğu Devlet Tiyatrolarının Edebi Kurulunca kulis faaliyetlerinin etkisiyle oy çokluğuyla reddedilmiştir. 1958'de Devlet Tiyatrosu Genel Müdürü değişikliğine gidilmiş ve yönetim Cüneyt Gökçer'e verilmiştir. Bu değişiklik sayesinde oyun ilk kez 25 Kasım 1958'de Ankara Küçük Tiyatro'da Ziya Demirel yönetiminde sahnelenmiştir. Yazar, ilk ödülünü 1958'de Sinema ve Tiyatro Derneği'nin verdiği Yılın En İyi Türk Oyun Yazarı unvanıyla bu oyun sayesinde almıştır. Duvarların Ötesi aynı adla 1964 yılında Turgut Özakman, Vedat Türkali, Orhan Elmas ortaklığında senaryolaştırılarak Orhan Elmas yönetmenliğiyle beyazperdeye uyarlanmıştır. Filmdeki Babaç rolüyle Erol Taş, 1965 Antalya Altın Portakal Film Festivalinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülüne layık görülmüştür."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/editor-ol", "text": "Editörlük Başvuru Bilgileri Editör olun, kitaplar ücretsiz adresinize gelsin... YazarOkur Kitap, okumayı ve yazmayı sevenlere yeni fırsatlar sunmaya devam ediyor. Sayfamızda Editör olarak, yeni çıkan kitaplara hiçbir ücret ödemeden sahip olabilir, sürekli yenilenen fırsatlardan yararlanabilirsiniz. Yeni Editör Başvurusu: Editör Seviyeleri ve Faydaları: Yeni Editör: Ücretsiz olarak adresinize bir kitap gönderilecektir. Gönderilen kitabın elinize ulaşmasından sonra 15 gün içinde kitabın özetini ve değerlendirmesini bize göndermeniz gerekmektedir. Özetlerin zamanında gönderilmesi, güzel bir dil ile yazılması ve beğeni toplaması sonrası normal editör seviyesine geçebilirsiniz. Editör: Listemizden kendinizin talep ettiği iki kitap ücretsiz olarak adresine gönderilecektir. Gönderilen kitapların elinize ulaşmasından sonra her 15 günde bir en az bir kitap özetini ve değerlendirmesini göndermeniz gerekmektedir. Kitap özeti ve değerlendirmeniz kendi adınız ile yayınlanacak ve size ait bir köşe oluşturulacaktır. Özetlerin zamanında gönderilmesi, güzel bir dil ile yazılması ve beğeni toplaması sonrası yetkili editör seviyesine geçebilirsiniz. Yetkili Editör: Kendinizin talep ettiği kitaplar ücretsiz olarak adresinize gönderilecektir. Gönderilen kitapların elinize ulaşmasından sonra her 15 günde bir en az bir kitap özetini ve değerlendirmesini göndermeniz gerekmektedir. Kitap özeti ve değerlendirmeniz kendi adınız ile yayınlanacak ve size ait bir köşe oluşturulacaktır. Dilediğiniz takdirde yeni yazarların gönderdiği kitaplar ücretsiz size iletilecektir. Dilediğiniz takdirde kendi bölgenizdeki kitap fuarlarına ücretsiz katılmanız sağlanacaktır. Yazılarınızın topladığı beğeniye göre ek olarak ücretsiz kitap, özel kitap indirimleri ya da kitap bursu sunulacaktır. Daha fazla bilgi almak için yada her türlü sorunuz için yazarokur iletişim adresinden bize ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/efendi-ile-usagi", "text": "Tolstoy'un Efendi ile Uşağı kitabı ilk olarak olayların hangi mevsime geçtiğine dair ve tarihine ışık tutaktadır. Olay 1870 kış mevsiminde geçmektedir. Yortu adını verdikleri Hristiyan Bayramının kutlandığından hemen sonra ki günlerde başlamıştır. Kilise Yönetim başkanı olan aynı zamanda tüccarlık yapan Vasili Andreyiç Brehunov kiliseyi bir türlü bırakıp kendi işlerinin başına geçememiştir ve konuklarını ağırlayıp bütün konukları gittikten sonra kendi işinin başına geçecektir. Nikita ise yaşamını uşaklık yaparak geçiren biriydi. Oldukça yaşlı bir köylüden ibaretti. Tercih edilmesinin temel sebebi ise çalışkanlığı ve bunun yanı sıra sessiz oluşu idi. İçkiyi ise uzun yıllar önce bırakmış ve Yortu bayramında herkesin içmesine nazaran ağzına bir damla bile içki vurmamıştır. Nikita en az ücretle çalışan bir işçi idi lakin eşi Marfa adında oldukça becerikli bir şahıs olarak karşımıza çıkmaktadır. Nikita'nın eşi Marfa Nikita'nın çalıştığı bütün ücreti alırdı. Buna rağmen hiçbir hizmette kusur etmemeye özen gösteren bir kişilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Farklı yönleri ile coşkunluk veren bu kitap birçok bölümden oluşmuş insani ve dini temelleri bir arada kurgulayan bir kitap olarak karşımıza çıkmaktadır. Nikita'nın efendisine bakıldığında maddiyatı ön planda tutmuştur. Maddiyat uğruna uşağını da yanına alarak karlı, fırtınalı bir günde yola çıkmışlardır. Gidecekleri yere varamadan durdukları bir köyde yanlış yola girdiklerini fark ederler, ısınmak ve dinlenmek için İsa adında bir köylü burada kalmaları gerektiği söyler lakin Nikita'nın efendisi Vasili Andreyiç çok işlerinin olduğunu ve bu yüzden kalamayacaklarını yola devam etmeleri gerektiğini söyler. Yola devam ettiklerini fırtına daha çok arttı ve artık yol izleri bile belli değildi. Yolda giderken tipide iyice kaybolan Nikita ve efendisi yolu bulmaları için kendilerini ata teslim ederler. Atın kulak oynatışlarına göre yola devam ederler. Bir ev görürler ve kapısını çalarlar. Yaşlı bir adam ve hemen ardından da genç birini görürler hemen içeri girip ısınmaya başlarlar. Çay, viski içerler ve ısındıktan hemen sonra kalkarlar. Ev sahibi kalmaları gerektiği konusunda ısrar etse de Nikita'nın Efendisi onu dinlemez ve işleri olduğunu söyler ve kalkarlar. Nikita ise yalnızca başkalarının isteğine göre hareket etmeye alıştığı için istese de istemese de gitmek zorunda kalır. Yolculuk için önlerinde ki tek engel fırtınadır. Lakin Nikita'nın Efendisi bu duruma pek aldırış etmez ve yola çıkarlar. Gene yolu şaşırmışlardı. Devam ettikleri yolda at bir anda durur ve bir tehlike olduğunu içgüdüsel olarak sezmeye başlar. Nikita sorunun ne olduğuna bakmak için indiğinden uçurumdan düşer ve oradan uzun gayretler sonucunda çıkar. Vasili Andreyiç Grişkino'ya geri dönmeleri gerektiğini söyler lakin Nikita artık dönemeyeceklerini ve önlerinde bir uçurum olduğunu söyler. Fırtına bazen azalıyordu lakin o azalışın acısını çıkarmak için daha da fazla artmasına sebep oluyordu. Geceyi artık durup geçirmelerine karar verdiler. Burada durduklarında Vasili Andreyiç'in oldukça kalın bir gocuk ve kürkünün içerisinde pek üşümese de duyduğu kurt sesi ile aşırı derece de korkusu anlatılmaya başlar. Uykusu geldiği halde huzuru kaçtığı için uyuyamaz. Hatta koruluk yerin dibine batsın! Tanrı vereceği kadar vermiş bana diye söylenerek geceyi köyde geçirmediği için kendini oldukça kötü hissetmiştir. Ata binip oradan ayrılır ve Nikitayı hiç düşünmez. Nasıl olsa öleceğini ucuz bir hayatı olduğunu kendi yaşamının ise oldukça değerli olduğunu söyler. Nikitayı orada bırakıp gider. Nikita ise bu duruma hiç üzülmemiş hayatının zaten oldukça zor ve kötü olduğunu düşünür. Lakin birden günahları aklına gelir ve onları düşünmeye başlar. Bu hikaye genel olarak efendi ile uşağı arasında ki sınıf farklılıklarından doğan bir noktayı ve iki farklı karakterden bahsetmektedir. Tüm çıplaklığı ile sosyal ilişkilerde ki statü farklarını ortaya koyar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/efsane", "text": "Marie Lu Efsane kitabında iki dahinin kesişen yollarında aşkları ile devlet sırlarını keşfetmelerini anlatmaktadır. Day ailesi tarafından öldü bilinen, Cumhuriyet tarafından aranan azılı bir suçludur. Los Angeles'ta jumboTron ekranlarında kendi aranma haberini görür. Cumhuriyet onun yaşını, dış görünüşünü ve parmak izini bile bilmiyordur. Bu da onu en çok aranan ve en tehlikeli suçlu yapmaktadır. Uzaktan ailesinin evine bakar. Veba Lake Bölgesini sert vurmuştur. Askerler evleri kontrol edip, veba olan evlere X işareti koyar. Tarama geçip gittiğinde onlara getirdiği eşyaları bırakmak ister. Evden sadece abisi John yaşadığından haberdardır. Tarama devam ederken kardeşi Eden'ı düşünür. Kısa bir süre sonra o da denemeye girecektir. Deneme de başarısız olanlar, aileleri ile vedalaşamadan trenlere doldurulur. Ancak herkesin bildiği gibi tren çalışma kamplarına gitmez. Onları çok daha tehlikeli yere götürür. Denemeden geçmek bu yüzden çok önemlidir. Aldığın puana göre hayatın değişir. Sıra ailesinin evine geldiğinde askerler uzun süre evden çıkmaz. Day endişelenmektedir. Sonunda evden çıktıklarında kapı çok farklı bir x ile işaretlenir. Bir diğer yandan June, Drake Üniversitesine giden Cumhuriyet'in en gözde dahisidir. Kendi denemesinden 1500 puan alarak bir ilk olmuştur. Yine başını belaya soktuğundan abisi Metias gelerek onu eve götürür. İşten geldiğinde onunla bir şey konuşmak istediğini söyleyerek gider. Day kardeşi için bir plan yaparak hastaneye girmeyi planlar. Yaralı gibi hastaneye girerek, yaralı olduğunu ve parası ile tedavi olmak istediğini söyler. İçerde bir süre bekleme yerinde oturduktan sonra kalkar. Kalkınca gelen askere tuvalete gitmesi gerektiğini söyler. Düşecekmiş gibi ona yaslanarak da kimliğini çalar. Havalandırma boşluğundan laboratuvara gelerek kimliği okutur. Kapıyı açması ile doktor ve askerler şaşırır. Day hemen bir doktoru rehin alarak ilaçların yerini sorar. Fakat hiç veba ilacı kalmamıştır. Sadece yatıştırıcı ve ağrı kesici vardır. Karşı tarafta olmasına rağmen riske girerek onlardan alır ve kaçar. İki kat aşağı hızla zemine çakılır. Metias da o akşam hastane de görevdedir. Day'ın peşinden giderek ona durmasını söyler. Day yapmak istemese de bıçağını onun omzuna atar. Başka şansı yoktur kaçmak için. Arkasına bakamadan rögar kapağından geçerek kaçar. Bilincini kaybetmeden önce en son hatırladığı şey kolyesinin olmadığıdır. June parkura gitmek için evden çıkacakken Thomas gelir ve Komutan Jameson'un onu çağırdığını ve abisinin öldürüldüğünü söyler. Komutan Jameson, June'yi erken mezun ederek ilk görevini vermiştir. Abisinin cenazesinden sonra ilk görevi: Day'dir. June zeki bir kızdır. Day bu zamana kadar kimseyi öldürmez. Abisinin neden öldürdüğünü anlayamaz. Day uyurken Tess; tek yoldaşı onun yerine ailesine ilaçları götürür. Hasta olan tahmin ettiği gibi Eden'dır. Bu arada ilacı olan biri de Day'ı aramaktadır. Day ne olursa olsun adamın ilaç ile birlikte geleceğini bildiği için şansını denemek ister. Aslında bu kişi June'dir. Bir şekilde kendini belli eder ve Day onun Cumhuriyet'ten biri olduğunu anlar. June başarısız olmuştur. Day ona gelmeyeceğine göre onun gitmesi gerekmektedir. Day ve Tess gölün kenarında saklanırken, orada tuhaf bir şey görürler. Metal bir şey kıyı setinin oldukça içine gömülüdür. Kulağını metale dayadığında tıslama gibi sesler gelir. Metalin üstünde Cumhuriyet bayrağı ve kırmızı sayılar vardır. June ertesi sabah kendini kimsesiz gibi sokaklara vurur. Mikrofon sayesinde Thomas ile iletişim halindedir. Bir kaç gün hiç bir şey bulamadan öylece gezer. Zamanını barlarda geçirmeye karar verince başına hiç iyi şeyler gelmez. June, Tess'i kurtarır ama kendi başını belaya sokar. Skiz dövüşlerinde kazanan kaybedene kadar dövüşmek zorundadır. Kaade güçlüdür ama June daha akıllıdır. Kaade June'nin bacağını kestiğinde; June öfkesine yenilerek Kaade'nin kolunu kırar. Bu durumda June kazanmıştır. June'nin başkasını seçmemesi ve dışarı çıkması ile öfkeli kalabalık onu döndürmeye çalışır. Bittiğini düşündüğü zaman hiç umulmadık bir el gelir ve onu kurtarır. June'yi bulan Day'dır. June ona adını söylemediği gibi, Day'ın adı da aralarında hic geçmez. Day kızın oldukça zeki olduğunun farkındadır. Day onda kendini görmektedir. Kızdan etkilenmeye de başlamıştır. June uyuyunca, Day evlerine bakmaya gider. Daha önce orda olmayan metal borudan evlerinin orada da görür. Bu metal borunun üzerinde de başka kırmızı sayılar yazmaktadır. Bir gün sokak arasında Tess uyurken, Day meyve şarabı içer. June ona fazla içtiğini söylerken bir an da Day onu öper. Bir süre sonra ayrıldıklarında ikisi de ne yapacağını bilemez. Day ne yaptığının farkında olmadan elini boynuna götürür. June bunu görünce aslında onun kim olduğunu anlar. Boynunda olmayan kolyesine eli gittiğini fark eder. June de olan. June uyuyor numarası yaparak Day'ı evine kadar takip eder. Sonra da Thomas'a haber verir. Zaten ertesi sabah veba devriyesi onları hastaneye götürecektir. June ertesi sabah bunu Day'e söyler. Day onun nerden bildiğini merak edemeden, evlerine gider. Gittiğinde onları kaçırmak için vakti olmaz. Askerler her yerdedir. Eden çoktan arabaya binmiştir. John ve annesi de ellerindedir. Komutan Jameson, June'nin asla tahmin etmeyeceği şeyi yapar. Day'ın çıkması için annesini ölüme terk eder. June bunların yanlış olduğunu düşünür. Day ne kadar karşı koysa da bacağından vurularak yakalanır. June ona bütün suçlarını saydığında sadece biri hariç hepsini kabul eder. Abisi Metias'ı o öldürmemiştir. Ayağına bakılan yerde kırmızı yazılı torbalar görür. Bu onun aklına akıl almaz bir fikir getirir. Ya veba kimseye kazara bulaşmıyorsa? June o gece Day'ın bilgilerine bakar. Bu kadar zeki bir insanın nasıl denemeden başarısız olduğunu anlayamaz. Abisinin hack yöntemleri ile gizli dosyalara ulaşır. Aslında Day'ın cevaplarına bakılmamıştır. June hesapladığında tek dahinin kendi olmadığını anlar. Day denemeden 1500 almıştır. Peki Cumhuriyet dehasını neden kabul etmemiştir? Day ertesi gün cezasını alır. 27 Aralık akşam saat altı da idam edilecektir. June ertesi gün onu ziyaret eder. Gözünü sorar. Gözü ona denemenin sonrasından kalmıştır. Merkez Hastanesinde gözünden, bacağından ve kalbinden örnek alınır. Day, June'ye aklında ki fikri anlatır. Aslında Cumhuriyet vebayı fakir bölgelere pompalıyordur. Dahası ise Day ona başarısız olanların çalışma kamplarına gitmediklerini, hastanelerin morglarına gittiklerini söyler. June ona inanmaz ama bir tarafı ise doğru söylediğini fısıldar. June birkaç gün sonra cesaretini toplayarak abisinin cesedinin fotoğraflarına bakar. Fotoğraflar hep kör noktadan çekilmiştir. Detaylı baktığı zaman omzunda kan olduğunu, bıçakta da silahtan çıkabilecek yağ olduğunu fark eder. Aynı gece Thomas'ın alnında da bu yağdan olduğunu hatırlar. Aklına gelen şey ile dehşete düşer. June, Day'ın suçsuz yere idam edileceğini bilir. Birkaç gün sonra abisinin şifreli mesajlarını bularak, babasının hastanede ölen çocukları görerek istifa ettiğini öğrenir. Anladığını fark eden üstleri onu ve annesini öldürürler. Metias zor da olsa Cumhuriyet'in vebayı yoksul bölgelere saldığını öğrenmiştir. Thomas'ın ondan şüphelendiğini de notlarına ekler. June bu durumda kararını verir ve Day'ı kurtarmak için plan yapar. Aynı gün Day kaçmaya kalkar. June, ona onsuz kaçamayacağını söyler. Day duyduklarına inanamaz. June o akşam Lake bölgesinde Kaade ile anlaşma yaparak Vatanseverler ile anlaşma yapar. Onlara çaldığı etkili silahı ve tüm parasını verir. Ertesi gün Thomas ile sinemaya giderken Day'ın idam tarihinin öne çekildiğini öğrenir. Day'ın idam günü geldiğinde son isteği olarak John ile görüşür. Başta John'u götürüp sonra Day'ın götürülmesine katılan June; soruşturmaya alınır. Thomas onu depoya indirince neden alındığını anlar. O sıra da bombanın patlaması ile June Day'ı kurtarmak için son şansını dener. Bakalım June Day'ı kurtarabilecek mi? Başta önyargılı yaklaşmış olsam da Efsane kitabı büyük bir zevk ile okudum. Olaylar birbirinin peşi sıra gelişirken bir kere de bitirmek istedim. Kesinlikle Cumhuriyetin karanlık sırlarında kaybolabilirsiniz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ejderha-dovmeli-kiz", "text": "Ejderha Dövmeli Kız, Gazeteci Mikael Blomkvist ile başlıyor. Mikael Blomkvist 40'lı yaşlarda İsveç'in başarılı araştırmacı gazetecilerindendir. Bir arkadaşından aldığı bilgilere dayanarak Wennerström şirketinin yaptığı usulsüzlükleri yakın dostu Erika Berger'le birlikte yürüttükleri Millennium adlı dergide yayımlamış ancak Wennerström onu ters köşe ederek bütün iftiraları asılsız olduğunu ispatlamış ve Mikael'i dava etmiştir. Mikael'in gazeteciliğine kara bir leke sürülmüştür. Bir süreliğine dergiden ayrılıp kendi köşesine çekilmek ve \"Wennerström Olayı\"ndaki haklılığını kanıtlamak istemektedir. Dragan Armansky'den gelen telefon planlarının alt-üst olmasına neden olur. Dragan Armansky Milton Güvenlik Ajansı'nın yöneticisidir. Bu şirket koruma ve dedektiflik üzerine iş yapmaktadır. Araştırma görevlerini hemen hiç kimsenin ihtimal vermediği Lisbeth Salander yapmaktadır. Armansky'nin arkadaşı aynı zamanda Lisbeth'in eski vasisi olan Avukat Holmer Palmgren'in ricasıyla onu işe almıştır. Başlarda sadece fotokopi çeken, kimseyle diyalog kurmayan 24 yaşında genç bir kızdır. Babası öldüğü, annesi hastalığından bakım evine kaldırıldığı ve akli dengesi yerinde görülmediği için küçük yaşlardan beri ona devlet tarafından ebeveyn atanmıştır. Lisbeth anlaşması oldukça güç biridir. Onun bu hali Armansky'nin dikkatini çeker ve onunla ilgilenmeye başlar. Zamanla yol katetmiş ve Lisbeth onunla konuşmaya başlamıştır. Kendi kızı gibi gördüğü Lisbeth, onun için araştırmalar yapmaya başlamış ve bu işte şaşırtıcı derecede başarılı olmuştur. Lisbeth için bu seferki görev Mikael Blomkvist'tir. Lisbeth Mikael'i takip edip fotoğraflarını çeker ve bilgisayarını hackleyerek neler yapmakta olduğunu rapor eder. Mikael Armansky'nin ayarladığı buluşmada Vangerlerin avukatı Frode ile görüşür ve Lisbeth için bu dosya kapanır. Vangerlerin avukatı olan Dirch Frode, Mikael'e çok bahsetmez ve onu Henrik Vanger'le bizzat görüşerek açıklaması için onların evlerine davet eder. Mikael çok sıcak bakmasa da bir şey kaybetmeyeceği için birkaç saatlik yolculuğun ardından oraya varır. Vanger'lerin iç içe yaşadığı bir kasabadır. Seksen yaşlarındaki Henry Vanger'le görüşür. Kırk yıl önce yaşanan bir trajedi sonucunda kaybolan yeğeni Harriet Vanger'in katilini bulmasını ister. Mikael'e göre kırk yıl geçmiş bir olayı sonuçlandırmak neredeyse imkansızdır. Bunu göze alan Henrik, bir biyografi gibi düşünüp yazmasını ve kitap olarak yayınlanabileceğini ayrıca milyonlarca kron alabileceğini söyler. Mikael, bunun saçma ama kaçırılmayacak bir fırsat olduğunu düşünür. Bir yıllık sözleşme imzalarlar. Henrik Vanger'le röportajlar yapıp aile hayatlarını inceleyerek olayların nasıl geliştiğini ve katilin kim olabileceğini araştırmaya koyulur. Henry, Harriet'in kaybolduğu gün büyük bir kaza meydana geldiğini ve çiftlikteki herkesin olay yerinde olduğunu söyler. Son zamanlarda içine kapanık bir kız haline gelen Harriet kendini dine adamış, vaktini sürekli kilise ve sarhoş halde denize düşüp boğulan babasına ait kulübede geçirmeye başlamıştır. Bu bilgiler Mikael için yeterli değildir. İncelemek üzere o kulübeye gider ve Kutsal kitabı bulur. Bir de kadın isimleri ve yanlarına telefon numaraları yazılmış kağıt bulur. Vangerlerin tanıdığı eski polis memuruyla bu numaraların sahiplerine ulaşmaya çalışırlar. Çabalarının karşılığını alamazlar ve bunların telefon numaraları olmadığına karar verirler. Mikael ilerleyememiş olmanın üzüntüsüyle araştırmalarına devam eder. Bu arada Henrik Vanger'in yeğeni Cecilia ile herkesten gizli bir ilişki yaşamaya başlarlar. Cecilia kimsenin bilmesini istememesinin sebebi boşanamadığı bir kocasının olmasıdır. Mikael ansızın ziyarete gelen kızı sayesinde büyük bir ilerleme kaydeder. Hiçbir dine inanmayan Mikael kızının verdiği tavsiye Harriet olayında bir ilerleme sağlar. Hemen kulübeye gider ve kutsal kitabı açar. İsimlerin karşısındaki numaralar telefonlara ait değildir. Bunlar kitaptan ayetleri göstermektedir. Mikael eşleştirme yapıp ayetleri bulduğunda tüyleri ürperir. Ayetlerin hepsi günahkar kadınların nasıl cezalandırılacağından bahsetmektedir. Bunların bağlantısını bulmak Mikael için güç olacaktır. Erika Berger'in Headstad'e ziyarete gelmesi ile Millenmium'a yeni bir ortak çıkar: Henrik Vanger. Mikael bu durumu sömürü olarak görmektedir. Vangerlerin hakimiyeti altına girmek istemez ancak bu derginin maddi ve manevi olarak böylesi bir desteğe ihtiyacı olduğu açıktır. Sadece bir yılı kapsayan bir sözleşme imzalarlar. Mikael, Harriet'ın gizemini çözmek için yardıma ihtiyacı olduğunun fakındadır. Tesadüfi olarak Henrik Vanger'in onun hakkında hazırlattığı rapora ulaşır. Burada kendi kişisel bilgisayarındaki bilgilere de ulaşıldığını görür ve etkilenir. Bunu kimin yaptığını bilmesi gerekir. Dragan Armansky'ye ulaşır ve oradan Lisbeth Salander'e ulaşır. Lisbeth'e ona bu işte yardımcı olması için teklifte bulunur. Payına düşeni Lisbeth ile bölüşecektir. Lisbeth bu teklife sıcak bakmaz ama vasisi tarafından uğradığı tecavüzden sonra uzaklaşmak ona iyi gelecektir.Vasisinin ona yaptıklarını kayıt altına aldığı için o pislik ona bulaşamayacak ve her istediğini yapacaktır. Aksi takdirde vasisinin başı belaya girecektir. Bir süre sonra Hedestad'e gider ve Mikael ile birlikte yaşamaya başlar. Arkadaşlıkları bir süre sonra Lisbeth için platonik bir aşka dönüşür. Zekasıyla Mikael'i etkiler. İşaretlenen her ayetin bir kadın cinayeti olduğunu keşfederler. Onlar aşama kaydettikçe etraflarında tuhaf olaylar dönmeye başlar. Kapılarına yanmış bir kedi atarlar. Kutsal kitapta yer alan bir ayeti anımsatır. Mikael silahlı saldırıya uğrar. Bu olaylar üzerine güvenlik önlemleri alırlar. Mikael, katilin aile içinden biri olabileceğinden şüphelenir. Cecilia da birdenbire onunla görüşmeyi kesmiştir. Mikael olayın yaşandığı gün Harriet'in odasındaki kişinin Cecilia olduğunu görmesi üzerine onunla konuşur. Ancak bu kişi Cecilia'nın ikiz kardeşi Anita'dır. İngiltere'de yaşamaktadır ve irtibata geçilmesine izin vermez. Lisbeth kasabadaki Vangerlerin bir çok fotoğrafını çeken gazetenin arşivine gidip araştırmaya koyulur. Mikael ise evde güvenlik kamerası kayıtlarına bakar. Birinin gelip kapısını yokladığını görür. Bu kişi Martin Vanger'dir. Evden çıkar ve kimselere görünmeden Martin'in evinden içeri girer. Ev sessizdir. Birden sırtına dayanan tüfekle irkilir. Martin Vanger Mikael'i tuzağa çekmiştir. Birlikte bodrum kata inerler. Babası ile birlikte Harriet'e yaptıkları iğrençlikleri itiraf eder. Yüzünde zerre utanç yoktur. Mikael, bunu herkesin bileceğini söylerken oradan çıkamayacağı aklından bile geçmez. Martin tarafından esir alınır. Lisbeth, olayları çözüp Mikael'e söylemek için apar topar arşivden çıkar. Artık bütün taşlar yerine oturmuştur. Eve gittiğinde Mikael'i bulamaz ve kamera kayıtlarına bakar. Mikael'in elleri arkadan kelepçelenmiştir ve boynuna ucu yerdeki halkaya bağlı bir zincir geçirilmiştir. Mikael, sonuna kadar Harriet'e ne olduğunun peşindedir. Bunun cevabını Martin'in de bilmemesi şaşırtıcıdır. Martin, Mikael'in boynuna doladığı zinciri yukarıdaki halkalara geçirir. Mikael giderek nefes almakta zorlanır. Artık ölmek üzere olduğunu bilmektedir. O sırada elinde kocaman bir golf sopasıyla içeri Lisbeth girer ve sopayı Martin'in köprücük kemiğine indirir. Martin iki büklümdür. Yerdeki bıçağı alıp Mikael'in boynundaki ilmiği keser. Ardından kaçmakta olan Martin'in peşine düşer. Arabasına binen Martin'i motorsikletiyle takip eder. Martin arabayı kamyonun önüne kırar. Lisbeth olduğu yerde kalakalır. Martin Vanger intihar etmiştir. Hemen oradan uzaklaşır ve Mikael'in yanına döner. Ertesi gün Mikael Henrik'e her şeyi anlatır ve ardından yaşamakta olan Harriet'in peşine düşerler. Londra'ya gidip Anita'nın telefonlarını dinlerler ve Harriet'in izini bulurlar. Mikael, Avustural'yada yaşayan Harriet'in evine gider ve ona her şeyi anlatır. Beraber İsveç'e dönerler. Olaylar açığa çıkar ancak Henrik, Mikael'den tüm bu olanların aralarında kalmasını ve polise gitmemesini ister. Bu durum karşısında Mikael kendini kandırılmış hisseder. Üstelik vaadedilen Wennerstörm bilgileri işe yarar değildir. Bu konuda ona yardım eden kişi Lisbeth olur. Wennerstörm'ün bütün pisliklerini belgeleriyle yayınlar. Wennerstörm'ün sahibi bu yıkıma dayanamayıp önce kaçar daha sonra canına kıyar. Mikael, eski itibarından daha fazlasını Lisbeth sayesinde kazanır. Eski hayatına geri döner. Lisbeth de Mikael adına mutludur. Yine de Mikael'in Erika Berger'le olan ilişkisinden iğrenmektedir. Bu aşkı kalbine gömmeye karar verir ve gözden kaybolur. Ejderha Dövmeli Kız Konusu"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ekmek-elden-sut-memeden", "text": "Yusuf Atılgan'ın yazdığı Ekmek Elden Süt Memeden, adını içindeki bir masaldan alıyor. İlk kez Cem Yayınları tarafından 1981'de yayımlanan kitap, 2017 yılından itibaren Can Çocuk Yayınları tarafından basılıyor ve yayınevinin Çağdaş Türk Edebiyatı dizisinin öykü kategorisinde yer alıyor. Mustafa Delioğlu'nun çizdiği renkli resimlerle süslenen çocuk kitabı, 56 sayfadan oluşuyor. 8 yaş ve üzerindeki okurlara hitap eden kitapta biri uzun diğeri kısa iki masal bulunuyor. Masalların ikisi de çocuk kahramanlarına atıfla Korkut'a Masal ve Ceren'e Masal şeklinde adlandırılıyor. İki masalın ortak kahramanı ise Yusuf. İlk masal 36 sayfayken ikinci masal yalnızca 12 sayfadan oluşuyor. İlk masalın ikinciye göre 3 kat daha uzun olması epey dikkat çekiyor. Yalnızca sayfa sayısı bakımından değil, nitelik açısından da ilk masalın ikinci masaldan önde olduğunu söylemek mümkün. Ayrıca ikinci masalda itikadi anlamda sıkıntılı noktalar ve gayriahlaki detaylar da daha fazla bulunuyor. Bu nedenle özellikle ikinci masalın ebeveynler ve öğretmenler tarafından okunmadan çocuklara okutulmamasında fayda var. Böylece ebeveynler ve öğretmenler masalı kendi inançlarına ve ahlaki değerlerine göre değerlendirip çocuklara okutup okutmamaya karar verebilirler. Ayrıca bu sayede ortak bir payda oluşturarak çocuklarla kitap hakkında konuşma fırsatı da bulabilirler. Ekmek Elden Süt Memeden Özeti Korkut'a Masal Masal, Filiz ile Oğuz'un küçük oğulları Korkut'la birlikte İzmir'den Manisa Hacırahmanlı'ya Yusuf'u ziyarete gitmeleriyle başlıyor. Ziyaret sırasında çok sıkılan Korkut, yerdeki bir karıncayı takip ederek dışarı çıkıyor. Böylece kocaman sarı bir köpekle karşılaşıyor ve köpekle konuşmaya başlıyor. Daha doğrusu köpek, Korkut'la konuşmaya başlıyor ve ilk kez onunla konuştuğunu söylüyor. Böylece tanışıyorlar ve Korkut köpeğin adının çoban köpeğiyken Sarıbaş olduğunu, Yusuf'un ona Sarışın diye seslendiğini, şu anki sahibinin ise Ayıcık dediğini öğreniyor. Tanışma faslından sonra Sarıbaş, Korkut'a onu sırtına alarak kırlarda gezdirmeyi teklif ediyor. Bunun üzerine Korkut içeri gidiyor ve Yusuf sayesinde babasından izin alarak dönüyor. Bir iki denemeden sonra Sarıbaş'ın sırtına çıkıp oturmayı başarıyor ve düşmemek için sıkıca tutunuyor. Böylece Sarıbaş yel gibi koşarak Korkut'u kırlara götürüyor. Oldukça uzun süren heyecanlı bir yolculuktan sonra bir ağacın kenarında durup oturuyorlar. Bu sırada başka bir köpek geliyor ve Sarıbaş'a sataşıyor. Sarıbaş da köpeği kavga istediğine pişman edip gönderiyor. Korkut ise kavgayı izlerken üzülüp ağlıyor. Sarıbaş, Korkut'u teselli ettikten sonra onu önce köyü görebileceği bir tepeye sonra da Selim'in bahçesine götürüyor. Çok yorulan iki arkadaş Bahçıvan Selim'in bahçesindeki kocaman lahanaların arasına girip dinleniyorlar. Korkut bir lahananın üstüne yatıp uyuyor ve yağmurdan dolayı hava kararıp da lahanalar yapraklarını kapatınca lahananın içinde kalıyor. Korkut'un yanı başında her şeyden habersiz bir şekilde uyuyan Sarıbaş ise gök gürültüsüyle uyanıp Korkut'u arıyor ama bulamıyor. Az sonra da Selim'in kovalaması sonucunda Korkut'u orada bırakarak köye dönmek zorunda kalıyor. Bahçıvan Selim, Sarıbaş'ı kovaladıktan sonra bahçesindeki lahanaları topluyor ve satmaya götürüyor. Ama Korkut'un içinde kaldığı koca lahanayı kimseye satamıyor. Lahanayı satamadığı gibi bir de lahana hakkında ileri geri konuşanlar yüzünden epey sinirleniyor. Bu yüzden de lahanayı alıp yemesi için katırının önüne koyuyor. Katır lahanayı yemeye başlayınca Korkut uyanıp önce lahananın içinden sonra da ahırdan çıkıyor. Bir süre Sarıbaş'ı arıyor ancak bulamayacağını anlayınca kendi başına yola koyulup köye gidiyor. Ceren'e Masal Masal; Yusuf'un arkadaşı Fred, karısı Tözün ve kızları Ceren'i ziyarete gitmesiyle başlıyor. Ziyaret sırasında Yusuf; Ceren'e önce nasıl doğduğunun, sonra 40 yaşına kadar koca bebek olarak kalışının, en son da alaca cereni nasıl öldürdüğünün masalını anlatıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ela-gozlu-pars-celile", "text": "Nazım Hikmet'in annesi, Yahya Kemal Beyatlı'nın sevgilisi ve sarayın en önemli devlet adamlarından biri olan Hasan Enver Paşa'nın kızıydı Celile. Ela Gözlü Pars Celile romanı onun biyografisini ele alan çok akıcı bir roman. Ayrıca kendisi Türkiye'nin ilk kadın nü ressamı olarak da biliniyor. Celile'nin hayatında yer etmiş herkesi barındıran Ela Gözlü Pars Celile kitabının konusu ise şöyle; Celile'nin ailesi Osmanlı Devletinin en nüfuzlu ailelerinden biriydi. Dedesi 'Eski ve Yeni Türkler' adlı kitabın yazarı Mustafa Celaleddin Paşaydı. Aynı zamanda babası da ünlü dil uzmanı ve eğitimci olan Hasan Enver Paşaydı. Mürebbiyeleri ile beraber aldığı eğitim sonucunda Celile ilim sahibi bir kadındı. Her gün gazete ve dergi okur bunları da eş ve dostlarıyla paylaşırdı. Eşi Hikmet ise ondan tamamen farklı bir adamdı. Hiçbir zaman Celile'nin istediği eş profiline uygun biri olmamıştı. Dünyadaki ve ülkesindeki olaylarla çok ilgilenmeyen, işte çalışmayı çok sevmeyen biriydi. Babası ünlü Selanik valisi Mehmet Nazım Paşa olduğundan biraz da ona sırtını dayayarak yaşıyordu. Selanik o zamanlar yeni bir hareket ile çalkalanıyordu. Milliyetçilik akımı Balkanları da sarmış ve Türkler artık orada istenmiyordu. Celile ise oğlu Mehmet Nazım'a hamileydi ve İstanbul'a gitmeden doğum yapmıştı. İstanbul'a gittiklerinde çok güzel günler geçiren Celile, kayın pederi Mehmet Nazım Paşa'nın Halep'e atanmasıyla kendisini bir anda orada buldu. Kocası onu, orada ticaret yapacağını ve çok para kazanacaklarını öne sürerek ikna etmişti ve Celile de buna göz yummuştu. Halep güzel bir şehirdi. Fakat önemini kaybetmişti. Ticaret yapan kişiler belliydi ve yeni gelenlere pek iş kalmıyordu. Bu sırada Celile tekrar doğum yaptı. Bir kızı olan Celile adını Samiye koyacaktı. Eşinin işlerinin bekledikleri gibi gitmediklerini gördüğünde İstanbul'a geri dönmeye hatta kocasından boşanmaya karar verdi. Boşanıp sonra tekrar nikahları kıyıldı. Nazım giderek büyüyordu, çok küçük yaşlarında bile şiire çok merakı olan bu mavi gözlü çocuğun hayali Harbiye idi. Şimdiden şehit olmak istiyor, vatanı milleti için bir şeyler yapmak istiyordu. Bir gün arkadaşıyla beraberken karşıdan gelen Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nu gördüler. İkisinin arası evvelden beri çok iyiydi. Onun yanında ise Yahya Kemal vardı. İlk gördüğü anda birbirlerinden çok etkilendiler ve bu durum bir yasak aşkı meydana getirdi. Büyükada da başlayan gizli görüşmeler, Celile'nin ev tutmasına sebep oldu. Çok güzel giden ilişkiler vardı. Oğlu ise usta şairi çok seviyor ve onun hocası olmasından dolayı mutluluk duyuyordu. Fakat okulda hocası ve annesi hakkında dedikodular çıkınca durum değişti. Usta şair bu durumdan kaçmaya karar verdi ve büyük aşk kısa bir şiirler son buldu. Aynı zamanda Celile kocasından da boşandı. Osmanlı Devleti'nin Milli Mücadele yıllarında oğlu Nazım önce Milli Kuvvetlerin yanında yer almış, daha sonra ise Rusya'ya giderek Bolşevik İhtilaline gidenlere yardım etmişti. Böylece ülkeye komünist olarak geri döndü. Yazdığı tüm şiirler yasaklandı. Gazetelerde yazmış olduğu yazılar dolayısıyla on iki buçuk yıl hapis cezasına çarptırıldı. Annesi hep onun yanında yer aldı. Oğlunun özgürlüğü için tüm kurumlara başvurdu. Artık altmış yaşına ve oğlu da kırk yaşına geldiğinde iyice yaşlanmıştı. Başvurulan tüm yerlerden ret sonucu alınca Nazım Hikmet açlık grevine başladı. Kalp yetmezliği ve karaciğerindeki sorun nedeniyle büyük sağlık problemleri yaşadı. Annesi pankartlar hazırlayıp açlık grevi bile yaptı. Yaşamının son 2 yılına geldiğinde ise nihayet oğlu hapisten çıktı. Fakat Celile kısa bir süre sonra kalp krizi geçirerek ve ardında birçok tablo bırakarak hayata veda etti."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/elde-var-huzun", "text": "Attila İlhan, Elde Var Hüzün adlı kitabında topladığı şiirlerde insanın hüzün ve acı gibi duygularıyla beraber cinsellik dürtüsüne eğildiği gibi tarihsel konulara da odaklanır. Özellikle Osmanlı Devleti'nin sonu ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş macerası Attila İlhan'ın ilgi alanına girer. Attila İlhan, sosyalist bir şairdir ancak klasik Türk kültürüne sırt çevirmez. Divan edebiyatını önemser, bu edebiyatı bilip öğrenmeyi iyi bir şair olmanın gereği sayar. O, geçmişi günümüzle birleştiren, geçmişin temelleri üstünde yükselmeyi ayağı yere basan bir şiir oluşturmanın temeli sayan bir anlayışa sahiptir. Ne bazıları gibi divan şiirinin kopyalarıyla yetinmiştir ne de divan şiirinden birkaç öğe alıp şiirine koyarak geleneği modern şiirde devam ettirdiğine dair bir hisse kapılmıştır. O, geleneği kendi şiirinde kullanmıştır ancak yeni imgeler üretmesini de bilmiştir. Elde Var Hüzün adlı şiir kitabı bunun en güzel örneklerini içeren eserdir. Rubai ve gazel gibi divan edebiyatı şiir şekilleri Attila İlhan tarafından modern Türk edebiyatı çerçevesinde değerlendirilebilecek örneklerle tekrar yazılmıştır. Şiir kitabı Meraklısı İçin Notlar kısmı bir kenara bırakılırsa toplam altı bölümden oluşmaktadır ve her bölümün başında klasik Türk edebiyatına ait birer beyit alıntısı bulunmaktadır. Böylece eser, klasik Türk edebiyatı ile modern Türk edebiyatı arasındaki devamlılığa bir başka şekilde daha dikkat çekmektedir. Kitabın ilk şiirleri çoğunlukla bireysel konulara ayrılmıştır ama toplumcu içeriğe rastlamak da mümkündür. tut ki gecedir şiiri gecenin kötülükleri örten yönüne dikkat çekmekte, pek çok gizli saklı işin bu vakitte yapıldığını söylemektedir. Şiirde yaklaşan bir tehlike, gizli bir takip, kaçıp kovalamaca, ihanet ve cinayet hisleri egemendir. o vahim orospu şiirinde pek çok şehirde, pek çok kişiyle farklı farklı isimler altında ilişki yaşayan bir hayat kadını konuı alınmaktadır. kurtalan treni'ne gazel bir trende unutulan bir kız çocuğuna dairdir. rüya bu ya adlı şiir üç kısma ayrılmaktadır. Her üçünün ortak noktası ise yalnızlık hisleri had safhada olan bir adamın, bir sevgili sahibi olma ve onunla zaman geçirme hayalleridir. Şiirin ilk kısmı bir yolculuk hayalidir. İkinci kısımda yalnızlık acısı çeken adamın hapishanede olduğu anlaşılır. Üçüncü kısımda ise mahkumun adı verilir: İbrahim. Hapisten çıkan İbrahim, mahkum iken hayalini kurduğu belirsiz kadını daha ilk anda bulmuştur ve ona arkadaşlık teklif eder. gözleriyle cellat şiiri bir tuvale resim çizermiş gibi yazılan ilginç bir şiirdir. Şair, sevgilinin gözünü cehenneme benzetir. Bu göz, aşığın idamına hükmeden acımasız bir gözdür. zeynep beni bekle kitaptan en sevdiğim şiirler arasındadır. şair mahkumdur, hem de ilk kez değil, bilmem kaçıncı kez... O, sevgilisine bir kez daha ümit verme çabasındadır. Geri geleceğini, hep onun yanında olduğunu, yarım kalan hayatlarına tekrar devam edeceklerini, başladıkları filmi beraber bitireceklerini söyler. Ama şiirin son mısrası, aşığın, söylediklerine kendisinin bile inanmadığını hissettirir. yağmurda sis düdükleri, akşam vakti şileplerin düdük seslerinin şairde uyandırdığı hislerle dairdir. Kitabın ayıp resimler bölümü içerisinde, rast zenci peşrevi başlığı altında yer alan şiirler siyahilere dairdir ve genel itibarıyla cinsel içeriklidir. Bu bölümde zencilerin yamyamlığına dikkat çeken bunlar insanı parçalar şiiri, yapacağı eleştiriyi egemen sınıfın imgeleriyle vermektedir. ayıp resimler alt başlığında yer alan şiirler ise cinsel dürtülerle ilgili imgelerden oluşmaktadır. rubaiyat ve serbest gazeller bölümü şairin klasik Türk edebiyatını modern bir şekilde ve kendi tarzında yorumladığı örnekleri içermektedir. drang nach osten bölümünde yer alan üç şiir ise Osmanlı'nın son dönemleri ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yılları hakkındadır. Şair ayrıca eserin sonuna meraklısı için ekler başlığı altında çeşitli yazılarını ve röportajlarını eklemiştir. 1950'li yıllardan itibaren Türk şiirinde önemli bir yeri olan ve Maviciler akımının öncülüğünü yapan Attila İlhan toplumcu gerçekçi bir şair olarak tarih, sosyoloji ve iktisat üçgeni çerçevesinde Marxist pencereden şiirler yazsa da bireysel konuları ihmal etmemiş, yalnızca bir propaganda şairi olmamıştır. Türk kültürünü bir bütün olarak değerlendiren şair divan edebiyatını da önemsemiş ve kendi sanatında bu geleneğin ürünlerini değerlendirmiştir. Onun bu kayda değer yaklaşımı kendisini modern Türk şairleri arasında ayrıcalıklı bir yere koymaktadır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/elif-gibi-sevmek", "text": "Hikmet Anıl Öztekin, Elif Gibi Sevmek kitabının giriş bölümünde güzel bir söz karşılar bizi; ''Sevmek belki bir gün okur diye şair olmaktır.'' İlk şiirimiz ELİF GİBİ SEVMEK: bir sevda şiiridir. Elif gibi dosdoğru, sağlam koşulsuz şartsız sevmektir. Elif gibi sevmek bir başlangıçtır. Zamansız mekansız sevmektir. Hareketsiz, yalansız yanlışsız ve derinden sevmektir. Seveceksen elif gibi seveceksindir. Çünkü elif gibi sevmek cesarettir. İkinci şiirimiz GECE DOSTLARINA: Bu şiirde bir kişiyi sevmekten ziyade yağmurlu geceleri özleyen, yalnızlığı gözlerinde taşıyan, anlatamayan ve anlayanı olmayan kitapları seven dostlara selam gönderen bir şiirdir. ELİF: Elif ismi ömrün diğer yarısı ve dudaklarımı yakardı diyen şairimiz elifi yüreğine köprü yapmıştı. Sevmenin tarifi Elifti. KISACA SEVMEK: Şairimiz burada sevince yemek yiyemediğini, hayatını feda etmesi gerektiğini anlatır. Sabah namazını beraber kılıp Venedik sokaklarında kaybolmayı düşlüyor. Sevmek önce satır aralarında kaybolup sonra ete kemiğe bürünecek. Görenler ise bu adam / kadın seviyor diyecek. Son olarak da hayatta iki önemli günden bahsediliyor. Biri onu tanıdığın gün diğeri ondan ayrıldığın gün yani bugün diyor. KIZ KULESİNDE: Şairimiz ilk tanıştıkları gün gittikleri kız kulesinde Beni ne kadar seviyorsun diye sorulan soruya susmuş ve dünyada sevgimi anlatacak kadar çay yoktur demiştir. Yani sevgisi o kadar uzun ki anlatmaya ömür yetmez demek istiyor. GÖZLERİN: Bu şiirde şair sevdiğinin gözlerinin yaratılma nedenini şöyle vurgular ''Canım cennet çeksin diye sanki gözlerin'' SEN BANA YANGIN OL EFENDİ: Her şiirin ona yazılası geliyordu. Çünkü o aşktır. Dünyanın en büyük sevdasıdır. GELİNCİK ÇİÇEĞİ: Bu şiirde şair sevdiğinin sesinden dinlediği kuranın ve beraber kıldıkları namazda aynı secdeye baş koymanın nasıl bir sevda olduğunu anlatır. YAĞMURDAN DAHA FAZLA SENİ SEVEBİLDİM: Gözlerini gördüm yağmur oldum ıslandım HUZUR: Bir anlatmaya kalksam senli solumu, huzurun adıdır Elif TESADÜF: Kirpiklerin nasıl bir tesadüf ki cennetten gelmişçesine dizilidir der şair sevdiği kadına... SIRILSIKLAM: Şair bu şiirde Yağmur ne kadar yağarsa yağsın gözlerime sen düşersin diyor. BURUŞUK DEFTER: Sol yanıma dualar yaz ey sevgili MEVSİMLER: Gönlün mevsiminin sevgili olduğu vurgulanmıştır bu şiirde YEŞİL GÖZ: 27 Yaşında bir çift yeşil gözde bulunan sevdadır aşk. SENİ DÜŞÜNÜYORUM: Seni ama sadece seni düşünüyorum çünkü seni sevmek başlı başına yaşamak diyor şair. SEN OLMADIĞINDA: Şair bu şiirde sevdası yanında olmayınca yapacak bir şeyi olmadığı için hep yazası geldiğinden bahseder. ÇINAR: Bu sevdanın ulu bir çınar olduğu ve kolay kolay yıkılamayacağı aşikardır şair için. Bir bilsen ne kadar özledim, utanır, nefes alamaz gelirsin... GEÇİT: Şair bu şiirde iki sevgili arasında şiirlerden geçit kurmak istediğini anlatır. SEVDA ÖZETİ TEK HARFTİR: Sevda tek harftir. O harfte sevdanın baş harfidir. ''Seni özlemek her şarkıda şair kesilmektir ister istemez'' BİZ OLACAKSAK EĞER: Eğer ikimiz bir bütün olacaksak sana en güzel şiirlerimi yazacağıma dair söz veriyor şair. KÖY SEVDAMIZ: Şair bu şiirde aşırdığı eriklerin çekirdeklerini gömdüğünü ve o çekirdekler ağaç olunca sevdasına kavuşacağını ümit eder. Şiirler Tasavvuf ağırlıklı Allah arzusuyla dolup taşmış, çoğu yerde karşısındaki insanı, insan ötesi bir varlığa dönüştürmüş. Gerçek hayatta böyle bir sevda olur mu diye düşündürtüyor. Yazar dilini çok güzel kullanmış. Bu kadar çok okunmasının hakkını vermiş Yazan: Dua Ceren Elif Gibi Sevmek Konusu Hikmet Anıl Öztekin Tasavvuf edebiyatı ve şiiri birleştirerek ortaya mükemmel bir şiir kitabı olan Elif Gibi Sevmek eserini çıkartmış."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/elveda-guzel-vatanim", "text": "Ahmet Ümit'in bu tarihi romanı yakın tarihin en karmaşık dönemlerinden birini ele alıyor ve cüretkar bir soruya dikkat çekiyor: sahi nedir vatan? Öncelikle, bu yazı kitabın içeriğine ilişkin önemli bilgiler içermektedir, bu nedenle aşağıda yer alan değerlendirmeler kitabı halihazırda okumuş olanlar veya okumayı düşünmeyenlere daha çok hitap etmektedir. Okumayı düşünenler açısından sürpriz sonların bu aşamada bilinmesi kitaptan alınacak zevki azaltabilir. Okumayı düşünenler için şunu söyleyebilirim: geçmişten günümüze ışık tutan, belgelere dayalı, üstelik polisiye unsurlar barındıran, su gibi akan üslubuyla elinizden bırakamayacağınız, insana ilişkin çözümlemeleriyle duygulandıran harika bir kitap. Mutlaka okuyun. Okumayı düşünenler için son bir uyarım daha olacak: kitabın en arkasındaki gazete sayfasını ve bir önceki sayfada kitabın tanıtımı şeklindeki bölümü okumayın, çünkü o bölümler romanın bir parçası. Kurgusal olmasının yanı sıra tam anlamıyla spoiler içeriyor. Romanın değerlendirmesine geçmeden önce, ana hatlarıyla dönemin gelişmelerinden bahsetmek faydalı olacaktır. II. Abdülhamit'in istibdat yönetiminden hoşnutsuzluk duyan muhalifler çeşitli yapılanmalara girerler. Bu yapılanmalardan en etkili olanı İttihat ve Terakki Partisidir . 1908 yılında meşrutiyetin ikinci kez ilanıyla rejimde padişahın yetkisi sınırlandırılır ancak İttihat ve Terakki Partisi 1913'te iktidara gelebilecektir. Meşrutiyetin ilanından yaklaşık dokuz ay sonra eski düzeni isteyenler ayaklanır, siyasi sakilerle başlayan isyan dini bir vaziyet alır. İsyan bir hafta içinde bastırılır ve II. Abdülhamit tahttan indirilerek yerine devlet yönetiminde inisiyatifi meşruti yönetime bırakan Sultan Reşad padişah olur. Meşrutiyetin ilanıyla vadedilen özgürlük, hürriyet, kardeşlik ve eşitlik gibi yüce amaçlar bir türlü gerçekleşmez; çünkü yeni bir iktidar mücadelesi başlamıştır. Meşrutiyetin ilan edildiği 1908 yılından 1913 yılına dek Sadrazamlığa Parti yanlısı olmayan kişilerin getirilmesi ve İttihat ve Terakki Partisi'nin bir nevi muhalefette bırakılması Cemiyet içinde bazı hoşnutsuzluklara olur. Bu sırada dünya genelinde yaşanan güç savaşları siyasi çekişmelerle birleşince toprak kayıpları yaşanır. Önce Trablusgarp savaşı, sonra Birinci ve İkinci Balkan Savaşları ve son olarak Birinci Dünya Savaşı... İttihat ve Terakki Partisi İkinci Balkan Savaşı sonrasında aldığı iktidarı Birinci Dünya Savaşından hemen sonra bırakır ve Parti kendini lağveder. Parti çeşitli akımlara bölünür. Büyük kısmı Milli Mücadele'ye katılır, bir kısmı padişahı destekler, lider kadro ise yurt dışına kaçmayı tercih eder. Cumhuriyet'in kurulmasıyla bazı eski ittihatçılar yeni yönetimden, inkılaptan ve Mustafa Kemal Atatürk'ten hoşnutsuzluklarını gizlemez, gizli ajandası olan bir muhalif yapıya dönüşür. 1925 yılında Şeyh Sait isyanının bastırılması sonrasında muhalif partilerin kapatılması ve diğer önlemler muhalefetin yer altına inmesini hızlandırır, öyle ki 1926 yılında Atatürk'e İzmir'de bir suikast düzenlenmesi bile planlanır. İzmir Suikastının öğrenilmesinin ardından tüm muhalif unsurların yakından izlenmesi ve zararlı olabileceklerin tasfiyesi daha bir kararlılıkla uygulanır. Bunlardan öne çıkanlar ya idam edilir ya da intihar süsü verdirilerek öldürülür. Özellikle, savunmasında, hiçbir hakaret ve konuşma ve yazısında şiddet bulunmadığını belirten Maliye Bakanı Cavit Bey'in idamı tasfiye harekatının kapsamını göstermektedir. Milli Mücadele Dönemi'nin en etkili komutanlarından olan ve cumhuriyetin kurulmasında önemli rolü bulunan Kazım Karabekir ise idamdan son anda kurtulur. Eski bir ittihatçı olan kitabın kahramanı Şehsuvar Sami ise İzmir Suikastı girişiminden hemen sonra Beşiktaş'taki evinden uzaklaşarak bilindik bir otele geçer; çünkü öldürülecek olursa bunun evinde yalnız, bir başına olmasındansa göz önünde bir otelde gerçekleşmesini tercih etmektedir. Elveda Güzel Vatanım Kitabının Kurgusu Roman, Şehsuvar Sami'nin vatanı uğruna vazgeçtiği sevgilisi Ester'e, yukarıda ana hatlarıyla ele almaya çalıştığımız dönemi 16 gün boyunca anlattığı günlük şeklindeki mektuplardan oluşmaktadır. Genel hatlarıyla bu mektuplar yazarın o anki ruh haliyle başlar, o günkü gelişmelerle devam eder ve 1907-1919 döneminin anlatılmasıyla sona erer. Bölüm içerisindeki zaman geçişlerinin okuyucuyu rahatsız etmeyecek şekilde yapıldığını söyleyebiliriz; ancak 11. Gün, Sabah bölümündeki geçiş oldukça keskin (s. 395). Diğer bölümlerin aksine gerçek zamandan geçmişe birden geçiyor ve bu bölümde ilave bir paragrafa ihtiyaç duyulduğunu düşündürüyor. Elveda Güzel Vatanım Kitabının Özeti Selanikli Şehsuvar Sami, Ester'in dayısı Leon Dayı'nın aracılığıyla İttihat ve Terakki Partisi'ne üyel olur. Selanik'te bazı görevleri yürütürken Ester'e bu durumu gizleyerek hayatını sürdürmeye devam eder. Ancak daha önemli ve mahrem görevleri yapmak için Payitaht'ta gitmesi gerektiğinde gerçek bir yol ayrımına gelir. Vatan ateş altındayken sevgisinin derdine düşecek değildir. Ester'den ayrılır ve Cemiyet tarafından verilen görevleri eksiksiz yapmak üzere İstanbul'a geçer. O bir fedaidir, vatan için öldürmekten de çekinmez. Trablusgarp'ta olduğu gibi savaş esnasında cephede de savaşır. Ancak, döneminin bitişinde sonsuz bir pişmanlıkla baş başa kalır. Cemiyetin en önemli figürlerinden Talat Bey ve Enver Bey'in sarayın en güzel kızlarıyla evlenmeleri ilk ve küçük bir kırgınlığa neden olur; ancak asıl hayal kırıklığı, hürriyet için çıkılan yolda, iktidarı ele geçirmek için daha önce görülmemiş baskı rejiminin bizzat Cemiyet tarafından uygulanması, Enver Paşa'nın zapt edilemez makam sevdası ve Talat Bey ile Enver Paşa arasındaki güç kavgası olmuştur. İktidarı ele alan Cemiyet muhalif gördüğü her unsuru kontrol altına alır, alamadıklarının ise yaşamına son verir. Buna Cemiyet'in eski kurucuları da dahildir. Nitekim bir süre Cemiyet'in kurucularından olan; ancak bazı konularda yönetimle ters düşen Ahmet Rıza da kuşkulular arasında yerini alması iç mücadelenin geldiği noktayı gösterir. Zaman Ahmed Rıza'yı haklı çıkarır ve önlenemez büyük yıkım gerçekleşir. Evet, Şehsuvar Sami hayal kırıklığına uğramıştır, yol arkadaşları iktidar mücadelesi uğruna amaç ve erdemleri bir kenara bırakmıştır. Vatan için yola çıkılmış; ancak vatana zarar verilmiştir ve Şehsuvar Sami hiç arzu etmese ve iktidar hırsına sahip olmasa da bu cemiyetin içinde bulunmuştur. Ancak, Şehsuvar Sami'nin Ester'i terk etmesindeki pişmanlık Cemiyet'in başarısızlığından duyduğu hayal kırıklığından da farklıdır: vatanı için gençliğinden ve sevdiği her şeyden vazgeçen Şehsuvar Sami 1926 yılına gelindiğinde hayatına son verilmesi gereken, vatan için tehlikeli bir kişi olarak görülmektedir. Çünkü eski ittihatçılar boş durmamaktadır. 1926 yılındaki İzmir Suikastı girişiminin arkasında geniş muhalif kesimin bulunduğunun saptanmasının ardından birçok eski Cemiyet üyesi tutuklanır. Maliye Bakanı Cevdet Bey idam edilir, Kazım Karabekir idamdan son anda kurtulur. Şehsuvar Sami ise mimli bir karakterdir ve hayatına son verileceğini kabullenmiş vaziyettedir. Şehsuvar Sami takip edilmektedir, ta ki eski silah arkadaşı Mehmet Esad'ın otelde ziyaretine dek. Mehmet Esad kendisinin artık hükümet için çalıştığını söyler ve Şehsuvar Sami'yi hükümet lehine gizli görevleri yapmaya, eski ittihatçıları deşifre etmeye çağırır. Esasında Şehsuvar Sami Mehmet Esad'tan pek hazzeden biri değildir, ayrıca emekliye ayrılmaya çoktan karar vermiştir. Mehmet Esad'la münasebetinin hemen ardından Mülazım Fuat da Şehsuvar Sami'yle irtibata geçer. O da kendisini cumhuriyet rejimini istemeyen bir teşkilatta yer aldığını ve kendisine ihtiyacı bulunduğunu söyler. Bu durum Şehsuvar Sami'yi oldukça şaşırtır, çünkü Mülazım Fuat, Cemiyet'in yaptığı yanlışları ve yaklaşmakta olan felaketi en isabetli şekilde gözlemleyen, Şehsuvar Sami'nin kardeşten öte arkadaşıdır. Birinci Dünya Savaşı'na dek birlikte omuz omuza çarpışmıştır. Ve sürpriz son... Aslında durum tam tersidir. Mülazım Fuat Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Milli Mücadele'ye de katılmıştır. Mehmet Esad ise Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizler için casusluk yapan Sessiz John'dan başkası değildir. Dahası Mustafa Kemal'e suikast planlamaktadır. Mülazım Fuat ise Cumhuriyet'in istihbarat biriminde görev yapmaktadır, Mehmet Esad'ı yakalamak için gerçek kimliğini gizlemiştir. Mehmet Esad'ın öldürülmesi ve Şehsuvar Sami'nin de temize çıkmasının ardından Şehsuvar Sami intihar eder. Otelde kaldığı 16 günlük sürede önce Ester'in İstanbul'da olabileceği duyumunu alan Şehsuvar Sami, daha sonra Leon Dayı'dan Ester'in kendisini affetmediğini, hatta unuttuğunu ve Paris'te kocasıyla mutlu bir hayat sürdüğünü öğrenmesiyle yaşama sevincini yitirmiştir. Elveda Güzel Vatanım Kitabının Değerlendirmeleri Şehsuvar Sami'nin edebi kişiliği olmasına ve bu konuda eğitim almasına rağmen Tevfik Fikret gibi dönemi etkileyen önemli edebiyatçılara değinilmemiş. Ester, edebiyata yönelmesi ve bu şekilde vatan savunmasına destek vermesi gerektiği konuda ısrarlarında yabancı yazarlardan örnek veriyor. Ester bunun yerine yanı başındaki edebiyatçılara dikkat çekseydi, belki de Şehsuvar Sami'yi ikna edebilirdi. Şehsuvar Sami'nin babasının II. Abdülhamit tarafından gönderildiği sürgünde ölmesi Cemiyet'e katılması için önemli bir etken; ancak, meşrutiyetin ilanından sonra edebiyata yönelmesi için bir fırsat bulunmaktaydı. Belki de bir defa Cemiyet'e girildikten sonra bir daha çıkmak mümkün olmuyordur, kim bilir. Elveda Güzel Vatanım, tarihi bir roman olmakla birlikte nefesleri kesen polisiye unsurlar bulunduruyor. Bu durum, döneme ilişkin önemli bilgi ve gözlemleri içeren ve bu yönüyle günümüze de ışık tutan kitaba ayrı bir güzellik katmış. Romanın günlük şeklinde ele alınmasının heyecanı azaltıcı bir etkisinin bulunduğunu burada ifade etmekte fayda var. Olaylar gelişiyor ve Şehsuvar Sami şu an otel odasında bunları yazabiliyorsa olaydan sağ kurtulmuştur. diyorsunuz. 14. Gün, Gece bölümünde ise ertesi gün çıkacak olayda ölebileceğini ifade eden Şehsuvar Sami, romanı iyi bir veda yerine yine geçmiş dönemi anlatarak bitiriyor. Kitabın genel kurgusu içinde bu makul görülse de son sözlerini yazdığını düşünen birinden etkili bir son paragraf bekliyorsunuz. En azından İşte böyle Esterciğim, yine de şanslısın ki böyle bir sevginin sahibi sensin. Herkese nasip olmaz. Beni unutma. gibi bir şeyin eksikliği hissediliyor. Her şey yoluna girdikten sonra Şehsuvar Sami'nin hayatına son vermesini anlamak güç. Mülazım Fuat'ın teklifini kabul etmese de artık temize çıkmıştır ve özgürdür. Beşiktaş'taki evine geçip köşe yazıları yazabilir ya da Ester'e yazdığı mektupları kitaplaştırabilirdi. Kim bilir, belki de yeni bir aşkın heyecanını yeniden yaşayabilirdi. Her şeye rağmen kısa ömrüne birçok hayat sığdırmış birinin kararlarına saygı duymamız gerekir. Ester'in ninesi Paloma Nine, her şeyin çok kötü olacağını başından beri sezen karakterlerden. Geleceğe ilişkin tahminlerinde olacak şeyleri noktası noktasına tahmin edebiliyor. Osmanlı'nın yıkılacağı, Balkanların kaybedileceği... Burada biraz yanılma payının olmasının kitabı daha gerçekçi bir zemine oturtabilirdi diye düşünüyorum. Sonuçta geçmişte yaşananları şu an biliyoruz, o zamana giden birisi bu şekilde tahminlerde bulunabilir; ancak o an yaşayan insanlar için Osmanlı'nın bu şekilde, en ağır biçimde dağılacağını, yıkılacağını öngörmek için üstün bir sezgi gücüne sahip olunması gerekir. Yine de Paloma Nine'nin Şehsuvar Sami'nin ümitvar sözlerine inanmak istemesi, bu durumu biraz daha makul hale getiriyor. Osmanlı'nın son dönemlerinin anlatıldığı bir romanda 1915 Ermeni Tehciri olaylarına değinilmeden olmazdı. Ahmet Ümit, Şehsuvar Sami'nin okuldan arkadaşı, Ermeni kökenli Arşak karakteriyle bu olayı da ele alıyor. Yine, Cumhuriyet'in ilanı dönemlerinde Pera Palas'ta konaklamış olan Agatha Cristie'ye de değinilmesi güzel bir detay olmuş. Kitabın yalın olmakla birlikte yaşama ve insana ilişkin detayları aktarmasında su gibi akan üslubu sayesinde hacimli denebilecek romanı kısa sürede bitiriyorsunuz. Son olarak, bir roman tarafından ağlamayalı uzun süre olmuştu, Elveda Güzel Vatanım bu duyguyu da başarılı şekilde aktarıyor. Sonuç olarak, güzel bir eser ortaya çıkmış. Okunmalı, okutulmalı. Kitabın Öne Çıkan Karakterleri Şehsuvar Sami : 1907 yılında Cemiyet'e üye olan fedai. Edebi yeteneği olmasına ve sevgilisi Ester'in mücadeleye sanat vasıtasıyla katkı vermesi ısrarına rağmen silahlı mücadeleye doğrudan girişir. Bunda babasının Abdülhamit tarafından gönderildiği sürgünde öldürülmesinin büyük etkisi vardır. Bununla birilkte vatan için elini doğrudan taşın altına konması gerektiğini düşündüren bir karaktere sahiptir. Özgürlük mücadelesinin içinde doğrudan yer alan Şehsuvar Sami I. Dünya Savaşının ardından köşeye çekilir ve sonraki siyasi oluşumların içinde yer almaz. Leon Dayı : Şehsuvar Sami'yi İttihat ve Terakki Cemiyeti ile tanıştıran, hürriyet akımından etkilenmiş bir Yahudi, Ester'in Dayısı. Hürriyet, eşitilik ve özgürlük adına Cemiyete gönülden bağlı olsa da Meşrutiyet'in ilanından kısa süre sonra yeni bir iktidar mücadelesinin yaşanması, Cemiyetin, II. Abdülhamit döneminin baskıcı rejimine benzer faaliyette bulunması ve muhalefete tahammül edemeyişi neticesinde Cemiyet ile bağlantısını sona erdirir ve Cemiyet'i sert şekilde eleştirir. Paloma Nine : Ester'in ninesi. Şehsuvar Sami'nin en sevdiği kişilerden. Gelecek felaketi herkesten önce hissetmiş ve bunu Şehsuvar Sami'ye de söylemiştir. İsteği Selanik elden gitmeden ölmektir; fakat Selanik'in işgalini de görür. Ester : Ester'in sevgilisi. Şehsuvar Sami'yi siyaset yerine sanata yönelmesi koınusunda defaatle uyarmıştır; ancak, meşrutiyet sonrası karmaşa ortaya çıkmaya başladığında bile onu ikna edemez. Ülkenin istikbaline ilişkin son tartışmadan sonra Şehsuvar Sami bir daha Ester'le karşılaşamaz. Ester Paris'e yerleşir ve yuvasını kurar. Şehsuvar Sami'nin intiharından sonra mektupları kitap haline getirir. Mülazım Fuat : Şehsuvar Sami'nin Cemiyet'te en güvendiği arkadaşı. Binbaşı Basri'nin komutasında tüm görevleri birlikte yapan diğer fedai. Trablusgarp'ta da birlikte savaşırlar. Birinci Dünya Savaşı'nda cepheye gider ve Talat Paşa'nın talimatıyla İstanbul'da kalan Şehsuvar Sami ile yolları bu nedenle ayrılır. Cumhuriyetin ilanı ve Şehsuvar Sami'nin hayatından endişe ettiği anlarda bir kez daha ortaya çıkar. Mehmet Esad : Şehsuvar Sami'nin fedai grubuna ilk kabul edildiğinde birlikte çalıştığı, kendisinin alaylı, Şehsuvar Sami'nin ise mektepli olması nedeniyle Şehsuvar Sami'ye soğuk yaklaşan Cemiyet üyesi. Bir operasyon esnasında yaralanmış ve fedai grubundan ayrılmıştır. Para sevgisi, vatan sevgisinin önündedir. Arşak : Kitabın iki bölümünde anlatılan, Şehsuvar Sami'nin Ermeni arkadaşı. Gençlik yılları birlikte geçmiştir ve 1915 olaylarından sonra bir kez daha karşılaşırlar. Ailesinin başından geçenleri anlatır. Binbaşı Basri : Fedai grubunun lideri. Mülazım Fuat ile Şehsuvar Sami'nin en çok güvendiği, bir ideal olarak gördükleri asker. Trablusgarp Savaşı'nda bir pusuya düşürülerek şehit olur. Reşit Bey : Şehsuvar Sami'nin Beşiktaş'taki evinden ayrıldıktan sonra 16 gün boyunca kaldığı Pera Otel'in yöneticisi. Babası ile Şehsuvar Sami eski silah arkadaşıdır, bu nedenle Şehsuvar Sami'ye büyük saygı ve hürmet gösterir. Talat Bey : Cemiyet'in en önemli liderlerinden, siyasi figür, Büyük Efendi. 1913 yılında Parti tam olarak iktidara geçtiğinde hükümeti kurar. İktidarı esnasında kendisini en çok zorlayan Enver Paşa'nın siyasi ihtiraslarıdır. Enver Paşa kendi muvaffakiyetlerini aklıselimden önde tutmaktadır, ancak Talat Paşa onun karşısında yeterli dirayeti gösteremez. Nitekim Birinci Dünya Savaşı'nda tarafsız kalmayı tercih etse de Enver Paşa'nın ısrarı ve faaliyetleri neticesinde Osmanlı'nın savaşa girmesini engelleyemez. Enver Bey : Meşrutiyetin ilanıyla Hürriyet Kahramanı olarak anılmaktadır. İkinci Balkan Savaşı'nda Bulgaristan'ın diğer Balkan ülkelerine savaş ilan etmesini fırsat bilerek Edirne'yi kurtaran ordunun başında olması kendisini daha da parlatır. Son derece ihtiraslı bir kişiliktir, ülkedeki en yetkili kişi ve herkesin kahramanı olma arzusundadır. Talat Bey'in şerhine ve Osmanlı teamüllerine aykırı olmasına rağmen Harbiye Nazırlığını alır. Ayrıca Abdülmecit'in kızı Naciye Sultan'la evlenerek Saray'a damat olur. Yine ihtiraslarından dolayı Mustafa Kemal'i tehdit olarak görmekte ve ona mesafeli yaklaşmaktadır. Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı'nın Almanya'nın yanında savaşa girmesi için gizli anlaşmaları imzaladığı söylenir. Sarıkamış faciasının sorumlusudur. Sarıkamış faciasından sonra komutayı devrederek İstanbul'a dönmesi, Şehsuvar Sami'nin tepkisini çekmektedir, çünkü ordusunu korumak için kendini feda eden Süleyman Askeri aklına gelmektedir. Sarıkamış Savaşı'nın kaybedilmesinde Ermeni aşiretlerini sorumlu tuttuğundan tehcir kanunun çıkarılması ve uygulanmasında da önemli bir rol üstlenmiştir. Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Almanya'ya kaçar. Süleyman Askeri : Şehsuvar Sami ile Mülazım Fuat, yaptıkları hizmetlere rağmen resmi bir göreve sahip değildir ve Talat Bey'den devlet kademesinde resmi bir görev almak için ısrarcı olurlar. Başlangıçta bu duruma sıcak bakmayan Talat Bey, daha sonra bu ikiliyi Süleyman Askeri'ye gönderir. Süleyman Askeri, Cemiyet'in çıkarları doğrultusunda istihbarat toplayan ve gerektiğinde suikast eylemlerinde bulunan gizli bir teşkilat olan Teşkilat-ı Mahsusa'nın başkanıdır. Süleyman Askeri komutasında Şehsuvar Sami ile Mülazım Fuat'ın ilk görevi, Cemiyet'in önemli isimlerinden Maliye Bakanı Cavit Bey ile Ahmet Rıza'yı izlemektir. Çünkü bu ikili Almanya ile savaşa girmeye karşı olduklarından casus olarak görülmeye başlanmıştır. Süleyman Askeri'nin Mülazım Fuat ile Şehsuvar Sami'nin üzerinde etki bırakmasının bir diğer nedeni de Birinci Dünya Savaşı'nda gösterdiği fedakarlıktır. Irak Cephesi'nde mağlup olan ordunun kaçabilmesi için intihar etmiştir. Ahmet Rıza : Cemiyetin lider kadrosunun bir diğer üyesi, münevver. Şehsuvar Sami'yle ilk karşılaştığında ona fedailiği bırakmasını ve edebiyata yönelmesini salık vermiştir. Almanya ile savaşa girmek istemediğinden yönetimle ters düşmüştür. Milli Mücadele sırasında da yurtdışında kamuoyu oluşturmak için çalışmıştır. Cavit Bey : Romanda çok fazla bahsedilmemektedir; ancak kitabın hemen girişinde savunmasından dikkat çekici bir bölüm alıntılanmıştır. Birinci Dünya Savaşı öncesi Maliye Bakanlığı görevini üstlenmiş, 1922'deki Lozan Delegasyonunda yer almıştır. Cumhuriyet'in kurulmasından sonra yönetime muhalif tavır takınan Cavit Bey, İzmir Suikastı girişiminden sorumlu tutularak idam edilmiştir. Savunmasında, hayatının hiçbir döneminde şiddeti savunmadığını ifade etmiştir. Kara Kemal : Devlet meselelerinin çözülmesinde sertliği savunan Cemiyet liderlerinden, Küçük Efendi. Bab-ı Ali baskınını desteklemiştir. Milli Mücadele'ye ve Cumhuriyet'in kurulmasına destek vermiş olmasına rağmen 1926'daki İzmir Suikastı girişiminden suçlu bulunmuş, hakkında gıyabi idam cezası kararı verilmiştir. Daha sonra bir kümeste öldürülmüş ve bunun intihar olduğu söylenmiştir. Kara Kemal'in bu şekilde ölümü, Şehsuvar Sami'nin Beşiktaş'taki evinde yalnız ölmemek için Pera Palas'a gelmesinin en önemli nedenidir. Yazan: Gökhan İPKİN Elveda Güzel Vatanım Konusu Ahmet Ümit'in yeni romanı Elveda Güzel Vatanım'ın yazarın çok farklı tarzda yazdığı bir roman. Diğer eserlerinde polisiye tarzı kullanan yazar bu romanında daha kurgusal ve tarihi bir tarzda yazmış. Tarihimizin önemli olaylarından olan İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin üç dönemini konu alan bu roman sürükleyici olmasının yanında çok sayıda bilgi de veriyor. Elveda Güzel Vatanım kitabının konusu ise şöyle; Şehsuvar Sami 1906 yılının Osmanlı İmparatorluğunda Selanik'te annesi ile birlikte yaşayan genç biridir. Edebiyata olan merakı ve yazmaya duyduğu sevgi onu hep yazar olmaya heveslendirmiştir. Ayrıca sevgilisi Ester de onu bu konuda hep desteklemiştir. Ester bir Yahudi'dir ve onunla tanışmasına vesile olan Ester'in dayısı Mösyö Leon'dur. Ester ve Şehsuvar ikisi arasındaki din farklılığından dolayı kavuşamayacaklarını biliyorlardı. Bu nedenle Ester hep Paris'e yerleşmeyi istemiş ve Şehsuvar da bunu kabul etmişti. Fakat Mösyö Leon 1908 yılında onunla bir konuşma yaptı ve bağlı olduğu cemiyet hakkında onu bilgilendirdi. O sıralarda herkes Fransız İhtilali gibi bir ihtilal istiyor ve meşrutiyetin ilan edilmesini istiyorlardı. Bu nedenle daha çok insana ihtiyaç vardı. İşte Mösyö Leon da bu cemiyetin yani İttihat ve Terakki'nin üyelerinden biriydi. Şehsuvar da bu düşünceleri onaylıyor vatanını düşünüyordu. Bu nedenle uzunca bir süre düşündükten sonra bu cemiyete katılmaya karar verdi ve 1908 yılında gizlice katıldı. Ester ve annesine bu konudan hiç bahsetmemişti. Fakat görev nedeniyle sürekli bir yerlere gitmesi gerekiyordu. Daha fazla yalan söyleyemedi ve en sonunda Ester'le ayrıldılar ve Şehsuvar İstanbul'a geldi. İstanbul'da çok önemli görevler üstlendi, istihbaratçı olarak çalışıyordu ve bir kaç kez adam da öldürmüştü. İlk başlarda her şey çok güzel gidiyordu. Meşrutiyet ilan edilmişti fakat Abdülhamit hala padişahtı. İttihat ve Terakki'ye karşı olan bir kaç grup iyice kızışmıştı ve bir akşam 31 Mart Vakası olarak bilinen olay gerçekleşti. Herkes yürüyüşe geçti askerler ve bazı dervişlerin talebeleri. Bu olayı bastırmak için aralarında Mustafa Kemal'in de bulunduğu Hareket Ordusu İstanbul'a geldi. İsyan bastırıldı. Cemiyet tekrar başarılı olmuştu fakat bir süre sonra yine etkisini yitirdi. Şehsuvar ve arkadaşı Fuad'ın da bu cemiyete pek itimadı kalmamıştı. Bir gün darbe yapılacağı bildirildi ve Bab-ı Ali baskını yani hükümet darbesi gerçekleşti. İttihatçılar bir kaç kişiyi öldürerek yine başa geçtiler. Fakat bu sefer de Trablusgarp ve Balkan Savaşları gündemdeydi. İttihatçıların çoğu Trablusgarp'ta ve Balkan Savaşlarında savaştılar. Edirne kaybedildi.2.Balkan Harbi'nde ise bir anlaşma ile geri alındı. Şimdi ise 1.Dünya Savaşı çıkmıştı. Bu sıralarda ise cemiyette üç başlılık sorunu ortaya çıktı. Cemiyetin kurucuları Talat, Enver ve Cemal Paşa farklı düşünceler barındırıyorlardı. Enver Paşa ise hep en üstte olmak daha üst bir rütbeye gelmek istiyordu.1.Dünya Savaşı'nda da çok yanlış hamleler yaparak gizlice Almanya ile ittifak imzaladı ve savaşa Osmanlı da sokulmuş oldu. Onun sayesinde Sarıkamış ve Ermenililerin Tehcir Olayı yaşanmış oldu. Fakat sona yaklaşıldı. İki cephede galip gelsek de tüm savaşı kaybetmiştik. Böylece 1926 yılında İttihat ve Terakki Cemiyeti sona erdi. Talat, Enver ve Cemil paşalar ülkeyi terk ettiler ve gittikleri yerlerde öldürüldüler. İşte bu olayları yıllar önce yaşamış olan Şehsuvar Sami kaldığı otel odasında eski bir ittihatçı olarak tutuklanma korkusuyla ve Ester'i sürekli arayarak mektup yazıyordu. Ester'i her yerde arıyor ve ona yaşadığı olayları anlatıyordu. Tüm yaşadıklarını yazdıktan sonra daha çok yaşamak istemeyerek bir 1926 yılında kafasına sıkarak intihar etti. Yazdığı mektupları ise hep aradığı, sevmekten vazgeçemediği çok sevdiği Ester roman halinde yayımladı."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/en-son-yurekler-olur", "text": "Hatırlanmayan bir kaza anı, ortaya saçılmış kanlardan oluşan kapkara bir pıhtı... Kazayı çağrıştıran tek şey ise arabaları, karşı yönden gelirken birden bire şerit değiştiren kamyonun altında kaldığı kare. Önce trafik ekipleri ardından ambulans kaza yerine akın etmişler. Belli bir süre öncesine kadar dingin, sakin, ıssız bir şehirler arası, Kuşadası-İzmir yolunun Seferihisar kavşağı bir anda ana baba gününe dönmüş. Kasası meyve sebze yüklü olan kamyonun sol tarafına adeta bir ok misali saplanan kıpkırmızı, son model spor arabadan tanınamayacak halde çıkarmışlar, genç kadınla erkeği. Ardından boyunluklar takılmış sedyelerle beraber iki ayrı ambulansa alınmışlar. \"Bilinci kapalı, nabzı zayıf...\" \"Tansiyon düşüyor, hasta şokta...\" \"Ameliyathane hazırlansın. İki ağır hastamız var...\" diye konuşmalar geçmiş sağlıkçıların arasında. Bütün bunlar olurken kamyon şoförü ise zıpkın gibi ayaktaymış. Kendini kurtarmak istercesine \"İki gündür uyumamıştım abi.\" diye ifade veriyormuş polise. Gazeteciler ise olayın fotoğraflarını çekmeye uğraşıyorlarmış. Sonuçta ertesi günün haberi bu olay olacakmış. Nurcan, Hilmi ve Halil Sezen'in üçüncü kuşaktan akrabası olan Deniz Sezen'in asistanı Yelda Hanım'dan Nehir için 17.30'a bir randevu almış. Bunu hemen Nehir'e haber vermiş. Nehir ise bundan pek memnun olmayıp kafasında bir sürü düşünce gezdirmiş. Nehir, zamanı gelince randevu yerine gitmiş. On altıncı kata çıkmış. İçeri girmiş. Bir de karşısında ne görsün? Deniz Sezen, kadın değil de erkekmiş. Sersemliğini üzerinden atmış olmalı ki konuşmaya başlamışlar. Nehir konuştukça Deniz Sezen onu hayranlıkla dinliyormuş. Maketin diğer bölümüne geçmişler ve oranın üzerine konuşmaya başlamışlar. Konuşmaları görkemli kırk bir tane konak üzerine devam ederken Deniz Sezen başlamış konuşmaya. Bir Nehir, bir Deniz derken art arda konuşmayı sürdürmüşler. Fakat anlaşamayıp Nehir oradan ayrılmış. Nevzat Bey'e haber vermek için ertesi günü bekleyemeyip arabayı kenara çekmiş telefonu ile aramış. Olan biten her şeyi anlatmış. Nevzat Bey de, Nehir'i tanıdığından olayı hiç üstelememiş. İşte Deniz ile Nehir böyle tanışmışlar. Gecenin karanlığını yırtan bir telefon sesi ile fırlamış Nehir'in ablası Nevin. Arayan kocasıymış. Nehir ile Deniz'in kaza geçirmiş olduklarını ve hastaneye kaldırılmış olduğunu söylemiş. Kendini ayakta zor tutan Nevin koltuğa bırakıvermiş kendini. Nevin'in kocası Ali gelip Nevin'i almış. Onlar hastaneye giderken Nehir ameliyattan yeni çıkmış hala narkozun etkisinde kafasında olan bitenleri birleştirmeye çalışmış ama becerememiş. Nehir ile Nevin'in annesi Nehir'in doğumunda fazla kan kaybından ölmüş. Babası da bir zaman sonra onları terk edip Amerika'ya gitmiş ve böylelikle Nehir'in tüm yükü ablası Nevin'in üzerine kalmış. Nevin ise büyüyüp evlenme çağına gelmiş. Görücü usülü Ali adında kafa dengi bir gençle evlenmiş. Ali ile Nevin'in hiç çocukları olmamış. Onlar da Nehir'i kendi çocukları gibi büyütmüşler. Nehir, tekrar uykuya dalmış ve tam bu sırada ablası ve eniştesi gelmiş. Hemen doktora durumunu sormuşlar. Doktor da \"Hastamız gayet iyi. Hayati tehlikesi yok. Sağ bacağında kırık olduğundan palet takıldı.\" demiş. Ardından Ali, Deniz'in durumunu sormuş. Fakat doktor bir şey söyleyip söylememe arasında kararsız kalmış ama orta yolu bulup \"Henüz ameliyatta. Arkadaşlarımız onun için elinden geleni yapıyorlar.\" demiş. Ablası ve eniştesi hemen Nehir'in yanına gitmişler. Yavaş yavaş tekrar kendine geliyormuş. Nehir kendine gelirken içeri bir hemşire girmiş ve Deniz'in ameliyattan çıktığını söylemiş. Ali ve Nevin birden ayaklanmışlar. Ali, Nevin'i geri yerine oturtmuş ve kendi gitmiş Deniz'in doktorunun yanına. Bir on beş dakika sonra Ali, Deniz'in doktorunun yanından gelmiş. Nehir gözlerini açmış ve yavaşça konuşmaya başlamış. Ardından Deniz'i sormuş. Öldü mü diye merak etmiş. Onlara soruyor \"Öldü mü yoksa?\" ablası da \"Merak etme yaşıyor ama komada.\" \"Ne?\" diye bir kez daha haykırmış Nehir ve cılızlanan sesi ile beraber, sayıklayarak tekrar uyumuş. Açıkça belirtilmemiş olsa da Deniz Sezen ölmüştü. Nehir, bir daha yalnız kalmıştı. Sıra gelmiş Sezen ailesinden Nehir'e kalan mirasa. O gün ablası Nevin,Nehir'in evine konuşmaya gitmiş. Ablası mirası ne yapacağını sormuş. Nehir ise \"Artık Sezen ailesinden gelen hiçbir şeyi kabul edemem.\" demiş.\" O mirası istemediğimi ailesine de bildireceğim.\" dedikten sonra miras meselesi de böylelikle kapanmış. Deniz'in ölümünden zaman geçmiş olmalı ki Nehir'in hayatına yeni biri girmiş. Arda adında bir gençmiş. Bir süre sonra Arda, Nehir'i mutlu etmek için ve beraber vakit geçirmek için Nehir'i kendi doğum günü partisine davet etmiş. Fakat Nehir \"Kusura bakma Arda. Henüz bu tür kalabalıklara girmeye hazır değilim.\" demiş. Daveti reddetmiş. Arda ise bunun peşini bırakmamış. Konuşmaya devam etmiş. \"Kalabalık olmayacak. Sadece sen ve ben.\" demiş. Fakat Nehir hala gitmemekte diretiyormuş. Arda ise \"Bu gece düşün taşın, yarın sabah tekrar arayacağım.\" demiş ve telefonu kapatmış. Nehir ise cevabı kesin bir şekilde yatmış, uyumuş. Sabah kalktığında ise hazırlanmış ve bekliyormuş. Telefon çalmış. Arayan Ardaymış. Arda \"Geliyor musun?\" demiş. Nehir'de \"Evet,geliyorum.\" diye karşılık vermiş. Akşam programı belli olmuş. İş çıkışı Arda gelip Nehir'i alacakmış. Trabya'ya gideceklermiş iki kişilik doğum günü partisi için. Akşam olmuş. Trabya'ya gitmişler ve Arda ile Nehir konuşmaya başlamışlar. Konuşma devam ederken Nehir, Arda'ya \"Arda hani sen 'Deniz'in bir parçasını taşıyorum',demiştin.\" demiş ve Arda söze girmiş. \"Evet?\" demiş. Nehir devam etmiş. \"Deniz'in bir diğer parçası da bende yaşıyor Arda! Onun bebeğini taşıyorum.Ben hamileyim.\" demiş. Arda şaşırmış ve \" Senin adına sevindim.\" demiş. Ne yazık ki ablası Nevin, Arda kadar anlayışla karşılamamış. Nehir olan biteni heyecan ile anlatırken Nevin, Nehir'in suratına bir balyoz gibi inecek o soruyu sormuş. \"Doğuracak mısın o çocuğu?\" demiş. Nehir önce bir sersemleşmiş ve ardından \"Ne diyorsun sen abla? Ne dediğinin farkında mısın?\" diye çıkışmış. Konuşma böylece sonlanmış."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/erik-cekirdegi", "text": "Daha önce hiç erik yememiş olan Vanya annesi eve erik alınca dayanamaz ve kimsenin olmadığını gördüğü bir anda bir erik yer. Tabaktaki eriklerin eksildiğini gören anne, babaya durumu bildirir. Yemekte konuşan baba, eriğin çekirdeğinin tehlikeli olabileceğini söyleyince Vanya dayanamaz ve eriği kendisinin yediğini kabul eder. Kedi Yavrusu Vasya ve Katya isimli iki kardeş ve bir de bu kardeşlerin kedileri vardır. Bir gün bu kedileri kaybolur. Vasya ve Katya uzun süre arasa da bulamaz. Bir gün çatıda bir şey arayan Vasya kedilerini beş yavrusuyla birlikte bulur. Yavrunun birini kendileri için alır diğerlerini de dağıtırlar. Vasya ve Katya oyun oynamaya giderken yanlarında kediyi de götürürler. Ancak bir süre sonra oyuna dalarak kediyi unuturlar. Taa ki kediyi tazılar kovalayana kadar. Tazıları gören Vasya kediyi kurtarmak için üstüne yatar ve tazılar da kaçar. Küçük Kız ve Mantarlar Ablasıyla birlikte mantar toplayan küçük kız rayların üstünden geçerek evine ulaşmak istemektedir. Tam rayların üzerine geldiklerinde yaklaşmakta olan trenin sesini duyarlar. Ablası kaçmayı başarır ancak küçük kız tam kaçacakken mantarları düşürdüğü için onları toplamaya çalışır. Tam tren çarpacakken yere yatan küçük kız saniyelerle kurtulur. Kuş Seriyoza'ya amcası doğum günü için bir kuş avlama aleti alır. Hediye ilk önce çok sevinen Seriyoza annesini dinlemeyerek kuş avlar. İsteği kuş avlayıp, kafeste beslemektir. Sonunda bir kuş yakalar, kafese koyar. İlk iki gün çok istekli olsa da 3. Gün hevesi kaçar ve kafesin kapısını açık unutur. Bunu gören kuş uçarak cama çarpar ve oracıkta can verir. Seriyoza buna çok üzülerek bir daha kuş avlamamaya karar verir. Yalancı Küçük bir çocuk çobanlık yapmaktadır. Her defasında diğer çobanları kurt geldi diye kandırarak yardıma çağırır. Bir gün gerçekten kurt gelir ve çoban yine bağırır. Ancak yine yalan olduğunu düşünen diğer çobanlar bu defa yardıma gelmez ve kurt küçük çobanın tüm koyunlarını öldürür. İki Arkadaş İki arkadaş ormandayken karşılarına bir ayı çıkar. Biri ağaca çıkarak saklanır ancak diğeri ortada kalır. Ayıdan kurtulmak için ölü taklidi yapar. Ayı gidince ağaçtaki iner ve arkadaşına ayı sana ne söyledi? Diye sorar. Arkadaşı da \"arkadaşı tehlikedeyken kaçanlardan kendimi korumamı\" diye cevap verir. Kurt İle Yaşlı Kadın Yaşlı bir kadın küçük bir çocuğu \"susmazsan seni kurda veririm\" diye tehdit etmektedir. Yoldan geçen aç kurt bunu duyar ve çocuğun ona verilmesini beklemeye başlar. Beklerken yaşlı kadın çocuğa onu kurda vermeyeceğini söyler. Ve kurt hayal kırıklığı içerisinde oradan ayrılır. Kuğular Kuğular göç ederken güçlüler önden zayıflar ise arkadan gelmektedir. En arkada kalan zayıf bir kuğu daha fazla uçmaya dayanamayarak aşağıdaki göle düşer. Sabaha kadar o gölün üzerinde kalarak gücünü toplar. Sabah olunca da gölün üzerinden süzülerek sıcak topraklara doğru uçmaya başlar. Fil Bir fili çok çalıştırır ama az yemek verirlermiş. Bir gün bu duruma öfkelenen fil sahibini ezmiş. Bunun üzerine karısı günlerce ağlamış ve sonunda çocuklarını filin karşısına getirerek onları da öldürmesini istemiş. Fil de en büyük oğlan çocuğunun hortumuna oturtarak hep onun sözünü dinleyerek çalışmış. Serçe İle Kırlangıçlar İki kırlangıç yuvasını bırakarak uçmaya gider. Onlar gider gitmez bir serçe gelerek yuvaya yerleşir. Kırlangıçlar gelip bunu gördüğünde sürüdeki diğer dostlarını çağırarak yuvadaki serçeyi çamura gömerler. Ağdaki Kuşlar Bir avcı ağa düşen bir sürü kuşun peşinden koşmaktadır. Akşam olunca kuşları yakalayacağından emin bir şekilde tüm ormanı dolanır. Akşam olunca avcının dediği çıkar. Ağ'ın içindeki her kuş kendi yuvasına gitmek için çabalarken yorgun bir şekilde yere düşerler. Avcı da tüm kuşları yakalar. Kartal Ana kartal yavrularını doyurmak üzere büyük bir balık avlar ancak yuvaya döndüğünde insanlar balığı alana kadar kartalı taşlarlar. Balığı vermek zorunda kalan ana kartal'ın yavruları aç kalmıştır. Buna daha fazla dayanamayan kartal her ne kadar yorgun olsa da gidip bir büyük balık daha avlar ve çocuklarını doyurur. Aslan ile Köpek Kentte vahşi hayvanların gösterisi vardır. İçeriye giriş için ya kedi ve köpek ya da bilet almak zorunluluğu mevcuttur. Bir adam yolda bulduğu yavru bir köpeği getirir. Bu köpeği aslanın yanına atarlar. Ancak aslan ile Köpek arkadaş olurlar. Köpeğin sahibi gelse de aslan yavru köpeği hiç kimseye vermez. Bir yılın sonunda yavru köpek ölür. Onun üzüntüsüne daha fazla dayanamayan aslan da birkaç gün sonra vefat eder. Köpek Balığı Bir gemi denize açılır. Gemi kaptanının 2 oğlu da yanındadır. Hava sıcaklamaya başlayınca geminin içine havuz kurdurur. Ancak bir süre sonra havuz çok kalabalık olunca çocuklar açık denize inerler. Bir süre sonra köpek balığı görünür. Ancak çocuklar tehlikenin farkında değildir. Gemiden top atarak köpek balığını öldürür, çocukları kurtarırlar. Sıçrayış Tüm dünyayı dolaşmış olan gemi kendi ülkesine dönerken içinde bir maymun barındırır. Bu maymun gemi kaptanının oğlunun kasketini alarak güvertenin en tepesine çıkar. Gemiciler buna güldükçe küçük çocuk hırslanır ve o da tırmanmaya başlar. En tepeye geldiğinde tutunacak bir yeri olmadığını fark eder. Babasının sözüyle suya atlar ve kurtulur. Çiftçi ve Armağanı Çiftçi büyük ve güzel bir taş bulur. Bu taşı hemen krala götürerek hediye etmek ister. Ancak kralın adamı ne ödül verilirse yarısını ona vermesini ister. Çiftçi kraldan hediye olarak kırbaç isteyerek durumu anlatır. Kral da görevliyi kovar, çiftçiyi de parayla ödüllendirir. Dürüst Kadı Sultan, çok dürüst bir kadı olduğunu duyarak onu test etmeye gider. Yolda giderken bir dilenci Sultanın atını çalmak ister. Bunu. Üzerine Sultan ile dilenci arasında tartışma çıkar ve kadı'nın huzuruna çıkarlar. Kadı atı orada bırakmalarını yarın kararı vereceğini söyler. Yarın olduğunda atın sahibini yani sultanı seçmesinden doğru söyleyenin sultan olduğunu anlar ve dilenciyi de elli kırbaç ile cezalandırır. Kral ile Köylü Kral ihtiyar bir köylüye yolunu sorar. Ancak ihtiyar vaktitin para olduğunu dolayısıyla yolunu kendisinin bulması gerektiğini söyler. Kral karşılığını vereceğini söyleyince krala yolunu gösterir. Yolun sonunda kralı gören herkes şapkasını çıkartır. İhtiyar köylü de ziyaretçisinin kral olduğunu anlar. Kral ile Gömle Kral bir gün çok hastalanır. İyileşmesi içinde mutlu bir adamın gömleğini giymesi gerekir. Ancak hiç kimse halinden memnun değildir. Kiminin sağlık sorunları kiminin para sorunu kiminin aile sorunu vardır. Bir gün kralın oğlu mutlu adamı bulur ancak o adam da o kadar yoksuldur ki üstüne giyecek bir gömleği bile yoktur. Değerlendirme: Tolstoy, çok eski hikayelerden de ekleyerek hem çocuklara hem de büyüklere göre olan birden fazla hikayenin bir araya geldiği bir kitap hazırlamış. Kitap çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırabilecek düzeyde. Tolstoy'un keskin kalemi hikayelere de çok yakışmış. tolstoy'un erik çekirdeği adlı bu kitabında 19 adet öykü bulunmaktadır. kitaba ismin veren erik çekirdeği adlı hikayede vanya adında küçük bir kız vardır. annesi vanna' ya tabaktaki erikleri yememesini akşam yemekten sonra yiyeceklerini söyler. ancak vanna günün ilerleyen saatlerinde eriklerden birini gizlice alır ve yer. oysa annesi tabaktaki erikleri saymıştır ve durumun farkına varır. akşam olunca babası çocuklara eriği kimin yediğini sorar ancak kimseden ses çıkmaz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/eroinle-dans", "text": "Canan Tan'ın en ünlü romanlarından bir tanesi olan Alevden Küle Eroinle Dans romanı eroin bağımlılığı mükemmel bir şekilde anlatıyor. Romanda Eylül karakterinin yaşadıkları anlatılıyor ama aslında Eylül'ün gözünden en yakın dostu olan Dünya'nın dünyasını dinliyoruz diyebiliriz. Eylül Boğaziçi Üniversitesini kazanması ile birlikte yeni bir hayata doğru yolculuğuna başlıyor. Boğaziçi'ni kazanması ile kalacak yer sorun oluyor. Eylül yurtta kalmak ve okul ortamından uzaklaşmak istemiyor. Ailesi ise kiraya çıkmasını istiyor. Sonunda Eylül'ün istediği oluyor fakat bu kez de yurt ona çıkmıyor. Bunun üzerine annesi ile yurt yetkilisine dil döktükten sonra yurda kabul ediliyor. Yurtta ile olarak annesi ile birlikte gelen Ece ile tanışıyor. Fakat asıl tanışmasını tüm hikayeyi paylaşacağı Dünya ile yapıyor. Küçük bir kız çocuğuna benzettiği Dünya İstanbul'da kalacak yeri olmasına rağmen yurtta kalması nedeni ile Eylül'den fırça yiyor ve dostlukları pek de iyi başlamıyor. Fakat zamanla arkadaşlıkları pekişmeye başlıyor ve Dünya Eylül'e İstanbul hayatına alışmasında yardımcı oluyor. Asıl sorun Eylül'ün Dünya'nın karanlık dünyasına girmeye başlaması ile başlıyor. Dünya daha ufak bir kız çocuğu iken annesi babasını aldatır. Bunun üzerine aile boşanır. Annesi yeni sevgili ile meşgul olduğu için Dünya'yı istemez. Dünya babasına kalır fakat Dünya annesine çok benzediği için babası da onu dışlar. Bunun üzerine Dünya ufak yaşta babaannesinin evini tutar ve anne ile baba sevgisinin ne olduğunu bilmeden büyür. Zamanla anne ve babası ile zorunlu yakınlaşmaları olur. Annesi artık evlenmiş ve eşinden iki yeni çocuğu olmuştur. Bir gün zoraki olarak onların evinde kalır ve sabah uyandığında geceli ile mutfağa indiğinde annesinin yeni işi onu taciz eder. Tabi tam bu sırada annesine yakalanırlar ve Dünya koşarak evi terk eder ve kendini içkiye verir. Annesi kocasını suçlamak yerine kızı suçlar. Dünya daha da yıkılır ve eroine sarılır. Hikayeyi dinledikten sonra Eylül Dünya'ya hak vermeye başlar ve onu kendisine daha yakın hisseder. Kimsesi olmayan bu kızı o da bırakıp gitmek istemez. Onu yalnız bırakmamak için tüm ortamlara girmeye başlar. İlk olarak o da içkiye başlar. Zamanla ufak da olsa eroin denemeye başlar. Bağımlı olmadığını ve bunu kontrol edebileceğini düşünür sürekli. Bir taraftan Dünya'yı bu dünyadan uzaklaştırmak isterken diğer taraftan içinde bu hayata karşı bir arzu duyar. Dünya'nın kendisi gibi sevgilisi Emre ile yaşadıkları ve kendisinin uyuşturucu partilerinde tanıştıkları ile yaşadıkları hayatlarında inişlere ve çıkışlara neden olur. Bazen sürekli eroin kullanırken bazen tamamen bırakırlar ve kendilerini uzaklaştırırlar. Tam hayata sarılırken yine bir şeyler olur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/esir-sehrin-insanlari", "text": "Esir şehir İstanbul'dur. Savaş yıllarında insan psikolojileri romana sirayet etmiştir. Olaylar Birinci Dünya Savaşı ile başlayıp Milli Mücadele'ye kadar gitmektedir. İstanbul'un karışık yıllarını ve İstanbul'daki mütareke dönemi anlatılır. Kamil Bey Selim Paşa'nın oğludur. Vatansever biri olan Kamil Bey, Birinci Dünya Savaşı başladığında İspanya'dadır. Kamil Bey'in eşi Nermin hamiledir. Savaşın başladığı yıllarda Madrit Elçiliği'nde çalışan Kamil aynı zamanda büyükelçiliğe giderek vatanı için ne yapması gerektiğini hakkında fikir alır. İşlerinin de bozulmasıyla Kamil ve Nermin İstanbul'a vapurla gelir. İstanbul'a geldiklerinde kızları Ayşe altı yaşına basar. Küçük olmasına rağmen çok olgun davranan bir kızıdır. Romanda dikkat çeken bir olay da asker olan Mehmet Ali'nin intihar mektubuna ulaşılmasıdır. Mehmet Ali, 21 yaşında bir genç bir askerdir. Şehit olmayı arzulayan Mehmet Ali şehit olamadığı için kendini suya atarak cezalandırır. Mektubu okuduklarında Türk halkının ümitsizliğinden yakınıldığı görülmektedir. İstanbul'a gelen Kamil ve eşinin kalacak yeri yoktur. Nermin'in halasının akşam yemeğine konuk olurlar. Halasının kızı şımarık ve hoppa bir kızdır. Yeni boşanmış olan bu kız sürekli Batı hayranlığından bahsetmektedir. Nermin'in halasının eşi ise tüccardır. Sabriye, Anadolu'nun içinde bulunduğu zor anları sanki çok iyi biliyormuş gibi anlatır. Sabriye ve Kamil Garden Bar'a hep birlikte eğlenmeye gider. Sabriye, Kamil Bey'e kötü duygular ile yaklaşır ve Kamil'e Musul'daki mal varlığını satmasını söyler. Kamil malvarlığının bulunmadığını söyler. Kamil Bey, Sabriye'nin o halinden sonra anasından kalan evinde oturmaya karar verir. Evin tamirini yaptırır. İstanbul tekrar işgal edilir. Geçim kaynağı bulmada zorlanan Kamil, kitap çevirileri yapmaya karar verir. İlk çevirisi Don Kişot'tur. Kamil Bey, Fransızca ve İngilizceyi çok iyi bilmektedir. Resim yapmayı ve çevirilerle uğraşmayı sever. Abdülhamid'in vezirinin oğlu olmasına rağmen varlık içinde yokluk çekmektedir. Dedesinden kalan mirası sorgulatır ama bir şey çıkmaz. Kamil Bey, adliyeye gider. Burada sosyal ve siyasi eleştiriler bulunmaktadır. Kamil, Ahmet ile karşılaşır. Ahmet, Kız İhsan'ın Kuvayımilliye taraftarı olduğu için kürek cezasına çarptırıldığını anlatır. Abdullah Ağa adında birinin de Kuvayımilliye yanlısı olmadığı için hapse atıldığını söyler. İhsan'ın eşi Nedime Hanım Karadayı adında bir dergi çıkartır. Nedime Hanım, hamiledir. Ona yardımcı olma duygusu Kamil'i rahatlatır. Kamil, bu dergide çalışma kararı alır. Kamil, dergiye para bulmak pahasına fildişi heykelini satar. Kamil Bey, bu ortamda gazeteciliği kavrar. Bu iş onun sayesinde daha da anlam kazanmıştır. Karadayı dergisinde çalışması ona sorumluluk yüklemiştir. Bu dergiyle beraber Milli Mücadeleye destek verdiği netleşir. Nedime Hanım, Kamil Bey'e Niyazi'yi anlatır. Anadolu'ya yardım için vapur kiralanacaktır. Bunun içinde para lazımdır. Kamil Bey, üzüm sandığı içinde vapurla belge yollayacaktır. Belgelerin Ankara'ya gönderilmesi planlanıyordur. Kamil, Ramiz Efendi'ye gidecek olan sandıkla beraber suçüstü yakalanır. Kamil Bey sorguya çekilir. Paşa oğlu olduğu için fazla zorlamazlar. Kamil, tüm suçlamaları kabul etmez. Nedime Hanımı korumaya çalışır. Tutuklanan Ahmet, Nedime'yi suçlasa da Kamil Bey, kendisine inanmalarını sağlar. Ramiz Efendi'yi sorguya çekip döverler. Nermin, eşi Kamil'e resim malzemeleri ve eşyalarını hapse gönderir. Kamil'in eşi Nermin Milli Mücadele'ye karşı olan taraftadır. Buna rağmen Kamil vatanı uğruna davasından vazgeçmez. Kamil, Nedime'yi korumakta kararlıdır. Hiçbir şekilde Nedime'yi ele vermez. Bunu vatanı için yapar. Ramiz Efendi'nin eşi İnönü Zaferi'nin kazanıldığı haberini verir. Ramiz Efendi, serbest bırakılır. Kamil, ise on yıl kürek cezası alır. Paşa oğlu olduğundan üç yıl ceza indirimi sağlanır. Değerlendirme Kemal Tahir, Esir Şehrin İnsanları adlı romanını 1943-1946 yıllarında kaleme almıştır. Esir Şehrin İnsanları 1920'leri anlatmaktadır. Roman Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele yıllarını kapsamaktadır. Romandaki mekan İstanbul'dur. O dönemlerde işgal altında olan İstanbul esir bir şehirdir. Çözümler arayan aydın insanlar vatanları için kendilerini feda ettiklerini gözlemleyebiliyoruz. Romanda iki grup insan vardır. Milli Mücadeleye sahip çıkanlar ve sahip çıkmayanlardır. Sahip çıkanların başında Kamil gelmektedir. Ramiz Efendi ve eşi Fatma Hanım desteğini esirgememiştir. Karşı çıkanlar arasında Kamil'in eşi Nermin gelmektedir. Nermin'in halasının kızı Sabriye'yi de bu gruba dahil edebiliriz. Romanda anlatılan mütareke yılları aile bireylerini bile karşısına alacak kadar etkilidir. Yazan: Begüm Attar Esir Şehrin İnsanları Konusu I. Dünya Savaşı'nın patlak verdiği 1914 yazı, padişah Abdülhamit döneminin en zengin vezirlerinden Selim Paşa'nın oğlu Kamil Bey, İspanya' da bulunmaktadır. İspanya'daki ahbabını ziyarete geldiği sırada, Osmanlı İmparatorluğu'nun da savaşa dahil olduğunu öğrenen Kamil Bey, hamile eşi ve gelecekleri için endişelenir ve savaş halinin bitmesini Madrid'deki elçilikte gönüllü görev yaparak beklemeye karar verir. Sonradan Osmanlıların satın almış olduğu iki Alman zırhlısının, Rus limanlarını bombalayarak savaşa sürükledikleri Osmanlı İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı sırasında uğradığı yenilgilere karşı direnmeye çalışıp, Kutul-Ammare'de ve Çanakkale'de zaferler elde eder. Kamil Bey'in Madrid'de bulunduğu süre boyunca savaş tüm şiddetiyle devam eder. Kamil Bey Madrid'de ortalığın düzelmesi için boşuna beklediğini düşünerek, İstanbul yoluna koyulur. Bu sırada Rusya' da Çarlık düzeninin yıkıldığı, Bolşevik devrimi boy gösterir (1917). Savaşın beraberinde getirdiği yoksulluk Kamil Bey'i de yakalar ve Kamil Bey ve ailesinin İstanbul yolculuğu Nermin'in halasının evinde son bulur. Bir süre sonra Kamil Bey, halanın evinde kalmayı kendisine yediremez ve anneannesinden kalma Bağlarbaşı'ndaki evi tamir ettirerek, ailesiyle birlikte oraya taşınır. İstanbul'da başlayan yeni düzen Kamil Bey ve ailesi için çözüm yolu gibi gözükse de, Kamil Bey yoksulluğun verdiği iç sıkıntılarıyla, Anadolu'da başlayan mücadeleden habersiz, para sıkıntısına çözüm yolları aramaktadır. Sahibi olduğu mal varlığını elden çıkarıp, para kazanmak ümidiyle avukatları gezen Kamil Bey, bir gün liseden dostu Ahmet Bey'den gazetelerinde yazma teklifi alır. Milli mücadele için hapse düşmüş dostu İhsan Bey'in karısı Nedime Hanım'la çıkaracakları gazete için Kamil Bey sevinç içindedir. Gazete ve yazarları milli mücadeleyi destekler. Ayrıca gazete Anadolu'ya gizli belgeler göndermek için üzeri örtülü bir yöntem olur. Çalıştığı gazete sayesinde milli mücadele hareketine katılan Kamil Bey, bir gün Anadolu'ya gidecek gizli bir evrakın teslimi yüzünden tutuklanır. Gazete sayesinde tanıdığı birçok milli mücadele yandaşlarının ihanetine uğrar ve Osmanlı hafiyesi olduklarını öğrenir. En başından beri Kamil Bey'in gazetede çalışmasını doğru bulmayan eşi, onu haklı mücadelesinde yalnız bırakır. Ancak Kamil Bey, milli mücadelecilere olan sadakatini korur ve onları ihbar etmez. Bu doğruluk örneği davranışı ona yedi yıl kürek cezasına mal olur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/eskici-ve-ogullari", "text": "Eskici ve Oğulları, adından anlaşılacağı üzere Topal Eskici ve oğulları Mehmet ile Ali'nin başından geçen olayları konu edinir. Orhan Kemal bu eserinde ekonomik koşulların aile ilişkilerini ne boyutta etkilediğini mercek altına almaktadır. Bir zamanlar hali vakti yerinde olan bir ailede dünyaya gelen Topal Eskici, savaş sırasında dedesini ve babasını kaybeder. Kendisi de bir bacağını savaşta yitirir. Savaş dönüşü işler eskisi gibi değildir. Yaşanan ekonomik kriz birçok kişiyi olduğu gibi Topal Eskici'nin ailesini de iflasa sürüklemiştir. Elinde sadece kıt kanaat geçimini sağlayabildiği bir eskici dükkanı kalmıştır. Dükkanının karşısına bir göçmenin işyeri açması ile birlikte işleri hepten kötüye gitmiştir. Üstelik Topal Eskici, iki oğlunun, eşinin, kızının, gelini ve torunlarının geçimini de bu dükkandan sağlamaktadır. Bu durum ona ayrıca yük getirmektedir. İstediği tek bir şey vardır: Para sıkıntısı yaşamadan eşiyle dostuyla rahat bir şekilde alem yapabilmek. Ama gitgide ağırlaşan ekonomik koşullar buna müsaade etmemektedir. Topal Eskici, büyük oğlunun eşi ve üç çocuğu ile kendisi için ağır bir yük olduklarını her fırsatta dile getirmektedir. Gah eşine gah küçük oğluna bu durumdan dolayı yakınır. Bir gün küçük oğlu Ali ile bu konuda tartışırken büyük oğlu Mehmet gelir. Ali ağabeyi Mehmet'i çok sever. Her ne kadar durumu belli etmemeye çalıştı ise de Mehmet kavganın sebebini anlar. Kendisi son derece saygılı bir insan olan Mehmet, babasına hak verir ve ona yük olmanın doğru olmadığını dile getirir. Çareyi kütlü toplamaya gitmekte bulur. Sürekli birilerine hakaretler yağdırıp küfürler eden Topal Eskici, bir gün küçük oğlu Ali'ye de ağza alınmayacak bir küfür eder. Ali ağabeyinin evine gider ve onlarla kütlü toplamaya gideceğini söyler. Hem babasının dırdırından kurtulacak hem de döndüklerinde çok sevdiği ağabeyi ile seyyar bir dükkan açma imkanına kavuşacaktı. Küçük oğlunu çok seven Topal Eskici eşini büyük oğlunun evine gönderir. Ama nafile. Küçük oğlan kararını vermiştir artık. Annesinin dükkanı açması için kendisine verdiği anahtarı ağabeyine verir ve artık bu işin dönüşü olmadığını babasına söylemesini ister. Büyük oğul babasına durumu anlatmaya gider. Ama babası Ali'yi kendisinin kışkırttığını düşünerek sinirlenir. Siz gidin ama Ali'mi götürmeyin der. Büyük oğul elci denilen ırgat başından avans aldığını ve gitmekten başka çare kalmadığını söyler. Kabaca bir hesap yapar ve dönüşte şu kadar paramız olacak der. Para lafını duyan Topal Eskici'nin tavrı değişir, eşi ve kızıyla birlikte o da gitmeye karar verir. Eşini ve kızını biraz zor da olsa ikna eder ve kütlü toplamaya ailecek giderler. Kamyon gelmiştir artık kapılarına. Gerekli eşyaları toplamış ve pamuk tarlalarına doğru yola koyulmuşlardır. Şoför yardımcısı Ünal ve Topal Eskici'nin Kızı Zeliha arasında bir etkileşim başlamıştır. Alaçık denilen çadırlarını kurmuş ertesi gün kütlü toplamaya başlamışlardı. Ama Çukurova sıcakları ve sivrisinek çokluğu onlara hep engel olmaktadır. Bir türlü işleri yolunda gitmez. Sürekli sıtma nöbetleri geçirirler. İçki ve sigarası kalmayan Topal Eskici öfke nöbetleri geçirmeye başlamıştır artık. Her öfke nöbetinde Ünal uyanıkça ona içki bulur ve öfkesini yatıştırmaya yardım ederdi. Bu arada Ünal ve Zeliha herkese rağmen birbirlerine sahip çıkacaklarına dair sözleşmişlerdi. Kütlüden istenilen randıman alınmayınca Topal Eskici Ünal'a bir araba bulmasını ve evine geri döneceğini söyler. Büyük oğluna olayların suçlusunun kendisi olduğunu söyler ve yumruk atar ona. Sonradan durumu öğrenen Ali küplere binse de ağabeyinin tavsiyelerine uyar ve babasına bir şey yapmaz. Topal Eskici eşi kızı ve damadı gözüyle baktığı Ünal ile birlikte pamuk tarlasından evine döner. Ali, Mehmet ve Mehmet'in ailesi kütlü toplamaya devam ederler. Ama sürekli hastalık ile boğuşmaktadırlar. Yiyecek bir şeyleri de kalmamıştır doğru düzgün. O arada küçük oğul Ali, Zeynep isimli bir kızdan etkilenmeye başlar. Bir süre sonra Ali ile Zeynep kendi arlarında söz yaparlar. Zeynep ara sıra onlara yiyecek getirse de Mehmet ve eşinin tutulduğu ağır sıtma nöbeti bir türlü bitmek bilmez. Büyük oğlan öleceğini düşünmeye başlar ve kardeşine ailesine sahip çıkmasını vasiyet eder. Son derece dirayetli olan Ali de durumdan etkilenmeye başlamıştır artık. Topal Eskici ise bir süre sonra yaptığından pişman olmuştur. Her fırsatta damadı Ünal'a kızmaktadır. O evinde rahat ederken öz oğulları pamuk tarlalarında heba olmaktadırlar. Bir gün Topal Eskici damadı Ünal ile dükkanı açar. Bir süre sonra bir deri bir kemik kalmış olan Ali dükkanın kapısına yığılır. Gözlerine inanamayan Eskici gözyaşları içinde oğluna sarılır. Ali kendisinin iyi olduğunu ağabeyinin ölmek üzere olduğunu babasına söyler. Derhal bir araç bulunur ve büyük oğul ile ailesi pamuk tarlasından eve getirilir. Topal Eskici oğlunu ve onun ailesini kurtarmak için dükkanını satar. İsyan içinde sokakta dolaşan Topal Eskici'nin iş bulduklarını söyleyen damadı Ünal ve yeni gelini Zeynep ile karşılaşması ile roman sona erer. Aile ilişkilerinde ekonomik koşulların etkisinin Orhan Kemal'in titiz kalemi ile göz önüne serildiği Eskici ve Oğulları isimli roman, konusu ve üslubunun canlılığı ile baştan sonra keyifle okunabilecek Milli Eğitim Bakanlığı tavsiyeli bir eserdir. Yazan: Şahin Yıldız Eskici ve Oğulları Kitap Özeti Orhan Kemal, eserini toplumcu gerçekçi bir anlayış ile kaleme almıştır. Yazar, romanda yaşadığı, şahit olduğu olayların sesi olmuştur. Eskici, çocukluk ve gençlik yıllarında konaklarda yaşamış ve hiç yoksulluk görmemiştir. Gençliğinde demircilik ve kunduracılık öğrenmiştir. Meslek olarak eskicilik yapmaktadır. İnsanların eskilerini onararak geçimini sağlamaktadır. Eskici, bir savaş gazisidir. Katıldığı savaşta ayağı topal kalmıştır. Mehmet ve Ali adında iki oğlu vardır. Zeliha adında bir de kızı vardır. Oğullarından ikisi de çalışkan ve hırslı çocuklardır. Eskici, hayatından memnun olmayan birisidir. İşleri iyi bile olsa bir eksik mutlaka bulup çocuklarına baskı kurmaktadır. Eskici, savaş gazisi olduktan sonra Adana'ya göçerek burada küçük bir eskici dükkanı açar. İki oğlu da onunla beraber dükkana bakmaktadır. Eskici, oğullarını baskıcı bir şekilde yönetmektedir. İlerleyen zamanda karşılarına bir dükkan açılır. Açılan bu dükkanla beraber kazancı daha da azalır. Eskici, ailesine bakamayacak duruma gelir. Bunun nedeni, sanayileşme sürecidir. Sanayileşme ile birlikte toptan üretim başlamış ve tüketim de çoğalmıştır. İnsan gücüne olan ihtiyaç azalmış ve küçük esnaflar ekmeğini kazanamaz duruma gelmiştir. Eskici'nin evinde işsizlikle birlikte evde daha da gergin bir ortam oluşur. Eskici, iki oğluna da artık bir iş bulması gerektiğini söyler. Büyük oğlan bunu hakaret olarak algılar. Babası onu fazlalık olarak görmektedir ve onuru incinmiştir. Büyük oğlan bu fikri doğru bularak iş aramaya koyulur. Büyük oğlan pamuk toplama işine girer. Küçük oğlan da babasıyla tartışarak abisiyle pamuk toplamaya karar verir. Abisi ilk başta sıcak bakmasa da sonradan kabullenir. İki kardeş para biriktirip modern bir dükkan açmak istemektedirler. Böylece babalarına muhtaç olmadan paralarını kazanacaklardır. Bunu duyan Eskici, oğullarını yalnız bırakmayarak Zeliha ve karısını da pamuk toplamaya götürmek istemektedir. Ailecek bir kamyona binerler. Mehmet ve eşi Zeynep'le üç çocukları, Ali, Eskici ve eşi, kamyon şöförü Ünal ile yola koyulurlar. Eskici'nin gelini Zeynep kamyon şöförü Ünal ile ilişki yaşamaya başlar. Pamuk toplayacakları yere gelirler. Ne yazık ki pamuk toplama işi onlara çok zor gelir. Sivrisineklerden dolayı sıtma hastalığına yakalanırlar. Mehmet'in üç çocuğu ateşler içinde yanmaktadır. Eskici işi bırakıp eşi ve Zeliha ile eve döner. Eskici dönmeden önce oğulları ile kavga etmiştir. Bunun üzerine Ünal ile evine dönerler. Ünal, hem Eskicinin gelini ile ilişki yaşayan hem de Zeliha'ya göz koyan bir adamdır. Eskici de dahil kimse bunu fark etmez. Eskici, Ünal'a bir teklifte bulunur. Bu teklif dükkanda beraber çalışmaktır. Dünden razı olan Ünal, bunu kabul eder. Eskici'nin oğulları sıtmadan daha da kötüleşirler. Oğulları babasının yanına gelirken bayılır. Eskici dükkanı satıp oğulları ve torunlarını tedavi ettirir. Ali, pamuk topladığı yerde tanıştığı Zeynep ile evlenmeye karar verir. Eskici, modernleşen topluma ayak uyduramayan, değerlerine bağlı, eskiyi sürdüren bir adamdır. Maddi imkansızlık bir insanı, toplum ve ailesiyle çatışmaya sokmuştur. En sonunda kendisiyle de kavga halinde olan Eskici, aslında merhametlidir fakat değişen topluma ayak uydurmak onun için kaygan zeminde yürümek gibidir. Eskici, ailesini toplamaya çalışan bir adamdır. Bunu çok baskıcı bir şekilde yapmaktadır. Eskici, bir şey olacak ise hemen olmasını istemektedir. Ekonomi; insanı, aileyi hırpalamıştır. Eskici, oğullarını fazlalık olarak görmüş ve onlara iş yapma baskısı kurmuştur. Eskici, yöneten bir babadır. Büyük oğlu ve küçük oğluna aynı davranmaz. Büyük oğlu ona göre ayakları üzerinde durabilecek bir yapıdayken küçük oğlu onun koruması altındadır. Değerlendirme Orhan Kemal, Eskici ve Oğulları adlı eserini 1962 yılında yayınlanır. Eser, toplumcu gerçekçi çizgiyle yazılmıştır. Orhan Kemal'in gözlemleri ve birikimleri doğrultusunda yazılmış bir eserdir. Sanayileşen toplum ve Eskici'ninbu toplumla olan uyumu işlenir. Ekonominin bir aileyi nasıl zedelediğini bütün çıplaklığı ile anlatır. Yazan: Begüm Attar Eskici ve Oğulları Konusu Eskici Ve Oğulları, Orhan Kemal'in dönemin ekonomik şartlarını anlatan etkileyici bir romanıdır. Trablusgrap savaşında bir bacağını kaybeden Topal Eskici ve oğulları Mehmet ve Ali'nin yaşadıkları zorlukları anlatan bu sürükleyici kitap size dönemin zorluklarını da anlatmış oluyor. Kitabın konusuna gelir isek: Topal Eskici, oğulları Mehmet ve Ali ile kendi eskici dükkanlarını işletmektedirler fakat bu durum Topal Eskici'yi oldukça rahatsız etmektedir. Topal, oğlu Ali'yi canından çok sevmektedir fakat büyük oğlu Mehmet'i dükkanda fazlalık olarak görmektedir. Topal Eskici oldukça agresif ve sinirli bir insandır, ona topal denmesinin sebebiyse Trablusgarp Savaşı'nda bir bacağını kaybetmesidir. Bacağını kaybettikten sonra her şey onun için çok değişmiştir, zengin bir aileden gelen Eskici artık kendi ailesine bakamayacak kadar kötü durumdadır ve oğlu Mehmet'in artık yanından ayrılmasını ister. Mehmet başlarda duymamazlıktan gelir çünkü karısı ve 3 çocuğuyla nasıl geçineceğini bilemez. Mehmet en sonunda kütlü toplamaya karar verir ve karısını ve çocuklarını alıp kütlü toplamaya gitmeye hazırlanırlar o sırada Ali babasıyla çok büyük bir kavga eder ve kavga de babası Ali'ye çok ağır bir küfür eder Ali bu küfürden sonra evi terk eder ve abisinin yanında gider o sırada kütlü amelesi toplayan elçi gelir ve Mehmet ve karısına avanslarını verir ve Ali bu avanstan çok etkilenerek kütlük toplamaya gitmeye karar verir. Abisi başta karşı çıksa da daha sonra döndüklerinde kendi işlerinin sahibi olabilecekleri bir hayal kurarlar ve kütlüden gelecek parayla ne yapacaklarını bulurlar. Her şey istedikleri gibi giderken Mehmet artık babasıyla çalışmayacağını söylemek için dükkana gider ve Ali'nin de kütlüğe geleceğini babasına söyler babası bunu duyunca yıkılır ve Mehmet'e Ali'nin gitmemesi için yalvarır fakat Mehmet, Ali'nin kesin kararlı olduğu söyler ve planlarından babasına bahseder. Babası plandan çok etkilenir ve karısı ve kızını alıp o da kütlüğe gitmeye karar verir. Döndüklerinden eski zenginliğe sahip olacaklarını hayal edip tüm aile onları gelip alacak kamyonu beklemeye başlarlar. Bu durumdan mutlu olmayan tek bir kişi vardır, Eskici'nin kızı Zeliha. Zeliha mutsuzdur çünkü artık evlilik yaşına gelmiş ve kütlükten döndükten sonra kimsenin onu almayacağını düşünür. Fakat Zeliha ne kadar üzülürse üzülsün ailecek oraya gidilecekti ve beklenen kamyon gelmişti. Aile, çalışmak üzere kötü bir kamyonla tarlaya doğru yol alır bu sırada Zeliha, kamyon şoförü Ünal'a karşı bir şeyler hissetmeye başlar ve bu sırada köye gelmiş, çadırda yaşamaya başlamışlardır. Bir gece Ünal ve Zeliha buluşur ve birbirlerinden ayrılmayacaklarına dair birbirlerine söz verirler o günden sonra Ünal yiyecekleri tükenen aileye sürekli yardımda bulunur. Ailenin durumu iyice kötü gitmeye başlarken elçi avansları vermemekle beraber daha fazla pamuk toplamalarını, daha çok çalışmalarını söylemektedir bunun üzerin Ali ve babası çok büyük bir kavga ederler ve Topal Eskici, kızı ve karısını alıp şehre dönerler ve oğulları ve torunlarını orada bırakır. Eskici damadı gibi görmeye başladığı Ünal'a dükkanda birlikte çalışmayı teklif eder, Ünal bunu hiç düşünmeden kabul eder çünkü bu Ünal için oldukça iyi bir fırsattır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/esrarengiz-sanik", "text": "Genç, iyi kalpli, nazik ve güzel bir kız olan Elinor Carlisle, Mary Gerard adlı bir kızı öldürmekle suçlanır. Tüm kanıtlar onun aleyhinedir. Ancak onun suçsuzluğuna inanan bir kişi vardır. O da olayın çözülmesi için canla başla çalışan Hercule Poirot'dur. Elinor'un yaşlı ve yatalak hasta olan bir teyzesi vardır. Teyze öldükten sonra hatırı sayılır bir miras bırakacaktır. Ancak aslında hiç kimse tam olarak mirasın kime kalacağını bilmiyordur. Ama elbetteki herkesin kendine göre tahminleri vardır. Elinor nişanlıdır ve nişanlısı Roddy de mirastan hak sağlayabilecek kişiler arasındadır. Çünkü Roddy, teyzenin ölen kocasının yeğenidir. Ama Elinor ve Roddy için mirasın onlardan birine kalması durumunda herhangi bir sorun yoktur. Çünkü evleneceklerdir ve dolayısıyla her halükarda miras onlara kalacaktır. İkisinin dışında da mirastan pay alacak olan herhangi bir yakın yoktur zaten. Teyze yatalak olduğu için onunla ilgilenilmesi için bir hemşire tutulmuştur. Hemşire Eileen biraz hayalperest bir kişi olsa da yaşlı kadına iyi bakıyordur. Bölge hemşiresi olan Jessie ise; yaşlı kadının durumunu yakından takip eden, aynı zamanda Mary'yi seven ve onu destekleyen biridir. Marry sık sık köşke gidip yaşlı kadınla ilgileniyor, onu neşelendiriyor, ona kitap okuyor ve gününün güzel geçmesini sağlıyordur. Bir gün Elinor, teyzesinin çok hasta olduğuna dair bir haber alır ve nişanlısı ile birlikte apar topar teyzeyi ziyarete giderler. Teyze son anlarını yaşıyor gibidir. Konuşamıyor ama bir şeyler anlatmaya çalışıyordur. Onun vasiyet yazmak istediğini anlarlar ancak aile avukatı gelene kadar teyze vefat eder. Vefat etmeden önce sürekli Mary'yi sorduğu için Elinor, teyzesinin mirasın bir kısmını ona bırakmak istediğini düşünür. Aslında Elinor, Roddy ve Mary küçükken arkadaşlık yapmışlardır. Ama aradan yıllar geçmiş ve bu süre zarfında birbirlerini hiç görmemişlerdir. Mary, teyzenin yaşadığı Hunterberry Köşkü'nün bekçisinin kızıdır. Teyzeleri onu çok sevdiği için iyi bir eğitim almasını sağlamıştır. Roddy ve Elinor uzun aradan sonra Mary'yi görürler. Kısa bir sohbet geçer aralarında. Ancak bu ilk görüş Roddy için farklı bir durumla daha ilginç bir hale gelir. Roddy, Elinor ile konuşarak Mary'den hoşlandığını hatta ona aşık olmuş olabileceğini dile getirir. Elinor bu durumu anlayışla karşılar. Nişan bozulur. Elinor, Roddy'ye teyzelerinin cenaze işlemlerinden sonra bir tatile çıkmasını ve kendisini bu aşk mevzusu ile ilgili olarak ölçüp tartmasını ve nihai kararını dingin bir kafayla vermesini ister. Teyze için son vazifeler yerine getirilir. Elinor, bir miktar parayı hizmetliler arasında paylaştırır. Mary'yi de unutmaz ve ona da bir miktar para ayırıp hesabına yatırılmasını ister. Teyzesinden kalan köşkün ise satılması için işlem başlatır. Elinor, bir müddet düşündükten sonra vasiyetini hazırlamaya karar verir. Bu kararı almasındaki en önemli neden ise teyzesinin ölmeden önce vasiyetini hazırlayamamış olmasıdır. Vasiyetinde öldükten sonraki tüm mal varlığını Roddy'ye bıraktığını belirtir. Bu arada şu an hiçbir şeyi olmasa da Mary de Elinor'un kendisine ödeyeceğini söylediği parayı ve yaşanılanları düşünerek bir vasiyet hazırlamaya karar verir. Mary'nin babası oldukça huysuz biridir. Kızının aldığı eğitimlerden pek hoşnut değildir. Sen bir lady değilsin ama öyleymiş gibi hareket ediyorsun, diyerek kızını hep üzmektedir. Ancak Mary bu duruma üzülse de elinden bir şey gelmiyordur. Yapılacak tek şey babasını olduğu gibi kabul etmektir. Bu sırada Mary, başhemşire Jessie'nin de tavsiyesi ve kendi isteği üzerine başka bir şehire masöz eğitimi almaya gider. Elinor, köşkü satın almak isteyen birini bulur ve işlemleri hızlandırmaya karar verir. Kısa bir süre sonra Mary'nin babası hastalanır ve ölür. Başhemşire Jessie, Mary'ye bir mektup yazar ve cenaze işlemleri için gelmesini rica eder. Mary gelir ve cenaze işlemlerini tamamlar. Sonrasında evi kontrolden geçirir ve şahsi eşyalarını toparlar. Elinor, köşkü satan alan kişiyle görüştükten sonra, sandviç yapmak için malzeme almaya karar verir. Uğraştıracak bir yemek yapmak yerine karnını kolay ve hızlı bir şekilde doyurabileceğini düşündüğü bu basit sandviç yapma fikri ona daha cazip gelmiştir. Sandviç yapmak için aldığı malzemelerle birlikte köşke gider. Sandviçleri hazırlar ve tek başına yemek yerine Mary ve ona yardım eden başhemşire Jessie'yi davet eder. Hep birlikte köşke giderler. Başhemşire sandviç yanına çay demler. Sadece Elinor çay içmez. Sonra başhemşire ve Elinor, üst kata çıkıp teyzenin eşyalarını toparlarlar. Bir müddet sonra Mary'nin aşağıda yalnız kaldığını hatırlayarak yanına giderler. Ancak gittiklerinde Mary kötü durumdadır. Başhemşire müdahale ederken, hemen ambulans çağırılır ancak Mary kurtulamaz ve ölür. Tüm oklar Elinor'u göstermektedir. Teyzenin doktoru olan ve gördüğü ilk andan beri Elinor'dan hoşlanan Peter Lord, Hercule Poirot'a ulaşır ve bu olayı çözümlemesini ister. Poirot, herkesle konuşur, araştırmalar yapar ve birtakım sonuçlara ulaşır. Bulduğu sonuçlara göre, köşkün sahibi olan yaşlı kadının da öldürüldüğünü, Mary'nin yaşlı kadının kızı olduğunu ve bu durumu bilen kişinin başhemşire olduğunu öğrenir. Başhemşire ölen bir hemşirenin kimliğini alarak şu an yaptığı işi yapmaya başlamıştır. Bu durumun anlaşılmamasının nedeni ise başhemşirenin daha önce sağlık üzerine bir eğitimi olmasından kaynaklanıyordur. Üstelik başhemşire daha önce de cinayetler işlemiş ama delil olmadığı için yakalanamamıştır. Hemşire olmasından dolayı ilaçlara kolaylıkla ulaşabildiği için cinayetler işlediği ve insanların mirasından faydalandığı da ortaya çıkar. Yaşlı kadının da, Mary'nin de başhemşire tarafından öldürüldüğü Poirot tarafından ortaya çıkarılır. Peki ama başhemşire bu cinayetleri neden işlemiştir? Çünkü, yaşlı kadının tüm mirası gayrimeşru olan kızı Mary'ye kalmalıydı. Mary onun her dediğini yapıyordu zaten. Mary vasiyetini hazırladığında tüm miras kendisine kalacaktı. Çünkü başhemşire aslında Mary'yi bakıp büyüten kadının kız kardeşiydi. Tüm bu bulguları ortaya çıkaran Hercule Poirot sayesinde Elinor'un suçsuzluğu da ortaya çıktı ve bir olay daha kendisi tarafından çözümlendi. \"Agatha Christie\" kitaplarını okumayı çok seviyorum. Yazar olayları çok güzel işliyor ve okurken olayların içine çekildiğinizi hissediyorsunuz. \"Esrarengiz Sanık\" da en sevdiğim Agatha kitapları arasında yerini aldı. Yine çok güzel işlenmiş bir olay örgüsü vardı. Çok akıcı ve merak uyandırıcı bir kurgusu vardı. Okurken sürekli 'şimdi neler olacak' diye merak içinde çeviriyorsunuz kitabın sayfalarını... 'Aaa yok artık' diyeceğiniz olaylarla karşılaşıyor ve şaşırıyorsunuz. Kitabın sonu da harikaydı. Aklınızda kalan hiçbir soru işareti olmuyor. Tüm sorularınızın cevabını alıyorsunuz. Henüz \"Agatha Christie\" kitapları ile tanışmadıysanız kesinlikle yazarın kitaplarını okumanızı öneririm. Ben kitabı keyifle okudum ve tahminimden daha güzel olduğunu söyleyebilirim. Beni kitaba puanım 10 üzerinden 10..."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/esref-saat", "text": "Edebiyat derslerinden kulaklara çalınan isimdir Şevket Rado. 21 Nisan 1913 doğumlu olan yazar Balkanlarda dünyaya gelmiş, savaşların başlaması üzerine ailesiyle beraber yurda geri dönmüştür. Öğretmenlik dahil birçok saygı değer meslek icra eden yazar, radyodaki konuşmalarıyla da tanınmıştır. Hayat isimli bir dergi çıkartmış ve daha birçok türde dergileri okuyucu ile buluşturmuştur. Onun en başarılı eserlerinden birisi Hayat ansiklopedisidir. Türk Dil Kurumu üyeliği de yapmış olan yazarımızın kendisi Türkçeyi güzel kullanmasıyla da bilinir- bu eseri 150.000'den fazla satmıştır. Şevket Rado'nun bu nadide eseri ilk olarak 1961 yılında yayınlanmaya başlamıştı. Hayatı boyunca otuza yakın eser veren Şevket Rado; aile kavramına oldukça düşkündü. 1943 yılında, yani otuz yaşında iken dünya evine giren ve Mehmet adında oğlu olan yazarımızın aile kavramına olan düşkünlüğü kendini Eşref Saat isimli eserinde belli ediyor. Şevket Rado hayatının bir kısmında İstanbul radyosunda konuşmalar yapıyor. Daha sonra bu konuşmalarını düzenleyerek kitaplaştıran yazarın amacı ise; yaşamı insanlara sevdirmek ve onlara sorumluluk bilincini aşılamak. Peki nedir Eşref Saat? Yazarımız Şevket Rado ısrarla insanların eşref saatini bulmak gerektiğini vurguluyor konuşmalarında. Bir dikenli gülden pay biçmek gerekir ise; dalındayken mi kokusunu çekmeli içimize, solmuş sararmışken mi? İşte yazarımıza göre eşref saati böyle bir şey. İnsanın en mülayim, en mutlu, en hevesli ve en şanslı olduğu an. Bazen bu eşref saati öyle bir anda denk geliyor ki; bu bizim dönüm anımız oluyor. Bir de küçük ve sürekli ulaşabildiğimiz eşref saatleri var. Bu eşref saatlerini keşfetmenin önemini vurgulayan yazarımız; bir kadının isteyeceği zamanı kocasının eşref saatine denk getirirse çok pahalı bir mont dahi aldırabileceğini söylüyor. Kitabın içeriğine bakıldığı zaman başlıklara ayrılmış kısa metinlerden oluştuğu gözüküyor. Konu başlıkların altında işlediği konularda bir yalınlık asla söz konusu olmamakla beraber, çeşitli yazarlardan ve filozoflardan alıntılar yapılarak, küçük hikayeler eklenerek etkileyici bir senfoni oluşturulmuş. Örneklendirmek gerekir ise; yazar bazen unutmanın çok önemli olduğu vurgulamak için şöyle bir hikaye aktarmış: Kant'ın Lampe adında pek sevdiği bir uşağı vardı. Filozof ona çok derin bir itimat ile bağlı idi. Günün birinde, yıllarca itimat ettiği bu uşağın kendisini muntazam soymakta olduğunu fark etti ve uşağı derhal kapı dışarı etmek mecburiyetinde kaldı. Tabii pek üzüldü, üzüldü ama hatıra defterine de şöyle yazmış: Lampe'ı unutmam lazım geldiğini hatırlamam gerek Bu tarz etkileyici kısa hikayelerle verilmek istenilen mesajın, okuyucunun zihnine daha iyi bir şekilde nüfuz ettiği bilinen bir gerçek olmakla beraber, kişinin genel kültür seviyesine de büyük ölçüde katkıda bulunmaktadır. Kaldı ki yazarın hayatı incelendiğinde de kendisinin bir eğitimci olduğu görülmektedir. Kitabı da bir eğitimciye yaraşır bir şekilde, okuyucusunu daha ileriye taşımaktadır. Gençliğin kıymeti, çocuğun ana babadan beklediği benzeri başlıklar altında, toplumun damarlarından geçen birçok önemli nokta ele alınmış. Nasihatler gençlere bir külfet, boyunlarına bir urgan gibi gelen ağırlıklar olsa da yazar bu ağırlığı o kadar hafifletmiş ki; okuyucu huşu ve haklılık içerisinde bir havaya bürünüveriyor. 141 sayfaya sığdırılmış, bir ağaç misali gölgesinde dinlenilebilecek nasihatler."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/evrenden-torpilim-var", "text": "Kitap 5 ana bölümden oluşmaktadır. Günlük hayatta karşımıza çıkan olumsuzluklardan kurtulmanın yolunu bize akıcı ve sade bir dil ile vermektedir. Kitapta verilen egzersizleri bizzat kendim uyguladım ve muhteşem sonuçlar aldım. Evrene her daim iyi mesajlar göndermek dileklerimi sunuyor ve kitabın özetine geçiyorum. 1. Bölüm: Tanıştırayım Bu bölümde Evren'in, EGO'nun ne olduğunu, hayat amacının ne olduğunu basit bir dil ile anlatılmış. Hayatımızın amacı DENEYİMLEMEK VE KEYİF ALMAKTIR. Evren ise bizim istediğimiz şeyleri, yaydığımız enerji doğrultusunda pozitif veya negatif olarak bize sunmaktadır. Hayatta başımıza gelen her şeyin sorumlusu, BİZİZ. O, bu, şu, anne, baba, yan komşu değil. Evren'e verdiğimiz mesajlar, yaşadığımız olaylar üzerinde üstün bir etkiye sahiptir. Evren var olduğundan beri böyledir. İnsanın istediği her şeyi, insanın yaydığı enerji doğrultusunda yapmak zorundadır. 2. Bölüm: Yemeğiniz de Kullanılacak Olan Malzemeler Bu bölümde Çekim Yasası'ndan, kullandığımız kelimelerin, başımıza gelen olayları nasıl etkilediğinden, ego denilen şeyin aslında biz olduğundan bahsedilmiş. Ego aslında çocuklukta başımıza gelen küçük olaylardan çıkardığımız sonuçların gelecek hayatımıza yansımasıdır. EGO'yu yendiğimiz zaman içimizi daraltan, kendimize olan güvenimizi sarsan olaylardan arınmış oluruz. Bu konuda Evren'den istediğimiz şeyler ve bu şeyler olurken EGO'ya yenilmemek ve kullandığımız kelimeleri pozitif olarak seçmek bizim hayrımıza olacak ve istediğimiz şeyin tam istediğimiz gibi elimize ulaşmasında bize katkısı olacaktır. 3. Bölüm: İstemek ya da İstememek Evren'den bir şeyler istemekten geçen iki bölüm boyunca bahseden yazarımız bu bölümde nasıl isteyeceğimizden bahsetmiş, bunun sırlarını bizimle paylaşmıştır. Evren' den bir şeyi isterken ve bu istediğimiz şeyin oluş sürecinde EGO'ya yenilip negatif fikirler üretmemek, Evren'e doğru mesajlar iletmek ve istediğimiz şeyi doğru bir şekilde almak ayrıntılı bir şekilde, yazarımızın başından geçen olaylarla desteklenerek anlatılmıştır. İstemenin basamaklarından bahsedilmiş, istediğimiz şey hakkında ilk fikrimiz, sonrasında Evren'in bize göz kırpışları , seçimlerimiz önemli yer kaplar ve asıl önemli olan ise bu süreç boyunca pozitif olarak durabilmek, negatif tarafa fazla geçmemektir. 4. bölüm: Bazı Tanıdık Senaryolara Birlikte Göz Atalım Şimdiye kadar olan bölümlerde verilen teorik olan bilgileri kendi hayatından sunduğu kesitler ile günlük yaşantımızda nasıl uygulayacağımızı basit ve günlük bir konuşma diliyle anlatılmıştır. Gün boyu başımıza gelen kötü olaylara dahi gülümseyerek kalabilmek, enerjimizi düşürmemek, negatif düşüncelere çok dalmamak, dalsak dahi hemen çıkmanın bir yolunu bulmak. Kötü düşünürsek eğer evren bu kötü düşüncelerin enerjisini alır ve kötü düşünceler peşimizi bırakmaz burada biraz çekim yasası işin içine girmektedir. Kötü düşünce, mutsuzluğu, iyi düşünce mutluluğu bize sunmaktadır. Pozitif düşünceler içerisinde en kötü olaylara bile gülümsemek ve gereken egzersizleri yapmak güzel bir gün geçirmek ve Evren'e gereken mesajı doğru bir şekilde vermek için gereklidir. Bu gereken egzersizleri ise beşinci bölüm de fazlasıyla açıklamıştır. 5. Bölüm: Hala Hayattaysanız egzersizler Bu bölümde bir önceki bölümde bahsedilen egzersizler verilmiştir. Şükür egzersizi, Çatallama egzersizi, Ego ile konuşma egzersizi, İşleri asistanınıza yükleme egzersizi, Yaratım panosu egzersizi, Odak değiştirme egzersizi. Şükür egzersizi; her sabah veya her gece uyumadan önce hayatımızda memnun olduğumuz şeylere şükretmek egzersizidir. Çatallama egzersizi; hayatımızda memnun olmadığımız ve sürekli düşündüğümüz olumsuzlukları kafamızın içinden atabilme egzersizidir. Ego ile konuşma egzersizi; Ego'nuz sizi ele geçirmeye başladığı sıralarda yalnız kalınabilecek ve kendi kendinize egonuz ile konuşup onu yatıştırma egzersizidir. İşleri asistanınıza yükleme egzersizi; asistan diye bahsedilen kişi Evren'dir. Siz üstünüze düşeni yapın ve gerisini Evren'e bırakın. Yaratım panosu egzersizi; yapmak istediğiniz şeyi kafanızda canlandırın, sanki gerçekten onu yapıyormuş gibi hissedin ve beyninizi ona yönlendirin. Bu teknik bilimsel yönden kabul edilmiş bir yöntemdir. Odak değiştirme egzersizi; moralinizi bozan olaydan kaçarak, o olayla hiç alakası olmayan bir iş yapın ve o sırada moralinizi bozan, enerjinizi düşüren olaydan uzaklaşın. Kişisel gelişim kitapları oldum olası beni kazık yediğime dair bir hisse sokarlar fakat belki ufakta olsa faydalı bir şey olur içinde diye okumadan da edemem. Pek çok açık göz de bunu bildiği için saçma şeylerden de oluşsa kişisel gelişim adı altında kitaplar yayınlar ve çoğu da oldukça iyi para kazanır. Özellikle dünyada çok ses getiren belki de edebiyat dünyasının en büyük kazığı diyebileceğimiz Secret ile de bu tarz kitaplar daha da arttı. Bu yüzden birçok kişi resmi eline alıp zengin olmanın hayali ile yaşarken zengin olan tek kişi bu kitabın yazarı oldu. Aykut Oğut'da Türkiye'de kişisel gelişim kitapları yazarlarından biri ve kitaplarında işe yarar şeyler bulmak mümkün. Evrenden Torpilim Var kitabında da yine tek sayfaya sığabilecek işe yarar şeyleri koca bir kitaba serpiştirerek kitap adı altında sunuyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/eylul", "text": "Süreyya, İstanbul Bakırköy'de uzak bir bağ evinde oturmaktadır. Böyle bir yerde oturmak onu sıkar. Sıkılmasını sebebi ise kız kardeşi Hacer'le eşinin, Süreyya ile aynı köşkte kalmalarıdır. Davranışlarına ve her fırsatta kendine sataşmaları onu sıkar ve üzer. Boğazda ya da adalardan birinde oturmayı ve sandallı, kotralı bir deniz yaşamı sürmeyi istemektedir. Eşi Suad ile beş yıldır evlidir. Suad, eşini bu sıkıntılı yaşamdan kurtarmak, istediğini gerçekleştirmek için babasına gizlice mektup yazar ve para yollamasını sağlar. Böylelikle Boğaziçi'nin Yenimahalle semtinde bir yalı tutulur. Necib, Süreyya'nın halazadesidir. Bütün kadınların erkekleri aldattığını düşündüğünden evlenmek istememektedir. Hatta çevresindekilerin onunla bu konuyu konuşmaları bile onu tedirgin etmektedir. Necib Süreyya tarafından sıkça yalıya çağrılmaktadır. Necib köşkteyken Süreyya ve Suad'a manevi destek olmuş, Hacer'in ve eşinin sataşmaları sırasında onlardan taraf olmuştur. Süreyya ve karısı Suad'ın aldıkları yalı denize yakın bir yerdedir. Süreyya ile Suad her gün ya yürüyüşe çıkarlar ya da sandala binmektedirler. Zaman geçtikçe Süreyya sandala binmeyi alışkanlık haline getirir. Artık Suad olmadan sandalla gezmeye başlar. Bu arada köşke sık sık gelen Necib, Suad'ı her yönden beğenmektedir. Süreyya'nın alışkanlığı yüzünden Necib ve Suad sık sık baş başa kalır. Bunun sonucunda da beğeni sevgiye dönüşür. Yine bir gün baş başa kaldıklarında senin gibi biriyle evlenmek isterdim. Sözleriyle ona olan beğenisini ortaya koyar. Bir gün dadı köşkten haberler getirir. En önemli haber Hacer'in, necibin köşke bu sık sık gidip gelmelerine anlam verememesi ve Süreyya'nın vurdumduymazlığından bahsetmesidir. Necib yalıya gittiği bir gün gizlice Suad'ın eldivenlerinden birini alır ve saklar. Sevgisini Suad'a söyleyemediği için acılı bir yaşama sahiptir. Necib bu hayata daha fazla dayanamaz ve yalıdan ayrılır. Köşke gider. Köşkte tifo hastalığına yakalanır. Bu olayı duyan Suad ve Süreyya hemen köşke giderler. Suad, Necib yastığının altında kaybolan eldivenini bulur. Necib iyileşince ayrılığa son verir ve yalıya döner. Aslında yalıya değil Suad'a dönmüştür. Döndüğünde Suad, eldiveni aldığımı görmemiştir ; Necib ise anlamamıştır diye düşünür. Necib yine eski günleri yaşamaya, aynı acıları çekmeye başlar. Günler, aylar su gibi akıp giderken Eylül ayı gelir. Bu ay Suad için kadınlığının sonbaharı gibidir. Evlilikte aradığı mutluluğu, seveceği erkeği bulamamış bir kadın olduğunu anlamıştır. Necib ise mutlu olabileceğini düşündüğü kadına erişememenin acıları içinde kıvranmaktadır. Necib yalıya gelmeyi seyrekleştirir. Süreyya aniden köşke dönmeye karar verir. Suad buna karşı çıkmış ancak gitmek zorunda kalmıştır. Köşkte yaşamlarına devam ederken yangın çıkar. Suad'ı gören yoktur. Süreyya ile Necib Suad'ı bulmak için köşke girerler. Dumandan göz gözü görmemektedir. Necib hızlıca Suad'ın olduğu odaya girer. Süreyya da girmek ister fakat dehşetli bir çatırtı ile oda kapısının ateş içinde kaybolduğunu görerek deli gibi geri döner. Eylül Konusu Türk edebiyatının saygın kalemlerinden Mehmet Rauf'un en çok beğenilen eserlerinden bir tanesi olan Eylül romanı ilk olarak 1900 yılında Servet-i Fünun dergisinde yayınlanmıştır. Hikaye büyük beğeni toplayınca 1901 yılında kitap haline getirilmiştir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/eyvah-kitap", "text": "Eyvah Kitap, on ile on beş yaş aralığındaki çocukların kitaplarla ilgili düşünceleriyle ilgili gerçeklere dayanan kurgulardan oluşuyor. Böylece okurların karşısına, içlerinde Mine Soysal'ın kendi hikayesinin de bulunduğu yaklaşık iki üç sayfalık otuz dört kısa hikaye çıkıyor. Farklı cinsiyetlerde ve farklı yaş gruplarındaki binlerce çocukla yapılan \"Okuma Sohbetleri\"nin bir meyvesi olan kitap, çocuklara kendilerinin kitaplarla ilgili yaşadıkları sıkıntıları yaşayan başka çocukların da olabileceğini gösteriyor. Aynı zamanda gerek öğretmen gerekse ebeveyn olan yetişkinlere de çocuklar üzerinde kitaplarla ilgili kurdukları baskıyı fark ettiriyor. Kitapta çocukların da yetişkinlerin de kitaplarla ve okumayla ilgili birbirinden çok farklı bakış açıları yer alıyor. Çoğu çocuk kitap okuma ödevlerinden ve okunan kitaplarla ilgili sınav yapılmasından şikayetçi oluyor. Bu konuda epey haklı oldukları görülüyor, çünkü okul yıllarında çocuklara zorla okutulan kitaplar okuma alışkanlığı kazandırmak yerine çocukları kitaplardan ve okumaktan soğutuyor. Bu da her çocuğa aynı kitapların okutulmasından kaynaklanıyor. Bu durum da birbirinden çok farklı olan çocuklarda farklı etki ve tepkilere yol açıyor. Kimisi sorumluluğu olduğu için zorla okusa da kimisi kesinlikle bu kitapları okuyamıyor. Kimi çocuklar ise kitapların değerler eğitimine haddinden fazla yoğunlaştığını ve bunun kendilerini kötü hissettirdiğini söylüyor. Zaten değerler eğitiminin de, çocuklar bunun amaçlandığının farkına varmadan gerçekleşmesi gerekiyor. Bazı çocuklar ise çoğunluğun aksine kitap okumayı seviyor ama bunu öğrenen yaşıtları onlarla dalga geçtiği için kitap okuduklarını gizliyorlar. Ayrıca kitap okumayı sevenler olarak da okuyacakları kitaba kendileri karar vermek istiyorlar. Bu da belli sınırlar çerçevesinde, çocukların en büyük hakları olmasına rağmen yetişkinler tarafından çoğu zaman engelleniyor. Bir de okullarda yapılan okuma saatleri ile ilgili sorunlar bulunuyor. Çocuklar bu saati kendilerinden çalınmış gibi görüyorlar. Çünkü okumayı seven bir çocuk bile bunu hem kendi seçtiği anda hem de kendi seçtiği kitabı okuyarak yapmak istiyor. Bu nedenle okuma saati her ne kadar iyi bir niyetle ve teşvik amacıyla yapılsa da kitap okumayı seven çocuklar üzerinde bile olumsuz etki oluşturabiliyor. Kitapta dile getirilen sorunlardan belki de en önemlisi ise yetişkinlerin çocuklara sürekli kitap okumalarını söylemelerine rağmen kendilerinin neredeyse hiç kitap okumamaları oluyor. Bu da çocuklar üzerinde gerçekten büyük ve olumsuz bir etki oluşturuyor. Ama bir de bunun tam tersi ortaya çıktığında durum daha karmaşık bir hal alabiliyor. Yani anne babası ve diğer aile üyeleri çok fazla kitap okudukları halde kitap okumaktan hiç hoşlanmayan çocuklar olabiliyor. Bu da o çocuklar üzerinde yetersizlik gibi hislere sebep olabiliyor. Ayrıca çocuklara kitap okutmak için para gibi ödüller sunmak da çözüm olarak görülebiliyor. Bu durum genel olarak çocukların hoşuna gitse de, bu durumun hem çocuklar hem de yetişkinler açısından olumlu ve olumsuz tüm yönleriyle değerlendirilmesi gerekiyor. Kitabı okuyan okurlar bu kitap sayesinde, kitaplarla ve okumakla ilgili ne kadar çok farklı bakış açısı olduğunu fark ediyor. Hem kitap okumayı seven hem de kitap okumayı sevmeyen kişilerin bazı ortak noktaları olsa da bu konu hakkında birbirinden ne kadar da farklı düşünebildiklerine şahit oluyor. İlk baskısı 2006 yılında yapılan kitap o zamandan bu zamana defalarca basılıyor. Fakat aradan geçen zaman ve bu zamanda gelişen teknoloji göz önünde tutulduğunda böyle bir kitabın güncel halinin de ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü son zamanlarda kitaplara gösterilen ilginin artması, bunun yanında e-kitapların da yaygınlaşması pek çok farklı düşünceyi de beraberinde getiriyor. faydalı bir eser özellikle kitap okuma ile sorunlu olan ailelerin de okuyabileceği ve faydalanabileceği bir eser olmuş 28-10-2019 13:56 çocuklara kitap okumayı sevdiren türde bir kitap mı acaba? 31-10-2019 13:06 kitap özeti için teşekkürler bir çocuk kitabının özetini bulabileceğimi pek sanmıyordum ama sayfanız yine imdadıma yetişti harikasınız 04-04-2022 20:10 kitabın konusu ve ana fikri nedir kısaca özet lazım 05-07-2022 21:48 olayın geçtiği yer lazım 28-09-2022 19:29 merhabba ben 7. sınıf öğrencisi size çok teşekkür ediyorum kitap çok güzel çok begğendim başka kitaplarınızı okumayı sabırsızlıkla bekliyorum tekrar teşekkür ediyorum 02-10-2022 15:44 öykü yada roman tarzında bekliyordum oysa sadece çocukların kitaplar ile ilgili düşüncesi yazılmış ebeveynlerin farklı açıdan bakmasını sağlıyor farklı çocukların kitaplar hakkında ne düşündüğünü görüyorsunuz ve ben de bu hataları yapıyormuşum diyorsunuz bir anlamda çocukların dili olmuş mine hanıma teşekkür ederim çok aydınlatıcı bir eser yazmış 12-12-2022 23:34 kaç yaş için uygun 10-03-2023 20:26 çocuklar için ideal bir kitap güzel bir konuyu işlemiş güzel de işlemiş kitap okumayı direk sevdirmez ama çocuğunuzu anlamanızı sağlayabilir kitaptaki sorunları çocuğunuz ile konuşarak onu daha iyi anlayabilir ve çözüm üretebilirsiniz 07-06-2023 23:34 kitabın ana fikrini göremedim kısaca yazacak var mı"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/fadis", "text": "\"Üç Kuşağın Yazarı\" unvanıyla anılan Gülten Dayıoğlu, Fadiş kitabında anne-kızın birbirinden sürekli ayrılan, zorlu yaşamlarını anlatmıştır. Kurtuluş Savaş'ı sırasında Yunanlılar, önlerine gelen her yeri yakıp yıkarak geçmektedir. Toroslu kasabası da bunlardan biridir. Köylüler evlerini tekrar yapar ve bir gün de Naciye Kadın'ın evini yaparlar. Çünkü oğlu savaşta şehit düşmüş, varlıklı olmasına rağmen her şey yanınca küçük kızı ile sokakta kalmıştır. Her şey eski haline döndüğünde Naciye Kadın iş yapamadığı için tarlalarını tek tek satar. Yıllar sonra Naciye Kadın yaşlanıp, hastalandığında geçimlerini kızı Cemile ekin biçerek, erişte keserek yapar. Bir gün kasabaya genç bir terzi gelir. Kasabalılar, onu Cemile ile evlendirmek ister. İki tarafın rızası ile evlenip Cemile, annesi ile onun yanına taşınır. Kamil Bey'in her şeyden sıkılan bir yaratılışı vardır. Sürekli gezilere çıkan Kamil Bey bir gün eve geldiğinde kızı olduğunu görür. Fakat kızına olan sevgisi kötü alışkanlıklarını bırakmasına yardımcı olmaz. Tekrar geziden döndükten sonra şehre yerleşmek istediğini, Cemile'nin de annesi öldükten sonra gelebileceğini söyleyerek gider. Cemile evin kirasını ödeyemeyeceği için eski evine geri döner ve annesi orada hayata gözlerini yumar. Annesi öldükten sonra yakınları Cemile'ye kocasının yanına gitmesi için baskı yapmaya başlar. Artık baskılar kızmaya dönünce o da mecbur kocasının yanına gider. Kamil Bey burada kendine yeni bir bayanla hayat kurduğu için Cemile'yi istemez. Geldiğine de kızar. Kızı ile tehdit ederek kendinden uzaklaştırır. Hemşerileri Cemile'ye kızı Fadiş'i de kabul edecek bir iş bulur. İstanbul'a gelen anne-kız için hayat istedikleri gibi gitmez. Burada ki evin hanımı Fadiş'i sürekli hor görür. Hanım, Cemile'nin gidecek yeri yok diye yüklendikçe yüklenir. Bir yıl sonra hemşerisi Cemile'nin halini görünce ona başka iş aramaya başlar. Iş aradığı sırada Cemile için de işler hiç iyi gitmez. Hanım, Fadiş Cemile'yi ayak bağı oluyor diye onu hizmetli odasına kitler. Bir süre ağlayan kız susunca Cemile çok korkar. Hanımdan anahtarı kapıp hemen kapıyı açar. Bu olay da Cemile'nin işten kovulmasına sebep olur. Ertesi gün kapı dışarı edildiği sırada hemşerisi gelir ve ona yeni iş bulduğunu söyler. Cemile ve Fadiş yeni yerlerinde memnunken, Kamil Bey çıkagelir. Cemile'den ayrılmak ister. Fakat Cemile ayıp karşılanır diye yanaşmaz. Kamil Bey bunun üstüne oyununu oynamaya başlar. Kendisinin de ayrılmak istemediğini, Akkale de ev tutacağını, sonra onları da yanına alacağını söyler. Cemile'nin yumuşamasından sonra Fadiş'i gezdirmek için alır; bir daha da dönmez. Kamil Bey'in Fadiş'i kaçırdığını anlayan Cemile peşinden gider ama dükkanın el değiştirdiğini görür. Iki ay boyunca aradıktan sonra Kamil Bey'in kardeşi ile karşılaşınca nerede olduklarını öğrenir. Fadiş'i teyzesinin oğluna evlatlık vermiştir. Cemile direk Gülsüm Kadın'ın evine gider ama Fadiş evde değildir. Fadiş gelene kadar onu başka eve götürüp orada ikna etmeye çalışırlar. Akşam kızını görmeye giden Cemile, Fadiş'in halini görünce kararını vermiştir. Fadiş başta soğuk davransa da sonra annesinin yanına gider. Gözünün morluğunu Gülsüm Kadın'ın yaptığını öğrenince kızıyla bir dakika bile orada durmak istemez. Başta engel olmaya çalışsalar da Cemile'nin kızı olduğunu herkes bildiği için başka çareleri kalmaz; gitmelerine izin verirler. Oradan çıkan Cemile ne yapacağını bilemediği bir anda hızır gibi bir amca yetişir. Karısı ile yaşadığı evinde misafir eder. Ertesi gün de İstanbul'a döner. Kızı ile iş bulamayınca kızını kasaba da yaşlı, bir başına geçinen birine her ay harçlık yollamak şartıyla emanet eder. Hem bir işte çalışıp her ay para yollayan Cemile hem de Hafize Nine ile yaşayan Fadiş çok mutludur. Fadiş annesinden bir şeyler geldikçe mutluluktan havalara uçar. Karın yağdığı bir gün Cemile'den para gelir. Hafize Nine parayı aldıktan sonra Kamil Bey ile karşılaşır. Başta Fadiş'i ondan uzak tutan Hafize Nine, Cemile'nin mektubu ile ne yapacağını bilemez. Kasaba başta onu tutsa da, Cemile'nin mektubu ile Kamil Bey'i tutmaya başlar. Git gel bir şeyler alarak aralarını iyi tutan Kamil Bey Fadiş'i gezdirmek için alır ve bu kez de amcasına götürür. Orada Fadiş'i bırakarak gider. Bir kaç ay sonra Amcası Cemile'ye haber yollar. Cemile zaten onları arıyordur. Fakat bu zamana kadar bulamamıştır. Fadiş'i yanına alamayacağı için kalmasını ister ve para yollamaya başlar. Para ile sevinen amca kalmasına izin verir. Fadiş burada aslında çok iyi değildir. Her sabah soğuk demeden bebek bezi yıkar. Cemile ise bir yol aramaktadır. Çünkü komşularından kızının durumunu hiçte iyi duymaz. Yengesi, Fadiş'in bebeği kucağına aldığını görünce onu evden kovar. Böylece Fadiş bir kez daha yollardadır. Zehra Kadın'ın yanında kalmaya başlayan Fadiş, evin oğlu Hasan ile de yakın arkadaş olur. Bazen kavga etse de çoğu zaman güzel anlaşmaktadırlar. Köy çocukları da Fadiş'i çok sever. Artık onsuz oyuna bile başlamazlar. Fadiş'i yaşı gelmesine rağmen o sene okula gidemez. Yaşıtlarının gitmesine üzülür. Özellikle Hasan'ın kitap okumasını gördükçe kendi de okumak ister. Zehra Kadın seneye gidebileceğini söyleyince sevinir. Okullar kapanınca Hasan ve arkadaşları ile günler mutlulukla geçer. Cemile'nin yolladığı para ile de evin hali vakti yerindedir. Fadiş ev işlerine de yardım ederek onları memnun etmektedir. Ramazan Bayramı geldiğinde de Cemile hediyeler yollar. Köyün en güzel bayramlığı Fadiş'tedir. Bayram da iki çocuk kavga eder. Zehra Kadın Fadiş'i suçlu bulur. Bu durumda Fadiş üzülerek evden uzaklaşır. Kaybolmasından sonra korkan Hasan da onun değerini anlar ve bir daha hiç küsmezler. Bu sıra da Cemile ise İstanbul'da Hanım'ın onu oyalamasından dolayı oradan ayrılır. Ankara'da iş bularak oraya gider. Kamil Bey ise onu bularak sonunda istediği boşanmayı elde eder. Ankara'da Hanım'ı; Fadiş'i yatılı okula aldırmak ister. Bu sene okula başlayan Fadiş çok geçmeden sevdiği bu yerden ve arkadaşlarından ayrılmak zorunda kalır. Çok güzel duygu yüklü bir çocuk kitabıydı. Fadiş'le birlikte bende kendi çocukluğuma dönerek oynadığım oyunları, ramazanları hatırladım. Çocukluğumuz, hayatımızın en güzel yılları olduğunu düşündürdü."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/fahrenheit-451", "text": "Gözlerini merakla doldur ve sanki on saniye sonra ölecekmiş gibi yaşa... Bir Dünya düşünün. Artık kitap okunmayan, bir şeylerden zevk alınmayan, ot gibi yaşanılan ve hiçbir şey düşünmeden hayata gözlerinizi kapattığınız. Şimdi de gözünüzün önüne Fahrenheit 451 adlı kitabı getirin. İşte anlattığım bu dünya bu yakıcı kitapta anlatılıyor. Yakıcı diyorum çünkü bu kitabı okuyan herkesin bildiği gibi kitaplar, Fahrenheit 451 sıcaklığında yanar. Yazar bu kitabı 1953 yılında geleceğin kabus senaryosu olarak kaleme almıştır. Distopik bir kitaptır. Ray Bradbury, itfaiyecileri gelecekte farklı bir kalıbı sokmuştur. Evet, yine itfaiyecilerin işi ateşle alakalıdır. Fakat artık bu iş yangını söndürmek değil, yangın çıkartmak üzerine kuruludur. Yanan şey artık evler, arabalar ya da maddi şeyler değildir. Daha manevi olan, ruhumuzu besleyen ve tam olarak bu nedenden dolayı da yakılan kitaplardır. Filmi de çekilen bu kitap bana göre gelecekle alakalı yazılan en olası kurguyu içinde barındırıyor. Montag, bu boş dünyada dolu tek şey olan kitapları yakmakla görevli bir itfaiye memurudur. Mildred ile evlidir. Yaşadığı ülkede yasak olan kitapları yakarak ya da itfaiye binasında arkadaşları ile kağıt oynayarak zamanını geçirmektedir. Yaptığı iş ya da hayatı üzerine geri kalan herkes gibi hiçbir şey düşünmez. Kapsüller, mekanik tazılar, televizyonlar ve daha birçok teknolojik aletin içinde bir hayata mahkum olmuştur. Bu durum komşuları Clarisse ile tanışınca tepe taklak olmaya başlar. Bu garip kız herkesin aksine hayatını yaşamaktadır. Çimlere oturan, kaldırıp başını gökyüzüne bakan ve en önemlisi de sorgulayan bir kızdır Clarisse. Montag ve diğer herkes onu ilginç bulur. Clarisse, Montag'ı düşünmeye iter. Montag, kitaplarda ne olduğunu merak etmeye başladığı anda, sistemin kuklası olan insan sürüsünden kaçmayı başaran insanlardan biri haline gelir. Karısının tüm itirazına rağmen Montag bir kere bulaşmıştır kitaplara ve maalesef bu sonu olmayan bir sorgulamayı içinde barındırmaktadır. Clarisse'den bir süre haber alamaz. Onu sorgulamaya alıştıran bu kızın yokluğunu hemen hisseder Montag ve bir süre sonra onun öldüğünü öğrenir. Bu onu bir şekilde kitaplara iter. Kitaplara karşı bastırılamaz bir okuma isteği duymaya başlar. Clarisse'nin ailesinden öğrendiği bilgilere ve birikimlere ulaşmak istemektedir. Bunun tek yolu ise kitaplardır. Kitaplar o kadarda kötü görünmemeye başlar gözüne. Montag artık kitapları yakmak değil alıp okumak istemektedir. Komşularını kitaplar ile korkutup kaçırmadan öncesine kadar bu sırrını iyi saklamış ve eski bir profesör olan Faber ile karısı dışında kimseye duyurmamıştır. Karısının ve arkadaşlarının toplandığı bir gün onlara aslında kitapların zararsız olduğunu anlatmak için bir şiir okur. Fakat Montag dışında ortamda bulunan herkes rahatsız olur ve oradan uzaklaşır. Mildred, Montag'ı itfaiye şefine şikayet eder. Montag evini yakmak ve onu hapse atmak isteyen bu adama karşı gelir. Onu elindeki hortum ile yakar ve kaçmaya başlar. Bir süre sokaklarda boş boş gezdiğini düşünse de aslında ayakları onu Faber'ın yanına götürür. Montag artık kaçmak zorundadır ve koku alma gücü çok iyi olan bir mekanik tazı onu aramaktadır. Faber'ı riske atmak istemez ve ondan aldığı bir adres doğrultusunda nehre gider. Nehri takip ederek onun gibi kaçan bir grubu bulur. Onlarla hareket etmeye karar verir. Bu arada polis onun izini kaybetmiş ve hiç alakası olmayan birini oymuş gibi televizyonda göstermek için öldürürler ve yayınlarlar. Artık Montag ölü biridir. Bu sırada şehirde savaş çıkar. Bilgilerini birbirine anlatan ve bu şekilde bilgilenen grup savaştan geriye kalanlara yardım etmek için şehre doğru yola çıkar. Fahrenheit 451 Kitap Özeti Kitapların yasaklanmaktan daha da öteye giderek yakıldığı bir dünya...Üstelik bu kitapları yakmakla görevli olanlar itfaiyeciler. Guy Montag 451 numaralı kaskı ile itfaiyecilik mesleğinde, sorgulamadan işini yapan bir adamdır. Evli fakat çocuksuzdur. Tüm dünya gibi onun evini de salonlarının tüm duvarlarını kaplayan dev ekranlı televizyonlar yönetmektedir. Hiç ara vermeden yayın yapan bu kanallara, elinize bir metin verildiği anda canlı olarak katılmanız da mümkündür. Eşi Mildred tüm zamanını bu ekranlar karşısında geçirmekte hatta onları akrabası olarak görmektedir. Geriye kalan vaktinde de kutularca ilaç içerek intihar etmektedir. Montag bu düzene tamamen ayak uydurarak rutin hayatına devam etmektedir. İnsanların yaşadığı evler yangınlara dayanıklı olarak yapılmaktadır. İtfaiyecilerin tek görevi ise evinde kitap saklayanların ihbarlarını değerlendirmek ve bulunan tüm kitapları yakmaktır. Yaşadıkları dünyaya ait bilgileri sadece ekranda verilen kadar öğrenmekte ve gerisini de sorgulamamaktadırlar. İnsan gücünün yetmediği yerlerde ise devreye \" tazı \" adını verdikleri mekanik köpek girmektedir. Bu dev canavar yeri geldiğinde insanları dahi tek lokmada metal ağzında çiğneyebilmektedir. Montag işten döndüğü bir gün evlerine yakın bir yerde küçük bir kızla tanışır. Clarisse McClellan isimli bu küçük kız, Montag fark etmese dahi onun hayatını değiştirmekte dönüm noktası olur. Montag' ın konuşmasına fırsat vermeden onu soru yağmuruna tutar kız. İnsanların yaptığı işleri dahi sorgulamadan yerine getirdiği dünyada 17 yaşındaki Clarisse, Montag' ın mesleğinden başlayarak hayatı sorgulamasına o gece neden olur. - Kaç yıldır itfaiyecilik yapıyorsun? - On yıldır. - Yaktığın kitapları okuduğun oluyor mu? - Elbette hayır. Bu kanuna aykırı. - Tabii. Çok eskiden itfaiyecilerin yangınları başlatmak yerine söndürdüğü doğru mu? - Hayır. Evler hep yangına dayanıklıydı, inan bana. Ertesi gece tekrar karşılaştıklarında kız bu sefer Montag' a mutlu olup olmadığını sorar. İşte bu son konuşmaları olur ve bir daha kızdan haber alamaz. O hafta gelen bir ihbar üzerine kitapları yakmak için bir eve giderler. Ev sahibi kadın gayet sakin olarak itfaiyecileri karşılar fakat evden çıkmayı reddeder ve kitapları ile birlikte yanarak ölmeyi seçer. Küçük kız ile yaptığı konuşma kafasının bir yerinde olan Montag kadının bu hareketinden de çok etkilenir. İnsanların uğruna ölmeyi göze aldığı bu sayfaları o kadar merak eder ki, ekip liderine belli etmeden yerde yakılmak için toplanan bir kitabı alır ve ceketinin cebine saklar. O hareketinden sonra Montag işine bile bakış açısını değiştirir. Yıllardır öğrendiği her şeyi bir kenara bırakır ve sorgulamaya başlar. Ertesi gün işe gitmez ve hasta olduğunu söyler. Karısına durumu anlatmaya çalışır. Beraber oturup yasaklı olan bu kitaplarda neler yazdığını keşfederken Montag' ın yıllardır yakmak için gittiği evlerden, istemsiz olarak aldığı kitaplarda çatı katından ortaya çıkar. Montag okuduklarından çok etkilense de karısı onunla aynı tarafta değildir ve isteği kitaplardan kurtulmaktır. Sonraki günlerde Montag işine devam etse bile kitaplar hakkındaki sorgulamasını sürdürür. Lideri dahil olmak üzere bu hareketleri kimsenin gözünden kaçmaz ama ellerinde bir kanıtları yoktur. Herşeyi en baştan öğrenmek isteyen Montag, uzun zaman önce tanıştığı eski bir öğretmen olan Faber isimli adama ulaşır. Olan biteni anlattıktan sonra yollarına beraber devam ederler. Bir gün iş yerindeyken bir telefonla ihbar gelir. Bir kadın kocasının evde kitap sakladığını söyler ve adresi verir. Montag ve ekibi verilen yere gittiklerinde Montag kendi evi olduğunu görür. Sakladığı tüm kitaplar bahçeye yığılmış ve yakılmayı beklemektedir. Lideri yakması ve daha sonrada teslim olması için Montag' a emir verir. Montag üstteki birkaç kitabı yaktıktan sonra kendine hakim olamaz ve elindeki alev makinasını ekip liderine çevirerek adamı orada yakar. Alevlerden kaçırabildiği birkaç kitabı da alarak oradan uzaklaşır. Tüm sokaklarda canlı yayınlar eşliğinde aranmasına, peşinde tazı isimli mekanik canavarın olmasına rağmen Montag şehirden çıkmayı başarır ve Faber' in de önerisi ile kendileri gibi olan kitap tutkunları ile buluşur. Grubun en önemli özelliği hepsinin okuduğu en önemli kitapların satır satır zihinlerinde yer alıyor olmasıdır. Montag' ın zihnindeki kitap ise vaiz kitabıdır. Hepsinin hayalindeki tek şey bir gün kitapların yeniden gün yüzüne çıkmasıdır... Bilimkurgu tadında olan bu kitap arka kapak yazısında da dediği gibi ; yeryüzünde tek bir kitap kalacak olsa, o kitap olmaya aday. Yazım dili sade ve anlaşılır. Kitabın 1953 de yazıldığı göz önüne alınırsa konu olarak gerçekten mükemmel. Kitap bittikten sonra kitaplar hakkında daha da derin düşünüyor insan. Kitabın karanlık bir yanı olsa da, bence hayatında bir defa dahi kitap okumuş bir insanın bile alıp okuması gereken hatta zaman zaman tekrar okunması gereken bir yapıt. Fahrenheit 451 Konusu Amerikalı Bilim Kurgu yazarı Ray Bradbury'nin çok ses getiren romanı olan Fahrenheit 451 okurlarını hayal ürünü bir gelecek ile yüzleştiriyor. Kitapların ve kitap okuyanların yok edildiği bir gelecekte geçen hikayede kitapların değerini okurlarına farklı bir şekilde sunuyor. Geleceğin Amerika'sında, itfaiyecilerin görevinin söndürmek olmadığı, kitapları yakmak olduğu bir zaman dilimi... Guy Montag da o itfaiyecilerden birisiydi. İşini hiç sorgulamadan, severek yapan Guy Montag bir gün yolda Clairese adında 17 yaşındaki bir kızla tanışır. Clarisse'le olan sohbetinden sonra artık Guy sorgulamaya başlamıştır. İşini, karısı Mildred'i ve patronu Beatty'i. Kitapları neden yakıyorlardı? İnsanların birbiriyle konuşup sohbet etmesi, bir şeylerle meşgul olması neden yasaktı? Bu sohbeti izleyen birkaç gün içerisinde Guy, sıradan bir şekilde işine gitmeye devam etti ama kafasında hep aynı soru vardı. Düşüncelerini kurcalayan bu soru onu daha da ileriye götürdü ve yaktıkları evlerden kitaplar çaldı, evde gizlice okumaya başladı. İtfaiye ofisinde alarmın çaldığı bir gün, kitap bulunduran bir evi yakmak için gittiklerinde, kitapların sahibi kadın onlarsız yaşamak yerine onlarla ölmeyi tercih etmişti. Guy için artık sorusu daha çok önem kazanıyordu; kitaplar için ölünebiliyorsa, en başından beri yaptığı iş yanlış mıydı? Guy , bunun üzerine evine döner ve sakladığı birkaç kitabını çıkarır. Karısı Mildred, korkuyla irkilir ve Guy'dan hemen onları yok etmesini ister. Ancak, Guy artık kitapları yakma görevini yerine getirmeyecekti. Hemen evden ayrılır ve daha önceden karşılaştığı İngiliz profesör Faber'e gider. Ondan yardım ister ve birlikte planlarını işlemeye başlarlar. Guy elinde bulunan kitabını bir itfaiye amirinin evine yerleştirir, ihbar eder ve evin yanmasını uzaktan seyreder. Guy bu şekilde tüm şehri kazanabileceğini düşünür. Guy'da bir şeylerin garip gittiğini fark eden patronu ondan çaldığı kitabı geri vermesini bunun olağan, her itfaiyecinin yaşadığı bir durum olduğunu söyler. Guy sadece bir kitabı varmış gibi bunu Beatty'e verir. Daha sonra istasyonun alarmı çalar ve kitap bulunduran başka bir evi yakmak için yola çıkarlar. Guy yakmak üzere olduğu evin kendi evi olduğunu görür ve karısının ona ihanet ettiğini anlar. Evini yaktıktan sonra Beatty, Guy'u tutuklamak için hamlesini yapar ancak başarılı olamaz. Guy kaçmayı başarır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/falaka", "text": "Falaka kitabımızın yazarı Ahmet Rasim; edebiyatımızda çok önemli bir yere sahip olan, Cumhuriyet yıllarını görebilmiş, çok çeşitli türlerde eser vermiş bir kişiliktir. Servet-i Fünun edebiyatından etkilenmeyip daha çok Ahmet Mithat Efendi'nin izinden giden yazarımız çok çeşitli yerlerde de görev almıştır. Ahmet Rasim'in en ünlü kitaplarından biri olan, şimdi özetleyeceğimiz Falaka; kendisinin anı türünde bir romanıdır. Yazar, bu kitabında kendi çocukluğunu, daha çok da okul hayatını samimi bir dille ve sohbet havasında kaleme almıştır. Kitapta, dönemin toplumsal özellikleri çok net görülebilmekte ve yer yer eleştiriler de bulunmaktadır. Kitabına, daha çok kendini yeni yeni bilmeye başladığı yaşlarını anlatmakla başlamıştır. Ahmet Rasim, babasız büyüyen bir çocuktur ve anlattıklarında da çok net buna rastlayabiliriz. Evde annesiyle ve dadısıyla yaşamaktadır. Hayatı sadece oyun ve ev arasında geçmektedir. Yine bir gün oyun oynarken henüz okulun ne olduğunu bilmediği zamanlarda- okuldan çıkan öğrencileri görmüştür ve çok ilgisini çekmişlerdir. Okul hocası bu olayın Rasim'in çok ilgisini çektiğini görünce çocuğu elinden tuttuğu gibi okulda misafir etmek için sınıfa götürmüştür. Okul ortamını beğenen Rasim doğruca eve gider. Eve geç kaldığı için annesi tam onu azarlayacakken hocanın onu okula götürdüğünü ve ortamı beğendiğini söyler. Annesi de bu durum karşısında çok sevinmiştir. Ancak biraz endişelidir. Çünkü medreselerde o zamanın okulları- şiddete dayalı bir eğitim vardır ve o da her anne gibi çocuğunun bu duruma düşmesini istemez. Sonunda okula gitmesine karar vererek gerekli işlemleri yapar ve Rasim okula başlar. İlk günler Rasim'e çok garip gelmiştir. Her ne kadar Rasim yeni öğrenci olduğu için ilk üç gün tüm öğrencilerden daha iyi ilgi alaka görse de alışkın olmadığı bir ortamda olmak onu da biraz rahatsız etmiştir. Misafir sayıldığı bu üç günden sonra gerçek öğrencilik hayatı başlamıştır. Hocaların çok sert olması her öğrenci gibi onu da ürkütmüş ve yanlış yapmaktan korkutmuştur. Fakat bu daha hiçbir şeydir, çünkü ilerleyen günlerde ilk kez falaka ile tanışacaktır. Gözünün önünde bir çocuğu yatırıp falaka ile dövmeleri Rasim'i çok fazla etkiler ve bu tablo karşısında ne yapacağını bilemeyen küçük çocuk doğruca eve kaçar. Kapının önüne geldiğinde korkudan bayılmak üzeredir. Annesi oğlunu telaşla içeri aldıktan sonra durumu öğrenir ve kendisi de tedirgin olur. İlerleyen zamanlarda başka bir yere taşınırlar ve orada okula başlar. Yeni başladığı okulundan çok memnundur. Hocasını çok seviyordur ve diğer hocası gibi çocuklara kötü davranmıyordur. Hatta bu okulda geçirdiği zaman evden bile daha eğlenceli geliyordur Rasim'e. Çeşitli aktiviteler içinde bulunduğu bu okulda, bir gün annesini zor ikna ederek okul gezisine bile katılmıştır. Tabii annesinin kırk bin tembihine rağmen eve hasta olmuş bir şekilde döner. Eğitim öğretim hayatında çok defa okul değiştiren Rasim, birkaç okul daha değiştirmiştir. Bir gece halasının, rüyasında Rasim'i görmesiyle annesi ile birlikte halasının köşkünün bahçesinde olan bir eve taşınmışlardır. Rasim yetim bir çocuk olduğu için de halası ve eniştesi de ellerinden geldiği kadar onlara yardım etmektedir. Fakat Rasim ilk kez buraya taşındıkları okulda falaka ile tanışmıştır. Çok sert olan mektep hocası Rasim'i de falakaya yıkarak ayaklarının altını kanatıncaya kadar dövmüştür. Oğlunun halini gören zavallı kadın, bu gidişle Rasim'in haylazlık yapmaya devam edeceğini ve sefil bir hayat süreceğini düşünmektedir ve kendince bir çözüm bulduğunu sanarak Rasim'i yatılı bir okula verir. Bu okul, Rasim'in daha önce gittiği okullardan daha farklıdır. Daha modern bir okuldur. Mesela hocalar ceza olarak falakaya yatırmak yerine isimlerinin yanına bir adet sıfır koyuyorlardır. Ama Rasim yatılı okul hayatına bir türlü alışamamaktadır, özellikle geceleri olmak üzere annesini çok fazla özlemektedir. Ama tüm bu sıkıntılara dayanıp sonunda okulunu bitirir ve gururla evine döner. Çocuğunun bu başarısını gören annesi çok mutlu olur ve her gece şükür namazı kılarak Allah'a teşekkürlerini sunar. Yazan: Handenur DURALI Falaka Konusu Hem Osmanlı hem de Cumhuriyet dönemine şahitlik etmiş ünlü yazar Ahmet Rasim'in hatıralarına dayalı kitabı olan Falaka eğitim sistemi üzerine yazılmış en iyi eserlerden bir tanesidir. Cumhuriyet dönemi öncesi çarpık eğitim sistemini konu olan kitap, bu şekilde okurlarına eğitim sisteminin yanlışlıklarını göstermiş ve döneminde büyük beğeni toplamıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/fareler-ve-insanlar", "text": "Fareler ve İnsanlar, George ve Lennie adında iki yakın arkadaşın hikayesini anlatmaktadır. George yapı olarak ufak tefek ama aklı başında, Lennie ise onun aksine iri yarı ama aklı kıt birisidir. George ve Lennie çiftliklerde çalışarak hayatlarını sürdürmektedir. Fakat Lennie'nin yaptıklarından dolayı başları sürekli belaya girer ve hiçbir işte dikiş tutturamazlar. Lennie'nin en büyük zaafı yumuşak ve tüylü olan şeyleri okşama isteğidir, bu zaafı onları her seferinde zor durumda bırakır. En son ayrıldıkları işlerinden de bu sebepten ayrılmışlardır, daha doğrusu kaçmışlar. Lennie bir gün eski çalıştıkları çiftlikte bir kızın elbisesine dokunmak isterken kızı korkutur, kız bağırdıkça o da panikler ne yapacağını bilemez ve kızı tutar bırakamaz. Kızın çığlıklarını duyan etraftaki adamlar George ve Lennie'nin peşine düşerler. Kaçarken tüm geceyi bir su kanalında geçirmek zorunda kalırlar ve böylece yine işsiz kalmış olurlar. Daha sonra Kaliforniya'da bir çiftlikte iş olduğu haberini alırlar ve yola çıkarlar. Bindikleri otobüsün şoförü tüm yolu gitmeye üşendiği için onları kandırır ve yarı yolda bırakır, bu nedenle yolun geri kalanını yürümek zorunda kalırlar. George Lennie'nin elinde ölü bir fare sakladığını fark eder, yine fareyi sevmek isterken öldürdüğünü anlar ve elinden alır çalılıkların ardına fırlatır. Lennie'yi gittikleri çiftlikte konuşmaması konusunda uyarır çünkü konuşursa patron onun saf olduğu anlar ve onu işe almak istemez. Fakat Lennie aklı kıt olmasına rağmen kas gücü fazla olan birisidir. Çiftlikte işe başlayacakları gün patronun oğlu Curley kafayı Lennie'ye takar. Curley kısa boylu çelimsiz bir adamdır bu yüzden uzun boylu iri yarı adamlardan hoşlanmaz. George Lennie'yi Curley ile kavga etmemesi konusunda defalarca uyarır çünkü başları belaya girerse oradan da kaçmak zorunda kalacaklar, hayalleri için gereken parayı kazanamayacaklardır. Lennie ve George'un en büyük hayali kendilerine ait bir çiftlik sahibi olmaktır. Küçük bir arazi alıp, içine hayvanlar koyup, kendi topraklarını kendileri ekip biçmek hiçbir patrona hesap vermemek isterler. Bu hayalleri için de yeni başladıkları çiftliğin patronunu ve oğlunu sevmeseler de katlanmak zorundalardır. George ve Lennie'ye çiftlikle yakın davranan ilk kişi Candy'dir. Candy bir elini kaybetmiş, yaşlı köpeği ile çiftlikte temizlikçi olarak çalışan yaşlı bir adamdır. Köpeğini yaşlandığı ve işe yaramadığı için kimse çiftlikte istemez ve bir gün onu öldürürler. Candy de bir gün beni de işe yaramaz diye öldürürler, size birikmiş paramı veririm beni de çiftliğinize ortak edin der ve artık onların hayali üç kişilik olmuş olur. Çiftlikte erkeklerin peşinde dolaşan bir kadın vardır, Curley'nin karısı. Curley ile severek evlenmediği için çiftlikte erkeklerle konuşmak, onlarla sürekli yakın olmak, arkadaşlık etmek ister. Lennie o kadını her gördüğünde hayranlıkla izler, gözlerini ayıramaz. George da onu her defasında Curley'nin karısından uzak durması konusunda uyarır. Lennie bir gün herkes kapının önünde oyun oynayıp eğlenirken, ahıra yavru köpeklerin yanına gider. Fareye yaptığı gibi köpeklerden birini de okşarken öldürmüştür, onu saklamaya çalışırken yanına Curley'nin karısı gelir. Sohbet etmeye başladıkları sırada Lennie kadına zaafından söz eder ve kadın saçlarını okşaması için ona izin verir. Lennie kadının saçlarını okşarken kendini kaybeder ve elinden kurtulmaya çalışan kadının yanlışlıkla boynunu kırarak öldürür. Korkudan ne yapacağını bilemez ve çiftlikten kaçar gider. Curley ve diğer çiftlik çalışanları kadının öldüğü görünce Lennie'nin yaptığını anlarlar ve George ile birlikte onu aramaya çıkarlar. George, Lennie'yi diğerlerinden önce bulur, yanına oturur ve ona her zaman anlattığı hayallerini anlatmaya başlar. Lennie hayallerini dinlerken en mutlu olduğu anında George yapması gerekeni yapar ve dostu Lennie'yi yaşadığı şeylerden kurtarır... Steinbeck bu kitabı Burns'un İnsanlar ve fareler hiçbir zaman hayallerini gerçekleştiremezler. Sözünden yola çıkarak yazmıştır. Kitap yoğun duygusallık, yoksulluk, masumiyet, saflık, dostluk duygularını içinde barındırıyor. Aynı zamanda 1930'lu yılların Kaliforniya'sında yapılan ırkçılık ayıbına da vurgu yapılmış. Steinbeck her kitabında olduğu gibi bu kitabında da kendi hayatındaki deneyimlerinden faydalanmış. Küçük insanların, küçük hayallerini ve o hayallere ulaşmak için çekilen zorlukları ama asla istedikleri hayatı yaşamamalarını en iyi şekilde anlatmış. Yahya Kemal'in İnsan hayatta hayal ettiği müddetçe yaşar. Sözünün tam karşılığı olan bir kitap diyebiliriz bu kitap için. Yazarın betimlemeleri yine her zaman olduğu gibi son derece yalın fakat etkileyici. Her yaştan insanın rahatlıkla okuyacağı, herkesin kendince bir anlam çıkarabileceği güzel bir eser. Kimine göre harika bir dostluğu, kimine göre kendi hayatını yaşamak için üzerindeki külfetten kurtulmaya çalışan bir adamı anlatıyor. Ben bu kitapta çaresizliği, çaresizliğin getirdiği mecburiyetleri ama her şeye rağmen bir insan bir insanı nasıl sevebilir onu gördüm. Okuyup yorumlamak size kalmış fakat mutlaka okunması gereken değerli bir klasik eser diyebilirim. Fareler ve İnsanlar Konusu Pulitzer ve Nobel Edebiyat Ödüllü Amerikalı ünlü yazar John Steinbeck'in Gazap Üzümleri ile birlikte en tanınan romanı olan Fareler ve İnsanlar okurlarına tam bir arkadaşlık dramı sunuyor. İlk olarak 1937 yılında yayınlanan ve çok tartışılan roman zamanla hak ettiği değeri gördü ve okunması gereken romanlar listesinde yer almayı başardı. Halen tartışmalara neden olan, bazı ülkelerde yasaklanan ya da sansüre uğrayan kitap adını fareler ile ilgili bir şiirden alır. Kitabın ana iki karakteri olan Lennie ve George birbirine kardeş gibi yakın çok iyi dosttur. Lennie zihinsel engelli, uzun boylu ve çok güçlü bir kişidir. George ise aklı başında Lennie'ye göz kulak olan biridir. Lennie'nin yaptıklarından dolayı başları sürekli belaya girer ve o yüzden sürekli seyahat etmek zorunda kalırlar. En büyük hayalleri yeterince para biriktirip kendilerine ufak bir çiftlik almak ve hayatlarını orada devam ettirmektir. Çiftliklerinde her türlü sebzenin yanında hayvanlara da bakmak isterler ve Lennie özellikle tavşan sahibi olmak ister. Lennie'nin en büyük zayıflığı ise güzel ve yumuşak şeyleri çok sevmesidir. Tavşanları da bu ister ve hatta sırf yumuşak olduğu için cebinde ölü fare taşır. Son yaşanan olaydan sonra Lennie ve George yeni bir çiftlikte işe başlarlar. Fakat çiftlik sahibinin oğlunun kısa boy takıntısı vardır ve bu yüzden uzun boylu kişileri hiç sevmez. Bu yüzden daha ilk günden kafayı uzun boylu olan Lennie'ye takar. Fakat onların huzurunu kaçıran başka bir şey daha vardır. O da çiftlik sahibinin güzel karısıdır. Güzelliği ile Lennie'yi daha ilk görüşte etkiler ve George Lennie'den ondan uzak durmasını ister. Fakat çiftlikte yalnızlıktan bunalan ve sohbet edecek birilerini arayan kadın George ve Lennie'yi pek rahat bırakmaz. George kişiliği ile Lennie de gücü ve çalışkanlığı ile çiftlikte çalışan herkesin beğenisini kazanır. Çiftlikte bir elini kaybetmiş Candy adında yaşlı bir adam vardır. Kendi gibi köpeği de çok yaşlıdır ve bu yüzden köpek çiftlikte istenmez. Bir gün köpeği alırlar ve silah ile başının arkasından vurarak öldürürler. Candy bir anlamda çok sevdiği köpeğinde kendi geleceğini görür. Bir gün onu da işe yaramadığı için bir kenara atacaklarını düşünür ve Lennie ile George'nun küçük çiftlik hayallerine kulak misafiri olur. Birikmiş parasını da ortaya koyarak onlara katılmaya karar verir ve üçlü artık hayallerine birkaç ay uzaktadırlar. İşler yolunda giderken George'un korktuğu başına gelir. George ortalıklarda yokken Lennie'nin samanlıkta ziyaretine güzel kadın gelir. Lennie kaçmak istese de sadece sohbet etmek isteyen kadın onu etkiler. Yumuşak şeylerden hoşlandığını öğrenince de Lennie'nin saçlarını okşamasına izin verir. Lennie kendini kaybeder ve kadını bırakmak istemez. Korkan kadın çığlık atıp kaçmak isteyince de Lennie daha çok korkar ve yanlışlıkla kadının boynunu kırarak öldürür. Kötü bir şey yaptığının farkına varıp kaçar ve çiftlik sahibinin oğlu tüm çiftlik çalışanlarını alarak peşine düşer."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/fatih-harbiye", "text": "Cumhuriyet döneminin en saygın yazarlarından bir tanesi olan Peyami Safa'nın ilk olarak 1931 yılında yayınlanan romanı olan Fatih Harbiye Milli Mücadele sonrası yaşanan Batılaşma ve modernleşme hareketinin Türk aileleri üzerinde etkilerini mükemmel bir şekilde anlatmaktadır. Fatih Harbiye romanında hikaye romanın ana kahramanı olan Neriman çevresinde dönmektedir. Neriman modern olmak ile eski değerlere bağlı kalmak arasında giden biridir. Mahalleden arkadaşı olan Şinasi ile güzel bir arkadaşlıkları vardı. Öyle ki Şinasi Neriman'ın aile tarafından da kabul görmüş, aileden biri gibi görünen ve Neriman'ın babası tarafından bir numaralı damat adayıdır. Neriman'ın hayatı Beyazıt'ta oturan zengin Macit tanışması ile değişmeye başlar. Zamanla içinde bulunduğu hayat ona yetmemeye başlar ve Macit'in yaşadığı zengin hayat onu içine çeker. Neriman'daki bu değişiklik Şinasi'nin de dikkati çeker. Neriman bir gün Şinasi ile birlikte Darüelhan'dan ayrılır ve eve doğru yürürler. Neriman, Macit'in vereceğe partiye gitmek istemektedir fakat Şinasi ile gitmek istemez. Bir bahane ile onun yanından ayrılır. Bu davranışı şüpheli bulan Şinasi Neriman'ı takip eder ve onun Fatih Harbiye arasında sefer yapan tramvaya bindiğini görür. Neriman bir anlamda Şinasi'ye yalan söylemiş ve ondan gizli olarak Macit'in partisine gitmişti. Neriman Macit ile zaman geçirebilmek ve onu görebilmek için her fırsatı değerlendirmeye başladı. Sırf onu görebilmek için Macit'in sürekli gittiği bir kafeye gitti. Tahmin ettiği gibi Macit oradaydı. Macit onu yapılacak olan bir baloya davet etti. Neriman her ne kadar çok mutlu olsa da baloda giyecek bir elbisesi olmadığı için derin bir düşüncenin içine daldı. Neriman baloya gitmek ve yeni bir elbise almak için babasını ikna etmişti fakat babasının tek şartı baloya Şinasi ile gitmesiydi. Neriman bunu kabul etti fakat son zamanlarda Şinasi ile arasında olan uzaklaşmanın da bu şekilde farkına varmıştı. Bir zamanlar çekinmeden vereceği haber Neriman için zorlaşmıştı. Bu da Neriman'ın dönüştüğü yeni kişiliğini fark etmesine yardımcı oldu. Neriman artık baloya gidip yeni keşfettiği sözde modern hayatın içine girmek ile eski değerlerini korumak arasında bir karar vermek zorunda kalır. Fatih Harbiye Kitap Özeti Neriman ile Şinasi çok uzun zamandır birliktelerdi. Fatihte yaşayan herkes onların aşklarını ve eninde sonunda evleneceklerini biliyordu. Bu saatten sonra bu karardan dönmek çok zordu. Dile düşmüşlerdi bir kere. Neriman Şinasi 'nın kız kardeşi Nezahat ile arkadaş olmuş ardından ise Şinasi ile tanışmıştı. Neriman 'ın babası Faiz bey, eski memurdu. Annesi vefat etmişti. Bir de hizmetlileri Gülter vardı. Neriman'ın başka kardeşi yoktu. Eskiden çok zenginlerdi. Hizmetçilerinin sayısı çok fazlaydı. Ancak şu an biraz zor da olsa geçiniyorlardı. Şinasi 'nin kemençe çalması sayesinde babası ile kaynaşması sonucu Neriman ile bir duygu durumu başlamıştı. Şinasi eski zaman adamlarındandı. Faiz bey ile anlaşma sebepleri de temelde buydu. İlk tanıştıkları vakitte Neriman liseye gidiyordu. Şinasi ise Dar-ül Elhan da eğitim görüyordu. Neriman'ın babası onun da Dar-ül Elhan da eğitim görmesine müsaade etmişti. Okula birlikte gelip gidiyorlardı. Ancak son zamanlarda Neriman da belirgin bir değişiklik gözlüyordu Şinasi. Yalnız Şinasi de değildi bu değişikliği fark eden. Babası Faiz bey, Şinasi 'nin ailesi hatta tüm mahalle farkındaydı. Evlilik beklerken ayrılacaklar diye düşünmeye başlamışlardı. Ancak bunun olması Neriman'ın adının çıkması demekti. Ne Şinasi ne Faiz bey böyle bir şeye göz yumamazdı. Neriman da olan değişikliğin sebebi Macitle tanışmış olmasıydı. Macit, zengin bir kesimden geliyordu. Aynı okulda okurken tanışmışlardı ve Neriman ona büyük bir ilgi beslemeye başlamıştı. Neriman, o gün de yine Şinasi 'nin yanından Fahriye'ye gideceğim diye ayrılmıştı. Ancak amacı oraya gitmek değildi. Macit'e gidecekti o. Onunla tanıştı tanışalı giyimine de çok dikkat ediyordu. Bu da tabii gözlerden kaçmıyordu ancak Neriman artık Şinasi 'yi umursamıyordu. O gün de yine koşarak Macit'e gitti. Şinasi yoldan geçerken Neriman'ı Beyoğlu'nda görmüştü. Ancak bu görmekten habersizdi Neriman. Macitle mutluydu. Macitten haberi yoktu Şinasi 'nin. Neriman eve geç geldi o gece. Şinasi o gelene kadar bekledi pencere de. Babası Faiz bey de bekledi. Ancak Neriman sabaha karşı gelebildi eve. Kimse Macit 'i bilmiyordu ancak herkes bir şeyler olduğunun farkındaydı. O günden sonra Şinasi 'nin Neriman'a olan ilgisi adete yok oldu aniden. Neriman şok oldu. Bunun olmasını beklemiyor, gördüğü ihtimalini aklına dahi getirmiyordu. Şinasi, ayrılığı düşünüyorduysa da onunla evlenmek zorunda olduğunu, çok uzun yıllardır birlikte olduklarını, evlenmezlerse Neriman'ın adının çıkacağını biliyordu. Şinasi bunu göze alamadı. Faiz bey de aynı düşüncede bir an önce evlenmelerini istiyordu. Ancak Neriman'ın aklı fikri Macitte ve dokuz gün sonra olan yeni balodaydı. Faiz beyden evlilik için üç ay süre ve bu baloya gitmeyi istedi. Faiz bey isteklerini sorgusuz sualsiz yerine getirdi. Babasının parasının olmadığını biliyordu Neriman ancak farklı elbise isteklerinden vazgeçemiyordu. Sonraki gün kumaş bakmak için çarşıya indi. Şinasi yine kendisiyle değildi. Artık daha da soğuk davranıyordu. Bugün de bir arkadaşına gideceğini söylemiş onu yalnız bırakmıştı. Kumaşlara bakarken balodan anlayan dayısının kızları geldi aklına. Neriman onlara giderse iyi elbise fikirleri edinebilirdi. Dayısına gittiğinde ortamı çok kasvetli buldu. Sevdiğini para ve gösteriş için terk edip ardından intihar eden bir kadının annesi bulunuyordu orada. Kuzenleri bu hikayeyi ona anlattığında o intihar eden kızı kendisiyle bağdaştırdı Neriman. Yol boyu bunu düşündü. Macit çıktı tramvay da karşısına onu da umursamadı. Artık ne onu ne baloyu istemiyordu. Tek istediği eve gidip babasını kumaş parasından kurtarmak, yaptığı hatadan ötürü özür dilemek, Şinasi ile eskisi gibi olmaktı. Eve gittiğinde babasının da Şinasi ile birlikte olduğunu öğrendi ve doğru oldukları yere gitti. Orada her şeyi itiraf ederek özür diledi. Artık evlenmek için beklemek istemiyordu. Değerlendirme: Bir genç kızın gençlik hayallerine kapılışı ve ardından kendi kendini nasıl bulduğu anlatılıyor. Sanki gelecekteki pişmanlıklarını daha önceden gördü Neriman. Asıl sevginin paradan geçmediğini öğrendi Neriman. Saf sevginin farkına vardı. Ne demek olduğunu adım adım öğrendi. Biz de bunu okuduk. Okuması keyifli bir eserdi. Türk edebiyatının klasikleri arasında yer alan Peyami Safa'nın ünlü romanı Fatih Harbiye ilk olarak 1931 yılında yayınlanmış ve büyük beğeni toplamıştır. Günümüze kadar birçok sinema filmine ve son olarak da diziye konu olan ünlü eser son olarak 2000 yılında yeniden basılarak okuyuculara yeni bir format ile sunulmuştur. Fatih Harbiye romanında Tanzimat döneminden Milli Mücadele ile Cumhuriyet'e geçiş döneminde eski ile yeni değerler arasındaki bağlantı anlatılıyor. Kitabın ana karakteri olan Neriman'ın hayat hikayesinden çıkarak anlatılan konuda eski hayat değerlerine bağlı bir hayat süren Neriman'ın modern bir hayata geçişte yaşadıkları zorluklar ve ikilemler var."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/faust", "text": "Faust, Goethe' nin ölümünden bir yıl önceye kadar yayınladığı uzun soluklu, sindirerek yazdığı eseridir. Faust, \"mutluluk\" demektir. Mutluluğu bulmak için uğraşan Faust' un maceralarını ve yaşadıklarını anlatır. Şeytanla iş birliği yapan Faust, aradığı ihtiras ve aşkı bulmak için çeşitli yollara başvurur. Goethe bu eserinde beşeri insan karakterini oldukça detaylı bir biçimde betimlemiştir. Sade ve bütüncül bir anlatımı seçmiştir. Mutluluğu aramak için bir insanın neler yapabileceğinin hayalini kuramazken bu kitap ile buna şahit olacaksınız. Faust bütün bilim, felsefe, akıl alanındaki her şeyi öğrenmiştir. Öğrenecek yeni bir bilgi elinde kalmamıştır. Yeni bir bilgi elde etmek için uğraşsa da bulup onu da en ince detayına kadar öğrenmiştir. Artık bütün gün sıkılır ve ne yapacağını düşünmekten kendini alıkoyamaz. Hayatta hiçbir şey onu mutlu etmiyordur. Karamsarlık içinde geçer günleri. Hayattan tat alamaz, hiçbir dünya lezzeti ona anlamlı gelmez. Aşık olmak, zevk almak, delice mutlu olmak istiyordur. Son umut olarak, büyücülüğe başvurur. Ruh çağıracak ve aradığı tadı ve bilgiyi bu işte bulacaktır. Bu arada şeytan Mefisto ve tanrı, Faust' un durumu hakkında konuşmaya başlar. Mefisto, Faust' un isteğinin hayattan zevk almak, tüm diyarları dolaşmak olduğunu onu yoldan çıkararak sapkınlığa uğratacağını söyler. Tanrı ise Mefisto ne yaparsa yapsın Faust' un iyi ruhunun buna izin vermeyeceğini sapkınlığa uğrasa bile bir gün doğru yolu bulacağını biliyordur. Mefisto, Tanrı' ya meydan okur ve bir bahse girerler. Tanrı da ona Faust' un üzerinde deney yapması için izin verir. Bir gün Faust yine karamsar bir şeklide kendinde değilken yanındaki köpeğin bir insan gibi davrandığını görür. O anda Mefisto köpeğin içine girmiştir. Faust bunu fark eder ve köpeğe seslenerek hangi ruh oradaysa derhal dışarı çıkmasını söyler. Mefisto dışarı çıkar. Faust onu görünce irkilir ve ne istediğini sorar. Mefisto ona bu sıkıldığı hayattan onu kurtaracağını hayatının aşkını ona sunacağını söyler. Diyar diyar dolaşıp en iyi içkileri tadacağını mutlu günleri önüne sunacağını söyler. Faust' un aradığı tam da budur. Gözleri parlar. Mefisto ama bunun karşılığında onun ruhunu kendisine teslim etmesini ister. Faust ise o an ki ihtirasla bu teklifi kabul eder. Bundan sonra Faust ve Mefisto' nun maceraları başlar. Margaretha yirmi beş yaşında saf bir kızdır. Şeytan Mefisto ona da aşk içkisi içmesini sağlayarak Faust ile Margaretha' yı birbirlerine aşık eder. Çok mutlu rüya gibi bir ilişki yaşarlar. Bu arada görünmemiş diyarlara gidip tadılmamış yiyecekler tüketirler. Ancak Margaretha saçma planlar peşine düşer. Faust ile iş birliği yapar. Rahat kalmaları için annesini zehirleyerek öldürür. Sonrasında Faust' tan olan çocuğunu boğar. Bu yüzden Margaretha' nın kardeşi ile Faust' un arası açılır. Faust kardeşini öldürür ve Margaretha hapishaneye atılır. Faust kaçar. Mefisto ile Faust gittiği yerde Helena adlı bir güzelle karşılaşır. Ama aradığı mutluluğu onda da bulamaz. En son verimli işler peşine düşer. Bir bataklığı el verişli bir alan haline getirmeye çalışır ve başarır. Ve aradığı mutluluğu tam bu esnada bulur. Bu arada Mefisto ise onu mutluluğa eriştirdiği ruhunu teslim almak ister ve onu mezar gibi kazılan çukura atar. Faust son nefesini verir ancak Mefisto onun ruhuna yine sahip olamaz. Son perdede Margaretha kalkar ve gökyüzüne yükselir. Ve sonunda şu şarkı söylenir: Sözden ibarettir Bütün bu gelip geçen Orada eksik olan Burada tamam olur. Tasvir edilemeyen Burada fiil olur, Ebedi kadınlıktır Bizi göklere çeken. Faust Konusu Dünyaca ünlü düşünür Goethe Faust kitabı ile ustalık eserine imza atmıştır. Faust Mutluluk anlamına gelmektedir ve mutluk arayışında olan birinin hikayesini konu alır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/fayton", "text": "Fayton Nikolay Gogol'un 1836'da yayımladığı kısa öyküdür. Gogol hem Rus toplumunu, hem de tüm toplumları mizahı ile kaleme alıyor. Gerçekçiliği ve mizahı ile Rus edebiyatının öncüsü kabul ediliyor. Ardından gelen birçok yazara ışık olmuş önemli bir yazardır. Bu kısa öyküsünde de dönemin insanlarını başarılı bir şekilde anlatmış hatta kullandığı ustaca betimlemeleri ile anlattıklarını desteklemiştir. Gogol gibi önemli bir yazarın yazdıklarını okumaktan büyük bir keyif aldım. ÖZET Kitap Nevski Bulvarı ve Fayton adlı iki kısa öyküden oluşuyor. Nevski Bulvarı'nda Piskarev ve Pirogov adında iki adamın yaşadıklarını anlatıyor. Piskarev bir sanatçıdır ve Nevski Bulvarı'nda dolaştığı sırada bir kadın görür. Ondan çok etkilenir ve takip eder onu fark eden kadın önünde oldukları eve girmesi için işaret eder. Piskarev kadının dediğini emir gibi kabul eder ve arkasından eve girer. Fakat evde birçok kadın ve erkek vardır. Piskarev ortamı kısa süre inceledikten sonra oranın bir günah yuvası olduğu düşüncesi ile öfke ve şaşkınlıkla evden çıkar. Ardından geçen günlerde kadını düşünmeye hatta rüyalarında görmeye devam eder. Bir rüyasında ise bir adam onu hanımefendisinin çağırdığını özel fayton gönderttiğini söyler. Piskarev kadını yeniden görebilecek olmanın heyecanı ile faytona biner. Daha önce geldiği eve getirilir. Fakat ev Piskarev'in o gece dikkat etmediği kadar büyüktür. İçeride gösterişli elbiseleri ile kadınlar ve soylu takımları ve üst sınıf konuşmaları ile beyefendiler vardır. Piskarev kalabalığın içinde kadını görür ve ona doğru gider. Üzerinde ise her yanı boya olmuş kıyafeti vardır. Utanır fakat geri adım atmaz. Kadın da Piskarev'i görünce yanına gelerek onunla konuşmaya başlar. Ona gördüğü gibi bir kadın olmadığını alt sınıftan olmadığını söyler. Piskarev rüyasından uyandığında öyle etkilenir ki adeta gerçeklikle bağı kopar. Aşık olmuştur kadını rüyalarında görmek için uykuya teslim olur. Günler Piskarev için böyle geçip giderken kadınla konuşmaya karar verir. Ona evlenme teklifi edecek o işi yapmasına gerek kalmadığını söyleyecektir. Cesaretini toplar ve kadının evine gider. Düşündüklerini bir bir söyler fakat kadın onu alaycı bir tavırla karşılar. Diğer kadınlar da Piskarevle alay etmeye başladığında Piskarev yine öfkeyle evi terk eder. Çok üzülmüş yataklara düşmüştür. Bu aşkın onun sonunu getireceğinden emindir. Odasına kapanır kapıyı kimseye açmaz. Bir haftanın sonunda kırarak girilen odada Piskarev'in cansız bedeni bulunur. Pirogov'da Piskarev ile Nevski Bulvarı'nda dolaştığı sırada sarışın bir kadından etkilenir ve onu takip eder. Ona arsızca şeyler söyler. Kıdemli bir subaydır ve toplumda oldukça saygı gören bir sınıftandır. Konumunun verdiği cesaretle kadına olan sözlerini de rahatlıkla söyleyebilmektedir. Fakat kadın evlidir Schiller adında Alman bir kalay ustasıdır. Kadına yaklaşmak için Schiller'dan bir çift mahmuz yapmasını ister. Sürekli eve gelip gitmeye başlayan Teğmen Pigorov Schiller'ın dikkatini çeker. Artık ondan kurtulmak için bir an önce mahmuzu yapıp vermek istiyordur. Pigorov'da bu sırada sarışın kadını etkilemeye çalışır fakat başarılı olamıyordur. Bir pazar günü Schiller'ın evde olmadığı vakitte Pigorov kadının yanına giderek onunla dans eder. Daha fazlasını isteyerek öpmeye başlar. Kadın öfkeyle ona direnirken içeri Schiller ve diğer iki esnaf arkadaşlı girer. Pigorov'u kollarından ve bacaklarından tutarak dışarı atarlar. Pigorov baştab unu albayına iletmek ve onları cezalandırmak istese de bu kararından vazgeçer. Diğer ve kitabın asıl öyküsü olan Fayton'da ise ıssız bir kasabanın süvari alayı askerlerinin gelmesi ile canlandığı anlatılıyor. Olay kasabaya tuğgeneralinde gelmesi ile verilen yemekte başlıyor. Tüm askerler, kıdemli subaylar ve üst sınıf askerler hatta toprak sahipleri bile yemeğe katılıyor. Bu toprak sahiplerinin içinde ise seçimlerde kendini tanıtmış herkese sesinin duyurmuş olan Çertokutski vardır. Eski bir subaydır. Gösterişli faytonları ve kendine has giyimi vardır. Yemekten sonra kahve içmek için dışarı çıkan general ve albayın konuşmalarına şahit olur. Bir attan bahsediyorlardır. Getirilen at incelenirken Çertokutski de beğenilerini sunar. Bu ata uygun faytonu olup olmadığını sorar ve evlerine gelip kendisinin faytonuna göz atmalarını ister. General teklifini kabul edip diğer subaylarının da geleceğini söyler. Çertokutski mutlulukla onları onaylar fakat bir an önce eve gidip hazırlıklara başlaması gerektiklerini söylemelidir. Subayların baskısına dayanamayıp onlarla birlikte kağıt oynamaya başlar. İçiyor şakalar yapıyordu. Sabaha karşı evine döndüğünde ise yarın akşamki yemek aklından tamamen çıkmıştı. Gün doğduğunda karısı onu uyandırmayarak bahçeye çıktı. Saatlerce uyuyan Çertokutski ancak general ve askerlerinin eve girdiği sırada karısının sözlerine uyandı. Çertokutski telaşlanıp ne yapacağını düşündü. Uşağına evde olmadığını söylemesini istedi. Kendisi de faytonun olduğu garaja girerek içine saklandı. Uşak denileni yaparak efendisinin evde olmadığını söyledi. General öfkelenerek en azından faytonu görmeden gitmeyeceğini söyledi. Askerleri ile faytonun yanına gitti. Onu inceliyor ve Çertokutski'nin anlattığı kadar güzel olmadığını söylüyordu. Askerleri de onunla aynı fikirdeydi. İçine de bakmaya karar verdiklerine kapısını açtılar. İçeride boylu boyunca uzanmış üzeri örtüyle örtülmüş Çertokutskiyi gördüler. General alaycı bakışları ile ona baktıktan sonra üzerini örtüyle kapatıp askerleriyle birlikte oradan ayrıldı."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/fazilet-eczanesi", "text": "Sadettin Dertsavar; eşi Naciye, ilk evliliğinden olma oğlu Ünal ve kalfası Yusuf ile 36 yıllardır kiracısı olduğu Fazilet Eczanesini işletmektedir. Gün geçtikçe yaygınlaşan hazır ilaç satma modasının aksine havan eczacılığında ısrarlı 60 yaşındaki eczacı, oğlunun da kendisinden sonra işi aynı yöntemle devam ettirmesini istemektedir. 23 yaşındaki Ünal ise bir an önce Roma'ya kapağı atıp orada heykel yapma hevesindedir. Yolculuk için gereken parayı karşılamak için sandalını satmış, İtalya'da yaşayan arkadaşı Ercüment'in mektubunu beklemektedir. Sadettin Beyin tek derdi oğlu değildir. Mal sahibi Müteahhit Tahsin Bey de Sadettin Beyi dükkandan çıkartıp oraya apartman dikmek istemektedir. Hatta alt kata yapacağı dükkan için bir bankayla bile anlaşmıştır. Sadettin Bey tam laboratuvar yaptırmış, borca girmişken bu haberi almıştır. Tahliye talebine karşılık ek süre istemiş, bunun üzerine Tahsin Bey de Avukat Ercüment Bey aracılığıyla Sadettin Beyi mahkemeye vermiştir. Naciye Hanım, Dürnev Hanım gibi ilaçları, teçhizatları satarak paranın faiziyle geçinme taraftarıdır. Hatta Terzi Viçen Efendinin ahbabı olan Eczacı Arşevir'e bu fikri çıtlatmıştır. Ancak bilmediği bir şey vardır. Dükkan ipoteklidir. Sadettin Beyin 30 bin liralık borcunun bir kısmı Yusuf'un anneannesinin tedavisi, diğer kısmı ise malzeme temini için harcanmıştır. Naciye Hanımın asıl istediği biraz refaha kavuşmaktır aslında. Naciye Hanım üvey anne baskısı altında büyümüş, 15 yıl önce aşık olduğu Müslim ile teyzesi yüzünden evlenememiş, 5 yıl evli kalabildiği ilk eşini hastalık nedeniyle kaybetmiş, Sadettin Bey ile evlenene kadar da yalnız kalmıştır. Komşusu Goncagül'ü yeni tişörtüyle görünce 4 yıldır üzerinden çıkarmadığı rengi solmuş elbisesi gözüne daha çok batmış, artık kara bahtına isyan edecek duruma gelmiştir. Bütün bunlar olurken semte bir kumpanyanın geldiği duyurulur. Sefa Şensoy'un başrolündeki Paşa Hazretleri adlı komedi oyunu ve Dansöz Alev Atanur'un dansları seyircisini beklemektedir. Sefa Şansoy'un eczaneye girip C vitamini istemesiyle Naciye şaşkına döner. Sefa Şansoy, Müslim'den başkası değildir. 12 yıldan beri birbirine görmeyen çift, temsilden sonra yeniden bir araya gelirler. Müslim, Naciye'ye ertesi akşam sekiz otuz beş treniyle şehirden ayrılacağını söyler ve her şeyi, herkesi bırakıp kendisiyle gelmesini isteyerek buluştukları yerden ayrılır. Ünal, arkadaşından gelen mektubu saklayan babasına kırgın bir halde eczane nöbetindedir. Ruhsar Hanımın verdiği partiden sıkılan Melda, Ünal'la konuşmak ister. Zaman ilerledikçe aralarındaki muhabbet alkolün de etkisiyle cinsel yakınlaşmaya döner. İkilinin yaşadığı romantik anlar, bir emir erinin kepenkleri indirilmiş eczanenin kapısını canhıraş bir biçimde çalarak fenalaşmış olan Miralay Bey için yardım istemesiyle bozulur. Melda dehşete kapılmış bir halde Ünal'a kapıyı açmaması için yalvarmaktadır. Ünal kapıyı açmak zorundadır, Melda'ya üst kata saklanmasını söyler. Ercüment Bey ve eşi Füsun'la partiden dönmekte olan Tahsin Bey, Yusuf'un içeriye kadın aldığı dedikodusundan etkilenerek dehşete kapılır ve polise haber verir. Polisin gelmesiyle içeri dalan Tahsin Bey rujlu sigara izmaritleri görünce olay büyür. Tahsin ile Ünal'ın yumruklaşması esnasında devrilen şişeler bir yangın başlatır. Ünal hemen Melda'yı saklandığı yerden kimse görmeden çıkartarak yangına müdahale etmeye girişir. Ertesi gün eczane açılmış, hasar tespiti yapılmaktadır. Çalan telefonunu açan Yusuf, Ünal'dan Naciye'nin bir mektup bırakarak evden kaçtığını öğrenir ancak ustasına renk vermemeye çalışır. Sadettin Bey kalfasının sakladığı şeyi öğrenmeye çalışırken içeriye kaç gündür mahallenin kim olduğunu anlamaya çalıştığı gözlüklü adam girer. Adam sivil emniyet amiridir ve akşamki olayı çözmek için görevlendirilmiştir. Akşam eczanede olan kadının kimliği hakkındaki tartışma sürerken içeriye Melda girer ve her şeyi itiraf eder. İki sevgili şaşkın bakışlar altında oradan ayrılır. Sadettin Bey yıkılmıştır, her şeyi Arşevir'e devretmeye hazırdır artık. Ercüment'in annesi Leman Hanım kendisine ve Sıhhiye Vekaletinde müsteşar olan Firdevs Hanımın damadına çok iyi gelen ilaç için sermaye vermeye hazır olduğunu söyler. Kadayıfçı Pehlivan da dükkanını Sadettin Beye devretmeye karar vermiştir. Mutluluktan uçan Sadettin Bey plan yaparken Naciye gelir. Yaptığından pişman olmuş, geçmişin peşinden koşmanın anlamsızlığını fark etmiştir. Bir yıl sonra Ünal geri döner, babasıyla barışır. Sadettin Bey tam borçlarını bitirmiş refaha erecekken bu dünyadan göçüp gider. Naciye Hanım evi terk eder, eczane de artık hazır ilaçlarla dönmeye başlar. Sadece Yusuf arada sırada ustasının ruhu şad olsun diye havan ezmeye devam etmektedir. Haldun Taner'in Erenköy'deki Afiyet Eczanesinden esinlenerek yazdığı Eczanenin Akşam Müşterileri adlı hikayesinin oyunlaştırılmış hali olan Fazilet Eczanesi, ilk kez 1960'ta İstanbul Şehir Tiyatrolarında sergilenmiştir. 1950'lerde, 28 Ağustos-30 Ağustos günleri arasında geçen olaylar üzerine kurulu olan oyun, dönemin eczacılık anlayışı üzerinden modern-geleneksel çatışmasını vermesi açısından da önemlidir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/felatun-bey-ile-rakim-efendi", "text": "Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere iki tane başkarakterimiz vardır: Felatun Bey ve Rakım Efendi. Kitabın ilk iki bölümünde kitabın bu iki karakteri ayrıntılı olarak tanıtılmaktadır. Rakım Efendi çalışkan, tutumlu, bilgili, insanlar tarafından saygı gören biridir. Felatun Bey ise yanlış batılılaşma akımına kapılmış bir adamdır. Felatun Bey'in babası Mustafa Meraki Efendi, çocuğu genç yaşta evlendirmenin daha iyi olacağı düşüncesiyle Felatun Bey'i 16 yaşında evlendirir. Mustafa Meraki Efendi alafrangalığa özenen bir adamdır. Öyle ki, evinde üç tane hizmetçisi vardır. Oğlu Felatun'un dersleriyle de ilgilenmez. Annesi olsa ilgilenirmiş fakat annesi Felatun'un kardeşi Mihriban'ı doğururken ölmüştür. Mustafa Meraki Efendi kırk beş, oğlu Felatun Bey yirmi yedi ve kızı Mihriban Hanım da on beş yaşındayken; Felatun Bey o zamanın kalemlerinden birinde memurdur. Fakat işine gerekli önemi vermediğinden haftada yaklaşık üç gün işine gider. Felatun Bey orta boylu, cılız, çelimsiz vücutlu, sarı benizli bir adamdır. Kaşı, gözü, saçı siyah; ağzı, burnu bir kadının beğeneceği kadar hoştur. Kullandığı birçok kelimenin Fransızca olmasına ve bir o kadar da kıyafetlerinin son moda olmasına dikkat eder. Felatun Bey'in kardeşi Mihriban Hanım, hal ve hareketlerinin yanı sıra fiziksel olarak da ağabeyine benzerdi. Örgü örmez, nakış işlemez hatta saçını bile kendi taramazdı. Çünkü ancak bunlar alafrangalığa uygundu. Görücüye gelen bir kimseyi bile beğenmez, hepsine bir kulp takıp geri gönderirdi. Rakım Efendi ise çok küçükken babasını kaybetmiş ve yetim kalmıştır. Kendisi bir kavasın oğlu olduğu için babasından, annesiyle ikisine sadece üç odalı çürük bir kümes ve Arap bir cariye kalır. Rakım Efendi çocukluğu boyunca da çok çalışkandır. Gece gündüz çalışan cinstendir. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Fakat Rakım büyüyüp çalışacak yaşa geldiğinde annesi de ölür. Rakım'a ise ismi Fedayi olan Arap cariye bakar. Bu cariye ilerleyen yıllarda yaşlanır ve Rakım Efendi tüm gün çalıştığı için de kendisine bir can yoldaşı ister. Rakım Efendi de Fedayi'yi çok sevdiğinden derhal onun yanına bir cariye almak için aramalara koyulur. Birçok cariye eve getirir fakat hiçbirini beğenmeyip bir süre sonra evden gönderir. Aradan birkaç gün geçtikten sonra bir cariyeyle karşılaşır ve çok beğenir. Gerekli miktar parayla satın alıp eve getirdiğinde Fedayi de onu çok beğenir ve kendisine can yoldaşı olacağı için adının Canan olmasını ister. Felatun Bey ile Rakım Efendi'nin tanışması ise şöyle olmuştur: Rakım Efendi, haftada bir kere bir adamın İngiliz kızlarına okuma yazma dersi vermektedir. Yine bir hafta ders vermek için adamın evine gittiğinde Felatun Bey de oradadır ve Rakım Efendi'nin öğrettikleri üzerinden kızları sınav yapmaktadır. Bu iki kahramanımız birbirlerini uzaktan tanımalarına rağmen ilk kez tanışacak fırsatları olmuştur. Rakım Efendi Felatun Bey'e kızların bilgilerinin ne durumda olduğunu sorduktan sonra Felatun Bey bir şekilde bir kusur bulup söylemektedir. En sonunda bulduğu kusurların aslında kusur olmadığını Rakım Efendi açıklayınca canı sıkılıp evden ayrılır. Rakım Efendi yine bir gün İngiliz kızlarına ders vermek için evlerine gider. O sıralarda da Canan piyano öğrenmeyi istemektedir. Sofrada bundan bahsedince orada bulunan hanımlardan biri piyano bildiğini, Canan'a öğretebileceğini ve bunun karşılığında hiçbir ücret istemeksizin sadece Rakım Efendi ile dostluk kurmak istediğini belirtir. Birlikte anlaşmaya vardıklarında ilerleyen günlerde dersler başlar. Fakat Rakım Efendi işlerinden dolayı piyano öğretmenine anlaştıkları gibi vakit ayıramaz. Buna içerlenen öğretmen, durumu dile getirir ve Rakım Efendi ile bir buluşma planlarlar. Buluşmadan bir gün önce İngilizlerin evinde dersi vardır ve dersten önce sofrada yemek yiyeceklerdir. O gün yemeğe giderken Felatun Bey ile üstü başı mayoneze bulanmış bir şekilde karşılaşır. Bir müddet konuştuktan sonra yemek için evin yolunu tutar. İngilizlerin evine ulaştığında hizmetçinin de mayonezin döküldüğünü söylediğini duyunca bu mesele aklını meşgul etmeye başlar. Ertesi gün piyano öğretmeninin evine yemeğe gittiğinde birlikte rakı içip meşk ederler. Fakat o gün tekrar İngilizler tarafından akşam yemeğine çağırıldığı için öğretmenin evinden erken ayrılır. İngilizlerin evine ulaştığında Felatun Bey de yemektedir. Yemek boyunca bildiği yanlış şeyleri doğruymuş gibi Rakım Efendi'ye söyleyip onu yermeye çalışsa da Rakım Efendi altta kalmadığından bunu başaramaz. Rakım Efendi o gece Felatun Bey ve İngilizlerin hizmetçisi arasında bir gönül ilişkisi olduğunu öğrenir. İlerleyen günlerde Rakım Efendi derse gittiğinde hizmetçi ile Felatun'un arasında geçenlerden evin reisinin de bir şekilde haberi olduğunu ve hizmetçiyi evden kovup Felatun'un da adını bile duymak istemediğini öğrenir. Oradan dönüşte de piyano öğretmeninin evine uğrar. Bu kadın, Canan'a talip çıktığını ve bu talibin çok yüksek miktar para teklif ettiğini söyler. Rakım Efendi, Canan'ı hiçbir para karşılığı satmak istememekle birlikte düşüne düşüne eve gider. Eve vardığında durumu Canan'la konuşup onun da ne olursa olsun kendi yanında kalmak istediğini öğrenince dayanamayıp birlikte ağlarlar. Rakım Efendi daha önce Canan'a karşı aşk duygusunu besleyip beslemediğini anlamlandıramasa da bu sefer kendinden emin olur. Birkaç gün sonra Rakım Efendi yine piyano öğretmeninin evine gittiğinde birlikte Kağıthane'ye pikniğe gitmek için plan yaparlar. O gece Rakım Efendi eve gittiğinde dayanamayıp Canan'a aşkını itiraf eder. Canan'ın da ona karşı boş olmadığını öğrenince dünyalar onun olur. Çarşamba günü Rakım Efendi, Canan, Dadı Fedayi ve piyano öğretmeni pikniğe giderler. Güneşin doğuşuna tanıklık etmek için evden erken çıkarlar. Piyano öğretmeni yol boyunca Avrupa'da böyle keyiflerinin olmadığından dem vurup şikayet eder. Piknik alanına geldiklerinde önce güzel bir yürüyüş yapıp kahvaltılarını ederler. Sonra hep birlikte yiyip içerek güzel bir gün geçirirler. İlerleyen günlerde İngilizlerin kızlarından biri hastalığa yakalanıp yataklara düşer. Sonraki zamanlarda hastalığın sebebinin Rakım'ın aşkı olduğu anlaşılır. Hastalığın geçmesi için her ne kadar kızla evlenmesi istense de Rakım, Canan'a olan aşkından dolayı teklifi kabul etmez. Ölmesi beklenen bu kız hiç beklenmedik şekilde iyileşince herkes çok sevinir. Birkaç ay sonra tüm bu olaylar sakinleşip sular durulduğunda Canan'dan mutlu bir haber alınır. Canan hamiledir ve altı ay sonra nur topu gibi bir erkek bebek dünyaya getirir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/fetih-sancaklari", "text": "Ahmet Yılmaz Boyunağa, Fetih Sancakları adlı kitabında Hz. Muhammed'in yaşadığı Asr-ı Saadet'ten Osmanlı Devleti'ne kadar uzanan geniş zaman diliminde gerçekleşen en önemli fetihleri anlatıyor. Bedir'in Arslanlarından Çağ Açan Fatih'e alt başlığına sahip kitap, 624 yılındaki Bedir Gazvesi'yle başlayıp 1538 yılındaki Preveze Deniz Muharebesi'yle sona eriyor. 192 sayfalık kitapta 7 bölüm bulunuyor ve bölümlerin her biri kendi içinde alt başlıklara ayrılıyor. Her bölümün başında Hz. Muhammed, Ebu Dücane, Alparslan, Osman Gazi ve Kanuni Sultan Süleyman gibi önemli kişilerin o bölümde anlatılanlarla ilgili bir sözü bulunuyor. Genç Timaş Yayınları tarafından yayımlanan kitap, yayınevinin Gençlik Kitaplığı'nın Doludizgin Romanlar dizisinde yer alıyor. Kapak resmini Uğur Köse'nin çizdiği kitapta bölüm başlarını belirten siyah-beyaz küçük çizimler dışında resim bulunmuyor. 10 yaş ve üstü okurlar için uygun olan kitap, tarih ve macera seven tüm çocukların keyifle okuyabileceği nitelikte. Kitabın sonunda okurları eğlenceli bir bulmaca bekliyor. Tamamlandığı zaman bir şifrenin ortaya çıkmasını sağlayan bulmaca, çocukların kitaba ilgisini arttıracak güzel bir detay. Ayrıca bulmacadaki kelimelerin bir kısmı kitapla bağlantılı. Bu da çocukların kitabı ne kadar dikkatli okuduklarını ve kitabın ne kadarını anlayıp anlamadıklarını ölçmeyi sağlıyor. FETİH SANCAKLARI ÖZETİ İnsanlığa Şeref Veren Ordu Resulullah ve sahabe Bedir'de müşriklerle karşı karşıya geliyorlar. Müşriklerin ordusu daha kalabalık ancak Resulullah'ın duası üzerine Allah meleklerini yardıma yolluyor. Böylece müminler Bedir'den zaferle dönüyor. Hz. Peygamber'in İslam'a davet için gönderdiği elçilerden biri öldürülüyor. Bunun üzerine Mute Savaşı düzenleniyor. Savaş sırasında üç komutan şehit oluyor. Zeyd bin Harise komutasında yola çıkan ordu sırasıyla Hz. Cafer ve Abdullah bin Revaha komutasında da düşmanla çarpıştıktan sonra Halid bin Velid komutasında savaşa son verip Medine'ye dönüyor. Vefatından birkaç yıl önce Resulullah ve ashabı yıllar önce zorla çıkarıldıkları Mekke'ye sefer düzenliyorlar. Neredeyse hiç kan dökülmeden Mekke'yi fethediyorlar ve Mekkelilerin çoğunu serbest bırakıyorlar. Böylece pek çok Mekkeli kendi isteğiyle Müslüman oluyor. Tarihe Yazılmış Gerçek Destanlar Resulullah'ın vefatından kısa bir süre sonra Hz. Ebubekir, Resulullah tarafından yola çıkarılacak olan Üsame ordusunu planlandığı gibi Bizans topraklarına gazaya gönderiyor. Böylece Müslümanlar ilk kez Bizans topraklarına başarılı bir sefer düzenliyorlar. Hz. Ömer zamanında gerçekleşen Kadisiye Savaşı'yla İranlılar büyük bir yenilgiye uğruyor Müslümanlar ise Resulullah'ın müjdelediği büyük zafere erişiyorlar. Anadolu'da Fetih Sancakları Türkler 1071 yılında Sultan Alparslan'ın komutanlığında Malazgirt Savaşı ile Bizans'a karşı büyük bir zafer kazanıyor. Bu zafer, Anadolu'nun kapılarını Türkler için sonuna kadar açıyor. Avrupa'da Dalgalanan Sancaklar I. Murad zamanındaki Sırpsındığı Savaşı, Yıldırım Bayezid zamanındaki Niğbolu Muharebesi ve II. Murad zamanındaki Varna Zaferi'yle Balkanlarda Osmanlı hakimiyeti sağlanıyor. İstanbul Önünde Fetih Sancakları Genç yaşta tahta çıkan II. Mehmed, Resulullah'ın müjdesine kavuşmak için İstanbul'u fethetmek istiyor. Üstün zekası ve gayretiyle 1453 yılında kutlu fethi gerçekleştirerek Fatih unvanını alıyor. Muhteşem Süleyman Babası Yavuz Sultan Selim vefat edince Kanuni Sultan Süleyman tahta çıkıyor. Avrupa'nın küçük gördüğü bu padişah; Belgrad, Rodos ve Mohaç gibi pek çok yerin fethedilip İslamla tanışmasını sağlayarak Avrupa'ya büyük bir ders veriyor. Akdeniz'de Gaza Sancakları Barbaros namıyla anılan Oruç Reis ve kardeşi Hızır Reis, Akdeniz'de Hristiyan korsanlara göz açtırmıyorlar. Bu iki kahraman sayesinde Türk denizciliği büyük gelişme kaydediyor. Hatta bu hizmetlerinden dolayı Kanuni Sultan Süleyman, Hızır Reis'e Hayreddin adını veriyor. Böylece Hızır Reis artık Barbaros Hayreddin Paşa olarak anılıyor. Çok önemli bir zafer olan Preveze Deniz Muharebesi, Barbaros Hayreddin Paşa komutasında gerçekleştiriliyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/fi", "text": "Azra Kohen... İstanbul Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema ile Ottawa Üniversitesi Üçüncü Dünya ülkelerine yardım ekonomisi bölümlerinden mezun çiçeği burnunda bir yazar. Okuyucuya içsel yolculuğun kapılarını açan üçlemesi Fi, Çi, Pi'in ilk durağı Fi'dir. Fi ile çıkılan yolculuğun tek durağıdır Çi. Sadece farkındalığa giden, değiştiren, mutlaka geliştiren bir yoldur bu ama sunduğu seks, macera, intikam, ihtiras sizi aldatmasın, zordur diyor yazar. Kohen, verdiği bir röportajda ise Fi'nin yazılış amacını, Çaresizlik ve ihtiyaç. Çaresizlikten doğdu Fi. İzlemek zorunda bırakıldığım adaletsizliği engelleyebilmek için o kadar çaresizdim ki nerdeyse savaşa girecektim ve sonunda savaştığım o iğrenç şeye dönüşüp kesinlikle kaybedecektim, çünkü savaşlar savaşılarak kazanılmıyor, maalesef o kadar kolay değil. Ve ihtiyaçla büyüdü Fi, çünkü yazdıkça bir terapi gibi onardım kendimi. diye tanımlar. Yazara göre dünya büyük bir karmaşa içinde. Fakat bu karmaşanın nedeni ne eğitim, ne işsizlik ne de parasızlık. Ona göre annelerin çok büyük bir hatası var. Özellikle çocuklarını aşırı korumacı yetiştiren anneler, çocuklarına kimlik bilinci yüklemeyerek bireyselliğe erken yaşta uyanmalarını engelliyorlar. İşte bu kitap farkındalığını ortaya çıkarmaya çalışan dört ana karakter etrafında şekillenmiş bir eserdir. Kitabın ana karakterlerinden biri Can Manay... Ülkede çok ünlü ve zengin bir psikolog. Televizyonlarda program yapıyor ve özel seanslarında kendine özgü tarzıyla ünlü. Acımasız ve takıntılı bir avcı. İstediği ve açlığını çektiği şeyi elde etme pahasına her şeyini gözden çıkaracak kadar hırslı biri. Beraber olduğu kadınlarla buluşmasında rahatlık sağlayacak bir ev almak ister. Satın almak istediği eve bakarken yan evin bahçesinde dans eden bir kadın görür. Kelimenin tek anlamıyla çarpılır. İşte ondan sonra 'bu benden de öte bir tutku' diyerek tanımladığı dansçı Duru'ya aşkı başlar. Onu elde etmek için kendini kaybeder ve tüm kariyerini kaybetmek pahasına Duru'nun peşinden koşar. Fakat önünde çok büyük bir engel vardır. Kendi yeteneği altına ezilen bir müzisyen olsa da gayet karizmatik ve yakışıklı müzisyen Duru'nun sevgilisi Deniz. Bu yeteneğinin altında ezilmemek için kendini esrara veren yetenekli bir müzisyen. Can Manay, Duru'ya yakın olmak için bu evi satın alır. Birkaç kere çiftleri yemeğe davet eder. Duru en sonunda Can Manay'ın kendisine olan ilgisini fark eder, fakat Deniz'e olan aşkı ağır basar. Rahatsız olsa da bu durumdan Deniz'e bahsetmez. Fakat son zamanlarda Deniz'in esrara bu kadar çok bağlanmasından o kadar rahatsız olur ki aşklarında bir çatlaklık oluşur. Duru'ya olan bu ilgisi Can Manay'ı o kadar çok mahveder ki, sırf yakın olmak için projesi Deniz'e ona ait olan konservatuar açma teklifi götürür. Üniversitede hoca olan Deniz bu fikre o kadar çok sevinir ki, kafasında hazır olan projeyi gerçekleştirmek için hemen kolları sıvar. Diğer taraftan Can'ın Duru'ya olan ilgisini hiçbir şekilde fark etmez. Deniz'in bu tavrından Duru çok rahatsız olur. Ve Can Manay hiçbir şekilde Duru'dan vazgeçmez. Kendini kaybetme pahasına peşini bırakmamaya devam edecektir... Romanın diğer ana karakterlerinden biri de Özge'dir. Köşeye sıkıştırılmış olsa da, potansiyelini kullanarak bu savaşı kazanmaya çalışan bir savaşçıdır. Can Manay'a istemediği bir soru sorulunca piyasada istenmeyen bir gazeteci olmuştur. Yine de yenilmez ve bu basın aleminin en başındaki kişiyle irtibata geçer. İnsanların sahte yüzlerini ortaya çıkaran 'Darbe' adında bir magazin dergisi çıkarır. Yine de Özge sansürlenmeye devam edecektir. Asla yenilmez ve savaşına devam eder... Kitabın en sevilen ve en bilgece konuşmalar yapan dördüncü karakterimiz Bilge'dir. Şansız doğmuştur, fakat yine de hayatta kalmayı başarmıştır. Annesi yoktur. Doğru adında otistik bir abisi vardır. Can Manay'ın psikoloji sınıfından oldukça başarılı bir öğrencidir. Başkalarına ödev yaparak geçinmeye çalışan sıradan bir öğrencidir başlarda. Sonra Can Manay'ın danışmanı olarak yaşamaya devam eder. Ve sonra Can Manay'ın yaşam enerjisi olur. Ama nasıl? Deniz'in oldukça yetenekli ve tüm yaylı çalgıları çalabilen bir öğrencisi var: Ada... Yeteneğine rağmen oldukça silik bir tip ve deli gibi Deniz'e aşık. Gösterişli biri olmadığından dolayı hiçbir erkek tarafından fark edilmez. Onu sadece tek bir kişi fark eder: Göksel. Oldukça iri yapılı konservatuarda öğrenci bir balet. Şans eseri Ada'nın müziğini dinlediğinde ona hayran kalır ve sapkınlık derecesinde Ada'ya bağımlı olur. Bu kitap herkes için yazılmadı, der kitap. Farkındalığın ne kadar önemli olduğunu, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını, asıl değerli olanın bizim için önemsizleştirilmeye çalışıldığını fark etmiş ya da fark etmeye hazır herkes için yazıldı, gerisiyse hikaye, der. İnsanlar, anlaşılması için vardır metaforunu savunan kitabın kalınlığı sizi hiçbir şekilde vazgeçirmesin. Eminim Pi'yi de okuduktan sonra şu kanıya varacağız: Bir birey dahi doğru davranarak dünyayı değiştirebilir. Son olarak söyleyeceğim, kitabı okuyun ve tarafınızı seçin. Sizin için mi yazıldı bu kitap? Fi Konusu Akilah Azra Kohen yada diğer adıyla Azra Sarızeybek Kohen Çi, Fi, Pi üçlemesinin ikinci kitabı olan Fi okurlarına hayatın içinden dört farklı karakterin hikayesini sunuyor. Fi, gerçek anlamda kusursuz güzellik ile ilgili geometrik ve sayısal bir orana verilen bir isim. Daha sonra güzelliği içeren Mimarlık ve Sanat dallarında da sık sık kullanılmaya başlamış gizemli bir sayıdır. Romanda da sürekli aşkta ve hayatta kendi Fi sayısını arayanlar anlatılıyor. Canan Manay kafasına taktığı şeyi elde etmek için her şeyi yapmaya hazır biridir. Özge ise kendini sadece köşeye sıkıştığı anlarda, umutsuzluk içinde bulan bir karakterdir. Deniz, mükemmel bir müzisyendir fakat o kendini buna layık görmez ve kariyerinin altında ezilmeye başlar. Bilge ise kaderin gülmediği, hayatta hep şansızlık ile yürümek zorunda kalan bir isimdir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/fil-hamdi", "text": "İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nden bütün taşra illeri emniyet müdürlüklerine telgraf çekilir. Fil Hamdi adında iki yüz kilo ağırlığında, üç dişi eksik, çizgili kahverengi elbiseli, saçları dökülmüş, kahverengi gözlü bir dolandırıcı firar eder. Fil Hamdi'yi bulmak için polisler şüphelendiklerini, benzettiklerini, benzetmediklerini dahi tutuklayıp götürürler. Üç tane Fil Hamdi yakalamışlardır ama komiser bunların Fil Hamdi olmadığı kanaatine varır. Polisler komiserin zor beğenen biri olduğundan Fil Hamdi olmadıklarına karar verdiğini sanırlar. Nezarethane Fil Hamdi'lerle dolmuştur. Gerçek Fil Hamdi de yakalanmıştır. Nezarethanede yer kalmadığından Fil Hamdi arayışını durdurmuşlardır. Bu hikayede Aziz Nesin toplumsal bir yaraya parmak basmaktadır. O dönemlerdeki toplumsal aksaklıkları bu öyküsünde görebiliriz. Yepetaş Nuri adında iki yıldır iş arayan birisi vardır. Bir gün köprü üstünde giderken intiharın cesaret mi korkaklık mı olduğunu kendi kendine yüksek sesle tartışır. Okul arkadaşı ile karşılaşırlar. Okul arkadaşı ne yaptığını sorar. Oda iş aradığını söyler. Arkadaşı liseyi zar zor bitirdin aslında senin iş bulman gerekiyordu der. Burada Aziz Nesin o dönem şartlarını bir ironi ile ortaya koyar. Arkadaşı ona iş teklifi yapar. Arkadaşının iş yerinin adı Yepetaş'tır. Nuri ne sattıklarını sorar. Bir şey satmadıklarını söyler. Bir gün staj görür. İşi kavradığında beş yüz lira maaş bağlanır. Arkadaşı bir hiç satıyordur. Dükkan bomboştur. Birisi vantilatör kayışı sorar. O da vantilatör kayışı yok ama pantolon kayışı olduğunu söyler. Birinde bu kayıştan olduğunu ve parayı verirse ikna edeceklerini söyler. Adam parayı bırakıp gider. İşte Yepetaş'ın sistemi böyle işlemektedir. Düdüklü Tencere Fabrikası Yazarlar, gazeteciler müdürün odasına düdüklü tencere fabrikasına röportaj için gelmiştir. Müdür bu gazetecilere bir güzel ziyafet verir. Tıka basa yedikten sonra şaraplar içilir. Müdür bunlar hala neden gitmiyor diye gazetecilerin yüzüne bakar. Yazarımız düdüklü tencere fabrikası ile ilgili röportaj için beklediklerini söyler. Müdür düdüklü tencere malzemelerinin yurtdışından geldiğini ve parçaları burada birleştirdiklerini söyler. Düdüğü ayrı tencereyi ayrı piyasaya sürdükleri söyler. Yazara da gazeteye bunlardan bahsetmemelerini söyler. Ve öyle de olur. Ertesi gün gazetelerde fabrikayı yüceltilmiş haberler basılmıştır. Mucize Aynalar Yedek parça ithalatçısı Davut Soyuvar'ın apartmanında büyük ziyafet vardır. Bu ziyafete Medeni Bey, badem gözlü sekreter Bayan İpek, politikacı Hamza Yatmaz gibi kişiler vardır. Radyo açıktır. Radyo spikeri aynalardan herkesin geçmiş kayıtlarını görebileceklerini söyler. Labada bank müdürünün eşi buna sevinerek ilk tepkiyi gösterir. Ziyafet sofrasından kalkılır. Salonda grup grup bu atomik mucize hakkında konuşurlar. Hamza Yatmaz, Medeni Bey'e dayak yediğini ve ispat edilemeyince kendisi tarafından dövüldüğü zannedildiğini söyler. Dayak yediği yerde bir ayna vardır. Bu ayna sayesinde tüm gerçeklerin ortaya çıkacağını söyler. Medeni Bey de Kallavizadelerin kızı Altıngül ile seviştiği görüntüler aklına gelir. Bu görüntüleri alıp babasına götürecek kızını vermek zorunda kalacak yahut aynayı satacağını söyler. Kapının zili çalar. Kapıda Jinekolog Operatör Dr. Şahap Cenabettin vardır. Yüzü sapsarı bir halde içeri girer. O da kürtajlar, yaptığı cinayetin ortaya çıkacağından endişelidir. Doktor tüm aynaların kırılması gerektiğini söyler. O gece şangırtı sesleri duyulur. Tüm aynalar kırılmıştır. Sabah dokuzda radyoda bir reklam duyulur. Mucize markalı aynanın reklamı yapılmaktadır. Bu ayna sadece bakıldığı zamanki anıyı gösterip silmektedir. Mucize aynaları fabrikaları bir günde milyoner olur. Çete Kadıköy iskelesinde bir kadının çantası çalınmıştır. Hırsız yakalanır. Kadınla beraber karakola götürülür. Komiser kadının çantasını açtığında dolar görür. Doları nerden aldığını sorar. O da Madam Eleni'den aldığını söyler. Hırsız, kadınla beraber Madam Elini'ye doları kimden aldığını sormaya giderler. Madam Eleni de Rıza Bey'den aldığını söyler. Hırsız, kadın, Madam Eleni ile birlikte Rıza Bey'in yanına giderler. Rıza Bey'e kimden aldığı sorulduğunda Ali Bey'den aldığını söyler. Hep beraber Ali Bey'in yanına giderler. Karaborsacılık yapan Ali Bey, Hüseyin'den aldığını söyler. Hep beraber kamyona atlayıp Hüseyin'in yanına giderler. Hüseyin Bey ise kumarbazdır. Çarkçı Nuri'den aldığını söyler. Hep beraber Çarkçı Nuri'nin evine giderler. Çarkçı Nuri'nin evinde saf eroin bulurlar. Doları kimden aldığını sorduklarında Rezzan'dan aldığını söyler. Hep beraber Rezzan'ın yanına giderler. Rezzan Beyrut'tan kaçak çamaşır getirip satmaktadır. Mayo sattığı Nevinden aldığını söyler. Nevin sürekli Paris'e gittiği için evinde bulunmaz. Polis de zaten kamyonda boş yer kalmamıştı der. Plajda Bir Adam Boğuldu Plajda bir adam boğulmuştur. Kayık sahile yanaşır yanaşmaz etrafını çoluk çocuk, yaşlısı, genci sarar. Herkes merakla adamın etrafını sarmıştır. Ölen adamın dedikodusunu yaparlar. Etrafta bir kadın ölenin sevgilisi Hamdi olduğunu zannederek dövünür. Lakin ölen Hamdi değildir. Kadının yanına gelir ve bu güzel kadını alır gazinoya götürür. Herkes bir ağızdan konuşur. Kimi doktor çağrılmasını kimi karakolun çağrılmasını söyler. Tüm plajdakiler anlamsız şekilde ölen adamı konuşurlar. Kiracıya Maşallah Hasbi Efendi üç çocuğu ve karısı ile birlikte bir gecekonduda yaşamaktadırlar. Hasbi Efendi Belediye Mezarlıklar Müdürlüğü'nde memurdur. Bir gün kapısına kaymakam ve görevliler gelir. Evi yıkacaklarını söylerler. Zar zor ev bulmak için bir hafta izin isterler. Maaşını aldığı gibi ev aramaya koyulan adam ev bulmaz bu da yetmez gibi bakmaya gittiği evde kimse kapıyı açmaz. Emlakçılar bilerek önceden beş lira komisyon parası alıp adamı zarara uğratırlar. Elindeki maaş suyunu çeker. Ev aramadığı yer kalmamıştır. Önüne gelen adamı dolandırır. Ev vaadiyle kandırır. Bir gün bir adam gelip evin istimlaka gideceğini, ona bin liraya satarsa hemen alacağını söyler. Hasbi Efendi kabul eder. Parayı alıp köydeki eve dönerler. Ev yıkılmıştır. Eş dostlarının yanına taşınırlar. Kira araya araya herkesin diline düşmüşlerdir. Arkasından mahalleli kiracıya maşallah bir ev bulur inşallah diyerek alaya tutarlar. Belediye Reisi Nasıl Olmalı? Kasabada belediye seçimleri vardır. Birbirine karşı iki parti adayı diğer adayları gölgede bırakmaktadır. Eski muhtar dava vekili Beşir Efendi ile Bakkal Kazım Efendi konuşmak yapmak için kürsüye gelirler. Beşir Efendi konuşmasında belediye reisinin nasıl olması gerektiğini anlatır. Tecrübeli olmayan birini seçmeyin der. Kendisi ve Kazım efendi yaşça büyüktür. Pantolonu ütüsüz birini seçmeyin der. Pantolonu ütünü tek kişi kendisidir. Sıra Kazım Efendi'nin konuşmasına gelir. Beşir Efendi'nin kısa sürede yaptığı arsaları ortaya atar. Yolsuzluklarını ve dört hanımı olmasını söyler. Seçim sonunda Kazım Efendi dörtte bir oy bile alamaz. Seçimi yolsuzluk yapan Beşir Efendi kazanır. Sınır Üstündeki Ev Sürekli hırsız giren bir ev vardır. Bu ev sınır üstünde sayıldığından hiçbir polis ve jandarma oraya bakmamaktadır. Yeni taşınmış bir çifte yaşlı bir kadın keşke oraya taşınmasaydınız der. Neden diye sorduklarında oraya sürekli hırsızların girdiğini söyler. Tabi bu denilenlere kulak asmazlar. Hatta karısı evden çıkarmak için yaptıklarını söyler. Bir gece tıkırtı duyulur. Eve hırsız girmiştir. Adam eline silahını alır. Karanlıktan ışığı açamaz. Yere düşer. Hırsız ışığı açar ve almak istediklerini alır. Ev sahibi ve karısı hayretler içerisinde hırsıza bakarlar. Hırsızı bağlayıp polise şikayet etmeye giderler. Polisler ise oraya bakmadıklarını söylerler. Jandarmaya gider. Oraya jandarma da bakmıyordur. En sonunda hırsızlarla yaşamaya razı olurlar. Striptiz Basri Basri, karısı ve annesi ile yaşayan yoksul biridir. Her gün kapısına borçluları dayanmaktadır. Cebinde beş kuruşu kalmamıştır. Sürekli eve kiracı, kömürcü, bakkal gelerek borçlarını istemektedir. En sonunda Basri arkadaşı Hamdi'nin yanına borç istemeye gider. Hamdi sürekli karı değiştiren çakırkeyif bir adamdır. Basri onu bu kadar sene arayıp sormadıktan sonra ondan borç istemeye utanır. Hamdi onu gazinoya götürür. Buradaki kadın çıplak dans yapmaktadır. O gece sonra Basri aklını yitirir. Eve geldiğinde ihtiyar kadına ve karısına soyunmasını söyler. Naralar atarak çıplak şekilde dışarda oynar. Basri tımarhanelik olur. Tımarhanede herkes ona Striptizci Basri der. Kimine Talih Kimine Kör Salih Adam ve eşi çocuklarıyla beraber apartman dairesinde oturmaktadırlar. Adamın bakmadığı iş ilanı kalmaz . Ama bir türlü iş bulamaz. Karısı onu hep azarlar. Ondan korkup iş buldum diye yalan söyler. Üç bin lira maaş alacağını söyleyince karısı susar. Ay başı yaklaşmaya başlar. Adam karısını çocuklarla beraber annesinin evine gitmesini söyler. Adam da komşulardan birini gözüne kestirir. Onlar sinemaya gidince o da evlerine hırsızlığa girer. Üç bin lirasını alır. Eve indiğinde hırsızlar silahla onun üzerini arayıp üç bin lirayı alırlar. Polisler hırsızları yakalar. Adama para senin mi diye sorarlar. O da benim der. Para sahte olduğundan adamı karakola götürürler. Amatör Ruhlu Bir Polis Paşa Amca denilen zengin yaşlı bir adam vardır. Akrabaları bayramdan bayrama yanına gelirler. Bu yaşlı ihtiyar askerlik anılarını anlatır. Anlatmadığı zaman da uyuyordur. Yine bir bayram, Paşa Amcanın evine gelirler. Paşa Amca askerlik anılarını anlatır. Gece evden bir ses gelir. Hırsız zannederler. Yengesi polise hırsız ihbarında bulunur. Sonra gerçekler ortaya çıkar. Hırsız ihbarını geri çeker. Bu sefer polis vazgeçmez. Eve gelir arama yapar. Paşa Amca uyanır. Elinde kılıcıyla polisi kovalar. Polis evde hırsız olmadığını kabullenir. Yağma mı var? Sürmeneli İlyas Bey, iş için İstanbul'a gelir. Bir daha İstanbul'a nasıl geleceğim diye Beyaz Gül Meyhanesi'ne gider, eğlenir. Onu bir kadın alır, otele götürür. Sabah kalktığında sürmene bıçağı yoktur. Bıçakla kadın cinayet işlemiştir. Polisler onu yakalar. Yargıcın karşısına getirir. Olanı şivesinden dolayı dolambaçlı anlatır. Mahkeme üç celsede biter. Yargıç İlyas Bey'e artık memleketini değil İstanbul'da olan hadiseleri anlatmasını söyler. İlyas Bey de yağma mı var İstanbul'a geleyim? Diye cevap verir. Bir Pazarlık Bu öyküde eskici ile pazarlık ilişkisi anlatılmıştır. Öyküdeki adam pantolonunu eskiciye verir. Eskici mutlaka bir yerinde kusur arayacağım diye pantolon ağlarına bakar. Bunu da yarı evin içinde yarı dışında yapar. En sonunda pantolon bedava fiyata eskiciye gider. Vereceği elli kuruştur. Ama o elli kuruşun yerine de mandal, sepet vermeye kalkışır. Dalkavukluk İstemem Yayın servisinde dokuz kişi çalışmaktadırlar. İş yeri sahibi Cazim Bey'dir. Cazim Bey gelince herkes ayağa kalkar. Şevki Bey yayın servisi şefidir. Cazim Bey'in otur demesiyle oturmaz. Cazim Bey dalkavukluktan hoşlanmaz ama dalkavuklara ihtiyacı olan bir adamdır. Kerim Bey, Batı dalkavuğudur. Şevki Bey ise Doğu dalkavuğunu temsil eder. Kerim Bey bir süre sonra maaşını yükselterek şef olur. Cazim Bey'in içtiğine, aldığı havaya kadar karışmaktadır. En sonunda Şevki Bey muavin olur. Yerine başka bir yeri geçer. Mutluluğumu Sana Borçluyum Adamın biri bir kadınla tanışır. İlişkisini ilerletmek için arkadaşından yardım alır. Arkadaşı karanfil almasını söyler. Dediklerini yapar. Tekrar arkadaşının yanına gelir. Arkadaşı bu sefer onu geziye götürmesini ve valsa kaldırmasını söyler. Onu da yapar. Arkadaşına kadının evli olduğunu söyler. Kadının kocasından memnun olmadığını söyler. En sonunda adamla kadın evlenirler. Arkadaşına teşekkür eder. O da onun sayesinde karısından ayrıldığı için ona teşekkür eder. Anahtar İbrahim ve arkadaşı gazinoya gelir. Gazinodaki kızlar para avcısıdır. Onlar sadece eğlenmek için giderler. Gazinoda İbrahim bir kadına tutulur. Arkadaşının yanına Alis adında bir fahişe gelir. Ona sahte aşk sözleri söyleyerek birlikte birkaç kadeh içerler. Hesabı saatini satarak öder. Kadın en sonunda adresini verir. Ardından kapı anahtarını uzatır. Alis'in evini aradığında birkaç kişi de aynı evi aramaktadır. Macit diye bir arkadaşı onun aradığı ev adresini sorar. Evi tarif ettikten sonra anahtarı da Macit'e uzatır. Bir Kız Nikah Günü Kaçmıştı Emel diye bir kız nikah günü kaçar. Süleyman Efendi soluğu kızın ailesinin yanında alır. Süleyman Efendi kızın babasından yaşça büyüktür. Dokumacılık işiyle uğraşmaktadır. Eve gelip komşuları ayağa kaldırır. Verdiği başlık parasını ister. Aldıklarının parasını ister. Komşular başlarına toplanır. O sırada Emel güzel giyimli bir şekilde arabadan iner. Süleyman Efendi'nin, annesinin, babasının rengi değişir. Süleyman Efendi'nin önüne para atar. Arabaya binerek uzaklaşır. Neveser'den Eser Yok Kibar bir genç odaya girer. Bir memura Akasyaları Bitten Koruma Cemiyeti'ne davet edildiğini söyler. Biletleri verir. Sonra parasını ister. Adam şaşırır. Kırk beş lira öder. Eve geldiğinde karısına davet olduğunu söyler. Karısı konu komşuya yayar. Davet günü gelir. Davete gittiklerinde Neveser vapuru ortada yoktur. Yirmi yıl önce çürüğe çıkmıştır. Etrafta dolandırılan vatandaşları görünce tek enayi kendisinin olmadığına sevinir. Ertesi gün iş yerinde gazetede Neveser haberini görür. O gün işten erken çıkar. Zekanızı Bileyiniz Meşhur polis hafiyesi Sherlock Holmes'la Nat Pinkerton bir hafta önce İstanbul'a gelirler. Bir sabah bir otelde acı acı telefon çalar. Bir kadın sesi telefonda Sevgilim!... Sevgilim!... diye bağırır ve telefonu kapatır. Telefonu edenin kim olduğunu tartışırlar. Bunları sorarken yazar toplumsal çöküntüyü bir ironi halinde ortaya koymuştur. Otelin kapısından bir kadın saçını başını yolarak içeriye girer. Niçin cevap verilmediğini sorar. Kocasının öldüğünü söyler. Kocasına ne olduğunu sorarlar. Kadın banyoda boğulduğunu söyler. Nat Pinkerton yalan söylediğini düşünür çünkü İstanbul'da musluklardan su akmadığını bilir. Sherlock Holmes ve Nat Pinkerton kadının evine gidip olay yerini incelerler. Olay yerinde adam canlanır. Öykü burada biter. Sinir Doktoru Genç sinir hekimi iş yerini açar. Açar açmasına ama hiç hasta gelmez. En sonunda gazeteye ilan verir. Pazar günleri insanların daha çok siniri bozulduğunu biliyordur. Pazar günü hastalarını bekler. Beklenildiği gibi olur. İlk hasta gelir. Eşinden şikayetçidir. İkinci hasta geçim derdinden şikayetçidir. Derken hastalar üst üste genç hekimin kafasını şişirirler. Genç hekim sıkıntıdan kendisini sokağa atar. Tebelleş Bir adam devlet dairesinde kırk üç yaşında memurdur. Çantasında değerli evrakları vardır. Bu evraklar güvercin kakaları mirası ile ilgilidir. Tuvalete girerken evrak dolu çantayı emaneten Süleyman denilen bir adama verir. Tuvaletten sonra adam kaybolur. Onun da aklına odada gelir. Süleyman'ı başlar aramaya. İkinci katta odasına gider. Çantasını alır. İçindeki değerli evrakları işleme koyar. Davayı kazanır. Devlet yüzde on sekiz vergi ister. Ödemeyeceğini söylese de artık vergi borcu vardır. Değerlendirme Mehmet Nusret Nesin adıyla bilinen öykü, roman, tiyatro, şiir alanlarında eserleri bulunan mizah yazarımızdır. Cumhuriyet Dönemi'nin Tolumcu gerçekçilik yazarlarındandır. Eserlerinde toplumsal sorunları işlemiştir. Bunları işlerken ince bir mizah kullanmıştır. Severek okuduğum bir kitap oldu. Aziz Nesin'den okumak istiyorsanız Fil Hamdi ideal bir eser."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/final", "text": "Becca Fitzpatrick, Hush Hush serisinin son kitabı olan Final ile Nora ve Patch'in aşk dolu fantastik macerasına şimdilik son veriyor fakat kitabın sonunda serinin devam edebileceğini de bizzat belirtiyor. Serinin üçüncü kitabı olan Sessizlik'in sonunda Nora Nefilim'e dönüşmüş ve dahası Patch'i kurtarabilmek için Hank'i öldürmek zorunda kalmış ve ona karşı ettiği yemin ile yüzleşmek zorunda kalmıştı. Serinin 4. kitabında da buradan başlayarak Nefilim ırkı ile kovulmuş melekler arasındaki savaşa doğru adım adım macera ilerliyor. Hank'in ölmesi ile Nefilim ırkının başına geçmek zorunda kalan Nora yemini bozmakla yüz yüze gelir. Nefilim ırkının yetkilileri onu bir lider olarak görmez ve oylama ile onu liderlikten etmek ister. Tabi bu da Nora'nın ölmesi anlamına gelmektedir. Fakat Nefilim ırkının yetkililerinden olan Dante Nora'ya şans verilmesi gerektiğini belirterek Nora'ya zaman kazandırır. İşin ciddiyetini gören Patch istemese de Dante'nin planını uygulamak zorunda kalır. Dante'nin planına göre Nora ve Patch ayrılmış numarası yapacaklar, Nora Dante ile sevgili gibi hareket edecektir. Dahası Dante Nora'yı yeni yeteneklerini kullanabilmesi için eğitecektir. Bu şekilde Nefilim ırkının gözüne girerek Nora başta kalacaktır. Fakat işler pek umdukları gibi gitmez. Patch'i bulmak ve ona bir görev vermek isteyen gizemli bir melek çıka gelir. Patch onunla uğraşırken Nora ile fazla ilgilenemez. Dante ve Nora çalışırken Dante Nora'ya büyülü bir iksir içirir ve Nora'nın güçleri daha da artar. Bu güce bağımlı olmaya başlayan Nora gücünü hem kovulmuş melekler üzerinde hem de Patch'in üzerinde kullanmaya başlar. Nora ve Patch peşlerindeki meleğin amacını öğrendiklerinde gerçek düşman ile de yüzleşmek zorunda kalırlar. Öyle ki bu düşman hem Patch'i hem de gerçek meleklerin gücünü bile aşmaktadır. Nora ölüm ile yüzleştiğinde de Patch ve Nora çok riskli bir plan yaparlar. Planlarını uygulamaya koyduklarında ise kesin olan tek şey Nefilim ırkı ile kovulmuş meleklerin amansız savaşıdır. Hush Hush serisinin 4. kitabı olan Final'de de diğer kitaplardaki tutarsızlıkları görmek mümkün. Bu da kitabın kalitesini oldukça düşürüyor. İlk olarak serinin ilk üç kitabında çok zeki ve güçlü olan Patch bu kez güçsüz ve salak gibi bir rol içinde diyebiliriz. Bunun yanında ergenlik tavırları ile tartışma konusu olan zayıf Nora'nın içine Patch girmiş gibi zeki, güçlü ve kendi hareket eden biri var. Özellikle sondaki kahramanlığı Bu ancak Türk filmlerinde olur deyimini akla getiriyor. Diğer bir örnek üç kişinin bildiği bir planı kimsenin söylememesine rağmen düşman tarafından öğrenilmesi. Dahası o planın mümkün olması melekler dünyasının ne kadar basit olduğunu gösteriyor. O kadar değerli şeylerin tutulduğu yere girip her şeyi alıp habersiz çıkılabilmesi çok tutarsız. Dahası en sonda büyü ile cehenneme bile girilebilmesi ve dahası çıkılabilmesi melekler gerçekten ne iş yapıyor sorusunu akla getiriyor. Patch ve Nora'nın aşkını bile çok yakından takip edenlerin bunca şeyi görememesi gerçekten ilginç. Bunların yanında son kitapta birçok yeni yetenek görebiliyoruz. Bu yetenekleri görünce de bunlar neden ilk üç kitapta yapılmadı sorusu akla geliyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/firavun-imani", "text": "Bu bölümde şunlar aktarılmıştır: Yunanlıların Ankara'ya kadar yaklaştığını, Ankara elden giderse artık bittiğimizin habercisi olduğu hüzünle ifade edilmiştir. Atatürk'e Sakarya Savaşı için mecliste oy çoğunluğu ile başkumandanlık verildiği anlatılmıştır. Mehmet Akif'in ağzından ülkenin içinde bulunduğu savaşın insanlar üzerindeki etkisi ve insanların ülkenin geleceği ile ilgili görüşlerinin ne olduğu ile ilgili yorumları aktarılmıştır. Mehmet Akif'in de bulunduğu ülkenin bağımsızlığı için mücadele eden bir grup hakkında bilgilere de yer verilmiştir. Savaş İçinde Savaş Bu bölümde ülkenin durumunun savaştan dolayı içler acısı olmasına rağmen toplum içinde ayrılıklarının olduğundan yakınılmaktadır. Kurtuluş için fikir ayrılıklarının çok olduğu ifade edilmiştir. Hatta halk arasında bir isyan çıkmıştır. Mecliste bu isyanın durdurulması için fikirler öne sürülmüş ve belli bir grup seçilip bu isyanı durdurmak için görevlendirilmiştir. Zile'de Bir Adam Bu bölümde isyanı durdurmak için gidenlerin içinde Fuat Zahir adlı kişinin geçmişi anlatılmıştır. Zamanında ne kadar dolandırıcı, kötü biri olduğu hatta ülkesinin geleceğini dahi düşünmeyen bedbaht biri olarak tasvir edilmiştir. Bölümün sonunda da isyanı durdurmak için gidenlerin içinde gibi görünüp aslında yabancı devletlerin para teklifi ile isyanı daha da ateşlemek niyetiyle gittiği acı bir şekilde aktarılmıştır. Ve Küçük Kız Sordu Bu bölümde isyancıları durdurmak için görevlendirilen Mehmet Akif, Hüseyin Avni, Hüseyin Salim, Hasan Basri adlı kişilerin Zile yakınındaki köye varıp orada yaşadıkları aktarılmıştır. Bu köyde insanlar önce onları güvensizlikle karşılamışlar nedeni ülkenin savaş durumunda kimin neci olduğu bilinmediği içindir. Ama bir han sahibi onlara hanını açar. Orada otururlarken köy ahalisinden birkaç insan gelir onlarla muhabbet ederler. O sırada Ali Yusuf adını kullanan Fuat Zahir takma adlı kişi gelir. Bu kişi diğer bölümde de belirttiğimiz gibi isyanı teşvik ettiren kişidir. Buraya gelme amacı bu gelenlerin Ankara'dan geldiği haberini almasıdır. Onlara iyi görünmeye çalışır fakat Akif onun konuşmalarından ne amaçla geldiğini anlar ve temkinli yaklaşır. Anladığı dilden konuşur. Daha sonra Ali Yusuf gider. O gidince Akif insanlara karşı güzel bir bilinçlendirme konuşması yapar, onlar Akif'in konuşmasından etkilenir ve bu gelen Ali Yusuf'un onların yanına girmeden önce onları tembihlediğini gelenlere hemen güvenmemeleri gerektiğini söylediğini söylerler. Akif'te onlara bir ricada bulunur. Zile'de tanıdıkları varsa haber salmalarını ister, ayriyeten arkadaşları Hasan Basri'ye yardımcı olmalarını isterler. Adamlar da tamam derler ve çekip giderler. Sabah olunca Zile'ye giderler. Ali Yusuf bunları karşılar. Camide namaz kılarlar. O sırada ajan olan Hüseyin Salim ile Ali Yusuf fısıldaşırlar, bunlarda bir şey var ama yakında kokusu çıkar diye konuşurlar. Mısır Tarlasında Domuzları Ürkütmek Bu bölümde köylüler namazdayken davul sesleri gelir. Herkes şaşırıp dışarı çıkar ve bir adam Ankara'dan haber geldiğini ordumuzun Sakarya'da Yunan'ı bozguna uğrattığı haberini verir. Köylüler çok sevinir, Ankara'ya olan inançları güvenleri artar. Tabi bu arada bunu duyan Ali Yusuf bir kılıf uydurup köyden kaçar. Akıl Denen Cife Bu bölümde Yunan'ın bozguna uğratıldığını duyan Ruslar Türk halkına yaklaşma planları içine girmiştir. Bunun için de seçtikleri ajanları halktan okumuş, vatan için mücadele eden kişilerin yanına gönderip onlara sinsice yaklaşıp dostluk tekliflerinde bulunmaları istenir. Dostluk teklifinin dışında amaçları Rusya'ya dair birkaç foto gösterip onların savaştan önce ve sonraki halleriyle ilgili gösterip ikna etmektir. Akif'in grubunda olan Aziz adındaki kişinin yanına bu ajanlar gelir onu etkilemeye çalışırlar, etkilerler de. Aziz kendine anlatılanları Hüseyin Avni'ye anlatır. Avni'de ona bunların hayalden ibaret olduğunu ve bu adamların iyi niyetli olmadığını söyleyerek onu uyarır. Bu durumdan da arkadaşlarını haberdar etmeleri gerektiğini söyler. Bölümün son kısımlarında ise Rusya ile Türkiye arasında bir dostluk antlaşması yapıldığı söylenir. Bunun sonucunda ülkede Rus karşıtlığı yapanların linç edildiği acı bir şekilde ifade edilmiştir. Bir Gelir İnsan Cihane Bu bölüm Hasan Basri'nin uykuya dalmadan önce düşüncelere dalması ile başlar. Ülkenin son durumuyla ilgili aklından geçenler aktarılır. Daha sonra Hüseyin Sadi adında vatan haini, iki yüzlü birinden bahsedilir. Ülkesini çıkarları yüzünden sattığı anlatılır ve uykuya dalmaya çalıştığı an kafasındaki iç çekişmeler, düşünceler aktarılmıştır. Kürsüdeki Mücahidler Bu bölümün başlangıcında Ruslardan gelen para yardımının aslında Buharalıların Türk kardeşlerine gönderin diye Ruslara verdikleri para olduğunu halkımız öğrenir ama bu konunun üzeri bir an önce Ruslar tarafından kapatılır. Daha sonra Mecliste inkılap karşıtlarının idam edileceği kararı çıkar bununla ilgili mecliste birtakım tartışmalar çıkar ve insanlar susturulur. Bölüm sonunda ise İstanbul'dan büyük mühimmatlar ile saldırı olacağı haberi gelir bunu duyan insanlar şok geçirir. Fakat bu haberi duyan Gazi Paşa vatan için mücadele eden arkadaşlarına gizli bir telgraf çeker ve ilerde cepheden güzel haberler geleceğini bildirir. Bunun üzerine İstanbul ile ilgili haber duruverir. En Büyük Başlangıca veya En Acı Sona Cepheden güzel haber gelmişti. İzmir artık Türklerindi. Bölümün sonlarında ise Gazi Paşa'ya suikast yapılacağı ile ilgili bilgiler etrafta dolaştığı söylenir. Acı olan taraf ise bu durumla alakası olmayanlardan vatansever Hüseyin Avni Bey'inde bu olay içerisinde olduğu iddia edilip İstiklal mahkemelerinde yargılanmak için götürülmesi ile bölüm biter. Tek Yenilmez: Vicdan Bu bölümde Hüseyin Avni Bey'in suikast olayında suçsuz olduğu anlaşılır ve serbest bırakıldığı aktarılmıştır. Ama Hüseyin Avni vatanı için bu kadar fedakarlık yapıp, ölümü göze alıp da böyle bir suçla itham edilmeyi kendine yedirememiştir. İçinde hep bunun burukluğunu yaşamıştır. İnsanların onun yanına gelmemesine de çok üzülmüştür. DEĞERLENDİRME Tarık Buğra'nın hayatı ile ilgili araştırma yaptıktan sonra edindiğim bilgiler özellikle edebi hayatı ile ilgili yapacağım yorum, değerlendirmesini yaptığım bu kitap arasında bir bağ kurmama sebep oldu. Kurtuluş Savaşının hafızasında bıraktığı izleri bu kitabında realist bir şekilde ele aldığını görebiliyoruz. Dili açık, sade ve anlaşılırdır. Yazar tarihimizin en önemli dönemlerini gerçekçi bir bakış açısıyla ele almış ve gözlemleriyle yansıtmıştır. kitap bölüm bölüm yerine bütün olarak özetlenseydi daha iyi olurdu. bu şekilde çok kopuk kopuk olmuş. 22-03-2021 01:35 bazı arkadaşlar yorum yapmak için yapıyor gerçekten! kitabı okuyup özet için emek veren arkadaşa saygı duyup ona göre yorum yapılsa daha iyi olacak! bölüm bölüm anlatıldığı için bu şekilde özetlenmesi daha iyi olmuş tebrik ederim editörüm . 31-03-2021 13:30 saygı duymak başka fikir belirtmek başka. kimse editöre hakaret falan etmemiş beklentisini belirtmiş. kaldı ki söylenildiği gibi yazılsa okumak isteyenlere daha yardımcı olurdu. bu şekilde kopuk kopuk, belli bir bütünlüğü yok dolayısıyla ilgi çekmiyor. 08-04-2021 13:46 hep bu bölümde bu bölümde diye yazılmış kitap roman mı deneme mi anlamadım 09-04-2021 15:29 cidden yorum yapmak için yorum yapmayın arkadaşlar!!! eser bölüm bölüm tabi bu bölümde diye editör özeti yazacak herkes istediği şekilde özetini yazar buna da karışma hakkınız yok diye düşünüyorum!!! 20-05-2021 23:16 editör tüm özetlerini bu şekilde yazmış bütünlük yok 22-05-2021 16:02 çok güzel ve emek verilmiş bir özet olmuş. 25-05-2021 18:17 sevgili fatma hanım, sizin özgün değerlendirmeleriniz sayesinde kitap sevgim artı. biz okurlara kitap sevgisini aşıladınız, çok teşekkür ederim. umarım bu yolda daha da ilerlersiniz. 25-05-2021 18:24 özet gayet hatasız olmuş 26-05-2021 23:06 kitabı okumuş kadar oldum 💕💕💕 26-05-2021 23:06 çok acayip bu özetin altında bir övme yarışı var acaba aynı kişi mi diye soruyor insan kendi kendine 27-05-2021 14:13 kitap ne anlatıyor hep bu bölümde bu bölümde yazılmış hiç bir şey anlamadım 13-12-2021 04:08 kitabın karakterleri kimlerdir isim isim yazsanız 25-05-2022 17:05 bu kitaptan sınav olacağız umarım özet yeterli gelir 07-03-2023 22:01 sıkıcı bir kitap bekliyordum ama içindeki hikayeler çok güzel"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/firtina", "text": "İçinde Napoli Kralı Alonso, oğlu Ferdinand, kardeşi Sebastian, Milano Dükü Antonio, Meclis Üyesi Gonzalo ve maiyetindeki diğer kişilerin olduğu gemi Alonso'nun kızı Claribel'le Tunus Kralının düğün töreninden dönerken büyük bir fırtınaya yakalanır. Gemi ve yolcuları ıssız gibi görünen bir adanın farklı köşelerine dağılmışlardır. Bu büyük fırtınanın yaratıcısı adada yaşayan Prospero'dur. Prospero 12 yıl önce Milano düküyken kardeşi Antonio'nun ihanetine uğrar. Prospero'nun kendini bilimi ve sanata adayarak devlet işlerinden uzaklaşması Antonio'nun dük olma hırsını gün geçtikçe körükler. Sonunda hain kardeş Napoli Kralıyla anlaşarak her yıl haraç verme karşılığında Milano Dukalığının yönetimini eline alır. Halkı tarafından çok sevilen Prospero ve üç yaşındaki kızı Miranda bir gece yarısı enkaza dönmüş çürük bir tekneye bırakılıp kendi kaderlerine terk edilir. Baba ve kız ellerindeki az miktar yiyecek, içecek ve Gonzalo'nun merhametiyle verilen giysiler, çarşaflar, çamaşırlar ve en önemlisi Prospero'nun bağlı olduğu kitaplarla bu adaya yerleşirler. Adada daha önce yaptığı korkunç büyüler nedeniyle Cezayir'den sürülen Cadı Sycorax vardır. Oğlu Caliban ile yaşayan Sycorax cinlerinden biri olan Ariel'i emirlerine uymadığı için bir çam ağacı kavuğuna hapsetmiş, cadının ölümünden sonra Ariel, Prospero tarafından kurtarılana kadar acı içinde kıvranmıştır. Prospero, Ariel'i kurtarıp onu baş yardımcısı konumuna getirmesinin yanı sıra Caliban'a da büyüklük yapmış ancak Caliban bu iyiliklere nankörlükle karşılık vermiş ve Miranda'ya tecavüz etmeye yeltenmiştir. Bu girişim neticesinde Caliban güçlü büyülerle denetlenerek günlük hayatın zorlu işlerini yapmakla cezalandırılır. Caliban her ne kadar boyun eğiyor gibi gözükse de Prospero'yu öldürüp adaya hakim olmak için fırsat kollamaktadır. Prospero'nun büyüsüyle adanın bir köşesinde yalnız kalan Ferdinand babasının öldüğünü ve yalnız kaldığını düşünürken Miranda'yı görür ve ona aşık olur. Prospero'nun planları tıkır tıkır işlemektedir. Ferdinand'ın aşkını sınava tabi tuttuktan sonra kızının geleceğin kraliçesi olacağına emin olur. Bu esnada adanın diğer tarafında Alonso, Sebastian, Antonio ve Gonzalo içine düştükleri zor durumdan kurtulmak ve Ferdinand'ı aramak için yol ararlar. Ariel'in büyüsüyle aniden uykuya dalan Alonso ve Gonzalo'yu savunmasız gören Antonio, Sebastian'ı Kralı öldürüp yerine geçmesi hususunda ikna eder. Tam düşüncelerini eyleme geçirmek üzerelerken Ariel'in kulağına fısıldamasıyla Kral uyanır ve planları suya düşer. Caliban, Prospero'nun emriyle odun toplarken diğer kazazedeler Kahya Stephano ve Soytarı Trincula'yı görür. Stephano'nun gösterdiği ilgi ve verdiği şarap Caliban'ı etkiler. Caliban yeni sahibini bulmuştur artık. Stepheno'nun Prospero'yu öldürerek Miranda'yla evlenmesini ve adanın kralı olmasını istediği için onları Prospero'nun ikindi uykusunda olacağı saatte mağarasına götürür. Ariel'in sayesinde durumdan haberi olan Prospero onlara bir tuzak hazırlar. Tüm bunlar olurken Ariel bitap düşmüş Alonso, Sebastian, Antonio ve Gonzalo'yu harikulade bir sofra ve müzik ile kandırır. Etkilenen lordlar tam yemeğe başlayacakken Ariel büyük bir yaratığa dönüşerek tüm yemekleri ortadan kaldırır ve lordları Prospero'ya ihanet etmekle suçlayıp azarlar. Alonso, Sebastian ve Antonio'nun akılları başlarından gider, pişmanlığın yarattığı ağırlıkla ne yapacaklarını bilemez hale gelirler. Prospero'nun artık herkesi affetme zamanı gelmiştir. Tüm büyüleri bozar ve herkesi serbest bırakır. Milano dükü kostümünü giyer, yapılanları mazur görmeye ve unutmaya söz verir, Ariel ve diğer cinleri azat eder, büyücü asasını kırar, kitaplarını denizin derinliklerine fırlatır. Artık Miranda ve Ferdinand'ı evlendirip Milano'da inzivaya çekilmek istediği tek şeydir. Fırtına, Shakespeare'nin romances olarak nitelendirilen son dönem oyunlarındandır. Kimi eleştirmenlerce yazarın vedası olarak değerlendirilen oyun 1611 yılında yazılmış ve ilk defa Kral I. James'in huzurunda oynanmıştır. Beş perde süren oyun güç savaşı temelinde kurulmuş olmasına rağmen çok farklı biçimlerde okunup yorumlanabilir. Oyun farklı bestekarlara ilham olmuş, 1905'ten bu yana çeşitli yorumlarla televizyona ve sinemaya uyarlanmıştır. Son uyarlama Julie Taymor'un yönetmenliğinde 2010 yılında vizyona giren The Tempest'tir. Filmi Helen Mirren'in canlandırdığı Prospero karakteri üzerinden feminizm temelinde değerlendirebilmenin yanı sıra fantastik öğeleri yansıtan efektleri, diyaloglarda kullanılan orijinal metinleriyle Shakespeare'nin dünyasının ne kadar geniş olduğunu da fark edebilmeye imkan sağlamaktadır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/firtinada-yanacaksin", "text": "John Verdon'un kurgusu muhteşem kitabı Fırtınada Yanacaksın bizleri eski arkadaşımız Gurney ile selamlıyor. Yoğun bir dönem geçirdiğim için bu kitabı çok geç okudum, fırsat bulup elime aldığımda büyük bir heyecanla okumaya başladım. Her zamanki akıcı dili ve kurgusuyla John Verdon, güzel bir cinayet kitabı sunmuş bizlere. Fakat diğer kitaplarında bizi hemen saran olay örgüsünü maalesef bu kitapta ortasına geldiğimde ancak yakalayabildim. Kitabın ilerleyen bölümlerinde ise katilin kim olduğunu tahmin edebildim. Diğer kitaplarına bakarak bu kitabı istediğimde, daha çok merak unsuru barındıracağını düşünmüştüm olay örgüsünün. Buna rağmen kurgusu sayesinde sıkılmadan hızlı bir şekilde bitirdim bu kitabı. John Verdon'un kitaplarında genelde kitabı okurken gözümün önüne getirmekte sıkıntı yaşamam, açık bir şekilde anlatılmak istenen anlatılır. Bu kitapta da aynı şeyi gördüm. Alışkın olduğumuz yalın ve açık dil 500 sayfa boyunca sürdü bu da kitabı takılmadan ve hızlı şekilde bitirmemi, olayı kaçırmadan devam ettirmemi sağladı. Açık diline ve sürükleyici olay örgüsüne rağmen bazı noktalarda kitabın sadece biraz daha uzatılması için bazı paragrafları okuduğumu düşündüm. Olmasa da eksikliğini hissetmeyeceğimiz birkaç cümle olduğunu fark ettim. Belki de bunun sebebi kitabı bir an önce bitirmek istememdi fakat yine de fazla uzatıldığını düşündüm. Fırtınada Yanacaksın romanı, White River'da geçiyor. Gurney, Madeleine ile sakin bir hayat yaşamaktadır. Emekliliğe alışma çabasında olan Gurney'ın hayatı, Kline'ın ziyareti ile birlikte bölünüyor. Kline, gece vardiyasında bir keskin nişancı tarafından öldürülen polisten ve işlerin ne kadar karışık olduğundan bahsedip, Gurney'den yardım istiyor. Gurney, uzun zamandır uzak durduğu ama içten içe de istediği dedektiflik işine bir süreliğine geri dönüyor bu sayede. Onu bu olaya dahil olmasını destekleyen ve hatta onu bu işe dönmeye zorlayan karısı Madeleine. İkili arasındaki ilişki, geçmişleri ve diyalogları kitabın ana unsurlarından birini oluşturuyor bence. Okullarını bir araba kazasında kaybetmelerine rağmen birbirlerinden kopmak yerine daha çok birbirlerine bağlamış bu ikili. Birbirlerinden son derece farklı olduklarını düşünüyorum. Gurney'in aksine Madeleine, daha pozitif bir enerji yayıyor çevresine. Özellikle bu enerjiyi ikilinin gittiği kokteyl partisinde fazlasıyla hissediyorsunuz. Kitapta en ilgimi çeken yazarın ırkçılık üzerine bu kitabı yazmış olması. Bu konuda bir kitap yazmak özellikle de cinayet kitabı yazmak zordur. Tabii ki de yazar ustalığını bu konuda da göstermiş. Farklı bakış açıları ile ırkçılığa bakmış, bunları kitabın içinde eriterek bize sunmuş. Toplumsal bir sorunun da kitapta yer alması hoşuma giden bir başka unsur oldu. Olaylar yeterince karışıkken iki cinayet daha işlenir. Öldürülen polisin telefonuna gelen mesaj ve işlenen yeni cinayetlerde dosyaya eklenince olaylar tümüyle sarpa sarar. Bu yeni cinayetlerin kayıtlarını izlerken Gurney, bazı eksik parçaları sorgulamaya başlar. Yapbozun eksik parçalarını kurcalamaya başlar. Bu yüzden de bazı yetkililer ile ters düşer. İçgüdülerine güvenip olayın peşini bırakmaz. Yanlış katilin peşinde olduklarını düşünür. Çok geçmeden de yanıt aradığı sorulara cevaplar bulmaya başlar. Zekası ile Gurney doğru kişiyi bulur. Bir cinayet kitabını spoiler yemeden bitirmek genellikle çok zordur. Bu kitabı alırken de hiçbir yoruma bakmadan ve önyargıda bulunmadan okumak istedim. Başka okurlardan ipucu almadan okumak istediğim kitapta en büyük ipucunu bana yazar verdi maalesef. Kitabın sonuna kadar merak ettiğim şey bir yerden sonra Gurney'in katilini nasıl bulacağı oldu. En önemli merak unsurunu kaçırmış olsam da kitap yine de sürükleyiciydi. Eski bir dostumuzla geçirdiğim 2 günün sonunda, yazarın diğer kitabı olan Kurt Gölü'nü tekrar okumaya karar verdim. Yazan: Sena AKSOY Fırtınada Yanacaksın Konusu Son zamanlarda yabancı polisiye roman denilince akla gelen ilk isim olan John Verdon yeni romanı Fırtınada Yanacaksın ile yine okurları bir gizemin içine sürüklüyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/frankenstein", "text": "Robert Walton, Kuzey Kutbuna doğru bir keşif ziyareti yapmak üzere kiraladığı gemiyle seyahat ettiği esnada en büyük eksikliği bir dostun yokluğudur. Bu eksikliğini de sık sık kardeşi Margaret Saville'ye yazdığı mektuplarda vurgular. Kötü hava şartlarıyla boğuştuğu bir gün kızağıyla buzların arasında ilerleyen devasa bir varlık görür. Hemen ardından da bir deri bir kemik, vücudu neredeyse donmuş bir adamı gemiye alır. Büyük bir ıstırap çektiği her halinden belli olan adam zamanla Walton'la dost olur ve ona hikayesini anlatmaya başlar: Victor Frankenstein 13 yaşındayken 15. yüzyıla damgasını vuran simyacıların yazdıklarından etkilenerek yaşam iksirini bulmayı hedeflemiştir. Bununla ilgili araştırmalar yaparken bir ağaca düşen yıldırım onu galvanizme yakınlaştırır. Üniversite eğitimini kimya üzerine yoğunlaştırdığı sırada ölü bedenlerden beslenen solucanlardan yola çıkarak ölümden yaşam üretmeye karar verir. Bu amaç için edindiği ölü uzuvlarla laboratuvarına kapanır. Uzun bir süreden sonra gayretleri sonuç verir. Ancak yeniden can verdiği şey Victor'u dehşete düşürür. Sarı cildi, buruş buruş yüzü, kapkara dudaklarıyla devasa bir yaratıkla karşılaşan Victor yarattığı varlığın görüntüsüne tahammül edemez ve oradan kaçarak uzaklaşır. Düşünceleriyle boğuşurken yolda, eğitim almak için şehre, Ingolstadt'a gelen arkadaşı Clerval'a rastlar. Arkadaşını eve götürdüğünde yaratığın orada olmadığını görür. Uzun süreden beri yaşadığı yorgunluk, asabiyet ve şok birleşerek Victor'u uzun süre yatağa bağlar. İyileşmesinden kısa bir süre sonra kardeşi William'ın öldürüldüğünü öğrenir. Aldığı haber üzerine Cenevre'ye döner ve kardeşinin öldürüldüğü yeri gezer. O esnada yaratığı görür. Artık emindir, kardeşinin katili odur, dolaylı olarak da kendisidir. Bu düşüncelerle boğuştuğu esnada en büyük yardımcıları Justine Moritz katil zanlısı olarak tespit edilir ve yapılan mahkeme sonucunda idam cezasına çarptırılır. Victor yaşadığı vicdan azabıyla baş edebilmek için tek başına Alp vadilerinde bir yolculuğa çıkar. Yarattığı ile üçüncü karşılaşması burada gerçekleşir. Hayata gelmesinden bu yana yaşadıklarını anlatan yaratığın yaratıcısından tek bir isteği vardır: Ona tıpkı kendisi gibi, biçimsiz, korkunç, aynı kusurlara sahip bir eş, bir kadın yaratması. Victor bu isteği ilk başta kabul etse de aradan zaman geçince bu durumun insan ırkı için büyük bir tehlike arz edeceğini anlar ve sözünden cayar. Bu vazgeçişe canavarın tepkisi büyük olur. Kardeşini öldürdüğü gibi evleneceği kadın olan Elizabeth Lavenza'yı da evliliğinin ilk gecesinde öldüreceğini öfkeyle haykırır. Victor bunu engellemek için her yolu denese de başarılı olamaz ve daha birkaç saatlik eşini ölümün kollarında bulur. Bundan sonrası yaratıcı ile yaratılanın bir kovalamasıdır. Rhone Nehrinde başlayan kovalamaca Kuzey Kutbu civarında Kaptan Walton'a rastladığı yerde sekteye uğrar. Kısa bir süre sonra da Victor'un ölümüyle sona erer. Yaratıcısının ölümüyle yaratık Walton'a büyük bir acıyla, cesedinin bulunmaması için kimsenin olmadığı yerde kendini yakarak yok edeceğini söyleyerek ortadan kaybolur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/franz-kafka-kitaplari", "text": "Dünya modern edebiyat tarihinin en önemli isimlerinden olan Franz Kafka,1883 yılında Prag'da dünyaya gelmiştir. Hukuk eğitimi almasına rağmen boş zamanlarında sürekli yazılar yazmıştır. Betrachtung adlı eseriyle başlayıp birçok önemli eser yayınlanmıştır. Franz Kafka, eserlerini ailesiyle olan bağını ve duygusallığını ön planda tutarak kaleme almıştır. Günlük ve mektuplarında bunu kolaylıkla anlamak mümkünken, babasıyla olan bağını da Babaya Mektup adlı eseriyle ortaya koymakta. Ünlü yazar yaşadığı süreç içerisinde birçok önemli kitap, mektup, roman ve günlük yazmıştır. Fakat, Max Brod adlı dostundan öldükten sonra eserlerinin hepsini yakmasını istemiştir. Arkadaşının bu vasiyetini yerine getirmeyen Brod, Franz Kafka adını dünya edebiyatının en üst seviyesine çıkarmayı başarmıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gazap-uzumleri", "text": "Amerikalı yazar John Steinbeck'in ilk kez 1939 yılında yayınlanan ve şüphesiz ki yazarın en büyük eseri addedilen Gazap Üzümleri ilk yayınlandığında Amerika'da şok etkisi yaratmış, büyük ses getirmiştir. Aynı zamanda Gazap Üzümleri Steinbeck'e Pulitzer ödülünü de kazandırmıştır. 'Büyük Buhran' döneminde tarımın kapitalistleşmesiyle yoksullaşan ve toprakları ellerinden alınan çiftçi ailelerinin ayakta kalma mücadelesini ve batıya göçlerini anlatan kitapta kapitalizm eleştirisi büyük yer kaplıyor. Kitap oldukça uzun olduğundan biraz yavaş ilerlese de kesinlikle okunmaya değer olduğunu düşünüyorum. Şüphesiz ki Gazap Üzümleri, okunduğunda insana bir şeyler katan kitaplardan. Aynı zamanda Steinbeck'in benzersiz kaleminden çıkan öykü, adeta okuyucuyu yirminci yüzyıl Amerika'sına sürüklüyor. Tom Joad hapisten çıktığında, iki yıldır başını belaya sokmamak için her türlü sese ve olaya kapadığı gözleri ve kulaklarını ilk defa açmıştır ve her şeyin bundan sonra daha iyi olacağı kanısındadır. Bir kavgada kendisine durduk yere sataşan genç bir oğlanı kafasına kürekle vurarak öldürmüş, iki yılda tek bir vukuatı olmayınca da iyi halden şartlı tahliye edilmiştir. En kısa zamanda ailesinin yanına dönmekten başka bir derdi kalmamıştır artık. Çıkarken yeni bir takım kıyafet de vermişlerdir üstelik. Bir an önce ailesine kavuşabilmek için hemen yola koyulur. Planı yürüyerek gitmek ve eğer rastgelirse bir kamyona otostop çekerek yoluna devam etmektir. Ailesinden iki yıldır tek bir haber almamış ve tek bir mektup göndermemiştir. Kendisi de babası da mektup yazacak kadar okuma yazma bilse de babası hiçbir zaman mektup yazmayı seven bir insan olmamıştır. Sadece resmi belgelere yazı yazan Tom Joad, oğluna da tek bir mektup yazmamıştır. Yoluna devam ettiği sırada, bir kamyona rastlar ve aslında kamyon şoförü yanına kimseyi alamayacağı konusunda ne kadar ısrarcı da olsa Tom keskin zekası ve sivri dili sayesinde adamı ikna etmeyi başarır. Bir süre kamyonla yol aldıktan sonra kamyon şoförü o kadar gevezeleşir ki, Tom hapisten yeni çıktığını ve birini öldürdüğünü söyleyerek adamı korkutur ve kamyondan inip yoluna yürüyerek devam eder. Evine az bir mesafe kaldığı sırada Tom Joad, yolun kenarında oturan bir adamla karşılaşır. Bu adam Joad'ların oturduğu kasabanın eski papazıdır. Papazlığı bıraktıktan sonra tuhaf bir adam olup çıkmıştır ve o gün de orada yalnız başına oturmaktadır. Eski papazı da alıp evine koyulan Tom, sonunda eskiden kasabasının olduğu yere ulaştığında yıkıntılardan ve bolca sessizlikten başka bir şey bulamaz. Kendi evlerinin yerinde de yeller esmektedir. Bir süredir giderek kuraklaşan toprak, zaman geçtikçe çatlamaya devam etmekte, Amerika'nın doğusuna bir türlü yağmur yağmak bilmemektedir. Bu nedenle de halk fakirleşmiş, bankadan topraklarına karşılık borç almak zorunda kalmıştır. Banka da koca koca traktörler getirtip insanları kendi topraklarından attırmıştır. Joad ailesi de babanın kardeşi John Amca'nın evine taşınmıştır. Tom tüm bunları öğrendiğinde ağzı açık kalır. Hala orada yaşamaya devam eden eski bir komşusundan öğrendiğine göre ailesi şu sıralar diğer yüzlerce aile gibi Kaliforniya'ya göç etme hazırlığındadır. Söylenenlere göre Kaliforniya'daki meyve sebze bahçelerinde çalışmak üzere binlerce işçi gereklidir. En azından renkli el ilanlarında yazan budur. Tom sonunda papazla birlikte ailesinin yanına ulaştığında, tüm aile yol hazırlığı içindedir. Tüm eşyalarını maliyetlerinin yirmide biri fiyatına satıp, elde ettikleri parayla eski, küçücük bir kamyon almışlardır. Tom'u sapasağlam karşılarında gördüklerinde sevinçten hepsinin ağzı kulaklarına varır. Onu almadan Kaliforniya'ya girmek zorunda kalmadıkları için memnundurlar. Tüm hazırlıklarını tamamlayıp yola çıktıklarında, hepsinin aklında batıdaki portakal bahçelerinde çalışıp bahçe içindeki beyaz boyalı evlerden birine sahip olmak, doyasıya yiyip içmek vardır. Gördükleri el ilanlarından akıllarında kalan bunlar olmuştur. Fakat bu yolculuğun ve sonrasında Kaliforniya'nın önlerine ne gibi zorluklar çıkaracağından habersizdirler. Gazap Üzümleri Konusu Dünyanın gelmiş geçmiş en çok okunan yazarlarından bir tanesi olan Pulitzer ve Nobel Edebiyat ödüllü John Steinbeck'in en önemli eseri kabul edilen Gazap Üzümleri yayınlandığı dönemde büyük ses getirmiştir. İlk olarak 1939 yılında yayınlanan ve dönemde yaşanan ekonomik krizin etkilerini yoksulların gözünden anlatan roman insanların gerçekler ile de yüzleşmesini sağlamıştır. Yoksulların seslerini duyurmada zorlandığı ve kapitalizmin başlangıç dönemi olarak kabul edilen yıllarda kapitalizmin zararlarını ve fakirlerin sesini duyuran roman bu sayede yazara Pulitzer ödülünü kazandırmıştır. 1930lu yıllarda başlayan ve Amerika'yı da etkisi altına alan ekonomik kriz döneminde çıkış arayan küçük çiftçiler bankalar tarafından dolandırılır ve ellerindeki tüm toprakları kaybedeler. Fakirlik git gide daha da artar ve çiftçiler zenginlerden hiçbir destek göremedikleri gibi ellerindekileri de açgözlülere kaptırırlar. Bunun üzerine toprağı bol olan Kaliforniya'ya yeni bir yaşam için göç etmeye başlarlar fakat onları zorlu bir yolculuk beklemektedir. Bu yolculuk boyunca birçok aile parçalanırken yeni bir göçmen ailesi de oluşur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gece-yarisi-kutuphanesi", "text": "Nora, küçük yaştan itibaren yüzme dersleri alıyordu. Bunu babasının isteği ile yapan bir kızdı. Abisi Joe ise müzikle ilgileniyordu. Onun müziğe olan ilgisi Nora'nın da ilgisini çekmiş ve yüzmeyi bırakarak müziğe başlamak istediğine karar vermişti. O zamanlar hayatında Dan adında bir sevgilisi vardı. Abisiyle birlikte kurmuş oldukları Rock grubu olan Labirentler'de hem solist hem söz yazarı olan Nora, Dan'in de Labirentler'de kalmasını istemeyişi ve birlikte Pub açma hayali kurmasıyla gruptan ayrılmasına ve böylece abisiyle arasının açılmasına neden olur. Küçük yaşta babasını kaybeden Nora, Dan ile evlenmeye çok az bir zaman kalmışken annesinin vefatı ile düğünü ertelemek ister ancak Dan kabul etmez. Bunun üzerine Dan'i terk eder. En yakın arkadaşı olan İzzy'nin de Avustralya'ya gidiş teklifini reddederek kendi hayatını yaşamaya başlar ve felsefe okur. Okul bittikten sonra yaşadığı yerde kalır. Artık abisiyle çok sık görünüyordur ve müzik aletleri satan bir yerde çalışıyordur. Bir gece evde kedisinin öldüğü haberini Ash ten alır. Ve buna çok üzülerek sabah işe gider ancak işten de atılmıştır. Artık hiç umudu kalmayan Nora, antidepresan ilaçlarını içerek intihar eder. Ve bir Gece Yarısı Kütüphanesine ışınlanır. Kütüphaneci küçükken okuduğu ilkokulun kütüphanecisi olan Bayan Elm'dir. Bu kütüphanede saat hep 00.00 dır. Ve insanın pişmanlıklarının olduğu bir kitap ve farklı seçimler yapsa nasıl hayatı olacağını gösteren sonsuz kitap vardır. Nora büyük pişmanlıklarını düşünür. Dan ile evlenmek, Izzy ile gitmemek, Labirentler grubundan ayrılmış olmak, yüzmeyi bırakmış olmak, Ash'in kahve teklifini reddetmiş olmak gibi bir sürü pişmanlığı vardır. Ve bu hayatları yaşamaya başlar. Dan ile evlendiği hayatına gittiğinde Dan'in onu aldatmış olduğunu öğrenir ve boş yere pişman olduğunu görerek kütüphaneye döner. Izzy ile gittiğinde İzzy'nin öldüğünü öğrenir ve yine pişman olmaması gerektiğini görerek kütüphaneye döner. Labirentler grubundan ayrılmasa çok iyi, çok ünlü biri olacağını görür ilk başta bu hayatı sevmeye başlasa da sonradan abisi Joe'nun öldüğünü öğrenerek pişman olmaması gerektiğini görüp yine kütüphaneye döner. Bu şekilde bir sürü hayat yaşar. Sonsuz hayatından bir sürü denemiş olsa da henüz mutlu olacağı hayatı bulamayan Nora sonunda Ash ile kahve içmeyi kabul ettiği hayata gitmeyi ister. Bu hayatta uzun süre kalır. O hayatı kızları Molly'yi köpekleri Platon'u, abisiyle arasının düzelmiş olduğunu gördükten sonra bu hayatta kalmayı ister ancak İstemeyerek geri kütüphaneye döner. Saat ilk kez ilerlemeye başlamış ve kütüphane de deprem olmaya başlamıştır. Bunu gören Nora yaşamak istediğini haykırır. Bayan Elm, Nora'ya bir kalem vererek boş kitabın yerini söyler. Nora o kitabı deprem ve yangın arasında zar zor bulur ve yaşıyorum yazarak kendi hayatına yaşama isteği ile döner. Artık intihar etmek istemiyordur. İntihar etmeden önce abisine atmış olduğu mesaj yüzünden abisi hastaneye onun yanına dönmüştür. Böylece arası düzelmiştir. İyileştikten sonra da piyano dersi vermeye devam eder ve yaşama sıkı sıkı tutunur. Değerlendirme: Herkesin kesinlikle kütüphanesinde bulunması gereken mükemmel bir kitap. Diğer kurgulardan çok farklı. İnsanı kendi içine çekerken aslında yapılan hataların şu anki bizi biz yapan şeyler olduğunu, her kararımızın bizi farklı bir hayata sürükleyeceğini anlatıyor. Karar verirken dikkat etmemiz gerekse de bizim bazen hata olarak gördüğümüz şeyler hata olmayabiliyor. Bu kitap da bunu çok iyi bir şekilde anlatıyor. Başucu kitaplarımın arasındaki yerini aldı. mükemmel yazılmış harika bir roman bu kadar yaratıcı bir konu daha önce okumamıştım hayata çok farklı bakmış mutlaka okuyun 03-12-2021 12:26 hayatta acı tatlı ne varsa bizim tecrübelerimiz ne olursa olsun bizim yaşantımızdır mutlu olmak her zaman bizim doğru sandığımız yerde olamayabileceğini anlatan hayata ışık tutan herkesin okuması gereken yabancı roman tekrar tekrar okumak isterim. 23-12-2021 12:21 aslında hayatın kendiside bir kütüphane ve biz hangi kitabı elimize alırsak hayatımızda da onu yaşıyoruz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gecmisten-gelen-konuklar", "text": "Bilgin Adalı'nın yazdığı Geçmişten Gelen Konuklar adlı çocuk kitabı, 9 yaş ve üzeri okurlara hitap ediyor. İlk kez 2004 yılında yayımlanan eser, Zaman Bisikleti adlı serinin ikinci kitabı. Bilgin Bey, Elif Hanım, Damla, Yağmur, Çuka ve Anin adlı karakterlerin yer aldığı hikaye; kahramanların ilk kitapta başlayan zaman yolculuklarının devamını konu alıyor. Serinin ilk kitabında çeşitli icatların nasıl ortaya çıktığını anlatan yazar, bu kitabında geçmişten gelen konukların pek çok kolaylıkla dolu günümüz yaşam koşulları karşısındaki tepkilerini işliyor. Kapak resmini Mert Tugen'in çizdiği kitap, 11 bölüme ayrılan 92 sayfadan oluşuyor. Can Çocuk Yayınları tarafından basılan kitabın bölüm başlıkları ise şu şekilde: Karşılaşma Zamanın Kapısı Açılıyor Uygar Dünyanın Büyüleri Çuka Çok Dışarıda Dönüş Zaman İçinde Bir Başka Zaman Zaman İçinde Gezerken Gördüklerimiz Ayna Ayna Neredesin? Zaman İçinde Bir Deney Çuka'nın Büyüleri Hastalık Büyüsü Geçmişten Gelen Konuklar Özeti Hikaye; zamanda yolculuk yapmayı, bir zaman bisikleti icat etmelerini sağlayacak kadar çok seven Damla ve Yağmur adlı iki kardeşin babaları Bilgin Bey'i zamanda yeni bir yolculuğa çıkıp Çuka ve Anin'i kendi zamanlarına getirmek istemeleriyle başlıyor. Bilgin Bey, çıktıkları son zaman yolculuğunda Çuka ve Anin'e yakalandıkları için kızlarının bu isteğine pek olumlu bakmıyor ancak iki kardeşin ısrarları ve makul çözüm önerileri karşısında yeni bir zaman yolculuğu yapmayı kabul ediyor. Böylece iki kız kardeş ve babaları zaman bisikletine atlayıp daha önce pek çok kez gittikleri Karain'e doğru yolculuğa çıkıyorlar. Her zaman gittiklerinden on yıl sonrasına giden baba ve kızlarının korktukları şey başlarına geliyor ve büyüdüğü için artık kabilesinin başkanı olan Çuka'ya yeniden yakalanıyorlar. Ancak bu kez Çuka'dan kolayca kurtulamıyorlar ve tüm Karain halkıyla tanışmak zorunda kalıyorlar. Bu sırada onlara çakmağı -onların isimlendirmesiyle ateş büyüsünü- tanıtan Bilgin Bey, Çuka'nın isteği üzerine kardeşi Anin'le birlikte onu da kendi zamanlarına götürmek zorunda kalıyor. Asıl macera da Çuka ile Anin'in günümüze gelmesiyle başlıyor. Çuka ve Anin, günümüz dünyasında daha önce hiç görmedikleri pek çok şeyle karşılaşıyorlar. Çuka ve Anin'in her birini farklı bir büyü olarak tanımladıkları şeyler arasında lamba, televizyon, araba, fotoğraf makinesi ve ayna gibi pek çok şey yer alıyor. Açıklayamadıkları her şeyi büyü olarak nitelendiren Çuka ve Anin, yaklaşık 10 gün kadar Bilgin Bey ve ailesiyle kalıyorlar. Geri dönme zamanı geldiğinde Çuka, kabilesinin hayatını kolaylaştıracağını düşündüğü büyüleri de yanında götürmek istiyor ancak Bilgin Bey bunun mümkün olmadığını söyleyerek onu ikna ediyor. Çuka ve Anin'i kendi zamanlarına bırakan Bilgin Bey ile kızları geri döndüklerinde zamanın akışında değişiklik olduğunu fark ediyorlar. Bu değişikliğin nedeninin Çuka'nın yanında götürdüğü bir ayna olduğunu anlayıp zamanın akışını eski haline döndürmek için yeniden zaman yolculuğuna çıkıyorlar. Biraz zor olsa da bunu başaran zaman yolcuları, bu tehlikeli durumun üzerinden fazla zaman geçmeden yeni bir maceraya atılıyorlar. Bilgin Bey ile kızları, Karain halkını pek çok icatla tanıştırıp bu icatlar sayesinde toplumlarını ne kadar geliştireceklerini görmek istiyorlar. Bu nedenle çıktıkları zaman yolculuğuna Bilgin Bey'in eşi ve kızlarının annesi Elif Hanım da katılıyor. Bu yolculuk sayesinde ailecek Karain halkına tahtalarla araba ve kille çanak çömlek yapmak gibi şeyleri öğretiyorlar. Bilgin Bey ve ailesi öğrettikleri, Çuka ve kabilesi ise öğrendikleri şeylerin kendilerine epey fayda sağlayacağına inanıyorlar. Bilgin Bey ve ailesi zamanı 10 yıl ileri alıp Karain halkının gelişimini görmeyi umarken onların eskisine göre çok kötü bir halde olduklarına şahit oluyorlar. Karain halkının içine düştüğü bu durumun kendi zamanlarından getirdikleri araç gereçlerle taşıdıkları mikropların sebep olduğu türlü hastalıklardan kaynaklandığını öğrendiklerinde ise çok üzülüp hata ettiklerini anlıyorlar. Pişmanlıkla her şeyi eski haline çevirip evlerine dönüyorlar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gelirken-ekmek-al", "text": "Son dönemin sevilen yazarlarının başında gelen Şermin Yaşar yeni öykü kitabı olan Gelirken Ekmek Al ile okurların büyük beğenisini kazanıyor. Gelirken Ekmek Al öykü kitabında toplam 18 öykü bulunmaktadır. Gelirken Ekmek Al Kitaba adını veren öyküde 16 yıldır ayrı kaldığı kocası ile sonunda kavuşma fırsatı olan bir annenin, daha doğrusu kocasına neden kavuşamadığının hikayesi anlatılıyor. Kitaba da adını veren ise kadının yıllardır içinde sakladığı ve kocasına en çok söylemek istediği cümle. Diğer Müjdatlar Gibi Müjdat adında bir mobilyacının platonik olarak yaşadığı aşkı konu alan bu öykü aslında günümüzde çok yaşanan bir olayı da anlatıyor. Sevdiği kadın yerine annesinin baskısı ile başka biri ile evlenen, fakat sevdiği kadına olan aşkı yıllardır içinde saklayan bir adamın derin aşkı okuru oldukça etkiliyor. Kız Kim? Kitaptaki öykülerden en ilginç olanlardan bir tanesi. Bir trafik kazası, yaralanan yaşlı bir adam ve genç bir kız. Kocasını hastanede bekleyen yaşlı kadın ve aldatılma gerçeğini sürekli ona anlatarak yılların intikamını alan bir gelin. Sonuç? Şaşırtıcı. Yine Muazzez Ağıt niteliğinde bir öykü. Bize Bi' Çay Kitabın en güzel öykülerinden bir tanesi. Bir tarafta boşanmanın eşiğindeki bir çift. Diğer tarafta ise oldukça romantik bir hikaye ile evliliklerini sürdüren bir anne baba. Bir çay ile hayatı paylaşan, romantik bir öpüşme yolunu okurlara sunan bu çift okuru oldukça etkiliyor. Barıştık Aslında içinde iki öykü barındıran bir öykü. Birincisi mezara kadar süren, hatta mezarda dahi süren bir küslük hikayesi. Diğerinde ise zoraki evlenen gelinlere farklı bir açıdan bakmış Şermin Yaşar. Gençliklerinde kardeş gibi büyüyen iki yakın dost iki kardeşe gönüllerini kaptırırlar. Oğlanların anneleri de bu iki kızı oğlanlarına gelin olarak almak ister ama tek bir fark ile. Kızlar aşık oldukları ile değil, diğeri ile evlendirilirler. Bu da aralarında yıllarda sürecek bir savaşın başlangıcı olur. Sıcacık Halim Bey üzerinden hayatımızın aslında nasıl bir ticarethane olduğunu anlatan güzel bir öykü. Hikayenin ana kahramanı Halim Bey gibi görünse de aslında kendimizi gördüğümüz Bahri Abi hikayenin merkezinde yer alıyor. Olanlar Oldu En eğlenceli ve en şaşırtıcı öykülerden bir tanesi. Oğlunu evlendirme çalışan Sevilay Teyzenin yaptıkları önce güldürüyor, sonra ise şaşırtıyor. Okurlara bu kadar da olmaz dedirten türden bir hikaye sizi bekliyor. Topuğumuz Herkesin seveceği bir karakter Kamil Kanyoncu. Evini kiraya veren bu yaşlı amcanın pratik zekası okuyucuyu oldukça şaşırtıyor. Çıkmaz Demeyin Şermin Yaşar bu öyküsünde finali aslında okura bırakmış. Yıllardır Milli Piyangoyu kazanma hayalini kuran ve kazandığı taktirde ilk iş olarak karısını boşayacağını söyleyen bir adam yeni yılda yine hayal kırıklığı yaşarken, karısının gözleri ilk kez parlar. Aşk Olsun Aslında insanı ürperten bir öykü. Yıllardır kocasının kahrını çeken bir kadın ile çocuklarının hikayesi aslında. Ömrünün son zamanlarında iyiye giden bir baba ile gerçek ile yüzleşmek zorunda kalan çocukların hikayesi insanı biraz olsun ürpertiyor. Babam Yüzünden Gerçek babalığı anlatan öykülerden bir tanesi. Vefakar babanın ödülü ise sonda okurların yüzünü güldürüyor. Tüh! Şermin Yaşar yine içimizde çok bulunan karakterlerden birini öykü haline getirmiş. Geleceği parlak görünen bir genç sadece bir Tüh yüzünden hayatını çok farklı yöne kaydırıyor ve bu hem onun hayatını hem de üniversiteye hazırlanan gençlerin hayatını değiştiriyor. Armağanın Hediyesi Bir hizmetkarın basit ama eğlenceli bir hikayesi. Merak uyandırırken, gerçek ile insanı güldüren bir öykü. Tuzlu Fıstık İnsanların çok farklı psikolojik sorunları olabileceğini basit bir hikaye ile anlatmış Şermin Yaşar. Nihat ve Teselliperver Cemiyeti Hayatımızda yer edinen, tanıdığımızı sandığımız ama aslında hiç tanımadığımız kişilerin öyküsü. Pekmez Çapkınlık yapan orta yaşlı birinin finali güldüren öyküsü. Aklımda"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/genc-bir-doktorun-anilari", "text": "Rus edebiyatçı Mihail Bulgakov'un bu romanı 1926 yılında Tıp İşçisi dergisinin çeşitli sayılarında yayımlanan birbiriyle bağlantılı hikayelerin toplanmasıyla oluşturulmuştur. Tıp fakültesinden yeni mezun olmuş olan Doktor Yaşvin, 16 Eylül 1917'de Graçkova şehrinden Muryevo Hastanesi'ne kadar olan 24 verstlik yolu at arabasıyla alır. Şehirden köye yapılan bu yolculuk oldukça dondurucudur. Öyle ki doktor, beş sene evvel üniversite rektörüne verdiği başvuru dilekçesine lanet okumaya başlamıştır. Taşraya yolculuğa alışık olmayan doktor bir dahaki sefere mutlaka üst üste iki gocuk giyeceğine and içse de olan olmuştur artık. Genç bir doktorun Moskova gibi bir şehirden çıkıp köy hayatıyla tanışmasına dair anıları oldukça çarpıcıdır. Hakikat adeta onun yüzüne tıpkı keskin bir soğuk gibi vurmuştur. Nihayet menzile vardıklarında Bekçi Yegorıç doktoru alıp hastaneye götürür. Mutfakta Yegorıç'ın karısı yemek yapmak üzere horoz temizlemektedir. Burada genç doktor hastane memurlarıyla tanışır. Sağlık memurunun adı Demyan Lukiç'tir, ebeler ise Pelageya İvanovna ve Anna Nikolayevna'dır. Doktor Yaşvin buraya emekli olan Leopold Leopoldoviç'in yerine geçmek üzere gelmiştir. Oldukça yetenekli bir doktor olan Leopoldoviç'in günde neredeyse elli yataklı hastaya baktığını öğrenmek genç doktoru biraz korkutur. Üstelik o, bu hastanenin tek doktorudur. Çevredeki tüm köylerin Muryevo Hastanesi'ne geldiği ve buranın hemen hemen her zaman yoğun olduğu düşünülürse bu haklı bir korkudur. Bununla beraber Doktor Yaşvin'i en çok korkutan şey fıtıklı bir hastanın gelmesidir. Hastanede Leopold Leopoldoviç'in yurtdışından getirttiği pek çok ilaç vardır. Artık Doktor Yaşvin'e ait olan lojmanda da ona ait pek çok değerli tıp kitabı bulunmaktadır. Genç ve tecrübesiz doktorun ilk hastası, iki bacağını da keten tarağına kaptırmış bir çiftçi kızıdır. Kızın babası perişan bir haldedir, kız ise solgün yüzüne bakılırsa- neredeyse ölmek üzeredir. Çok kan kaybeden hastayı doktor derhal ameliyat odasına alır. Üzerinde pıhtılaşmışkan lekeleri olan elbisesini kesince bir bacağın neredeyse paramparça olduğunu görür. Ani bir kararla bu bacağı kesmeye başlar. Dizleri titreye titreye dikiş atar. Böylece operasyon biter. Hastane personeli tıpkı öğrencilere benzeyen bu genç doktorun Leopold Leopoldoviç'ten aşağı kalır yanı olmadığını söyler. Yine de doktor kızın öleceğini düşünür ama kız bir şekilde hayata tutunmayı başarır. O günden iki buçuk ay sonra doktorun kapısı çalınır, gelenler tek bacaklı bir kızla babasıdır. Doktor kıza Moskova'da protez bacak yaptırabileceğini söyler. Kız ise doktora kırmızı horoz işlemeli bir havlu hediye eder. Doktorun bu hastanede oldukça yoğun bir programı vardır. Onun hayatı artık hastalarıyla uğraştığı ve kalan zamanda dinlenmeye çalıştığı yorucu bir süreçtir. Ayrıca doktorun bacakları keten tarağına sıkışan kızı iyileştirmesi onu civardaki yerleşim yerlerinde ünlü biri yapmıştır. Bundan dolayı ona pek çok hasta gelmektedir. Tipinin hüküm sürdüğü bir gün bir itfaiyeci civardaki hastanelerin birinden mektup getirir. Mektubu yazan doktor, genç meslektaşı Yaşvin'den yardım istemektedir. Kadının biri başını çarpmıştır ve bilinci yerinde değildir. Doktor Yaşvin istemeye istemeye gider çünkü yolculuk oldukça yorucu ve tehlikelidir, üstelik bu hastanede de hastaları bulunmaktadır. Doktor Yaşvin hastaneye vardığında kadının ölmek üzere olduğunu görür. Çok kısa bir süre sonra da kadın ölür. Geri dönüşte ise tipi çıkar, itfaiyeci yolu kaybeder. Üstelik arabaya kurtlar da dadanır. Doktor Yaşvin oldukça zor şartlar altında kendi hastanesine varır. Doktor Yaşvin'e birbirinden ilginç ve zor hastalar gelmeye devam eder. Kuşpalazı hastalığına yakalanan ve boğazının şişip nefes almasını engellediği bir kız getirirler. Doktor bu kızın boğazına çelik bir boru takarak onun hayatını kurtarır. Baş ağrısı ve ateş şikayetiyle hastaneye gelen bir değirmenci kendisine günde bir doz verilen kinini oldukça fazla aldığı için hayati bir tehlike geçirir. Doktor onu zorlukla iyileştirir. Değirmenciye neden bir doz kinin yerine on doz kinin aldığını sorduğunda ise yaşlı adam doktorun vaktini çalmak istemediğini söyler. Hastanedeki ikinci görev yılında doktora gözü tamamen kapanmış bir çocuk getirilir. Doktor ise gözün yok olduğunu ve onun yerine ilginç bir yara çıktığını düşünür. Gözü neşterle kesmek ve o kabartıyı ortadan kaldırmak ister. Çocuğun annesi ise buna izin vermez ve hastaneyi terk eder. Bir süre sonra geri gelir ve çocuğu gösterir. Çocuğun gözü hala yerindedir. Doktor gözün üzerinde bir iltihaplanma olduğunu, iltihap patlayınca da gözün tekrar görünebildiğini fark eder ve neredeyse küçük bir çocuğu kör bırakmak üzere olduğunu düşününce pişmanlık duyar. Doktorun bu kırsal mekanda fark ettiği bir şey şey vardır: Köylülerde yaygın olarak frengi hastalığı görülmektedir ama köylüler bu hastalığı pek önemsememektedir. O ise bu hastalığı ortadan kaldırmak için elinden geleni yapar. Doktor Yaşvin 1917 kışında Muryevo Hastanesi'nden şehre tayin edilir. Artık her türlü hastalığa bakmak zorunda değildir. Bundan sonra doğumları kadın doğumcu, ameliyatları başhekim ve cerrah, zatürreyi dahiliyeci Pavel Vladimiroviç üstlenecektir. Doktor Yaşvin ise yalnızca çocuk hastalıklarına bakacaktır. Yine de o geçmişe baktığında o karla kaplı, soğuk, imkansızlıklarla dolu ücra hastanede mutlu hissettiğini düşünür. Kitap Türk dili ve edebiyatındaki köy romanlarını andırmaktadır. Şehirli idealist bir gencin memur olarak taşraya gitmesi, oranın gerçeğiyle karşılaşması, köylüleri incelemesi ve onlara yardımcı olmaya çalışması bizdeki köy edebiyatı ürünlerinden aşina olduğumuz bir senaryodur. Eserin üslubu tıpkı diğer Bulgakov eserleri gibi- oldukça sade ve akıcıdır. Bu romanın değeri bize 20. yüzyılın başlarında, Rusya'daki Komünist devrim zamanlarında Rus taşrasına dair bir fikir vermesinden gelir. aslında şuan okumak için harika bir kitap bir taraftan rusya savaşı ve rusyanın arka planını görmek bir taraftan doktorlara yapılanlardan sonra genç bir doktorun neler yaşadığını görmek her ne kadar rusyada geçiyor olsada türkiyede de pek farklı değil o yüzden mutlaka okuyun sonra doktorları kovmayı tekrar denersiniz 10-03-2022 16:59 kitabın karakterleri nerede 21-12-2022 21:34 acaba kitapta hasta analizi de var mı yoksa tamamen hikaye türünde mi? 15-01-2023 20:37 bir köy doktorunun hatıraları farklı bir kitap mı 04-03-2023 21:18 kitap kaç yaş için uygun? 26-04-2023 11:38 kitabın karakterleri hakkında analiz paylaşır mısınız 01-06-2023 21:17 burada yazan özeti okusanız sorularınızın çoğunun da cevabını alacaksınız ama hepiniz direk cevap önünüze serilsin istiyorsunuz"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/genc-wertherin-acilari", "text": "Werthervari aşk sadist duygular içerir mi yoksa fedakarlığın zirvesi diyebileceğimiz kendisini feda etmek midir? Aşk iki insan arasındaki bütün duyguları tek bir bedende yaşatıyorsa; büyük ve ihtişamlı bir hayatın içinde aciz bir insan ölümü seçerse korkaklık mı yapmış olur? Yoksa gitmesi gerektiği için midir? Goethe bu kitabında bildiğimiz pek çok şeyi kalıpları kırarak yeniden yaşamamızı sağlıyor. İmzasız bir önsözle başlayan kitap, mektup olarak bilinse de Werther adına günlük, anı, karalamalar da içeren bir kargaşa kitabı! Werther doğanın kudretini ve muhteşemliğini Welhaim'de karşılaştıkça insan ve insanın sınırın bir dağ, ağaçlar ve doğanın yanında aciz ve çaresiz olduğunu zamanla kavrar. Werther'in yaşadığı bu tasvir kendi duygu durumunun günden güne yansıması ve çaresizliğini kabul edişini adım adım yansıtmaktadır. Werther'in anlattığı Welhaim insanın sevdiğinin alınmasına üzülmesiyle günden güne güzelleşir ve Werther'de artarak acı ile yaşamaya başlar. Werther'in, Wilhelm adlı kişiye yazdığı zaman zaman gün aşırı mektuplarla okuyucuyu saran bir kurgu söz konusudur. Kitabın hayali editörü gibi Wilhelm'in de birkaç tanesi haricinde cevap geldiği hatta gönderdiğini bile kabul etmenin bilinirliği hakkında bilgimiz sınırlı. Gerçek olarak ise Lotte'ye duyduğu aşk kadar samimi ve imkansız olması ve pek çoğunun cevabı gelmeden ertesi gün yenisi yazdığı gerçeğidir. Werther'in taşma anı ve yaşadığı yasak aşkın Albert'e rağmen devam etmesi içten içe kendisini yiyen bir veba gibi Werther'i ölüme sürükler. Lotte ve Albert'in aşklarının sıkı bir izleyicisi ve Lotte'nin koyu bir aşığıdır, Werther. Albert'in özellikleri olaylar, durumlar ve hissettikleri geniş bir tasvirle okuyucuya aktarılır. Yer yer Werther'in sıradan bir gününü anlattığı kesitte kendinize yer bulabilirsiniz. Mektup, anı, karalamalar ve fazlaca tasvir içeren şiire yakın bir tarzla oluşan kitap düşünceler kadar şekil olaraktan Werther'in durumunu anlatıyor. Tam bir karmaşa! Bir diğer noktaysa Goethe'nin yaşamından gerçeklik payı taşıma olasılığıdır. Goethe'nin platonik bir aşkından esinlendiği söylenmektedir. Bu konuda da Wilhelm ve hayali editörümüzün varlığı hakkında sahip olduğumuz kadar bilgiye sahibiz. Lotte'nin kişisel varlığından ziyade Goethe'nin aktardığı acıysa bütün gerçekliğiyle okuyucuları etkilemektedir. Albert'in varlığıysa Werther için ahlaki bir sorun teşkil etmemektedir. Kitabın pek çok yerinde Wilhelm'den çok Tanrıyla ahlak ve ilişkiler adına tartışmalara yer verilir. Werther yaşamını ve yaşadıklarını bir kaçış, sorgulama içinde anlamlandırmaya, anlatmaya çalışır. Werther'in bu mektupları gerçekle bağını koparmış suçluluk içerisinde şizofreni belirtileri göstererek ölümü bir çıkış yolu olarak görmektedir. Ve Albert'in varlığıysa onu rahatsız etmediğini defalarca söylese de Lotte ve iç dünyasında ki birkaç kişiden biridir. Werther'in yaşama sevgisini ve onu öldüren gücüde Werther Lotte'den almaktadır. Werther ahlaki sorunlar yaşayan içinde ölüm yaşam arasında bir nesne temsilidir. Seçimini ise kendisi ölümden yana kullanır. Werther'in cehennemi Lotte tarafından yaratılsa da bir bedenden fazlasını yazdıklarında bırakır. Genç Werther'in Acıları kitabı Goethe'nin dönemine damgasını vurmuş ve döneminin özelliklerini gösteren bir başyapıttır. Dönemde halk arasında akımlar ortaya çıkmasını sağlamış bir çeşit hastalıklı ruh halini başarıyla anlatır. Yoğun anlatımıyla ve akışın yavaş olması nedeniyle zaman ayırıp dikkatle okumanız gerektiği için yorucu bir kitaptır. Mektup vb. türdeki kitaplarda her bölüm büyük bir zaman dilimini kapsadığı için insanı geniş bir yolculuğu çıkartabilir. Bu yüzden dikkatiniz dağılması durumunda hikayenin bir bölümünü kaçırmış olabilirsiniz. Edebi bir keyif için dönemine damgasına vurmuş bu kitabı hala okumadıysanız, üzülerek söylüyorum bu deyişi hiç anlayamayacaksınız: - Vronski'nin annesinin Anna'nın aşkı için \"Bu normal bir sevgi değil, Werthervari bir aşk.\" Aşk, onun için hayatının dönüm noktasıydı. Lotte'yi ilk gördüğü andan itibaren hayatı bambaşka bir hal alacaktı. Bir balo gecesi tanımıştı onu. Aslında Lotte'ye aşık olmaması konusunda uyarılar almıştı. Çünkü o nişanlıydı. Başta pek umursamadı bu sözleri Werther. Onu gördüğündeyse... Nefes almayı bile unuttu, Lotte'nin güzelliği onu etkisi altına aldı ama Werther; ona aşık olamazdı, onun nişanlı olduğunu biliyordu. Buna rağmen ondan uzak duramıyordu. Gece yatmadan önce yarın Lotte'ye gitmeyeceğine dair yeminler ediyordu. Sabah gözlerini açtığı anda bunu unutuyor ve biricik aşkının yanına koşarak gidiyordu. Artık Lotte'nin kardeşleri de alışmıştı bu ziyaretlere. Onunla oyunlar oynuyor, masal anlatması için etrafında toplanıyordu bütün çocuklar. Hatta sadece Lotte'nin elinden yemeyi kabul ettikleri ekmeği Werther'in elinden de yemeyi kabul etmişti hepsi. Lotte ise bu zamanlarda piyanonun başına geçiyor ve o güzel sesiyle şarkılar söyleyerek eşlik ediyordu onlara. Kasaba halkı da kısa sürede alışmıştı Werther'in varlığına. Aslında hayatında, tek bir şey haricinde her şey çok güzeldi: Resim yapamıyordu. Buraya ilk taşındığı zamanlarda doğanın büyüsüne kapılmıştı. Bu yüzden resim yapamıyordu. Şimdiyse Lotte'nin büyüsü onu tamamen ele geçirmişti. Artık sanat adına sadece kitap okuyabiliyordu ama halinden memnundu. Tatlı Lotte için her şeye değerdi. Bir gün aldığı bir haber onu güzel rüyasından uyandırdı. Lotte'nin nişanlısı Albert kasabaya dönmüştü. Uğruna canını bile verebileceği kadının asıl sevgilisi dönmüştü. Albert'in Lotte'yi hak etmediğini düşünüyordu Werther. O, iyi birisiydi ama Lotte daha iyilerine layıktı. Albert, Lotte'yle evlenecek kadar mükemmel yaratılmamıştı. Lotte mesela kendisiyle evlenmeliydi. Hem birlikte zaman geçirmekten hoşlanıyorlardı, kardeşleri de seviyordu onu. Albert'in Lotte'ye göre biri olmadığından emindi ama elinden bir şey gelmiyordu. Onu bırakmasını söyleyemiyordu. Werther, günlük ziyaretlerini Albert'e rağmen bırakmadı. Bulduğu ilk fırsatta Lotte'yi görmeye gidiyordu. Albert, ona iyi davranıyordu. Bu bir süre böyle devam etti. Sonra Werther, buna daha fazla dayanamayacağını anladı ve kasabayı terk etti. Kendine başka bir kasabada iş buldu. Bunu arkadaşı önermişti ona. Halinden hiç memnun değildi. Lotte'den uzaktı, istemediği bir işi yapıyordu. Kasaba halkı onu sevmişti ama o Lotte'yi özlüyordu, bulunduğu yerde mutlu değildi. Kendine bir arkadaş bulmuştu. Ne zaman konuşsalar Lotte'den bahsediyordu ona. Arkadaşı da hiç görmeden sevmişti onu. Werther bu kasabaya daha fazla dayanamayacağını anladı ve eski kasabasına dönmeye karar verdi. Döndüğünde değişen çok şey vardı. En önemlisi Lotte ve Albert evlenmişti. Bunu öğrenmesine rağmen ondan yine de uzak duramıyordu. Hep Lotte'nin yanında olmak istiyordu. Bu durum Albert'i rahatsız etmeye başlamıştı. Werther'le sürekli tartışıyordu. Hatta Werther'i evden uzak tutması için Lotte'ye baskı yapıyordu. Lotte, durumun farkındaydı ama ne arkadaşını kırmaya cesareti vardı ne de eşini. Elbette Werther'in de bu durumdan haberi vardı. Albert'in davranışları ve Lotte'nin çekingenliği her şeyi anlatıyordu. Bu duruma karşı bir plan bile yapmıştı. Detaylı bir düşünmenin sonucunda üçünden biri ölmedikçe kimsenin rahat edemeyeceğini anladı. Uşağını, onların evine gönderdi ve Albert'in silahlarını aldırdı. Onlara bir yolculuğa çıkacağını ve güvenlik için silahlara ihtiyacı olacağını söyletmişti. Lotte, onları duvardan indirdi ve uşağa verdi. Bunu yapmayı hiç istemiyordu ama nasıl itiraz etmesi gerektiğini de bilmiyordu. Werther, silahlara Lotte'nin elinin değdiğini öğrenince onları yüzlerce kez öptü. Sonra masasının başına geçti ve yazmakta olduğu mektupları gece yarısına doğru bitirdi. Ardından silahlardan birini aldı ve sağ şakağına koydu. Tetiği çekti ama bu ölmesi için yeterli olmadı. Güneş, tam tepeye ulaşana kadar baygın ama canlıydı. Saat tam on ikiye geldiğinde Lotte için verebileceği en değerli şeyi -canını- verdi. Gece on birde de Lotte'nin babası, Werther'in son isteğini gerçekleştirdi: Onu, üstündeki mavi ceketi ve sarı yeleğiyle birlikte iki ıhlamur ağacının arasına gömdü. merhaba, benim yazımdan yapılan atıfı burada görünce gururlandım, çok güzel yazmışsınız, tebrik ederim :) 13-08-2015 10:06 güzel bir roman bir de genç wertherin acıları kitap özeti olsaymış daha güzel olurmuş 13-08-2015 21:55 sıkıcı geldi özetini okudum yetti bana teşekkürler 26-12-2015 01:36 bu kitabı buldum ve okudum cidden mütiş 07-06-2016 02:05 sıkıcı bir kitap bekliyordum ama çok hoşuma gitti güzel anlatılmış 20-11-2016 21:11 mükemmel bir roman okunması gerekli kitapalrdan elinizden bırakamayacaksınız 26-11-2016 08:19 kitapta anlatılan ana fikir ne arkadaşlar tüm kitabı okumak istemiyorum 14-02-2017 19:40 bu kitap bende var ilk okuduğunda sıkıcı geliyo ama partiye gidip lotteye aşık olduğu için aslında o zaaman hikaye başlıyo arkdşlar çok iyi bi kitap herkeze tavsiye ederim 17-03-2017 08:01 werther analizi gerekiyor anafkir ile birlikte bunu söyleyebilecek biri var mı? 26-05-2017 20:22 etkileyici bir kitap adamın hikayesini okurken kendinizi buluyorsunuz 03-08-2017 22:43 sıkıcı bir kitap beklerken oldukça sürükleyici çıktı konusu etkielyici ben çok beğendim 11-11-2018 18:17 kitap baya iyi bir kerede okudum sayılır verdiğiniz paraya da değiyor konusu da oldukça akıcı bazı karakterlerde kendinizi buluyorsunuz bence okunması gerek 29-12-2018 17:07 allahtan kitap kısa yoksa okunmaz öğretmen genç wertherin acıları özet ödevi verdi o yüzden okudum kısa olduğunu görünce ne kadar sevindim bilemezsiniz böyle kitapları öğrencilere neden okutuyorlar onu da anlamıyorum 15-05-2019 19:15 öğretmenler bu kitabı neden beğeniyor anlamadım herkes gibi ben de özet çıkartmak için okudum aslında okumazdım ama kitap kısa olunca okudum konusu fena değil ama abartılacak bir kitap değil klask falan diyorlar değil bana pek hitap etmedi kısa olmasına rağmen okumanızı da tavsiye etmem burada güzel özet yazılmış onu okuyun yeter 28-11-2019 21:39 goethenin faust ile birlikte mükemmel eseridir goethe okuyanların hayata bakış açısı değişir zaten bu kitap ile de değişiyor felsefe açısından çığır açan bir kitap mutlaka okunması gerekir 17-02-2020 23:45 kitabın olay örgüsü: werther, yaşadığı yerden ve arkadaşından uzaklaşır. kırsal bir yerde yaşamaya başlar. kendini alt tabakaya sevdirir. bölge yargıcı ile tanışır ve evine davet edilir. fakat bir süre gitmek istemez. gençler balosu olur ve baloya sıradan bir kızla katılım sağlar. yolda bir kızı daha almaları gerekmektedir. werther charlotte'a görür görmez aşık olmuştur. bu yargıcın kızı. baloda dans etmişler. ve werther artık sık sık yargıcın evinin ziyaret eder olmuş. bu sık görüşmelerin ardından charlotte'ın nişanlısı albert gelir. werther bir süre bölgeden ayrılmaya karar verir. veda etmek için albert'in yanına gider ve aralarında tatlı ve keyif verici tartışmalar yaşanır. aralarında charlotte'dan kaynaklı kıskançlıklar olsa da werther, albert'in harika bir adam olduğunu düşünmektedir. werther artık burada yaşamanın doğru olmadığını düşünüp düzenli bir hayatı olması için elçilikte çalışmaya başlar. fakat elçiyi hiç sevmeiyormuş. elçilikten tanıdığı kont c.'nin münasebetiyle soyluların katıldığı bir baloya katılır. fakat soylular rahatsız olur ve atılır. werther bu durumu gururuna yediremez ve işinden istifa edip doğduğu topraklara gider, gezer. ardından ilk yerine geri döner. albert şehir dışındadır ve charlotte ile görüşmeye devam eder. albert geri döner ama konuşup görüşmelerine engel olmaz. charlotte bir süre görüşmemek ister. fakat werther onu dinlemeyip görmeye gelir. evde charlotte'dan başka kimse yoktur. kitap okuyup ağlaşırlar. werther eve gider. bir intihar notu yazar. albert'tan aldığı silah ile kendini vurur. sonrasında uşak cesedi bulur. doktora ve charlotte'a haber verir. charlotte yıkılmıştır. özeti kısaca yazsanız daha iyi olurdu çok uzun yazmışsınız yine de teşekkür ederim 17-05-2022 21:43 kitabın olay örgüsünü arıyordum özette yok ama yorumlara eklemişler o yorumu yukarı bir yere taşısanız iyi olacak gözden kaçabilir 30-09-2022 20:05 öğrenciler klask eserlere sıkıcı gözü ile bakıyorlar ama bir okumayı deneseler neden bu kadar ünlü olduklarını daha iyi anlayacaklar emin olun bunları okuduktan sonra günümüz romanları size tat vermeyecek 13-12-2022 22:53 bu kitapta geçen hikaye gerçek mi öyle bir söylenti duydum 14-03-2023 23:19 çok güzel bir kitapmış sıkıcı bir kitap değil konusu çok güzel mutlaka okuyun"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gencligim-eyvah", "text": "Roman, meşrutiyetten cumhuriyete kadar izler taşımaktadır. İhtiyar, tanınmış bir şeyhin oğludur. Birinci Dünya Savaşı yaklaşırken okulundan mezun olur. Gençlik dönemlerinde zeki, bilgili paylaşmayı seven bir gençtir. Aynı zamanda yakışıklı bir adamdır. Mezun olduğu gün evlenir. İhtiyar, kadının hamile ve çok geçmeden hasta olduğunu öğrenir. Eşinin psikolojik rahatsızlıkları vardır. Kadın, İhtiyar'ın verdiği ilacı reddederek zehir içer. Zavallı kadın karnında bebeği ile ölmüştür. İhtiyar, bu olaylardan sonra büyük bir başkalaşım yaşamıştır. Tam anlamıyla vatana düşman, halka düşman bir insan olmuştur. Devleti yıkmak ve karıştırmak için örgüt kurmuştur, adı da Sersemlikleri Koruma ve Geliştirme Vakfı'dır. Bu vakıf ile insanı ve toplumu ne kadar değersiz gördüğünü bize kanıtlar. Devletle bağlantılı önemli kişileri bilir ve onları kullanmak için elinden geleni yapar. Devletin her yerinde örgütünden kendi adamları mutlaka vardır. Gençliğinde bu kadar yanlışı varken yaşlandığında da İhtiyar hala bu yolda devam eder. Okulda ders verdiği yıllarda bir delikanlıyı gözüne kestirir. Kendi şebekesinden Güliz adındaki kızı, delikanlıyı aşık etmesi için görevlendirir. Güliz, güzel sözleri ve cilvesiyle Raşit'i kendine aşık eder. Ama şöyle bir durum vardır ki kendisi de Raşit'e aşık olmuştur. İhtiyar'ın amacı öldüğünde yerine geçecek aklı başında birisini aramaktadır. İhtiyar, delikanlıyı yerine geçmesi için eğitmektedir. Delikanlı'nın adı Raşit'tir. Raşit, Güliz adındaki bu kıza aşıktır. Kızın asıl adı Sıdıka'dır. Ama örgütte ona Güliz denmektedir. İhtiyar onu çok küçük yaşlarda keşfetmiştir. Güliz ve Raşit İhtiyar'ın verdiği görevleri yapmak istemez ve içten içe İhtiyar'dan uzak durmaya çalışmaktadırlar. Hatta İhtiyar'ın bilmediği bir ev tutup Raşit ile orada buluşmaktadırlar. Güliz, temiz bir sayfa açıp Raşit'le evlenmeyi hayal etmektedir. Raşit, buna rağmen İhtiyar'ın dediklerini yerine getirmektedir. İhtiyar, aşk acısı çeken Raşit'e bir yandan gaz vermektedir. İhtiyar, delikanlıya bir görev verir. Konsolosluğun bombalatılmasını istemektedir. İhtiyar, delikanlı için Kaya Yılmaz adında sahte bir kimlik verir. Bu kimliği bomba eyleminde kullanacaktır. Raşit, İhtiyar ile konuşmadan Güliz, Raşit'in cebine bir not sıkıştırır. Güliz, nota Taşlık'taki evde bekleyeceğini yazmıştır. Raşit, Taşlık'a gider. Güliz ile İhtiyar'ın bombalama görevini konuşurlar. Güliz, Raşit'i bu görevden vazgeçirmeye çalışsa da Raşit'i ikna edemez. Çünkü Raşit, İhtiyar'ın verdiği görevleri övülme pahasına yapmaktadır. Raşit, konsolosluğu değil İhtiyar'ın sık sık gittiği gazinoyu bombalar. Raşit, İhtiyar'a zıt gittiği için müthiş bir zevk duyar, bunu Güliz ile paylaşır. Raşit ve Güliz buluşup aşklarının sonunu konuşurlar. Onların kavuşabilmesi için İhtiyar'ın ortadan kaybolması gerekmektedir. Duygu taciri bu İhtiyar'ın onlara aşk yaşatmayacaklarını bilirler. En iyi çözüm yolu olarak İhtiyar'ın öldürülmesi gerekmektedir. Güliz bu görevi üstlenmek ister. Gençliğini, kadınlığını çürüten bu İhtiyar'ı öldürmek onun için şeref meselesi haline gelmiştir. İhtiyar, bu durumu sezer ve mekan değiştirir. İhtiyar, bir bağ evine yerleşir. Diğer yandan Raşit, Güliz'in tek başına bu görevi almasını istememektedir. Bu yüzden Güliz, Raşit'e söylemeden İhtiyar'ın yanına gider. Raşit aradığında nerde olduğunu yanlışlıkla ona söyler. Güliz, İhtiyar'ın yanına gelir. İhtiyar, hiçbir tepki vermez. Güliz, İhtiyar'ın içeceğine zehir karıştırır. İhtiyar içer ve zehirlendiğini anlar fakat Güliz'in bunu yaptığına bir türlü inanamaz. İhtiyar, Güliz'i kalbinden vurur. O sırada Raşit de bağ evine gelmiştir. İhtiyar'ın adamlarını tek tek öldürür. Sonunda İhtiyar ve Güliz'in olduğu odaya gelir. Güliz, kalbinden vurulmuş bir şeklinde yere düşmüştür. İhtiyar, Raşit'i de görünce bacağından vurur. Raşit, sevdiği kadını kaybetmiştir.İhtiyar gibi suçluyu öldürmekten mutlu bir şekilde bağ evinden çıkar. DEĞERLENDİRME Tarık Buğra'nın Gençliğim Eyvah adlı romanı 1979'da yayınlanır. Tarık Buğra, 1975'li yıllardaki toplumun portresini İhtiyar, Raşit ve Güliz karakterleriyle çizmiştir. Her türlü otoriteyi reddeden ve kaostan beslenen İhtiyar'ın Raşit ve Güliz adındaki iki genci kendi emelleri uğruna harcaması konu edilmiştir. Tarık Buğra, romanıyla gençliğe verdiği önemi anlatmaktadır. Gençlik bulunmaz bir hazinedir. Milletlerin, ulusların kaderi gençlerin elindedir. Onları doğru, donanımlı eğitmeliyiz. Bu romanı okuyup kendimizi ve gençliğimizi sorgulayabiliyorsak roman hedefine ulaşmış demektir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/genlerin-sifresi", "text": "Bilgin Adalı'nın yazdığı Genlerin Şifresi, Nükleer Araştırmalar Merkezi'nde yanlışlıkla maruz kaldığı ışınlar nedeniyle genetik değişim yaşayan ve bu yüzden geçmişteki atalarının hayatlarından kesitleri rüya olarak görmeye başlayan İlke'nin hikayesini konu alıyor. Özellikle avcı-toplayıcı dönemlere odaklanan hikaye, okurlarına henüz teknolojinin gelişmediği dönemlerde insanların nasıl yaşadığı hakkında fikir veriyor. İlk kez 2009 yılında Can Çocuk Yayınları tarafından yayımlanan kitap, yayınevinin Heyecanlı Kitaplar dizisinde ve bilim kurgu kategorisinde yer alıyor. Kutlay Sındırgı'nın çizdiği siyah beyaz resimlerle süslenen eser, 9 yaş ve üzeri okurlara hitap ediyor. 93 sayfadan oluşan çocuk kitabında 11 bölüm bulunuyor. Kitaptaki bölüm başlıkları: Düş Başlangıç Uzun Yürüyüş Atlantis Afrahim Keşif Teos Kurtlar Hippalit Yeraltı Kenti Düşler ve Gerçekler Genlerin Şifresi Özeti Hikaye, Fen Bilimleri ödevi için yüksek teknolojiye sahip bir iş yerini gezmesi gereken İlke'nin Sinan dayısının çalıştığı Nükleer Araştırmalar Merkezi'ni ziyaret etmesiyle başlıyor. Dayısıyla Nükleer Araştırmalar Merkezi'ni gezip bilgi alan İlke, dayısının acil bir işi çıkması üzerine tek başına kalıyor. Bir süre dayısının dönmesini ya da yanına birini yollamasını beklese de sonunda daha fazla dayanamayarak kendi kendine gezmeye devam ediyor. Bu sırada dalgınlığı yüzünden tehlikeli bir odaya giriyor ve o odada ışınlara maruz kalıyor. İlke, Nükleer Araştırmalar Merkezi'nde ışınlara maruz kaldıktan bir süre sonra garip rüyalar görmeye başlıyor. Bu durumu dayısıyla paylaşıyor ancak dayısı ve çalışma arkadaşları İlke'ye pek çok test yapmalarına rağmen bu duruma bir anlam veremiyor. Daha sonra bir genetik mühendisinin önerisi üzerine yapılan başka testlerle İlke'nin ışınlar nedeniyle genetik açılım yaşadığı ve bu yüzden de atalarının geçmişte yaşadığı pek çok şeyi rüya olarak görmeye başladığı anlaşılıyor. İlke, bir gece rüyasında kendisini İluyanna adında bir kız olarak görüyor. Eski çağlarda yaşayan İluyanna, abisi Şarrum, babası Kilamar ve annesiyle birlikte yaşıyor. İnsanların balık tutarak ve boğa gibi memeli hayvanları avlayarak beslendiği bu çağda İlke, tehlike ve heyecan dolu büyük bir ava İluyanna'nın gözünden şahit oluyor. Bu av sırasında abisi Şarrum, çocukları büyük bir tehlikeden kurtararak başkan Teşuhat tarafından avcı ilan edilerek ödüllendiriliyor. Bir başka rüyasında İlke, kış mevsiminde göç eden küçük bir klanın parçası oluyor. Böylece Nili adında bir genç kız olarak Orka adlı bir delikanlı ve anne babaları göç yolunda ölen 4 çocukla zorlu bir göç macerası yaşıyor. Yolculuk sırasında avlanarak besleniyorlar ve mola verince soğuktan korunmak için yaptıkları basit bir barınakta kalıyorlar. Bu sırada Orka, avlanırken kurtların saldırısı sonucunda ölüyor ve zavallı Nili 4 çocukla tek başına kalıyor. Orka'yı hep birlikte gömdükten sonra çocuklarla birlikte göç yolculuğuna devam ediyorlar. Yolculuk sırasında çeşitli tehlikeler atlatsalar da daima birlik olup sabırla ilerliyorlar ve sonunda İlke'nin Karadeniz kıyıları olduğunu tahmin ettiği güzel bir yere ulaşıyorlar. İlke bu uzun hikayeyi birkaç rüya boyunca parça parça görüyor ve kendisi yaşamış gibi hissettiği Nili'nin hikayesinden çok etkileniyor. İluyanna ile Nili'nin hikayelerinin yanı sıra İlke birbirinden farklı pek çok rüya daha görüyor. Kent yargıcının oğlu olan Aşka'nın gözünden Atlantis'in hikayesine şahit oluyor. Genç gemici Benkar'la Teos limanında sonlanan bir deniz macerası yaşıyor. Prens Hippalit'in Tarzi kentini, savaşıp insan kanı dökmeden liman şehri olarak Hattuşaş'a katmasını hayranlıkla izliyor. Sürekli çapulcuların saldırısına uğrayan Kapadokya halkının buna bir son vermek için çapulcularla nasıl mücadele ettiğini Nadya'nın gözünden görüyor. Akdeniz kıyılarında esir olan Afrahim'in kaçıp kurtulması ve köyündeki insanların desteğiyle diğer esirleri de kurtarması da İlke'ye nefes kesen bir macera yaşatıyor. Kitabın sonunda yazar; bu kitapta anlattığı her şeyin yaşanmış olabileceğini düşündüğü düşleri olduğunu ve anlattıklarının ne kadarının düş, ne kadarının gerçek olduğunu kimsenin bilemeyeceğini söylüyor. Gerçekleri zaten herkesin yaşadığını, asıl zenginliğin düşler olduğunu ifade ederek okurlarını da düşlerini paylaşmaya davet ediyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/germinal", "text": "Fransız yazar Emile Zola 19. yüzyılda yaşamış, natüralizm akımının en önemli yazarlarından biridir. Akıcı üslubu, doğal, gerçekçi tarzıyla ünlü yazar, özellikle yaşadığı dönemin zorluklarını anlatır. Meyhane, Germinal ve Nana önemli eserlerindendir. Germinal, 19. yüzyılda Fransa'daki maden işçilerinin özgürlüklerini ve ücretlerini artırmak için, sermaye ile çatışmasını ve mücadelesini anlatan, dünya edebiyatının en ünlü gerçekçi romanlarından biridir. Romanın başkahramanı Etienne, iş aramak için yola çıkmış, sosyalist fikirleri benimseyen bir işçidir. Önceki işi makine şeflliğinden kovulmuştur. Yüyürek kuzey Fransa'daki Montsou'ya gelir. Korkunç derecede zor koşullar altında çalışan maden işçileriyle karşılaşır. İş ister. Önce yok dense de bir işçi kadının ölüm haberi üzerine maden işçisi olarak işe başlar. Bu işi ona Maheu adında bir işçi aracılık ederek bulur. Etienne kömür arabası iterek ekmeğini kazanacaktır. Kitabın ana karakterlerinden Maheu, 7 çoçuklu bir babadır. Bir de evde babası ihtiyar Bonnemort vardır. Bonnemort Baba, dönemin zor koşullarını en iyi yansıtan bir karakterdir. Daha sekiz yaşındayken madene inmiş, üç kez madenden ölmek üzereyken çıkarılmış, ama kurtulmuştur. Bu yüzden kendisine dokuz canlı Baba denmektedir. Artık zor çalışıyordur, şirket bir türlü emekli yapmaktan kaçınır. Çocuklarla beraber Maheu'nun ailesinde beş kişi çalışmaktadır. Çok zor şartlar altında, her gün sabah dört öğleden sonra üçe kadar vardiyalı, yerin 554 metre altında sağlıksız koşullar altında çalışmaktadırlar. Çalışkan ve gururlu anne Maheude'nin tek derdi ise ailesinin karnını doyurmaktır. Evde çalışmayan küçük yaşta üç çocuk vardır. Getirdikleri üç beş kuruşla borç alarak, acımasız bakkala yalvararak, zenginlerin evine giderek yemek bulmaya çalışır. Madenden döndüklerinde ortası kesilerek leğen yapılan bir fıçıda aynı suyla yıkanırlar, hem de oturma odasında. Evin büyük kızı Catherine, 15 yaşında, yeterli beslenmediği için yaşından küçük gösteren, zayıf ve nazik bir kızdır. O da erkekler gibi işçi tulumunu giyerek bir oğlan çocuğu gibi madene inerek çalışmaktadır. Hatta Etienne en başta onu bir erkek çocuğu zannetmiştir. Büyük oğlan Zacharia ve küçük olan kötü ruhlu Jenalin evin diğer üyelerindendir. Evin son karakteri annesine yardım eden, kambur ve iyi niyetli Alzire'dir. Evde çalışan eksilmesin diye çocukların evlenmesini ailelerin geciktirmesinden dolayı, gençler cinselliklerini tenha alanlarda yaşamaktadırlar. Zacharie'nin iki çocuğu vardır. Sonradan çocukların annesi Philomene ile evlenir. O evlendikten sonra ondan kalan boş yere eve kiracı olarak Etienne gelir. Jeanlin ile beraber aynı yatakta yatmaya başlar. Bu sırada evin büyük kızı Cathreine'ye aşık olur. Fakat Catherine kaba ve küstah Chaval'la beraber olur ve onunla yaşamaya başlar. Eskiden daha iyi ücret alıp, karınlarını borç almadan doyuran işçiler, son zamanlarda payandalardan ve birçok şeyden kesilen ücretlerden dolayı artık para yetiştiremez ve geçinemez hale gelirler. Öfkeli ve haksızlıklara tahammülü olamayan Etienne bu durumda sessizliğini koruyamaz ve yardım sandığı adı altında bir proje başlatır. Erternasyonal'in de yardımıyla para toplanır ve artık grev kaçınılmaz olur. Grev patlak verir. Önce Montosu'da başlayan grev daha sonra diğer kömür madenlerine de sıçrar. Destek olmayanlara da zaten, grevdeki işçiler çalışanlara tepki verirler ve çalışmalarını engellerler. Fakat işler çığırından çıkar. Çünkü sermaye işçilerin istediklerini kabul etmeyeceklerini açıklar ve toplanan yardım sandığı tükenmiştir. İşçiler sokaklara dökülür. Burada fakir halkın halinden anlamayan ve tek dertleri lüks yaşam olan zenginlerin vurdumduymazlığını görmekteyiz. Etienne artık işçilerin lideri konumundadır. Jean-Bart'taki rakip ocağın grev yapmasını isterler ve binalarına hücum ederler. Orada çalışan Chaval ve Catherine kıl payı kurtulur. Bu durum maden ocağı sahibini iflasa sürükler. Halk sokaklarda ekmek isteriz diye bağırır. Bu durumda çaresiz kalan işletme silahlı kuvvetlerden yardım ister. Bazı işçilerin dönmesi için çağrılar yapılır. Bunların başında ise Chaval vardır. Grev yapanlar tekrar çalışanlara sinirlenir ve askere taş atarlar. Çıkan ateşli saldırıda Maheu ölür. Bunun üzerine şirket anlaşmaya zorlanır ve ocaklar açılır. Fakat eski bir anarşist olan Rus Souvarine borulara sabotaj yapar. Etienne, Chaval ve Catherine madende sıkışırlar. Kavga sırasında Chaval ölür. Kurtarma ekipleri ulaştığında Catherine ölmüştür. Etienne kurtulur. Kitabın son sayfalarında Etienne iyileşir ve Paris'e gitmeye yoldaşı Pluchart'ın yanına giderek beraber Enternasyonel'de çalışmaya karar verir. Madende çalışmaya başlaya anne Maheuda ile karşılaşır ve konuşurlar. Kadın ona kızmadığını, kocasının ve iki çocuğunun ölmesinden sonra dahi her zaman içinde bir umudun olduğunu söyler. Bavuluyla giderken, durmadan kazma sallayan arkadaşlarını düşünür. İnsan bitiyordu topraktan, gelecek yüzyılda ürün vermek üzere yavaş yavaş filizlenen, pek yakında yerküreyi sarsarak baş verecek olan, öç almak için yanıp tutuşan, kapkara bir insan ordusu boy atıyordu. diye düşünür. Germinal Konusu"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gezgin", "text": "Adından da anlaşılacağı üzere bu kitap gezginlerin okuması için harika bir eser. Metro, otobüs gibi uzun süren yolculuklar için tasarlanmış gibi bu kitap, içi kısa öykülerle dolu. En uzun öykü sadece üç sayfadan oluşuyor. İçerdiği anlamlarsa kısalığının tam tersi. Basit gibi görünen bir öykü bile aslında sayfalarca anlam taşıyor içinde. İşte tam da bu yüzden gezginlerin kitabı olduğunu söyledim. Birkaç öykü okumanız size gün boyu düşünecek bir şeyler veriyor. Kitabın az sayfalı olması da uzun süre oradan oraya sürüklenip yıpranmasına engel oluyor. Hikayelerin tek bir konuda olmayışı da sıkılmadan ilerlemeyi kolaylaştırıyor. Şimdi içinden seçtiğim sekiz hikayenin özetini sunacağım size: Kadim bir ustanın elinden çıkmış bir heykele sahip bir adam varmış ama bu heykelin öneminden habersizmiş. Bir gün bir adam gelmiş ve o heykeli bir gümüş karşılığında satın almış. Ertesi günlerde heykeli satan adam şehre indiğinde bir dükkanın önünde büyük bir kalabalık olduğunu görmüş. Oradaki insanlar yapılmış en güzel heykeli görmek için bekliyormuş. O da merak etmiş ve iki gümüş vererek içeri girmiş. Karşısındaysa bir gümüşe sattığı heykel duruyormuş. Çok zengin bir adamın çok eski bir şarabı varmış. Onu kimseye vermeye layık görmezmiş. Ne vali ne piskopoz ne prens ne de yeğenin düğünü şarabı açmak için yeterince önemli gelmemiş ona. Yıllar geçmiş ve adam ölmüş. Cenazesinde de diğer şaraplarla birlikte bu şarap da köylülere ikram edilmiş. Hiçkimse de içtikleri şarabın özelliğinin farkında değilmiş. İki istiridye kendi aralarında konuşuyormuş. Biri çok ağrısı olduğundan yakınıyormuş, diğeri de çok rahat olduğunu söylüyormuş. Bunu duyan bir yengeç acı çeken istiridyenin içinde çok güzel bir şeyin var olmakta olduğunu söylemiş. Bir gün güzellik ve çirkinlik birlikte denize girmiş. Önce çirkinlik kıyıya ulaşmış ve güzelliğin giysilerini giyip gitmiş. Güzellik de kıyıya ulaştığında çaresizce çirkinliğin giysilerini giymiş. O günden sonra da insanlar ikisini birbirine karıştırır olmuş. Onları sadece dikkatli bakanlar ayırt edebilmiş. Çünkü giysiler gözlerini gizlemiyormuş. Kırsaldan panayıra güzel bir kadın gelmiş. Tüm erkekler onun etrafında pervana olmuş. Kız bundan rahatsız olmuş ve onları azarlayarak göndermiş. Evine dönerken hepsinin terbiyesiz ve kaba olduğunu düşünmüş. Ertesi yıl kız yine o panayıra gitmiş. Bu defa hiçbir erkek ona yaklaşmıyormuş. Panayır bittikten sonra evine dönerken yine tüm erkeklerin terbiyesiz ve kaba olduğunu düşünmüş. Üç adam uzaktaki beyaz bir evi seyrediyormuş. İçlerinden biri orada yaşayan kadının tam bir cadı olduğunu söylemiş. Diğeri orada kendini hayallerine adamış masum bir kadının yaşadığını söylemiş. Sonuncusu da o kadının köylülere eziyet eden kötü biri olduğunu söylemiş. Aralarında anlaşmayı başaramayınca oradan geçen birini durdurup o evde yaşayanın nasıl biri olduğunu sormuşlar. Adam da o kadının seksen yıl önce öldüğünü söylemiş. İki şair yazdıkları şiirler üzerinde konuşmaya başlamış. Birinin şiiri çok uzunmuş ve onunla gurur duyuyormuş. Diğerinin şiiriyse sadece sekiz mısraymış. İki bin yıl sonra o sekiz mısra insanların dilinden düşmez olmuş. Diğer şiirse bir kitabın içinde kalmış. Unutulmamış ama kimse tarafından sevilip okunmamış. Bahçesinde çok fazla nar olan bir adam onları toplamış ve evinin önüne insanların ücretsiz alması için koymuş. Ne yazık ki kimse almamış. Sonraki yıl adam yine narları toplamış ve evinin önüne koymuş ama bu defa gümüş karşılığında satma kararı almış. Bu kararı işe yaramış, insanlar nar almak için onun evine akın akın gitmiş."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gizemli-anahtar", "text": "Beşinci sınıfa giden Jack'in, babasıyla arasındaki ilişkiyi konu alan Gizemli Anahtar kitabı, ortaokul öğrencilerine hitap etmektedir. Kapak resmiyle çok güzel bir uyum yakalayan kitapta yazar güçlü betimlemelerle kitabı okurun gözünde canlandırmaktadır. Yazarın ayrıntılı anlatımı hikayenin sürükleyiciliğini arttırmakta ve okurun aklına gelebilecek diğer olasılıklara engel olmaktadır. Kusursuz Suç Jack, en ağır kokulu sakızı bulmak için okuldaki tüm sıraları bir hafta boyunca kontrol eder. Sonunda aradığı sakızın karpuz aromalı BalonluNefaset olduğuna karar verir. Böylece planı için sakızları çiğneyip biriktirmeye başlar. Kimi zaman ikişer kimi zaman da dörder sakız çiğneyerek, on üç çiğnenmiş sakız biriktirir. Oluşturduğu bu koca sakız topunu, müzik dersinde oturduğu sıraya yayar. Planının son aşamasını böylece tamamlamış olur. Ne Olmak İstiyorsun? O yıl dördüncü ve beşinci sınıflar eski lise binasına taşınacaktır. Bu durum, babası eski lisede hademe olan beşinci sınıf öğrencisi Jack'in hiç hoşuna gitmez. Ezik Anlamında E Bir gün Jack'in sınıf arkadaşlarından biri derste kusunca hademelerden biri olan Jack'in babası sınıfa gelir. Jack babasına görünmemek için elinden geldiğince gizlenir ama babası Jack'i görerek selam verir. Bu durum arkadaşlarının Jack'le alay etmesine sebep olur. Arkadaşlarının alaylarıyla öfkeden patlayacak hale gelen Jack öfkesini nasıl dindireceğini düşünürken sakız planını bulur. Zaferin Tatlı Kokusu Jack yaptığı işten son derece memnun olarak planının gerçekleşmesini bekler. O kadar sabırsız ve heyecanlıdır ki bu, yüzüne ve davranışlarına da yansır. Okul Adaleti Ama plan hiç de Jack'in umduğu gibi gerçekleşmez. Müzik öğretmeni sayesinde suçlunun Jack olduğu hemen ortaya çıkar. Böylece Jack, üç hafta boyunca her gün bir saat sakız temizleme cezası alır. Göreve Başlamak Jack babasını durumdan haberdar edince, babası onun korktuğu kadar kızmaz. Böylece sakız devriyesi başlar. Sakız Devriyesi Jack, babasının talimatlarına göre gerekli eşyaları alır ve sırayı temizler. Sırayı müzik odasına geri bırakıp güçlükle son otobüse yetişir. Kararsız Mahkeme Jack, müdür yardımcısının ailesine gönderdiği notu annesine verir. Böylece annesi ve kız kardeşi de durumu öğrenir. Erkekler Dünyası Jack'in annesi bu durumun nedeninin farkındadır. Bu yüzden eşiyle de bu yönde konuşup karar vermeye çalışırlar. Söylentiler Ertesi gün Jack okula gittiğinde en yakın arkadaşı Pete'ten kendisi hakkında çıkan söylentileri öğrenir. Ders saatleri bu söylentilerin etkisinde sona erdiğinde işinin başına geçmek için malzemelerini toparlamaya başlar. Tüm malzemeleri koymak için bir kova ararken de kapının arkasında kalan asma kilitli bir dolap bulur. Açıl Susam Dolabın kilidinin açık olması Jack'in meraklanmasına sebep olur. Böylece Jack, önce kilidi sonra da dolabı inceler. Dolabın tüm binanın anahtarlarıyla dolu olduğunu görünce \"Çan Kulesi\" ve \"Buhar Tüneli\" etiketli anahtarlardan birer tane alır. Çiğneoloji Jack, o gün kütüphanedeki sakızları temizler. Kütüphaneden öyle çok sakız çıkar ki kütüphaneci bile şaşırır. Jack işini bitirince tüm sakızları bir kovaya doldurup saklar. Daha sonra da keşfe çıkar. Yükseklik Jack, bu keşif için babasının kamyonetiyle eve dönmeyi bile göze alır. Sadece hademelerin kaldığı okulda gizlice çan kulesinin giriş kapısını arar. Kapıyı bulup kuleye çıktığındaysa çok etkilenir. Kuledeyken babası gibi olmak istemediğini düşünerek babasıyla arasındaki farkları not alır. Biraz da olsa rahatlayıp ödevlerini yapar. Vakit dolduğunda da babasıyla eve dönmek için babasının yanına gider. Eve Doğru Jack o gün sadece çan kulesini değil babasını da keşfeder. Çünkü babası yolda kendi gençliğinden bahseder. Jack babası hakkında ne kadar da az şey bildiğini fark eder ve daha fazlasını öğrenmek ister. Keşifler Jack o günden sonra babasıyla eve dönmek için fırsat kollar. Ama ödevlerinin fazlalığından bir türlü fırsat bulamaz. Perde Arkasında Jack oditoryumu temizlediği gün bir kapı fark eder. \"Buhar Tüneli\" anahtarıyla bu kapıyı açmayı dener ve kapı açılır. Fakat içerisi çok karanlık olduğu için oraya başka bir gün girmeyi düşünür. Ama içeriden gelen karpuz aromalı çiklet kokusu hemen harekete geçmesine sebep olur. Tek Yön Bilet İşliğe gidip babasının masasından bir el feneri alır. Ve yeniden oditoryuma giderek kapıyı açar. İçeri girip kapıyı kapattığında ise anahtarı diğer tarafta bırakarak çok büyük bir hata yaptığını fark eder. Yeraltı Jack kilitli kaldığını anlayınca tünelin içinde bir çıkış yolu bulma ümidiyle ilerler. Işığa Doğru Yürüyüş Çeşitli kokuları ve hava akımlarını takip ederek bir gencin ve birkaç eşyanın bulunduğu bir yere ulaşır. Eddie isimli gencin buraya John sayesinde geldiğini ve bu küçük sığınma yerinin çok eskiye dayandığını öğrenir. Daha sonra da onun sayesinde tünelden çıkar. İki Kere İki Jack tünelden çıktığında saatin epey geç olduğunu fark eder. Bu yüzden hızlıca okula doğru gider. Yolda babasının kamyonetini görünce biraz rahatlasa da gergin ve pişman olarak kamyonete biner. Babasıyla biraz konuşurlar ve eve gitmek için hareket ederler. Kalıcı Bir Şey Trafiğin yoğunluğu Jack'in, babası ve tünel hakkında pek çok şey öğrenmesini sağlar. Böylece eve mutlu ve sevgi dolu bir şekilde girerler."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gizli-yuz", "text": "Ömer Kavur, 1988 yılında bir film önerisiyle Orhan Pamuk'a gelir. Orhan Pamuk, o dönemler Kara Kitap'ı yazmaktadır. Gizli Yüz'ü Karlı Gecenin Aşk Hikayeleri bölümündeki bir pavyon fotoğrafçısından esinlenerek yaratmaya başladı, Orhan Pamuk. Zaman zaman Ömer Kavur'un da yardımlarıyla senaryo tamamlanır. Fotoğrafçı pavyonda fotoğraflar çekerek geçimini sağlamaktadır. İstanbul'da olmasının asıl sebepleri başka türlüdür. Başta İstanbul'da yaşamak ikinci olarak da hukuk eğitimi almak için İstanbul'a gelmiştir. Lakin babası İstanbul'da yaşamasına kati süratle karşı çıkmış ve maddi yardımı kesmiştir. Fotoğrafçı işine devam ederken iri yarı bir adam onu tutup güzel ve gizemli bir kadının yanına alıp götürmüştür. Kadın adamdan pavyonda çektiği fotoğrafları ister ve güzel de bir ödeme yapmayı teklif eder. Teklifi kabul eden genç adam aynı zamanda kadından da etkilenmiştir. Kadın fotoğrafları büyük bir keder ve heyecanla inceler. Sanki tanıdığı bir yüzü aramaktadır. Fotoğrafçı ise hayranlıkla adeta bir heykel gibi kusursuz suratı incelemektedir. Günün birinde kadın büyük bir heyecanla inceler fotoğraflardan birini, sanki aradığını bulmuş gibidir. Fotoğrafçıdan adamı bulmasını ister. Fotoğrafçı da adamın peşine düşer. Adam, bir saatçidir. Her şeyden habersiz Tarlabaşı'ndaki dükkanında hayatını sürdürmektedir. Fotoğrafçı saat tamir ettirme bahanesiyle dükkana girer. Kadının çok merak ettiği soruyu sorar fotoğrafçı, saatçiye: Hayatta en çok istediği şey nedir? Saatçi: İnsanlara saatleri anlatmak isterdim. Mekanizmaların inceliğini, yayların korkunçluğunu, çarkların karanlığını... Fotoğrafçı saatçinin birkaç fotoğrafını daha çeker ve dükkandan ayrılır. Kadın saatçiyi derhal görmek ister ve kadının gece mavisi arabasıyla saatçinin dükkanına giderler. Saatçi dükkanın kepenklerini indirip gözden kaybolur. Adamın kayboluşuyla kadını eski anılar sarar ve babasıyla ilgili anılarını hatırlayarak ağlamaya başlar. Fotoğrafçıyı su almaya gönderir ve basar gider. Fotoğrafçı kadının evine gittiğinde hayatının şokunu yaşar. Kadın evi boşaltmış, eşyalarını da bir hurdacıya satmıştır. Fotoğrafçı, kadından ve saatçiden bir iz aramaktadır fakat hiç beklenmedik bir gelişme olur. Fotoğrafçının babası vefat etmiştir. Fotoğrafçı memleketine döner. Annesi fotoğrafçının orada kalıp tarla işlerinde abisine yardım etmesini ister. Abisi ile ahıra gittiklerinde fotoğrafçı beklemediği bir gerçekle karşılaşır. Abisi ona babasının başka bir kadınla ilişkisi olduğunu söyler. Kadın bir öğretmendir ve uzaktan kadını görmeye giderler. Babasından kalanları kendi aralarında paylaşmaya karar verirler. Fotoğrafçı yalnızca köstekli saati ister. Annesi oğullarını yanına toplar ve birikimi olan altınları fotoğrafçıya teslim eder. Fotoğrafçı bu altınlarla beraber İstanbul'a gidecek ve tarla sahiplerine altınları verip tarlayı alacaktır. Fotoğrafçı otobüsün mola verdiği yerlerden birinin camında kadının silüetini görür. Otobüsün kaçmasını umursamadan kadının görüntüsünü izler. Kadının görüntüsü bir bant kaydıdır. Fotoğrafçı kasetin sahibi adama bu kaseti nereden bulduğunu sorar. Adam ise bir emanet olduğunu söyler. Fotoğrafçı adamla beraber kasetin sahibini bulmaya gider. Kasetin sahibi de bir saatçidir ve kaseti satmak istemez. Kasetin sahibinin rüyasına bir kadın girmiştir. Ardından aynı kadın saat dükkanına gelip tamir etmesi için bir saat vermiş ve bir de bu kaseti bırakmıştır. Kadın bir ay sonra geri geleceğini söylemiştir. Fotoğrafçı kaseti 9 altın karşılığında satması için adamı ikna etmiştir. Fotoğrafçı orada bir otele yerleşir ve kadını beklemeye başlar. Akşamları kumar oynayıp tuhaf dostlarıyla vakit geçirir. Beklenen gün gelip de kadın çıka geldiğinde fotoğrafçı camı kırar. Saati tamir edilmediği için zaten çok gergin olan kadın ürker ve gerisinde bir iz bırakarak kaybolur. Şeker kutusunun üstünde bir kule vardır. Fotoğrafçı kalpler şehrine gidip kadını bulmaya karar verir. Şehirdeki saat kulesi onu tedirgin eder. Sanki her yerden görülüyordur. Fotoğrafçı kadına olan aşkını anlatırken kadın çıkagelir ve fotoğrafçıya buradan gitmesini söyler. Fotoğrafçı her şey eskisi gibi olsun der: Ben yine sana fotoğraflar getireyim. Kadın, sevdiğinin kendisi olmadığını fotoğrafçının aramayı sevdiğini söyleyerek gözden kaybolur. Fotoğrafçı yolda yürürken eskici ve kızına rastlar. Eskici kalemini kaybettiği için ağlayan kızına bir masal anlatır. Eskici heybesinden bir ayna, ütü ve lamba çıkarır. Fotoğrafçı, eskici ve kızı gülümserlerler. Gizli Yüz filminin metni filmden seçilmiş fotoğraflar ve Orhan Pamuk'un senaryo oluşum sürecine dair notlarıyla birlikte yayınlanmaktadır. Okuması oldukça keyifli olan bu eser Antalya Altın Portakal Film Festivalinde de En İyi Senaryo Ödülü'nü almıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/godotyu-beklerken", "text": "1949'da Samuel Beckett tarafından absürd tiyatro olarak kaleme alınmıştır. Başlangıçta hak ettiği değeri göremese ve hatta eleştiriye maruz kalsa bile zamanla bir klasik haline gelmiştir. Eser Vladimir ve Estragon isimli iki kahramanın Godot isimli bir varlığı bekledikleri iki gün sürecinde geçer. Eserde zaman ve mekan belirsiz olmakla birlikte İkinci Dünya Savaşının etkileri sürerken yaşanan tarihsel sürecin izleri görülmektedir. Tıpkı o zamanlarda olduğu gibi umudun tükenmeyişi, ne olduğunu bile bilmeden büyük bir belirsizliğin içinde gelecek olanı beklemeyi, büyük bir eylemsizlik içinde yine de hayatta kalabilmeyi, yazar kahramanlar üzerinden aktarmaktadır. Eser; Vladimir , Estragon isimli kahramanlar akşamüzeri bir kır yolunda konusu çok de belli olmayan bir takım konuşmalarda bulunurlar. Şakalaşır, son kalmış havucu yer ve turpları değerlendirmeye çalışırlar. Kahramanlar konuşmayı sürdürürken efendi Pozzo ve bir ipe bağlı köle Lucky gelir. Lucky, çok ağır bir yük taşımakta ve fiziksel olarak pek de sağlıklı gözükmemektedir. Sahibinin ona kötü söz ve davranışları da cabasıdır. Lucky'nin adı ve içinde bulunduğu durum göz önüne alınırsa yazarın burada bir ironi yaptığını anlamak çok da zor değil. Adı ne olursa olsun acı çeken insanı fark etmemek elde değil sonuçta. Bana göre Pozzo, karakteri o zamanların kötü komutanlarını; Lucky ise onun emirlerine uyan, itaat eden, gıkını bile çıkarmayan halkı temsil etmekteydi. Şu an ise tüm kaynakları, ekonomik imkanları elinde bulunduran kişi ve kişiler Pozzo olarak düşünülebilir. Lucky ise biziz adımız şanslı olabilir, bize sunulan imkanların sınırsızlığından bahsediliyor olabilir, kapasitemiz hakkında yorum yapılıyor. Biz kendi adımızı mı koyuyoruz yoksa başkalarının boyunduruğunda yaşamayı tercih mi ediyoruz? Lucky, şapkası olmadan düşünemeyen garip bir köledir. Efendi Pozzo ve kahramanlarımız köle Lucky'i dansa zorlarlar. Birtakım figürlerde bulunan kölenin performansını yeterli bulamazlar. Estragon beceriksizce taklit eder, Lucky'i. Karanlık çökmek üzereyken sahneye bir çocuk girer. Çocuk efendi Godot'un bu akşam gelemeyeceğini ama yarın akşam mutlaka geleceğini söyler. Çocuğa kim olduğunu, Godot'la alakasının ne olduğunu anlamak için birtakım sorular sorarlar. Çocuk, kardeşiyle birlikte Godot'un çiftliğinde çalışmaktadır. Haberi getirenin çocuk olmasının da mutlak bir anlamı vardır. Akla en yatkın olan çocukların masumiyeti üzerinden kendimizi avutmak için söylediğimiz beyaz, masum yalanlara vurguda bulumaktır. Vladimir ve Estragon geceyi geçirmek için bir yer ararlar. Ellerinde kalan son yiyecek bir turptur. Memnun kalmasalar da tek yiyecekleri olan turptan başka çareleri yoktur. Derken Pozzo'nun yardım çığlıklarını duyarlar. Pozzo, kör olmuştur. Yardımcısı Lucky ise sağır. Pozzo'ya bir yüzük ve biraz para karşılığında yardım etmeyi kabul ederler. Olyalar burada garipleşir çünkü birbirlerini gördüklerini hatırlayamazlar. Bu hatırlamamanın da bir anlamı vardır. Zaman adeta bir döngü yaratır. Yaşanılanlar tekrar yaşanır, gelecek de aynı olmuştur, geçmiş de. Beklenen gelmemiştir çünkü varoluş hakkınd söylenecek söz yoktur. Derken akşama doğru dünkü çocuk çıkar gelir. Çocuk da dün bu ikiliyi gördüğünü hatırlamaz. Yine o malum haberi getirir. Godot, bugün de gelemeyecektir. İkili yavaş yavaş umudunu kaybetmeye başlar. Son perde de aralarında şöyle bir diyalog geçer: Gogo: Böyle devam edemeyeceğim ben. Didi: Sana öyle geliyor. Gogo: Ayrılsak? Belki daha hayırlı olur. Didi: Yarın asarız kendimizi, Godot gelmezse. Gogo: Ya gelirse. Didi: Kurtuluruz. Tıpkı zaman zaman bizlerinde düştüğü ikilem gibi bir konuşma yaşanır aralarında, gitmeli mi kalmalı mı? O ne olduğu belirsiz kurtarıcıyı beklemeli mi? Oyun, iki perdeden oluşmaktadır ve yaklaşık iki saatlik versiyonunu internet üzerinde bulmak mümkün. Kitap olarak ise şu an baskıda değil fakat ikinci el kitap sitelerinden ulaşmanız mümkün."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gokyuzune-not", "text": "Kaderin ağları örülmüşse bir kere, kimse onu temizleyemez. Deniz Bulut Sade, Çanakkale'ye ilham arayışları içerisinde yeni bir kitap yazmak için gidiyordu. Ve uçağı değil de otobüsü tercih etmişti. Annesinden ikinci kez ayrılışıydı bu ve yeterince de huzursuzdu. Üstelik yanına bazı nedenlerden ötürü oturmak zorunda olan kadın, bu huzursuzluğa katkı sağlıyordu. Araya çanta koymalar, hiç temas etmemeler filan... Ki o çanta bir koltuk bedelindeydi zaten. Ve arka koltukta oturan kurtarıcımız Bayan Mavi hemen Bay Sade'nin imdadına yetişerek kadına arka koltukta oturmasını teklif eder. Ve Bayan Mavi yani Buket, Deniz'in yanına daha doğrusu Deniz'i yerinden kaldırarak cam kenarına oturmasıyla, Deniz'in gerçek hikayesi yazılmaya başlamıştı. Deniz, Buket ile ilk göz göze geldiğinde hayatında bazı taşların yerini değiştiğini hissetmişti. Hatta Deniz bazı erkeklere nazaran hissetmeyi bilen bir erkekti. İlk diyalogları tartışma dolu olsa da sonradan birbirleriyle çok iyi anlaşmışlardı. Mola verdikleri ilk istasyonda mesela, Buket; Deniz'e yazarının belli olmadığı yani yüzünü gizleyen bir adamın kitabını önerip anlatmıştı. Oysaki bilmiyordu ki kendisinin çok sevdiği yazar karşısında oturmuş çay içiyor ve kendi kitabını kötülüyordu. Deniz, Buket'e ilişkileri çok ilerlediği zaman bile söyleyememişti bu yazarlık meselesini. Ama zaten onları son duruma getiren şeyde saklanan gerçeklerdi. Nitekim eksik anlatılan gerçeklerde birer yalandır. Hem de daha tehlikeli olanlarından. Otobüs yolcukları sırasında diyalogları iki arkadaşın konuşmaları haline dönmüştü. Deniz hayatında kimse ile paylaşmadığı ve çocukluğundan beri sürdüre gelen gökyüzüne not bırakma alışkanlığını Buket'e gösterip, öğretmişti. Her ne kadar bu oyun Buket'e saçma gelse de oldukça merak da etmişti. Deniz'in böyle bir oyun oynamasının sebebi, Deniz'in annesi ve babası Deniz daha bebekken suçsuz yere hapse girmesi ve Deniz'in anne ve babasını 17 yaşına kadar hiç göremeyişinden kaynaklanan bir olay. Deniz ne zaman annesi ve babası ile konuşmak istiyorsa gökyüzüne bir not bırakırdı. Her ne kadar aradan geçen yıllar sonrasında annesine kavuşmuş olsa da babası hayla içerideydi ve gökyüzüne not bırakmaktan vazgeçmiyordu. Gökyüzüne not oyunu Deniz'in bir hayat parçasıydı. Çanakkale'ye vardıklarında Deniz cesaretinden yana kayarak Buket'e bir teklifte bulundu. Sadece ikisini bildiği ve ikisine özel olan bir mail hesabı açıp oraya sırayla gökyüzüne notlar bırakmak. Buket kabul etmişti ve Deniz, Çanakkale'de artık durduğu süre Buket içindi. Buket ne zaman İstanbul'a dönerse Deniz'de o vakit dönecekti. Ki bilet alacakları gün buluşup yine aynı koltukları alarak yolculuklarını sürdürmüşlerdi. İstanbul'a geldiklerinde ise geçirilen buluşmaların ardından nihayet sevgili olabilmişlerdi. Ama Deniz'in rahat edemeyip yazarlığı hakkında gerçeği söyleyince evlilik yolunda ilerleyen ilişkileri tamamen sona ermişti. Deniz pes etmeyecekti. Babası gibi sevdiği kadını kazanmak için her şeyi yapacaktı. Hatta babası hapishaneden çıkmıştı bile ve Deniz'in en büyük destekçisiydi. Ama gel gör ki Buket gerçekten çok zor bir kız. Öyle ki aylar boyunca neler neler yaptırttı Deniz'e... Ama affetti mi, bunu bence kitabın büyüsünü bozmamak adına siz okuyarak öğrenin. Deniz'in hikayesi yani bu yazar kimliğini açığa çıkarmaması, ne bileyim; acaba Ahmet Batman'ın gerçek hayatından bir kesit miydi? Kitabı okurken sürekli bunu düşünüp durdum. Ayrıca yarattığı karakterler o kadar sıra dışı ki; hem karakterler hissedebiliyordu, hem de biz karakterlerin ne hissettiklerini hissedebiliyorduk. Ve kalemi o kadar gerçekçi ki, her insanın Ahmet Batman'ın kitaplarında kendine ait veya kendi hayatından bir kesit bulabilmesi mümkün. Ve insan düşüncelerini başka bir açıdan fark ettiğinde o düşüncelerin hayatımız da ki ya da benliğimizde ki yeri kolayca değişebiliyordu. Ama bu kitapta asıl anlatılmak istenen keşkelere yer vermeden yaşamaktı. Herkesin bir hikayesi var ve o hikayeyi erken tamamlamamak için uğraşmaktı. Hikayeyi yazan kalemi ise iyi kavramaktı buradaki meselede. Zira Deniz ne olursa olsun Bayan Mavi'sinden vazgeçmediği için şimdi bu kadar mutlu ve huzurluydu. Yazan: Selin Gürcüoğlu Gökyüzüne Not Konusu Yazdığı kitaplar ile aşk denilince akla ilk gelen isimlerden biri olmayı başaran ünlü yazar Ahmet Batman yeni kitabı Gökyüzüne Not ile yine okurlarının beğenisini kazanmaya hazırlanıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/golun-dibindeki-ev", "text": "Aslı Bird Box olan ve Türkçeye Kafes olarak çevrilen kitabıyla ünlenen Josh Malerman 24 Temmuz 1975 doğumlu Amerikalı yazar, şarkıcı ve oyuncudur. The High Strung isimli müzik grubu üyesidir. Gölün dibindeki ev ise gerek ismiyle, gerekse kapak tasarımıyla ilgiyi kendisine çeken bir kitap. Merak uyandırıcı ve ilgi çekici! Ayrıca başından sonuna kadar okuyucuyu ayrıntıya boğmayan, sürekli dinamik tutan, sürükleyici bir dili var. Kitap 17 yaşındaki James'in 17 yaşındaki Amelia'ya çıkma teklif etmesi ile başlıyor. Amelia heyecanla bu teklifi kabul ediyorlar ve göl kenarında buluşmak için sözleşiyorlar. James ilk randevularında kanoyla gölde dolaşmanın eğlenceli olacağını düşünüyor. Buluşma günü geldiğinde James ve Amelia, James'in amcasının kanosuyla göle açılıyorlar ve birince gölden daha sessiz olan ikinci göle kadar kürek çekiyorlar. Orada yemek yemeyin düşündükleri sırada bir geçit görüyorlar ve bu geçitin üçüncü bir göle açılabileceğini düşünüyorlar. Oldukça hatta bir ara kanoları sıkışıyor- dar olan tünelden çıkmayı başardıklarında cidden üçüncü bir gölün olduğunu keşfediyorlar. Ancak bu göl diğerlerine nazaran daha pis... İkili sohbet ederek ilerlemeye devam ediyor. Tam o sırada suyun altında havada asılı gibi duran bir çatı keşfediyorlar. Bu çatının altında ne olduğunu merak eden Amelia ve James sırayla göle dalıyorlar. İlk önce James gidiyor ve iki katlı, gayet büyük bir evle karşılaşıyor ancak evin içerisine girecek kadar duramıyor. Aslına bakılırsa James kitap boyunca ev konusunda sürekli daha geri planda kalıyor. Amelia ise evin içerisine giriyor. Ancak orada onu büyük bir şok bekliyor. Evin içerisi dayalı döşeli! Ve her şey yerli yerinde duruyor. Gölün dibindeki evde tabaklar bile masanın üzerine mıhlanmış gibi duruyor. Kendini zar zor kanoya atan Amelia, James'e bunu söylediğinde ikisi de dalış takımlarına ihtiyaçları olduğuna karar veriyorlar. Ve sürekli sürekli kendilerini bu eve gelirken buluyor. Bu sırada birbirlerine daha çok bağlanıyorlar ve hatta ileriye yönelik hayaller kuruyorlar. Bir süre sonra gölün üzerinde beraber uyuyabilecekleri bir sal inşa ediyorlar ve salıda evin çatısına bağlıyorlar. Ayrıca tüm bu süreç boyunca ikisi de tuhaf bir şekilde huzursuz hissediyorlar. Ancak ne olursa olsun eve girip çıkmaktan geri durmuyorlar. Özellikle de Amelia için ev bir bağımlılık haline geliyor. Evin bütün odalarına girip çıkıyorlar. Hatta evde keşfettikleri kapalı yüzme havuzunda ki havuzun suyu bile gölün suyundan ayrı. İkili bir süre sonra evin içerisinde onlardan başka birinin daha yaşadığını fark ediyorlar. Bu korkuyla bir haftadan fazla evin yakınlarına yaklaşamıyorlar. Ve bu süre içerisinde hiç görüşmüyorlar. Amelia sürekli su sesleri duyuyor. James ise bir sabah kalktığında odasını su bastığını görüyor. Onun odası dışında evin her tarafı kuru. Bu olayların sonucunda çiftimiz, bir süre sonra dayanamıyorlar ve eve merhaba demek için gidiyorlar. Amelia evde yaşayan kişiyi görüyor ancak birden bire ev kayboluyor. Devamı anlatmaktan ziyade bir muamma olarak bırakmayı yeğ ediyorum ancak beklediğim son bu değildi diyebilirim. Vasat desem vasat değildi. Evet, ilgi çekici ve beklenmedikti ancak bittikten sonra ikinci kitabı var mı diye araştırma gereği duydum çünkü havada kaldım. Final beni heyecanlandırdı ama havada bıraktı. Kısacası final, finalden ziyade sezon finali gibiydi. Onun dışında kitap boyunca iki gencin ne kadar cesaretli davrandığını görebiliyoruz. Yaşadıkları olaylar ve bunların tasvir ediliş şekilleri oldukça sade ve duyguyu yansıtabilecek şekilde. Bir günde bitirilebilecek ve cidden başka bir dünyaya, hatta bambaşka bir dünyaya sürükleyebilecek bir kitap. Unutmayın, bir evin boş olması, orada kimse olmadığı anlamına geliyor? Gölün Dibindeki Ev Konusu John Malerman'ı ilk olarak Kafes isimli romanı ile tanıdık ve sevdik. Tüm dünyada çok satan kitap Türk okurların da büyük beğenisini kazanmıştı ve uzun süre en çok satanlar listesinin en tepelerinde yer almıştı. John Malerman bu kez Gölün Dibindeki Ev ile okurların dikkatini çekiyor. John Malerman Gölün Dibindeki Ev ile okurlara yine çok farklı bir gerilim romanı sunuyor. Kitabın iki ana karakteri olan Amelia ve James ilk buluşmanın verdiği gerginlik ile gölde güzel vakit geçirir. Şans eseri gölün dibinde iki katlı güzel bir ev olduğunu fark ederler. Evin kapısı da açıktır ve her şey normal görünmektedir. Amelia ve James şaşkınlıklarını gizleyemezler fakat bu iki içinde güzel bir macera demektir. Dahası ev tamamen terk edilmiş gibi görünmektedir. Fakat evin boş olması demek onun bir sahibinin olmadığı anlamına gelmez. Amelia ve James bu evde zaman geçirmenin bedelini de ödemek zorunda kalırlar. Gölün Dibindeki Ev kitabı okurlara tam bir gerilim sunuyor. İki gencin başından geçenleri okudukça tüyleriniz diken diken olacak, korkuyu kendi içinizde hissedeceksiniz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gonul-celen", "text": "Amerikalı ünlü yazar Jarome David Salinger'in ilk olarak 1951 yılında yayınlanan romanı olan Gönül Çelen ya da diğer bir adı ile Çavdar Tarlasında Çocuklar, yazarın çok uzun süre üzerinde çalıştığı romanlardan bir tanesidir. Salinger romanını 1940lı yıllarda yazmaya başlamış ve uzun bir çalışma sonrası tamamlamıştır. Kitap Türkçe ilk olarak Gönül Çelen ismi ile yayınlanmıştır. Daha sonra yayınevinin değişmesi ile birlikte kitabın adı da Çavdar Tarlasında Çocuklar olarak değiştirilmiştir. Gönül Çelen kitabının ana karakteri 16 yaşındaki Holden'dir. Holden tam anlamıyla ergenlik dönemindedir ve ergenlik döneminin getirdiği tüm olumsuzlukları üzerinde taşımaktadır. Ailesi onun eğitimi için büyük emek harcamış fakat o okulu pek umursamamıştır. Birçok okuldan atıldıktan sonra ailesi büyük umutlar ile Kolej'e hazırlık derecesinde olan güzel bir okula kaydettirmişlerdir. Fakat Holden yine okulu pek umursamamış ve İngilizce dersi hariç aldığı tüm derslerden kalmıştır. Bunun üzerine Holden ailesi ile yüzleşmekten korkar. Okulun bitmesi Amerikalıların Noel olarak adlandırdıkları yeni yıl öncesinde kutladıkları bayrama denk gelir. Fakat Holden okuldan atıldığı için okulu erken terk eder. Ama ailesine Noel için döneceğini söylediği için ve dahası ailesi ile yüzleşmekten korktuğu için Noel'e kadar bir otelde kalmaya karar verir. Holden otelde iken sıkılmaya başlar ve ergenliğinde verdiği hormon yükselmesi sonrası kendisine bir hayat kadını ayarlamaya çalışır fakat başarılı olamaz. Bunun üzerine otelin barına inerek orada şansını denemeye karar verir. Burada birkaç kız ile görüşür fakat yaşının küçük olması şansını oldukça azaltmaktadır. Umduğunu bulamaz ve kızlar onun yanından ayrılır. Holden umutsuz bir şekilde odasına dönmeye karar verir fakat bu kez otelde görevli olan Maurice ile tanışır. Maurice, Holden'in dilinden anlar ve ona isterse tek gecelik birini ayarlayabileceğini söyler. Holden sonunda aradığını bulmuştur ve bu teklifi kabul eder. Fakat kabul etmesi ile birlikte pişmanlık duymaya başlaması da bir olur. Bir anda hormonlarının etkisine girmiş fakat artık kararını değiştirmek için çok geçtir. Holden'in duyduğu pişmanlık kızın odasına gelmesi ile daha fazla artar ve çekindiği için kız ile sohbet etmekten öteye gidemez. Kıza parasını verip gönderir fakat bu durum Maurice'in pek hoşuna gitmez. Bunun üzerine Holden de bu otelden ayrılmak zorunda kalır. Holden, bir süre barlarda dolaşarak zaman geçirmeye devam eder fakat hiçbir zaman umduğunu bulamaz. Bunun üzerine eski bir arkadaşı olan Sally ile iletişime geçer. Sally görüşmeyi kabul eder ve buluşurlar. Fakat bu buluşma da pek Holden'in umduğu gibi gitmez ve ondan da uzaklaşmak zorunda kalır. Holden artık yalnızlıktan çok fazla sıkılmaktadır ve son umut olarak kız kardeşi Phoebe ile iletişime geçer ve onunla görüşmek ister. Phoebe'ye durumu anlatır ve ailesinden çekindiğini belirtir. Phoebe de bu olanlardan sonra ailesinin onu hiç affetmeyeceğini belirtir. Bunun üzerine Holden evden tamamen kaçmaya ve kendi başına bir hayat kurmaya karar verir. Phoebe bunun üzerine abisi ile gitmek istediğini belirtir ve o da evden kaçarak abisini takip etmek ister. Fakat Holden buna kesinlikle karşı çıkar. Holden evden kaçma planını tekrar gözden geçirir ve bunu yapmaya pek cesaret edemez. Noel de artık gelmiştir ve her şeyi göze alıp eve geri döner."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gor-beni", "text": "Cumhuriyetin kadınları, kadınlarımız, insanımız ne kadar güçlüymüş dedirten bir aile düşünün. Onların yanında da savaşı İstanbul'da yaşayan yani hiç yaşamayan insanlar. Edebiyat dersinde anlatılan eski yeni çatışmasından daha öte bir çatışma yaşanmış; savaşı yaşayan ve yaşamayan. Cumhuriyetin kadınlarının tek başına verdikleri mücadele gözümüzün önünden geçiyor. Birbirlerine tutunuşlarını, zamanında taş üstünde taş kalmamış dünyalarından nasıl küllerinden doğduklarını, yaralarını nasıl 'cumhuriyet kadını' olarak sardıklarını ve saracaklarını okuyoruz. Çünkü bu kitap bir serinin başlangıç kitabı. Bir mahşere kafa tutuşun kitabı, haklı bir kafa tutuşun yani Ülkü'nün. En iyi eğitim okullarda mı alınır diye sordurtuyor kitap. Çünkü savaşın kızı var karşımızda; Ülkü.ve bir de sadrazamın oğlu olan Selim duruyor diğer köşede. En iyi okullarda okumuş, dünyanın tüm nimetlerinden yararlanmış bir şekilde karşımıza çıkıyor. Osmanlı'yı tekrar canlandırma düşüncesiyle yanıp kavruluyor olsa da kitap boyunca düşünen insanın evrilişini görüyoruz. Bu evrilişin bir aşaması da aşk. Aşkın adı Ülkü, Ülkü'nün adı aşk. İlk görüşte olan. Ama arada kültür farkı, zenginlik ve fakirlik, savaşı yaşamanın hayat bilgisi ve öğretileri, düşünce sistemi var olsa dahi aşk birbirini daha iyiye götürecek adımları atmak olduğu için bu aşk dansında iki tarafta birbirine karşı koyamadı koyamazdı da zaten. Ülkü ise savaşla donatılmış, tüm nimetlerden arınmış, tek varlığı ailesi ve atı Yakışıklı. Sürekli erkek kıyafetleriyle kamufle olmaya çalışan ama gözleri yaşanmışlıkla, bilgi ve zarafetle parıldayan Ülkü. Cumhuriyetin kıymetini en iyi bilen Ülkü. Bedeller ödeyen, canlar veren ancak bilebilir bunu, değerini tartacak bir değer vermiş olan insan kaybedemez kazandığını. Eskinin aşkları ne güzelmiş diyorsun. Ama her dönemin kendi içinde kötülükleri de var. Gör Beni insanı araştırmaya sevk eden bir kitap. Tarihi Çanakkale Savaşı'nda ölen oğlunun anısı için İstanbul'a gelen profesörden dinliyorsun. 2000 yıl önceden çok da farkımız yokmuş dedirtiyor. Ve kimi zaman da İngiliz ajanların ağzından dinliyoruz cumhuriyetin hikayesini. Kitapta her biri ayrı şekilde ele alınması gereken karakterler var. Her biri farklı bir fırtınayla mücadele ediyor. Birinin fırtınası diğerinin güneşi oluyor zaman zaman. Ülkü ve Selim zıtların, farklılıkların doğurduğu bir çekim adeta. Bilginin de bir çekime sahip olduğunu İlmiye ve Orhan'da keşfediyoruz. Aynı okula giden bu iki genç profesörün akıttığı bilgiyle dünyaları zenginleşirken o güne kadar onlara anlatılan hikayeler üzerine düşünen iki berrak zihin. Orhan bize, bilginin savaşarak öğrenildiğini ve eski bilgiyi yendiğin zaman gerçek bilginin anlam kazandığını öğretiyor. Aslında bu kitap o kadar çok şey öğretiyor ki beklenmedik bir performans sergiliyor. İnsana çok iyi araştırılarak yazılmış bilgiyi sunuyor. Ancak yine de teyit etmekte çok önemli. Her zaman tarih değiştirilebilir. Tarihin değiştirilirse kültür, insani değerlerin değişir. Atalarının yaşanmış yargılarını unutup yeni yargılar için hatalar yapmaya meyil edersin. Zamanında tarihi değiştirilmiş toplumlardan da bahsediliyor. Günümüzde bu toplumların nasıl, nerede, ne yaptıklarını eş zamanlı olarak deneyimleyebiliyoruz; yasalarında, yaşantılarında ve kadınının duruşunda. Size bir önerim var bu kitabı altını çizerek değil sayfalarını kıvırarak okuyun. Çünkü etkilendiğiniz cümlenin büyüsüne kapılmanızı o sayfa değil sadece o bölüm hatta bu kitap başardı. Tüm sayfaları kıvırmanız gerekiyor bazen ama geceler boyu arkadaşlık edecek olan arkadaşınıza biraz da siz anı bırakın. Çünkü yolda yürürken bile adımlarınızda onun izini hissedeceksiniz. Kimi zaman Selim'in annesinin kibrinin işe yaramadığını, kimi zamanda abla Ayşe'nin geceler boyu hırsla bıkmadan elbise dikmesini ve bazen de kalbinizde hissedeceksiniz Selim ile Ülkü'nün saf aşkını. Adım adım içselleştireceğiniz bir kitap. Unutmayın ki en çok içinize işleyen kısım aslında sizsinizdir. Çünkü insan ancak kendisini ve kendisine benzeyeni seçiyor bu dünyada. Yazan: Gizem Yıldırım Gör Beni Konusu Fi, Çi, Pi kitap üçlemesinin yazarı olan Akilah Azra Kohen yeni kitabı Gör Beni İki Devrin Hikayesi ile oldukça detaylı bir kitap yazmıştır. Doğru daima doğrudur, ta ki birileri onun yanlış olduğunu kanıtlayana kadar ve tarih doğru sanılan yanlışlarla doludur, der yazar. Bu kitabındaki karakterlerin gerçek kişileri yansıtsa da tarihin farklı kesimlerindeki yaşanmışlıklara, anlamlara hizmet edebilmesi için hikayenin içinde zaman kayması olduğunu belirtmiştir. Yani öykünün kronolojik olmadığını söylemiştir. Kitapta yer yer görsel kanıtlara, önerilen müziklere ve uzun açıklamalara da yer verilmiştir. Hikaye Cumhuriyet'in hemen sonrasındaki yıllardan başlar. Osmanlı İmparatorluğu artık Türkiye Cumhuriyeti olmuştur. Bu durumu Selim, vatanın delirdiği, cahillerin ele geçirdiği, geleceğin kayıp gittiği şeklinde yorumlar. Hele kadınlar! Osmanlı'nın kadınları açılıp saçılacaktır. O, bir Osmanlı torunudur ve bu durumu kabul edemez. Bunun için Selim gibi düşünenler ve Cumhuriyeti kabul edenler arasında kıyasıya bir mücadele vardır. Diğer tarafta iki kardeş olan İlmiye ve Ali vardır. Kurulan ilk Cumhuriyet sınıflarında derslere başlarlar. Profesör Fred, dinler tarihinin en eski zamanlarına gidip kutsal kitap inen ilk din olan Yahudilikten derslere başlar. Tabi ki bu öğretiyi zaman zaman Hıristiyanlığa ve Müslümanlığa değinerek anlatır. Fred'in anlattığı dersler boyunca laf lafı açar daha doğrusu bilgi bilgiyi. Bu bilgiler okuyanı hem şaşırtır hem de eksik kalan yanları tamamlamak için çok iyi bir fırsat oluşturur. Sınıfın en küçüğü Ali'dir ancak o kadar akıllıdır ki neredeyse herkesin ağzını açık bırakacak soruları ile ünlüdür. İlmiye'nin de ondan aşağı kalır yanı yoktur. Hem soruları hem sahip olduğu bilgileri ile profesörle birlikte sınıfın tamamını etkiler. En başından beri zıtlaştığı bir diğer çocukta Orhan'dır. İlk dakikadan itibaren birbirlerini fark ederler, fikir ayrılıkları vardır. Aliler Aydın'ın Efeler köyünden gelmiştir, Orhan ise İstanbulludur. Aslında Orhan sadece İlmiye'ye karşı değil Fred' e karşı da oldukça terstir. Özellikle Müslümanlık dışında diğer dinlerden bahsedilmesi yüzünden sürekli gerginlik yaratır. Fakat sınıftaki derviş zaman zaman ortamı sakinleştirir. Bir gün Selim bir at üstünde hayatla yarışan, bakmamak için günah saydığı, Cumhuriyet'e uygun kızın gözlerini aklına kazır. Bir süre sonra o kızın komşuları olduğunu öğrenir. İki kız kardeş olan Ayşe ve Ülkü Selim'in komşularıdır. Selim Ülkü'den çok etkilense de onun basit bir köylü, fakir bir kız olduğu düşüncesiyle gelgitler yaşar uzunca bir süre. Ülkü'ye göre de zenginlik içinde çabadan tamamen uzaklaşmış, anlamsız hayatına eğlence arayan züppeden öte değildir süslü ve yakışıklı Selim. Ancak kaderden kaçılmazdı ya da aşktan... Selim'in varlığı kalbindeki ağırlığıydı. Ülkü kaçabildiği kadar kaçmak istiyordu ondan çünkü ona göre Selim, evli bir kadınla ilişkiye girebilecek kadar ahlaksız, Atatürk'ün ilke ve inkılaplarını anlamayacak kadar vizyonsuz, bir padişaha kul olabilecek kadar kimliksizdi. Öyle bir an gelmişti ki bir balo salonunda Selim'in kollarında dans ederken bulmuştu kendini. Ve tüm salonun izlediği bir kadınla adamın dansı değildi, o an gerçekleşen aşkın dansıydı. Bu sahneye şahit olanlardan biri de Ülkü'nün evli kadın diye bahsettiği Melek'ti. Öyle nefret doluydu ki yüreği... Nefretini biriktiren bir diğer isimde Ülkü'yü deli gibi isteyen Robert idi. Robert, Selim'e olan öfkesini yönlendirecek kişi olarak, aynı baloda tanıştığı Profesör Fred' i seçmişti... Kitap boyunca tıpkı Ülkü ve Selim gibi İlmiye ve Orhan'ın da birbirinden kaçtıkça yaklaştıkları aşklarına tanıklık edilir. Sümerler, Enoch'un Kitabı, Afganistan Tarihi, Hindistan Tarihi, Vahabizm gibi daha nice bilgilere rastlarsınız. Özetle okuru; tutku, macera ve bilgi yüklü harika bir hikaye bekliyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/goriot-baba", "text": "Mösyo Goriot, Paris'te bir pansiyonda yaşamını sürdürmektedir. Pansiyonda kendi halinde bir adam olan Mösyo Goriot ile ilgili çeşitli dedikodular dönmektedir. Goriot'un zengin ve köklü bir servetin sahibi olarak anılmasının en büyük nedeni pansiyonun en lüks odasında kalıyor olmasıydı. Günler geçtikçe Mösyo Goriot'un yanına gelip giden genç hanımlar dikkat çekmeye başlamış ve bu ziyaretlerle birlikte Mösyo Goriot'un kaldığı odaların kalitesi yavaş yavaş düşmektedir. Herkes onun metreslerine para yetiştiremediğini düşünse de durum bambaşkadır. Goriot kızlarına son derece düşkün bir babadır. Mal varlığı eski bir şehriyeci olmasından gelmektedir. İyi bir tüccar olan Goriot Baba, zengin bir çiftçi ailesinin tek kızı olan karısına dindarca bir aşkla bağlanmıştır. Aradan geçen çok mutlu yedi yılın ardından Goriot Babanın karısı vefat etmiştir. Bu evlilikten de iki adet kız çocuğu doğmuştur. Karısının vefatının da etkisiyle Goriot Baba'nın babalık duygusu akıldışı bir şekilde gelişmiştir. Tüm ısrar ve tekliflere rağmen bekar kalmayı tercih etti çünkü kendisini kızlarına adadı. Kızlarının eğitimi için servet harcamakla birlikte onların çeşitli fantezilerini yerine getirmekten büyük bir mutluluk duyuyordu. Kızları evlilik çağına geldiğinde Anastasie soylular katmanının üstüne geleceği kont ile evlilik yaptı. Delphine ise bankacı ve baron bir adamla evlendi. Servetinin büyük kısmını kızlarına dağıttıktan sonra damatları tarafından onu yanlarına almak şöyle dursun, evlerine de alenen davet etmemeye zorlanmaları karşısında umutsuzluğa kapılıp Madam Vauquer'in pansiyonuna yerleşti. Goriot Baba ile aynı pansiyonda, Paris'e yeni gelmiş ve zengin olma hayalleri kuran genç hukuk öğrencisi Eugene kalmaktadır. Eugene bir baloda tesadüfi bir şekilde Anastasie ile tanışır. Anastasie ile yaşayabileceği ilişki ihtimali onun başını döndürür. Hem kadının güzelliği hem de sosyeteye karışabilmek için oldukça çıkarlı bir ilişki olacağını düşünür. Goriot Baba'yla olan bağlantısı ortaya çıkınca Anastasie onunla görüşmeyi reddeder. Daha sonrada diğer kızı Delphine'e asılır. Delphine'nin borcunu ödemek için kumar oynar ve kazançlı çıkarak kadının borcunu öder. Böylece aralarında romantik bir ilişki başlar. Goriot Baba'nın kızı olduğunu öğrendiğinde şok geçirir ve zavallı Goriot Baba'nın haline çok üzülür. Pansiyonda onunla sohbet etmeye ve her zaman masalara alay konusu olan yaşlı adama arka çıkmaya dikkat eder. Son kalan servetini de kızlarının borçlarını ödemek için harcayan yaşlı adam bir köpeğin bile bağlandığında durmayacağı odada yaşamına devam etmektedir. Goriot Baba'nın kızları ise yalnızca paraya ihtiyaçları olduğunda babalarını ziyaret etmektedir. Varlığını kızlarının mutluluğu için adamış olan Goriot Baba'nın tek tesellisi Eugene ile kızlarının bağlantısındadır. Kızlarının neler yaptığını, neler söylediğini, neler yaşadıklarını, mutsuz evliliklerini Eugene'dan bıkmadan usanmadan dinleyen yaşlı adam hem kızlarının mutsuzluğu hem de yalnızlıktan dolayı daha fazla dayanamaz ve hastalanır. Durumunun kötüye gitmesiyle kızlarına haber gönderilir fakat kızlar babalarını ziyaret etmektense bir baloya gitmeyi tercih ederler. Yani kızlar iyice sıktıkları limonun kabuğunu sokağa attılar. Anastasie, Eugene'nin talebi üzerine pansiyona gelir fakat artık çok geçtir. Goriot Baba, komaya girmiştir. Cenazesinde ise Eugene'den başka kimse yoktur. Eugene çok özendiği, dahil olmak için yollar aradığı ve hatta uğruna zavallı annesinin kardeşlerini eşyalarını satarak üstüne başına kıyafet aldığı Paris sosyetesinden tiksinir. Uzak durup parçası olmadan kendini kurtarmaya karar verir. DEĞERLENDİRME Karakter betimlemesi ve analizleriyle harikalar yaratılan bu eser Balzac'ın en önemli eserlerinden biri olarak görülmektedir. İnsan davranış ve ilişkilerinin temelleri, harekete geçiren değerler ve güdüler konusunda gerçekçi ve acımasız bir bakış açısı vardır. \"Zengin olsaydım, servetimi korusaydım, onlara vermeseydim, şimdi burada olurlardı. Dudaklarıyla yanaklarımı yalarlardı. Bir konakta otururdum, güzel odaların, uşaklarım, ateşim olurdu. Başucumda kocaları ve çocuklarıyla gözyaşı dökerlerdi. Bütün bunlar benim olurdu. Şimdiyse hiç. Para her şeyi verir insana, kızlarını bile. Ah! Param. Param nerede? Bırakacak hazinelerim olsaydı, yaralarımı sarar, bakarlardı bana. Seslerini duyar, yüzlerini görürdüm. görmek istiyorum onları. Jandarmaları yollayın, zorla getirsinler! Adalet benden yana. Doğa, yasa, her şey benden alınırsa, memleket batar. Açık bu. Toplum da dünya da babalık üstüne kuruludurlar. Çocuklar babalarını sevmezlerse her şey mahvolur. babalar, meclis'lere başvurun, evlenmeyle ilgili bir yasa çıkarsınlar. Kızlarınızı seviyorsanız evlendirmeyin onları. Damat bir kızın her şeyini bozan, her şeyini kirleten bir namussuzdur. Evlenme yok artık! Bu evlilikler kızlarımızı elimizden alıyor ve ölürken onları yanımızda bulamıyoruz. Babaların ölümü üzerine bir yasa çıkarın. Korkunç bir şey bu.\" Satırlarını okurken bir babanın feryadına kayıtsız kalmak gözyaşı dökmemek mümkün değildir. İnsanlık ıstırabını iliklerimize kadar hissedebileceğimiz anlatımlarla doludur. Klasik Rus Edebiyatında genel olarak karşılaştığım, okumayı güçleştiren durumlardan birisi isim, soy isim ve unvanların karışık bir şekilde kullanılmasıdır. Bu durum dışında okuması keyifli, akıcı bir eser olarak değerlendirilebilmektedir. Goriot, girişken bir tel şehriyeci çırağıydı. Jusienne sokağına yerleşmiş, ticaretle uğraşıyordu. Tel şehriyecinin gönlünü iki şey sarmıştı; Tahıl ticareti ve kızlarına olan sevgisi. Babalık duygusu onda çılgınlık seviyesindeydi. Yedi yıllık evliliğinden sonra eşi ölmüş ve iki kızına kendisi bakmıştı. Goriot kızlarını mutlu etmek için herşeyi yapıyordu, kızlarının isteklerine hayır diyemiyordu. Gün geldi ve kızları evlilik çağına ulaştılar. Güzelliği yüzünden Kont de Restaud'un peşine düştüğü Anastasie, sosyetede tanınmak için bu adamla evlendi. Diğer kızı Delphine ise Mösyö Nucingen adlı zengin bir bankacıyla evlendi. Goriot damatlarının çok iyi olmasını dilerken; ikisi de ummadığı gibi çıktı. Goriot babanın eski varlığını yitirmesiyle damatları kızlarıyla Goriot'un görüşmesini istemediler. Bunun üzerine Goriot kızlarıyla gizlice buluşabiliyordu. Goriot baba bu olaylardan sonra Madam Vauquer denilen bir kadının pansiyonuna yerleşti. Madam Vauquer Goriot'a en iyi odalardan birini verdi. Goriot fakirleştikçe onu fakirlerin kaldığı odalara yerleştirdi. Bu pansiyonda bir çok kişi kalıyordu. Bunlardan bazıları: Eugene, Vautrin, Madam ichonneau, Poiret, Madam Couture ve Victorine'dir. Eugene, ailesinin yanından ayrılıp, Paris'e hukuk okumak için gelen bir delikanlıdır. Zengin olmak ve tanınmak ister. Vautrin otelde kalan haydut, kaba , acımasız bir hapishane kaçkınıdır. Madam Michonneau otelin en yaşlı müşterisidir, Poiret denen noter katibiyle aralarında sevgi vardır.. Victorine ise gerçek annesi ölen ve babası kendisini kabul etmeyen bir genç kızdır. Babasının onu kabul etmemesinin sebebi Victorine'nin kendi öz kızı olduğuna inanmamasıdır. Victorine'ye uzaktan bir yakını olan Madam Couture bakmaktadır. Pansiyondaki herkes Goriot'a saygı gösterirken sonra Goriot hakkında ileri geri konuşmaya başladılar. Eugene bile Goriot baba hakkında çok kötü şeyler düşünüyordu. Bunun sebebi, Goriot'un kızlarıyla gizli görüşmesinin yanlış anlaşılmasındandı. Kızlarını Goriot'un sevgilileri sanmışlardı. Eugene bir gün Beauseant adlı bir tanıdığı aracılığıyla bir baloya gitti. Baloda Goriot'un kızı olan Anastasie'yi beğendi ve izini sürerek kızın evine gitti. Evine gittiğinde Anastasie ile konuştu ve Goriot'un onun babası olduğunu öğrendi. Evde Anastasie'nin kumarbaz sevgilisi Maxime de Trailles vardı. Anastasie , Eugene'nin babasıyla aynı pansiyonda kaldığını duyunca ona yüz vermedi ve daha da eve almadı. Anastasie'den istediğini alamayan Eugene Paris'te ad yapmak için tanınmış bir bayanla olmalıydı. Bu kez de Goriot'un diğer kızına ulaşmaya karar verdi. Eugene tekrar kuzeni Beauseant'ın yanına gitti ve ondan yardım istedi. Kuzeninin sevgilisi ona bu konuda yardımcı oldu ve Delphine'yle tanıştılar. Delphine ondan etkilendi zaten Delphine'nin kocası onunla hiç ilgilenmiyor, zengin olmasına rağmen para bile vermiyordu. Bir gün Delphine gelip Eugene'ye paraya ihtiyacı olduğunu , artık babasının durumu kötü olduğu için babasından da para isteyemeyeceğini söyledi. Eugene genç kadına sevgisini ispatlamak için bunu kabul etti. Gidip kumar oynadı. Para kazandı ve Delphine'ye parasını verdi. Delphine bunu görünce çok sevindi, borçlarını ödedi. Aralarındaki sevgi gittikçe gerçek sevgiye dönüşecekti .Eugene zengin olup kendiyle birlikte olan kadınları Delphine için reddedecekti. Goriot'da Eugene ve Delphine'nin evliliğini çok istiyordu. Damadı Nucingen kızını başka bir kadınla aldatıyordu ve boşanacaklardı. Diğer yandan pansiyonda Vautrin'in sırlarını öğrenen Poiret ve Madam Michonneau, Vautrin'e tuzak kurup onu polise ihbar ettiler. Bu olay üzerine pansiyondakiler Poiret ve Madam Michonneau'nun pansiyondan gitmesini aksi taktirde kendilerinin gideceğini dediler. Bu durumda ikisi de pansiyonu terk etti. Victorine'nin babasının onu kabul etmesi üzerine Madam Couture'la oda pansiyondan ayrıldı. Madam Vauquer'in pansiyonu gittikçe boşalıyordu. Bu durum Vauquer'i gittikçe üzüyordu. Günler geçmiş ve Anastasie babasının yanına gelmişti. Aslında yine babasından para istemek için gelmişti. Babasına başına gelenleri anlattı . Anastasie'nin kocası, karısının kendisini başka biriyle aldattığını öğrenmişti ve artık ona çocuklarını bile göstermeyeceğini demişti diğer yandan sevgilisi Maxim'de daha da borçlanmış ve Anastasie'den para istiyordu. Babasına bu durumu anlatınca Anastasie'nin kocasının hiç bir şey yapamayacağını, ona kızını üzmesinin hesabını soracağını söyledi. Diğer yandan Delphine ise babasına gelip eşinin ondan boşanmak için şart koştuğunu dedi. Delphine'nin kocası sırf ünü kaybolmasın diye Delphine'nin adını kullanmak istiyordu. Goriot kızlarının bu acılarına dayanamadı. Bir süre sonra hasta oldu yatağa düştü. Eugene onun yanındaydı, kızlarını son bir kez görmek istiyordu fakat kızlarına bildirildiği halde kızı Delphine güzel bir baloya katıldı. Babasını ziyaret edeceği yerde baloda dans etti. Diğer kızı da bir türlü babasının yanına gelmedi. Goriot artık ölecek gibiydi, durumu çok ciddiydi. Eugene Goriot'un kızlarıyla görüşmek istedi ve ilkin Anastasie'nin evine gitti. Anastasie'nin kocasına durumu anlatmasına rağmen kocası, Anastasie'yi babasının yanına göndermedi. Delphine'yle konuşmaya gittiğinde ise çok hastayım diyerek gelemeyeceğini söyledi. Goriot kızlarının gelmeyeceğini öğrenince, kızlarına sitem etti. Bu hayatta onlar için her şeyimi verdim ama; onlar, beni son kez görmeye bile gelmediler dedi. Adamın bilinci kayboldu ve o sırada Anastasie geldi babasının elinden tuttu ve ağlayarak özür diledi. Tabi babası bunu hissetmedi. Artık babaları ölmüştü."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gorme-bicimleri", "text": "Eser hem yazar hem sanat eleştirmeni hem de ressam olan John Berger tarafından oluşturulmuştur. Görsellik, imgeleri görme biçimleri, toplumsal cinsiyet algıları, Avrupa'da resim sanatı, yağlı boyanın gelişimi ve kendi içindeki çelişkileri, reklamcılığın sanattan beslenişiyle bireyleri etkisine alması üzerine denemelerden oluşmaktadır. Görme kavramı üzerinde durulmuş ve düşündüklerimiz ile inandıklarımızın nesneleri görüşümüzü etkilediğinden bahsedilmiştir. Bir şeyi gördükten hemen sonra aynı zamanda kendimizin de görülebileceğini de fark ederiz, karşımızdakinin gözleri bizimkilerle birleşerek görünenler dünyasının bir parçası olduğumuza bütünüyle inandırır bizi. ifadesi kullanılmıştır. Fotoğraf makinesinin ortaya çıkmasıyla anlık görünümler birbirinden ayrıldığı, imgelerin zamana bağlı olmadıkları fikrinin ortadan kalktığına değinilmiştir. Bunun da resmin fotoğrafının çekilerek imgesinin taşıdığı biricikliği ortadan kaldırdığına bunun sonucunda da resmin anlamının değiştiğini ifade edilmiştir. Kopyaları olsa da asıl resim hala aslolan konumunda olduğu için değerli görülmektedir. Özgün sanat yapıtlarını çevreleyen ve aslında onların satış değerlerine bağlı olan bu yalancı dinsellik havası fotoğraf makinesinin resmi yeniden canlandırabilir kılmasından sonra yitirdiği şeyin yerini almıştır. İmge artık biricik olmasa bile sanat eseri olan şey gizemlilik katılarak biricik kalmaya devam etmelidir. Yine de özgün resmin hala koruduğu bir sessizlik ve dinginlik mevcuttur. Bu da sessizlik ve dinginliğin asıl maddeye boyaya sinmesinden kaynaklanır. İnsan boyada ressamın resmi yaparken hareketlerinin izlerini görebilir. Bunun resmin boyanmasıyla insanın ona bakmanı arasındaki zaman aralığını kapatmak gibi bir etkisi vardır. Bu özel anlamla da tüm resimlerin çağdaş olduğu fikrine varılabilir. Eserin üçüncü bölümünde kadın olarak doğmanın bir erkeğin mülkiyetinde olan özel ve çevrelenmiş bir yerde doğmak anlamına geldiği bunun da kadınların böylesine sınırlı ve koşullandırılmış bir alanda yaşamlarını sürdürebilmelerinin kadınların öz varlığını ikiye bölmesi pahasına olmuştur. Kadın hiç durmadan kendisini seyretmek durumundadır. Hemen hemen her zaman kendi imgesiyle dolaşır. Böylece kadının kişiliği gözlenen ve gözleyen şeklinde ikiye ayrılmıştır. Her kadının varlığı kendi içinde nelere izin verilip nelere verilemeyeceğini düzenler. Sonuç olarak esere göre erkekler davrandıkları gibi kadınlar ise göründükleri gibidir. Erkekler kadınları seyrederler; kadınlara seyredilişlerini seyrederler. Kadının içindeki gözlemci erkek gözlenen ise kadındır. Resim sanatında farklı konulara yönelme ile birlikte çıplaklık da oldukça fazla kullanılmaya başlanmıştır. Çıplaklık kadının duygularının bir dışavurumu değildir, burada çıplaklık sahibinin duygularına ve isteklerine boyun eğme belirtisidir. Nü ise başkalarına çıplak görünmektir yani çıplak vücudun nü olabilmesi için başkalarına bir nesne gibi görünmesi gerekir. Sıradan Avrupa nü resimlerinde asıl kahraman hiçbir zaman resimde görünmez. O, resmin önündeki seyircidir ve erkek olarak kabul edilir. Her şey ona göre yapılmıştır. Kadın resimde sevgilisi olsa dahi başını hep seyirciye yani erkeğe çevirmiştir. Resmi satın alırken o resimde gördüğümüz nesnelerin de görünüşünü satın almış oluyoruz. On yedinci yüzyıldan sonra resimlerde bir siniklik ortaya çıkmaya başladı. Şişirilivermiş resimler beceriksizlikten ya da taşralılıktan değil pazarın isteklerinin, sanatın isteklerine ağır basmasından dolayı öyle yapılıyordu. Böyle resimlerde amaç seyirci-sahipleri yeni yaşantılara götürmek değil zaten sahip olunanları, yaşananları süsleyip püsleyip yeniden onlara göstermekti. Yağlıboya resim her şeyden önce özel mülke sahip olmanın sevincini yansıtıyordu. Bir sanat türü olarak yağlıboya resim, neyin varsa osun ilkesinden yola çıkmıştı. Reklam da özünde özlem uyandıran bir şeydir. Geçmişi geleceğe satmaktır görevi. İçinde bulunulan durumdan bir şekilde memnun olmadığı duygusunu kamçılamaktır. Toplumda değil kendi öznel yaşamında eksiklik buldurmaktır. Reklamlar huzursuzluk duygusunu işler. Tıpkı resmin cinselliğe yaptığı vurgu gibi satın alabilecek durumda olmak cinsel bakımdan istenir olmakla eşdeğerdir. Ressam gerçekten olsun, imgeleminden olsun, önünde olanları resmediyordu. Geçici olan reklam imgesindeyse yalnızca gelecek zaman kullanılır. Sanata reklamcılığa ve daha pek çok görme biçimlerine ilgisi olan okurların mutlaka edinmesi gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Okuması oldukça keyifli ve kişiye farklı bakış açıları kazandıran bir kaynak niteliğinde. Görsel olarak da desteklenmesi eseri ayrıca keyifli hale getiriyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gormek", "text": "Sahte demokrasi ile yönetilen bir ülkenin bilinmeyen bir kentinde bir seçim günü memurlar, seçmenleri sandık başında oy vermeleri için bekler. Fakat seçim günü sağanak yağmur bastırır ve seçmenler ortada görünmez. Sandık başındaki memurların her biri yakınlarına, eşine dostuna telefon açar ve ne zaman geleceklerini sorar. Sağanak yağış öğleden sonra saat dört gibi hafifler ve kuyruk oluşturmayacak şekilde seçmenler yavaş yavaş oy kullanmaya gelir. Seçim günü iki ve iki buçuk saat uzatılır. Fakat asıl sürpriz sandıklar açıldığında yaşanır. Görevliler çıkan sonuç karşısında şaşkınlık yaşar, sandık başına koşan seçmenlerin büyük çoğunluğu boş oy kullanır. Sağ parti yüzde on üç, merkez parti yüzde dokuz oy, sol parti ise yüzde iki buçuk oy alır. Geriye kalan yüzde yetmişten fazlası boş oy kullanır. Hükümet, bu yaşanan olayın sebebinin anarşist bir örgüt olduğunu düşünür. Ve komplo şüphesiyle hemen harekete geçer. Başkan bir hafta sonra tekrar seçim gününün tekrarlanmasını ister. Halka bu durumu iletirken tehditkar bir üslup kullanır. Hükümet, halkın demokrasiye olan inancının sarsıldığını düşünür. Bir hafta sonra seçimlerin tekrarlanması için tekrar sandıklar kurulur. Seçim günü gelir. Bu defa seçmenler bir anda gelir. Hükümet, bu sefer daha kötü bir durum ile karşı karşıya gelir. Sandıklar açılınca sağ partiye yüzde üç oy, sol partiye yüzde üç, boş oy ise yüzde seksen üç oy verilmiştir. Hükümet, bu beklenmedik durumu siyasal düzenin çarkları içinde eritmeye çalışır, olağanüstü hal ilan eder. Ancak ortada sıkıyönetim ile hallolacak bir durum söz konusu değildir. Halk bireysel tercihlerini açıkça ilan edemediğinden sandıkta boş oy kullanır. Hükümet bu anlaşılması güç duruma el koyarak halkın bulunduğu her yere erkek ve kadın ajanlar yerleştirir. Ajanlar boş oy salgınının kaynağını veya sebebi ile ilgili bilgiler toplayacaklardır. Halkın çeşitli söylemlerini ajanlar araştırır. En anlamsız sözden farklı anlamlar çıkararak herkese şüphe ile yaklaşırlar fakat hükümet boş oy salgınına çözüm bulamaz. Sonunda hükümet boş oy kullanan şehri lanetleyerek çareyi ülkeyi terk etmekte ve devletin başkentini başka bir yere taşımakta bulur. Devlet idareleri, polisler ve ordular devletin bütün güvenlik birimleri şehri terk ederler. Yaptıkları şey ile hükümet boş oy kullananlara ders vermek istemektedir. Şehirde çıkan kaoslara ve kargaşaya karşı boş oy kullananların hükümete karşı ihtiyacının artması beklenir. Ancak işler hükumetin istediği gibi olmayınca devlet yöneticileri yanlış yanılgı peşine düştüklerini anlar. Şehirde hiç suç işlenmez, hiçbir kötülük yaşanmaz. Bununla birlikte devlete, orduya, polise ihtiyaç duyulmaz. Aksine şehir eskisinden daha da güvenli, huzurlu bir yer olur. Halk, şehir yani başkent devlet olmadan da kendi düzenini kurar. İhtiyacını gidermiştir. Başkentin devlete ihtiyacı yoktur. Halkın kendi kendini yönetebilme kapasitesi vardır. Bu sebeple bir devlete ihtiyaç duymamıştır. Hükümet, devlete ihtiyacı olmayan bu şehre devleti hatırlatmak ve ihtiyaç hissettirmek ister. Hükümet bilerek kargaşa çıkarmak ister ve bu kargaşanın kurtarıcısı olarak kendisini göstermek ister. Bunun üzerine bir metro istasyonuna bomba yerleştirerek halkın tepkisi tespit edilir. Belediye başkanı ise olaya tanık olmak için istasyonun yakınında izleyici olarak bekler. Bomba patladığında birçok kayıp yaşanır ve kırka yakın insan yaralanır. Yangın kontrol altına alınır ve cesetler gerekli yerlere sevk edilir. O sırada Belediye başkanı ile İçişleri Bakanı telefon görüşmesi yapar. Bakan her bilgiye sahiptir ve haberdardır. Belediye başkanı ile telefon görüşmesi sırasında bakan, bu patlamaya sebep olanların boş oy kullanan kişiler olduğunu söyler. Belediye başkanı ise devlet eli ile suç girişiminde bulunduğu öngörülen bakanı suçlar. Daha sonra hükümet patlamada kayıp yaşayan ailelere yardımda bulunur. Cenazelerin yirmi yedisinin metro istasyonu yakınındaki çiçeklendirilen araziye gömülmesine karar verilir. Cenazelerin defnedileceği gün gelir. Şehir sakinleri kollarına taktıkları beyaz şerit ve beyaz bayrak ile ciddiyet ve üzüntü içinde cenazeleri toprağa verirler. Belediye başkanı da cenazeye katılmıştır. Cenazeler toprağa verildikten sonra şehir sakinleri ile birlikte Belediye başkanı da evlerine dağılmaz. Devlet sarayına doğru ilerlerler. Giderler, ancak devlet sarayı kapalıdır. Ardından evlerine dağılırlar ancak bu sessiz gösteri boş oy kullanmayan azınlığı korkutur. Daha sonra boş oy kullanan şehir sakinleri şehri terk etmek ister. Hükümet buna izin vermez ve giriş-çıkış yasağı koyar. Hükümet boş oy salgınının büyümesinden korkar. Devlet yöneticileri arasında da bir takım sorunlar ortaya çıkar. Bir çok bakan görevinden istifa eder. Adalet ve kültür bakanı istifa edenler arasındadır. Görevleri başbakan eline alır. Dört yıl önce yaşanan körlük salgını ile şu anki boş oy kullanma salgını arasında kıyaslama yapılır ve olayların bağlantılı olduğu düşünülür. Bu durum üzerine cumhurbaşkanına bir mektup gelir. Bu mektupta körlük salgınında ilk kör olan adamın mektubudur. Mektupta, körlük salgınında kör olmayan tek kişinin kaldığını bu da doktorun karısı olduğunu ve bu kadının boş oy kullanan kişi olabileceğini iddia eden yazı vardır. Cumhurbaşkanı bu mektubu özel kalem memuru ve sekreterleri ile bu durumun gizliliğini korumak adına tembih eder. Ve başbakanı bu mektup hakkında konuşmak için yanına gelmesini ister. Bu davetin ardından başbakan cumhurbaşkanının daveti üzerine odasına gelir. Cumhurbaşkanı mektubu başbakana vererek fikrini söylemesini ister. Başbakan bu mektubun başı boş birinin aptallık etmesine yorar ve bu mektubun ciddiye alınmaması yönünde fikrini dile getirir. Cumhurbaşkanı ile mektup hakkında kısa bir görüşme yaptıktan sonra cumhurbaşkanını İçişleri Bakanını arar ve benzer bir mektubun eline ulaştığını ve hakkında soruşturma başlatacağını söyler. İktidar sahiplerinin tek umudu, artık doktorun karısıdır. Körlük salgınında kör olmayan doktorun karısını suçlu ilan eder. İçişleri Bakanı bir komiser ve müfettişi görevlendirir. Bu üç memur sadece İçişleri Bakanının emriyle hareket ederler. Komiser ve yardımcıları işe koyulur. Ve plan krokisi çizerler. Mektubu yazan şahsı bulmak adına araştırma yaparlar. Bu soruşturmanın iki sebebi vardır: ilki mektubu yazan kişinin cinayet ile ilgisi, diğer temel hedefi körlük salgınında kör olmayan tek kişi olduğu iddia edilen doktorun karısı ile boş oy salgınının arasında bağlantı olup olmadığını anlamak olur. Asıl amacı boş oy kullanan bu başkaldıran şehri doğru yola döndürmektir. Komiser, müfettiş ve memur ; mektubu yazan şahsın oturduğu evin mahallesine gelirler. Bulunduğu kata çıkarlar ve kapıyı açan kişi ise mektubu yazan kişidir. Komiser, müfettiş ve memur mektubu yazan şahsa çeşitli sorular sorar. Mektubu yazan kişi de her soruya teker teker cevap verir. Mektubu yazan kişi bir fotoğrafın olduğunu söyler. Polise fotoğrafı verir. Fotoğrafta sıra halinde yan yana altı kişi vardır: sağdaki ev sahibidir, soldaki eski karısı, ortadakiler ise doktor ve karısıdır. Ön tarafta bir çocuk, yanında bir köpek vardır. Daha sonra polis, müfettiş ve memur mektubu yazan kişinin evinden uzaklaşır. Mektubu yazan kişinin, ve doktorun karısının mahallesine gelirler. Komiser, doktorun karısının evine gelir. Doktor asılsız suçlamadan dolayı komisere çıkışır. Komiser doktorun karısına cinayet işleyip işlemediğini sorunca doktorun karısı arkadaşına saldıran bir tecavüzcüyü makasla öldürdüğünü ve buna mecbur kaldığını söyler. Komiser daha sonra mektubu yazan kişinin boşandığı karısının evine gider. Fakat evde olmadığını görür daha sonra fahişenin evine gider. O da evde olmaz en sonunda doktorun karısının evine gider. Boş oy ile alakalı sorular sorar. Fakat görüştükleri kimse boş oy ile ilgili bilgilerinin olmadığını söyler. Polis araştırma sonuçlarını İçişleri bakanına gönderir sonra İçişleri Bakanına göre hareket ederler. Komiser ve İçişleri Bakanı telefon görüşmesi yapar. Komiser ve İçişleri Bakanının gizli görev esnasında kullandıkları isimler vardır: Komiser deniz papağanı , İçişleri Bakanı Albatros ismini kullanır. Ertesi gün müfettiş fahişenin yanına, memur mektubu yazan şahsın karısının evine gider. Komiser doktorun karısının yanına gitmeden önce İçişleri Bakanına fotoğrafı adresi ile birlikte zarfla gönderir. Komiser ise doktorun karısına rastlar. Doktorun karısı ile konuştuğu sırada köpeğinin adını ve hikayesini öğrenir ve etkilenir. Doktorun karısının gözyaşı köpeğidir. Körlük vaktinde doktorun karısının gözyaşını yaladığı için bu ismi aldığını söyler. Gün geçtikçe komiser gazetelerde İçişleri Bakanına gönderdiği fotoğrafı görür. Komiser, İçişleri Bakanının yaptığı asılsız suçlamaya çok sinirlenir. Komiser bu suçlamanın yanlış olduğunun farkına varır. Vicdanını hafifletmek için doktoru ve karısını sık sık ziyaret edip evin güvenli olup olmadığını anlamaya çalışır. Komiserin artık İçişleri Bakanı emrinde olmayıp farklı yoldan devam etmesini tehlikeli bir tehdit olarak gören İçişleri Bakanı komiseri bir gün parkta beyaz çizgili mavi kravatlı adama öldürttür. Daha sonra İçişleri Bakanı bir basın toplantısı düzenler ve komiserin ölümünden dolayı üzgün olduğunu dile getirir. Daha sonra iki polis memurunu doktorun evine gönderirler ve doktoru gözaltına alırlar. İçişleri Bakanı ise yine aynı kişiye doktorun karısını öldürmesini ister ve öldürtür. Ardından gözyaşı köpeğini de öldürür. Değerlendirme Nobel Edebiyat Ödülü sahibi olan Jose Saramago, Görmek adlı romanında siyasi sorunlar üzerinde durmuştur. Körlük romanının devamı niteliğindedir. Kitapları 25 dile çevrilmiştir. Kendi yaşadığı devirde, yaşadığı döneme ters düşer, sansürlenir. Saramago tüm bunlara rağmen sanatçı kimliği ile toplumun kanayan yarasına parmak basmıştır. Beni etkileyen kitaplar arasına girmeyi başaran nadide eserlerden kendisi. Okuyun, Okutun. Kitapla kalın."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gosteri-peygamberi", "text": "Romanda intihar, ölüm, cinsellik, sex gibi konular üzerinden gidilerek toplumun konuşmaktan çekindiği ve korktuğu konular üzerinden eleştiriler yapılır. Roman, ana karakter Tender Branson'un bir uçağı kaçırmaya çalışması ve 2039 sayılı uçağın kayıt aletinden yaşadıklarını anlatmasıyla başlar. Birkaç saat sonra uçak düşecek ve Tender Branson sonsuza kadar akıllardan silinmeyecektir. Uçaktaki çoğu kişiler ve yolcular paraşüt aracılığıyla uçaktan atlar. Tender Branson, Creedish mezhebinin son üyelerindendir. Obsesif Kompülsif bozukluğu, post travmatik stresi, panik atak hastası ve agorafobiktir. Bu psikolojik rahatsızlıkları için sosyal danışmanı ile sürekli görüşür. Mezhebin istediği gibi yaşamaya çalışan Branson, tüm yapacakları başkaları tarafından yönetilir. Bir restoranda yemekler yapan Branson; kırılan bir dişi doldurmayı, moraran suratları iyileştirmeyi, kan lekesi çıkarmayı bilir ve bilmek zorundadır. Bahçıvanlıkta da çok iyidir. Davetlilere yengeç yemeyi ve şarap bardağının nasıl tutulduğunu anlatır. Bu işten hariç evlere temizliğe de gitmektedir. Temizlik konusunda da ayrı bir takıntısı bulunur. Sahip olduğu süs balıkları öldükçe yerine yeni süs balıkları alır. Bu durum insanların intiharını önleyebilmektedir. Bir kriz hattı gazeteye ilan verir. Yanlışlıkla Tender Branson'un numarası verilmiştir. Ölmek isteyen, ailesiyle sorunu olan tüm kişiler onu arar. Tender Branson da umursamaz bir şekilde hem işini yapar hem de kendisini arayanlarla konuşur. İntihar etmek isteyenlere veya farklı bir sorunu olanlara ölmesi gerektiğini söyler. Çoğu insan onun dediğini yaparak intihar eder. Tender Branson'u arayan çoğu kişiler ölmek ya da yaşamak için bir sebep aramaktadır. İnsanlar aldıkları düşük notlardan, arkadaşları ve aileleri ile olan sorunlardan dolayı ölmeye kendilerini hazır bulurlar. Tender Branson, ironi yaparak bu insanların kendilerini sorgulamasını ya da kendilerini öldürmesini ister. Fertility Hollis, adında bir fahişe vardır. Ailesinde intihar bir gelenek haline gelmiş ve aile bireylerini bu sorun yüzünden kaybeder. Annesi ve kardeşi Trevor'un gördüğü rüyalar ve ardından rüyaların gerçekleşmesi onları intihara sürükler. Kendisinin de aynı rüyaları gördüğünü, intihar etmek istemediğini ve öyle bir durum olursa da ilaç kullanacağını söyler. Tender Branson ile kriz hattından arayarak tanışırlar. Fertility Hollis, kardeşinin mezarına hep uğradığını ve kendisiyle buluşmak istediğini söyler. Tender Branson, onunla buluşur. Fertility Hollis ile dans eder. Daha sonraki buluşmalarında Feirtilitiy Hollis ile şehiriçi bir yolculuk yaparlar. O gün espriler havada uçuşur. Fertility Hollis, sürekli yaşadıkları şeyleri rüyasında gördüğünden bahseder. Benzin istasyonunda patlama olacağını ve hayvan satan bir yerden sürü şeklinde kanarya kaçacağını da rüyasında görür. Tender Branson, bir menajer ile anlaşır. Dini bir programa soruları yanıtlamak için gider. Sunucu ona birçok soru sorar. Bunlardan biri katil olup olmadığıdır. Tender Branson, buna hayır der. Gariptir ki bir insanın katili olmak için ona fiziki şiddet uygulamak ya da onun hayatına engel olacak düzenekler kurmaya gerek yoktur. Bir söz bile bir insanı hayatından edebilir. Programa Fertility Hollis bağlanır. Kendi yaşamını burada ifşa eder. Tender Branson, çıkardığı Gündelik Dualar Kitabı'nın içeriğini gördüğünde hayretler içerişinde kalır. Çok sattığı bu kitabını ikinci baskısında görebilmiştir. İçerisinde rutin şeylerle ilgili dualar mevcuttur. Bu duaların yazılıp pazarlanması çok ilgi görmüş ve eleştirilmiştir. Tender Branson, romanın sonuna doğru bir katil tarafından aranır. Kendisinin katil olduğu düşünülmektedir. Tuvalete girdiğinde bir delikten ona doğru namlu ucu görünür. Tender Branson, ölmek istemediğini haykırır. Fertility ile Tender Branson arasında bir ilişki başlar. Fertility, kısır olduğu halde mucizevi bir şekilde hamile kalır. Bu hamileliği sonlandırmak için Sidney'e bilet alır. Romanın sonunda Tender Branson, uçağı Avustralya'ya doğru inişe geçirir. Pilot paraşütle atlar. Tender Branson da istediği sıra dışı ölümünü gerçekleştirmiş olur. Değerlendirme Gösteri Peygamberi, 17 Şubat 1999 yılında yayımlanmıştır. Romanda ölüm, intihar, sex, porno gibi konulara değinilir. Tender Branson'un balık beslemesi onun intiharını oyalar. İnsanın bir hayvan edinmesi öleceğini bildiği halde hayatta kalma isteğidir. İnsanın intiharı düşünmemesi, yaşamaya kendisini adaması ve bir insanın ona ihtiyacı olduğu mesajını verir. Hayatımızda sahip olduğumuz tüm eşyalar, insanlar bir gün hayatımızdan acı bir şekilde unutulmuşluk ve unutulmazlığın arasındaki ince noktada kalacaklardır. Ölüm konusu romanda sıkça hatırlatılan bir konudur. İnsan, iki mermer arasına girdiğinde unutulmuşluğunu bu taşlardan başka bilecek yoktur. Ölülerin yaşayanlardan daha çok çiçek almasına da değinilmiştir. Roman boyunca geriye dönüş tekniği yapılması dikkat çekici olmakla beraber romanın sondan başa doğru ilerlemesi onu farklı kılmıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gozlerimi-kaparim-vazifemi-yaparim", "text": "Vicdani Yurdakuler 1909'da Aksaray'da, Fehim Paşa Sokağında cumbalı bir evde dünyaya gözlerini açar. Aynı gün karşıdaki köşkten de küçük Efruz'un dünyayı selamlayan ilk gülüşü duyulur. Üç ay sonra günden güne zayıflayıp iğne ipliğe dönen anneye hak vaki olur ve küçük Vicdani öksüz kalır. Baba Teğmen Fedai Bey ise Galiçya, Çanakkale, Kanal; doğu, batı, kuzey, güney demeden savaştığı cephelerin ardından gittiği Sarıkamış'tan bir daha geri dönemez. 7 yaşında hem öksüz hem yetim kalan Vicdani babaannesinin yanında savaşın getirdiği zorluğu iliklerine kadar yaşamayı sürdürür. Efruz ise Alman hayranı dalkavuk babası ve İttihatçıların gözbebeği olan annesi sayesinde edindiği nimetlerin keyfini sürerek yaşar gider. İki çocuk mahalle mektebinde okurken Enver, Talat ve Cemal Paşa Avrupa'ya kaçar, İstanbul ve İzmir işgal edilir, Sevr Antlaşması imzalanır. 399 Vicdani Çok düşünmek iyi değildir. İnsanın kafasına zararlı fikirler üşüşür. Büyükler her şeyi bizden iyi düşünür. Kötü şeylere gözümüzü yummalı, sağır olmalı, dilimizi yutmalıyız telkinleriyle bir devekuşu misali yetişirken Efruz, Vicdani'nin saflığından ve otoritenin boşluğundan yararlanmayı, kurnazlığı daha o yaşta öğrenmiştir. Vicdani'nin, ilk aşkı Cemalifer'in kalbini Efruz'a kaptırdığını acı bir tecrübeyle öğrenmesi bile onu bildiği yoldan ayırmaz. Bu durum üniversite yıllarında da değişmez. Vicdani ikinci aşkı Meralifer'i de Efruz'a kaptırır. Yıl 1933. Efruz mason babası sayesinde Uluslararası Yataklı Vagonlar Şirketi Vagon Li'de iyi bir maaşla işe başlamıştır. Ancak genel müdürün sevgilisi olduğu anlaşılan sekreter kıza asıldığı için pasaportu eline verilir. Tesadüf o ki o gün şirket önünde Beyoğlu Şube Müdürünün bir memuru Fransızca değil de Türkçe konuştuğu için azarlamasını protesto etmek için toplanan gençler vardır. Efruz durumu fırsata çevirir ve ateşli bir milliyetçi rolünde gençlere hitap eder. Kendine rolüne öyle kaptırır ki dönemin Bayındırlık Bakanı Ali Çetinkaya'yı bile etkiler. Askerlik zamanı geldiğinde Vicdani babasının yolundan gider ve vatani görevini doğuda yapar. Efruz ise torpiller, birtakım düzmece raporlar ve kadınları etkileme yeteneği sayesinde İstanbul II. Ordu Komutanı Aslan Paşanın yaverliğinde şafağı bilardo oynayarak sayar. 26 yaşında geldiklerinde iki arkadaşın kaderi bir iş görüşmesinde yeniden birleşir. Her İş Üzerine Ticaret Şirketi Patronu Sebati Yılmaz, Vicdani'yi 350 lira maaşla dosya memuru yaparken Efruz'u ise aylığı 1800 liraya özel kalem müdürü seçer. Vicdani'nin evlenmek istediği Laliferi de metresi yapmak amacıyla sekreter olarak işe almıştır. İki yıl sonunda Lalifer hamile kalınca Vicdani'yle evlenir ancak bu evlilik sadece bir paravandır. Lalifer, Efruz'un da yardımıyla Sebati Yılmaz'la görüşmeye devam eder ta ki Vicdani tarafından basılana kadar. Bu baskından en karlı çıkan Efruz olur. Vicdani, Mağsumi'nin kendi oğlu olmadığını öğrenip Lalifer'den boşanır. Sebati Yılmaz o geceki heyecandan dolayı kalp krizi geçirip ölür. Efruz ise hem şirkete hem de patronun karısı Şemsicihan'a sahip olur. Marshall Planı'nın dayattığı liberal ekonomik sistem ve ülkedeki siyasi durumdan faydalanan Efruz; Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan ile ortaklaşa Halkın Nabzı Gazetesini çıkarır. Vicdani'ye de Bir gün saflığından yararlanırım düşüncesiyle Mahzun Kalpler Sütunda yazarlık işi verir. 27 Mayıs Darbesinden payını Efruz ve Vicdani de alır. Efruz, tanıdığı bir Mason komite üyesi sayesinde kendini hem de arkadaşını kurtarır. Dokunulmazlıktan yararlanmak için de Barajlar Kralı Süleyman Demirel'in kurduğu partiden Adıyaman Milletvekili olur. Bu sayede ülkedeki montaj sanayiye el atıp daha da büyürken 12 Mart Muhtırasını gerçekleşeceğine haber alır ve Almanya'ya kaçar. Geride kalan Vicdani hukuk dışı aramalardan nasibini alır. Hakkında hiçbir şey bulunamasa da gördüklerinden, duyduklarından, anlatılanlardan etkilenerek paranoyaya kapılır. Kendini eve kapattıktan kısa bir süre sonra da emekliliğini ister. İçinde bulunduğu paranoid sanrı nöbetleri nedeniyle dört ev değiştirir. En sonunda 69 yaşında, Bakırköy'de bir hastanede 399 numaralı hasta olarak yatırıldığında gerçeği görür. Haldun Taner iki perdelik bu oyunuyla Türkiye'nin yaklaşık 70 yıllık siyasi, ekonomik, toplumsal durumunu birbirine zıt iki kimlik nezdinde sunarak Türk toplumuna ayna tutmuştur. 1964 yılından bugüne halen oynanan bu komedya maalesef ki güncelliğini korumaya devam edecek gibi görünmektedir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/grinin-elli-tonu", "text": "Tüm dünyada büyük ses getiren ve en çok satanlar listesinin tepesine yerleşen E L James tarafından kaleme alınan Fifty Shades of Grey, Türkçe Grinin Elli Tonu kitabı cezbedici hikayesi ve erotik içeriği ile sizi de baştan çıkartabilir. Genç, güzel ve masum bir edebiyat öğrencisi röportaj yapmak için Grey adında çekici bir ile bir araya gelir. Genç kız adamın cazibesine kapılır ve onunla birlikte olmak için her şeyi yapmaya hazırdır. Grey de buna razıdır fakat bu ilişkiden bazı beklentileri vardır. Erotik fantezilerini kız üzerinde uygulamak isteyen adam karşısında kız şaşkınlık duyar fakat bu içindeki arzuları daha fazla arttırır. Zaman geçtikçe bu ilişki ile genç kız adamın karanlık gizli sırlarını öğrenmeye başlar fakat kendini çoktan kaptırmıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/guguk-kusu", "text": "Robert Galbraith aslında Harry Potter serisi ile tanıdığımız J. K. Rowling'in Cormoran Strike serisinde kullanmayı tercih ettiği takma isim. J. K. Rowling'in kaleme aldığı ve büyük beğeni toplayan Guguk Kuşu da serinin ilk romanını oluşturuyor. Lula Landry güzel bir mankendir ve bir gece evinin balkonundan düşerek hayatını kaybeder. Tüm ipuçları intiharı gösterirken Lula'nın abisi kardeşinin intihar ettiğine bir türlü inanmaz. Bunun üzerine özel dedektiflik yapan Cormoran Strike'ı olayı araştırması için tutar. Cormoran Strike aslında eski bir askerdir ve geçmişinde yaşadıkları nedeni ile psikolojisini tamamen kaybetme noktasındadır. Bu yeni iş sayesinde hayata tutunabilmek ve zihnini meşgul edebilmek için bir fırsat doğar. Cormoran Strike Lula'nın ölümünü araştırmaya başlar ve zamanla polislerin gözünden kaçan detayları bulmaya başlar. Lula'nın ölümü aslında kusursuz işlenen bir cinayettir ve Cormoran Strike bu olayı çözmek için zihnini tamamen arındırması gerekir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/guguklu-saat", "text": "Türk edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Refik Halid Karay Guguklu Saat eserini, güçlü gözlem yeteneği ve zengin dili ile oluşturmuştur. Bireysel ilişkileri yaratıcılığıyla ele alan yazar, okuru ile birlikte sohbet havasında yazmıştır. Özgün anlatımını korumak amacıyla yazarın kendine özgü dili değiştirilmemiş ve yeni kuşak için yabancı gelen her kelime dipnotlarda açıklanmıştır. Günümüz için kullanılan kelimeler açısından ağır kalsa da yine de olayların akıcılığı yönünden fazla zorluk yaratmamaktadır. Refik Halid Karay, guguklu saatin azizliğinden başlar. Bir evin salonunda toplanan farklı karakterlerdeki kişileri oldukça eğlenceli bir dille tiye alarak anlatır. Burada kendisine destek olan şey ise kişileştirdiği guguklu saattir. Hemen mütareke devrine geçer. Bu zamanı çeşitli başlıklar altında hikayelendirip anlatır. İstanbullu olan bir memurun günlüğü, ahlanıp vahlanan, üşengeç, kocasından şikayetçi bir hanımın günlüğü, geçkin fakat zengin ve güzel bir hanımın günlüğü şeklinde devam eder. Dördüncüsü olan müflis yani iflas etmiş bir harp zengininin günlüğüne geçer. Eski günlerini hatırlamadan edemez. Yaptığı kahvaltıdan yürüdüğü yollara her şey değişmiştir. Otomobilli zamanlarında burun kıvırdığı tramvaylara kalmıştır. Bildik lokantalara da gidemez. Tabi hala süksesinden ödün vermek istemez eşe dosta karşı yine de onun hikayesi ''neydim değil ne olacağım demeli'' ye güzel bir örnektir. Bence en deli dolu hikayelerinden biri bir mahalle bakkalının gördükleri kısmıdır. Yazar bakkal karakterini öyle güzel yaratmış ki o da ''atsan atılmaz satsan satılmaz'' tarzı bir adamdır. Tüm mahalleli hakkında bir fikrinin var olması öyle olmasa bile uydurarak, yakıştırarak gönlünü avutması traji komik bir bölümdür. Yazar da bu beyi sevmiş olmalı ki kendisine iki bölüm ayırmıştır. Sonra konudan konuya geçer yazarımız. Eski Ramazanları yad ederek başlar. ''Ağla çeşmim, ağla durma,'' türküsünü duyması ile başlar eskiye özlemi. Mezarlıklardan, türbelerden bahsederken eskiyle yeniyi karşılaştırmadan edemez. Mesela arife günleri gittikleri bir türbeye yıllar sonra gittiğinde bomboş olduğunu görür. Oysa onların tertemiz hazırlanıp, yola gönüllerinde zikir ve ibadetle dolmuş bir şekilde, kar fırtınalarında dahi koşa koşa gittiklerini söyler. Eski İstanbul'un cami ve ramazanlarını iç geçirerek yad eder. Yazarımız için, gazetelerde okunmaya değer, eğlendirmeye en müsait, derinlemesine araştırmaya en muhtaç, önemi en fazla olan haberler zabıtalarınkilerdir. O yüzden ''Zabıta Haberleri'' başlığında bir bölüme de yer verir. Burada yine kendi hayal sinemasından yararlanarak çeşitli olaylara değinir. ''Doğrusu Hangisi?'' diye sorarken Anadolu hakkında yapılan yorumları karşılaştırmalı olarak ele alır. Mesela bir yoruma göre, Anadolu bolluk bereket ve tokluk memleketidir. Bacaları gece gündüz tüter, kazanlar, tencereler daima kaynar, baklava, börek tepsileri dizilmiş, hindi, kuzu dolmaları yığılmış, halk midesinden başka birey düşünmez. Bir başka yoruma göreyse, illetli ve hastalıklıdır. Benizler sapsarı, dalaklar şiş, gözler çukurda, inlemeler, ahlamalar, tabutlar, mezarlar... Buna benzer karşılaştırmalar yapılırken yazar ''Bunun hangisi doğru? Hangisine inanmak gerek? Bilen, anlayan yok...'' diyerek aslında kimsenin Anadolu için aslıyla ilgilenmediğine dert yanar. Köpekleri çok sevdiğinden bahsederken Sinop'ta ki bir anısına da uzanarak, zehirlenen köpekler hakkında ''Bir Küçük Facia'' bölümüyle de değinir. ''Sıhhatle içilen bir bardak su, sıhhatle uyunan bir saat uyku, sıhhatle çekilen bir nefes hava ne büyük nimettir,'' deyip sıhhatli bir insanla sıhhatsizi karşılaştırarak bu bölüme de yer verir. ''Yaz Hakkında'' konuşurken şu cümlelerle değişik bir tanımlama yapar: ''Yazı ya pek alaturka ya pek alafranga yaşamak lazım geldiğini söylemiştim... Alaturkası hiç giyinmeden entari ile yaşanan hayattı, alafrangası günde beş kat elbise ve bir kat çamaşır değiştirerek yaşanılan hayat...'' der. ''Ölüme dair'' diye yer verdiği bir bölüm vardır. Her kim ''isterim, bekliyorum!'' dese de bu söyleme inanmadığını belirtir. Afrika ve Amerika kabilelerine değinerek örnekler anlatır. Ve Çinliler hakkında değişik bir bilgisi vardır. Kendisine ölümünün türü hakkında soru sorulmuş olsa bir kaza, bir patlama sonucunda yok olmak istediğini dile getirir... Kır gezintileri, yeni şairlere dair serzenişlerini ayrı bölümlerde dile getirdikten sonra ''Gezintilerim'' diye yeni bir bölüme başlar ve saz faslı, caz faslı, ramazan faslı, koşu faslı şeklinde anlatımına geçer. Tekrar İstanbul sokaklarına ve bolca çocukluğundaki ramazanlara yer vererek devam eder."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gulliverin-gezileri", "text": "Jonathan Swift'in Gulliver'in Gezileri kitabındaki küçük insanların bir devi halatlarla yere çiviledikleri düşü hangimizin çocukluğunda iz bırakmamıştır ki? Gulliver'in Gezileri hayata yalnız başına tutunan genç bir rahibin; rüşvet ve ikiyüzlülükle sürekli karşılaştığı bozulmuş adalet örüntüsünde hesaplaşmasının en sert örneğidir. Küçük insanların inancı kadar devin yapayalnızlığı ve fırtınaların içerisine kendisine bir liman bulamayan ''yazar'' karakteriyle yaşamı boyunca göremediği ilahi adaleti kendisi oluşturmak zorunda kalır. Bunu dört bölümlük Gulliver'in Gezileri adlı kitabında başarmıştır. Jonathan Swift'in sembolik yapıtı hayat karşısında genç yaşta aile yaşamından uzak olarak yaşamını sürdürmek zorunda kalmasıyla yarı İngiliz yarı İrlandalı hayatında hep aradığı ait olma duygusunu ve başarıyı Tanrı'sının evinde yani kilisede de bulamayacaktır. Para ve mevki için insanın gururunun ayaklar altına alındığı bu dönem onu İngilizlerin uygarlıktan uzak gördükleri İrlandalıların en büyük savunucusu haline getirecektir. Döneminde çok fazla eleştirilmesi bu eseri yönetim kanadı tarafından hiçe sayılan bütün halkların marşları haline getirilmesini engelleyemeyecektir. Gulliver'in Gezileri dört bölümden oluşmaktadır. Yazarın yaptığı yolculukların anlatıldığı bu kitapta Jonathan Swift'in hayatından pekte etkilenmediğini söylememiz mümkün olmayan ''yazar'' karakterinin ilginç ve ironik seyahatleri anlatılmaktadır. Kitabın ilk bölümü akıllarımızda olan hepimizin bildiği bölümdür. Kamuya mal olmuş bu bölümü ve ikinci bölümün bir kısmını evrensel değerler açısından etkisinin daha fazla olduğunu düşündüğüm için sizlerle paylaşıyorum. Diğer iki bölüm okurların ilgisini beklemektedir. Yazar kendisini fırtınanın ortasında bulur. Gemisi parçalanır ve bir karaya yarı aç yarı baygın şekilde çıkar. Çevresini birden kendisinden çok fazla küçük, dilini anlamadığı insanlar sarar. Yazar'dan korkarlar ve daha fazla olup olmadığını araştırmak için etrafa bakınırlar. Yazar kendisini bir anda bir dev olarak bulur. Çevresinde ki her şey ona göre çok küçüktür. Jonathan Swift'in kitabını yazarken insanların egosunu ve yaşadığı farklı coğrafyalarda ki insan davranışlarını bu bölümde eleştirmiş olduğunu düşündürmektedir. Yazar karakteri esir alınır. Esir alındığı bölgedeki insanlar ve ülkeler üzerine bilgiler verir. Bu cüceler mevki atlamak için kraliçenin önünde zıplamalıdırlar. Ülke iki partiye bölünmüştür. Dünya'da da iki ülke bulunmaktadır. İnsanlar tepsi gibi dünya şekline inanmaktadır. Ölülerin ölümü ise bir hayli ilginçtir. Dünya'nın sonu ters gelerek biteceği için o gün geldiğinde ayakta durmak için dikine gömülürler. Bu ikici inanç rekabet duygusu ve bir çeşit cennet cehennem ilişkisi gibi yorumlanabilir. Tek farkı Jonathan Swift'e göre bu para ve mevkinin dünyasında ''partizan'' veya ''partizan değil'' şeklinde gruplanmıştır. Yazar serbest kalmak için bazı şartları yerine getirmek zorundadır. Bir bakıma kendisinin hiçbir şey bilmediği bu dünyada bir kraliçenin ve ait olmadığı bir toplumun kurallarına, daha çok kraliçeye biat etmek zorundadır. Yazar serbest kaldıktan sonra bir yangın çıkar. Rönesans geçiş dönemi eserlerinden olan din adamları ve ikiyüzlü politikacıları yerden yere vuran Rabelais' in Gargantua adlı eserindeki gibi devimiz idrarıyla o yangını söndürür. Bu noktadan sonra işler hiçte iyi gitmeyecektir. Üstüne üstlük ülkenin bir grup gıdalarının biteceğini düşünen dev karşıtı politikacılar bir dizi hazırlıklar içindedir. Yazar için kum saati bitmek üzeredir. Acaba ne yapması gerekir? Bir de diğer ülkenin savaş gemileri ülkeyi sararsa ne olacaktır? Jonathan Swift ilk bölümünde pek çok soruyu iğneli bir üslupla yanıtlıyor. İkinci bölümde ise durum tam tersine döner. Yazar kendisinden kat ve kat büyük insanların bulunduğu bir yere gelir. Buradaysa eski yolculuğuna nazaran bir kişinin kölesidir. Son Söz Jonathan Swift'ten:"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gulnihal", "text": "Namık Kemal'in bir tiyatro oyunu olan Gülnihal isimli eseri Tanzimat döneminde geçmektedir. İçinde hem bir aşk hikayesi barındırıyor, hem de makam ve para hırsı ile insanların neler yapabileceğini gözler önüne seriyor. Eser ayrıca günümüz Türkçesi ile oldukça sade bir anlatıma da sahip. Tanzimat dönemi sıralarında yaşanan hikayede, Gülnihal eskiden bir bey kızı olan ve bir beyi de sevmekte iken, beyin düşmanları tarafından öldürülmesi sonrası esir alınan, sonrasında ise İsmet Hanımın annesinin hizmetinde bulunan bir şahıstır. İsmet Hanımın yanına gelmeden evvel pek çok işkence çekmiş, çeşitli konaklarda insanların zalimce öldürülmesine şahitlik etmiş, tüm bunlar sonrasında adeta kalbi kararmıştır. İsmet Hanım ise kendisine şefkatle yaklaşmış, bu sayede Gülnihal de ilk kez beyinden sonra onu sevmiştir. İsmet Hanım'ın annesi, ölüm döşeğinde iken kızı İsmet'i Gülnihal'e emanet etmiştir. Gülnihal de bu emanete sıkıca bağlanmış, ömrünü İsmet Hanım'ın mutluluğuna adamıştır. İsmet Hanım da Gülnihal gibi bir beye aşıktır ve aşık olduğu Muhtar Bey'in de düşmanları bulunmaktadır. Muhtar Bey ile İsmet Hanım akraba oldukları gibi o dönemde sancak beyi olan Kaplan Bey de her ikisinin akrabasıdır. Ancak Muhtar Bey'in aksine zalim biridir ve halka yaptığı zulümler sonrası halkın da nefretini kazanmıştır. Muhtar Bey ise halkın sevdiği bir isimdir. Kaplan Bey, Muhtar Bey'in böylesine seviliyor olmasından dolayı da Muhtar Bey'e karşı düşmanlık beslemektedir. Ayrıca Muhtar Bey gibi o da İsmet'i sevmektedir. Gülnihal İsmet ile Muhtar Bey'i bu düşmanlıklara karşı uyarsa da ikisi de arabalarının böyle bir düşmanlık yapacağına inanmak istemez. Kaplan Bey'in, İsmet'i sadece miras için ve biraz da Muhtar'dan intikam almak adına sevdiğini ikisi de kabullenmez ve halkın ve kendilerinin buna müsaade etmeyeceklerini söylerler. Gülnihal'in Muhtar'a yaptığı Kaplan Bey'in yerine geçme teklifi de gereksiz bulunur. Ayrıca kan dökme taraftarı da olmayan Muhtar Bey, buna itiraz ederek Gülnihal'i susturur. İsmet Hanım ise yaşananlardan duyduğu üzüntü ve dadısından dinlemiş olduğu vahşet haberlerinden korkarak oradan gitmek istediğini söyler. Tam bunların konuşulduğu sırada ise bulundukları konak basılır ve Muhtar Bey, Kaplan Bey'in adamları tarafından tutuklanır. İsmet Hanıma da, saraya gelmesini aksi takdirde Muhtar Bey'in öldürülebileceğini bildiren bir mektup bırakırlar. Kaplan Bey istediğini elde etmiş, hem Muhtar'ı tutuklatmış hem de İsmet Hanım'ı saraya getirmiştir. Kaplan Bey'in annesi oğlunun İsmet ile evlenmesine karşı çıksa da, Kaplan Bey, İsmet ile evlenip Muhtar'ı kahretmek isteğinde olduğu için İsmet'i oğluna ister. İsmet hem annesine hem oğluna bu evliliği istemediğini söyler ve bayılır. Gülnihal, İsmet'i ikna edeceğini söyleyerek hem İsmet'i olası bir cezadan kurtarır, hem de Muhtar'ın kurtulması için bir plan yapar. İsmet'i, Kaplan Bey ile nişanlanmaya ikna eder. Muhtar Bey ise bunu duyunca İsmet'e darılır. Gülnihal ile İsmet bir yolunu bulup zindana girer fakat Muhtar İsmet ile konuşmak istemez. Gülnihal, Kaplan Bey'in yakın adamı olan ama esasında Kaplan Bey'den kardeşinin intikamını almak isteyen Zülfikar Ağa ile işbirliği yapar. Zülfikar Ağa da zamanında Gülnihal ile evlenmek istemiş ama reddedilmiştir. Gülnihal, Muhtar'ı kurtarması halinde onu sevebileceğini söyleyerek Muhtar'ı kurtarmaya çalışır. Ayrıca Zülfikar Ağa'nın niyeti de Kaplan Bey'i öldürerek yerine Muhtar'ın geçmesini sağlamaktır. Zülfikar Ağa bir yolunu bularak Muhtar'ın zindandan kurulmasını sağlar. Serbest kalan Muhtar Bey bir süre saklanır. İsmet ise bu sırada Muhtar'ın öldüğünü düşünmektedir. Muhtar halk ile bir araya gelerek nasıl bir yol izleyeceklerinin planını hazırlarlar. Bu sırada Muhtar olanları öğrenir, İsmet'in masumiyetini de duyunca daha da hırslanır. Halk Muhtar'ı Sancak Bey'i olmaya ikna eder. Padişah'tan da Kaplan Bey'in de öldürülmesine dair ferman gelir. Bu zamana kadar Kaplan Bey'i oyalayarak Muhtar'ın da yaşadığını öğrenen İsmet, durumu belli etmeden Kaplan Bey'i idare etmeye devam eder. Ancak Kaplan Bey sonunda kararlı bir şekilde İsmet ile nikahlarının kıyılmasını ister. İsmet ile Gülnihal'in tüm itirazları boşa çıkar. Gülnihal araya girmek istediğinde ise Kaplan Bey onu hançerler. Bu sırada Muhtar ile adamları odaya girer ve İsmet'i kurtarırlar. Kaplan Bey'in infaz işlemini ise bizzat Zülfikar Ağa gerçekleştirmek ister ve bu işte de gecikmez."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gulun-adi", "text": "Orta Çağ denilince ilk akla gelen yazarlardan olan Umberto Eco'nun kült eseri Gülün Adı bir cinayeti konu alıyor. Olaylar gelişirken aynı zamanda o dönemin tarikatlarını, yaşayışlarını, kilisenin etkisini de doyurucu bir şekilde anlatıyor. Gülün Adı kitabını okurken kendinizi o dönemde gibi hissediyorsunuz. Kitap bir elyazması şeklinde bulunmuş ve kahramanlardan biri olan Adso tarafından anlatılıyor. Gülün Adı kitabının konusu ise şöyle; Orta Çağ döneminde geçen roman bir manastırda rahibin ölmesiyle başlıyor. Ölüm nedeninin araştırılması için Baskervilleli William çağırılıyor. Başrahibin bu keşişi çağırmasının nedeni ise eskiden hep bu tür gizemleri aklı ve deneyimleri ile çözebilmesiydi. William manastıra yanında yardımcısı genç Adso ile geldi. Olayı beraber çözeceklerdi. Geldiklerinde onları Başrahip karşıladı ve olayı kısaca anlattı. Manastırın en önemli minyatürcülerinden Adelmo adındaki genç keşiş kulenin dibinde ölü olarak bulunmuştu. Ceset çok yukarıdan düşmüş gibi yuvarlanmış ve bir taş onu durdurmuştu. İlginç olan ise düştüğü noktadaki kulenin pencereleri kapalıydı. Bu durum keşişin dikkatini çekti ve olay yerini inceledi. Adelmo'nun intihar ettiği düşüncesi kafasına yerleşti. Diğer günler ise manastırı araştırarak geçirdiler. Burası çok büyük bir yerdi ve şüphelenecek çok insan vardı. İkinci ölüm ise Yunanca çevirmeni Venantiustu. Domuz ağılında büyük bir kazanın içinde bulunmuştu. Ayakları gözüküyordu. Kanlar içindeki vücut kazandan çıkarılıp yüzüne su dökülünce teşhis edilebildi. William olay yerini tekrar inceledi ve cesedin getirilmiş olduğu yolu incelemeye başladı. Kar yağdığından ayakkabılar çıkardığı izler duruyordu. Yerde çok derin ayak izleri vardı. Bu da cesedin biri tarafından taşındığını gösteriyordu. Ayakkabı izi önemli bir ipucuydu. William rahiplerin çalıştığı yeri görmek istedi. Kütüphane yardımcı Barenger onları karşıladı. Adelmo ve Venantius'un masasını gösterdi. Bu sırada Adso bir kapının olduğunu gördü. İçerisi ilgisini çekmişti. William da bunu fark etti. Burası o dönemin birçok el yazması kitabını barındıran kütüphaneydi. William kütüphaneyi görmek istediğini söyleyince hem kütüphane yardımcısından hem de kütüphaneciden çok ters bir yanıt aldı. Başrahibin kesin talimatıyla kütüphaneye kimse giremezdi. William Venantiusun masasına geri döndü. Fakat tam bakacakken kütüphane yardımcısı masanın üstüne kitaplar koyarak masayı gizledi. Akşam olduğunda Adso ve William tekrar buraya gelmek istediler fakat kafalarına birisi büyük bir taş atmıştı. Hemen geri çıktılar. Bu kişi kambur Salvatoredu. Onlara yalvardı ve William da karşılığında kütüphaneye giriş kapısını açmasını istedi. O akşam Adso ve William ilk defa girdiler. Yunanca çevirmeninin masasında bir kağıt buldular. Bu kağıt ateşe tutulunca bir şifreyi gösteriyordu. İkisini gören biri vardı. Bu kişi Barengerdi. Uzun bir koşuşturmanın ardında kaçmayı başardılar. Fakat William ın mercekleri çalınmıştı. Üçüncü ölüm ise kütüphane yardımcısı Barengerdi. Ihlamurlarla dolu bir küvette boğularak ölmüştü. Başparmağında ve dilinde mürekkep lekesi vardı. Bir de ayakkabısının altındaki iz Williamın dikkatini çekmişti. Her şey anlaşılmıştı. Venantius ve Adelmoyu o öldürmüştü. Çünkü ikisi de bir sır biliyordu. Bu sır bir yasak kitabın yeriydi. Kütüphane yardımcısının genç oğlanlara karşı ilgisi vardı. Adelmoyu kitabın yerini söyleyerek kandırdı. Adelmo kitabı aldı fakat vicdan azabı çekerek kağıdı Venantiusa bıraktı. Sonra da intihar etti. Venantius ise Barengar tarafından öldürüldü. Bunları gören ise kambur Salvatoredu. Artık William ve Adso'nun tek amaçları vardı. Bu yasak kitabı bulmak. Bu nedenle kütüphanedeki gizli geçitleri çözdüler. Fakat kitap bulmaya çok yaklaştıklarında kütüphanede kör Jargo ile karşılaştılar. Aslında tüm cinayetlerin sebebi bu yaşlı adamdı. Yasak kitap komediye adanmıştı. Fakat kutsal kitap gülmeyi yasaklıyordu. O da bu nedenle bu kitabı zehirledi ve ona her dokunan bir kaç dakika içinde ölüyordu. Bu ortaya çıkınca kör adam hemen elindeki mumu yere attı ve tüm manastır yandı. William ve Adso ise kurtuldular. Beraber manastırı terk ettiler. Çok uzun yıllar sonra William yaşlanmıştı ve yollarının ayrılması gerekiyordu. Bunun üzerinde yaşlı keşiş o çok özel merceklerini Adso ya hediye etti. İki keşiş bir daha hiç karşılaşmamak üzere ayrıldılar. Gülün Adı Konusu Ünlü yazar Umberto Eco'nun polisiye olarak nitelendiren romanı olan Gülün Adı konusu ile okurları etkileyen bir eserdir. Orta Çağda geçen ve bir rahibin öldürülmesi ile başlayan kitap kilisenin adalet üzerindeki etkisini de mükemmel bir şekilde ele almıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gulyabani-gonul-ticareti", "text": "İlk Türk korku romanı olan bu roman yazarın başından geçen bir anıdır. Kendisi henüz bir çocuk iken; Cuma ve pazartesi geceleri kış aylarında boza partileri verilirmiş. Bu partilerin merakla beklenen ve en çok sevilen konuşmacısı Muhsine Hanım imiş. O geldiğinde herkes onun etrafına toplanır ve dinlemeye başlarmış. O , gelirken yanında Kocası Hacı Efendi'yi de getirir,yaşlıca bir kadın olmasına karşın bu süslü hali herkesi hayrete düşürürmüş.işte onun böylesine süslü ve kocasına aşkla bağlı olmasının sebebi de geçmişte başına gelen son derece tatsız bir olay olup tekrar tekrar anlatmasına karşın kimse bıkmadan dinlermiş. İşte o olay: Muhsine Hanım çok genç yaşta babasını ve annesini kaybeder. O dönemlerde oldukça kendi deyimiyle hoppa bir kız olup ,kimseyi dinlemez. Lakin bekar ve fakir bir kız olduğu için evlenmek zorunda kalır. Komşuları onu sarhoş bir adamla evlendirir. Çok geçmeden dayak yemeye ve adamdan usanmaya başlar. Evliliğin üzerinden bir yıl geçmeden adam ölür ve dul kalır. Geçinmek için türlü türlü işlere girer. Gençliğinde oldukça güzel olduğundan hizmetçi olarak çalışsa dahi, evin beyi tarafından sıkıştırılır. O da tası tarağı toplayıp evden kaçar. Bu olay sürekli devam ederken bir gün ana dostu olan Ayşe Hanım ile rastgelir. Ayşe Hanım onun için uygun, çalışabileceği bir yer bulduğunu söyler, Muhsine Hanım da gidecek bir yeri olmadığından kabul eder. Bir at arabası ile yola çıkarlar. Yol gitmekle bilmez, Muhsine Hanım artık Ayşe Hanım'ın onu götürdüğü evin kötü bir yer olduğundan korkar şüphe eder. Gittikleri yer son derece zengin birine ait gibi görünen çiftlik evidir. Adı da Yedi Çobanlar Çiftliğidir Muhsine Hanım çiftliğin son derece sessiz ve sakin olmasına şaşar. içeri girdiklerinde onları Çeşmifelek ve Ruşen adlarında iki kalfa karşılar. Ayşe Hanım, Muhsine ağzını asla açmaz dedikten sonra ellerini yıkama bahanesi ile at arabasına bindiği gibi geri döner. Böylece Muhsine Hanım orada çaresiz ve yalnız kalır. Ve evin gerçek hikayesini öğrenir. Üstelik oradan kaçış yolu da yoktur. Kaçmak için çok uğraşır ama yapamaz. Şöyle ki ev perilidir. Gündüz bu iki kalfa onlara hizmet eder, cinler perilerde geceleyin evde dolanır. Kimi zamanda eve gelen hizmetçileri boğar ya da rahatsız ederler. Çeşmifelek ve Ruşen kalfa , cinlerin onu boğmaması için gerekli şeyleri öğretir ve odasına gönderirler. Herkes kendi odasına çekilince Muhsine Hanım, ona serenat yapan cinleri, perileri duyar ve korkar. Ama gel zaman git zaman onlara hizmet etmeyi öğrenir. Hiç görmediği bu yaratıklara hizmet eder ancak gece olunca başlar onların sesini duymaya... Aradan aylar geçer ve nihayet evde bir hanım olduğunu ve kardeşleri tarafından deli olduğu için odaya kapatıldığını öğrenir. Hanımı gizlice dinler ve arka arkaya hızla bir şeyler söylediğini duyar, Onu bir müddet bu şekilde dinledikten sonra aslında onun akıllı olduğunu düşünür ama yinede anlam veremez. Ne zaman onun yanına yani odasına çıksa, perilerin onu uyaran seslerini duyar ve vazgeçer. Yine böyle bir gün odasına girdiğinde aniden ince, uzun bir peri adam içeride beliriverir. Ve ona ilan-ı aşk eder. Bu sırada başka bir genç adam ortaya çıkar ve onların ev halkına bir oyun oynadığını ve Muhsine' ye de dokunamayacaklarını dile getirerek onu durdurur. Muhsine Hanım korkudan ne yapacağını bilemez. Ertesi gün, gece onu koruyan adamın çiftlik çalışanı olduğunu görür ama olayları bir türlü anlamaz. Böylece tüm ev çalışanlarının korktuğu şeyi yapmaya cesaret eder ve onun geldiği gece evin hanımının odasına girer. Ruşen ve Çeşmifelek Kalfalarda onun yanındadırlar. Saat on ikiyi vurduğunda, evin en üst katında olmalarına rağmen camlarla aynı hizada bir kafa görürler. Bu canavarın yine dev gibi bir cüssesi vardır. Bu yaratığın adı Gulyabani'dir. Muhsine Hanım tam öleceklerinden endişe etmektedir ki Gulyabaniyi saran giysi yığınları açılmaya, ve çökmeye başlar. Gürültüye toplanan köy sakinleri ve Muhsine Hanım da dahil; herkes aslında onun uzun bir kostüm olduğunu ve o kumaşların arasında bir adamın durduğunu görür. Bunları ortaya çıkaran kişi ise; onu o gece kurtaran ve aynı zamanda çiftlik çalışanı olarak gördüğü yakışıklı gençtir. Meğer ki evin hanımı çok zengin bir kadınmış. Ama iki tembel kardeşine para vermediği için kardeşleri onu bu köşke kapatıp deli raporu almışlar. Bütün bu peri ve cin olayı için evin her yerine ses ve efekt sistemleri kurulmuş. Amaçları da evin hanımına ,gerçekten bu tür şeylerin olduğunu; eve muayene için gelen doktorlara saçmalasın diye imiş. Böylece kadın deli raporunu kaybetmiyor ve iki kardeşte kadının parası üzerinden geçiniyormuş.Bunun üzerine evin hanımı bütün parasını kendini kurtaran o yakışıklı delikanlıya yani Hacı Efendi ye bırakır. Hacı Efendi ise ; Muhsine Hanım' dan hoşlandığını itiraf eder ve çok geçmeden evlenirler. İşte aradan yıllar geçmesine rağmen Muhsine Hanım'ın böyle süslenmesinin ve kocası Hacı Efendi ye bu kadar düşkün olmasının sebebi budur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gumus-kanat", "text": "Dönemin ilk kadın yazarlarından ve güçlü kalemiyle dönemini de aşmış bir usta Cahit Uçuk! Gümüş Kanat adlı kitabında iyilik yapmanın önemini vurgularken gerçek servetin aile olduğuna dikkat çekiyor. Dünyada ki pek çok usta kalemin işlediği konuya farklı ve özgün bir yaklaşımla sunuyor. Örneğin Virginia Woolf ''Yaşlı Kadın ve Papağan'' adlı öyküsünde bir kadının yaptığı iyiliğin ona sonrasında maddi olarak dönerken, Woolf'la Cahit Uçuk farkı noktasında bizim samimiyetimiz ve ''vefa'' kavramını görebildiğimiz bir başyapıt olarak karşılaşıyoruz. İnsanların sağlığı ve ailenin ''baba'' kavramı üzerinden ailenin ekonomik olarak geçinememesi korkusu gibi dönemin sosyal ve ekonomik geleneklerinin tartışmasını başarıyla yansıtan, kadınların ekonomik hayata girişlerini ve toplumsal önyargılarını kusursuz şekilde işlemiş bir üslup! Gümüş Kanat, Kemal adlı bir çocuğun ailesi etrafında şekilleniyor. Babasının bir çocuğu kurtarmak için matbaada parmaklarından olmasından sonra ekonomik ve manevi olarak zor günler beklerken annesi ve sonrasında çocuk çalışmaya başlıyor. Bir yandan Celil Beyin bu ekonomik şartlarla bir yandan eli ayağı tutmayan, işe yaramaz bir kabullenişiyle savaşmak zorunda olduğu resmedilmiş. Celil Beyin en büyük destekçisi eşi Süzen Hanım. Kemal'in hayatını kurtardığı bir kuş olan Gümüş Kanat bu zor günlerde hayal ve gerçek arasında sürekli olarak uyku ve uyanıklık arasında olan Kemal'in rüyalarında ve gerçek yaşamın içerisinde imgelerle karşısına çıkıyor. Tesadüf gibi görünse de hayatın bir rüya olup olmadığını sorgulayarak ailenin birbirine kenetlenerek aştıkları bir sıra tesadüfler zinciri... Yan karakterler ise simitçi olarak çalışan ve arkadaşı olan Ayhan, sokak seyyar satıcısı Kitapçı Nevzat ve Mikloş Efendi dediği bir pul koleksiyoncusunu, dönemin sokaklarını, başarıyla adeta canlıymış gibi görebiliyoruz. İnsanların para hırsı olmadan sadece geçinebilmek, günlerini geçirebilmek için emeklerini harcadıkları samimi birbirlerine kenetlenmiş aile görünümü okuyucuların gözlerini yaşartıyor. Matbaada çalışmaya başlayan Kemal, Gümüş Kanat yardımıyla bir tünel keşfeder. Sonrasında bu tünelin gazetelere taşınacak kadar ünlü olmasını sağlar. Bunların pek çoğuysa bir tür tesadüftür. Kemal kitapçıdan aldığı bir kitapla, kitapta karşılaşmamızı sağlıyor.''Kemanda ilk insanlar'' adlı bilimin ve insanların anlatıldığı bu kitap Kemal'in hayatında daha da büyük yere sahip oluyor. Kitabın arasından bulduğu pul Kemal'in ve ailesinin hayatını değiştirecektir. Bütün ekonomik dertlerini dindirecektir. Ölüm döşeğinde Nevzat'a gittiğindeyse Kemal'e kuşlarına yemek atmasını söyleyerek, pulu hediye ettiğini ekleyerek kurgu bitiyor. Dürüst ve insanların birbirini zor günlerini desteklediği, çıkar ve samimiyetsiz dostluklardan uzak, iyilerin zorda olsa kazandıkları çalışkanlığın övüldüğü dilin başarıyla kullanıldığı usta işi bir kitap! Gerçek servetin insanların en zor günlerinde birbiriyle kenetlendiği aile ve insan sağlığı noktalarına vurgu yapan ütopik gibi gelen bir atmosfer anlatılıyor. Belki de hepimizin soluk alıp verdiği havanın ihtiyacı olan ellerinden kuşların simit yediği insanların olduğu bir coğrafyada! Gümüş Kanat figürüyse Kemal'in sürekli sorguladığı bir hayal ürünü olup olmadığı çizgisinde zor zamanlarda rüyalarında onun kurtardığına inandığı bir kurtarıcı! Gerçeklikte insanın kurtuluşunu kendi elleriyle oluşturduğu bir geçmişe sahip olsa da ellerimizden ve zihnimizden hayatın akışları içerisinde mücadele etme ve dahası umut etmenin en büyük güç veren yeşerten can suyu! Kemal ve Celil Bey Gümüş Kanat'ı gibi kurtarıcı olarak görseler de aslında gerçek Gümüş Kanat; Ayhan'a yardım etme davranışı, Celil Beyin çocuğu kurtarmak için parmaklarını feda etmesi ve gerektiğinde ailenin bütün yükünü almaya çalışan ailesine yükünü hissettirmemeye çalışan vefakar anne! Gümüş Kanat ailenin bir yansıması ve kendi elleriyle oluşturdukları bir dünyanın gerçek kahramanlarını anlatan bir semboldür. İçlerinde sönmeyen, yenilen, yıkılan bazen de kaybetse de bitmeyen bir umudun sembolü! Yazan: Şeyhzade Bilgin Gümüş Kanat Kitap Özeti Cahit Uçuk'un kaleme aldığı Gümüş Kanat adlı eser, 182 sayfadan oluşan bir çocuk kitabı. Siyah beyaz resimlerle süslü kitap, ilk kez 2002 yılında Bilge Kültür Sanat tarafından yayımlanmış. 11 yaşındaki Kemal'in hayatının bir kısmını anlatan hikaye, adını başkahramanın hayatında önemli bir yer tutan gümüş kanatlı kuştan alıyor. Hikaye boyunca Kemal'e annesi Süzen Hanım ve babası Celil Bey eşlik ediyor. Ayrıca Aydan ve Aysan ablalar, Nevzat Bey, Mikloş Efendi, Usta Barba, Ayhan ve Kemal'in öğretmeni gibi önemli karakterler de hikayenin farklı yerlerinde Kemal'in hayatına dahil oluyor. 23 bölümden oluşan hikaye, oldukça üzücü ve karamsar bir tabloyla başlasa da gittikçe iyileşip güzelleşiyor. Sürprizlerle dolu hikayenin bölüm başlıkları ise şöyle: Başlangıç Güzel Günler Alın Yazısı Büyük Karar Rüya Gibi İlk Haftalık Fatih'in Ruhu İlk Hediye Örümcek Ağları Kamerde İlk İnsanlar Zümrüt Gözlü Kedi Güzel Günün Gecesi Çay Saati Gazetedeki Resim Madalya Naf Yeni Arkadaş Gizli Hazine Unutulmayacak Karlı Bir Gün Mavi Taşlı Yüzük Pencerenin Dışında Perinin Sihirli Değneği Gümüş Kanatlar Gümüş Kanatlar Özeti Kemal, başta anne ve babası olmak üzere herkes tarafından sevilen bir çocuk. Aynı zamanda çok akıllı ve derslerinde de oldukça başarılı. Anne ve babasıyla mutlu günler yaşayan Kemal'in hayatı, babasının geçirdiği kazayla tamamen değişiyor. Babası çalışamadığı için maddi sıkıntılar yaşamaları ve bu nedenle annesinin çalışmak zorunda kalması Kemal'i çok üzüyor. Bu yüzden Kemal, ailesi için büyük bir fedakarlık yapmaya karar veriyor ve okulunu bırakıp çalışmaya başlıyor. Ama okulu bırakmak zorunda kalsa da hem kendi çabasıyla hem öğretmenin yardımıyla derslerine devam ediyor. Ailesinin geçimini sağlamak gibi büyük bir görev üstlenen Kemal, eskiden babasının çalıştığı matbaanın gözde elemanlarından oluyor. Okuyup mühendis olma hayali kurarken matbaada çalışmak zorunda kaldığı için çok üzülse de ailesine destek olmaktan büyük mutluluk duyuyor. Hem annesi hem babasıyla çok güzel bir ilişkisi olan Kemal, babasının iyileşmesi için annesiyle birlikte elinden geleni yapıyor. İlk zamanlarda parmaklarını kaybettiği için derin bir üzüntü içinde olan ve bu yüzden epey hastalanan Celil Bey de oğluyla karısının çabalarını karşılıksız bırakmıyor. Onların sevgisiyle güç bulup gün geçtikte iyileşmeye başlıyor. Günler böyle geçerken Kemal, zor durumda olan bir çocukla tanışıyor. Babası hayatta olmayan, annesi ise çok hasta olan Ayhan'ın hayatı Kemal sayesinde değişiyor. Kemal önce Ayhan'ın matbaada iş girmesini sağlıyor. Daha sonra ise kendisiyle birlikte okula başlamasına destek oluyor. Kemal sadece Ayhan'a değil, sokakta kitap satan Nevzat Bey'e de yardımcı olmak istiyor ancak yaptığı yardımla karşısındaki kişinin hayatını değiştiren kişi bu kez Nevzat Bey oluyor. Kemal'in çok merak ettiği Kamerde İlk İnsanlar adlı kitap, bu değişimde büyük rol oynuyor. Kemal'i, ailesinin diğer fertleriyle birlikte depremde kaybettiği oğluna benzeten Nevzat Bey onu oğlunun yerine koyuyor. Bu nedenle hayattaki en değerli şeyi olan özel bir pulu Kemal için Kamerde İlk İnsanlar adlı kitabın cildinin arasına saklıyor. Bu eski kitabın cildini yenilemek isteyen Kemal böylece pulu buluyor. Pulun kendisi için oraya saklandığını bilmediğinden pulu Nevzat Bey'e vermek istiyor ancak bunun için Nevzat Bey'i bulduğunda hem pulun kendisinde kalacağını hem Nevzat Bey'in çok hasta olduğunu öğreniyor. Nevzat Bey'in hastalığı ve bu hastalık sonucunda onun öleceğini düşünmek Kemal'i çok üzüyor. Ama bu durum, hayatta hem iyi hem kötü olayların var olduğunu Kemal'e öğretiyor. Nevzat Bey'in yaptığı iyilikle hayatı değişen Kemal, onu hiç unutmuyor ve anısını daima yaşatıyor. Kemal'in hem ailesiyle hem çevresindeki diğer insanlarla olan ilişkisi, başta çocuklar olmak üzere her yaştan okur için güzel bir örnek oluşturuyor. Sevgi ve saygı çerçevesindeki ilişkilerle değişip güzelleşen Kemal'in hikayesi; aile ilişkilerinden hayvan sevgisine kadar pek çok konuda önemli mesajlar veriyor. çok çocukçaydı çocuk kitabı olduğunu sonradan öğrendim 16-12-2015 09:45 çocuk kitabı olsa bile 40 yaşındaki hocam bile okuyun mutlaka dedi ve ben 7. sınıfa gidiyorum. ama gerçekten bu kitabı okurken ağlamamak için kendimi zor tuttum. çok güzel bir kitap mutlaka okuyun herkese tavsiye ederim. okuyan arkadaşına kuzenine veya tanıdığı herkese versin okuyun lütfen..! 25-12-2015 19:01 ben gümüş kanat kitabına bayıldım bana arkadaşım hediye etti çok mutlu oldum okuduğum en güzel kitap 03-01-2016 23:00 güzel bir kitap ilginç bir hayat hikayesini anlatıyor ama kitabın kapağında caahit uçuk yazıyor buradada yazar şeyhzade bilgin yazıyor hangisi doğru anlamadım güzel bir kitap 07-02-2016 15:29 çok güzel bir kitab ama sanki bir rüya gibi yaşadıkları hemen geçti 21-02-2016 16:38 okuduğum güzel kitaplardan bir tanesi öğretmenimiz gümüş kanat kitap özeti ödevi vermişti ve o yüzden okudum alırken tereddütüm vardı ama satın aldıktan sonra çok hoşuma gitti ve iyi ki okumuşum dedim özellikle kitabın ana fikri ve kitabın kahramanları çok güzel yazılmış herkese tavsiye ederim okuyunca kitap ile ilgili sorular da çok kolay geldi 29-02-2016 16:48 inanılmaz bir kitap çok güzel 17-03-2016 11:11 güzel bir kıtap fakat kitapta bazı yanlış yazımlar var onların düzeltilmesi iyi olur hikayenin kounsu gerçekten güzel tavsiye ederim 02-05-2016 12:41 kitap çooooooooook güzel ama özeti özet değil nasıl bir şeydir anlamadım:( 08-05-2016 17:22 bu kitaba bayıldım çok güzel 25-05-2016 22:14 özet değil kitabın asıl naslı geçtiği yazıyor muhteşem! 29-05-2016 12:31 spoiler var biraz ama kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. yazarın anlatımı çok iyi tasvir ediyor. bana deseler hangi kıtap daha iyi gümüş kitap derim çunku cok duygu bir kıta tavsiye ederm 15-11-2016 23:34 herkese tavsiye ederim kitap için çok güzel bir kitap... 27-12-2016 16:45 çok güzel bir kitap herkez okusun 27-12-2016 21:17 o \"kamerde ilk insanlar olucaktı canım . ben o kitabı okudum 03-01-2017 11:05 ben kafamı veremiyorum odamıda soguk diye kullnamıyorum 05-01-2017 18:19 kamerde ilk insanlar olcak orasi :(( 08-01-2017 15:56 kitap iyi kitabın kendisini değil özetini okudum okuduguma gore iyi tavsiye ederim 😂😂 05-02-2017 23:49 ogretmen bu kıtabı ıstedı tum sehrı gezdım ya kırtasıyelerde bıtmıs oluyo yada hıc orda o kıtap olmuyoooo sınırım cok bozuldu 09-03-2017 13:03 eser harikaaaa😘😘 02-05-2017 19:34 ortaokul düzeyine çok uygun bir kitap 08-01-2018 16:44 çok beğendim herkese okumasını tavsiye ederim ve hiçte çocuksu değil ben bayıldım😍😍😍😍 23-01-2018 14:21 çok kötü hiç bilgi yok 27-01-2018 17:38 ben böyle güzel kitap görmedim 22-02-2018 22:33 çok güzel bir kitap okumanızı tavsiye ederim . sürükleyici bir roman 25-03-2018 13:50 orta okula gidiyorum be öğretmenimiz gümüş kanat özet ödevi verdi dediğine göre bize hitap eden çok güzel bir çocuk kitabıymış gerçekten öyle mi yoksa özeti buradan mı kopyalayayım okumaya değer mi bilemedim editör düşük puan vermiş yorumlar da karışık 29-10-2019 12:43 gümüş kanat kitabı gelmiş geçmiş en iyi yerli çocuk kitabı okuyunca anlarsınız buradaki editöre bakmayın birşeyden anlamadığı belli 02-02-2020 23:51 kitap çok güzel şu ana kadar değiştirdiğim okullardaki tüm türkçe öğretmenlerim önerdi bu kitabı 4 sene önce aldım en az 5 kere okumuşumdur 09-12-2020 13:55 kitabın ana fikri nedir paylaşır mısınız 22-04-2022 23:29 özet kısa olsa daha iyi olur biraz fazla uzun olmuş ama yine de teşekkürler özetinizi kısaltıp yazdım 08-08-2022 13:35 kitabın konusu ve ana fikri gerekiyor 15-11-2022 18:37 harika bir kitap editör puanı neden düşük anlamadım ama okumanızı tavsiye ederim 18-02-2023 21:13 bu kitaptan sınav olan var mı çıkan soruları paylaşır mı 18-05-2023 22:36 bu kitap 100 temel eser mi ne alakası var bilmiyorum ama soru böyle 18-08-2023 17:33 özet kısa olmalı çok uzatıyorsunuz özetin özetini çıkartıyoruz"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gumus-patenler", "text": "Hans ve Gretel, Hollanda'da yaşayan fakir bir ailenin iki çocuğudur. Babaları yıllar önce bir iş kazasında hafızasını kaybetmiş ve yıllarca çalışamaz hale gelmiştir. Ailesini hatırlayamadığı gibi onlar için biriktirmiş olduğu paraların yerlerini de hatırlayamadığı için ailesi daha da zor günler geçirmiştir. Hans ve Gretel annelerine yardım eden çok akıllı ve sevgi dolu çocuklardır. Yaşıtları kanalda paten kayarken onlar anneleri ile pazara gider, satılacak malları varsa satar, evlerine ve babalarına bakmak için uğraşırlardı. Fırsat buldukça yapabildikleri tek eğlenceleri, eski ve tahta patenleriyle buzda kaymak olurdu. İkisi de oldukça başarılı paten kayan çocuklardı. Fakat diğer zengin ailelerin çocukları gibi iyi ve gerçek patenleri olmadıklarından çok zorlanırlardı. Bir gün kentte bir paten yarışması yapılacağı haberi yayıldı. Ödülü gümüş bir patendi. Hans da Gretel de o yarışmaya katılıp, patenleri kazanmayı çok istiyorlardı. Fakat yarışmaya katılacak patenleri olmadığından katılamayacaklardı. Bu durumu fark eden Hilda onlara paten almaları için para verir ve yarışmaya en iyi kayanın katılması gerektiğini söyleyip yanlarından uzaklaşır. Hans ve Gretel aralarında karar verirler ve yarışmaya Gretel'in katılmasını uygun görürler. Bunun üzerine Hans kız kardeşine bir çift güzel paten almak için çarşıya gider. O sırada babasının hastalığını tedavi edecek şehrin en iyi doktoruna denk gelir ve doktora babasının durumunu anlatır, tedavi etmesi için ısrar eder. Doktor onun durumuna üzülür ve babasını göreceğine dair söz verip gider. Doktor tedaviyi ücretsiz yapmayı kabul ettiği için parasıyla Gretel'e patenleri alabilir ve Gretel de bu sayede yarışmaya katılabilecektir. Gretel yeni patenleriyle ev işlerinden ve babasının bakımından fırsat buldukça kanalda yarışmaya hazırlanıyordu. Fakat diğer çocuklar onları köylü ve fakir oldukları için yarışmaya katılmalarını istemiyorlardı. Ama onların tüm çabalarına rağmen hem Hans hem de Gretel yarışmaya katıldılar. Doktor babalarını ameliyat etti ve babalarının hafızası yerine geldi. Bir süre sonra sakladığı paraların yerini hatırladı. Bu sayede aile yıllardır çektikleri yoksulluktan kurtulmuş oldular. Hans da kendine bir çift paten aldı ve yarışa katıldı. Yarış günü geldiğinde diğer tüm çocuklar Hans ve Gretel'i hala saf dışı bırakmanın yollarını düşünüyorlardı. Ama Gretel yarışı kazandı ve Gümüş Patenlerin sahibi oldu. Babaları eski sağlığına kavuştu ve evlerinde çifte bayram sevinci yaşandı. Hans babasını tedavi eden doktorun yanında tıp eğitimi almaya başladı. Gretel çok ünlü bir ses sanatçısı oldu. Onları sürekli dışlayan, aşağılayan zengin çocuklarından çok daha ünlü ve başarılı birer kişi oldular. Çalışmanın, azmin, vazgeçmemenin ve en önemlisi iyi kalpli olmanın her zaman kazandırdığını gösteren nadide eserlerden biridir Gümüş Patenler. Çocuk kalbi kadar temiz ve gerçek bir kalp yoktur ve bu ne kadar zor durumlardan da geçsek bize her zaman güzelliği getirir. Bu kitabın bize öğütlediği en güzel şey, iyiliğin yolundan ayrılmamamız gerektiği. Başımız her türlü felaket gelebilir; yoksul kalabiliriz, işsiz kalabiliriz, hasta olabiliriz. Ama inanırsak ve azimle çalışırsak üstesinden gelemeyeceğimiz hiçbir zorluk bizim karşımızda duramaz. Kesinlikle her yaştan insanın defalarca okuması gereken, eşsiz bir başucu kitabı. Yazan: Seda Gökçe KAYA Gümüş Patenler Konusu Gümüş Patenler; yazarı Elisabeth Maspes Dodge Newyork'ta doğmuş. Henüz yedi yıllık evli ve iki çocuğu ile dul kalınca, geçimini sağlamak için hikayeler yazmaya başlamış ve bundan sonra hayatını yazarlık ve editörlük yaparak kazanmış bir yazar. Kitabı elime aldığımda her zamanki gibi çevirmen ismine baktım fakat çevirmen değil düzenleyen ismi vardı karşımda. Yıllar önce bir başkasının çevirmiş olduğu kitabı düzenlemek nasıl bir iş pek anlayamadım. Düzenleyenin tam olarak nasıl bir emek vermiş olacağını anlayamıyorum. Çeviri işinin üzerinden yıllar geçince çevirmenin emeği unutulup eser anonimleşiyor demek ki. Bu konuyu burada bırakıp eserden bahsedelim: Peri masallarına inanır mısınız çünkü Hans ile Gretel'in hikayesi biraz öyle. On yıl önceki bir kazada babaları yaralanıp bilincini kaybeden ve bu olay sonrasında fakirliğe düşmüş iki çocuğun hayatına şahitlik ediyoruz. Kahramanlarımızla bir kış günü buzla kaplı kanalda tahta patenleriyle kayarken tanışıyoruz. İptidai tahta patenlerle ne kadar kayılabilirse tabii. Anneleri hafızasını kaybetmiş babayla ilgilendiğinden çocuklar evin geçiminde ona yardımcı olmak zorunda kalıyorlar. Çünkü üzücü kazadan sonra tüm birikimlerinin çalınması nedeniyle yoksulluğun pençesine düşmüşlerdi. Kahramanlar iyi kalpli ve romantik kişilikleriyle göze çarpıyor, diyaloglar yer yer Hans ve Gretel'in gösterdiği aşırı sevgi ve duyarlılık özelliğiyle doğallıktan uzaklaşıyor. Kitabı okurken sık sık asıl kitabın özetini okuduğum hissine kapılıyorum. Böyle hissetmemin bir sebebi de kitapta hepsinin önemli bir rolü olmamasına rağmen karakter sayısının fazlalığı. Hans ve Gretel fakir olmaları sebebiyle başlangıçta diğer çocuklar tarafından dışlanırlar. Onlardan iyi paten kaymaları ve kıskanılmalarının da bunda rolü vardır. Fakat çocukların iyi kalpli ve yardımsever olmaları, özellikle Hans'ın diğer çocukların kayıp cüzdanını bulup sahibine teslim etmesi aradaki buzları eritir ve çocukların Hans'ın babasıyla ilgilenmesi için Dr. Boekman'ı bulmada ona yardımcı olmalarını sağlar. Kardeşler bir taraftan yoksullukla mücadele ederken bir yandan da çok iyi paten kaydıkları için Noel arifesi yapılacak paten yarışında gümüş patenleri kazanma hayali kuruyorlar ancak yarışmaya katılmak için bile yeni birer çift patene ihtiyaçları vardır ve bunu sağlamak için Hans tahta oymacılığı ile para kazanmaya çalışır. Evdeki ihtiyaçları düşününce elindeki kıt parayla paten alıp almama çelişkisini de yaşar. Kitabı okurken ne kadar doğru bilmesek de Hollanda ile ilgili bilgiler de öğreniyoruz. Evlerin kapılarına erkek bebek doğunca kırmızı iğneli, kız bebek doğunca beyaz iğneli yastık asıldığı gibi ayrıntılar ilginç geliyor. Hans'ın kazara Dr. Boekman ile karşılaşması, doktorun Hans'ın babasını tedavi etmesi , aileye yardım etmesinden sonra umulmadık şekilde kayıp oğlunu bulması ve ailenin kaderiyle hayatlarının kesişmesi kitaptaki peri masallarını andıran gelişmeler. Mutlu sonları sevenler için güzel bir sonla bitiyor kitap. Talihsizlikler ve yoksullukla başlayan hikaye; hafızasını yitiren babanın doktorun karşılıksız tedavisiyle iyileşmesi, hafızasının yerine gelmesi, her şeyi hatırladığında ailenin yitik paralarının ve yan kasabada yaşayan doktorun kayıp oğlunun izinin bulunması, iyiliksever doktorun Hans'ı kendi gibi başarılı bir doktor olarak yetiştirmeye karar vermesi gibi olumlu olaylarla son buluyor. Bizler de okuyucu olarak kahramanlarımızın mutluluğuna şahit olmanın iç huzuruyla kitabı kapatıyoruz. Sizi bilmem ama ben mutsuz sonlarda hep bir yarım kalmışlık duygusu yaşarım. Gümüş Patenler mutlu bir sonla yüzümüzde bir tebessümle elimizden bırakacağımız bir kitap. Eseri bitirdiğimizde bir kez daha iyilerin kazanıp mutlu olacağına olan inancımız perçinleniyor. Gümüş Patenler kitabını tam çevirisinden okumadığım hissiyle bitiriyorum. Dokuz -on iki yaş arası çocukların okumasına uygun olduğunu düşündüğüm bir kitap."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gun-olur-asra-bedel", "text": "Yedike, Sarı-özek köyünde çok uzun zamandır yaşayan ve demiryollarında çalışan kendi halinde bir köylüdür. Bir gece demiryolu nöbetindeyken eşi Ukubala gelerek en yakın dostları olan Kazangap'ın öldüğü haberini verir. Yedike hemen izin alarak Kazangap'ın yanına gider ve tüm köyü uyandırır. Köy de ilk kez biri ölmüştür. Sarı- Özek köyü 8 hanelik bir köydür. O köyün kışına da, yazına da kimsenin gücü yetmez, çok sert geçmektedir. Kazangap'ın oğlu Sabitcan, babasının ölüm haberini alır almaz köye gelmiştir. Sabitcan okumuş ama cahil ve köylüyü küçük gören bir kişidir. Yıllar önce babasının malını mülkünü satarak yemiş, babasını ise ortada bırakmıştır. Kardeşi Ayzade ve eşi de cenaze'ye gelir. Yedike ölünün de vasiyeti olan, köye uzakta bulunan Ana- beyit mezarlığına gömülmesinin gerektiğini söyler. Başta Sabitcan itiraz etse de Yedike'ye karşı gelemez. O gece ölü yıkanır, hazırlıklar yapılır. Sabah olunca yola çıkılır. Yola çıkınca Boranlı Yedike'nin anıları gelir aklına. Köye ilk gelişi, Kazangap'ın ona devesi Karanar'ı hediye edişini ve daha nice anıları hatırlar. Boranlı Yedike, Aral gölünün yanında oturup, balıkçılık yapmaktadır. Daha sonra savaş çıkar ve Yedike savaşa katılmak mecburiyetinde kalır. Karısı Ukubala ve 8 aylık çocuğunu bırakarak savaşa gider. Savaşta kafasına darbe almasının ardından savaştan çekilmek zorunda kalır ve binbir güçlükle köyüne döner. Döndüğünde çocuğunun vefat ettiğini görür. Kafasına aldığı darbe yüzünden eski gücü de kalmamıştır. Daha fazla küçük düşmemek ve geçim sıkıntısı çekmemek için, Ukubala'yı da alarak hiçbir şey yapamazsam demiryollarında çalışırım düşüncesi ile köyünden ayrılır ve yola çıkar. Yol da günü birlik işler bulmaktadırlar ve işin çoğunluğunu Ukubala tek başına yapmaktadır. Yedike hala gücünü toplayamamıştır Bir gün yine böyle çalışırken, Kazangap ile karşılaşırlar ve çok kısa zamanda çok iyi arkadaş olurlar. Kazangap, Yedike ve Ukubala'yı Sarı - Özek köyüne davet eder ve orada Yedike'ye bir iş bulur. Karanar adlı, adı yedi cihanda duyulacak olan güzel deveyi ise Yedike'ye hediye eder. Hep birlikte çalışır, geçimlerini sağlarlarken bir aile daha gelir. Zarife, Abutalip, Daus ve Ermek isimli iki çocuklu bir aile kaçarak Sarı - Özek köyüne sığınmışlardır. Zarife ve Abutalip öğretmendir. Ancak Abutalip savaşta esir düştüğü için şehirde hor görülmüş, meslekten menedilmiştir. Sarı - Özek köyünde onlarla birlikte mutlu mesut yaşarlar. Aileler kaynaşır. Her gece Abutalip, kendi iki çocuğu ve Yedike'nin iki kızına okuma dersleri vermeye başlar. Gel zaman git zaman Yedike, Zarife'ye aşık olmaya başlar ancak duygularını içinde tutar. Günün birinde bir müfettiş demiryollarına gelir. Abutalip'in yazdığını görür. Abutalip, çocukları ileride kendisini anlasın diye savaşta yaşadıklarını, düşüncelerini, Kazangap'tan öğrendiği hikayeleri kağıda dökmektedir. Müfettiş gittikten bir kaç gün sonra Abutalip'i alıp hapise götürürler. Aradan aylar geçer ancak haber gelmez. En son çekilen bir telgrafla Abutalip'in öldüğü haberi gelir. Yedike, Zarife'ye duyduğu aşk daha da ortaya çıkar. Zarife bunu anladığı zaman iki çocuğunu da alarak köyü terk eder. Zarife köyü terk ettikten sonra, Yedike yıkılır. Bu olayın üstünden aylar, yıllar geçer ve savaştan kalan izler silinsin diye Rusya'da demokrasi hareketleri başladığı duyulur. Yedike, Abutalip'in çocukları, kötülüklerle karşılaşmasın diye şehre iner ve bu olayı aslına kavuşturarak Abutalip'i aklanmasını sağlar. Anılardan başını kaldırdığında Ana - Beyit köyüne giden yolun kapandığını görür. Ne yapsa ne etse de ölüyü oraya gömmek için askerleri ikna edemez. Ölüyü geri götürmek gülünç olacağı için bulundukları yere gömerler Kazangap'ı. Yedike vasiyet eder eğer kendisi de ölürse Kazangap'ın yanına gömülmeyi ister. Ana-beyit mezarlığının kapanmasının nedeni bölgeye kurulan uzay üssü'dür. Oradaki insanlar uzay mekiklerinin uçuşlarını görürler, aralarında efsaneler çıkarırlar ancak bilim insanlarının başka dünyalar bulduğundan, başka canlılar ile iletişime geçtiğinden haberleri yoktur. Değerlendirme: Cengiz Aytmatov ile tanışmam bu kitap ile oldu. Okurken beni benden alan, düşündüren ve bittikten sonra uzun uzun düşünmemi sağlayan bu eser çok etkileyici bir dille yazılmış ve çevirisi de çok kuvvetli yapılmış. Okurken kendiniz de olamayacaksınız. Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gelir gider... gelir giderdi... Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı-Özek uzar giderdi. İşte sık sık böyle geçer Cengiz Aytmatov'un Gün Olur Asra Bedel isimli kitabında Sarı-Özek insanlarının yaşadıkları yerler. Kırgızistan'daki yüzlerce ovadan biri gibi gelebilir sizlere Sarı Özek Bozkırı. Ama bilin ki bizim de yaşadığımız yerlerin acılarına ve sevinçlerine çok benzemektedir oradakiler de. Kitapta Asra Bedel Olan; kitabın kahramanı Yedigey'in deve sırtında, dostu Kazangap'ın vasiyetini gerçekleştirmek üzere tabutunu Ana Beyit Mezarlığı'na götürmek için yola çıktığı Gün dür. Sabahtan akşama kadar süren karlı ve soğuk yol boyunca bir demiryolu işçisi olan Yedigey'in gençlik yıllarından o günlere kadar geçen zamandan ve anılarından yola çıkarak, ulusal ve toplumsal sorunlara göndermeler görürüz kitap boyunca. ...Sizin iyi ya da kötü olmanız bozkırın umurunda değildi. Ama insanın çeşitli tutkuları, arzuları olurdu. Başka yerlerde, başka insanların arasında daha iyi bir hayat süreceğini, buraya onu kör talihin sürüklediğini düşünürdü... Eminim ki hepimiz bu romanda da bahsedildiği gibi başka yerlere gitmenin arzusunu derin hissettiğimiz zamanlar yaşadık. Hep daha iyisinin, daha güzelinin var olduğu yerlerin hayalini kurduk. Yazar romanında ikinci dünya savaşında Yugoslav Partizanlar tarafından kurtarıldıktan sonra onlarla birlikte faşizme karşı savaşan öğretmen Abutalip'in başına gelenleri anlatır. Ama aslında anlatılan; herhangi bir ülkenin faşizm uygulamalarının arttığı dönemlerde, herhangi birimizin başına gelebileceklerden pek farklı değildir. Çünkü Abutalip'in tek amacı çocuklarını en güzel şekilde yetiştirmektir. Onlar için yazılı bir tarih ve kültür çalışması yaparak, onları en iyi şekilde yetiştirerek, nereden geldiklerini bilerek büyümelerini sağlamaktır. Romanda anlatılanların Stalin döneminde geçmesi; ilk başta Sovyetler Birliği döneminde yaşanan sosyo-kültürel sorunların bir özeleştirisi gibi görülebilir. Ama bence böyle düşünmek, bu romanı biraz küçümsemek olur. Bu kitap yeryüzündeki tüm insanların değişimler karşısında yaşadıklarını içimize dokunarak anlatır bize, bu kitap doğallığını geleneklerinin güzel taraflarını korumak isterlerken bir yabancı gibi aniden ve hızla evlerinin içine giren değişimin günlük yaşamlarındaki yansımalarını anlatır: Efsanesi nesilden nesile aktarılan Ana Beyit Mezarlıklarına o topraklara ait insanlara hiç sorulmadan uzay üssü yapılmıştır... Hayatın başlangıcını ve sonunu kapsayan dualarını unutmaları istenmiştir onlardan... Onları Sarı-Özek'e bağlayan bütün değerler, hayaller, düşünceler, bütün bir tarih bir mankurt (1) gibi hafızalarından kazınmak istemiştir... Kitabı okuyan birçok kişi yer yer geçen uzay üssü ile bir başka gezegen arasındaki iletişim ağının bilim kurgu özelliği taşıdığını düşünebilir. Ama bana kalırsa İyi yazar tipik insan ortaya koyma ustalığına erişen yazardır., diyen Aytmatov'un niyeti farklıdır. Yazar, romanındaki bu bölümlerle; burunlarının dibinde uzay üssü kurulan, roketler atılan, uzayın derinliklerine astronotlar gönderen bir gelişim sürecinin topluma katkısının olmadığına dikkat çekmektedir. Değişimlerin ve gelişimlerin toplumu içine alamadan ve toplumundan kopuk bir şekilde sürdüğünü gözler önüne sermektedir. Bunu yaparken de evrensel ahlak yasaları içerisinde huzur içinde yaşayan bir dünyanın özlemini dile getirmektedir. Yer yer boğazım düğümlendi ve ağlamaklı oldum bu romanı okurken. Yazar iki dostun şakalaşması arasında; ...Elinden varını mülkünü, varını yoğunu alsalar, bundan ölmezsin. Bunları yine edinebilirsin. Ama senin onurunu kırar, ruhunu öldürürlerse, işte buna çare yoktur., der. En onurlu yaşadığımız günün, bir ömür sürmesi dileğiyle iyi okumalar dilerim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gundokumu", "text": "Tomris Uyar Gündökümlerini yazma amacını Bu ülkede yaşayan bir kadın, bir anne, bir edebiyatçı, bir yurttaş olarak toplumun geçirdiği değişimin onda bıraktığı izleri aktarmak olarak ifade eder. 1975'ten 1999'a kadar yazdığı deneme-öykü-günlük arası bir tür olarak tanımladığı günlükleri 2003 yılında YKY tarafından Gündökümü-Bir Uyumsuzun Notları adıyla iki cilt halinde yayımlanmıştır. Gündökümü I'de 1975, 1976, 1978, 1979, 1980, 1981, 1983 ve 1984 yıllarını kapsayan ve 8 Nisan 1976 SBF Baskını, Şaban Karataş'ın TRT Davası, YAY-KUR Olayları, 1977 Genel Seçimleri öncesi Ecevit'e suikast girişimi ve Demirel'e yumruklu saldırı, 12 Eylül Darbesi, 24 Ocak Kararları ve Kepenk Kapama Eylemleri, Barış Derneği Davası, 1983 Türkiye Genel Seçimleri ve ANAP'ın İktidara Gelmesi, KKTC'nin Kurulması, Aydınlar Dilekçesi Olayı gibi siyasal ve toplumsal olayların etkisi altında geçen dokuz yıl Sesler, Yüzler, Sokaklar (1975-1979) ve Günlerin Tortusu (1980-1984) başlıkları altında toplanmıştır. Uyar'ın güncelerinde beş-altı yaşlarındayken yaşadığı hamam tecrübesini nedeniyle edindiği fobi, bayram hazırlıklarının kendisinde yarattığı panik, deprem korkusunun temeli, kilosuna olan takıntısı, temizlikçi gelmeden önce yapılan seremoniler gibi çocukluk ve gençlik yıllarına ait olay ve durumlar yer alır. Çünkü bu deneyimler Tomris Uyar'ın kişiliğinin şekillenmesinde önemli rol oynamaktadır. Ailesi ve çevresiyle ilişkileri, karşı cinsle olan iletişimi, hangi mesleğe yöneleceğini belirlemesi gibi durumların kaynağı geçmiş deneyimlerdir. Annesi Celile Gedik gibi çeviriye yönelen, V. Woolf, J. Berger, R. P. Finn, L. Carrol, A. Jolly, J. Rulfo, A. S. Exupery, J. L. Borges, L. Hellman, E. A. Poe, A. Jolly, J. Agee, K. Vonnegut gibi pek çok yazarı dilimize çeviren Uyar'ın çeviri süreci güncelerinde büyük yer kaplar. Vüs'at Bener, Adalet Ağaoğlu, Bilge Karasu, Metin ve Füsun Altıok, Selçuk Baran, İlhan Berk, Ferid Edgü, Demir Özlü gibi isimlerle olan dostluğunun yanında imza gününde yalnız bırakmamak için Turgut Uyar ve Edip Cansever'le yanına gittiği Selim İleri'nin Ölüm İlişkileri kitabını okuduktan sonra yaşadığı hayal kırıklığı şu sözlerle 1979 Gündökümü'nde yer alır: Düşünün: en az üç yıl süreyle haftada en az iki kere gittiği, sunulan yemeklerle içki tükettiği, dahası dost yüzü gördüğü evlerdeki kişileri, yazar, hiç çekinmeden karalıyor, okura ihbar ediyordu. Bunu da ahlak ve eleştiri adına yapıyordu! Yazarlar Sendikası'nın düzenlediği toplantıda tanıştığı Cengiz Aytmatov'un duruşu ve eserleri de Uyar'ın eleştiri oklarından nasibini alır. Kadın, aile, cinsellik, çocuk büyütme gibi konuları ele alan, Almanya'da çıkan Eltern adlı derginin iş birliğiyle 1976'da ülkemizde yayın hayatına giren Elele dergisinde yazma önerisi Uyar'ı önce Yapabilir miyim? tedirginliği yaşatsa da bu işi 13 söyleşi, 96 yazısıyla 1985 Ocak'ına kadar sürdürmüştür. Buradaki yazıları da kimi zaman gündökümünde paralel olarak ilerlemiş ancak dergideki yetkin ve ciddi dili, kitabında karamsar ve samimi olarak değişim göstermiştir. Hangimiz bir kedi kadar bağımsız, barışığız dünyayla sözüyle kedilere olan hayranlığını sık sık dile getiren, 1988'de ölen kedisi Gülüver için Cumhuriyet Gazetesinde ölüm ilanı veren Uyar, güncelerinde de sık sık kaybolan ve geri gelen kedilerine, komşu şikayetlerine yer vermiştir. Uyar'ın 1973 güncesi bir aylık ABD ziyaretine ayrılmıştır. Kızılderili ve zenci sorunları, kadın hakları, Grand Canyon, Washington, Chicago, Illinois, New Salem, Greenville, New Orleans izlenimleri, Imamu Amiri Baraka, Leon Forrest, Margaret Walker, Ellen Douglas, Ernest J. Gaines ile tanışma ve söyleşi bu ziyaretin önemli ayrıntılarıdır. Turgut Uyar'ın nedeni bilinmeyen ve sık sık tekrarlanan kırıkları, tedavi süreci, hastane izlenimleri; babası, ağabeyi ve oğlu Hayri Turgut ile iletişimi; ev işlerini yapmayı sevmesine rağmen kendine ait bir oda isteği; düzmece senetler düzenleyen bir üçkağıtçıyla olan davası; edebiyat eserlerinin sinemaya uyarlanması hakkındaki görüşleri; Lucretius'tan Turgut Uyar ile ortaklaşa çevirdiği Evrenin Yapısı adlı eserinin TDK Çeviri Ödülü alması karşısında duyduğu gurur; Yürekte Bukağı kitabıyla Sait Faik Hikaye Armağanını aldığı gün yaşadıkları ve hissettikleri yazarın değindiği diğer konulardır. Her ne kadar sıra dışı kimliğiyle Türk edebiyatının uyumsuz kadını olarak anılsa da bu olumsuz gözüken lakap aslında Tomris Uyar'ın yazınsal hayattaki yerinin farklı ve özel olduğunu vurgular. Bu farklılığın, ataerkil toplum karşısında gelenekleri reddetmesi, anti-gender bakış açısıyla ezilen, maddi, manevi sömürülen kadına destek çıkması ve yazılarını bu düşünce temelinde oluşturmasından kaynaklandığı kolaylıkla söylenebilir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gunluk", "text": "Oğuz Atay, bu kitabında yazacağı eserlerin, karakter kurgularından bahsediyor.25 Nisan 1970 tarihli sayfasında Tutunamayanlar adlı romanından Selim'e atıfta bulunarak eseri Günlük'ü yazmaya başlar. Günlük tutmak için yeni bir defter aldığını, kimse onu dinlemiyorsa günlük tutmaktan başka çare kalmadığını söyler. Yazar, yaşamı ile küçük ayrıntıları nadir de olsa not eder. Yazar, Blake Edwards'ın The party komedi filminin ona komik değil de ona acı geldiğini anlatır. Filmde sakar bir adam vardır. Bunun gibi adamlar ya hayatının sonuna kadar kıpırdamadan bir yerde oturur ya da başoyuncu Peter gibi kendini tutamadan rahatça yaşamasından bahseder. Oğuz Atay, Suç ve Ceza'daki Raskolnikov'un aşık olduğu Sonya'nın sarhoş babasından da bahsediyor. Sarhoşların önüne geleni yıkması sakarlıktan değil cehaletten olduğunu söyler Sevin'e. Sevin de meseleleri sanat haline getiriyorsun der. Günlük'te yazarın kitap yazma serüvenine Sevin ortak oluyor. Oğuz Atay'ı etkileyen Dostoyevski'nin eserine burada değinir. Sevin'in Günlük'te ismi fazla geçer. Sevin, Oğuz Atay'ı derinden etkileyen bir kişiliktir ve aynı zamanda yakın arkadaşının hanımıdır. Sevin'den yazar tekrar mektup beklediğini ve Londra'nın onunla anlam bulduğunu der. Sevin'den beklediği mektup gelir. Oğuz Atay, onun isteyerek mi yoksa kendisinin mektup beklediğini bildiği için mi yazdığını düşünür. Yazar, Tehlikeli Oyunlar kitabını üç yüz sayfa yazarak bitirir. Sevin de Oğuz Atay'ın yazdığı kitabı İngilizceye çevirir. Yazar, Eski Türk Edebiyatından bir şeyler okuması gerektiğini belirtir. Kitabı için olay örgüsü bulamadığını ve Batı dünyasının yanlış anlaşıldığından yakınır. Kendi devrinde düşüncelerini söylemenin muhalefetlik olduğundan ve mış gibi yapanların olduğundan duyduğu rahatsızlığı dile getirir. Oğuz Atay ikinci yazmak istediği kitabından bahseder. Yazarın ilk kitabı yayımlanmış ve ikinci kitabı Tehlikeli Oyunlar'ın Sevgi ve Hikmet adlı karakterinden bahsediyor. Hikmet adlı karakter haksızlığa uğramış, yapıldığı iyiliklerin altında ezilmiş bir karakter olarak onu yaratacağını belirtiyor. Kitabını da Hikmet'in dilinden anlatacağını söylüyor. Hikmet ve Sevgi hikayesinde Hikmet'in dilinden okuyucuya romanın aktarılacağını söyler. Tutunamayanlar adlı romanından daha entrikalı bir olay örgüsü istediğini söyler. Hikmet'in sevdiklerini, paranoyaklıklarını, hayalciliğini, Sevgi'den sonraki hayatının nasıl sefil bir şekilde çürüdüğünü anlatır. Romanın sonunda Hikmet'in ölümünün kurgusundan bahseder. Romandaki karakterler arasında zıt bir uyum yaratır. Bazı karakterler Batı gibi düşünebilirken bazı karakterler bağnaz, iki yüzlü ve tutucu olarak kurgular. Hikmet'in herkesin yaşamını sıkıcı bulması yani farklı bir deyişle yaşadığı devirden farklı düşünmesi onu huzursuzluğa sevk eder. İçsel bir huzursuzluktur bu. Gidenin yerine başkasını koyamaması gibi içsel bir rahatsızlıktır. Hikmet, Oğuz Atay'ın anlattıklarına göre hayat ile hayal arasına sıkışıp kalmış ruhunu meçhule sürükleyen bir karakterdir. Çevresindeki insanların sıkıcılığı ruhuna bir iğne gibi batıp düşünmekten ona huzurlu bir uyku vermemektedir. Düşünmeyen insan huzurludur bir nevi. Düşünen, sorgulayan insan olan Hikmet huzursuzluğu kendine mal etmiş oluyor. Yazarın Oyunlarla yaşayanlar adlı yazdığı notlarda meşhur Albay Hüsamettin Bey karakterini de yaratır. Oğuz Atay, Günlük adlı eserinde yazdığı tek tiyatro metni olan Oyunlarla Yaşayanlar'dan da bahseder. Kitapta Coşkun isimli emekli bir tarih öğretmeni vardır. Arkadaşı Saffet'in ısrarıyla oyun yazar ama hiçbirini bitiremez. Coşkun kendini o kadar kaptırır ki oyun nerde bitiyor? Hayat nerde başlıyor? Birbirine karıştırır. En sonunda kuliste ölür. Karakterlerini yarı-aydın ve burjuva eleştirisi üzerine yoğunlaştırır. Oğuz Atay'ın üzerinde taslak olarak çalıştığı ama ölümünden dolayı bitiremediği Türkiye'nin Ruhu adlı yazacağı kitabından da bahsediliyor. Devlet, Toplum ve İnsan adları olarak kitabı üç bölüme ayırıyor. Kişiler ve olaylar aktarılırken iki durumdan bahseder. Gerçek ve hayali kişiler romanda birbirinin önüne geçmeyecek şekilde verilmesini belirtir. Yazar, kahramanların bazı söyleyişlerini destansı bir şekilde vermek ister. Bu da Oğuz Atay'ın gelenekten kopmadığının göstergesidir. Eylembilim adlı tamamlanmamış romanına dair de notlar da vardır. Server, üniversitede bir Profesördür. Evli ve iki çocuk babasıdır. Dışarıdan her şey normaldir. Profesör bir hayat kadınıyla tanışır. Ona yaşamayı öğretir. Derken olaylar değişik bir boyut alır. Çekingen olarak bilinen Profesörün etrafında kızlar vardır. Olaylar ve kadınlar arasında bocalar. İki dünyasında da yarı uyanık olan bu adamın silkinip kendini arama mücadelesidir. Bireyin psikolojik tahlilini veren bir romandır. Geleceği Elinden Alınan Adam adlı hikaye üzerine notlar vardır. Fazla detay verilmemiştir. Londra'da kitabını tasarladığını belirtir. Eserin son bölümünde yazar rahatsızlandığını ve hastanede tedavi gördüğünü yazar. Hasta halinde bile bitmemiş romanlarını düşünür. En son kısımda ise Oğuz Atay'ın fotoğraflarından oluşan bir albüm vardır. Eser Oğuz Atay'ın birkaç fotoğraflarıyla son bulur. Değerlendirme Günlük, Oğuz Atay'ın Edebiyat laboratuvarıdır. Eser, Oğuz Atay'ın kendi günlük yaşantı anlatımları yerine onun kaleminden eserlerinin taslak biçimleri üzerine notlardan oluşmaktadır. Eserde Tehlikeli Oyunlar, Oyunlarla yaşayanlar, tamamlanmamış kitabı Eylembilim'e dair notlardan oluşuyor. Yazar romanlarının karakterlerini işleme sürecine bizi dahil ediyor. Oğuz Atay, eserlerinde yarı-aydın ve burjuva toplumun eleştirisini yaptığını yorumlayabiliriz. Yazar, romanlarını kurgularken meddah ve destansı söyleyişler kullanır. Karakterleri esere yansıtmada gerçekçi betimlemeler kurar. Kitabın sonundaki resimler kitabı daha da kişisel kılmış. Oğuz Atay'ı anlama ve romanlarının kurgulanma aşamasını merak edenlerin okumasını öneririm."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gunun-adami-disardakiler", "text": "Haldun Taner'in 1953 yılında yazdığı Günün Adamı adlı tiyatrosu, döneminde çok tartışılmış, bir dönem yasaklanmış; dolayısıyla oldukça büyük etkiler uyandırmış bir eserdir. Türkiye Cumhuriyetinin gerçek anlamda çok partili rejime geçtiği ilk yıllarda siyaset hayatını eleştirel bir dille anlatan bu tiyatro, belli ki, bazı siyasetçileri rahatsız etmiş, çileden çıkarmıştır. Profesör, dönemindeki iktidarı haksız bir vergiden dolayı ağır bir biçimde eleştirir. Bu eleştiri, gazete ve diğer yayın organları tarafından abartılı bir biçimde halka yayılır. Profesör ise, kısa zamanda halkın kahramanı haline gelerek günün adamı olur. Daha da ötesi, muhalefet partisi, söz konusu profesöre bakanlık sözü vererek onu parti bünyesine dahil etmek ister. Şimdi profesör bir seçim yapmak zorundadır: Ya onurlu ve değerli profesörlük mesleğine devam edip ilimle meşgul olacak ve öğrencilerini yetiştirmeye devam edecek ya da daha prestijli, ipleri elinde tuttuğu ve daha çok maddi kazanç ve statü vadeden bakanlığa geçecektir. Profesörün gönlü her ne kadar akademik hayata devam etmekten yana ise de eşi, kayınpederi, oğlu ve diğer yakınları onu bakan olarak görmek, bu şekilde siyasetin nimetlerinden yararlanmak istemektedirler. Halk da çeşitli yürüyüşlerle, gösterilerle profesörü destekledikleri parti içerisinde görme talebini ifade etmektedirler. Profesörün doçenti eve gelip hocasını siyasetin pisliğinden uzak tutmak ister, ona akademik hayatın daha onurlu, daha değerli ve daha güzel olduğunu anlatır. profesörün gönlünden geçenler doçentin bahsettiği şeylere ne kadar benzerse benzesin, halkın ve kendi ailesinin talepleri, profesörü aktif siyasete katılma meselesinde düşünmeye sevk eder. Onun son kararını öğrenmek üzere eve gelen genel sekreteri, biraz daha düşünmek istediğini söyleyerek bekletir. Sonra gider, koltuğuna oturur ve düşünmeye başlar. Bu esnada sahne değişir. Profesör, bakan olmuştur. Ama onun siyasete girmesi, hem kendisini hem de ailesini oldukça kötü etkiler. Kayınpederi ve kayınbiraderi, Profesör vasıtasıyla birer memurluk elde edip bir yandan da özel şirketlerle zengin olmaya çalışmakta, Profesörü ise, ihaleleri alma, inşaat yapılacak alanları seçme ve proje alanlarındaki arsaları sahiplenme gibi konularda kullanmaktadır. Profesörün ise bunlardan haberi dahi yoktur. Profesörün oğlu, zenginliğin nimetleriyle şımarır, babasının sekreterine, üstelik kendisinden yaşça daha büyük olduğu halde, sarkıntılık yapar. aldığı son model arabasıyla bir yayaya çarpan genç, genel sekreter yardımıyla bu işten babasını haberdar etmeden kurtulur. Profesörün eşi de genel sekreterle bir gönül ilişkisi içerisindedir. Bir gün parti, Profesörü bakanlıktan uzaklaştırmak ister; çünkü bakan bildiğini okumakta, parti kurallarına karşı gelmektedir. Profesör ise, dürüst bir şekilde halkın sesi olmaya ve siyasi görevini yürütmeye devam etmek istemektedir. Ne var ki partinin elinde Profesör'ün özel hayatına dair pek çok malseme bulunmaktadır. Eğer Profesör bakanlıktan çekilmezse bu bilgilerin halka yayılacağı söylenir. Böylece Profesör, günün adamı olarak, parti tarafından kullanılmış, zamanı gelince de bir mendil gibi atılmak istenmektedir. Profesörün eli kolu da bu durum karşısında bağlıdır. Profesör, oturduğu sandalyeden kalkar, seçimini bildirmek üzere genel sekretere döner ve siyasete girmek istemediğini, profesörlüğe devam edeceğini söyler. Profesör'ün ailesi üzülür, doçent ise sevinir. Herkes sahneden çıkınca doçent telefonla iktidar partisini arar, emredildiği gibi Profesör'ü muhalefet partisine girmekten alıkoyduğunu bildirir ve komisyonunu talep eder. Dışardakiler adlı tiyatro ise, Darülaceze'de kalan, kısmen bunak olan, eski İttihat ve Terakki üyelerinden Yümnü'nün, gazeteci Semih Bey tarafından bir kitap yazmaya ikna edilmesiyle başlar. Bu kitap İttihat ve Terakki hakkındaki gerçeklere odaklanıp güncel siyasetin içyüzünü göstermeye yönelik birinci el bir kaynak olmak üzere hazırlanacaktır. Oysa babasının matbaasına bir süreliğine bakmak zorunda kalan Semih Bey'in bu girişimi, babasına ne kadar yetenekli olduğunu, kendi başına iş becerebileceğini gösterme tutkusundan başka bir şey değildir. Semih Bey'in bir amacı daha vardır ki o da Yümnü'nün torunu Aynur'a yaklaşmaktır. Ne var ki işler planlandığı gibi gitmez. Semih Bey'in babası bu işten elini çeker. Semih Bey de Yümnü Bey'in üzülmemesi için elinden geleni yapar. Semih'in yalanları, Yümnü'nün başına olmadık işler açar. Mahkemelik olan Yümnü, yine Semih Bey'in girişimleriyle kurtululur. Ne var ki Darülaceze'ye geri dönmek zorunda kalır. Günün Adamı adlı eser, siyasetin içerisinde dönen oyunlara ayna tutmaya yönelik bir metindir. Siyasetin kötülüğü, ilmin saflığı karşısına konmuş ve böylece ikisi arasında bir mukayese yapılmıştır. Siyasetin nimetleri her ne kadar çekici gelse de işin aslı bu nimetlerin birer diken olduğudur. Üstelik siyaset adamı, özgürlük nedir bilmez. İpler, daima partinin elindedir. Bu nedenle siyasete atılmak, o kadar da cazip değildir. Bunun yanında siyasetten uzak durmak ve ona bulaşmamak bile bir şekilde siyasetçilerin bir oyunu olabilir. çünkü demokrasi, siyasete katılımı gerektiren bir sistemdir. Aksi halde her siyasetçi, kendi borusunu öttürecek ve istediği gibi davranacaktır. Dışardakiler adlı oyun da kısmen siyaset içeren bir eserdir. Yümnü, Darülaceze'de kalan bir bunaktır; fakat dışarıdakiler sanki kendisinden daha kötü bir durumdadır. bu çılgın dünyada Darülaceze, kafa dinlemek için en güzel yerlerden birisidir. Haldun Taner'in yazdığı ilk oyun olan Günün Adamı, yazılmasının üzerinden dört yıl geçtikten sonra sahneye konulmak istenmiş ancak siyasete atılmış bilim insanı olarak üzerine alınan İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay tarafından veto edilmiştir. Bu ret, oyunu ve yazarı daha oynanamadan meşhur eder. Bu olay üzerine tiyatro eğitimi almak üzere Viyana'ya giden Taner dönüşünde 1953'te yaşadığı talihsizlik sayesinde tanıştığı Muhsin Ertuğrul'un isteğiyle Dışardakiler adlı oyununu kaleme alır. Usta tiyatrocunun dönüm noktaları sayılan bu iki oyun 1990'dan bu yana bir arada yayımlanmaktadır. Günün Adamı: Bir ordinaryüs profesör, özel bir toplulukta hükümetin vergi politikası üzerinde bir-iki cümle söylemiş, orada bulunan işgüzar bir partici de bu konuşmayı bir gazeteci dostuna aktarmıştır. Gazeteci bu konuşmaya resmi bir demeç gibi sunarak basınca muhalefet bu fikre dayanıp iktidar partisini sıkıştırır ve hükümet düşme tehlikesi geçirir. İktidar da üniversiteye baskı yapıp hocaya ihtar verdirince mağdur olan profesör, halkın bir numaralı sevgilisi olur. Bu durumdan daha fazla yararlanıp iktidar olmak isteyen Sarı Parti, hocaya milletvekili adayı olma önerisi getirir. Profesörün eşi, oğlu, kayınbiraderi ve kayınpederi bu teklifi büyük bir sevinçle karşılarken çalışma arkadaşı doçent buna şiddetli karşıdır. Ne yapacağına bir türlü karar veremeyen profesöre, partinin genel sekreteri saat yediye kadar mühlet tanır. Şaşkın profesör düşünmek üzere yalnız kalmak için etrafından izin ister. Profesör, Sanayi Bakanlığı koltuğunda gazetecilere röportaj verirken oğlu da daha önce beş nazıra katiplik yapmış olan katibeyi rüşvet niteliğinde aldığı lüks arabasıyla etkilemeye çalışmaktadır. Özel kalem müdürü olan kayınbirader de babasını edindiği bilgiler doğrultusunda açık arttırma, eksiltme yollarıyla ihaleye çıkacak yüksek karlı yatırımlara yönlendirmektedir. Genel Sekreter profesörü fazla idealist bulduğu görüşleri konusunda uyarırken doçent ise kukla olarak gördüğü hocasına bir an önce siyaset bataklığından kurtulmasını salık vermektedir. Etrafında yaşananlara kör, söylenenlere sağır bir şekilde iktidara tutunan profesör ise güney illeri tetkik gezisinde çabuk sarhoş olan bünyesinin de etkisiyle katibesiyle birlikte olur. Üç buçuk ay sonra parti genel sekreteri, doğruluktan ayrılmayan tavrıyla partisini müşkül duruma sokan profesöre hastalığını bahane edip istifasını vermesini söyler. Profesör bu duruma şiddetle karşı çıkınca genel sekreter, kayınpederinin girdiği ihaleler, katibesinin hamileliği, oğlunun karıştığı trafik kazasının örtbas edilmesi konularının ona karşı nasıl koz olarak kullanılacağını açıklar. Çıldıran profesör çekmecesindeki tabancaya sarılıp kendini öldürmeye kalkışsa da şarjörünün boş olduğunu görüp çaresizce başı iki eli arasında düşünceye dalar. Saat yedi olduğunda profesör genel sekretere ve ailesine teklifini kabul etmeyeceğini duyurur. Bu redden tek karlı çıkan ise iktidar partisiyle anlaşmış olan doçent olur. Dışardakiler: Matbaacı Semih, bütçedeki kesinti nedeniyle tenkisata giden darülacezeden evine gönderilen eski İttihatçılardan Yümnü Beyin küçük torunu Aynur'a görür görmez vurulur. Kızı görebilmek için Talat Paşanın izinden gitmiş Aydın delegesi dedesi Nusret Hakkı'yı öne sürerek 83 yaşındaki adamla arkadaş olur. Genç adam kısa sürede Aynur'un, ablası Zinnur, eniştesi Necati, halası Şehriban, dedesi Yümnü Beyle yaşadığı evin daimi ziyaretçilerinden biri haline gelir. Yine bir mutat ziyaret günü yaşlı adama Demokrat Parti üyelerinden Hulki Sakıp Damar'ın İttihat ve Terakkinin Gizli Emelleri adlı yazısını yayımlayan bir gazeteyi gösterir. Yümnü Bey, H. S. Damar'ın her devrin adamı olduğunu, zamanında Talat Paşaya yaltaklanan bir mektup kaleme aldığını, bunu elindeki belgelerle kanıtlayabileceğini söyler. Bunun üzerine Semih, ona Hayatı Siyasiyem/Yakın Tarihe Işık Tutan Bir Tanığın Hatıraları başlığı altında bir kitap yazmasını önerir. Hatta kitabın basımını bizzat babasının matbaasında yapacaktır. Yümnü Bey kitabı hayatının amacı haline getirirken Aynur ile Semih birbirlerine duygularını açıklar. Necati, bu gizli ilişkiden hoşnutsuzdur. Kızı, iki garaj sahibi, zengin Cabir'le baş göz etmek ister. Bu sayede eniştesine ortak olacak, yolunu bulacaktır. Ancak ortada bir de Yümnü Beyin kitabından gelecek gelir vardır, dolayısıyla bu ilişkiyi şimdilik görmezden gelmektedir. Kısa süre sonra Yümnü Bey kitabını tamamlayıp Semih'e teslim eder. Ancak Semih'in babası devlet büyüklerini gücendirebileceği düşüncesiyle kitabın basımını durdurur. Semih de yaşlı adamı memnun etmek için masrafını cebinden karşılayarak birkaç nüsha bastırır ve yaşlı adama verir. Yazdıklarıyla gurur duyan adam bu kitapları imzalayarak ilgili kurum ve kuruluşlara göndermek ister. Semih, binlerce baskı yaptığı yalanını ortaya çıkaracağı korkusuyla kitapların gönderimini üzerine alır. Yümnü Beyin baskı parası olarak aldığı ödemeyi gören Necati, Semih'le işinin bittiğini anlayıp ona baldızından uzak durmasını söyler. Semih duydukları karşısında aceleyle çıkarken Yeni Yurt Gazetesinin başyazarı adına imzalanan kitabı düşürür. Şehriban da çarşıya giderken kitabı postaya bırakır. Ertesi gün Hulki Sakıp Damar, Yümnü Beyi ziyaret ederek yazdıklarının seçmenlerinin kafasını bulandırabileceğini, üstelik iddialarının mesnetsiz olduğunu söyler. Yümni Bey, Damar'ın Talat Paşaya yazdığı mektubu göstermek istese de bulamaz. Adamın alaya eder bir tavırla para vermeye kalkışması karşısında da onu evinden kovar. H. S. Damar da Yümni Beye dava açar. Semih, senil demans hastası Yümnü Beyin cezai ehliyeti olmadığına dair bir rapor alır. Karşı tarafın avukatından da söz konusu mektubun beş bin lira karşılığında Necati'nin aracılığıyla çalındığını öğrenir. Damar da yaşlı adamın darülacezeye yatırılması karşılığında davadan vazgeçeceğini belirtir. Böylece Yümnü Bey başladığı yere geri dönmüş olur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gurbet-hikayeleri", "text": "Kitapta yer alan 14 hikaye, yazarın yurt dışında geçirdiği senelerde (1930-1937) kaleme aldıkları ve İstiklal Mahkemelerinde mahkum olanlar hakkında çıkarılan genel afla ülkesine döndükten sonra (1938-1939) gurbete ait anılarını değerlendirerek İstanbul'da yazdıkları olarak iki gruba ayrılabilir. Gurbet, vatan özlemi, savaş, taşra ve kadın temaları etrafında oluşturulan hikayelerin kurgusu ve karakterleri aşağıda ayrıntılı şekilde verilmiştir: Yara: Hikayenin geçtiği dönemde miri rejimle idare edilen Suriye'nin kırsal kesiminde zirai bir arazi tasarruf edenler, aşiret Araplarının akınlarına karşı koymak için askeri görevle yükümlüdürler. Sultan Hamid'in Suriye'deki çöl çiftliklerinin birinde müdürlük yapan teğmenin bulunduğu yere bir akşam gazveden kaçan biri şeyh dört Bedevi sığınır. Sığınanlardan biri çatışma sırasında sol omzundan vurulmuştur. Yaralının tedavisini yaşlı şeyhi yapar. Çürük bir değnek parçasını yoğurt süzülen paçavrayla sarmasının ardından yarayı çakısıyla keserek kurşunu çıkartan şeyh, işlemin ardından yarayı kızgın zeytinyağı ile dağlar. Bu ilkel operasyon esnasında ağzından tek bir nida dökülmeyen yaralı, teşekkür babında teğmene bindiği kısrağın yavrusunu hediye olarak gönderir. Eskici: 5 yaşındaki Yetim Hasan, annesini de kaybedince uzak akrabaları ve konu komşunun yardımıyla halasının yanına, Filistin'in sapa bir kasabasına gönderilir. Vapur ve tren yolculuğunun ardından geride kalan tek akrabasının yanına ulaşan küçük çocuk, kendini ait bu çevrede suskunluğa gömülür. Altı ay süren bu suskunluk, eve yaşlı bir ayakkabı tamircisinin gelmesiyle bozulur. Bir suç işlediği için ülkesinden kaçmak zorunda kalan İzmitli ayakkabı tamircisiyle hasretini çektiği anadili ile konuşan çocuk, adamın gitmek zorunda kalışıyla göz yaşlarına boğulur. Bu masum gözyaşları karşısında aynı sıla hasretini yaşayan ayakkabıcı da yumuşar ve sakallarından göğsüne akan damlaları engelleyemez. Antikacı: Anlatıcı, Halep'teki bir mekanda içki içerken tanıştığı Lübnan Belediye Danışmanı zengin bir Fransız'la Antikacı Şeyh Efgani'nin evine gider. Fransız, ibrik koleksiyonu için uygun bir parça ararken antikacının açık teni, düzgün ve nazik hatları, mavi gözleri anlatıcının dikkatini çeker. Her defasında Afganlı olduğunu vurgulayan Şeyhin halleri huzursuzdur. On yıl sonra Kudüs'teki bir otelde gördüğü yüz ile anlatıcının sezgileri doğrulanır. İçeriye giren İngiliz subaylarından biri Şeyh'in ta kendisidir. Testi: Anlatıcının, oturduğu Lübnan köyünden şehre gitmek için bindiği taksi dolmuş, uğradığı ikinci köyden su içerken gırtlağının iç tarafı bir eşek arısı tarafından sokulan genç bir yolcuyu alır. An be an fenalaşan gencin Beyrut'a yetişemeyeceğini anlayınca yolcular, doktor tabelası gördükleri büyükçe bir köyde inerler. Köyün papazından doktorun kısa süre önce öldüğünü haber alan anlatıcının elinden, gencin ölüsünü taşımaktan başka bir şey gelmez. Akşamüzeri aynı köyden geçerken de bir başka gencin suyu, tehlikeye aldırmaksızın aynı yöntemle içtiğine şahit olur. Fener: Beni Hamra aşiretinden Ebu Ali'nin kırk yedi yıllık ömründe yolu ilk kez bir kasabaya, Rakka'ya, düşmüştür. Kasabanın büyüklüğüne, bolluğuna, kalabalığına hayran kalan Ali, Katolik Süryani bir çerçiden iki mecidiyeye Alaaddin'in sihirli lambasına benzettiği bir acibe satın alır. Sürmesi çekildiğinde ışık salan bu kutu üç gün sonra yanmaz olunca Badiyet üş-Şam'da bulunan güneşi bile geri çevirme gücünde, üstün bir adam olarak gördüğü Katırlı Süvari Birliği Kumandanından yardım ister. Kumandan, adamın saflığından yararlanarak kayan pili çaktırmadan kağıtla sıkıştırdıktan sonra karşılığında her gün iki defa, güneş doğmadan ve batar batmaz, Osmanlı sultanının ömrüne dua etmesini ister. Kumandan bir daha Ebu Ali'yi görmez çünkü bu saatten sonra Ali, feneri artık yanmaz olsa da bunun kendi kusuru olduğunu, dualarını aksattığı için başına bu durumun geldiğini düşünecektir. Zincir: İşsiz, güçsüz, gurbet ellerinde bir başına kalan anlatıcı, erken çökmemek için dünyayı köşe penceresinden seyretmeyi alışkanlık haline getirmiştir. Karşı komşusu olan Fransız subayının, günde iki kere Senegalli iri yarı, ürkütücü bir er tarafından gezdirilen Buldog cinsi köpeği Juju, öfkeli hareketleriyle anlatıcıda Bir gün zinciri koparsa ne olacak? kaygısını uyandırır. Sonunda bir gün korktuğu başına gelir, köpeğin zinciri zenci bekçisinin elinde kalır. Tüm hızıyla özgürlüğe koşan köpeği iki gün sonra gören anlatıcı gözlerine inanamaz. Tasalı, düşünceli gözlerle askerin yanına başından ayrılmayan köpek daha önce ondan ödü patlayan mahalleli çocukların alay konusu haline gelmiştir. Gözyaşı: Balkan Savaşının başlamasıyla Dul Ayşe, ırz ve can korkusuyla sınıra çok yakın olan Erfiçe köyünü 5 yaşındaki oğlu Ali, 3 yaşındaki kızı Emine ve henüz kundakta olan Osman'la birlikte terk eder. Kış başlangıcı olduğundan dinmeyen yağmur ve çamur ilerlemeyi güçleştirmektedir. Yaşlı, romatizmalı, yorgun atı bu zorluğa daha fazla dayanmayıp ölünce Ayşe, üç çocuğunu da kucağına alıp kaçmaya devam eder ancak yorgunluktan bitap düşünce önce Osman'ı ardından Emine'yi yarı yolda bırakır. Türk ordusunun bulunduğu kasabaya ulaştığında ise kalan tek çocuğunun da ölmüş olduğunu fark eder. Bu kıyımdan sadece kendisini kurtarabilen Ayşe hizmetçilik yaparak hayatına devam eder ve bir daha hiç ağlayamaz. Keklik: Çocukken ağzından dolma bir tüfekle avlandığı sırada kendi kendini yaralayarak tek gözünü kaybeden Zülfü Ağa, bunun intikamını keklik avlayarak almaya çalışır. Adını Nazlı koyduğu çığırtkan dişi keklik, kendisiyle çiftleşmek için ölüme koşan türdeşlerini umursamadan büyük bir keyifle öter. Zülfü Ağa da o ve onun gibi birçok delikanlının canını yakan eski aşığının adaşı olan kuşuyla gurur duyar. Akrep: Hadidi denilen en iyi cins Halep yağını toplamak için bir liman kasabasına yolu düşen anlatıcı, burada yönetici olan eski sınıf arkadaşına rastlar. Bu küçük yerden sıkılan arkadaşı, anlatıcıyı bırakmaz. Onunla sürekli eski günleri yad eder, İstanbul hakkında konuşur durur. Bazen de aşiretler arasında çıkan çatışmaları yatıştırmak, arayı bulmak için gittiği yerlere yanında götürür. Oraların geleneğine göre aşiret şeyhlerinin gelen konuklara şölenler vermesi adettendir. Yine bir gün böyle bir şölenin ardından şeyh, ziyaretçilere Ebu Akreb'in gösterisi seyrettirmek ister. Koynundan çıkardığı, vücudunda gezdirdiği akrepler tarafından sokulmayan adamın çadırında da gözü gibi baktığı bir yığın akrep yavrusu vardır. Araknofobik bir tavırla makam aracına koşan anlatıcı, önüne çıkan şeyhten adamın sadece bir kere akrep tarafından sokulduğunu onda da hayvanın sokar sokmaz öldüğünü öğrenir. Köpek: Bir kabahat işleyip yabancı illere düşen, kağıttan çiçekler ve kul hüvellahü yazılı tabaklar satarak geçimini sağlamaya çalışan Osman, kendi gibi yalnız, kimsesiz, ilgi ve şefkate aç bir köpekle kısa sürede dost olur. İki yıllık bu dostluk Osman'ın jandarmalarca serseri ve yabancı görülerek güneydeki bir komşu ülkeye gönderildiği gün sona erer. Veteriner belgesi olmadığından sınırdan geçmesine izin verilmeyen köpek açlığın, susuzluğun, yorgunluğun, güçsüzlüğün en çok da umutsuzluğun etkisiyle dünyaya gözlerini yumar. Çıban: Dost iki Arap emiri arasındaki gazvelere son vermek için Yemen Valisi ve Kumandanı İzzet Paşa tarafından Hadramut hududuna gönderilen bir subay, on iki günlük yolculuktan sonra ulaştığı bölgede üç-dört yıl önce yağan yağmur suyunun bir sonraki yağışa kadar kullanıldığını dehşetle fark eder. İçilen, hurmalıklara akıtılan bu su öyle çürümüş, kurtlanmış, kokmuştur ki burada gezen sinekler soktuğu yeri çıbana çevirerek bütün yüzü tanınmaz hale getirmektedir. Subay da kısa sürede bu sinek ısırığından nasibini alır. Bir kocakarı tarafından geleneksel yöntemlerle tedavi edilen subayın şakağında eski bir yanığa benzeyen küçük bir kırışıklıktan başka bir iz kalmaz. Kaçak: 1916'da Muş'un Rusların eline geçmesiyle birlikte kıtasıyla birlikte Rus İmparatorluk Ordusuna esir düşen şimdiki Ebu Hemal Kaymakamı, ülkenin iç tarafındaki kampa götürülürken kaçar. Kaçışının yetmiş ikinci günü ufak tefek olan Kırgız atı açlıktan ve yorgunluktan düşüp ölür. Dondurucu soğukta yola yaya devam eden kaçak, Sibirya'daki Kıryurd adlı kasabaya ulaştığında takati tamamen kesilmiş bir şekilde bir evin önüne yığılır. Pomeranya'dan esir alınarak oraya sürülen sivil Alman ailesi, genç askeri evlerine alarak yedirip, içirip, yatırırlar. Sabaha karşı ise Ruslar tarafından yakalanıp kurşuna dizilme korkusuyla içine yiyecek ve öteberi koydukları bir torbayla aceleyle uğurlarlar. Gücünü az da olsa toplamış olan asker oradan Çin'e, ardından da Amerika yoluyla ülkesine gitmeyi başarır. Güneş: Gençliğinde hünkar yaveri olan anlatıcıya, iki heybe dolusu altını Fellaha Aşireti Reisi Emir Sadun'a teslim etme görevi verilir. Ejderi Bahri adlı vapurla İstanbul'dan ayrılan yaver, Yemen'e ulaştığında Fellaha'yı tanıyıp bilene rastlamaz. Haftalarca süren araştırmalardan sonra bulduğu kılavuzla bir devenin sırtında yola çıkan genç görevli, granit dağlar arasından geçtiği, aslan saldırılarına, maymun baskınlarına uğradığı, ilkel kabilelerle vuruştuğu, sıcaklıktan ve yorgunluktan kendinden geçtiği uzun bir yolculuktan sonra karşısına çıkan vahada yaşlı emir tarafından el üstünde tutulur. Hurma rakısının tadına bakar, yelpaze sallayan halayıkların yanı başında egzotik dansları izler, durmadan tüten buhurdanlıklar arasında yer, içer. Bu peri masalı kırk gün, kırk gece sürer. Subayın hikayeyi anlattığı kişilerden biri bunların sadece güneş çarpmasının etkisini olduğunu söyler. San'a'daki doktorlar da gence öyle söylemişlerdir ama aradan yıllar geçmesine rağmen subay, hala yaşadıklarının gerçek mi hayal mi olduğuna emin olamamıştır. Hülle: Anlatıcı yirmi yaşındayken sürre katibi olan babası ile Mekke'ye gitmek üzere yola çıkar. Şam'daki son gününde yollarda vakit geçirmek için dolaşan gencin dikkatini, etrafında dönüp dolaşan çarşaflı ve yaşlı kadın çeker. Gencin yabancı olduğunu fark eden kadın, onu akşam misafirliğine davet eder. Yaşının verdiği toylukla daveti kabul eden anlatıcı, kadının peşinden birbirine benzeyen sokakları geçerek tipik bir Şam evine girer. Eve geldiklerinde onları genç bir kadın karşılar. Genç kadının arzusu üç talakla boşandığı kocasıyla yeniden evlenebilmek için onu bir gece için nikahına almasıdır. Kadının üzgün ve perişan hali karşısında çaresiz kalan anlatıcı, kiralık teke olmayı kabul eder. Sabahın ilk saatlerinde ise tek gecelik zevcesini boşayarak o gecenin hatırası olan altın bir saatle oradan ayrılır"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gurbeti-ben-yasadim", "text": "Yazar eserlerinde genel olarak Türk toplumunun her kesiminden insanı ele alıp onu romanların da işlemiştir. İyi, ve kötü taraflarıyla insan ile toplum arasındaki etkileşimin ötesindeki sebepleri tespit ederek gözler önüne serip çözüme yönelik ipuçlarını da vermiştir. Bu romanıyla da bunu en açık şekilde göstermiştir. Birinci Dünya Savaşı dönemi savaş yılları zamanı... Roman Kelkit ilçesindeki bir kasabada geçmektedir. Kasabalıya zulüm eden bir grup ile bu adaletsizliğe karşı çıkan bir adamı anlatmaktadır. Bunun yanı sıra aşk , memlekete duyulan özlemi ve dönemi en etkileyici diliyle okurlara sunmuştur. Başlangıçta size sıkıcı gelebilir fakat ilerledikçe bir solukta okuyacağınız bir romandır. Yaşanmış gerçek bir hayat hikayesi olması romanı daha etkileyici hale getirmiştir. Bir filme ya da diziye mutlaka uyarlanmayı hak eden bir yapıt. İyi okumalar dilerim. ÖZET Roman Kelkit ilçesine bağlı bir kasaba da geçmektedir. Bu kasaba da herkes tarafından bilinen bir aile burada yaşayan diğer insanlara maddi ve manevi anlamda eziyet eder. Kasapçılar olarak ta bilinen bu ailen habersiz hiçbir şey yapamazlar. Ortalık yerde adam döverler. Pazarlarda haraç keserler. Milletin rızkına göz dikerler .Bir gün bir adam pazarda ineğini satarken ona haksızlık yaparlar. Köyün imamı bu durumu görünce karşı gelir onlara fakat onu da döverler. Bu kasaba da yalnızca birinden çekinirler o da Kara Yusuf'un oğlu Halil 'den. Bu olayı işitince hemen karşı gelir. Herkesin beklediği umut. Köyün fedaisi olur. Bundan sonra Halil'den çekinmeye başlarlar. Bu arada kasabaya yeni harpten dönen Baytar Salih kitapta Abdil diye de bahsedilmekte kızı Itır'a aynı anda üç kişi talip olurlar. Halil, Kasap ailesinden Okkalı Selim ve Okkalı'nın amcasının oğlu olan Kürşat. Itır ilk olarak Okkalı istemeye gider. Itır'ın gönlü yoktur. Babası da kızını vermeye gönlü yoktur. Bu durumda reddederler. Bunun üzerine Okkalı Selim'in ağabeyi olan Lokman bu duruma çok sinirlenir. Okkalı bir gün Salih Usta'yı tehdit ederken , Kara Halil bu olayı görür onu oradan kovar. Lokman oğlu olan Cavid'e ,Halil'i vurmasını emreder. Daha çocuk olan Cavid, ertesi gün Halil'i omzundan vurur .Kara Halil çocuğa hiçbir şey yapmaz. Sonra jandarma Lokman'ı alıp üç yıl hapis cezası verir. Okkalı da o sırada askere gider. Itır'ı bu sefer Halil istemeye gider. Bunu duyan Kürşat'ta istemeye gider. Çocukluk arkadaşı olan Kürşat ile Halil bu olaydan sonra araları açılır. Sonunda Itır ile Halil evlenirler. Itır hamile kalır. Birinci Dünya Savaşı yılları olduğu için Halil de harbe çağırılır. Burada Rus askerlerine esir düşer. Esir kampında Bulgaristan vatandaşı olan Dursun diye biriyle tanışıp çok iyi anlaşırlar. Bolşevik ihtilalinden yararlanarak bir gemiye binip kaçmaya çalışırlar. Fakat yakalanırlar. On dört yıl boyunca İslimiye Cezaevinde taş ocaklarında çalıştırılır. Bir gün kaçmaya çalışır bu sefer başarılı olur. Türkiye'ye gelir. Fakat artık burası Osmanlı Devletinin himayesinde olmadığını görür. Farklı bir devletle karşılaşır. Jandarmalar onu casus sanıp karakola atarlar. Bu olaylar olup biterken Itır doğurur. Davud adında bir çocukları olur. Savaş biter. Erkekler kasabaya dönmeye başlarlar. Fakat Halil'in dönmediğinin gören Kürşat ,tekrardan Itır'a talip olur. Itır sürekli Kürşat'ı reddeder. Fakat kızın babası sahte ölüm belgesiyle kızını ikna etmeye çalışır. On iki yaşına gelen Davud ,annesini rahatsız eden Kürşat'ı bacağından vurur. Suçu nenesi üstlenir. Halil hapisteyken yeni Türk alfabesini bir mahkum ona öğretir. Edirne Cezaevinde de bir yıl kaldıktan sonra özgürlüğüne kavuşur .Memleketine gittikten sonra kimse bulamaz. Ne karısını ne annesini ve babasını. Harp zamanında tanıştığı Kenan ismindeki arkadaşı aklına gelir. İkimizden kim sağ kalırsa ailemiz ona emanet sözünü aklına getiri ve Kenan'ı bulmaya çalışır. Kenan'ın babası olan Bakırcı Ali Usta'yı bulur. Kenan'ın öldüğünü söyler. Ali Usta'nın yanında çalışmaya başlar. Bir gün dükkana gelen bir müşteri olup biteni Halil'e anlatır. Babasının öldüğünü ,Davud yani oğlunun Kürşat'ı vurduğunu ve Itır'ın evlendiğinin ona söyler. Ali Usta ,Halil'e yardım eder. Kasabada bir bakırcı dükkanı açar ve bir ev verir ona. Aradan yirmi dört sene geçtiği için hiç kimse Halil'i tanımaz .Halil'in oğlu Davud askerden dönmüştür. Itır kimseyle evlenmemişti. Halil Itır'ın kapısını çalar. Itır onu karşısında görünce ''Maziye ait olan bir şey söyle der''. Halil'de der ki ''Yeşil bağla ala yakışmazsa öldür beni'' der. Bunun üzerine Itır oğluna dönüp işte baban der."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/gurur-ve-onyargi", "text": "Bennetler Netherfield'de yaşayan 7 kişilik bir ailedir. Mrs. Bennet'ın kızlarını zengin ve soylu kişilerle evlendirebilmenin hayalini kurar. O sıralarda Netherfield'e taşınan Mr. Bingley Mrs. Bennet'ın aradığı kişidir. Aylık 10 bin lira geliri olan bu genç aynı zamanda yakışıklı ve sevecendir. Her ne kadar Mr. Bennet kızlarının evlenmesi konusunda umursamaz olsa da Mr. Bingley'in ziyarete gider, onunla tanışır ve karısı başta olmak üzere bütün ev ahalisini şaşırtır. Netherfield'de balo düzenlenir ve Mrs. Bennet kızlarının güzelliklerine güvenerek Mr. Bingley'in içlerinden birisini beğeneceğini umar. Umduğu gibi de olur. Mr. Bingley Jane'e adeta vurulur. Mr. Bingley kibar ve sevecen tavırlarıyla herkesin sevgisini kazanır. Ama en yakın arkadaşı Mr. Darcy göstermiş olduğu kibirli tavırlarıyla herkesi kendinden soğutur. Hatta öyle ki Mr. Bingley'den daha zengin ve daha soylu olması bile değerini kaybeder. Üstelik balo esnasında Elizabeth'i küçümsemesi Bennet ailesinin ona derin bir nefret ve önyargı beslemesine neden olur. Ama daha sonralarında düzenlenen davetlerde Mr. Darcy Elizabeth'ten hoşlanmaya başlar. Birkaç gün sonra Mr. Bingley Jane'i yemeğe çağırır ve ailesi gece geri gönderememeleri için onu arabayla değil atla gönderirler. Ama zavallı Jane hasta olmuştur ve sadece gece değil birkaç gün evine dönemez. Ablasını orda yalnız bırakmaya içi el vermeyen Elizabeth yürüyerek yanına gider. Jane bu ziyarete sevinse de Mr. Bingley'in kız kardeşleri bunu yakışıksız bulmuştur. Jane kendini daha iyi hissetmeye başladığında geri dönmeye karar verirler. Jane'in gidişi her ne kadar ev ahalisini üzse de Elizabeth'in gidişine sevinmişlerdir. Eve döndükleri zaman evlerinin tek varisi olan kuzenleri Mr. Collins'in onları ziyarete geleceklerini öğrenirler. Collins'in oraya gelmesinin nedeni kendine bir eş bulmak istemesidir. Jane ile evlenmek isteyen Collin onun nişanlanmak üzere olduğunu öğrenince Elizabeth' le yakınlık kurmaya başlar. Ama Elizabeth Mr. Wickham adında Mr. Darcy'nin babasının vaftiz oğlu olan genç subaya ilgi duymaktadır. Bu yüzden Collin'in evlilik teklifini reddeder. O sıralarda Jane Miss. Bingley'den Londra'ya taşıdıklarına dair bir mektup alınca resmen yıkılmıştır. Nişanlanmanın eşiğinde Mr. Bingley'in gitmesi anneleri tarafından bir felaket olarak değerlendirir, Elizabetin Mr. Collin ile evlenmeyi reddetmesi de annelerini iyice çıldırtmıştır. Elizabeth Mr. Wickhamdan Mr. Darcy hakkında öğrendiği bilgiler eşliğinde onun kalpsiz ve kendini beğenmiş birisi olduğu kanısına varmıştır. Jane yengesinin yanına Londraya gitmiştir ama Mr. Bingley onu görmeye gelmediği için bütün umudunu yitirmiştir. Tek düze geçirilen 2 ay sonrasında Elizabeth Mr. Collins ile evlenen en yakın arkadaşı Charlotte Lucas'ı ziyarete gider. Mr. Darcy'inin teyzesi Lady Catherine de Bourgh ile tanışmak dışında heyecan verici bir olay olmaz. Sıradan geçirdiği 15 günün sonunda Mr. Darcy'inin amcasının oğluyla beraber lojmana geldiğini öğrenir. Elizabeth lojmanda veya koruda gezerken sürekli olarak Mr. Darcy'e rastlasa buna bir anlam veremez. Daha sonrasında Mr. Darcy'inin kuzeni albay Mr.Fitzwilliam ile yaptığı sohbet sırasında Mr. Bingley'i ablasından uzaklaştırmak için Londra'ya götüren kişinin Mr. Darcy olduğunu öğrenir. Bu bilgi nefretini daha da arttırır. Zamanla duygularını içinde tutamayan Mr. Darcy ona evlenme teklifi eder ama Elizabeth onun ne kadar kötü biri olduğunu bildiği için bunu kabul etmez. Ama ertesi gün Mr. Darcy'den gelen mektup ne kadar yanıldığını onun aslında iyi birisi olduğunu kanıtlar. Netherfield'e dönen Elizabeth onu reddetiği için pişman olmuştur. O sırada subayların gideceklerini duyan kız kardeşleri derin bir üzüntü yaşarlar. Ama Lydia, alayın albayının eşi Mrs. Foster'den onlara eşlik etmesi yönünde bir mektup almış, üzüntüsü geçer. Elizabeth Netherfield'de geçirmiş olduğu birkaç hafta sonrasında dayısı ve yengesiyle beraber Derbyshire'e gider. Dayısı ve yengesinin ısrarı üzerine Mr. Darcyinin evi olan Permberley'i ziyaret eden Elizabeth bunu istemese de Mr. Darcy'le karşılaşır. Mr. Darcy yengesine ve dayısına aşırı saygılı davranıp onlarla sohbet eder. Mr. Darcy'inin dayısıyla yakınlaşmasına sevinen Elizabeth'in içindeki aşk büyümeye başlamış ve beraber olacaklarına dair umutları artar. Ancak Jane'den gelen mektupta Lydia\"nın Wickam'la kaçtığını öğrenince böyle bir rezil aileye sahip olduğu için bütün umutları yıkılır. Mr. Darcy'e istemeyerek de olsa durumu anlatarak dayısıyla beraber Netherfield'e dönmüştür. Dayısı Mr. Bennet'ın peşinden Lydia'yı aramaya gider ve birkaç gün sonra onları bulduğunu ikisinin evleneceklerini ve en kısa sürede ziyarete geleceklerini anlatan bir mektup gönderir. Kardeşleri geri döndüğü zaman ağzından Mr. Darcy'nin bu olayla alakası olduğu hakkında bir şeyler kaçırır ama devamını getirmez. Bu konuyu merak eden Elizabeth yengesine mektup göndererek olayın iç yüzünü öğrenmek ister. Yengesi ona Mr. Darcy'nin Wickham' ı bularak evlenmeye ikna ettiğini bunu kabul ettirebilmek için bütün borçlarını ödediğini öğrenir ve ona karşı sevgisi artar. Daha sonrasında Netherfield'de dönen Mr. Bingley ve Mr. Darcy Bennet ailesiyle daha çok vakit geçirir. Romanımız herkesin beklediği mutlu sona ulaşır ve Jane ile Mr. Bingley, Mr. Darcy ile Elizabeth mutlu bir evliliğe imza atar. Bana göre Gurur ve Önyargı kitabı sıkıcıydı. Genel olarak aşk romanı okumayı sevmediğim için okurken zorlandım ama genel olarak güzel bir kitaptı. Özellikle konusu hoştu. Eğer aşk romanı okumayı seviyorsanız mutlaka okumalısınız. Yazan: Zerda Nur Zeybek Gurur ve Önyargı Konusu Gurur ve Önyargı; Jane Austen tarafından 1796-1797 yılları arasında yazılan ve 1813'te yayınlanan kitaptır. Can Yayınları'ndan Aşk ve Gurur adı ile basılmasının yanı sıra Türkiye İş Bankası Yayınları'ndan da Gurur ve Önyargı adı ile yayınlanmıştır. Özetine gelecek olursak: Netherfield'da, beş kız çocuğa sahip Bennet ailesi yaşar. Anne Bennet'in hayattaki en büyük isteklerinden biri, kızlarını münasip bir erkek ile evlendirmektedir. O zamanlar Netherfield'a yeni biri taşınır: Mr. Bingley. Yıllık maaşı çok yüksek olan bu bey, hemen kızların annesinin dikkatini çeker ve bir kızını bu bey ile evlendirmek ister. Bu emel ile kocasından, Bingley'in evine ziyarete gitmesini istiyor. O zamanki toplum kurallarına göre yeni taşınan birini ziyarete önce evin erkeği gider, aksi takdirde kadın ziyarette bulunamaz. Mr. Bennet, karısının kendisinden bunu isteyeceğini bildiği için Mr. Bingley'in ziyaretine çoktan gitmiştir bile. Ertesi akşam balo vardır. Baloya Mr. Bingley, kız kardeşi Miss Bingley ve arkadaşı Mr. Darcy katılır. Bennet ailesi de elbette ki oradadır. Saygınlıkla karşılanan Bay Bingley; Mr. Bennet tarafından kızlarla tanıştırıldıktan sonra, kızlardan biri olan Jane ile dans etmeye başlarlar. Mr. Darcy ise somurtkan yüz ifadesiyle Elizabeth'in dans teklifini kabaca reddeder. Gecenin ilerleyen saatlerinde Bay Bingley ve Jane sık sık dans ederler, birbirlerinden hoşlanmışlardır. O kadar ki, hemen ertesi sabah Jane için bir yemeğe davet mektubu gönderilir. Jane, Bingley'in evi uzak olduğu için annesinden arabayı almak ister fakat annesi ancak at ile gitmesine izin verir. Yola koyulduğunda yağmur başlar ve Jane, Bingley ailesinin evine hasta bir şekilde ulaşır. Onun böyle hasta şekilde tekrar eve gitmesine izin vermez ve kendi evinde Jane'i misafir eder. Bu haberi alan Elizabeth, kız kardeşini o halde yalnız bırakmak istemez ve o da hemen Bingley ailesinin evine doğru yola koyulur. Birkaç gün ablasının yanında kalıp ona eşlik eder. Jane iyileşince de annesi ve üç kız kardeşi, onları almaya gelir ve hep birlikte eve dönerler. Eve döndüklerinde babalarından, yıllardır görüşmedikleri kuzeni Mr. Collins'in o akşam onlara yemeğe geleceğini öğrenirler Mr. Collins aslında Bennet ailesinin yaşadığı evin tek mirasçısıdır. Bu yüzden Bennetler de kendisine önyargı ile yaklaşırlar ve ondan hoşlanmazlar. Fakat Mr. Collins, ailenin paragöz annesine mal varlığından söz edince kadın bu adama karşı olumsuz duygularını yıkar ve sempati duymaya başlar. Mr. Collins ise Bennet kızlarına ilgi duyar ve içlerinden biriyle evlenmeyi arzu eder. İlerleyen günlerde yine bir balo olur ve bu sefer Mr. Darcy Elizabeth'i dansa kaldırır, güzel bir gece geçirirler. Kızların annesi ise bu durumdan çok büyük zevk duymaktadır. Ertesi sabah kahvaltıda ise Mr. Collins, kahvaltı salonunu boşaltarak Elizabeth'e evlenme teklif eder ama Elizabeth bunu net bir şekilde reddeder. Jane ise bu olayın hemen ardından bir mektup alır ve sevdiği bey olan Mr. Bingley'in Netherfield'dan taşındığını öğrenir ve Jane de teyzesinin yanına gider. Birkaç gün sonra ise Elizabeth, en yakın arkadaşının Mr. Collins ile evlendiğini öğrenir ve buna çok şaşırır. Aradan birkaç ay geçer ve Elizabeth, bu arkadaşının davetini kabul ederek Mr. Collins'in evine gider. Gittiği evde Mr. Collins'in sürekli söz ettiği patroniçesi de vardır. Hatta tesadüf o ki, Mr. Darcy patroniçenin yeğenidir ve o da oradadır. Elizabeth orada birkaç gün geçirir. Bir gün Mr. Collins'in vaazını dinlerken yanındaki adam ona, ablası ile Mr. Bingley'i ayıranın Mr. Darcy olduğu söyler. Bunu duyan Elizabeth derhal ortamdan ayrılır ve bir yerde durduğunda Mr. Darcy'nin peşinde olduğunu görür. Darcy, Elizabeth'e olan aşkını itiraf eder. Fakat Elizabeth, Mr. Darcy hakkında duyduklarından dolayı ona çok sinirlidir ve hemen onu reddeder."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/guzel-ve-lanetli", "text": "Yetmiş beş milyonluk servetin sahibi Adam J. Patch'in tek torunu Anthony Comstock Patch, sosyete kontraltosu olan annesi Henrietta Lebrune Patch'i beş yaşındayken, babası Adam Ulysses Patch'i on bir yaşındayken kaybedip öksüz kalınca Harvard'a gidince kadar büyükbabasının himayesinde yaşar. 1909'da Harvard'tan mezun olduktan sonra üç yıl Roma'da kalmasının ardından New York'a dönüp annesinden miras kalan, senede yaklaşık yedi bin dolar getiren paranın faizi ve her Noel'de Adam Patch'in yolladığı beş bin dolarlık bononun getirisiyle kiraladığı dairesinde dedesinin ölümünü ve ona bırakacağı mirası beklemeye koyulur. Vaktini Harvard'tan arkadaşları Maury Noble, uzun zamandır yazdığı Şeytan Sevici adlı romanını bitirmek üzere olan Richard Dick Caramel ve Keith's'te yer gösterici olarak çalışan kız arkadaşı Geraldine Burke ile dolduran Anthony, yirmi beş yaşına gelmesi rağmen çalışmayı ve evlenmeyi aklının ucundan bile geçirmemektedir ki 1913'ün Kasım ayında Dick'in kuzeni Gloria Gilbert ile tanışıncaya kadar. Birleşmiş Orta Batı Film Materyalleri Şirketi'nde kontrol müdürü olarak her yılın altı ayını New York'ta geçiren babası Russel Gilbert ve bir Bilfist olan annesi Catherine Gilbert'le The Plaza'da yaşayan, güzelliğinin kendisine başkalarının sahip olmadığı hak ve ayrıcalıkları sağladığına inanan, bencil, kibirli bir flapper olan 22 yaşındaki Gloria'ya görür görmez aşık olan Anthony, en büyük rakibi, Russel Gilbert'in iş arkadaşı, Mükemmel Filmler Stüdyosunun başkan yardımcısı olan Joseph Bloeckman'ı alt ederek 1914 Haziran'ında genç kadınla evlenmeyi başarır. Altı haftalık bir balayının ardından Marietta'daki kolonyal tarzdaki evlerinde verdikleri partilerle günlerini gün ederken Dick kitabını yayımlatmayı başarmış, Joseph Bloeckman'ın filmleri daha popüler hale gelmeye başlamıştır. Ekimle birlikte soğuyan havanın kırsalı oldukça vurması ve Savaşın bitmesi durumunda yurtdışına çıkmalarını kolaylaştırma ihtimali nedeniyle New York'a dönen çift, gelirlerinin esnekliğini kaybettiğini, aniden akıllarına düşen eğlenceleri ve keyifli abartıları kaldırmadığını fark ederler. Anthony, büyükbabasından hisse senedi al-sat işine girmesi tavsiyesi alır ve onun referansıyla Wilson, Hiemer and Hardy şirketinde kısa bir çalışma dönemi geçirmesinin ardından istifa ederek zevk ve eğlence dolu hayatına geri döner. Yanına Anthony'nin nefret ettiği sekreteri Edward Shuttleworth'u alarak torunu ziyaret eden Adam Patch, gördükleri karşısında oldukça hiddetlenir. Ülke çapında alkolün yasaklanması için çabalayanlara elli bin dolar bağış yapan bu adam, mali durumunun alkol dolu partileri körüklemek için kullanıldığını fark edince genç adamı mirasından meneder. Anthony, yetmiş dokuz yaşındaki büyükbabasının ölümünden hiçbir pay alamamanın öfkesiyle vasiyetnameye itiraz edip mahkeme sonucunu beklerken Nisan 1917'de ülkesi, Almanya'ya savaş ilan eder. Düşük tansiyon bahanesiyle askerlikten paçasını sadece beş ay kurtarabilen genç adam, Güneydeki ordu kamplarında geçen aylarında 19 yaşındaki Dorothy Dot Raycroft ile bir ilişki yaşamaya başlar. Bir gece Anthony, Dot'u gördüğü için sokağa çıkma yasağını kaçırır ve bir ay hapis cezasına çarptırılır. Hapsedilme süresi bittikten sonra gribe yakalanır. İyileşmesinden kısa bir süre sonra da Anthony'nin alayına New York'a gitme emri verilir. Anthony eve döndüğünde savaş bitmiştir. Gloria ise arkadaşı Rachael Jerryl'nin cesaretlendirmesiyle farklı erkeklerle çıkmaya başlasa da Anthony'e sadık kalmıştır. Savaş sona erdikten sonra Gloria ve Anthony kısa bir ikinci balayı yaşar, ancak araları kısa sürede maddi sıkıntı ve içki yüzünden yeniden bozulur. Avukatları Haight'e yaptıkları ödemenin de artmasıyla gelirleri artık dört bin beş yüze kadar düştüğü için Claremont Caddesine taşınmak durumunda kalmışlardır. Gloria, Anthony'ye haber vermeden Bloeckman'ı aramış ve Bloeckman ona bir deneme çekimi ayarlamıştır. Yönetmen rol için çok yaşlı olduğuna karar verdiğinde Gloria, gençliğini ve güzelliğini kaybetmekte olduğunu fark ederek bunalıma girer. Anthony ise bankasının hesabını kapattıklarını öğrenmiştir. İçki almak için paraya gereksinim duyduğundan saatini rehinciye bırakmaya karar verdiği gün eski en iyi arkadaşı Maury tarafından küçümsenerek görmezden gelinir, Joseph Bloeckman tarafından dövülüp sokağa attırılır. Anthony aşağılanmanın en derin noktasına ulaştığında Adam J. Patch'in servetiyle ilgili dava Anthony'nin lehine sonuçlanır. Davayı duyan Dot, Anthony'ye onu sevdiğini söylemek için kapıda göründüğünde Anthony sinir krizi geçirir ve ona sandalyeyle saldırmaya çalışır. Gloria ve Dick, Anthony'nin servetinin artık 30 milyon dolar olduğu haberiyle eve geldiklerinde, onu yerde oturmuş öksüz kaldıktan sonra yaptığı gibi pul koleksiyonuyla oynarken bulurlar. 1913-1921 yılları arasında I. Dünya Savaşının gölgesinde, Caz Çağı şafağında geçen, Zelda Sayre Fitzgerald'la yaptığı fırtınalı evliliğinin ilk yıllarına dayandırdığı kitabından yıllar sonra eşine yazdığı mektupta F. Scott Fitzgerald \"Keşke Güzel ve Lanetli bir kitap olsaydı, çünkü hepsi doğruydu. Kendimizi mahvettik. Ben gerçekten birbirimizi mahvettiğimizi hiç düşünmedim demiş ve 1922'de kitabından uyarlanan filmi ucuz, kaba, kötü kurgulanmış ve kalitesiz bulmuştur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/haci-murat", "text": "Çarlık Rusya'nın ilk imparatoru I. Petro'dan itibaren dış politika olarak benimsediği sıcak denizlere inme hedefinin en önemli ayaklarından biri olan Kafkasya, Osmanlı Devleti'nin ve İran'ın karşı mücadelesinin yanı sıra Kafkas halkının dini, milli bir direniş hareketi olan müridizme/gazavata da tanıklık etmiştir. Çar I. Aleksandr, I. Nikolay ve II. Aleksandr dönemlerinde gerçekleşen ve yaklaşık 50 yıl süren Kafkas Savaşında (1817-1864) Kafkas Halkları adına sırayla İmam Hacı Muhammed, Hamzat Bey ve Şeyh Şamil mücadele vermiştir. Bir Avar olan Hacı Murat da Çeçenistan ve Dağıstan bölgesinin üçüncü imamı Şeyh Şamil'in naibidir. 1851 yıllarının sonlarına doğru Şeyh Şamil'in, oğlu Gazi Muhammed'i halefi seçmesi ve Hacı Murat'ın mallarını müsadere altına almak istemesiyle artan gerginlik sonucu Hacı Murat kendisine bağlı adamlarıyla Şamil'in kendisini yakalamak için gönderdiği müritlerin eline düşmemek için oradan oraya kaçıp üç gece uykusuz kaldıktan sonra bir Çeçen Köyü olan Mahket'teki Sado'nun evine sığınır. Ancak Hacı Murat'ın köylerine sığındığını haber alan köylülerin Şeyh Şamil tarafından cezalandırılacakları korkusuyla ne yapacaklarına karar vermek için caminin yanında toplandıklarını haber alan Sado, Murat'ı uyarır. Tavlinli Hanefi, Eldar, Çeçen Hamzalo, Han Mohama ile Mahlet'e 15 verst uzaklıktaki Vozdvijenskaya Kalesine, Genel Kurmay Başkanının oğlu, Kurunski Alayının Komutanı Albay Prens Semyon Mihailoviç Vorontsov'un, eşi Marya Vasilyevna Vorontsova ve altı yaşındaki oğlu Bulka ile yaşadığı eve sığınan Hacı Murat ertesi gün Genel Vali, Genel Kurmay Başkanı Prens Mihail Semyonoviç Vorontsov'un yanına Tiflis'e götürülür. I. Nikolay'ın onu bağışladığına dair haber gelinceye kadar Tiflis'te kalması kararlaştırılan Hacı Murat'ın Vorontsov'dan tek bir isteği vardır: Hacı Murat'ın Rusların tarafına geçmesinden hemen sonra ailesini de Rusların yanına kaçırmak istediğini haber alan Şeyh Şamil, Hacı Murat'ın annesi Patimat'ı, iki eşini, henüz küçük yaşta olan beş çocuğunu ve 18 yaşındaki oğlu Yusuf'u, köyü Vedeno'da esir tutmaktadır. Hacı Murat ailesinin esirlerle değiş tokuş edilmesi karşılığında emrine verilecek orduyla Lezginski Hattına giderek bütün Dağıstan'ı ayağa kaldıracak ve Şamil'i yok edecektir. Vorontsov, Murat'ın ailesi karşılığında Şamil'e teslim olacağını düşündüğünü söylemesi üzerine Şamil, Genel Vali'ye hem onu düşmanlara karşı savunacak hem de vermiş olduğu sözleri yerine getirip getirmediğini kollayıp Ruslara bildirecek yirmi, otuz kadar cesur Kazak'ın denetimli serbestliği altında ailesinin durumu hakkında bilgi edinebilmek için Grozni'ye gitmeyi talep eder. Vorontsov, Hacı Murat'ın ailesinin kurtarılmasının mümkün olmadığını düşünmekle birlikte Murat'ı bu savaşta kullanmak istemekte, onun Rus tarafına geçmesinden yararlanarak Çeçen halkının yaşadığı yerlere baskın yapılması ve kıstırılmasının uygun olduğunu düşünmektedir. Çar'a danışmadan karar vermeyeceğinden durumu ivedilikle Milli Savunma Bakanı Kont Zahar Çernişev'e bildirir. Çernişev aracılığıyla I. Nikolay'dan onay alan Vorontsov'un emriyle ilk olarak Mahket'e baskın yapılır ve başta Sado'nun eşi ile 15 yaşındaki oğlu olmak üzere pek çok Çeçen öldürülür. Bu vahşetten sağ çıkanlar Ruslara boyun eğmek yerine Şeyh Şamil'den yardım istemeye karar verirler. Hacı Murat da baskının ertesi günü yirmi kadar Kazakla birlikte gittiği Groznaya Kalesinde bir süre kalır. Ayrılış anında aralarında bir kan davası olan Kumuk Prensi Arslan Han'ın suikast girişiminden kıl payı kurtulsa da ölüm, Hacı Murat'la tanışmaya çok isteklidir. Çeçenlerin oturduğu bölgeden hiçbir sonuç elde edemeden Tiflis'e dönen Hacı Murat, Vorontsov'dan bu sefer de Nuha'ya gönderilmesini talep eder. Orada hem dininin gerekliliklerini daha kolay yerine getirebilecek hem de Dağıstan'da kendisine sadık kalan adamların aracılığıyla ailesini Şamil'in elinden ya kurnazlıkla ya da zorla alabilecektir. Ancak Hacı Murat'ın ailesini kurtarma işini üzerine alan dostları, Şamil'in Hacı Murat'a her kim yardım ederse onu en korkunç, en şiddetli cezalara çarptıracağını ilan etmesi üzerine bu işten vazgeçmişlerdir. Bu durum üzerine Hacı Murat dağlara kaçarak, kendisine sadık Avarlarla birlikte Vedeno'ya baskın yaparak gerekirse ailesi uğruna ölmeye karar verir. Ertesi gün, yanına Kazak atlıları alması şartıyla şehirde atla gezinti yapılmasına izin verilen Hacı Murat, müritlerinin de yardımıyla ona eşlik eden Onbaşı Nazarov'u, İgnatov'u ve Petrokov'u öldürerek kaçar. Bu katliamdan kıl payı kurtulan Mişkin kaleye doğru dört nala giderek durumu komutana bildirir. Büyük telaşa kapılan Kale Komutanı, Hacı Murat'ı ölü ya da diri getirene bin ruble vereceğini açıklar. Bölge Komutanı Karganov ve yüz milisin yanı sıra vaktiyle Hacı Murat'la birlikte dağa çıkan ama sonradan Rusların tarafına geçen Mehtulinli Hacı Ağa da Murat'ın peşindedir. Bataklığa dönen pirinç tarlasında sıkışan Hacı Murat, üst üste gelen mermilerin ardından Hacı Ağa'nın başına vurduğu kamayla hayata gözlerini yumar. Ardından da kesik başı, Subay Pyotr Nikoloyeviç Kamenen tarafından halka gösterilmek amacıyla bütün kalelerde, köylerde gezdirilir. Tolstoy dinine ve ailesine samimiyetle bağlı, duygusal, güçlü ahlaki değerleri olan, çocuksu bir karakter olarak gördüğü Hacı Murat'ı yazarken onlarca kitap ile Hacı Murat'ın yaşam öyküsünü yazmak üzere görevlendirilen M. T. Loris-Melikov'un 1881'de Russkaya Starina Dergisinde yayımlanan notları ve Kont M. S. Vorontsov'un, savunma bakanı A. İ. Çernişev'e yazdığı gerçek mektup da dahil sayısız arşiv belgesinden yararlanmış; Hacı Murat'ın Nuha'da evinde kaldığı Komutan İosif Korganov'un dul eşiyle bile mektuplaşarak gerçeğe uygun bir eser ortaya çıkarmaya büyük özen göstermiştir. Tolstoy'un ölümünden iki yıl sonra yayımlanmış olan Hacı Murat hakkında 1959'da başrolünde Steve Reeves'in oynadığı İtalyan yapımı Hadji Murad-il Diavolo Bianco / Hacı Murad, Beyaz Şeytan'ın yanı sıra orijinal hikayeden farklılıkları olan, Cüneyt Arkın'ın başrollerini oynadığı Hacı Murat (1967) ve Hacı Murat Geliyor (1968) ile Tamer Yiğit'in oynadığı Hacı Murat'ın İntikamı (1972) filmleri çekilmiştir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/haldun-taner-kitaplari", "text": "16 Mayıs 1915 yılında İstanbul'da dünyaya gelmiştir. Son Osmanlı meclisinde İstanbul milletvekili ve aynı zamanda İstanbul Darülfünun'u Hukuk Fakültesi profesörü Ahmed Selahatin'in oğlu olan Haldun Taner eğitim hayatını edebiyat ve sanat yolundan takip etmiştir. Beş yaşında babasını kaybetmiştir ve babasının vefatından sonra da annesi ile birlikte büyükbabasının konağında yaşamaya başlamıştır. Ortaöğretimini başarıyla Galatasaray Lisesi'nde tamamlayan Taner, 1935 yılında devlet bursu ile Almanya'ya Heidelberg Üniversitesi'ne gönderildikten sonra Sosyal Bilimler Fakültesinde eğitimine devam etmiştir. Hastalığı nedeniyle eğitimine arar vererek İstanbul'a dönen Haldun Taner, dört yıl kadar bir süre Erenköy Sanatoryumunda tedavi görmüştür. Eğitimini devam ettirmek adına İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Filolojisi Bölümünden mezun olmuştur. Tiyatro için de kendisine eğitim almayı uygun gören Haldun Taner, Viyana'daki Max Reinhardt Tiyatro Akademisi'nde iki yıl kadar bir süre eğitim görmüştür. 1957 yılında memleketine geri dönen Taner, Gazetecilik Enstitüsü'nde dersler vermiştir. Edebiyat alanında ki şanı gençlik dönemlerinde yazdığı skeçlerin yayımlanması ile başladı. Daha sonra 1946 yılında Töhmet adlı öyküsü bir dergide yayımlandı. 1953'de düzenlenen bir öykü yarışmasında birinci olmuştur. 1956 yılında ise Varlık dergisinin seçimine göre yılın en iyi öykücüsü olarak seçilmiştir. Öykülerinde genellikle ele aldığı konular; toplumun karakteriydi. Toplumu oluşturan insanların özellikleri mizah ile harmanlanmış bir şekilde öykülerini yazmayı sürdürmüştür. Türkiye'de epik tiyatro türü ve kabare tiyatrosunun öncüsü olarak kabul edilen Haldun Taner, Keşanlı Ali adlı oyunu Türk Tiyatrosu'ndaki ilk epik tiyatro örneğidir. Sadece Türkiye'de yayımlamakla kalmayıp tüm dünyaya açılan bu oyun sayesinde adını tüm milletlere duyurmuştur. 7 Mayıs 1986 yılında İstanbul'da hayatını kaybeden Haldun Taner'in hatıralarının her yerde görmekteyiz. 1988 yılında Kadıköy Şehir Tiyatrosu'na Haldun Taner Sahnesi adı verilmesi en güzel örneklerindendir. Haldun Taner Kitapları: Günün Adamı (1957), Dışardakiler (1957), Ve Değirmen Dönerdi (1958), Fazilet Eczanesi (1960), Timsah (1960), Lütfen Dokunmayın (1961), Huzur Çıkmazı (1962), Keşanlı Ali Destanı (1964), Gözlerimi Kaparım, Vazifemi Yaparım (1964), Eşeğin Gölgesi (1965), Zilli Zarife (1966), Vatan Kurtaran Şaban (1967), Bu Şehr-i İstanbul Ki (1968), Sersem Kocanın Kurnaz Karısı (1969), Astronot Niyazi (1970), Ha Bu Diyar (1971), Dün Bugün (1971), Aşk-u Sevda (1973), Dev Aynası (1973), Yar Bana Bir Eğlence (1974), Ayışığında Şamata (1977), Hayırdır İnşallah (1980), Marko Paşa (1985), Aleyna'nın kızı (1985), Sırıtık Bir Küskün, Devekuşuna Mektuplar (1960), Hak dostum Diye başlayalım Söze (1978), Düşsem Yollara Yollara (1979), Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil (1979), Yaz Boz Tahtası (1982), Çok Güzelsin Gitme Dur (1983), Berlin Mektupları (1984), Koyma Akıl Oyma Akıl (1985), Önce İnsan Olmak (1986) Haldun Taner Öyküleri: Geçmiş Zaman Olur Ki (1946), Yaşasın Demokrasi (1948), Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu (1950), Tuş (1951), Onikiye Bir Var (1953), Ayışığında Çalışkur (1954), Sancho'nun Sabah Yürüyüşü (1964), Konçinalar (1967), Kızıl Saçlı Amazon (1970), Yalıda Sabah (1979), Şeytan Tüyü (1980), Bir Kavak Ve İnsanlar, Ayak"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/halusinasyon", "text": "Kitapların arkasında ki şu övgüler genellikle boş çıkar. Kapağı doldurmak için konmuştur bazen ve o övgülerin çoğu kitap hakkında gerçek değildir. Tüm samimiyetimle söylüyorum ki Halüsinasyon kitabı hem sahip olduğu övgüleri hem de daha fazlasını hak ediyor. Olay bir seri katil olan Damgacı ve onu yakalamaya çalışan FBI özel ajanları arasında geçiyor. FBI'ın profil uzmanı Mike ve meslektaşı aynı zamanda yakın dostu John ile bu dava ikisine verilmişti. Damgacının öldürdüğü tüm kurbanları fahişeydi. Hepsinin vücudunu parçalara ayırıp farklı olay yerlerine bırakıyordu. Arkasında bir iz olmadan... Bu konuda FBI sıkıntıya düşmüştü çünkü ellerinde ne bir parmak izi ne bir DNA örneği vardı. Sadece kurbanlarını damgaladığını ve 118 rakamıyla alakalı bir derdi olduğuydu. Çünkü tüm kurbanlarına 118 rakamı dağlıyordu. Katil çok daha önceden de cinayetler işlemişti ama hiçbirinin cesedi ortaya çıkmamıştı. Bu son cinayetleri ortaya çıktığında ise tarzında bir farklılık vardı. Artık kurbanlarının bedenine ajan Mike için önemli kadınların ismini kazıyordu. Ve kazıdığı tüm kadınlar ölmüştü. Kristen adlı sevgilisi hariç. Bölüm amiri Clarkson'da dahil herkesin gözü Mike'ın üzerine çevrilmişti. Katil Mike'ın en karanlık sırlarını biliyor ve bunları gereken kurbanların üzerine işliyor, gerek arayarak dile getiriyor. Mike'ın zorlu bir geçmişi zaten vardı ve bu tekrardan gün yüzüne çıktıkça, Mike daha da öfkeleniyordu. Damgacı ise FBI ile farenin kediyle oynadığı gibi oynuyordu. Her şeye rağmen bir zanlı tespit edilmişti. Gary Lockwood. Her ne kadar tek şüpheli o gibi görünse de Mike bile onun suçsuz olduğunu düşünüyordu. Lakin son olaydan sonra bir zanlı daha çıkmıştı. Mike. Son kurbanın parmak aralarında Mike'ın saç örneği bulunmuştu ve FBI, Mike tutuklamaya giderken Mike kaçmıştı. Bir suçlu gibi... Suçlu olduğundan değil kaçmasının sebebi; katille randevulaşmasından. Katil Mike'ı ilk sevgilisi Kristen'ın cesedine götürürken, daha sonra da her şeyin başladığı yere Brezilya'ya davet etmişti. Mike, Damgacının istediğini yerine getirip Brezilya'ya gitmişti. Ama orada başka birisiyle daha karşılaşmıştı. Cinayetlerin diğer zanlısı Gary Lockwood'la. Ve birden uyandığından Gary ile bir mahzende kapalı bulmuşlardı kendisini. Ama karşısında ki adam sürekli Gary olmadığını tekrarlıyordu. Adının Miguel olduğunu ve Amerika'da sadece bir kez bulunduğunu o da 20 yıl önce olduğunu savunuyordu. Aralarında çekişmeler geçti, ama işler biraz daha değişmişti. Mike, Gary veya Miguel kim olduğunu bilmediği- şahısla bir mahzende kısılıp kalmışken, ekip arkadaşı John, gerçek katili bulmuştu. Ve gerçek katil aklınızın bile alamayacağı biriydi. Gerçek anlamda. Kurgu buraya kadar normal; her gizem, gerilim kitaplarında olduğu gibi... Ama unutmayın Halüsinasyon romanı; şizofren, paranoya, deli hastalarının üzerine kurulmuş bir kitap. Kimin akli dengesinin yerinde olduğunu tahmin edemezsiniz. Nede olsa en tehlikeli deliler akıllı numarası yapanlar. Günümüzde klasikleşmiş gizem-gerilim-polisiye yazarlarının dışında diğer yeni yetenekli yazarlara da açık kapı bırakmalıyız. Ve bence Alein Kentigerna bu yetenekli ve keşfedilmemiş yazarların başında geliyor. Polisiye kitaplarında hep bir farkındalık olsun için çabalarlar ama sonuç yine hep aynı olur. Bu kurgu kesinlikle çok farklı... Yani kitabın başında çok sakin ilerliyor diye düşünebiliyorsunuz ama Halüsinasyon kitabını bitirdiğimde deli falan olduğumu düşündüm. Her türlü bitebilirdi ama böyle bir sonu hiçbir zaman tahmin etmemiştim. Ve size bir tavsiye kitaba yeni başlayıp, meraktan şöyle bir son sayfalara göz gezdiriyorsunuz ya; yapmayın. Ya da en azından 412. Sayfası asla okumayın. Çünkü kitabın başında size dediğim o san sayfayı okuyunca büyük bir hayal kırıklığına uğruyorsunuz. Kitabı bitirdiğinizde büyük bir şoka..."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/hamlet", "text": "1564 yılında doğmuş olan William Shakespeare, hiç tartışmasız dünyanın en büyük yazarları arasında kabul edilir. Shakespeare, çok çeşitli türlerde eserler vermiş ve yüzden fazla eserin sahibidir. İngilizceye çok büyük katkıları bulunan İngiliz yazar, yaşadığı dönemde insanların saygısını kazanmış olmasına rağmen birçok yazar gibi o da daha çok ölümünden sonra saygı ve sevgi kazanmış bir üstattır. Gelelim; eserlerinin hemen hemen hepsi tiyatroya, sinemaya ve operaya uyarlanan bu yazarın Hamlet adlı eserine. Hamlet, Shakespeare tarafından tam olarak yazılma yılları belli olmayan fakat 1599 ve 1601 yılları aralığında yazıldığı tahmin edilen trajedi türünde bir eserdir. Hamlet, yazarının en uzun eseri olmakla birlikte en çok tanınmış olan eserlerinin de ön sıralarında yer almaktadır. Yazıldığı zamandan günümüze kadar defalarca tiyatrosu oynanmış ve filmlere adapte edilmiştir. Çok meşhur olan Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu. sözüne de ev sahipliği yapan eserdir. Bir Shakespeare klasiği olarak içinde bolca olay, entrika barındırmaktadır. Eserin özetine değinecek olursak; Hamlet, sadece ailesinin değil tüm ülkenin de sevdiği yiğit, dürüst ve mert bir insandır. Aynı zamanda Danimarka kralının da oğludur. Hamlet, babası tarafından iyi bir eğitim alabilmesi için Almanya'ya gönderilir. Hamlet Almanya'da eğitimini sürdürürken bir gün babasının ölüm haberi gelir ve genç oğlan bu haberden sonra yıkılır. Haberi duyduğu gibi ülkesine döner ve amcası Claudius, çoktan babasının yerini almış ve kendini hükümdar ilan etmiştir. Halbuki hükümdar olmak Hamlet'in hakkıdır. Buna rağmen Hamlet bunun üzerinde durmayıp babasının ölümüyle ilgilenmeye başlar. Bir de bunlar yetmezmiş gibi zalim Claudius, annesini ikna ederek onunla evlenmiştir. Her şeyi aydınlatmak ise Hamlet'e kalmıştır. Bir gece, iki Danimarka askeri bir tepede nöbet tutarken ölü kralın hayaletini görürler. Bu askerler Hamlet'in çok yakın arkadaşı olan Horatio ve Marcellus'dur. İlk başta şaşırıp korkan askerler daha sonra hayalet ile iletişime geçmeyi denerler fakat bir türlü başaramazlar. Horozlar ötmeye başlayınca hayalet ortadan kaybolmuştur bile. Bu durumu hemen Hamlet'e açmaları gerektiğini düşünerek soluğu Hamlet'in yanında alırlar. Yaşananları duyan Hamlet ilk önce çok şaşırır, inanamaz ama aynı manzarayı kendi de görmek istediğinden ertesi akşam askerlerle birlikte aynı tepeye nöbete çıkar. Aradan biraz zaman geçince kralın hayaleti yine görünür ve Hamlet şeytan işi olup olmadığını anlamaya çalışır. Fakat biraz çabadan sonra iletişime geçtiğinde gerçekten babasının hayaleti olduğuna inanmaya çok yakındır. Hayalet ona, aslında bir yılan ısırığı ile değil de amcası ve annesinin hain planlarıyla, bir gün uyurken kulağına zehir akıtılarak öldüğünü açıklar. Hamlet, hayalete inanmak istiyor fakat bir yanı da şeytanın işi olup annesiyle amcasını haksız yere suçlamak istemiyordur. Genç delikanlı buna bir çare düşünmeye başlar. Belki bir şeyler öğrenebilir umuduyla bir müddet deli taklidi yapmaya kara verir. Bu delilik hali, Kral Claudius'un yardımcılarından biri olan Polonius'un kızı Ophelia'nın aşkından olduğu tahmin edilir. O günlerde ise saraya gezici bir tiyatro gurubu gelmiştir ve akşama tiyatro oynanacaktır. Hamlet, gizlice bu gurup ile konuşur ve kendi verdiği senaryoyu oynamalarını söyler. Gurup da kabul eder. Hamlet'in oynatacağı senaryo, babasının hayaletten öğrendiği ölüm sahnesidir. Amacı, kral ile kraliçenin tepkilerini görmektir. O gece herkes toplanır, tiyatro izlenmeye başlanır fakat daha bitmeden Kral Claudius tarafından durdurulur ve Claudius salonu terk eder. Bu davranışından sonra babasının katilinin gerçekten amcası olduğunu anlar. Tiyatro dağılınca da annesinin odasına gider ve onunla tüm gerçekleri konuşur. O sırada perdenin arkasından kralın yardımcılarından Polonius onları dinlemektedir. Perde biraz hareket edince Hamlet bunu fark eder ve perdenin arkasındaki kişinin Claudius olduğunu sanarak kılıcı perdeye saplar, Polonius ölür. Babasının ölümüne dayanamayan güzel Ophelia da bir nehirde boğularak ölür. Hamlet'in her şeyi öğrendiğinin farkına varan kral, tehlikeyi sezmiş ve Hamlet'i İngiltere'ye göndermeye karar vermiştir. İngiltere kralı ile anlaşmış, amacı Hamlet'i orada öldürtmektir. Fakat Hamlet her şeyin farkındadır ve çıktığı yolculuktan Danimarka'ya geri döner. Saraya döndüğünde Polonius'un oğlu, Ophelia'nın ağabeyi Laertes'in geldiğini görür. Hamlet gelmeden önce Kral Claudius, Laertes ile anlaşmış ve Hamlet'e düello teklif ederek onu zehirli bir kılıç ile öldürmesini istemiştir. Hamlet, Laertes'in düello teklifini kabul eder ve dövüşmeye başlarlar. Kral ise işini garantiye almak için zehirli bir sıvı hazırlatır ve düello esnasında bu sıvıyı Hamlet'e içirecektir. Fakat bir karışıklık olur bu zehirli sıvıyı kraliçe içer ve ölür. Laertes ile kılıcının zehirli ucuyla Hamlet'i yaralar. Hamlet'in ölümü kesinleşmiştir fakat henüz ölmeden önce zehirli kılıcı Laertes'ten alarak önce onu sonra da zalim amcası Claudius'u öldürür. Kendisi de son nefeslerini verirken dostu Horatio da yaşamak istemediğini söyler. Ama Hamlet, ölürken bile onu ikna eder ve gerçekleri bilen tek kişi olduğunu, herkese doğruları anlatması gerektiğini söyler. Hamlet Kitap Özeti Danimarka ülkesi, kralının insanları için savaşırken ölmesi ile yasa bürünmüş durumdadır. Kralın oğlu Hamlette bu ölümü kabullenemiyordur. Üstüne üstlük tahta yeni geçen amcası, annesi ile evlenmiştir. Sarayda nöbet tutan askerler tüm bunları konuşurken bir hayalet görürler. Kısa süre sonra gördükleri hayaletin ölen krala tıpa tıp benzediğini ve aynı kıyafetler içinde olduğunu fark ederler. Bu durum askerleri büyük bir şaşkınlığa uğratmıştır. Bir sonraki sahnede, Kralın başmabeynci olan Polonius belirir. Kızı Ophelia ile birlikte oğlu Laertes'i yolcu etmeye hazırlanıyordur. Laertes, Hamlet'in Ophelia ile ilgilendiğini öğrenmiş ve gitmeden ona bu konuda dikkatli olması hakkında öğütlerde bulunuyordur. Ardında kralın hayaletini gören askerlerin, bunu Hamlete haber vermelerini okuyoruz. Haberi duyar duymaz babasını görebilmek için askerlerle birlikte yola çıkan Hamlet, hayaleti görünce diğer askerlerle birlikte şok içinde kalıyor. Hayalet, Hamlet ile tek başına konuşmak istediğini ifade ederek onu uzak bir yere doğru yönlendiriyor. Ardından Hamlet daha fazla dayanamayarak neden burada olduğunu soruyor. Kralın hayaleti savaşta ölmediğini aslında erkek kardeşinin onu zehirlendiğini ve Hamletten intikamını almasını istediğini belirtiyor. Hamlet, gerçeklerle baş etmeye çalışırken Ophelia babasının yanına gelerek Hamlet'in onun ile ilgilendiğinden bahsediyor. Babası görüşmeyi derhal kesmelerini ve bu durumun uygun olmadığını söyleyerek Ophelia'yı gönderiyor. İlerleyen günlerde herkes Hamlette bir gariplik olduğunun farkına varırken, Ophelia'nin babası ise bunun kızına olan aşkı yüzünden olduğunu düşünerek konuyu hemen kral ile konuşmaya karar veriyor. Kral da herkes gibi Hamletteki gariplikleri fark ettiği için onu dinliyor. Polonius, kızı ile Hamleti görüştürüp gizlice onları gözlemlemeyi teklif ederken kral bu teklifi kabul ediyor. Ama hala sorunun Ophelia'ya da bir aşk meselesi olmadığını düşünmeden edemiyor. Bu yüzden en yakın arkadaşlarını saraya çağırtarak Hamlet'in ağzını aramayı düşünüyor. Maalesef ki bu da çözüm olmayınca onu eğlendirmek için Hamlet'in en sevdiği tiyatro oyuncularını çağırıp bir eğlence düzenletmeye karar veriyor. Bu arada da Hamlet ile Ophelia'yı bir araya getirerek ve onları gizlice izliyorlar. Kendine oynan oyunun farkına varan Hamlet, Ophelia'ya onu sevmediğini ve kendini kandırdığını söyleyerek orada ayrılıyor. Bununla birlikte kralın düşünceli halı giderek artıyor. Hamlet'in aklı hala babasının ona anlattıklarındadır. Ama içinde ufak da olsa bir şüphe de vardır. Gördüğünü hayaletin babası değil de bir şeytan olduğunu düşünür. Tiyatro ekibinin geleceğini duyan Hamlet, bu olayı cinayetten emin olmak için kullanır. Gelen tiyatroculara kendi yazdığı bir oyunu oynamalarını rica eder. Oyun, hayaletin anlattığı gibi bir kralın zehirlenmesini sahneliyordur. Hamlet oyun sırasında kralı izleyerek babasını onun öldürüp öldürmediğini anlamaya çalışır ve beklediği gibi de olur. Kral bu gösteriye dayanamayarak oyunu yarıda keser ve oradan ayrılır. Bu olaydan sonra kral artık Hamlet'in onun için tehlike oluşturduğunun farkına varır. Onu başka bir ülkeye göndermeye karar verir. Polonius ise krala annesinin onunla konuşmasını fikrini verir. Hamlet annesi ile konuşurken Polonius onları dinleyecek ve herşeyi gelip krala anlatacaktır. Kral bunu kabul eder. Kraliçenin odasına gizlenen Polonius, Hamleti bekler. Annesi Hamletle konuşmaya başlar. Kısa süre sonra aralarında bir tartışma çıkar. Kraliçeye yardım etmek isteyen Polonius ona doğru bir hamle yapar. Fakat Hamlet onu bir bıçak darbesi ile yere serer ve Polonius oracıkta ölür. Kral için artık bu bardağı taşıran son damladır. Hamleti İngiltere'ye yollar ve orada Hamleti öldürtmeyi planlamaktadır. Bu sırada babasının Hamlet tarafına öldürdüğünü öğrenen Ophelia aklını kaçırmıştır. Abisi Leartes ise hemen saraya gelir ve babasının öcünü almak ister. Kral Leartesi sakinleştirmek isterken eline Hamletten gelen bir mektup ulaşır. Mektupta Hamletin geri döndüğünü yazıyordur. Bu mektupla birlikte Ophelia'nın intihar haberi de haberi gelir. Genç kız boğularak ölmüştür. Kardeşinin ölümü üzerine iyice hırslanan Leartes, kral ile bir plan yapar. Hamlet ile bir düello yapacak ve ona zehirli kılıç ile saldıracaktır. Eğer ölmez ise de kral Hamlet'e zehirli üzüm verecektir. Düello günü gelip çatmıştır. Fakat planları asla istedikleri gibi gitmiyordur. Zehirli kılıç hem Hamlet'i yaralamış hem de Leartes'i yaralamıştır. Üstüne üstlük kraliçe zehirli üzümleri yemiştir. Hamlet ise kendine oynanan oyunu fark ederek kralı da o zehirli kılıç ile öldürür. DEĞERLENDİRME: Hamlet Shakespeare'in en bilinen eserlerinden biri. Bunun sebebini kitabı okuyunca gayet rahat anlıyorsunuz. Harika bir trajedi örneği... Gerek olay örgüsü bakımından gerekse karakterler arasındaki diyaloglar bakımından çok etkileyici bir eserdi. William Shakespeare'in basit gibi görünen konuları yeteneği ile bir şahesere dönüştürmesi her seferinde beni derinden büyülüyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/han-duvarlari", "text": "Faruk Nafiz Çamlıbel Cumhuriyet Dönemi en önemli şairleri arasında yer alır. Han Duvarları ise Cumhuriyet Döneminde şiirleri arasında kült kabul edilen bir klasiktir. Şiirin ünü şairin önüne geçmiş ve şair bundan sonra Han Duvarları şairi olarak anılmaya başlanmıştır. Faruk Nafiz Çamlıbel eski bir öğretmen aynı zamanda 8, 9, 10 ve 11.Dönem milletvekilliği yapmış bir siyasetçidir. Şair aynı zamanda Behçet Kemal Çağlar ile Onuncu Yıl Marşının da sözlerini yazmıştır. Kitapta toplam 282 şiir bulunmakta. Kitap 2 farklı bölümden oluşmakta Han Duvarları ve Bir Ömür Böyle Geçti. Her bölüm ise kendi içinde kısımlara ayrılmış. Han Duvarları kitabın ilk şiiri ve hem kitaba da ilk bölüme adını vermiş. Altında ise Memleket Şiirleri, Aşk Şiirleri, Rubailer olmak üzere 3 bölüm var. Bir Ömür Böyle Geçti bölümünün altında ise; Mustaripler, Rüzgarda Bir Ses, FNÇ in kitaplara girmemiş şiirleri bulunmakta. Şiirlerde derin bir memleket sevdası dikkat çekmekte. Şair memleketine, Atatürk'e ve Anadolu kültürüne olan bağlılığını şiirlerine de yansıtmış. Kitapta Ulu Önder Atatürk ve gaziler için yazılmış şiirler yer almakta. Ayrıca efsanevi aşkları anlatan Çoban Çeşmesi adlı şiiri de okumaya değer. Genel olarak düz yazı şeklinde yazılmış şiirlerden oluşmakta kitap. Kitaba adını veren ve kitabın ilk şiiri olan Han Duvarları 7+7=14'lük hece vezniyle Mesnevi biçiminde yazılmış 140 dizeden oluşmaktadır. Ulukışla'dan başlayıp Kayseri'ye yapılan yolcuktan bahseder. Şiirde bir halk ozanından bahsedilmekte Osmanzade Hamdi Bey. Bu ozanın dizeleri de şiir içinde kullanılmıştır. Sanki iki şiir iç içe varmış gibi görünebilir. Bazı edebiyatçılar gerçekte böyle bir ozan olmadığını Faruk Nafizin kendini ifade etme şekli olarak bu ozanı oluşturduğunu ileri sürerken bazıları ise gerçekte yapmış olduğu bu yolculuk esnasında kaldığı han duvarlarından okuduğu dizelerin izini sürdüğünü düşünmekte. Hayat şiirinden kısa bir alıntı şöyledir; Yara açsın kayalar ayaklarında, varsın Varsın omuz başların kamçılardan kızarsın, Bu ağrılar duyurmaz sana yalnızlığını. Kızıl dudaklarında bırakma ıslığını, Ağzında şarkılıktan çıkmış iniltilerle Dağ, taş deme, arkadaş, gün batmadan ilerle. Sırtında bir tüy gibi taşı taştan yükünü, Görmesinler belinin, sakın, büküldüğünü... Başında şakladıkça atlıların kırbacı"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/haritada-kaybolmak", "text": "İnsanların başına gelen dertlerin kaynağı genellikle merak olmuştur. Ve bu kanı Alt kardeşler içinde geçerliydi. Yağmurlu bir günde sığınmak adına girdikleri Chargin Hobi Ve Tuhaflık Çeşitleri dükkanında görevli birini bulamayıp ve birkaç saat orada kalmak zorunda oldukları için ilgi çeken eşyalara yönelmişlerdi. Yorgun geçen bir günün ardından buldukları bir kase şekeri midelerine indiren Chris ve kardeşi Francis başlarına gelecek olanları bilseler asla o şekerlemeleri yemezlerdi. Dükkanın sahibi bir süre sonra ortaya çıktığında çocuklardan sadece bir harita seçmesini ister. Ateş, su, toprak ve hava... Çocuklar toprağı seçer. Ve toplam on bilmeceyi de çözmeleri gerekti. Bilmeceler çözülmeliydi çünkü çözmedikleri her gün, bir yaş daha yaşlanıyorlardı. Alt kardeşlerin annesi ve babası bu durum karşısında oldukça şaşırmış ve ne yapacaklarını bilemez hal gelmişlerdi. Bugün aldıktan kıyafetler ertesi gün çocuklara dar geliyordu. Ve bu hızla büyüyen çocuklar arkadaşları tarafından da garipseniyorlardı. Ve harita o kadar farklı bir işleyişi vardı ki ne zaman bulmacanın geleceği kestirilemiyordu. Çocuklar en büyük yardımlardan birini şehir kütüphanesinde ki coğrafya kitaplarından sağlamışlardı. Üstlerine fazlaca şüphe çekseler de ellerinden gelebilecek hiçbir şey yoktu. Nitekim yine bir gün kütüphane de bilmece için uğraşırken Wrangel James adında bir televizyon program yapımcısıyla karşılaşırlar. Wrangel, onların tuhaf öykülerini televizyonun karşısına geçip anlatmaları için yüklü miktarda para teklif etmişti. Ama bu oyunun bir kuralı var ki o da bu haritadaki olağanüstü sırları kimseye açıklamamak. Yoksa siz ölünceye kadar bu lanet sizinle devam ediyor. Reddedilmeye dayanamayan yaşlı Wrangel, Alt'ların evine korumaları olan Ned ve Teddy'i yollayarak evlerine büyük bir yıkım bırakmıştı.Chris ve Francis işlerin artık yolundan çıktığının farkına vararak bulundukları şehirden ayrılırlar. Ormanlık bir arazide kendilerine ait olan bir kulübeye sığınan Alt kardeşler, maalesef burada da Ned ve Teddy'nin gazabına uğrarlar. Lakin ormanda uzun süre saklanmayı başarabilmiştiler. Tabi yine uzun bir serüven ile karşılaşıyoruz. Hayatın bize sürprizler getireceğini bilemeyiz. Yine tıpkı hayatın kurallarını bilmediğimiz gibi... Kardeşlerden büyük olan Chris bir gün bilmeceyi yanlış cevapladığında on yıl yaşlanmıştı. Yetmişli yaşlara gelen Chris artık okuyamamaya başlamıştır. Tabi kardeşler yaşlandıkça bazı şeylerin farkına varmaya başlıyorlardı. Mesela büyükanne ve büyükbabalarına ne kadar haksızlık ettikleri gibi... Çünkü hayat yaşlanınca gerçekten de zor oluyormuş. Chris gittikçe huysuzlanmaya başlamıştı çünkü küçük ihtiyar kardeşi Francis'e yardım edemiyordu. Lakin Francis bilmeceleri tek çözmekten de gocunmuyordu. Kulübelerini bulan Wrangel, yine Alt kardeşleri elinden kaçırmıştı. Chris ve Francis, o yaşlı ve yorgun bedenleriyle bir kayıkla nehirde sürükleniyorlardı. Ne tuhaf ki Chargin Hobi Ve Tuhaflık Çeşitleri dükkanında karşılaştıkları Sulu göz Teresa, Mutlu Joel, Hırçın Marvin ve Gezgin Tim'in biblolarının vücut bulmuş halleriyle karşılaşıyorlardı. Nitekim ilk başta sarı kamyonuyla Mutlu Joel, Ormanlıkta ki gizli eviyle de Hırçın Marvin yardım etmişti. Gerçi ne kadar saklansalar da en sonunda yine bulunuyorlardı. Ve bir gün aniden Sulu göz Teresa ile karşılaşıp onun evinde saklanmaya başladılar. Tabi iki kardeşte oldukça yaşlanmıştı. Hatta Chris artık nefes bile alamaz hale gelmişti. Oysaki çözülmesi gereken bulmacanın sonunda ki sihirli sözcükler vardı birde. Umudun olduğu her yerde son noktayı koyan bir kahraman vardır yine de. Bu hikayenin son kahramanı ise Gezgin Tim olmuştu. Hikayelerde ki kahramanlar keşke gerçek hayatta da olsaydı dimi? Belki o zaman her şey daha kolay olabilirdi. Ama ben kendi hayatımızın kendi kahramanı olmaya inanlardanım. Chris ve Francis de öyle. Sadece sahip oldukları iyi ihtiyar dostları vardı. Haritada Kaybolmak kitabında dünya haritası o kadar farklı bir gözden ele alınmış ki, bakışıcılarının önemini tekrar anladım. Ne kadar birbirlerine benzese de her ülkenin kendine has ayrı bir özelliği olduğunu yeni kavradım. Haritanın anlamını bile bilmeyenlerin müptela yapacak bir kitap. Çocuk ya da yetişkin, fark etmez. Önemli olan hissedip, kavrayabilmek... Çocuklarına Haritada Kaybolmak kitabını alan, ebeveynlere de öneriyorum. İçinizde ki araştırmacı kişiliğinizi ortaya çıkarıyor adeta."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/harry-potter-serisi-en-iyi-kitap", "text": "Harry Potter Serisi En İyi Kitap Yorumları tüm kitapları okudum hepsi çok güzel 28-08-2015 12:03 serinin tüm kitaplarını okumayan var mıdır acaba okumamış bile olsanız eminim tüm filmlerini izlemişsinizdir ama kitaplar daha güzel daha fazla detay var ve işlenilenleri daha iyi anlıyorsunuz filmde çoğu yerleri çok hızlı geçmişler doğal olarak 09-09-2017 22:53 ilki güzel olmasa öbürleri de olmazdı ilki en güzel oln Gonca 31-12-2018 07:25 karar vermek çok ama çok zor, hepsi aşırı derecede efsane!!! 26-02-2019 20:28 tüm serisini 2şer kez izledim hatta daha fazla harika bir filmdi kitabını okumayıda çok istiyorum inşallah okumak nasip olur gerçekten çok istiyorum 17-03-2019 15:10 bu kitabın tüm filmlerin ismi ve gerçekten harikaydı kitaplarında okumayı çok isterim çok güzel olduğunu düşünüyorum ve yazarı tebrik ediyorum çok güzel eser ortaya çıkarmış hayal gücüne hayran kaldım doğrusu böyle kitaplar ilgimi çekmiştir harry potter'ın güçleri harika doğrusu harry potter filminde izledim serisi 1 harikaydı doğrusu hatta bazen açıp sahnelerin izliyorum kitabında okumayı çok isterim inşallah nasip olur da okudum Emine tokalı 17-03-2019 18:21 hayatınızda çıkmaza girdiğinizde sizi o çıkmazdan çıkartıp sizi sihir dünyasına davet eden, zıtlıkların her zaman birbirlerini tamamlayabileceği bu çizgide arkadaşlıkların sonsuzluğa uzandığı bir dünyaya kapılarınızı açan mükemmel bir seriyle karşı karşıyasınız. Ceyda 03-08-2019 13:03 tabiki felsefe taşı her şeyin başladığı yer. Selin 26-06-2020 01:22 sırlar odası harry 'nin gryffındor' dan emin olduğu kitap Selin 26-06-2020 01:22 ölüm yadigarları her şeyin başladığı yerde her şey bitiyor. Selin 26-06-2020 01:23 melez prens kitabı mükemmel ama filmi kitap kadar iyi değil Selin 26-06-2020 01:23 zümrüdüanka yoldaşlığı süperdi. lordun dönüşü artık hiç bişey eskisi gibi değildi. Selin 26-06-2020 01:24"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/hasan-mellah-yahut-sir-icinde-esrar", "text": "Marsilya'dan kalkıp Fas devletinin birinci iskelesi olan Tanca'ya yanaşmak içim Sebte Boğazı'na doğru yol alan bir gemi, Palos Burnu'ndan geçerek İspanya ülkesinin birinci derecede önemli sayılacak Cartagena kasabasına varır. Gemi de Zerno, Pietro, Alonzo isminde üç tane korsan bulunmaktadır. Gittikleri her yeri soymaktadır. Bir keresinde Melilla Limanı taraflarında çöl tarafından bir atlının geldiğini görürler. Onu soymaya karar verirler. Soymaya çalıştıkları adam Hasan Mellah'tır. Onu da gemiye alıp yollarına devam etmişlerdir. Arap olarak seslendikleri Hasan Mellah'a sorular sormaya başlamışlar. Annesi İspanyol babası ise Arap olduğu için iki dili de biliyordur. Alonzo, Hasan Mellah'ı tanımış. Eskiden onun amcasının yanında çalışıyormuş. Sen Sidi Osman'ın oğlu Hasan Mellah'sın demiştir. Fas'ta ticaretle uğraşıyordunuz demiştir. Hasan'ı tanıdığını diğer korsan arkadaşlarından gizlemiş Alonzo. Onu öldürmekten kurtardı. Gemi de kalması için diğer arkadaşlarını ikna etti. Zaten Arap gösterdiği maharetleriyle onları çoktan ikna etmiştir. Alonzo'nun vücudunda bıçak yarası gören Hasan Mellah merak edip nasıl olduğunu sormuştur. Alonzo anlatmaya başlamış ben Murcia şehrinde doğdum. Annem Cartegenalı bir gemicinin karısıymış. Tacir bir adam annemi baştan çıkarmış. Annem ,kocası gemi ile ticaretteyken sevdiği herifin yanına gitmiş. Hamile kalmış ve Murcia'ya gelerek beni doğurmuş. Benim babamı yani aşığını farklı bir kadınla görünce annem ,sevdiği adamı öldürmüş. Sekiz yaşlarına gelince annem beni sütninemin yanına beni ziyaret etmeye gelince bu sefer nikahlı kocası onu takip edip, validemi öldürdü. Beni de öldürdüğünü sanmış. Fakat komşular beni tam zamanında hastaneye yetiştirerek kurtarmıştır. Anlattığı kişi Alphonse yani Cuzella'nın babası. Cuzella çok daha sonra anlayacak bir kardeşi olduğunu. Gemi de Cartegena da yer alan bir evi soyma planını yaptılar. Alphonse adında çok zengin bir adam kızıyla beraber yaşamaktadır. Alphonse karısını öldürdüğü için Marie adında bakıcısı aynı zamanda öğretmeni ona bakmıştır. İyi bir kültüre sahip birçok dilde bilen bu kız on altı on yedi yaşlarındadır. Pavlos adında bir adamla sürekli Alphonse ile ticaret yapmaktadır. Pavlos ,Cuzella'yı sevmektedir. Fakat Cuzella'nın Pavlos'ta hiç gönlü yoktur. Evi soyacakları gün Hasan Mellah,Cuzella'nın odasına girer.Cuzella ,onunla göz göze gelir. Cuzella eskiden beridir sakladığı tablodaki kişinin karşısında olduğunu görür. Sonrasında Cuzella ,Hasan Mellah'ı idam olmaması için saklar. Eve giren diğerleri yakalanıp idam edilir. Cuzella ve Hasan Mellah oracıkta birbirlerinden çok etkilenirler. Onunla evlenmek istediğini bakıcısı Marie'ye söyler. Hasan Mellah'ı günlerce kendi kütüphanesinin olduğu bir odada kitapların arasında saklar. Daha sonra Cuzella kaçırılır. Hasan Mellah bir gemi satın alıp kaçıranın peşine düşer. Dominico Bedia tarafından kendini rahip olarak tanıtan biri tarafından kaçırılır. Birçok limanı gezdikten sonra Cuzella'yı Şam taraflarında bulur ve onunla evlenir. Mutlu son. Birçok karakter kitapta geçmektedir. Uzun uzadıya anlatmak istemedim. Diğer detayları da siz okurlara kalsın. Değerlendirme"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/hasirt--di-bilekbord", "text": "Zafer Algöz'ü artık Türkiye'de tanımayan yoktur. Mükemmel oyunculuğunun yanında kişiliği ile de dikkatleri üzerine çekmeyi başarayan usta oyuncu bu kez Haşırt Dı Bilekbord kitabı ile yazarlık kariyerine adım atıyor. Zafer Algöz oyunculuk kariyeri boyunca birbirinden ünlü isimler ile aynı seti paylaştı. Bu isimler arasında Kemal Sunal, Sadri Alışık gibi komedinin ustaları da vardı. Fatma Girik ve Erkan Can gibi ustalarda. Son olarak kendisini sıklıkla günümüz Türkiye'sinin en komik adamı olan Cem Yılmaz'ın filmlerinde görüyoruz. Bu kadar usta ile birlikte çalışınca da sette komik olayların yaşanmaması mümkün değil. Zafer Algöz de bu maceralarını Haşırt Dı Dilekbord isimli kitapta toplamış ve okurlar ile paylaşıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/hasret", "text": "Canan Tan'ın Hasret romanı okurlarına kavuşamayanların aşkını ve yıllara uzanan derin bir hasretin hikayesini sunuyor. Tacettin 10 çocuklu bir aşiret ailesinin çocuklarından sadece bir tanesidir. Hem en küçük oğlandır hem de ailede bekar kalan tek çocuktur. Liseyi bitirmiş ve Devlet dairesinde çalışmaktadır. Boş zamanlarında ise iki yakın arkadaşı olan Aris ve Artin ile zaman geçirmeyi sever. Hikaye Kırıkkale'in Keskin kasabasında geçer. Buranın özelliği Müslümanlar ile Gayrimüslümanlar olan Rum ve Ermenilerin bir arada yaşamasıdır. Kader de Tacettin'in karşısına Rum güzel olan Patricia'yı çıkartır ve Tacettin ona aşık olur. Onlarınki bir anlamda yasak aşktır çünkü bir müslüman ile bir gayrimüslümanın bir araya gelmesi mümkün değildir. Tacettin derdini ilk olarak arkadaşları ile paylaşır. Daha sonra da cesaretini toplayıp ailesi ile paylaşır. Sonuç değişmez ve aile bu ilişkiye kesinlikle izin vermez. Fakat Tacettin aşkında vazgeçmez ve üstüne bir de Ali adında bir oğlu olur. Tacettin ile Patricia'yı kimse ayıramaz fakat kader yeni bir oyun oynar. Lazon anlaşması ile Rumlar göç etmek zorunda kalır ve Patricia'da oğlunu alarak Yunanistan'a gitmek zorunda kalır. Tacettin aşkının ve oğlunun hasreti ile hayata tamamen küser. Patricia ve oğlu Yunanistan'da fırıncılık yapan bir Türk'e sığınır fakat bir süre sonra Türk aile de Türkiye'ye göçe zorlanır. Aile fırını Patricia'ya bırakır. Patricia Türk kimliğinin daha fazla zorluk çıkartmaması için oğlunun adını değiştirir ve Türk olduğunu ondan gizler. Tacettin de hayatına devam etmek zorunda kalır. Görücü usulü olarak başkası ile evlendirilir fakat kalbinden aşkını bir türlü çıkartamaz. Tacettin'i aşkından ve oğlundan ayıran savaş yıllar sonra onların tekrardan bir araya gelmesine vesile olur. İkinci Dünya Savaşı ile Patricia'nın oğlu savaşa katılır ve yaralanır. Hastane odasını paylaştığı kişi ise Tacettin'in eski arkadaşı olan Aris'dir. Aris Tacettin'in oğlunu hemen tanır çünkü babasına çok benzemektedir. Ona tüm gerçekleri anlatır. İlk olarak kabullenemez fakat annesinin de doğrulaması ile babasını bulmak için yola koyulur. Hasret Konusu Kavuşamayan aşklar her zaman okumaya değer hikayeler çıkartır ortaya. Canan Tan'da son kitabı Hasret ile Kurtuluş Savaşı dönemine gidiyor ve bir Türk ile bir Rum'un yaşadığı aşkı okurlarına aktarıyor. Lozan Anlaşması ile birlikte göçe zorlanan insanlar arasında birbirine aşık iki genç vardır. Biri Türk diğer Rum olmasına rağmen birbirlerini sevmişler ve hayatlarını birlikte geçirmeye karar vermişlerdir. Fakat savaşın kötü yüzü onlarada yansımız ve kader aşklarını ayırmak zorunda bırakmıştır. Gerçek bir hikayeden uyarlanan Hasret kitabında Canan Tan Müslüman bir Türk genci ile Rum bir kızın aşkını savaşın kötü yüzünü de aktararak mükemmel bir aşk hikayesi anlatıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/hava-parasi", "text": "Bu hikaye kitabı, içerisinde toplam 25 hikaye barındırır. Kitaba adını veren Hava Parası adlı hikaye, bir sayfa uzunluğunda, oldukça kısa bir hikayedir. Yazar bu hikayede boşalan bir eve kiracı girmek isteyen bir ailenin, aracıya verdiği hava parasını ve bu paranın yol açtığı dedikoduları konu edinmiştir. Kendini Denize At adlı hikaye, öksüz kalmış, zamanında annesi çamaşırcılık yapmış olan Hayri'nin öyküsüdür. Mahalleli bu zavallı çocuğa acımışlar, onu bir yatılı okula vermişlerdir. Hayri, haftada bir gün yaşlı bir aileye misafir gelmektedir. O ne zaman misafir gelse ihtiyar kadın Hayri'ye Aman oğlum, sakın okuldan şikayet getirme. Öyle bir şey olursa da kendini denize at, daha iyi. Der. Bunu o kadar abartır ki en sonunda Hayri, denizi kendine mezar olarak görmeye başlar. Bir gün okulun yemekhanesinde isyan çıkar. Hayri de isyana katılır. Ne yazık ki okul yönetimi tarafından hiç suçu yokken elebaşı olarak kabul edilir ve bir saat içinde okuldan atılır. Bir görevli onu evine götürürken Hayri bir fırsatını bulup kendini vapurdan boğaza bırakır. Yolcular onu kurtulurlar. Yaşlı kadının karşısına çıkan çocuk ağlayarak Ben kendimi denize attım, ama ölmedim. Beni kurtardılar. der. Çamaşırcı Kadın, kocası hapse atılan, böylece iki yavrusuna çamaşırcılık yaparak bakmaya çalışmak zorunda kalan zavalli bir kadının öyküsüdür. Kadının kocası, bir kavgada birini vurduğu gereçkesiyle içeri atılmıştır. Halbuki kadının kocası Sait, yalnızca bir isim benzerliği yüzünden suçlu bulunmuştur, ne var ki o suçlu değildir. Sait Bey suçsuz yere 15 yıl hapis cezası aldıktan bir müddet sonra, Bodrum zindanına götürülür ve orada vefat eder. Böylece çamaşırcı kadın büsbütün kocasız kalır. Şimdi genç yaşında dul kalmış bu kadın yaşlanmıştır. Elleri beyazlamış, vücudunda yıllarca çamaşır yıkamaktan yaralar oluşmuştur. Ölüm, bu kadın için bir kurtuluş, bir rahatlama anlamına gelmektedir. Ahmet Besim Efendi adlı hikaye, bir mürekkepçinin ve cami hocasının oğlunun hikayesidir. Bu zat, babasının isteği üzerine hafız olmuştur. İş hayatına girdiktan sonra kariyer basamaklarını bir bir çıkmıştır. Paşanın sevgisini kazanan Ahmet Besim Efendi, bir gün onun bir isteği ile karşı karşıya kalmıştır ki bu, bir dul kadınla evlenme meselesidir. Paşayı kıramayacağını anlayan ve onun teveccühünü kaybetmekten korkan Ahmet Besim Efendi, düğünden sonra hayli pişman olur; çünkü evlendiği kadın, aslında dul filan değildir, sadece paşanın gözdesidir. Üstelik hamiledir de... Kadın dokuz ay sonra bir kız doğurur. Daha sonra da bir erkek çocuk düşürür ve ölür. Ahmet Besim Efendi'nin bu evliliği, pek çok kez alay konusu olur. Bundan dolayı Ahmet Besim Efendi, ne karısını ne de kızını sevmiştir. Yalnızlık içinde yaşamış ve yalnızlık içinde ölmüştür. Çolak, Çolak İbrahim hakkında bir hikayedir. Çolak İbrahim bir han işletmektedir. Bu hanın çaycısı da, Rus ordusunda Osmanlılara karşı savaşmaya zorlanan bir Türk olan Yakup'tur. Yakup ordudan kaçmış ve Anadolu'da yaşamaya başlamıştır. Çevresindeki bazı müşteriler onunla dalga geçse de Çolak İbrahim Yakup'u daima korur. Sonuçta o, bir gariptir. Her ne kadar ailesini özlese de ordudan kaçmakla yargılanacağı için memleketine dönemez. Zaman, I. Dünya Savaşı'nın bittiği ve Milli Mücadele'nin başladığı yıllardır. Çolak İbrahim'in tek derdi işidir. O, pek çok cephede görev yapmış biri olarak düşmanı her defasında mağlup ettiklerini düşünür. Yine de düşmen, bir şekilde Osmanlı Devleti'nin karşısına dikilmiştir. Onlar düşmanı ne kadar yenerse yensinler düşman bitmeyecektir. Her kim olursa olsun düşman da Osmanlı'ya yenilmeye devam edecektir. O sıralarda bir paşanın adı duyulur. Bu paşa, adeta Anadolu'nun padişahı gibidir. Çolak İbrahim'in tek derdi ise, bu paşanın yönetiöinde olan Yeni Meclis'in hanı elinden alma ihtimalidir. O kara gün gelir, Çolak İbrahim'in hanı elinden alınır ve Milli Mücadele'nin hizmetinde kullanılır. Çolak İbrahim ise kasaplık yapmaya başlar. Hatta paşaya da birkaç defa hizmet eder. Çolak İbrahim'in yaşadığı yerin müftüsü Milli Mücadele taraftarıdır ve Çolak İbrahim de dahil olmak üzere pek çok kişiye Milli Mücadele lehine hizmet ettirir. Çolak İbrahim, meseleye her ne kadar vakıf olmasa da hizmet eder. Mustafa Kemal Paşa, güvenliğin olmadığı bir coğrafyaya güvenlik getirmiş, güçlü bir paşadır sonuçta. Nihayet savaşın kazanıldığı haberi gelir. Çolak İbrahim ise, sanki önemli bir şey olmammış gibi, adeti olduğu üzerine sandalyesine oturur ve sigarasını içer. O, her defasında bozguna uğrattığı gibi bu sefer de düşmanı bozguna uğratmıştır. Ancak, düşmanın tekrar karşılarına dikilmeyeceğinin bir garantisi yoktur. Çolak İbrahim, Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümüne dek düşmanın tekrar gelmeyeceğinden emin olamamıştır. Atatürk öldüğünde ise, onu bir kez olsun doya doya göremediği için çok üzülmüştür. Çünkü o, gerçek bir yiğittir, büyük bir insandır. Çilli suratlı, sivri kafalı bir genç, çalıştığı dairedeki yüksek kademeli kişiler tarafından bir yarı Çerkez yarı Kürt kadınla nasıl evlendirildi ve bu adamların o kadınla ilişkileri hangi düzeydeydi? Arkadaşları tarafından kılıbık olarak anlaşılan Kerim Bey, bir gece içki meclisinde belediye reisi tarafından nasıl dolduruşa getirildi ve bunun sonucunda ne oldu? Bir taşra kasabasında yaşayan Mihrişah'ın, hoşlandığı erkek ile aralarında ne geçti? Hacı'nın oteli kısa zamanda nasıl Arap İsmail'in hanına döndü? Bu ve bunun gibi hikayeler, kitapta okuyucusunu beklemektedir. Genel olarak incelendiğinde Memduh Şevket Esendal'ın kısa hikayeleri uzun hikayelerine göre daha güzeldir; çünkü uzun hikayelerde yazar gereksiz ayrıntılra girmekte ve konuyu oldukça dağıtmaktadır. Yazarın kullandığı dilde hiçbir zorlama olmayıp cümleler kısa ve açıktır. Kitaptaki hikayeler uzun bir zaman dilimine ait olup bazısı daha önce çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanmış, bazısı yayımlanmamıştır. Bazı hikayeler de tamamlanmamıştır. Bu kitapta okuyucu, sıradan insanların sıradan hayatlarına, hislerine ve çıkmazlarına tanık olacaktır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/havada-bulut", "text": "Kitap birbiriyle bağlantılı on beş öyküden oluşmaktadır. Kitabın birinci hikayesi Havada Bulut'ta köpekli bir adam vardır. Köpekli adam kendi çapında hikayeler yazmaktadır. Bu adam hep köpeğine dert yanmaktadır. Bunu fark eden çevresi onun hakkında farklı düşünürler. Kimi aşık olduğundan böyle olduğunu düşünür, kimi de akıl dengesi yerinde olmadığından köpekle konuştuğunu düşünür. İnsan iç sesini duyuramadığında iç sesini dışına verir. Aslında çoğumuz bir eşya olsun bir ayna olsun kendimizle konuşmuşuzdur. Köpekli adamda iç sesini köpeğine anlatmaktadır. Posta müvezzi ve hikayeyi anlatan üçüncü şahıs ile arkadaştır. Bu köpekli adam dikkatlerini çeker. Posta müvezzi ve hikayeyi anlatan üçüncü şahıs bir olup köpekli adamın gönderdiği mektuplardan birini açarlar. Bu hikaye ise kitabın içindeki ikinci hikaye olan Ay Işığı'dır. Ay Işığı, köpekli adamın kitapta yazara anlattığı ilk hikayesidir. Posta müvezzi ve yazar mektubu açıp okurlar. Köpekli adamın böyle bir hikaye yazmasına şaşırırlar. Kitap hakkında kendi aralarında tartışırlar. Yazar kendini suçlu hisseder. Köpekli adamı bulur. Ona mektubu okuduklarını söyler. Köpekli adam hikayeyi okumalarına sevinir. Kitabın üçüncü hikayesi Havada Bulut'ta Yorgiya adlı bir kız vardır. Çeşmede su doldururken kovasında bulut görür. Bulutu sevinçle evine götürür. Bulut ve Yorgiya'nın bulamayacağı çocukluk mutluluğudur. Köpekli adam hikayesini bitirir ve ona bir gece de aşık olduğunu söyler. Köpekli adamın bu hikayede Yorgiya'ya aşık adam Ahmet Bey'dir. Kitabın dördüncü hikayesi Büyük Hulyalar Kuralım'da hikayenin isminden de anlaşıldığı gibi köpekli adamın bakkal ve çiftlik kurma hayalini anlatır. Kendisine iş kurmaya çalışan Ahmet Bey vardır. Kitabın beşinci hikayesi Karidesçinin Evi'dir. Bu hikayede Ahmet Bey'in Karidesçinin evinde Yorgiya ile buluşup aşk yaşar. Kitabın altıncı hikayesi Yorgiya'nın Mahallesi'dir. Yorgiya'yı tanıdıktan sonra mahalle ve evini tanıma isteği Ahmet Bey'de uyanır. Ziba Sokağı'ndaki randevu evi, karidesçilerin, bar gibi mekanlar ve birbirine girmiş din ve mezheplerin olduğu bir mahalledir. Hayat kadını olan Gülizar'ın müşterisiyle tartışmasını anlatır. Mama dedikleri kadın müşterisinin tarafını tutar. Kitabın yedinci hikayesi Kurabiye'dir. Bir delikanlı sokakta kızı görür aşık olur. Yağmurlu bir gecede onu takip eder. Delikanlının bir arkadaşı aynı kadını Kurabiye diye över. Arkadaşı Kurabiye'nin evine götürür. Delikanlı Kurabiye'nin genel evde çalıştığını öğrenir. Kitabın sekizinci hikayesi Korkunç Bir Pastane'dir. Burada işlek bir pastaneden bahsetmektedir. Akşam dokuzdan sonra durgunlaşan bir mekandan bahseder. Pastaneye gelen hayat kadınların, kabadayıların mekanı doldurduklarını anlatır. Ahmet Bey koşarak Yorgiya'nın olduğu mahalleye koşar. Sevgilisi ile konuşmasa da o mahalle ona huzur vermektedir. Eleni ve Katina ile tanıştığını söyler. Kitabın dokuzuncu hikayesi Elene ve Katina'dır. Katina, yirmili yaşlarda bir kızdır. Mesleği pastacılıktır. Bu giydiği bluzun üstüne bile sinmiştir. Katina, köpekli adamı sevgilisi Yorgiya tanıştırmıştır. Bu yüzden bu mahallenin havası, suyu, insanları köpekli adama iyi gelmektedir. Katina, patronu ve erkek arkadaşlarıyla buluşmasına rağmen bir Eleni adlı genç bir kıza aşıktır. Katina'yı sevgilisi Eleni aldattıktan sonra verem olur ve ölür. Kitabın onuncu bölümü Falcı Matmazel Todori'dir. Matmazel Todori falcıdır. Falcılık yaptığı mekandan çıkarılma korkusu vardır. Ahmet Bey, o ortamın ambiyansı için gelir fal baktırır. Falcı Matmazel Tadori sürekli sürekli fal baktığı adama çıkaramaz beni buradan kimse değil mi? Der. Sonra falına devam eder. Bu kız seni hem seviyor hem de sevmiyor der. Falcı Matmazel Todori ölür. Ahmet Bey'den sevgilisi ayrılır. Kitabın on birinci hikayesi köpekli adamın yazdığı ilk mektuptan oluşmaktadır. Sevgilisine içini döker. Ama burada daha çok yazmak eyleminden bahşeder. Yazmak eyleminin yorucu bir iş olduğunu düşünmenin daha kolay olduğunu vurgular. İnsan bazen düşününce güzel cümleler aklına gelir ama bunu yazıya dökmeye gelince insan savaşır. Bölümün sonunda yazar sevgilisini öpme adetini unutmadığını ve aklına başka hikayeler gelirse onun için yazıp başkalarına okuyacağını söyler. Kitabın on ikinci hikayesi ikinci mektup'tur. Sevgilisinden ayrılık haberine dayanamayan Ahmet Bey memleketine gitmiştir. Ahmet Bey'i köpekli adam ile özleştirebiliriz. Aslında tüm yaşadıklarını köpekli adam, Ahmet Bey karakteri ile hikayeye dökmüştür. Ahmet Bey, burada sevgilisine yaşadığı yere hükümetin bina dikmesinden, milli mücadeleye değinir. Sevgilisine içini döker. Gözlerinden öperek mektubunu bitirir. Kitabın on üçüncü hikayesi Sonu'dur. Bu bölüm Saik Faik yani yazarın kendisi konuşur. Uzun bir aradan sonra İstanbul'a döner. İstanbul'da ne posta müvezzi ne de köpekli adam vardır. Vapurla yaptığı yolculuğu anlatır. Kitabın on dördüncü bölümü 1 Nisan'da Bir Erik Ağacı İle Konuştum adlı bölümdür. Ahmet Bey, sevgilisinin mahallesine gider. Bir ağaca sırtını dayar. Sevgilisinin evini izler. Aşık, erik ağacı ile sevgilisi ile konuşuyormuş gibi konuşur. Erik ağacına seni de senin meyveni tuzla yiyen esmer kızı seviyorum gibi cümleler söyleyerek sevgilisinin özlemini paylaşır. Hikayenin sonunda dertlerini anlatmak için Mehmet Bey diye bir arkadaşı olduğundan bahsederek bitirir. Kitabın on beşinci hikayesi Mehmet Bey'e Göre'dir. Mehmet Bey, Ahmet Bey'i yakın arkadaş gözüyle yorumlar. Ahmet Bey, sevmeye sevilmeye aç bir insandır. Yorgiya, ona göre Ahmet Bey'i sevmemektedir. Yorgiya'nın annesinin annesi genelev mamasıdır. Anasına bak kızını al hesabıdır. Bu yüzden onlar mutlu olamazlar. Yazar burada hikayeye son verir. Kitabın son bölümünde Rıfat Ilgaz'ın Saik Faik ile olan anısı paylaşılır. DEĞERLENDİRME Saik Faik'in 1951 yılında birbirine bağlı hikayelerden oluşan kitabıdır. On beş kısa hikayeden oluşan bu kitapta yer yer eleştirel bölümler de yer alır. Yazarın samimi üslubunun tadı ilk sayfalardan sezilir. Kitapta üçüncü şahıs anlatıcı , köpekli adam, Ahmet Bey bunların toplamı Saik Faik'in kendisidir desek yalan olmaz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/hayat-kaybettigin-yerden-baslar", "text": "Kitapta insanların kötü birer acı olarak gördüğü ama aslında ne kadar öyle gözükse de iyi yanlarının olduğunu farkında olmamızı sağlıyor. Birçok insan ağır sorunlar yüzünden toparlanmak, güç ve cesaret bulabilmek adına adım atmayı yeğlemek istiyor. Bu kitap da bu yolda rehberlik etmesi amacıyla okunuyor. Tabii ki zor şeyler yaşayınca toparlanmak, ayağa kalkmak zor ama, yeni bir umutla kaybettiğini sandığın yerden tekrar daha güçlü bir şekilde başlamak gerektiğini anlatıyor yazar. Mesela kaybetmek. Kaybedilen her ne varsa değerlidir fakat bir zaman sonra kişi yitirdikleri sayesinde tecrübe sahibi olur. Hayatta hiçbir acı sonsuza dek sürmez. İnsanlar sonsuza dek süreceğini sandığı acıların kitabı okuduktan sonra yitirileceğinin farkına varıyor. Bakış açısını değiştiren kişi, bu sıkıntıdan kurtulmak için bu kadar üzülmeye değer mi sorusunu kendine sorar ve aslında değmeyeceğini anlar. Ardından kendine gelir ve tüm olumsuzlukları geride bırakır ve kendine de zaman ayırmaya başlar. Bize kötülük yapanlara kötülük yapmaktansa affedip uzaklaşmamız gerektiğini belirterek hafifletmeye yardımcı olur. Ve bunları yaptıkça güçlenip kendimizden başkasına ihtiyacımızın olmadığını farkına vardırır. Yani aslında hayatı kazanmak için bir şey elde etmemizi beklemek yerine, düştüğümüzde çok daha güçlü kalkıp, asıl o zaman kazanabileceğimizi belirtir. İnsan bazen yalnız hisseder kendini içsel olarak da iyi hissetmez tam da o zamanlarda okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Ne olursa olsun pes etmemen gerektiğini aşılıyor. Çoğu duygularımıza tercüman olacak bir kitap olmasının yanı sıra da çok fazla dinsel içerik barındırıyor. Kitap hakkında düşüncelerim; Aslında bu tarz kitaplar insanı mental yoldan iyileştiren tarza. Bir reçete. Bende mental olarak bitik olduğum bir vakitte okudum ben kitabı. Her kelimesi, her cümlesi kitap bütünüyle insanlardan çok kendimizi sevmemizi aşılıyor. Kendimize değer vermemizi, bizi bizden başkasının iyileştiremeyeceğini. Bu kitaptan sonra birçok insan çıkarttım hayatımdan. Yaralarımı kendim sardım. Kimsenin yaralamasına izin vermedim. Kitabı okumanızı tavsiye ederim. Ama olay örgüsü olmayan kitap okuyamıyorsanız okumayın derim. Kitap benim görüşümce dayatma geldi. Sanki zorla yazılmış, bir görüşü empoze etmek gibi, yazarken keyif alınmamış gibi. Farklı kitaplardan da alıntılar yapılmış ancak sürekli girift olarak yazılanlar tekrarlanmış. Çünkü yazarın diğer kitapları çok daha başarılı. Yazarın dertlerinden çok fazla yakınması ve \"Beni de çok üzdüler ama ayağa kalktım\" ya da \"Sabır, şükür, dua\" ve yahut \"Herkesi sev, en başta kendini\" gibi klişelere ve melankoliye yer verilmiş olmasıydı. Eğer bunlar olmasaydı, belki de daha az olsaydı ,çok daha kaliteli olurdu. Yine de sonuç olarak öğrendiğim, tekrara imkan bulduğum güzel nasihatlere rastladığım bir kitaptı."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/haytalarla-colpalar", "text": "Jack London, 15 yaşındayken günde on iki saat çalıştığı konserve fabrikasının ağır çalışma koşullarından bezip San Francisco Körfezinde kaçak istiridye toplayarak edindiği İstiridye Korsanlarının Prensi unvanıyla, yaşadığı şehir olan Oakland'ta oldukça popüler olmuştur. Bu popülarite, yasadışı işleri kınayanlar tarafından hor görülmek istense de London, John Milton'un Kayıp Cennet'indeki Cehennemde hükümdarlık, cennette uşaklıktan iyidir sözünü hayat felsefesi olarak seçmiş ve yollara düşmüştür. London'un 1892 ile 1894 arasındaki iki yıllık Yol serüveni, Viski Bob'un çalıp Port Cost'ta bıraktığı tekneyi geri getirmek için Dinny McCrea'la on dolar karşılığında anlaşmasıyla başlar. Başarılı kaçırma operasyonunun ardından liman polislerinden sakınmak için gittiği Sacramento'da haytaların anlattıklarından etkilenerek onların peşine takılmaya karar verir. Bu yoldaki ilk sınavı dilenciliktir. Dilenciliği o zamana kadar adi, bayağı bir iş olarak düşünmesine karşın akşam olup da içlerinden biri yemek parasını onunla paylaşınca asalaklığın daha da kötü olduğuna karar verir ve bu işi bir çeşit sinir idmanı olarak görerek elinden gelenin en iyisini yapar. Hatta yemek dilenmek için kapı kapı dolaşırken hikaye anlatma sanatı konusunda ustalaşır. Karşısına çıkanların ne meşrepte bir insan olduğunu saniyeler içinde sezip ona uygun temada hikayeler uydurması ve inandırıcılığı edebiyattaki başarısının da temel nedenidir. Bu yeteneği karnını doyurabilmesini sağlamış, kimi zaman da onu serserilikten hapse tıkmak isteyen polisin elinden kurtarmıştır. Okumaya ve yazmayı da ne olursa olsun bırakmamış, eline para geçtikçe dikişi ya da cildi kusurlu kitapları ucuza satın alarak okumuş, okuduklarını satarak yeni kitaplar almış, yolculuğu boyunca da günce tutmayı ihmal etmemiştir. O zamanlarda sokağa düşen hemen her insanın başına gelen kodese girme talihsizliğine uğradığı da olmuştur. Bir gün sırf sabahın erken saatinde sokakta tek başına yürüyor diye Erie İl Cezaevinde 30 gün cezaya çarptırılmıştır. Her koşula uyma, her kalıba girme yeteneği sayesinde orada da ayakta kalmayı başarmıştır. Meydancılık yapmış, okuması ve dili kullanmadaki ustalığı sayesinde kadınlar bölümünden bir mahkuma aşık olan meydancıbaşının mektuplarını okuyup yazarak yolunu bulmuştur. Bu bir aylık tutukluluk süresi karakterine alçakgönüllülük olarak geri dönmüştür. London'un tutuklu kaldığı yerler Buffalo ile sınırlı değildir. İleriki yıllarda Kore'de, Mançurya'da, Rus casusu olduğu iddiasıyla Japonya'da da tevkif edilmiştir. Başından geçenler nedeniyle polisten her daim kaçma güdüsü hayatı boyunca peşini bırakmamıştır. Bu güdü, hayatta kalma ve vicdanı arasında sürtüşmeye de neden olmuştur. Çocukluğunda, üvey babası John London bir süreliğine polis memurluğu yapmış ve ailesinin geçimini serseri avlayarak sağlamıştır. Yakaladığı serseri ve yakalarken kat ettiği kilometre başına aldığı ücret London ailesine yiyecek, giyecek, okul ihtiyaçlarının karşılanması ve günlük geziler olarak geri dönmüştür. Dolayısıyla Jack London polisten her kaçışında bir çocuğun elinden olanaklarını alıyor gibi hissetmiştir. Hayta olabilmek için bir olgunluk sınavı olan Sierre Nevada Dağlarını trenle kaçak olarak geçmeyi başarmış, Elebaşı Bob tarafından eğitilmiş olan London, Council Bluffs'ta başlarında Kelly'nin olduğu iki bin kişilik serseri ordusuna da katılmıştır. Kaybedecek bir şeyi olmayan kalabalığın yarattığı dehşete şahit olmuş, tek başına kaldığı durumlarda kimi zaman görmezden gelmenin en uygun yöntem olduğunu öğrenmiştir. London'un 16 ila 18 yaşları arasında ömrünü hep aynı vardiyada geçirmemek amacıyla çıktığı bu yol ona, hızlı karar verme, inisiyatif alma ve girişim yeteneği, hislerine ve kendine güven duyma olarak geri dönmüştür. Yolculuğu sırasında şahit olduğu çocuk işçilerin dramı, kadınlara ve zayıf görünenlere uygulanan şiddet, adalet ve hukuk sistemine duyduğu güvensizlik gelecekteki düşüncelerini de etkileyecektir. Bu yolculuğun onda yarattığı bir diğer değişiklik de kas gücünün değil kafa gücünün para ettiği düşüncesidir. Bu düşünceyle evine dönerek Oakland Lisesini bir yılda tamamlamış, üç ay boyunca günde on dokuz saat çalışarak girdiği The University of California'yı ise maddi zorluklar ve okulun beklentilerini karşılamaması nedeniyle bırakmıştır. Bu otobiyografi London'ın, tarihe 1893 Paniği olarak geçen ekonomik krizin merkezinde ABD'yi baştan sona gezerken düşünsel hayatındaki gelişmelere, sosyalizm hakkındaki fikirlerinin yeşermesine şahit olmak açısından önemli bir kaynaktır. Orijinal ismi The Road olan bu eser ülkemizde Demiryolu Serserileri, Yol, Doğu Yakası, Açlar Ordusu, Haytalarla Çolpalar gibi farklı isimlerle yayınlanmaktadır. Yönetmenliğini Robert Aldrich'in yaptığı Emperor of the North Pole (1973) de aynı adlı öykünün farklı bir uyarlamasıdır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/hayvan-ciftligi", "text": "George Orwell'ın mükemmel anlatımı ile var olan bu romanı, gerçek kişilikleri açıkça belirtmese de keskin zekasıyla aslında gayette açık bir kitap olmuştur. Her ne kadar hayvanlar üzerinden kurgulanmış bir hikaye olsa da politikanın gerçek yüzünü, iktidar mücadelesini korkusuzca ortaya dökmüştür. Başkahraman olarak Napoleon adlı domuzu yerden yere vururken gerçekte bahsettiği kişinin Stalin olduğu kabul edilmiştir. Hayvanların Bay jones'u devirerek devrim yaptıkları çiftlik hikayesi, birçok ülkede sansüre uğramış, İngiltere ve Amerika' da engellenmeye çalışılmış ve bazı bölümlerde cümle değişikliğine uğratılmış olmasına rağmen yine de içeriğinden, gerçek anlatmak istediğinden uzaklaştırılamamıştır. Bu yönüyle Orwell'ın en iyi yapıtlarından biri olarak kabul edilmiştir. Bay Jones Beylik Çiftliği'nin sahibidir. Yine çok sarhoş olduğu bir gece yatmaya gittikten sonra Koca Reis dedikleri domuz bir rüya gördüğünü ve onu anlatmak istediğini söyler. Çağrısı üzerine Bluebell, Jessie, Pincher adlı köpekler, diğer domuzlar, tavuklar, güvercinler, Boxer ve Clover adlı iki araba atı, beyaz keçi Muriel, Benjamin adlı eşek ve diğer tüm hayvanlar toplanır. Koca Reis konuşmasında, yaşadıkları hayatın yoksulluk, açlık, sabahtan akşama koşturmaca içinde geçtiğini söyler. Sefillik ve kölelikten ibaret olan hayatlarına dikkat çeker. İngiltere'de hiçbir hayvanın özgür olmadığını ve insanların üretmeden tüketen tek yaratık olduğunu anlatır. Asıl meseleye gelir: Bu sefilliğe neden boyun eğelim? Ve tek sorunlarının insan olduğu kararına varmalarını sağlar. Tek gerçek düşmanları vardır: İnsan! Koca Reis sonunda gördüğü düşü açıklar. İnsanın ortadan kalktıktan sonra yeryüzünün nasıl bir yer olacağını görmüştür. Bir de İngiltere'nin Hayvanları adlı bir şarkının ezgisini duymuştur. Şarkı hayvanların içine müthiş bir coşku salar ve hep birlikte söylerken tüm çiftlik inler. Ne yazık ki gürültüye Bay Jones uyanır tüfeğini kaptığı gibi karanlığa saçmalar yağdırır ve çok geçmeden tüm çiftlik uykuya dalar. Birkaç gün sonra Koca Reis uykusunda ölür ve yaptığı konuşma diğer hayvanlarda yeni bir çığır açmıştır. Hayvanların en zekileri olarak bilinen domuzların ve onlardan da en yeteneklileri olan Snowball ve Napoleon'a eğitme ve örgütlenme işi verilmiştir. Yoğun toplantılar sonucu ayaklanmaya karar vermişler ve bir gün Bay Jones'un hepsini aç bırakması ve birkaç işçinin hayvanları kırbaçlaması sonucunda isyana geçerler. Ayaklanma başarıyla sonuçlanmış, Jones çiftlikten kovulmuştur. Artık Çiftliğin adı Hayvan Çiftliği olmuştur. Domuzlar üç aylık çalışmalar sonucunda hayvancılığın temel ilkelerini belirlemiş ve yedi emir altında toplamışlardır. Tüm hayvanlar bu kuralları kabul eder. Zaman zaman analarından emdikleri süt burunlarından gelir. Aletler hayvanlara göre uygun değildir o yüzden büyük zorluk çekerler. Sadece zeki domuzlar her işin üstesinden gelmesini başarmışlardır. Çünkü doğrudan çalışmıyor öbürlerini yönetmek ve denetlemekle meşguldürler. Ekinlerin biçilip toplanmasında tüm hayvanlar çalışıyorlardı. Sadece kısrak Mollie sabahları erken kalkamıyor, yaşlı eşek Benjaminde uyuşuk ve dik kafalılığını sürdürüyor ve kedi bir iş çıktığında genelde ortadan kayboluyordu. Snowball'un yaptığı resmi bayrakları her Pazar göndere çekiliyor böylece tüm hayvanlar toplantı denilen genel kurula katılıyorlardı. Bir sonraki haftanın işleri konuşulurken kararlar tartışılıyordu. Toplantıların en ateşli konuşmacaları Snowball ve Napoleon'du. Ötekilere gerekli açıklamaları yapmak için Squealer adlı domuz görevlendirilmişti. Olup bitenleri yaz sonunda bütün ülke duymuştu. Diğer komşu çiftliklerin hayvanlarına ulaşılıp ayaklanmanın öyküsü anlatılıyor ve İngiltere'nin Hayvanları şarkısı öğretiliyordu. Öteki çiftçiler ise Jones'un uğradığı talihsizlikten nasıl yararlanacaklarını düşünüyorlardı. Komşu çiftliklerden olan Foxwood'un sahibi Bay Pilkington ile Pinchfield Çiftliği'nin sahibi Bay Frederick de birbirleri ile hiç geçinemiyorlardı. Napoleon ilerleyen zamanda her ikisinden de faydalanmayı başarmıştı. Bir gün Jones, adamları ve bu çiftlik sahipleri Jones'un çiftliğini geri almak için baskın yaptılar ve aralarında müthiş kanlı bir savaş çıktı. Sonucunda zafer hayvanlarındı. Zamanla Snowball ve Napoleon arasında anlaşmazlıklar çıksa da yönetim hep zeki olan domuzlardaydı. Snowball'in fikriyle yel değirmeni yapmaya karar verildi böylece işleri kolaylaşacak sadece üç gün çalışacaklardı. Napoleon buna karşı çıkmıştı ve köpeklerini saldırtarak Snowball'un kaçmasına sebep oldu. Yaptığı bu taktikle başa sadece o geçti ve yel değirmeni çalışmasını başlattı. Koca bir yıl köle gibi çalışmışlardı ama her şey gelecekleri içindi. Napoleon zamanla çiftlikte kuralları değiştiriyordu ve her konuşmasıyla çiftlik hayvanlarını ikna edip kendine bağlıyor ve hayran bırakıyordu. Ne var ki domuzlar yavaş yavaş Jones'un evine yerleşip diğer hayvanlara göre daha lüx yaşama geçmişlerdi. Diğerleri kendi aralarında itiraz edecek olsa da domuzların mutlaka bir açıklaması vardı. Öyle ki artık diğer hayvanlar, Napoleon' un çiftlik evinin bahçesinde piposuyla dolaşmasına, Bay ve Bayan Jones'un kıyafetlerini giyinip hem şaşaalı hem eğlenceli bir hayat yaşamalarına şaşırmıyorlardı. Bir akşam çiftliğe gelen çiftçiler her şeye özellikle yel değirmenine hayran kalmışlardı. Akşamleyin kahkahalar şarkılar yükselirken diğer hayvanlar evin bahçesinden gizlice izlemeye başladılar. İlk kez hayvanlar ve insanlar eşit koşullara gelmişti. Bay Pilkington masada esprisini patlattı: Sizler aşağı kesimlerden hayvanlarınızla uğraşmak zorundaysanız bizlerde bizim aşağı sınıflardan insanlarımızla uğraşmak zorundayız. Espri masayı kahkahaya boğmuştu ve bardaklar Hayvan Çiftliği'nin şerefine kalktı. Napoleon'un yönetmekten onur duyduğu bu çiftlik bir kooperatif girişimiydi.Bugüne kadar çiftlikteki hayvanlar arasında birbirlerine yoldaş demek salakça bir alışkanlıktı. Bu alışkanlığa son verilecekti. Bayrakları artık tek renk olacaktı ve çiftlik yeniden Beylik Çiftlik adıyla bilinecekti. Gecenin sonunda evde büyük bir patırtı kopmuştu. Oynadıkları kağıt oyununda Napoleon ve Bay Pilkington'ın aynı elinde maça ası çıkmıştı. Diğer hayvanlar için artık tek bir görüş vardı: Domuzların yüzlerine bir de insanların yüzlerine baktılar ama onları birbirinden ayırt edemediler... Yazan: Pınar Çağlayan Hayvan Çiftliği Kitap Özeti Bay Jones, Beylik Çiftliği'nin sahibidir. Her gece olduğu gibi o gece de oldukça sarhoş olan Jones, tavukların girip çıktığı delikleri kapatmayı unutmuştu. Son bir bardak daha bira içip Bayan Jones'un yanına yattı. Işıkların kapanmasıyla Koca Reis herkesin samanlıkta toplanmasını istedi. Herkes toplandığında Koca Reis konuşmaya başladı: ''Yoldaşlar, dün gece garip bir düş gördüğümü hepiniz biliyorsunuz. Düşe sonra geleceğim. Evet yoldaşlar, yaşadığımız hayat nasıl bir hayattır? Şu kısa ömrümüz yoksulluk içinde, sabahtan akşama kadar uğraşıp didinmekle geçip gidiyor. Dünyaya geldikten sonra yaşamımıza yetecek kadar yiyecek verirler; ayakta kalanlarımızı canı çıkana kadar çalıştırırlar, işlerine yaramaz duruma geldiğimizde de korkunç bir acımasızlıkla boğarlar.'' diyerek ''insan''ın kendilerinin en büyük düşmanı olduğunu ilan edip Beylik Çiftliği'nde bir ayaklanma başlattı. ''İngiltere'nin Hayvanları'' şarkısını tam beş kez söyleyen hayvanlar çok fazla ses çıkarmaları sebebiyle Bay Jones'u uyandırdılar. Jones karanlığa saçma yağdırarak herkesi dağıttı ve böylece çiftlik kısa bir süre sonra uykuda daldı. Koca Reis bu konuşmadan üç gün sonra uykusunda vefat etti. Haziran gelmişti, otlar biçilmeye neredeyse hazırdı. Bay Jones, yine sarhoş olunca çiftliğe ancak öğle saatlerinde dönebildi. Bu sırada hala aç olan hayvanlar sonunda dayanamadılar. İneklerden biri boynuzuyla ambarın kapısını kırdı; içeri dalan hayvanlar yem kovanlarından karınlarını doyurmaya koyuldular. O sırada gürültüye uyanan Bay Jones, dört işçisini de yanına alarak hayvanları kırbaçlamaya başladı. İşte beklenen ayaklanma o saniye başladı. Hayvanlar önceden hazırlık yapmamalarına rağmen topluca insanlara saldırdılar, Jones ve işçilerine dört bir yandan tos vurup çifte attılar. Baktılar olacak gibi değil tabanları yağladılar. Böylece ayaklanma zaferle sonuçlandı. Snowball yönetimi ele aldı. Önce Bay Jones'a ait ne varsa onlardan, daha sonra da esaretlerini ve insanları anımsatan her şeyden kurtuldular. Çiftliğin adını ''Hayvan Çiftliği'' olarak değiştirdiler. Zamanla oturan düzenleri sayesinde Bay Jones'un olduğu zamandan çok daha iyi durumdalardı ve en önemlisi özgürlerdi. Ekim başlarıydı; ekinler biçilip istiflenmiş, harman büyük ölçüde kaldırılmıştı. Posta güvercinleri, Jones ve adamlarının çiftliği geri almaya geldiklerini haber verdiler. İnsanlar çiftlik binalarına yaklaştıkları sırada, Snowball ilk saldırıyı başlattı. Tüm çiftlik canla başla mücadele verdi. Tüm insanlar kaçmıştı ve böyleye Hayvan Çiftliği yeniden kazanmıştı. Zaferi kutlamak için hemen oracıkta bir tören düzenlediler. Snowball ve Boxer ''Birinci Dereceden Kahraman Hayvan'' nişanı aldılar. Savaşta hayatını kaybetmiş olan koyuna ise ''İkinci Dereceden Kahraman Hayvan'' nişanı verdiler. Savaşa ne isim vereceklerini uzunca tartıştılar fakat sonunda ''Ağıl Savaşı'' koydular. Snowball, bir pazar günü toplantısında yel değirmeni fikrini ortaya koydu ancak Napoleon her şeyde olduğu gibi Snowball'a karşı çıktı. Toplantıda oylama yapıldı ve yel değirmeninin yapılmasına karar verildi. Tam o sırada Napoleon ayağa kalktı ve o güne kadar kimsenin duymadığı kadar tiz bir çığlık attı. Bunun üzerine, çivili tasmalarıyla dokuz iri köpek zıpkın gibi içeri daldı ve Snowball'u hedef aldılar. Snowball, bir domuzun koşabileceği kadar hızlı koşuyordu, köpeklerle arasında neredeyse bir karış kalmışken son bir çabayla ileri atıldı ve çitlerden kaçıp gitti. Bir daha kimse onu görmedi. Böylece Napoleon yönetimi devralmıştı. Yönetime geçer geçmez Snowball'ı hain ilan etti ve yel değirmeni fikrini çalmasıyla suçladı. Napoleon başa geçtiğinden beri daha az yemekle daha uzun süre çalışan hayvanlar günler geçtikçe iyice özgürlüklerini kaybettiler. Bu sırada köpekler sayesinde çiftlikteki hayvanları korkuyla susturan Napoleon ise lüks içinde yediği önünde yemeği arkasında yaşamaya devam ediyordu. Yel değirmeni yapılmaya başladı, hayvanların iş yükü iyice arttı. Şiddetli bir fırtına sonucu yıkılan yel değirmeni, iki katı kalınlıkta tekrar yapılmaya başlandı. İkinci yel değirmenini Frederick ve adamları barutla yıktılar. Bütün bunlar olurken Napoleon çiftlikteki birkaç hayvanı idam ettirdi. Çiftlikteki hayvanlar Jones zamanını hatırlamıyor bu yüzden daha iyi koşullarda olduklarını düşünüyorlardı. Napoleon içki içmeye, kağıt oyunu oynamaya başlamış ve insan ilişkilerini iyice ilerletmişti. Bir gün Bay Pilkington ile çiftlikte ziyafet verip toplantı yaptılar. Bunları gören hayvanlar insanların düşman olduğunu, asla birebir görüşülmeyeceğini hatırladıkları için Napoleon'un bu yaptığına şaşıp kaldılar. Çiftlik evini izleyen hayvanlar, kağıt oynandığını ve içki içildiğini gördüler. Tek bir sorun vardı. Domuzlarla insanların yüzlerini birbirlerinden ayırt edemiyorlardı. George Orwell'ın siyaseti, siyasetin iç yüzünü, gücün bir insanı nasıl değiştirebileceğine dair verdiği mesajlar çok netti. Seçilen hayvanların verdiği mesajlar çok ince olsa da günümüzle bağdaştırdığımızda anlaşılabiliyor. Okuması keyifli, verilmek istenen mesajların net olduğu bu kitaba 10/10 veriyorum. Herkesin okuması gereken kitaplardan bir tanesi. Yazan: Öykü Biricik Hayvan Çiftliği Konusu Politik iğneleyici ve solcu kişiliği ile tanınan İngiliz yazar George Orwell'in gelmiş geçmiş en iyi romanı olarak kabul edilen ve okurlarına politika üzerine mükemmel bir kara mizah hikayesi sunan Hayvan Çiftliği okunması gereken harika bir roman. George Orwell Hayvan Çiftliği romanı ile aslında politikanın gerçek yüzünü sevimli hayvanlar üzerinden herkesin anlayabileceği bir dille anlatıyor. Birçok ülkede sansüre uğramış, İngiltere ve Amerika da bile engellenmeye çalışılmış, bazen ise konusu değiştirilerek sunulmaya çalışılmıştır. Buna rağmen gerçek konusunu korumuş ve birçok insanın politikacılara olan görüşünü değiştirmeyi başarmıştır. Hayvan Çiftliği gerçekten kusursuz işlenmiş bir hikayeyi anlatılıyor. Özellikle hayvanların seçimi ve sunulması George Orwell'in ince zekasının mükemmel bir örneği. Zaten kitabı okudukça hangi hayvanın neden seçildiğini çok daha iyi anlıyorsunuz. Kitabın yazıldığı dönem itibarı ile Stalin yönetimine gönderme yaptığı belirtilmektedir. Bu yüzden kitapta geçen hayvan karakterler Stalin dönemindeki kişilere benzetilmiştir. Çiftlikte yaşayan hayvanların tek arzuları kendilerine iyi davranılmasıdır. Fakat borç batağında bulunan ve kendini alkole veren çiftlik sahibi hayvanlara kötü davranır ve dahası sıklıkla onlara yemek vermeyi unutur. Bunun üzerine hayvanlar sitem eder ve Koca Reis ya da Binbaşı lakaplı yaşlı domuz önderliğinde ayaklanma çıkarmayı planlarlar. Fakat planları gerçekleşmeden yaşlı domuz ölür ve hayvanlar öndersiz kalır. Bir gün yine aç bırakıldıklarında daha fazla dayanamazlar ve ayaklanma çıkartırlar. Çiftlikteki tüm insanlara saldırıp onların kaçmalarına neden olurlar. Böylece çiftliği ele geçirirler ve önder olarak yaşlı domuzun yakını olan Napolyon lakaplı domuzu seçerler. İlk iş olarak yaşlı domuzun söylemlerinden kendilerine bir kanun çıkartırlar. Asla insanlar gibi olmayacaklar, asla başka bir hayvanı öldürmeyecekler, asla insanların yaşadığı yerde yaşamayacaklar, yattıkları yataklarda yatmayacaklar ve onlar gibi giyinmeyeceklerdir. İlk başta her şey yolunda gider ve kendi aralarında yaptıkları eşit iş dağılımı ile çiftliği mükemmel bir şekilde işletirler. Snowball adındaki domuz okumayı öğrenir ve diğer hayvanlara da öğretir. Hayvanlar içinde düşünen biri olduğu için zamanla liderliğini kaybetmekten korkan Napolyon'un kinini kazanmaya başlar. Napolyon gücünü koruyabilmek için gizliden olarak yavru köpekleri polis gibi eğitip kendi himayesine alır. Gücü eline geçirdiğinde de ilk olarak Snowball'u hain ilan ederek çiftlikten attırır. Napolyon gücün verdiği ihtiras ile kendine göre kararlar almaya başlar. İlk olarak kelime oyunları ile anayasada ufak değişikliklere gider. Örneğin çok çalıştıkları için insanların yaşadığı yerde yaşayabileceklerini söyler, insanların yattığı yerde sadece çarşaf varsa yatılamayacağını belirtir. Bunun gibi ufak değişiklikler ile kendini haklı çıkartmayı her zaman başarır. Fakat bu zamanla çiftlik üzerine rahatsızlık yaratır. Bunun üzerine çiftliğe televizyonu getirir ve sürekli kendini haklı gösteren ve öven yayınlar ile diğer hayvanların beynini yıkamaya başlar. Çiftlikte bir sorun olduğunda bir zamanlar kovdurduğu ve ortalıkta görünmeyen Snowball'a suçu atar ve gizliden sabotaj yaptığını belirtir. Güzel bir şey olduğunda da kendi marifeti olduğunu bağıra bağıra anlatır. Karşı görüş olduğunda ise polis köpekleri ortaya salarak korku yaratır. Bir keresinde çiftlikte kıtlık başladığında tavukların yumurtalarını satmaya karar verir. Fakat tavuklar karşı çıkınca onları hain ilan eder ve hepsine ölüm cezası verir. Anayasada da maddeyi değiştirir hiçbir hayvan öldürülemez, hainler hariç olarak belirtir. Bunun üzerine tüm tavuklar öldürülür. Napolyon başkan olmanın konforunu sonuna kadar yaşamak ister ve bu yüzden bir zamanlar çiftlikten kaçırdıkları insanlar ile anlaşma yapar. Kendi keyfi için çiftliğin ürünleri onlara satar ve ihtişam içinde hayatına devam eder. Çiftlikte işler iyice kötüye gitmiştir ve artık hayvanlar iyice rahatsız olmuştur. Daha fazla dayanamayan bir grup çiftliği terk ederek canlarını kurtarırlar. Kötü yönetim dolayısı ile çiftlik iyice batmıştır ve sonunda domuzlar dahil hepsinin mezarı olur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/hayvan-mezarligi", "text": "Korku gerilim romanların ustalarından bir tanesi olan Stephen King'in en iyi romanlarından bir tanesi olan Hayvan Mezarlığı okurlarına gerilim dolu anlar yaşatmayı başarıyor. Dr. Louis ailesi ile birlikte yeni bir kasabaya taşınır. Amacı eşi, kızı ve ufak oğlu ile birlikte huzurlu bir yaşam sürmektir. Taşındıkları ev de çok güzeldir fakat tek bir sorun vardır. Evin karşısındaki yol tırlar tarafından sıklıkla kullanılan bir yoldur ve bu yüzden birçok hayvan bu yolda ölmüştür. Bu yüzden de evin biraz uzağına evcil hayvanlar mezarlığı yapılmıştır. Evin karşısında yaşayan komşuları Jud onlara hayvan mezarlığını gösterir ve kedilerine dikkat etmelerini söyleri. Ailenin kızı kedisini çok sever ve bu hikaye sonrası onu kaybetmekten korkar. Bunun üzerine babası kedisine bir şey olmayacağına dair kızına söz verir. Louis'in eşi ve çocuklar ailelerini görmek için birkaç günlüğüne evden ayrılırlar. Louis eşinin ailesi ile anlaşamamaktadır ve bu yüzden de evde yalnız kalmıştır. Bir telefon ile hayatı değişmeye başlamıştır. Arayan komşusu Jud'dur ve kedilerini ölü olarak bulmuştur. Kediye tır çarpmış ve kedi ölmüştür. Louis söz verdiği için kızına ne diyeceğini bilemez. Üzüntüsünü gören Jud ona farklı ve tehlikeli bir öneri sunar. Hayvan mezarlığının ilerisinde eski bir Kızılderili mezarlığı vardır. İnanışa göre oraya gömülen ölüler gece yarısı tekrar dirilir. Fakat Kızılderililer ölümün bazen yaşamdan daha iyi olduğunu bildikleri için bu mezarlığı terk etmiştirler. Jud ve Louis kedinin ölü bedenini bu mezarlığa gömerler. Bir sonraki gün kedi hayata dönmüş olarak eve geri döner fakat çok saldırgandır. Louis olana inanamaz fakat kızın mutluluğu üzerine bu şekilde hayata devam eder. Fakat bir süre sonra daha acı bir olay yaşanır. Ailenin küçük oğlu bir anlık dalgınlık üzerine yola çıkar ve ona tır çarpar. Böylece küçük çocuk orada hayata veda eder. Bu aile için tam bir yıkım olur. Louis yeniden hayvan mezarlığını kullanmak ister fakat Jud bunu engellemeye çalışır. Louis'i ölümün bazen daha iyi olduğuna ikna etmeye çalışır ama başarılı olamaz. Louis ailesini yine tatile gönderir ve çocuğunun mezarını kazarak onu alır ve Kızılderili mezarlığa gömer. Louis'in küçük kızı babasının kötü bir şey yaptığını rüyasında görür ve annesine söyler. Annesi evi arar ama Louis'e ulaşamaz. Bunun üzerine ani bir karar ile eve döner. Eve döndüğünde ölen oğlunun sesini duyar. Onu bulmak için giderken yeniden canlanan çocuk tarafından öldürülür. Tıpkı komşuları Jud gibi. Yorgunluktan uyuya kalan Louis uyandığında odasında ayak izleri görür. Bu ölen çocuğunun ayak izleridir. Bir an için mutlu olur fakat doktor çantasındaki özel bıçağı kayıptır. Bunun üzerine telaşa kapılır. Bu sırada telefon gelir ve eşinin ailesi kızlarını sorar. Louis bunun üzerine gerçek ile yüzleşmek zorunda kalır. Oğlunu bulmaya çalışırken ilk önce Jud'un cesetini bulur. Daha sonra da karısının. Şok geçiren Louis oğlunu görünce acı gereğe dayanamaz ve çocuğunu yakarak öldürür. Yeniden dirilenleri öldürmenin tek yolu yakmaktır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/hazan", "text": "Roman, Ayşe Kulin'in sol kalça ameliyatından ilk çıkışıyla başlar. Rüyasında kendisini kanadı kırık kuş olarak gören Ayşe Kulin uyandığında sağ kolunun ağrıdığını söyler ancak kimse inanmaz. Bu duruma alınan Ayşe Kulin bir daha kolunun ağrıdığını söylemez ancak sonraki sabah kolunda şişlik olunca haklı olduğu ortaya çıkar. Ayşe Kulin, hastane de kalırken, yürümeye çalışırken eskilere dalar. 2008 Frankfurt Fuarında \"Türk Yılı\" seçilir bu fuara ilk çağırıldığını ancak gidemeyeceğini bir gazeteden öğrendiğinde çok üzüldüğünü, menajeri olan Barbaros'un Frankfurt'a gidişi için çabalayışını anımsar. Sonradan gittiğinde ise Bir Gün isimli eserini çevirisi için yayınevleri ile anlaşır. Nefes nefese kitabı ile Almanya'da büyük ün yapar. Amazonda satışa çıkan ilk Türk yazar olan Ayşe Kulin satışa çıkan ilk gün çok satanlar da birinci sırayı kapmayı başarır. Ve bir çok konuşma yapar. Konuşma yaptığı salonlar ise hınca hınç doludur. Hastaneden çıkana kadar bunları hatırlayan Ayşe Kulin çıktıktan sonra yazma ve okuma isteğini kaybettiğini fark eder, çok sıkılmaya başlar. Ve bir felaketin başlangıcı sayar. Gezi olaylarından bahseder. Hak - Hukuk - Adalet diye bağırışlarını o olay esnasında yaşanan kötü hadiselerle birlikte var olan dayanışmayı anlatır. Gezi olaylarının son günlerinde başka bir ülkede fuarı olduğu için katılamayan Ayşe Kulin, sonradan duymuş olduğu terörist yaftalamalarına inanmayarak gerçeğin farklı olduğunu düşünür. Bir yerde hükümeti, yanlış tutumları da eleştirmektedir. Korona günlerinden bahseder. 65+ yaşa gelen sokağa çıkma kısıtlamalarında eşi Engin Bey ile yaşadığı zorlukları anlatır. Ameliyatının 5. Haftasına denk geldiği için yavaş yavaş bastonsuz yürümeye başlamış, ev işlerinde eşine yardım edebilecek duruma gelmiştir. Virüs sürecinde eve yardımcı alamayacakları ortadadır. Bir yandan virüs varken diğer yandan yazma alışkanlığını yitirdiğini düşünen Ayşe Kulin çok zorluk yaşar ve eski anıları aklına geldikçe onları yazmaya başlar. Gezdiği şehirler, tanıştığı yazarlar, gittiği fuarlar, yaptığı konuşmalar, imza günleri gibi birçok konudan bahseder. Eşi ile birlikte Urla'ya gittikten sonra Robert kolejinden tanıştığı yakın dostlarının vefat haberini aldıktan sonra umutsuzlaşan Ayşe Kulin, kendisini daha da yaşlı hissetmeye başlar. Yollarda isimli otobüs kütüphane projesinden bahseder. O otobüsteki anılarını anlatır. Korona virüs sürecinde 2 tane PPP sürecinden geçtiğinden bahseder. Kendisi hakkında doktora tezi yazmak isteyen 2 öğrenciyi evinde ağırlamıştır. Bu öğrencilerden biriyle hala görüşürken diğerinin vefatı bugün bile anlatırken onu hala derinden üzmektedir. Hayatta en çok korktuğu şey birinin kalbini kırmaktır. Sunay isimli bir hanımı çok yorulduğu ve tansiyonu düştüğü için hatırlayamadığı ancak Sunay hanımın hediyesi kendisine ulaştığından onun hediyesini de kitabına koymuş tekrar teşekkür ve özür dilemektedir. Hazan kitabını yazmakta çok zorlanan yazar menajeri Barbaros'un hayatını yazmaya devam et demesi üzerine hoşuna giden bu fikirle kitabına başlar. Ve gelecek nesillere kendi hayatını, imza günlerini geçirdiği güzel günleri anlatır. Eserini bitirmek için İse mutlu bir haber gelmesini bekler ancak o haber bir türlü gelmez. Ülkede olan durumlar her gün daha da karanlıktır. Bir gün bir arkadaşının yolladığı Oya Baydar'ın son eserinden aldığı umut üzerine bir alıntıyla eserini sonlandırmaya karar verir. Değerlendirme: Akıcı dili ile kendine bağlayan kitap bir çırpıda okunup bitirilebilecek bir seviyede. Okurken Ayşe Kulin ile dostmuşum hissini verdi, mutlu etti. Ayşe Kulin'in sevdiğim eserleri arasındaki yerini aldı. Yazarların kendi hayatlarını kendi kalemlerinden okumanın çok ayrı bir zevki var bende. Ayşe Kulin'in bu eserinde de bu zevki fazlasıyla tattım. Ayşe Kulin'in Veda, Umut, Hayat, Hüzün ve Hayal adlarındaki otobiyografik roman / anı serisinin son kitabı olan Hazan, ünlü yazarın 2019 - 2021 yıllarını kaonu almakta ise de hatıralar bu süreyi 2000'lerin ortalarına dek götürür. Covid-19 salgınına dair bir kitap yazmak isteyen Ayşe Kulin bunu bir türlü başaramaz çünkü salgın hastalık, yaşlılık ve Türkiye'nin içinde bulunduğu zor durum dolayısıyla bir türlü ilham bulamamaktadır. Ayşe Kulin'in menajeri Barbaros Almanya'dan onu arar ve bir edebi eser ortaya koymak zorunda olmadığını, hatıra serisinin devamını getirmesinin bile yeterli olacağını çünkü en son otobiyografik romanın yayımlanmasının üzerinden yedi yıl geçtiğini söyler. Ayşe Kulin ise hatıra kitaplarına devam etmek istemez. Bunun üzerine Barbaros, Ayşe Kulin'in eserleri üzerinde araştırma yapacak olanlar için geriye bir başvuru kaynağı, kaynak eser bırakmanın iyi olacağından bahseder. Ayrıca okuyuculara sevdikleri bir yazar tarafından hatıralar bırakmak da yabana atılacak bir hediye değildir. Sonunda Ayşe Kulin ikna olur. Ne var ki Covid-19 günleri ile ilgili olarak yazmaya başladığı eserini silmiştir. Ayşe Kulin'in eşi Engin ise bu çalışmayı yedeklediğini söyler ve Ayşe Kulin'e verir. Böylece Hazan kitabının serüveni başlar. 2020 yılında yazılmaya başlanan Hazan, Ayşe Kulin'in yurtdışına yaptığı seyahatleri, katıldığı konferansları ve edebiyat etkinliklerini, Türkiye'nin güncel siyasetini, Covid-19 salgınının bıraktığı etkileri ve yazarın ailesiyle ve yakın çevresiyle ilişkilerini konu alır. Eser dağınık bir görünüme sahip olsa da 79 yaşına gelmiş ünlü bir yazarın hayat ve edebiyata dair tecrübelerini okumak oldukça keyiflidir. Eser, fotoğraflarla desteklenmiştir. Bir hastanede kalça ameliyatı ile başlayan eser, Ayşe Kulin'in sık sık hatıralarına dalması ile devam eder. Bu hatıralar onun çocukluğuna dek gider. Oldukça cılız bir kız olan Ayşe Kulin'in kilo alması için anneannesi ona zorla süt içirip yemekler yedirirken bir de bakmışsınız o küçük kız Robert Kolej'den mezun oluyor. Üstelik mezuniyet törenine annesi ve babasının yanında nişanlısı, onun anne ve babası da vardır. Ayşe Kulin mezuniyet sonrası evlenir, İngiltere'ye gider ve orada üniversiteye başlar. Ne yazık ki bu evliliğe üç buçuk sene katlanabilir. Eğitimini yarıda bırakır ve baba evine döner. Kucağında iki de çocuk vardır. Çeşitli işlerde çalışan Ayşe Kulin'in hayali yazar olmaktır. Bunun için işinden ayrılır ve daima yazar. Bıkmadan, usanmadan... 1958'de yazmaya başlayan Ayşe Kulin, ilk kitabını 1996'da bastırmayı başarır. Bu eser Adı Aylin'dir. Üretken bir yazar olan Ayşe Kulin neredeyse her yıl bir kitap çıkarır. Hikaye, roman, anı ve deneme türlerinde eserler veren yazar Türkiye'de en çok satan üç yazardan birisi olur. Onun popülerliği yurtdışında da oldukça dikkat çekicidir. Barbaros'un çabaları sayesinde Nefes Nefese romanının yayım hakları Amazon'a verilince bu roman Last TrainTo Istanbul adıyla İngilizce'ye çevrilir ve bir süre Amazon'da en çok satan roman olur. Yurtiçinde ve yurtdışında pek çok etkinliğe davet edilse de Ayşe Kulin 2008 yılında Frankfurt'taki kitap fuarına davet edilmez. Üstelik bu yıl Türk Yılı olarak kutlanacaktır. Açılış konuşmalarını Orhan Pamuk ile Yaşar Kemal'in yapacağı bu fuara Ayşe Kulin'i Everest Yayınları'nın sahibi gönderir. Yine de Ayşe Kulin davetiye sahibi olmadığı için etkinliğe alınmaz. Bu durum onu çok üzer. 65 yaş üzerinde olan Ayşe Kulin, Covid-19 tedbirleri kapsamında konan yasaklardan çok etkilenmiştir. Bunu çeşitli vesilelerle dile getiren yazarı en çok üzen şeylerden birisi de Türkiye'nin geldiği siyasi durum ve problemlerdir. Ayşe Kulin'in bu eseri, bu önemli ve popüler yazarın hayatını merak edenlerden öte onun üzerine çalışma yapacaklar için bir kaynak mahiyetindedir. Ayşe Kulin'in romanlarını nasıl kaleme aldığı, nelerden etkilendiği ya da nelere önem verdiği, daha da ötesi nasıl bir insan olduğu bu kitabın satır aralarında gizlidir. Ayrıca 79 yaşına gelmiş bir insanın hayata dair tecrübeleri de okunması bir hayli keyifli olan bir durumdur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/hep-o-sarki", "text": "Münire, komşuları olan ve konakları birbirine çok yakın olan Hakkı Paşaların oğlu Cemil'e aşıktır. Öyle ki bu aşkın ne zaman başladığını kendisi de bilmez, çok küçük yaşlardan itibaren Cemil'i sever ve kıskanır. Çocuklukları da birlikte geçen ve kendisinden 3 yaş büyük olan Cemil, oyunlarda daima grup lideri olan, kimseyi kırmayan, daha çocuk yaşta büyük bir zerafet gösteren bir beydir. Ancak onun bu kimseyi kıramama adeti adını biraz da çapkına çıkarır ilerleyen zamanlarda. Münire 16 yaşına girip ilk feracesini giydiği sıralarda Hakkı Paşa Konağı'nda bir sünnet düğününe giderler. Aileler de komşudan öte bir muhabbet içindedir. İlk kez ferace giyip o konağa giden Münire, oldukça acemi ve heyecanlıdır. Dönemin şartları gereği haremlik-selamlık uygulaması vardır ve genç kızlar da haremde kendilerine ayrılan yere otururlar. Burada Cemil'in Münire'yi görme ihtimali olmasa da Münire Cemil'i görebilecektir. Ancak beklenmedik bir şey olur o an ve Cemil sahneye çıkıp yüzünü de Münire'nin olduğu tarafa dönüp bir şarkı söyler. Münire o anda buraya kasıtlı olarak oturtulduğunu da anlar. Sonraki günlerden birinde Hakkı Paşa, oğlu Cemil'e Münire'yi ister. Ancak Münire'nin babası Cemil'e sağlam pabuç olarak bakmaz ve bu isteği reddeder. Hakkı Paşa ile de artık araya mesafe girer. Üstelik Münire'nin babası kızıyla Cemil arasında bir gönül muhabbeti olduğunu sezip kızına da eskisi gibi davranmaz ve Münire için bir ev hapsi başlar. Artık Cemil ile camdan cama fısıldama ya da mektuplaşma olanağı kalmaz. Cemil ile kurabildiği tek ilişki Cemil'in sünnet düğününde kendisine söylediği şarkıyı sık sık Münire'ye söylemesinden ibaret kalır. O dönemde kızların kaderini babalar yazar adeta ve babanın sözüne isyan hiçbir şekilde mümkün olmaz. Münire bu işi reddeden babasına da asla gönül koymaz. Bazı kaçamaklarla Münire ile Cemil arasındaki ilişki böyle devam ederken Münire'ye de sürekli görücüler gelir. İstemediği halde Münire boynu bükük görücüye çıkar. Günün birinde de kıdemli bir ailenin oğlu olan Rüknettin ile evlenmesine karar verilir. Münire, olanları adeta dışarıdan izleyen bir seyirci gibidir. Ne olduğunu dahi anlamadan Molla Konağı'na gelin gider. \"Katledildiği gece\" olarak tanımladığı bir gecede Rüknettin ile odada baş başa kalır. Rüknettin annesi gibi şişman, kahvaltı tepsisini bir anda karnına gömen, sürekli hi hi hi şeklinde gülen, kadın ruhundan kesinlikle anlamayan 19 yaşında bir gençtir. Münire'ye sürekli olarak reçelli ekmek gibi bakmaktadır. Münire artık bu konakta tiksindiği insanlarla bir hapis hayatı geçirmeye başlar. Ruhsuz ve bilinçsizdir adeta. Yüreğinde hep o şarkı vardır; Cemil'in kendisine söylediği şarkı. Bu aşk ile ayakta kalmayı başarır. Fırsatını buldukça roman okuduğu sıralarda bir nebze olsun içinde bulunduğu hayattan uzaklara dalıp Cemil ile birlikte olduğunu görür. Ne var ki bu anlar da oldukça kısadır. Münire, kocasının geceleri sessizce bir yere gittiğini farkeder. Olsa olsa kilerden bir şeyler aşırıp yiyordur diye önem vermez ve hatta onun bu kaçıp giderken oluşturduğu manzarayı bir orta oyunu izliyormuşçasına seyredip keyif alır. Günün birinde bir merak uyanır ve kocasını takip edip kendisini haklı çıkarmak için kendi kendine de bir iddiaya tutuşur adeta. Rüknettin gerçekten tarafına doğru gider fakat beklenmedik bir hamle ile hizmetçi kızlardan birinin odasına dalar. Münire bu sahneyi gördüğünde eşinden tamamen tiksinir. Bir yandan da kendisini rahat bırakması onu sevindirir. Kaynanası da neredeyse oturduğu yerden kalkmayan, bir minder üzerinde bütün misafirlerini yine hiç kalkmadan ağırlayan, yemeğini dahi yerinden kalkmadan bu minder üzerinde yeyip bazen de olduğu yerde yemek sırasında uyuyan bir kadındır. Münire'ye kaynanalık edemeyecek kadar da tembeldir. Annesinin evinde görmediği tarzda misafirlerin gelip gittiği bu konağa zaman zaman ağır misafirler de gelir ve bazıları uzun süre de misafir olur. Münire hepsinden ayrı ayrı tiksinir. Çingeneler bohçası ile geldiğinde alış veriş için kaynanası onu çağırır. Çingeneler bu sırada dışarda olup bitenler hakkında da türlü dedikodular yapar. Bunlardan birinde Cemil'in de adı geçer. Çapkınlık yaptığına ilişkin bir havadistir bu. 2 yıldan beri Münire'nin de Cemil ile ilgili duyduğu tek haberdir ve oldukça heyecanlanır. İlerleyen zamanlarda daha da garip bir olay olur ve kaynanasının çok sevdiği misafirlerden olan Fatma adında bir kadın Münire'nin eline bir mektup sıkıştırır ve bunun Cemil'den olduğunu söyler. Münire ne yapacağını bilmez halde odasına çıkar ve Cenan adında güvendiği bir hizmetçiyi de kapısına bekçi koyar. Mektupta Cemil Münire'ye olan hasretiyle nasıl bir derde düştüğünü, onu bir defa görebilmek için her şeye hazır olduğunu ve kendisine Fatma ile ulaşabileceğini söyler. O geceyi adeta sarhoş gibi geçiren Münire ne yapacağını bilemez ve Fatma'ya o da kısa bir not verir. Kendisini görmek için onun da her şeye hazır olduğunu ve istediği zaman bunu gerçekleştirebileceklerini söyler. Fatma bir yolunu bulup onları buluşturur ve bu ilk buluşmada kısa süreliğine bakışlarla hasret giderirler. Cemil'i 19 yaşında gibi görmeye hazırlanan Münire ondaki değişime biraz şaşırır. Artık Münire'ye hiçbir şey zor görünmez. Fatma sayesinde bu tarz buluşmalar ara ara düzenlenir ve aşıklar el ele, diz dize hasret giderir. Bir gün Cenan, Münire'ye kocasının kendisine taktığını ve diğer hizmetçiyi de hamile bıraktığını anlatır. Münire oldukça sevinir bu duruma çünkü bu hayatında yeni bir dönüm noktası olabilecektir. Hemen dadısına gidip durumu anlatır, dadısı da annesine olanları anlatır. Hep beraber ağlarlar ve Münire kocasına asla bir erkek gibi bakamadığını itiraf eder. Annesi de kızını artık o konağa göndermek istemez ve durumu kocasına bildirir. Babası Münire'nin başına gelenlere üzülür ve utanır, bu evliliğe sebep olmaktan ötürü de pişmanlık duyar. O da kızının o adamdan boşanmasını uygun bulur fakat bir süre beklemesini ister. Münire sevinçten havalara uçar, 16 yaşına geri dönmüş gibidir. Üstelik Cemil ile yeniden komşu olmuştur ve pencereden pencereye fısıldaşıp mektuplaşmaya da yeniden devam edebilecektir. Ailesi de onu çocukluğunda olduğundan daha fazla şımartmakta ve kızlarının üzülüp hasta olmasından korkarak üstüne titremektedir. Münire hayatının en güzel zamanlarını geçirir. Ancak sevdiğine eskisi gibi dokunmayı, şarkıyı onun kadife sesinden duymayı ister. Bunun üzerine Münire halasının evine gitme kararı alır. Halasının kızı Hasibe ince hastalığa tutulmuştur fakat hava değişimi için ablasının yanına gönderilmiştir. Bu durum halasının Münire'yi daha da sahiplenmesine sebep olur. Cemil ile olan gönül bağını da bilir, üstelik gençliğinde kendisi dr sevdiği gençle ailesi yüzünden evlenememiştir. Daha çok genç yaşta dul kalan yeğeni için bir şeyler yapmaya karar verir ve Münire'nin Cemil ile olan buluşmaları oldukça kolaylaşır. Artık yaz mevsiminin tatlılığı içinde mehtap geceleri bir araya gelip hasret giderir aşıklar. Konakta oldukları zamanlarda da yine eskisi gibi pencereden pencereye konuşmayla yetinirler. Günler bu güzellikte geçerken bir gün Cemil Münire ile adeta vedalaşır. Sıkıntısı her halinden belli olan Cemil, Münire'ye yarın gelebilmesi halinde her şeyi anlatacağını, gelemezse durumu mektupla bildireceğini söyleyerek Münire'nin yanından ayrılır. Ertesi gün Cemil gelmez ve bir mektup gönderir. Devlet erkanından birisi Cemil ile evlenmek istemiş fakat Cemil'in buna razı olmayışı babasıyla kendisinin ceza almasına sebep olmuştur. İlkin Cemil'in Sivas' ta bulunduğunu sonrasında da Van'a gittiklerini öğrenebilir. Münire için azap günleri başlamış olur. Bir yanda hasret, bir yanda Cemil'in kendisi için düşmüş olduğu durum yüreğini yakar. Yeniden aşk ve acı dolu yalnızlığı başlar. Bu sırada halasının kızı Hasibe vefat eder. Halası ile artık aynı kaderi de paylaştığından birbirlerine daha da yakınlaşırlar. Bir süre sonra Padişah vefat eder ve yerine başkası tahta çıkar. Münire, yeni padişahın Cemil ve ailesini affedeceğini düşünerek halasının yanına koşar. Bu sıralarda da Rüknettin ile de boşanmıştır. Ancak halasının gizlemiş olduğu gerçeği, halasının yakın olduğu bir komşudan öğrenir. Cemil, taşralı bir kız ile evlenip çoluk çocuğa karışmış, babası da vefat etmiştir. Bir süre sonra Münire'nin babası da 2 yıl devam eden hastalık sonrası vefat eder. Bu sıralarda Ruslarla da savaş başlamıştır ve ülke kötü durumdadır. Konakta epey değişim olur, sefalet yılları başlar Münire ve annesi için. Artık Münire annesinin üzerine titizlenmekte, ona birşey olacağı korkusu içindedir. Ne var ki annesi de bir süre sonra yatağa düşer ve çok geçmeden vefat eder. Münire artık halasının yanında yaşayan orta yaşlı bir dul olarak hayatına devam eder. İki dul kadın olarak hayattan ellerini ve eteğini çekmiş olarak yaşantısına devam eder. Günlerden bir gün konağın yandığı haberini alır. Üstelik kendilerininkiyle birlikte Hakkı Paşa konağı da yanmıştır. Yanan konakları görmeye giden Münire, artık sadece zihnindeki hatıraların kendisine kaldığını farkeder. Bir de içinde hep o şarkı vardır ve senelerce tek tesellisi de bu olur. 25 yıl boyunca Cemil'den haber alamamış, evlendiği haberi üzerine kıskançlık duymamış fakat acılar içinde kalmıştır. İstanbul da artık eski İstanbul değildir. Kendileri gibi hayat süren pek az insan kalmıştır. Bunlardan biri de halasının komşusudur ve onlar da Cemil'i seven insanlardır. Bir gün halası, Münire'yi ısrarla bu komşuda gerçekleşecek bir eğlenceye götürmek ister. Münire tüm çabalarına rağmen halasını kıramaz ve birlikte bu davete giderler. Harem kısmında yalnızca ev sahibesi ile evli kızı, ev sahibinin dul kız kardeşi vardır. Biraz sonra aşağıda erkekler bölümünde eğlence başlar. Ev sahibesi Münire'nin de şarkısının çalınacağını haber verir. Fakat Münire bu şarkıyı Cemil dışında kimseden dinlemek istememektedir. Şarkı başladığında ise hayrete düşer, şarkıyı söyleyen ses Cemil'in sesine çok yakındır fakat tam olarak da onun söylediği gibi ahenkli değildir. Onun olacağına ihtimal de vermez fakat gerçeği öğrenince oracıkta bayılır. Cemil, baba evine dönmüş, yeniden devlet işine girmek isteyen, 2 çocuklu bir babadır. Ancak değişim bununla da kalmamıştır. Neredeyse Münire'nin tanıdığı Cemil'den eser kalmayacak şekilde bir değişime uğramıştır. Zavallı bir durumdadır ve çoluk çocuğuyla ortada kalmış olmaktan yakınmaktadır. Münire, Cemil hakkında anlatılanlara inanmak istemez. Ancak Cemil'in, halasını ziyarete geldiğinde halini görünce anlar durumu. Neredeyse halasından para isteyeceğini sanır ki Allah'tan bu olmaz. Münire'ye hitaben neredeyse hiç konuşmaz ve konuştuğu bir iki cümle de havadan sudan olur. Halası ve Cemil'i seven komşuları, Cemil için seferber olur. Bu sırada gerçekleşen mektuplaşmaları da Münire gerçekleştirir. Cemil'in yazısı aynı yazıdır fakat ne yazdığını dahi anlayamayacağı bir dil kullanmaktadır. Cemil'in karısı ise cemiyet hayatına alışmayan kendi halinde bir kadındır ve Cemil ile beraber de pek görünmez. Buna karşın Cemil oğullarına çok düşkündür. Münire, Cemil'i 25 yıl önceki haliyle bırakıp onu şimdi hiç görmemiş olmayı ister. Hep O Şarkı Konusu"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/hircin-kiz", "text": "Hırçın Kız, William Shakespeare'in komedilerinden biridir. Onun kaleminin dönemden izler taşıdığını ve güldürürken düşündürdüğünü artık hepimiz biliyoruz. Bu eserinde kadının toplumdaki yerini, o dönemin gözünden kadının görevlerini ve nasıl muamele gördüğünü kaleme almış. Kişilerin kılık değiştirdiği farklı kişiliklere büründükleri, entrikalı, derin anlamları olan bir eser. Asi ve fikirlerini söylediğin Katherına'nın toplumda sevilmediğini ve hiçbir erkeğin onunla evlenmek istemeyeceğini söylemelerinden dönemin kadına bakış açısını görebiliyoruz. Gücün özellikle kadın gücünün kabul edilmediğini her sayfada fark ediyoruz. Kocası tarafından ehlileştirilmesi, kişilerin çatışması, hızlı akan olay örgüsüyle tam bir başyapıt. Ön oyunun ana oyuna bağlanması ve bir ilişki kurulması da eserin ustalığını ortaya koyuyor. ÖZET Kitap bir ön oyunla başlıyor. Bu oyunda Chrıstopher Sly sarhoş bir kalaycıdır. Meyhaneci kadınla borcunu ödemediği için kavga eder. Kadın bekçiyi çağırmaya gittiğinde Sly sızar. Oradan geçen bir lord onu görür. Aklına hemen bir oyun kurmak gelir. Eğleneceğini düşünür ve herkesi oyununa uyması için uyarır. Sly kendine geldiğinde on beş yıldır uyuyan çok zengin bir lordur. Uşakları karısı ve büyük bir evi vardır. Etrafındaki herkes ona bu yalanı inandırmak için uğraşır. Hatta erkek bir uşak kadın kılığına girerek Sly'ın karısı gibi davranır. Sly kendini kaptırarak lord olduğuna inanırken bir oyun ekibi girer. Onlara bir oyun sunmak istediklerini söylerler. Sly ve karısının izlediği oyun kitabın ikinci kısmıdır ve Hırçın Kız oyunudur. Katherina Baptista'nın hırçın, asi kızıdır. İnadı ve hazır cevabı yüzünden kimse tarafından sevilmez. Baptista'nın diğer kızı olan Bıanca ise güzel huylu kibardır. Talipleri çoktur ancak Baptista büyük kızı Katherina evlenmeden Bıanca'yı evlendirmeyeceğini söyler. Bıanca'nın talibi olan Gremio ve Hortensio Katherina'yı baş göz etmek için onun kadar huysuz birini bulurlar. Petruchıo Veronalı bir soyludur ve ucunda para varsa her şeyi yapabilecek bir adamdır. Hortensio onu ikna ederken Bıanca'yı görüp aşık olan biri daha vardır. Lucentıo adındaki Pisalı genç Bıanca'nın talibinin çok olduğunu görür ve bir plan yapar. Katherina ve Petruchıo evlenir evlenmez Bıanca'nın hocası Cambıo olarak evlerine girecek ve onun gönlünü kazanacaktır. Uşağı Tranıo'yu kendi yerine geçirir. Petruchıo süslü lafları ve hazır cevaplarıyla Katherina'yı tongaya getirerek evlenir. Onu evine götürdüğünde aç ve uykusuz bırakır. Kendi dediklerini kabul etmesi için türlü oyunlar yapar. Katherına mecbur kaldığı için kocasının her dediğini yapar. Ak derse ak kara derse kara der. Bu sırada Bıanca'da Lucentıo'nun gerçek kimliğini bilir ve ona aşık olur. Baptista Lucentıo'nun yerine geçen Tranıo'ya kızını verdiğini söyler. Tranıo yoldan geçen bir öğretmeni ikna ederek Lucentıo'nun babası Vıncentıo'nun yerine geçirir. Baptista ile tanışan öğretmen düğün olana kadar rol yapacaktır fakat Lucentıo ve Bıanca kilisede kimseden habersiz evlenirler. Tam da o gün oğlunu merak edip arkasından gelen Lucentıo'nun gerçek babası ortaya çıkar. Tranıo oyun bozulmasın diye onun bir yalancı olduğunu söylese de Lucentıo gerçeği anlatarak babasından özür diler. Her şey ortaya çıktığında hep birlikte oturup yemek yerler. Sofrada Katherına'nın kocasına olan itaati dikkat çeker ve herkes şok olur. Katherına bir kadının kocasına sadık olması gerektiğini ve hizmet etmesi gerektiğini söyler. Sofradaki herkes bunun bir mucize olduğunu düşünür. Petuchıo Katherına'yı evcilleştirdi denir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/homo-deus-yarinin-kisa-bir-tarihi", "text": "Binlerce yıldır insanlığı hep üç temel sorun, kıtlık, salgın ve savaş meşgul etmiştir. Biyolojik yoksulluk sınırı geçtiğimiz yüzyıldaki teknolojik, ekonomik ve siyasi gelişmelerle büyük oranda aşılmıştır. 1974'te açlığın 10 yıl içerisinde ortadan kaldırılması hedefiyle yapılmaya başlanan Dünya Gıda Zirvesi amacına tam anlamıyla ulaşamasa da gıda güvencesinin istikrarı için dünya siyasetinin üzerinde baskı uygulamakta hatta küresel gıda güvencesi bağlamındaki bir tarım politikası olan, biyoteknolojinin uygulamalarından GDO konusunda kamuoyu oluşturmaktadır. Günümüzde beslenme bozukluğu nedeniyle hayatını kaybedenlerden besin öğelerini gereğinden fazla alanların ölümü yetersiz alanlardan 3 kat fazladır. Kıtlıktan sonraki ikinci düşman olan kara veba, çiçek, grip, kızamık, verem, frengi, tifo, AIDS, SARS, Ebola gibi çoğunlukla zoonotik özellikler taşıyan epidemik fırtınalar dünyayı aşıların geliştirilmesi, karantina uygulamalarının başlatılması, köle ticaretinin yaygınlaşması, İkinci Dünya Savaşına giden yolun taşlarının döşenmesi, demografik yapıları dönüştürecek denli kitlesel göç dalgalarına neden olması gibi sonuçlarla baş başa bırakmıştır. Günümüzde büyük korku uyandıran corona virüs hastalığı (COVID-19) gelişmiş ulaşım sistemleri nedeniyle dünyayı tam tur dönmeden bırakmayacağı korkusu yaşatsa da geçtiğimiz bin yılla karşılaştırıldığında modern tıbbın patojenlere karşı savaşta üstün çıkacağı oldukça aşikar. En güçlü olanın yaşam yarışını kazanması temelindeki orman kanunu kendini en çok savaşlarda hissettirir. Günümüzdeki teknolojik gelişmeler nedeniyle tüm dünya savaşın götürdüklerinin getirdiklerinden fazla olduğunun bilincinde. Dünyadaki nükleer silah sayısı on beş bini bulsa da bunları bulunduranlar, MAD Doktrinin gölgesinde rakibini caydırmak amacıyla dayanıklılığını göstermek için şimdilik sadece şov unsuru olarak kullanıyor. Masada böyle silahlar varken en doğru yaklaşım Wargames (1983) filminin kapanış sözüdür: Bu oyunu kazanmanın tek yolu hiç oynamamaktır. Kıtlık, salgın ve savaşlar azaldığına göre insanlığın yeni bir gündeme ihtiyacı var. 21. yüzyılın büyük projeleri olarak yaşlanmanın önlenmesi özelinde ölümün üstesinden gelme, psikolojik ve biyolojik mutluluğu arttırma ve tanrısallığa erişme insanlığın yeni gündemini oluşturuyor. Peki, adeta saatli bomba gibi ilerleyen bu teknolojik gelişmeler insanlığın sonunu mu getirecek? Emil du Bois-Reymond'un insanın bilim karşısındaki sınırlı yeteneğini ifade ettiği o meşhur cümlesi İgnoramus et ignorabimus çoktan aşıldı. İnsanlık son bir asırdır Hilbert'in yolunda Bileceğiz ve bilmeliyiz sloganlarıyla ilerliyor. Her gün milyonlarca kişi zamanın hızını yakalamak, konfor hissini sonuna kadar yaşamak, beğenilmek, takdir edilmek karşılığında kişisel bilgilerini teknoloji devlerine veriyor. Algoritma ağları otoriterimizi tüm hızıyla ele geçiriyor. Toplanan verilerle elde edilecek güç tüm insanlığı galaksinin hakimi mi yapacak yoksa tüm ayrıcalıklara WEIRDlar sahip olacak da norm altı işlevsiz kalmış sınıf atların Sanayi Devrimi karşısında değişen kaderini mi paylaşacak? Sürüde sorun çıkaran genelde en akıllı kişidir sloganıyla sistemi alt edebilecek WEIRDların karşısına onlardan daima daha güçlü olacak bir yapılanma hiç açık kapı bırakmaksızın oluşmayı becerebilecek mi? Ne de olsa Sistem daima kazanır öyle değil mi? Hümanizmin yerini almaya gittikçe yaklaşan dataizm homo sapiensi, homo sapiensin diğer hayvanlara yaptığını yapmakla tehdit ediyor. Deneyim ve bilinç işlevsizleşmeye başladıkça algoritmalar yığını insanı unutulmaya yüz tutmuş mamutların kaderine mahkum edecek gibi görünüyor. Harari'nin öngörülerini kapsayan bu kitap insanlığın neye ulaşmayı deneyeceğine odaklanıyor, neyi başaracağına değil çünkü tarih determinist değildir, öngörülere göre değişen kaotik bir sistemin parçasıdır. Akla hayale gelmeyecek olasılıklar zincirinde gelecekte bizi nelerin bekleyeceği üzerine düşünmeye teşvik etmek Harari'nin tüm eserlerindeki ortak nokta. Ünlü yazar Yuval Noah Haraki daha önce yazdığı Sapiens Hayvanlardan Tanrılara kitabı ile okurlar tarafından büyük beğeni toplamıştı. Sapiens kitabı ile insanoğlunun geçmişine ışık tutan yazar basit bir ırktan nasıl tüm dünyaya hükmeden bir ırka geçtiğimizi mükemmel bir şekilde anlatmıştı. Homo Deus Yarının Kısa Bir Tarihi kitabı ile bu kez insanoğlunun geleceğine dair öngörülerini okurlar ile paylaşıyor. Yuval Noah Karaki Homo Deus kitabı ile ilk olarak hümanist öğretiyi ele alıyor ve bunun günlük hayatımızı nasıl etkilediğini ve geleceğimizi nasıl şekillendirdiğini sorguluyor. Bunun dışında insan ırkının tüm dünyaya hükmetmesine ve her geçen gün bu hükmünü genişletmesine rağmen nasıl olup da daha da mutsuzluğa sürüklendiğine değiniyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/hosgor-koftecisi", "text": "Kitapta yazarın altı öyküsü ve çeviri yaptığı bir öyküsü bulunmaktadır. Hoşgör Köftecisi Kitabın ilk öyküsü çok kısa bir öyküdür. Yazar, kendi ağzından öyküyü anlatıyor. Acıkmış olan bir adam İstanbul'un işlek bir sokağında yemek yemek için bir yer arar. Bir köfteciye gelir. İçeriye girip girmemekte kararsız kalır. Ama bir Kadın ona girmesi için Ne kafa tutuyorsun otursana!der. Bunun üzerine boş bir masaya oturur. Kadın Ne içersiniz bayım? Şarap mı bira mı! diye sorduğunda şarap cevabını verir. Kadına ismini sorar. İsmini söylemek istemez. Kadın yan masadakilerle samimi bir şekilde konuşur. Bu o masadakilerin çok eski bir müşteri olduğunu göstermektedir. Mavnacı, takacı, motorcu arkadaşlarının dertlerini öğrenir. Rizeli Musa Kaptanın, Ömer'in, Papo'nun öykülerini dinler. Bir süreden sonra o da Hoşgör Köftecisi'nin ailesinden olur. Kan Eski muhtar Hasan Gökbayrak, Şaban Kahya, Hüseyin Çavuş, Gümrükçü ve öykümüzün kahramanı çift atlı bir arabayla Kara Hüsnü'nün yanına gitmektedirler. Kara Hüsnü, iri yarı bir adamdır. Kahramanımız Kara Hüsnü'nün hikayesini köyün kahvesinde hep dinlemiştir. Şimdi ise onu canlı canlı yakından görecektir. Bu adamdan intikam almak için tüfekleri de yanlarında Kara Hüsnü'nün köyündeki düğüne giderler. Orda iyi bir şekilde karşılanırlar. Kapı açılır. Kara Hüsnü içeri girer. Muhtar Hasan'ı tanır. Onunla bir ara dışarı çıkarlar. İçeri sadece Kara Hüsnü girer. Bundan işkillenen gümrükçü Hasan'ı sorarak çıkışır. Hasan içeri girer. Hepsi bir oh çekerler. Ziyafetten sonra hazır tüfekler yanlarında iken ava çıkarlar. Fikir yine Kara Hüsnü'nündür. Bir şey avlanmazlar. Sabah beş arkadaş köylerine dönerler. Baharın Ettikleri Bahar ile birlikte canlanan doğa insanları, hayvanları etkiler. Yazar, bu öyküde kendisi bir gözlemci edasıyla çevresinde gözlemlediklerini yazmıştır. Bir evin kapısının önüne gelenlerin ayakları çamur olmasın diye ev sahibi kömür dökmüştür. Öte yandan bir kadın pirinç ayıklamaktadır. İki yırtık giyimli çocuk bu kömürlerden toplamaya gelirler. Ev sahibinin köpeği bile giyimden giyime farkı anlar. Bu çocukları görünce havlar. Yukarıdan kadın elindeki tasın suyunu aşağıya döker. Bu su köpek ile çocuklar arasına yıldırım gibi ses çıkarır. Hepsi bir yana dağılır. Öğleden Sonra Öğleden sonra denize yakın bir yerde dört arkadaş rakı içmektedirler. Aynı anda oturdukları mekanda balık da pişirilmektedir. Ayşe adında kambur garson bir kız vardır. Mekan sahibinin kızıdır. Yazar, bu kıza fena tutulur. Yanındaki Musa kaptana kızın güzel olduğunu söyler. Musa kaptan onu kötülük düşünme diye uyarır. Yazarımız iç monologlarla sevmenin neden kötü olacağını sorgular. Öykü olay ağırlıklı değildir. İç dünyasından karşılıksız diyaloglar eşliğinde tartışmasını sürdürür. İşsizlik Öykünün anlatıcısı kendisini de öyküye dahil eder. İşsizlik ile yaşanan sıkıntıları anlatır. Kendisine teklif edilen petrol kampına gidemediği için pişmanlık duyar. Kampa gitmez ama gitmiş gibi hayaller kurar. Bunu hayalindeki kahramanlarla konuşarak dile getirir. Muhasebeci Ethem Bey ve mevki şefi Erdoğan ile sanat anlayışı üzerine diyaloglara girer. Erdoğan'ın da sanata ilgisi vardır. Ahmet Haşim'in şiirlerini beğenmektedir. Ahmet Haşim, eski şiir kalıplarını savunan bir şairimizdir. Orhan Veli, ise vezinsiz, kafiyesiz şiiri savunur. Buradan kendine karşı zıt bir kahraman geliştirdiğini görebilmekteyiz. İçinde aleyhine konuşan monologlara cevap vermez. Öyküyü insanın telaşları, işsizlik gibi sorunları sorgulayarak bitirir. Denize Doğru Yazar, müteahhittin yanında katiplik yapma düşüncesiyle deniz gören şantiye alanına gitmeyi hayal eder. Ama iki hayali de gerçekleşmez. Çalışsa yevmiyesi beş liradır. Bu beş lira ile yapacaklarını ve yapamayacaklarını düşünür. Ev geçindirse bu beş lira yetmeyecektir. Ama tek başına olduğunu için yetinmeyi düşünür. Bu öykü ve önceki öykülerinde de olduğu gibi İşsizlik, geçim sıkıntısı gibi sosyal eleştiriler mevcuttur. En son kendisini Beyoğlu'nun kalabalık sokağında yürürken hayal eder. Yolda yürürken bir adama çarptığını ve ağız dalaşına girdiklerini düşünür. Yazar hayalinde bile gerçekçidir. En sonunda karakola giderler. Kendisinin sıradan bir vatandaş olduğunun burada farkına varır. İnsanların neden intihar ettiklerini eleştirir. Gökyüzü, deniz, yağmur, güneş Allahtan bunlar bedavadır. Ve insanın yaşaması için bunların bile bir sebep olduğunu söyleyerek öyküyü bitirir. Yaşasın Aşk, William Saroyan Çevirisini Orhan Veli'nin yaptığı bu öykü 1952'de Vatan'da yayımlanmıştır. Öykü birinci kişi tarafından aktarılmıştır. Kahramanımız bir otel odasında uyanır. Burada aşkın saçmalığını anlatır. Aşkı sadece kuşlara yakıştırmaktadır. Çünkü kuşların insanlar gibi hayvani isteklerine muvafık yaratılmamışlardır. Sevgilisi onu yalnız bir yere bırakmamaktadır. Ama o tek başına bir şeyler yapıp kafasını boşaltmak istiyordur. Bunu bir türlü başaramaz. Sevgilisine evlenemeyeceğini söyler ve ayrılırlar. Değerlendirme Türk şiirinin köşe taşlarından olan Orhan Veli şiire konu, biçim gibi yenilikleri getiren Garip hareketinin kurucusudur. Otuz altı yıl gibi kısa ömrüne birçok eser sığdırmıştır. Öykülerini Çehov tarzında yazmış ve şiirlerinde olduğu gibi düz yazıda da kaleminin hakkını vermiştir. Olay ve şahıslar arasındaki eleştiriyi öykülerinde akıcı bir dil ile yazmıştır. Öyküleri toplumdan kopuk değildir. Bu yüzden Toplumcu Gerçekçi bir şekilde yazılmış diyebiliriz. Orhan Veli'nin şiirleri kadar öykülerini de keşfetmek benim için farklı bir deneyim oldu. Kısa hayatına bunca eser sığdıran şairimiz kim bilir yaşasaydı daha neler yazacaktı? Mutlaka keşfedilmesi gereken bir kitap kendisi."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/huckleberry-finnin-maceralari", "text": "Huck, kasabadaki diğer çocukların aksine özgür ve kimselere bağlı olmadan yaşayan bir çocuktur. Diğer çocuklar gibi ne okula gitmek zorunda ne de pazar günleri kiliseye gitmek zorundadır. Ta ki başına gelen maceralardan sonra dul bayan tarafından evlat edinene kadar. Huck bu yaşama bir türlü uyum sağlayamaz. Evdeki kurallar, dul bayanın kardeşi Huck'ı iyice bunaltmıştır. Üstüne üstlük Huck'ın parası olduğunu öğrenen ayyaş babası Huck'a musallat olur. Huck'ı kaçırmaya kalkar, Huck 'da hazır evden bunalmışken bu fikre karşı çıkmaz. Huck ve babası bir adaya kaçarlar ve sahipsiz bir barakada yaşamını sürdürmeye başlarlar. Huck'ın kafasında babasını atlatıp kaçmak ve tekrar özgürlüğüne kavuşmak vardır. Fakat babasından bir türlü fırsat bulamaz, aklına bir plan gelir. Planı uygulamaya koyar ve sanki öldürülmüş gibi izlenim bırakır. Huck sal ile karşı adalara doğru yol alırken planı tıkır tıkır işlemektedir. Herkes onun öldürüldüğüne inanmıştır ve babasını suçlamaktadır. Huck ardında olup bitenleri öğrenmek amacıyla kasabaya iner ve dul bayanın kardeşinin zencisi Jim'in kaçtığını öğrenir. Onu bulmaya karar verir. Bulduğunda ise ikisi de yalnızlıktan bıkmıştır ve beraber güneye doğru yol almaya karar verirler. Jim ve Huck arasında sıkı bir dostluk oluşur. Jim, Huck'a başından geçenleri kaçırılışını, köle olarak satılışını ve uzaklarda yaşayan karısını, çocuklarını anlatmıştır. Huck, Jim'e çok üzülür. Bir zencinin kaçışını ihanet olarak görmesine rağmen Jim'e yardım etmeye karar verir. Jim'i ihbar etmeye karar vermesine rağmen duydukları karşısında vicdanı el vermez ve Jim'i çiçek hastalığına yakalanan babası olarak tanıtır. Böylece adamları tekneden uzak tutarak Jim'i kurtarır. Sakin bir gün büyük bir yük gemisinin Huck ve Jim'in de içinde olduğu sırada Salı parçalamasıyla son bulur. Huck dibe dalarak kurtulur fakat Jim'i bulamaz. Huck büyük bir eve sığınır. Evde Huck'a çok iyi davranırlar. Huck bu evde çok mutludur. Evdeki zencilerden biri Huck'ı Jim'e götürür. Jim ve Huck birbirlerini gördüklerine çok sevinirler. Derken Huck'ın kaldığı evdeki bütün erkekler kan davalı oldukları aile tarafından öldürülür. Huck da Jim ile birlikte kaçar. Başka bir kıyıya vardıklarında iki adam sallarına sığınır ve başlarının dertte olduğunu anlatırlar. Adamlardan biri kral biri dük olduğunu iddia eder ve saldakileri buna inandırırlar. Jim ve Huck bu adamlara itaat ederler. Bir kıyıya yaklaşırlar ve kasabaya oyuncu olduklarını bir oyun düzenleyeceklerini duyururlar. Oyun bir dakikadan kısa sürer ve halk dolandırıldığını anlayınca düzenbaz ikiliyi linç etmeye kalkar. Böylece bu kıyıdan ayrılırlar. Başka bir kasabada 4 kız kardeşin amcaları ölmüştür. Herkes amcalarının pek yakın dostu olan 2 adamı beklemektedir. Bunu öğrenen düzenbazlar herkesi kendilerini ölen adamcağızın dostu olduğuna inandırır. Kız kardeşlerden en büyükleri Mary Jane, amcasının onlara bıraktıkları miras olan altınları bu adamlara teslim eder. Kral ve dük bu evden daha fazla şey koparabileceklerini düşündükleri için burada biraz daha kalmaya karar verirler. Mary Jane, melek gibi bir kızdır ve Huck'a çok iyi davranır. Huck'ın vicdanı bu kızlara zarar vermeyi kaldıramaz ve parayı düzenbazlardan çalar, Mary Jane de her şeyi anlatır. Kasaba halkı düzenbazlardan iyice şüphelenmiştir ve onları sorgulamaya kalkar. Huck ve Jim düzenbazlardan kurtulmak için yola koyulmak üzereyken kasabalıların elinden kaçan kral ve dük onlara yetişir. Başka bir kasabaya giderler ve burada aynı oyunu düzenleyerek para kazanmaya karar verirler. Huck fırsatını bulur ve kaçmak için sala gittiğinde Jim'i orada bulamaz. Bir de öğrenir ki ayyaş kral Jim'i kasabanın sonundaki bir çiftliğe satmıştır. Huck, çiftliğe gider ve orada hiç beklemediği bir ilgiyle karşılanır. Durum ortaya çıktığında anlar ki aslında beklenen Tom Sawyer'dan başkası değildir. Çiftlik Tom 'un Sally Teyzesinindir ve Huck, Tom 'muş gibi davranır. Tom 'un gemisinin geleceğini öğrenen Huck işler karışmadan Tom'u yolda karşılamaya karar verir. Öyle de yapar. Huck ve Tom birbirlerini gördüklerine çok sevinirler ve Tom kendisini küçük kardeşi Sid gibi tanıtır. Sıradaki hedefleri Jim'in tutulduğu yeri bulup onu kurtarmaktır. Jim'in yerini bulurlar ve yaptıkları planı işe koşmaya başlarlar. Tüm bunlar olurken kasabadaki iki düzenbazdan haber gelir ve Jim'in anlattıklarıyla yaptıkları ortaya çıkar. Kasaba halkı tarafından idam edilirler. İkili Jim'i kurtarır ve onu özgürlüğüne kavuştururlar. Tom tüm bunlar olurken yaralanır ve Jim, doktorla beraber Tom'u çiftliğe getirir. Tüm olanları Sally Teyzeye ve eniştesine Tom tek tek anlatır. Sally Teyze, Huck'ı ve Tom'u affederek bağrına basar. Ayrıca Tom Jim'in sahibi tarafında azat edildiğini söyler. Jim artık tamamıyla özgürdür. Tom, Huck ile Kızılderili macerasına atılmak istemektedir. Ancak Huck, ailesinden kaçmakta olduğu için ormanın derinliklerine gitmek ister. Tom, babasından kaçmasına gerek kalmadığını çünkü babasının öldüğünü Huck'a söyler. Huckleberry Finn, Mark Twain'in edebiyat dünyasına kazandırdığı önemli karakterlerden biridir. Köle Jim ile olan dostluğu toplumun tüm dayatmalarına rağmen bir çocuğun kalbinin temiz kalmasının bir örneğidir. Ayrıca Huck, toplum standartlarında bir çocukluk yaşamadığı için insanlar tarafından haşere olarak adlandırsa dahi vicdanı birçok yetişkininkinden bin kat üstündür. Mark Twain, bir çocuk üzerinden bu düzenin adiliğinin altını çizmiştir. Hem eğlenmek hem de Mark Twain'in sistem eleştirileri üzerinde düşünmek için harika bir eser."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/hukum-gecesi", "text": "Ünlü yazar Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun 1927 yılında yayınlanan romanı olan Hüküm Gecesi bir taraftan okura siyasi içerikli bir hikaye sunarken diğer taraftan o dönem yaşanan acı bir aşk hikayesini de anlatıyor. Hüküm Gecesi kitabının konusu Osmanlı'nın son zamanlarında geçiyor. Genel olarak İttihat ve Terakki ile muhaliflerin karşı karşıya gelmesi ele alınıyor. Yazar bunu yaparken iki tarafından kötü yanlarını okur ile paylaşmaktan çekinmiyor. Yazara göre iki tarafta aslında birbirinin aynı ve sadece gücü paylaşamadıkları için farklı gibi görünüyorlar. İki tarafta yaşananlara çözüm üretmek yerine birbirleri ile kavga ediyor, herkes çareyi batıda görüyor ve bu yüzden batının baskısı altında yaşamaya ve çöküşe doğru gitmeye devam ediyordu. Hüküm Gecesi romanının ana karakteri olan Ahmet Kerim de muhalif kanatta yer alan bir gazetecidir. Muhalif olarak çok katıdır ve görüşleri dışındaki her şeyi ret eden bir yapısı vardır. İttihat ve Teraki'yi en fazla eleştiren isimlerin başında gelmektedir. Ahmet Kerim her akşam eve dönerken içinden piyano sesi gelen bir konağın önünde durur ve müziği dinler. Piyanoyu çok güzel olan Samiye Hanım çalmaktadır. Ahmet Kerim her seferinde konağa gidip bu güzel kadınla tanışmak ve piyano çalışına övgüler yağdırmak ister fakat bir türlü cesaretini toplayıp bunu başaramaz. Zamanla Ahmet Kerim Samiye ile yolda da karşılaşmaya başlar. Birbirlerinin gözlerinin içine bakarlar fakat bir türlü birbirlerine olan duyguları dışa vuramazlar. Bakışlarından ikisinin de birbirine bir şeyler hissettikleri bellidir. Sonun da cesaretlerini toplarlar ve konuşurlar. Fakat büyük bir sorun vardır. Samiye'nin abisi İttihat ve Terakki Fırkası üyesidir. Bu yine de Ahmet Kerim'i engellemez ve aşklarını yaşamakta sakınca görmezler. Kendilerini sürekli eleştiren Ahmet Kerim'in kardeşi Samiye'ye aşık olduğunu gören abi bunu bir fırsat olarak görür. Kardeşini Ahmet Kerim'i evine ve yatak odasına davet etmesi için baskı yapar. Amacı Ahmet Rasim ile kardeşini basmak ve Ahmet Kerim'ı ırz düşmanı gibi göstermektir, hatta bu fırsatı değerlendirip onu öldürmektir. Samiye abisinin baskısına dayanamaz ve Ahmet Kerim'i davet eder. Fakat plan başarılı olmaz ve Ahmet Kerim bu komplodan kurtulur. Ahmet Kerim yaşananlar sonrası Samiye'yi asla affetmez. Samiye kendini affettirip gerçekleri anlatmak için çırpınır fakat Ahmet Kerim'in katı yanı burada da ortaya çıkmıştır. Bildiğini okur ve Semiye'yi dinlemez. Bir zamanlar içindeki aşk duygusu şimdi nefrete dönüşmüştür. Samiye yaşananlar sonrası derin bir hüzün ile kaplanır. Bu hüzün onu ölüme götürür. Bunu duyan Ahmet Kerim büyük bir pişmanlık duyar. İçindeki nefret şimdi de pişmanlığa dönüşmüş ve içini kemirmeye başlamıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/huseyin-rahmi-gurpinar-kitaplari", "text": "Türk roman yazarı ve gazeteci Hüseyin Rahmi Gürpınar,17 ağustos 1864 yılında İstanbul'da dünyaya gelmiştir. Annesinin ölümü ve babasının yeni evliliği yüzünden çeşitli mekteplerde öğrenimini süren yazar, geçirdiği ciddi bir hastalıktan dolayı eğitimini yarıda bırakmıştır. Kısa bir süre memurluk hayatı yaşadıktan sonra, kalemini ön plana çıkartarak yazarlık hayatına adım atmıştır. 1887 yılında Tercüman-ı Hakikat Gazetesi'nde yazmaya başlayan yazar, ardından İkdam ve Sabah Gazetelerinde yazar ve çevirmen olarak görev yapmıştır.2. Meşrutiyet döneminde Millet gazetesini, Boşboğaz ve Güllabi dergisini çıkarsa da, başarılı olamamış ve İkdam, Söz, Zaman, Vakit, Son Posta, Milliyet ve Cumhuriyet Gazetelerinde yazarlık yapmıştır. Edebiyat dünyasına sayısız ve birbirinden önemli eser kazandıran usta yazar, eserlerine İstanbul halkının yaşam biçimini yansıtarak kadın erkek ilişkilerini, toplumsal ve ekonomik zıtlıkları işlemiştir. Eleştirilerini ise halkın dilini kullanarak esprili bir dille hikaye ve romanlarına serpiştirmiştir.1976 yılında çekilen Süt Kardeşler sinema filminin konusu Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Gulyabani isimli romanında uyarlanarak beyazperdeye taşınmıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/huzur-cikmazi", "text": "Eserimizin türü tiyatrodur. Öncelikle kişilere dair kısa bilgiler vererek başlamak istiyorum. Zennube: 35 yaşındadır. Güzel, çekici bir kadın. Memnun Bey'in eşi. Eşinin fazla ilgisinden sıkılmış bir kadın. Memnun: Zennube'nin kocası. Saf, iyi niyetli, karısına sırılsıklam aşık bir adam. Kanı sıcak, güler yüzlü biridir. Hazık: Doktor. Zennube'yle metres hayatı yaşayan kişi. Nafile: Memnun Bey ve Zennube Hanım'ın evde işlerini gören hizmetlisi. Vakkas: 60 yaşlarındadır. Kırmızı yüzlü, beyaz saçlı, kalender kılıklı, emekli bir adamdır. Agah: Zennube ve Hazık'ın arasındaki yasak ilişkiyi öğrenip ikisinden susma karşılığında para isteyen kişi. Memnun Bey, öğretmendir. Eşine sadık, çok üzerine titreyen biridir. Eşi Zennube'yle aşk evliliği yapmışlardır. Fakat Memnun Bey'in aşırı ilgisi Zennube'yi rahatsız etmiştir, soğumasına neden olmuştur. Bir gün Memnun Bey dışardan eve gelir. Karısına yine bir kucak dolusu iltifatta bulunur. Bunun üzerine Zennube çıldırmıştır. Evde onu bunu kırmaya başlar. Memnun Bey bu duruma anlam veremez hemen doktor çağırtır. Doktor Hazık evlerine aceleyle gelir. Memnun Bey'e birkaç soru sorup Zennube Hanım'ın odasına çıkar. Orada ona detaylı sorular sorar. Zennube de kocasının aşırı ilgisine dayanamadığına, artık onu boğar derecesine getirdiğini anlatır. Doktor Hazık da ona evden biraz uzaklaşmasını, tatil yapmasını tavsiye eder. Bu durumu eşi Memnun Bey' e de söyler. Memnun Bey'de eşinin bir an önce sağlığına kavuşması için onu teyzesinin yanına kafa dinlemeye gönderir. Zennube uzun süre teyzesinin yanında tatil yapar. Uzun süre gelmeyince kocası onu özlediğini fark eder. Geleceği gün onu dört gözle evde bekler. Zennube geldiğinde eski formuna gelir. Eşi onu istediği ne varsa yapmaya hazır olduğunu söyler, yine şımartmaya devam eder. Evin hizmetlisi fena dedikoducu kadın tarzındadır, evin hanımını de pek sevmez. Bir gün Vakkas Bey'le sohbet ederlerken hanımının gece yarıları uyanmalarını, mehtabı seyretmesini, defterine manzumeler yazmasını hayra yormadığını söyler. Vakkas Bey de ona kızar, hanımının hakkında suizanlarda bulunmasının yanlış olduğunu söyler. Nafile, Vakkas Bey'e bu söylediklerinin Zennube Hanım'ın şiltenin altına sakladığı defter sayesinde kuşkularının arttığını söyler. Vakkas Bey de hanımının eşyalarını karıştırmasını, özelini bilmesinin doğru bulmadığını söyler. Bu arada Nafile okuma yazma bilmiyordur. Hanımının defterini ısrarlarıyla Vakkas Bey'e okutur. Defterde onun benim hayatıma girmesi hayatı sevmemi yeniden sağladı yazıyordur. Bu yazılanlar üzerine Nafile'nin gözleri fal taşı gibi açılır, bu kadının hayatında biri var diye noktayı koyar. Vakkas Bey'de bir daha böyle şeyler yapmamasını söyler. Bu durumlar yaşanırken bir gün Zennube Hanım İngilizce kursuna gittiği günlerden birinde eve baya geç kalır. Bu durum Memnun Bey'i meraklandırır. Gidebileceği her yeri arar, hiçbir yerde yoktur. İyice meraklanır. Tam o sırada Zennube gelir. Eşine başıma neler geldi bilemezsin der. Memnun meraklı gözlerle onu dinler. Canım yolda tesadüf dayımla karşılaştım, yengemi hastaneye buraya getirmiş. Bunu duyunca yengemi ziyarete gittim, bir ihtiyacı var mı diye sordum. Hastaneden ayrılıp eve gelirken yolun bozuk olmasından dolayı araba yolu uzattı bu yüzden geç kaldım demiştir. Memnun Bey'de ben senin dayın olduğunu bilmiyordum bu hayatta sadece teyzen olduğunu söylemiştin. Zennube lafı nasıl kıvıracağını bilemez der ki ailemdekiler o dayımla konuşmuyor bende o yüzden bahsetmedim, uzun zamandır ilk defa konuştum. Eşi bu kez tatmin olur. Zennube aslında Doktor Hazık ile yasak aşk yaşıyordur bu yüzden eve geç kalmıştır. Bu yasak aşkın öğrenilmesinden korktuğu için bir gün eşini öldürmeyi planlar. Onun sütüne zehir koyar. Ama hizmetlinin geldiğini duyunca acelece odaya çıkar, hizmetli süt bardaklarını karıştırır. Zehirli sütü Zennube içmiştir. Zennube hastalanıp hastaneye kaldırılır. Suç Nafile'ye kalır. Mahkemece suçsuzluğu kanıtlanıncaya kadar tutuklanır. DEĞERLENDİRME Haldun Taner Türk Edebiyatında kabare ve epik tiyatronun öncüsüdür. Tiyatro, öykü, düz yazı türünde eserler yazmıştır. Bu eserinin türü de tiyatrodur. Yasak aşk üzerinden ders verme niteliğinde bir eserdir. Kitapta yer yer güldürü unsurları bizi gülümsetiyor. Komedi-Dram türünün harmanlaması halinde yazılan bu eseri çok severek okudum. Okumanızı tavsiye ederim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/huzursuzluk", "text": "Zülfü livaneli'nin Huzursuzluk adlı eserinde Hüseyin'in duyduğu kara sevdaya şahit oluyoruz. İbrahim Istanbul'da gazetenin ikinci katında, her sabah olduğu gibi toplantıdadır. Baş Komiser diye takıldıkları arkadaşları üçüncü sayfa haberlerinden bahsederken; Mardin'li Hüseyin Yılmaz diye birinin Amerika'da ölümünden bahseder. Bu Hüseyin; İbrahim'in çocukluk arkadaşıdır. Sessiz sakin, kendi halinde bir çocuğun başına bu olayların nasıl geldiğini bilemez. Hüseyin'in ölümü için Mardin'e gider. İbrahim Mardin'de Hüseyin'in ölümünü merak ettiği için birçok kişiyle konuşur. Öncelikle annesi ve kız kardeşi ile konuşan İbrahim; kızın göçmen kampından olduğunu ve hiç fotoğrafı olmadığını öğrenir. Ertesi gün Amerika'dan cenazesi getirilen Hüseyin toprağa verilir. İbrahim derin düşüncelere dalar: Annesi, babası, babaannesi burada yatıyordur. Arkadaşları burayı bırakmamışken, kendisi gitmiştir. Cenazede bir diğer çocukluk arkadaşı Mehmet'i görür ve yanına yaklaşır. Cenazeden sonra bir yerde oturup biraz sohbet ederler. Birkaç şeyi de ondan öğrenir. Hüseyin Mardin'e açılan üniversitede sağlık bilimleri okumuştur. Herkese yardım etmeyi çok seven Hüseyin göçmen kampına gider. Merhametten maraz doğar sözü tam onun içindir. Bir gün yezidi kampına giden Hüseyin orada Meleknaz'ı görür. Nasıl aşık olduysa nişanlısı Safiye'yi bırakıp Meleknaz'ı ve kör bebeğini evlerine getirir. Başta annesi ve kardeşi karşı çıksa da Hüseyin'in ciddi oluşundan dolayı sessiz kalırlar. Meleknaz hiç konuşmuyormuş. Annesi ve kardeşi Kürtçe, Arapça bilmediğini düşünüp üstüne gitmezler. Bir gün etraftan duyanlar evlerine gelir. Onlara ikram hazırlarken mutfakta Meleknaz da yardım ediyormuş. Kız kardeşinin elindeki marulun görünce, bebeğini bile unutup koşarak evden kaçmış. Bunu gören komşular kızın Yezidili olduğunu anlamış ve Hüseyin'e büyü yaptığını düşünmüşler. Sonra evin her yerine marul koymuşlar. Mehmet babasının daha bilgili olduğunu söyleyince ondan öğrenir Yezidileri: Aslında Yezidi değil Ezidi'dir. Altı bin yıllık dinleri tüm dinlerden önce gelir; üç kez güneşe dönerek dua ederler. Mardin'de Süryani manastırının altında güneş tapınağı vardır. Ezidi inancına göre Tanrı ve yedi melek vardır. Başmelek Melek Tavus'tur. Başmelek, Tanrı insanı yaratıp da ona secde etmesini isteyince bunu reddetmiş ve cennetten kovulmuştur. Cennetten kovulduğu için ona şeytan der; ona inananlara da şeytana tapıyor derlermiş. Oysa ki Melek Tavus; cennetten kovulduktan sonra yaptıklarına pişman olup, yedi bin sene gözyaşı dökerek ateşleri söndürmüş, denizleri doldurmuştur. Sonra Tanrı affedip tekrar Başmelek yapar. Melek Tavus hem iyi hem kötüdür. Ezidilerin inancı böyledir. Şeytana taptıkları düşünüldüğü için çok zulüm görmüşlerdir. Mehmet'in babası Hüseyin'i çok uyarmıştır. Işidçi Mardin de çoktur ve seni yaşatmazlar der ama Hüseyin dinlemez. Nasıl bir kara sevdaya düşmüştü ki dini bir bütün olan Hüseyin'in bu çılgınlıkları yapmasına sebep olur. Kız marulu görüp kaçtıktan sonra Hüseyin her yerde onu arar. Aradığını duyan Işid destekçileri yolunu keser ve tehdit eder: aramaktan vazgeçmesini yoksa öldüreceklerini zaten kızı kendilerinin de aradığını bulunca öldüreceklerini söylerler. Hüseyin yine de arar ve kızı güneş tapınağında bulur. İbrahim bunun üstüne güneş tapınağına gider. Orada Meleknaz'dan izler arar ve aradığını bulur: Meleknaz'a ait olduğunu düşündüğü, köşesinde tavuskuşu işlenmiş bir mendil... İbrahim Hüseyin'den çok Meleknaz'ın hayatını merak etmektedir. Nasıl bir kız; asi mi? zeki mi ? İbrahim'e gazeteden iş gelir. Ne kadar tesadüftür ki o bir Meleği ararken bir başka melek Mardin'e geliyordur. Angelina Jolie iyilik elçisi olarak Mardin'de kampları gezecektir. Ertesi gün kampları gezerken birkaç görüntü alıp gazeteye yollarlar. Angelina Jolie gittikten sonra İbrahim bir süre daha orada kalır ve Meleknaz'ı arar. Şeyh Seyda oranın bilgini onlara yardım eder ve Zilan' ı bulurlar. O Melek Naz'la arkadaştır. Zilan başlarından geçenleri anlatır. Köylerini Işid basmış; erkeklerini öldürüp kızlarını, kadınlarını esir alır. Zilan, kız kardeşi Nergis, Meleknaz esir düşmüş, satılmış, tecavüze uğramışlar. Her adam bir paket sigara karşılığı onları başkasına satar. Ta ki topladıkları yere dönene kadar... Orada kullanılmışlar tarafına koyar. Bir adam gelir ve pazarlık sonucu üçünü de alır. Bir süre sonra onlara yiyecek, su ile Şengal dağının eteklerinde bırakır. Meğer o da Ezidiliymiş ve kızları alarak serbest bırakıyormuş. Dağdan geçmek hiçte kolay değildir. Meleknaz doğum yapar; bir kızı olur. Birçok ölüm görürler. En kötüsü Zilan'ın kardeşi Nergis'in ölümü... bir sabah Zilan uyandığında Nergis'i bulamaz. Uçurumun kenarına gidince uçurumdan atladığını görür ve yanına iner. Nergis'in son sözü: ' Ben bir insandım abla. ' olur. Meleknaz bebeği istemez ama ölmesine de gönlü razı gelmez ve bebeği emzirir. Aç susuz yollarına devam ederler ama dayanacak güçleri kalmamıştır. Meleknaz'ın sütünden ikisi de içer. Böylece dağı inmeyi başarırlar. Oradan da Türkiye kamplara gelirler. İbrahim son kısmı da öğrenir: Hüseyin Meleknaz'ı bulduktan sonra onu ve bebeği İstanbul'a yollar. Kendisi de işlerini halletmeye çalışır. Ancak işler ters gider ve Işidçiler onu vurur. Kendini yere atan Hüseyin kurtulur ve abisinin ikna etmesiyle Amerika'ya gider. Orada da Hüseyin açısından işler iyi gitmez. Müslüman karşıtları tarafından bıçaklanan Hüseyin orada ölür. Hüseyin'in Mardin'de başlayan ölümü Amerika'da son bulur. İbrahim artık İstanbul'a döner. Döndükten sonra sürekli Meleknaz'ı düşünür. Bir arkadaşının yardımıyla bebek Nergis'i bulur. Oradaki hemşireye Nergis'e ulaştırması için mektup bırakır. Aradan sekiz gün geçer ve beklenen cevap gelir: \" Aksaray'da akın pastanesi, pazar günü saat üç...\" İbrahim sonunda Meleknaz'a ulaşmıştır. Bana göre roman Zülfü Livaneli'nin birçok romanında olduğu gibi çok güzel. Bizi güzel hikayesi ile gerçek hayatta olan şeylerle yüzleştiriyor. Yazan: Nilay Alakuş Huzursuzluk Konusu Türk edebiyatının tarihi olayları mükemmel bir şekilde ele alıp romanlara döken yazarı Zülfü Livaneli Huzursuzluk romanı ile bu kez Orta Doğunun yeni kanayan yarası olan IŞİD zulmüne dikkat çekiyor. Huzursuzluk kitabını ana karakteri olan İbrahim, İstanbul'da yaşamaktadır. Bir gün çocukluktan beri arkadaşı olan Hüseyin'in öldüğünü öğrenir ve bunun üzerine Mardin'e gider. Hüseyin'in nasıl öldüğünü öğrenmen isteyince de kendisini kahreden gerçeklerin içinde bulur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/hz-muhammedin-hayati", "text": "İngiliz asıllı Müslüman olan Ebubekir Siraceddin Martin Lings, üç yıl kadar bir süre derin araştırmaları sonucunda ortaya çıkardığı HZ. Muhammed'in Hayatı adlı eseriyle büyük İslam bilimcilerinden de takdir almıştır. Kitapta gerek konular derinlemesine gerek konular ana hatlarıyla gerek de kısa bir değinme ile anlatılmıştır. Temel HZ. Muhammed'in Hayatı hakkında ki bilgililere bu kaynaktan oldukça yararlanarak kullanabilirsiniz. Peygamber Efendimiz HZ. Muhammed 20 Nisan 571 yılında Mekke'de dünyaya gelmiştir. Annesinin adı Amine, babasının adı Abdullah'tır. Lakin Peygamber efendimizin babası kendisi henüz dünyaya gelmeden vefat etmiştir. Ve Muhammed ismini de dedesi Abdulmuttalip vermiştir. Doğduktan kısa bir süre sonra Halime adında bir sütanneye verilmiştir ve 4 yaşına geldiğinde Mekke'ye tekrar dönerek annesine kavuşmuştur. Lakin aradan geçen 2 yıl kadar bir sürenin ardından annesi Amine'de ölünce dedesi ile yaşamaya başlamıştır. Peygamber efendimizin hayatı her zaman zorlu geçmiştir. Daha küçük yaşta; üstlerinden kısa bir süre geçtikten sonra dedesini de kaybedip amcası Ebu Talip'le yaşamaya başlamıştır. Amcası Peygamber efendimizin en büyük destekçilerinden olmuştur. Hem gençliğinde hem de çocukluğunda her daim yanında bulunmuştur. Nitekim Peygamber Efendimizin de ticaretle haşır neşir olma sebeplerinden biri amcası Ebu Talip'dir. Kendisi bir ticaretçi olup yiyenini de yanından eksik etmemiştir. Peygamber Efendimiz 25 yaşına geldiğinde ticaret alanında oldukça geliştiği ünü; güvenilir ve dürüstlüğüyle nam salmıştı. Ve 40 yaşında ki, güzelliğini ahlakından alan Hatice isimli bayan adına ticaret yapmaya başlayan Peygamber Efendimiz birbirlerini uygun görerek sade bir nikahla evlenirler. Bu evlilikten doğan altı çocuk vardır. Abdullah, Zeynep, Rukiye, Ümmü Gülsüm, Kasım ve Fatıma. Bu çocuklardan Hz. Fatıma haricinde hepsi Peygamber Efendimizden önce vefat etmiştir. Hz. Hatice İslam'a katılan ilk Müslüman olmuştur. Her daim ve her koşulda Peygamber Efendimize destek olup onun yanında durmuştur. Peygamberimize Kabe Hakemliği olayından dolayı Güvenilir Muhammed anlamına gelen Muhammedül Emin lakabı verilmiştir. Mekkeli halk ne kadar HZ. Muhammed'e peygamberliğinden dolayı kızgın ve öfkeli olsalar da en ufak bir şey için Peygamber Efendimizin yardımını isterlerdi. Mekke'nin insanları o kadar yoldan çıkmıştı ki; babalar kız evlatlarını diri diri toprağa gömerken insanlar köle olarak takas ediliyordu. Kumar, dolandırıcılık da çabası... Bu durumları gören Peygamber Efendimiz çok üzülüyordu. Kafasını sık sık Mekke'nin dışında bulunan Hira Mağarasına dinlemeye gidiyordu. Gel zaman git zaman. Peygamber efendimiz yine bir gün Mekke'nin zalimliğinden uzaklaşmak adına Hira Mağarasına gitmişken, kendisini Cebrail ziyaret etmiştir. Ve Peygamber Efendimize Oku dedi. Peygamber Efendimiz de ben okuma bilmem dedi. Cebrail tekrar Oku deyip bu durum tekrarlandığında; Peygamber Efendimiz Alak Suresinin ilk beş ayetini okumuştur. Ve böylece Peygamberliği başlayıp, ilk vahyini de almış olmuştur. HZ. Muhammed peygamberliğinin ilk üç yılında insanları İslam'a gizlice davet etmiştir. Daha sonra ise tüm halka duyurarak İslam'a çağırıp, Müslümanlığı anlatmıştır. Halk ise Peygamber Efendimizi yalanlayıp, Müslüman olanlara da işkenceler yapmıştır. Müslümanlara eziyet etmeye kalkışanlara karşın Peygamber efendimiz Müslümanları Habeşistan'a yollayarak ilk hicreti 615 yılında gerçekleştirmiş bulunmaktadır. HZ. Muhammed bir yandan Mekkelilerin azabından kaçınırken bir yandan da toplumu İslam'a davet ediyordu. Ve bir zaman gelen bir grup Müslüman olduktan sonra Peygamber Efendimizi kendi memleketleri Medine'ye davet etmiştir. Peygamber Efendimiz de Allah'tan aldığı vahiyle Medine'ye hicret eder. Bu hicretin önemi çok büyüktür. İslam'ın yükseldiği bu kutsal şehir Müslümanlar için milat olmuştu. Mekkeliler oyunlarına devam ederken, İslam tarihi açısından önemli savaşlar gerçekleşmiştir. Geçen uzun ve zorlu yılların ardından Mekke'yi fetheden Peygamber Efendimiz, Mekkelilere merhamet ederek onları da tekrardan İslam'a davet etmiştir. Müslümanlarla beraber yaptığı son hacca Veda Haccı denir. Hac sırasında yaptığın konuşmasıyla ölümünün habercisini veren Peygamber Efendimiz, Hacdan sonra hastalandı ve ardından 8 Haziran 632 yılında vefat etmiştir. Hz. Muhammed'in Hayatı kitabının oldukça yüzeysel kısmını anlattım ama olaylar okuyunca daha bir farklı. Martin Lings'in kaleme aldığı bu eser, Peygamber Efendimizin hayatını bir serüven şeklinde bizlere yansıtmıştı. İlk başlarda anlamakta zorluk yaşasanız da bir süre sonra kitabın diline hakim olup, sayfaları teker teker fethetmeye başlıyorsunuz. Özellikle okullarda verilen siyer dersleri için kılavuz bir kitap. Peygamber Efendimizin hayatını merak eden herkesin mutlaka okuması gereken bir eser."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ibisin-ruyasi", "text": "Nahit, ünlü bir tiyatro oyuncusu ve yazarıdır. Kendi tiyatro sahnesine sahiptir. Olay Cumhuriyet'in ilk yıllarında, çoklu parti dönemine geçiş çabalarının olduğu zamanın İstanbul'unda geçer. Nahit, eşi Vedia Hanım tarafından terk edilmiş, yalnız bir insandır. Karısından ve iki çocuğundan ayrı yaşayan Nahit tüm zamanını tiyatroya vermiştir. O yalnızca işinde başarılı bir sanatçı değil, fakir fukaranın da babasıdır. Nerede yetenekli bir ihtiyaç sahibi görse onu tiyatroya kazandırmak için elinden geleni yapar. Bununla beraber ahlaka da önem verir. Adaletten şaşmaz. Bir insanda yetenek yoksa istediği kadar fakir olsun onu tiyatroda barındırmaz, aksi durumu ise tiyatroya kabiliyetli insanlara yapılmış bir zulüm sayar. Bir gün Nahit, eski dostu Sadi işten çıkarılınca onu tiyatrosuna kabul eder. O sıralarda tiyatroda çalışan Necla ise Sadi ile evlenmeyi düşünmektedir. Nahit'in niyeti, biraz da onların evlenmesine yardımcı olmaktır. Ancak Sadi, Nahit'e bir itirafta bulunur. Nahit ile Vedia'nın boşanmasına kendisi sebep olmuştur çünkü ikisinin anlaşamamasına, Nahit'in Vedia karşısında yetersiz hissetmesine artık yüreği dayanmamıştır. Nahit bu itirafı başlarda olgun bir şekilde karşılasa da kısa bir süre sonra Sadi'yi işten çıkarır. O sıralarda ise Hatice adlı güzel bir kadın tiyatroya alınır. Nahit, daha ilk görüşmede bu kadından etkilenmiştir. Gelişen olaylar Hatice'nin de Nahit'e karşı boş olmadığını gösterir. Her sabah Nahit Bey'le çay içer ve sohbet eder. Genellikle neşelidir, bazen ise üzgündür. Mutlaka konuşacak bir şeyler bulur. Onun bu halleri Nahit'i içten içe ona bağlar. Nihayet bir gün Hatice konyak içmek üzere Nahit'in evine kadar gider. Evde öpüştükten sonra Nahit Hatice'ye kesin bir şekilde aşık olur. Hatice ise boşanmış bir kadın olmasına rağmen kendini evli ve çocuklu gösterir. Bir gün, kocasından ayrıldığını söyler. Nahit'in ev anahtarını çalar ve bir gün onu evde kendisi karşılar. Böylece Hatice ile Nahit bir süre beraber yaşarlar. Aşk ilişkisi kısa zamanda kendi sorunlarını üretmeye başlar. Nahit artık kıskanç bir adam olmuştur. Hatice'yi kısıtlamaya ve sorgulamaya başlamıştır. Onun bazı yalanlarını da yakalamıştır üstelik. Yine de Hatice'yi elinden kaçırmak istemez. İçinde ayrılık korkusu vardır. Tam bu zamanda Sadi, Necla'dan ayrılmış ve çalışmak üzere tiyatroya gelmiştir. Nahit Sadi'nin derbeder durumuna üzülüp onu yine işe alır. Onda, kendisinin potansiyel vaziyetini görür. Kim bilir? Belki de bir gün Hatice kendisini terk eder ve o da Sadi'nin şimdiki durumuna düşer. Nahit'in duygusal bir kararla Sadi'yi işe alması, onun Hatice ile ayrılık serüveninin ilk aşamasını oluşturur çünkü Hatice yavaş yavaş Sadi'ye ilgi duymaya başlar. Nahit bu durumu anlar. Bir gün Hatice tiyatro'da Sür gemici gemiyi / Hiç kimseden korkum yok şarkısını söylemektedir. Nahit gelir ve ona Demek korkuyorsun. Korkmayan bu kadar söylemez, korkum yok diye. der. Hatice Nahit'e hak verir ve Sadi'yi beklediğini söyler. Ardından şunları ekler: Belki merak edersiniz: Onu çok, çok çekici bulduğumu, sizi kıskanmak hatasından ve kinci olmaktan kurtulursa kendisini sevebileceğimi söyleyeceğim. Tamam mı? Bu sözler Nahit'i kıskançlık krizine sokar. Sadi'yi işten çıkarır. Sadi'nin kendisini bıçakladığını, o bıçağı ise Hatice'nin verdiğini ifade eder. Hatice ise, Nahit ile ilk kez birlikte oldukları gece yatağın ucuna koyduğu silahı hatırlatır. Sahnede bir silah görüldü mü o silahın mutlaka patlaması gerektiğini ima eder ve kendi hayatına kıyar. Mutsuz biten bir aşk hikayesini konu alan bu tiyatro oldukça yoğun duygusal anlara sahne olmaktadır. Dekorunu tiyatro sahnesinin oluşturduğu bu oyunda oyun içinde oyunlar da bulunmaktadır. Nahit'in dramı sanki oyun içinde bir oyundur. Acı hakikatlerden tiyatronun kurmaca dünyasına kaçan Nahit sanki bir labirentin içinde gibidir. Hayat tiyatronun olduğu kadar bir oyun sahnesidir ve tiyatro hayat kadar acıdır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/icimdeki-muzik", "text": "11 Yaşındaki Melody doğuştan bedensel engelleri olan, konuşamayan ama içinde kocaman bambaşka dünya barındıran bir kız çocuğudur. Bebekliğinden itibaren ailesinin üzerine titremesi, onunla ilgilenmesi ve ona şefkat göstermesi sayesinde yaşadığı hayatın zorluklarını göz ardı edebilmeyi başarmıştır. Melody 'nin bebekliğini babası devamlı video kaydına almıştır ve Melody bu videoları izlerken devamlı kendini irdeler. Bu videolarda Melody'nin kolları ve bacakları hiç hareket etmiyor, hiç ağlamıyor ve yastık desteksiz oturamıyordur. Bütün bunlar şu an için de onun açısından devam eden sıkıntılardır. Melody konuşamadığı için birçok insan tarafından aynı zamanda zihinsel engelli sanılmaktadır. Hatta doktoru bile annesine Melody'nin zihinsel açıdan da engeller yaşadığını belirtir. Fakat annesi bunu şiddetle reddeder. O, kızının çevresindeki her şeyi tepki veremese de anladığını bilmektedir. Nitekim öyledir de. Melody olup biten her şeyi anlayabiliyor, analiz edebiliyor ve kendi iç dünyasında bunlara karşılık bile verebiliyordur. Çok kuvvetli bir fotografik hafızaya sahip olan kahramanımız gördüğü her şeyi adeta kafasına kaydeder. Bunun yanı sıra annesinin kazandırdığı bir alışkanlık ile Melody müziğe de oldukça ilgi duymaktadır. Melody ve ailesinin olağan hayatı bu şekilde devam ederken kahramanımız okula gitmeye başlar. Melody heyecanlandığı, sinirlendiği ya da üzüldüğü durumlarda bir çeşit kriz geçirmektedir. Vücudu istemsiz şekilde sarsılıp garip sesler çıkarır. Okula gittiği bir gün de bu krizlerden birini yaşar. Çünkü öğretmenleri öğrencilerine zaten kapasiteleri yetmeyeceğini düşündüğü için aylardır aynı şarkıları ve aynı dersleri göstermektedir, bu da sonunda Melody'i çileden çıkarmıştır. Yaşanan kriz nedeniyle annesi apar topar okula çağırılır ve durumu öğrenen ve sebebini kavrayan anne sinirden çılgına döner. Çocukların bu denli küçümsenmesini kaldıramaz ve yaşanan olaylardan sona Melody'nin sınıfını değiştirmeye onu normal öğrencilerle aynı sınıfta ders aldırmaya karar verir. Bu Melody için oldukça yıpratıcı bir süreç olacaktır çünkü daha önce böyle bir ortamda hiç bulunmamıştır. Kendisi gibi özel çocuklar dışında hiç arkadaşı olmamıştır ve şu anda bir sınıf dolusu normal öğrencinin arasına katılmak zorunda kalacaktır. Ailesinin de katkılarıyla Melody bu durumu kabullenir ve yeni sınıfında dersler görmeye başlamak üzere okuluna geri döner. Sınıftaki diğer çocuklar için de bu durum oldukça zorlayıcıdır. Çünkü nereden bakılırsa bakılsın Melody'nin şekilsiz duruşu ve tavırları onları ürkütmektedir. Melody yeni sınıfına alışmaya çalışırken aileye yeni bir haber bomba gibi düşer. Melody'nin annesi hamiledir ve bu durum hepsi için biraz karmaşık duygular ifade etmektedir. Annesi içten içe bu çocuklarının da Melody gibi bir engelle doğmasından çok korkmaktadır. Aynı korkuları Melody de hissetmektedir. Bebek normal doğsa da kendisinden üstün olacağı, onun yapamayacağı şeyleri yapabilecek olması fikri de onu biraz rahatsız etmeye başladı. Annesinin hamileliği sürecinde Melody'nin bakımına yardımcı olmak üzere Bayan V. ,Melody ona böyle hitap ediyor, hayatlarına dahil oluyor. Melody ve Bayan V. arasında çok sağlam bir bağ kuruluyor. Bu süreçte beklenen bebek sağlıklı bir şekilde aileye katılır. Melody dail bütün aile üyeleri onu sevgiyle sarıp sarmalar ve onun bu denli sağlıklı olmasına kendisi bile şaşırsa da en çok Melody sevinir. Hayatı bu şekilde devam eden Melody'e okulda yardımcı olması üzere bir yardımcı bulunur. Melody onun sayesinde derslere katılım gösterip daha kolay çalışabiliyordur. Ama bu yardımlar ona yeterli gelmez. Aklında sadece düşüncelerini sesli dile getirebilecek bir bilgisayara sahip olmak vardır. Bunu hem yardımcısıyla hem ailesiyle paylaşabiliyordur, çünkü artık önünde Bayan V. ve annesinin onun için hazırladığı minik bir manevra ile hareket ettirebildiği harfleri vardır. Bilgisayar isteği uzun uğraşlar sonucu ailesi tarafından karşılanır ve bu Melody'nin dünyasının değişiminin başlangıcı olur. Okulda arkadaşları ve öğretmenleri tarafından hafife alınan Melody, okullar arası bilgi yarışması için seçmelere katılmak ister ve gösterdiği üstün başarı ile takıma dahil edilir. Bu herkes tarafından beklenmedik bir gelişmedir. Takıma dahil olmasıyla arkadaşları ile arasındaki ilişkiler gelişmeye başlar en azından Melody için öyle görünmektedir. Ta ki yarışma sabahı arkadaşlarının ve öğretmeninin onu beklemeden yarışmaya gitmek üzere uçağa bindiğini öğrenene kadar. Ne yapıp edip yarışmaya yetişen Melody, orada da harikalar yaratır ve toplum buna büyük ilgi duyar. Bu kız hem çok zeki, hem de bir cihaz ile konuşabiliyor nasıl ilgi çekmesin ki. Yarışma bitiminde arkadaşlarıyla ve öğretmeniyle yüzleşen Melody onlara da büyük bir ders vermiş olur. Eve döndükten sonra yaşadığı bütün bir seneyi düşünüp taşınan Melody hayatının bundan sonra hiç de eskisi gibi olmayacağına artık daha emindir. Basit bir dille yazılmış, akıcı olay örgüsüyle okuyucusunu tutan bir kitaptı. Kitabın konusu gereği içinde birçok mesaj barındırmaktaydı. Bir okuyucu olarak engelli bireylere karşı bir farkındalık yarattığı tartışılmaz bir gerçektir. Bu kitaptan önce tekerlekli sandalyede gördüğüm bir insanın kafasından nelerin geçebileceğini hiç düşünmemiştim ama artık hislerini, duygularını daha farkında olarak yaşıyorum. Kitapta anlatılan karakterlerin betimlemeleri de oldukça iyiydi. Bu başarı benim için kitabı sevdiren en büyük etkenlerden biridir. Çünkü karakterleri kafanızda net canlandırabilmeniz sizi hikayenin içine daha fazla sokuyor. Bu nedenle severek okuduğum ve beğendiğim bir kitap oldu. Dilinin modern düzeyde basit ve akıcı olması da kitabı hızlı okunabilir kılıyor bu nedenle okurken sıkılmıyorsunuz. Bu minicik ama dev kızın hikayesini okumanızı, dünyanıza katmanızı şiddetle tavsiye ediyorum. İçimdeki Müzik Kitap Özeti Melody, ilk doğduğu zamanlarda normal bir bebek gibiydi. Ancak zaman ilerledikçe yaşıtlarının yapabildiği şeyleri aynı anda yapamadığını fark etti ailesi. Doktora gittiklerinde Melody'nin özel çocuk olduğunu öğrendiler. Bu duruma çok üzülseler de ellerinden bir şey gelmiyordu. Anne ve babası işe gittikleri zamanlar yan komşuları olan Bayan V, Melody'ye bakma işini üstleniyordu. Melody anne ve babasının Bayan V'ye ne kadar ücret ödediğini bilmiyordu ama bu yaptığının karşılığında ne kadar para verirlerse versinler yetersiz geleceğini biliyordu. Konuşamıyordu, yürüyemiyordu, kendi başına yemek yiyemiyordu. Birinin ona yemek yedirmesi gerekiyordu. Büyüdükçe bu durumdan daha fazla utanmaya başladı. O da kendi başına yemek yemek, yürümek istiyordu. Normal olmak istiyordu. Ancak Melody'nin henüz kimsenin bilmediği bir özelliği vardı. Zihinsel engelli olarak görülse de öyle değildi. Çok kuvvetli bir zihni vardı. Duyduğu kelimeyi, gördüğü bir şeyi asla unutmuyordu. Ne var ki bunu dile getiremiyordu. Derken okula başlama zamanı geldi. Annesi doktora götürdüğünde doktor çok acımasız bir şekilde onu bakım evine verirlerse rahat edeceklerini söyledi. Annesi bu duruma karşı çıkarak onu normal bir okula gönderdi. O okulda kendisi gibi olan kişilerle yani özel çocuklar sınıfındaydı. O sınıfta her çocuğun farklı bir özelliği vardı. Kimisi zihinsel, kimisi fiziksel engelliydi. Onları bu engelleri bir araya getiriyordu. Her öğretmenleri iyi değildi. Her gelen onlara ABC öğretiyor ilerisine geçmiyordu. Melody, kitap dinlemeyi çok seviyordu. Ancak yeni öğretmeni bunun farkında değildi. Melody'nin de kendisini ifade etmesinin tek yolu bağırmak ve kendini yerlere atmaktı. O da bu sıkıcılıktan kurtulmak üzere bunu yaptı. Annesi okula gelince Melody'nin söylemek istediklerini anladı ve öğretmene söyledi. Ancak öğretmen onu dinlemeyince, ve çocuklar başka öğretmen isteyince öğretmen değişikliği oldu. 5. Sınıfa geçtikleri için artık kaynaştırma öğrencisi olarak normal öğrencilerin olduğu sınıflara ders görmek üzere gidiyorlardı. Melody sadece baş parmağını oynatabilirdi. Bu kadar az hareket ediyor olması diğerlerinin yanında kendisini kötü hissetmesine neden oluyordu. Ancak kısa zamanda öğretmenleri Melody'nin zeki olduğunu anlaşıldı. Bu sıralarda evde de annesinin hamileliği konuşuluyordu. Yeni bir kardeşi olacaktı. Penny, doğduğunda normal bir çocuktu. Ancak ailesi asla ikisini ayırmıyordu. Bu durum Melody'yi mutlu ediyordu. Melody kendisi için bir bilgisayar alınmasını istedi. Kendisi konuşamıyordu ama kendisi yerine o bilgisayar konuşabilirdi. Biraz çabalar sonucu bilgisayarı edindi. İlk kez o bilgisayar sayesinde konuşabilmişti. Baş parmaklarını oynatabildigi için makineyi daha rahat kullanabiliyordu. Bir zaman sonra okulda Akıllı çocuklar bilgi yarışması olduğu öğrenildi Bay Dimming, ilk deneme testi yaptığında tek full çeken Melody'ydi. Ancak bunu bir rastlantı olarak düşündüler ve onu önemsemediler. Bunu öğrenen ailesi yarışmaya katılacak kişi seçmelerine katılması için Melody'yi desteklediler. Melody, seçmeleri de kazandı. Herkes ona garip bakıyordu ve o da bu garip bakışlardan gittikçe daha da rahatsız oluyordu. İlk yarışma günü geldiğinde tüm gözler onun üzerindeydi. Yarışmayı Melody'nin her şeyi çok iyi bilmesiyle kazandılar. Ve finale kaldılar. Final için takım arkadaşları bir kahvaltıya gitti ardından da öğle uçağı ertelendiği için sabah uçağı ile yarışmaya gittiler. Melody, uçağın ertelenmesinden habersiz havaalanına gitse de geri dönmek zorunda kaldı. Takım da zaten kazanamadı. Ertesi gün okula gittiğinde bunun hesabını sordu. Ancak kimse geçerli bir neden veremiyordu. Sadece istememişlerdi. Değerlendirme: Özel çocukların yaşadıkları durumları, çektikleri zorlukları, diğer insanların onları hiç anlamıyor oluşu, çocukların özel çocuklara karşı acımasız tavırları o kadar güzel bir şekilde anlatılmış ki, insanın Melody ile empati kurması sağlanıyor. İlk sayfadan itibaren insanı içine alıp uzunca bir müddet düşünmeye sevk ediyor. uzun süre önce okumuştum pek hatırlamıyorum ama fena kitap değildi 21-11-2016 20:47 beklediğimden daha kötü bir kitaptı 25-11-2016 20:26 çok güzel bir kitap ben çok beğendim diğer kitaplarını merak ediyorum 18-12-2016 16:30 sınavda nası sorular cıkar 29-12-2016 15:28 evet yaa nasıl çıkar 01-01-2017 17:31 1. si o sharon m. draper 2. si yazar kadın 3. sü maalesef çoksel ile artık sadece 4 yaşındakiler dalga geçiyor. 27-01-2017 17:54 okumadım ama özetine göre güzel kitap 06-02-2017 22:31 bence bütün kitapların özeti çıkarmalar lazım 27-03-2017 19:48 acayip bir kitap bayıldım 23-04-2017 16:23 ben ilk defa okudum ama bayıldım çok güzel ve akıcı oumayanlar okusun 15-05-2017 21:33 sınavdan nasıl soru çıkar sol ayağıma çok benziyor çok güzel 24-05-2017 22:38 iğrenç bir özet. kitapla arasında bağlantı yok kitapta uçak gidince yarışmaya katılamıyor burada katılıyor diyo. okumayın. yanlış 26-05-2017 06:14 benim için dünyadaki en güzel kitap payı biçilmez !!!! yazarımızın ellerimize sağlık 05-08-2017 22:13 özette bazı yanlışlar var mesela melody 2. yarışmaya yetişemiyor 05-09-2017 15:26 yalancı melodi uçağı kaçırıyor vasintino gidemiyor takımı da 1. turda eleniyor 03-11-2017 10:32 efsane kitap hayatımda okuduğum en iyi kitaplardan birisi 26-11-2017 13:24 çok teşekkürler çok yardımcı oldun 30-11-2017 18:58 kitabın ana fikri ve konusu nedir 21-12-2017 20:14 çok güzel bir hikaye 31-12-2017 09:58 kitap özeti yanlış yazılmış melodi 2. yarışa yetişemiyor 01-01-2018 17:57 sen hiç kimseye emir veremezsin ve isteyen herkes okur istemeyen de okumaz sen karisamazsın şiddetle bende sana diyorum hem bazı hataların var icimdeki muzikte 02-01-2018 17:39 cok güzel kitap bayıldım bütün serilerini okudum 09-01-2018 22:50 daha okuyamadım ama güzel bi kitapa benziyo insanlara çok faydalı bi kitap bence çoğu kişi okumalı çünkü bi çocuğun yaşadığı zorlukları anatıyo 16-01-2018 16:02 kitabın karakterlerinin hepsinin isimlerini bilen var mı? 31-01-2018 20:43 ben çok beğendim hatta duygulandım benimde bir kuzenim aynen böyle oda herşeyi böyle aklında tutuyor ama allaha şükür konuşabiliyor zekası çok küvvetli herşeyi biliyor çarpım tablosu diyelim herşey 8 yaşında bu kitabı alıp kuzenime hediye edeceğim belki oda birgün bu kitabı okuduktan sonra hayatını sever çünkü hep şikayet ediyor keşke doğmasaydım diyor banyoya girmişti kollarını jiletle kesmişti 03-02-2018 15:48 yha biz sınav olucaz ama nasıl sorular çıkar 04-02-2018 09:26 kitabin karakterlerinin adlari 04-02-2018 18:29 çok güzel kitap çok beğendim 07-02-2018 18:59 yaaaaaaaa kitap tan hangi sorular çıkar 08-02-2018 21:31 aşırı derece duygusal bir kitap okunabilir bence çok kötü değil 13-02-2018 17:55 bu kitabın özetinde bir hata var melody öğretmeni ve arkadaşları uçağa binip gitiğinde yarışmaya katılamamıştır lütfen bu hata düzeltilsin bu kitapla ilgili bir sorum var lütfen cevaplayınız melody nin köpeği var mıydı varsa ismi neydi 18-02-2018 15:11 tek kelimeylen berbat bir kitap bide çok kalınt benim yaşıma uygun değil açıkçası beğenmedim bide yazarın adına bak özeti çok uzun yazanakadar canım çıktı ben bu kitabı hikaye sandım ama romanmış bardaki sefere macera kitabı yazsın :( 23-02-2018 20:14 sol ayağımdan farkı yokki bu kitabın 26-02-2018 23:48 ben bu kitabı okudum , aynı anlattıgın gibi. 13-03-2018 20:56 çooookkkkkk güzel bir kitaptı bu kitabı okuduktan sonra şükretmeyi hatırladım bi yandan melody yerinde olmak isterdim boyandansa yerinde olmak istemezdim 21-03-2018 21:42 aklıma stephen hawking geldi rahmetli ne zeki adamdı 27-03-2018 17:20 bence çooook kötü bir kitap hiç beğenmedim 30-03-2018 16:49 yaaa kitap acayip güzel üç kere okudum bırakamıyorum kitabı çook güzel... 06-04-2018 17:18 çok güzel ilk defa okudum fakat 2 kere daha okuyabilirim 08-04-2018 15:57 çok güzel bir kitap daha yarısındayım fakat okuduğum kadarı ile çok güzel bir kitap . 11-04-2018 19:54 kitap çok güzel 14-04-2018 16:41 kitabı çok beğendim 18-04-2018 21:55 çok güzel olmuş bi kaç yanlış var ama olsun büyütülecek bir şey değil 20-04-2018 07:40 çok güzel birkitap sol ayağımla benzer 22-05-2018 18:42 gercekten tşk ederim daha öncehiç okumadım sonra kitabı aldım sonra araştırırken seni gördüm saol bence daha faz la ödülü hak ediyor bu kitap 29-05-2018 03:34 okudum ve süper ötesi bir ki yaptı herkesin mutlaka okuyup ders çıkarması gereken bir kitap. ve sonu çok duygusal 25-08-2018 12:35 aynı domates suyu bir kitap domates suyu gibi akıp gidiyoruz... 29-09-2018 17:21 çok güzel ama çok izucu 13-10-2018 22:12 cok guzel bir kitap ama sonu uzucu ama kitabi almanizi tercih ederim kitabi bendede var 28-10-2018 16:31 çok guzel ya böyle kitap görmedim bunun devamı varmi 20-11-2018 22:16 içeriği güzel ama biraz sıkıcı 02-12-2018 15:33 başı sol ayağım kitabına çok benziyo 06-12-2018 18:52 özeti çok yanlış yazmışlar okumayın bence burdan 31-12-2018 10:15 aynı sol ayağım metni gibi birazda üzücü allah engellilere yardımcı olsun bende sağ elimden engelliyim engellilere duyarlı olalım bu kitabı okuyanlar okumaya karar duyursun çünkü ders çıkarılacak bir hikaye... 20-02-2019 20:07 muazzam bir eser. ayakta alkişliyorum yazari.👏 akicilik desen 10/10... kurgu desen 10/10... genel olarak baksan 10/10😍 tavsiyemdir herkese.🐾 özet yanlış kitapla alakası yok sonra bide ikinci yarışmada melodynin arkadaşları yarışma tarihini bilerek yanlış söylüyo o yüzden1. turda eleniyolar 19-10-2020 20:04 bence çok güzel bir kitap 28-10-2020 23:01 kitap son zamanlardaki en favori kitabim oldu 29-10-2020 14:31 çok güzel bir kitab 31-10-2020 19:35 efsane biraz hata var ama olsun kız kardeşi penny köpeğinin ismi ise buthershols 17-11-2020 19:30 gerçekten güzel ve biraz da ibretlik 14-12-2020 20:34 içimdeki müzik, acaba müzikle ilgili midir, diyerek almıştım. okudukça hani müzik, nerede müzik... bir türlü müzik gelmiyordu. halbuki yanlış açıdan bakıyormuşum kitaba. bu güzel eser, engelli olan bir küçük çocuğun hayata tutunuşunu anlatmaktır. konuşma isteği yanan kahramanımız, bu isteğini gerçekleştirebiliyor mu acaba ? yoksa garip sesler çıkartmaya devam mı ediyor? öğrencilere empati duygusunu kazandırmak için güzel bir eser. iyi bir kitap çok iyi değil çok kötü değil idare eder ama ginede ben beğendim 20-12-2020 19:21 çok güzel bir kitap herkese tavsiye ederim bu kitabı 3 kez okudum :) 21-01-2021 13:35 muhteşem,harika ben böyle güzel bir kitap okumadim 02-02-2021 23:42 melody yarışmaya gidemiyor ama yanlış yazmışsınız 14-02-2021 18:35 mükemmel bir kitap öneririm 11-04-2021 20:51 bu özet yanlış melody ikinci yarışa katılamıyor... 01-05-2021 16:04 her çocuğun ne kadar özel olduğunu harika bir kitapla ifade etmiş yazar. empati yeteneğinizi güçlendireceğine eminim. melody ile arkadaş olup onun bu yolculuğunda ona yardım edin ve hayatınızın sonuna kadar onu unutmayın."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/icimizdeki-seytan", "text": "Kitap, iki üniversite öğrencisi olan Ömer ve Nihat'ın vapurda konuşurlarken Ömer'in birkaç sıra öndeki kanepelerden birinde oturan güzel bir genç kızı fark etmesiyle başlar. Bu sırada da vapur iskeleye yanaşır. Ömer kızı gözden kaybetmemek için gözlerini ondan ayırmadan ilerlemeye başlar. Bu sırada Nihat da bir rezillik çıkacağı düşüncesiyle arkadan Ömer'i takip etmektedir. Ömer tam kıza sesleneceği sırada kızın yanındaki yaşlı bir kadının ona seslendiğini duyar. Bu kadın uzak akrabadan Emine Teyze'dir. Ömer kıza odaklandığından teyzesini fark etmemiştir bile. Emine Teyze, kızın adının Macide olduğunu ve Balıkesir'de akraba ziyareti sırasında musikiye olan ilgisini öğrenip İstanbul'a getirdiğini söyler. Macide, Balıkesir'de ortaokula giderken musikiye olan yeteneği ve ilgisi musiki hocaları tarafından fark edilir ve okul sonraları özel ders almaya başlar. Bu sırada öğretmeni Bedri Bey ile aralarında bir şey olduğu konusunda bir dedikodu çıkar. Bu dedikodu, onları uzaklaştırmak yerine, aralarında duygusal bir bağ kurar. Lakin Bedri Bey o senenin sonunda Balıkesir'den İstanbul'a taşınır. Emine Teyze, onlara misafirliğe geldiğinde musikiye olan yeteneğini öğrenir. Macide'nin anne ve babasını ikna ederek onu İstanbul'a konservatuar okumaya götürür. Emine Teyze'nin kocası Galip Bey buna pek memnun olmaz ama Macide'nin babasının aydan aya gönderdiği kırk lira onu susturmaya yeter. Macide de evi bir pansiyon gibi kullanmaktadır zaten. Ömer, Emine Teyze si ve Macide'nin yanından ayrılınca, onu arkadan takip eden Nihat ona yetişir ve beraber Beyazıt'taki bir kahvehaneye giderler. Ömer gece yarısı Emine Teyze'sinin evine gider. Herkes çok kötüdür. Çünkü Macide'ye babasının öldüğü haberini vermişlerdir. Macide ise odasına kapanmış, bir daha da çıkmamıştır. Ömer bu düşüncelerle yatağının serildiği odaya gider ve uykuya dalar. Ertesi sabah Macide ve Ömer aynı zamanda kalkar ve henüz kimse uyanmamış olduğundan birlikte kahvaltı ederler. Evden çıktıklarında da Macide'yi konservatuara bırakmayı teklif eder. Macide de bunu kabul eder ve sonrasında da Ömer akşam onu okuldan almak için söz alır. Macide'yi okuluna bırakan Ömer, postanedeki işine gider. Oradaki tek arkadaşı veznedar Hafız Efendi'nin yanına varır. Onunla sohbet edip öğle yemeği yedikten sonra da Beyoğlu'na Macide'yi almaya gider. Okulunda Macide'yi bulur ve eve doğru yürümeye başlarlar. O sırada Ömer Macide'ye olan hislerini açar. Macide ise aynı duygularla ona cevap verir. O akşamdan sonra her akşam beraber gezmeye başlarlar. Lakin babasından gelen kırk liranın da kesilmesi sebebiyle ev halkı bundan oldukça rahatsız olur ve işi bir gece Macide eve geldiğinde onu azarlamaya kadar vardırırlar. Gururu kırılan Macide, hemen o akşam bavulunu toplar ve dışarı çıkar. Lakin nereye gidebileceğini bilmemektedir. O akşam bir terslik olacağını hisseden Ömer'se kapıdan ayrılmamıştır. Hemen Macide'yi alarak kendi evine götürür. O günden sonra karı-koca olarak yaşamaya başlarlar. Fakat bir süre sonra da geçim sıkıntısı ve parasızlık baş gösterir. Ertesi sabah postaneye gittiğinde işine dört elle sarılmaya başlar. Veznedar Hafız Efendi yine öğle yemeği sırasında ona derdini açar. Kayınbiraderi hapise girmiştir ve kefaret için gerekli olan iki yüz elli lirayı kasadan alıp kayınbiraderine vermiştir. Mahkeme görülüp tahliye edildiğinde ise bu parayı geri alacaktır fakat bir türlü mahkeme görülmez. Rahatlamak için de Ömer'e içini döker. O akşam Ömer eve gittiğinde Nihat ve Profesör Hikmet adında bir tanıdığı onu beklerken bulur. Evlendiğini söylediğinde ise onu tebrik ederler. Fakat Macide bu arkadaşlardan hiç haz etmemiştir. Geçim sıkıntısı Ömer'i iyice sıkıştırmaya başlamıştır. Siyaset ile ilgili sakıncalı ve tehlikeli yazılar yazıp yayınlar çıkarmaya başlayan arkadaşı Nihat, veznedar Hafız Efendi'yi ihbar edeceği konusunda tehdit ederek ondan para istemeyi önerir fakat Ömer bu fikri katiyen reddeder. Profesör Hikmet bir akşam Ömer ve Macide'yi saza davet eder. Zaten parasızlıktan yiyeceği zor bulan Ömer bu teklifi derhal kabul eder. Eğlence sırasında Bedri ile karşılaşırlar. Bedri, ablası hastalandıktan sonra hocalığı bırakmış, orada burada piyano çalarak çalışmaya başlamıştır. Tuhaf olan ise, Bedri ve Ömer'in bir süredir görüşemeyen iki iyi arkadaş olmasıdır. O geceden sonra ise sık sık görüşmeye başlarlar. Bedri, Macide'ye olan hislerini hala içinde barındırsa da bunu asla belli etmek istemez. Macide için Ömer oldukça maddi yardımda bulunmaktadır aynı zamanda. Bir akşam Ömer işten eve geldiğinde Bedri ve Macide'yi karşılıklı iskemlelerde ışığı açmadan ve hiç konuşmadan otururlarken bulur. Bunun üzerine onları yanlış -aslında doğru- anlayarak Bedri'ye oldukça ağır hakaretlerde bulunur. Bu hakaretlere dayanamayan Bedri oradan hemen uzaklaşır. Ömer bir sandalyeye oturur ve ağlamaya başlar. Parasızlık iyice sıkıştırdığından, Hafız Efendi'den tehditle iki yüz elli lira almış, sonrasında ise pişman olarak bu parayı ancak onun hakkettiği düşüncesiyle parayı Nihat'a verir. Olanların ve yaptıklarının ayrımına varan Ömer hemen özür dilemek üzere Bedri'nin evinin yolunu tutar. Bedri onu affetmesine affetmiştir ama bundan sonra Macide'yle araları eskisi gibi olmayacaktır. Bir akşam, Nihat Ömer ve Macide'yi bir hayır derneğinin eğlence gecesine çağırır. Orada Profesör Hikmet ve Bedri ile karşılaşırlar. Macide oldukça sıkılmıştır fakat Ömer'in gitmeye hiç niyeti yoktur, zira eski arkadaşlarından Ümit adında bir kızla oldukça yakından ilgilenmektedir. Müsamere bittiğinde, bir gazinoya gitmeye karar verirler. Macide ise kendisini unutan kocasının peşinden oraya sürüklenir. Oldukça sıkıldığından, bir ara tuvalete gider. Bir iki kadeh içtiğinden, tuvaletin pis ve keskin kokusu onu kendine getirir. O sırada kocasının arkadaşı olan İsmet Şerif içeri girer ve Macide'yi sıkıştırmaya başlar. Macide ise onu iterek dışarı çıkar. Gazinoya geri döndüğünde, kocasının yanı başında Profesör Hikmet tarafından taciz edilir. Ömer olanları görmesine rağmen, Profesör'e borcu olduğundan mahcubiyetle hiçbir şey söyleyemez ve Ümit ile alakadar olamaya devam eder. Macide tüm bu olanlardan sonra herkese -Ömer dahil- ve her şeye, yaşadığı hayata karşı tiksinti duymaya başlamıştır. O akşam Ömer işten gelmeden onu terk etmek üzere uzun bir mektup yazar. O sırada kapı hızla açılır ve Bedri içeri girer. Macide mektubu ve ağlamaktan kızarmış gözlerini saklamaya çalışır. Bedri ona Ömer'in tutuklandığı haberini verir. Bedri'nin tahminlerinin aksine, Macide bu haberi sakin karşılamıştır. O günden sonra Bedri ile beraber Ömer'i ziyaret etmeye başlar. Lakin Ömer ile konuşacakları bir şey kalmadığından, ikisi de susarak oturmaktadırlar. Bir gün yine Ömer'i ziyarete gittiklerinde, Ömer Macide'nin gitmesini, Bedri ile yalnız konuşacağını söyler. Macide ise Bedri'yi beklemek üzere dışarı çıkar. Ömer Bedri'ye tahliye olduğunu onunla beraber dışarı çıkabileceğini söyler. Lakin hatalarının farkına varmıştır ve Macide'yi daha fazla üzmek istemediğinden kendi başına yeni bir hayata başlamak istemektedir. Bedri'ye Macide'yi ona emanet ettiğini isterse evlenip, isterse de onu kardeş belleyebileceğini söyleyerek çıkar ve gider. Bedri olanları Macide'ye anlattığında, bunları garip bir sükunetle karşılar. Bedri evine taşınmasını söylediğinde ise kabul eder. İçinde garip bir çekilme hissiyle, Bedri ile yokuş aşağı yürümeye başlarlar. İçimizdeki Şeytan Kitap Özeti Kitabımız Ömer ve Nihat adlı iki arkadaşın vapur da kendi aralarında ettikleri sohbet ile başlar. Sohbet devam ederken Nihat, arkadaşının hiç gözlerini ayırmadan sabit bir noktaya baktığını ve karşılarında oturan bir kıza gözlerini diktiğini fark eder. Ömer kızı görür görmez aşık olmuştur. Nihat'a kızı gördüğü an çok farklı duygular hissettiğini ifade eder. Kızla konuşacağını belirten Ömer'i Nihat korkarak uyarır fakat bu Ömer'e engel olamaz. Kızla konuşmak için yanına yaklaştığı sırada, kızla birlikte oturan kadının akrabası Emine hanım olduğunun farkına varır. Ardından adının Macide olduğunu öğrendiği kızın bir de akrabası olduğunu öğrenince neye uğradığını şaşırır. Ömer'i kenara çeken kadın, kızın babasının öldüğünü ve bunu hala Macide'ye söyleyemediğini ifade eder. Olayları daha detaylı bir şekilde anlatmak için Ömer'e sonra yanına uğramasını tembihler. Ardından sonraki bölümde, bir diğer başkarakterimiz olan Macide'nin hayatını kendi ağzından dinliyoruz. Aslen Balıkesirli olan Macide'nin, öğretmenleri tarafından müziğe olan yeteneği keşfediliyor. İlk müzik hoca olan Necati Bey ona özel ders veriyor. Necati beyin ardından okuluna çok genç bir müzik hocası olan Bedri Bey geliyor. Bedri Bey'de Macide'ye özel ders verirken okul müdürü tarafından bu samimiyet yanlış anlaşılıyor. Kendini çok suçlu hisseden kız ne yapacağını bilemiyor. Bir süre sonra bu engeller adeta onları birbirine yaklaştırıyor. Birbirlerinden hoşlanmaya başlıyorlar ama bu da uzun sürmüyor. Tatilin ardından okula başka bir müzik hocası geliyor. Bununla birlikte aralarındaki bağ kopuyor ve her ikisi de farklı yönlere savruluyorlar. Böylelikle liseyi bitiren kızın üniversiteye gidip gitmeyeceği tamamen şansa kalmışken, teyzesi olan Emine hanım gelip ailesi ile konuşuyor. Ailesinin ikna edilmesiyle birlikte Macide'ye İstanbul yolu gözüküyor ve İstanbul'da konservatuar eğitimi almaya başlıyor. Macide'nin hikayesini de öğrendikten sonra, Ömer ve Macide'nin birbirlerinin hayatlarına nasıl dahil olduklarını okuyoruz. Ömer, genç kızı ilk gördüğü anda hissettiği duyguları asla unutamıyor ve Macide'ye bundan bahsetmek istiyor. Tam o sırada kızın babasının ölümünü öğrendiğini duyunca ona destek oluyor. Aralarındaki samimiyetle birlikte Ömer ona olan hislerini açıklıyor. Macide onun aşkına karşılık veriyor ve birbirlerini tanımaya başlıyor. Sürekli beraber vakit geçirmeleri ile birlikte eve geç saatlerde dönmeye başlayan Macide'ye akrabaları tepki göstermeye başlıyorlar. Ailesinde para gelmemesi üzerine de baskıyla ve daha sert bir tavırla genç kızla konuşmaya başlıyorlar. Yaşananları içerleyen Macide evi terk ediyor ve Ömer ile yaşamaya başlıyor. İlk başta çok iyi anlaşsalar da maddi sıkıntılar onları çok fazla zorluyor. Bunlara mücadele ederken aynı anda Ömer'in hayatına, arkadaşlarına adapte olmaya çalışan Macide çok zorlanmaya başlıyor. Ne kadar aydın bir çevre gibi görünseler de, bu topluluğun riyakarlığı Macide'yi son derece rahatsız ediyor. Kocasına bu rahatsızlığından bahsetse de Ömer arkadaş çevresinden kopamıyor. Ardından aynı kişiler tarafından bir eğlenceye davet ediliyorlar. Orada eski hocası Bedri ile karşılaşan Macide neye uğradığını şaşırıyor. Macide ve Bedrinin aralarında ki bu tuhaf gerginlikten dolayı garip hisseden Ömer, Macide'den şüphe etmeye başlıyor. Onları yanlış anlayarak Macide'nin bedri ile kendini aldattığını düşünüyor. Kısa süre sonra bunun bir yanlış anlaşılma olduğunun farkına varan Ömer, kendini affettirmeye çalışıyor. Fakat çift arasındaki anlaşmazlık ve kırgınlıklar buradan itibaren başlıyor. Bu krizi atlatan çift, bir süre sakin bir hayat sürmelerine rağmen Ömer'in çalıştığı yerdeki vezneyi tehdit ederek para almasını Macide'ye itiraf etmesiyle ilişkileri daha da karmaşık bir hal alıyor. Bu hareket Macide'yi ondan biraz daha uzaklaştırıyor. Tüm bu yaşananlarla birlikte Macide istememesine rağmen Ömer aynı çevre ile arkadaşlık etmeye devam ediyor. Ömer'i ve Macide'yi kendi kurdukları vakıfın eğlencesine davet ediyorlar. Ortamdaki sahte ve gülünç atmosfere daha fazla dayanamayan Macide, Ömer'e gitmeleri gerektiğini söylese de bunu başaramıyor. Üstüne üstlük Ömer gece boyunca eski okul arkadaşı olan kadınla çok yakınlaşması Macide'yi bir süre sonra çok rahatsız ediyor. Vakıf toplantısından sonra eski okul arkadaşları arasında koyu bir sohbet başlıyor. Kendini dışlanmış hisseden genç kız, geride yürümeye devam ediyor. Yokluğunun bir nebze bile farkında olmayan Ömer'e kırılan Macide kafasında yaşananları bir bir düşünüyor. Yolun sonuna geldiğini hissediyor. Gittikleri gece kulübünde tacize uğraması ve Ömer'in buna bile en ufak bir tepki vermediğini gören Macide için bardağı taşıran son damla bu oluyor. Eve gidip Ömer'den ayrılma planları yapan Macide onu terk edecekken kapıda bedrinin olduğunu görüyor. Telaşlı bir hali olan bedri, Ömer'in dergiyi çıkaranlarla birlikte tutuklandığını haber veriyor. Bunu duyan Macide ayrılma kararını bir daha gözden geçiriyor. Bu sırada Ömer'i ziyarete gitmeye karar veriyor. Ömer'in de ona karşı çok soğuk davrandığını, aralarının açıldığının farkına varıyor. Bir sonraki ziyaretlerinde Ömer, Macide'den Bedri ile kendini yalnız bırakmasını rica ediyor ve Bedriye Macide'nin hayatından çıkmaya karar verdiğini söyleyerek Macide'yi Bedriye emanet ediyor. Bu şekilde çiftimizin yolları ayrılıyor. DEĞERLENDİRME İçimizdeki şeytan Sabahattin Ali'nin ilk okuduğum eseri. Sabahattin Ali ile bu kitabı vasıtasıyla tanışmak da beni çok mutlu etti diyebilirim. Kitabın genel olarak akıcı olduğunu söylemeliyim. Ne kadar herkese farklı hissettirse ya da herkes farklı dersler çıkarsa da her yaşta okunabileceğini düşündüğüm bir eser. Bunlar haricinde, kitabın size birçok yeni kelime katacağı da aşikar. Sadece bununla da yetinmeyen kitapta o kadar güzel tespitleri vardı ki cümleleri bir kez okumakla yetinmeyip birkaç kez daha tekrar tekrar okuyup üzerinde düşüneceksiniz. Karakterleri değerlendirmem gerekirse çok fazla duygu değişikliği yaşadığımı söylemeliyim. Ömer ilk başta okuyucu tarafından sevilen bir karakter olsa da ilerleyen sayfalarda yaptığı hatalarla birlikte her şey tam tersini düşünmeme sebep olmuştu. Ama bir süre sonra yaptığı hatalar yüzünden ondan nefret etmekten çok benim gözümde gerçekçi bir hale büründü. Ömer, sadece bir insandı. Bazılarının şeytan, bazılarının nefis dediği ve her şeyi ona yüklediği görünmez hisse tıpkı bizler gibi o da esir olmuştu. Macide ise başından beri Ömer ile aralarındaki uyumsuzluğun farkında olmasına rağmen Ömer'den bir türlü kopamayışı ve her zaman onun iyiliğini düşünmesi bakımından bir nevi iyiliği temsil ediyordu benim gözümde. Ama kitabın ilerleyen sayfalarında Macide'nin, Ömer'in yaptığı hatalardan kendine bir pay çıkardığını ve suçluluk duyduğunu düşünmeye başladım. Belki de Ömer'den kopamayışının bir nedeni de duyduğu suçluluk duygusundandı. Bu sayede kendini daha az suçlu hissediyordu. Diğer yandan da o şaşalı gibi görünen sahte edebiyatçıların hayatını, kötülüklerini adeta bir ayna gibi bize yansıtması bakımından da kitabın en önemli karakterlerinden biriydi. Yazan: Suheda Andıç İçimizdeki Şeytan Konusu İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali'nin en sevilen eserlerinden biridir. Psikolojik tahlilleri oldukça başarılı kullanmıştır bu eserinde."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ihtiyar-balikci", "text": "Amerikalı yazar Ernest Hemingway'in ünlü eserlerinden bir tanesi olan İhtiyar Balıkçı okurlara hiçbir zaman umudu kaybetmemeyi gösteren bir hikaye sunuyor. Romanda adından da anlaşılacağı gibi ihtiyar bir balıkçının hüzünlü hikayesi anlatılıyor. Balıkçılık yaparak geçimini sağlayan ana karakterimiz balıksızlık günlerinin etkisini tamamen hissetmeye başlar. Günlerdir ağına balık düşmez ve büyük sıkıntıya girer. Öyle ki yanına çırak içi aldığı çocuğun annesi yaşlı balıkçının beceriksizliğini öne sürerek çocuğu başka balıkçının yanına verirler. Fakat çocuk ona balıkçılığı öğreten yaşlı adamın yanından ayrılmak zorunda kaldığı için üzgündür. Bu yüzden yaşlı adam ne zaman sahile dönse işi gücü bırakıp ona yardım etmek için giderdi. Bu şekilde aralarında özel bir arkadaşlık başlar. Birlikte kalkarak av için hazırlıklara başlarlar fakat daha sonra ayrı tekneler ile yolları ayrılırdı. Akşam olunca çocuk ihtiyar balıkçıyı bekler, ona yine yardımcı olurdu. Fakat ihtiyarın her zaman balıksız dönmesi çocuğu da üzmeye başlar. Bunun üzerine bir akşam ihtiyar balıkçıya iki büyük balık verir ve bunları yem olarak kullanmasını ister. Bir sonraki sabah ihtiyar balıkçı daha uzak sulara giderek şansını bu şekilde denemek istedi. Günlerdir boş dönmesinin üzüntüsünü sürekli hayalini kurduğu büyük kılıç balığını yakalama umudu ile teselli ediyordu. Sahilde iyice uzaklaşarak ağlarına balık düşmesini beklemeye başladı. Bir süre sonra oltasına bir balık takıldı. Olta ipi o kadar gerilmişti ki balıkçı bunun hayalini kurduğu büyük kılıç balığı olduğuna emindi. Balık ihtiyar balıkçının beklediğinden daha güçlüydü ve tekneyi sürüklemeye başlamıştı. İhtiyar balıkçı balığın yorulacağını umarak oltayı mümkün olduğu kadar uzattı fakat balığın pek yorulmaya niyeti yoktu. İhtiyar balıkçı artık yorulmuş ve suyu da az kalmıştı. Bir süre sonra balık yavaşlayamaya başlamış ve su yüzüne çıkmıştı. Balığı görünce ihtiyar daha da umutlanmıştı. Balık tahmin ettiğinden de daha büyüktü. İhtiyar balıkçı balığı hemen öldürmüş ve teknesine bağlayarak eve doğru yola koyulmuştu. Fakat balığın kanından etkilenen köpek balıkları teknenin etrafını sarmıştı. Bunun üzerine yaşlı balıkçı mızrağı ile köpekbalıklarını öldürmeye çalıştı. Bunda da başarılı oldu. Fakat köpek balıklarından birini daha öldürmeye çalışırken mızrağını kırmıştı. Artık elinde savaşacak Bir şeyi kalmamıştı ve köpek balıklarının tekrar saldıracağını biliyordu. İhtiyar balıkçının tahminleri doğru çıktı ve tekne ile sahile varana kadar köpek balıkları kılıç balığından parça parça kopararak geriye bir şey kalmamasına neden olmuştu. İhtiyar balıkçı da bu mücadeleden çok yorulmuş ve sahile geldiği gibi evine çekilip dinlenmeye başlamıştır. Tekneye bağlı olan kılıç balığından kalanlar da balığın büyüklüğünü göstermeye yeterliydi. Bunun üzerine herkes teknenin etrafında toplanmış, balığın büyüklüğünü konuşuyordu. İhtiyar balıkçı balığı tek parça halinde getirememişti fakat yeniden insanların saygısını kazanmayı başarmıştı."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ihtiyar-cilingir", "text": "Memduh Şevket Esendal 1883 yılında Çorlu'da dünyaya gelmiştir. Çocukluğu savaş yıllarında geçtiği için maddi sıkıntılar çeken yazar düzenli bir eğitim görememiştir. Aynı zamanda İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girmiştir. Bazı liselerde coğrafya öğretmenliği yapmıştır. 1945 yılından sonra siyasi hayatına son verip sadece edebiyat ile ilgilenmiştir. Durum üzerine temellenen Çehov tarzı adı verilen öykücülüğün temsilcilerindendir. Cehov tarzı öyküde : Sosyal olgulara, duygu ve düşüncelere önem verilir. Duygu ve düşüncede hayaller ön planda olurken zaman ve yer ikinci planda yer alır. Bu türün dünya edebiyatında ilk örneğini Anton Cehov verdiği için bu öykü türü \"çehov tarzı öykü\" diye bilinmektedir. Esendal öyküye bir yalınlık getirmiştir. Yapıtlarında, sıradan insanların gündelik yaşamları üzerine durmuştur. Yazarın İhtiyar Çilingir adlı eserinde ise toplam 25 tane hikaye bulunmaktadır. Bu hikayelerden en çarpıcı bulduklarım: İhtiyar Çilingir ve Hafız ve Bu Sıska Karı isimli hikayelerdir. İhtiyar Çilingir hikayesinde Koyunpazarı'nda küçük bir dükkanda ki yaşlı çilingir amcanın sanatına olan aşkı anlatılır. Bu amca dükkanında küçük halkaları ateşle ısıtıp zincir bağlarken hikayedeki kahramanımızın dikkatini çeker ve dükkana amcayı izlemeye girer. Çilingir amca içeri onu izlemeye giren kişiyle pek fazla meşgul olmaz. O, hazırladığı halkaları dikkatle ateşe tutuyor ve muazzam bir şekilde çalışıyordu. Daha sonra dükkana bir adam gelir elindeki değneği çilingir amcaya verir. Değneğin ucuna halka geçirmesini ister. Çilingir halkaları takar. Fakat delikanlı değneğin ucuna bir halka daha taktırmak ister. Çilingir ise halkayı takamayacağını usulünün böyle olduğunu söyler. Genç adam ise diretir ve parasıyla değil mi? Der. Bu söze alınan yaşlı çilingir değneği adama geri teslim ederek para aşıklısı birisi olmadığını söyler. Yıllardır böyle görmüş böyle yapmış bir adamın sanatına karışmak saygısızlıktır. İhtiyardan önce sanata saygısızlıktır. Bir diğer hikaye olan Hafız'ın konusu ise dindar bir hafızın değişimi anlatılır. Şapka kanunu çıkıp da fesin yasaklanmasının ardından, herkes şapkaya alışmaya çalışıyordur. Yalnız Hoca İsmail Efendi'nin oğlu Hafız Baha fesini bir türlü çıkarmak istemez. Baha 19 yaşında genç bir delikanlıdır. Günün birinde mağazadan şapkayı almaya gider. Şapkaların arasından en büyük olanını seçer. Tek isteği feste olduğu gibi kulaklarının görünmemesidir. Herkes olmaz dese de büyük olanını alır. O büyük şapkadan sonra alay konusu olur. Sokakta Hafız'ı gören herkes güler. Çevresindekiler, artık böyle inat ederse günün birinde sokak değiştirmek zorunda kalacağını söylerler. Bu söz Baha'yı etkiler ve İstanbul'a ablasının yanına gitmeye karar verir. Vapura binip yol alır. Aradan dört-beş yıl geçer. Hafız Baha unutulmuştur. Artık onu hatırlayan bile yoktur. Halktan birisi bir gün İstanbul'a gitmek zorunda kalır. İstanbul'da Baha ile karşılaşır. Hafız ipek bir gömlek giyip güzel bir şapka takmıştır. Yanında da sarışın ve açık bir kadın vardır. Gözlerine inanamayan Hafız'ın arkadaşı Baha'nın gerçek olduğuna zor inanır. Baha'yı değiştiren ablasıydı. Ablası onu tanınmış güzel bir kadınla evlendirmişti. Bu Sıska Karı adlı hikayede ise Murat Usta lakaplı bir adamın nikahsız hayat arkadaşı ile ilişkisi anlatılır. Murat Usta evine eskiden fabrikada çalıştığı bir ahbabını davet eder. Ahbabı evde kadını görünce Murat'a kim olduğunu sorar. Murat ise anlatmaya başlar. Bir gün lokantada Remzi ağa ile içerken yanlarına Remzi Ağa'nın tanıdığı birisi gelir. Saat geç olduğunda herkes kalkar ve bizim Murat masadaki yabancıyla baş başa kalır. Sohbet muhabbet ilerleyince yabancı bizimkini evine davet eder. Murat eve gittiğinde bakımsız ve çok zayıf bir kadınla karşılaşır. Bu kadın adamın nikahsız karısıdır. Adam eve geldiğinden beri kadını dövmekten usanmaz. Murat, her tarafı yara bere içinde kalan bu kadına acır. Daha fazla dayanamaz ve elinden tutarak kadını kaçırır. Artık ikisi birlikte yaşamaya başlarlar. Murat kadına öteki adamdan daha iyi davranır. Onun bunları yapmasının altında yatan tek şey yalnız yaşamasıdır. Yalnızlığa daha fazla dayanmayı göze alamaz. Daha sonra da kadına nikah kıyar. Cumhuriyet Edebiyatın da öykü bölümünde adını duyurmuş olsa da günümüzde ismi pek duyulmamış bir yazardır Esendal. Yukarıdaki özetlerden de anlaşıldığı üzere hikayelerin bir durum üzerine temellendiği apaçık ortadadır. Serim, düğüm ve çözüm planına uyulmamıştır. Hikayeler gayet anlaşılır bir dille yazılmıştır. Aynı zamanda bir çırpıda okunabilecek kadar güzel ve etkileyici olduğunu da unutmamak gerekir. Öyle ki hikayeler okuyucu bunaltıp sıkmıyor. Bu nedenle yazarın hikayeleri herkes tarafından kolayca tercih edilebilir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/iki-sehrin-hikayesi", "text": "İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ: ÖZGÜRLÜK, EŞİTLİK, KARDEŞLİK VEYA ÖLÜM Zamanların en iyisiydi.. En kötüsü de. Akıl çağıydı, budalalık çağı da. İnanç çağıydı aynı zamanda, ama inkar çağıydı da. Bir taraftan aydınlık, bir taraftan da karanlık bir mevsim yaşanıyordu. Umudun baharıydı, yeisin kışı... Her şeyimiz vardı, ama hiçbir şeyimiz yoktu. Hepimiz doğrudan cennete gidiyorduk ama cehenneme de gidiyorduk. Kısaca o çağ bu devre öyle benziyordu ki, sesi en çok çıkan otoriteler iyisiyle kötüsüyle ikisinin mukayesesinin, sadece üstünlük bağlamında yapılmasında ısrar ediyorlardı... İşte bu sözlerle başlıyordu Charles Dickens'ın romanı. Kitabı ilk okumaya başladığınızda bu sözlerden etkileniyorsunuz. Sizi etkisi altında bırakıyor. Dilini bilmediğiniz bir şarkıda kendinize yakın duygular hissetmeniz gibi. Ama kitabı bitirip sonundaki karton kapağı kapatıp, gözleriniz hüzünle bir boşluğa daldığında görüyorsunuz ki... Bu sözler, bu kitabın özeti. Bu sözler, bir zamanın acılarının özeti: İhtilal Fransa'nın öncesi ve kendisi. 'İki Şehrin Hikayesi'ni 1859 yılında Dickens; All The Year Round isimli edebiyat dergisinde yayınlamak üzere yazmıştır. Toplam otuz bir haftada yayınlanmıştır. Sonradan kitap haline getirilen bu değerli eser bugüne kadar iki yüz milyondan fazla satmıştır. Charles Dickens tüm eserlerinde olduğu gibi bu eserinde de toplumun sorunlarını ele almıştır. Fransız İhtilali öncesinde küçük insanların gözünden büyük olaylar anlatılır: Halk açlık ve sefalet içindedir. Aristokratlar ve halk arasındaki çizgi, yine aristokratlar tarafından halka uygulanan vergiler, ezici güç gösterileri, işkenceler, adaletten yoksun idam kararları, sudan sebeplerle yargılamalarla günden güne daha çok derinleşmektedir. Öyle ki artık halk bile yargılamaların sebeplerinden vazgeçmiş, birer leş kargası gibi mahkemelere tüneyerek sonuçlanacak mahkemeden çıkan kan kokusundan zevk alacak noktaya gelmiştir. Ve nihayetinde toplum, süregiden yoksulluktan ve yokluktan bıkmıştır... Roman yedi sekiz kişinin yaşamından kesitler anlatarak Fransız İhtilali öncesini ve Fransız İhtilali yaşanırken ki yılların tarih kitaplarında geçmeyen ayrıntılarına ışık tutar. Ve dönüp bakıyoruz ki bu yedi sekiz kişi, o dönemki toplumu oluşturan sınıfların birer örneği gibidirler. Bay Marki; toplumu ezilmesi gereken küçük farelere benzeten, acımasız, insani duyguları basitlik olarak gören, vicdansız, onu taşıyan at arabasının altında kalan çocuğu bile at arabasına zarar veren bir engel olarak gören ve bunu haykırarak söylemekten utanmayan kan içici bir aristokrattır. Devrimin bir işareti olarak öldürülmüştür. Charles Darney; Bay Marki'nin yeğeni olup asla ona benzememektedir. Etik değerleri vardır, insana değer verir. Bir aristokrat olarak halkın belini bükerek yaşamaktansa Londra'ya gidip insanlara yardım ederek, kendi emeğiyle ve onuruyla yaşamayı tercih etmiştir. Fakat ihtilalle birlikte öfke ve intikamla kör olan halk tarafından Marki ailesinden geldiği gerekçesiyle idama mahkum edilmiştir. Dr. Alexandre Manette ve kızı Lucia Manette: Önceleri çok saygıdeğer ve çok başarılı bir doktor olan Bay Manette bir aristokratın yolunu kapatmasın diye duruşma olmadan on sekiz yıl hapse mahkum edilmiştir. Hapishanede geçirdiği yıllar onu psikolojik olarak çok zedelemiştir. Bayan M. İse çok küçükken böyle bir sebeple yitirdiği babasının öldüğünü bilmektedir. Bayan Manette romanda güzelliği, iyi kalpliliği ve babasına duyduğu büyük sevgi ve hoşgörüyle ön plana çıkmaktadır. Varlıklı bir yaşam sürmüştür. Fransa'da dostlarında saklanan babasını almak üzere çıktığı yolculuktan dönerken Bay Darney'le tanışmıştır ve ihtilal öncesinde evlenmişlerdir. Jarvis Lorry; bir İngiliz bankasında çalışan iş adamıdır. Manette'ların dostu olan Bay Lorry sahip olduğu etik değerler, nazik davranışlar, ihtiyatlı konuşmalarıyla örnek bir insan ve sadık bir arkadaştır. Bay ve Bayan Defarge; Aristokratların zulmüyle ailesinden bir tek kendisi kalan Bayan Defarge, tüm acılarını intikam ve öfkeyle bastırmıştır. Elinde ördüğü örgüye döneminin tüm aristokratlarını intikamını alacağı günün hırsıyla ilmek ilmek işlemiştir. Defarge'lar ihtilalin öncülerindendir. Yaşadıkları onları son derece katı yürekli yapmıştır. Barış, özgürlük ve eşitlik çığlıklarıyla gelen ihtilalin içinde taşıdığı arızaların temsilidirler. Ezilen, ezer., cümlesinin adeta özeti gibidirler. Bayan Pross; Lucia'nın hizmetçisidir. Romanda Bayan Pross aracılığıyla dönemin hizmetçilerinin, hizmet ettikleri kişilere duydukları sadakat ve bağlılık çok iyi anlatılmıştır. Sydney Carton; bana göre romanın en değerli kişisidir. Ailesinin acımasızlığından bıkan Bay Darnay; İngiltere'ye giderken, amcası Marki tarafından görevlendirilen bir ajan tarafından İngiltere mahkemelerinde bir vatan haini olarak yargılanmasını sağlamıştır. Avukat Sydney Carton tarafından çok zekice bir savunmayla ajanın delilleri çürütülmüştür. Bu olaydan sonra Manette'lar ve Bay Darney arasında bir arkadaşlık kurulmuş, Bay Carton Lucia'ya aşık olmuştur. Bay Darnay'in Lucia ile evleneceğini öğrendikten sonra ise oldukça asil bir şekilde geri çekilmiş, Lucia'nın arkadaşı olarak kalmıştır. Kimseye bir zararı dokunmayan, yaşamaktan sıkılmış, amaçsız, hayatı daha katlanır kılabilmek için devamlı içki içen, kendini değersiz hisseden, değer görmek için de pek bir çabası olmayan, her gün kendisiyle hesaplaşarak kendine ıstırap çektiren, geçmişini düşünüp bugünkü haline bakarak kendini acımasızca eleştiren bir avukattır. Kitabın sonlarına doğru, ihtilal mahkemesinin aldığı kararla idama mahkum edilen Bay Darney'i kurtarmak için, Lucia'ya olan derin sevgisinden dolayı yaptığı planla damgasını vurmuştur. Böylece yaşadığından ona verilenden çok daha büyük bir değer göreceğini düşünerek, Bay Darney'in yerine hayatını feda etmiştir. Charles Dickens'ın bu eserinde de dediği gibi, ...Böylesine nefret ve kana susamışlık o ayak seslerinin kaçınılmaz sonucuydu. Tarihi tarih kitaplarından okumaktan sıkılanlar için, bir dönemi anlamaya bir dönemin acılarından ve bir dönemi acıtan şeylerden başlamak için, bir dönemi içten içe yaşayarak anlamak için oldukça değerli bir başyapıt İki Şehrin Hikayesi. Giyotinin açlığını durdurmak mümkün değildi. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik veya ölüm: bu dördünün içinde ölüm, en bildik olan ve en kolay elde edileniydi. İki Şehrin Hikayesi Kitap Özeti İki Şehrin Hikayesi ele aldığı konu ve zaman dilimi bakımından oldukça önemli bir eserdir. Bastille hapishanesinin yıkılışı ve Fransız İhtilalını ele alması bakımından bir çağ romanıdır. Ayrıca tüm bu ihtilal sürecinin gölgesinde yaşanan, Bastille tutuklusu Doktor Manette'nin yıllar sonra kavuştuğu güzeller güzeli kızı Lucie ve soylu bir aile olan Edmundo soyundan olan Charles Darnay'in büyük aşkı eserin ana temalarından birisidir. Lucie'ye aık olan yalnızca Darnay değildir, sorumsuzluğu ve kötü huylarıyla tanınan İngiliz avukat Sydney Carton da Lucie'ye tutkulu bir aşk beslemektedir. Öyle ki bu aşk romanın sonunda kendi canı pahasına Lucie'nin mutluluğu için yaptığı fedakarlıkla herkesin kalbinde derin bir iz bırakır. Roman'ın adından da anlaşılacağı gibi mekan olarak Fransa ve İngiltere seçilmiştir. Romanın başlarda eşit dağıldığını ve iki mekanda da olayların belirli bir paralellik içinde anlatıldığını söylemek mümkündür. Son bölüm ise Fransız İhtilalı sonucunda yaşanan olayları konu aldığından Fransa'da geçmektedir. Romanı en başından ele aldığımızda Lucie adında annesini ve babasını kaybetmiş bir genç kızın aslında babasının yaşadığını Bastille hapishanesinde 18 yıl tutuklu kaldığını ve şimdi salıverildiğini öğrenmesiyle hikayemiz başlar. Babasını, babasının tutuklanması ve annesinin vefatından sonra ona sahip çıkan eserde de orta sınıfı temsil eden İngiliz bankacı Bay Lorry ve Sydney Carton ile almaya gider. Doktor Manette, Defergeların şarap dükkanının üst katında hiç durmadan ve 18 yıllık acıları dindirip oyalanmanın bir yolu olarak seçtiği ayakkabı yapma işiyle meşguldür. Vardıklarında manzara hiç iç açıcı değildir, Doktor Manette 18 yıllık esaretin etkisiyle büyük bir hezeyan içerisindedir. Lucie çok sevgili babasını alıp İngiltere'ye getirir. Zaten romanın ortaları da Doktor Manette'nin acılarının ağırlığında işlenmektedir. Lucie babasını büyük bir sevgi ve şefkatle iyileştirir onu adeta hayata döndürür. Darnay romanda karakterli ve düzgün biri olarak resmedilmiştir. Öyle ki Fransadaki tüm servetinden ve soyundan vazgeçip İngiltere'de yeni bir hayata başlamıştır. Darnay, Lucie ile evlenmek istediğini Doktor'a açıklar ve gerçekte soyunun Edmundolardan geldiğini söyler. Doktor Manette sarsılsa da Lucie için fedakarlık yapar ve Charles'a hiçbir şey belli etmez ve yalnızca soyuyla ilgili Lucie dahil kimseye tek kelime etmezse kızıyla evlenebileceğini söyler. Doktorun isteğini anlamasa da kabul eden Darnay ve Lucie evlenir hatta küçük bir kızlarının olmasıyla mutlulukları katlanır. Fransız İhtilalinin ateşi Fransa da önüne gelen her şeyi yakıp yıkmakta ve soylu veya değil şüpheli görülen herkesin başını giyotinle kesip sokakları kan nehrine döndürmektedir. İhtilalin başını da şarap dükkanının sahipleri adeta bir ölüm makinesine dönüşen Bay ve Bayan Deferge çekmektedir. Darnay, adil ve şerefli kişiliğinin etkisiyle eski eski hizmetkarı Gabelle'yi idamdan kurtarmak için Fransa'ya döner. Fransa, Darnay'ı hiç de iyi karşılamaz ve onu mülteci olduğu gerekçesiyle giyotine mahkum eder. Doktor Manette'nin eski bir Bastille hükümlüsü olması halkta saygı uyandırır ve böylece Charles giyotinden kurtulur. Ertesi gün Cahrles'ı tekrar tutuklamaya gelirler. Bu defa şikayetçi olanlardan birisinin Doktor Manette olduğu ortaya çıkar. Bu durum mahkeme salonunda büyük bir infial yaratsa da doktorun hapishanedeyken yazıp bir duvara saklamış olduğu mektubun okunmasıyla gerçekler ortaya çıkar. Doktorluk yaptığı yıllarda Edmunondo soyundan iki kişinin kendisini alıp götürdüklerini ve biri kılıçla yaraladıkları genç bir adam diğeri de tecavüz edip kocasını öldürdükleri ve babasına inme inerek ölümüne neden oldukları bir kadını tedavi etmesini istediklerini yazmıştır. Bu isteğin iyi niyetten değil kendi kılıçlarına bir köylünün kanı değmesinden duydukları utanç ve yine bir köylünün kendi evlerinde can veriyor olmasından kaynaklanan tiksinti duygusundan kaynaklandığını da yazmıştır. Sonuçta iki hasta da vefat etmiş doktor da susması karşılığı bir kese altınla ödüllendirilmiştir. Doktor ise bu altını kabul etmeyerek şikayette bulunmuştur. Bunun üzerine doktor tutuklanarak Bastille'e hapsedilmiştir. Mektubun sonunda da Doktor Manette tüm Edmunondo soyundan şikayetçi olduğunu ve bir gün hepsinin cezasını çekeceğine inandığını eklemiştir. Doktor bu gerçeğin ortaya çıkması ve biricik kızının istemeden de olsa kocasına zarar verdiğini düşündüğü için eski hezeyanlı günlerine geri dönmüştür. Charles için geri dönüş yoktur artık. O zamanlar daha minicik bir çocuk olmasına ve ailesinin kötülüklerinin farkında varıp soyunu redderek tertemiz yaşamaya devam etmesine rağmen kesin olarak giyotine mahkum edilmiştir. Sydney Carton ise hayatı boyunca mutluluğu erişememiş ve kötü bir insan olarak yaşamış olmasının ve de Lucie'ye olan büyük aşkı nedeniyle Charles'ı kurtarmaya karar vermiştir. Hapishanede çalışan gardiyanlardan birinin açığını bulup bir şekilde içeri girmiş ve Darnay'ın kabul etmeyeceğini bildiğinden onu bayıltıp kılığını kıyafetini değiştirip onun yerine geçmiştir. Carton bunun onursuz ve işe yaramaz olarak sürdürdüğü hayatını şerefli bir şekilde sonlandırmanın bir yolu olduğuna inanmakta ve Darnay gibi erdemli, sevgili Lucie'nin aşkına layık olmuş bu adamın yerine giyotinde dahi olsa geçebilmenin onuruna erişmenin huzurunu yaşamaktadır. Öyle ki onun idam sırasında yüzünü görenler adeta bir peygamber gibi aydınlandığını belirtmişlerdir. Lucie, Doktor Manette, Darnay ve diğer tüm sevdikleri İngiltere'de yeni bir hayat kurup yaşamlarını Carton'a minnet duyarak geçirmiş ve hatta oğullarına Carton'un adını vermişlerdir. Okumanın ilk başta zor ve olay örgüsünün kişilerin karmaşık olmasından dolayı bırakılma ihtimali yüksek olan bu eserin dünyasına sabredip kendinizi kaptırdığınızda muhteşem bir şölene dönüşüyor. Doktor Alexandre Manette, 22 Aralık 1757 akşamı yürüyüşe çıktığı esnada St. Evremonde Markisi ve ikizi tarafından silah zoruyla kaçırılarak mekruh bir eve götürülür. Evde, kardeşlerden biri tarafından tecavüze uğramış, ağır psikolojik semptomlar gösteren yirmi yaşlarındaki bir kadın ve ablasının tecavüzcüsüyle yaptığı düello sonucu ölümcül bir yara almış on yedi yaşında bir oğlan vardır. Doktor, iki hastayı da kurtaramaz ve evine döndüğünde şahit olduklarını anlatan bir mektup kaleme alır. Mektubu teslim etmeden önce durumdan haberdar olan St. Evremonde Markisinin karısı, iki-üç yaşlarındaki oğlu Charles ile Doktor'u ziyarete gelerek ölen kardeşlerin en küçüğüne her türlü yardımı yapmak istediğini, aksi takdirde işlenen günah nedeniyle isimlerinin lanetinin oğlunun peşini bırakmayacağını söyler. Doktor Manette, abla-kardeş hakkında hiçbir şey bilmediğinden kendisinden isteneni yerine getirememenin üzüntüsüyle genç kadını teselli eder ve ardından mektubu teslim etmek üzere bakanlığa gider; aynı günün akşamı da hile ile evinden çıkartılarak Bastille Hapishanesi Kuzey Kulesi 105. hücreye kapatılır, on sekiz yıl sonra da herhangi bir sebep belirtilmeden salıverilir. Hapishaneden çıktıktan sonra eski uşağı Ernest Defarge'nin evine sığınan ve dissosiyatif amnezi belirtileri gösteren Doktor, ailesinin bankacısı ve dostu Jarvis Lorry tarafından, doğduğundan haberdar olmadığı kızı Lucie ile kavuşturularak Londra'ya götürülür. Dönüş yolunda tanıştıkları, St. Evremonde Markisinin yeğeni olan Charles Darnay'in İngiltere düşmanı, Amerikan dostu olarak yargılandığı Old Bailey Mahkemesinde sanık lehine ifade vermelerinin ardından beraat edilen Charles Darnay, ailenin yakın çevresine dahil olur. Ailesinin ismini geride bırakarak Fransızca öğretmeni olarak İngiltere'ye yerleşen Bay Darnay kısa bir süre sonra Lucie Manette ile hayatını birleştirir. Tüm bunlar yaşanırken Fransa için için kaynamaktadır. Ernest Defarge, işlettiği şarap dükkanında karısı Therese ile rejimi devirmek isteyenleri etrafında toplamaktadır. Jaques kod adlı pek çok militan uygun bir zamanda gerçekleşecek ihtilal için istihbarat sağlamakta, Bayan Defarge de intikam alınacak kişilerin isimlerini sürekli ördüğü örgüsüne işlemektedir. Darnay çiftinin kızları Lucie altı yaşına geldiğinde ihtilalin fitili yakılır, Bastille'e baskın yapılarak mevcut düzen alaşağı edilir ve Fransız İhtilalinin kanlı sembolü olan giyotin hiç boş durmamacasına çalışır. 1792'de Charles Darnay eski uşağı Theophile Gabelle'nin tutuklandığını haber almasıyla Paris'e geri döner, döner dönmez de eski bir aristokrat olduğu gerekçesiyle La Force Hapishanesine gönderilir. On beş aylık tutukluluk sürecinden sonra ise teslim olması nedeniyle mültecilerin mülklerinin satılmasıyla ilgili yasa uyarınca kendisine yöneltilen suçlamalar ortadan kaldırılır ve ülkeden ayrılmama koşuluyla serbest bırakılır. Tutukluluk süresince Charles Darnay'i hiç yalnız bırakmayan Manette ailesi, Lucie'nin mürebbiyesi Miss Pross ve Bay Lorry'nin mutluluğu çok kısa sürer. Bay Darnay, cumhuriyet düşmanı ve aristokrat olmakla suçlanıp ihbar edilir. Terör Döneminin getirdiği idam dalgasından nasibini alacağından artık emin olan talihsiz adam mahkemede, ihbarın kaynağının Doktor'un yaşadığı müessif olayın failinin babası ve amcası olduğunu anlatan, kayınpederinin yıllar önce hücresinde yazdığı mektup olduğunu öğrenir. Günde 120 kelle uçurma kuralı uyarınca hakkında verilen karar en çok Madam Defarge'yi mutlu eder, böylece ablası ve ağabeyinin intikamı yıllar sonra alınabilecektir. Ancak Manette ailesinin, özellikle on üç yıldır aşık olduğu Lucie'nin bu üzüntüye dayanamayacağını fark eden, İngiltere'deki mahkemede aralarındaki büyük benzerlik dolayısıyla Bay Darnay'in aklanmasına yardımcı olmuş olan Sdyney Carton, Charles Darney'in yerine geçer. Therese Defarge de hırsının kurbanı olarak Miss Pross tarafından öldürülür ve aile karışıklıktan yararlanarak İngiltere'ye geri döner. Dickens'ın yazdığım en iyi hikaye diye tanımladığı, edebiyat tarihinin en etkili açılış cümlelerinden birine sahip olduğu kabul edilen, söz konusu dönemde istikrar ve düzenin sembolü olan İngiltere ile kaos ve karmaşanın diyarı Paris'in gölgesinde aşk, özveri, kefaret temalarının etrafında dönen İki Şehrin Hikayesi; tefrika edildiği 1859'dan günümüze en çok okunan kitaplardan biri olmuş, defalarca beyazperdeye aktarılmıştır. mükemmel bir roman mutlaka okunması gereken bir kitap ödev için okudum ve çok beğendim 24-03-2015 00:39 tam bir klask 10 numara roman 25-03-2015 20:30 kitabın özeti çok güzel olmuş güzel kitap okumaya değer 31-03-2015 20:20 performans ödevim için çok yardımcı oldu teşekkür ederim 09-01-2016 21:45 bence süper bi kitaptı iki şehrin hikayesi yazarı mükemmel bir kitap yazmış yazara teşekkürler 09-02-2016 18:01 çok sıkıcı bir kitap bence iki şehrin hikayesi hangi tarihi olaydan bahsediyor onu söyleyin yeter bana gerisi önemli değil bir de iki şehrin hikayesi konusu lazım çok şey istedim ama kusura bakmayın lazım işte 16-09-2016 17:17 tarih öğrencisiyim hocamız iki şehrin hikayesi özet çalışması istedi ve o yüzden okudum oldukça etkilendiğimi söyleyebilim dönemi anlatan tarih kitaplarında bile bu kadar güzel bilgi içeriği yok okuduğum en güzel romanlardan bir tanesi oldu 05-11-2016 22:06 benim tarih bilgim hic olmadigi icin sıkilarak okudum ve hicbisey anlamadim 08-11-2016 10:34 süper özet olmuş.. 02-01-2017 20:53 100 temel serden okuduğum ilk kitap ve çok begendim 27-01-2017 19:07 kitabın ana fikrini söylebilir misiniz okumak için çok kalın kitap başladım ama sıkıcıydı okuyamadım ana fikir ve karakterler lazım 06-11-2018 21:45 kitabın ingilizce özeti de eklenmiş çok teşekkür ederim çok işimi gördünüz 19-11-2018 17:54 konusu çok güzel eğitici kitapları seviyorum size okurken birşeyler katıyorlar uzun kitap olabilir ama okuyun derim 19-02-2019 00:33 benim anlamakta güçlük çektiğim bir eser. yani akıcı değildi. bu yüzden fazla beğenmedim. puanım 3/10👽 bana iki şehrin hikayesi özet kısa ve öz bir şekilde lazım buradaki özet de güzel olmuş ama daha kısası lazım karakterler falan olması gerekiyor konuyu betimlemesi gerekiyormuş öyle özet yazabilir misiniz 10-10-2019 15:38 a tale of two cities özeti eklenmiş ingilizce olarak çok mutlu oldum harikasınız 23-01-2020 21:11 özet ödevi için okudum konusu sıkıcı ama verdiği mesaj güzel sanırım o yüzden beğenilmiş anlatımı da güzel karakterler gerçekçi duyguları okura güzel aktarılmış o açıdan güzel kitap 20-03-2022 23:00 detaylı özet için teşekkür ederim kim yazdı ise üzerinde çalışıp yazmış 22-06-2022 21:32 sınav soruları yok mu 30-10-2022 11:56 özet kısa olabilirdi bizim öğretmen bu kadar uzun istemiyor 26-01-2023 22:13 arkadaşlar kitabın teması nedir diye bir soru var kitap teması ne oluyor 27-04-2023 19:26 tek paragrafta ana fikri yazacak var mı 24-07-2023 17:01 iki farklı özet olması çok iyi olmuş kopyalayan çok olur en azından yarı yarıya şansım var"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/iki-soz", "text": "Beklediğin insanın bir türlü gelmiyor olması sen fark etmeden geçip gitmesinden kaynaklanıyor olabilir mi? Bazen bulmak için uzaklara bakarken burnunun dibindekini görmez insan. Kahraman Tazeoğlu'nun çıkardığı yeni kitabı İki Söz diğer kitaplarından farklı; öncelikle bunu söylemek isterim. Bu sefer bir olay yazısızı söz konusu değil, olay yaşanıldıktan sonra ki düşüncelerin sayfalara aktarılmış hali. Hani bir kitapta çok beğendiğiniz bir satır olur da altını çizersiniz ya, bu kitabı sadece sizin çizdiğiniz satırların oluşturduğunu düşünebilirsiniz. Sanırım Kahraman Tazeoğlu'nun en sevdiğim kitabı bu oldu bu yüzden. Kitapta düşüncelerini satırlara döken karakter; bir erkek... Aşk acısı çeken, sevdiği kadın tarafından terk edilen bir erkek... Ve bu kadının kendisine ne hissettirdiğini dökmüş satırlara. Acı çekmiş mesela. Ve o acı adamı şekillendirmiş. Hayal kırıklığına uğramış mesela ve gerçek ile hayal kavramlarının anlamlarını daha iyi öğrenmiş. Yalanı öğrenmiş mesela o kadından ve bağışıklığı olmuş yalana... Umudu, sevgiyi, aşkı, mutluluğu, hüznü, heyecanı, üzüntüyü... Aklınıza gelebilecek her duygunun dili oluvermiş bu kitap. Alıntılar da paylaşılmış mesela. Goethe ve Dostoyevski'den... Bu kitap en çok duyguları bilemeyen ve tadamayanlara yazılmış gibi. Tüm çıplaklığıyla... Eskiden derdim ki: insanın başına gelebilecek en kötü şey, bir gün yapayalnız kalmasıdır. Öğrendim ki; hayatta insanın başına gelebilecek en kötü şey, yapayalnız hissetmesine neden olan insanlarla yaşamasıdır. Der Goethe. İşte bu yüzden ben de diyorum ki, Kahrolsun anlamsız kalabalıklar, yaşasın mutlu yalnızlıklar. Herhangi bir olay yaşadıktan sonra kalbiniz hep size seslenir, duyar mısınız bilmem. Kalbinizin sesini yok saymaya çalışan bir şey var içimizde ve görevini de ustaca yerine getiriyor. Çünkü biliyor ki eğer o sesi dinlesek dünya böyle bir yer olmayacak. Kalbinin sesini duyamayanlara sesleniyorum. Bu kitap sizin ilacınız olacak. Hani diyor ya Dostoyevski, ' Herkesi öldürüyoruz sevgili dostum; kimini sözlerle, kimini kurşunlarla. Kimini yaptıklarımızla' diye. Gülüşünden anlıyorum. Sen beni yapacaklarınla öldüreceksin. Yine de razıyım. Sen aşkta insanın kendi ölümünü seçebilecek kadar çok sevmeyi nereden bileceksin? Kalp hayalperest değildi. Umutluydu. Boş yere umut etmezdi bilirdi illaki bir şeyler. Onu dinleseydiler insanlar böyle kahrolmazdılar. İnsanlar artık umuttun vazgeçmiş hayal kuruyorlar. Kurduklarını da dile getiriyorlar. Ama yine kendileri de bilirler ki lafla peynir gemisi yürümez. İnsan bilmediği bir duyguyu nasıl yaşayacağını da bilmez. Ve ürker ondan. Evet! Hiç tanımadığı bir duyguyla karşılaşan insan korkar. Tamam! Aşk çok yüce bir duygu olabilir ama unutma ki akvaryumda doğup büyüyen balık denizi özgürlük değil, ölüm zanneder. Siz neden yaşıyorsunuz? Nedeniniz var mı? Ne hissettiğinizi biliyor musunuz? Ne, niçin, neden, nasıl sorularına cevaplarınız var mı? Ya da istediğiniz şeyleri topyekun açabilecek bir anahtar? Hadi tüm bu sorulara karşı birkaç alıntı bırakayım aşağı. Gözyaşlarını içine akıtanın en çok ruhu çürür. Yanakları ıslanırken kalbi durur. Kurulan cümlenin amalarından sonrasını dinlemeyeceksin. Çünkü her amalı söz kendisinden öncekini çürütür. Anılarıyla yaşayan, hayalleriyle gömülür. 'Hayatta hep silgim kalemimden önce bitti. Çünkü kendi doğrularımı yazacağım yere, tuttum başkalarının yanlışlarını sildim' diyor. Oğuz Ağabey. Bende seni yazacağım diye çıktığım yolda şimdi kendimi siliyorum. Her sayfa böyle cümlelerle doluyken sizlere kaçırmayın derim. Alın ve düşüne düşüne okuyun. Ne güzel söylenmiş cümleler diye. Yine aklımıza geleni yapacağız Ama olsun. Yazan: Selin Gürcüoğlu İki Söz Konusu Romantik deneme türündeki kitapları ile büyük beğeni toplayan Kahraman Tazeoğlu yeni kitabı İki Söz ile yine kendi tarzına yakışır bir eser sunuyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/iki-yil-okul-tatili", "text": "Jules Verne'in \"İki Yıl Okul Tatili\" adlı kitabı on dört bölümden oluşuyor. Kitap farklı milletlerden on beş çocuğun yaşadığı macera dolu iki yılı konu alıyor. Kitapta farklı milletlerden çocukların bulunması önemli mesajlar verilmesine olanak sağlıyor. Kitap yediden yetmişe macerayı seven tüm okurlara hitap ediyor. Gemide On Beş Çocuk Büyük Okyanus'ta Sloughi adlı bir gemi yol almaktadır. Bu geminin içinde hiç yetişkin yoktur, sadece on beş çocuk vardır. Çocukların en büyüğü on dört yaşındadır. Bu çocuklardan sadece zenci Moko gemicilik hakkında biraz bilgiye sahiptir. Bu nedenle günlerce gemiyi kontrol altına alamazlar ve çeşitli tehlikeler atlatırlar. Sonunda gemi bir karaya doğru sürüklenir. Tatil Planı Gemideki çocukların on dört tanesi Yeni Zelanda'nın başkenti Auckland'de yaşamaktadır. Ve bu çocukların hepsi başkentin en büyük okulu olan yatılı Chairman okulunda okumaktadır. Varlıklı ailelerin çocukları olan bu çocuklar yıllık tatillerini Sloughi adlı gemi ile Yeni Zelanda kıyılarını gezerek geçireceklerdir. Bunun için gezinin başlayacağı gün hep birlikte Sloughi adlı gemiye binerler. Çocukların geldiğini gören baş tayfa sahildeki tayfaları çağırmak için gemiden ayrılır. Böylece gemide geziye katılacak çocuklar ve zenci Moko dışında kimse kalmaz. Biraz sonra gemi hareket etmeye başlar. Zenci Moko durumu fark ettiğinde her şey için çok geçtir. Çocuklar hep birlikte gemiyi limana döndürmek için çabalarlar ama başaramazlar. Burası Bir Ada Günler sonra çocuklar yeniden karaya ayak basarlar. Öncelikle gemideki yiyecek, içecek ve eşyaları tespit ederler. Sonra çevreyi araştırıp bulundukları yeri tanımaya çalışırlar. İçlerindeki en büyük çocuklardan biri olan Briant yaptığı araştırmalar sonucunda bir adada olduklarını arkadaşlarına söyler. Adanın Eski Sahibi Bir gün küçük bir grup halinde keşfe çıkarlar. Bu keşif sırasında adanın eski sahibi François Baudain'in cesedini ve kaldığı mağarayı bulurlar. Mağarada dolaşıp François Baudain'den kalan eşyaları incelerler. Bu eşyalar arasında, bulundukları adanın bir haritasını bulurlar. Böylece ada hakkında epey bilgi edinirler. French Den Mağaranın gemiden daha güvenli olduğunu düşünerek mağaraya taşınmaya karar verirler. Mağarayı temizleyip gemideki eşyalarını mağaraya taşırlar. Geminin işlerine yarayacak parçalarını almak için gemiyi sökmeye başlarlar. Bu günlerde şiddetli bir fırtına gemiyi parçalayarak çocukların işini kolaylaştırır. Böylece çocuklar parçaları French Den adını verdikleri yeni barınaklarına taşıyarak gemiyle ilgili işlerini bitirirler. Artık bir düzen kurmanın vakti geldiğini düşünüp iş birliği yaparlar. İlk olarak her yıl yeniden seçilmesine karar vererek bir başkan seçerler. Chairman adını verdikleri adanın ilk başkanı çocukların en büyüğü olan Gordon olur. Bir Lama ve Dağ Keçileri Gordon'un başkanlığında bir düzen kurarlar. Büyüklerin küçüklere ders vermesine, Bakster'in ada günlüğü tutmasına, yemek ve çamaşır işleriyle zenci Moko'nun ilgilenmesine karar verirler. Bir gün büyük çocuklardan oluşan bir grup yeniden keşfe çıkar. Bu keşiften Gordon'un tabiat bilgisi sayesinde epey karlı dönerler. Çay elde edebilecekleri bir ağaç bulurlar ve bir lama ile dağ keçileri yakalarlar. Bir Keşif Gezisi Daha Kavga Çocuklar kurdukları düzenin içinde çeşitli oyunlar oynayarak eğlenceye de yer verirler. Bir gün oyun oynadıkları sırada yenilgiyi kabullenemeyen Donifan Briant'ı hile yapmakla suçlar. Briant ise hile yapmadığını söyleyerek Donifan'ı yalancılıkla suçlar. Sonunda çıkan kavga Gordon sayesinde sona erer. Günler hızla geçer yeni başkanın seçilme zamanı gelir. Briant hiç ummadığı bir şekilde başkan olarak seçilir. Bir Kış Oyunu Briant başkan olduktan sonra Donifan Briant'a daha da kötü davranır. Havaların iyice soğumasıyla gölün buz tutmasını fırsat bilen Briant patenle kayma etkinliği düzenler. Bu etkinliğe Donifan, Gross, Jackues ve birkaç çocuk daha katılır. Briant fazla uzaklaşmamaları için hepsini uyarmıştır. Donifan Briant'ı dinlemeyerek Gross ile birlikte epey uzaklaşır. Bir süre sonra her tarafı sis kaplar. Briant düdük çalarak tüm çocukları çağırır. Donifan ve Gross dışında tüm çocuklar gelince Briant onları aramaları gerektiğine karar verir. Bu görevi kardeşi Jackues üstlenir. Uzun süre geçtikten sonra Donifan ve Gross geri döner. Ama Jackues yanlarında yoktur. Briant kendisi gitmek yerine kardeşini gönderdiği için çok pişman olur. Neyse ki biraz sonra sis dağılmaya başlar ve Jackeus ile onu kovalayan hayvanları görürler. Donifan tüfeğini ateşleyerek hayvanları korkutur ve Jackues kurtulur. Grup Bölünüyor Adada Yabancılar Jackues'in Sırrı Adadan Kurtuluş"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ikili-iliskilerde-duygusal-manipulasyon", "text": "Manipülasyon kişinin diğer kişiler üzerinde çeşitli söylem, davranış ve yaklaşımlarla tahakküm kurması şeklinde ifade edilebilir. Manipülasyon kelimesine günlük hayattan pek yabancı değiliz. Manipülatif davranışlarla da pek çok kez karşılaşıyoruz, özellikle ikili ilişkilerde neredeyse tüm bireyler farkında olarak ya da olmayarak manipülatif davranışlar sergileyebilmektedir. Bu kitapta daha çok ele alınan, üzerinde durulan biçimi ise narsist sapkınlık olarak ifade edilmiştir. Kitabın başında narsist sapkın partnerin kişi de uyandırdığı bazı hislere ve düşünce biçimlerine değinilmiştir: Eşinizle ilişkinizde kendinizi boğuluyor mu hissediyorsunuz? İma yollu ya da dolaylı olarak sizi hiç durmadan eleştiriyor mu, sizin kendinize dair imgenizi yavaş yavaş değersizleştiriyor mu? Onu mutlu etmeye çalışırken, kendinizi bir hiç olarak, işe yaramaz biri olarak mı görüyorsunuz? Başkaları aileniz, çevreniz sizin kuşkularınızı ve kaygılarınızı anlamıyorlar ve eşinizi model bir eş ya da koca olarak mı görüyorlar? Kendinizi aşağılanmış mı hissediyorsunuz, partneriniz kimi zaman bu aşağılanmadan yararlanıyor izlenimi veriyor mu? Hiç dostunu yok mu ya da pek az mı var; sizi yavaş yavaş onlardan uzaklaştırdı mı? Evde ve dışarıda çok farklı mı davranıyor? Her eleştiriye karşı hırçın mı, sorgulanmayı, büyük ya da küçük hatalarını kabul etmeyi beceremiyor mu? Sizi her konuda ve bir hiç yüzünden sürekli suçluyor mu? Ne yaparsanız yapın onu memnun edemeyeceğiniz duygusu içerisinde misiniz? Bununla birlikte, giderek daha ender de olsa zaman zaman yeniden nazik, kibar biri oluyor mu? Eğer böyleyse ilişkinizin sapkın bir zeminde gelişiyor olması mümkündür. Kitapta yer verilen vaka örneklerinde daha çok narsist sapkın erkekler tarafından kötü muameleye maruz kalan, şiddet gören kadınlara yer verilmiştir, erkekler fiziksel ve zaman zaman da ekonomik gücü elinde bulundurduğu için daha aktif şiddette bulunurken kadınların erkeklere göre daha manipülatif davrandıkları çünkü şiddete yönelemedikleri ifade edilmiştir. Kitabın ilk kısmında evliliklerin ilişkilerin zaman içerisindeki değişiminden bahsetmektedir. Sosyolog Serge Chaumier: çekirdek bölünmeli aşk kavramıyla birlikte olmanın artık her şeyi paylaşmak anlamına gelmediğini savunmaktadır. Kitabın üçüncü bölümü de Sıradan Küçük Suçlar kısmıdır. Bu kısımda her ilişkide basit düzeyde manipülasyon olabileceğini fakat her manipülasyonunda narsist sapkınlık boyutunda olmadığını ifade etmiştir. Bazen tartışmaların ilişki için gerekli ve yararlı olduğu da ifade edilmiştir fakat dozu, doğalında olması önemlidir. Doğal olmayan tartışma biçimleri şu şekillerde ifade edilmiştir: Ezeli tartışma ile kast edilen çiftlerin yıllardır birlikte olmalarına rağmen daima bir tartışma içinde olmaları ve birbirlerinden ayrılmamalarıdır. Yıkıcı tartışma ise manipülatörün kullandığı karşısındakini yıkmaya iktidarını kabul ettirmeye yönelik kullandığı tartışma biçimidir. Manipülasyonun aygıtları kısmında ise; şantaj ve tehditler; suçluluk duygusu uyandırma; yalan pohpohlama; yerme, değersizleştirme; aracılık ve istila; sürgüleme ve bağımlı kılma başlıkları ele alınmıştır. Böyle zulüm eden insanlarla neden birlikte olunur ki? Demeyin. Çünkü bu tipler oldukça sistematik ve adım adım çalışırlar. Önce yakışıklı prens rolüyle herkesin sevgilisi izlenimi verirler. Baştan çıkarmak için kendini olmadığı gibi gösterir. İlerleyen zamanlarda başkaları onu mükemmel bulurken eşi acı çeker ve madalyonun arka yüzünü keşfeder. En tehlikeli yanı da kendini savunmasıdır. Çünkü bir adaletsizliği kurbanı olduğuna inanır: ona bir şey borçludurlar, verilmemiş bir şey. Muhtemelen ilişkinin başında duygudaşlık yaratmak için yapay bir kırılganlık sergiler. Mutsuz çocukluğundan söz eder, karşı tarafın onu sevme onunla meşgul olma duygusunu uyandırmak için çabalar. Yavaş yavaş kişinin hayatını istila eder. Arkadaşlarından, işinden uzaklaştırır, yeteneklerini sorgulatır vb. Kurbanın yaşamında egemenliğini kurduğunda da yıkım evresine geçer. Alenen saldırır, küçümser, hakaret eder hatta şiddet bile uygular. Kitapta kadınların geçmiş hatta çocukluk deneyimlerinin oldukça etkili olduğuna da değinilmektedir. Çocukken annesinin sevgisini kazanamayan kadın telafi etme anlamın narsistik sapkınla bağ kurar. Fakat annesinin ona bakışını asla değiştirememiş onu geri kazanamamıştır bu da onda güçsüzlük uyandırır. Bu yüzden telafi edebilmek adına umut eder, umut ettikçe yanında kalır yanında kalmanın tek yolu da itaat etmektir. Kurtulmak için kurban önce kendine saygı duymayı öğrenmeli, kendi değerini yüceltmeli farkına varmalı. Gerekirse çevresinden bir uzmandan yardım almalı. Çevresiyle temas etmeli sağlıklı temaslar kurmalı, şeklinde de öneriler mevcuttur. Kitap, hızlı okunabilen, anlamak için alanda uzmanlık gerektirmeyen bir eserdir. Belki de bu eser; ne zamandır yürümeyen, iyi hissettirmeyen, kendimizi sorunlu saydığımız bir ilişkinin panzehiri olacaktır. Sağlıklı ilişki yaşayan bireyler de bu eserde kendisinden, partnerinden, ilişkisinden bir şeyler bulabilir fakat önemli olan narsistik sapkın dediğimiz kişilerden sıyrılmaktır. Her ilişki tartışmalı, küçük tuzaklar olarak adlandırılan manipülatif davranışları içerir, bunlar ilişkinin tozunu alan şeylerdir. Fakat sapkınlığa dönüşmeye başladığını fark ediyorsanız acilen yapmanız gereken şeyler olduğunu söylüyor, kitap."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ilginc-olmak-ustune-bir-manifesto", "text": "Ah, şu insan maskeleri; kategorilere girmemizi sağlayan ve önümüze birçok engel koyan maskeler... Herkesin bir maskesi var, peki sizin ki ne? Bree, çok fazla zengin, çok zeki, çok güzel ama güzelliğini herkesten saklayan ve çok sosyal olmayan bir genç kız. Sorunu hep kendisinde belirleyen ve yanından hiç ayırmadığı defterinde herhangi bir konuyu listeleyerek; uygulaması ve uygulamaması için kendine şart koyan bu genç kızın tek arkadaşı Holdo'dur. Evet, Çavdar Bahçesindeki Çocuklar kitabının başrolünde ola kahramanın adını takma ad olarak kullanıyordu. Günün tüm vaktini Holdo ile geçiren Bree aynı zamanda da en büyük hayali yazar olmaktır. Lakin odasının duvarlarını yayınevlerinden gelen ret mektuplarıyla çivileyerek, ülkenin tüm yayınevleri tarafından kabul edilmemiştir. Oysaki edebiyat bölümünün en başarılı ve en iyi yazar öğrencisi olarak seçilmişken. Annesi moda peşinde koştururken, babası da iş kolikti. Ve ailesi ile olan iletişimi arasında o kadar derin bir uçurum vardı ki, Bree babasının mesleğinin ne olduğunu bile bilmiyordu. Etrafında sadece Holdo ve edebiyat öğretmeni Bay Fellows daha doğrusu aşık olduğu adam. Geçen dönem aralarında gerçekleşen yakınlaşmadan dolayı ilişkilerine mesafe koyan edebiyat öğretmenimiz, Bree'den uzak durma çabalarındaydı ve hal buyken de Bree fazlasıyla inciniyordu. Kaleminin kuvvetli ama sıkıcı olduğunu daha sonradan kavrayan Bree, kafasının güzel olduğu bir gece bir blog açmaya karar vererek; İlginç Olmak Üstüne Bir Manifesto'yu açar. Kurallar koyarak artık okulundaki herkesi kendi yaşam icadının deneyi olarak kullanmaya başlayan Bree, Oyunun ilk hamlesini görünüşünü değiştirerek yapar. Bu sayede annesi ile olan samimiyetleri geliştiren Bree, artık okulun en güzel kızı olmayı başarmıştır. Ama asıl istediği ise deneyinin ana parçası olan okulun en havalı kızı olan Jassmine'nin grubuna girmektir. Bree, Mükemmeller diye adlandırdığı bu grubun üyelerinin hiçbir derdinin olmadığını ve okuldaki öğrencilere boş yere eziyet çektirdikleri için bir nevi intikam alacaktı. Gruba girebilmişti, hem de babasının bilmediği ama sahip olduğu çok özel makyaj malzemeleriyle. Dünya'da sayılı olan makyaj malzemelerini sergileyen Bree, mükemmeller takımının çoktan ilgisini çekmişti ve kısa sırada, o mükemmel kızlar Bree'nin sanki kim olduğunu unutup saygı duyup sevmeye başlamıştılar. Jassmine'nin erkek arkadaşı olan Hugo ise her okulun kötü çocuğuydu ve olması gerektiği gibi o da Bree' ye fazlasıyla ilgi duymaya başlamıştı. Herkese laf sokmalarıyla ünlenen Bree, Holdo'yla olan ilişkileri kötü bir şekilde bitmiş ve edebiyat hocası Bay Fellows ile daha da yakınlaşmıştılar. Bree'den bir tek Hugo değil birçok erkek hoşlanmaya başlamıştı ve Bree bu aşık erkek topluluğuyla uğraşmayı saçma buluyordu. Cadı ya da egoist, Satanist, köle olarak adlandırdığı bu gruptaki kızların aslında bambaşka hikayeleri vardı. Ve davetli olduğu partiye hazırlanırken hem Jassmine'nin sırlarla dolu hayatını öğrenip, hem de o gece Jassemine'nin aşık olduğu erkek arkadaşı Hugo ile yatması, Bree'yi daha sonradan vicdan azabı çektirecekti. Evli edebiyat hocasıyla sevgili olmaya başlayan Bree maske olarak geçirdiği kişiliğe bürünmeye başlıyordu. Her şeyi deney olarak yaptığını kendine savunmak istese de gerçekten Mükemmeller takımıyla hep bir arada olmak istiyordu. Lakin hiçbir sır sonsuza kadar saklı kalmaz. Hugo, Bree'ye aşık değildi ama tekrardan onunla beraber olmasını istiyordu. Bree sert bir şekilde Hugo'yu reddedince ise sinir krizi geçiren Hugo, ertesi gün Bree ile beraber olduklarının gecenin videosunu tüm okula izletmişti. Bir anda her şeyini kaybeden Bree, aşığı ya da öyle sandığı edebiyat hocası tarafından da reddedilmişti. Bree, yaşattıklarının sorumluğunu ve kaybettiklerinin acısını ise intihar ederek seçmişti. Her şeye rağmen ailesi ile daha da samimi bir ilişki kuran Bree, kaçmak yerine ailesiyle beraber savaşmayı seçmişti. Ve intikamını da almıştı. Her şey yeniden düzelecek derken; herkesin sırlarını açıkladığı blog'unun yazarı olduğu çıktığında ise olayalar tekrardan başa mı saracaktı yoksa yeni sürprizlerle karşılaşabilecek miydik? Bree karakteri her şeye rağmen cesur bir karakterdi. Ama aynı zamanda da aptaldı. Gerçi kendisini takdir de ettim. İnsanlar yüzlerine veya ruhlarına geçirdikleri maskeleri bir süre sonra benimseyip o maskenin kalıbına giriyorlar. O yüzden bir süre sonra o takındığınız şey bir maske olmaktan çıkıp, sizin kişiliğinize bürünüyor. Ve şunu unutmayın ki hiç kimsenin hayatı dört dörtlük değil. Bazen muhteşem görünen biri hayattaki en büyük yaralarının acısını tatmış biri olabiliyor. Karşınızda ki için bir yargılama senfonisine girmeden önce onu bir tanıyın derim. Bu kuramı kitaptan rahatlıkla örneğini alarak sizde anlayabilirsiniz. Yazan: Selin Gürcüoğlu İlginç Olmak Üstüne Bir Manifesto Konusu Sen Benim Diğer Yarımsın kitabı ile Türkiye'de olmak üzere bir çok ülkede okurların büyük beğenisini kazanan Holly Bourne'in yeni kitabı İlginç Olmak Üstüne Bir Manifesto sonunda Türk okurlar ile buluşuyor. Holly Bourne İlginç Olmak Üstüne Bir Manifesto kitabını ilk olarak 2014 yılında yayınladı. Fakat Sen Benim diğer Yarımsın kitabının başarısının uzun sürmesi ve yeni kitabın beklentinin altında kalması nedeni ile Türkiye'ye gelmesi biraz zaman aldı. Holly Bourne romanında okurlara ilginç biri olmanın sırlarını Bree karakteri üzerinden anlatıyor. Bree hayatını çok sıradan bir şekilde okul ve ev arasında geçirmektedir. Hiçbir ilginç yanı yoktur ve bu yüzden hayatta bir anlamda kaybedenler sınıfındadır. Yazmak en büyük tutkusudur ve bu şekilde kendisini avutmaktadır. Bir gün yeni bir karar alır ve ilginç olmak için yapması gerekenleri sıralar. Karşısına 6 adımlık bir plan çıkar. Böylece İlginç Olmak Üstüne Bir Manifesto oluşmuş olur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ilk-ask", "text": "Colin zeka düzeyi çok yüksek özel bir çocuktur. IQ oranı normalin çok üzerindedir ve buna göre de eğitim almaktadır. Herkes onu ünlü biri görür fakat kendisinin çok daha farklı bir sorunu vardır. Colin şimdiye kadar 19 tane Katherine adında kızlarla çıkmıştır ve her beraberlik sonrasında ortada bırakılmıştır. 19. Katherine'in onu yeni terk etmesi onu farklı düşüncelere de itmiştir. Colin çok zeki biri olduğu için bu hayatta unutulmasını engelleyecek bir başarı elde etmek ister fakat daha aklına bir fikir gelmemiştir. 19. Katherine'in de onu terk etmesi sonrası iki kişinin ilişkisinin gidişatını tahmin edebilecek bir formül geliştirmeye karar verir. Bunun içinde geride kalan toplam 19 sevgilisinin analizini yapmaya başlar. Bunun yanında Colin kafasını dağıtmak için en yakın arkadaşı Hasan ile birlikte araba ile uzaklara yolculuğa çıkar. Sonunda ufak bir kasaba bir müzeye gelirler ve aynı zamanda mezar olan müzeyi gezmeye karar verirler. Burada Lindsey adında bir kız ile tanışır. Lindsey'in şimdiye kadar sadece bir sevgilisi olmuştur ve onun da adı Colin'dir. Lidnsey'in annesi Colin'i hemen tanır ve kızına ilham vermesi için onu eve yemeğe davet eder. Dahası Colin ve arkadaşı Hasan'a bir iş teklif eder. Colin ve Hasan için kolay para gibi görünür ve işi kabul ederler. Böylece Colin ve Hasan Lindsey ile birlikte yaşamaya başlarlar. Lindsey, bir taraftan sevgilisi Colin ile aşkına devam ederken diğer taraftan diğer Colin'e formülünde yardımcı olur. Böylece ikili arasında bir yakınlaşma başlar. Birlikte daha fazla zaman geçiren ikili hatta Hasan ile birlikte üçlü en sonunda formülü tamamlarlar ve bu formül Colin'in tüm 19 sevgilisi ile olan ilişkisini doğru tahmin etmektedir. Formülü gerçek ilişkiler üzerinde denemeye hazırlanırken Lindsey sevgilisi tarafından aldatılır ve ilişkisini bitirirler. Formülü bu ilişki üzerinde denediklerinde de ilişkinin tam bu zamanlarda bitmesi gerektiği görülür. Sonunda başardığını düşünen Colin Lindsey'e destek olmaya çalışırken aralarında da bir ilişki başlar. Korkarak da olsa formülü yeni ilişkisi üzerinde dener ve formül ilişkinin 4 gün içinde biteceğini öngörür. Bunun korkusu ile yaşayan Colin 4. Gün masanın üzerinde Lindsey'den ona yazılmış olan bir not bulur... İlk Aşk Konusu John Green, Aynı Yıldızın Altında romanı ile okurlarına mükemmel bir aşk romanı sunmuş ve kitabın hikayesi ile herkesi ağlatmayı başarmıştı. Kitap o kadar başarılı oldu ki sonunda beyazperdeye de taşındı ve yakında sinemaseverler ile de buluşacak. Böyle olunca onun eski kitaplarının da tek tek yeniden raflardaki yerini alması kaçınılmazdı. John Green'in ikinci romanı olan İlk Aşk 19 Başarısız Denemeden Sonra Aynı Yıldızın Altında romanından çok farklı diyebiliriz. Yazar bu kitabında ağlatmaktan daha çok okurlarını oldukça eğlendiriyor. Yani İlk Aşk romanı ile romantik komedi tarzına kayıyor diyebiliriz. İlk Aşk kitabının ana kahramanı olan Colin her zaman Katherine gibi bir sevgili hayal etmiştir. Hayal etmenin yanında bunu başarmak içinde çok çabalamıştır fakat her seferinde başarısız olmuştur. Şimdiye kadar toplam 19 kez yarı yolda kalmıştır ve artık kendi yaklaşımına farklı bir şeyler katması gerektiğini anlamıştır. Bunun üzerine pek işe yaramayan dış görünüşü yerine bu kez zekasını kullanmaya karar verir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ince-memed", "text": "Memed annesi Döne'yle birlikte Değirmenoluk köyünde yaşayan on bir yaşında bir çocuktur. Köydeki tüm topraklar Abdi Ağa'ya aittir ve köyün insanları onun baskısı altında yaşamaktadır. Kanun ve töreleri Abdi Ağa koyar ve dışarıdan hiç kimse gelip karışamaz. Abdi Ağa'nın zulmünden bıkan Memed, bir gün köyden kaçar ve başka bir köyde Süleyman emmiye çobanlık yapar. Annesi Döne, Abdi Ağa'ya oğlunu bulması için yalvarır. İki sene boyunca annesinin özlemiyle yaşayan Memed bir gün gizlice köye geri döner. Onu gören köylü hemen bu haberi yayar ve Abdi Ağa gidip Memed'i getirir. Ceza olarak Abdi Ağa, o sene Memed ve Döne'yi açlıkla baş başa bırakır, onlara tarlanın gelirinden hiç pay vermez. Memed on sekiz yaşına geldiğinde, köyden arkadaşı olan Mustafa ile gizlice kasabaya inerler. Kasabada insanların başında ağa olmadığını, herkesin kendi evi ve kendi tarlasına sahip olduğunu gören Memed bu durumdan çok etkilenir ve sevdiği kız Hatçe'yi kasabaya kaçırır. Bu haberi duyar duymaz Abdi Ağa, iz sürme ustası Topal Ali ve Hatçe ile nişanlı olan Veli onların peşlerine düşer. İzleri takip eden Topal Ali onları ormanda bulur. Abdi Ağa'nın adamları ve Memed arasında çatışma çıkar. Çatışma sonucunda Veli ölür ve Abdi Ağa yaralanır. Bunun üzerine Memed, Hatçe'ye köye dönmesini, onu gelip alacağını söyler ve kaçar. Bir süre Süleyman emminin yanında saklanan Memed daha sonra Deli Durdu'nun çetesine katılır ve eşkiya olur. Deli Durdu'nun yanında uzun süre baskınlara ve soygunlara katılan Memed silah kullanma ve çatışma konusunda ustalaşır. Deli Durdu'nun merhametsiz davranışlarından rahatsız olan Memed ve arkadaşı Cabbar onun çetesinden ayrılırlar. Bu sırada, Abdi Ağa köyden birkaç kişiyi Hatçe'nin aleyhine ifade vermeleri konusunda ikna eder ve Hatçe Veli'yi öldürmek suçundan hapishaneye düşer. Bir gece köye geldiğinde annesinin Abdi Ağa'nın adamları tarafından dövülerek öldüğünü ve Hatçe'nin suçsuz yere hapiste yattığını öğrenen Memed deliye döner ve Abdi Ağa'yı öldürmeye karar verir. İz sürmesi için Topal Ali'yi çağırır. Topal Ali tüm bunların kendi başının altından çıktığını düşündüğü için ve çok pişman olduğu için Memed'e canı gönülden yardım eder. Aktozlu köyünde muhtarın evinde kalan Abdi Ağa'yı, Topal Ali hemen bulur. Memed ve Cabbar evi ateşe verirler. İçerden kimse çıkmayınca Abdi Ağa'nın yanarak öldüğünü düşünürler. Memed, Değirmenoluk'a gider ve Abdi Ağa'nın artık öldüğünü, kimseden korkmamalarını ve gelirlerini paylaşmamalarını köylüye söyler. Köylü bayram eder, halaylar çekilir. Ancak Abdi Ağa'nın ölmediği haberi gelince köylüler korkuyla evlerine kapanır. Abdi Ağa tarlalarının dağıtıldığını duyunca çok sinirlenir ve Memed'i ortadan kaldırmak için planlar yapar. Kendisi gibi çok hırslı olan Ali Safa Bey ve onun adamlarından yardım ister. Memed, Ali Safa Beyin en güçlü adamı olan Kalaycı'yı çatışma sırasında vurur. Böylece Memed'in efsanesi köyler arasında hızla yayılır. Karşısına kim çıksa İnce Memed üstesinden geliyor ve pes etmiyordur. Memed, Cabbar'ın tüm karşı çıkmalarına rağmen kasabaya gidip hapishanede Hatçe'yi ziyaret etmek istemektedir. Tüm risklerine karşın, Memed küçük çocuk kıyafetleri giyer ve hapishaneye Hatçe'nin kardeşi olduğunu söyler. Hatçe ve Memed birbirlerini görünce tek kelime bile edemezler. Memed, Hatçe'ye para bırakır ve hapishaneden çıkar. Bunun üzerine hapishaneye giden Topal Ali, Memed'e Hatçe'nin Kozan hapishanesine götürüleceğini söyler. Memed bu habere sevinir ve dağlık bir bölgede jandarmanın gelişini bekler. Hatçe ve başka bir mahkum olan Iraz, jandarma tarafından Kozana götürülürken Memed jandarmayı vurur ve onları kaçırır. Memed yanında iki kadınla bir mağaraya yerleşir. Memed, Hatçe ve Iraz kışı çok zor geçirirler. Yiyeceklerini Topal Ali çevredeki köylerden getirir. Bu sırada Memed'in bir oğlu olur. Jandarmalar onun peşine düşmüştür ve tüm köylülere zulüm ederek ağızlarından laf almaya çalışırlar. Yediği dayak sonrası bir çoban, Memed'i dağın eteklerinde gördüğünü söyler. Jandarma Memed'i kıstırır ve çatışma çıkar. Bu çatışma sonucunda Hatçe ölür. Iraz çocuğu da alıp Gaziantep köylerine gider. Değirmenoluk'a geri dönen Memed af çıktığı için teslim olmayı düşünmektedir ancak köylü ona annesinin ve Hatçe'nin intikamını almadan teslim olmamasını söyler. Bunun üzerine Memed hiç düşünmeden kasabaya gider ve Abdi Ağa'yı vurur. Köye geri dönüp, köylülere özgürce yaşayabileceklerini, tarlaların onlara ait olduğunu söyler ve atıyla uzaklaşır. O günden sonra kimse Memed'den bir haber alamaz. İnce Memed dörtlüsü, düzene başkaldıran Memed'in, insan ilişkileri, köyleri ve doğasıyla Çukurova'nın öyküsü. Yaşar Kemal'in söyleyişiyle içinde başkaldırma kurduyla doğmuş bir insanın,mecbur adamın romanı."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/inci", "text": "John Steinbeck'in İnci adlı kitabını Tomris Uyar'ın çevirisi ve önsözüyle okuyorsunuz. Mükemmele yakın bir coğrafyada geçen hikayenin kahramanlarının Kino ve Juana olduklarını söyleyebiliriz. Fakir bir yerleşim yerinde yaşayan bu çifti, yaşadıkları kritik bir kriz bir arayışa itecektir. Bu gelişme, tüccarlar ve yaşantıları açısından, onların hayatlarının bir dönüm noktası gibi gözükse de yaşam, onları başladıkları noktaya geri döndürecektir. Çocuklarını kaybetmiş olarak... İnsanların umutları belki de sahip olduklarından daha değerli gibi gözükse de insanı insan yapan değerleri sorgulayan bir başyapıt! Her şey bu mükemmel atmosferde felaketlerin aynı zamanda en büyük umutları da beraberinde getirmesiyle başlar. Çocuklarını akrep sokunca, farklı ırktan olduğunu bildikleri bir doktor tarafından çocukları ölüme terk edilince, Kino yaşamlarını değiştirecek bir inci aramaya koyulur ve onu bulur. Kitap pek çok mistik öge barındırsa da, insanın dürtüleri ve kibrinin oluşturduğu bir alt ve üst sınıfın kalıpları içinde, kendilerinin ördükleri bir tür dönüşümün kırılma anlarında, insanların nasıl kendilerini zehirlediklerini ve yok ettiklerini başarıyla resmetmiş. Kitapta güçlünün çok güçlü olduğunu; insanların kader, büyü gibi kalıpları alın yazısından hareketle değerlendirerek, umut ettikleri dünyayı sadece hayal edebildiklerini ve her şeyin bir tür tek yönlü yolun akışı içerisinde yaşandığını okumaktasınız. İnci, Kino'nun umutları, çocuğunun sağlık ve eğitim giderleri için bir ışık olsa da, hırsızlar ve aç gözlü tüccarlar için de birden fazla anlama gelir. Kolonilere benzeyen; bir tür aç ve yoksul çakallara benzetilen kasabalılar da bu hırsızlardan çok farklı değildir. Kino, inciyi elden çıkarmak için tüccarlara gittiğinde, onunla ilgili dedikodular da kasabanın içerisinde çok hızlı şekilde yayılmaktadır. Ağız birliği yapan tüccarların düşük fiyatları ve kapital sistemin çok alıcılı tek merkezden yönetilen para akışı da kitapta eleştirilerden payını alıyor. Fiyatlar karşısında Kino, inciyi satmaktan vazgeçer. Ağır büyü ve lanet yargıları olan Juana, bir gün inciyi Kino uyurken denize atmaya yeltenir. Kino uyanır ve Juana'yı döver. Bu arada erkek ve Tanrı arasında bir tür toplumsal yergi görüyoruz. Erkek o kadar güçlü tasvir edilir ki, kadın da bir o kadar da çaresizliğe bürünür. Kino artık hırslarına yenik düşmüş ve mutlu bir geleceğin hayaliyle kör olmuştur. Kino o gün bir adamı öldürür. Kardeşinin yardımıyla kaçmaya başlarlar. Sayfalarca süren bir kaçış sonrası Kino pusuya yatar. Onu takip edenleri alt eder. Fakat çocuğu artık yaşamıyordur. Hem de Kino için hazırlanmış mermilerle... Çocuğunu öldüren Juana'yı sürekli tedirgin eden kötü şans mıydı? Yoksa Kino'nun elinde kendini çok zengin edebilecek inciye sahip olmasına rağmen mutlu yarınların hayallerine ulaşamaması mıydı? Fakirlerin ve yoksulların kaderleri hep kötü şansla mı sarılıdır? Kino bütün bu cevapsız soruların ardından kasabaya döner ve inciyi denize atar. Artık ne kötü bir şans ne de umutlu bir gelecek vardır. İnci ve yer altı madenleri için sömürülen Afrika'daki kolonileri anımsamamak elde değil. Kitaptaki tasvirlere göre bir işçi sınıfının içerisinde olan Kino; Juana ve ailesine karşı ayrı bir diktatörlük kurmuştur. Kino, George Orwell'in Hayvan Çiftliği'nde olduğu gibi, inci onun eline geçtiğinde, pek çok şeyi ve ailesini umuduyla yaşadığı yarınlar hırsıyla yok etmiştir. İnci tüccarları ve doktor, güçlülerin sürekli ezdiği bir zümreyi sembolize eder. Bunlar aynı zamanda ırk üstünlükleri ile büyü, kötü şans ve din diyerek efsane sayılan yaşanmış olayların isimsiz ölenlerinin de katillerini sembolize ederler. Ne kadar gerçek ne kadar efsane bilinmez ama insanların kör eden aç gözlülüğü ve hırslarının uğruna en yakınındakileri ölüme sürükleyebilecekleri başarıyla tasvir edilmiş. Karamsar bir tablo gibi gözükse de insanların doğuşlarından itibaren yanlarında taşıdıkları ve hiç bitip tükenmeyen umudun, insanları en çok da kendi kendine, başkalarına ihtiyaç duymadan nasıl öldürdüğünü anlatan bir türkü, hem de kara büyüden pek iyice! İnci Konusu İnci, Amerikalı yazar John Steinbeck'in en iyi eserlerinden biridir. Yazar diğer tüm eserlerinde olduğu gibi İnci'de de gerçekçi bir yazım dili kullanmıştır. İnci, Fareler ve İnsanlar'dan sonra John Steinbeck'in en sevilen ve en çok ses getiren eseridir. Eser, Steinbeck'in de doğduğu Güney Amerika'nın Salinas kasabasında geçmektedir. Steinbeck'in eserinde taşralı insanların çektiği sıkıntılardan ve dolayısıyla da kendi hayatından esinlendiği söylenmektedir. Bana göre İnci, hayatım boyunca okuduğum en iyi romanlardan bir tanesiydi. Yaklaşık bir- bir buçuk saat içinde tek oturuşta bitirdiğim bir kitap oldu. Bitirmeden elimden bırakamadım diyebilirim. Kitap inanılmaz akıcı bir anlatıma sahipti. Ayrıca konusu da çok ilgi çekiciydi. Kısa bir kitap da olduğundan okumayı seven herkese tavsiye ederim. Benim gibi sizin de çok beğeneceğinizi düşünüyorum. Kitabın genel olarak özeti ise şöyle: Kino, Salinas kasabasında yaşayan ve dedesinden babasına, babasından da kendisine kalan eski bir kayıkla geçimini sağlayan taşralı fakir bir balıkçıdır. Yaşadığı bölgede büyük bir inci resifi olan La Paz adlı bir bölge vardır ve Kino da arada sırada bu bölgede inci aramaktadır. Kino'nun Juana adında bir eşi ve Coyotito adında bir de çocuğu vardır. Coyotito henüz minicik bir bebektir. Kino'nun Juana ile birlikte kahvaltı yaptığı bir sabah, Coyotito'yu aniden akrep sokar. Kino akrebi hemen öldürür fakat Coyotito'yu çoktan sokmuştur bile. Juana hemen oğlunun omzundan akrep zehrini emip tükürmeye başlar. Coyotito'nun omzu kızarıp şişmeye başlamıştır ve gittikçe daha kötüleşmektedir. Kino ile Juana Coyotito'yu doktora götürmeye karar verirler. Fakat oldukça açgözlü, zalim bir adam olan doktor, paraları olmadığı için Coyotito'yu tedavi etmeyi reddeder ve evinin kapısından kovdurur. Bunun üzerine Kino yanına karısı ve oğlunu da alarak inci aramaya çıkar. Amacı para edecek büyük bir inci bulup oğlunu tedavi ettirmektir. Juana belki bir faydası olur diye yosundan bir bulamaç hazırlayıp Coyotito'nun omzuna sürer. Bu sırada Kino ise hayal ettiğinden çok daha büyük bir inci bulmuştur. Martı yumurtası büyüklüğünde, kocaman bir inci bulmuştur. Eve gitmek için yola çıktıklarında ise yosun bulamacının işe yaradığını, Coyotito'nun omzundaki şişin indiğini görürler. Artık iki kat daha fazla mutludurlar. Kino'nun daha önce görülmemiş büyüklükte bir inci bulduğu tüm kasabaya yayılmıştır. Öyle ki, Kino daha evine varmadan doktorun bile bu olaydan haberi olmuştur. Eve vardıklarında, tüm komşuları İnci'yi görmek için eve toplanmıştır. Kino'nun ağabeyi ve karısı da onları evinde karşılarlar. Kino inciyi satıp ilk olarak Juana ile kilisede evlenmeyi, uzun vadede ise Coyotito'yu okutup onu bu sefil hayattan kurtarmayı düşünmektedir. Ağabeyi ile oturup ne yapacağını konuştukları sırada sabah onları kapıdan çeviren doktor çıkagelir. İnciyi duyunca koşa koşa Kino'nun evine gelmiştir. Doktor sabah geldiklerinde evde olmadığını, akrebin soktuğu çocuğu tedavi etmeye geldiğini söyler. Elbette ki yalan söylemektedir. Kino başta Coyotito'nun iyileştiğini artık doktora ihtiyaç duymadıklarını söyler. O da doktorun sahtekarlığının farkındadır. Fakat doktor, çocuk iyileşmiş gibi görünse de akrep zehrinin sonradan etki gösterebileceğini, hatta ölüme bile yol açabileceğini söyler. Kino ve Juana doktordan şüphe etseler de cahil olduklarından boyun etmekten başka çareleri yoktur. Çocuklarının ölmesi riskini göze alamamışlardır. Doktor hemen harekete geçer, çantasından beyaz bir toz çıkarıp kapsüle doldurur ve çocuğa verir. Eğer geç kalmamışsa bir saat sonra çocuğun hastalanacağını, kendisinin de gelip tekrar bir ilaç vereceğini söyler. Dediği gerçekleşir de. Kino ve Juana bir saat boyunca kaygıyla çocuğun başında beklerler. Kino inciyi kulübenin içinde bir yere gömmüştür. Doktorun asıl amacı da incinin yerini öğrenmektir. Bir saat sonra Coyotito'nun yüzü kızarıp şişmeye başlar. Bu sırada doktor tekrar gelmiştir. Çocuğa bir ilaç daha verir ve onu iyileştirir. Amacını gerçekleştirmiş, Kino'yu gözleyerek incinin yerini de öğrenmiştir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/incinin-maceralari", "text": "İnci altı yaşındaydı: şimdiye kadar babasını görmemişti çünkü hapisteydi. En yakın arkadaşının adı ise Berin'di. Berin'in babası doktordu. Şişman, yeni ayakkabılı, parıl parıl bir adamdı. İnci hep kendi babasının da öyle olacağını beklemişti. Ancak babası hapisten çıktığı gün annesiyle babasının trenden inmesini beklerken yine öyle bir şey hayal ediyordu ki bir de babasını görmesin mi? Tüm hayalleri başına yıkıldı adeta. Babası eski ayakkabılı, zayıf, kaba, sönük bir adamdı. Üstelik kendisiyle de ilgilenmiyordu. O gelmeden önce İnci annesiyle birlikte uyur, annesi ona ninniler söyler, İncim, incim diye severdi. Şimdi İnci başka bir odaya tek başına atılmış, annesi ise durmadan o adamla ilgileniyordu. En yakın arkadaşı Berinle de konuşmasını yasaklamıştı. Çünkü Berinler zengindi. Babasına göre herkes kendi dengiyle arkadaş olmalıydı. Herkesi elinden alan bu adamı tekrar hapse attırmanın yolunu düşünüyordu İnci. Bir gece annesi ile babası konuşurken babasının askeri montu boyatıp kullanacağını duymuştu. Babası eğer yakalanırsa hapse atılırım demişti. İnci sabah uyanır uyanmaz babaanneme gideceğim diye evden çıktı ancak polise de ihbar edemedi. İnci'nin Maceraları - 2 İnciler'in üst katında halası oturuyordu. Bir de kedileri vardı Sürmeli. Sürmeli yeni doğum yapmıştı, üstelik de tam tamına 4 tane doğurmuştu. Doğurmak, emzirmek ne kadar zahmetli bir iş olduğunu, doğum yapanın iyi beslenmesi gerektiğini İnci annesinde biliyordu. Annesi de doğum yapmıştı. ama bu Sürmeli'nin ne annesi ne de kocası vardı ki yemek versin. İnci ilk doğurduğunu gördükten hemen sonra annesinin yanına giderek heyecanla anlattı ancak annesi kendisini azarladı. Daha sonra babasının yanına geldi. Babası başta ilgilenir gibi olduysa da İnci'nin heyecanına eşlik etmekten bi hayli uzak bir şekilde İnci'yi başından attı. Daha sonra dayısının yanına gittiyse de yine azarlandı. Oysa İnci'nin istediği tek heyecanına ortak olacak biriydi. Kimseyi bulamayınca üst kattaki halasının evine yemek almak üzere çıktı. Tam bir parça peynir alacaktı ki halasına yakalandı. Kediye yemek vermediği gibi bir de üst kata çıkması yasaklanmıştı. Azarlanmıştı da. Hiç sevmiyordu halasını hem de hiç. Bir sabah uyandığında Halası Sürmeli'nin kendi yavrularını yediğini anlattığını duydu. Öyle bir bağırdı ki, herkes başına toplanmıştı. İnci babasının kucağında halasını nasıl sevmediğini anlatıyordu. İnci'nin Maceraları - 3 İnci'nin babası onur meselesi yüzüne işten ayrılmıştı. Ancak uzun zaman olmasına rağmen hala bir iş bulamamıştı. Artık bebek olan kardeşi eskisinden çok daha fazla bağırıyor, annesi onu eskisi kadar önemsemiyor, babası eskiden İnci'nin saçını okşuyor olsa da artık bunlardan oldukça uzak yaşamına devam ediyordu. Bulundukları yerde iş bulma umutları kesilince çareyi başka bir memlekete gitmekte buldular. Gittilerse de ne fayda? Yine iş yoktu. Son çare bir avukatın yanına gitmişti ancak oradan da red yiyince yine memleket değiştirme kararı aldılar. İnci, kardeşinin açlıktan ağladığının, evde yemeğin parasızlıktan pişmediğinin, herkesin ne kadar çaresiz olduğunun farkındaydı. Ancak başka çare yoktu. Yine şehir değiştiriyorlardı. İnci'nin Maceraları - 4 İnci mahalleden arkadaşları olan Ender ve Onur ile kapının önünde oynuyordu. O sırada oradan geçen küçük bir kız ve kardeşi onlara pis dedi. Bunu kendilerine yediremeyen İnci, Onur ve Ender hemen işe koyuldular. İnci komutan, diğer ikisi ise askerdi. O kız ve kardeşini düşman varsaymış görür görmez yok etmeyi kafaya koymuşlardı. Ancak İnci'nin annesi ikide bir de İnci'yi eve çağırıp duruyordu. Böylece dikkatleri dağılıyordu. Bir de ne görsünler mahalleden bir sülükçü geçiyor. Hemen ona taşlar atmaya başladılar. Ancak sülükçü gittikten sonra İnci'nin annesi yine çağırıyordu. Ona odaklanmışlardı ki kendilerine Pis diyen düşmanı gözde kaçırdılar. Değerlendirme: Biz farkına varmasak da çocukların her şeyin bizden daha çok farkında. Yetişkinlerin çocuktur anlamaz dediği ne varsa çocuklar hepsini anlar. Anlar ancak susar. Çaresiz anne babalarını görmeyi o küçücük yüreklerine yediremezler. Minicik yüreklerine ne dertler ne sevgiler sığdırır da anlaşılmaz çocuklarda. Bu kitabı okurken çocukları daha iyi anlayabildim, farklı bir gözden baktım bu defa. 6 yaşında İnci oldum. Hissettirdi bana bunu. Yetişkinlerin de okuması gereken bir çocuk kitabı."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/insan-ne-ile-yasar", "text": "Bu kitapta Tolstoy insana bir şeyler öğreten, ders veren bazı hikayeler anlatıyor. Kitabın başlangıcı isminden de anlaşıldığı gibi İnsan Ne İle Yaşar? Simon adlı bir tüccar ailesiyle küçük bir kasabada yaşıyordu. Durumları pek de iyi değildi. Kış gelmişti ve ısınacak bir deriye ihtiyaçları vardı. Adam ayakkabı tamirciliği yapıyordu. Bunu alabilecek kadar parası yoktu. Adam borç verdiği köylülerden parasını alırsa deriyi alabileceğini düşündü. Fakat köydeki kişiler Simon'a paralarının olmadığını söylediler. Simon çok üzüldü. Elindeki parayla bir meyhaneye girdi ve şarap aldı. Meyhaneden çıkışta; kilisenin önünden geçerken, çıplak bir adam gördü. Adamın üstüne bir şeyler giydirdi, adamı alıp evine götürdü. Adamın karısı başta bu adama yakınlık göstermedi; ama sonra adama alıştı. Adam geldiğinden beri ilk kez gülümsemişti. Simon buna çok şaşırdı. Adam, Simon'la birlikte ayakkabıcıda çalışmaya başladı. Adamın adı Michael'di. Bir gün dükkanlarına zengin bir adam geldi. Ayakkabı diktirmek istedi. Michael adama bakarak ikinci kez gülümsedi. Michael çok çalışkandı ve ustasını geçmeye başlamıştı; fakat bu adama, ayakkabı yerine terlik dikti. Simon bunu görünce çırağına çok kızdı. Biraz sonra zengin adamın yardımcısı geldi ve adamın öldüğünü, ayakkabı yerine terlik dikilmesi gerektiğini söyledi. Simon ve eşi buna şok oldular. Başka gün ise Simon'un evine ikiz kızları olan bir kadın geldi. Michael bunu görünce üçüncü kez gülümsedi. Kadın, Simon'un eşine bu kızların kendi öz kızları olmadığını söyledi. Kızları için ayakkabı diktirmek istedi. Michael kadın gittiğinde birden melek şekline girdi. Simon ve eşi şok oldu. Michael aslında kendisinin bir melek olduğunu, tanrıya karşı geldiği için cezalandırıldığını söyledi. Tanrının gerçekleri görmesi için ve bazı soruların cevabını bulması için, dünyaya gönderdiğini söyledi. Ve artık kendisi o soruların cevaplarını bulmuştu. Simon 'un eşinin kendisine merhametli davranmasıyla sevgiyi anladığını, zengin adam dükkana geldiğinde; arkadaşı ölüm meleğini yanında görüp gülümsediğini ve ikiz kızları gördüğündeyse insanın tek yaşayamayacağını anlamıştı. Bunlardan sonra artık gitmesi gerektiğini söyledi ve kayboldu... ÜÇ SORU Bir zamanlar ülkenin birinde bir kral yaşıyordu. Aklına bir soru takılmıştı. Sürekli doğru zamanda işe başlamayı bilirse, kimin sözüne kulak verip, kimden uzak kalması gerektiğini bilirse başarısızlığa uğramayacağını düşünüyordu. Bunların cevabını bulmak için ülkedeki tüm büyücüleri, alimleri topladı, hepsine sordu ve aldığı cevaplar onu tatmin etmedi. Sonra başka köyde çok ünlü bir alimin yaşadığını duydu ve o köye gitti. Kral, bilgeyi toprak kazırken gördü ve elindeki kazmayı alıp, ona yardım etmek istedi. Saatler geçti, bilge hiç sesini çıkarmadan oturuyordu. Kral buna sinirlenip' 'sorularıma cevap vermeyeceksen , sarayıma gideyim'' dedi. O an karnından yaralanmış biri yoldan geçiyordu. Kral o kişiye yardım etti, adamın yaralarını temizledi. Bunun üzerine adam uyanıp, kraldan özür diledi. Aslında kralı öldürmek istediğini ama saraya gittiğinde kralı bulamayıp buraya geldiğini anlattı. Kral adamı affetti. Bunun üzerine bilge krala dönüp şunları söyledi '' hayatta en önemli an şimdidir, en gerekli olan kişiyse yanındaki kişidir ve en önemli uğraş ise iyiliktir.'' İNSANA NE KADAR TOPRAK LAZIM? Köylü bir adam olan Pahom, elindeki paraları toplayarak köyde arazi aldı. O günden sonra hırsı daha da büyüdü. Bir gün başka bir adam gelip az miktarda parayla, daha fazla toprak veren bir yer olduğunu söyledi. Pahom adamı dinleyerek, sözü edilen yere gitti. Oradaki adamlara hediyeler verdi. Toprak sahipleri ona bir şartla toprak vereceklerini, o da tarlalarında belli bir işaret koyup, güneş batana kadar ne ölçüde yürürse, yürüdüğü kadar toprak alacaktı. Pahom adamın dediğine uyarak öğle zamanı yürüyüşe çıktı. Öğleden sonra Pahom çok zorlandı. Sıcaktan dolayı kendinden geçti, fakat hırsı yüzünden daha da kendini zorladı. Daha fazla toprak almak için kendini hırpaladı ve sonunda öldü. Hırsı yüzünden o kadar toprak alacağına, yüz seksen santimlik bir toprak alabildi. TEK KIVILCIM TÜM EVİ KÜL EDER İvan durumu yerinde köyde yaşayan biriydi. Oğulları ve gelinleriyle yaşıyordu. Yanında baktığı bir de yaşlı bir babası vardı. İvan'ın gelini günün birinde komşularıyla kavga etti. Bunun üzerine aileler de kavgaya karıştı. Komşusu Gabriel, İvan'ı mahkemeye verdi. İvan'ın babası artık bu konunun uzamaması, onların komşu olduğunu söyledi. İvan babasını dinlemedi. Gabriel, İvan'ın gelinine el kaldırınca, İvan'da Gabriel'i mahkemeye verdi. Gabriel dayak cezasına çarptırıldı. Gabriel bunun intikamını almak istedi. İvan'ın evini ateşe vermek istedi .Ve sonunda evini ateşe verdi. Bu yangınla nerdeyse köydeki tüm evler yandı. İvan'ın babası da ölünce İvan artık bu kavgayı büyütmek istemedi."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/insanciklar", "text": "Dostoyevski'nin İnsancıklar kitabı, bugüne kadar gelmiş Budala, Beyaz Geceler, Kumarbaz gibi eserlerin yeşerip filizlenmesini sağlayan can suyudur. Ne kadar toplumun ve insanların kirli ruhlarıyla fazlaca kirletilmiş olsa da... Bir kısım eleştirmen genç yaşında zirve eserini verdiğini söyledi. Bir kısmı da ileride büyük bir yazara dönüşeceğini sanatından vazgeçmemesi gerektiğini söyledi. Olumlu ve olumsuz pek çok eleştiri alan bu kitap, tartışmaların ardında yüz yetmiş ikinci (2017) yaşına doğru ilerliyor. Pek çok kitaba imza atmış Dostoyevski'nin paltosu pek tabi İnsancıklar'dır. Dostoyevski'nin İnsancıklar kitabının sadece adının altmış yıldan fazla tarihi bulunuyor. Ruşça olan kitabın adını çevirmen Sabri Gürses'in anlatımıyla ''zavallı ya da fakir insanlar'' yerine Yaşar Nabi Nayır veya Nihal Yaluza Taluy'un bulmuş olduğu İnsancıklar halkın zihninde yer alarak bugüne kadar gelmiş, kabul görmüş ve edebiyatımızda iz bırakmıştır. İnsancıklar, Varvara Alekseyevna ve Makar Alekseyeviç arasında geçen mektup ve yazışmalarla fazlaca okuyucuyu sarar ve içine çeker. Alekseyeviç'in küçük odalarla ve orada yaşayan insanlarla örülü mutfağın yanında ki perdeyle ayrılmış odasına, pencerenin yanında olduğunu düşündüğü bir siluete olan aşkı bu mektupların ve yaşama kaynağının tek sebebidir. Alekseyiviç'in Nuh'un gemisine benzettiği bu küçük pansiyon bozması yerde pencerenin hafif kıpırdamasında bile Güvercin'i Varvara Alekseyevna'yı görme umudu onu mutlu etmektedir. Varvara Alekseyevna'nın yaşamı ise ölümlerle örülü bir dramdan ibarettir. Mektuplar ilerledikçe ölümlerin pek çoğunu sakladığı tozlu kağıtlardan çıkarır ve Alekseyeviç ile paylaşır. Kiminde bir tanıdığı, kiminde hayalleri, kiminde de umutları uçup giderek hayata veda eder. Varvara için acı veren günler dirilir ve Varvara yaşayan bir ölüye dönüşmeye başlar. Kitap ilerlerken Varvara'nın babasını kaybetmesinin ardından annesiyle birlikte sığındığı günler ve peşini bırakmayan etrafını kol kanat gerdiği sandığı güvenli ellerin, bir lş yiyici akbabanın pençesi olduğunu her adımında hisseder. Zamanın içerisinde zavallı bir insana dönüşürken artık insan bile değildir, insancıktır. Yoksulluk ve güçsüzlük kaderin zulmünü ona bir tasma gibi giydirir. Mektuplar ardı ardı arkası kesilmeden gidip gelirken Alekseyeviç karakteriyle Varvara karakterinin görüştüklerini de anlamaya başlıyoruz. Alekseyeviç ile yakınlaşmaya başladıkça yaşamının o gençlik yıllarından ölümle örülü kara kaderinin içerisinde daha da samimi mektuplaşmalar başlamaya başlar. Samimiyetleri ve dostlukları arttıkça Güvercin'in acılarına da daha güçlü bir içtenlikle ortak oluyoruz. Kitap genel olarak Varvara karakterinin hayatına ve geçmişine odaklı ilerliyor. Bazı gizli semboller ve işaretler o dönemde dahi Dostoyevski'nin ne kadar güçlü bir yazar olduğunu gösteriyor. İnsancıklar adlı kitapta Varvara'nın annesinin babasına ''Güvercin'' demesi ile Alekseyeviç karakterinin Varvara'ya aynı hitabı sürekli kullanması Elektra kompleksini güçlü bir şekilde çağrıştırıyor. Kitabın gizil bir akışı olduğunu da şiddetle düşünüyorum. Dostoyevski'nin İnsancıklar kitabının, diğer kitaplarından farklı olarak para kazanma amacı kaygısıyla yazılmadığını hissediyorsunuz. Kumar ve miras endeksli direkt bir hikayede karşılamıyor sizi. Alekseyeviç adlı karakterin çevresindeki herkesi kötüleyip, yoksul olarak küçümsediği bir toplumda sürekli hediyeler aldığı Varvara'nın gitgide hüzünlenmesi kitabın hayal kırıklıkları ve insanların yanlarında taşıdıkları geçmişleri arasında git gel yazışmalarını da her sayfada merakla ve hüzünlenerek okuyorsunuz. İnsancıklar, kitabı edebiyat dünyasını yerinden oynatsa da Dostoyevski külliyatının ilk olması dolayısıyla en önemli eserlerinden bir tanesi. Ama Belinski yerine ülkemizden bir yayıncıya gitseydi şuan Dostoyevski patlamış mısır edebiyatı türlerinin tüketildiği ekosistemimizde hatırlanmazdı. Pek tabi bu durumda Dostoyevski'ye üzülmemiz gerekiyor!? Son söz Dostoyevski'nin İnsancıklar kitabından: ''Odaları hep sessiz sakin olur, sanki içeride kimse yaşamıyormuş gibi.''(Sayfa 39) Yazan: Şeyhzade Bilgin İnsancıklar Kitap Özeti Nisan Ayı Kitap Makar Alekseyevic'in Varvara Dobroselova'ya yazdığı mektup ile başlar ve mektuplar dizisi ile devam eder. Makar ve Varvara'nın evleri karşı karşıya olmasına rağmen mahalleli tarafından yanlış anlaşılmamak amacıyla mektuplaşarak haberleşmeyi uygun görürler. Makara, biraz yaşlı ve kendisine yetebilecek kadar küçük bir maaş alan, bir evin küçük bir odasında kira da yaşayan biridir. Varvara ile de dostlardır. Birbirlerine her türlü sırlarını anlatırlar. Varvara tüm akrabalarıyla arası bozulunca bu eve taşınmış ve Makar'ın kendisine iyilik yapmaya başlamasıyla birlikte dostlukları başlamıştır. Makar, bu ay olan mektuplarda ev hayatından, oda arkadaşlarından, ev sahibinden, evin kurallarından, odasından, kendinden sık sık bahsederek anlatır. Varvara ise teyzesinin ona olan sözlerini anlatır. Kendisine yapılan haksızlıklardan, hasta oluşundan bahsederek yakınır. Mayıs Ayı Burada kitapta var olmayan başka bir mektupta okunan Makar'ın sattığı kıyafetiyle ilgili Makar'ın yalanlamalarını barındıran bir mektup var. Bir de Varvara bu süre içersinde çok rahatsızlanmış ve ateşten gözünü açamamış bir halde yatmıştır uzun bir süre. Onun sağlığından endişe duyan Makar, Varvara kendisini iyi hissetsin diye ona canının istediği yiyecekleri gönderir ve onun sağlık durumunu tekrardan sorarak gelemiyor oluşunun nedenini tekrardan belirtir. Haziran Ayı Varvara'nın eskiden yazmış olduğu bir defteri Makar'a gönderişi ile defterde yazılanlar anlatılır. Varvara eskiden küçük bir köyde yaşarmış. Babası prensin kahyasıymış. Ancak prens öldükten sonra Petersburg'a taşınmak zorunda kalırlar. Babası Varvara'yı yatılı okula verir. Ancak borçları gittikçe artan babası gün geçtikçe daha sinirli ve stresli biri olmakta sürekli annesine ve Varvara'ya eziyet etmektedir. Bir müddet sonra babası ölür. Kalan evi satarak borçları ödeyen Varvara ve annesi akrabaları olan Anna Federovna 'nın evinde bir odaya taşınırlar. O odada Anna'nın eziyetlerine katlanmak zorunda olsalar da dikiş dikerek geçimlerini sağlarlar. Yan odada bir de Pokrovski adında kitapları çok seven bir gençle tanışır ancak genç kısa sürede vefat eder. Onun ölümünün ardından annesini de kaybetmek Varvara için ağır gelir. Hikayeyi okuyan Makar, hikayenin devamını da duymak istediğini söyler. O sıralarda mürebbiyelik yapmak için bir iş fırsatı bulan Varvara Makar istemediği için iş teklifini düşünmeye devam eder. Temmuz Ayı Makar, Varvara yanından gidecek diye büyük endişeler içerisinde olsa da Varvara onun bu çabasını görünce mürebbiyelik den vazgeçer. Ancak Makar ya giderse korkusu nedeniyle ev kirasını ödemek yerine o parayı ve geriye kalan tüm maaşını Varvara için harcamaya başlar. Bu sırada da ev sahibi ile kira yüzünden araları bozulur. Çıkan dedikodular nedeniyle mahalleliyle de kavgalı olan Makar'ın durumu gittikçe daha kötüye gitmektedir. Kira borcunun bir kısmını ödemesi için Varvara ona para verse ve Makar, Varvara'ya her şey yolunda dese de yolunda olmayan şeyler olduğu aşikar'dır. Ağustos Ayı Makar'ın giydiği kıyafetler iyice yıpranmıştır. Memur olduğu için her an düzensizlik sebebiyle işten atılmaktan korkmaktadır. Bu sıralarda Varvara da Makar'dan tefeciden borç almasını istemektedir. Çünkü o da yaşadığı evden taşınmak istemektedir. Ancak hiçbir tefeci onlara para vermez. Gittikçe daha fakirleşen bu ikili için mahalle arasında aşık olduklarına dair dedikodular yayılır. Her geçen gün ruh halleri daha da kötüye gitmeye başlar. Derken Makar işten atılır. Artık beş parasızdır. Varvara ona para gönderse de kendisinde de çok fazla olmadığı için ikisi de yoksullukları ile başbaşa kalırlar. Eylül Ayı Bıkov adında Varvara'nın eski dostlarından bir bey ansızın çıkıp gelerek Varvara'ya evlilik teklifinde bulunur. Bıkov zengin biridir. Varvara ise artık fakir olmak istememektedir çünkü ilaç almaya bile parası olmadığı için biraz daha böyle kalırsa öleceğini kendisi de gayet iyi bilir. Makar'a da söyleyerek bir an önce düğün hazırlıklarına başlar. Ve ay sonuna kadar düğün hazırlıklarını tamamlayarak bir ay içerisinde evlenmiş olarak Petersburg'dan ayrılır. Değerlendirme: Dostoyevski'nin ilk kitabı olan İnsancıklar ilk olmasına rağmen muhteşem bir mektup dizisi diyebiliriz. O fakirliği yaşanılan yoksulluğu, onların hislerini çok iyi anlıyor ve okurken derin bir hüzün içerisine giriyorsunuz. İlk kitabını okuduktan sonra diğer eserlerinin ustalık eseri olduğunu daha iyi anlıyorsunuz. Akıcı ve güzel üslubu ile her kitaplıkta bulunması gereken bir klasik olduğunu düşünüyorum. güzel bir kitap ama anlatımı ağır konusu etkileyici 18-07-2017 02:37 kitabi okurken makar devuskinin keske varvarinin akrabasi olmasaymis dedigim bir kitaptir. onca mucadele ve yoksulluktan sonra sonun boyle bitmesi kotu oldu. dostoyevski benim icin buyuk yazar. 06-09-2018 02:00 dostoyevskinin suç ve ceza kitabı harika okumanızı tavsiye ederim 05-05-2019 20:06 öksüz bir kız ve onun babası gibi görüp sevdiği bir memur olan ve bu kıza aynı şekilde sevgi besleyen fakir, hatta zaman zaman sefalete düşen iki \"insancık\" arasında geçen olaylar zinciri anlatılıyor. bunlar da karşılıklı mektuplar üzerinden anlatılıyor. mektuplasma olayı da biraz tuhaf gelmişti zira bu iki şahıs camları birbirine bakan evlerde oturmakta ve görüşme imkanı da bulunmakta. mektup yazarak birbirlerini rahatlatıyor ya da içlerini döküyorlar. burada çoğunlukla fakirlikten ve sefaletten yakınma durumu söz konusu. rus edebiyatının sıklıkla dem vurduğu bir konu, bu iki tuhaf insan arasındaki saf sevgi ile anlatılıyor. hiçbir menfaat gözetmeden yapılan iyilikler ve birbirlerine olan nazik davranışlarıyla gönül kazanan bir eser. dostoyevski'nin ilk romanı. yaşlı bir adamla genç bir kız arasındaki mektuplaşmalardan oluşuyor. yaşlı adam, genç kızı himayesi altına almış durumda. ikisi de oldukça fakir ama birbirleri için sürekli fedakarlıklarda bulunuyorlar. insanlar hayatta kalmak için sabahtan akşama kadar çalışıyorlar bu kitapta, hoş, gerçek dünya hiç de farklı değil zaten. kazandıkları da iki kuruş. sonra bir evin ufacık bir odasında uyuyorlar. sonra yine çalışıyorlar. sonra yine uyuyorlar. bir çorap, bir kazak dikiyorlar. bir ayakkabı yaptırıyorlar. sonra yine yatıp kalkıyorlar. hayat. bu işte. bu kadar. 13-12-2020 20:09 kitap dostoyevskinin en güçlü yanını çok iyi yansıtmış insanı çok iyi tanımlıyor ve bunu okura mükemmel aktarıyor bakış açısına hayranım hayatları sunmasına bunu yaparken seçtiği kelimelere hayran olmamak elde değil bir de bu ilk kitabı ve genç yaşta yazmış o yaştaki bir kişinin çevresindeki insanları bu kadar güzel gözlemleyip okura aktarabilmesi inanılmaz 22-04-2022 13:22 insancıklar ne anlatıyor kısaca yazar mısınız 01-08-2022 21:34 orijinal ismi ne? 13-11-2022 18:09 resmen zorla okudum iyikide okumuşum dedim hocanın neden zorla okuttuğunu çok iyi anladım efsane bir kitap"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/insanligimi-yitirirken", "text": "Küçüklüğünden beri insani özellikler taşımadığını fark ediyordu. Japonya'nın bir taşrasında dünyaya gelmişti. Ailesinin maddi durumu çok iyiydi. Ailesini hiç utandırmak istemiyordu ama sanki bunun için gelmişti dünyaya. Küçükken tüm yetişkinler okuldan eve geldiğinde onun çok acıktığını düşünürler, ona yemek hazırlamaya çalışırlardı. Ancak o hiç açlık ne bilmemişti. Yediği yemekleri mecburiyetten, hayır diyemediği için yerdi. Yemek yerken insanların çok ciddi olmasını, çok acıkmasını anlamsız bulurdu. Hiç kimseyle empati kuramazdı. Çünkü insanların hissettiği duyguların hiçbirini anlayamıyordu. Onlara bu kadar yakınken bu kadar anlayamamak onu çok sıkıyor e insanlardan kaçmasına sebep oluyordu. O da şahsına münhasır bir yol tercih etmiş, soytarılığı seçmişti. Çevresindeki herkesi sorunsuz kahkahalara boğdurabilirdi. Okulu da sevmiyordu, hiç ders çalışmıyordu ama buna rağmen tüm dersleri çok yüksekti. Okulda da soytarılık oyununa devam etmek için yapabildiği şeyleri bile yapamıyor olarak gösterir herkesi güldürürdü. Lakin bir gün bir kişi bunları bilerek yapamadığını gelip ona söyledi. Bu çocuğun adı Takeiçi'ydi. Takeiçi belki de bu dünya üzerinde kendisini anlayabilmiş olan tek insandı. Bunu fark edince hemen onunla arkadaş olmaya çalıştı ve bunu başardı. Resimlerini bile sadece ona gösteriyordu. Takeiçi gelecekte onun çok iyi bir ressam olacağını ve kadınların sürekli peşinden koşacağını söylüyordu. Ama o bir türlü anlayamıyordu. O insanlardan ki kadınlardan daha da fazla korkarken nasıl kadınlarla ilişki kuracaktı? Gel zaman git zaman o artık liseye geçmişti. Kendisi bir resim okuluna gitmek istese de babası başka bir lise düşünmüştü ve tabii ki o hayır diyemezdi. Tokyo da hemen başladı o liseye. Bir zaman yurtta kaldı ancak yurt hayatı onu çok zorluyordu. Bunu ailesiyle paylaşınca babasını Tokyo'da bulunan evine geçmesi kararlaştırıldı. Elinin altında hizmetçilerde bulunuyordu. Böylece bakımını sürdürüp gidiyordu. Eve geçti geçeli okulu da boşlamaya başlamıştı ama her zamanki gibi kendisinin de nasıl olduğunu anlamadığı bir şekilde notları yüksek geliyordu. O eve arada sırada babası da geliyordu. Okul yerine kendi kendine bir resim kursuna yazılmıştı. Ve artık oraya gidiyordu. Orada Horaiki adında bir arkadaş edindi. Bu adam bildiğin serseriydi. Kendisini saçma topluluklara sokuyordu. İçkiye, sigaraya alıştırıyordu. Aslında bir bakıma kendisine benziyordu. Bu esnada babasının oturduğu evi satılığa çıkarmasıyla kendisi bir pansiyona yerleşmek zorunda kalmıştı. Artık harçlığı ile geçinemez olmuştu. Olan parasını da içkiye yatırıyordu. Babasına devamsızlık kağıdı gidiyordu. Her şey ters gidiyordu. Kendisi şimdi bir de içki içmeye gittiği mekandaki garson kadınla kalmaya başlamıştı. Birlikte intihara karar vermişlerdi. Bunun için birlikte denize atladılar. Kadın öldü ama kendisi kurtuldu. Bu olay ailesi tarafından duyulunca babası desteği büsbütün kesmiş, tokyodaki bir aile dostlarının yanına yerleştirmişlerdi. Olay duyulunca okuldan da atılmıştı. Şimdi akrabasının evinin bir odasında mahkum hayatı sürüyordu. Babası bir zaman sonra liseye başlasın parayı ben ödeyeceğim dediyse de akrabaları bu konuyu ona farklı aktarmıştı. Eğer gerçeği söyleseydi hayatı böyle alt üst olmaz doğru düzgün okuluna devam ederdi. Ama artık her şey için çok geçti. Akrabasına daha fazla yük olmamak adına oradan da kaçmıştı. Şimdi başka bir kadınla evli hayatı yaşıyordu ancak çok fazla içiyordu. O kadın sayesinde karikatüristlik de yapıyordu. Ancak bir zaman sonra oradan da kaçtı. Bulduğu yeni ve masum biriyle evli gibi yaşamak istiyordu. Bunu da yaptı ancak hayatı çok kötü gidiyordu. Kan kusmaya başlamıştı. İçkiden uzak durması gerekiyordu. Bunu başaramayınca morfin almaya başladı. Kısa süre içerisinde morfine de bağımlı olunca akrabaları kendisine üzülerek onu bir deli hastanesine yatırdı. Büyük abisi babasının ölüm haberini ona getirdikten sonra onu da oradan çıkardı. Bir taşrada bir ev satın aldı ve bir de hizmetçi tuttu. Değerlendirme: Hayatı boyunca aradığı tek şey kendisiydi. Hiçbir zaman kendi kararlarını kendisi vermeyen birinin hikayesi. Yemek yemek isteyip istemediğine bile karar veren ailesi oldu. Belki hayır diyebilseydi, kendini ifade edebilseydi çok farklı bir hayatı olabilirdi. Şimdi hiçbir pişmanlık fayda etmiyor. Onunla konuşabilseydim eğer hayır demenin nasıl bir şey olduğunu anlatırdım. Duygularımızdan bahsederdim, insanlığını kaybettiğini düşünmesine izin vermezdim. Belki böyle kişiler vardır etrafımızda ama biz fark edemiyoruzdur. Kitabımız çabucak okunabilecek bir eser. Günlük hayattan belki de yanından geçip gittiğimiz birinin hikayesi. Bu kadar günlük olaylardan alınmış bir eser olması okunabilirliğini artırıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/insanligin-yildizinin-parladigi-anlar", "text": "Bazı bireylerin yaşamında tarihin akışını belki de tüm insanlığı etkileyecek anlar olur. Bu anlarda söylenen/söylenmeyen sözler, yapılan/yapılmayan işler o bireyleri kimi zaman büyük bir yükselişe kimi zaman da büyük bir çöküşe götürür. Zweig'in İnsanın Yıldızının Parladığı Anlar diye tanımladığı bu eşsiz anlardan 14 tanesi bu ilginç biyografi derlemesinde kendine yer bulmuştur. Büyük Okyanus'u ilk gören Avrupalı olan Vasco Nunez de Balboa'nın altın ülkesi Peru'ya ulaşma hayalleri Kristof Kolomb'un hayalperestliği ile coşmuş pek çok maceracı gibi hayatına mal olmuştur. Zweig'in, 53 gün süren kuşatmanın ardından Osmanlı Devleti tarafından ele geçirilen Kostantiniye'nin, Bizanslı tarihçi Mikhael Doukas'ın izinden giderek kapamayı unuttuğu Kerkaporta Kapısı sayesinde olduğunun altını çizmesi bu biyografi dizisinde dikkat çeken başka bir konudur. Charles Jennens'in yazdığı ve Georg Friedrich Handel'in sadece üç haftada bestelediği ünlü oratoryo Messiah'ın oluşma süreci, klasik batı müziğinin bu büyük bestecisinin, hayatındaki iniş ve çıkışlarla ölmeyen ruhunun bedeniyle yaptığı iş birliği bu biyografi ağında kendine ziyadesiyle yer bulur. 1792'de yazılan ve 1795'te Fransa Ulusal Marşı olarak kabul edilen La Marseillaise'nin yaratıcısı Claude Joseph Rouget de Lisle'ye itibarı ancak ölümünden 79 yıl sonra verilmiştir. Tam kırk yıl boyunca hor görülmenin, sefaletin her şeklini görmüş olan bu yalnız subayın, ölümsüz bir şarkının tanınmayan yaratıcısının hayatı bir gecelik dahi olarak görülmekten ileriye gidememiştir. Walter Scott'tan Stendhal'a, Tolstoy'dan Victor Hugo'ya pek çok yazarın yapıtına ilham olan Waterloo Muharebesinin Fransızların aleyhine sonuçlanmasını Zweig, Napoleon Bonaparte'nin görev verdiği Mareşal Emmanuel de Grouchy'nin tam bir emir adamı olmasına ve savaşın değişen dengelerine karşı inisiyatif kullanarak karar alamamasına bağlar. Johann Wolfgang Von Goethe'nin ruhsal durumumun anı defteri olarak tanımladığı Marienbad Ağıtı, yaşamının 74. yılında 19 yaşındaki Ulrike von Levetzow'a olan karşılıksız aşkından beslenmiştir. Yaşadığı bu hayal kırıklığı Goethe'yi daha çok çalışmaya, kendini tamamlamaya yönlendirir. Bu dönüşüm sayesinde yazılan Wilhelm Meister'in Çıraklık ve Seyahat Yılları'nı ve Faust'u okumanın zevki dünya döndükçe yaşanmaya devam edecektir. Zweig, San Francisco'nun yasal sahibi İsviçreli Johann August Suter'in hızlı yükselişini ve ondan daha hızlı olan çöküşünü de es geçmemiştir. Bu şanssız adamın hayatını, Fransız Yazar Blaise Cendrars'ın L'or adlı romanında ve Luis Trenker'in bu romandan uyarladığı 1936 Venedik Film Festivalinde en iyi film seçilen Der Kaiser Von Kalifornien dışında anlatana pek rastlanmasa da o büyük şehir hala Suter'in arazisinde durmaktadır. Zweig, Tolstoy'un Türkçeye Ve Işık Karanlıkta Parlıyor adıyla çevrilen oyununun yazılmamış beşinci perdesini usta yazarın hayatına bağlı kalarak Tanrı'ya Sığınış adıyla tamamlamıştır. Güney Kutbuna ayak basarak ülkesinin bayrağını bu bakir kar ve buz tabakasının üzerinde dalgalandırmak isteyen Norveçli Roald Amundsen ile İngiliz Robert Falcon Scott arasındaki keşif yarışının galibi 35 gün farkla Amundsen olur. İnsanlık tarihi çoğunlukla birinciyi hatırlar. Ancak Zweig, Güney Kutbu İçin Mücadele adlı yazısıyla bu amaç uğruna hayatını vermiş Scoot'u yeniden onurlandırmayı es geçmez. Petrashevsky Topluluğunun cuma toplantılarından birinde V. G. Belinski'nin çarlık düzenini aklamaya çalışan Gogol'a yanıt olarak yazdığı mektubu okuyan Dostoyevski grubun diğer üyeleriyle birlikte tutuklanır. Sekiz ay süren soruşturmadan sonra hakkında kurşuna dizilmek suretiyle idam kararı alınır. Kararın uygulanması için Semionovski Alanına götürülen yazarın bilmediği bir şey vardır. Aslında Çar I. Nikolay tarafından affedilmiş, cezası Sibirya sürgününe çevrilmiştir. Ancak bu karar son ana kadar açıklanmaz. Petersburglu ustaya beyaz gömlek giydirilir, yüzüne idam kararı okunur, ölüm trampetleri vurulur, papaz günah çıkartır, gözleri bağlanır ve müfreze karşısına çıkartılır. Ölümün kıyısında ateş emrini beklerken affedildiğini öğrenmesi Dostoyevski'nin hayatında hiçbir zaman atlatamayacağı büyük bir travma yaratır. Zweig bu olayı Bir Yiğitlik Anı adlı şiiriyle anlatır. Avrupa ile Amerika arasındaki iletişimi sağlayacak telgraf hattı için var gücüyle çalışan Cyrus West Field'in Atlantik Okyanusunu dev kablolarla döşemesi için altı yıl gerekmiştir. Hiç bitmeyen bir inanç ve kendine güvenle yola çıkan bu meşhur girişimcinin doğa üzerinde elde ettiği zafer bugün olağan görülmesine karşın içinde bulunduğu dönemde adeta bir mucize niteliğindedir. Ekim Devriminin mimarı, Sovyetler Birliğinin kurucusu Vladimir Lenin'in sürgünde olduğu İsviçre'den Rusya'ya geçmesini sağlamış olan Mühürlü Tren de Zweig'in üzerinde özenle durduğu konulardandır. Julius Sezar'in öldürülmesiyle hayalini kurduğu cumhuriyet idealinin gerçekleştirmek için bir fırsatla karşılaşan Marcus Tullius Cicero maalesef ki cesaretsizliği nedeniyle bunu kullanamaz. İçinde bulunduğu bu elverişli durumdan yararlanamaması uzun vadede ölümünün de sebebi olacaktır. Soylu saf, kör ve sağır bir Don Kişot yakıştırmalarının hedefi olan ABD'nin 28. Başkanı Woodrow Wilson'un ülkeler arasında sürekli bir barış ortamı sağlama amacıyla katıldığı Paris Barış Konferansından hayal kırıklığıyla dönmesi bu biyografi dizisinin son bölümünü oluşturur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/internet-kullanimi-ve-bagimlilik", "text": "İnternet Kullanımı ve Bağımlılık Günümüzde internet; telefon, tablet ve bilgisayarlar aracılığıyla hayatımızın her alanına girmiş bulunmaktadır. Faydaları ve zararları hem toplumumuzda hem de akademik olarak oldukça tartışılan bir konu olarak yıllardır süregelmiştir. Şüphesiz ki doğru kullanımı ile birlikte sayısız yarara sahip olduğunu söyleyebiliyoruz. Madalyonun diğer yüzü ise tam bir hüsran olabilmektedir. Evlerimizde çocuklarımızı kontrolsüz bir şekilde internet kullanımına teşvik ediyor olabiliriz. Hatta daha da kötüsü internet cafelerde yalnız başlarına saatlerce vakit geçirmelerine de izin veriyor olabiliriz. Çocukların kontrolsüz bir şekilde internet kullanımı sırasında birçok zararlı içerik ile karşılaşmaları söz konusu olabilmektedir. Şiddet içerikli oyunlar, yaşlarına uygun olmayan sitelerde bulunmaları, kötü niyetli yetişkinlerin erişim sağlayabileceği sitelere ulaşmaları, pornografik sitelere kolay erişim sağlamaları, ekonomik yönden telefon ve alışveriş faturası gibi zararları olması, zaman kaybına neden olması, internetin aile içi çatışmalara sebep olması, çocuğun kendini olduğundan farklı göstererek kimlik kargaşası yaşamasına neden olması, bağımlılık yaratması ve uygun olmayan rol modellerle karşılaşmaları sayılabilecek tehlikelerden yalnızca bir kaçıdır. Yapılan araştırmalar ilköğretim çağındaki ebeveynlerin internet kullanımı konusunda yeterince bilinçli olmayıp ve tehlikelerin farkında olamamakla birlikte internet kullanımının akademik başarıyı arttırdığına inanmaktadırlar. 5-6 yaş aralığındaki çocuklar internet kullanımı için temel becerilere erişmiştir. Klavye ve fare kullanımı için ince motor becerileri gelişmiştir denebilir. 7-8 yaş aralığındaki çocuklar kolaylıkla güvenmeye eğilimli oldukları ve genellikle otoriteyi sorgulamadıkları için internetin tehlikelerinden kolaylıkla etkilenebilirler. Sınırsız bir evren sunan internetin zararlarından çocuklarımızı korumak için alınabilecek birden çok önlem de mevcuttur. Evdeki bilgisayarın tüm aile bireylerinin ortak kullanım alanlarına yerleştirilmesi böylece çocuğun bilgisayarı kontrolsüz kullanımına engel olunması. Ailedeki yetişkinlerin internet kullanımında iyi birer model olması. Çocuğun internet kullanımı konusundaki eğim ve tutumuna bakılmalı, çocuğun sosyal hayatı, arkadaşlık ilişkileri, fiziksel aktivite düzeyi ve akademik başarısının internet kullanımından etkilenip etkilenilmediği iyi gözlenmeli. İnternet kullanımını yasaklamak yerine çocuğun internet kullanımına ayırdığı vakti yine çocukla tartışıp bir uzlaşmaya varılması. Çocuğun internet kullanımı sırasında gezindiği sitelerin takibinin yapılması ve uygulamalar sayesinde belli sitelere erişiminin kısıtlanması. Öğretmenler ve uzmanlardan yardım alarak sınırların kuralların çocuğun eşliğinde belirlenmesi ve olası tehlikeler ile ilgili gelişim düzeyine uygun olarak çocuğun bilgilendirilmesi gerekmektedir. Tabi ki her önlem yalnızca çocuğunuzla ilgili değildir. Biz yetişkinler de çağımızın gerçeklerini göz ardı etmeden çocuğumuz ile ilgili ortak paylaşım noktaları geliştirmeliyiz. Örneğin yazı yazma etkinlikleri yaparak birbirinize imla ve yazım hatalarıyla ilgi dönütler verebilir, çocuğunuzla beraber bir bilgisayar oyunu oynayıp ortak kaliteli zaman geçirebilir, çocuğunuzla ortak e posta hesabı açıp yönetimini birlikte yapabilir, bugün internetten öğrendiklerim temalı bir pano hazırlayıp evde aile bireyleriyle birbirinize sunabilir, çocuğunuzun araştırma ödevine internet kullanımı konusunda yardımcı olabilir, aile albümü oluşturabilir, çocuğunuzla birlikte farklı sohbet odalarını deneyerek en uygununu hem siz hem de çocuğunuz için seçebilirsiniz. Çocuğunuz ile beraber sağlıklı internet kullanımına dair öneriler de tıpkı internetin sunduğu fırsatlar gibi sonsuz olabilir. Önemli olan sizlerin elinizdeki imkanlar doğrultusunda çocuğunuz için en güvenli ama en işlevsel yolları seçiyor olmanızdır. Teknoloji bağımlılığı teknolojinin gelişimi ve evlere girmesiyle birlikte literatürde yerini almıştır. İnternet bağımlılığı bu bağımlılık türünün en yaygın alt türü olarak görülmektedir. İnternet bağımlılığı kişilerin zamanlarının oldukça büyük bir kısmını internette geçirmeleri, bedensel, bilişsel ve psikolojik olarak zarar görmeleri ve sosyal ilişkilerinde bozulmalar yaşamaları gibi daha birçok soruna yol açmaktadır. Psikolojik olarak yalnızlık, yalıtılmış, öfke, özgüven problemleri ve depresyon en yaygın gözlemlenen semptomlardandır. Kişi gerçek sosyal ilişkiler yerine sanal ilişkileri tercih etmeye başlar çünkü kendisini en iyi sanal ortamda gizleyebilmektedir. Oysa bu gizlenme ve farklılaşma durumu bir süre sonra kendine yabancılaşmaya ve kimlik karmaşasına kadar gidebilmektedir. İnternete ulaşım sağlanamadığı durumlarda kişilerde yoksunluk belirtileri gözlemlenmektedir. İnternet bağımlısı kişiler akıllarından internette olmayı çıkaramamakta ve fark etmeden de olsa kendilerini internette bulmaktadırlar. İnternette olduklarında zamana dair bilinç adeta kaybedilmektedir. İnternet kullanımlarının fazla olduklarının çoğu zaman farkındadırlar fakat işlevselliklerini bozacak düzeyde kendilerine engel olamamaktadırlar. Oyun bağımlılığı ise ilişkili bir diğer bozukluktur. Daha çok çocuklarda ve ergenlerde gözlemlenmektedir. Oyun oynama süresinin kontrol edilememesi, zaman kavramının kaybı, diğer etkinliklere ilginin kaybı ve temel ihtiyaçların aksatılması kadar belirtiler ileriye gidebilmektedir. Bu kişilerin sıklıkla sosyal, akademik, iş ve özel hayatları olumsuz etkilenmektedir. Oyun bağımlılığına sahip bireylerde obsesif ve agresif davranışlar, oyuncularda makineleşme ve şiddet belirtileri, duyguların azalması, kişilikte farklılaşmalar, hiperaktivite, öğrenme bozuklukları, fiziksel bozukluklar, sabit duruştan kaynaklı sağlık problemleri, görme kaybı, zihinsel işlevlerde yavaşlama ve bozulma, hayal ve gerçek arasında karmaşa yaşama vb. sorunlar ortaya çıkmaktadır. İnternet ve oyun bağımlılığın ortaya çıkmasındaki nedenler oldukça çeşitli olmakla birlikte en bilindik olanları şu şekildedir: İnternetin erişilebilirliğinin artması ve evlere girmesiyle birlikte zamanı değerlendirme kavramı yeni bir boyut kazanmış ve gündelik sohbetler bile internet ile ilgili olmaya başlamıştır. Bireyler de bu faktörlere erişmek ihtiyacı içinde hissetmektedir. Oyun ve internet beyinde dopamin hormonunun salgılanmasına neden olur. Haz duygusu arttıkça birey daha fazla internet ve oyuna bağımlı hale gelir. Fakat unutulmamalıdır ki haz duygusu geliştirmenin tek yolu internetten geçmemektedir. Dostlarımızla ve ailemizle içeceğimiz kahve, edeceğimiz sohbet, oynayabileceğimiz kutu oyunları, kelime oyunları, kendimize ayırdığımız film, kitap gibi etkinlikler içeren hoş vakitler, hobiler, değişik güzergahlarda yürüyüşler, egzersizler de haz duygusunun gelişmesine yarayan sağlıklı ve kişiyi geliştiren aktivitelerdir. Ruhsal olarak ise oyun bağımlılığı geliştiren bireylerin genelde yaşamından memnuniyetsiz, özgüvensiz, yalnız ve kendilerini değersiz gören ifade etmekten çekinen bireyler oldukları gözlemlenmiştir. Bu bireyler kendilerini değerli hissedecekleri bir sanal ortam yaratmışlardır. Oysa daha en başta yapılabilecek pek çok şey vardır. Kişinin yaşına bağlı olarak çeşitli aktivitelere, sosyal ortamlara ve psikolojik yardım almaya kişi yönlendirilmelidir. İnternet ve oyun bağımlılığı kulağa zararsız gelse de kişiler için öngörülemez sayıda tehlike içermektedir. Ölüme kadar gidebilen bu yolda alınacak önlemler ve gerçekleştirilebilecek tedaviler mevcuttur. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi alınabilecek pek çok önlem vardır. Önlem alınmakta gecikildiyse ve kişi bağımlılık belirtileri gösteriyorsa hemen bir uzmandan yardım almak oldukça mühimdir. İLGİLİ KİTAPLAR İNTERNET BAĞIMLILIĞI: İnternetin Psikolojisini Anlamak ve Bağımlılıkla Başa Çıkmak- Kültegin ÖGEL Nedir internet? Görmeden bakmak, seslenmeden konuşmak, yorulmadan sevişmektir internet. İnternet daldan dala atlamak, varken yok olabilmektir. Seçmektir. Dokunmadan, koklamadan sevebilmektir. İnternet hayattan kaçmaktır. Başka bir boyut, başka bir alemdir. Bir alemin klavyeye sığmış halidir. İnternet gelişimdir, bilimdir, özgürlüktür. Oyundur, iştir, gezidir, kitaptır, aşktır, bankadır, gazetedir, defterdir. İnternet bazen hastalıktır...Facebook nasıl hayatımız oluyor? Neden oyunların başından kalkmıyor, e-postalarımıza bakmadan duramıyoruz? Neden \"chat\" yaparken küfrediyor, başka kimliklerle diğerlerini ve kendimizi aldatıyoruz? Bilgisayar teknolojisi insan hayatına girdiğinden ve internet toplumda yaygınlaştığından beri artık başka bir çağda yaşıyoruz. Diğer teknolojiler de hayatı etkiledi, ama internet tüm toplumsal yapıyı değiştirdi. Bununla birlikte insanın doğasında da değişimler yarattı. \"Sanalizm\" adını verebileceğimiz bir çağ, \"sanalist\" adını verebileceğimiz takipçileri ve onların bir yaşam tarzı oluştu. Sanalizm kendi hastalıklarını da yarattı: İnternet ve bilgisayar bağımlılığı! Hazdan Bağımlılığa- Tayfun Uzbay Bağımlılık insanlık tarihi kadar eski bir kavramdır. Bağımlılık yapan tüm eylem ve nesnelerin ortak özelliği haz verici olmalarıdır. İnsani hazların tümü evrenseldir ve haz veren her şey bağımlılık yapabilir. İnsanlar sadece çeşitli maddelere bağımlı olmazlar. Kumar, alışveriş, çeşitli gıdalar, seks, internet ve medya gibi insanların dikkatini çeken, veya kullanmaktan hoşlandıkları birçok nesne ve yapmaktan hoşlandıkları eylem de bağımlılığa yol açabilir. Bu kitapta karmaşık ve bilimin farklı alanlarını ilgilendiren bir olgu olarak gelecekte de sorun olmaya devam edecek gibi görünen bağımlılık, tüm yönleriyle anlaşılır bir şekilde ele alınmaya çalışılmış ve her zaman gerek toplum gerekse medya için önemli bir ilgi odağı olan bağımlılık hakkında yanlış anlamalara neden olan bazı inanış ve yanlış değerlendirmelerin düzeltilmesi ve okuyucunun aydınlatılması amaçlanmıştır. İnternet Bağımlılığı Sorunlar ve Çözümleri- Melek Kalkan 21. yüzyılı tanımlayan en güçlü olgulardan biri olarak internet, teknolojik gelişimin tarihinde sıklıkla rastladığımız bir ikilemle bizleri karşı karşıya bırakıyor: gelişimin kazanımları ve tehlikeli düzeydeki olumsuzlukları arasındaki denge. Doç Dr Melek Kalkan ve Yrd. Doç Dr Canani Kaygusuz editörlüğünde yayına hazırlanan eser, internet bağımlılığını farklı boyutlarıyla ele alan akademisyenler ve uzmanların konu hakkındaki görüşlerini ve araştırmalarını içeriyor. Psikoterapide İnternet Bağımlılığı- Daria J. Kuss Dijital çağda her birimiz vaktimizin çok daha büyük bir kısmını sanal evrende geçirir hale geldik. Kimi zaman mesleki mecburiyetler, kimi zaman sanal ortamda sosyalleşmenin karşı konulmaz cazibesi, kimi zaman ise eğlence amaçlı popüler aktiviteler bizi internet dünyasının içine doğru çekiyor; her yaştan insana yeni imkanlar ve seçenekler sunuyor. Ancak madalyonun diğer yüzü bu denli ışıltılı değil. Hızla artan internet bağımlılığı günümüz insanı için riskleri ve tehditleri beraberinde getiriyor. Psikolog-akademisyen Kuss ve Griffiths, bizleri internet bağımlılığının biçimleri, nedenleri ve riskleri üzerine ilginç bir yolculuğa çıkarıyorlar. Yazarlar, internet bağımlılığının tıpkı diğer bağımlılıklar gibi insan vücudunda ve davranışlarında yaptığı değişimi ustalıkla gözler önüne seriyorlar. Çevrimiçi oyun ve kumar bağımlılığı başta olmak üzere yaygın internet bağımlılığı türlerini cinsiyet, yaş ve meslek grupları gibi farklı kategorileri dikkate alarak inceliyorlar. Her ne kadar internet bağımlılığı tedavisi konusunda bugünkü bilgimiz kısıtlı olsa da yazarlar bu sorunu uluslararası ölçekte 20 farklı terapistin deneyimlerine odaklanarak aşmayı deniyor. Ekran Bağımlılığı- George T. Lynn Balık suyu soluduğunu bilmez. Bizler de anne babalar, çocuklar ve genç yetişkinler olarak tıpkı balıklar gibi dijital bir dünyanın akvaryumunda yüzüyoruz. Modern ebeveynler olarak içinde yüzmeye çalıştığımız dijital ortamın bizi nasıl içine aldığını ve iyi bir ebeveyn olma hakkındaki inançlarımızı ve beklentilerimizi nasıl şekillendirdiğini anlamamız çok zor. Tıpkı çocukların ve genç yetişkinlerin bu dijital ortamdan uzak kalmasının zor olduğu gibi... Dijital cihazların büyülediği çocuklar çevrelerindeki dünyayı araştıramaz ve onunla temas haline geçemezler. Bu temas olmazsa çocuklar karşılaştıkları sıkıntılarla başa çıkamazlar. Bu da kişiliklerinin gelişmesi için gereken tecrübe ve güven duygusunun eksik kalmasına neden olur. Peki ne yapacağız? Ekran bağımlılığı, hapsolduğumuz dijital çağda değişimi arayan ebeveynler için açık ve etkili stratejiler sunarak aile içindeki emniyeti ve iletişimi yeniden sağlamanın yollarını anlatıyor; çocukların ve gençlerin uzak kalamayacağı bir dünyada sağlıklı bir şekilde nasıl yol alacaklarının ipuçlarını veriyor. İLGİLİ FİLMLER Black Mirror: Nosedive (2016) Özgüveni olmayan ofis çalışanı Lacie, küçük tatlı, şirin, mutlu görünen ama aslında sıkıcı, obsesif ve kabuslarıyla dolu bir dünyada yaşar. Lacie'nin eski arkadaşı Naomi sosyetenin elitlerinden biridir, ve Lacie bu küçük sıkıcı dünyasından kurtulmak için Naomi'nin cemiyetine katılmaya çalışır. Sanal Hayatlar (2012) Hayatı olmadığınız yerlerde de yaşamanın sonuçları nelerdir? İnternetin bize sağladığı özgürlük müdür, tutsaklık mı? Henry-Alex Rubin in bu ilk uzun metrajlı kurmaca filmi, sinsice iç içe geçen bir dizi sürükleyici öykü eşliğinde internetin günlük hayatımıza etkisini anlatıyor ve bizi unutulmayacak karakterlerle tanıştırıyor: kimlik hırsızlığı kurbanı gergin çift, sanal zorbalık yapan oğluyla uğraşan eski polis, oğulları intihara kalkışan sevgi dolu anne-baba, yetişkin sitelerde internet kamerası hep açık hırslı TV muhabiri. Nerve (2016) Lise son sınıf öğrencisi Vee Nerve adlı, doğruluk cesaret oyununun sadece cesaret kısmının yer aldığı bir sanal gerçeklik oyununa katılır. Ancak zaman geçtikçe iş oyun olmaktan çıkar, nitekim hareketlerinin oyunun izleyenleri tarafından manipüle edildiğini fark edecektir. Ingrid Goes West (2017) Psikolojik olarak rahatsız bir kadın olan Ingrid Thorburn sürekli olarak saplantılarıyla başa çıkmak zorundadır. Yeni edindiği saplantısı ise Taylor Sloane'dur. Taylor bir sosyal medya ünlüsüdür ve görünüşte mükemmel bir hayatı var gibidir. Ancak Ingrid bütün hayatını geride bırakıp Taylor'la arkadaş olmak için Batıya gittiğinde tavırları neşeliden kendini sorgulamaya doğru keskin bir dönüş geçirecektir. Social Dilemma (2020) Netflix'in belgeseli yayınlandığında oldukça ses getirmiştir. Twitter'dan Google'a birçok internet sitesinin ve uygulamasının yaratıcılarının konuşmacı olduğu belgeselde sosyal platformların hayatlarımızı ve beyinlerimizi nasıl ele geçirdiği bizleri nasıl yönettiği, toplumları nasıl etkilediğine ışık tutan başarılı bir belgesel. KAYNAKÇA Ögel, K. (2012). İnternet bağımlılığı, internetin psikolojisini anlamak ve bağımlılıkla başa çıkmak. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 47-60. Türküm, A. S. (2008). İnternet ve çocuk, İnternet bağımlılığı. E. Ceyhan . Okulun ilk yıllarında bilişsel gelişim içinde (s.316-319). Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları. Yorumlar"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/intibah", "text": "İntibah romanı, bilindiği üzere Namık Kemal'in en ünlü eserlerindendir. Sadece bununla kalmayıp ilk Türkçe romanlardan da biridir ve asıl adı Mehmet Kemal olan bu yazar tarafından 1870'li yıllarda yazılmıştır. Romanın birinci bölümü Çamlıca'nın ilkbahardaki güzelliğinin anlatımından oluşur. Bu bölümde bolca betimleme kullanan yazar, bölümün sonunda tarifin güzelliğine kendini kaptırdığını söyler ve özür diler. Fakat buna rağmen ikinci bölümde de aynı şekilde Çamlıca'ya olan hayranlığından bahseder ve üçüncü bölümde ise romanın ana karakterlerinden biri olan Ali Bey'i tanıtmaya başlar. Ali Bey yirmili yaşlarının başında, zengin bir ailenin çocuğudur. Babası çocuk sevgisine çok önem verir ve Ali ile de bolca ilgilenmiştir. Ali Bey; babasının sevecen, yumuşak ve şefkatli halinin yanı sıra sinirli, aşırı derecede hırslı ve tutkuludur. Yalnız, Ali Bey'in bir olumlu yönü vardır ki: derslerine çok önem vermektedir. Tüm dünyasını derslerinin üzerine kurmuştur. Bir fedakarlık yapacaksa bu, pahalı bir kitap almak olabilir. Ya da ağlarsa okuduğu kitapta zor bir olayı çözemediği için ağlar. Babası ise Ali Bey yirmi yaşındayken vefat eder. Babasının ölümünden sonra Ali Bey çok üzülür, çok etkilenir. Günlerce evden çıkmaz, tamamen içine kapanmıştır. Eskiye yönelik birçok özelliğini kaybetmiştir. Annesi oğlunun bu durumuna çok üzülür. Onu eski haline döndürmek için canını vermeye hazırdır. Zavallı kadın çareler ararken en sonunda oğlunu zorla da olsa dışarı çıkarıp gezdirmeye ikna eder. Hemen her gün zor da olsa bunu yapar ve gün geçtikte Ali Bey'in dışarı çıkmamak için ettiği inat azalır. Gün gelir, artık eski sosyalliğine kavuşmaya başlar, çalıştığı kaleme gidip arkadaşlarıyla zaman geçirir. Bir gün arkadaşlarıyla bir buluşma düzenlemeye karar verirler. Buluşma yeri için de Çamlıca'yı seçerler. Gittikleri cadde kalabalıktır ve bu caddedeki erkeklerin geneli kendilerince eğlenmek için yalan da olsa tanımadıkları bayanlara karşı onu çok sevdiklerini, aşklarından öleceklerini söylerler. Bunların arasında Ali Bey'in arkadaşları da vardır fakat Ali Bey durumdan hoşnut değildir. Bir köşede oturup onları izlerken ortama ayak uydurması gerektiğini düşünür. Babasının verdiği terbiyeye ve isteklerine uygun olmasa da bir arabaya doğru bu amaçla yaklaşır. Fakat arabanın perdesi hafif aralanarak Ali Bey'in bilmediği bir işaret yapılır ve perde kapatılır. İrkilen Ali Bey, anlamını bilmediği bu işaretin arkadaşlarından Etrafta yabancılar azalmadan konuşmamız mümkün değildir anlamına geldiğini öğrenir. Kendini çarpılmış gibi hisseder. Günlerce arabanın içindeki bu namuslu bayanı düşünür ve hayal eder. En sonunda o bayanı bulabilmek için tekrar Çamlıca'ya gitme kararı alır. Gittiğinde ise arzu ettiği kadının arabası oradadır. Kadın arabadan indiğinde Ali Bey donakalır, konuşamaz. En sonunda dayanamayan kadın ilk konuşmayı kendisi yapar. Kadının adı Mahpeyker'dir. Mahpeyker yalancı, sahte ve oyunculara taş çıkaracak cinsten oyuncudur. Ali Bey, kötü bir bayanla izdivaç kurmak üzere olduklarının farkında değildir. Ali Bey ile Mahpeyker'in görüşmeleri günden güne sıklaşmaktadır. Öyle ki, bir zaman sonra Mahpeyker'e doyamayan Ali Bey kadının evinde kalmaya başlar. Yeri gelip haftalarca oğlunu göremeyen Ali Bey'in annesi duruma çok üzülmektedir. Ali Bey'i eve bağlamak için bir çözüm arar durur ve günler sonra eve bir cariye alıp Ali Bey ile görüştürmenin yararlı olacağına karar verir. Ali Bey ilk başlarda bu cariyeye yan gözle bile bakmazken bir zaman sonra Mahpeyker'in onu aldattığını fark eder ve cariye Dilaşub'un güzelliğine tutulur. Bunun üzerine Mahpeyker, Ali Bey'den ne kadar özür dilese de beyefendiyi geri kazanamaz. Dilaşub'u kıskandığı için bu çifte karşı hain planlar tasarlar ve çeşitli hilelerle Dilaşub'un Ali Bey'i aldattığına efendiyi inandırır. Bunu duyan Ali Bey hışımla eve giderek suçsuz kızı kanlar içinde bırakana kadar döver ve evden gitmesini sağlar. Bu süreç içinde de annesi vefat eder ve Ali Bey kalemdeki işini de bırakarak kendini eğlence dünyasına verir. Mahpeyker ise Ali Bey'in evden kovduğu Dilaşub'u evine hizmetçi olarak almıştır ve gencecik kıza çeşitli işkenceler etmektedir. Hala Ali Bey'i geri kazanamayan Mahpeyker kötü planlarına devam eder ve en az kendisi kadar kötü olan bir arkadaşının tavsiyesini dinleyerek Ali Bey'i öldürmeye karar verirler. Hazır öldürmüşken Dilaşub'a da sevdiği adamın kanlı cesedini gösterip acı çektirmeye karar verirler ve planın uygulanacağı yere Dilaşub'u da götürürler. Dilaşub ise Mahpeyker ile anlaşma yapan katil arasında geçen konuşmayı gizlice dinler. Amaçlarının Ali Bey'i öldürmek olduğunu öğrenince buna razı gelmez ve Ali Bey'in yerine geçer. Anlaşma yapılan katil Dilaşub'u Ali Bey sanarak sırtından vurur ve öldürür. Buna şahit olan Ali Bey ise hemen ardından Mahpeyker'i öldürür ve hapse atılır. Kendisi de hapiste bir müddet zaman geçirdikten sonra vefat eder. İntibah Konusu Namık Kemal'in sansürlenmiş kitaplarından bir tanesi olan İntibah, gerek içeriği ile gerekse kitabın adı ile oynanmış eserlerden sadece bir tanesidir. Namık Kemal İntibah kitabını Kıbrıs'ta sürgün olduğu zamanlarda yazmış ve 1876 tarihinde yayınlamıştır. Kitabın adını Son Pişmanlık olarak koymuştur fakat uygulanan sansür sonucu İntibah Sergüzeşt-i Ali Bey olarak değiştirilmiştir. Daha sonra Sergüzeşt-i Ali Bey kısmı da atılmış ve İntibah olarak günümüze gelmiştir. Dahası kitabın içeriğinde de birçok sansür uygulanmıştır. Bu yüzden Namık Kemal'in yazdığı orijinal metinin dışına çıkmıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/irade-terbiyesi", "text": "İrade terbiyesinde mücadele edilmesi gereken ilk düşmanın isteksizlik olduğunu dile getirir yazar. İnsanların yapacakları her şeye bir bahane uydurabileceğini ve böylece isteksizlikle desteklenen bahanelerin daha da güçlü hale gelmesini sağlayabildikleri görülür. Kişi çaba göstermek yerine emek harcamadan bir yere ulaşmayı hedefler ancak çaba göstermeden ulaşılabilecek hiçbir nokta yoktur. Kişi bir yolda amacını unuttuğu noktada kaybolur. Tembelliğin ve isteksizliğin pençesine düşer. Böylece hiçbir iş başaramayan bir kişiye dönüşür. Eğitim sistemi de kişilerin iradesinde büyük etkiye sahiptir. İradesiz, robot gibi yaşayan insanlar yaratmaya yönelik verilen eğitimler bireylerin zayıf iradeli olmasına sebep olur. Ödevler, görevler hep tek tip ve kişi okulu bitirdiğinde ona bir şeyler katmayacak biçimde şekillenir. Liseye kadar her türlü aile ve okul denetiminden geçen çocuklar üniversite çağına geldiklerinde tamamen yapayalnız bırakılırlar. Eğitim sisteminin açığı bu noktada da kendini göstermektedir. Gençler birden tüm bağlarından kurtulunca neye uğradıklarını şaşırır ve boş heveslerin, tembelliğin pençesine düşer. Yıllarca sorumluluk verilmemiş, her daim yönetilmiş genç, üniversiteye geçtiğinde başıboş kalmanın etkisiyle kendisini savunmasız bırakır. Kişinin gelişiminde çevrenin etkisi de yadsınamayacak kadar çoktur. Çevresinde yanlış yönlendirmeler oldukça kişi kendini tembelliğe sevk etmeye mahkumdur. Ders çalışmak yerine gezip tozmaya ya da kadınlarla takılmaya başlamasının sebebi çoğunlukla çevredir. İrade terbiyesinde en büyük görev sebattir. Sabrı bilen, sabrını güçlü kılabilen birey başarılı olma yolunda çok büyük adımlar atmış olur. Bir işin bitişini sebatla beklemek yapılacak işin çok değerli olmasını sağlar. Kendini kontrol edebilmek, cinselliğin pençesine düşmemek de bireyi başarıya ulaştıracaktır. Kişi cinselliğin keşfi, arkadaş ortamında bu yola teşvik edilmenin etkisiyle kolaylıkla yoldan çıkabilir. Nefsine hakim olmayı öğrenmesi ise onu ileriki hayatında yorulmamış ve mutlu bir hayata sahip olmasını sağlayacaktır. Çalışmanın verdiği mutluluğa erişebilen kişi ondan sonrasında bir daha tembellik etmek istemeyecektir. Kişi kendini tüm çevresel faktörlerden, cinsel hazlardan uzakta tutabilirse gelecek mutluluk da kaçınılmaz olur. Uyku saatlerinin tembellik üzerinde etkisi yadsınamaz. Kaç saat uyumanız gerektiği hakkında bir çok fikir vardır ancak asıl önemli olan sabah erken uyanabilmek ve gece 12 olmadan uyumaktır. Erken uyanan birey günün ne kadar uzun olduğunu keşfedecek ve bunun tadını bir kez aldığında bir daha tembellik yapmayacaktır. Bir işi yapmaya yeltenildiğinde isteksizliğin pençesine düşmemek, sıcağı sıcağına işi yapmak da bir çözümdür. Kişi yapacağı işi ertelediğinde iş gözünde büyüyecek, isteksizlik artacak ve tembellik baş gösterecektir. İrade terbiyesi de bu noktada ortaya çıkar. Eğer siz iradenizi terbiye edip nefsinize hakim olur ve sorumluluklarınızı bilirseniz atacağınız her adım sağlam olacaktır. Kitabın adını duyduğunuzda sizde öyle bir hissiyat yaratıyor ki, okursanız sanki tüm sorunlarınız çözülecekmiş gibi geliyor ancak benim şahsi fikrim çok yenilikçi ya da çözümcü bir yaklaşımı olmadığı yönünde. Her kişinin bildiği ancak uygulayamadığı şeyler barındırıyor. Çözümden çok açıklama barındırıyor. Çözümler de hiç yok değil ancak teşfik edici bir şekilde aktarılmamış. Kitabı okuyan bir kişide belki biraz farkındalık yaratabilir ancak çözüm önerileri yeterince güçlü olmadığı için sonuca ulaşmakta yetersiz kalacaktır. Benim kitapta en hoşuma gitmeyen nokta ise yapılan cinsiyet ayrımcılığı ve cinselliğin tek sebebinin kadınmış gibi gösterilmesiydi. Kadının akıl çelen olarak gösterilmesinin aydın bir görüşe pek yakışmayan bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Kitabın tüm insanlığa değil de sadece erkeklere yönelik yazılmış gibi durması da cabası. Yazıldığı yıllardaki toplumsal duruma uygun muydu bilemem ancak şu yüzyıl için fazlasıyla ayrımcı kaldığı kanısındayım. Anlaşıldığı üzere ben kitabın tarzını ve içeriğini çok sevemedim. Zevklerin ve renklerin de tartışılmaz olduğu gerçeğine bakarak size tavsiyem, siz de bir okuyup kendiniz karar verin şeklinde olacak. Keyifli okumalar dilerim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/irvin-yalom-kitaplari", "text": "13 Haziran 1931 tarihinde Washington'da doğan ünlü yazar Irvin Yalom eğitimini tıp üzerine tamamlamış ve psikiyatrist olarak kariyerine başlamıştır. İş hayatındaki tecrübelerini ve bilgisini paylaşmak için yazarlık kariyerine de başlayan Irvin Yalom psikoloji üzerine birçok kitap yazmıştır. 1992 yılında yayınladığı Nietzsche Ağladığında eseri ile tüm dikkatleri üzerine toplamayı başarmış ve tüm dünyada tanınan bir yazar olmuştur. Halen psikiyatri üzerine eğitimler veren ve yazdığı psikoloji ağırlıklı kitaplar ile kişisel gelişim ve tıp kitapları sunan ünlü yazar bir çok edebiyat ödülünün de sahibidir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/iskender-pala-kitaplari", "text": "Eğitim dünyasında oldukça tanınan Profesör Doktor İskender Pala, son zamanlardaki romanları ile artık Türkiye çapında tanınan ünlü bir yazar haline geldi. Aynı zamanda TRT'de yaptığı programlar ve Zaman gazetesindeki yazıları ile tanınan yazar Aşka Dair, OD ve son olarak Efsane Bir Barbaros Romanı ile okurlarının büyük beğenisini kazandı. Tarih, Dini öğeler ve kurguyu mükemmel harmanlayan Türkiye'de kitapları en çok satan yazarların başında gelen İskender Pala 8 Haziran 1958 yılında Uşak'da doğdu. Eğitimini İstanbul Üniversite'sinde tamamlayan ünlü yazar son olarak Kültür Üniversite'sinde Profesör unvanını aldı. Özellikle Divan edebiyatı üzerindeki çalışmaları ile tanınan yazar yazdığı bir çok kitabın yanında ders kitapları ve edebi yayınları ile tanınıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/istanbul-hatirasi", "text": "Nevzat, eşi ve kızını bir patlama sonucunda kaybetmiştir. İlk başlarda hayattan kopsa da zamanla yeniden sevmiştir. Evgenia, onun hayatını değiştiren insandır. Yeniden aşık olunabileceğine, hayata yeniden tutunulabileceğine inandıran kişidir Evgenia. Bir sabah uyandığında, yardımcısı Ali ve Zeynep'in yanına gitmek için hazırlanır ancak bir cinayet haberi gelir. Olay yeri Sarayburnu'ndadır. Eski Poseidon tapınağının yanına bırakılmış eline ise eski Kral Byzas'ın sikkesi koyulmuştur. Ölünün adı Necdet Denizel'dir. Necdet Denizel'in eski eşi olan Leyla Barkın'ın yanına giderler. Necdet de bir arkeologdur. Aynı zamanda Leyla da Topkapı Sarayının müdürüdür. Leyla'nın şimdiki sevgilisi ise Namık Karamandır. Namık ise bir cerrahtır. İkisi de İSD 'ye kayıtlıdır. İstanbul'un tarihini korumaya çalışırlar. Leyla ise bulunan sikkeler hakkında bilgi verir baş komiser Nevzat'a. Nevzat, çok uzun bir zaman sonra ilk kez Evgenia'yı evine davet etmiştir. Eşi ve kızı öldükten sonra ilk kez bir kadın evine girecektir. Evgenia geldiğinde hiç de kötü bir ortam oluşmaz. Evgenia zaten çok anlayışlı bir kadındır. Nevzat onu evine bırakacakken yolda mahallenin köpeği olan Bahtiyar'ı yaralı olarak bulurlar. Nevzat çocukluk arkadaşı olan Demir'e götürür hemen. Böylece çocukluk arkadaşları Yekta ve Demir ile Evgenia da tanışmış olur. Hep beraber yemek yemeye karar verirler. Yekta, eşi ve çocuğunu bir inşaat kazasında kaybetmiştir ama bunun kaza değil cinayet olduğunu düşünüyor ve faillerini öldürmeyi planlıyordur. Bu planlardan ise sadece Demir'in haberi vardır. Demir ve Yekta aynı kadına aşık olmuşlardır ancak o kadınla Yekta evlenmiştir. Yemeklerini yedikten sonra cumartesi günü Evgenia'nın meyhanesinde buluşmak üzere sözleşerek ayrılırlar. Bu sırada başka bir cinayet haberi daha gelir. Yeni ceset Çemberlitaş'ta bulunur. Konstantin sütununun önünde. Öldürülen kişi Mukadder Kınacıdır. Yine boynu kesilerek öldürülmüş ve eline Konstantin sikkesi koyulmuştur. Görgü tanıkları bir çöp arabasının gelip bıraktığını söyler. Mukadder Kınacı'nın evine giderler ancak bir şey çıkmaz. Her gün yeni bir ceset gelmeye devam etmektedir ve olay bir türlü çözülemez. Cinayeti çarşaflı biri ve bir erkeğin işlediği ve beyaz bir kamyon ile cesetleri taşıdıkları bilinmektedir. Derken üçüncü ceset de gelir. Yedikule de Altınkapı'ya bırakılmıştır. Eline II. Teodosius sikkesi bırakılmıştır. Zanlıların en başında Leyla Barkın ve Namık Karaman bulunmaktadır. İkinci sırada ise Adem Yezdan vardır. Adem Yezdan ile konuşmak için mekanına giderler. Öldürülen kişiler Adem Yezdanın çöken bir inşaatıyla ilgilidir. Her gidişlerinde elleri boş olarak geri dönerler. Dördüncü ceset ise iki yere bırakılır. Fatih Camii ve Topkapı Sarayı. Leyla ile görüşmeye giden Nevzat ve Ali'nin yanında Leyla Barkın'a bir kargo gelir. Kargo açıldığında eski belediye başkan yardımcısı olan Fazlı Gümüş'ün kafası olduğunu görürler. Bu defa kafasını kesmiş öyle göndermişlerdir. Kalan kısmı ise Fatih Camii'nin yanına bırakılmıştır. Elinde ise Fatih Sultan Mehmet'in sikkesi bulunmaktadır. Seri katiller hakkında hala kesin bir kanıt bulunmamaktadır. Evgenia, Yekta ve Demir ile buluşacağı gün gelmiştir. Evgenia'nın meyhanesine gider. Yemekte hep bu dava konuşulur. Yekta, Mimar Sinan türbesine bırakacaklarını söyler Nevzat'a. Sonraki gün Yekta ve Demir balığa çıkacağız gerekçesiyle erkenden kalkarlar. Nevzat ise Ali ile birlikte Mimar Sinan türbesine gider. Bu Adem Yazgan'ın avukatının cesedidir. Adem Yazgan'ı arar ancak bulamaz. Hemen Adem Yazgan'ın şirketine gider ve ajandasına bakarlar. Adem en son Nevzat'ın arkadaşı olan Demir ile buluşmuştur. Nevzat olayı anlamaya başlar ve hemen Yekta'nın evine gider. Tahminleri doğru çıkmıştır. Orada ameliyathane kurulmuş ve cinayet malzemeleri bulunmaktadır. Yekta'nın odasından diğer konumlara bakar ve Adem Yazgan'ın cesedini koyacakları yeri tespit eder. Ve Ali'ye haber verir. Ali ve Zeynep ilk cinayetin yapıldığı yere Sarayburnu'na giderler. Orada Yekta kaçar. Demir ise vurulur. Nevzat vurur. Handan'ın mezarında bulur Nevzat, Yekta'yı. Yekta ise eşi ve çocuğunun yanında kendisini vurur ve Yekta da ölür. Nevzat en yakın iki arkadaşını da kaybetmiştir. Değerlendirme: Yeri geldi Nevzat ve Evgenia ile aynı evde oturdum, aynı şarkıları dinledik, aynı şarkının aynı yerinde hüzünlendik. Evgenia, Yekta, Demir ve Nevzat ile aynı meyhane de oturduk. Davaya aynı anda kafa yorduk. Ali, Zeynep ve Nevzat ile aynı anda katıldım toplantılara, gördüm cesetleri. Ne yaşadıysa kahramanlarımız yaşadım ben de aynısını yaşattı yazarımız. Muhteşem bir eser. Muhteşem bir polisiye. İyi ki Ahmet Ümit... Türk polisiye romanların en beğenilen ismi olan Ahmet Ümit İstanbul Hatırası romanı ile okurları günümüz İstanbul'u ile yakın İstanbul tarihi arasında mükemmel bir hikaye sunuyor. Sarayburnu'nda bir ceset bulunur. Cesedin avuçlarında antik bir pere vardır. Cinayet araştırılmaya başlandığında ellerinde eski Bizans sikkeleri bulunan kişilerin tek tek öldürüldüğü görülür. İstanbul Hatırası kitabını okurken bir taraftan katili bulmaya çalışıyorsunuz, diğer taraftan yakın İstanbul tarihinde mükemmel bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Kitabın başkahramanı olan Komiser Nevzat yalnız yaşayan, zamanında eşini ve kızını suikast sonrası kaybeden biridir. Cinayeti araştırma görevi verilen komiser ilk olarak sikkeleri araştırmaya başlar ve ortaya o döneme ait mükemmel bir İstanbul Tarihi çıkar. Araştırmaları sürdürürken ikinci cinayet de işlenir. Bu kez ceset Çemberlitaş'da bulunur ve maktulün elinde Konstantin sikkesi vardır. Ardından cinayetler tek tek gelmeye başlar. Hepsinin ortak bir noktası vardır. Sikkeler. Her bulunan ceset ile İstanbul tarihinden yeni bir kesit sunulur. Kitapta dedektiflik hikayesi ve İstanbul tarihi dışında bir de aşk hikayesi mevcut. Bir tarafta Komiser Nevzat ile Rum kadının aşkı, diğer tarafta komiserin yardımcıları olan Ali ile Zeynep'in aşk hikayeleri de anlatılıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/iste-insan", "text": "Karl Glouger, kitabın ana kahramanıdır. Karl, kendini agnostik olarak tanımlasa da din üzerine oldukça kafa yormakta ve araştırmalar yapmaktadır. Üzerinde en çok kafa yorduğu konular ise İsa'nın kökeni, yaşanılan süreç ve tüm bunların gerçek olup olmadığıdır. Ünlü psikiyatr Jung 'un teleolojik fikirlerinden etkilenerek araştırmalarını sürdürmüş, okumalar yapmış ve Jung 'un fikirleri üzerine oluşturulan bir tartışma grubuna katılmıştır. İşte her şey bu noktada başlamıştır. Karl, bu toplantılar sırasında bilim insanı James ile tanıştı. James, Karl'a beklemediği yakınlığı göstererek onu evine, büyük çalışmasını görmeye davet etti. Karl, James'in evine gittiğinde gözlerine inanamadı çünkü ortada gerçekten de bir zaman makinesi vardı. Bu zaman makinesi şimdilik yalnızca geçmişe gidebiliyordu. James, deneylerini şimdilik yalnızca hayvanla sürdürmektedir. İhtiyacı olan insan bir denektir. Karl'a denek olmayı isteyip istemediğini sorar. Karl, ilk başta düşüneceğini söylese de James'in oldukça yakın tavırlarından rahatsız olur ve telefonla kabul etmediğini bildirir. Karl'ın hayatında Monica isimli bir genç kız vardır. Monica oldukça zeki bir terapisttir. Karl'ın aksine din fikrine iğreti ile yaklaşır ve bu konuda ağır cümleler sarf eder. Karl ile bu konularda derin ve ateşli tartışmalara tutulurlar. Monica, bir gece geldiğinde bir kadınla beraber olduğunu ve Karl ile ilişkisinden tatmin olmadığını söyler. Karl için her şey daha farklıdır. James'i arayıp teklifi tek bir şartla kabul edebileceğini söyler: Gideceği yeri ve zamanı kendisi seçecektir. Karl Glouger, gözünü açtığında kendini neredeyse paramparça olmuş makinenin içinde buldu. Her yeri ağrıyordu. Bunu neden yaptım? Diye kendisine sormadan edemiyordu. Biraz kendine geldiğinde taşındığını hissetti. Sonrası yine yok. Gözünü tekrar açtığında kendini M.S. 29'da buldu. Gerçekten de kutsal topraklardaydı. Onu bulanlar Esseniler adında bir kabilenin mensuplarıydı. Kabileden kişiler onun kim olduğunu sorguladığında Karl adının bu çağ için uygun olmadığını düşünerek adının Emmenuel olduğunu söyledi. Anlaşmaları ilk başta epey güç oldu çünkü Karl, Aramice dilini birkaç kelime dışında bilmiyordu. Kabilenin başı Yahya adında bir adamdı. Yahya, bu yabancının gelişiyle umuda kapıldı. Beklediği işaretin geldiğini düşündü. Karl, ona bir peygamber, büyücü, kahin olmadığını anlatmaya çalışsa da inancını kırmak oldukça zordu. Karl'ın aklında tek bir şey vardı: Nasıra'ya yolculuk edip Yusuf ve Meryem'in oğlu İsa'yı bulmak. Karl kaçmayı başararak Nasıra'ya ulaştı fakat işler hiç beklediği gibi gitmiyordu. İsa hiç de bilindik birisi değildi, Yusuf da öyle. Neyse ki sonunda Yusuf ve Meryem adında bir çift olduğunu öğrendi ve yola koyuldu. Eski püskü bir evde sıradan bir adam ve kadınla karşılaştı. Karl, İsa'yı aradığını söylediğinde karşısına çıkan bir ulusun Mesih'i olacak kişi nitelikleri şöyle dursun kendine bakmaktan aciz bir çocuktu. Ailesi tarafından sevilmeyen dışlanan fakat bunların pek de farkında olmayan bu çocuğu görünce Karl adeta yıkıldı. Karl, bir köşkte misafir edilirken Essenilerden haber geldi. Yahya öldürülmek üzereydi ve son bir kez yardım istiyordu. Hayatını kurtaran adamı bir kere yüz üstü bırakmıştı Karl, şimdi onu kurtarabilirdi fakat bu tarihi değiştirmek olurdu. Karl, tarih değişmesin diye tarihin gidişatı hakkında vaazlar verirken halk onu peygamber belledi. Karl'ın ünü yayıldı da yayıldı. Karl, M.S. 29'da kendi sonunu hazırlamıştı. Romalı muhafızlar tarafından çarmıha gerildi. Elleri ve ayakları çivilerle sabitlendi. Dün ona biat edenler bugün neredeyse alkış tutacaktı. Tüm bunlar gerçek olamaz diye düşündü Karl. Monica'nın sesini duydu: Zayıflık ve korku, Karl, seni buna iten buydu. Şehitlik bir kendini beğenmişliktir. Yazar, sanki bir film izlermişiz gibi tasarlamış kitabı. Karl'ın problemli çocukluğu, sorunlu aile ilişkileri, ergenlik yılları, Monica'yla ilişkisi ve M.S. 29'da kutsal topraklarda paragraf başı değişen sekanslar sunuyor yazar. Tam bir bilimkurgu mu, zamanda yolculuk dışında çok bir öge yok bunu kanıtlayan, okuyanlar hayal kırıklığına uğramasın. Biraz dağınık bir anlatımı mevcuttu. Din ile ilgili de çok fazla eleştiri ve tariz söz konusu, hassasiyeti olanları uyarmak istedim. Tüm bunlar dışında okuması kolay ve akıcı bir kitaptı. Micheal Moorcock, bize şunu düşündürtmek istiyor: Fikir mi gerçekliği sebebi yoksa gerçeklik mi fikrin? Karl'ın tüm bu başına gelenlerin sebebi inandığı gerçeklerin yaratım gücü müydü yoksa gerçeğin ta kendisi mi?"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ivan-ilyicin-olumu", "text": "Kitap ilk olarak İvan İlyiç'in cenaze haberinin dostlarına ulamasından ve cenazenin gerçekleştirilmesinden başlamaktadır. Cenazede İvan İlyiç'in küçük oğlu dışında kimse gözyaşı dökmemekte hatta karısı alacağı dul maaşını öğrenmeye çalışmaktadır. Daha genç olmasına rağmen yaşamını yitiren İvan İlyiç dostlarının da ölüm üzerinde düşünmesine yol açmıştır. Korkuya kapılıp Bu her an benim başıma gelebilir... diye düşündüler. Ölüm anksiyetesinin yol açtığı sıkıntıyla baş edemeyince de ölümü İvan İlyiç'e özgü bir olgu, bir tek onun yaşayacağı bir şeymiş, kendilerini hiç ilgilendirmiyormuş gibi düşünmeyi tercih ettiler. İvan İlyiç, üç erkek kardeşten ortancasıdır. Neşeli ve özgür bir çocukluğu olmuştur. Hukuk eğitimi aldığı sırada gözünü üst tabakadan insanlara çevirmiş ve bir süre sonra kendisini tanıyamaz olmuş hatta davranışlarından, düşüncelerinden tiksinir olmuş. Üst tabakadan oluşan çevresine baktığında herkesin bu tarzda davrandığını görerek rahatlamış ve ayak uydurmaya devam etmiştir. Mesleğinde hızla yükselen ve göze çarpan bir başarı sahibi olan İvan İlyiç, iki dirhem bir çekirdek giyimi, kibar davranışları ve eğlenceden anlamasıyla üst tabakanın gözdesi olmuştur. Karısı Praskovya Fyodorovna ile bir eğlencede dans ederken tanıştı. İlişkileri zamanla evliliğe dönüştü. İlk başlarda her şey yolundaydı fakat zaman geçip da kızlara dünyaya geldikçe karısı hiçbir şeyden memnun olmayan, mutsuz ve huysuz birine dönüştü. Bu durum İvan İlyiç'in evden uzaklaşıp mutluluğu işinde aramasına sebep oldu. İşine dört elle sarıldı fakat aynı zamanda da eski neşesini kaybediyordu. Onun için çok önemli olan işi de üstleriyle olan bir tartışma sırasında elinden alındı. İvan İlyiç, ailesiyle beraber karısının dayısının çiftliğine taşındı. İvan İlyiç, bu iş takıntısının, eşinin hayatı zindan eden dırdırının ve ucu bucağı bir türlü denkleşmeyen borç yığının normal olmadığını biliyor fakat hayatını değiştirecek hamlelerde bulunmuyordu. En yakın arkadaşlarından birinin önemli bir göreve gelmesiyle İvan İlyiç de iyi bir işe sahip oldu. Tekrar ev tuttu ve evini üst tabakadanmış gibi döşenen birbirinin aynısı o evler gibi döşedi. Her detayıyla tek başına uğraştı. Ölçtü, biçti, yerleştirdi. Bu ev onun için çok önemliydi çünkü eski günlerini, eski neşesini geri kazanabileceğine inanıyordu. Perdeleri astığı sırada bir kaza geçirdi ve göğsünü pencere koluna çarptı. İvan İlyiç'in ailesi ve çevresi gerçekten de bu eve hayran kaldı. Formaliteden geceler düzenlendi, şaşalı oyunlar oynandı fakat koltuktaki küçük bir leke bile evin huzurunu kaçırmaya yetiyordu. İvan İlyiç'in karnında ağrılar başladı. Doktora gitmesiyle kör bağırsak sendromuna yakalandığını öğrendi. Doktorun karar özetinden anladığı şuydu: Durumu kötüydü ve onun durumunun kötü olması doktorun da, başka herhangi birinin de umurunda değildi çünkü durumu kötü olan oydu. İvan İlyiç'e bu çok dokundu, kendine acıdı ve yüreği öfkeyle doldu. Aylar geçtikçe durumu ağırlaştı ve yatağa düştü, İvan İlyiç. Olup biteni bir türlü anlamıyor ve hastalıklı bir düşünceymiş gibi ölüm düşüncesini zihninden uzaklaştırmak ve yerine sağlıklı düşünceler koymak istiyordu. Durumu pek kimsenin umurunda değildi. Karısı ve kızı gece gezmelerine gidiyor, arkadaşları oyun gecelerine devam ediyordu. Herkes iyileşeceğini söylüyordu. Bu durum İvan İlyiç'i daha çok öfkelendiriyordu çünkü bir yalanın içinde olduğunu biliyordu. Oysa hem kendisinin hem de çevresinin ölecek olmasını kabullenmesini istiyordu. Yaşamının son günlerinde bir çocuk gibi sevilmek okşanmak istiyordu. Acılar içinde kıvrandığı bir gecede İvan İlyiç içsel bir sorgulama yaptı. İstediği neydi? Yaşamak istiyordu.. Acı çekmemek... Peki nasıl yaşamak? Kesinlikle bundan önceki gibi değil. Geriye dönüp baktığında yalnızca çocukluğu sıcak ve güzel geliyordu ama ilerleyen zamanlarına baktığında sanki o hoşluğu yaşayan adam yoktu bütün bunlar başkalarının anılarıydı sanki. Tepeye tırmandığını zannederken bayır aşağı koşmuştu, İvan İlyiç. Bu farkındalık ona karnındaki ağrıdan daha büyük bir acı verdi. Sürdürmesi gereken hayatı sürdürmesi gerektiği gibi sürdürmemişti ama bunu kabul etmek ona yeni acılardan başka bir şey kazandırmıyordu. Hayatını doğru yaşadığı inancı onun ölümün kapısından geçmesine engel oluyor, acılara takılıp kalmasına neden oluyordu. Hala düzeltebileceği bir şeyler olduğunu fark ettiğinde acıları hafifledi. Yaşamının son saatlerinde içi merhametle doldu. Herkesin yaşadığı hayata acıyordu, onları anlamasına yardımcı oluyordu bu düşünce. Üç saat süren bu can çekişme İvan İlyiç'in Bitti.. Ölüm bitti.. O yok artık.. sözleriyle son buldu. Ölümün ve ölüm kaygısının muhteşem bir şekilde işlendiği bir başyapıt. İvan İlyiç, içinde bulunduğu ve her şeyi yapması gerektiği gibi yaptığına inandığı yalan dolu yaşamını can vermeye saatler kala hasta yatağında sorgulamaya girişmiştir. Yapabileceği bir şey olmadığını çünkü korkunç acı ve ölümün pençesinde olduğunu düşünmektedir. zaten bir yanlışın içinde yaşadığını yukarı çıktığımızı sanırken aşağı doğru koştuğumuzu kim kabul edebilir ki? Son saatlerinde yaşadığı kabul ediş ve merhamet duygusu onu huzura kavuşturan yegane şey olmuştur. Peki bizler de yaşamımızın anlamını sorgulamak ve kendi iç sesimizi dinlemek için ölüm döşeğine esir olmayı mı beklemeliyiz?"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/iz", "text": "Verda babasının izinden giden başarılı bir avukattır. İstanbul'da huzurlu bir hayat sürerken Ankara'dan gelen haberle hayatı değişir. Babası avukat Vedat Karacan intihar etmiştir. Babasının ölüm haberini duyunca onunla ilgili pişmanlıklarını hatırlar. Çocukken annesi Semra ve babası Vedat ile Ankara'da mutlu bir yaşam sürmektedir. Yıllar ilerledikçe annesi ve babasının arasındaki sevgi bitmeye başlar. Verda üniversiteye başladığında ayrılmaya karar verirler. Ayrılığı bu kadar ertelemenin nedeni ise Verda'nın ayrılıktan etkilenmesini önlemektir. Ama aralarındaki tartışmalardan Verda'nın daha çok etkilendiğini fark etmemişlerdir. Semra Hanım evliyken eşinin her zaman kendini aldatacağından korkmuş ve hep bu korkuyla yaşamıştır. Bunun en büyük nedeni ise Vedat'ın kendisinden 6 yaş küçük olmasıdır. Semra ve Vedat'ın ayrığından sadece 3 ay sonra Vedat evlenmeye karar verir. Evleneceği kişi ise Semra ve Verda'nın da çok iyi tanıdığı, sürekli evlerine girip çıkan Meliha Hanım'dı. Bunu öğrenen Semra şüphelerinde haklı olduğuna ve Vedat'ın kendisini aldattığını anlar ve bunun için Meliha Hanım'ı suçlar. Ama bu konuda haksız olduğu yıllar sora ortaya çıkacaktır. Babasının evliliğinden sonra Verda babası ile tüm ilişkisini keser. Hayatı umursamaz hale gelir ve okula da eskisi kadar önem vermez. Arkadaş çevresi, davranışları, giyim tarzı değişir. Babasını cezalandırmak için babasına evleneceğini bile söyler. Evleneceğim dediği Muzo'yu ise ne kadar çok sevdiğini ayrıldıktan sonra fark eder. Muzo'yla ayrıldıktan sonra eski yaşamın geri döner. Okulunu bitirir ve başarılı bir avukat olur. Ankara'da çalışırken eşi Bülent'le tanışır. Başarılı bir gazeteci olan Bülent'in başından bir evlilik geçmiş ve Verda'dan 14 yaş büyüktür. Ailesinin tüm karşı çıkmalarına rağmen Bülent'le evlenir ve İstanbul'a yerleşir. Babası ile Bülent'i evlenmeden önce tanıştırıştır ama daha sonra ne nişanlarına ne de düğünlerine çağırmamıştır. Yıllar sonra oğlu Kaan dünyaya geldiğinde annesinin t-yanına Ankara'ya ziyarete gelmiştir ve bu sırada babası ile 2 yaşına gelen oğlu Kaan'ı tanıştırmıştır. Burada da amacı babasına torununu bir kere gösterip ona torununun özlemini yaşatmaktır. Babasıyla uzun yıllar görüşmedikten sonra onu görmeye Ankara'ya gideceği günlerde babasını ölün haberi gelmiştir. Yıllar sonra babasının evine gitmiş ve Meliha Hanım'la karşılaşmıştır. Meliha Hanım'ın üzüntüsünü görünce onun babasını ne kadar çok sevdiğini anlamıştır. Babasının cenazesinden sonra bir süre daha Ankara'da kalmış ve babasını intihara sürükleyen sebepleri aramaya başlamıştır. Bir iz ararken babasının son baktığı davayı öğrenir ve o davaya bakmak için gönüllü olur. Çayyolu davası Arslanlı ailesi ve Alpagutlar arasında yıllardır süregelen bir arazi davasıdır. Verda Arslanlı ailesinin avukatlığını yapmaya başlar. Karşı tarafın avukatı ise meslek hayatına Vedat Karacan'ın yanında stajyer olarak başlayan Vural Türkoğlu'dur. Bütün duruşmalarda Verda'ya konuşmaları gerektiğini söyler ama Verda yanlış olacağını düşündüğü için asla kabul etmez. Bir yıl sonra Vural Türkoğlu Verda'yı ikna eder ve Arslanlı ailesi ile bildiği bütün gerçekleri anlatır. Öğrendikleri sonrasında davadan vazgeçmeyi düşünen Verda, babası hakkında bir şeyler öğrenebilme ümidiyle davaya devam eder. Dava sürerken Verda'nın ailesinde de işler pek yolunda gitmez. Eşi Bülent'le yıllar içinde biriken kırgınlıklar onları boşanmanın eşiğine getirir. Annesi Semra ise Alzheimer hastalığına yakalanmış ve durumu giderek kötüye gitmiştir. Eski eşi Vedat'ın ölümünü öğrenmek Semra Hanım'ın hastalığını tetikleyen en önemli nedendir. Babasının ölümünden 2 yıl sonra annesi de hayatını kaybeder. Annesinin son zamanlarında kendisine her konuda yardımcı olan eşi Bülent ile ayrılmaktan vazgeçerler ve artık birbirlerini daha iyi anlamaya başlarlar. Annesinin ölümünden bir süre sonra Vural Türkoğlu Verda'yı arar ve artık her şeyi öğrenmenin vakti geldiğini söyler. Onu İzmir'de Akyaka isimli bir kasabaya gönderir. Burada babası ile ilgili bütün gerçekleri öğrenir. Babasının davadan vazgeçmek istediğini ama neden vazgeçemediğini, onu intihara sürükleyen nedenleri, Meliha Hanım'ı yıllarca boş yere suçladıklarını öğrenir. Artık Çayyolu davası ile ilgili de her şey öğrenmiştir ve bu davayla ilgili seçeceği iki yol vardır. Ailesine ve sevdiklerine zarar vermeyecek olan şeyi yapmaya karar verir. İz Konusu Aslında İz kitabı için bir Canan Tan klasiği demek her şeyi anlatır. Romanları ile herkesi kendine hayran bırakan Canan Tan, tam da adına yakışır duygusallıkta ve sıcaklıkta bir kitap ile yine karşımızda. Canan Tan, İz kitabında bir kız ile baba arasındaki sarsılmaz sevgiyi anlatıyor. Babasını çok seven ve onu her şeyden daha değerli gören bir kız anne ve babasının ayrılması ile babasından uzaklaşır ama içindeki sevgi asla ölmez."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/jack-london-kitaplari", "text": "Amerikan hikaye ve roman yazarı Jack London, 12 Ocak 1876 yılında San Fransisco'da dünyaya gelmiştir. Yoksulluk içinde büyüyerek küçük yaşta çalışmaya başlamıştır. Onca sıkıntının içinde sadece ortaokulu bitirebilen yazar,18 yaşına geldiğinde balıkçılık, tayfacılık, çamaşırcılık ve gazete satıcılığı gibi işlerde bulunmuştur. Geçim sıkıntısıyla geçtiği bu yaşamı ona yoğun bir deneyim kazandırmıştır. Bu yüzden geçte olsa Üniversite sınavını kazanmayı başaran yazar, maddi durumunun yetersizliği yüzünden yarıda bırakmak zorunda kalmıştır. İlk hikayesini 1898 yılında Overland Monthly'da yayınlatıp ardından Alaska Hikayeleri'ni The Atlantic Montly dergisinde yayınlatarak büyük bir ilgi görmüştür. Yazdığı yazılarını Kurdun Çocuğu adı altında toplayarak kitap haline getirmiştir. Eserlerinde özellikle gençler için serüven romanı yazarı olarak tanınmıştır. Genellikle roman kahramanları sefalet içinde olan aç kalmamak için yasa dışı işlere bulaşmak zorunda kalmış işsiz ve serserilerden oluşmaktadır. Romanlarına yansıttığı bu siyasi tutumunu grev ve protesto yürüyüşlerine katılarak gerçek hayatında da göstermiştir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/john-steinbeck-kitaplari", "text": "27 Şubat 1902 tarihinde Amerika'da dünyaya gelen John Steinbeck gençlik döneminde çiftçilik dahil bir çok meslekte çalışmış ve buradaki deneyimlerini kitaplarında kullanmıştır. Çalıştığı dönemde işçilerin yaşadıklarını gözlemleyen ve onların sorunlarını anlatan John Steinbeck gençliğinde Altın Kupa ve Bitmeyen Kavga gibi kitaplara imza atmış ve grev kavramını Amerikalıların hayatına sokmuştur. John Steinbeck yazarlık kariyerindeki atılımı ise 1937 yılında yazdığı Fareler ve İnsanlar romanı ile yapmıştır. İki işçinin arasındaki ilişkiyi anlatan roman büyük ses getirmiş ve büyük tartışmalara neden olmuştur. 1939 yılında yazdığı ve Fareler ve İnsanlar romanından da büyük başarı kazanan Gazap Üzümleri romanı ile ise yazarlık kariyerinin zirvesine çıkmış ve 1940 yılında Pulitzer Ödülünü kazanmıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/jose-saramago-kitaplari", "text": "Dünya Edebiyatının en önemli yazarlarından bir tanesi olan Portekizli yazar Jose Saramago 16 Kasım 1922 tarihinde Portekiz'de doğmuştur. Ailesinin maddi sorunları nedeni ile eğitimini tamamlayamayan Jose Saramago geçimini sağlayabilmek için birçok farklı işte çalışmıştır. Fakat hayatını değiştiren bir yayınevinde çalışmaya başlaması oldu. Yazarlığa ilgi duymaya başlayan ünlü isim editör olarak da çalışmaya başlar. 1947 tarihinde ilk romanı olan Günah Ülkesi ile adını duyurdu. Yazdığı romanların yanında deneme, şiir ve oyun kitapları ile de tanınan Jose Saramago 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü kazandı. 18 Haziran 2010 tarihinde ise hayata veda etti. Jose Saramago Romanları: Ressamın El Kitabı, Umut Tarlaları, Baltasar ve Blimunda, Ricardo Reis'in Öldüğü Yıl, Yitik Adanın Öyküsü, Lizbon Kuşatmasının Tarihi, İsa'ya göre İncil, Körlük , Bütün İsimler, Bilinmeyen Adanın Öyküsü, Mağara, Kopyalanmış Adam, örmek, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş, Küçük Anılar, Filin Yolculuğu, Kabil"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/jules-verne-kitaplari", "text": "Jules Verne 1828'de Fransa'da doğdu. Denizcilik çok küçük yaşlardan itibaren onun tutkusuydu. İlerleyen yıllarda bu gizli kalmış tutkusu Jules Verne'nin kalemine yansıdı. Ailesi onun bir hukuk eğitimi almasını istiyor, çocukluğunu geçirdiği gemilerden uzak kalması için baskı yapıyordu. Hukuk eğitimi için Paris'e giden Jules Verne kendini başka bir kaderin içerisinde buldu. ''Bilimkurgunun kurucusu'' olarak bilinen Jules Verne sahne sanatları ve kurguya durdurulmaz bir istek duyuyordu. Ailesi hukuk öğrenimi yerine gençlik heyecanları olarak niteledikleri sahne sanatları ile ilgilendiği için Jules Verne'yi kaderine terk etti. Jules Verne bu yok oluş döneminde 100 yıl sonra ki bilim adamlarının çocukluk hayallerini oluşturan yapıtlara imza attı. Yazdığı kitaplarda geçen makineler o kadar gerçekçiydi ki, yıllar sonra buluşlara isimlerini verdiler. Jules Verne ''Seksen Günde Devri Alem'' kitabıyla büyük kitleleri peşinden koşturmaya başladı. Fogg'un sarsılmaz disiplin ve aksiyonu hiç düşmeyen maceraları kitap sayfalarından çıkıp malikanesinde o tutkulu ihtiyarla karşılaşabileceğiniz hissini uyandırmıştı. Kitabı okuyanlar için şüphesiz hiçbir şey aynı yerinde kalamıyordu. ''Dünyanın Merkezine Seyahat'' ve '' Ayın Çevresinde Seyahat'' kitapları okuyanlar için sınırları zorlanan bu Dünya'nın Jules Verne için daha küçük bir kısmıydı. ''Dünyanın Merkezine Seyahat'' adlı yapıtıyla hiç tükenmeyen yazarları ve toplumları etkileyen bilim kurgunun mimarı olmuştur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/julius-caesar", "text": "Caesar, Roma imparatorluğu yolunda ilerlemektedir. Roma başsız kalmış kendisinden başka da tahta rakip olmadığı için bir iki gün içerisinde tacı giyecek, karada ve denizde imparator ilan edilip ülkenin her bir köşesinde bu şekilde anılıp, böyle bilinecektir. Ancak bu durumdan rahatsızlık duyanlar bulunmaktadır. Casca, Cassius, Cinna, Brutus, Decius Brutus, Trebonius, Ligarius gibi birçok isim daha birleşerek Pompeius tiyatrosunda buluşarak buna bir çare bulmak istemekte Caesar 'ın eziyetlerine , köle olarak görülmeye karşı durmaya çalışacaklardır. Buluşma için Casca ve Cassius göklerin gürlediği, yağmurların yağdığı, onların anladığı şekilde uğursuzlukların kol gezdiği bu gecede Pompeius tiyatrosuna doğru yola çıkarlar. 2. Perde Casca ve Cassius başta olmak üzere Caesar'qa karşı çıkmak isteyen kişiler birleşerek Brutus'un yanına gider ve ona Caesar'ın bir gün kötüleşeceginin ve eziyete başlayacağının kesin olduğunu yılanın başını küçükken ezmek gerektiğini bir bir anlatırlar. Onlar gelmeden önce Brutus da kaç gündür bunları düşünmekte olduğundan sözlerini haklı bulur. Ve adamların başına geçerek planın yöneticisi olmayı kabul eder. Sonuçta Caesar'ı öldürecek olsalar da bunu Roma için yapacaklar, halk için yapacaklardır. Dolayısıyla bunun bir suçu olacağını düşünmezler. Yarın Caesar, Kapitol'e senatör toplantısına taç giymeye giderken işi halledecek, Roma'yı kurtaracak olmayı hedeflerler. Sabah olunca görüşmek üzere ayrılırlar. Caesar, eşinin kabusu nedeniyle sabah erken saatte uyanır. Karısı rüyasında Caesar'ın heykelinden akan kanları Roma halkının zevkle, eğlenerek içtiğini görmüş, bundan dolayı korkmuş bugün Caesar'ın saraydan dışarı çıkmasını istememektedir. Kahinlerde eşi ile aynı fikirde, Caesar'ın bugün çıkarsa başına bir şey geleceğini savunurlar. Devlet adamları Caesar'ın yanına gelerek onu dışarı çıkması için ikna etmeye çalışırlar. Gaza gelen Caesar teklifi kabul eder. 3. Perde Caesar, Senatoryuma geldiğinde planları devreye sokulur. Brutus, Marullus, Casca, Cassius Caesar'ın çevresinde ondan dileklerde bulunmak bahanesiyle gezinir, ayaklarına kapanırlar. Caesar, dileklerinin adaletsizlik olduğunu düşündüğünden kabul etmez. Hemen ardından Brutus bıçağı saplar Caesar'a. Ve oracıkta can verir tacını takamadan. En sadık adamı olan Antonius gelir ardından ağlar, sızlar Caesar için. Onun iyiliklerinden bahseder ancak dost gibi de görünür Brutus ve arkadaşlarına. Artık dost olduklarını ancak Caesar'ın da dostu olduğundan ona karşı son bir görev olarak halka onun iyiliklerinden bahsetmeyi ister. Onların rızasıyla olacaktır bu ve kesinlikle onların lehine söz etmemeye söz verir. Söze ve dostluğuna güvenen Brutus bu teklifi kabul eder. Brutus, Önce kendisi çıkar ve konuşur halkla. Açıklar onlara Caesar'ın neden öldürüldüğünü, öldürülmese olabilecek şeyleri bir bir anlatır. Kendisinin de çok sevdiğinden bahseder Caesar'ı. Halk ikna olur Brutus'un sözlerine. Onun ardından Antonius çıkar kürsüye ve başlar Caesar'ın iyiliklerinden bahsetmeye. Vasiyetinde her şeyi halkına bıraktığını, daha önce 3 kez taç giyme teklifi gitmesine rağmen nasıl reddettiğini, halkını sevdiğini, haksız yere öldürüldüğünden uzun uzun bahseder halka. Bunu duyan halk sinirlenir Brutus ve arkadaşlarının haksızlık yaptığına inanır. Onları bulamayınca evlerini, onlarla aynı adı taşıyan kişileri öldürürler bir bir. 4. Perde Artık Caesar ölmüş, Antonius, Octavius ve Lepidus ülkeyi aralarında paylaşmak için Brutus ve arkadaşlarının ordusunun üzerine gidip savaş açmaya karar verirler. Bu esnada Brutus ve Cassius da ordularını birleştirir. Başta biraz kavga etseler de ikisi de öfkesinin esiri olduğunu anlayarak birbirinden özür dileyerek tatlıya bağlarlar. Brutus'un karısı Portia ölmüştür. Bunun haberini alınca Brutus yıkılır. Ancak düşünmeleri gereken ve üstlerine doğru gelen bir ordu ve savaş vardır. Gece onların yolunun üstüne çıkacak ve savaşı başlatacaklardır. Önden Cassius ve ordusunun gitmesine karar vererek uykuya dalarlar. 5. Perde Son perde artık iki ordunun Savaşı'nın gösterisidir. Savaşı kaybettiğini gören Brutus ve arkadaşları çareyi soylu bir ölüm olarak gördükleri kendi kendilerini öldürmekte bulur ve o şekilde öldürürler. Antonius ve Octavius Brutus'un ölümüne üzülür ve onun ölüsünü tören yapmak üzere kendi çadırına götürür. Ardından da zafer şenliği için ayrılırlar oradan. Değerlendirme: Shakespeare'in bir diğer oyunu olan Julius Caesar, aynı akıcılık ile sanki oyunu izliyor hissi vererek bir çırpıda okunup bitiyor ve etkisini uzun süre göstermeye devam ediyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kabuslar-pazari", "text": "Stephen King son zamanlarda geçmişinin verdiği harika yazar kredisi çok fazla kullanmaya başladı. Yazdığı ve klasik haline gelen korku gerilim romanları ile herkesin büyük beğenisini kazanmıştı fakat son zamanlarda eski başarısının yakınına yaklaşamıyor. Belki bundaki en büyük neden kitapları çok kısa sürede, üzerinde fazla emek harcamadan yazması olabilir. Bunu eleştirmenler de söylüyor ve Stephen King bir ara bu eleştiriler yüzünden yazmayı bırakmıştı ama bu ara çok kısa sürdü ve yine benzer kitaplar yazmaya devam etti. Görünen o ki eleştiriler ve verdiği ara pek değişikliğe neden olmamış. Böyle olunca da artık okurlar acaba sadece para kazanmak için mi yazıyor düşüncesine sahip olmaya başladılar. Özellikle son yazdığı kitaplar sıradanlığın ötesine geçemiyor. Stephen King romanlarında olduğu gibi korkuyu, en azından gerilimi pek hissedemiyoruz, şaşırtıcı sonlar ile tüylerimiz diken diken olmuyor. Kabuslar Pazarı bu açıdan biraz farklı bir kitap. Çünkü kitap kısa hikayelerden oluşuyor ve bu hikayelerin bazıları önceden yazılıp yayınlanmış, yani Stephen King'in efsane olduğu dönemden geliyor. Bazıları ise tamamen yeni ve daha önce hiç yayınlanmamış hikayeler. Bu yüzden bu kitapta tam bir Stephen King harmanlaması görebiliyoruz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kadinlar-ruyalar-ejderhalar", "text": "Ursula sevenleri şöyle alalım. Ursula'nın eserlerinin üzerine bir cila tadında olacağından hiç şüphem yoktur. Jung'ın da dediği gibi; Ursula, sizleri bu harika denemelerle farklılaşmaya çağırıyor. Rüyalar Kendilerini Açıklamalı Ursula'ya her yazarın özellikle de bilimkurgu yazarlarının muhatap olduğu tarzdan yöneltilen yavan sorulardan gidelim. Yerdeniz dünyasını nasıl planladığı, nasıl yarattığı, karakterleri neye göre belirlediği sorusuna Ursula'nın cevabı basit olmuştur. Ursula, eserini yaratmadığını, planlamadığını sadece bulduğunu belirtmiştir. Onları bilinçaltında bulduğunu ve Yerdeniz'i sadece keşfettiğini ifade etmiştir. Bir mühendis değilim, bir kaşifim. demiştir. Ursula; zaman içinde yazdığı öykülerden içerisinde yer alan buluşlarının Yerdeniz 'in temelini oluşturduğunu, ifade etmiştir. Yerdeniz Büyücüsü 'nün en çocuksu yanının konusu olduğunu ve konusunun da büyümek olduğunu ifade etmiştir. Atuan Mezarlar'nın konusunun ise cinsellik olduğunu belirtmiştir. İçerisinde cinsel simgelerin mevcut olduğunu ve açıkça söylemek gerekirse bu cinselliğin kadın cinselliğine dayandığını ifade etmiştir. En Uzak Sahil'in ise ölüm hakkında olduğunu ve aslında konuyu seçme şansının olmadığını, hayatının sonunu belirleme işini Ged'in ele aldığını ifade etmiştir. Amerikalılar Ejderhalardan Neden Korkar? Ursula, bu yazısında hayal gücünü beslemenin önemini vurgulamaktadır. Günümüzde insanların hayal gücünü besleyecek unsurları çocukça ya da aptalca bulduklarını fakat kendilerini kanlı dedektif filmleri izlemekten, külüstür Western ya da spor yazıları okumaktan ya da pornografiye takılmaktan alamayacaktır. Bunun tek sebebinin ise açlıktan kuduran, beslenmeye muhtaç hayal gücü olduğunu belirtmiştir. Üstelik tüm bunların erkekçe olduğunu yani kadınları ilgilendirmediğini düşünmüştür. Kadınlar ise kendilerinden beklenen role uymak amacıyla körelttikleri hayal güçlerini beslemekten erkekler kadar yoksun değillerdir. Hatta onlar yavan aşk dizileriyle fantezilerini besleyebilirler. Fanteziden korkulur çünkü fantezi tüm bu koşuşturmanın, var olma savaşının, yaşamaya mecbur edildikleri hayatın sahteliğine, kofluğuna bir meydan okuma hatta bir tehdittir. Oysa Ursula'ya göre hayatı gerçeklerle kurmak için ta çocukluktan itibaren hayal gücünü beslemek gerek. Yetişkin bir insan ölü bir çocuk değil, yaşamayı başarmış bir çocuktur. Çocuk ve Gölge Ursula'ya göre gölge her insanın sahip olduğu benliğinin karanlık yüzü, bilinçli zihnin karanlık kardeşidir. Eğer sanatçı benliğin bu yönünü görmezden gelirse hiçbir zaman ışık hanesine giremez. Sanat hakkındaki görüşleri kayda değer olan Jung'ın ortaya attığı bir kavramdır bu. Jung'a göre Kollektif Bilinçdışı, benliğin büyük keşfedilmemiş alanıdır. Kişinin bu alana ulaşması için ilk olarak kendi gölgemizi izlememiz gerektiğini belirtmiştir Jung. Ayrıca gölgemize ne kadar az bakarsak o kadar güçlenir, sonunda kaldırılamaz bir ağırlığa dönüşür ve ruhun içindeki bir tehdide dönüşür. Bilince kabul edilemeyen gölge, dışarı, ötekilere yansıtılır. Gölge, düşünüldüğü gibi basitçe kötü değildir. Aşağılık, ilkel, sakil, hayvansı, çocuksu, güçlü, canlı ve spontanedir. Jung, her insanın kendisiyle hesaplaşmayı öğrenmesi, dünya için gerçek bir şey yapmış olması demektir diyor. Ursula, okuyucunun nefesiyle esere can verdiğinden bahsetmiştir. Romalılar oturmuş sessizce kendi kendine okuyan birini gördüklerinde dalga geçerlermiş. Ursula, eserlere nefes vermenin eserin değerini arttırdığını belirtmiştir. Hatta Bize içimizden okumamız gerektiği öğretilen pek çok şey yüksek sesle daha güzel okunur. demiştir. Virginia Woolf'un eserini de bir arkadaşıyla deneyimlediğini hatta yaşadıkları duygu yoğunluğunu okuyucularıyla paylaşmış ve Woolf'u bir daha asla içinden okumayacağını yoksa yaptığının yarısının kaçırılmış olacağını söylemiştir. Çuval Kuramı ve Kurgu Ursula, avcılığın başlamasının en büyük sebebinin et yemek değil; hikaye olduğunu belirtmiştir. Kadının toplayıcılık macerasının, erkeğin avcılık hikayesinin önüne geçemediğini ve erkeğin kahraman konumuna yükseldiğine değinmiştir. Doğada bulunan yulafın bir değer teşkil etmesi için bir şişeye, kapa veya bir torbaya ihtiyaç olduğuna değinmiştir. Kitabı da sözleri tutan bir torbaya benzemiştir. Romanları da içinde kahraman değil insanlar olduğu için çok sevdiğine değinmiştir. Bilimkurgu ve Bayan Brown Virginia Woolf'un Bay Bennett ve Bayan Brown adlı öyküsünden yola çıkarak yazısını oluşturmuştur. Bir bilimkurgu kitabı roman olmalı mı? Bir bilimkurgu romanının yazarı aynı zamanda bir karakter romancısı sayılabilir mi? sorularına şu paragrafla cevap vermiştir: ...Düz yazının başka hiçbir şekli, benim için romanın üstünde olamaz. Öyle ki, eğer Bayan Brown'ı bir anlığına bile yakalayamazsak, o zaman bütün o güzel, ışıktan hızlı gemiler, tüm ironi ve hayal gücü, bilgi, yaratıcılık boşa gider ... Bilimkurguda Mit ve Arketip Bilimin mitle en büyük ortak özelliği ikisinin de insanın temel idrak tarzının bir ürünü olmasıdır. Bilimkurgu ise Ursula'ya göre modern dünyanın mitolojisidir. Bunu da üzerinde ne kadar düşünürsek tıpkı mitler gibi anlamlarının o kadar artmasından çıkarabileceğimize değinmiştir. Estetik, içgüdüsel ve duygusal olarak da buluşabileceğimiz dev bir ortak alan olduğuna göre, bu, iletişim kurabileceğimiz anlamına geliyor. Jung'a göre herkes hepimizin zihni aynıysa farklı olan bilince ulaşma eylemi farklılaşmayı sağlayan şeydir. Balıkçı Kadının Kızı Ursula, bu denemesinde kadın yazarlara yönelik ya bebek ya kitap dayatmasını eleştirmiştir. Çocuklu bir kadının yazdığı hiçbir kitabın o muhteşem listelerde yer alamadığına değinmiş ve bunun sebebinin de sanatçının kendisini sanatına feda etmesi gerektiği düşüncesi olduğunu belirtmiştir. Bu düşünceye uymayan sanatçıların kendilerini ikinci sınıf hissetmesine neden olmaktadır. Kültüre göre sanatçı özerk, tercih yapan bir benliktir; böyle bir benlik olabilmek için kadın kadınlığından soyunmalıdır. Doğurganlığından, erkeği taklit ederek, sıyrılmalıdır. Örneğin, Slyvia yaptığı bu hatayı kendini öldürerek telafi etmiştir. Katil erkek egemen toplumdur. Ataerki kendine, kendi çıkarına hizmet etmeyen her şeyi yok etme bastırma çabasındadır. Ruhtaki Stalin Yevgeni İvanoviç Zamyatin'in kısıtlamalarla dolu hayatına değinmiştir. Sindirmeyi, baskıyı ve sansürü yenmenin tek yolunun da bunları reddetmek olduğunu belirtmiştir. Zamyatin'in ruhen düşmanlarından büyük olduğunu ve onların küçüklüğünün kendisine bulaşmasını, ufalmayı bilinçli olarak reddettiğini belirtmiştir. Stalin'i ruhuna sokmadığını ifade etmiştir. Rusların, sanatın insan zihnini değiştirebileceğine yönelik inançları olduğunu ve bu inançları yüzden sanatı sansürlediklerini ifade etmiştir. Kaçış Yolları Ursula, okullarda bilimkurgu dersleri olmasının güzel yanının; eleştirinin çok kitap okumuş eğitimli ve zeki insanlardan gelecek gerçek eleştiriler olacağını belirtmiştir. Fantezinin bir kaçış edebiyatı olduğu eleştirilerine de Tolkien'ın sözüyle yanıt vermiştir: ...eğer aklın ve ruhun özgürlüğüne değer veriyorsak, hürriyet taraftarıysak, elbette kaçmakla ve elimizden geldiği kadar çok mahpusu da kurtarmakla yükümlüyüz. Uzaylı Kocakarı Menopoza yönelik fikirlerini dile getiren Ursula; menopozun görmezden gelinmesinin yanlış olduğunu, bunun kişinin kadınlığını yok sayması, savuşturması, erkek gibi olduğunu iddia etmesidir der. Erkekler bir kere ergen olduktan sonra bir daha değişmezler ve bu onların kaybı, bizim değil. der. Niçin onların yoksunluğunu ödünç alalım ki? diye sormadan da edemez Ursula."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kadinlar-sicak-erkekler-soguk-sever", "text": "Kadınlar ve erkekler arasındaki farklılıkları anlatıldığı sekiz bölümden oluşan rehber niteliğinde bir kitaptır. Neden erkekler ve kadınlar çatışıyor altında yatan sebepler neler daha çok bu konular üzerinde durulmuştur. Şunu belirtmeliyim ki ilk akla gelen tavsiyeler verişi ve psikolojik olarak terimsel açıdan yoksun olması negatif yönleridir. Bunun yanı sıra pozitif yönü ise dilinin basitliği akıcı olmasını sağlamış birisiyle sohbet edermişçesine birisiyle dertleşiyormuş havasıyla yazılmıştır.Yazar sizden kitabı okumaya başlamadan önce bir defter alıp notlar tutmanızı tavsiye ediyor.Kitabı okuyup bitirdiğinizde ise kendi sorunlarınızı daha net bir şekilde görme imkanı sağlıyor. Eğer siz de ilişkiniz de problemler yaşıyorsanız ve bir uzman bakış açısıyla bir kitap arıyorsanız tam size göre bir kitap bu. Kitabı alıp okuyabilirsiniz.Keyifli okumalar. Birinci Bölüm Erkekler doğası ve kadın doğası neden farklıdır? Bu farklılıklar nereden geliyor sorusuna yanıt bulmaya çalışıyor. Daha çok bu bölümde fizyolojik açıdan oluşan farklılıktan bahsedilmiştir. Örneğin ,erkek beyni ,kadının beyninden daha büyüktür.Veyahut erkek beynindeki sinir bağlantılarının ön ve arka loblarda.kadın beynindeki ise sağ ve sol yarımküreleri arasındaki yoğun olduğu görülmüştür.Bu bakımdan erkekler yön bulma ve kas kontrolü gibi alanlarda kadınların ise hafızası ve bilgiyi akılda tutması gibi alanlarda iyidirler.Bu farklılıkta çatışmalara sebebiyet vermektedir. İkinci Bölüm Erkek ne ister,kadın ne ister sorusunun üzerinde durulmuştur.Bir erkeğin en çok istediği şeyler,saygı ve takdir gösterilmesi,doyurulması ve ona ihtiyaç duyulması.Kadınların ki ise duygusal yakınlık ,anlaşılmak ve açık iletişim kurmak ,bağlılık.Örneğin bir kadın televizyon ilerken eşiyle onunla sarılmak ister.Erkekler ise daha az temasta bulunurlar. Üçüncü Bölüm İlişkiyi doğru tanımlamak kavramı üzerinde durulmuştur. Bir ilişkinin başlaması için gerekli olan şartlar üzerinde durulmuştur.Örneğin güven,paylaşım ve denge gibi. Dördüncü Bölüm Neleri yapıp ,neleri yapmamalıyız? Sorusu üzerinde durulmuştur. Örneğin,kadınlar için ilk buluşmada makyajı abartmamak.Erkekler açıdan ise uyumlu olmak adına kendi isteklerini görmezden gelmemesi. Beşinci Bölüm İlişkide vazgeçilemeyen olmak.Bu konu üzerinde durulmuştur.Örneğin,özgüvenli olmak.Dinlemeyi bilmek.Sevginizi hissettirmek gibi. Altıncı Bölüm İlişkinin gelgitleri konusunun üzerinde durmuştur.İlişkilerde bozulmalar olabilir.Önemli olan toleranslı olmak.Gerektiği yerde alttan alabilmek.Onu anladığınıza dair cümleler kurmak.Çatışmalar esnasında tavırlarınız oldukça önemlidir.İlişkinin seyri de o yönde ilerliyor. Yedinci Bölüm İncelikli tartışmanın yolları konusu üzerinde durulmuştur. Örneğin, sen şöylesin.böylesin demektense ben böyle düşünüyorum diyin.İletişiminiz ne kadar güçlüyse ,ilişkinizde o kadar problemsiz geçer. Sekizinci Bölüm Söylediğiniz şey aslında söylemek istemediğiniz şeylerdir.Bunun içinde öfke kontrolümüzü ilişkide sağlamalıyız.Sadece burada değil hayatın her alanında uygulamaya koymalıyız."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kafatasi", "text": "1902 yılında doğan Nazım Hikmet, 1914 yılında ilk şiirlerini yazmaya başlar ve şiir yazmaya yaşamı boyunca devam eder. Bu durum onu Türk edebiyatının en önemli şairlerinden biri haline getirir. Hal böyle olunca şairliği Nazım'ın diğer birçok yönünü gölgede bırakır. İşte gölgede kalan yönlerden bir tanesi de oyun yazarlığıdır. Sanat hayatına yaklaşık 22 tiyatro oyunu sığdıran Nazım Hikmet, bu alanda da önemli bir konum elde etmiştir. Oyunları Oyunlar 1, Oyunlar 2, Oyunlar 3, Oyunlar 4 ve Oyunlar 5 olmak üzere beş kitapta toplanmıştır. Bu kitaplardan ilki ve burada özetini vereceğimiz Kafatası'dır. İçerisinde Ocak Başında, Kafatası, Bir Ölü Evi, Unutulan Adam ve Bu Bir Rüyadır başlıklı beş tiyatro oyunu bulunur. Anlaşılacağı üzere kitap adını Kafatası isimli oyundan almıştır. Aşağıda Kafatası ile birlikte diğer oyunların da kısa özetleri verilmeye çalışılacaktır. Ocak Başında isimli oyunda birbirini uzun yıllar sonra gören iki yaşlı adam vardır. Birisi hayatı hafife alır diğeri ise kendisini tek varlığı olan kızına adamıştır. Hayatı hafife alan adam, kızına düşkün adamın sevgisi karşısında biraz şaşırmış olsa da ona bu sevginin garip olduğunu söyler. Diğer adam ise bunu kabullenmez ve o benim her şeyimdir der. Kız da babasına oldukça bağlıdır. Ancak diğer yaşlının görüşleri üzerine kendisi de olayı sorgulamaya başlar. Ve bir gün bir genç, çıkıp kızı alır. Oyunda kızlarına düşkün babaların kaçınılmaz sonları konu edilmiştir. İkinci oyun olan ve kitaba da adını veren Kafatası, doktor Dalbanezo'nun hikayesini konu edinir. Doktor Dalbanezo'nun veremli bir kızı vardır ve veremin henüz tedavisi yoktur. Doktor, tüm mesaisini kızını tedavi etmeye ve vereme ilaç bulmaya adar. Bu uğurda tüm malını harcar ve beş parasız kalır. Kafasında hep bir gün bulduğu ilacın hem kızını iyi edeceği hem de onu zengin edeceği şeklinde bir düşünce taşır. Bir süre sonra bir şirket ilacını almak üzere gelir. Ancak 6 ay sadece inek bakmasını isterler ondan. Bu durum hoşuna gitmese de kabul etmek zorunda kalır ve sözleşme imzalanır. İnek dışında bir işle uğraşırsa cezaevine girecektir. Nitekim öyle de olur. Bu esnada kızını kaybeder. Topluma ayak uydurması için hapisten çıkınca bir sirkte çalışmaya başlar. Ancak kısa bir süre sonra ölür. Kafatasları üzerinde deney yapan bir doktor, işe yarayacağı umuduyla gelip onun ölü bedenini satın alır. Bir Ölü Evi adlı oyunda vefat eden birisinin evinde kısa bir süre içerisinde gerçekleşen olaylar konu edilir. Ölünün ölmeden bir hafta önce bankadaki tüm parasını altına çevirmesi ve onu evde saklaması geriye kalan aile bireyleri arasında tartışmalara sebebiyet verir. Bölge komiseri çağrılır ve kısa sürede altınlar bulunur. Bu oyunda vurgulanan şey, ölen insanların arkasında bıraktığı malların aile bireyleri arasında yarattığı trajikomik durumlardır. Unutulan Adam isimli oyunda tüm dünyada nam salmış bir doktorun hikayesi anlatılır. Doktor iyiliği ve mesleğindeki başarısı ile tüm gazetelerin manşetini süsler. Şöhretin etkisinde kendisini asistanı ile aldatan karısına bile sessiz kalır. Çünkü dava açarsa şöhretine gölge düşecektir. Böyleyken biricik kızı evli bir adamdan hamile kaldığını söyler. Kızı çareyi kürtajda bulur. Ancak başka bir doktor kürtajı yaparsa olay duyulacaktır. Kız, babasının şöhretine gölge düşmesin diye kürtajı babasının yapması gerektiğini söyler. Doktor ihtisas alanı olmadığını söylese de kız kabul etmez. Ameliyat masasında kız hayatını kaybeder. Doktor 5 yıl hapiste kalır. Çıktığında ise neredeyse kimse onu tanımaz. Bu oyunda şöhretin geçiciliği vurgulanır. Bu Bir Rüyadır isimli oyunda bir Çingene'nin verdiği sigarayı içen ve bunun etkisiyle uyuya kalan insanlar konu edilir. Rüyada yaşadıklarını gerçek sanan bu insanlar bir süre sonra uyanıp bunun bir rüya olduğunu anlarlar. Kitabın arka kapağında belirtildiği gibi Güçlü bir dramatik yapı, çok kişili doğal bir diyalog akışı, zehir zıkkım politik eleştiriden toplum sorunlarının kökenine inen bir dram anlayışı... Nazım Hikmet, şairliğine eş bir oyun yazarı olduğunu da gözler önüne seriyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kafes", "text": "Kafes kitabı 43 bölümden oluşmasına rağmen aslında iki kısımdan oluşuyor. Bölümler değiştikçe iki kısım arasında geçişler yaşanıyor. Birinci kısım Malorie ve çocukların nehir yolculuğunu diğer kısım ise Malorie'nin hamileliği ve doğumu arasındaki zaman dilimini anlatıyor. Malorie'nin, çocukları ve kendisi için yeni bir hayata adım atmasıyla başlıyor kitap. Kitap insanların dışarıya bakması ve kafasını yiyip kendilerini öldürmelerini, Malorie'ninde bu ortam içinde hayatta kalma çabasını anlatıyor. Dışarıdaki şey yüzünden bir kere bile gökyüzü göremeyen çocuklarına daha iyi bir hayat sunmak istiyor. Malorie'nin kız kardeşi ile yeni bir mahalleye, yeni bir eve taşınmasıyla olaylar başlıyor. Salgınların başlayışı hakkında bilgide bu bölümde veriliyor. Shannon'ın saldırılar hakkındaki endişesinin doğruluğu saldırıların Amerika'ya sıçraması ile kanıtlanıyor. Malorie, bunun abartılı bir endişe olduğunu düşünüyor çünkü hayatında daha önemli bir endişe yer kaplıyor: Hamile olabilir. Evden eczaneye giderken dışarıdaki kargaşayı anlıyor. Dışarıda bir şey var ve insanlar bu şeyden korkuyor. Malorie ve Shannon, olayların ciddiyetini anladıktan sonra dışarıdaki şeyden kendilerini korumak için evin tüm pencerelerini kapatıyor ve dışarıya çıkmamaya başlıyorlar. Televizyonda olaylar şiddetleniyor. Kendini öldüren insanların haberleri sosyal medyada ve medyada artmaya başlıyor. 3 ay boyunca aileleri ile iletişimleri bozulmasa da 3 ayın sonunda iletişim kopuyor. Malorie televizyon izlerken yukarıdaki sesleri duyuyor ve kardeşine sesleniyor. Karşılık gelmeyince yukarıya çıkıyor ve kardeşinin dışarıya baktığını ve kendini öldürdüğünü görüyor. Bu noktadan sonra dışarıdaki şeye inanmaya başlıyor ve çocuğunun güvenliği için gazetede gördüğü güvenli eve gidiyor. Tom, Don, Jules, Felix, Cheryl'den oluşan beş kişilik gruba dahil oluyor. Hamile olduğu için grup ilk başta biraz sıkıntılı baksa da gruba dahil oluyor ve o evde yaşamaya başlıyor. Evde aslında yapılacak çok bir şey olmadığı için her şeyi sırayla yapıyorlar. Kuyudan su çekme, kova boşaltma, yiyecek sayma, yemek hazırlama, temizlik gibi işleri iş bölümü ile yapıyorlar. Tom'un evin görünmez lideri olduğunu hemen anlıyor. Tom ona George'u yani aslında evin gerçek sahibini anlatıyor. Bu evi baştan sona o inşa ettiğini onları eve aldığını, dışarıdaki şeyi merak ettiğini ve merakına yenik düştüğünü anlatıyor. Dışarıdaki şey her neyse kameradan bile izleyince onları öldürüyor. Birkaç hafta sonra evin kapısı ansızın çalıyor. Açıp açmamak konusunda yine ikiye bölünüyor. Olympia adlı hamile bir kadın Don her ne kadar karşı çıksa da oylama ile eve dahil oluyor. Tom ve Jules evdeki erzak bitmeye başladığı için dışarıya çıkma kararı alırlar. 12 saat sözü ile evden ayrılırlar. Don 12 saat geçtikten sonra onların geri dönemeyeceğini ve onlara ait erzaklarında yemeleri gerektiğini söylemeye başlamıştır. Eğer kapı çalınmasaydı Felix ve Don şiddetli bir kavgaya girişmiş olacaklardı. Tom ve Jules ellerinde iki Sibirya kurdu ile geri dönmüşlerdir. Gecenin bir yarısı kapı çalındığında Malorie çok yakında verdiği karar yüzünden pişman olacağını tahmin etmemişti. Gary isimli adamı eve alma kararı almışlardı. Gary, deliren ev arkadaşlarından kaçıp güvenli eve gelmişti. Hikayesini anlattığı anda arkadaşlarının davranışlarını değiştiğini fark eden Malorie, bölüneceklerini anlamıştı. Eve bir çanta ile gelen ve onu hiç yanından ayırmayan Gary, Malorie'de kuşku uyandırıyordu. Merakına yenik düşen Malorie, çantada bir günlük buldu. Ev arkadaşlarını da bu konu hakkında bilgilendirdi. Deliren arkadaşının günlüğü olduğunu söyleyen Gary, yine oylama ile evden ayrıldı. Don ise sessizliğe bürünüp kendini kilere kilitledi. Doğum zamanı geldiğinde evin en güvenli yeri olan çatı katını ayarladılar. Olympia ve Malorie'nin hiç aklına gelmeyen bir olay olmuştu. İkisi aynı anda doğuruyordu. Evdeki tüm karışıklığın içinde Don'un uzun zamandır sakladığı bir sır ortaya çıkar: Don, Gary'i kilerde saklamıştır. Doğumun karışıklığını fırsat bilen Don, evin tüm perdelerini indirmiştir. Evdekiler teker teker kafayı yerken Gary çatı katına doğum yapan kadınların arasında çıkmıştır ve Malorie, o an her şeyi anlamıştır ama çok geçti. Evdeki tüm bireyler kendini öldürürken Malorie gözlerini kapatmış ve yeni doğan bebeklerin gözlerini bağlayıp onları korumaya almıştı. Olympia, o şeyi görmüş ve kendini asmıştı. Telefon çalmaya başlayınca Malorie tüm arkadaşlarının bedeninin arasından telefona ulaşmış ve yeni bir hayata adım atacağı telefonu açmıştı. Telefondaki adam, suları, yemekleri, güvenlikleri olan bir yerden bahsetmişti. Onlara ulaşmak için Malorie'nin yapması gereken tek şey bir nehir yolculuğuydu. Bu nehir yolculuğu için yapmak için tam 4 yıl bekledi. Çocuklarını eğitti. Oğlan ve Kız diye seslendiği çocukları ile birlikte tehlikeli nehir yolculuğuna çıktı. Yolda birkaç kere kaza geçirdi. Kurtların saldırısı ile birlikte kan kaybetti. Deli bir adamla karşılaştı. Çocuklarının güvenliği için nehir yolculuğunu tamamlamak zorundaydı. Onları iyi eğitmişti. Sesleri dinlemelerini söyledi. Onlarda öyle yaptı. Birçoğu kör olan topluluğa dahil olmak için çok uzun süre kürek çekti ve yeni evlerine vardı. Kızı Olympia ve oğlu Tom ile birlikte Jane Tucker Körler Okulu'ndaki güvenli evlerine varıyorlar. Ben Kafes romanını çok beğendim. Sürükleyici bir anlatıma sahip ve merak duygusu bizi kitaba bağlayan en önemli etkenlerden biri. Malorie'nin baştaki tavrı ve yaşadıkları ile güçlenen karakteri kitaptaki en güzel değişim örneklerinden. Şimdiye kadar okuduğum en sürükleyici anlatımlardan birine sahip. İnsanların ve hayvanların görmediği bir şeyden bile nasıl korktuğunu çok güzel yansıtmış. Gerçekten aldığı övgüleri sonuna kadar hak eden bir roman. Kesinlikle okunması gereken korku romanlarından biri. Yazan: Sena AKSOY Kafes Konusu Yeni Stephen King olarak kabul edilen Josh Malerman'ın ilk olarak 2014 yılında yayınlanan Kafes romanının hikayesi aslında çok daha eskiye dayanıyor. Josh Malerman kitabını daha 2007 yılında yazıyor fakat o zaman ekranlara gelen benzer filmler nedeni ile kitabını tam olarak tamamlamıyor. Hikayesini farklı kişiler ile paylaşan ünlü yazarın Kafes romanı daha yayınlanmadan fil hakları satılıyor ve film anlaşması yapılıyor. Daha sonra 2014 tarihinde kitap İngiltere'de yayınlanıyor ve büyük beğeni topluyor. Hemen ardından Amerika'da da yayınlanan kitap bir anda çok satanlar listesine giriyor ve tüm dünyada yayınlanmaya başlıyor. Kafes romanında kıyamet sonrasında yaşanan hikaye anlatılıyor. Kitabın ana kahramanı olan Malorie'nin farklı zamanlarda yaşadıklarını ve hayatta kalma mücadelesini konu alan kitap birden fazla zaman diliminde geçiyor. Yaşanan kıyamet sonrası hayatta kalmayı başaran Malorie'nin herşeyden uzakta terk edilmiş bir evde geçen 5 yılın ardından daha güvende bir yer bulma umudu ile çıktığı yolculuk ve geçmiş anılarının canlanması anlatılıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kagni", "text": "Sabahattin Ali'nin en beğenilen öykülerinden bir tanesi olan otuz evli Kağnı Arkbaşı köyünde geçer. Bir tarla meselesi yüzünden Savrukların Hüseyin Sarı Mehmet'i vurup öldürür. Köylü yaşanan nedeni ile tedirgin olur çünkü mahkeme yolları köylüye çok çektirmiştir. Kasaba yolu çok çetin ve uzundu. Günlerce mahkeme uğruna yollara düşmek tam çileye dönüşüyordu. Sarı Mehmet annesi ile yaşayan, onun dışında kimsesi olmayan biriydi. O yüzden köylü için pek de bir önemi yoktu. Fakat Savrukların Hüseyin Mevlüt Ağa'nın oğluydu ve hapse girmesi pek hayra olmazdı. Bunun üzerine köylü Sarı Mehmet'in annesini karşılarına alıp şikayetçi olmaması için nasihatte bulunmaya başladılar. Annesi bir taraftan söylenen sözleri dinliyor, bir taraftan yerde yatan oğlunun cesedine bakıyor, bir taraftan da gözyaşlarına hakim olamıyordu. Fakat artık bu köyde yalnız başına kalmıştı. Mevlüt Ağa'yı da karşısına almanın bir faydası yoktu. Köyde açlıktan ölürüm korkusu vardı. Fakat Sarı Mehmet dışında Hüseyin ile kavgalı olan başka biri daha vardı. Ayakkabıcı Garip Mehmet ilk fırsatta olayı Jandarmaya bildirmişti Bunun üzerine yaklaşık bir ay sonra köye jandarmalar gelir. Yolun uzun ve çetin olması nedeni ile Savcı cinayeti umursamamış, bunun üzerine iki jandarma gönderip olayı araştırmalarını ve şüphelilerin hepsini ceset ile birlikte kasabaya getirmelerini istemiştir. Jandarmanın köye gelmesi yatışmış olan köyün tekrardan endişeye sürüklenmesine neden olur. Jandarma ilk olarak Sarı Mehmet'in annesi ile konuşur fakat anne ben şikayetçi değilim demekten başka bir şey demez. Köylüler de Mevlüt Ağa nedeni ile suspus olurlar. Jandarma buradan bir şey çıkmayacağını anlayınca Sarı Mehmet'in mezarını kazdırıp cesedi çıkartırlar. Annesine cesedi bir kağnıya yüklemesini ve yavaş yavaş kasaba getirmesini söylerler. Şüpheli ve şahit bildikleri Savrukların Hüseyin'i, muhtarı ve imamı alıp yola koyulurlar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kalbimin-can-mayasi", "text": "İclal Aydın'ın 3 Kız Kardeş kitabını okuduysanız büyük bir ihtimalle kitabın devamını siz de dört gözle bekleyenlerdensiniz. Bilindiği üzere dönüşün bütün hayatını, sevdasını, ailesini, kırgınlıklarını, sırlarını sakladığı defterini eğitimi için Amerika'ya giden yeğeni defneye emanet etmesiyle bu aile hikayesini dönüşün gözünden, onun bildiği kadarıyla okumuştuk. Kalbimin Can Mayası kitabında Sadık Bey ve kızlarının hikayesi kaldığı yerden Ayvalık'ta devam etmektedir. Kalbimin Can Mayası, bir yazarın en yakın çocukluk arkadaşının ölümünün ardından yazdığı bir köşe yazısı ile başlıyor. Bu yazı bizim aileyi özellikle de Türkan'ı çok etkiler çünkü iki gencin yıllar önce Türkan'a olan aşkının itirafını içerir. Olaylar bu kez Defne'nin anlatımıyla, onun iç dünyasını ortaya koymuş. Defne Amerika'dan bir kalp acısıyla dönmüş, olgunlaşmış ve kendi ayakları üzerinde duran bir kız olmuştur. Amerika'dan tanıdığı Kaan'ın ailesinin sahibi olduğu Nevşehir'de bulunan otelde işletmecilik yapmaktadır. Amerika'dayken yıllardır görmediği babaannesiyle yüzleşmiş artık bir nebze olsa içi rahatlamıştır. Çocukken yaşadığı olayların, annesine yapılan haksızlıkların hesabını bir bir sormuştur. Babaannesini de bu yüzleşmeden bir süre sonra kaybetmiştir. Babasının karısı ve kızı kiraz ile tanışıp aslında olayların bir de diğer tarafını dinlemiştir. Geçmişe dair bütün hesaplarını böylece kapatmıştır. Özlediği tek şey Amerika'da bıraktığı daha doğrusu kendisini terk eden Ömer'dir. Türkan ve Kartal kızlarının kendilerinden uzakta yaşaması fikrine pek alışamasalar da onun durgun hallerinden bir şeyler olduğunu anlarlar ve kararına saygı duyarlar. Türkan'ın geçmişe dair yaşadıkları, annesi Nesrin Hanımın nasıl öldüğü, Türkan'ın nasıl günlerce hapis hayatı yaşadığı, o evden nasıl ayrıldığı, gençlik aşkı, evliliği her şey anlatılmış bu kitapta. Dönüş ve Serdar'ın evlilikleri çıkmaza girmiş arada yaşanılan kopukluklar nedeniyle ayrılma kararı almışlardır. Serdar artık tanıdığı, bildiği ince düşünceli, naif adam değildir. Bütün aile seferber olsa da kimse onları kararından döndüremez. Serdar İstanbul'a döner ve orada yaşamaya başlar. Herkes dönüşün tekrar hasta olacağından korkar ama o beklenilenin aksine çok tepkisiz kalır. Derya çocukları ve eşiyle birlikte yeni hayatında gayet mutlu mesut yaşamaktadır. Babasının yaşlanması, çocukların sorunları, ailesinin dertleri dışında pek bir sıkıntısı yoktur. Bu kitapta daha ortalığı toparlayan, daha anaç bir hali anlatılmış. Sadık Bey yaşlanmış, Nesrin Hanımı artık daha çok anar olmuştur. Kardeşi Nezahat Hanım ile birlikte Ayvalık'ta son günlerinin tadını çıkarır. Bütün aile defnenin ve patronu yaşar hanımın sürprizi ile Nevşehir'de otelde bir araya gelir. Tesadüfen öğrenirler ki Yaşar Bey Nesrin Hanımla aynı okuldan mezunlardır. Bunun üzerine Sadık Bey ve kızlar uzun uzun sohbet ederler. Tabi ki konu dönüp dolaşıp dönüşün öz annesine gelir bu sır o gece orada açığa kavuşur. Nevşehir'deki tatil sırasında Sadık Bey düşer ve sakatlanır. O gün dönüş ve serdar için milat olur ve bu olay üzerine barışırlar. Sadık Bey İstanbul'a götürülür ama bir türlü iyileşemez. Zatürre sebebiyle kaybederler. Bütün aile bir kez daha Ayvalık'ta toplanmıştır. Bu kez sadık beye veda vaktidir. O gün orada beklenmedik bir misafir de vardır. Ömer çıkıp gelmiştir. Ayrıca kitaba ismini veren Can Mayası da anlatılmıştır. Kalbimin Can Mayası yine aynı yazarın yazısı ile bitirilmiş ve Defne ile Ömer'in nişanlandığı haberini de o yazıdan öğreniyoruz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kaledibi-sokagi", "text": "Bilgin Adalı'nın yazdığı Kaledibi Sokağı, 9-14 yaş arasındaki okurlara hitap eden bir çocuk kitabı. Yazar Bilgin Adalı'nın çocukluk döneminin küçük bir kısmını anlattığı eser, adını yazarın dedesinin Antalya'daki evinin bulunduğu sokaktan alıyor. 134 sayfadan oluşan çocuk kitabı, kısa kısa 25 bölüme ayrılıyor. İlk kez 2006 yılında Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlanan kitap, 2020 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından yeniden basılıyor. Eser her ne kadar bir çocuk kitabı olsa da akıcı dili ve merak uyandıran içeriğiyle yetişkinlerin de keyifle okuyabileceği nitelikte. Tamamen gerçek kişi ve olayların anlatıldığı kitap, özellikle yazarın nasıl bir ortamda büyüdüğünü öğrenmek ve 40'lı, 50'li yılların Türkiye'sindeki günlük yaşamı bir çocuğun gözünden görmek isteyenler için güzel bir kaynak. Yazıldığı dönemde o günle kitapta anlatılan yıllar arasındaki farkların çok fazla olmaması nedeniyle çocukların ilgiyle okuyabileceği eserin 40'lı, 50'li yıllarla arasında uçurum bulunan bugünün çocuklarının pek çoğuna hitap etmeme ihtimali ebeveynler ve eğitimciler tarafından gözden kaçırılmaması gereken bir gerçek. Yine de hem yazarın hayatına hem eski dönemlere ilgi duyan çocukların bu sıcacık hikayeyi sevmeleri ve keyifle okumaları mümkün. 1944 yılında doğan Bilgin Adalı, bu kitabında çocukluğunun 1949-1950 yılları arasına denk gelen kısmını anlatıyor. Kaledibi Sokağı karakterleri arasında Bilgin Adalı'nın babası, annesi, dedesi, babaannesi, anneannesi, dayısı, Tevhide halası, Şerife halası, Saadet halası, Şerife halasının oğlu olan Kutlu ağabeyi, Şerife halasının kızları olan Güner ve Güler ablaları gibi pek çok akrabası bulunuyor. Yazarın akrabalarının yanı sıra arkadaşları Ayşe Hanım ve Nedret, Nedret'in annesi Süreyya Hanım teyze ve Kutlu abisinin arkadaşı Dursun gibi konu komşudan kişiler de karakterler arasında yer alıyor. Yazar, tamamen gerçek kişilerden ve olaylardan oluşan kitabında oldukça sıcak ve samimi bir dil kullanıyor. Kaledibi Sokağı Özeti Kaledibi Sokağı, yazarın annesiyle birlikte Adana'dan babasının yanına Antalya'ya gelmesiyle başlıyor. Böylece yazar artık dedesi, ninesi, halaları ve kuzenleriyle aynı evde yaşıyor. Evin en küçüğü olan yazar, herkes tarafından çok seviliyor. Ancak kendisine \"alim çocuk\" diye hitap eden ve özel ilgi gösteren Kutlu abisiyle arasındaki iletişim diğer aile fertleriyle arasındaki ilişkiden çok daha fazla öne çıkıyor. Yazar, kendisine pek çok kitap okuyan Kutlu abisi sayesinde okula gitmeden önce okuma ve yazmayı öğreniyor. Bugünün çocuklarının aksine yazarın çocukluğu -tıpkı pek çok akranı gibi- sokakta oynayarak geçiyor. Yazar ile arkadaşlarının en çok oyun oynadıkları yer ise eskiden üzerinde bir hastane bulunan ama daha sonra hastane yanarak yok olduğu için adı Yanık Hastane olan ve kısaca Yanıklık denen bir arazi. Yazar ve arkadaşları Yanıklık'ta define aramaktan uçurtma uçurmaya kadar pek çok oyun oynuyorlar. Ayrıca birbirlerinin evlerine rahatça gidip geliyorlar ve meyve ağaçlarıyla dolu bahçelerde doyasıya meyve yiyorlar. Yazar, kitapta sadece çocukluğunun gülümseten yanlarını anlatmıyor. Aynı zamanda arkadaşlarıyla oynarken yaşadıkları -ağaçtan düşme gibi- kısmen kötü anılarını ve bunlar sonucunda oynadıkları bazı oyunların tek tek yasaklandığını da anlatıyor. Ayrıca babasıyla yaptığı Finike gezisine ve annesiyle yaptığı Serik ziyaretine de kitabında yer veriyor. Bunların yanı sıra ilk kardeşinin doğumuyla abi oluşuna, o günlerin en büyük teknolojik aletlerinden biri olan radyoyla tanışmasına ve gaz lambalarıyla aydınlanan evler için çok büyük bir değişiklik olan elektriğin evlerine gelişine kadar pek çok şeye değiniyor. Birbirinden eğlenceli çocukluk anılarıyla dolu kitap, yazarın 50 yıl sonra Kaledibi Sokağı'na yaptığı hüzünlü ziyaretle sona eriyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kalk-yerine-yat", "text": "Ömer Besim Usta küçük liseye geçtiği yıl babasıgil onu yatılı liseye vermeyi düşünürler. Besim Usta da daha fazla parayla gidebilmek için kader kısmet kutusu alır ve satmaya başlar. Başka bir mahalleye giderek satmaya çalışan Ömer Besim'in karşısına genç bir kız çıkarak ona kutuyu aldığı paranın 2 katını verir ve birlikte kutuyu açmaya başlarlar. Bunu kız zevkle yapmasına rağmen babası içeriye girdiğinde Ömer Besim'e iftira atarak onu taciz etmeye çalıştığını söyler. Ömer Besim ne olduğunu anlamadan kızın babası olan Ender Başçavuş Ömer Besim'i baba evine döverek götürür. Babası da Besim'i döver. Besim'i bir inşaata işçi olarak verirler ve okuldan alırlar. Babası bu olayı hiç unutmaz ve Besim bu yükün ağırlığıyla askere yollanır. Geri geldiğinde amca kızı ile evlendirilir. Ve başka şehre taşınırlar. Ömer Besim şimdi büyük bir inşaat ustasıdır. Ve kendisine iş için gelen kişi Ender Başçavuş dur. İlk başta kinle yaklaşsa da işi yaptıkça hafifler ve iş bittikten sonra ailesini de alarak başka şehre taşınırlar. Nokta Nokta Gül Cevriye, ağlamak demekti. Cevriye teyze ise hayatı boyunca ağlamış, eşi tarafından hep şiddet görmüş hiç sevgi görmemiş, hep bir çocuk istemiş ancak elde edememiş biriydi isminin anlamına bakınca ismini değiştirmeye karar verdi. Kardeşleri buna ne kadar karşı çıksa da kendisi kararlıydı. Hayatı boyunca mutlu olmak için ismini değiştirmesi gerekiyordu. Uzun süren aramalar sonucunda adını Gülhayat olarak değiştirdi. İsminin değişmesinin ardından eşi tarafından aldatıldığını öğrendi ve boşandı. Ardından yeni bir iş buldu, yeniden aşık oldu, evlendi, çocuğu oldu. İsmi ile birlikte yepyeni ve mutlu bir hayatı oldu. Şimdi de kendi çocuğuna güzel bir isim bakıyor. Kalk Yerine Yat Üniversiteden mezun olduktan sonra işsiz ve evsiz kalmıştı. İşsiz olduğu için ona hiç kimse ev vermiyordu ve işte bulamıyordu. Bir gün Neriman Hanım diye birinden ev kiraladı. Kadın İstanbul'a taşınacağını söyleyerek ve hiçbir eşyasını, kedilerini götürmeyerek evden gitmişti 2 ay boyunca tek kalmıştı. Neriman 2 ay sonra aniden gelmiş ve ona karısı gibi davranmaya başlamıştı. O artık gitmek istediğini söylediğinde ise polis çağırmış ve kiralar için senet karşılığında onu nezarethaneden çıkartmıştı. O gün işe gitmediği için işten de kovulmuştu. Buna tam 1 yıl dayanmış yeni yeni iş bulup kendini toparlamaya başlamıştı. Kendisini toparlayınca Neriman'dan kaçacaktı. Değerli Emekliler Derneği Süleyman Bey emekli bürokrattı. Hayatı boyunca ülke ülke dolaşmış, Türkiye'yi çeşitli bakanlarla şehir şehir gezmişti. Eviyle çok az ilgilenme imkanı bulmuştu. Ancak şimdi emekli olunca evdeki yaşama alışmakta zorluk çekiyordu. Eşi Nurhan Hanımın başının etini yiyor, anılarını ona anlatma ihtiyacı duyuyordu. Ancak Nurhan hanım buna dayanamıyordu. En son evlatları babaları Süleyman Bey'e bir dernek açma kararı aldılar. \"Değerli Emekliler Derneği\". Bu derneği kurduktan bir iki hafta içinde hiç üye bulamadı Süleyman Bey. Ancak o anılarını anlatmak, emeklilerle oturup sohbet etmek istiyordu. İnsanlara alışveriş çeki, çay vererek üye sayısını artırdı. Ancak bu defa da kimse kendisini dinlemiyordu. Bir zaman sonra emekli kişilerin emekli dansöz, akrobat olduklarını da öğrenince iyice hevesi kaçarak derneği kapattı ve emekliliğe alışmak zorunda kaldı. Bordo Palto Sevgi, küçükken çok yoksulluk çekmişti. Babası işten çıkarılmıştı. Bir gün tam da bu işsizlik zamanlarında bir yere misafirliğe gitmişler orada yediği kurabiyeden babasına da götürmek istemişti sevgi. Ancak kalan son kurabiyeyi de ev sahibi yemişti. Buna çok kızan sevgi çocukluk aklıyla evdeki altın bir saati çalmıştı. Eve döndükten sonra annesi ile babası köye dönmeye karar vermiş bu yüzden sonraki gün sevgi ile annesi yeniden saat çaldığı kadına borç istemeye gitmişti. Sevgi o gün bıraktı o saati geri yerine. Şimdi ise liseden mezun olduktan sonra çalışmaya başlamış ev almak için çektiği 10 yıllık ev kredisinin altıncı yılındaydı. Çok pahalı bir mağazada gördüğü bordo paltonun önünde bunları düşünüyordu. Uzunca bir zamandır kendisine bir palto bile alamamıştı. Bordo paltoyu üzerine giydi ve usulca çıktı mağazadan. Sonra çalıştığı yere geldi. Kimse anlamamıştı o paltoyu çaldığını. Tıkırtı Cemile hanım, eşinden genç yaşta boşanmış hayatını kızı Gülhan'a adamıştı. Zamanla Gülhan büyüdü ama o da babasına çekmişti. Sıkıntıya gelemez, hemen kaçardı. Annesi Cemile hanım 10 yıldır evden tıkırtılar duyuyordu. Buna çare bulabilmek için çeşit çeşit insanlara başvurmuştu. Polis, kızı Gülhan, belediye başkanının özel kalem müdürü Furkan, büfeci Hakan, yan komşu Mehtap gibi çeşitli insanlar artık kendisinden sıkılmış telefonlarını açmaz olmuşlardı. Yine bir gün yürüyüşüne çıkmış ama yürüyemediği için erken dönmek mecburiyetinde kalmıştı. Eve girdi yine aynı tıkırtıları işitti. Bu defa arayacağı kimsesi olmadığını artık anlamıştı. Aldı eline bir bıçak girdi yatak odasına. Gardırop'un kapağını açar açmaz komşusu Hilmi Bey'i gördü. O anın şaşkınlığı ve korkusuyla bayıldı. 10 yıldır eve gizli bir geçit açmış olan Hilmi bey zengin olmasına rağmen kleptomani hastalığına sahip olduğu için hırsızlık yapıyordu. Ancak bunu anlatsa da kimsenin ona inanacağı yoktu. Şimdi Rahatladık Kızın babası annesi Ayla'yı çok düşünür o rahat etsin diye her şeyi yapardı. Yemekleri, ütüyü, bulaşıkları, çamaşırı her şeyi kendisi halletmeye çalışırdı. Üniversitede felsefe profesörü olan babanın tek hayali eşi Ayla'yı bahçeli bir evde rahat ettirmekti. 4 çocukları vardı. Bu çocuklar zamanla büyüdü, evlendi. En küçüğü bir tesisatçıya aşık oldu. Ama annesi izin vermeyince babası da annesinin sözünden çıkmadı böylece o da sevmediği bir memurla evlenmek zorunda kaldı. Anne ile babanın bahçeli eve geçtiği ilk gece baba kalp krizi geçirerek vefat etti. Bunu fırsat bilen küçük kız eşine boşanma davası açtı. Annesinin de dayanılmaz bir baş ağrısı vardı. Doktorlarda bir şey bulamıyorlardı. Küçük kızın annesinin yanında kaldığı bir gün şarteller attı ve İsmail'i çağırdılar. Böylece bir şeyler yeniden başlamış oldu. Haliyle Nasuh'un seslere dayanamama gibi bir psikolojik rahatsızlığı vardır. Küçükken okulda bile bunun yüzünden zorluk çekmiştir. Babası bakırcıdır. İşi Nasuh'a öğretmek ister ancak fazla sese dayanamayan Nasuh dükkana sadece yemek bırakmak için uğrar. Yine bir gün yemek getirirken yemeği yolda döker ve döktüğünü toplayarak babasının önüne koyar. Buna sinirlenen babası onu dövmeye yeltenince babasının üstüne kaynar su dökerek evden kaçar. O gün bugündür Nasuh bir daha Erzincan'a uğramamıştır. Şimdi de bir müze de güvenlik görevlisi olarak çalışmaktadır. Çalıştığı müze de anne ve babasına benzeyen heykelleri görerek onlara derdini anlatır. Heykellerle hasretini gidermeye çalışmaktadır. Çöp Babası küçük yaşta terk etmişti. Abisi ile birlikte para kazanmak için kağıt toplamaya çıktılar. Bir süre sonra abisi üniversiteyi kazanarak gitti o şehirden. O tek başına başka bir iş buldu. Daha sonra mahalleden arkadaşı Rızanın babası ölünce onu da razı edip kendi çalıştığı firmayı satın aldı. Gece gündüz çalışıp zengin oldular. Daha sonra Handan ile evlendi ancak hiçbir zaman istediği evlilik olmadı bu. Hiçbir zaman mutlu olamadı. Bazı zamanlar hala kağıt toplamaya çıktı ama bunu hiç kimseye söylemedi. Karısı kendisine hep bir yabancıydı. O da hep mutsuz. Amma Oldu Ha Arif Almanya'da kalabilmek için bir alman kadınla evlenmiştir. Ancak ailesi buna kızmış ve Arif'i evlatlıktan reddetmiştir. Memleketi Niğde'den hüzünlü bir şekilde dönerken otogarda ağlayan Rosetta ile karşılaşır. Ona yardım eder. Rosetta, sevdiği adam tarafından ailesi istemediği için terk edilmiştir. Arif de o sıralarda Almanya'dan kadınlarla türk erkeklerini evlendirerek vatandaşlık alma işiyle uğraşmaya başlayacaktır. Rosetta, ilk müşterisi olur. Dokuz kez evlenir. Son evliliğini de Arif'in annesi üzülmesin diye düğün ile birlikte Arif ile yapacaktır. Nuri Banyoda Habibe, çok sert bir kadındı. Çok çirkefti. Bu özelliğini albay olan babasından almıştı. Babası ölünce annesi iki oğlunun yanında kalmak istedi. Ancak Habibe buna izin vermedi. Maaşı istiyordu. Bunun için kocası Nuri'yi boşadı. Babasının emekli maaşının bir kısmını kendi üstüne geçirdi. Ardından annesinin evine yerleşti. Annesini mecburen eve dönmek zorunda bıraktı. Herkesi itaati altına aldı derken annesine inme indi ve tüm maaş sağlık harcamalarına gitmeye başladı. Bu sırada kocası Nuri de Habibe'den boşanmayı fırsat bilerek yeniden evlendi. Habibe hem eşinden hem evinden olmuştu. Orta Refüj Seher, liseye yeni başladığında annesi Nilüfer'e hamile kaldığı için okuldan alınmıştı. Çocuklar büyüdüğünde ise Seher'i biriyle evlendirmiş evden iyice koparmışlardı. Nilüfer, Seher'in hayatını çalmıştı. Okumuştu, hemşire olmuştu, ardından bir doktor ile evlenmişti ama kimseye söylememişti. Bir gün Baba evinde karşılaştıklarında Seher'e bir gün gel demişti. Seher gidince de yüz göstermemiş, evine bile almamıştı. Seher çalışırken anımsadı bunları. Sonra gül toplamaya devam etti. Değerlendirme: Her öykü de farklı bir hayatın içinde buldum kendimi, her öykü farklı bir haz verdi. Farklı bir hayat sundu. Bu kitabı okurken on iki hayat yaşadım on iki kişiyle karşılaştım, düşüncelerini anladım, konuşmaya çalıştım. Kitap insanı içine çekiyor. Kitaplıklar da olması gereken bir eser."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kamyon", "text": "GRAMOFON AVRAT: Henüz yirmili yaşlarında olan genç kadın Azime'nin eline düşmüştü. Azime bu kadını güzelce giydirip eğlence mekanlarına gönderiyordu. Genç kadın güzel dans etmesinden ve yanık sesle türkü söylemesinden dolayı adı Gramofon avrat olmuştu. Gramofon avrat eğlencede her gördüğü yüzü unutuyordu. Yalnız bir tek Murat'ı unutmamıştı. Murat, Gramofon avrat için tutulmuş şofördü. İkili neredeyse hiç konuşmamıştı. Bir gün yine bir eğlenceye giderken silahlar patladı, küfürler duyuldu. Gramofon avrat vurulmuştu. Murat içeri girip ateş saçtı. Sonra kadını alıp kaçtı. Çok geçmeden hapise düştü. Kadın da hastaneden çıktıktan sonra her aklına geldikçe hapishaneye Murat'ı görmeye gidiyor, ona kendi bedenini satarak satın aldığı şeyleri veriyordu. KAMYON: Kamyon Konya'dan İzmir'e gidecekti. Kamyonun içinde yaklaşık yirmi kişi vardı. On sekiz yaşlarında genç bir köylü de şehirde çalışmak için İzmir'e gitmek istiyordu. Delikanlı bakkalın oğlundan akıl aldı. Bakkalın oğlu otomobile paranın yarısını vermesini İzmir'e yaklaştıklarında gizlice kamyondan atlayıp İzmir'e yürüyerek girmesini söyledi. Şoför İzmir'e girerken yol parasının diğer yarısını toplar. Erken davranıp atlamazsan dayak yersin diyerek son sözlerini söyledi. Delikanlı kamyona bindi ve yolculuk başladı. Kamyon yavaşlayınca parayı toplayacaklar diye korkuyor, tekrar hızlanınca rahatlıyordu. Otomobil birden yavaşladı. Henüz yapılmamış olan bu yolun kayma tehlikesi olduğu için yolcular bir süre yürüyecekti. Şoför \"haydi beyler\" dedi. Genç delikanlı para toplayacaklarını düşünerek korkular içinde kamyondan atladı. Dengesini kaybederek kafasını taşlara çarpa çarpa yuvarlandı. KAZLAR: Dudu'nun kocası Seyit, köy düğününde bir adamı vurmuştu. Adama ateş edenler sekiz kişiydi. Ancak diğerleri para vererek işten kurtulmuştu. Seyit ve arkadaşı Durmuş onar sene yediler. Dudu genç ve güzeldi. Oğluyla bir başına kalmıştı. Bir gün Seyit mektupta bulunduğu koğuştaki pislikten şikayet ettiğini yazmıştı. Eğer karısı gelirken iki kaz getirirse başgardiyan onu daha temiz bir koğuşa alacaktı. Dudu'nun elinde yalnız bir kaz vardı. Onun da yumurtasını bakkala bağlamıştı. Kimsenin ona kaz vermeyeceğini biliyordu. Bu yüzden düşündü ve kaz çalmaya karar verdi. Kazları çalarak şehrin yolunu tuttu. Hastalığı iyice ilerleyen Seyit hapishanede öldü. Hapishane katibi Dudu'nun elinden kazları aldı ve kaz çaldığı için üç ay hapis yedi. Kocasının ölümünden çok geç haberi oldu. ÇAYDANLIK: Mahpus hastanesindeki oda da beş kişi yatıyordu. Rüşvetten dolayı iki yıl ceza alan icra memuru Süleyman Efendi zatürreden dolayı burada bulunmaktaydı. Aksi ve yaşlı bir adamdı. Oda da genellikle ondan başka kimse konuşmazdı. Oda da ki hastalardan Satılmış' ı kendine hizmetçi yaptı. Süleyman Efendi gün boyu herkese bilmişlik taslar, kimseyi beğenmezdi. Yalnız duvara sırtını dayayıp çay içerdi. Doktorun çayı yasaklamasına rağmen işe yaramadı. Satılmış getir çaydanlığı nidasıyla odayı sese boğuyordu. Durumu iyice fenalaşan Süleyman Efendi bir sabah ansızın öldü. Ertesi sabah oğlu ve akrabaları geldi. Ona ait bütün eşyaları bohçaya koydular. Yalnız çaydanlık yoktu. Oda da ki diğer hastalara suç attılar. Daha sonra Satılmış geldi. Çaydanlığı onlara teslim etti. Süleyman Efendi'nin karısı, devlet elinde can verdi ölüsünü de devlet kaldırır diyerek odayı terk etti. Sabahattin Ali, olay üzerine temellenen öykü türü olan Maupassant öykücülüğünü benimsemiştir. Yapıtlarında, Anadolu köy kasaba hayatından aldığı acıklı konuları gerçekçi bir anlayışla işlemiştir. Cumhuriyet edebiyatının toplumcu gerçekçi yazarları arasında yer alan yazar daha çok öyküleriyle ön plana çıkmıştır. Eserlerinin konusunu genellikle ezilen insanlar oluşturmaktadır. Daha önce hapishaneye girdiği için öykülerinde hapishanelere de rastlanılır. Çarpıcı ve güçlü betimlemeleriyle öykülerini yazan sanatçı, unutulmayacak eser kurgularıyla Türk edebiyatında önemli yer tutar. Yazan: Elif POYRAZ Kamyon Kitap Özeti Sabahattin Ali'nin Yapı Kredi Yayınlarından çıkan Kamyon isimli kitabı, seçme öykülerin olduğu bir kitaptır. Kitabın içinde 16 tane öykü vardır. Öyküler normalde de kısa. Kısa olan öyküleri, mümkün mertebe bozmadan özetlemeye çalışacağım. Çingene Atmaca'yla, bir kolu kesik değirmenci kızının aşkı anlatılıyor. Atmaca, göçebe bir çingene obasındandır. Her gittikleri köyde klarnetiyle düğünlerde, zenginlerin masalarında onları eğlendirir. Çok yakışıklı ama bir o kadar da gururlu bir adamdır. Günlerden bir gün, bir köye varırlar. Çadırlarını bir değirmenin yanına kurarlar. İşte Atmaca'nın gururlu kalbi, bu değirmenin sahibinin kızına düşer. Günler geçer, o neşeli, yerinde duramayan, obada herkesin sevinç kaynağı olan Atmaca gitmiş, yerine suskun, içine kapanık, yüzü gülmeyen, günden güne eriyen Atmaca gelmiştir. Obanın eri başısı Atmaca'nın bu halini görüp yanına gider. Halinin sebebini sorar. Atmaca dertlidir, kederlidir çünkü imkansız bir aşka tutulmuştur. O, gittiği her köyde ağanın kızlarının aşık olduğu, deli divane olduğu adam hiç kimseye şu zamana kadar yüz vermemiş adam gitmiş, aşkından çocuk gibi ağlayan adam gelmiştir. Çeribaşına derdini anlatır Atmaca; Vardım gittim değirmencinin kızına. Ona aşık olduğumu söyledim. O da bana aşıkmış. Çeri başı şaşırdı, İyi, ne güzel işte. O da seni seviyormuş, ne diye karalar bağlıyorsun? Atmaca'nın gözleri doldu, ağlamaklıydı. Beni istemedi, dedi. Bİr vakitler değirmende babasına yardım ederken, kazara kolunu değirmenin çarklarına kaptırmış ve sağ kolu kopmuş. Kızın bir kolu olmadığı için, kendisini eksik görürmüş. Sen sapasağlam adamsın. Yarın öbür gün kafan atar, bana dersin ben nerden evlendim seninle? Bir kolun yok! O zaman ben sana cevap veremem. Hadi diyelim bunu hiç demedin, beni bu halimle kabul ettin. O zaman da ben bunu kabul edemem. Senin gibi koç yiğit delikanlı, gidip gidip benim gibi kolu olmayan kızla evlenirse elalem seni ayıplar. Yine ben üzülürüm. En iyisi sen git bu köyden, git kendine sapasağlam bir kız bul, der. Ama Atmaca bir kere değirmencinin kolu olmayan kızına aşık olmuştur. Gözü ondan başkasını görmez. Çeribaşı da zamanla unutur diye pek üstüne gitmez. Atmaca'dan bir süre ses çıkmaz. Ne düğünlere, ne eğlencelere gider. Bir gün, herkesi değirmene çağırır. O gece herkesin değirmene gelmesini ister. Onlara bir sürpriz yapacaktır. Obadaki bütün çingeneler o gece değirmene gider. Değirmenci ve kızı da oradadır. Atmaca başlar yanık yanık klarnetini konuşturmaya. Klarnetin hüzünlü sesi kesildiğinde, Atmaca ağır ağır ayağa kalkar. Değirmeci kızının gözlerine kederli bir bakış atar. Sonra kendisini herkesin gözleri önünde, değirmenin çarklarının üstüne atar. Atmaca kan revan içinde kendinden geçer. Çeribaşı ve diğer çingeneler Atmaca'yı kurtarmak için koştuklarında, gördükleri manzarayla donup kalırlar. Artık Atmaca'nın da bir kolu yoktur! KIRLANGIÇLAR: Yaz vakti dişi bir kırlangıç ağacın dalına tünemiş gölü izliyordu. İnsanların ve kırlangıçların hiç durmadan neden çalışıp durduklarını anlamaya çalıyordu. Gözü dalıp gitti, yapayalnızdı. Diğer kırlangıçlar koşuşturup dururken, o ise yaşamanın ne kadar güzel olduğunu, sadece çalışmakla ömrün geçemeyeceğini düşünür. Günler sonra dişi kırlangıcın yanına bir erkek kırlangıç gelip konar. İlk önce birbirlerinden utanırlar. Ama erkek kırlangıç merhaba der. Dişi kırlangıç da ona merhaba der ve aralarındaki uzun sohbetler bu şekilde başlamış olur. Dişi kırlangıç, görür ki erkek kırlangıç da tıpkı kendisi gibi düşünmektedir. Her gün aynı dalın üstüne buluşur, dağlardan, çiçeklerden, gördükleri şehirlerden, koşuşturup duran insanlardan bahsederler. Günler ilerledikçe birbirlerine çok alışırlar. Her gün buluşacakları saati iple geçmeye başlarlar. Bir an evvel buluşacakları saat gelse de sohbet edelim diye düşünürler. Dişi kırlangıç, erkek kırlangıca aşık olur. Ama ona bunu nasıl ifade edeceğini bilemez. Erkek kuş da dişiye aşık olmuştur, kafasında sürekli ona nasıl açılabileceğini düşünür durur. Yine bir gün buluşacakları saat gelip çatınca, dişi kırlangıç içinde biriktirdiklerini erkeğe açıklamaya karar verir. Bunu nasıl yapacağını da bulmuştur. Gözleriyle, bakışlarıyla ima ederek ona içindeki aşkı anlatmaya çalışacaktır. Aynı dalın üzerine konarlar. Dişi kırlangıç, erkeğin gözlerine derin derin, aşık aşık bakmaya başlar. Onunla yuva kurmaya hazır olduğunu göstermeye çalışacaktır. Tam bu sırada, kondukları ağaçtan sararıp düşen büyük yaprak, dişi kırlangıcın gözünü kapatır ve erkek kırlangıç onun aşk dolu bakışlarını göremez. Dişi kırlangıç gözüne takılan yaprağı çeker ama iş işten geçmiştir. Bu kez erkek kırlangıç hamle yapar. Gagasını açar, Senden hiç ayrılmak istemiyorum, der. O gagasını açar açmaz bir rüzgar eser, biyuuuv diye ses çıkar ve dişi kuş onun bu sözlerini duyamaz. Esen rüzgar ve düşen son sarı yaprakla, tepelerinden süzülüp giden kırlangıç sürülerini fark ederler. Anlarlar ki, artık sonbahar gelip çatmıştır ve ayrılık zamanıdır. Birbirlerine veda edip, sıcak ülkelere doğru kanat çırparlar. Bir daha da birbirlerini hiç göremezler. İkisinin de hayatları boyunca hiç unutamayacakları bir yaz geçmiştir. Diğer kırlangıçlar boş boş yaşarken, dişi kırlangıcın artık anlatacak bir hikayesi olmuştur. BİR ORMAN HİKAYESİ: Yaşlı bir adam, bir ormanın kıyısında sandalyesinde sakince oturmuş genç delikanlıya bu köyün eski halini anlatıyordu. Yaşlı adam, elinde bastonuyla arkasına aldığı küçücük ormanı göstererek başladı anlatmaya; Bütün köy geçimimizi bu ormanlardan sağlıyorduk. Çürümüş ağaçları keserdik odun yapar satardık. Çeşitli meyveler çıkardı, onları toplar üç beş kuruş kazanırdık. Hiç kimsenin derdi tasası yoktu. Mutluyduk, huzurluyduk. Gel zaman git zaman bu ormanları devletin sattığı haberini aldık. Devlettir oğlum, bizim gücümüz devlete yetmez. Hepimiz bu haberle ne olacağını beklemeye başladık. Köyün dışında kalan ormanlık alanı büyük bir firmaya vermişler. Firma buralara girdi, o sık ormanların içine daldı. Aylar sürmeden gürbüz ormanlık alan çorak çöle döndü. Biz köylü kısmı, aklımız ermez böyle şeylere. Devletin bir bildiği vardır elbet dedik, bizim köyün dışındaki ormandır dedik sesimizi çıkarmadık. Ama bu işten bizim zararlı çıkacağımızı düşünemedik! Aylar geçti, köylü kısır kalan ormanda avlanamaz oldu. Çürümüş ağaç kalmadı, çimenlerinin içinde, yapraklarının arasında bize meyve vermez oldu. Zaten üç beş kuruşla geçinir dururduk, böyle olunca iyice durumumuz kötülemeye başladı. Köydeki haneler, gençleri yeni açılan fabrikaya işçi olarak gönderdi. Gençlerin aylıkları da öldürmeyip süründüren cinstendi. Düşündük, bu işin böyle gidemeyeceğini görür olduk. Fabrikada çalışan gençlerden haberler gelmeye başlamıştı. Fabrika bizim köyün dışındaki ormanlıkları tamamen bitirmiş, sıra bizim köyün azıcık kalan ormanına gelmişti. Bir gün buraya da gelecekleri kulaktan kulağa dolaşıyordu. Bu sefer susmayacaktık. Herkes köyün kahvehanesinde buluştu. Burası yıllardır bizim geçim kaynağımızdır, fabrika geldi, bize ne verdi? Kıyım yaptı, elimize üç kuruş tutuşturdu, gençlerimizin canını çıkarana kadar çalıştırdı. Hatta ormanlığı bizden iyi yaptıklarını söyler dururlarmış. Ellerindeki makinelerle bizim baltalarımız bir olur muymuş? Onların bir günde kestiğini, biz 1 senede anca kesiyormuşuz! Bak bak, densize bak! Duyduk ki bu fabrikanın memuru köy işlerinden bir memur çağırtmış. Bizim ormanı kestirmeyeceğimizi anlamışlar. Candarmalar, şirketin elemanları top yekun buraya geldiler. Biz de bütün köy halkı olarak ormanımızı vermemek için ellerimize ne geçirdiysek onlara karşı durduk. Köy işleri memurunu kahvehaneye kapattık. Şirketin elemanlarına da bir güzel kötek attık. Candarmalar köylünün gözünün döndüğünü anlayınca, candarma komutanı bırakın bu köyü diyerek herkesi çekti. İşte evlat, o gün bu gündür şu arkamda gördüğün ormanı bütün köylü canı pahasına koruruz. KAZLAR: Dudu, okuması yazması olmayan köylü bir kadındır. Elinde hapisteki kocası Seyit'ten gelen mektupla köyün öğretmenine koşturur. Öğretmen gelen mektubu Dudu'ya okur. Burada durumum hiç iyi değil. Her yerim bitlendi. Yerde, bir kuru battaniyenin üstünde yerde yatıyorum. Acil tarafından 2 kaz getirmeni istiyorum. Gardiyana verip yatağımın yerini değiştirmek istiyorum, der. Dudu, elindeki mektubu alır, küçük oğluyla birlikte evinin yolunu tutar. Yolda Dudu'yu bir düşünce sarmıştır. 1 tane kazı vardır Dudu'nun ve o kazın yumurtalarını bakkala bağlamıştır. Kocası cinayet işleyip hapse girince, bir oğluyla tek başına kalmıştır. Geçimini bu kazın yumurtalarını satarak sağlar. Şimdi kocası 2 kaz gönder demektedir. Kara kara düşünür, eğer elindeki kazı verirse aç susuz kalacaktır köyde. Hiç kimse onlara yardım etmez. Kocasının akrabaları da selamı sabahı kesmiştir. Aklına bir tek eltisi gelir. Ama ona gidip, Seyit için kaz isteyecek de yüzü yoktur. Çünkü Seyit'in öldürdüğü adamın akrabaları, kan davası yapıp Seyit'in ağabeyini öldürmüş ve eltisi Seyit yüzünden genç yaşında dul kalmıştır. Utana sıkıla eltisinin yapısını çalar. Ama Dudu'nun beklediği cevabı verir; Senin o kör olasıca kocan yüzünden benim yiğidim gitti. Bir de utanmadan arlanmadan benden onun için kaz mı istiyorsun? Defol git, defol gözüm görmesin seni bir daha! Dudu eli böğründe evinin yolunu tutar. Aklı kocasındadır. Küçük oğlunu yatırır, çıkar bahçede gezinir. Birden gözü kararır ve yan komşunun bahçesine dalar. Kümesine girer ve bir tane kazı kapar evine getirir. İki kazı ayaklarından bağlar. Taş kaba elleriyle yaptığı yoğurdu ve pekmezi doldurur. Oğlunu da sırtına bağlar, çıkar yola. Kocasının yattığı cezaevi köyden 8 saat uzaktadır. Yayan gittiği için gece çıksa, anca oraya varır. Gece boyu hiç dinlenmeden yürür. Bu sırada Seyit'in ağzına uzun zamandır tek lokma yemek girmemiştir. Açlıktan bitap düşmüş, helanın yanındaki yer yatağında incecik vücuduyla kıvranmaktadır. Karısına utancından helanın önünde yatırıldığını yazamamıştır. Ağır hastadır. Haftada 3 gün hastaneye gidip gelmektedir. Verem olmuştur, bu haldeyken bir an önce tahliye edilmesi gerekmektedir. Doktor tahliye edilmesi için savcılığa yazı göndermiştir. Ama Seyit'in avukatı, ilgileneni olmadığı için doktorun gönderdiği rapor masasının üzerinde aylardır durmaktadır. Seyit, karısı Dudu'ya şu zamana kadar hiç mektup yazmamış. Ama hali gittikçe kötüleşince, açlıktan midesi bağırsaklarına yapınca, hiç durumu olmadığını bildiği halde, son çare Dudu'dan yardım istemeye karar verir. Yazdığı mektubu, cezaevine bir yakınını görmeye gelen köylüsüyle gönderir. Köylüsü 10 gün merkezde kalır, sonra köye gider. Dudu'ya mektup ulaştığında üzerinden 10 gün geçmiştir. Sonunda cezaevinin kapısına varır, gördüğü gardiyana derdini anlatır. Ben Seyit'in karısıyım. Ona bunları getirdim, görüş var mıdır? Dudu, gardiyana görüşü sorarken, yanlarından bir sedye üzerinde, üstüne kir pasak içinde, eski püslü bir bez atılmış bir mevta çıkarırlar. Dudu üzüntüyle mevtaya bakar. Bu sırada gardiyanın da gözleri iki büyük kazdadır. Seyit ölmüştür neticede, kadının getirdiği iki büyük kaz heba mı olsun der ve ona; Bugün görüş günü değil hanım, 1 hafta sonra gel. Bana ver onları, ben kocana teslim ederim, der. Seyit'in cenazesi bahçeden çoktan çıkarılıp arabaya konulmuştur. Dudu, cahil bir köylü olduğundan devlet işlerine aklı ermez. Gardiyanın pis pis sırıtmalarına bakıp, elindeki iki büyük kazı, bir büyük kap yoğurt ve pekmezi gardiyana verir. Gardiyan ona bakıp, 1 Hafta sonra gel, görüş, der kazları eline aldığı gibi ortadan kaybolur. Dudu, boynu bükük, küçük oğlunu yine sırtına bağlayarak 8 saatlik köy yoluna çıkar. Ayaklarının altında yaralar açılır, açlıktan başı döner, yorgunluktan bitap düşer ve köye varır. Köye varır varmaz candarmalar koluna kelepçeyi takar, onu hapse gönderir. Kazını çaldığı komşusu onu şikayet etmiştir. Hırsızlıktan 3 ay hapis alır. 3 ay boyunca Seyit'in öldüğünden habersiz, oğluyla birlikte aç sefil bir halde hapishaneden çıkmayı bekler. BİR FİRAR: İdris iki candarmanın ortasında, elleri kelepçeli karakola götürülüyordu. Candarmaların dayağından helak olmuş vaziyette, seke seke yürüyordu. Bayram namazında İmamköy Camii'ni basıp, orada namaz kılanları soyduğunu nihayet itiraf etmişti. Gerçi itiraf etmeyip ne yapacaktı. Savcı Faili bulmadan gelirseniz gözüme görünmeyin! demişti. Candarmalar da araştırma yapmışlar, köydeki herkesin sevmediği, hep şikayetçi olduğu İdris'i bulmuşlardı. İdris'in babası bu köyün eski imamıydı. İmam babası vefat edince başıboş, işsiz güçsüz dolaşır olmuş köylü de bundan haz etmezdi. Bir iki kişi aylak gezen İdris'dir demiş, diğerleri de ona hak vermişti. Candarmalar hırsızlığı yaptığını söyletene kadar haşatını çıkarmıştı. Sonunda mecburen Ben yaptım, demek zorunda kalmıştı. Şimdi iki candarmayla, güya ona yardım eden diğer faili almaya gidiyorlardı. Candarmalar ona eziyet yaparken, bu işi tek başına yapmadığını söylemişler, İmamköy cemaatinin iki kişiydiler demesi üzerine, yanındaki yardımcısının da ismini istemişlerdi. El mahkum, birinin adını sallamak zorunda kalmıştı. Bütün köylü onu istemezken ona kahvehanesini açan, elinden geldiğince yemek veren, kahvehanesinde yatıran, arada sırada düzelmesi için nasihatler veren kahveci Süleyman'ın adını vermişti. Halbuki yaşlı adamcağızın bu olayla hiçbir ilgisi bile yoktu. İdris'i mecbur bırakmışlardı. Kahveci Süleyman'ın mekanına az bir yol kala, İdris düşünmeye başladı. Şimdi candarmalar bu yaşlı adama hırsız damgası vuracaktı. Bütün köyün gözleri önünde incecik kollarına kelepçe vurulacaktı. İftira yediği yetmiyormuş gibi en azından 7 sene içerde pisipisine yatacaktı. İdris'e babasından bile iyi davranan bu yaşlı adamı niye ateşe atıyordu ki? Bir ayağı çukurda adamın kalan ömrü de İdris yüzünde dört duvar arasında geçecekti. Baktı bu hainliği yapamayacak, iki candarmanın kollarından bir çırpıda kurtulup yandaki fundalığa doğru koşmaya başladı. Candarmalar ellerindeki tüfeklerin mekanizmalarını açtığı gibi gecenin sessizliğinde tetiğe bastılar. İdris anında yere yıkıldı. Candarmalar hemen yanında bittiler. İdris gözlerini zorla açtı, onlara bakıp, Süleyman Ağa'nın bir şeyden haberi yok, benimde... dedi ve gözlerini sonsuzluğa yumdu. KANAL: Konya'nın çorak topraklarında bir Çumra Kanalı vardır. Beyşehir Gölü'nden ıssız Konya Ovası'nın çatlamış topraklarına can katar. Bu kanal Konya'nın tarım işçileri için can suyudur. Hayatını tarlasına ektiği tahıldan kazanan çiftçiler, bu kanalın suyuna muhtaçtır. Konya Hapishanesi'nde yatan Zağar Mehmet'in gözleri uzaklara dalmıştır. Dedemköylü Mehmet'i düşünüyordu. Bebekleri birlikte geçmişti Dedemköylü Mehmet'le. Babası daha o küçükken ölmüş, evinin bütün yükü Dedemköylü Mehmet'e kalmıştı. Bir yaşlı anası, bir kız kardeşi bir de küçük erkek kardeşi onun boynundaydı. Zağar Mehmet'le eğlencelere giderler, kadınlarla eğlenirler, içki içerler, türkü çığırıp, dertleşirlerdi. Zağar Mehmet yaşı gelince evlendi. Dedemköylü Mehmet'le artık eskisi gibi görüşemez oldu. O evli, diğeri bekar olmuyordu. Arada bir köy kahvesinde görürler, selamlaşırlardı. Uzun bir vakit Dedemköylü Mehmet evlenemedi, tarladan eve, evden kahveye hayatı geçti. Bir senesi duyuldu ki artık Mehmet tek başına evi geçindiremez olmuş. Artık tarlada ona yardım edecek birileri lazımdı. Anası yaşlıydı, kız kardeşi de evlenip göçmüştü. Kardeşiyle birlikte aynı gün düğünleri yapıldı. Kendilerine 2 gelin almışlardı. Hem evi çekip çevirecek, hem de tarlada iki kardeşe yardım edeceklerdi. O senesi Konya'da müthiş kuraklık yaşanıyordu. Çumra Kanalındaki su olmazsa, herkes aç susuz kalacaktı. Zağar Mehmet ve karısı tarlasına vardı. Ekinlerinin boy vermediğini, gün geçtikçe de kuruyup gittiğini fark etti. Tarlasına gelen suyun boşaldığını ve sarı bir toprak aktığını gördü. Kafasını kaldırdı, biraz ilerideki eski dostunun tarlasına doğru baktı. Suyu onun tarlasında önlediklerini, gelen bütün suyla kendi tarlasını suladıklarını gördü. Küçük oğluyla, eski dostuna haber gönderdi. Suyun önünü açsın, tarlam kurudu desindi. Küçük oğlan koştura koştura Dedemköylü Mehmet'e vardı, babasının diyecekleri dedi. Ama Dedemköylü hiç oralı olmamıştı. Çocuğu hiç dinlememiş, hemen gerisin geri göndermişti. Zağar Mehmet bu iş böyle giderse çoluk çocuk aç kalacaklarını biliyordu. Bir bakış fırlattı eski dostuna. Dedemköylü Mehmet hiç oralı olmamıştı. Zağar Mehmet düşündü taşındı. İki erkek kardeşle bi başına baş edemezdi. Kavga etse neye yarardı ki? İş uzar giderdi. Mehmet'e uzun uzun baktı. Gökyüzüne baktı, Allah'tan bir bulut göndermesini bekledi... Günler geçti, ekinleri artık güneşten yanmıştı. O sene aç kalacaklardı. Yandaki tarlaya baktı, yandaki tarlanın mahsulü esip gürlemiş, Allah verdikçe vermişti. Mahsulü yanmış, elinde çapasıyla kalmış 60'lık anasına, beli çapalamaktan bükülmüş karısına baktı. Sabah erkenden kalkıp tüfeğini omuzuna astı, çıktı tarlaya gitti. Kuru su yolunun içine yattı. Dedemköylü Mehmet'le kardeşi tarlada göründüklerinde 5 el ateş açtı. Cezaevine getirilirken karısına tembihledi, Oğluma ve anama iyi bak. Dedemköylü Mehmet'in anasına da hakaret etmeyin sakın. CANDARMA BEKİR: Hapishanede yatan Çallı Halil Efe'ye 101 yıl ceza verilmiş. Aynı koğuştaki mahkum sormuş, Sana niye 101 sene verdiler? Çallı Halil Efe, Devlet benden iki başı bozuk, bir candarma, bir tüfek, iki de at soruyor, demiş. Mahkum adam, Halil Efe'nin hikayesini merak eder. Çallı Halil Efe anlatmaya başlar; Köyde bir hasmımı öldürdüm, beni hapse attılar. Davamın görülmesi için savcı bey yanına çağırtmış. Mutlaka gelsin, davadan önce konuşalım demiş. Ayaklarımın yaraları daha yeni iyileşmeye başlamıştı. Şimdi yalın ayak 2 günlük yolu nasıl gidecektim. Yapmayın etmeyin de diyemezdim, davam başlamıştı. Gitmesek olmazdı. Baş gardiyan beni hiç sevmezdi. Yanıma verdiği candarmayı iyice bir doldurdu. Yola çıkmaya hazırlanırken, candarma geldi, ellerimi arkadan kelepçelemek istedi. Yahu yapma etme, bunca yol el arkada kelepçeli olmaz dediysem de kar etmedi. Bir kere gardiyan bunu doldurmuştu. Neyse, pek fazla direnmeden yola çıktım. Candarma kolumda, ben yanında yürüyerek şehre koyulduk. Yoruldum biraz dinlenelim dememi dinlemiyor, basıyordu köteği. Her ilçede candarmalar değişiyordu ama ben hep dinlenmeden, aç susuz yola devam ettim. Sonunda kendi köyüme geldik. Çal'a gelmemiz hiç iyi olmamıştı. Çünkü köyde epeyce hasmım vardı. Kimseye görünmeden bir an evvel yola revan olalım diye dualar ettim. Yanımdaki candarma beni Çal karakolundaki candarmaya teslim edip görev yerine geri dönecekti. Karakola geldik, bir de ne göreyim? Babasını öldürdüğüm Bekir, karşımda candarma olarak duruyor! Beni ona teslim ettiler. Pis pis sırıtmaya başlamıştı. Artık eline düşmüştüm. Beni o gece dinlenelim diye evine götürdü. Ellerimin kelepçesini açmadan sedire yatırdı. Yorgunluktan gözlerim kapanıyordu, korkuyordum ama yapacak da bir şey yoktu. Uyuyup kalmıştım. Sabah uyandığımda gözlerimi açtım, bir de ne göreyim? Bekir'in evinin camlarından kapılarından bir dolu adam ibretle bana bakıyor. Bekir ben uyurken gitmiş, hem bizim köyden, hem de civar köylerden ağaları, muhtarları, zengin tabaka kim varsa başıma toplamış. Bir zamanlar dağlarda eşkıyalık yapardım. Az çektirmemiştim hepsine, şimdi Bekir'in eline düşmüştüm. Benden intikamını alacaktı ama bütün hasımlarımın gözleri önünde olacaktı. Bekir beni ayağa kaldırdı, yüzüme bakıp kötü kötü güldü. Şimdi hesaplaşma vakti Halil Efe, dedi. Ellerime bir urgan geçirdi, beni tavana astı. Eline geçirdiği kalın sopayla belime belime, ayaklarıma, yüzüme nereyi bulursa vurdu. Hızını alamadı suratıma tükürdü. O da yetmedi anama avradıma, yedi soy sülaleme sövdü döktü. Kapıların aralarından, cam kenarlarından bana bakan ağalar beyler keyifle cigaralarını tüttürüp kahkahalar atıyordu. Bekir dinlendi geldi yine vurdu, dinlendi yine vurdu. 1 saat boyunca beni dövmekten her yanım çürüyene kadar dövdü. Ben, dosta düşmana karşı bir ah bile demedim. Bekir yorulunca beni dövmekten vazgeçti. Evine topladığı haramileri gönderdi. Sonra iki at çıkardı, beni birine, kendisi de diğerine geçti. Ellerim yine kelepçeliydi. Böyle yola çıktı. İçimden küfürler savurdum, ulan dedim sen benim elime geçersin muhakkak. Gece ilerledi, karanlık çöktü. Biz de ormanın kıyısından geçiyoruz. Bir baktım koluma takılan kelepçenin vidasından çıt diye ses geldi. Eski püskü kelepçe kırılmıştı. Ellerimi oynata oynata kelepçeden kurtuldum. Yarım saat öyle gittik. Artık vaktidir deyip, durdum Bekir'e bağırdım. Ülen Bekir, bak kelepçen kırıldı. Artık ellerim boşta, gel şimdi hesaplaşalım. Bekir beni umursamadı. Gülüp geçti, e ne de olsa tüfek ondaydı. Omuzundaki tüfeğe güvendi, beni adam yerine koymadı. Haydi, bırak gel dinlenelim şurada, diyerek atından indi. Ben de indim. Cebimdeki cigaradan yaktım, ona verdim. Dört gözle bir yamuğunu yakalıyordum. Bekir çakmakla cigarayı yakalamadı. Ben yaktığım cigaramı ona uzattım ki ateşiyle kendi cigarasını yaksın. Tam benim elimden cigarayı alıp kendisininkini yakacaktı ki, kolunda sıkı sıkı tuttuğu tüfek yana düştü. Bir kıvraklıkla düşen tüfeği kaptığım gibi Bekir'in karşısına dikildim. Besmele çek ulan, öldüreceğim seni! dedim. Dur, yapma sana her şeyimi veririm, yeter ki evdeki sabiyi yetim bırakma diye yalvarmalarına kalmadı, parmağım tetiğe gidiverdi. Daha kurşun tüfekten çıkmadan Bekir düşüp oracıkta ölmüştü. Yani anlayacağın adam ben daha tüfeğe parmağımı basar basmaz korkudan öldü. İşte, devlet bunun için benden iki başı bozuk, bir candarma, bir tüfek, iki de at soruyor, dedi. Koca karıyı oturtmuşlar kahvehanede, başında 50 kişi ikna etmeye çalışıyordu. 60 yaşlarında zavallı kadının yaşlılıktan zaten gözleri küçücüktü, bir de ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüştü. Savrukların Hüseyin, yaşlı kadının oğlu Sarı Mehmet'i vurmuştu. Muhtar, Ülen kocakarı, dava edersen kazanacak mısın? Köydekiler Mevlüt Ağa'nın oğlu için şahitlik eder mi? Hadi etti diyelim, sen ayda 4-5 sefer kasabaya gidip gelicen, en az 4 günün kasabada geçecek. Ne olacak, burada tarlan bahçen kalacak. Ya şahitlerin gelmezse, bugün git yarın gel diyecekler. Al sana 5 sene. Sen bu fakir halinle bu işin içinden çıkabilir misin? Mevlüt Ağa sana yardım edecek, gel he de, diyerek yaşlı kadını ikna etmeye çalıştı. Yaşlı kadın ne yapsın? Elinde yok avucunda yok, teklifi kabul etti. Oğlunu gömdü, sesini soluğunu çıkarmadı. Mevlüt Ağa da ona 1 torba un, 2 süt keçisi, bir kese kağıdı şeker yolladı. Bir ay sonra köye iki candarma geldi. Muhtar korktu. Bunlar köyün candarmaları değildi. Vilayetten geliyorlardı. Mevlüt Ağa'nın oğluyla kavgalı olan Garip Mehmet, köylülerden duyduğu cinayeti hemen hükümete bildirmişti. Ölen Sarı Mehmet'in anasını buldular. Sorup soruşturdular. Kadın korkusundan gerçeği anlatmadı. Hem anlatsa eline ne geçecekti? Ölen ölmüştü. Koskoca ağanın oğlunu şikayet etse ne olacaktı? Onlar bir yolunu bulup dışarı çıkarlar, peşini de bırakmazlardı. En iyisi konuşmamak dedi, candarmalara da tek kelime etmedi. Ağzını açmasa da candarmalar dinlemedi. Savrukların Hüseyin'i tutukladılar. Ölen Sarı Mehmet'i de mezarından çıkardılar. Yola çıkmadan evvel koca karıya, Sen oğlunun cesedini kağnıya yükle, vilayete getir. Biz önden zanlıyı götüreceğiz dediler. Yaşlı kadın kokan cesedi paçavralara doladı, kendinden yaşlı öküzün arkasına attı. Kağını ağır ağır yola çıktı. Koca karı ağlaya ağlaya oğlunun cesediyle vilayete doğru gitti. KAMYON: Genç delikanlı Zincirli Han'ın daracık sokaklarında bir kamyon gördü. Kamyonun arkası hınca hınç insan doluydu ama yine de şansını denemek zorundaydı. Bir kişilik yer var mı? Yer yoktu ama kamyon şoförü sırf yarım kuruş fazla almak için, Geç geç bir kişilik yer var, dedi. Yarım lirayı peşin aldı. Diğer kalanını yolda toplayacaktı. İçeridekilerle sıkış tıkış yaparak yola çıktılar. İçerisi gerçekten de insan doluydu. Genç delikanlı ilk defa bir arabaya biniyordu. Daha 18 yaşındaydı. Konya'da iş yoktu. Okula da gitmiyordu. Evde bir dolu adam, bir babasının eline bakıyordu. Zavallı adam çalışır didinir ama ayın sonunu getiremezdi. Delikanlı komşularından duymuştu. İzmir'e giderse orada iş bulabilirdi. Babasına söyledi, izin aldı. Yola çıkacaktı ama beş kuruş parası yoktu. Otobüsle gitse bir sürü paraydı. O 1 haftada anca yarım kuruş çıkarabilmiş, o parası da kamyona yetmişti. Yalnız kamyoncuların bir huyu vardı, ücretin yarısı yola çıkarken, yarısı da yolun ortasında toplanırdı. Bakkalın çırağı anlatmıştı, paranın diğer kalanını yolun yarısına geldiklerinde topluyorlardı. Şoför kamyonu durdurmaya yakın, arkadan vınlayıp kaçması gerekiyordu. Yoksa onu dayaktan gebertirlerdi. Yola çıktılar, epeyce bir gittiler. Kamyon arada sırada yavaşlıyordu. Delikanlı paranın geri kalanını toplayacaklar diye ödü patlamay başladı. Kamyon her yavaşladığında kaçmak için yer arıyordu. Kamyon bir rampaya geldi. Aşağısı uçurum, yanı kayalıklar, ilerisin de dik yoldu. Kamyonlar ne zaman buradan geçse yolcularını indirir, uçurumlu yolu yolcusuz geçer, o dar geçit bitiği zaman da yolcularını tekrar bindirip yoluna devam ederdi. Yine o dar geçide geldiler. Delikanlı kamyonun durmak üzere olduğunu anladı. Anlamıştı ki paranın geri kalanı toplanacak. Kaçmasa yalvarsa, onu dayaktan gebertirlerdi. Bu halde İzmir'e gidemezdi. Hem her yer karanlık, ormanlık, uçurumun dibiydi. Yol bilmez iz bilmezdi. Ne yapacaktı? Midesine ağrılar saplandı. Derken kamyon stop etti. Kamyon şoförü dışarı çıktı, tam aşağıya inin geçidin sonunda bizi bekleyin geleceğiz diyecekti ki, delikanlı korkudan bir çırpıda kamyonun arkasından atlamaya kalkıştı. Bir anda dengesini kaybetti. Ayağı dorseye takıldı, içi geçti derken uçuruma düştü. KAFAKAĞIDI Akşamüzeri hapishaneye bir sürü adam getirmişlerdi. Bu adamları nizamiyenin bahçesine ip gibi dizdiler. Hepsinin üstü başı yırtık pırtık, kirli paslıydı. Ellerinde tahta bavullar, çuvallar, serfefil haldeydiler. Kimisinin şalvarı yırtık, kimisinin de şapkasının mukavvası çıkmıştı. Otobüs parasını veremeyenleri böyle hapishaneye getirirler, 3 ay burada kalır, sonra da bırakırlardı. Bu zavallı adamların içinde bir tanesi diğerlerine göre çok yaşlı görünüyordu. Üstü başı da diğerlerine göre daha iyiydi. Nereden baksan 80 yaşında görünüyordu. Sabahattin Ali bu yaşlı adama yanaşır, niye buraya getirildiğini sorar. Yaşlı adamın vaktiyle tarlasıyla ilgili bir sorunlar olmuş. Mahkemeye gitmek zorundaymış. Nüfus cüzdanını da kaybetmiş. Oğlunun aklına bir şey gelmiş, babasına söylemiş. Ölen torununun kimliğini almış, mahkemeye gitmiş. Mahkemeyi bir şekilde kazanmış. Üzerinden yıllar geçmiş, köye otobüs parasını ödemeyenler için ödeme günü olduğunu söylemişler. Yaşlı adam pek kaale almamış. İkinci kere gelmişler, otobüs parasını ödemeyenler için son şans demişler, bu yine üstüne almamış. Üçüncü kere geldiklerinde yaşlı adamı alıp buraya getirmişler. Niye getirdiklerini sorduğunda da, yıllar evvel mahkeme için gittiği zaman otobüs parasını vermemiş, üzerinden zaman geçtiği için unutmuş. Uyarı yaptıklarında da üzerine almamış. O yüzden buraya getirilmiş. Sabahattin Ali şaşırdı, İyi de dayı sen 60 yaşını geçmişsin, 60 yaşını dolduranlar için otobüs bedava, senden niye para istediler ki? diye sorduğunda, Ölen torunumun kafakağıdını kullanıyorum ya, devletin gözünde daha 29 yaşında görünüyorum, demiş. Sabahattin Ali, İyi de babacığım, insan hiç torununun nüfus kağıdını kullanır mı hiç? dediğinde, yaşlı adam; Ne olurmuş sanki? Hepsi devletin kafa kağıdı değil mi? diye yanıt verdi. GRAMOFON AVRAT: Gencecik kız henüz 20'li yaşlarındaydı. Azime'nin eline düşeli 1 sene olmuştu. Şimdiden Konya Meram'da bütün hovardaların gözdesi olmuştu. Sesi billur gibiydi. O yüzden ona Konya'da Gramofon Avrat denirdi. Dansı kırk yıllık dansözlere parmak ısırtırdı. Köyün gençleri onun yüzünden kavgalar ederdi. Ağa oğulları tarlasını satar onu elde etmeye çalışırdı. Cebine sattığı parayı koyan genç hovardalar, Gramofon Avrat'ı evlerine çağırır, şarkılar türküler söyletir, dans ettirir, eğlenirlerdi. Sarhoş olan adamlar gecenin ilerleyen saatlerinde silahları çekip karıyı paylaşamayınca, birbirlerine girer kavga dövüş gırla giderdi. Ama o bunların içinden sıyrılıp çıkmayı çok iyi bilirdi. Kavganın en cafcaflı anında şoförü gelir, arabasına atlar basar giderdi. Gramofon Avrat'ı dışarıya götüren bir arabacı vardı. Adı Murat. Murat, avradı eğlenceye götürür, bütün gece sessiz sakin arabasında oturup onun çıkmasını beklerdi. Şimdiye kadar çıkan hiçbir kavgaya girmemiş, sessiz sakin avradın dışarı çıkmasını beklemişti. O gece yine dışarı çıkıldı. Şarkılar söylendi, dans edildi, içildi, sarhoş olundu ve yine bir kavga patlak verdi. Onu evine çağıran adam avradı tutmuş bir yere bırakmıyordu. Gramofon Avrat bu sefer sıyrılıp çıkamamıştı. Elinden kurtulmaya çalışsa da kafi olmadı. İçeride silahlar patlamaya başladı. Avrat yaralanmıştı. İlk kez içeriden Murattt, beni bırakmıyorlar, yetişşşş! diye bağırır. Murat sesi duyduğu gibi belindeki silahıyla içeriye dalar. Yukarı ateş eder ama birini öldürür. Avratı kaptığı gibi gecenin karanlığında kaybolurlar. Murat yakanır ve cezaevine atılır. Bu olaydan sonra Azime kızı evinden atar. Umumhaneye düşer. Fakat her Salı günü Murat'ı görmeye gider. Kazandığı üç beş kuruş parayla da Murat'a harçlık veriyordu. ARAP HAYRİ: Arap Hayri, Beyşehir'in mühim ve lüzumlu adamlarından biriydi. Berber kapısının hemen yanında boyacı sandığında arada sırada uyuklardı. Ama bu taşlı topraklı köyde ayakkabı boyatmanın saçmalığını herkes bilirdi. Arap Hayri'nin lüzumsuz olarak görülen mesleği, Beyşehir'de bazı zamanlar büyük çekişmelere yol açıyordu. Beyşehir'in tek ayakkabı boyacısıydı. Buranın kaymakamı, komutanları, posta memurları hep Arap Hayri'ye ayakkabılarını boyatırdı. Arada şehirden vali geleceği zaman Arap Hayri devlet memurları tarafından paylaşılamazdı. Öyle günler olurdu ki, Arap Hayri'yi başka köylerden de çağırırlardı. Bir kaç gün ortadan kaybolur işlerini halleder sonra yine geri dönerdi. Bunların dışında, Arap Hayri'nin kıymeti kasabaya müzikli gezgin tiyatrolar geldiğinde daha çok anlaşılıyordu. Bu tiyatrolarda Arap Hayri, bazen bu kumpanyalarda garsonluk yapardı, bazen de eşyaların taşınması, indirilmesi kaldırılması işleriyle uğraşırdı. En son kasabaya gelen kumpanyada Adalet isminde bir genç kadın vardı. Ufak tefek, sıska bir hali vardı. İlk etapta pek göze batmazdı ama çok güzel oyunlar oynuyor, çok iyi halk şarkıları söylüyordu. Kumpanya'nın sahibi ise Adalet Hanım'ın kocası Sahir Süha denilen bir adamdı. Arap Hayri kumpanyada getir götür işlerine bakıyordu. Ne zaman Adalet sahneye çıksa, onu en önden izliyor ama utancından da görünmeyeye çabalıyordu. Günler geçti, kumpanyanın toplanıp gitme vakti geldi. Gitmeden evvel köyün ileri gelenleri Süha ve Adalet Hanım'a bir veda eğlencesi tertip ettiler. Derenin kenarında masalar kuruldu, sazlar getirildi. Başladılar eğlenceye. Gece saatler su gibi akıp geçti. Herkes zil zurna sarhoş olmuştu. Kimisi kafasını masaya koymuş, kimisinin başı yana düşmüş herkes kendinden geçmişti. Bir tek Arap Hayri ayaktaydı. Arap Hayri, Adalet'e baktı. O da sarhoştu ama diğerleri kadar kendinden geçmemişti. Herkesin kendinden geçmiş olmasından faydalanarak ayağa kalktı Hayri. Adalet Hanım'a doğru ilerledi. Kocasını yokladı, kocası uyuyordu. Adaleti kucakladığı gibi derenin üzerindeki sandallardan birine attı. Ay iyice parlamaya başlarken, Hayri Adalet'i iyice kendine doğru çekti. Göğsü kabarıp inen kadını gördükçe iyice kendinden geçti. Hayri kadını iyice kendine doğru çekti. Bu sırada kadının ayakları suya değdi. Suyun soğukluğuyla bir anda gözleri açılır gibi oldu. Saldal sallanmaya başlamıştı. Bu sırada Hayri ellerini sandalın kenarlarından bıraktığı için, ikisi de dereye düşüp suya gömüldüler. APARTMAN: Mal sahibi çatının bir an önce kapatılmasını istemişti. Ağustos'un sıcağında iskelede kavrula kavrula çatıyı yapıyorlardı. Öğlen yemeğinde bir yarım ekmekle karpuz yemiş, sonra yine işe koyulmuştu. Apartmanın sahibi, karşı binanın da sahibiydi. Evi karşı binadaydı. Koca göbeğini camdan çıkarığ oradan işçileri gözlerdi. Arada bir göbeğini çıkarır, işçilere bağırırdı. Sen, niye bekliyorsun öyle! Çalışsana, sana para veriyoruz biz! Bazen de aniden kafasını çıkarır, Orayı iyi kapat! Lakırdıyı bırakalım! diye emirler verirdi. İşçiler bu yüzden tedirgin tedirgin çalışıyordu. Usta başı yemeğini yedikten sonra iskeleye çıktı. Tam çalışmaya başlayacakken, sokağın başında birini gördü. İçi birdenbire irkildi. İki büklüm olmuş, küçücük bir küfeci geliyordu. Küfeyi o kadar doldurmuşlardı ki, çocuk taşımakta zorlanıyor, beliyle dizlerini iki büklüm kırıp öyle yürüyebiliyordu. Küfeci çocuk, inşaat ustasının bulunduğu yere doğru geldi. Usta iyice baktı çocuğa, bu cılız, kendinden 20 kat fazla ağırlık taşıyıp sırtı eğrilen çocuk onun oğluydu. İşimize yaramaz diye onu okuldan almıştı. İki üç kuruşa elden düşme bir küfe almıştı. Artık bununla hamallık yapıp eve katkı sağlarsın demişti. Oğlu bazı günler eve babasından fazla para getirirdi. Ama o gece öyle deliksiz uyurdu ki, dili dışarda kalırdı. İşte o oğluydu. Yanında da eşyaları taşıtan adam vardı. Bu adam, apartmanın sahibi koca göbeklinin uşağıydı. Uşak ve oğlu karşı apartmanın kapısının önüne geldiler. Bu sırada inşaat ustasının elleri titremeye başlamıştı. Oğlunun taşıdığı yük o kadar fazlaydı ki, adımını merdivenden atamıyordu. Uşak hemen bağırdı, Yürüsene be! Çocuk var gücüyle davrandı, nihayet bir bacağını içeri attı. Sonra diğerlerini. Babası gördü ki, küfenin içinde envai çeşit şişelerle içki, meze, konserve çeşitleri vardı. Ağzına kadar da doldurmuştu. İnşaat ustası bulunduğu iskeleden nefesi tutarak oğlunu izliyordu. Bacakları titreye titreye adımlarını içeriye attı. Apartmanın kapısı kapandı. İnşaat ustası tam nefes alacaktı ki, bir çangırtı duyuldu. Hemen karşı apartmanın kapısına baktı. Uşak, oğlunun yakasından tuttuğu gibi dışarıya fırlatmıştı. Çocuğun iki dizi kan revan içindeydi. Kapının önü kan gölüne döndü. Çocuk hem dizlerini tutup ağlıyor, hem de ağlıyordu. Bir eliyle ikinci el küfesine sarılmıştı. Uşak çok kızgındı. Haydi bakalım çek arabanı! dedi. Çocuk, O kadar yer dolaştırdınız, bu kadar yük taşıttırdınız, paramı verin hiç olmazsa! diyordu. Uşak ise kırdığı 2 şişenin hesabını sordu. Defol ulan! Senin yüzünden ben de laf işittim! Taşıyamayacaktın da ne diye yüklendin? dedi. Çocuğun dizlerine cam kırıkları dolmuştu, onları çıkartmakla uğraşıyordu. Bunun üstüne apartman sahibi koca göbekli adam yine camda belirdi. Zırlama pencerenin önünde, haydi defol! diye kükredi. Bu kükremeyle birlikte elleri titreyen inşaat ustasının dizinin bağı çözüldü, başı dönmeye başladı, demirleri tutan elleri tutamaz oldu. Ayakları iskeleden kesildi, yukarıdan aşağıya doğru kaydı gitti. ARABALAR BEŞ KURUŞA: Akşam pazarında 8 yaşındaki çocuk ve kara çarşafa dolanmış annesi kenarda durup ellerinde yaptığı tahta arabalarını satmaya gelmişti. Annesi utandığı için çocuk cılız sesiyle bağırmaya başladı. Arabalar beş kuruşa, arabalar beş kuruşa. Kimse dönüp bakmıyordu. Çocuk, bir anda az ileride camekanlı oyuncakçı dükkanın önünde, son model arabanın durduğu gördü. İthal oyuncakların satıldığı dükkana kendi yaşlarında bir çocuk, bir de annesi girmişti. Beş on dakika sonra çocuk dışarı çıktı. Çıkar çıkmaz da el yapımı tahta araba satan çocuğu görerek ona doğru koştu. Elele tutuştular, neşeyle konuşmaya başladılar. Serginin başında iki büklüm duran annesi bu duruma şaştı kaldı. Çocuklar aynı sınıfta okuyordu. Derslerini sordular. Zengin çocuk; Öğretmene söyleyeceğim, bizi aynı sırada oturtsun, dedi. Araba satan çocuk, aynı mahalledeki arkadaşıyla aynı sırada oturuyordu. Şimdi sırasını değiştirse, arkadaşı yanlış anlardı. O yüzden, Gerek yok, dedi. Tam bu sırada zengin çocuğun şişman, havalı annesi oğlunun satıcı çocukla konuştuğunu görüp koştura koştura onların yanına geldi. Oğlunu kendisine doğru çekti, sonra araba satan küçük çocuğa omuzundan vurup ittirdi. Bağıra bağıra, Sen kimlerle konuşuyorsun böyle! diye kendi çocuğuna kızdı. Baksana, kirli, pislik içinde. Bu senin konuşabileceğin insan mı? dedi. Çocuğu ağlayarak, Anne bu beni mektepten arkadaşım, dedi. Bunun üzerine şişman kadın, Ben yarın okulunuza telefon edeceğim. Seni kendi seviyende olmayanlarla temas ettirmeyi gösteririm! dedi. Oğlunun kolundan çektirdi, otomobile bindirip götürdü. Araba satan çocuk bağırmaya başladı, Arabalar beş kurşa, beş kuruşa... SES: İki arkadaşı kamyonla Beyşehir'den Konya'ya götüren kamyon arızalandı. Barsakderesi mevkiinde şoför ve muavini motorun kapağını açtılar, arızayı gidermeye çalıştılar. Bu sırada kamyonun yolcuları da dinlenmek için çayıra çimene yayıldı. Saatler geçtikçe yolcuların sabrı da tükenmeye başladı. İki de bir muavinle şoförün yanına gidip, Bitti mi? diye soruyorlar, oflayıp pufluyorlardı. Bazıları dayanamayıp söve söve bavullarıyla yayn yürümeye karar verdi. Bazıları da durup bekleyecekti. Kamyon bir türlü olmayınca saatler ilerledi, akşam iyice çöktü. Biz de kenarda oturalım, orada bekleyelim dedik. Yolun kenarında yol işçilerinin çadırı vardı. İşçiler bugünlük işlerini bitirmiş, cadırın kenarında ateş yakmışladı. Birden bir ses duyuldu. Dağların yamaçlarını inleten bir ses. Hem saz çalıyor, hem de söylüyordu. Arkadaşım konservatuarda çalıştığı için hemen türkü söyleyen çocuğun yanına gitti. Kamyonun tamir edilmesini bekleyen diğerleri de bizimle geldi. Genç delikanlı türküyü yanık yanık söylüyor, biz de kendimizden geçiyorduk. Saat epeyce ilerledi, biz türkülere kaptırdık gidiyoruz. Bir anda muavinin sesini duyduk, Kamyon oldu, haydi gidiyoruz. O güzelim atmosfer yarım kalmıştı. Bir yanımızda dere şırıl şırıl akıyor, bir yanımız dağ, arkamız yeşillikler, yukarıda ay... Bırakıp da gidemiyorduk. Arkadaşım tutturdu, Ben bu çocuğun arkasını bırakmamem! Cebinden defterini kağıdını çıkardı, bir şeyler yazdı çocuğa verdi. Nerede olursan ol, beni bul. Sana paralı iş bulurum, usta aşıklarla çalışırsın, dedi. Çocuk çok sevinmişti. Biz yola çıktık. Arkadaşı Ankara'ya geldikten sonra yol işçisi Sivaslı Ali'yi bulmaya azmetti. Ne yapıp ettiyse buldu, Ankara'ya getirtti. Almanlar gelmiş, piyanoyla ses denemesi yapıp okula öğrenci alacaktı. Sivaslı Ali, konservatuara geldi. Almanların sınav yapacağı odaya girdi. Sivaslı Ali'ye, piyanodan çıkan seslerin aynısını çıkarmasını istediler. Ali, onların ne istediğini anlamadığı için, normal türkü söyledi. Onu uyardılar. Piyanodan çıkan seslerin aynısını sesiyle tekrarlaması gerekiyordu. Beceremedi. Sıradaki çocuğu çağırdılar. O, istedikleri gibi sesleri çıkarmıştı. Hem de Ali'nin sesinden de daha iyiydi. Sonra dostum Almanlara ısrar etti. Ali'nin sesinin iyi olduğunu iddia ediyordu. Tekrar şans verdiler. Saz çaldığını, sazıyla onlara sesini dinletmesini istedi. Ali'yi sahneye çağırdılar. Ali, sazını aldı ve beklemey başladı. Heyecanlanmıştı, bildiği herşeyi unutmuşa benziyordu. Bir an gözlerini kapattı ve türkü söylemeye başladı. Fena değildi. Sıradaki çocuğu da çağırdılar. O da şarkı söyledi ama sesi daha güzeldi. Billur gibiydi adeta. Herkes büyülenmişti. Sonunda o çocuğu seçtiler. Sivaslı Ali seçilemedi. Arkadaşım çok mahcup olmuştu. Onu işinden gücünden edip buralara kadar getirmişti. Sesi beğenilmeyince kendini suçlu hissetti. Hep beraber yemek yemeye gittik. Arkadaşım Ali'den özür diledi. Ali hiçbir şey olmamış gibi davranmıştı. Sanki hiç üzülmemiş, hiç etkilenmemiş gibi görünüyordu. Asıl ben özür dilerim, o odada bir türlü sesimi bulamadım, dedi. O gün yemekten sonra ayrıldık. Ertesi sabah bir kaç lira verip, onu otobüsle Konya'ya göndermek istedik. Ama Ali çoktan gitmişti. Duydum ki Sivaslı Ali, Ankara'ya gelebilmek için kamyonumuzun bozulduğu gece çaldığı sazını satmış yol parası yapmıştı. Elindeki sazı da kaldığı handaki birinden almıştı. ÇAYDANLIK: Hastanenin bodrum katında, demir parmaklıklı penceresi olan odada 5 kişi kalıyorduk. Ben ve diğer dört kişi mahkumduk. Hepimizin ayrı derdi vardı. Benim kulağımdan problemim vardı. Süleyman Efendi aramızda en yaşlı olanıydı. Süleyman Efendi zatürreydi. Yan yatağında yatanın adı Satılmış'tı. Daha gençti. Onun da midesinde sorun vardı. Süleyman Efendi yaşlıydı ama çenesi hiç durmazdı. Sürekli birilerinden şikayet eder, yanındakilerin gıybetini yapardı. Hiç kimseyi beğenmez, her şeyi en iyi bu bilirdi. Aman doktor mu bunlar? Ben onlardan daha iyi anlarım. Bacak kadar çocuk gelmiş de bana akıl öğretiyor, der doktorların da arkasından konuşurdu. Herkes ondan yaka silkerdi. Bir tek yan yatağında yatan Satılmış ona katlanabiliyordu. Süleyman Efendi'nin bir çaydanlığı vardı. O çaydanlık devamlı sobanın üstünde durur, habire çay içerdi. Hemşireler fazla çay içmemesini söylese de, Allah Allah.. Çaydan zarar geldiği nerde görülmüş? diyerek çay içmeye devam ederdi. Satılmış'ı emir eri gibi kullanırdı. Satılmış, getir çaydanlığı, dediği an, bardağına çay doldurulurdu. Çay içerken yorganını açar, sırtını duvara yaslar öyle içerdi. Doktorlar ve hemşireler onu uyarırlardı. Terlisin, yorganını açıp sırtını duvara verme üşüteceksin, derlerdi. Arada bir de camı pencereyi açtırır, göğsünü rüzgara verirdi, sonra da Yok yok bu rüzgar adamı hasta etmez. Bu rüzgar Takkeli Dağından geliyor. İnsana şifa verir, dedi. Derin derin rüzgarı içine çekerdi. Bazı geceler öksürük krizlerine giriyor, hiçbirimizi uyutmuyordu. Odada kalan diğer mahkumlar onun yüzünden sabaha kadar uyuyamıyordu. Esrarkeş denilen mahkum, Gebermedi gitti yahu! diyerek söylenip dururdu. Sabaha karşı ses kesildi. Nöbetçi hemşireler derhal sedyeyle ölüyü dışarı çıkardılar. Sabah vizitesinden sonra Süleyman Efendi'nin akrabaları gelmişti. Oğlu odaya girdi, bütün eşyalarını derledi topladı getirdiği çarşafın içine sardı çıktı. Çok geçmeden çocuk tekrar içeri girdi. Odanın ortalık yerinde etrafına bakınarak, Bizim çaydanlık nerde? diye sordu. Süleyman Efendi bir kaç günden beri ağırlaştığı için çay demlenmiyordu. Satılmış da midesindeki suyu aldırmak için hemşireyle birlikte muayeneye gitmişti. Çaydanlıktan kimsenin haberi yoktu. Esrarkeş, Merak etme bulunur, dedi. Esrarkeş'in bu lafıyla birlikte kapıdan şişman, yüzü kıpkırmızı bir kadın kafasını uzattı. Sertçe, Helbet bulunacak, o da ne demekmiş? dedi. Kadın her yeri didik didik arattı. Bu yetmiyormuş gibi candarmalara haber verdi. Biz bulunur dedikçe, yüzüme hırsızmışız gibi bakarak koridorda bağırıp Ben bunu kimsenin yanına koymam. Söyleyin çaydanlığı kim çaldı?Kim çaldıysa çıkarsın versin. Her taraf hırsız kaynıyor. Müdüre çıkacağım, başhekime varacağım... diyerek hastaneyi inletti. Hemşireler, Hanım burada bağırıp durmayın, hasataları rahatsız ediyorsunuz, dedikçe kadın iyice bağırıyordu. Sonunda Satılmış iki büklüm içeri girdi. Çaydanlığı ona sorduk. Gece Süleyman Efendi ateşinden sayıklayıp durduğu için, çaydanlığı hademeye vermiş, ona su getirtmiş. Bazen elini yüzünü yıkamış. Arada bir inlemeye başlayınca da dudaklarına su vermiş. Sabaha yakın midesinden su alınacağı için de çaydanlığı hademeye emanet etmiş, doktorun yanına gitmiş. Satışmış hademeye söyledi, Beybaba'nın çaydanlığını getiriver! dedi. Hademe çaydanlığı getirmeye giderken, koridordan şişman kadının sesini duyduk. Aralarında konuşuyorlardı. Yanındaki kadına, Ne demekmiş o? Devlet elinde can verdi. Ben elimi sürmem. Cenazesi için de on para vermem. Ahir vaktinde kocamı hapishane köşelerinde öldürdünüz de ölüsünü bana mı kaldırtacaksınız? İstemem, ne yaparsanız yapın, dedi. Çaydanlığı gelince bohçanın içine koydu, onu da oğlunun koluna taktı, arkasından, Az daha durursak bizi de soyamaya kalkacaklar. Hadisenize! diye bağırarak gelen akrabaları da peşine takıp çekip gitti."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kan-ve-gul", "text": "Aziz, çok sevdiği eşi Nergis'ten boşanmış; Zeynep adında küçük bir kızı olan ve yıllardır çalıştığı yayın evinde kitap çevirmenliği yapan bir karakterdir. Kızının dans gösterisinde giyeceği ceketi temizletmek üzere yola çıktığında, üniversite yıllarında bir tiyatro grubunda beraber rol aldıkları arkadaşı Fulya ile karşılaşır. Fulya, sohbet sırasında Aziz'e tiyatro grubunun üyesi olan Abdül'ün faili meçhul bir cinayete kurban gittiğini söyler. Aziz, Abdül ile hiç tanışmamasına rağmen bunu duyduğuna çok şaşırır. Daha sonra Fulya'nın tavsiyesi üzerine İskender Doğan'a ait olan Kan ve Gül Kuru Temizleme dükkanına gider. Burada, İskender Doğan ile tanışır ve sohbet ederler. Aziz, gösteri salonunun bulunduğu Boğaziçi Üniversitesine gider. Burada eski arkadaşı Saffet ile görüşür. Saffet'ten kafasını kurcalayan bir takım şeyler duyar. Aralarında geçen konuşmadan sonra birkaç bira içerek gösteri salonuna gider. Kızının gösterisine sıra gelemeden, kuliste yangın çıkar. Kızını kurtarmak için yangının içine dalan Aziz, düştüğü sırada başına aldığı bir darbe sonucu 20 yıl öncesine döner. Döndüğü nokta Boğaziçi üniversitesi kampüsüdür. Olayı tam olarak kavrayamayan Aziz, kantindeki birinden tarihi öğrenir. 25 Şubat 1994 tarihine dönmüştür. Aziz, ilk başta bu olaya anlam veremese de 20 yıl sonraki hayatını düşününce; bu dönüşü bir fırsata çevirmeye karar verir. Bir tanecik karısı Nergis'i asla kaybetmeyecek, annesini üzmeyecek, arkadaşı Yaman'ı o korkunç kazadan koruyacak ve Abdül'ün ölümüne engel olacaktır. Fakat işler hiç de beklediği gibi gitmez. Kendisini karmakarışık bir durumun içinde bulur. Birinci hayatında dönen fakat asla farkına varmadığı birçok olayı fark edecek ve bu olaylar onu değişik durumların içine çekecektir. Bu olayların başında; Abdül cinayeti yer almaktadır. Abdül, faili-meçhul bir cinayete kurban gitmiştir. Cinayetin temellerini atanda Abdül'ün kendisidir. Aziz ve Nergis'in patronu Esad Bey'in yasak bir aşkı olduğunu tahmin ederek ona şantaj yapmaya başlar fakat yasak ilişkinin diğer kahramanı tarafından katledileceğinden habersizdir. Aziz, cinayeti çözmekte ve engellemekte kararlıdır fakat bu cinayet sandığı kadar basit değil; aksine oldukça karmaşık bir olay olarak karşısına çıkacaktır. Kaçırılmalar, şantajlar ve entrikalar Aziz'i beklemektedir. Aziz, cinayeti çözemeden birinci hayatına döner. 24 saatlik bir komadan sonra kendine geldiğinde birinci hayatında hiçbir şeyi değiştiremediğini düşünür. Ta ki iş sırasında karşılaştığı Yaman'ın sapasağlam ayakta olduğunu görene dek. Aziz, Abdül'ün mezarına gitmeye karar verir. Oraya gittiğinde mezar taşında Abdül'den ona bir mesaj vardır; Aziz, dost! Görmek istiyorsan, önünden çekil. İşte bu mesaj Aziz'i aydınlatır. Kendini bu karmaşık denklemin dışında tuttuğunda gerçek katili bulur. Gerçek katil biricik aşkı Nergis'ten başkası değildir. Aziz'den geçmişin intikamını almak için patronları evli olan Esad Bey'le birlikte olmuştur. Bu kozu eline geçiren Abdül, Aziz'e her şeyi anlatmaya karar verince; Nergis aşklarını yaşatmak için Abdül'ü öldürmüştür. Kitabın sonunda Aziz ve Nergis karşı karşıya gelmiş ve yüzleşmiştir. Birbirlerini sevmediklerini söyleyerek, aşklarını bir kez daha yaşatmışlardır. KAN ve GÜL DEĞERLENDİRMESİ İkinci sınıf aşk romanlarının çevirmeni Aziz, geçirdiği kaza ile bizi 20 yıl öncesine götürür. 20 yıl öncesinde sevgili kahramanımız Aziz'i ve bizleri karmaşık olaylar beklemektedir. Geçmişte yaşanan bu olaylar bizleri adeta içine çekmektedir; işte tam da bu sebeple kitap su gibi akmakta ve bir çırpıda bitmektedir. Kitabımızın başkahramanı Aziz, kendi halinde, yaralı bir aşık ve bir babadır. 20 yıl önceki yaşamında ise tiyatro ile ilgilenen, yine çevirmenlik işi yapan ve 20 yıl sonra bile sürecek olan bir aşka sahiptir. Bu aşkın kahramanlarından diğeri Nergis'tir. Nergis, Azizle birlikte aynı şirkette çevirmenlik yapan; karmaşık bir karakterdir. Aslında karmaşık olmasının sebebi yazarın Nergis'e fazla fırsat vermemesinden kaynaklanmaktadır. Yani ne Nergis'in Aziz'e olan aşkından ne de aldatma olaylarından ne de cinayet işleyecek kadar bozuk bir ruh haline sahip oluşundan bahsetmiyor. Bahsetse hikayenin akışı bozulur, olayları biz okurların çözmesi kolaylaşır mıydı onu tam olarak bilemiyorum fakat yine de Nergis hakkında daha çok şey bilmek istiyor insan. Bilmek istediğim başka bir konuda; Aziz'in Nergis'i geçmişte aldatmasıdır yani şimdi bu adam bu kadına bu kadar aşıkken neden onu aldatmış ki? Aziz, hakkında bir okur olarak kafama takılan başka bir nokta da parasızlık çektiği ve 20 yıl ileriden geldiği halde pek küçük çaplı düşünmüş olmasıdır. Tamam, bazı fikirler aklına gelmiş bunları kendi içinde irdelemiştir fakat düşünüyorum da; ben 20 yıl geriye gitsem sadece bir cinayeti aydınlatmak için mi çabalardım? Cinayetin kurbanı Abdül ise tam olarak bir sosyopat olarak karşımıza çıkmaktadır. Çevresi tarafından pek sevilmeyen, sorunlu bir tiptir. Bana göre romana kattığı tat ise tartışmasız güzelliktedir. Aforizmaları o kadar güçlü ve tat verecek bir şekilde kurulmuş ki insan okurken bütün dikkatini bu cümlelere vermeden edemiyor. Nergis ve Aziz'in patronunun sekreteri ile tanışması ile kendi cinayetinin temellerini elleriyle atmıştır. Sekreter Şükran'dan aldığı bir takım bilgiler ışığında patronun gizli bir ilişkisi olduğunu öğrenir. Para koparmak umuduyla tehlikeli bir oyuna kalkışır. Patron Esad Bey'e şantaj mektupları yazar. İşte bu mektuplar onun azrailine gönderdiği davetiyeler olacaktır. Giriştiği bu tehlikeli oyun sonucu yasak ilişkinin diğer kahramanı Nergis tarafından öldürülmüştür. Kitap genel olarak bu cinayetin üzerinde dönmektedir. Nergis bu cinayeti Aziz'i korumak için ilişkisini korumak için işlediğini söylemektedir. Fakat bana göre bu olayın vicdan azabıyla baş edememiş ve Aziz'den uzaklaşmıştır. Yani sizce de bk yoluna gitmemiş midir Abdül? Kitapta sezdiğim başka bir noktada asla dostluk gibi görünmese de Aziz ve Abdül'ün dostluğudur bence. Belki Abdül, aldatma olayını Aziz'i korumak için değil sadece bundan zevk duyduğu için Aziz'e anlatmak istemiştir. Yine de ben aralarında geçen diyaloglarda bir sıcaklık sezdim, belki de bu diyaloglardan çok zevk aldığım için böyle bir şey hissetmişimdir. Kan ve Gül kitabının belirgin yan karakterleri Saffet, Fulya ve tetikçi Hıdır'dır. Yan karakterler hikaye boyunca çok iyi kullanılmış özellikle Saffet ve Fulya, olayların anlaşılır olması açısından oldukça yararlı olmuştur. Aziz'in bu iki karakter ile 20 yıl sonra kopmuş olması oldukça üzücüdür bana göre. Tetikçi Hıdır abimiz ise yetiştirme yurdunda büyüyen, baletlik kariyeri belindeki fıtık yüzünden hazin bir şekilde sona ermiş olan karakterdir. Kitabın içerisinde oldukça değişiktir, renklidir; yazarın ütopyasından kopup geldiği ortadadır. Kahramanımız Aziz'in 20 yıl sonra ismi Aziz'in tavsiyesi ile Kan ve Gül Kuru Temizleme, olacak olan dükkanın sahibi İskender Doğan ile yaptığı konuşmalar kahramanımıza kitap boyunca yol göstermiştir. Kitapta eleştirebileceğim bir nokta kitabın kısa oluşudur. Böyle bir hikaye daha uzun ve doyasıya işlenmeliydi diye düşünüyorum. Kitabın son kısımları biraz oldubittiye gelmiş ve tadını biz okurların damağında bırakmıştır. Kitabın ilginç başka bir noktası ise bölüm başlıklarının Nirvana adlı rock müzik grubunun aynı adlı parçalarından alınmış olmasıdır. Kitap içerisinde de grubun solisti Kurt Cobain'in ölümünden sıkça bahsedecektir. Yani bir bakıma Nirvana severlerin gönlünü fethetmiştir yazarımız."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kapital-3", "text": "Kapital'in birinci ve ikinci cildinde sermayenin üretim ve dolaşım sürecini inceleyen Karl Marx üçüncü ve son ciltte kapitalist üretim sürecini bir bütün olarak ele alır. Daha önce anlattığı konuların genel hatlarıyla tekrar üzerinden geçtikten sonra kar meselesi üzerine odaklanır. Karın ortalama kara dönüşmesi, kar oranının düşme eğilimi yasası, faiz getiren sermaye, karın bölünmesi ve toprak rantı gibi konular üzerine eğilen yazar kapitalistin proleteryayı nasıl sömürdüğünü ortaya koymak üzere tüm yeteneğini kullanır ve modern dünyanın acımasız manzarasını bütün çıplaklığıyla gözler önüne serer. Mevcut düzenin açıklarını görme konusunda eşine az rastlanır bir dikkate sahip olan Marx, bu iki sınıfın aslında birbirine düşman olduklarını ve diş bilediklerini fark eder. Marx, düşüncesini oluştururken Alman filozof Hegel'in diyalektiğini ters çevirip onu ayakları üstüne koyar ve diyalektik materyalizmi geliştirir. Diyalektik kuramına göre ise tez ve antitez olmak üzere iki zıt kutup bir mücadeleye girerek sentezi oluştutur. Zamanla senten yeniden tez haline gelir ve kendi antitezini ortaya çıkarır. Böylece mücadele sürer gider. Marx, tez ile antitezi sömüren sınıf ve sömürülen sınıf olmak üzere ekonomik temelde tasarlar. Sanayi devrimi sonrasında birbiri ile mücadeleye girecek olan tez ile antitez, sömüren kapitalist ile sömürülen proleteryadan başkası değildir. Yani Marx, kapitalist düzenin bir gün son bulacağını öngörür. Bu öngörünün temeli, iki sınıf arasındaki uçurumun büyüyeceğine dair tahmine dayanır çünkü kapitalist, işçi sınıfını mevcut sistemin devamını sağlayacak biçimde tüketir. Kapitalist proleteryanın yalnızca emeğini sömürüp artık değerine el koymakla kalmaz, onun kapitalist toplumsal ilişkilerini de üretir. Ona ürettirdiği malı yine ona satarak işçiyi müşteri haline getirir. İşçi, kendi ürettiği malı satın almak üzere daha çok çalışır ve kendini sömürtür hale gelir. Kapitalist ise elde ettiği artık değeri daha fazla para kazanmak uğruna tekrar dolaşıma sokar ve böylece işçinin üzerindeki yük eskisinden daha sağlam ve büyük olur. Böylece işçi hem kendine, hem topluma hem de ürettiği ürüne yabancılaşır. Marx'ın tahminine göre zamanla proleterler tüm özel mülkiyetini kaybedecek, emeklerini ise sürekli olarak kapitalistlere kaptıracaklardır. Bunun sonucunda sürekli bir yoksullaşacaklar, kapitalist zenginler karşısında bir yoksullar ordusu haline geleceklerdir. İki sınıf arasındaki uçurumun büyümesi ise proleterlerin devrimci sınıf bilincine ulaşmasını ve hakları için kapitalistlerle mücadele etmesini sağlayacaktır. Nihayetinde kapitalist düzen yıkılacak ve işçilerin önderliğinde kurulacak bir sosyalist devlet meydana gelecektir. Bu devlet zamanla devletin ne kadar gereksiz olduğunu kavrayacak, devlet ortadan kaldırılacak ve komünist döneme geri dönülecektir. Marx'ın tahminleri tutmamış, böylece Marxist düşünürler günümüzün toplumunu incelemek ve açıklamak üzere yeni kavramlar üretmek zorunda kalmışlardır. Yine de Marx'ın teorilerinin güncelliğini yitirdiği söylenemez. O, mevcut düzeni en çıplak haliyle bilimsel bir metotta incelemek ve açıklamak için elinden geleni yapmıştır. Onun düşüncesinin en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilebilecek Kapital adlı üç ciltlik dev eser ise sermayenin açıklanmasına ve işçi sınıfı ile kapitalist arasındaki görünmez mücadeleye dikkat çekmek üzere hazırlanmıştır. Marx her ne kadar ciddi bir felsefeci, öncü bir sosyolog ve etkili bir ekonomist olsa da onun ideolojik tavrı göz ardı edilemez. O bir bilim adamıdır ama aynı zamanda toplumu harekete geçiren ilham verici bir düşünürdür. Marx, Kapital adlı eseri için burjuvaların kafasına şimdiye dek fırlatılmış en korkunç gülle demiştir. Engels ise Marx'ın eseri hakkında Yeryüzünde kapitalistler ve işçiler bulunduğundan beri işçiler için bu kitap kadar önemli bir kitap çıkmadı. Diyerek Kapital'in değerine ve önemine dikkat çekmiştir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kaplanin-sirtinda", "text": "2. Abdülhamid tahttan indirildiği sıralarda sevilmeyen bir padişahtı. Kızıl Sultan gibi ona yakışmayan türlü lakaplar takılmıştır. Yaşadığı müddetçe kendisine ihanet etme ihtimali olan kim varsa sürgün ettirmiştir. Öldürdükleri de vardır aralarında ancak bu kişileri ondan başka kimse bilmemekte, başkası eliyle yapıldığından başkası yaptı olarak düşünülmektedir. İttihatçıların nefret ettiği bu Padişah tahttan indirildiği sıralarda Selanik'te alatini köşkü isimli bir yerde tüm ailesiyle birlikte esir alınmıştır. Abdülhamid aslen çökmekte olan bir devleti, avcıları birbirine düşürüp avı kaçırma taktiği ile 33 yıl ömrünü uzatmıştır. Ancak yaptığı şeylerin kıymeti bilinmeyerek tahttan indirilmiş bir eski padişah konumuna düşürülmüş, Selanik'te esir konumuna düşmüştür. Artık tüm ailesiyle birlikte burada yaşayacaktır. 5 karısı, 3 kızı ve 2 de oğlu bulunur. Saraydan gelen, o düzene alışan saray mensupları için bu köşk çok küçük gelmektedir. Üstelik hiçbir eşyaları da yanında olmadığı gibi evin hali de harap durumdadır. Padişah babaları bu durumu düzeltmek için çaba gösterecektir. Köşkün bahçesinde bir sürü asker kendisini içeride tutmak için bulunur. Ve bir de Atıf adında bir şahsı doktor temin ederler. Abdülhamid, hayatı boyunca öldürülme korkusuyla yaşadığından doktorların verdiği hiçbir ilaca karşı inancı kalmamış, kendi bitkilerden yaptığı ilaçları kullanmıştır. Mesela ağrıyan bir yeri olduğunda bir demi çubuğu ısıtarak ağrıyan yeri dağlar ve böylece biraz zaman sonra ağrıya iyi geldiğini düşünür. Bu yüzden vücudu hep yanık izleri ile kaplıdır. Doktor Atıf, bir ittihatçıdır. Abdülhamid'den nefret ettiği için onu tedavi de etmek istemez ancak görevi ve göreve başlarken ettiği yemin icabı bu görevi yerine getirmek mecburiyetinde kalır. Padişah, ilk zamanlarda ondan dışarıdan haber almak için ağzını arar ancak bir etkisi olmadığını doktorun onu sevmediğini görünce bu isteğini biraz daha gizleyerek yapmaya başlar. Doktorun davranışlarından halkının kendisine kin beslediğini anlayan padişah evde bulunan katibine tarihi yazdıracak böylece herkes o öldükten sonra bile doğruları anlayacaktır. Ancak bu plan sadece 3 gün yapılır. 4. Gün askerler durumu fark ederek katibi mahzene atarlar. Sonraki günlerde yeni gelen padişah Mehmet Reşat, Abdülhamid'in şahsi servetini istemektedir. Eski padişahın bunu kabul etmek için şartı oğlu Abid'in eğitim görmesi ve kızlarının nişanlıları ile evlenmek üzere İstanbul'a gitmesidir. Bu istekler kabul edildikten sonra padişah ile birlikte sadece en gözde eşi Müşfika Hanım kalır. Doktor Atıf da bu sıralarda eve her gün gelip gitmek de padişahın anlattıklarını can kulağı ile dinlemektedir. Padişah anlattıktan sonra ise evine giderek küçük kağıtlara çok küçük yazılarla bu anıları yazar ve bir yerde padişahın tarih yazıcılığı görevini yerine getirir. Padişah anlattıkça Doktor Atıf 'ın ona karşı olan siniri sönmeye, ona hak vermeye başlamaktadır. Amcası Sultan Abdülaziz tahtta iken bir Avrupa gezisi yapmak ister. Fransa'nın davetini kabul eder. Yeğenleri Murat ve Abdülhamid'i de yanına alarak yola çıkar. Fransa da büyük bir şenlik ve coşku ile karşılanırlar. Yıllar sonra sefer harici bir toprağa bir Osmanlı Sultanı ilk kez ayak basmaktadır. Bu tarihi an için tüm Fransa onların gemisini karşılamaya çıkmıştır. Bu büyük törenden sonra yemek için saraya geçerler. Geçtikleri her sokakta, gördükleri her yemekte, her adetlerinde, her gezilerinde Avrupa'dan ne kadar geri kaldıklarını bir kez daha görürler. Bazen gözleri yaşararak biz nerede hata yaptık diye uzun uzun düşünürler. Bu saatten sonra onlara ulaşmaları zaten çok zordur. Fransa'nın kraliçesi Öjeni ile amcası Abdülaziz arasında bir aşk yaşandığı dedikoduları da mevcuttur. Doktor bunları dinlerden Abdülhamid'e madem geri kaldığımızı fark ettiniz, niçin yenilik yapmadınız? Diye soru yönelttiği zaman en ufak değişimde tahtından olacağını belirtmiştir. Avrupa'dan geri kalışın esas sebebi olarak da kadınları topluma dahil etmeyişimiz olarak görmektedir. Bir süre sonra Yunanların Selanik'e doğru gelmekte olduğu haberi yayılır. Bunu duyan Mehmet Reşat, kardeşinin esir topraklarda kalmasına göz yummayarak onu İstanbul'a getirmek üzere damatları görevlendirir. Damatlar gelerek Abdülhamid'i Selanik'ten alman gemisi yardımı ile İstanbul'a götürür. Yoldayken Abdülhamid'in aklındaki tek şey tahta yeniden geçebilme şansının doğduğudur. Ancak İstanbul'a vardığında böyle bir şeyin olmadığı gerçeği ile yüzleşmek mecburiyetinde kalır. Değerlendirme: Doktor Atıf 'ın birinci ağızdan duyarak, dinleyerek aldığı notları usta yazar Livaneli hikaye biçiminde anlatmıştır. Hikaye tarzı anlatışı kitabı bir çırpıda okuyup bitirmeye yöneltir. Akıcı bir üslup, etkileyici bir tarihi romanla karşımıza çıkan Livaneli, tarihi etkileyici bir şekilde okuyucuya yansıtır. Kitabı okurken sanki içinde Abdülhamid ile siz konuşuyormuşsunuz hissini veriyor. abdülhamid dönemini harika anlatmış tarih merakı olanlar mutlaka okusunlar zülfü livanelinin analtım dili bile kitabı harika yapıyor 15-09-2022 13:34 okuyunca adam da ne çekmiş diyorsunuz bir yandan haklı görüyorsunuz padişahlık güzelde o noktaya gelebilmek gerçekten insanın pskolojisini bozar geldikten sonra kaybetmek ise daha beter bunu net görüyorsunuz 30-11-2022 17:02 mukemmel olmus herkes okumalı bence okuyun olm güzel kitap emek var"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kaplumbagalar", "text": "Tozak, Ankara'ya 100 km uzaklıkta, 60 haneli, imkansızlıklarla boğuşan, kıraç bir Alevi köyüdür. Tek geçim kaynaklarının verimini tam alamadıkları buğday tarlaları olması, gölgesinde serinleyebilecekleri, hayvanlarını otlatabilecekleri yeşillik alanın olmaması, suyu sadece tek bir kuyudan elde etmeleri nedeniyle köy, Baykurt'un ifadesiyle bin yamalı bir yoksul yorganıdır. Geleneklerinin ayrılmaz bir parçası olan düğünlerde konuklara şarap sunma, bağları olmayan köylüye büyük sıkıntı yaşatmaktadır. Yakın köylerdeki Sünni halk şarabı günah saydığından Tozaklılara üzüm satma konusunda sıkıntı çıkarmaktadır. Pat Ali de oğlu Durmuş'un düğünü için aldığı dört küfe üzüm için bin dereden su getirmek zorunda kalmıştır. Köye üzüm ve kil satmak için gelen gezicinin de köylüyle alay edercesine çığırtkanlık yapmasıyla Eğitmen Rıza ile Kır Abbas derin düşüncelere dalar. Eğitmen Rıza, Gezici Hamdi Beyin desteğiyle askerlikten sonra Mahmudiye Köy Enstitüsünde altı ay eğitim görüp köyüne öğretmen olmuştur. Rıza'nın, hocası Rauf'tan öğrendiği kirizma yöntemini kullanarak Purluk adını verdikleri araziyi bağcılık için uygun bir hale getirebileceklerini fark etmesiyle Kır Abbas kolları sıvar ve tüm köy halkını bu konuda ikna eder. Canlarına dişlerine takarak pur taşlarını temizleyen, toprağı bellerine kadar kazıp alt üst eden köylüler devletten bağ çubuğu alamayınca onu da kendi çabalarıyla komşu köylerden edinirler. Kır Abbas bağın bakımını, bekçiliğini hiçbir karşılık gözetmeksizin üstlenir. Kır Abbas'ın yaşından beklenmeyecek şekilde canına dişine takarak çalışmasında bağ fikrinin ortaya atıldığı zamanlarda annesinin rahmine düşen torunu Yeşer'in de büyük etkisi vardır. Umudu ve yaşama amacını bulan 70 yaşındaki adam, 5 yaz boyunca bağı beklemeyi bir gün bile aksatmamıştır. 5 yılın ardından bağlar meyvesini vermeye başlar, etrafına kuyular açılır. Bütün köylü, çoluk çocuk asma yapraklarının, keleğin tadını öğrenir. Bağ bozumu geldiğinde yaşlı adam köylülere sürpriz yaparak bir tören düzenler. Mutluluk içindeki köylüler neşe içinde, maniler eşliğinde üzümleri toplarlar. Saçı kılmak geleneğini yaşatmak için sepetlere doldurdukları üzümleri şaşkın bakışlar altında Ankara yolundan geçen yolculara ücretsiz dağıtırlar. Bir akşam üstü köye meteoroloji rasat cihazı düşer. Köylü bu olayı kötüye yorumlar. Hakikatten de birkaç gün sonra köye 5 kişiden oluşan ekibiyle 14 Numaralı Kadastro Komisyonu gelir. Komisyonun hazırladığı raporda Ovacık Yolu Mevkiindeki Purluk adlı 120 dönümlük bağın hazine arazisine ait olduğu belirtilir. Bilirkişi olarak seçilen Kır Abbas, Pat Ali ve Kel Bektaş bu rapora parmak bassalar da bu raporun ne demek olduğunu anlayamamışlar, çabalarını birbirlerinin sözünü keserek gururla anlatmayı sürdürmüşlerdir. Bir yılın sonunda köye Mal Müdürü Camgöz Ömer gelir ve rapora itiraz sürelerinin bittiğini belirtir. Köylüler ya bağı satın alacak ya da hükümet bağlardan elde edilen ürünü satarak hazineye gelir sağlayacaktır. Ankara'ya gitmeleri, yazdıkları dilekçeler hiçbir işe yaramaz. Devletin tüm kapıları bu azimli ama cahil köylülerin yüzüne kapanmıştır adeta. Çabaları sonuçsuz kalan Kır Abbas uzun bir suskunluğun ardından bir sabah erkenden tüm köylüye bağa toplar. Mal müdürü gelmeden önce tüm mahsul toplanır. Bağ bozumunun tamamlanmasının ardından köyün sürüsünü kalanları yemesi için Purluk'a salar. Her şey bittiğinde geride bağ namına hiçbir şey kalmamıştır. Mal Müdürü olanları görünce tehditler savurarak oradan uzaklaşır. Artık tüm köy eski hayatına geri dönmüş, çabalarının neticesini almalarına kimsenin izin vermeyeceğini görmüştür. Fakir Baykurt'un Çorum'a bağlı Elmapınar adlı köyde öğretmenlik yapan Rıza Dikenoğlu'nun anlattıklarından esinlenerek kaleme aldığı Kaplumbağalar, 1950'ler Türkiye'sini her yönüyle ele alan çok katmanlı bir eserdir. Kır Abbas'ın Teknisyen Emin Sağlamer'e söyledikleri günümüzde bile hala devam eden köylü-kentli çatışmasının nedenini oldukça açık bir şekilde ortaya dökmektedir. Roman, Tozak'ta bir Alevi köyünün yaşantısını, gelenekleri, sorunlarını ele alan sosyal gerçekçi bir romandır. 1.Bölüm Kır Abbas adında yoksul bir çiftçi vardır. Eşi Cennet, oğlu Yusuf ve gelini Senem ile birlikte hasat kaldırırlar. Kır Abbas, romanın başında tembel, tahammülsüz bir adamdır. Sonuna doğru bu adam çalışkan bir adama dönüşür. Sıcağa dayanamayıp kavga çıkarır. Gölge isterim diye tutturur. Yolda giderken kaplumbağa görür. Onu ters çevirip köye indiğinde ağaç dibine yatar. Yatar yatmasına ama orası güneşten daha sıcaktır. Kuyunun dibine inince biraz rahatlar. Daha sonra eğitimci Rıza ile karşılaşır. Rıza, köyün öğretmenidir. Döne adında eşi vardır. Eşi Rıza'ya çok düşkündür. Kır Abbas, Rıza'ya kaplumbağayı ters çevirdiğini ve onu düzeltmeye gittiğini söyler. Tekrar ailesinin yanına döner. Onlar ile birlikte eve döner. Banyo, yemek, çamaşır için pınarlardan eve su getirilmektedir. Cennet, çamaşır için su kaynatır. Kır Abbas bol su ile banyo etmek istediğini söyler. Cennet, suyu Senem'in getirdiğini çok su ile yıkanmak istiyorsa kendisinin su getirmesini söyler. Köylülere kil ve üzüm satan seyyar bir satıcı vardır. Köylü buna buğday verip kil veya üzüm almaktadır. Bir süre sonra Kır Abbas'ın kardeşi Par Ali gelir. Par Ali oğlunu evlendirecektir. Bunun için Alevilerde şarap ikramı önemlidir. Üzüm alıp şarap yapacaktır. Paraya ihtiyacı vardır. Kır Abbas'ın yanına ödünç para için gelir. Kır Abbas parasının olmadığını söyler. Par Ali eşeğini ister. Eşeği verirler. Gidip bir köyden üzüm getirir. Üzümü şarap için aldığını öğrenen bir köylü ona üzüm satmak istemez. Ama o bir şekilde başka birinden almıştır. Par Ali, oğlunu evlendirir. Düğüne Muhtar Hamdi Bey, Rıza, Kır Abbas, büyük küçük herkes gelir. Köylüler eğitimci Rıza'nın da önerisi ile toplanıp üzüm bağı yapmaya kadar verirler. Gece gündüz bu üzüm bağı için çalışırlarsa üzüm suyuna kavuşup şarap yapabileceklerdir. Senem gelin gebe kalır. Esme denilen bir kadın misafir gelir. O da eşi Durmuş'tan gebedir. Esme, doğum yapma konusunda endişelidir. Senem onu rahatlatır. Köy su sıkıntısı çekmektedir. Purluk'ta üzüm yetiştirmek bu yüzden hayli zordur. Kır Abbas eve gelir. Yarın asmalara su taşınacağını söyler. Bütün köy halkı dişini tırnağına takarak çalışır. Senem'in kız bebeği olur. Bu bebek bağlar yeşerince doğar. Kır Abbas bebeği kucağına alır. Cennet Kadın ona isim vereceğini anlar. Bağlar yeşerince doğduğu için bu bebeğe Yeşer adını verirler. Cennet kadın Yusuf'un ekmeğini hazır edip torunu Haydar ile Yusuf'a azık yollarlar. Kır Abbas da tarlaya çalışmaya gider. 2. Bölüm Bağ yeşerdiğinde kaplumbağalar gölgelik için akın eder. Kır Abbas'ın kaplumbağaya yaptığı eziyet aklını meşgul etmektedir. O yüzden onların gölgelikten faydalanmasını sağlar. Köyde şenlikler verilir. Bu bağ sayesinde üzüm, şarap sorunu ortadan kalkar. O kadar çok üzüm mahsulü olur ki yoldan geçenlere para talep etmeden dağıtırlar. Üzümün tadına bakanlar beğenir. Ama Tozak köyünün üzümü olduğunu öğrenen hayret içinde kalır. Yoldan geçen turistler, gezginler resimlerini çekerler. Hamdi Bey'in bu kadınlar dikkatini çeker. Öyle hanım alacaksın ki hem köye hem de şehire uyacak diye eleştirir. Koç katımı zamanı gelir. Sürüye erkek koçları katarlar. Doğan kuzunun dişi olması için dualar ederler. Tam bu sırada Tekağaç'a doğru gökten sarı bir şey düşer. Etraftaki herkes şaşkınlıkla gökten düştüğüne emin olmaya çalışırlar. Bu sarı şeyi görenlerden birisi de Abbas'ın Yusuf'udur. Anaların, bacıların gözü yuvasından fırlayacak gibi olur. Çünkü insanlar görmediği şeyin yabancısıdırlar. Kır Abbas nasıl olsa ben kocamış bir herifim diyerek düşen yere doğru gider. Adamcağız bunu fitilli bir bomba sanar. Ama bu meteoroloji gözlem aracından başkası değildir. Ardından halkta incelemeye gelir. Ama Kır Abbas gibi cesaret edemezler. Kır Abbas aracın kenarından tutup getirir. Herkes onu soru yağmuruna tutar. Her kafadan farklı ses çıkar. Kimisi hükümetten bir haber, kimisi Allahtan bir haber olduğunu düşünür. Kır Abbas'ın da fikriyle okula bu sarı aracı kapatırlar. Halk bu aracı kara kara düşünür. Bir gün bir cip köye gelir. Halk bunları ağırlar. Kim olduklarını Kır Abbas sorarak öğrenir. 14 Numaralı Kadastro Komisyonu'dur bu kişiler. Yazım, ölçüm işleri için gelmişlerdir. Bu komisyon bir süre köyde kalıp tapu işlerini halledeceklerdir. Bu memurlar şehirli oldukları için köylüleri hor görürler. Şişko memur ayağını uzatmadan oturamadığı ve kan dolaşımı için koltuğun vazgeçilmez olduğunu anlatır. Bu memurların isimleri Emin Sağlamer, ölçüm işlerine bakan Demir Bey, Nazmi Bey, Rıza Bey'dir. Abbas gökten düşen sarı kutuyu anlatır. Memurlar bu kutuya bakarlar. Meteoroloji rasat cihazı olduğunu söylerler. Köylü patlayıp patlamayacağını sorar. Onlarda patlayan bir madde olmadığını söyler. Emin Bey, sabun ister. Köylünün sabunu yoktur. Ama müfettiş için bir tane aldırmışlardır. O sabunu getirip Emin Bey'e verirler. Emin Bey de içinden görmemiş insanlar diye geçirir. Tapusuz olan evlere ve arsalara tapular vereceklerdir. Tapu memurları canla başla çalışıp yaptıkları bağa devletin derler. Bilgisiz, yol yordam bilmeyen köylüler haklarını savunmazlar. Haklarını savunamamaları sadece bilgisizlikleri değildir. Devletin memurları onları küçümser. Gittikleri yerde onlara yardımcı olmazlar. Köylüyü kimse adam yerine koymaz. Köylüler dişini tırnağına takarak yaptıkları üzüm cennetini hep beraber dağıtırlar. Yine eskisi gibi dümdüz bir arsa olarak kalır. Purluk'un süsü ve nakışı sayılan kaplumbağalar, sıcaktan üzüm bağına sığınarak soluklanırlar. Kısa sürede asma yapraklarını yuva bilmişlerdir. Yeşilliklerin de yok olması ile kaplumbağalar köyü terk eder. Tozak köyü eski içine kapanmışlığı ile yaşamaya devam eder. Değerlendirme Türk Edebiyatının değerli isimlerinden Fakir Baykurt, Kaplumbağalar romanını 1980 yılında yazmıştır. Toplumcu gerçekçi anlayışla yazdığı bu eseri köylü kesimin yaşantısını, sorunlarını mercek altına alıyor. Romanın dili samimi ve kahramanlar şiveleri ile konuşturulmuştur. Karakterler kanlı canlı, olaylar gerçeğe yakındır. Kitaptaki asıl problem köylülerin bilgisiz, görmemiş olması değil devletin memurlarının köylüleri ezmeye çalışması ve onları adam yerine koymamalarıdır. Bilgili insan, bilgisiz insanı aydınlatır. Romandaki memurlarda bilgiyi paylaşma gibi bir anlayış yoktur. Köylü bilgisizlikle değil böyle insanlar yüzünden hakkını arayamamıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kar-kokusu", "text": "Ölüm yeterince soğuk bir kelimeydi. Özellikle kar küresini andıran bu şehirde ölümü düşünmek dahi üşümek için yeterli bir sebepti. Mehmet işte böyle bir günde öldürülmüştü. Sırtında demir bir çubukla yerde öylece uzanıyordu. Öğretmeni Leonid fark etmişti onu. Yanına ulaştığında her şey için artık çok geçti. Eğitim almak için ülkesini bırakıp Moskova'ya gelmişti Mehmet. Geleceği parlak bir komünistti. Ölümü herkesi şaşkına çevirmişti. Sovyet polisinin emriyle bu ölüm sadece Türk komünistlerin ve Leonid'in arasında kalacaktı. İçlerinde bir köstebek vardı, bunu öğrenmişlerdi ama kim olduğunu öğrenememişlerdi. Ellerindeki kanıtlar bir demir çubuk, bir kalem ve jambondan oluşuyordu. Herkes teker teker sorgulanmaya başlanacaktı. Sorgulamayı Viktor ve Nikolay yapacaktı. Leonid çevirmen olarak bulunacaktı. Asaf da Merkez Komitesi tarafından görevlendirilmişti. Sorgu Beşir ile başladı. Dikkat çekici tek nokta odasına dönerken bir gölge gördüğünü söylemesi oldu. Kim olduğunu anlayamamıştı ama birini gördüğüne emindi. Hatta sonrasında Şerif'le karşılaşmıştı ve o da gölgeyi gördüğünü söylemişti. İkisi de gölgenin tam olarak kime ait olduğunu ne yazık ki bilmiyordu. Sorgu devam ederken Mehmet'in cesedinin yanında bulunan kalemin Asaf'a ait olduğu ortaya çıktı. Asaf, orada dolaşırken düşürmüş olabileceğini söyledi. Sonuçta orası ortak alandı, isteyen istediği gibi dolaşabilirdi. Viktor ve Nikolay onu sorgudan atmak istedi. Çünkü artık o da şüphelilerin arasında yerini almalıydı. Üstlerinden gelen emir sonucunda ona katlanmak zorunda olduklarını fark ettiler. Beşir'den sonra Şerif girecekti sorguya. Kapıda beklediği sırada Kerem yanına geldi. Kendisinden sonra sorguya girmek istediğini söyledi. Polislerle anlatması gereken şeyler vardı ve Cemil'in sorgusundan önce anlatmalıydı. Şerif, sebebini sorsa da bir cevap alamadı. Bu istediğini polislere ileteceğini söyleyip sorgu odasına girdi. Sorgu dün gece dışarıda gezen gölge hakkındaki sorularla başladı. Şerif, bir şey gizleme ihtiyacı duymadan bildiği her şeyi anlattı. Beşir gibi o da birini görmüştü ama kim olduğunu anlayamamıştı. Sorgunun sonlarına doğru Şerif, Kerem'in Cemil'den önce sorgulanmak istediğini söyledi. Sonrasında Viktor ve Nikolay, Şerif'in sorgusunu bitirip gelen bir emir sonucu merkezde toplantıya gittiler. Kerem'in ve diğerlerinin sorgusu ertesi güne kalmıştı. Kerem, bu habere çok üzüldü. Yarın çok geç olacağını söyleyerek odasına gitti. Sabah olunca Beşir'i uyandırmak için onun odasına gitti Şerif. Horultular eşliğinde uyuduğunu duyunca bakışları Kerem'in kapısına kaydı. Sonra onun yanına gitmeye karar verdi. Kapının önüne bir şeyin dökülmüş olduğunu fark etti ama koridor karanlık olduğu için ne olduğunu anlayamadı. İçeri girip de Kerem'in bembeyaz yüzünü ve kan damlayan elini gördü. Beyninde Kerem'in \"Yarın çok geç olabilir.\" sözü yankılandı. Bunu gidip birine söylemeliydi ama kime? Aklına ilk olarak en yakın arkadaşı Cemil geldi. Kerem'in onun hakkında söylediklerini hatırlayınca bundan vazgeçti. En mantıklısı sekreterlik yapan Hikmet'e söylemekti. Yaklaşık kırk beş dakika sonra yetkililer gelmiş ve odada inceleme yapmaya başlamıştı. Yanlarında da Leonid ve Asaf vardı. Odada bir mektup bulmuşlardı. Kerem tarafından yazılmıştı. Mehmet'in bir köstebek olduğunu ve bu yüzden onu öldürdüğünü, şimdi de kendini öldüreceğini yazmıştı. Polislerse bunun bir intihar değil cinayet olduğunu düşünüyordu. Hatta onlara kalırsa katili bile bulmuşlardı. O kişi elbette Cemil'di. Üstelik Kerem'in yazdıklarının aksine köstebeğin de Cemil olduğunu düşünüyorlardı. Köstebek konusuyla ilgili Cemil üzerinde türlü denemeler yaptılar ama bir sonuç alamadılar. Sorgular gittikçe şiddete meyilli bir hal alınca Leonid buna karşı çıktı. Sorgu odasını terk edip Türk öğrencilerin kaldığı binaya geldi. Amacı yüksek makamdakilerden yardım istemekti. Onlardan bir sonuç alamayacağını anlayınca Türk öğrencileri ayağa kaldırmanın en mantıklı seçenek olduğuna karar verdi. Cemil'i kurtarmak için ellerindeki tek seçenek kanıt bulmaktı. Bunu bir şekilde yapmak zorundaydılar. İlk önce köstebeğin Cemil olmadığını kanıtlamak için bir kitabın bulunması gerekiyordu. Köstebek, emirleri o kitabın şifrelenmesiyle alıyordu. Nejat'a kitabı bulma görevi verildi. Kısa sürede bu işi halletmeyi başardı. Diğerleri de tesadüf eseri bir tanık bulmuşlardı. Anlattıklarını elde edilen kanıtlarla birleştirdiklerinde Kerem'in mektubunun doğru olduğunu öğrendiler. Hızlıca sorgunun yapıldığı yere gittiler. Cemil'i fena halde hırpalamışlardı ama şanslıydı ki Leonid'in ona olan güveni sayesinde suçsuzluğu kanıtlanmıştı. Türk öğrencilerde; bir arkadaşlarının köstebek, bir arkadaşlarının katil olması büyük bir etki bıraksa da hepsi vatanı için savaşmaya devam etmeye kararlıydı."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/karanligin-sol-eli", "text": "Roman, günümüzden yıllar sonra, gezegenler arası ilişkilerin gayet normal olduğu bir yaşamda geçmektedir. İnsanlar artık Eski Arz denilen günümüzün dünyasında değil ; Terra denilen yeni bir gezegende yaşamaktadır. Yine de bu gezegen, insanların yaşadığı tek gezegen değildir. İnsanlık, bunun gibi pek çok dünyaya dağılmıştır. Nihayet insanlar, birbirinden onlarca yıl uzaklıkta bulunan söz konusu gezegenler arasında ticari, siyasi ve kültürel bir işbirliği yapma ihtiyacı duymuşlar; böylece Terra gezegeni öncülüğünde Ekumen denilen bir birlik kurma yoluna gitmişlerdir. Genli Ai, Gethen gezegenini Ekumen topluluğuna katılmaya ikna etmek için gönderilmiş bir elçidir. Gethen, sürekli kış mevsimini yaşayan, oldukça ilginç bir gezegendir. Orgoteyn ve Karhide adındaki iki ayrı krallığa ayrılmış olan Gethen'in en dikkat çekici özelliği insanların cinsiyetsiz olmasıdır. Gethen halkı, kemmer denilen çiftleşme dönemlerinde cinsel yakınlık duydukları kişiye göre kadın ya da erkek olabilmektedir. Kemmer sürekli olmayıp ayın belirli günleri ile sınırlıdır ve bu günleri insanın biyolojik yapısı belirler. Cinsiyetin olmadığı böyle bir toplumda yasal aile kurumu da yoktur; burada aile, bir gelenektir. İnsanların tek eşliliğe meyilli olduğu Gethen'de çokeşlilik de mevcuttur. Her insanın çocuk doğurabilme yetisine sahip böyle bir dünyada soy doğal olarak anadan gelir. Burada cinsellik bastırılmayıp ihtiyaçlar rahat bir şekilde giderilir; bu yüzden de toplumun gündelik hayatı içinde cinsellik ve bunun tetiklediği olgular bulunmaz. Gethen, tüm yaşayışını; sanayi üretimini, tarımını ve ticaret gibi unsurlarını somer kemmer çevrimine göre ayarlamak zorundadır. Ne de olsa insanlar, kemmere girdikleri vakit adeta bir çılgın gibi çiftleşmek istemektedir. İnsanların çift cinsiyetli olmaları, cinsiyet ayrımınından doğan farklılıkları ortadan kaldırmakta, zahmetlerin eşit bölüşülmesini sağlamaktadır. Dahası; Gethen'de Ödip kompleksi, tecavüz ve cinselliğe takılı kalma gibi şeyler görülmez. Genli Ai, Gethen'de ilk olarak Karhide'ye inmiştir. Görevine buradan başlayıp Karhide krali Argaven'i Ekumen'e katılmaya ikna etmek için çalışmalara başlamış; bunun için de başbakan Estraven'den büyük yardımlar görmüştür. Ne var ki Genli Ai'nin başkent Erhanrang'daki bu etkinliği, krallığı Ekumen'e katılma konusunda ikna etmek isteyen başbakan Estraven'in kral tarafından hain olarak ilan edilip görevden alınması, kısa süre içerisinde de ülkeyi terk etmediği takdirde vurularak öldürülmesi emriyle kesintiye uğrar. Bunun üzerine Genli Ai, tıpkı Estraven gibi, komşu krallık Orgoteyn'e geçer. Orgoteyn'de Genli Ai'nin coşkuyla karşılanması, ondan daha önce buraya gelen ve Karhide'nin eski başbakanı olması dolayısıyla hükümet yetkililerinden saygı gören Estraven sayesinde olmuştur. Ekumen fikrine kendisini adayan Estraven'e göre Gethen'deki iki krallıktan birinin Ekumen'e girmesi, doğal olarak kısa süre içerisinde diğer krallığın da katılımını sağlayacaktır. Dolayısıyla ilk olarak Karhide'nin mi yoksa Orgoteyn'in mi Ekumen'e gireceği önemsizdir. Asıl önemli olan şey, Gethen'in Ekumen'e katılımıyla insanlığın kazanacak olmasıdır. Genli Ai'nin Orgoteyn'de coşkuyla karşılanması, buranın Ekumen'e bir an önce katılmak istediği anlamını taşımamaktadır. Çok geçmeden Estraven ve Genli Ai, Ekumen hakkındaki bilgilerin toplumdan sistematik bir biçimde gizlendiğini anlar. Dahası; Genli Ai, bir gün sebepsiz yere tutuklanıp cezaevine gönderilir. Estraven ise, uğruna kariyerini hiçe saydığı Ekumen'in başarılı olması için Genli Ai'yi hapisten kurtarır. Tek çare, bir an önce Orgoteyn'den kurtulup şartların biraz daha iyi olduğu Karhide'ye varmak; ardından Genli Ai'nin telsiz yardımıyla yardım aracını çağırmasıdır. Böylece Terralılar ve Gethenliler yüz yüze görüşebilecek, aradaki güvensizliğin ortadan kalkmasıyla pek çok gezegenin üye olduğu Ekumen topluluğuna Gethen de katılacaktır. Tabi ki bunun için -40 dereceye kadar düşen bir havada, buzullarla ve dağlarla kaplı bir arazide kızakla ve yürüyerek, bazen de tırmanarak yaklaşık 840 mil yol gitmek gerekmektedir. Genli Ai ve Estraven, bu yolculuğa cesaret ederler. Karhide'ye uzun bir yolculuk yapan bu iki kişinin arkadaşlığı dostluğa dönüşür. Ne var ki Estraven, Karhide sınırları içerisinde, bir hain olduğu gerekçesiyle vurulur. Ekumen uğruna hayatını feda eden Estraven, Gethen'in Ekumen'e katıldığını göremeden, Genli Ai'nin kollarında ölür. Çok geçmeden Genli Ai, hedeflerini bir bir gerçekleştirir. Ütopik bir bilim kurgu romanı olan bu kitap her ne kadar gelecekteki yaşamı konu alsa da bize bugünün insanının problemlerini anlatmaktadır. Söz konusu problemlerin başında ise toplumsal cinsiyet anlayışlarının doğurduğu problemler gelmektedir. Yazar, insanların çift cinsiyetli olmaları sayesinde söz konusu toplumsal cinsiyet koşullanmalarının ortadan kalkması durumunda hangi sorunların da yok olacağının cevabını vermektedir. Her ne kadar pek çok ilginç ismi ve bize oldukça yabancı olan bir yaşamı betimlese de bu roman sosyal, psikolojik, siyasi ve kültürel içeriğiyle okuyucunun yerleşik kalıplar üzerine bir kez daha düşünmesini teşvik etmektedir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/karanlik-zihinler", "text": "Karanlık zihinler, 10-18 yaşlarında zihinsel ve fiziksel güçleri olan çocuklar üzerine kuruyor hikayesini. Bu çocuklar önce hükümet tarafından yayılan salgınla ortaya çıkarılıyor. Daha sonra kamplara toplanıyor. Kamplarda çocuklar güçlerine göre beş renkte sınıflandırılıyor: Yeşil, mavi, sarı, turuncu ve kırmızı. Yeşiller çok zeki, bulmacalarda başarılı kampta da özelliklerine uygun eğitimler alıyorlar. Maviler telekineziye sahip, sarılar elektriği, kırmızılar ateşi, turuncular zihin kontrol edebiliyor. Tabi bu özel çocuklar için çatışan gruplar var. Hükümet çocukları kamplarda toplamış durumda ve kırmızı ve turuncuları imha ederek düzeni sağlamaya çalışıyor. Çocuk birliği adında da birtakım insanlar da kamplardan çocukları kurtarmaya çalışıyor ancak onların da bir amacı var. Baş karakterimiz Ruby turuncu olmasına rağmen onu kontrol eden doktorun zihnini karıştırarak yeşillerin arasına girmeyi başarmış. Ancak salgınla ayırt edilen çocukları tekrar ayrıştırmak için 'beyaz gürültü' adıyla hoparlörden sinyal veriyorlar. Beyaz gürültü sadece çocuklar üzerinde etkili, gerçekten acı veriyor ve yetenekleri üzerinde baskılayıcı bir etkisi var. Asıl hikaye çocuk birliğinin Ruby'yi kamptan kaçırmasıyla başlıyor. Dr. Cate araba değiştirirken erkek arkadaşı ile buluşuyor ve Ruby adamın eline dokunduğunda özel çocuklardan birini öldürdüğü anısını görüyor. Ruby ile kaçırılan diğer çocuğa kıyafetlerini değiştirmeleri için zaman verildiğinde Ruby kaçmaya karar veriyor tam o sırada küçük bir kızı görüyor ve peşine düşüyor. Ufak çaplı bir kovalamacadan sonra Zu bir arabaya biniyor. Ruby'yide içeri çekiyor. Cate' in sevgilisi de onları arıyor. Gürültüden Liam ve Chubs arabaya biniyor. Ve macera başlıyor. Ruby önce sadece uzaklaşmak istese de ekibin hayallerine ortak oluyor. Ekibin son amacı da kulaktan kulağa yayılan zarar görmeyecekleri, özgürce yaşayabilecekleri bir yerin bilgisi. Kaçak çocuk özel olan çocuklar için mutlu ve barışçıl bir yuva vadediyor. Tabi peşlerinde birlik, pök ve yetişkinlerde olunca macera katlanıyor. Bu arayışları sonucunda Kaçak Çocuk'u buluyorlar. Ancak bir süre sonra buranında güvenli olmadığını anlıyorlar. Karakterlere bakacak olursak; olaylar Ruby'nin anlatımıyla önümüzde şekilleniyor. Ruby sessiz, olaylara karışmayan bir çocuk. Güçlerini yeterli düzeyde kullanmayı yolda ve başkanın oğluyla öğreniyor. Eh tabi Kaçak Çocuk'un amacı sadece güçlerini nasıl kullanması gerektiğini göstermek değil. Liam, ekibin lideri. O bir mavi ve sevdiklerini kollayan biri. Chubs ise o tam bir yeşil. Ekibin beyni. Zu'ya ders çalıştırdığı bölüm favorim. Ve Zu, elektriğe hükmedebiliyor. Kampta sarılara yaptıkları kötü bir şeyden dolayı konuşmuyor. Ama merhameti sevgisi her davranışında gizli. Entrikalar, gizemler, heyecanın soluk soluğa olacağı bir yol. Onlar yolda birbirlerine güvenmeyi, sevmeyi öğreniyorlar. Yol onlar için kendilerini keşfetme süreci birazda. Her birinin sorumlulukları var. Birbirlerini geride bırakmıyorlar asla ve her kitapta olduğu gibi vazgeçilmezimiz aşk. Ruby ve Liam'ın birbirlerine olan sevgisi, Ruby'nin gücünden dolayı gösterdiği fedakarlıklar... Tam bir best-seller kısaca. Karanlık zihinler, bu kitap serisinin ilk kitabı. Kitap gayet sade bir dille yazılmış. Hitap ettiği kesim 12-20 yaş diyebilirim. Anlatılanları rahatça zihnimizde canlandırabiliyoruz. Bu dünyayı sağlam bir çerçeveye oturtmak adına diğer kitaplarda bilgi verildiğini düşünüyorum. Metroda, otobüste, kafanızı boşaltmak istediğiniz zaman kaçabileceğiniz bir dünya. Yazarın yarattığı distopya beni çok tatmin edemedi ama çok beğenenler var ve üzerine filminin de olduğunu düşünürsek kitlesini tatmin eden bir kitap. Ancak kitap ve film ana hatlarda örtüşüyor. Ve film oradan oraya gidince arada gerçekten kitapta işlenmiş güzel yerleri atladığını fark ediyorsunuz o yüzden önce kitap sonra film :)"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/karartma-geceleri", "text": "100 temel eserden biri olan Karartma Geceleri savaşa girmese de ülkemizin ne boyutta etkilendiğini ortaya koyan bir kitaptır. Toplumun maddi sıkıntılarının, aydınlarının düşüncelerini açıklamakla nasıl suçlu bulunduğunu anlatan ve okunması gereken kitaplardan bir tanesidir. İkinci Dünya Savaşı'nın Türkiye'de etkisini gösterdiği 1940lı yıllarda ülkede sıkı yönetim hakimdir. Çay, odun gibi ihtiyaçlar fazlasıyla lükstür o dönemde ve ekmek karne uygulamasıyla verilmektedir. Bir Türkçe öğretmeni olan Mustafa Ural, toplumun yaşadığı sıkıntıları konu alan ve yaşanılan dönemi eleştiren bir şiir kitabı yazar. Kendisini toplumcu bir sanatçı olarak ifade eden Mustafa'ya eleştirilerinden dolayı solcu damgası vurulur, hakkında yakalama kararı çıkarılır ve kitabı toplatılır. Yirmi beş gündür raporlu olan Mustafa'nın öğrencilerinden biri onun toplatılan kitabını çantasından çıkarıp imzalamasını rica eder. Öğrencisinin bir sorunla karşılaşmaması için çocuğun adını yazmaz sadece kendi imzasını atar. Ardından Hüsnü adında bir arkadaşıyla bir kahveye gidip laflamaya başlarlar. Kahve de sadece ıhlamur vardır ve kömür, odun yeteri kadar olmadığı için onu da sıcak içmek pek mümkün değildir. Mustafa, maaşını hesaplayınca sadece seksen dört ekmeğe çalıştığını söyler. Rahatsızlığı yüzünden hala raporlu olduğunu, evde onu iyileştirecek bir bakımın mümkün olmadığını söyler. Arkadaşı toplatılan kitabından bahsedince de ona bütün bu sorunları bu kitabında yazdığını anlatır. Kahveden kalktıklarında Hüsnü, Mustafa'yı tekrar uyarır. Kahveye bir daha onunla konuşmak için gelmeyeceğini, etrafına zarar vermesine hakkı olmadığını söyler. Mustafa eve döndüğü sırada ise üst katın penceresinden Ayten ona el kol hareketi yaparak gitmesini söyler. Kapıda polislerin onu beklediğini anlayan Mustafa bir an tereddüt eder. Sonra hemen sorguya alınmayacağını, hücreye kapatılacağını, hasta haliyle bunlara katlanamayacağını düşünerek oradan uzaklaşır. İlk işi karısının yanına gitmek olur. Karısı yalnız olmadığı için ona üstü kapalı bir şekilde durumu anlatır ve bir kaç gün eve gelmeyeceğini söyler. Oradan çıkınca aklına Eğitim Enstitüsü'nden tanıdığı ve yedek subaylık yapan arkadaşı İlhan gelir. İlhan'ın yanına gittiğinde ise düşündüğü gibi karşılanmaz. Teslim olması gerektiğini ve ona yardım edemeyeceğini, suçuna kimseyi ortak etmemesi gerektiğini söyler. İlhan'dan beklediği ilgiyi göremeyen Mustafa yanından ayrılır. Ayakları onu evine götürür, onu bekleyen olup olmadığını kontrol eder uzaktan. Kimsenin olmadığını anlayınca karısı Şükran'ın yattığı odanın penceresine vurur. Şükran uyanıp kapıyı açar, Mustafa içeri girer. Yağmur yağdığı için ıslanmıştır ve hemen üstünü değiştirir. Mustafa uyumak isterken, Şükran ona polislerin eve geldiğini ne kadar kitap varsa alıp götürdüklerini anlatır. Şükran, yaşananlardan endişe duyar Mustafa iste karısının ne istediğini anlayamaz. Teslim olmasını isteyip istemediğini anlamaya çalışır. Şükran ise işine karışmak istemediğini söyler. Polislerin talimatıyla ev sahibinin kapıya sürgü taktığını, eğer gelirse pencereye vurmasını söyler. Mustafa kuruyan paltosunu alır, bir süre düdük seslerini dinledikten sonra evden ayrılır. Mustafa, saatlerce oradan oraya yürür. Artık sabah ezanı okunmakta, gün ağarmaktadır. Açık olan kahveci Agop'un yanına gider. Uykusunun kaçtığını söyler, bazı arkadaşlarının uğrayıp uğramadığını sorduktan sonra Agop'un uzattığı gazetelere göz gezdirmeye başlar. Nihayet kitabıyla alakalı haberi görür. Kırçıl paltolu biri görünür kapıda, sağa sola bakınır ve Mustafa Ural diye birini aradığını söyler. Mustafa ne yapacağını bilemez. Agop Efendi tanıdığını ancak okulu değiştiğinden beri uğramadığını söyler. Uğrarsa polise haber vermesi gerektiğini söyleyip oradan uzaklaşır adam. Agop Efendi ne olup bittiğini sorar, kanundan kaçılamayacağını söyler, son bir çay daha doldurur Mustafa'ya. Mustafa'dan çay parasını da almaz yolun açık olsun deyip gönderir. Kahveden ayrılan Mustafa tramvay caddesine çıkar ve gelen ilk tramvaya biner. Ardından kimse binmediği için izlenmediğine emin olur. Aklına arkadaşı Nihat gelir. Tam ineceği sırada, yan tarafından orta yaşlı ve sabah kahveye gelip onu soran adamın paltosuna benzer bir kırçıl palto giymiş birinin doğrulduğunu görür. Polislerin benzer giyindiğini düşünerek oturur ve adam da cebinden mendil çıkarıp tekrar oturur. Tedirgin olan Mustafa kendince hesaplar yapmaya başlar ve son durağa kadar inmezse beraber inmek zorunda olacaklarını düşünerek bir durak önce hemen iner. İner inmez arkasını kontrol eder ve neyse ki onu takip eden yoktur. Ne yapacağını düşünmek için ara sokaklara girer. Cengiz'in bu mahallede oturduğunu anımsar ve onun yanına gitmeye karar verir. Tam evin önünden geçerken Cengiz de çıkmak üzeredir, Mustafa'yı görünce çok şaşırır ve sevinir. Eve davet eder, içeri girerler. İçerisi soğuktur, odun olmadığını söyler Cengiz ve sobayı yakabilmek için bir çare düşünür. Yardımcı Türkçe öğretmenliği yaptığı için çocukların yazılı kağıtları gelir aklına. Onlarla sobayı tutuşturur. Mustafa cebindeki parayı vererek odun almasını ister. Sonrada Cengiz'in gazetelerden olanı biteni öğrendiğini fark ederek her şeyi anlatır. Cengiz, diğerlerinin aksine Mustafa'ya istediği kadar kalabileceğini söyler. Ertesi gün Cengiz evden çıktıktan sonra kapıya bir kız gelir, bacadan duman çıktığı için Cengiz'in evde olduğunu düşünüp uzun süre bekler. Cengiz eve gelince kızın Çiğdem olduğu anlaşılır. Cengiz'in kız arkadaşıdır ve ondan şüphelenmiştir. Sonraki gün ikisi de evdeyken Çiğdem tekrar gelir ve eve bakmak ister. Mustafa'yı gören Çiğdem onun tutuklanmaktan kaçan birisi olduğunu hemen anlar ve gitmezse karakola gitmekle tehdit eder. Mustafa ise mecbur kalarak sabah saatlerinde evi terk eder. Nihat'a gitmeye karar veren Mustafa, yola çıkmadan önce bir not yazdığı kağıdı cebine koyar. Notta teslim olacağı yazılıdır ve tarih vardır. Eğer Nihat'a gidemeden yakalanırsa bu not onun iyi niyetinin göstergesi olacaktır. Nihat'ın evine vardığında kapıyı Nihat'ın büyükannesi açar. Nihat, Mustafa'yı gördüğüne çok sevinir. Mustafa içeri geçtikten sonra Nihat'a durumu anlatır. Nihat onun kalmasına izin verir ve büyükannesine söyleyeceği yalanı da hazırlar. Mustafa, yakalanmadığı için hazırladığı notu sobaya atar. Hava kararırken evden çıkar ve arkadaşı Nevzat'ı görmek için kahvenin önünde dolaşmaya başlar. Nihayet Nevzat kahveden çıkınca ona seslenir. Nevzat, Mustafa'ya arandığını kendisini de karakola götürdüklerini, başına gelenleri anlatmaya başlar. Nevzat olan biteni anlattıktan sonra ayrılırlar. Mustafa, evine gitmek için yola devam eder. Kapı açıldığında Mustafa karısına sarılır ve Şükran ağlamaya başlar. Ne olacaksa olsun artık diyerek sitem eder. Kendisini de karakola götürdüklerinden bahseder. Polisin ona oynadığı oyunu nasıl atlattığını anlatır. Mustafa tekrar Nihat'ın yanına döndüğünde ise aylığını nasıl alacağını hesaplamaya başlar. Farklı bir semtten Şükran'a ve okul müdürüne mektup atmasını söyler Nihat'a. Karısını mutemet olarak atadığını bildiren mektuptur bu. Aylığını almanın yolunu böylece bulur. Nihat evden çıktıktan biraz sonra büyükannesi yukarı çıkar. Mustafa saklansa da büyükanne onu bulur ve sinirli bir şekilde evden çıkar. Nihat döndüğünde ise onunla tartışır. Mustafa evden ayrılmak için çoktan hazırlık yapmıştır. Mustafa bir hayli yürüdükten sonra bir düdük sesiyle irkilir. Polislerden biri kim olduğunu sorar. Mustafa hemen bir isim düşünüp Behzat Altıntaş der, Karagümrük Ortaokulunda Türkçe öğretmeni olduğunu söyler. Polis, diğer arkadaşına tanıyıp tanımadığını sorar. Hayır deyip okuldan Hilmi Bey'i tanıdığını söyleyince Mustafa, kendisinin de tanıdığı Hilmi hocadan bahseder. Hilmi hoca polislerden birinin çocuğunun öğretmenidir. Polis yumuşasa da komiser olduğunu anladığı adam öfkeli bir şekilde kimlik ister. Mustafa veremeyip unuttuğunu söyler. Uydurduğu bahaneleri sıralar. Komiser, Basri Bey'e onu karakola götürmesini söyler. Yolda laflarlar Mustafa'yla. Basri ona oğlundan bahseder. Mustafa da dersleri konusunda yardımcı olabileceğini söyler. Adam iyice inanmıştır Mustafa'ya. Kimliğini bir daha yanından ayırmamasını tembihleyerek gidebileceğini söyler. Mustafa birkaç gün orda burada oyalandıktan sonra yine bir gece yarısı karısının yanına gider. Aralarından geçen kısa bir sohbetten sonra ev sahibinin kızı Ayten gelip, babasının Mustafa'yı eve girerken gördüğünü, karakola gideceğini söyler. Mustafa hızla evden kaçar. Kaçarken de Ayten'in nasıl bu kadar cesur olduğunu düşünür. Mustafa düşüne düşüne yürürken arkadan tanıdık bir ses duyar. Daha önce de karşılaştığı polis Basri'dir bu kişi. Mustafa'yı tanıyınca onu çay içmeye davet eder. Kahvede çay içip sohbet ederler ama Mustafa nasıl kurtulacağını düşünür. Saatin ilerlediğini derse yetişmesi gerektiğini söyleyerek kalkar ama o sırada içeri giren biri Mustafa'ya seslenir. Mustafa bozuntuya vermemeye çalışarak polise başkasıyla karıştırdığını söyleyip yanından ayrılır. Mustafa hızla yakınlarda olan Cengiz'in evine gider. Cengiz onu gördüğüne sevinir ve kız arkadaşı yüzünden gitmek zorunda kaldığı için ne kadar üzüldüğünü anlatır. Mustafa, Cengiz'de kalmaya başlar. Kışın etkisini yitirdiği bir gün Mustafa dışarı çıkmak, güneşin tadını çıkarmak ister. Aklı evindedir. Gidip görmek ister. Evin etrafında gezerken Ayten'i görür. Mustafa ona el sallar. Ayten, Mustafa'nın peşinden gider ve bir yerde oturup laflamaya başlarlar. Ayten, Mustafa'ya öykü yazmaya başladığını söyler ve okuması için ona verir. Tekrar buluşmak için sözleşip ayrılırlar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kardesimin-hikayesi", "text": "Kardeşimin Hikayesi romanında olaylar İstanbul'un Çatalca ilçesindeki eski adı ile Podima olan Yalıköy'de geçiyor. Köyde yaşanan bir cinayet üzerine olayı araştırmak için bir gazeteci köye gelir ve ilk olarak Ahmet Arslan'ın kapısını çalar. Ahmet Arslan Arzu Kahraman'ın öldürüldüğü gece davette yer alan davetlilerden sadece biridir. Ahmet Bey ile yapılan konuşmalar git gide Ahmet Beyin geçmişine gider. Ahmet Bey genç yaşta anne ve babasını bir kazada kaybetmiştir. Kaza sonrası kardeşi ile birlikte dedesinde kalmışlardır. Ahmet elektrik, kardeşi Mehmet ise inşaat mühendisidir. Ahmet bey kazada aynı zamanda doku duyusunu da kaybetmiştir. Şimdi ise köpeği Kerberos ile birlikte yaşamaktadır. Gazeteci ile Ahmet Beyin sohbetleri artık cinayetten çıkmış daha çok Ahmet Beyin kardeşinin hikayelerine dönmüştür. Gazeteci ile Ahmet Beyin sohbetleri ilerlerken bir akşam köpek huysuzlanır. Hursuzluğun nedeni sabah anlaşılır ve köpeğin yatağında ölen Arzu hanımın kolyesi bulunur. Katil zanlısı olarak bebek bakıcısı Svetlana tutuklanmıştır fakat kolyeyi bulduktan sonra Ahmet Bey katilin kim olduğunu anlar. Fakat ansızın Ahmet Bey de ölü bulunur ve gazeteci kıza bıraktığı veda mektubunda katilin kim olduğunu açıklar. Fakat Ahmet Beyin ölümü gerçek katilin ötesinde çok daha büyük bir sırrı da ortaya çıkartacaktır. Kardeşimin Hikayesi Konusu Son olarak Serenad romanı ile herkesi kendine bir kez daha hayran bırakan Zülfü Livaneli yeni kitabı olan Kardeşimin Hikayesi ile de aklınızı başınızdan almaya aday gibi görünüyor. Polisiye bir hikayeyi aşk ile buluşturan fakat aşkı sorgulamamıza neden olan roman sizi karmaşık bir hikayenin içine sokuyor. Karadeniz'in küçük bir kasabası güne bir cinayet haberi ile başlar. Bu cinayet biri için hayatın sonu demek iken başkaları için yeni bir hayatın başlangıcıdır. Bir tarafta bir mühendi, diğer tarafta ise meraklı bir gazeteci."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/karisik-kaset", "text": "Senaryo ve film yazılarından tanıdığımız Uygar Şirin, 11 yaşındaki bir kızın gizemli dünyasını anlatan Anne Tut Elimi ve ikinci romanı Büyük Deniz Yükseliyordan sonra üçüncü romanı Karışık Kaset geçtiğimiz aylarda yerini aldı. Yönetmenliğini ise Tunç Şahin'in üstlendiği kitabın filminde Sarp Apak ve Özge Özpirinççi oynuyor. 1990'lı yıllarda başlıyor kitap. Çocukluktan beri müziğe aşık bir çocuğun, çocukluk, gençlik ve orta yaşlılık süreçlerini dönemin müzikleri çerçevesinde anlatan bir roman. Büyüdüğünde şarkı yazıları yazan ve başarılı bir DJ olan Ulaş'ın hikayesi. Tabi ki bir de bir türlü kavuşamadığı sevgilisi İrem'in öyküsü. Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm,1990'lı yıllar... Yer Kadıköy... Ulaş 13 yaşında ergenliğin yeni yeni filizlendiği, hayatı müzikler olan bir çocuk. Babası öğretmen, annesi ev hanımı. Anne ve babası pek anlaşamasalar da kör topal yaşayıp gidiyorlar. Babasının bir de hayali var. Dönemin şarkılarının kitabını yazmak. Babasının büyük bir plak koleksiyonu var ve 90'ların hit şarkılarından nefret ediyor. O yüzden şarkılar konusunda Ulaş'la hem fikir değiller. İrem ise 12 yaşında aynı mahallede yaşayan öğretmen bir ailenin kızı. Ulaş ile aynı kaderi paylaşsalar da İrem, Ulaş kadar şanslı değil. Çünkü anne ve babası ayrılıyorlar. Ulaş bu duruma çok üzülüyor, çünkü biricik sevgilisi karşıda Beşiktaş'ta babası ile yaşayacaktır. Yaz tatil dönemi olduğu için İrem annesi ile tatile çıkar. Ulaş'lar da tatile giderken bir gün İrem'lere Didim'e gitmeye karar verirler. Ulaş'ın o zamanlar çok büyük de bir tutkusu vardır. Karışık kaset hazırlamak. Bir de şarkı defteri var. Kasetin şarkılarına 10 üzerinden puan veriyor. İrem için de bu defterden seçtiği aşk şarkıları konulu bir kaset hazırlar. Yazlığa yanlarına gidince verecektir. Fakat İrem'in parkta bir çocuğun elini tutarken gördüğünde deli olur, kaseti eline tutuşturur ve 10 yıl hiç onu görmez. Kitabın ikinci bölümü 2000 yılında başlar. Ulaş 23 yaşında, yeni mezun, Hürriyet gazetesinde imzasız yazılar yazan biridir. Çocukluk arkadaşı Yusuf'un ısrarıyla gittiği dans gecesinde İrem ile karşılaşır. Çok şaşırırlar, çünkü 10 yıldır birbirlerini görmüyorlardır. O sırada editörü arar ve Sezen Aksu'nun son kaseti 'Deliveren' ile ilgili bir yazı yazmasını ister. Güzel olursa imzalı yayınlanacaktır. İrem ile kaseti dinlemeye karar verirler. O arada babası arar. Annesi ile boşandığından beri günde en az beş kere oğlunu aramaktadır. Yıllardır uğraştığı kitabının bazı bölümlerini beğenmediğini ve yaktığını söyler. Ulaş ile İrem hemen apar topar babasının yanına giderler. Ulaş babasına biraz sert çıkışır. Çünkü bu kitap yüzünden evliliği bitmiş ve kopyası olmayan en az 80 sayfasını yok olmuştur. İrem Ulaş'ı sakinleştir. Gecenin ilerleyen saatlerinde Ulaş'a gidip güzel bir gece geçirirler. Bölümün son sayfasında sözü İrem alır ve o gün Kemal Sunal'ın öldüğünü, onun için ve kendi için ağladığını söyler. Çünkü çok büyük bir problemi vardır. Bu bölümün sonunda ise yatak şarkılarından oluşan CD ortaya çıkar. Kitabın son bölümünde ise yıl 2010'dur. Ulaş ile İrem yine 10 yıldır görüşmüyorlardır. Ulaş babasının ölümünden sonra onun en büyük isteğini yerine getirir ve Karışık Kaset adında bir kitap yazar. Hem de dönemin hatırı sayılır DJ'lerinden olur. İrem ise kısa filmleriyle ünlenmiş, uzun metrajlı film çekmeye hazırlanan bir yönetmendir. Olur olmadık bir zamanda yine karşılaşırlar. Ulaş bu sefer tepkilidir İrem'e 10 yıl önceki sorundan kaynaklı olarak. Fakat bu bölüm, hikayenin en güzel bölümü. Birinci bölüm kaset, ikinci bölüm CD, bu bölüm ise USB dönemidir. USB de oluşturulmuş bir yenilik şarkıları çıkıyor karşımıza ve mutlu bir sonla. Fonda ise Göksel'den \"Karar Verdim\" çalıyor... Karışık Kaset, oldukça eğlenceli ve titizlikle hazırlanmış bir kitap. Yazar dönemin şarkılarını, eleştirilerini araştırmış ve büyük bir ustalıkla kelimelerinde yansıtmış. Uzun diyaloglarla bezenmiş kitap bir solukta bitecek türden. Özellikle kitabın sonunda Sözü geçen şarkılar bölümü çok etkileyici. Eminim sizi anlatan da şarkılar vardır... Filmi izlemedim bilmiyorum ama kitabı kesinlikle tavsiyemdir. Sözü geçen şarkılardan birkaç örnek: Bir de Bana Sor , söz: Çiğdem Talu Yol , söz: Özlem Tekin Sarıl Bana , söz: Meral Özbek... Karışık Kaset Konusu Daha önce Anne Tut Elimi isimli romanı ile beğenip sevdiğimiz Uygar Şirin, Karışık Kaset kitabı ile yine okurlarına romantik komedi tarzında sıcacık bir roman sunuyor. Uygar Şirin, Anne Tut Elimi romanı ile 11 yaşında bir kızın dünyasına bize sunmuş ve bunu yaparken olağanın dışında farklı bir dil kullanmıştı. Benzer akıcılığı ve sadeliği Karışık Kaset romanında da görmek mümkün. Romanda eğlenceli bir aşk hikayesi anlatılıyor fakat bu aşk hikayesi bir çocukluk aşkı olarak başlıyor. 13 yaşındaki Ulaş 1990 yılında 12 yaşındaki İrem'e ilk görüşte aşık oluyor. Tam bir çocukluk aşkı gibi onu evleneceği, onsuz yaşanmayacak biri gibi görüyor fakat çok utangaç olduğu için duygularını açamıyor. Babasının tavsiyesini dinleyip ona duygularını en iyi anlatan şarkılardan oluşan bir kaset hazırlıyor. Fakat kaset umduğu etkiyi yapmıyor ve Ulaş ilk aşk acısını çekiyor. Sonra zaman ilerliyor ve kader bir şekilde Ulaş'a yardım etmeye devam ediyor. Her 10 yılda bir İrem ile Ulaş karşılaşıyor. Bir anlamda kader Ulaş'a hep ikinci bir şans veriyor. Verdiği ilk şansı Ulaş kullanamıyor fakat ikinci şansta artık işlerin değişmesinde oldukça kararlı. 20 yıldır içinde sakladığı aşkı artık birlikteliğe dönüştürmek onun elinde."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kariye-hazinesi", "text": "Bilgin Adalı'nın yazdığı Kariye Hazinesi adlı çocuk kitabı, define avcılığı ve kaçakçılık konuları hakkında bir macerayı konu alıyor. Arkadaşlık, cesaret ve tarihi eserlerin önemi gibi konularda güzel mesajlar veren hikayenin büyük bir kısmı İstanbul'un Fatih ilçesinin Edirnekapı semtinde yer alan Kariye Camii/Müzesi/Kilisesinde, önemli bir kısmı Haliç'te, bir kısmı ise okulda ve Canlar'ın evinde geçiyor. Kitabın başkahramanı 7. sınıf öğrencisi olan Can. Can'a eşlik eden karakterler ise sınıf arkadaşları Berke, İrem ve Selin. Ayrıca Erdal Öğretmen, Samiye Öğretmen, Can'ın dedesi Bilgin Bey, Tülin Hanım ve Nursal Hanım da önemli karakterler arasında yer alıyor. 9 yaş ve üzerindeki okurlar için uygun olan kitabın içerisinde az sayıda siyah-beyaz resim bulunuyor. Özellikle bölüm başlarını süsleyen resimler, okurların karakterler ve mekanlar hakkında fikir edinmesini sağlıyor ve hikayeyi gözlerinde canlandırmalarını kolaylaştırıyor. İlk kez Can Çocuk Yayınları tarafından 2008 yılında yayımlanan kitap, aradan uzun zaman geçmiş olmasına rağmen bugünün çocuklarına da hitap etmeyi başarıyor. 99 sayfadan oluşan kitapta ön söz dışında 14 bölüm yer alıyor. Yazar, ön sözde Kariye Hazinesinin gerçek olmadığını okurlarıyla paylaşıyor ve kendisine göre asıl hazinenin Kariye Kilisesinin içerisindeki mozaikler ve freskler yani duvar resimleri olduğunu söylüyor. Ayrıca define avcılığı konusunda da okurlarını uyarıyor. Ön söz ve 14 bölümün yanı sıra kitabın sonunda 3 adet ek bulunuyor. Fatih Sultan Mehmet, Kariye Müzesi ve Mimar Sinan hakkındaki bu ekler, okurlara kitabın en önemli 3 unsuru hakkında epey bilgi sunuyor ve bu konular hakkında daha fazla bilgi edinmek için onları da araştırma yapmaya teşvik ediyor. Kitaptaki bölüm başlıkları ise şu şekilde: Bir Amacı Vardı Onun Savaş Zafer ve Sonrası Fetihten 554 Yıl Sonra (29 Mayıs 2007) Kariye Müzesi Duvarlardaki Gözler Planın Öteki Yarısı Müzedeki Esrarengiz Ziyaretçi Dedenin Öyküsü Erdal Öğretmen Harabenin Gizi Baskın Planı Baskın Yağmurluklu Adam Kariye Hazinesi Özeti Kitap, Erdal Öğretmen'in Fatih Sultan Mehmet ve İstanbul'un Fethi hakkında yaptığı anlatımla başlıyor. Heyecanlı ve bilgi dolu bu anlatım sırasında Erdal Öğretmen, İstanbul'un Fethi sırasında ortadan kaybolan Kariye Hazinesi'nden de öğrencilerine bahsediyor. İlk kez duydukları Kariye Hazinesi, tüm öğrencilerin dikkatini çekiyor. Ancak içlerinden biri -Can- bu konuyu herkesten daha fazla önemsiyor ve hazineyi bulma hayaline kapılıyor. Bunun için de en yakın 3 arkadaşını hazineyi birlikte aramaya ikna ediyor. Böylece ertesi gün Can, Selin, Berke ve İrem adlı arkadaşlar hedeflerine ulaşmak için ilk adımı atarak Kariye Müzesini ziyaret ediyorlar. Can'ın internetten yaptığı araştırmalar, Selin'in dijital fotoğraf makinesiyle çektiği fotoğraflar ve müze ziyareti sırasında yaptıkları gözlemler üzerinden hazinenin nerede olabileceğine dair pek çok fikir yürütüyorlar ama tüm tahminleri boşa çıkıyor. Müze ve yakın çevresinde 2 kez araştırma yaptıktan sonra hazinenin dehlizler yoluyla kaçırılmış olabileceğini düşünerek Kariye Kilisesinden Haliç'e ulaşan bir dehliz olup olmadığını araştırmak için Haliç'e gidiyorlar. Haliç'te bulunan harabe bir yapıyı incelemek üzereyken kıyıya yanaşan lüks bir tekne görüyorlar. Tekneden inip harabeye giren adamları gizlice dinliyorlar ve adamların kaçakçı olduğuna karar veriyorlar. Adamlar gittikten sonra hızlıca harabeyi inceliyorlar ve fazla vakit kaybetmeden Canlar'ın evine gidiyorlar. Kendi başlarına polise ihbarda bulunsalar kimsenin inanmayacağını düşündükleri için konuyu Can'ın dedesine anlatıyorlar. O da bir arkadaşının kızı olan Tülin Hanım'a haber veriyor. Tülin Hanım kısa süre içinde sivil polislerle birlikte Canlar'ın evine gelip ayrıntılı bir şekilde bilgi alıyor. Daha sonra kaçakçıları yakalamak için hep birlikte bir plan yapıp uygulamaya koyuyorlar. Can ile dedesinin de dahil olduğu baskın planı başarılı bir şekilde gerçekleştiriliyor. Kaçakçıların yakalanmasını sağlayan dört arkadaş ise gazetelere çıkıp ödül alıyorlar. En sonunda da süreç boyunca gizlice kendilerini izlese de hiç göremedikleri, yalnızca müze görevlisinden duydukları yağmurluklu adamın Erdal Öğretmen olduğunu öğreniyorlar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kassandra-damgasi", "text": "Fütürolog Robert Borg yaptığı bir seyahatten eve dönüş yolunda Atlas Okyanusu' nun üzerinden geçerken bir an için pencereden dışarıya bakar. Gördüğü manzara onu hayretler içinde bırakır. Denizin tam ortasında suyun içine dalıp çıkan yunuslar sürü halinde hareket etmektedir. Yunuslara olan düşkünlüğü ile bilinen Robert hayvanların dalışlarını izlerken diğer yandan da aklında yunuslar ile ilgili yapılan tespit vardır. Bilimin aydınlattığı doğrultuda, gruplar halinde seyahat eden yunuslar bir zaman sonra kendilerini karaya vurarak intihar ederler. İşte yunus balıklarının intiharı ile eş zamanlı olarak dünya üzerinde kitleleri etkileyecek olaylar meydana gelir. Kimi bilim insanına göre yunusların intiharı, onların dünyadaki olumsuz olaylara verdikleri iç güdüsel tepkilerdir. Robert tüm bunları bir süre düşündükten sonra gördüklerini anlatmak için eve kadar bekleyemeyeceğini düşünerek eşini arar. Ona yunusları tıpkı rüyalarında gördüğü gibi gördüğünü anlatır fakat aynı heyecanı karısının hissetmediğini fark eder. Ne olduğunu sorduğunda ise aldığı cevap karşısında şok geçirir ve olayların içine nasıl girdiğini anlamadan kendini sorunların merkezinde bulur. Uzayın derinliklerinden Roma' da ki Papa' ya uzunca bir mektup gelmiştir. Bu mektubu yazan kişi kendisini uzay rahibi diye tanıtan Filofey' dir. Filofey; Rx uzay istasyonunda son üç yıldır yalnız başına yaşayan, geldiği ekiple birlikte dünyaya dönmeyi reddeden, kendini buluşları ile birlikte sonsuz boşlukta hapseden Rus bir bilim adamıdır. Dünyadaki adı; Andrey Kriltsov ' dur. Filofey' i dünyada bu kadar ilgi çekici yapan son üç yıldır uzayda yaşaması değildir. Bu yıllar içerisinde tüm dünyayı etkisi altına alacak buluşudur. Adına 'Kassandra Damgası' dediği buluşu tüm insanlığı ama en çokta kadınları ilgilendirmektedir. Kassandra Damgası bebeklerin henüz embriyo döneminde yani ana rahminde dünyada olup bitenleri hissedebilme yeteneğini ortaya koymaktadır. Kısacası kendi hayatları ile ilgili öngörülere sahiptirler. Kimileri yaşayacağı hayatı kabullenirken, kimi embriyolar bu hayata tepki gösterir ve dünyaya gelmek istemez. İnsanlığın uzunca bir zamandır görmediği bu işaretleri Filofey bulduğunu söyler. Eğer embriyolar hayata gelmek istemiyorlarsa annelerinin alnında küçük benekler oluşturuyorlar. İşte buna Kassandra Damgası deniliyor. Filofey' in buluşu ise uzay istasyonundan gönderdiği keşif ışınları etkisi ile bir sivilce olarak kabul edilen bu benekleri annelerin alınlarında belli edecek hale getirmesidir. Yaptığı bu keşif ile Papa' ya bir mektup yazarak kendisinden bunu tüm insanlığa duyurmasını ister. Alınlarında Kassandra damgası olan kadınların bu çocukları dünyaya getirmekle onlara kötülük yaptığını, bu embriyoların hayata gelmek istemediklerini, geldikleri takdirde hayatın içinde kötü birer insan olarak yol alıp gideceklerini insanlığa bilimin ışığında anlatmasını söyler. Papa bu mektubu bir gazeteye vererek tüm kamuoyuna duyurur. Bork' ün en yakın arkadaşı Ordok başkanlık seçimlerine adaylığını koymuştur. Bork' ün eve döndüğünün haberini alınca kendisini acil olarak seçim kampanyası ile ilgili arar. Duyulduğu andan beri herkesi ayaklanmaya çıkaran Kassandra Damgası hakkında ne düşündüğünü öğrenmek için saatlerce telefon görüşmesi yaparlar. Ertesi gün halkla buluşacak olan Ordok bu damga konusunda insanlara ne diyeceğini danışır. Bork bu durumun bilimin ışığında gayet mantıklı olduğunu ve Filofey' in buluşlarını destekleyecek belgeler olabileceğini hatta kendisininde bu duruma bir fütürolog olarak katıldığını söyler. Ordok' a insanları Filofey' in buluşlarını terslemek yerine kabullenmelerini önermesini tembihleyerek telefonu kapatırlar. Ertesi gün Ordok' a toplantıda, canlı yayın sırasında bir vatandaş embriyolar hakkında ne düşündüğünü sorar. Ordok bir gece önceki telefon görüşmesine bağlı kalarak cümlesine giriş yapar ancak onun bunu desteklediğini öğrenen salondaki halk isyan çıkartır. Başkanlık endişesi taşıyan Ordok anında taraf değiştirir, bir de üzerindeki okları bir başkasına yönlendirir. Ünlü fütürolog Robert Bork' ün de Filofey delisinin dediklerine katıldığını söyler. Arkadaşını koltuk sevdası uğruna çıldırmış halkın içine atar. Kendisi halkın desteği ile başkanlık yolunda emin adımlarla ilerler. Dünyaca ün yapmış olan Bork olanları sessizlikle izler. Damga hadisesi dalga dalga tüm dünyaya yayılır. Herkes sokaklarda protestolarda bulunur. Robert Bork ortadaki buluşu insanlara anlatamadan evinin önünde hunharca dövülerek öldürülür. Ertesi gün olayın haberini alan Filofey bütün bu durumlardan kendisini suçlu bulur. Bütün yaptığı araştırma, belge ve kayıtları yok eder. Dünya ile yaptığı canlı yayın esnasında son vedasını ettikten sonra uzayda başka bir ilki gerçekleştirerek intihar eder ve bedeni sonsuzlukta sürüklenir. Bu olayların hemen arkasından kalabalık bir yunus balığı sürüsü kendilerini karaya vurarak intihar eder. Kassandra Damgası, bilim kurgu tadını tam veremese de yerinde bir kitap. Okunmaya değer. İlk başlarda olayları anlamak için çaba sarf ediyorsunuz, bu neden böyle olmuş vs. fakat daha sonra kitabın anlatmak istediğini görünce, özellikle son sayfayı bitirince yüzünüzdeki gülümsemeye engel olamıyorsunuz. Böyle bir öngörünün olabildiği dünyada kürtaj neden olmasın sorusunun yanıtı gizli. Dünya salt kötü bir yer değil, onu kötü yapan biz insanlarız."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/katre-i-matem", "text": "Günümüz Divan edebiyatçısı olarak bilinen İskender Pala'nın polisiye ve aşkı bir arada işlediği Katre-i Matem romanında Osmanlı Devleti'nin en ilginç dönemlerinden biri olan \"Lale Devri\" dönemini anlatmaktadır. Gerilimin hiç düşmediği ve dönem hakkında birbirinden farklı bilgilere ulaşabildiğimiz bu roman yazarımızın bir müzayede de satın aldığı el yazması kitapla başlıyor.66 sualde cinayet konu başlıklı kitabın konusu ise şöyle; Şahin ve çok sevdiği Nakşıgül ilk tanışmalarından kısa bir süre sonra evlenmişler ve ilk gece mutlu ve aşk sarhoşu bir halde uyumuşlardı. Şahin sabah uyandığında Nakşıgül'e sarılmak istemiş fakat yatağın yanının boş olduğunu, etrafa bakındığında ise her yerin kanla kaplı olduğunu görmüştü. Olayın şokunu üstünden atamadan odaya bir sürü kişi girmiş ve adı Tomruk Emini olan bir kolluk görevlisi onu derhal zindana atmıştı. Birçok işkence gördükten sonra sorguya çekilmiş ve Nakşıgül'ün katili olarak sorgulanmıştı. Tomruk Emini ve diğerleri onu Haliç'e götürüp denize atmaya karar vermişler ama çıkan lodos sayesinde Şahin kaçabilmişti. Şahin izini kaybettirip kayığına bindiği Osmanzade sayesinde Macar bir hekime simasını değiştirtmiş, Macar hekimde kaşlarını kaldırıp burnunu biraz değiştirince çok başka biri haline getirmişti. İlk olarak dilencilerin arasında katılmaya karar verdi ve orada çok yakın bir dost kazanmış oldu. Adı Topaç Yeye idi. Onunla beraber hem dilenip hem de Nakşıgül'ün katillerini bulmaya karar verdiler. O dönemin veziri olan Veziriazam İbrahim Paşa gizli olayları çözmede ve çözülememiş cinayetleri aydınlatmada çok ünlü biriydi. Kendisi de bu tür şeylerden çok hoşlanırdı. Bir gün muhafızlardan biri ona içi birçok çeşit meyve ve yemişle dolu bir sepet getirdi. Sepeti ters çevirdiğinde ise halıya bir kadın başı saçıldı. O günden itibaren bu cinayetin peşine düşmeye karar vermişti. Sultan Ahmet ise Osmanlı Devleti'ni on yıl boyunca barışa sürükleyecek bir anlaşma imzalamış ve İstanbul'u adeta yeniden inşa ettirmişti. Her yeri güzelleştirmiş ve her yere laleler dikmişti. Herkes zevk ve sefa içindeydi. Halk hariç. Padişahın en yakınlarından olan İshak Efendi ise bir gün ona bir mektup getirdi. Abisi Sultan Mustafa'nın bir oğlu olduğunu ve bu şehzadenin hep gizli tutulduğunu yazmıştı. Şehzade Ahmet şuan ortalardaydı ve bu devlet-i aliyye için bir riskti. Hemen Şehzade Ahmet aranmaya başlamıştı. Vezir bu konuşmaları bir şekilde öğrenmiş ve o da Şehzade Ahmet'in peşine düşmüştü. Birbirinden habersiz olan görevliler her yerde şehzadeyi arıyorlardı. Kısa bir süre içinde onun kılık değiştirdiğini ve adının Kara Şahin olduğunu öğrendiler. Dilencilikten, dervişliğe oradan da vezirin istihbaratçılığına geçen Şahin ise Nakşıgül'ün cinayetini araştırmaya devam ediyordu. Bir kaç isme ulaşmıştı fakat vezirin yardımına ihtiyaç duyuyordu. Bu sıralarda Hafız Çelebi adında bir lale yetiştirici kişisiyle tanıştılar. Topaç Yeye ve Şahin bu adamı çok sevmişlerdi. Hafız Çelebi, Şahin'in sürekli elinde tuttuğu mora çalan laleyi görmüş ve onu nerde bulduğunu sormuştu. Çünkü o lale bir ikizi bulunan ve çalınan bir laleydi. Şahin ise bu laleyi Nakşıgül'ün elinde bulduğunu söylemişti. O günden itibaren Topaç Yeye, Hafız Çelebi ile yaşamaya başlamıştı. Bir kişi vardı ki şehzade Ahmet'in varlığından haberdardı ve tek amacı onun güvenliğiydi. Bu kişi Hurikız'dı. Çok uzun süredir Şahin'i koruyordu. Kısa süre içinde tanıştılar ve ikisi de Nakşıgül cinayetinin peşine düştüler. O dönemde halk iyice fakirleşmiş ve herkes sultandan memnun olmadığını dile getiriyordu. Patrona Halil adında bir kişi etrafında toplanan halk isyan başlattı ve Sultan Ahmet tahttan indirildi vezir de öldürüldü. Bu olayla beraber Şahin ve Hurikız da istedikleri adamlara ulaşıp cinayeti öğrendiler. Meğerse Şahin'in ona annesinden kalen 30 incinin peşindelermiş. Nakşıgül ise Gürcü bir cariyeymiş ve her şey bir oyunmuş. Kayınpederi sandığı adam ise köle tacirliği yapan kötü bir adammış. Nakşıgül ölmemiş onun yerine başka birinin bedeni parçalanmış ve suç Şahin'in üstüne kalmış. Şahin her şeyi öğrenmişti fakat Şehzade Ahmet olduğu herkes tarafından gizleniyordu. Osmanlı tarihinde gizli tutulan ve bilinmeyen bu hikaye hala gizemini korumaktadır ve el yazması bu kitabın yazarı hala bilinememektedir. Kişiler ise gerçektir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kavim", "text": "Başkomiser Nevzat ve ekibine gelen cinayet haberi ile ortalık sarsılır. Çünkü dava çok karışıktır. İlk cesedin yanına geldiklerinde ölünün kalbine 2 kere saplanmış bir haç işareti ve açık İncil de maktulün kanı ile altı çizili bir kısım \" Uyan ey kılıç! Çobanıma, yakınıma karşı harekete geç.\" Kısmının altı maktulün kanı ile çizilmiştir aynı zamanda yine maktulün kanıyla Mor Gabriel yazılmıştır. Bir de Fatih isimli bir kişiden mektup bulurlar. Ancak Fatih'in kim olduğu da belli değildir. Bütün bunları düşünürken içeriye maktul Yusuf'un bir arkadaşı girer. Bu kişi dinler konusunda uzman bir akademisyen olan Can'dir. Can'dan bazı bilgiler alarak serbest bırakırlar. Yusuf'un sevgilisi olan Meryem'e haber vermek için Meryem'in barına giderler. Meryem, bir mafya kızıdır. Babası öldükten sonra namı ona kalmış, işleri o devralmıştır. Ancak bar işletiyor olarak görünür. Nevzat'a söylemese de düşmanları olan Bingollü Kadir'in Yusuf'u öldürdüğünden emindir. Nevzat, Bingollü Kadir'in varlığını Meryem'in koruması olan Tonguç'tan öğrenir. Bunun için de Ali'yi Bingollü Kadir'i bulması için görevlendirir. Ancak Ali bulamadan Meryem adamı bularak Tonguç'a vurdurur. Meryem, kimi katil sansa azlettirecektir. Çünkü yeraltında namını koruması gerekmekte, kendisine işlenen suç cezasız kalmamalıdır. Nevzat'tan sakladığı tek şey Bingollü Kadir değildir. Aynı zamanda Yusuf'un gerçek adının Selim hatta Yavuz olduğunu da saklar. Bir de Malik denen yaşlı bir adam vardır. Adam kendisini Aziz Pavlus sanmakta, tüm her şeyi ona göre ayarlamaktadır. Aziz Pavlus ile ilgili, İsa Mesih ile ilgili çoğu şeyi satın alır. Hatta evinin altında bir azizin mezarı bulunmaktadır. Halkın dua etmesi için o bölgeyi açmış, temizliğinden bakımından kendisini sorumlu tutmuştur. Katilin 2. Hedefi Malik olur. Ancak bu defa incilin altı düzensiz çizilmiş, Mor Gabriel yazısı bulunmamaktadır. Bir cinayet çok ustaca ve arkada iz bırakmadan yapılmışken, öbürü baştan savma yapılmıştır. Yusuf'un bir de Timuçin adında bir arkadaşı vardır. Ancak bu kişiyi hiç kimse görmediği ve soyadını bile bilmedikleri için Timuçin'i bulamazlar. Bu sırada da Cengiz müdür, sürekli bu dava ile ilgili gelişmeleri sormakta Nevzat ile yakın olmaya çalışmaktadır. Malik öldükten sonra Cinayeti Can işledi diye düşünülür. Ancak Can, Malik'in evinin orada Cengiz müdürü görmüştür. Bunu Nevzat'a söyleyince Nevzat bunun peşine düşmüştür. Bu sırada da Yusuf Akdağ'ın akrabaları gelerek cesedi tespit eder ancak o Yusuf Akdağ değildir. Sadece kimliği doğrudur. Biraz araştırma yapıldıktan sonra o kişiyle birlikte 6 kişinin yıllar önce bir mağarada öldürüldüğü bulunur. Onları öldüren komiser Yavuz da Yusuf Akdağ'ın yerine geçmiştir. Onun arkadaşı olan Mehmet adındaki kişi mektubu yazan Fatih olduğunu anlarlar. Yusuf bazı yerlerde Selim adını kullanmıştır Timuçin de Cengiz Müdür'dür. Fatih'in yanına gitseler de o da Selim'le aynı şekilde öldürülmüş, çarmıha gerilmiştir. Cengiz, kendisinin Malik'i öldürdüğü anlaşılınca kaçar. Böylece katilin kendisi olduğunu ispatlamış olur. Cengiz ile kovalamaca başlar. Bu esnada araştırmalar da devam etmektedir. Cengiz sadece Malik'i öldürdüğünü söyler durur. Bir karşılaşma esnasında Ali'yi öldürmeye yeltenince Başkomiser Nevzat, Cengiz'i vurmak mecburiyetinde kalır. Cengiz öldükten sonra Selim ve Fatih'i Can'ın öldürdüğü Malik'i ise Cengiz'in öldürdüğü ortaya çıkar. Ancak Can'ı içeriye atacak bir kanıt bulunmamaktadır. Adliye'den çıktığı an Can, Meryem'in adamı tarafından öldürülür. Dava da burada kapanır. Değerlendirme: Nefes kesen bir polisiye kitabı ile Ahmet Ümit yine karşımızda. Başkomiser Nevzat hikayeleriyle devam ettirdiği polisiye kitaplardan biri olan Kavim, yazarımızın diğer eserlerinde olduğu gibi akıcı ve ilgi çekici bir cinayeti anlatıyor. Her kitabında olduğu gibi farklı bilgilerle donattığı farklı cinayet olayları ile hem bilgilendiriyor hem olayı çözmeye odaklayarak kitabın akıp bir çırpıda okunmasını sağlıyor. Merak uyandıran kurgusu sayesinde bilgi kısımları sıkmıyor tam aksine cinayetle olan bağlantıyı çözmeye odaklıyor. Hristiyanlık ve farklı düşünceler hakkında bilgi verip farklı bakış açıları kazandıran eseri de bir çırpıda akıp gidiyor. dan brown tarzı yazmaya çalışıyor ama pek yanına yaklaşmıyor katilin bulunmaması için ip uçlarını sürekli gözden kaçırılmış gibi gösteriyor sona doğru ortaya çıkıyor düşünce olarak güzel ama tam bir polisiye değil görmezden gelme ile polisiye olmaz 07-04-2022 21:17 ahmet ümit şaşırtmıyor en güzel romanlarından biri olmuş 26-12-2022 14:12 \"uyan ey kılıç çobanıma yakınıma karşı harekete geç\" cümlesi bu kitapta mı"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kayip-araniyor", "text": "Türk Edebiyatı'nda hikaye denilince ilk akla gelen isimlerden biridir Sait Faik. Hikayelerindeki karakterlerin içimizden birileri oluşu ve samimi anlatış biçimi ile elimizden düşmeyen kitapların sahibidir. Kayıp Aranıyor hikayesi işte böyle içten ve akıcı bir dille yazılmış film tadında bir hikayedir. Kayıp Aranıyor romanının konusu ise şöyle; Konsolos Vildan Bey'in kızı Nevin çok farklı bir kültürle yetişmişti. Babasının gittiği birçok ülkeden getirdiği anıların, yaşamların ve olayların kızı üzerinde çok etkisi olmuştu. O dönem Türkiye'sinin bambaşka bir kız çocuğu olarak yetişti Nevin. Dört dil bilen, kitap okuyan, tiyatroya giden, çeviri yapan, rakı ve şarap içen, erkek arkadaşlarıyla yemekler yiyen bir kadın oldu sonradan. Özdemir adında bir gazeteciyle evlendi. Birbirlerine pek uymasalar da birlikteliklerini koruyabiliyorlardı. Nevin gazeteci olduğu için Ankara'ya gidip geliyordu. Sürekli otobüse biniyor Bakanlıklara gidiyordu. Burada gördüğü bir biletçi çocuğa karşı ilgi duymaya başladı. Hoşlantı, ilgi duyma gibi bir şeyi. Çocukta ona sürekli \"canım ablacığım, şeker ablacığım\" diyordu. Birçok karşılaşma sonrasında otobüsün içi tenhayken çocuk elindeki paraları düşürür gibi yaptı ve Nevin'in elini uzunca öptü. Bu öpüş Nevin'i oldukça etkiledi. O gün biletçi çocuğa bir not yazarak buluşma teklif etti fakat çocuğun kötü bir hareketini görerek vazgeçti. İşlerini hallettikten sonra ise İstanbul'a kocasının yanına geldi. Özdemir ise oldukça hasta görünüyordu. Nevin ona bakmak istedi fakat Özdemir ona işlerle ilgili uzun bir liste verdi. Listeye bakılırsa Nevin akşamdan önce evde olamayacaktı. Listedeki görüşülecek kişilerden başlamaya karar verdi. Fakat kime gitse geri çeviriyor, Özdemir'in kendisinin gelmesi gerektiğini söylüyorlardı. Böyle olunca Nevin eve gitmeye karar verdi. Öğleden sonra eve geldiğinde salonun dağınık olduğunu ve bir kadına ait eşyaların olduğunu fark etti. Yatak odasına gittiğinde ise kocasını ve Amerikalı bir gazeteci kızın beraber yatarlarken gördü. Aldatıldığını anlayınca aklına ilk gelen bavulunu alıp gitmek oldu. Hemen bir otele yerleşti fakat psikolojisi oldukça etkilenmişti. Özdemir'den beklenen haber bir hafta sonra geldi. Onu arkadaşlarının da olacağı bir kutlama yemeğine davet ediyordu. Ayrılıklarını kutlayacaklardı. Nevin zor bir karar vererek davete gitmeyi kabul etti. Fakat yemekte kimse Özdemir'e suçlayıcı tavırlarda bulunmuyor tam tersi kendisine karşı imalı sözler duyuyordu. Bu imaların nedenini ise az sonra anladı. Özdemir'in arkadaşlarından Rıfat Bey, Nevin'i Ankara'da biletçi çocuk onun elini öperken görmüş ve bunu Özdemir'e iletmişti tabii diğerlerine de. Şimdi ise hepsi ayrılık sebeplerini Nevin olarak görüyorlardı. Nevin bu durumu anlayınca hemen ayağa kalktı ve olayın aslını anlattı. Masadaki herkes çok mahcup olmuştu. Nevin ise kalkıp gitti. Özdemir ve Nevin beraber trenle İstanbul'a dönüyorlardı. Bu sırada konuşup bir karar aldılar. Boşanacaklardı. Nevin ailesinin yanına döndü. Burası İstanbul'un daha çok muhafazakar kesimli bir kentiydi. Genellikle balıkçıların yaşadığı bir yerdi. Nevin'in yaşam tarzı tüm mahalle için olay olmuştu. Herkes onun çok sıra dışı şeyler yaptığına inanıyordu. Nevin ise buradan balıkçı bir gence aşık olmuştu adı Cemal'di. Aynı şekilde balıkçı da ona karşı boş değildi. Evlenmeye karar verseler de aniden bu kararlarından vazgeçtiler. İki farklı yaşam tarzıyla mesut olamazlardı. Ayrıca iki tarafın ailesi de bu duruma şiddetle karşı çıktılar. Nevin her şeyden uzaklaşmak istedi ve kimseye haber vermeden başka bir şehre gitti. Sadece babasına bu bilgiyi verdi. Konsolos Vildan Bey ise kızına uzun süre ulaşamayınca gazetelere kayıp ilanı vermeye başladı."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kayip-kiz", "text": "Kayıp Kız Her Hikayenin Bir Öteki Yüzü Vardır... Gillian Flynn, Kayıp Kız ile son zamanların en mükemmel gerilim romanlarından birini yazmış diyebiliriz. Normal bir kaçırılma olayı gibi başlayan hikayenin gittiği nokta aklınızı başınızdan alıyor ve olanlara siz bile inanmakta zorlanıyorsunuz ve okurken tüyleriniz diken diken oluyor. Kayıp Kız romanı çok uzun süre en çok satanlar listesinde yer aldı ve eleştirmenlerden de tam not aldı. Kitap çok büyük beğeni topladığı içinde film çekimlerine başlandı. Amy ve Nick evliliklerinin 5. yılını doldurmak üzere olan bir çifttir. Fakat 5. yıl dönümünün olduğu gün Nick eve geldiğinde salonu dağınık bir halde bulur. Ne olduğunu anlamaya çalışırken evde eşi Amy'yi bulamaz ve paniğe kapılır. Polise haber verir ve Amy'yi arama çalışmaları başlar. Nick kişilik olarak he zaman iyi bir insan profili çizmeye çalışır. Bunun içinde ufak beyaz yalanlar söylemekten çekinmez. Kayıp kız davası başladığında da iyi biri gibi görünebilmek için beyaz yalanlar söylemeye başlar fakat bu yalanlar yavaş yavaş kontrolden çıkmaya başlar. O gün yaptıklarına dair yalanların ortaya çıkması ile Nick daha da zor durumda kalır fakat artık zor olan daha sonra ortaya çıkar. Nick'in saklaması gereken bir de metresi vardır ve bunun ortaya çıkması ile hem bir numaralı suçlu olacaktır hem de aldatan koca olarak kötü biri damgasını yiyecektir. Nick'in yalanları ortaya çıkmasının yanında kaybolan eşi ile ilgili deliller de yavaş yavaş ortaya çıkar ve Nick baş şüpheli olmaya başlar. Halk için bu tarz davalarda kocanın her zaman suçlu olması algısı olduğu için de Nick kendini bir çıkmazın içinde bulur. Bunun yanında Amy her yıldönümünde kocası için hazine avı şeklinde romantik bir oyun hazırlar ve Nick ipuçlarını takip ederek hediyesine kavuşur. 5. yıldönümü için de Amy kaybolmadan önce yine bir oyun hazırlamıştır. Nick eşini aramanın ve polisin baskısı altında oyundaki bulmacaları tek tek çözer ve hediyesini bulduğunda tam bir şok geçirir. Kitabın ilk bölümü burada son buluyor. Kitap toplam üç bölümden oluşuyor ve insanın aklını başından alan gerçekler ikinci bölümde ortaya çıkıyor. O yüzden yazının bundan sonrasını okumamanız belki sizin için daha iyidir. Yine de okumak isterseniz... Kitabın ikinci bölümünde bir anlamda Nick ve özellikle Amy'nin gerçek yüzünü görmeye başlıyorsunuz. Nick eşinin kaybolması ve ölümü ile ilgili olarak tutuklanmaya doğru giderken Amy kusursuz planının beklenmeyen bir olay sonrası bozulma tehlikesi ile yüzleşir. Nick Amy'nin kendisi için hazırladığı hazine oyununda çözdüğü her bulmaca ile aslında eşinin kaybolması ile ilgili kendisini suçlu göstererek bir ipucu da bırakmaktadır. İpuçlarını bulduğu her nokta metresi ile geçmişte birlikte oldu yerlerdir ve bunun farkına vardığında ve gerçek ile yüzleştiğinde kendisi artık tamamen bir batağın içindedir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kayip-tanrilar-ulkesi", "text": "Berlin'de büyümüş devrimci ve göçmen bir ailenin kızı Yıldız Baş komiser ve yardımcısı Tobias Berlin'de iş başındadır. Türk asıllı, yazılım mühendisi Cemal Ölmez kendi evinde vahşice öldürülmüştür. Cemal'in kalbi yerinden çıkartılmış, eline yerleştirilmiş ve kendi çizmiş olduğu Zeus'un resmine doğru konumlandırılmıştır. Olay yerinde maktulün telefonu çalar. Telefona cevap veren Tobias arayanın Cemal'in arkadaşı Rafael Moreno olduğunu öğrenir. Rafael, Cemal'in ölümünden habersizdir ve öğrenince çok üzülür. Yıldız ve Tobias Cemal'in en son kimlerle konuştuğunu öğrenmek için telefonu karıştırır. Son konuştuğu kişiler Alex ve Peter'dir. Olay yerini incelemeye devam ederler ve Cemal'in arkeolojiye ve mitolojiye olan ilgisini keşfederler. Cinayet mahallinde yalnızca Zeus'un resmi değil, kolları, başları, ayakları eksik olan kabartma heykellerden oluşmuş bir kolaj da bulunmaktadır. İki meslektaş kendilerini bir cinayet mahallinde değil de arkeoloji müzesinde gibi hisseder. Üst katta oturan hamile komşu Pilar, Cemal'in yakın arkadaşı, Rafael Moreno'nun eşidir ve Cemal ile ilgili bilgiler verir. Son konuştuğu kişi Alex'in, Cemal'in sevgilisi olduğunu anlatır. Alex acımasız ve bencil biridir. Cemal'e şiddet uyguluyor hatta onu ölümle tehdit etmiştir. Bunları öğrenen Yıldız ve Tobias için ilk şüpheli Alex olur. Baterist olan Alex ile görüşmek için sahne aldığı müzikale giderler. Cemal'in öldürülüş şekli dolayısıyla mitoloji bilgisi ve ilgisi olan bir katil profili vardır kafalarında. Alex'in mitolojiye ilgisi olduğunu fark ederler ancak o bunu inkar eder ve Cemal'in patronu Peter'den bahseder. Alex'e göre cinayeti Cemal'in abisi Hüseyin işlemiştir. Çünkü eşcinsel olması ailesiyle arasının bozulmasına sebep olmuştur. Daha sonra ifade almak için Cemal'in ailesine giderler ancak babası Kerem, Cemal'i reddettiğini söyler. Dedesi Orhan ise kayıplara karışmıştır. Cemal'in ailesi yıllar önce yapılan Bergama'daki kazılarda aile boyu görev almıştır. O kazılardan elde edilen anıtlar Berlin'e getirilmiş ve Pergamon Müzesi'nde sergilenmektedir. Cemal'in ailesi ise akrabaları Haluk'tan şüphelenir. Sebebi ise aile içinde süregelen düşmanlıktır. Bir başka şüpheliyse Rafael Moreno'nun yönlendirmesiyle yabancı düşmanı Neo Naziler olmuştur. Genç bir çift köpekleriyle Şeytan Tepesi'nde dolaşırken bir ceset bulurlar. Bu ceset Cemal'in dedesi Orhan Ölmez'e aittir. Ne yazık ki o da Cemal gibi vahşice katledilmiştir. Cinsel organı kesilip çamura bulanmış, cesedin karşısına kartal sembollü bir asa dikilmiştir. Bu cinayet de mitolojik temalıdır. Ardından bir cinayet haberi de Alex için gelir. Alex'in ise derisi yüzülmüştür. Katil kendini Zeus ilan etmiş ve cinayetlerini de diğer mitolojik karakterlere göndermeler yaparak işlemiştir. Yıldız ve Tobias'ın şüpheleri Neo Naziler üstünde toplanmış olsa da eksik bazı parçalar vardır. Bu cinayetlere neden olan olaylar, Berlin duvarı yıkılmadan önceye uzanıyor. Ölmez Ailesinin büyük büyükbabaları Pehlivan Efendi, dünyanın sekizinci harikası kabul edilen, Bergama'dan çıkarılıp Berlin'e götürülen Pergamon Altarı'nın kazılarına katılmıştır. Bu bir gelenek haline gelmiş ve ailenin erkekleri antik kentin ortaya çıkarılmasında görev almışlardır. Bu işe gönlünü veren Pehlivan Efendi, genetik olabilen Grandiyöz Paranoya hastalığına tutulmuş ve kendisinin Poseidon olduğunu iddia etmiştir. Yaklaşık yüz yıl sonra torunun torunu Kerem Ölmez de aynı hastalığa tutulmuş ve kendisini Kronos zannetmeye başlamıştır. Çocukluk çağında antik kente çalışmaya giden Kerem, Munise Hanım'la evlenmiş ve çocukları Hüseyin dünyaya gelmiştir. Pergamon Müzesi ziyaretlerinde tanıştığı Nina Brückner ile sevgili olmuş ve ondan bir kızı, bir oğlu olmuş. Karısından olan oğluna Cemal, Nina'dan olan oğluna ise Zeus'tan esinlenerek Kartal ismini vermiştir. Berlin'deki siyasi olaylar Nina'yı ve iki çocuğunu silip atmasına sebep olmuştur. Nina ise bir süre sonra bir cerrahla evlenmiş ve Kartal'ın ismini Peter olarak değiştirmiştir. Yıllar sonra anne ve babasının ölümüyle zengin olan Peter bir enerji şirketi kurup kardeşi Cemal'i bulmuş ve işe almıştır. Ressam olan Cemal'e, Pergamon Altarı'ndaki heykellerin resmini yapma ve bunlara aile bireylerinin yüzlerini verme fikrini Peter vermiştir. Ancak Peter, Zeus'a kendi yüzünün verilmesini beklerken, Cemal kendi yüzünü vermiştir. Bu olay onun için bir travma olmuş babası ve dedesindeki hastalık onda da nüksetmiştir. Uranos zannettiği Orhan dedesinin hayalarını keserek öldürmüş, fakat Cemal bunu fark edince ölüm sıralamasını değiştirerek Kronos yani Kerem Ölmez yerine Cemal'i öldürmüştür. Cemal, Katilin kim olduğunu bir sesli mesajla Alex'e bildirdiği için Alex'i de öldürmüştür. Ardından Kerem'i öldürmek için cenaze evine, Bergama'ya gelmiştir. Yıldız Baş komiser olayları çözüme kavuşturmuş olmasına rağmen, Kerem Ölmez'in ölümüne engel olamamıştır. Ve kendini Zeus zanneden Peter, kollarını bir kartal gibi açarak kendini surlardan aşağıya bırakmıştır. DEĞERLENDİRME: Ahmet Ümit'in son çıkarttığı kitabı Kayıp Tanrılar Ülkesi, okuyucuyu doyuran enfes bir kitap olmuş. Ahmet Ümit'in kalemine zaten diyecek bir söz yok. Mitolojiye hiç ilgisi olmayan birinin bile hoşuna gidecek, heyecanlı bir okuma sunuyor sizlere. Mitolojik unsurlara, tarihi olaylara ve özellikle ırkçılık konusuna çok yerinde değinilmiş. Bir günde bile bitebilecek beş yüz sayfalık sürükleyici bir kitap. Ahmet Ümit'in kalemiyle tanışmak için de polisiye türüyle tanışmak için de tavsiye edilebilecek bir kitap ayrıca. Polisiye seviyor iseniz hiç vakit kaybetmeyin."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kayip-ve-yas", "text": "Kayıp ve Yas Kayıp deneyimi, sıklıkla zorlayıcı ve rahatsız ediciyken genellikle dönüştürücü niteliği olan evrensel bir olgudur. Kayıp yalnızca ölüm anlamına gelmemekle birlikte terk etmek, edilmek, değişmek, iş değiştirmek ya da işten çıkarılmak, mal varlığı kaybı, organ kaybı, fikir veya ideal kaybı vb. suretiyle de kayıplar veririz. Ancak ölüm geri dönülmezliğiyle yaşanmış en somut kayıp olmasıyla ayrılır. Yaşamın her döneminde bireyler bir ayrılık ya da kaybın etkisiyle yas dönemi geçirebilmektedir. Yas, bireyi ve yaşamını pek çok açıdan etkileyen çok boyutlu bir kavramdır. Oldukça da doğal bir süreçtir. Doğal olduğu kadar da biricik bir süreçtir. Her bireyin yas sürecindeki duygu, düşünce, davranış ve fiziksel açıdan tepkileri farklı olabilmektedir. Bireyler yas sürecini tamamlar ve kayıp açısından dengeye ulaşır. Fiziksel yas tepkileri; midede boşluk hissi, nefes alamama, seslere aşırı duyarlılık, enerjisizlik ve çabuk yorulma, iştah artması ya da azalması olarak görülebilirken bilişsel olarak; inanamama, inkar, ölen kişinin yaşadığı düşüncesi, ölen kişiyi görme ya da duyma, işitsel halüsinasyon, görsel halüsinasyon şeklindedir. Duygusal tepkiler; şaşkınlık, şok, üzüntü, öfke, kendini ve başkalarını suçlama, yalnızlık, umutsuzluk vb. iken davranışsal tepkiler; ağlama, dalgınlık, arama ve çağırma, ölen kişiyi hatırlatan şeylerden kaçınma, sosyal çekilme ve uyku bozukluğu gibi görülebilmektedir. Yas sürecini etkileyen birtakım faktörler mevcuttur. Ölen kişi, bireyin hayatında merkezi bir konuma sahipse ve birey için önemliyse kişinin yas yoğunluğu artacaktır. Ölen kişiyle kurulan ilişkinin niteliği de mühimdir. Ölen kişi ile çatışmalı bir ilişki mevcutsa suçluluk duyguları ortaya çıkacaktır. Ölen kişi bireyin benlik değerini korumasına yardım eden birisi ise yas tutan birey kendini çaresiz ve kolay incinebilir hissedecektir. Ölümün gerçekleşme şekli doğal yollardan, kaza ya da intihar olması, beklenmedik, ani ve travmatik olması arasında farklar mevcuttur. Geçmişte kaybın olması ve yas sürecinin henüz tamamlanmamış olması patolojik yasa yol açabilir. Mevcut olup sağlıklı atlatılması da uyum sürecini de kolaylaştırabilir. Kişilik özellikleri yani bireyin yaşı, cinsiyeti, güçlüklerle başa çıkma yöntemleri, inanç ve değerleri yas sürecini etkileyen önemli unsurlardandır. Kayıp yaşayan bireyin sosyal destek ağına sahip olması birey için kolaylaştırıcı olabilmektedir. Yas sürecinde ortaya çıkan ani krizler, ekonomik zorluklar, değişimler de yas sürecini zorlaştıracaktır. Yas sürecinin en bilindik 5 evresi mevcuttur. İlk olarak inkar görülür. Kaybın reddi ve gerçeklerden kaçınmak. Öfke tepkisi ile de Neden ben? sorusuna cevap aranır. Pazarlık-uzlaşma evresinde ise gerek inanılan dinsel otorite gerek çevredeki diğer bireylerle bir takım anlaşma yapılmaya çalışılır. Depresyon evresinde çaresizlik durumu kabul edilir ve kaybın gerçekliği karşısında içe çekilme yaşanır. Kabul evresi ise kaybı yaşama ve kabullenme görülür. Bebeklerde ölüm kavramı gelişmemiş olsa da bebek bakımverenin yokluğunu elbette fark edecektir. Yeme ve uyku düzeninde değişiklikler görülecek, başkasından bakım almayı reddecektir. Bunlar doğal tepkilerdir. Doğal olmayan ise bebeğin aşırı hassasiyeti, bağlılık durumunun azalması ve kazanılan gelişim özelliklerinin kaybı olacaktır. Çocukluk çağında kayıp yaşama sanılanın aksine çocukta ciddi yıkıcı yaşantılara neden olabilmektedir. Çocuklar yas tutma şekli bakımından yetişkinlerden daha zorlu ve farklı bir süreç geçirirler. 3-6 yaş döneminde geri dönülmezlik gibi soyut kavramlar henüz gelişmemiştir. Çocuk, kaybın geri döneceğine inanır. Hele ki kayıp bakım verenlerden biriyse çocuklar için dünyayı anlama ve güven içinde yaşama kaynaklarından birinin eksilmesi travmatik bir çocukluk yaşantısı olarak gelişecektir. Ebeveyn ile uyuma, parmak emme, altına kaçırma davranışları normal seyirde görülebilmektedir. Yaşıtlarla sorunlu ilişkiler, sinir krizleri, ebeveyne fazla bağlılık vb. davranışlar ise patolojik yasa işaret edebilmektedir. 6-9 yaş aralığında sevdiği birini kaybeden çocuk benmerkezci düşünme yapısından dolayı kendini suçlama eğilimi gösterebilmektedir. Ben uslu bir çocuk olmadığım için babam öldü. vb. söylemleri duymak çok da beklenmedik değildir. Çocuk kendini suçlayacak, cezalandıracaktır. Diğer ebeveynin varlığına yönelik endişe duyacak onu kaybetmekten korkacaktır. Kaybettiği ebeveynin davranışlarını da taklit görülebilir. Okul fobisi, ayrılma kaygısı bozukluğu, bedensel belirtiler ise normal olmayan yasa işarettir. 7-8 yaş civarında ise ölümün yaşam kadar doğal olduğu ve herkesin başına gelebildiği fikri çocukta gelişmeye başlar. 9-12 yaş aralığında ölümün farkında olunur. Ölümle ilgili sorgulamalar yapılır. Erkeklerde yas tepkileri; öfke, saldırganlık olarak görülebilirken kızlarda aşırı bağlanma ve içe kapanma olarak gözlenebilir. Ergenlikte ise ölümün mutlak gerçekliği kabullenilir fakat ergenler bu gerçekliğin kendileri için çok uzakta olduğuna inanırlar. Kişisel efsaneler üreterek bana bir şey olmaz düşünceleriyle riskli davranışlarda bulunabilirler. Değer verdiği birini kaybeden ergen, dünyanın adaletsizliğine öfke ve geleceğe yönelik endişe hisseder. Depresyon, içe çekilme, sosyal etkileşimin kesilmesi, sürekli öfke ve saldırganlık, kendi ölümü üzerine fazla düşünme ergen bireylerde görülen patolojik yasın işaretleridir. Patolojik yas literatürde en az altı ay geçmesine rağmen bireyin sosyal ve mesleki alanlardaki etkinliğinin giderek azalması olarak ifade edilmektedir. Yas süreci ilerleyip tamamlanması yerine kişi adeta saplanır kalır hatta acısı daha da yoğunlaşabilir. Normal yas tepkileri gibi doğallıktan uzak abartılmış bu tepkiler bireye ve çevresine ciddi zararlar verebilmektedir. Travmatik yas ise kaybedilen kişinin ani ve acı ölümünün ardından gösterilen tepkiler bütünüdür. Bu kayıp şekli insan doğasına aykırılığı gereği bireyler için hem ruhsal hem de bedensel açıdan tehlikede olabilmektedir. Normal yas için bireyin destek alması gerekli değildir. Sosyal destek ve yaşamın sürerliği yeterlidir. Patolojik ve travmatik yas için ise uzmanlardan yardım alınması mühimdir. Bireylerin kayıp deneyimlerinin ve yaslarının biricik olduğunu bireylere hissettirmeliyiz. Bireyi kaybın gerçekliğini anlaması için desteklemeliyiz. Bireyin duygularını ifade etmesi sağlanmalıdır. Bunun için bireyin illa sözcüklere dökmesi gerekli değildir. Gerçekleştirilebilecek çeşitli ritüeller mevcuttur. Hayatın devamı desteklenmelidir. Kaybedilen kişinin yerinin dolmayacağı fakat onsuz da hayatın devam edebildiğine bireyi hazırlamalıyız. Bireyin gerekli hissettiği takdirde yardım alabileceği kaynaklara ulaşması sağlanabilmelidir. Çocuklara hayatında nelerin değiştiği açıkça anlatılmalı, geride kalan ebeveyn ile bağ kurması sağlanmalıdır. Eğer çocuk cenaze törenine katılmak isterse, çocuğa engel olunmamalı fakat travmatik olaylara tanık olmamasına dikkat edilmelidir. Kaybedilen kişinin odası, eşyaları vb. şeyler çocuğun haberi olmadan aniden ortadan kaldırılmamalı, çocuğa onu hatırlatacak ve bağı sürdürmesini sağlayacak olağan şeyleri tutması konusunda izin verilmeli, eşyalar gerekirse beraber düzenlenmelidir. Çocuğa yaşı dikkate alınarak ölümle ilgili çok karmaşık ve soyut bilgiler verilmemelidir, bu çocuğun bilinmezliğini ve endişesini arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Çocuğa duygularını ifade etmesi için izin verilmeli ve özenle dinlenmelidir. Ayrıca yas sürecinde görülebilecek alt ıslatma, parmak emme, altına kaçırma, yalnız uyuyamam vb. davranış biçimleri yüzünden çocuk zorlanmamalı, baskı ve şiddete maruz kalmamalıdır. Çocuk kendini suçluyorsa kaybettiği ebeveynin ona olan sevgisi ve çocuğun onun kaybında suçu olmadığı çocuğa anlatılmalıdır. İLGİLİ KİTAPLAR Kayıp ve Yas İçin Danışmanlık Becerileri, Keren M. Humphrey Kayıp ve yas önemli yaşam olaylarıdır. Kayıp yaşayan ve yas süreci geçirmekte olan bireylere nasıl yaklaşılması gerektiği çoğu kişi için bir bilinmezliktir. İşte bu kitap bizlere yardım süreci ile ilgili önemli bir haritadır. Kayıp yaşayan kişinin biricikliğini kabul etmek, kaybın çok boyutlu olduğunu ve yaşamın farklı noktalarının kayıptan etkilendiğinin farkında olmak süreç için oldukça önemli kabul edilmektedir. Çizgisel ve değişmez basamakları olan modellerdense yardım sürecinde farklılıklar olabileceğini tüm sürecin bireyden bireye değişebileceğini kabul etmek oldukça önemlidir çünkü yas süreci biriciktir. Geride kalan bağların değerini arttırmak, yas sürecinin bitmediğini kabul edip süreç içerisinde hayata devam etmeyi öğrenmek, danışanların sürece aktif katılımını desteklemek oldukça önemlidir. Kitap, yas sürecinde kullanılabilecek bilişsel stratejilere de yer vermektedir. Çizelge örnekleri ve talimatları ile sürecin yürütülmesi kolaylaştırılmaya çalışılmıştır. Kayıp yaşayan kişilerin yaslarını somutlaştırmaları ve kelimelere dökebilmeleri için de metaforlar kullanılmaktadır. Birçok örnekle zenginleştirilen eser oldukça akıcı bir çalışma olmuştur. Yas - Kişisel Bir Yolculuk- Meltem İdiğ Çamuroğlu Bir yakınımızı, sevdiğimizi kaybetmek, önemli bir parçamızı kaybetmek gibidir. Artık inkar mekanizması işe yaramaz, \"Ben özelim, ben korunuyorum, bana bir şey olmaz\" savunmaları tamamen çöker. Ölüm bu kadar yakına gelebilmişse, büyük bir tehdit var demektir. Ve eğer ben de öleceksem o zaman hayatın anlamı nedir? Kişi bu soruya kendine has yeni bir cevap bulabilmek, kaybına ve hayatına yeni bir yön verebilmek zorundadır. Böylesine zor bir yüzleşmenin bu kadar güçsüz olduğumuz bir dönemde yapılması gerekliliği, hayatın önemli ironilerinden biridir. Bununla beraber, çoğu insan hayatı yolunda giderken böyle konularla uğraşmayı aklından bile geçirmez. Çamuroğlu bu kitabında öncelikle, sevdiği bir yakınını kaybettikten sonra ne yaşadığını anlamak ve kendini daha iyi tanımak isteyen kişiler için bir kaynak oluşturmak istiyor. Çocuk, Ölüm ve Yas- Dr. Neslihan Kuloğlu Türker, Uzm. Sema Yüce Bu kitap 0-18 yaş aralığında yer alan tüm çocukların anne-babaları, bakım verenler ve profesyonel olarak çocuklarla çalışan kişiler için yazılmıştır. Ölüm nedenli bir kayıp yaşantısı için hazırlık, başa çıkabilmek ve yaşamını sağlıklı bir şekilde sürdürebilmek hedeflenen temel amaçtır. Çocuk ve çevresinde bulunan diğer bireylerle etkileşimleri arasındaki farklılıklar göz önünde bulundurulmuş ve içerik her bir konu ayrı ayrı ele alınarak yazılmıştır. Yas Psikolojisi- Richard Cross Yas Psikolojisi, sevdiğimiz bir kişiyi kaybettiğimizde gösterdiğimiz çeşitli tepkileri vurgulayan ve psikologların bu deneyimi nasıl açıklamaya çalıştıklarını araştıran hümanist bir içerik sunuyor. Kitap, Freud'un öncü psikanaliz yaklaşımından; yas sürecinin aşamalarından geçmemiz gerektiğini öne sürmektedir. Kayıptan Sonra Yaşam- Vamık D. Volkan Neden bazılarımız yasın tamamlanması için gereken acı verici ve zorlu psikolojik uzlaşmaları yapabiliriz de bazılarımız yapamaz? Prof. Dr. Vamık Volkan yasla ilgili soruların yanıtlarını bulabileceğimiz kitabında, ölüm ve diğer kayıplara verdiğimiz psikolojik bir yanıt ve iç dünyamızla gerçeklik arasında uyum sağlayabilmek için yaptığımız bir uzlaşma olan yası ve çözümlenmemiş yasın yaşamımızı nasıl biçimlendirdiğini, kaderimizi nasıl yönlendirdiğini kendi yaşam öyküsünden kesitler ve uzun yıllara dayalı profesyonel deneyimlerinde karşılaştığı vakalardan örneklerle anlatıyor. İLGİLİ FİLMLER Sophie's Choise Sophie, Nazi kamplarından kurtulmuş ve Nathan'ın varlığı ile yaşamak için bir neden bulabilmiş bir kadındır. Onun 1947'de geçen hikayesi, genç yazar Stingo'nun ağzından anlatılıyor. Sophie, kampta Naziler tarafından hayatı boyunca kendisinde derin yaralar bırakacak bir karar almaya zorlanmıştır. İkinci Dünya Savaşı'nı Yahudi kampları ve bir annenin çaresizliği üzerinden anlatan Sophie'nin Seçimi, savaş sonrası oluşan ruhsal etkilere de ışık tutuyor. La Stanza del Figlio Mutlu bir ailenin biricik oğullarını kaybetmesiyle şekillenen hikayede terapist babanın oğluyla yaptığı planı son anda iptal ederek oğlunun ölümüne neden olacak dalışa gitmesine sebep olmuştur. Baba, hem kendini hem de onu Pazar günü acil olarak çağıran hastasını suçlamaktadır. Mia Madre Yas tutma temasının ustası olduğunu Altın Palmiye ödüllü 'Oğul Odası ile kanıtlayan Nanni Moretti, annesinin hastalığı sırasında ve ölümünden sonra yaşadıklarını Mia Madre'de anlatıyor. Ölümün ardından oluşan boşluğun, acı, kayıp ve ölüm temalarının hakkını veren Moretti, yakınının kaybının bir insan hayatındaki en önemli geçiş evrelerini, duygu yüklü bir sinematografi eşliğinde anlatıyor. Three Colours: Blue Julie, ünlü bir besteci olan kocasını ve kızını trafik kazasında kaybeder. Kazadan yaralı kurtulan genç kadın yaşama küser ve geçmişini unutmaya çalışır. Özgürlük, Julie'nin geçmişini ardında bırakması, sorunlulukları olmadan yeni bir yaşam şeklini benimsemesidir. KAYNAKÇA Bildik, T. (2013). Ölüm, kayıp, yas ve patolojik yas. Ege Tıp Dergisi. 52(4). 223-229. Yorumlar"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kazaklar", "text": "Hiçbir yüksek okulu bitirmemiş, hiçbir yerde çalışmamış, servetinin yarısını har vurup harman savurmuş, 24 yaşında olduğu halde hiçbir meslek seçmemiş, ömrü boyunca da hiçbir işte çalışmamış olan Dmitri Andreyeviç Olenin, Moskova'dan ayrılarak yedek subay olarak Kafkasya'ya gitmeye karar verir. Bu kararı vermesinde, ona uygun bir eş olabilecek Kontes B.'yi bir türlü sevememesi ile Terzi Mösyö Kapel, Vasiliyev ve Morel'e olan borçlarının büyük etkisi vardır. 13 yıldır hizmet eri olan İvan Vasilyeviç'le ile başlayacağı bu yeni yaşam sayesinde hem borçlarını ödeyebilecek hem sevgiyi, aşkı bulabilecek hem de bir kahraman olabilecektir. Uzun süren bir yolculuğun ardından Olenin'in katıldığı Kafkas Piyade Alayına ait iki birliğin yerleştiği, Kazaklarla Dağlıların oturduğu yerleri birbirinden ayıran Terek Irmağının üç verst ötesindeki, 266 haneden oluşan Novomlinskaya Köyüne ulaşırlar. Asteğmen Olenin'e düşen ev, köyün hemen hemen sonunda yer alan, asteğmen reisi, Kazak okul öğretmeni İlya Vasilyeviç'inki olur. Bu zorunlu misafirlikten hiç hoşlanmayan İlya Vasilyeviç'in eşi Ulitka, Olenin'e aylık üç moneta karşılığında evin en soğuk odasına kiralar. Evin genç ve güzel kızı Maryana ise Olenin'in varlığını umursamaz gibidir. Onun aklı annesi, çocuk denecek yaştaki kız kardeşi ve dilsiz ablası Stepka'yla yaşayan Kazak birliğine yeni katılmış 20 yaşındaki Luka Gavrilov'dadır. Lukaşka, küçük bir Kazak çocuğunu ırmakta boğulmak üzereyken kurtardığı için kurtarıcı-urvat unvanını almış, gelecek vaat eden bir gençtir. Üstelik kısa bir süre önce Aşağı Prototski Karakoluna bağlı keşif birliğindeyken Tatar Bölgesinden gelen bir Abrek olan Ahmet Han'ı öldürmeyi başarmıştır. Gavrilov, evli olan sevgilisi Dunayka'nın onu arkadaşı Fomuşkin'le aldattığını öğrenmiş, annesinin de arzu ettiği gibi kimseye yüz vermemesiyle tanınan Maryana'yı gözüne kestirmiştir. Olenin'in Novomlinskaya'daki hayatı bir yandan yetmiş yaşlarındaki Avcı Yeroşka'yla kurduğu dostlukla bir yandan da bu iki gencin birbirine yakınlaşmaları karşısında yaşadığı büyük bir coşkuyla geçmektedir. Öyle ki Olenin, bu mutluluğa katkıda bulunmak için atı olmayan Luka'ya Grozn'dayken satın aldığı atı hediye etmiş ancak yaşının ve başarılarının etkisiyle mağrur olan Lukaşka, atı ırmağın öbür yakasına giderek başka bir atla değiştirmiştir. Olenin'in bu sakin ve tek düze giden hayatı, Kafkasya'ya gelen başka subaylar gibi halkın içine katılmaması kısa süre önce köye gelen, vaktiyle Moskova'da, yüksek tabaka çevrelerinde karşılaştığı yakın dostu Prens Beletski kadar sevilmemesine, benimsenmemesine neden olmaktadır. Bir ay içinde kırk yıllık köylü gibi olan, halk tarafından çok sevilerek dede lakabıyla seslenilen Beletski'nin, evinde kaldığı Karakol Komutanı Mosev'in kızı Ustenka'nın verdiği davete Olenin'i çağırmasıyla Olenin gönlünün Maryana'da olduğunu fark eder. Maryana ile Luka'nın arasında söz kesilmesi Olenin'ini engellemez ve genç kıza duyduğu aşkı itiraf eder. Maryana, bir bey tarafından sevilmenin gizli gururuyla Olenin'i terslese de bıraktığı açık kapı Olenin'e yeterlidir. O çok istediği Haç Nişanını alması bile Olenin'e yarım ağızla duyduğu evet cevabı kadar mutluluk vermez. Ancak bu mutluluk kısa sürer. Lukaşka, öldürdüğü Ahmet Han'ın ağabeyi tarafından karnından vurulur. Sözlüsünün ölüm döşeğinde olduğunu öğrenen Maryana, kendisini ziyarete gelen Olenin'i tüm nefretiyle yanından kovar. Genç kızın kendisini hiçbir zaman sevmeyeceğini anlayan Olenin de birlik komutanına giderek kendisini genel karargaha göndermesini ister. Böylece bir yıl önce büyük umutlarla köye gelen genç adam, bu sefer de sevmiş ama sevilmemiş olarak yeni bir hayata doğru yola çıkar. Tolstoy'un 1851-1853 yılları arasında ağabeyi Nikolay'la birlikte görev aldığı bir kazak köyü olan Stagodladoskaya'daki izlenimlerini anlattığı Kazaklar eseri öylesine otobiyografik nitelikler taşımaktadır ki Tolstoy hakkında çalışmalar yapan yazar, eleştirmen John Bayley ve R.F. Christian, metnin içerisinde Tolstoy'un Kazaklara bakış açısı ile romanın kahramanı Olenin'in Kazaklara bakış açısının iç içe girdiğini bu yüzden nesnel tasvirin imkansızlaştığını belirtmişlerdir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kazanci-yokusu", "text": "Eser, Kazancı Yokuşu'ndaki gündelik hayatı anlatır. Komisyoncu Nurettin, kiralara ek para alıyordur. Melek abla, hayat kadını aynı zamanda genel ev işleten bir kadındır. Sırnaşık ve yüzsüzdür. Apartmanın çoğu katını bu iş için kiralamıştır. Hem kira hem de komisyon ödemekten şikayetçidir. Komisyoncu Nurettin'in dükkanına girer ve olay çıkararak kirasını öder. Albayım Necdet, Melek abladan nefret eder. Onu gördüğünde yolunu değiştirir, ondan adeta iğrenir. Necdet Bey, disiplinli ve düzeni seven bir adamdır. Ona albay denmesi onun mesleği ile alakası yoktur. Mahalle halkını yönlendirdiği için herkes ona albay demiştir. Necdet Bey, eve gelir. Bakkal Yusuf'dan dört sipahi ister. Pencereden sepeti sallandırır. Bakkalın gecikmesinden korkar. Melek abla ile camları yakındır. Melek abla ile muhatap olmaktan korkar. Bakkal Yusuf, Necdet Bey'in istediklerini sepete koyar, Necdet Bey rahat bir nefes alır. Ercüment, arada bir arkadaşları Müfit ve Yavuz'un yanına gelmektedir. Mahalleye gelir gelmez bakkala uğrar. Bakkal ile sohbet ettikten sonra arkadaşı Muhit'ten dem vurur. Bakkal Yusuf da Muhit'in borcu olduğunu hala ödemediğini söyler. Ercüment bu duruma üzülür. Yük olduğunu hisseder. Bakkalın borcunu kapatır. Kasaptan pirzola alır. Münir Özkul ile karşılaşır. Onunla ayaküstü sohbet eder. Arkadaşlarının sevineceğini düşünerek yanlarına gider. Muhit ve Yavuz'un umursamaz tavırlarıyla karşılaşır. Yavuz, karşı dairedeki reklamda oynayan çocuğu dikizlemektedir. Her gün başka bir kadın evine giriyor diyerek kıskançlığını açıkça belirtmektedir. Ercüment, mutfağa geçip yiyecek bir şeyler hazırlamaya koyulur. Üç arkadaş yemeklerini yiyip bir taraftan da Melek abla hakkında konuşurlar. Ercüment üst kattaki Melek abla ile samimiyet kurmaya çalışır ama başaramaz. Müfit ve Yavuz Ercüment'i evlerinde istemezler ama bunu ona açıkça söyleyemezler. Kazancı Yokuşu'nda gaz sıkıntısı vardır. Kazancı Yokuşu, hep birlikte kenetlenerek nereye gaz gelmişse oraya gidip gaz almaya giderler. Bu kalabalık, örgüt kurmaktan suçlanır ve bir kısmı hapse atılır. Toplu bir şekilde gaz almaya giderken örgüt kurmak ile suçlanmışlardır. Albayım Necdet, hücrede tek başına kalmaktadır. Kendisini savunması için avukatı bile reddetmiştir. Kendi savunmasını kendisinin yapacağına inanmaktadır. Gurup üyelerinden oluşan boşluğu Ercüment doldurmaya çalışsa da mahalleli arasına giremez. Melek abla, gözaltına alındıktan bir hafta sonra serbest bırakılır. Melek ablanın dostu Saim'i polisler köşe bucak aramaktadırlar. Melek ablanın evine kadar ararlar fakat ona dair bir iz bulamazlar. Saim, Melek abla yardımıyla Albayım Necdet'in evinde kalmaktadır. Melek abla, her sabah ona sigara, peynir, ekmek götürmektedir. Ercüment, Melek abla ile vakit geçirmek için peşine düşse de bu ayrıntı gözünden kaçar. Ali İhsan Kartal adında kapıcıyı Vali çağırır. Ona basın karşısında teşekkür eder. Buradaki olay önceki olaylarla bağlantısız olduğu için Ali İhsan'ın neye şahit olup neyi itiraf ettiğini bilemiyoruz. Olaylar Bekir ile devam eder. Bekir, eşi Nur ile kavga eder. Sebep yine gaz sorunudur. Kaç defa yaptırmalarına rağmen şofbenleri bozulmuştur. Aslında şofben bozuk değildir. Gaz fazla gelmediği için suyu ısıtamıyordur. Nur, Bekir'i tehdit eder. Ya şofben yapılacak ya da annesinin evine gidecektir. Bekir aldırmaz ve Kazancı Yokuşu üyelerinin duruşmaları vardır. Duruşmayı izlemeye gider. Mesleği gazeteci olan Bekir yazdığı yazı yüzünden işinden kovulur. Albayım Necdet kendi savunmasını kendisi yapar. Duruşma uzun sürer ve ara verilir. Duruşmanın ardından Bekir eve gelir. Eşi Nur'u göremez. Nur'un annesini arar. Annesi de Nur'un kendisine gelmediğini söyler. Bekir, telefonu kapatır ve ardından Nur'un arkadaşı Gönül'ü arar. Nur'un izine bir türlü rastlayamaz. Albayım Necdet ve arkadaşları İşçi bayramı kutlanırken arbede olur ve birçok insan yaralanır. Albayım Necdet bu kardaşada Melek ablaya yardım eder. Müfit ve Yavuz ölür. Ölenlerin kirasını Komisyoncu Nurettin karşılar. DEĞERLENDİRME Kazancı Yokuşu Ferhan Şensoy tarafından 1978 yılında yayımlanmıştır. Eserin dili samimi ve halka yakındır. Eserde argo ve küfürler de yer almaktadır. Samimiyet katmak amacıyla sokaktaki insanı yansıtmada gerçekçi olduğunu söyleyebilirim. Argo ve küfürlerin harflerinde değişiklik yapılarak kullanılmıştır. Bu da esere samimiyet katmaktadır. Eserde kahramanlar arasında olay kopukluklarına rastlamak da mümkündür. Eser farklı pencereler açarak dahiyane bir şekilde ilerliyor. Ferhan Şensoy'un kitaplarını okumaya başlamak için güzel bir başyapıt, tavsiye ederim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kelepce", "text": "Parmaklıklar ardındaki kadınlar... İsimleri önemli değildi, kaderleri aynıydı. Ve soruyordu kelepçeliler: ''Dışardakiler çok mu masum?'' Elbette değil! Ne oldum değil, ne olacağım demeli insan. Ve şu unutulmamalı ki; içeride yatanla dışarıdaki arasında yalnızca üç beş saniye fark var arada. O suçlar sadece birkaç saniye içinde işleniyor... Her biri kendi hikayesini anlatırken, tüm hikayeleri toparlayan isim, perde arkasındaki koğuş ağası Yeter'di. 16 yıl hüküm giymişti. İlk Mimoza ile başlamıştı: Yağmurun ve fırtınanın hakim olduğu bir gecede, birilerini ezmişti. Anne ve kız olan iki kişinin ölümüne sebep olmuştu. İnecekleri yerden önce indirilen, yayaya kapalı bir yolda yolunu bulmaya çalışırlarken, onları görmeyen Mimoza kaderine mahkum olmuştu, kader mahkumu olmuştu. Oysa birkaç saat önce arkadaşları ile buluşmuş, önlerindeki tatilin planlarını yapmışlardı. Çocuk öldürmek en affedilmez suçtu cezaevinde. Kocayı ya da sevgiliyi öldürmek daha anlayışla karşılanıyordu. Cinayet işleyenler, hırsızlık yapanları küçümserken, hırsızlar ise cinayetten daha büyük suç olmadığını savunuyordu. Aysel vardı mahkumlardan bir diğeri; annesi ile babası ayrıldığında iki evi olacaktı ama hiç evi olmamıştı. İlköğrenimi biter bitmez okuldan almıştı babası. Tek dert ortağı teyze kızı Nuray'dı. Kısa süren evliliğinden sonra Aysel'e sahip çıkmış, kendisine yoldaşlık etmesini istemişti. Ama gerçeklerle çabuk yüzleşmişti. Bir zamanlar üvey kardeşlerine hizmet ederken şimdide evine gelen erkeklere hizmetçilik yapıyordu. Bir gece zorla oturtmuştu masaya Nuray. Bir gençle tanıştırdı. Aysel gönülsüz katlansa da aşık olmuştu bu adama, teslim etmişti kendini. Evleneceğini söylüyordu. Ne var ki ikinci ayda sırra kadem basmıştı, adam zaten evliydi. Aysel'in her hıçkırığında Nuray ablası aldırmadığı gibi dalga geçiyordu. Hamile olduğunu dördüncü ayda öğrendiğinde artık çok geçti. Paraları olmadığı gibi ölüm riskide vardı. Doğurmuştu içi yana yana. Nuray bu arada haberler salmış, evlatlık verilecek aile arıyordu. O sabah her zamankinden çok ağlıyordu yeni doğan bebek. Nuray sürekli susturmasını, komşular duyarsa başlarının yanacağını söylüyordu. Avucuyla kapatmıştı Aysel bebeğinin ağzını ne olduğunu anlamadan ölmüştü bebeği. O artık evlat katili bir anaydı. Cinayetten hükümlü sır küpü Sultan'ın hikayesini de Yeter öğrenmişti. Üç erkeğin üzerine doğan Sultan ailenin gözbebeği olmuştu. Doğuluydu ve sultanlık bir yere kadardı. Baba baskısının yanında ağabeyleri de vardı. Kız kısmını fazla okutmaya gelmez, deyip almışlardı okuldan. Kısa süre sonrada görücü usulü ile öğretmen olan kocasıyla evlendirildi. Sevmişti Sultan Metin'i hem de çok. Kızları olmuştu Nazlı. Mutlulukları kısa sürdü, Metin kalp yetmezliğinden ölmüştü. Aile baskıyla büyük bir esnaf olan, karısından yeni ayrılan İlyas'a evet demek zorunda bırakılmıştı. İlk karısından çocuğu olmadığı için boşanmıştı ama asıl çocuğu olmayan kendiydi. Sevinmişti bu duruma Sultan sadece Nazlısı vardı ve tek şartı onun okumasıydı. Tamam, demişti üvey babası ama güzel kız, gösterişli kız deyip onunda eğitim hayatına son verilmişti. O dönemde komşuları olan yaşlı teyzeye bir kaç saat bakması için iş teklifi almıştı Sultan, İlyas eskisi gibi sıkmıyordu, kabul etmişti, düzenleri kurulmuştu. Lakin son zamanda işi boşlamış gibiydi, Nazlı ise içine kapanıyordu. O gün işinden erken dönen Sultan salonda, kocasını kızının üzerinde görürken, Nazlı'nın yalvarışlarını duymuştu. Kendini kaybetti, sobanın yanındaki mangal küreğini kaptığı gibi kafasına defalarca indirmişti. Kocasının katiliydi ama erkeklerin dediği gibi; namusunu temizlemişti. Üniversiteden yüksek dereceyle mezun olan Beyza'nın en yakın arkadaşının kocası tarafından uğradığı saldırı sonucu cinayeti... Meşin kemerle çocuklarının önünde dayak yiyen Nimet'in ve peşi sıra dayanamayıp oğlunun da sürüklendiği kader hikayesi... Annesinin amansız kanser hastalığı ve kendisini öldürmesi için yalvarışlarına dayanamayan bir evlat olarak ötenazi ile anne katili damgası yiyen İlknur... Hayata karşı şartlar ne olursa olsun ayakta durmayı öğrenen kadınlar, hayatlar... Loğusa yatağında bebeğini öldüren Zeyno... Kötüler ile iyiler arasındaki dengeyi sağlamaya çalışırken dolandırıcılıktan yargılanan Sevil... Kocasının üzerine attığı suçla uyuşturucu satıcılığından hüküm giyen Kevser... Şizofreni tedavisi gören üniversite öğrencisi Merve'yi anne katili olmaya sürükleyen kader... Ve Yeter; baba evinde yediği hakaretler, dayakların üzerine, sarhoş koca evinde de çocukları uğruna dayanmaya gayret ediyordu. Kumar ve içki arkadaşını bir gece eve getiren kocasının içmeye, oynamaya hatta arkadaşına cilve yapmasına zorladığı ve buna kızını da dahil etmeye kalktığında kendini kaybetmişti Yeter. Bıçak darbeleri ile koca katili olmuştu. Canan Tan'ın yeni romanı olan Kelepçe kader mahkumlarını konu alıyor. Kadın mahkumların yaşadıklarını, ceza alma sebeplerini ve çok acıklı yaşam öykülerinin anlattığı bu kitapta eser Yeter adındaki bir mahkum tarafından anlatılıyor. Parmaklıklar ardındaki kadınların neler çektiklerini hatta kadına şiddeti en ağır şekilde görmemizi sağlayan bu kitabın konusu şöyle; Yeter ailesinin yanında çok mutlu olmayan ve babası tarafından sürekli dövülen bir kızdı. Onun yanında annesi de bu şiddete maruz kalıyordu tabi ki. Bir gün karşısına Ali çıktı. Yeter ona güvendi, bu kötü hayattan onu kurtaracak sandı ve bir akşam ona kaçtı. Fakat Ali kahraman olamamıştı. Daha ilk darbesini nikah konusunda atacaktı. Yeter ona kaçtığı için resmi nikahı ona uygun görmemişti, hatta imam nikahı bile fazlaydı. Yeter hiç beklemiyordu böyle aşağılanmayı. Aradan yıllar geçti iki çocukları oldu. Biri kız biri erkek. Çocuklarının üstüne titriyordu bu hayattan kurtulmalarını istiyordu hep. Ali ise onu dövmeye devam ediyordu. Bir gün Ali geldi elinde bir sürü poşet akşama Nuri gelecek iş konuşacağız softayı donat diyordu. Üstüne tehdit bile etti. Yeter hızla işe koyuldu. Kızı Pakize ise ödevlerini yaparken ona sorular sordu annesi ise kısaca özetledi hayatını. Akşam olunca Ali ve arkadaşı Nuri gelmiş zil zurna sarhoştular. Hemen masaya geçtiler, rakılarını koydular. Pakize ve Yeter ise koltuğa sinmiş oturuyorlardı. Kocası masaya onunda gelmesini hatta adama cilve yapmasını söyledi. Yeter bu kadarını beklemiyordu. Hiç umursamadan oturdu. O böyle yapınca Ali hemen kızını çağırdı rakıyı ona koydurttu fakat kız elinden rakıyı düşürdü. Buna gören Ali kızını tokat ve yumruklarla dövmeye başladı. Bunlara dayanamayan Yeter ise elinde geçen ekmek bıçağıyla kocasını öldürdü. Müebbet hapis aldı ve 4 yılı şimdiden doldu. Yeter koğuşun hanım ağası gibi görülüyordu. En uzun zamandır o kaldığı için. Herkesin hikayesini dinlerdi. Mesela Sultan. Ailenin dördünce çocuğu ve tek kızı olduğu için göz bebeğiydi. Okumayı çok severdi, derslerini çok çalışırdı. Ailesi ortaokulu bitirdiğinde onu okuldan aldılar. Töre böyleydi güzel ve alımlı bir kız çocuğu hemen eve kapatılır ve talibi beklenirdi. Görücü usulü sayesinde Metin adında biriyle evlendirdiler onu çokta sevdi kocasını. Bir de Nazlı adında bir kızları oldu fakat Metin kalp yetmezliğinden öldü. Sultan baba evine geri döndü kızıyla. Fakat töre yine devredeydi. Dul olarak yaşayamazdı baş göz edilecekti hemen. Sulan bu kez itiraz etti istemedi fakat kızı abilerinin birinden tokat yediğinde kararını verdi son gelen taliple evlenecekti. Bu kişi de İlyastı. O da bir evlilik yapmış fakat çocuk olmadığı için boşanmışlardı. Bu yüzden İlyas Nazlıya gözü gibi bakıyordu. Sultan kocasından tek bir şey istemişti: kızı okuyacaktı. Bir gün Sultan işten eve erken döndü ve garip sesler duydu. İçeri girdiğinde ise onu cezaevine sokacak olan manzarayı gördü. İlyas kızına tecavüz ediyordu. Bu gördüğü gibi sürahiyle kafasına vurdu ve adam oracıkta öldü. Sultan da cezaevine düştü. Bu hikayelerin dışında mesela annesi meme kanseri olduğundan ve çok acı çektiğinden onun isteğiyle annesine ötenazi yapan ve bunun sonucunda müebbet yiyen hemşire Merve; en yakın arkadaşı ve kocasını salonun ortasında basan ve o günden sonra herkesi dolandırıp böylece intikamını alan Sevil; kocası uyuşturucu ticareti yaptığı ve mahkemede onunda adını verdiği için küçük kızı Mine ile birlikte ceza evine düşen Gonca; Kocasından dayak yiyip artık dayanamayan ve elini kana bulayan bir çok kadın. Bebeğini öldürmek zorunda kalmış anneler ve aynı kaderi paylaşan birçok kadın."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kelepir", "text": "Bu kitap toplam 16 hikayeden oluşmaktadır. Kitaba adını veren Kelepir adlı hikaye ana hatlarıyla şöyledir: Avukat Rıza Uruk otuz beş otuz sekiz yaşlarında, kısa boylu ve iri kafalı bir adamdır. Yoksullara yardım etmeyi sevdiği için olsa gerek, Yoksulların Avukatı diye bir ad almıştır. dokuz yüz doksan liraya az kullanılmış, küçük bir otomobil alan Rıza Uruk, arabasını çok sevmekte, eşini dostunu sürekli gezdirmek istemektedir. Bu araba ufak olmasına ufaktır; ama çok az yakar. Avukat Rıza Uruk, ailesini bu arabayla o kadar çok gezdirmiştir ki sonunda ailesi gezmekten usanmıştır. Yine de avukatın alınmaması için bir şey demezler. Avukat gece gündüz demeden arabasıyla gezmeyi sevdiği kadar arabasının övülmesinden de hoşlanır. Yine bir gün gezerken, akşam vakti, yolda tanıdığı bir genç kızı görür ve onu Dikmen'e götürmeyi teklif eder. Ev sahibiyle davalık olan kız da aslında avukatla buluşmaya gelmektedir ve bu teklifi biraz da mecburen kabul eder. Yolda konuyu açsa da avukat oralı olmaz, Yarın gelirsin, ilgileniriz. Zaten yarım saatlik iş. der. Arabasıyla kızı gezdirmekten o kadar keyif almıştır ki tutar, kıza bir cigara ikram eder. Kendisi de içer. Sonunda Dikmen'e ulaşırlar. Akşam vakti Ankara'ya tepeden bakmanın hazzıyla avukat bir sigara daha yakar ve genç kıza da ikram eder. Sonra Eğer bu araba olmasaydı buraya nasıl gelecektik, Ankara'yı bu saatte bu tepeden nasıl görecektik? diyerek arabasıyla övünür. Sonra genç kıza Keçiören'e gitmeyi teklif eder. Tabi ki altında arabası vardır ve istediği yere gitmekte özgürdür. Kız, bunu da kabul eder. Arabaya binlerler. O da ne? Araba çalışmaz. Rıza Uruk arabadan iner, bir usta edasıyla arabanın orasını burasını kurcalar, ne var ki hasarın nerede olduğunu bulamaz. En sonunda kıza Sen arabayı ittir, ben dümende olacağım. der. Zavallı kız güçsüzlüğünden dem vursa da arabayı ittirmek zorunda kalır. Araba bir ara çalışır gibi olur, fakat yine durur. Kız, yine arabayı ittirmek zorunda kalır. Bir ara düşüp kalçasını incitir. Bu sefer ittirme sırası Rıza Uruk'tadır. Kız dümene geçer ve avukat arabayı ittirir. Araba çalışır. Rıza Uruk, arabayı satın aldığı adamın garajı önüne park eder. Kızı da evine taksiyle bırakır. İç Acısı adlı hikaye, bakanlıklardan birinin fen şubesinde çalışan İsmail İzzet Kamgün hakkındadır. İsmail, yakın zamanda kaynatasının yardımıyla bir ev almıştır. her ne kadar kaynatasıyla araları iyi olsa da eşiyle araları biraz bozuktur. Bir arkadaşıyla yolda karşılaşan İsmail, konunun açılması üzerine bu kırgınlığın nedenini anlatır. İsmail İzzet Kamgün, daha bekarken, İzmir'de yaşarmış. Bu eve de bir kadın zaman zaman gidip gelirmiş. İşte bu kadın, bir şekilde Ankara'ya gelmiş, İsmail'in evlendiğini duymuş ve evine gitmiş. İsmail'in evindeki hizmetçi kapıyı açınca kadın İsmail'i istemiş. İsmail'i karşısında gören kadın düşüp bayılmış. İsmail kadını ayıltmaya çalışırken de karısı bu manzarayı görmüş, meseleyi anlamış, çok üzülmüş ve İsmail'e karşı tavır almış. İsmail, karısıyla barışmak için kaynatasından yardım istemiş. Kaynatası İsmail ile eşinin aralarını her ne kadar düzeltse de aradan bir ay geçmesine rağmen soğukluk devam ediyormuş. İzmirli kadın da İsmail'e tutunmuş. Telefonla daireyi arıyormuş. Gel zaman git zaman, bu kadın, İsmail'in kaynatasının evine yerleşmiş. Kaynatası dulmuş. İsmail bunu öğrenince, arada bir tatsızlık çıkmasın diye bir şekilde bu kadını İzmir'e göndermeyi başarmış. Aradan bir süre geçince de kadının ölüm haberi gelmiş. Kadın, vurularak öldürülmüş. Bu ölümden dolayı da İsmail vicdan azabı çekmeye başlamış. Çünkü, onun İzmir'e gitmesi, İsmail'in işiymiş. Ölüler Hikayesi, çeşitli dinlerin ölüler için düzenlediği uygulamaları, bir gezginin gözüyle konu alır. İslam dinindeki gömme uygulaması, Hinduizm'de yakma ve külleri Ganj Nehri'ne saçma, Zertüştilikte ölüleri güneşte kalması ve kuruması için yüksekçe bi kuleye koyma; fakat u kulede ölülerin akbabalar ve kargalar tarafından yenmesi... Bu hikayede yazar, İslam geleneğindeki Münker ve Nekir adlı meleklerin, Arapça olarak Dinin nedir? Peygamberin kimdir? gibi sorular soracağına dair inanca çeşitli eleştiriler yönlendirmektedir. Ölüler için düzenlenen törenler ve uygulamalar aslında birdir. Gömerseniz böcekler, yakarsanız ateş, kuleye koyarsanız da kuşlar yer. Fakat; eğer ölü gömülmeyip yakılır ya da kuleye konulursa Münker ve Nekir ona imana dair sorular soramaz. Ayşe'nin Kocası adlı hikayede bir gün Ayşe, Sefer Usta'nın oğlu İrfan'a istenir. Ayşe'nin anası bu evliliğe çok heveslidir; dolayısıyla Ayşe'nin daha bir kez olsun yüzünü görmediği bir gence kızını verir. aradan bir zaman geçer, nişan yapılır, kız evine bohça gönderilir. Bu sırada da bir dedikodu çıkar. Neymiş, Ayşe çıplağın birine gelin gidiyormuş. Bu söz, Ayşe'nin anasında bir kararsızlık meydana getirir. Ayşe, her ne kadar nişanın bozulmasını istemese de anası bu nişanı bozar ve kız bohçasını erkek tarafına iade eder. Meğer neymiş, eğer Ayşe İrfan'la evlenmezse onu Apti Ağa'nın oğluna alacaklarmış. Ne yazık ki Apti Ağa da oğluna başka bir yerden kız bulmuş, böylece Ayşe kocasız kalır. Anası ise, kızının Apti Ağa'nın oğluna alınacağı için nişanının bozulmasını istemediğini, sadece evde çıplağın biriyle nasıl baş edeceğini bilmediği için buna sebep olduğunu söyler. O Yıllarda, sokakta bulunan ve acınıp eve getirilen bir kedi hakkındadır. Bu zavallı kedi öylesine çirkindir ki, zavallı ve kimsesi olmasa bakılamayacak türdendir. Bu kedi zamanla büyür ve avcılığa başlar. Evdeki civcivleri, komşunun güvercinlerini yer. Haliyle gerek komşular, gerekse anlatıcının kardeşi, kediyi nerede bulursa öldürmeye yemin ederler. Anlatıcı ise, her ne kadar kediyi sevmese de onun ölmesini istemez, sürekli saklamaya, böylece ölümden kurtarmaya çalışır. Bir gün bu meseleyi babasına açar. Anlatıcının babası da, bu kediyi soysuzlaştırmanın, avcılıktan vazgeçirmenin bir yolunu bulur. Kasaptan her gün et alırlar ve kediye verirler. Böylece kedi, hazır yemeye alıştığı için tembelleşir, yağ bağladığı için de artık eskisi gibi avlanamaz. Onun bu halini gören anlatıcı, kedinin komşular tarafından vurulmasını ya da kardeşinin kediyi bir çuvala koyup bir ağaca vura vura öldürmesini bu haline yeğler. Memduh Şevket Esendal'ın hikayeleri, okuyucusuna yaşama sevinci verir. Bu hikayeler bir mutluluk, bir huzur, bir dinginlik hissettirir. Basit olayların sade bir dille böylesine güzel bir şekilde anlatılması, yazarın ustalığını gösteren en önemli kanıtlardan biridir. Hikayelerden anlaşıldığı kadarıyla yazar, oldukça sıkı bir gözlemcidir. Çevrede gördüğü ve şahit olduğu olayları kolayca hikayeleştirebilen yetenekli biridir. Bu da okuyucuya, Anadolu coğrafyasından bazı olaylar ve bazı fotoğraflar sunmaktadır. bizim nesibe kitabını sipariş etmiştim aslında ancak kargodan bu kitap çıktı. neyse okuyayım dedim. kitabın ilk hikayelerini hiç sevmedim. yalın dil kullanıcam diyerekten betimlemelerin tamamen devredışı bırakılması çok hoşuma gitmedi. kısacası ilk hikayeler çok sıkıcıydı. kitabın sonlarına doğru olan hikayeler daha eğlenceli geldi bana. genel olarak türk öykücülüğünün doğum sancılarını bu kitapta görmek mümkün. sait faik esintileri mi var acaba dediğim oldu. çünkü durum hikayeleri var ama yine de sait faik betimlemeyi çok yapan bir yazar. memduh şevket'le çağdaş olmaları da esinlenme ihtimalini zayıflatıyor. cumhuriyet dönemi yazarlarında özellikle istanbul'da yaşayan gayrimüslimlerin çokça yer aldığını görürsünüz. bu kitapta da bu durum yaşanmış. istanbul'un kozmopolit yapısı güzel yansıtılmış. insan o günleri özlüyor. ankara öyküleri de bence güzel olmuş. yine de kendisini edebiyatçı olarak yansıtmayan memduh şevket fena bir adım atmamış. yazarın yaşam öyküsü de oldukça ilginç."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kelile-ve-dimne", "text": "Kitabı okurken hissettiğim duyguları anlatarak başlamak istiyorum. Bir hastalığa yakalanırsınız. ''Acı bir hap yazarlar ve acıta acıta o ilacı içersiniz. Prospektüsüne baktığınızda yan etkileri kısmında intiharı gördüğünüz bir antidepresanın nasıl sizi iyileştirebileceğinin paradoksuna düşersiniz.'' Beydeba'nın Kelile ve Dimne adlı eseri üç kez bıraktıktan sonra bitirebildim. Hissettiğim şeyler tam anlamıyla böyleydi. Yıllar önce Beydeba'nın fabl'ın ilk kımıldayışları olarak yansıtılan bu satırlarda hayvanları kapattığınızda bir insan ambarı içerisinde kendinizi buluyorsunuz. Kral bir gün bilge filozof Beydeba'dan ''Debşelim Beydeba'ya'' diyerek öğütlerini ve hikayelerini dinlemeye başlar. Beydeba kralın ismini aktarmaz ama kralın öğrendiği nasihatler ve filozofun hikayelerinin ninelerin uykudan önce anlattığı unutulmaz anılarda yerini alır. Hikayeleri tam olarak matruşka bebeklere benzetebiliriz. Bir dünyanın içinde pek çok dünya okura sunulur. Bir ana düşünce hikayenin başında ve sonunda verilir. Okurun algıladığı ve bildiği bu düşünce okuru akış içerisinde yolculuğa çıkmasını engellemez. Çünkü gerçek yaşam bu yolculuğun kendisidir. O kadar çok sınavlarla karşılaşırsınız ki gerçeğin içinde göremediğiniz ve bilmediğiniz bir iyilikle onurlandırılırsınız. Bu bilinçaltındaki yan düşünceler Beydeba'nın zenginliği ve metnin doyuruculuğunun gerçek sırrı olarak karşımıza çıkıyor. Kitap ismini kitabın içindeki kahramanlardan alır. Bu da felsefesi gereği bir dünya bir kahramanın içindedir. Bir kahramansa birbirine benzemeyen zengin bir dünyayı barındırır. Kelile ve Dimne okura kalması gereken zengin bir anlatıdır. Tek başına kitap olabilecek güçte olan bu ikili en ufak bölümde dahi okuru kucaklayan keskin pek çok irili ufaklı hayvanlar ve insanlarla birlikte sunulur. Okurken pek çok hikaye sizi çarpıcı bir şekilde etkiliyor. Benimse aklımda yer eden ve sonradan paylaşmaya iten hikaye bir hırsızlık olayıdır. Bir gün bir eve bir hırsız girer. Adamın karısı o kadar korkar ki adama sarılır. Adamda bunun üzerine sevinerek hırsıza aldıklarını helal eder. Bu çarpıcı hikayede olduğu gibi Beydeba olayların ve hikayelerin ardındakini görmeyi, iyiliğe inanmayı, insanların zihninin ötesinde olabileceğini önemli olanın bunun içinde ki yolculuğun kıymetini kaderin altını çizerek söyler. Bu kitapta insanların olmasına ilk başta şaşırmıştım. Sonrasında kolu, bacağı gibi hikayelerin içerisinde normalleşen hayvanlar insanlığın sorgulandığı ve gizliden pek çok olgunlukla benzerlikle vurgulanarak kendimizi hissettirmeden sorgulatıyor. Anlatılan hayvanların sahiciliği ve iklimlerden etkilenmeyişleri göze çarpıyor. Tek farksa bir kısmının uçması bir kısmının karada yaşaması geriye kalan her şey insana özgü bir tür ironi olarak sunulmuş. Bir diğer aklımda kalan hikayeyse bir kaplumbağayla kuşlar arasında geçen hikayedir. Kuşlar bir göl kenarında yaşayan kaplumbağaya gölün kuruyacağını buradan gitmesini söylerler. Kaplumbağa bir sopanın ucundan tutar. Kuşlar iki kenarından uçurmaya başlarlar. Sonrasında aşağıda kendine laf söyleyenlere kendini tutamayan kaplumbağa cevap verir. Sonrasıysa malumdur. Sözün özünü vurgulayan Beydeba ise kitabında yoğun ahlaki, yer yer siyasi bir anlatıyla ruhsal bir ölüm gerçekleştirir okuyucuya. Okuyucu her okuyuşta kendi içinde tekrar tekrar boğularak ölür. Sonrasında iyilik ve erdemi damarlarında hissederek yeniden doğar. Beydeba bu kitabında sözcüklerin ve bilginin iyilikle kendisinden yüzyıllar sonraki kuşaklara yol göstermesini ve hakikati defalarca anlatır. Kralın kim olduğu bilinmez iyilik ve ahlakın hiç durmadan eksikliğini hisseden bir temsili vardır. Doğruluğun ve iyiliğin peşindedir. Yanılgılar içinde büyüyen insana çok yakındır. Yalnız kimse nereden geldiğini nereye gittiğini ve kim olduğu hakkında kitabın içindeki kaplumbağa, çakal, aslan gibi pek çok hayvandan fazla bilgi verilmez. Son söz olarak Beydeba bu kitabı şöyle tanımlar: İyilik ve bu yolculuğun aktarılması ancak büyük inanç ve özveri gerektirir diyerek ekler. Yazan: Şeyhzade Bilgin Kelile ve Dimne Konusu Tarihin en eski hikaye kitaplarından bir tanesi olan Kelile ve Dimme Beydeba tarafından yazılmıştır. Dönemin sorunlarını dile getirmek için yazıldığı düşünülen ve hükümdara nasihat vermek amaçlı kaleme alınan kitapta birbirinden farklı birçok öykü bulunmaktadır. Hikayenin temelinde iki tane çakal bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi doğruluğu ve dürüstlüğü simgeleyen Kelile'dir. Diğeri ise yanlışı ve yalanı simgeleyen Dimne'dir. Kitapta geçen hikayeler bir anlamda hayat felsefesi sunmaktadır. Özellikle yönetim anlayışına hitaben dersler ve öğütler sunmaktadır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/keloglan-masallari", "text": "Tahir ALANGU'nun Keloğlan Masalları adlı kitabı on dokuz masaldan oluşuyor. Kitabın sonunda Tahir ALANGU'nun \"Keloğlan Masalları:Mitostan Kurtuluş-Gerçeğe Yöneliş\" adlı incelemesi ve küçük bir sözlük bulunuyor. Sözlük okura büyük katkı sağlıyor. Kitabın içindeki resimlerse kitabı daha ilgi çekici hale getiriyor. Keloğlan ile Devler Bir zamanlar Keloğlan, yaşlı nenesi ile yaşarmış. Bir gün nenesi Keloğlan'ın tembelliğine artık dayanamayarak Keloğlan'ı evden kovmuş. Keloğlan yollara düşmüş. Akşam olunca devlere rastlamış. Tahtadan kılıcını gösterip devleri biraz korkutmuş. Devlerden bir çuval altın istemiş. Devler, Keloğlan'dan kurtulmak için türlü planlar yapmışlar. Ama Keloğlan bu planların hepsini bozmuş. Sonunda Keloğlan bir çuval altınla köyüne, nenesinin yanına dönmüş. Keloğlan ile Köylüler Bir gün Keloğlan ve annesi tek öküzlerini kesip köylülerine ziyafet vermişler. Her gün farklı bir köylülerinin de onları misafir edeceğini düşünmüşler. Ama komşuları onları ağırlamamış hatta bacalarından gübre dökmüşler. Keloğlan bu işe çok sinirlenmiş. Bu gübreleri tezek yapmış. Daha sonra kervancı başına oyun ederek bu tezeklere karşılık kervandaki kumaşları almış. Köylüler bunu öğrenince ahırlarından gübre toplayıp satmaya gitmişler. Keloğlan köylülere türlü oyunlar yapınca köylüler Keloğlan'a sinirlenip onu öldürmek için plan kurmuşlar. Keloğlan'ı dereye atmak için yakalayıp bir çuvala koymuşlar. Keloğlan köylülerden gizli, bir çobanla yer değiştirmiş. Köylüler Keloğlan yerine çobanı suya atmışlar. Akşama Keloğlan koca bir sürüyle dönüp derede hayvan dolu olduğunu söyleyip köylüleri kandırmış. Bütün köylüler dereye atlayıp ölmüşler. Köse Değirmenci ile Keloğlan Dev Anası ile Keloğlan Keloğlan ile İki Padişah Keloğlan Para Kazanıyor Keloğlan ile Üç Cambaz Keloğlan Hiç Alıyor Bir gün annesi Keloğlan'a on paralık hiç almasını söylemiş. Keloğlan hiç almaya giderken ağ çeken balıkçılar görmüş. Annesinin istediği şeyi unutmamak için \"hiç hiç\" diye tekrarlıyormuş. Bunu duyan balıkçılar kızıp Keloğlan'ı dövmüşler. \" 'Biri çıktı, ikisi daha gelsin.' diyeceksin.\" demişler. Keloğlan \"Biri çıktı, ikisi daha gelsin.\" diye diye yürürken bir cenaze evinin önüne gelmiş. Tabutu taşıyanlar Keloğlan'ı duyunca kızıp, dövmüşler. \" 'Hak rahmet eylesin, geride kalanlara ecir sabır versin.' diyeceksin.\" demişler. Keloğlan \"Hak rahmet eylesin, geride kalanlara ecir sabır versin.\" diye diye yürürken bir köpek leşi görmüş. Etraftakiler Keloğlan'ı dövüp, \" 'Öf ne kokuymuş, püf ne kokuymuş!' diyeceksin.\" demişler. Keloğlan \"Öf ne kokuymuş, püf ne kokuymuş!\" diye diye yürürken hamamdan çıkan kadınların yanından geçmiş. Kadınlar Keloğlan'a sinirlenip, Keloğlan'ı dövmüşler. \" 'Oh ne güzel, oh ne iyi, mis gibi, mis gibi.' diyeceksin.\" demişler. Keloğlan \"Oh ne güzel, oh ne iyi, mis gibi, mis gibi.\" diye diye kavga eden iki adamın yanından geçmiş. Adamlar kızmış, kavgayı bırakıp Keloğlan'ı dövmüşler. Sonra da Keloğlan'a \" 'Yapmayın kardeşler, etmeyin yoldaşlar.' diyeceksin.\" demişler. Keloğlan \"Yapmayın kardeşler, etmeyin yoldaşlar.\" diye diye hırlaşan iki köpeğin yanında durmuş. Etraftakiler bunu duyup kızmışlar, Keloğlan'ı dövmüşler. \" 'Hoşt hoşt, hoşt hoşt!' diyeceksin.\" demişler. Keloğlan \"Hoşt hoşt, hoşt hoşt!\" diye diye, dişleriyle terlik yüzlerini düzelten terlikçilerin yanından geçmiş. Terlikçiler kızıp Keloğlan'ı dövmüşler. \" 'Çek çek uzasın, çok çok uzasın.' diyeceksin.\" demişler. Keloğlan \"Çek çek uzasın, çok çok uzasın.\" diye diye yürürken çocuğunun kulağını çeken bir babayla karşılaşmış. Adam kızıp Keloğlan'ı dövmüş. Sonra da hem üzgünlüğünden hem de kızgınlığından \"Hiç, diyeceksin Keloğlan!\" demiş. Keloğlan'ın aklı başına gelmiş. Koşup bakkala gitmiş. On paralık hiç alıp eve gitmiş. Annesi de geç kaldığı için kızmış, Keloğlan'ı dövmüş. Keloğlan ile Kırk Haramiler Keloğlan ile Kardeşi Keloğlan ile Padişah Keloğlan ile Kötü Hasan Keloğlan Defineci Keloğlan ile Devler Ağası Keloğlan'ın Nohudu Bir gün Keloğlan yerde bir nohut bulmuş. Nohutuyla oynarken yere düşürmüş, tahtaların arasına kaçırmış. Elini sokmuş sığmamış, parmaklarını sokmuş bulamamış. Gitmiş marangozdan yardım istemiş. Marangoz \"Git başımdan Keloğlan, işim var.\" demiş. Keloğlan sinirlenmiş, gitmiş beye \"Marangozu döv de nohutumu çıkarsın\" demiş. Bey sinirlenmiş, Keloğlan'ı kovmuş. Keloğlan gitmiş hanıma \"Beye küs de marangozu korkutsun\" demiş. Hanım kızmış, \"Git başımdan Keloğlan.\" demiş. Keloğlan gitmiş fareye \"Hanımın kumaşlarını kemir de hanım beye küssün.\" demiş. Fare, \"Deliğimden çıkamam.\" demiş. Keloğlan gitmiş kara kediye \"Fareyi yakala da hanımın kumaşlarını kemirsin.\" demiş. Kara kedi \"Olmaz.\" demiş. Keloğlan gitmiş suya \"Kara kediyi ıslat da korkup fareyi yakalasın.\" demiş. Su \"Duruldum, bulanamam.\" deyince Keloğlan iyice sinirlenmiş. Bir sırık alıp suyu bulandırmış. Su kara kediyi ıslatıp korkutmuş. Kara kedi fareyi yakalamış. Fare hanımın kumaşlarını kemirmiş. Hanım beye küsmüş. Bey marangozu dövmeye gitmiş. Marangoz da beyin korkusundan Keloğlan'ın nohudunu çıkarmış. Keloğlan nohudunu almış eskisi gibi oynamış."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kendi-gok-kubbemiz", "text": "İstanbul şairi, büyük üstat Yahya Kemal... Divan şiirleri ile modern şiirler arasında bir köprü oluşturan şiirlerine rağmen, sağlığında hiç kitap yayınlamamış bir isim. 2 Aralık 1884 Üsküp doğumlu olan Yahya Kemal Beyatlı, aynı zamanda Cumhuriyet döneminde siyaset ile ilgilenmiştir. Dergah dergisinin kurucusudur. Ayrıca bir dönem Pakistan büyükelçiliğinde görev yapmıştır. Yahya Kemal Beyatlı bulunduğu dönemin çalkantılı ve değişim aşamasında olan edebi dünyası itibari ile iki şekilde eserler vermiştir. Kendi Gök Kubbemiz başlığı altında toplanan şiirleri yenilikçi, sade bir dille yazdığı şiirleridir. Daha eski ve ağır bir dille yazdığı şiirleri ise Eski Şiirin Rüzgarıyla başlığı altında toplanmıştır. Bu karmaşa içerisinde Yahya Kemal Beyatlı'nın dilini bulmasını sağlayan cümle En iyi Fransızcayı Louvre Saray'ının kapıcısı konuşur cümlesidir. Şair bu cümle hakkında düşündükten sonra daha çok halk diline yönelmiş ancak eskiyi de tam olarak terk etmemiştir. İstanbul aşığı olan Yahya Kemal Beyatlı, hastalığı nedeniyle Paris'e gittiğinde yine sevdiği o şehirden uzakta olmak durumunda kalmış, ölümüne dek (1 Kadım 1958) şiirlerini mükemmel hale getirebilmek adına kitaplaştırmak istememiştir. Ölümünün ardından Kendi Gök Kubbemiz başlığı altında şiirlerinin toplanması 1961 yılında gerçekleşmiştir. Milli eğitim bakanlığının tavsiyeleri içerisinde yer alan bu kitap, ilk bakışta bir şiir kitabından farklı değil. Ancak içerik bakımından bambaşka bir dünya! Mis gibi kitap kokusu eşliğinde sayfayı çevirdiğinizde karşınıza çıkan ilk şiir; Süleymaniye'de Bayram Sabahı... Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede,/Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye'de/Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati/Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi. İşte bu şiirdeki, bu dizeler kitaba ismini veriyor. Ve şiirin genelinde dinin bütünleştiriciliğinden bahsediyor. Yine de bu anlam kişiden kişiye göre değişebilir. Yahya Kemal Beyatlı'nın şiirleri genelde tarih, musiki, değerler ve kültür gibi konuları işlemiştir. Ancak bir şiiri en güzel anlatabilecek şey şiirin kendisidir. Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik Haykırdı, ak tolgalı beylerbeyi \"İlerle!\" Bir yaz günü geçtik Tuna'dan kafilelerle Şimşek gibi atıldık bir semte yedi koldan Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan Yaşamak zevki nedir bilmez ölümden korkan! Gür bir imanla damarlarda ateşten bir kan Birleşip böyle diyorlardı, derin bir sesle, Yeri fethetmek için gelmiş o fatih nesle. Artık demir almak günü gelmişse zamandan, Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan. Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol. Bizdik o hücumun bütün aşkıyla kanatlı; Bizdik o sabah ilk atılan safta yüz atlı. Uçtuk Mohaç ufkunda görünmek hevesiyle, Canlandı o meşhur ova at kişnemesiyle! Fethin daha bir ülkeyi parlattığı gündü; Biz uğruna can verdiğimiz yerde göründü. Bu birkaç örnekte de açıkça görüldüğü gibi; bir kalemden dökülen kelimeler, bilek gücüyle dövülen bir kılıçtan daha etkilidir. Yahya Kemal de bu gücün farkında olduğunu, kelimelerini ustaca kullanarak gösteriyor. Ki zaten Yahya Kemal sadece ismi referans olarak yeten nadir kişilerden... Şiirleri okurken, bir kere okumak yetmiyor. Ayrıca sadece okumakta yetmiyor. Sessiz bir ortamda, gerçekten hissederek okursanız Yahya Kemal'in ruhunu yakalayabilirsiniz. Aslına bakıldığında şiirler gerçekten kişiye özeldir. Herkes yazamaz, anlayamaz. O yüzden şiir kitapları da kişiye özeldir. Ancak ne derseniz deyin, Yahya Kemal'in kendi gök kubbemizde ki dili, işlediği temaları sıkıcılıktan ve bohemlikten çok uzakta. Yazan: Senagül YILDIZ Kendi Gök Kubbemiz Konusu Geçmiş gelecek, Doğu Batı arasında bir köprü kuran milli şairimizin üç bölümden oluşan Kendi Gök Kubbemiz eseri, MEB tarafından tavsiye edilip, İstanbul Fetih Cemiyeti tarafından oluşturulmuştur. Birçoğuna aşina olduğumuz şiirlerinin dışında, toplamda 81 adet eseri kitaplaştırılmıştır. Millet ve memleket sevgisini şiirlerinde bütünleştirip, ''Cihan vatandan ibarettir, itikadımca... Ölüm yabancı bir alemde bir geceyse bile, Tahayyülümde vatan kalsın eski haliyle...'' sözleri ile de milli kültür ve şuurumuzun güçlenmesine eserleri ile katkıda bulunmuştur. Bir rivayete göre Yahya Kemal, ''kendi gök kubbemiz,'' lafını duymuş, çok beğenmiş ve şiirlerinin bir yerinde kullanmayı istemiş. Kitabına aynı adı verdiği birinci bölümünde; Türk'ün tarih içindeki yerini, Türk tarih ve kültürünü yansıttığı şiirlerini toplamıştır. Süleymaniye' de Bayram Sabahı adlı şiiriyle başlar kitap: Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede, Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye'de. Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati, Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi, Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan, Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan... Makedonya sınırları içinde Üsküp'te doğan ve Rumeli fatihlerinden köklü bir aileden gelen şair, döneminde yaşadığı duygularını Açık Deniz adlı şiirinde dile getirir: Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum / Her lahza bir alev gibi hasretti duyduğum... Mağlupken ordu, yaslı dururken bütün vatan / Rü'yama girdi her gece bir fatihane zan... Yine Kaybolan Şehir adlı şiiri ile de Üsküp'e olan derin acısını, özlemini anlatmıştır. Şairin şiirlerinde en çok dikkati çeken nokta onun bir İstanbul sevdalısı oluşudur. Bir Başka Tepeden adlı şiiri: Sana dün bir tepeden baktım İstanbul! Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer. Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul! Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer... şeklinde ifade etmiştir. İstanbul Fethini Gören Üsküdar, Üsküdar'ın Dost Işıkları, Koca Mustapaşa, Kandilli'ye değindiği Akşam Musikisi, İstinye, Eylül Sonu ile Kanlıca, Fenerbahçe, Maltepe, İstanbul'un O Yerleri, İstanbul Ufuktaydı gibi birçok eseri ile bu sevdasını dile getirmiştir. Kitabın ikinci bölümünde; ölüm, ihtiyarlık, sonsuzluk, rintlik duygularını barındıran birçok esere yer verilmiştir. Yol Düşüncesi adında olan ikinci bölüm, aynı isimdeki şiir ile başlar: Bu defa farkına vardım ki ihtiyarlamışım. Hayatı bir camın ardında gösteren tılsım Bozulmuş anlıyorum çıktığım seyahatte. Cihan ve ben değiliz artık eski halette... Bu bölümde bizlerin en iyi bildiği eserlerinden Rindlerin Akşamı ve Sessiz Gemi' ye yer verilirken, ömrün fani olduğunu, kendini bir yolcu olarak hazırladığını, teslimiyete doğru yol aldığını birçok eserinde yansıtmıştır. ...Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu! Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu! ... Düşünce adlı şiirinde ise; ''Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi, Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi, ''cümleleri ile duygularını en güzel ifade edişidir. Rintleri üç eser şeklinde ele almıştır şair. Ve ilkini Rindlerin Hayatı adlı eseri ile sanatta ve fikirde ulvi varlığına derin hürmet duyduğu Halide Edib' e atıf etmiştir. Öğrenimini tamamlamak için Paris' e giden ve orada dokuz-on yıl kalan şair Gurbet ile Hüzün ve Hatıra şiirlerinde yaşadığı yalnızlığı, memleket özlemini, bir azab gibi gelen günlerini en güzel cümleleri ile anlatmıştır. Gurbet nedir bilir mi o menfaya gitmiyen? Ey gurbet, ey gurubu ufuklarda bitmiyen Ömrün derinliğinde süren kaygı günleri! ... Hüzün ve Hatıra Gurbette duyduğum sonu gelmez hüzünleri, Yaprakların döküldüğü hicranlı günleri, Andım birer birer acıdım kendi halime... Kitabın üçüncü ve son bölümü Vuslat adını alan, aşk ve sevda ile ilgili eserleri bulundurmaktadır. Yine bölümle aynı adı taşıyan Vuslat adlı şiirle başlar: Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar, Ömrün bütün ikbalini vuslatta duyanlar, Bir hazzı tükenmez gece sanmakla zamanı, Görmezler ufuklarda şafak söktüğü anı... Ses, Deniz, Geçmiş Yaz, Hatırlatan, Eski Mektup, Aşk Hikayesi, Özleyen gibi daha bir çok sevda yüklü şiirleri de bulunmaktadır. Ve der ki Yahya Kemal; ''İnsan alemde hayal ettiği müddetçe yaşar!''"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kesanli-ali-destani", "text": "Birinci Perde: Keşanlı Ali sevdiği kız Zilha'nın dayısı, mahallenin belalılarından Çamur İhsan'ı öldürdüğü gerekçesiyle tutuklanıp cezaevine gönderilmiştir. Aldığı 9 yıllık cezanın 4 yılını yattıktan sonra aftan yararlanarak çıkan Ali'yi Sineklidağ halkı coşkuyla karşılar. Mahalleli yaklaşan muhtarlık seçimlerinde Ali'nin muhtar olmasını canıgönülden desteklemektedir. O yokken mahalleliyi haraca boğan Çakal Rüstem ve adamları Teke Kazım ile Kürt Sabri de muhtar adaylarıdır. Kürt Sabri Çakal Rüstem lehine adaylığından feragat eder. Ali'nin kahvesine esrar saklayan Rüstem ve adamları Ali'yi polise şikayet eder. Durumu fark edip el çabukluğuyla esrarı Rüstem'in kuşağına saklayan Nuri sayesinde Rüstem saf dışı edilir. Daha önce Ali'nin talimatıyla Teke Kazım'a oy verecek yukarı mahalledekiler çift yazdırılmıştır. Kütüklerde tahrifat ortaya çıkınca Teke Kazım engeli de ortadan kalkmış olur. Seçimi kazanan Ali tuvalet kağıdı rulosu üzerine yazdığı yeni çalışma ilkelerini silah zoruyla kabul ettirir. Arkadaşı Temel'i maliyeci, Derviş Dayıyı hukuk müşaviri, akrabası Hafize'yi de kurduğu hizmetçiler birliğinin başı olarak atar. Müteahhit İhya Onaran'a ırgatlık yapacak 200 kişiyi seçer. Sırada kendisine dargın olan Zilha ile arasını düzeltmek vardır. Zilha'ya dayısı Çamur İhsan'ı çeşme başında bıçaklanmış bulduğunu, onu eczaneye götürürken üzerine kan bulaştığını, bu sırada bekçinin geldiğini, dayısının son sözü de Ali olunca asil katilin adamlarının yalancı şahitliğiyle tutuklandığını anlatır. Hapisteyken 3 ay boyunca masum olduğunu haykırmış, ağlamış, en sonunda koğuş arkadaşının kafasına tavla vurmasıyla nevri dönerek olay çıkarmış, cezaevi müdürünün kafasına iskemleyi geçirince de namı alıp başını gitmiştir. Zilha tam ona inanacakken Temel gelir. Ali'nin yeniden kabadayılık taslamasıyla Zilha bozulur ve başkasına yar olacağına ant içer. Sözünün hemen ardından Zilha Şerif Ablanın tuvaletinde İhya Onaran'ın oğlu Bülent, Bülent'in kızı Filiz ve Madam Olga ile karşılaşır. Bülent Bey Zilha'yı görüp kaçan karısı Nevvare'ye benzetince bayılır. Tesadüfen tuvalette bulunan aile dostları Profesör Zilha'yı kolundan tutarak Onaranların evine götürür. Bu sırada Ali'nin kahvesinde de işler tam tıkırında gitmektedir. Politikacının ziyaretiyle oy pazarlığı başlar. Mahalleye su, elektrik, havagazı ve bir miktar para karşılığı oylar satılır. İkinci Perde: Zilha Onaranların evinde kalmaya başlamıştır. İhya Bey ve Profesörün isteğiyle Madam Olga'dan adabımuaşeret dersleri almaya başlar. Amaç Zilha'yı bir hanımefendi gibi yetiştirip karısının başkasına kaçması nedeniyle bunalıma girmiş Bülent Beyle evlendirmektir. Kıyafeti, saçı, makyajı, yürüyüşle Ali'ye caka satmak isteyen Zilha ailenin köpeği Şamama'yı alarak eski mahallesine gider. Onun hem bu haline hem de Bülent Beye metres olmuş dedikodularına sinirlenen Ali, Onaranlardan intikam almak için gönderdiği 200 işçiyi inşaatın bitmesinin son anlarında geri çekmeye karar verir. Ancak planı işe yaramamıştır. İhya Bey Şakir Şaklaban'ın yardımıyla zarara uğramaktan kurtulmuştur. Üstüne üstlük oğlu Bülent'i Zilha'yla evlendirmek üzeredir. Yüksek sosyetenin tüm isimlerinin toplandığı düğün sırasında Ahsen'in istediğiyle Nevvare eve geri dönmüştür. Nevvare ile karşılaşan Zilha durumu anlayarak evden kaçar. Aynı anda Çamur İhsan'ı gerçekten öldüren Manyak Cafer para karşılığı Keşanlı Ali'yi öldürmek için İhya Beyle anlaşmaya gelmiştir. Düğün haberini Bohçacı Raziye'den alan Ali de evi basarak yanlışlıkla Zilha'ya çok benzeyen Nevvare'yi kaçırır. Nevvare'yi kurtarmak için Sineklidağ'a giden polis ve Onaranlar Nevvare'yi Şerif Abla'nın evinde bulurlar. Gerçek anlaşılmış, Onaranlar Nevvare'yi alarak evlerine dönmüşlerdir. Zilha da Ali'yi affetmiştir. Tam baş başa kalmışlarken Manyak Cafer ortaya çıkar. Ali'yi kışkırtır. Gecekondulardan birini ateşe verir. Eli silahlı Cafer'in üzerine atlayan Ali onunla boğuşurken silah ateş alır. Cafer vurulmuştur. Polisler gelir, Ali'yi kelepçeleyerek götürürler. Ali artık gerçek bir katildir. Destan doğrulanmış, Zilha ile yolları yine ayrılmıştır. İki perde, on beş tablo, kırk karakterden oluşan Keşanlı Ali Destanı ilk Türk epik tiyatro örneğidir. Taner'in müziklerini Yalçın Tura'nın yapması konusunda ısrarı nedeniyle yazılan tarihten iki yıl sonra ilk kez 31 Mart 1964'te Gülriz Sururi-Engin Cezzar topluluğu tarafından Muammer Karaca tiyatrosunda Türk seyircisinin önüne çıkarılmıştır. Meddah, orta oyunu, gölge oyunu motiflerini taşıması, seyircinin katılımını sağlaması, konuşma diliyle yazılması, birer toplumsal problem olan sınıf farklılıkları, gecekondulu-şehirli çatışması, kahramanlık, Doğu-Batı çatışması, mafyalaşma, siyasetin iç yüzü gibi konuları işlemesi gibi nedenlerle halk tarafından çok sevilmiş, sanatçılar yirmi dakika boyunca alkışlanmıştır. Yurt içinde binden fazla, yurtdışında yedi ayrı ülkenin on bir farklı kentinde de dört yüz kez başarıyla oynanmıştır. 1964'te Atıf Yılmaz tarafından sinemaya uyarlanmış, 2011 yılında da Çağan Irmak'ın yönetmenliğinde televizyon dizisi olarak izleyicinin karşısına çıkmıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kiralik-konak", "text": "Naim Efendi, gençliğinde babası gibi Mabeyni Hümayun da, Devletin dışarı işleri ile ilgilenen bölüme mensuptu. Şurayı Devlet azası ve Devletin birçok işinde görev almıştı. İnkılaptan iki yıl sonra karışık vakıf işleri davası yüzünden istifa etmiş ve hükümet işlerinden tiksinerek bir köşeye inzivaya çekilmişti. Naim Efendi ne çok zengin ne de çok hesapsızdı. Babasından kalan serveti büyük bir dikkat ile idare ediyor fakat üzerine bir şey ekleyemiyordu. Bu yaz Kanlıcaya taşınmamışlardı, artık devir eskisi gibi değildi. Naim Efendi son derece dürüst ve kimseleri kırmamak adına titizlikle davranan kibar bir adamdı. İnkılap devriminden sonra İstanbul'da ki yaşam tamamen değişmiş ve Naim Efendi bu değişimden korkar olmuştu. Her yerde bir alafranga modası başlamış. Bu yaşayışta, ne düşünüş, ne giyiniş, üslubu kalmıştı. Bunun ile beraber ahlak ve terbiyede sıkıntılı bir hal almıştı. Naim Efendi konakta kızı damadı ve torunları ile yaşamaktaydı. Eşi Nefise Hanım ölene kadar konaktaki tüm işleri yolunun da giderdi. O öldükten sonra yerine kızı Sekine Hanım geçmişti fakat yapı itibarı ile Sekine Hanım babası gibi çekingen, iradesiz tembel bir kadındı. Ama bu kadar iradesiz bir yapıya da sahip olsa kocasının nüfuzuna ve çocuklarının arzularına son derece uyan bir kadındı. Sekine Hanımın kocası, Servet Bey tam bir züppeydi. Alafranga hayat namına Büyük Hanım öldükten sonra evi kendi heveslerine göre Avrupa'dan getirttirdiği eşyalar ile döşemiş diğer eşyaları tavan arası ve mahzenlere attırmıştı. Naim Efendinin damadı Servet Bey Müslümanlardan ve Türklerden nefret eden bir kazaskerin oğluydu. Servet bey her şeye isyan eden ama başı sıkışınca sucu yanındakilerin üstüne atan tam bir Avrupa hayranlığı olan bir yapıya sahipti. Medeniyet, adına her şeyi hoş gören ve en büyük ideali Avrupa'yı ziyaret etmekti. Servet Bey, Naim Efendi konağında bütün iradesini istediği gibi yürütüyor ve hele inkılaptan sonra bu konakta artık Türkçe konuşulmasına izin vermiyordu. Naim Efendiler bu yıl Kanlıca ya taşınmadılar ve bundan en çok torunları, Cemil ve Seniha memnun oldu. Cemil gece hayatına düşkündü. Tüm zamanını geceler dahil Beyoğlu'nun kumar ve eğlence mekanlarında geçiriyordu. Annesi Sekine Hanım biraz sitem etse, Servet Bey daha yirmisinde sadece sağlığına zarar vermesin deyip eşinin sözünü ağızına tıkıyordu. Oda babasının bu söylemleri üzerine kumar ve kadınlarla gününü gün etmeye çalışıyordu. Seniha ise yapı olarak alaycı ve dik başlı bir kızdı. Naim Efendinin yaptığı her şeyi acayip bulur bunu da söylemekten çekinmezdi, oysaki Naim Efendi konakta en çok onu sever ne yaparsa yapsın bir kılıf bulur torununu affederdi. Konak ta sürekli davetler verilir hem ecnebi hem de dostları bu ziyafetlere katılmayı severlerdi. Naim Efendi ise odasına çekilir ve bu yeni yaşam tarzına alışamaz rahatsız olurdu. Hele nerdeyse her gün uğrayan Cemil'in arkadaşı Faik Beyden rahatsız olur, ona selam vermemek için elinden geleni yapmaya çalışırdı. Seniha ise, Faik Bey ile hem alay eder hem de yüreğinde duyduğu aşk ile ona fazla yakın ve şuh kahkahalar ile eşlik ederdi. Herkes dağılıp konaktan ayrıldığında Seniha sürekli buhran halinde dolanır sinirini kimden çıkaracağını şaşırır ama en çok ta elinin altında bulunan halaoğlu, Hakkı Celis'ten çıkarırdı. Hakkı Celis kendinden bir iki yaş küçük olmasına rağmen Seniha ya olan duyguları yüreğine sığmayacak kadar büyük olduğunu çevrelerinde olan Belkıs Hanım Nevriye ve Nuriye Hanım da bilirlerdi. Seniha ise aynı anda neredeyse etrafında ki tüm kadınlar ile yakından ilgilenen Faik Bey'in onu hala bir çocuk olarak görmesinden rahatsız olur kendini ona nasıl kabul ettireceğini düşünür dururdu ama bu düşüncesi evlilik üzerine değil sadece aşığı olması içindi. Faik Beyinde en büyük hayali zengin bir dul ile evlenmekti. Seniha bunları bildiği için gitgide içine kapanıp kimselerle konuşmaz oldu. Doktorlar onun hava değişimi için bir yerlere gönderilmesini ve izdivaç yapmasını tavsiye ettiler. Naim Efendi ve evdeki herkes Seniha'yı yanına dadısı Madam Kroski ile Büyükada'daki halası Necibe Hanımefendinin köşküne misafir gönderdiler. Cemil ise Seniha sıkılmasın diye, Faik Beyi, Belkıs Hanımı, Hakkı Celis ve Nevriye ve Nuriye Hanımları da davet etti. Artık akşamları içki içerek ve mehtabı seyrederek sıklıkla da Seniha ve Faik Beyin aralarından ayrılıp saatler sonra dönmelerinin fısıltısının ta İstanbul'a kadar dedikoduların ayyuka çıkması ile geçiyordu. Naim Efendi konağına bu dedikodular ile ilgili birçok isimsiz mektup geldi, ama Servet Bey hiçbirini ciddiye almadı. Naim Efendi'yi ise otoriter ve huysuz kardeşi Selma Hanım çocuk azarlar gibi bu dedikodulardan neden rahatsızlık duymadıkları hakkında konuşmak için köşke çağırdıysa bile Naim Efendinin yapabileceği bir şey yoktu. Seniha konağa döndüğünde artık farklı bir ruh haline girmişti. Dedikoduları bitirmek için zavallı Naim Efendi tüm haysiyetini ayaklar altına alarak, Faik Beyin babası ile görüşmeye gitti ise de neredeyse kovularak geri döndü. Seniha bu olay üstüne Naim Efendi ile öyle bir konuştu ki adamcağızın zayıf kalbi rahatsızlandı ve ona öyle bir küsme küstü ki bir daha torunu ile karşılaşmamak için elinden geleni yaptı. Seniha ise bir sabah evden çıktı ve bir daha geri dönmedi..."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kirlangic-cigligi", "text": "Ahmet Ümit'in son kitabı olan Kırlangıç Çığlığı diğer kitapları gibi oldukça güzel tepkiler topladı. Karakterimiz tabi ki Nevzat Başkomserdi. Beyoğlu'nun En Güzel Abisi kitabından sonra Nevzat Başkomser'i özlemiştik. Tabi ki Evgenia, Komiser Zeynep ve diğer ekip de roman da yine aynen yer alıyor. Kısaca kitap Ahmet Ümit'in tipik polisiye romanlarının serisinden bir tür olarak okuyucu ile buluştu. Kırlangıç Çığlığı kitabının konusu yıllar öncesinden Körebe davası olarak tamamlanamadan açık kalan bir seri katil vakasının yeniden öldürmeye başlaması üzerine kurulmuş. Ahmet Ümit kitabı ile ilgili bir konuşmasında şöyle demiştir; Çocuk tacizcilerini öldüren bir seri katil mi daha tehlikeli yoksa dünya bu haldeyken 'aman banane' deyip kendi keyfine bakan insan mı daha tehlikelidir?. Kitabı okurken gerçekten bu ikilemi sık sık hissettiğiniz oluyor. Hatta karakterlerin bile bazen bu ikilemde kaldığını görüyoruz. Kitapta Körebe adındaki seri katil çocuk tacizcilerini hedef alıyor ve onları hep aynı ritüelde öldürüyor. Yıllar öncesinde bu vaka yaşanmış fakat yakalanamamış. Bir gün Nevzat Başkomiser'in ekibi cinayet mahalline gittiğinde gördüğü manzara karşısında Körebe'nin geri geldiğine karar veriyorlar. Nevzat Başkomiser eşini ve kızını bir saldırıda kaybetmiştir ve kızı da zamanında bir taciz vakasıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu nedenle konu oldukça hassas bir hal almaya başlar. Körebe kurbanlarını hep çocuk tacizcilerinden seçmektedir. Tacizcileri öldürüp çocuklarla ilgili mekanlara götürür ve yanlarına bir oyuncak bırakır. Ayrıca kurbanların gözlerini kadife bir göz bandı ile bağlar hep sağ kulaklarını kesmektedir. Bu nedenle de adı Körebe olarak yer etmiştir. Oldukça net ve ayırt edilebilir bir ritüel olduğu için cinayetler yeniden başladığında herkes Körebe'nin geri döndüğü konusunda hem fikir olmuştur. Kitap genel olarak işlenen bu cinayetlerin çözüm aşamalarını ve geçmişle olan bağlantılarını izleyerek bir yol haritası çıkarıyor. Olayların tam çözüldüğünü düşündüğünüz noktalarda çok güzel ters köşeler var. Bu nedenle kitabı okurken heyecanınızı hiç kaybetmiyorsunuz. Körebe'nin işlediği cinayetler ve yaptığı ritüelin nedeni kitapta detaylıca anlatılıyor. Okumamış kişilerin şevkini kırmamak adına burada bahsetmek istemem fakat kitapta en etkileyici bulduğum noktalardan birisi olduğumu söylemem gerekir. Kitabın değindiği diğer sosyal problemlerden biri de Suriyeli mültecilerin sorunları. Gerçekten bizim günlük yaşantımıza devam ederken göz ardı ettiğimiz ve çok da farkında olmadığımız bir sorun aslında. Ahmet Ümit onların hayatlarına biraz ışık tutmuş. Para uğruna çocuklarından, kendilerinden, ailelerinden nasıl vazgeçmek zorunda kaldıklarını ve bu yüzden de başlarına ne kadar talihsiz olaylarından geldiğinden bahsediliyor. Özellikle de çocukların böylesi tehlikeli bir devirde bu şartlar altında hayatta kalmaya çalışmasını böyle bir pencereden görmek beni oldukça etkiledi. Genel olarak kitapta toplumun belki de görmemek için gözlerini kapattığı, kırlangıç çığlıklarını eğlence zannettikleri hikayelerin acı gerçekleri yansıtılıyor. Bu nedenle bu kitabı sadece bir polisiye roman olarak nitelemek istemem. Toplumsal bir eleştiri olarak da okunması gerektiğini düşünüyorum. Dil olarak Ahmet Ümit diğer kitaplarında da olduğu gibi son derece akıcı ve yalın bir kullanmış. Okumakta ve olayları takip etmekte bir okuyucu olarak hiç zorluk çekmediğimi belirtmeliyim. Polisiye romanlarında genel olarak hem karakter fazlalıkları hem de hızlı olay akışları nedeniyle bazen okurken kopukluklar yaşanabiliyor. Ama genel olarak Ahmet Ümit kitapları bu kopukluklara pek izin vermiyor. Bu nedenle de benim okurken yine çok keyif aldığım ve tavsiye listeme de eklediğim bir kitap oldu. Yazan: Pınar Şimşek Kırlangıç Çığlığı Konusu Yerli polisiye romanlar denilince akla gelen ilk isim olan Ahmet Ümit Kırlangıç Çığlığı romanı ile yine mükemmel bir esere imza atıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kirmizi-pazartesi", "text": "Gabriel Garcia Marquez'in muhteşem eseri Kırmızı Pazartesi, işleneceğini herkesin bildiği bir namus cinayetinin öyküsünü anlatıyor. Kitabın ana karakteri Santiago Nasar, Pablo ve Pedro Vicario kardeşler tarafından göz göre göre öldürülmüştür. Olaylar, Santiago'nun bir dostunun ağzından röportaj şeklinde anlatılmaktadır. Kitap, Angela Vicario ve Bayardo San Roman'ın düğünüyle başlar. Bayardo San Roman, bölgeye henüz yeni taşınmıştır. İlk geldiğinde yerli halka gizemli bir adam gibi görünür. Çünkü her konuda derin bilgiye sahiptir ve mesleğinin ne olduğu bilinmemektedir. Lakin çok zengin bir adam olduğu bilinmektedir. Bu tartışmalara son vermek isteyen Bayardo San Roman, ailesini de yanına aldırır ve herkese şehir şehir dolaşıp evlenecek birini aradığını söyler. Bayardo, bir gün bir meyhanede otururken meydandan annesiyle beraber geçen Angela Vicario'yu görür ve orada bulunanlara onunla evleneceğini söyler. Onu ciddiye almazlar, çünkü Bayardo dut gibi sarhoştur. Lakin Angela'nın ailesiyle konuşur ve anlaşırlar. Bayardo San Roman oldukça zengin olduğundan, şölen gibi bir düğün merasimi tertip eder. Gecenin sonunda, Angela'yı da alarak düğün hediyeleri olan üstü açık bir arabayla evlerine doğru uzaklaşırlar. Fakat, güzel başlayan evlilikleri yalnızca altı saat sürer. Çünkü Bayardo San Roman Angela'nın bakire olmadığını anladığında onu evine geri götürür. Angela'nın kardeşleri Pablo ve Pedro ona bunu kimin yaptığını sorduklarında, Santiago Nasar cevabını verir ama nerede, nasıl olduğu konusunda ağzını bıçak açmaz. Bunun üzerine Pablo ve Pedro ellerine en kaliteli kasap bıçaklarını alır ve Santiago'yu öldürmek üzere yola koyulurlar. O sabah, piskopos gemiyle yaşadıkları yerden geçecektir ve bu yüzden tüm yöre halkı çok heyecanlıdır. Santiago Nasar, en güzel giysilerini giyerek piskoposu karşılamaya gider. Pablo ve Pedro ise sabahın o saatinde açık olan tek yerde, Clotilde Armenta'nın meyhanesinde nasıl olsa oradan geçer fikriyle Santiago'yu beklemeye başlarlar. Aynı zamanda karşılaştıkları herkese Santiago'yu öldüreceklerini söylerler. Çünkü her ne kadar şereflerini kurtarmak için onu öldürmek zorunda olsalar bile, temiz kalpli olduklarından Santiago'yu öldürmek istememektedirler ve içten içe birilerinin onları durdurmasını istemektedirler. Fakat Santiago'yu öldüreceklerini Santiago dışında herkes öğrenmiş olsa bile çeşitli nedenlerle hiç kimse onu uyarmamıştır. Çünkü herkes bildiğinden nasıl olsa haberi vardır diye düşünürler. Pablo ve Pedro Vicario'nun öldürmek üzere Santiago Nasar'ı beklediğini öğrenen belediye başkanı onları durdurmak için yanlarına gider ve bıçaklarını alarak evlerine gönderir. Fakat onlar yanlarına yeni bıçaklar alarak Clotilde Armenta'nın meyhanesine geri dönerler ve yeniden Santiago'yu beklemeye koyulurlar. Bu sırada Santiago Nasar ise yakın arkadaşı Cristo Bedoya ile beraber evine dönmektedir. Dönüş yolunda Cristo Bedoya'yla ayrılır ve yoluna devam eder. Meydanın köşesini döndüğünde nişanlısı onu evine çağırır. Olanları duyduğundan, Santiago'nun kendisine yazdığı mektupların bulunduğu kutuyu eline verir ve ona gitmesini söyleyip ağlayarak kendisini odasına kapatır. Hiçbir şeyden haberi olmayan Santiago, nişanlısının bu tavrı karşısında şaşırıp kalır. Nişanlısının babası ona Pablo ve Pedro'nun öldürmek için kendisini aradığını söylediğinde, donakalır ve evine doğru yürümeye başlar. Lakin onu gören Pablo ve Pedro ise peşine takılarak onu takip etmeye başlar. Santiago Nasar tam evinin ön kapısından içeri gireceği sırada, annesi Placida Linero Pablo ve Pedro'nun eve doğru koştuğunu görür ve kapıyı Santiago'nun yüzüne kapatır. Çünkü farklı bir yönden eve girmeye çalışan Santiago'yu fark etmemiştir. Pablo ve Pedro, Santiago'yu defalarca kez ölümcül yerlerinden bıçaklarlar. Santiago, arka kapıdan eve girer ve mutfağın ortasında yere yığılır. Kırmızı Pazartesi, namus cinayetinin vahşetini gözler önüne seriyor. Okuyucu, kitabın ilk cümlesinden beri cinayetin işleneceğini bilmesine rağmen, son sayfaya kadar nasıl işlendiğini öğrenemiyor. Sıradan cinayet romanlarının aksine, merak konusu olan öğe cinayeti kimin işlediği değil, nasıl işlendiği oluyor. Bu muhteşem romanı, herkesin mutlaka okuması gerekiyor. Yazan: Miraç Elif Kanbay Kırmızı Pazartesi Kitap Özeti Santiago Nasar, bulundukları bölgedeki zengin Arapların başı sayılan genç ve zengin kişidir. Küçük yaşta babası ölmeden evvel bir kız ile nişanlanmış, düğün hazırlıkları içerisindedir. Şehrin en zengin ve çapkınları arasında bulunmaktadır. Evindeki hizmetçiyle, hizmetçinin kızıyla bile arasında münasebet bulunmaktadır. Yıllardır ertelenen düğünü seneye Noel 'de yapılması kararlaştırılmış, hazırlıklara başlanmıştır. Evde annesi ve hizmetlileriyle birlikte yaşamaktadır. Bir gün şehre bir yabancı gelir. Bayardo San Roman, şehre geldiğinde çok gizemli biri gibi sayılmaktadır. İşinin ne olduğu, nereli olduğu, bu şehre niçin geldiği gibi akıllarda bir ton soru bırakmıştır. Halk bunları merak etse de kimse bunu ona sorma cesaretini gösteremez. Bir zaman sonra şehre evlenmek için uygun bir kız aradığını, ve o kızı bulmak için de şehir şehir, ülke ülke gezdiğini söyler. Bunu ilan ettikten birkaç gün sonra Angela Vicoria isimli kıza tutulur. Bayardo San Roman, Angela 'yı otelinin girişte bulunan camından görmüş, otel sahibine de uyandığımda hatırlat bu kızla evlenmem gerem diyerek, onunla evlenmeye karar vermiştir. Angela'nın anne ve babası, hatta kardeşleri bile bu evlilik için çok heyecanlı ve istekli olsalar da, hemen kabul etmek isteseler de Angela, o kadar heyecanlı değildir. Çünkü o aşık olarak evlenmek istemektedir. Ve Bayardo San Roman'a karşı da bu şekilde hisleri bulunmamaktadır. Bayardo San Roman'ın zamanla çok zengin olduğu, saygın bir albayın dolayısıyla saygın bir ailenin tek oğlu olduğu da anlaşılınca Angela'nın onunla evlenmekten başka yolu kalmamıştır. Bayardo San Roman, Angela ne isterse yapmakta, bir dediğini iki etmemektedir. Öyle ki Angela'nın şehirdeki en beğendiği evi sorup sonra o evi alabilmek için kırk takla atmış en sonunda bunu başarmıştır. Düğün günü yaklaştıkça masraflar artmaktadır. Ancak Bayardo San Roman aşık olduğu kızla evlendiği için gözü hiçbir şeyi görmemektedir. Zaman geçer düğün günü gelir çatar. Düğün olur, gelin ile damat odasına, evine çekilir. Ancak sabah ezanı ile birlikte Angela'yı annesinin evine geri getiren Bayardo San Roman l, Angela'nın bakire olmadığını annesine söyler. Çok katı kuralları bulunan anne, Angela'ya bir süre eziyet ettikten sonra, bu günahı kiminle işlediğini söylemesini ister. Döverek zorla söylettiğinde ise kız Santiago Nasar'ın adını verir. Angela'nın abileri olan Vicario kardeşler kasap bıçaklarını alarak namus davası için Santiago Nasar'ın peşine düşerler. Buldukları ilk yerde öldüreceklerdir. Ancak ellerinde bıçak tüm şehirde gezdikleri için Santiago Nasar'ın öldürüleceğini tüm şehir duyar. Ancak namus davası olduğu için hiç kimse karışmak istemez. Karışabilecek güçte olan kişiler de ikizlerin böyle bir şeyi yapamayacakları kanaatinde oldukları için haberi çok da umursamazlar. İkizler Santiago Nasar'ın evinin önünde onu beklemektedir. Santiago Nasarz, düğünden sonra gece arkadaşları ile geçirmiş sabah da erkenden psikoposu görmek üzere çıkmış henüz de eve hiç girmemiştir. Psikoposu yanından gelirken nişanlısının evine uğrar. Ancak aldatıldığını öğrenen nişanlısı onu terk ederek öldürüleceğini haber verir. Santiago Nasar, kendi evine doğru hızla koşmaktadır. İkizler de kendisini kovalamaktadır. Tam evine gireceği sırada, Santiago 'nun odasında olduğunu düşünen annesi kapıyı kapatarak ikizlerin girmesini engellediğini düşünür. Ancak kapıda kalan kişi Santiago Nasar'dır. Böylece Santiago Nasar birkaç dakika içinde tüm organları dışarıya çıkmış bir halde ölü bulunur. Bu cinayet sebebiyle ikizler 3 yıl hapis yatar. Sebeplerinin namus davası olması sebebiyle cezaları hafifletilmiştir. Aradan zaman geçtiğinde Angela, Bayardo San Roman'a aşık olur. Ve tam on altı yıl boyunca ona mektup yazmayı hiç bırakmaz on altı yıl sonunda ise Bayardo San Roman ile Angela birleşir. Değerlendirme: Tolstoy der ya hani \"Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir.\" Bu muhteşem hikaye de ise şehre bir yabancı geliyorm ve düğün katliama dönüşüyor. Kırmızı Pazartesi, bir cinayetin romanı. Bir cinayeti tüm ayrıntı ve araştırmaları ile tüm karakterlerin gözünden anlatımından bizlere aktarıyor. Oldukça akıcı olan üslubu ile merak uyandırıyor. Aslında katil belli, öldürülen kişi belli, olay belli sadece nasıl öldürüldüğü anlatılıyor. Ancak yazarın öyle bir üslubu var ki her şey ortadayken bile heyecan vermeyi başarabiliyor. Dünya edebiyatının usta yazarlarından biri kabul edilen Kolombiya'lı yazar Gabriel Garcia Marquez'in en beğenilen romanlarından biri olan Kırmızı Pazartesi okurlarına farklı bir namus cinayetini anlatıyor. Kırmızı Pazartesi romanında Santiago Nasar isimli karakterin iki kardeş tarafından öldürülmesi anlatılıyor fakat kitabı farklı kılan bu cinayetin tüm kasaba tarafından bilinmesi fakat kimsenin buna engel olamaması. Angela Vicario ve Bayardo San Roman evlilik arifesinde bir çifttir. Bayardo San Roman varlıklı bir kişidir ve bu yüzden Angela'nın ailesi ve kasaba bu düğüne büyük önem vermektedir. Düğün hazırlıkları son hızla devam ederken bir gerçek ortaya çıkar. Damat evleneceği kadının bakire olmadığını öğrenir ve bunu gelinin iki kardeşine bildirir. Namus davasına dönen olayda Angela'dan zorla kim olduğu öğrenilmeye çalışılır ve o da Santiago Nasar ismini verir. Bunun üzerine iki kardeş adamı öldürmek için planlar yapar ve bundan herkesin haberi olur. İki kardeş öldürme amacı ile Santiago'yu aradığını herkese duyurur. Fakat kimse onları tam anlamı ile ciddiye almaz, biraz alanlar da Santiago'yu bulamadıkları için, daha doğrusu bulmak için fazla çaba harcamadıkları için Santiago'nun bundan haberi olmaz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kis-masali", "text": "Bohemya Kralı Polixenes 9 ay gibi bir süredir Sicilya da kral Leontes'in yanında kalmaktadır. Kendi ülkesine dönmek istediğini Kral Leontes'e söylediğinde bir hafta daha kalmasını ister. Ancak Polixenes krala kendi ülkesine dönmek istediğini belirtir. Bunun üzerine Leontes'in eşi Kraliçe Hermione, Polixenes den kalması için ricada bulunur. Kraliçeyi kırmak istemeyen Polixenes kalacağını söyler. Bunun üzerine Leontes, Hermione ve Polixenes arasında yasak aşk yaşandığını düşünür. Hatta kraliçenin karnındaki çocuğun Polixenes den olduğu kanısına vararak bunu araştırmaya kalkar. En güvendiği Lord'u olan Comilla'ya şüphesinden bahsederek Polixenes 'i öldürmesini emreder. Ancak Comilla, Polixenes'i de alarak Bohemya'ya kaçar. Bunun üzerine Leontes tüm hıncını Hermione dan almaya karar verir. Hamile olan Hermione 'un karnındaki çocuğun Polixenes den olduğunu söyleyerek onu zindana atar. Büyük varis olan oğlu Mamillius'u ise kraliçeye göstermemektedir. Kraliçe bütün bu olanlar dayanamaz ve erken doğum yapar. En sadık yardımcısı aynı zamanda lordlardan Antionus'un karısı olan Paulina doğan kızı da alarak kral Leontes 'e giderek çocuğu gösterir. Ancak kral bir türlü ikna olmamaktadır. Antonius'a o doğan kız çocuğunu hemen bir yere götürüp bırakmasını yaşayıp yaşamamasına tanrının karar vereceğini söyler. Leontes 'in emrini yerine getiren Antonius, küçük prensesi Bohemya'ya bırakır. Ancak geri dönüşte fırtına kopar ve Antonius geri dönemez. Tanrıya giden Kral yardımcıları döner ve kraliçe Hermione ve Polixenes 'in masum olduğunu eğer Perdita bulunmazsa varissiz kalacağı söylenir. Bu sırada oğlu Mamillius annesinden ayrı kalmaya dayanamayarak vefat eder. Bunu duyan Hermione da ölür. Kral bu acılara ve bunlara kendisinin sebep olduğunu düşünmeye dayanamayarak derin bir hüzne boğulur. Bu sıralarda prenses Perdita, yaşlı bir çoban tarafından bulunarak evlatlık alınır. Zaman geçer, prenses büyür. Polixenes'in oğlu Florizel, Perdita'ya aşık olur. Ancak onun Sicilya Prensesi olduğunu bilmemektedir. Yalnızca bir çoban kızı olduğunu düşünmektedir. Zamanla babası Polixenes bu aşkı fark eder. Ve Perdita ile Florizel'i bir kutlamada beraber görerek Florizel den Perdita'yı terk etmesini eğer etmezse varis olamayacağını söyler. Lord Comilla hemen prens Florizel'e giderek Sicilya'ya gitmelerini orada onları kimsenin bulamayacağını söyler. Bohemya Kralı eğer Polixenes adına geldiğini söylerse onlara yardımcı olacağını gerekirse varis ilan edileceğini söyler. Bunun üzerine Florizel, Perdita'yı alarak Bohemya'ya kaçar. Lord Comilla da babası Polixenes'i ikna edip Sicilya'ya getirecektir ve affetmesi için elinden geleni yapacaktır. Yaşlı çoban da eğer kızını prens'den uzak tutmazsa en ağır cezayı alacaktır. Bunu duyan yaşlı çoban Perdita'nın evlatlık olduğunu ve onu bulduğu sırada eline geçen eşyaları oğlu soytarı ile birlikte kral Polixenes'e götürür. Kızın Sicilya prensesi olduğunu anlayan Polixenes hemen gemiye atlayarak Sicilya'ya doğru yola çıkar. Sicilya'ya gittiğinde pişman kral Leontes, Polixenes den yeniden özür diler. Perdita'yı bulduğu için de çok mutludur. Perdita bulunduğu için Hermione 'un eski yardımcısı Paulina, Hermione 'un yaşadığını açıklar ve kral ile prensesi Hermione 'un yanına götürür. Pişman kral Leontes yeniden herkesten özür diler. Artık iki ülkenin de gelecekteki kralı tek olmuş, aradaki düşmanlık sona ermiştir. Değerlendirme: Shakespeare ile ilk tanışmam olan bu kitap tiyatroyu sanki okumuyor da izliyormuşsun hissi uyandırıyor. Okurken kitabın içine girip bitene kadar içinden çıkamıyorsun ve sahne karşındaymış gibi hissediyorsun. Okurken dinlendiriyor. Ön yargının, dinlememenin anlamamanın kötülüğünü vurguluyor. Her ne kadar sonunda Leontes'in affedilmesini değil de bu pişmanlığa dayanamayarak intihar etmesini daha yakışan bir son olarak görsem de mutlu son da esere bekleneni vermeyerek şaşırtmıştı. Herkesin kitaplığında olması gereken harika bir eser."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kitaplardan-korkan-cocuk", "text": "Kitaplardan Korkan Çocuk, gözlerinde bozukluk olduğu için kitap okuyamayan bir çocuğun hikayesini konu alır. Her yaştan, büyük bir okur kitlesine hitap eder. Özellikle anne ve babalar için güzel mesajlar içerir. Leopoldo sekiz yaşında bir çocuktur ve kitaplarla arası hiç iyi değildir. Annesi ve babası ise onun aksine kitaplara çok düşkündürler. Bu nedenle Leopoldo'nun kendileri gibi bolca kitap okumasını isterler. Böylece ona, her doğum gününde hediye olarak kitap alırlar. Sekiz yaşına gelen Leopoldo'nun odası bu kitaplarla doludur. Ama Leopoldo bu kitapların hiçbirini okuyamaz. Çünkü hangi kitabı eline alırsa alsın, beyaz sayfadaki siyah harfler birbirine girer. Leopoldo'nun ailesi Leopoldo'nun kitap okuması için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Hatta bu konuda bazen aşırıya da kaçarlar. Sonunda Leopoldo'nun notları da çok kötü gelince annesi onu bir ruh hekimine götürür. Ruh hekimi Leopoldo'nun kitap korkusu hastalığına yakalandığını söyler. Bu hastalığın sebepleri olarak ise televizyon ve video oyunlarını gösterir. Leopoldo çok fazla televizyon izlemeyen ve video oyunu oynamayan bir çocuktur. Bu yüzden annesiyle bu konuda konuşur ama bu konuşmanın hiçbir faydası olmaz. Çünkü annesi onun söylediklerini değil doktorun söylediklerini dikkate alır. Böylece Leopoldo'nun bu hastalıktan kurtulması için tedaviye başlarlar. Leopoldo'nun babası tedavi için, dozajı her gün artacak bir kitap okuma planı hazırlar. Ve bu planı büyük bir hassasiyetle uygular. Ama Leopoldo bu tedavi yönteminden hiç fayda görmez. Hatta bu tedavi yüzünden kabuslar görerek çok daha kötü bir duruma düşer. Leopoldo'nun annesi oğlunun ne kadar kötüleştiğini görünce eşiyle konuşup bu tedaviden vazgeçmesini ister. Ama Leopoldo'nun babası tedavinin fayda sağlayacağından emindir. Bu yüzden de eşinin söylediklerini önemsemez. Bir gün Leopoldo, anne ve babasına kitap okumanın neden gerekli olduğunu sorar. Leopoldo'nun anne ve babası bu soru karşısında epey şaşırırlar. Şaşkınlıkları geçtikten sonra ise kitap okumanın öneminden bahsederler. Kitap okumanın, bilgi edinmek ve mutlu olmak için zorunlu olduğunu söylerler. Leopoldo bu cevaplara hiç inanmayarak düşünmeye başlar. En çok da mutlu olmak için kitap okumanın zorunlu olması üzerine düşünür. Böylece daha önce evlerine gittiği bir arkadaşıyla ailesinin evlerinde hiç kitap olmamasına rağmen ne kadar mutlu olduklarını hatırlar. Ertesi sabah çantasına biraz fazla yiyecek koyarak evden çıkar. Bir süre her zamanki yolda ilerledikten sonra okul yoluna dönmek yerine önüne çıkan ilk otobüse biner. Otobüs son durağa gelince otobüsten iner ve bir mağazaya girer. Mağazada koşu ayakkabılarını inceler ama kısa süre sonra mağazadan çıkmak zorunda kalır. Mağazadan çıkınca parka gidip biraz oynar. Ama evden kaçtığı için park hiç eğlenceli gelmez. Böylece boş bir bank bularak bir şeyler atıştırmaya karar verir. Boş bir bank bulamayınca yaşlı ve görme engelli bir adamın yanına oturur. Az sonra yaşlı adam Leopoldo'yu fark eder ve onunla konuşmaya başlar. Leopoldo adamın hayat hikayesini dinler ve çok etkilenir. Daha sonra bir lokantaya gidip beraber öğle yemeği yerler. Yemeğin sonunda yaşlı adam, Leopoldo'ya görme yetisini kaybetmeden önce okuduğu bir kitabı bitiremediği için pişmanlık duyduğunu söyler. Leopoldo ise yaşlı adamın haline üzülerek ona kitabın devamını okuyabileceğini söyler. Böylece bir kitapçıya giderek yarım kalan kitabı bulurlar. Leopoldo kitabı okumak için açtığında her zamanki gibi harfler birbirine girer. Leopoldo'nun kitabı bir türlü okuyamadığını gören bir satıcı, çocuğun gözlüklerini unuttuğunu söyler. Böylece yaşlı adam Leopoldo'nun gözlerinin bozuk olduğunu fark eder. Bunun üzerine yaşlı adam Leopoldo'yu evine götürerek anne ve babasına teslim eder. Bu sırada Leopoldo'nun anne ve babasıyla konuşarak çocuğun göz bozukluğu yüzünden kitap okuyamadığını onlara anlatır. Böylece göz doktoruna giden Leopoldo, kalın camlı bir gözlük takmaya başlar. Gözlüğü ile bir sürü kitap okur ve yaşlı adamın hayat hikayesini okuduğu kitaplarda bulur. Bunu yaşlı adama söylediğinde ise onun aslında bir bekçi olduğunu ve bekçilik yaparken çokça kitap okuduğunu öğrenir. Yazdığı romanlar ile geniş bir okuyucu kitlesine sahip olan Susanna Tamaro Kitaplardan Korkan Çocuk kitabı ile bu kez çocuklara yönelik mükemmel bir esere imza atıyor. Kitaplardan Korkan Çocuk kitabında küçük Leopold'un hikayesine tanıklık ediyoruz. Leopold sekiz yaşına gelmiştir ve doğum gününde hediye olarak koşu ayakkabısı beklemektedir. Fakat hediye paketini açtığında büyük bir hayal kırıklığı yaşar. Paketin içinde hayalini kurduğu koşu ayakkabısı yerine kitap vardır. Leopold kitaplardan korkan bir çocuktur ve bu hediye kitaplar da korkusu ile tekrar yüzleşmesine neden olur. Leopold küçüklükten beri kitaplardan korkar. Kitapların renksiz dünyası ona her zaman itici gelmiştir. Dahası yazılar ona kara lekeler gibi görünmektedir ve okuyamamasına neden olmaktadır. Ailesi onun bu kitap korkusu görür ve çözüm bulmak için doktora giderler. Fakat çözüm yerine işlerin daha da kötüye gitmesine neden olacak olan cezalandırma yoluna başvururlar. Bunun üzerine Leopold daha fazla dayanamaz ve kitap korkusu nedeni ile evden kaçar. Evden kaçması ile birlikte kitapları sevmeye doğru gidecek olan macerası da başlamış olur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kitleler-psikolojisi", "text": "Fransız Devrimi, Paris Komünü ve ardından gelen ayaklanmaların; milliyetleri, meslekleri ya da cinsiyetlerine bakılmaksızın her türlü topluluğu ifade eden kitlelerin, kurucu ve yönetici olan entelektüel aristokrasi sınıfının yerini almakta olduğunun işareti sayan Gustave Le Bon, 20. yüzyılı kitleler çağı olarak tanımlar ve birçok tarihsel, ekonomik olayın açıklığa kavuşması için kitlelerin psikolojisini irdelemenin önemine dikkat çeker. 1895'te yazdığı ve hala tartışılagelen, kitleleri Jung'un insan psişesinin üçüncü katmanını oluşturduğunu iddia ettiği ırka dayalı kolektif bilinçdışı zemininde incelediği bu eserinde, G. Tarde, F. de Coulanges, T. B. Macaulay, H. Taine, E. Renan ve H. Spencer'in görüş ve düşüncelerinden de sıklıkla yararlanmıştır. Le Bon, ırkları üstün ve aşağı olarak ayırarak Hint-Avrupa kültürünü üstün beyaz ırkın en büyük temsilcisi sayan Arthur de Gobineau'dan etkilenmiş, ırk anlayışını Anglosaksonların üstünlüğü üzerinden temellendirmiştir. Ona göre son derece güçlü bireysel bağımsızlık duygulara sahip Anglosaksonların tam zıttı olan Latinler ise otoriter, hoşgörüsüz, daima güçlüden yana olma eğilimleri nedeniyle çöküşlerine gün be gün yaklaşmaktadır. Üstelik uyguladıkları eğitim ve öğretim yöntemleriyle her an başkaldırmaya hazır proleter ordular yaratmakta ve sosyalizmin tehditkar istilasına odun taşımaktadırlar. Bu bağlamda modern döneme kadar sadece egemen sınıfa ait olan ve siyasal mekanizmaları kontrol edebilmeyi sağlayan oy kullanma hakkını elde etmiş olmaları da sosyalist kisvesi altında ortaya çıkan yok oluşu hızlandıracaktır. Le Bon'un Fransız hükümetinin İl Müdürlüğünde çalışan babası sayesinde iyi bir eğitim almak, hayatı boyunca yaptığı tüm çalışmalar için gerekli maddi imkanlara ve zamana sahip olmak gibi ayrıcalıkları, onun modern demokrasiyi yıkıcı, monarşi ya da oligarşiyi ise yapıcı olarak görmesinin önemli nedenlerinden biri kabul edilebilir. Yaptığı sefalometrik mukayeselerle kadın beyninin erkek beynine oranla daha küçük ve hafif olmasını erkeğin, kadından daha zeki olmasının kanıtı sayan Paul Broca'nın öğrencisi Le Bon, aynı nöroseksist bakış açısıyla beyin yapısı itibariyle gorile benzettiği kadınları aşağı ırk olarak görmüş; vefasızlıklarının, vahşilik ile aşırılıklara yakınlıklarının ve çabuk etki altında kalmalarının neticesinde destek verdikleri kişilere, eninde sonunda Tarpeia Kayasından atılmayı tattıracaklarının altını çizmiştir. Bu bağlamda Le Bon'a göre en kadınsı karaktere sahip olanlar yine Latin kültüre sahip ülkelerdir. Le Bon'a göre ırk dışında kitlelerin inanış ve fikirlerinin temelindeki diğer etkenler ise gelenekler, zaman, politik-toplumsal kurumlar ve eğitimdir. Ancak bu etkenlerde de ırkın büyük belirleyiciliği vardır. Anglosakson bir ülke olan İngiltere güçlü bir karakteri olduğu için monarşik bir rejimle yönetilmesine rağmen dünyanın en demokratik ülkesiyken Hispanik devletler cumhuriyetçi görünse de en ağır despotizmle savaşmaktadır. İngiltere hakkında yaptığı tespitinde sadece bir ABD gazetesi ve dergisini referans alması üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir ayrıntıdır. Eğitim konusunda ise yaptığı Anglosakson ve Latin karşılaştırması oldukça yerinde olmasına rağmen bu tespitlerin büyük kısmının Hippolyte Taine'e ait olması dikkat çekicidir. Ona göre kitlelerin duygularına ve ahlakiliğine, fikirleri, muhakemeleri ve hayal güçlerine, tüm inanışlarının büründüğü dinsel biçimlere, fikir ve inanışlarının anlık ve uzak etkenlerine hakim olan önderler zeki olup olmamaları fark etmeksizin sistemin tepe noktasına otururlar. Ancak bu önderlerin unutmamaları gereken en önemli şey, kitlelerin güçlerini kaybetmek üzere olduğunu gördükleri önderlerini bir yenisiyle değiştirmeye her daim hazır olmasıdır. İnsan sosyal bir varlıktır, dolayısıyla yaşamını idame ettirmek için bir topluluğa dahil olmak zorundadır. Bu da onu her daim herhangi bir kitlenin parçası yapar. Le Bon da çalışmasının yayımlanmasına kadar olan elli dört yıllık yaşamı boyunca homojen veya heterojen farklı kitlelerin birer üyesi olmuştur. Bu bağlamda iddia ettiği gibi kitleleri oluşturan bireyler çok seçkin bilim insanları da olsalar, uzmanlık alanları dışındaki konularda kitlelerin dürtüsellik, hareketlilik, telkine açıklık, safdillik, duygularını uçlarda yaşama, hoşgörüsüzlük, muhafazakarlık gibi özelliklerini taşır, kolay manipüle edilebilir ve çoğunlukla verdiği hükümler gerçekten uzaktır. Dolayısıyla Le Bon'un bu çalışması özellikle arka planda hissettirilen elitist söylem ve bilişsel yanlılık nedeniyle Ne kadar objektif? sorusunu akla getirir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kizil", "text": "Berger, tıp öğreimi için Viyana'ya gelmiştir. İlk gün havanın yağmurlu olmasına rağmen kısıtlı bütçesine uyabilecek bir sürü oda gezdi. Bulduğu en uygun odanın sahibi orta yaşlı bir kadın ve 13 yaşlarındaki kızıydı. Berger odayı tuttu ve eşyalarını yerleştirdi. İlk gece Berger için zor geçiyordu. Sürekli evini, geldiği yeri ve biricik kız kardeşini düşünüyor; dışarıda yağan yağmur ve kasvetli havanın da etkisiyle iyice delirecek gibi oluyordu. Derken Berger'in kapısı çaldı ve genç, iri yapılı bir adam odaya girdi. ...Ben Avukat Schramek dedi. Schramek, Berger'e sigara ya da alkol içmeyi teklif ettiyse de Berger bunların hepsini reddetti. Berger yaşıtlarına göre her zaman daha çocuksuydu. Kötü alışkanlıkları yoktu, kadınlar konusunda çok beceriksizdi, fiziksel olarak da oldukça çelimsizdi. Ayrıca içine kapanık ve konuşmayı pek beceremeyen bir gençti. Aylar ayları kovalarken Berger, kendini derslerine adadı. Tek oyalandığı şey, vakit geçirdiği etkinlik ders çalışmaktı. Bir de arada sırada tek arkadaşı Schramek ile sohbet ediyordu. Berger, biraz sosyalleşmek için Schramek'in üyesi olduğu bir kulübün toplantısına Schramek ile birlikte gitmek istedi. Schramek ise ortamın Berger için fazla sert olduğunu ifade ederek onu geçiştirdi. Berger, bir gün bir çocuk olmadığını kanıtlamak için Schramek'in de üyesi olduğu kulüpten bir çocuğa bilerek çarptı ve bir kavga randevusu ayarladı. Schramek ise hemen bu olaya müdahale etti ve kavgayı engelledi. Çünkü kavga edeceği çocuk Berger için fazla güçlü bir rakipti. Berger, bu duruma oldukça bozuldu. Berger yine odasında ders çalışırken Schramek'in ayak seslerini duydu ama Schramek yalnız değildi bir de kadın sesi geliyordu. Berger'i de aralarına davet ederek şarap içmeye başladılar. Berger, başlarda Carla'nın suratına bile bakamıyordu fakat şarap kana karıştıkça sohbet ilerledi. Carla, hayat dolu, girişken ve eğlenceli bir kızdı. Berger'e de kız kardeşinden sonra böyle yakın davranan ikinci kadındı. Berger, Carla'nın ateşiyle adeta yanıyor ve onu çok arzuluyordu. Bu hislerinin doğru olmadığını biliyordu. Özellikle de Carla ona karşı böyle yakın davranırken Schramek ile dostluğu tehlikeye giriyordu. Bir gün Carla ve Berger, Schramek'in dairesinde yalnız kaldılar. Kızın alaycı ve kışkırtıcı tavrına daha fazla dayanamayan Berger adeta kızın üzerine atladı ama o kadar güçsüzdü ki dengesini kaybedip Schramek'in kılıçlarının üstüne yığılıverdi. Kolundan damlayan kanı aldırış etmeden odasına çekildi ve Schramek ile dostluğunu zedeleyecek bir davranışta bulunduğu için kendinden utandı. O geceden sonra Berger bir karanlığın içine düştü. Yemek yemiyor, kimseyle konuşmuyor, kitap kapağı açmadığı gibi derslere de gitmiyordu. Bir gün ev sahibi kadını ağlarken gördü. Kadın, kızının kızıl hastalığına yakalandığını durumunun kötüleştiğini ölmek üzere olduğunu söyledi. Berger sanki o an kaybettiği amacı bulmuştu. Derslerde duyduğu o cümleyi hatırladı. Kızıl, küçükler için normal bir hastalıktı ama yetişkinler için öldürücüydü. Berger, küçük kızı iyileştirecek, kadının gözyaşını dindirecekti. Sanki her şeyin sebebi buydu. Berger, ilk olarak kızın ateşini düşürmekle işe başladı. Dışarı çıkıyor, markete gidiyor ve kızı kendi elleriyle besliyordu. Kız günden güne toparlanıyordu. Berger, kız da kız kardeşinin sıcaklığını hissediyordu. Belki de büyüdüğünde ona uygun bir eş olabilirdi. Berger, kıza hikayeler okuyor, köyünden ve kız kardeşinden bahsediyordu. Kız gittikçe iyileşirken Berger kız kardeşine olanları anlatmak için bir mektup yazmaya karar verdi. Kırmızı mürekkep koluna damlamıştı ama bir türlü çıkmıyordu. Berger'in dünyası o an başına yıkıldı. Bütün yaşamını bir çocuk olarak görülerek geçirdi. Şimdi de bir çocuk hastalığı yüzünden can verecekti. Berger'in durumu gittikçe ağırlaşırken tüm sevdikleri başucundaydı ama sesleri gittikçe siliniyor, geriye yalnızca şehrin gürültüsü kalıyordu. Zweig'ın oldukça kısa olan bu öyküsü farklı bir şehirde üniversite okumaya gelmiş gencin öyküsünü içeriyor. Okuması keyifli ve sürükleyici bu eseri bir saat gibi bir sürede bitirebilirsiniz. Şehrin tasviri ve karakterin ruh hali oldukça başarılı aktarılmakla birlikte eserin bohem havası neredeyse her satırda hissedilmektedir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kizil-dosya", "text": "4 Mayıs 1847'de yirmi bir kişilik gruptan sağ kalan John Ferrier ve 5 yaşındaki Lucy, Sierra Blanco'nun eteklerinde açlık ve susuzluktan ölmeyi beklerken Nauvoo'dan Utah Vadisindeki Salt Lake City'ye giden, kendilerini Son Zaman Azizleri olarak adlandıran on bin kişilik Mormon grubu tarafından kurtarılır. İkilinin aralarına katılabilmesi için Mormon Lider Brigham Young tarafından öne sürülen tek şart onların inançlarını paylaşmalarıdır. Teklifi kabul eden Ferrier, kısa sürede yerleştikleri şehrin varlıklı, sevilen bir üyesi olmasına rağmen evliliğe yanaşmayı reddetmiştir. 17 yaşına gelen Lucy ise onu mutlak bir yaralanmadan kurtaran Avcı Jefferson Hope'a aşıktır. Ferrier, evlatlığının bu becerikli genç adamla evlenecek olmasından dolayı mutlu olsa da Mormon Kitabının 13. kuralı olan gentileyle evlenme yasağı nedeniyle İntikam Melekleri adıyla örgütlenen Danitlerin öfkesine maruz kalmaktan korkmaktadır. Young da Ferrier'e Lucy'nin, ihtiyar Enoch Drebber'in yedi karısı olan oğluyla ya da dört karısı olan Joseph Stangerson'la evlenmeyi seçmesi için otuz gün mühlet vermiştir. Ne yapacağını bilemeyen ve durumu kızından saklayan çaresiz adam, sürenin bitmesine iki gün kala Lucy'le birlikte Hope tarafından şehirden uzaklaştırılır ancak onları beslemek için çıktığı kısa avdan dönen Hope, İhtiyar Ferrier'in Stangerson tarafından öldürüldüğünü ve Lucy'nin de Enoch Jr. Drebber'le evlendirilmek üzere kaçırıldığını öğrenir. Ancak Lucy bu acıya katlanamaz ve bir ay içinde ölür. Hope da aşık olduğu kadının alyansını alıp intikam ateşiyle yanarak ortalıktan kaybolur. John H. Watson, 1878'de Londra Üniversitesi'nden Tıp Doktoru olarak mezun olmasının ardından Netley'de ordu doktorları için gerekli eğitimi almış ve Northumberland 5. Hafif Piyade Tugayı'nda Yardımcı Cerrah olarak göreve başlamıştır. İkinci Afgan Savaşı'nın patlak vermesiyle gönderildiği Berkshires Alayında omzundan vurulunca Peşaver Askeri Üs Hastanesi'ndeki tedavisinin ardından taburcu edilmek üzereyken yakalandığı tifo, genç doktoru aylarca yatağa bağlar. Nekahet dönemindeki hali göz önüne alınarak da sağlık kurulu tarafından dokuz aylığına İngiltere'ye dönmesine karar verilir. Londra'da günlük on bir şilin altı penilik gelirle yaşamakta zorlanan Doktor Watson, bir zamanlar St Bartholomew Hastanesi'nde stajyeri olan Stamford sayesinde kimya laboratuvarında çalışan, aynı zamanda danışman dedektif olan Sherlock Holmes'la tanışır ve ikili, Baker Sokağı, 221B'deki evi paylaşmaya karar verir. Ev arkadaşını sinir bozucu düzeyde sıra dışı ve garip bulan Watson, bir gün Holmes'in Scotland Yard dedektiflerinden Tobias Gregson'dan, Brixton Yolu üzerindeki Lauriston Gardens 3 Numarada bir erkek cesedinin bulunduğunu ve konu hakkında yardıma ihtiyaç duyduğunu belirten bir mektup almasına şahit olur. Sherlock, olay çözümlendiğinde tüm takdiri Gregson'un ve meslektaşı Lestrade'nin toplayacağını düşünse de merakına yenik düşer ve Watson'u da yanına alarak olay yerine gider. Sherlock'un evin önüne gelir gelmez yaptığı ilk incelemede gözüne ayak ve nal izleri takılır. Yemek odasında yüzünde dehşet ifadesiyle yatan cesedin etrafında ise maktul Cleveland'lı Enoch Jr. Drebber'e ait olmayan kan damlalarının olduğunu fark eder. Morga götürülmek üzere kaldırıldığında ise talihsiz adamın üzerinden bir kadın alyansı düşer. Lestrade de kanla yazılan rache yazısına dikkat çeker. Sherlock bu kelimenin Almanca intikam anlamına geldiğini söyler ve Watson'la cesedi bulan polis memuru John Rance ile görüşmek üzere Audley Court'e gider. Rance, 3 Numaralı evin boş olduğunu bildiğinden içeriden gelen ışıktan şüphelenmiş ve cesedi bu sayede bulmuştur. Ancak kapının yakınlarında sarhoş taklidi yapan adamın katil zanlısı olduğundan habersiz gitmesine izin vermiştir. Sherlock, zanlıyı yakalamak için en uygun yolun yüzüğü kullanmak olduğuna karar verir ve akşam gazetesinin bulunanlar sütununa, Brixton Yolu'nda White Hart tavernasıyla Holland Grove arasındaki yolda altın bir alyans kaybedenin Baker Sokağı, 221B'e başvurması söyleyen bir ilan verir. İlan için beklendiği gibi zanlı değil isminin Sawyer olduğunu söyleyen yaşlı bir kadın gelince Sherlock, kadının onu aradığı kişiye götüreceğini umarak onu takip eder ancak elinden kaçırır. Sherlock, bunun üzerine dilenci çocuklardan oluşan bir grubu, olay yerinde gördüğü nal izlerinden yol çıkarak tespit ettiği eskimiş üç ve sağ ön bacağında yeni bir nal olan bir atın çektiği arabayı bulmaları için görevlendirir. Drebber'ın şapkasının etiketinden yola çıkarak kaldığı yeri öğrenen Gregson da öldürülmeden bir gün önce Drebber'in Charpentier Pansiyonunun sahibinin kızı Alice'ye sarkıntılık yapması sonucu ağabeyi Kraliyet Donanmasında teğmen olan Arthur Charpentier tarafından sopayla dövüldüğünü öğrenmiş ve adamı tutuklamıştır. Ancak katil Arthur değildir çünkü Drebber'in sekreteri Joseph Stangerson'un cesedi, üzerinde rache yazısıyla o sabah altı sularında Halliday's Oteli'nde bulunmuştur. Gregson ve Lestrade, bu arapsaçına dönen olay karşısında elleri kolları bağlı düşünürken dilenci çocukların lideri Wiggins, Sherlock'a aradığı arabacının geldiğini bildirir ve Sherlock, dedektiflerin şaşkın bakışları arasında katil arabacı Jefferson Hope'u kelepçeler. 1887'de Beeton's Christmas Annual dergisinde yayımlanan ve ilk Sherlock Holmes macerası olan Kızıl Dosya'da okurlar Cerrah Joseph Bell'den esinlenerek oluşturulan ünlü dedektif Sherlock Holmes ile ev arkadaşı ve zamanla yakın dostu olacak olan Doktor Watson ile tanışır ve bu tanışıklık 4 roman ve 56 hikaye boyunca devam eder. Sir Arthur Conan Doyle romana bu ismi seçmesinin nedeni Holmes karakteri vasıtasıyla şu şekilde aktarmıştır: Kızıl dosya, ha! Biraz sanat jargonu kullanmamızdan bir şey çıkmaz. Cinayetin kızıl ipliği, hayatın renksiz yumağının içine karışmış ve bizim görevimiz bunu belirlemek, açığa çıkarmak ve her santimetresini ortaya dökmek."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kizil-elma-cengiz-aytmatov", "text": "Cengiz Aytmatov ,1928 yılında Kırgızistan'da doğdu. Çevirmen ve gazeteci olan Aytmatov yazarlığa 1952'de başlamıştır. Yazar, Povesti Gori Stepey öykü kitabıyla Lenin edebiyat ödülünü kazandı. Eserleri Türkçeyle beraber 170 dilde çevrilmiştir. Bu durum onun çok okunan bir yazar olduğunu gösterir. Cengiz Aytmatov Kırgız edebiyatının önemli yazarları arasında yer alıp, eserleriyle eşsiz bir haz bırakmıştır. Yazarın öykü kitabında: Kızıl Elma, Oğulla Buluşma, Beyaz Yağmur, Asker Çocuğu ve Deve Gözü isminde beş hikaye bulunmaktadır. KIZIL ELMA: Isabiekov, mektubuna nasıl başlayacağını bilmiyordu. Bitmeyen kavgalardan gürültülerden sıkılmıştı. Genç ve güzel bir karısı vardı. Karısıyla ayrı yaşama kararı almışlardı. Bu sebeple karısı Moskova'ya gitmişti. Şimdi Isabiekov bu durumu kızı Anara'ya anlatmak zorundaydı. Isabiekov kızını bir kır gezisine götürdü. Maksadı karısıyla olan ilişkisini anlatmaktı. Kızı Anara birden bahçeye koştu. Ağaca tırmandı. Kız çıktığı ağaçta kızıl bir elma buldu. Isabiekov bu duruma şaşırdı. Zamanında kendisi de böyle bir kızıl elma bulmuştu. O zaman gençlik yıllarındaydı. Ağaçta bulduğu kızıl elmayı hoşlandığı genç kıza vermeyi istiyordu. Kıza elmayı verdiğinde kız kabul etmedi. Sinirle elmayı duvara fırlattı. Diğer kız arkadaşlarına elma vermedi. Zaten onlarda istememişti. Elma isteyen tek kişi karısıydı. Kızı ağaçta bulduğu elmayı annesine götürmek istedi. Isabiekov kızını haklı buldu. Hemen Moskova'da ki karısına bir telgraf çekip kızıyla beraber yanına geleceklerini ve bir kızıl elma getireceklerini söyledi. OĞULLA BULUŞMA: Çordon günlerdir huzursuzdu. Savaşta kaybettiği oğlunun ölmediğine inanıyordu. Bir gün karar alıp oğlunun yaşadığı yerlere gitti. Bu yerlere gelince oğluyla son buluşmasını hatırladı. Oğlu daha çok küçüktü ve gönüllü olarak savaşa gitmek istiyordu. Ablası ile babasına kardeşinin savaşa gitmemesi gerektiğini söylüyordu. Çordon ise oğlunun vazgeçmeyeceğini biliyordu. Daha sonra kızı oğlunu ölüme gönderiyorsun deyince adam dayanamayıp oğlunun yanına gitti. Hareket eden trene yetişmek için bir ata atladı. Tren durunca oğluyla sarıldılar. Oğlan herkesin onu affetmesini, kendi isteğiyle savaşa gittiğini açıkladı. Daha sonra trene binip uzaklaştı. Çordon şimdi oğlunun yaşadığı bu topraklarda bulunuyordu. ASKER ÇOCUĞU: Cihangül cephede kocasını kaybetmiş beş yaşındaki oğluyla yalnız kalmıştı. Her yıl koyun kırpma zamanında ağılda yardımcı işçi olarak çalışırdı. Akşam ağıla sinema gelecekti. Filmin konusu savaştı. Filmi izlemek için koyuldular. Kadın film sırasında oğluna savaştaki askerlerden birisini göstererek bu senin baban dedi. Herhalde kocasına benzettiği için öyle dedi. Hayatı boyunca babasını görmeyen çocuk bugün babasını gördüğünde beş yaşındaydı. Film bittikten sonra gururla babasının nasıl savaştığını anlattı. Orada bulunanlar o adamın bir oyuncu olduğunu söyleseler de çocuk inanmıyordu. Artık birisini kaybetmenin verdiği acının ne demek olduğunu biliyordu. BEYAZ YAĞMUR: Saadet, annesiyle birlikte yaşıyordu. Amcası Tokay sayesinde annesinden izin alarak pullukçu olarak çalışmaya başladı. Annesi ise yalnız kalmaktan korkuyor, kızının çalışmasına karşı geliyordu. Bir gün çalıştığı yerden bir gençle evlendi. Annesi ise artık tamamen yalnız kalacağını anlamıştı. Kızına çok kızgındı. Hemen Tokay'ın yanına giderek kızını geri getirmesini istedi. Oysa Saadet'in amcası Tokay'a göre yeğeni kötü bir şey yapmamıştı. Onlar zamanında Eski Oba topraklarını sürmek istemişlerdi. Onların başaramadığı işi bugün Saadet ve onun gibiler yapıyordu. Annesini de yalnız bıraktığı yoktu. Gelip onu görecekti. Bütün bunlardan sonra kadın dayanamayıp kızını görmeye gitti. O sırada beyaz bir yağmur yağıyordu. Beyaz yağmur bereket demekti. Giderken eski obanın yanından geçti. O ürün vermeyen toprak şimdi kızı sayesinde ne kadar verimli hale gelmişti. Bir taşın üstüne oturarak ağlamaya başladı. Bu yaşlar çocuğuyla gurur duyan bir annenin gözyaşlarıydı. Oldukça anlaşılır bir anlatıma sahip olan yazarın kurgularında aşk, dostluk ve savaş sıklıkla görülmektedir. Kitapta bulunan beş öykü birbirinden güzel kurgularıyla tek solukta okunabilecek türdedir. Yazan: Elif POYRAZ Kızıl Elma Konusu Kızıl Elma, Kırgız edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Cengiz Aytmatov'un sevilen eserlerinden biridir. Aytmatov eserlerinde genellikle köy ve kırsal hayatı anlatırken bu kitabında şehir hayatından bahsetmiştir. Kitabın ana karakteri İsabiekov adında bir babadır. İsabiekov kızı Anara'ya annesiyle ayrılmalarını anlatmaya çalışır. Bunu evde anlatmak yerine onu dışarı çıkarmayı düşünür. Hem keyfi yerine gelirse o kadar da üzülmez diye düşünür ve kızını kır gezisine çıkarır. Kızı kırlarda oynarken birden koşturarak babasının yanına gelir ve ona kıpkırmızı parlak bir elma uzatır. Bulduğu elma ile çok mutlu olan kızını gören İsabiekov'un kafasında anıları canlanmaya başlar. Gençlik yıllarını hatırlar, o da bir gezi sırasında kıpkırmızı kocaman ve parlak bir elma bulmuştur. Bunu o dönem uzaktan uzaktan sevdiği kıza vermek için saklar. Kıza hediyesini vermek için sabırsızlanmaktadır. Kıza gidip elmayı verdiğinde kızın bunu hiç umursamadığını görür ve kurduğu bütün hayallerin yıkılışını seyreder. Ama daha sonra karısı ile karşılaşır ve tanışırlar. Karısı onun elmasını önemseyen gerçek kişidir. Hikaye örgüsü bu şekilde tamamlanıyor ve devamını isteyeceğimiz bir hikaye ile Kızıl Elma'yı bitiriyoruz. Kitabın diğer bir hikayesi Oğulla Buluşma'dır. Bu hikayede oğlunu yıllar önce başka bir şehirde kaybetmiş bir babanın hikayesi anlatılıyor. Oğlunu kaybettiği şehre gitmek için yola çıkan ve yolda bir arkadaşına yoldaşlık eden bir olay örgüsü var. Baba yolda arkadaşlık ettiği kişiye nereye gittiğini sorar o da oğluna gittiğini söyler. Bunu duyan babanın içinde bir şeyler acır, ki bunu Aytmatov'un anlatımıyla adeta hissedebiliyoruz. Buna karşılık baba da oğlu ölmemişçesine, kendisinin de oğlu ile buluşmaya gittiğini söyler. Bir sonraki hikayemiz Beyaz Yağmur. Bu hikayede en sevdiğim mesaj gençlerin hiçbir ayrım olmaksızın, buna cinsiyet de dahil, hayatın içinde çalışarak üreterek var olması gerektiğidir. Bunu okuyan herkes çok net bir şekilde anlayacaktır. Hikayede Zeynep Apa'nın kızı Saadet'in çalışmak Sovyetler'in çiftçi gruplarında çalışmak istiyor ve iş için evden ayrılıyor. Annesi ise sürekli yalnızlığından şikayet ederek kızının geri dönmesini istiyor. Bunlar olurken Saadet çalıştığı yerde Kasımcan ile tanışıp kısa zamanda annesine de haber vermeden evleniyor ve bunu duyan annesi oldukça üzülüyor ama aracılar ile durum tatlıya bağlanıyor. Genel olarak bu hikayenin akışında diğerlerinden farklı olarak daha kuvvetli ve net mesajlar görmek mümkündür. Kitabın dördüncü hikayesi; Asker Çocuğu'dur. Bu hikayede babasını kaybetmiş bir çocuğun anısı anlatılıyor. Annesiyle şehirlerine gelen sinemayı izlemeye giden çocuk, beyaz perdede askerleri görünce ilgiyle izlemeye başlıyor. Nazilerin vurulduğunu gördükçe heyecanlanan ve sevincinden yerinde duramayan çocuk ekranda düşen kendi askerlerini görünce de onlara bir şey olmayacağını düşünüyordu. Sonra perdede kendi askerlerinden bazılarını gördü. Annesi birini gösterdi ve bak bu senin baban dedi. Bu askerin öldüğünü gören çocuk salonda bağırmaya başlar; Gördünüz mü, bu benim babam. Herkes çocuğu duymazdan gelir ama çocuk tekrarladıkça insanlar da dikkatini ona verir. Annesi çocuğu susturmak ister ama çocuk bağırdıkça bağırır. Bu hikayede çocuğun babası uzun yıllar önce savaşta ölmüştü ama o andan itibaren çocuğun içinde yaşamaya başlamıştı, ve çocuk bunu henüz fark etmemişti. Kitaptaki son hikaye Deve Gözü. Bu hikaye aslında ayrı bir kitap olarak Doğu Almanya'da ders olarak da okutuluyordu. Felsefi yaklaşımlar içeren bir hikayedir. Bu hikaye hakkında çok da bilgi vermek istemiyorum çünkü bence kitabın en özel hikayelerinden biriydi, o nedenle en ince ayrıntısına kadar okunmasını öneriyorum. Bütün bu hikayelerin birleştiği bu kitap, gerçekten keyifle okunacak, içinden güzel mesajlar çıkarılacak edebi bir eserdir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kizil-nehirler", "text": "Polisiye romanlara iyi bir başlangıç yapamamış ve uzun bir süredir de bu türde kitap okumamış biri olarak Kızıl Nehirler tüm bunları adeta yıkıp geçti diyebilirim. Yazarın zekası ve kurgunun iyi olması Kızıl Nehirler'i yazarın en iyi kitabı haline getirmiş. Kitabın ilk 50 sayfası biraz yavaş ilerliyor fakat konu yavaş yavaş şekillenmeye başlayınca elinizden bırakamıyorsunuz. Sürekli merak halinde okunuyor ve temposu hiç düşmüyor. Polisiye romanlarının olmazsa olmazı ipuçlarına karakterlerle birlikte ulaşıyorsunuz. Nihayet katile veya suçluya ulaştığımda ise çok şaşırarak kapattım kitabın kapağını. Kitap 20 dile çevrildi ve bir de filmi var. Konusu ise şöyle. Remy Caillos kütüphanede görevli en yetkili kişiydi ve cesedi iki gün önce dağın çok tepelerinde kayalıkların arasına sıkıştırılmış halde bulunmuştu. Onu bulan aynı üniversitede jeoloji dalında öğretim görevlisi olan Fanny Fierraydı . Ceset çok şiddetli bir işkenceye maruz bırakılmış, elleri ve vücudundaki bazı uzuvları garip bir telle kesilmişti ve gözleri yuvalarından oyulmuş, alınmışlardı. Baş komiser Pierre Niemans bu cinayet soruşturmasında görevlendirilmişti. Aslında bir suçluyu hastanelik ettiği için uzaklaştırılmak adına Guernon Bölgesi'ne gönderilmişti. Sarzac kasabasında ise polis Karim Abdouf'a bir okula hırsız girdiği ihbarı gelmişti. Görünürde çalınan hiç bir şey yoktu ve kapılar çok profesyonelce açılmıştı. Aynı akşam da mezar hırsızlığı ihbarı gelmişti ve yine görünürde çalınan bir şey yoktu. Girilen mezar ise Jude İtero adında 1982 yılında ölmüş 10 yaşında bir çocuktu. Çalınan tek şey mezardaki fotoğraftı. Polis Karim bu iki hırsızlık olayı arasında bağlantı kurmuş ve soruşturmayı üstlenmek istemişti. Şef Crozier'de ona sadece bi kaç saat vermişti. İlk olarak okuldan başlayan Karim Jude İtero'nun bu okulda okuyup okumadığını öğrenmek istedi fakat 81-82 yıllarına ait tüm öğrenci belgeleri, sınıf fotoğrafları çalınmıştı. Birçok yere giden ve araştırma yapan Karim en sonunda Jude İtero'nun sanıldığı gibi erkek olmadığını aslında küçük bir kız çocuğu olduğunu ve annesinin hep kızının yüzünü saklamak istediğini ve en sonunda da bu şehirden kaçtıklarını öğrenmişti. Bu sırada iki cinayet daha olmuştu ve aynı şekilde kurbanların gözleri alınmıştı. Kurbanlar Philippe Sertys ve Dr.Edmond Chernece göz cerrahıydı. Sertys hasta bakıcı idi ve Niemans onun dolabında bir anahtar bularak gizli bir kulübeye gitti kulübenin bir yerine kanla yazılmış \"Biz efendileriz, biz köleleriz. Biz her yerdeyiz, hem de hiç bir yerde. Biz karar verenleriz. Kızıl Nehirlerin hakimiyiz.\" yazıyı buldu. Karim Abdouf ve Pierre Niemans göz doktorunun evinde karşılaştılar. İkisi birbirlerine soruşturmaları anlattı ve birbirleriyle bağlantılı olaylar buldular. İkisi araştırmalarını daha da genişlettiler. Karim Abdouf Remy Caillos'un karısı Sophie Caillos'un evinin duvarında aynı yazıyı gördü. Olay çözülmeye başlanmıştı. Bu sırada Karim de Niemans da saldırıya uğramışlardı. Olay şu şekilde çözülmüştü. Remy Caillos,Philippe Sertys ve Edmond Chernece'in babaları Guernon kasabasında gizli bir iş yapıyorlardı. Guernon kasabası spor müsabakalarında tüm madalyaları topluyorlardı. Üstelik okulda da profesörlerin çocukları hep daha zeki ve çok üstün zekaya sahiplerdi. Bu da üstün ırklar yaratmakla söz konusuydu. Guernon daki köylü insanlar dağcılıkla uğraşırlardı ve vücutları çok yapılıydı, uzun boyluydular. Profesörler ise çok zeki. Hastanede Sertys'in babası yeni doğan köylü çocukları hastanede değiştiriyor ve yerine sağlıksız başka bir bebek koyuyuyordu. Kütüphaneci Caillos ise kütüphanede hep en akıllı profesör çocuklarını karşı karşıya oturtuyor ve en sonunda hep bu kişiler evleniyordu. Böylece hem zeki çocuklar doğuyor hem de atletik vücuda sahip çocuklar oluyordu. Aynı olay Jude İtero'nun da başına gelmiş ve ikizi bir bebekle değiştirilmişti. Bu ikiz bebek Fanny Fierra'ydı. Aslında Jude İtero'nun adı Judith İtero'ydu ölmemişti ama hep gizli yaşamış şimdide intikam alıyordu. Üç cinayeti de Fanny ile ikiz kardeşi planlamıştı. Niemans ve Karim Fanny yakalarken Niemans ve Fanny birbirlerini vurup nehire düştüler. Judith,Karim tarafından vuruldu ve tek Karim sağ kalabilmişti. Yazan: Ilgın Kocaman Kızıl Nehirler Konusu Fransız yazar Jean Christophe Grange yazdığı polisiye romanlarla sadece kendi ülkesinde değil tüm dünyada tanınıyor ve Kızıl Nehirler romanı bunda büyük pay sahibi diyebiliriz. Kızıl Nehirler kitabı dağlık bir kasabada işlenen acımasız bir cinayet ile başlıyor. Kurbanın elleri kesilmiş, gözleri yerinden çıkartılmış ve saatlerce işkence edilerek yavaş yavaş öldürülmüştür. Öldürülen kişi kasabada yer alan ve Fransa'nın en saygın üniversitelerinden birinin profesörüdür. Bunun üzerine Paris'in en iyi dedektiflerinden biri olan Pierre Niemans kasabaya gelerek olayı araştırmaya başlar. Niemans olayı araştırmak için üniversitedekiler ile görüşmeye başlar ve inanması zor bir gerçek ile yüzleşir. Üniversitede çalışanlar aslında bir tür tarikat gibidir. Nesillerdir üniversitenin yönetimini aile içinde tutmaktadırlar. Eğitim görevlilerinin ve üniversitede görev alan üst düzey çalışanların çocukları öncelikli olarak üniversitede eğitilir ve büyüdüklerinde yine üniversite içinde çalışmaya başlar. Bu bir tür gelenek haline gelmiştir fakat bu gelenek zamanda çok katılaşmıştır. Öyle ki genetik mükemmelliğin bozulmaması için evlendirmeler ile birbirleri arasında yapılmaya başlanmıştır. Niemans sorgulamalarına devam ederken ilginç bir rastlantının da farkına varır. Eğitim gönüllülerinin çocuklarını birbirleri arasında evlendirmenin sıklaşması ile kasabada yaşayan köylülerin çocukları akraba evliliği sonucu sıklıkla olan özürlü doğma vakaları da çoğalmıştır. Güçlü Beyin Güçlü Beden kavramına inanan bu tarikatın yıllar önce akraba evliliği sonrası çocukları özürlü doğunca doğumhanede en sağlıklı bebekler ile özürlü çocuklarını değiştirdiklerinin farkına varan Niemans cinayetlerin de bundan dolayı işlendiğini düşünmeye başlar. Niemans'ın her bir gerçeği yeni bir cinayet ile öğrenmesi ile katilin ona bıraktığı mesajlardan dolayıdır. Bir anlamda katil yakalanmak istemektedir fakat gerçeğinde ortaya çıkmasını ister. Niemans bu yolda ilerlerken karşısına genç bir polis çıkar. Max Kerkerian genç bir polistir. İhbar üzerine yıllar önce ölmüş olan genç bir çocuğun mezarına gelir. Hırsızlar mezarı açmak istemiş ama başaramamışlardır. Max, bunu pek önemsemez ve diğer bir ihbar için ilkokula gider. Okulun arşivine birileri girmiş ama hiçbir şey çalmamışlardır. Bir şey çalınmadığı için bunu da umursamaz fakat öğretmene mezarı açılmak istenen çocuğun ismini sorar. Öğretmen de çocuğun dosyasını bulmak istediğinde bir tek onun dosyasının çalındığını fark eder. Bunun üzerine polis çocuğun nasıl öldüğünü araştırmaya başlar. Yolu da Niemans ile kesişir. Niemans ve Max aynı kişilerin peşinde olduğunu anladıklarında ortak çalışmaya başlarlar. Katili yakalamanın da eşiğine gelmişlerdir fakat son anda ellerinde kaçırırlar. İkisi de birbirlerini pek kabullenmezler fakat ipuçlarını birleştirdiklerinde acı gerçek ile de yüzleşirler. Katil aslında sürekli onlar ile birliktedir!"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kizil-yukselis", "text": "Pierce Brown'un ilk kitabı olan Kızıl Yükseliş çıkığı ilk andan itibaren büyük duygu şölenliğiyle beraber okunup New York Times Bestseller listesinde zirveye tırmanmıştı. Bu büyük bir ilgiyle okunan kitaba kesinlikle kayıtsız kalamazdım. O yüzden çıktığı ilk günden almıştım. Pierce Brown'nun bu ilk serisi kesinlikle Açlık Oyunlarına meydan okuyordu. Şimdi Darrow'un devri başlıyordu. O bir kızıldı. O piramidin en alt tabakasındaydı. Sadece karısı ve gelecek çocukları için cehennem dalgıçlığı yapıyor, elindekiyle yetiniyordu. Peki ya elinde ki bir hiçse? Halk renklerden oluşuyordu, Kızıllar, Pembeler, Gümüşler, Altınlar... Aslında ortada bir halk yoktu. Hepsi köleleştirilerek bir zincir oluşturulmuştu. Bu özgürlüğe giden yolun kapısını kilitleyen bir zincirdi. Kızıllar, hiçbir şey bilmiyorlardı. Sadece çocuklarına, torunlarına ve ait olduklarını sandıkları bir halkın geleceği için kendi geleceklerinden vazgeçip Marsı kazıyorlardı. Kimse bunu bilmiyordu. Kimse bunu göremiyordu. Tek bir kişi dışında. Darrow'un zincirlerini kırmasını sağlayan karısı Eo dışında. Eo, o kendilerinin ne olduklarını ve ne olmaya çalıştırdıklarını biliyordu. Ve bu bildikleri onun ölümüne sebep olmuştu. Sadece geleceğini, hak ettiklerini , hayatını savunduğu için... Eo 'nun sonu söylediği yasak şarkıdaydı. O da öyle ölmüştü. Darrow'un babası da... Ve ikisi de Darrow'a tek söyledikleri şey Daha fazlası için yaşa!... Eo kurşuni gökyüzünün altında idamı için bilekleri kelepçelenmişken, dudaklarından dökülen kelimeler Zincirleri Kırın! olmuştu. Halksa sanki dilleri kesilmiş gibi, bir dilsiz gibi sessizliğe gömülmüştü. Çünkü dilsizlerdi. Ama Darrow buna kayıtsız kalamazdı. Kalmamıştı. Yasaları çiğneyerek idam edilen karısını toprağın derinliklerine gömmüştü. Ve bununla beraber kendisi de idam edilmişti. Ya da öyle sanılıyordu. Terazinin dengeleri değişmişti. Halk artık cahil değildi. Sadece sessizdi. Bu sessizlik karanlıkta sinmiş saldırı için bekleyen bir kedinin sessizliği gibiydi. Düşmanlar dost, dostlar düşman olmuştu. Bir kızıl bir Altın olmuştu. Darrow karısının intikamı için yeniden var olmuştu. Bu sefer tek başına değildi. Arkasında Ares'in Oğulları vardı. Kalemin mürekkebi yenilenmişti ve defterin boş sayfaları doldurulmaya hazırdı. Zincirlerin halkası bir bir kopuyordu. Herkes ateşin etrafındaydı, Darrow'sa içinde... Ve kalem yazmaya başlıyor... Toplumsal değer nedir ? Herkes eşittir ilkesi? Adalet? Ya da farkında olmadığımız köleleştirme sistemi? Bu kitap da yer alan kurgu tamamen özgünlükle alakalıydı. Bu kurgu bizim geleceğimiz altında ki bugünümüzdü. Sadece henüz sınıflandırılma olmamıştı. Hayat sadece nefes alıp vermekten ibaret olmamıştı hiçbir zaman. Soluduğun her nefes için ortaya bir değer, bir mücadele vermek zorundaydın. Darrow ödemesi gereken bedelden fazlasını, karısının canıyla ödemişti. Artık dengelerin değişme vaktiydi. Bir kızıl olarak çok büyük bir yıkıma sebep olacaktı. Ve bu yıkım haklı olup haksızlığa mahkum olanlarının, tünelin sonunda ki umut ışığı olacaktı. Kızıl Yükseliş kitabı bir kitaptan fazlasıydı. Her bir kelimenin içine bir gerçek sıkıştırılmıştı. Bu kitapta aşk yoktu. Aşkı uğruna yapılanlar vardı. Dostluklar yoktu. Düşman olan dostluklar vardı. Tenini okşadığın eller, en yakınlarının kanlarıyla yıkanmıyordu. İnsanlar birbirini kan ve gözyaşıyla birlikte sırtlarından bıçaklıyorlardı. Kızıl Yükseliş kesinlikle okunulmalı, hissedilmeli, anlam çıkarılmalı... Açlık oyunları gibi bir seri mi arıyorsunuz? Bu kitap daha fazlası... Anlamsız olan şeyleri anlamlandırma gibi bir gücü var tıpkı kelimelerin insanları değiştirebilme gücü gibi. Şiddetle tavsiye ediyorum."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kizim-olmadan-asla", "text": "Betty Mahmudi'nin Kızım Olmadan Asla kitabında kendi hayatının zorlu bir dönemini kaleme almıştır. Betty İngiliz hava yollarına ait uçağın içinde kızı ve kocasıyla İran'a gitmektedir. Mehtap ise yolda yorulmuş ve uykuya dalmıştır. Mudi Amerikan pasaportlarının İran el koyabilir diye saklanması gerektiğini, Betty'nin Amerikalı olduğunu ve ilk ona bakacaklarını söyleyerek kendine alır. Betty dünyada Amerikalılardan en çok nefret eden bu ülkeye kızı için gelmiştir. Kızı babasının ülkesini bir kez görsün ki, bir daha gelmek istemesin diye düşünmektedir. Mudi'nin İran'a ayak basar basmaz Betty'i ve Mehtap'ı sonsuza kadar orada tutacağını söyleyen arkadaşlarına; Mudi'nin bir Amerikalı gibi yaşadığını söylemiştir. Fakat çok erken konuşur. Mehtap doğalı dört yıl olmuş; oldukça neşeli, konuşkan, girişken bir çocuktur. Anne ve babasıyla olan ilişkisi ise sevgiye dayalıdır. Mehtap Farsça bir kelime olup ' ay ışığı ' anlamına gelmektedir. Gelme sebebi kesinlikle kızıdır. Uçak inmeden önce Betty kalın çoraplarını giyer ve kafasını kapatır. Uçaktan inip terminale götürecek otobüse giderken Tahran'ın kavurucu sıcağını buram buram hissederler. İran'da ki kadınların kollarını, bacaklarını ve alınlarını örtmek zorunda olduğunu duymuştur. Lakin havaalanında personellerin bile ağzı, burnu kapatacak kıyafet giymek zorunda olduklarını yeni fark eder. Havaalanında onları sayısız yeğenden biri Ziya Hakim karşılar. Gümrük memurları, kıyafetlerini ve Mehtap'ın onunla her yere giden tavşanını almalarına müsaade eder. Kalan eşyalar ise gümrük vergisi uygulandıktan sonra alınacaktır. Havaalanından çıkınca Mudi etrafı karalara bürünmüş bir kalabalık tarafından çevrilir. Daha ne olduğunu anlayamadan bazıları da Betty ve Mehtap'a sarılır, öper. Mudi Amerika'da anestezi uzmanı olsa da İran'da Emine Bozorg'un küçük kardeşinden başka bir şey değildir. Tanışma merasiminden sonra arabalara binilip, Emine Bozorg'un evine yola çıkılır. Eve giderken araba da Emine Bozorg Betty'e bir paket verir. İçinden kafaya takılan bir rusari ile manto çıkar. Mudi ona bunlarsız gezemeyeceğini söyler. Betty'e Amerika da böyle söylenmemiştir. Emine Bozorg'un evi betonarmeden oluşan ama yine de bahçesinde havuzu bulunan, bahçeli bir evdir. Evde bir sürü misafir vardır. Mehtap'ı tuvalete götürür ve oranın ne felaket bir yer olduğunu görür. Bunun üzerine banyodaki Amerikan tarzı tuvalete girer. Çıktıklarında Mudi onlara başı boynundan ayrılmış bir koyun göstererek, onlar için kesildiğini ve üstünden atlayıp eve öyle girmeleri gerektiğini söyler. Başta itiraz etse de Mudi; bunun bir gelenek olduğunu ve yapması gerektiğini kesin bir dille ifade eder. Yemek kısmına geçtiklerinde Betty ve Mehtap gördükleri karşısında ve yemeklere oldukça yağ koyulmasından dolayı pek bir şey yiyemezler. Yere bağdaş kurarak oturan herkes ya kaşıkları dökerek ya da ekmekle yemektedir. Dua ederken ağızlarından çıkan salyalar yemeklere düşmektedir. Zaten bütün ilgi Mudi'dedir. Onların farkında olan kimse yoktur. Ertesi gün olduğunda Betty, Mudi'nin telaffuzunda değişme olduğunu ve sanki zorla İngilizce konuştuğunu fark eder. Mudi çocukluk hayatına dönünce Amerika'da ki yaşantısını unutmaktadır. Bir kaç gün geçtikten sonra Mudi onun evde de çador yani, İranlı kadınların kullandığı çarşaftan kullanması gerektiğini söyler. Hacı baba ona alınıyordur. Ev onun olduğu icin Betty karşı çıkamaz. Sadece günlerin çabuk geçmesini istemektedir. Emine Bozorg'a göre her gün duş almak iyi değildir. Derideki gözenekleri açarak mide üşütmesine yol açacağını savunur. Kendi de zaten ayda bir zor hamama gitmektedir. Mudi ilk defa ablasını bu konu da onaylamaz. Mudi artık tüm İranlılar gibi boş bakmaya başlamıştır. Gitme gününden bir gün önce dışarı da gezerken Mudi, dışarıda yapmaması gerektiği halde Betty'nin elini tutar ve işten çıkarıldığını söyler. Gitme günü ise eve dönmeyeceklerini, ailesini ve oğullarını bir daha göremeyeceğini söyler. Betty ne yapacağını bilemez, umutsuzluğa kapılır. Emine Bozorg'un evinde hapis hayatı yaşamaya başlarlar. Bir gün telefonun oradayken telefon çalar; arayan annesidir. Ona elçiliğin numarasını verir. Cesaretini toplayıp arasa da sesini duyuramaz. Evdeki Fereşte onun telefonla konuştuğunu Mudi'ye söyler. Mudi ise bir daha telefonla konuşmasını yasaklar. Bir ay sonra evdeki herkes uyurken evden çıkar ve İsviçre Elçiliğine gider. Ailesi ile konuşması dışında ellerinden bir şey gelmez. Eve döndüğünde ise Mudi eve gelmiştir. İşler hiçte iyi gitmez. Betty için kötü geçen günler sonunda aslında o evden çıkmaları gerekmektedir. Plan yapabilmesi için yalnız kalabilmelidir. Mudi'ye iyi davranmaya başlar. Rıza'ların evlerine davet etmesi üzerine orada kalalım der. Mudi onun bir taraf yani nezaket olduğunu söylese de zorla oraya giderler. Rıza'ya gittikten bir süre sonra Mamal, onları yarın yemeğe çıkaracağını söyler. Ama ertesi gün bunun bir taraf olduğu anlaşılır. Betty ve Mehtap hazırlanmıştır. Çıkmak isteseler de Mudi 'hayır' der. Çünkü onlar ev sahibidir. Betty bu durumda onları yalancılıkla suçlayınca işler bir kez daha kızışır. Mudi Betty'i oldukça kötü bir şekilde döver ve Iran yasası olarak kocaya kimse karışamaz. Mudi her geçen gün biraz daha kötüleşir. Işleri de halledilmediği için bir hali, bir halini tutmaz. Bir sabah Mehtap'ın okula başlayacağını söyler. Mehtap'ı bırakıp her geldiklerinde çocuk ağlamaktadır. Sonunda Betty de ders saatlerinde okulda olmak şartıyla onunla gider. Biraz daha duvarlar kalkmıştır. Mudi'nin tutarsız hallerini gördükçe kaçmanın yollarını aramaya devam eder. Bir gece bomba sesleri ile uyanırlar. Savaş oraya da gelmiştir ve uçaklar bomba atıyordur. Betty daha da kararını kesinleştirir. Mehtap'ın okulunda ki bir öğretmenin ona yardım etmek istemesiyle, umutları artar. Alev Hanım onu Iran'dan kaçıracaktır. Betty bu kez güvenmek ister. Mudi bir süre sonra Mehtap'ın okula tek gitmesi gerektiğini söyler. Bunun üstüne Mehtap ağlar. Mudi ona tokat atınca Betty daha fazla dayanamaz: Mudi'ye saldırır. Boğuşma Betty'nin dayak yemesi ve Mudi'nin Mehtap'ı alarak gitmesi ile sonuçlanır. Artık onu öldüreceğinden korkmaktadır. O akşam Mehtap'ı geri getirmez. Betty Mehtap bir daha gelmek istemesin diye getirdiği bu yerde, kızını kaybetmiştir. İki gün sonra Nesrin'in üzerine Esey de taşınır. Pencerenin kenarında duruyorken, Alev Hanım gelir ve ona ulaşamadığını, her şeyin hazır olduğunu söyler. Alev Hanım Mehtap'ı bulacağını söyleyerek gider. Betty namaza ve Kuran kursuna başlayarak iki amacı vardır. Hem Mudi'yi memnun etmek hem de ondan önemlisi Allah'ı memnun etmek. Ona göre eğer; Tanrı ve Allah aynı kişiyse dualarının kabul olmasını diler. Bir hava saldırısı sonucu Mudi, Mehtap'ı getirir. Bu savaştan dolayı kenetlenmeleri gerektiğini söyler. O günden sonra ki gün kapıyı kitlemeden gitse de Betty evden çıkmaz. Mudi ise, eve neşeli gelir. Bir gün Mudi ile Emine Bozorg'un evine giderler. Mudi gidince ablası Betty'e ailesi ile konuşabileceğini söyler. Karşı çıkar, oyun yaptığını düşünerek ama ciddi olduğunu görünce ailesine telefon eder. Babası hastadır. Bir an önce onu görebilmek ister. Telefondan sonra Betty ve Emine Bozorg; Zühre ve Fereşte'nin yardımı ile konuşurlar. Emine Bozorg Mudi'ye kızmaktadır. Mehtap'ı annesine götürmesini de o söylemiştir. Akşam eve gidince Hacı Baba evlerine ziyarete gelerek o evin başkasına ait olduğunu çıkmaları gerektiğini söyler. Kendilerine güzel bir ev bularak çıkarlar. Evin içinde Mudi, muayene yeri açacaktır. Üç gün hastanede iki gün ise evde olur. Betty bu durumla birlikte oldukça özgürleşir. Her işi artık o yapmaktadır. Alev Hanım'dan ses çıkmaması üzerine yıkılan umutları, eline bir kağıt verilmesi ile biraz daha yeşerir. Adrese gidince ona Amahl dediği adam; gündüz Humeyni yanlısı, gece ise türlü entrikalar çeviren bir adamdır. Betty bu adama güvenir. Uzun bir zaman sürecek olsa da onları oradan çıkaracaktır. Aslında Betty bir bakıma Amerika'da ki hayatına burada sahip olmuştur. Fakat Mudi'den hem nefret ediyor hem de korkuyordur. Mudi'nin komşuları Şemsey ve Zühre'nin gelmesi ile Betty kendine arkadaş edinmiş bile olur. Mehtap artık birinci sınıfa başlaması gerekir. Betty de daha fazla dışarı çıkabilmek adına sesini çıkarmaz. Kızını duraktan almadan önce yemek kitabı baktığı yerde Alice isminde bir bayanla tanışır ve oldukça sever. Mudi'ye bahsedince bir gün evlerine çağırırlar. Şemsey ve Zühre'de, Alice sever. Bir süre sonra Amahl onu çağırır. Ona Şükran Günü evde olabileceklerini söyler. Bunun üzerine Helen'den yeni pasaportlarını ve gerekli belgelerini alır. Şükran günü yaklaştıkça gidemeyeceğini düşünmeye başlar. Gün geldiğinde ise gidemeyeceğini öğrenir. O Şükran Günü keyfi hiç yoktur. Üstelik ailesine geleceğini söyleyip gidemediği için de çok üzgündür. Hasta babası yatağında onu bekliyordur. Ocak ayının ortalarında Amahl'ın sabırlı olun demelerinin arasında Betty; babasının ameliyat olacağını öğrendiği bir telefonda, Mudi babasını görmeye gidebileceğini söyler. Üstelik bunu ailesine de söylemesini ister. Kesinlikle bir şeyler çevirmektedir. Ertesi gün Mamal her şeyi hazırlamaktadır. Yalnızca bir detay vardır: Betty tek başına gidecektir. Mudi Mehtap'sız gidip, evi satacağını ve parayı göndermeden, dönmesine izin vermeyeceğini söyler. Betty için yolun sonu gelmiştir. Kızı için her şeye katlandıktan sonra onu bırakıp gideceğine Mudi nasıl inanırdı? Amahl'a söylediğinde ise gitmemesini, giderse bir daha kızını göremeyeceğini söyler. Mudi tüm pasaport işlerinden sonra 31 Ocak gününe bilet alır. Amahl görmeye gittiği bir gün Mudi eve geç gelince söylediği yalana inanmaz ve gidene kadar onu eve kapatır. Betty'nin tüm umutları sönmektedir. Üstelik kızı ise onu bırakıp gideceğini düşünmeye başlar. Yine bir gün komşularına gideceklerdir. Fereşte ile çiçek almaya diye çıkarak, onunla yollarını ayırır. Fereşte ona iyi bir dost olmuştur. Amahl'ı arayarak bu onun son şansı olduğunu söyler. Bir süre Amahl'ın dediği bir evde saklanıp, Mudi'yi, görüşelim diye oyalar. Tam da görüşme günü her şey hazır bir şekilde Türkiye üzerinden kaçmak için yola çıkarlar. Bir ailenin yanında Tahran'dan çıkmak üzere yerlerini alırlar. Kimseyle konuşmamaları gerekmektedir. Tebriz'e vardıktan sonra başka bir arabaya geçerek yollarına devam ederler. Bir süre böyle yol aldıktan sonra başka bir kamyonete geçerler. Adının Mosehn olduğu biri onları bir eve sokar ve kıyafetlerini değiştirirler. Sınırdan geçecekleri için ziynet, para ve pasaport onda kalır. Betty huzursuz olsa da yapacak bir şey yoktur. Bir süre daha gittikten sonra bir cipin bagaj kısmına geçerek yola çıkarlar. Bir askerin, kontrol için durdurmasından sonra yollarına devam ederler. Bir evde tekrar üst değiştirdikten sonra at üstünde dağları geçmeye başlarlar. Türkiye sınırını at üstünde geçmek zorundadırlar. Sonunda Betty'nin refakatçisi ' Türkiye! Türkiye! ' dediğinde mutluluk için de şükreder. Betty dağdan geçerken oldukça zor geçmiştir. Dağdan sonra bir evde daha ısındıktan sonra ancak uyuşan vücudu kendine gelir. Dar dağ patikalarından sonra bir köye gelirler, oradan da araba ile devam ederek Van'a son yere varırlar. Burdan sonrası Betty'nin işidir. Mosehn ona eşyalarını geri vermiştir. Onları getiren şoför Ankara'ya giden otobüse bindirdikten sonra gider. Kışın ortasında zorlu yoldan dolayı yolu daha uzun süre de bitirerek Ankara'ya varırlar. Vizesiz kalabilecekleri bir otel bulduktan sonra sabahı beklemek kalır; Amerika elçiliğine gitmek için. Onlar için yeni bir sayfa açılır. Betty Mahmudi'nin hayatı beni oldukça derinden etkilemiş ve ağlayarak Kızım Olmadan Asla kitabını bitirmeme sebep oldu. Acaba burada ne olacak? kaçacak mı? diye bir merakla bir solukta okudum. Herkesin okuyarak bir Annenin kızı için verdiği bu çetin savaşa şahit olması gerektiğini düşünmekteyim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kizlarin-suskunlugu", "text": "Yazar, İlyada Destanı'ndaki savaşı kadınların safında anlatan realist bir romandır. Truva Savaşı'nda Lyrnessos şehrine Yunanların saldırısıyla olaylar başlamaktadır. Romanda yazar, savaşın gerisinde kalan kadınların çaresizliğini Briseis kahramanı ağzından anlatır. Briseis, Yunan mitolojisinde soylu kadın anlamına gelmektedir. Çok geçmeden Truva Savaşı kendini gösterir. Erkekler savaşırken kadınlar bir odaya sığınırlar. Kadınlar ve kız çocukları çaresiz bir şekilde savaşın sonucunu beklerler. Hamile kadınlar öldürülmekten korkmaktadır. Çünkü; savaş esnasında hamile kadınlar erkek çocuk doğurma ihtimaline karşı öldürülmektedirler. Briseis, ve kocası evlenmiş ama çocuk sahibi olamamışlardır. Briseis, hamile kalamadığı için kocası, İsmene ile beraber olur. İsmene isimli hamile kadın, Briseis'in kocasının çocuğuna hamiledir. Akhilleus, adlı savaşçı Briseis'in kocasını ve abilerini öldürür. Savaş esnasında kadın tecavüzleri olur. Briseis, kadınlarla etraflarının çevrildiğinin farkındadır. Tüm kadınların gözlerinde aynı korku vardır; öldürülmek. En sonunda kadınların olduğu odaya gelip onları Akhilleus'un ganimeti olarak götürürler. Briseis'i burada yeni sürprizler beklemektedir. Görevliler Briseis'i çağırıp önceki hayatını unutmasını ve yeni hayatına alışmasını öğütlerler. Buradaki konumu içki meclislerine içki dağıtıp Akhilleus'un cinsel ihtiyaçlarını gidereceği bir köle olmaktır. Bir akşam Patroklos, İphis; Briseis'i görünce içeri davet eder. İçeride Akhilleus da vardır. İçkilerin bitmesiyle herkes odasına çekilir. Akhilleus, Briseis'in yosunlu kokusundan o gün dayanamayıp denize girdiğini fark eder. Akhilleus ile her gece birlikte olmanın suçluluğu ile susan Briseis, hayatının değişmesi için dua eder. Briseis, etrafına baktığında ondan daha berbat durumda olan kadınları görür. Savaş hala devam etmekte ve kadınlar da suskunluğuna devam etmektedir. Tecavüzlere, şiddetlere ölmemek için susmaktadırlar. Bir gün Agamemnon'un barakasına bir adam gelir. Savaş esiri edilmiş kızını kurtarmaya gelmiştir. Agamemnon, kızının yaşlı bir kadın oluncaya kadar burada kalacağını söyleyip adamı barakasından kovar. Adam, tanrıya yalvara yakara barakadan uzaklaşır. Romanı kendi ağzından dinlediğimiz Briseis, yaptığı duaların cevap bulmadığını ve adamın boşuna dua ettiğini düşünür. Ona göre kölelerin sesini Tanrı duymamaktadır. Her insanın içinde inanma ihtiyacı olduğundan adamın arkadasından dualarına eşlik eder. Adamın kızı Khryseis, on beş yaşlarındadır. Esir düştüğü yerde bir kral ile birlikte olacaktır. Briseis bu duruma üzülürken farklı bir kadın kahramanımız bu durumu normal karşılar. Khryseis, günde dört defa farelerin tanrısı Apollon'a kendisini buradan kurtarması için dua etmektedir. Khryseis'in duaları kabul olur ve farelerin tanrısı duasına karşılık verir. Briseis baraka dışında ölmüş sıçanlar görür. Briseis, ölü sıçanların giderek çoğaldığını fark eder. Kısa süre sonra bu ölü sıçanlar veba hastalığı yaymaya başlarlar. Hastanede yer kalmaz. Veba, kısa süre sonra ortadan kalkar. Fakat, Agamemnon ve Akhilleus'un kavgası hiçbir zaman dinmez. Briseis her zamanki gibi Akhilleus'un misafirlerine şarap sunup yalandan gülmeye devam eder. Briseis, Akhilleus'tan hamile kalır. Briseis bu duruma şaşırır. Çünkü daha önce çok defa çocuğu olmamıştır bu kendisi için mucizedir. Çoğalmak; insanoğlu için hele de bir kadın için son derece önem arz etmektedir. Briseis, Agamemnon, Akhilleus'a savaşmaya ikna eder. Agamemnon, Troya şehrindeki en güzel yirmi kadını Akhilleus'a adar. Savaşın ardından Akhilleus ölür. Agamemnon, ölümünden sonra sözünü tutarak Polyksene adlı kızı onun uğruna öldürmeyi düşünür. Böylelikle hem verdiği sözü tutacak hem de Tanrı'nın gönlünü hoşnut etmiş olacaktır. Dediği gibi kızı kurban eder. Bazı kadınlar bu kurban edilişi destekleyerek köle olarak yaşamaktansa bir erkek uğruna ölmenin daha iyi olduğunu savunurlar. Briseis, artık kendi hikayesinin başlayabileceğini söyleyerek romanı bitirir. DEĞERLENDİRME Kızların Suskunluğu adlı roman Pat Barker tarafından yazılmıştır. Roman, Briseis adlı kadının bakış açısıyla yazılmıştır. The Guardian, Kızların Suskunluğu romanını en iyi 100 roman içinde görmüştür. Kitabı okurken güçlü bir kadın simgesi bekliyordum. Ezilen, susan kadın modeli beni rahatsız etti. Fakat romanın vermek istediği mesaja uygun bir anlatım ve kurgu olduğunu söyleyebilirim. Kadın olarak okumamız gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Kadınların susarak verdiği mesaja ses olacaksınız. Sevgiyle, kitapla kalın."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kocan-kadar-konus-2-dirilis", "text": "Efsun rüyasında Sinan'la evlendiğini görür. Gözünü açtığında ise hastane odasındadır, ailesi merakla beklemektedir. Ailesi neler olduğunu anlatır. Sinan'a evlenme teklifi yaparken bindikleri asansörün teli koptuğu için ikisi de hastaneye kaldırılmışlardır. Her ikisinin de ailesi başlarında beklemektedir. Bu sırada Efsun'un ve Sinan'ın ailesi tanışır. Efsun babasına Sinan'a asansörde evlenme teklif ettiğini anlatırken odaya bir kadın girer, bu kadın Sinan'ın babaannesi Cavide Hanım'dır. Efsun ve babasının konuştuklarını duyar. Efsun'a ve ailesine her fırsatta kaba davranır. Hastanede Sinan'ın annesi Mine Hanım'ın doğum gününü kutlarlar. Cavide Hanım gelini Mine'yi de çok üzmektedir. Efsun Mine Hanım'ın bir arkadaşıyla telefondaki konuşmalarını duyar ve Cavide Hanım'ın Ona çok kötü davrandığını anlar. Lise yıllarından hatırladığı kadarıyla Sinan'ın annesi ve babası babaannesi yüzünden çok kavga etmektedir. Efsun Sinan'ın odasına gitmek için fırsat yakalar yakalamaz hemen odasına gider ve onunla konuşur. Efsun Sinan' kendisine kızıp kızmadığını öğrenmek ister. Sinan ve Efsun öpüşürlerken Efsun'un ailesi onları görür ve Efsun'u evlilik için sıkıştırmaya başlarlar. Sinan ve Efsun taburcu olurlar. Sinan'ın babaannesi Efsun'un ailesini Sındırgı'daki evine davet eder. Efsun'un anneannesi kabul eder. Efsun eve dönünce lise yıllarında Sinan'la geçirdiği günlerin hayalini kurar. Sinan'ın ona yazdığı mektupları açar ve tekrar okur. Sık sık da Sabahattin Ali ile dertleşir Efsun. Ailesi de Sinan'ın babaannesine götürecekleri hediyeyi hazırlatırlar ve Sındırgı'ya giderler. Feribotta Sinan'ın ailesi hakkında emlak işiyle uğraşan bir adamdan bilgi alırlar. Cavide Hanım sürekli başka kızları Sinan' yakıştırır. Efsun'u sinir eder. O günün gecesi Sinan Efsun'a kırmızı bir kurdeleyle evlenme teklif eder. O esnada Efsunu arı sokar ve hastaneye kaldırılır. Ailesi Efsunu sıkıştırıp durmakta, Cavide Hanımsa iğnelemektedir. Ama Efsun herkese rağmen çok mutludur. Ofistekiler de Efsun'un Sinan'la nişanlandığını öğrenince soru yağmuruna tutarlar. Müdürleri de çok iyi davranırlar Efsun'a. Sonuçta Sinan'ın babası tanınmış bir işadamıdır. Sinan'ın ailesi Efsun'u istemeye gelir. Ancak evdeki eşyalar tadilata verilmiştir ve henüz gelmemiştir. Komşulardan, oradan buradan eşya toparlarlar. Bu seferde anneannesi ilaç içer ve kendinden geçer. Bu nedenle Sinan'ın ailesi Efsun'u Türesin'den istemek durumunda kalır. Anneannesi kendine gelir, durumu toparlar. Olaylar çığırından çıkmadan nişan yapılır. Resmen nişanlanmış olurlar. Sinan Efsun'u arkadaşlarıyla tanıştırmak ister. Efsun Sinan'ın arkadaşlarıyla konuşmalarını duyar, arkadaşlarına çok sinirlenir. Arkadaşlarıyla tanışır ama iyi insanlar olduklarını anlar. Sinan'ın eski sevgilisi Selin de Efsun'a yardımcı olmak için bazı tüyolar verir. Efsun'un ve Sinan'ın ailesi düğün hazırlıklarına girişir. Sinan'ın ailesi Efsunu yemeğe davet ederler ama Cavide Hanım Efsun'a çok ağır laflar eder, Efsun kalkar gider. Bu olay üzerine Sinan da evi terk eder. Efsun bu duruma çok üzülür Sinan'a sürpriz doğum günü hazırlar, ailesiyle barışmasını sağlar. Cavide Hanım da doğum gününe gelir, Sinan ve Efsun'un gönlünü almaya çalışır. Nerede oturacakları konusunda bir türlü karara varamazlar, düğünden sonra bakmaya karar verirler. Düğün salonu olarak bir saray seçilir ve 700 konuk davet edilir. Gelinlik Mine Hanım'ın bir terzisi tarafından özel diktirilir. Bütün düğün hazırlıkları, bu karmaşa Efsun'u çok tedirgin etmekte ve sıkmaktadır. Gittikçe depresyona girer. Kimseye derdini anlatamaz. Bu kadar şatafatlı bir düğün istememektedir. Sahilde bir kadınla dertleşir. Bu kadın Filiz Ali'dir. Sabahattin Ali'nin kızı. Ona içinden geleni yapmasını öğütler, kimsenin lafına bakmamasını. Düğün günü gelir çatar. Efsun 700 konuğun önüne çıkamam diye ağlar ve kendini tuvalete kilitler. Ailesi kapıyı açması için yalvarır. Sinan kapıyı kırar Efsunu alır, bir ağacın altında birer şahitle nikah memuru nikahlarını kıyar. Efsun çok mutlu olur. Ailesi koşarak gelirken onlar el ele bahçe kapısından çıkıp giderler. Kocan Kadar Konuş 2 - Diriliş Konusu Şebnem Burcuoğlu'nun ilk kitabı olan Kocan Kadar Konuş özellikle kadın okurlardan büyük ilgi görmüştü. Her ne kadar beğeniler kadar kadınları küçük düşürüyor diye tepkiler toplasa da bu kitabın başarısı pek etkilemedi ve kitap kısa sürede beyazperdeye de uyarlandı. Şebnem Burcuoğlu ikinci kitap için hayranlarını pek bekletmedi ve Kocan Kadar Konuş 2 Diriliş romanı ile yeniden hayranları ile buluşuyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/koku", "text": "Koku, Patrick Süskind'in 1979'da yayımlanan ilk romanıdır. Süskind bu romanla uluslararası üne erişmiştir ve Koku yazarın başyapıtı sayılmaktadır. Yazar, bu romanda kokuları kelimelerle tanımlayabilme başarısı göstermiş ve aslında kokuyu insanın benliği olarak düşünmemizi istemiştir. Böylesi alegorik bir anlatımı harika bir kurguyla, akıcı bir dille sunması ile okuyucuyu kendisine hayran bırakmıştır. Jean Babtiste Grenouille, Fransa'da yılın en sıcak günlerinden birinde Rue Aux Fers'de bir balıkçı tezgahının yanında doğdu. Öyle bir doğum ki, annesi daha önceki beş çocuğunda da yaptığı gibi, sancı geldiği gibi balık bıçağıyla o anda işi halletti. O dönemde kentler, caddeler gübre, sidik, çürümüş tahta ve sıçan yağı gibi pis kokularla kaplıydı ve Grenouille de işte böyle pis kokuların içinde doğdu. Doğumun ardından annesi ölü balıkların pis kokuları nedeniyle tezgahın yanına düşüp bayıldı. Yeni doğan çocuk koşuşmalar, bağrışmalar ve değerlendirmeler sonucu sütanneye verildi. Annesinin ise daha önceki çocuklarını da bu şekilde doğurup ölüme bıraktığı için kafası uçuruldu. Sütanne birkaç zaman geçtikten sonra bu çocuğun diğer çocuklardan farklı olduğunu sezdi. Ne yaparsa yapsın bu çocuk insan gibi kokmuyordu. Bunun ardından onun bir şeytan olduğunu düşünüp elinde sepetle Papaz Terrier'e gitti ve çocuğu ondan almasını istedi. Papaz onu para karşılığında başından savmaya çalıştı ama sütanne para istemediğini, yalnızca bu çocuğun insan olmadığını ve çocuktan bir an önce uzaklaşmak istediğini söyledi. Bunun üzerine Peder de çocuğu kendinden uzaklaştırmak istedi. Çünkü sütannenin söylediklerine inanmaya başladı. Madam Galliard adında tanıdığı başka bir sütanne vardı ve çocuğu ona teslim etti, bir yıllık ücreti de peşin ödedi. Zaman geçti, Granouille Madam Galliard'ın evinde büyüdü. Granouille o kadar nefret edilecek ya da tiksinilecek bir çocuk olmamasına rağmen orada da onu kimse sevmedi. Granouille de tüm insani duygulardan yoksun olarak büyüdü. Aşk, sevgi, başkalarını düşünmek gibi duygulardan hiçbirine sahip olmadı. Granouille'nin ahım şahım bir zekası da yoktu; ancak, diğer insanlar gibi kokusu olmamasına rağmen çok iyi koku almaktaydı. Hatta kilometrelerce uzaktan bile her kokuyu ayırt edebiliyordu. Granouille genç bir çocuk olduğunda bir dericinin yanında çalışmaya başladı ve orada çalışkanlığını gösterdi. En zor işleri bile rahatlıkla yapabiliyordu. Çalışkandı çalışmasına ama kafasında bir parfüm dükkanında çalışmanın hayalini kuruyordu. Bir gün patronu tarafından, işlenmiş derileri bir parfüm dükkanına teslim etmek üzere gönderildi ve orada kokular konusundaki marifetini gösterince parfümcü çocuğu işe almak istedi. Parfümcü iyi bir para karşılığında Granouille'yi dericiden aldı. Parfümcü şehrin en iyi parfümcülerinden biriydi. Ancak son zamanlarda işleri iyi gitmiyordu ve iflas etmek üzereydi. Granouille'nin üstün koku yeteneği sayesinde çok iyi kokular üretmeye başladı ve bu sayede dükkan sahibi tekrar şehrin en ünlü parfümcüsü olup çok iyi paralar kazandı. Granouille, dükkan sahibini başarılara götürdükten sonra işinden sıkılmaya başladı ve insan kokusundan da bıkmıştı. Tüm kokulardan uzaklaşmak istedi. Bu amaçla günlerce süren bir yolculuk yaptı ve hiçbir insan kokusunun olmadığı bir dağa yerleşti. Granouille insan kokularından uzakta dağda tam yedi yıl geçirdi. Ardından aklına bir fikir geldi ve dünyanın en iyi kokusunu yaratmak amacıyla geri döndü. Bu amaçla, genç, güzel ve bakire kızların peşine düştü. Onları öldürmeye ve parfümcülere özel bir yöntemle kokularını almaya başladı. Genç kızların sürekli öldürülmesi şehirde büyük korku saldı. Şehrin en güzel kızının babası durumu anlayıp, kızını kurtarmak için kızıyla bir yolculuğa çıktı. Fakat Granouille'nin en büyük amacı zaten o kızın kokusunu alabilecek yeteneğe sahip olana dek bir sürü kız öldürmekti. Babası ve kızı ne kadar çok uzaklaşsalar da, Granouille kızın kokusunu aldı ve onları konakladıkları yerde buldu. Kızı öldürdü ve kokusunu aldı ve dünyanın en iyi kokusunu üretmiş oldu. Fakat bir süre sonra cinayetleri işleyenin Granoulle olduğu anlaşıldı ve yakalandı. İdam edileceği gün Granouille ne yapacağını biliyordu. Yarattığı kokuyu sürdü ve idam edileceği meydana indi. Kokusuyla tüm kalabalığı büyüledi ve kimse onu idam etmek istemedi."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kolera-gunlerinde-ask", "text": "Kolera Günlerinde Aşk terk edilmiş bir sevgilinin umudunu hiç kaybetmeden sabırla bekleyişini anlatıyor. Akıllardan kolayca silinmeyecek bu hikaye oldukça merak uyandırıcı ve etkileyici bir eser olarak karşımıza çıkıyor. Tam elli üç yıl yedi ay on bir gün önce Florentino Ariza bir telgraf götürdü Lorenzo Daza'nın evine. Burada iyi haber getirdiği için parasını aldı ve dönerken bir görüntüyle karşılaştı. Annesine kitap okumayı öğreten bir kız. Bu kız Fermina Dazaydı ve gördüğü gibi aşık olmuştu ona. Kısa bir zaman içinde kendisini onların evini gören bir bahçede her öğlen ikide kitap okuyormuş gibi yaparken buldu. Amacı her gün kızı az da olsa görebilmekti. Fermina Daza bunu fark etmiş ve o da her gün aynı saatte bahçeye çıkar olmuştu. Bu kısa görüşlerin sonu bir mektupla oldu. Florentino Ariza tüm cesaretini toplayarak onunla evlenmek istediğini belirtti. Kız bir mektupla cevap vereceğini ve o süreye kadar bir daha buraya gelmemesini söyledi. Uzun bekleyişin sonunda cevap gelmedi ve Florentino Ariza cevabı almak için bahçelerine gitti tekrar. Fermina Daza cevap vereceğini belirtti. Babası bu gizli ilişkiyi öğrenmişti ve onu uzaklara götürmeye karar verdi. Fermina Daza babasına küs bir şekilde bu geziyi kabul etmek zorunda kaldı ve gitmeden önce saç örgüsünü keserek Florentino Ariza ya adresini de belirterek göndermişti. Gittikten sonra birbirlerine telgraflar göndermişler ve aşkları daha da pekişmişti. Geri döneceğini belirten Fermina Daza heyecan içinde buluşmayı bekliyordu. Florentino Ariza ise bir an bile bıkmadan bekledi. O gün geldiğinde Fermina Daza onu gördü ve hayal kırıklığına uğradı. Karşısında gördüğü kişi solgun ve silik bir tipti ve onunla evlenemeyeceğini anladı. Böylece ilişkileri sona ermiş oldu fakat Florentino Ariza için sonu olmayan bir bekleyiş başladı. Bu bekleyişin en başında Fermina Daza'nın evlenmesi yer alıyordu. Doktor Juvenal Urbino ile kolera hastalığına yakalandığı zaman karşılaşmışlar ve tedavisi sırasında doktor ondan etkilenmişti. Uzun uğraşlar sonucunda evlenmek için Fermina Daza'yı ikna etmişti fakat aşk evliliği değildi bu. Yine de birbirlerine olan sevgileri bu evliliği doktor ölene kadar sürdürmeye yetmişti. Onların evliliği süresince Florentino Ariza Fermina Daza'yı sevmeye hep devam etmiş, birçok gönül ilişkisi olmasına rağmen kimseyle evlenmemiş hep onu beklemişti. Doktorun ölüm haberini aldığı gibi evlerine gitti ve yıllar sonra ilk kez konuştuklarında onu hala sevdiğini söyledi. Fermina Daza ise buna çok kızarak onu kovdu ve hakaret dolu üç sayfalık bir mektup yolladı. Florentino Ariza ise bu mektuba yılların birikimini sade fakat tüm gerçekliği ile yazmış ve Fermina Daza'yı etkilemeyi başarmıştı. İki yıl boyunca her gün gönderdiği mektupları okuduğunu bilmeden yollamaya devam ediyordu. En sonunda evine gitmeye karar verdi ve her salıyı beraber geçirir oldular. Fermina Daza yıllanmış bir aşkın farkına yeni varıyor ve onu gömdüğü yerden çıkarıyordu. Florentino Ariza ona on bir gün sürecek bir gemi yolculuğu teklif etmiş ve o da kabul etmişti. Bu yolculuk onlara aşklarını en yeniden yaşatmış ve birbirlerinden bir an olsun ayrılmıyorlardı. Fermina Daza eve dönmek istemiyordu ve herkesten uzak yaşamak istiyordu. Florentino Ariza gemide kalabilmek için bir fikir düşündü ve kaptana sarı bayrağı göndere çekmelerini söyledi. Sarı bayrak gemide kolera hastalarının olduğunu ve gemiye kimsenin gelmemesi gerektiğini gösteriyordu. Böylece az ömürleri kalmış bu iki eski aşık tüm ömür boyu sürecek aşk yolculuğuna herkesten uzak çıkmış oldular. güzel bir kitaptı adamın kendine has bir tarzı var hikayeleri farklı ele alıyor 24-12-2015 21:37 ağlayarak okudum bazı yerleri 21-01-2016 09:33 askı ve romantızmı sevıyorsanız mukemmel bır roman 12-04-2016 12:06 kitabı okudum ve aşkla alakası yok ihanet var sen biri 56 yil sev ama başka kadınlarla ilişkin olsun kitabı okurken çok sıkıldım +18 iğrençti neden okudunuz diye sorarsanız hocamız ödev vermişti o yüzden yoksa asla okumazdim zaman kaybı ben hiç beğenmedim saf aşk yok .ben kitabın aşk kitabı olduğunda sevinmiştim ama benim diğer kitaplarda okuduğum aşkla alkası yok.artık aşk kitapları okumamaya karar verdim. 24-04-2016 10:58 kitabı beğenmeyen bazı zatı muhterem arkadaşlar acaba neden begenmediklerini söyleyebilir ler mi 09-07-2016 03:09 bu gün darbenin üzerinden bir hafta geçti.köşe yazımı hazırlarken yazının ismi konusunda çok çelişkiler yaşadım. darbe günlerinde aşk'ı anlatıyordum.\"darbe günlerinde aşk\" diye yazmayı göze alamadığım için adını \" kolera günlerinde aşk-1-2 \" diye belirleyince filmi tekrar izleme ihtiyacı duydum.ne kadar çok benziyor muşuz birbirimize...yıldızlar yüreğinin yoldaşı olsun sevgili marguez.. 22-07-2016 14:27 kitabın konusu çok güzel klask gabriel garcia kitabı karakterler güzel işlenmiş çok beğendim kitabı 11-10-2019 10:14 yazarın bence en başarılı kitabı. dili biraz ağır,isimler karışabiliyor ya da konudan kopabiliyorsunuz ama dikkatli okuyunca zevk alınacak yazarlardan. konu; florentino ariza isimli gencin varlıklı güzel kızı lorenzo daza'ya ilk görüşte aşık olur. bir süre sonra aşkına karşılık bulur ve görüşüp mektuplaşmaya başlarlar. ancak daza'nın babası bu birliktelikten memnun değildir ve kızını şehir dışına yollar. bu ayrılık yinede genç aşıkları birbirinden koparamaz ve mektuplaşmaya devam ederler. daza şehre geri döndüğünde ise aşık olduğu çocuğu bıraktığı şekilde bulamaz ve kendisine bambaşka bir yol çizer. ancak inatçı aşığımız ariza bu işin peşini bırakmaz. bir ömür beklemek zorunda kalsada sevdiği kadından vazgeçmez. tüm zamanların en romantik kitabı diyebilirim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kongoya-agit", "text": "Grange'in kıvrak zekası yeni bir kitapla daha karşımızda. bu sefer Afrika'da dönen kirli oyunları da gözler önüne seriyor ve bir ailenin psikolojik travmalarını ortaya koyuyor. Kitabı okurken her ne kadar katili buldum deseniz de ters köşe oluyorsunuz. Gerçek katile ulaşmak için son sayfalara ulaşmanız gerekli. Kurgu o kadar derinlemesine planlanmış ki olaylar döngüsünde kayboluyorsunuz ve hepsinin birbiriyle olan bağlantısını gördüğünüzde aydınlığa çıkıyorsunuz. Gerilim ve macera severlere şiddetle okumalarını tavsiye ederim. İyi okumalar! Erwan ve babası Morvan birlikte Afrika'ya giderler. İkisinin de bu seyahate gitmekteki amacı farklıdır. Morvan Afrika'daki madenlerinin denetimi için oraya gitmiştir. Erwan ise meşhur Çivi adam adlı katilin soruşturmasını yürütmektedir. Çivi adam kız kardeşi Gaelle'in de peşine düşmüş fakat zarar veremeden öldürülmüştür. Bu olaydan sonra Çivi Adam'ın cinayetlerinin altında yatan sebebi araştırmaya koyulmuştur. İşlenen cinayetlerde birtakım Afrika büyüsü gerçekleştirildiğini görmüştür. Katil özellikle kadınları acımasız bir şekilde iç organlarını çıkararak katletmiştir. Erwan bu topraklarda ölen Catherine Fontana cinayetini araştırmaya koyulmuştur. Fakat anlayamadığı bir şekilde babası bu soruşturmayı yapmasını istememektedir. Hatta ulaşabileceği belgelerin bulunduğu tek okulun yanması bunun ispatı niteliğindedir. Ervan bunlara rağmen pes etmez. Kongo'ya gitmeye karar verir. Buralarda tek başına olmak çok tehlikelidir. Afrika'da bütün gruplar silahlanmış Ve savaş halindedirler. Erwanın oradan sağ çıkması mümkün değildir. Babası onunla gelmesini ister ancak ısrar etmez. Ona ikisi arasındaki iletişimi sağlayacak bir cihaz verir. Ayrıldıktan sonra Erwan, Salvo adında Bir Afrikalıyla tanışır. Para karşılığında ona yardım edecektir. Onun bir çok kişiye ulaşıp bilgi almasına yardım eder. Babasının gençliğinde hippi olduğunu ve bazı düşüncelere karşı mücadele ettiğini öğrenir. Erwan soruşturmasında birçok isme yönlendirilir. Hepsine ulaşmak için ayrı bölgelere gitmesi gerekir ve bu çok tehlikelidir. Yine de yolundan dönmez. Bu sırada Fransa'da yaşamakta olan kız kardeşi Gaelle psikolojik tedavi görmektedir. Kendisi asi bir kızdır. Davranışları sadece babasını utandırmak adınadır. Bunun dışında gayet kültürlü ve eğitimlidir. Tedavi gördüğü doktorun-Eric Katz- ona özel bir buluşma teklif etmesi sonucu görüşürler. Yemek esnasında masasından ayrılır ve doktorunun çantasını karıştırdığını görür. Gaelle bu davranışın altında yatan sebebi öğrenmeye kafaya koyar. Ve abisinin polis arkadaşı olan Audrey'den yardım ister. Birlikte adamın her hareketini izlerler. Adamın ismi hiçbir yerde görülmemektedir. Evi bile kendi üstüne değildir. Bu durum ikisini de şüphelendirir. Bir gün Eric Katz'ı mezarlığa girerken görürler. Bu mezarda yazan kişilerin adlarıyla arasında hiçbir bağlantı yoktur. Üstelik ismi yazan kişiler trafik kazasında ölmüşlerdir. Gaelle onu akşam yemeğine davet eder. O sırada Eric Katz'ın etrafta bulunan polisleri anlaması sonucu kaçmaya başlar. Gaelle de onun arkasından koşar. Sonunda adam bir arabanın altında kalır. Son sözleri çivi adamın ölmediğidir. Üstelik psikiyatr Eric Katz erkek değil kadındır. Erwan cinayetin soruşturmasının arkasında babası ile ilgili gerçeklerle yüzleşir. Babası küçükken ve gençliğinde birçok psikolojik tedavi görmüştür. Annesi yani büyükannesi yasak bir aşkın meyvesini dünyaya getirmiştir. Morvan'ın babası bir Alman askerdir. Daha sonra başka bir ülkeye sürülmüştür. Morvan'ın annesi ortaya çıkan yasak ilişkiden dolayı birçok işkenceye maruz kalmıştır. Yine de hayatta kalmış ve sürünerek aile yadigarı evine gitmiş, bütün kapı ve pencerelerinde kapatarak hayatı küsmüştür. Arada çevrede oturanlardan gelen yiyecekle beslenmiştir. İnsanlar arasında evde bir çocuğun da olduğu söylentisi yayılmıştır. Bir gün evden yayılan kokular üzerine evet polisler basar. Evde çırılçıplak koşturan küçük bir çocuk vardır. Her yer çöp içindedir. Ve kadın iki gündür ölüdür. Saçları kazınmış ve cildinde gamalı haçlar vardır. Morvann böyle bir psikolojide büyümüştür. Sonrasında tedavi görüp Afrika'ya gelmiş ve orada evleneceği kadın olan Maggie ile tanışmıştır. Ancak Catherine Fontana onun peşini bırakmaz. Afrika'ya gelerek orada hemşirelik yapmaya başlar ve Morvan'la görüşürler. Ancak Morvan ona şiddet uygulamak taydı. Genç kız buna rağmen onun yanında olmuştur. Bunun bir sebebi de Morvan'dan bir erkek çocuğu olmasıdır. Erwan bu gerçeklerle yüzleştiğinde neye uğradığını şaşırır. Üstelik Morvan'ın annesi ile bu kadın birbirine aşırı derecede benzemektedir. Morvan'ın şiddetinin altında yatan sebep bule ortaya çıkmıştır. Morvan'ı isteyen Maggie Catherine'nin ortadan kaldırılması için psikiyatr De Perneke ile anlaşır. De Perneke'nin seanslarda Morvan'ı dolduruşa getirmesiyle Catherine'nin ölmesini sağlar. Ardından Maggie ile cesedi parçalara ayırırlar ve yok ederler. Bunun karşılığında De Pernede arzuladığı Maggie ile bir gece birlikte olur. Erwan için hala soru işaretleri vardır. Ancak De Pernekeye ulaşamamış son kısımları babasından dinlemiştir. Erwan Catherine'nin oğlu olduğunu öğrenir. Maggie onu annelik etmiş ve diğer evlatlarından ayırmamıştır. Oradaki şiddetin artmasıyla birlikte geri dönme zamanları gelmiştir. Birleşmiş Milletler'in onlar için gönderdi uçağa bindikleri sırada içeride bulunan biri ateş ederek Morgan'a vurur ve ölmesine neden olur. Ervan da karşı ateş ederek adamı öldürür. Sonra pilota uçağı hareket ettirmesine emreder. Bir sürü yasal prosedürden geçerek babasının ölüm işlemlerini yaptırır. Fransa'ya döndüğünde ise kız kardeşinin başına gelenleri öğrenir ve dosya yeniden açılır. Ölen psikiyatrın evine bakması için Audrey'i gönderir. Bu sırada kendisi de akıl hastanesindeki yetkililerle görüşmek üzere başka bir yere gider. Ancak döndüğünde Audrey'nin feci şekilde öldürüldüğünü ve çivi adamın imzasını attığını öğrenir. Artık bu iş ciddi bir hal almıştır. Eric Katz yani gerçek adı Isabella olan kadın, mezarına gittiği Hussenot'un karısı olduğu ortaya çıkar. Boşanmışlardır. Isabellele psikolojik rahatsızlık geçirmiş ancak yine de psikiyatrlık yapmıştır. Erwan bunun üzerine Hussenot'un ortağı olan Lassay ile görüşür. Adam ortak olduklarını ve başka bir şey olmadığını söyler ancak yalan söylemektedir. Erwan bunu anlar ve ortaya çıkarmaya çalışır. Adama baskı yaparak Hussenot'la ilişkisini ortaya çıkarır. Nörobiyolog olan Hussenot katiller üzerinde birtakım deneyler yaparak ilaçlar geliştirir. Bu ilaçların onları sakinleştirdiği söylense de aslında aksine daha da saldırganlaştırmaktadır. Lassay akıl hastalarını özel bir klinikte sakladıklarını ve Çivi Adam'ın kaçışını engelleyemediklerini söyleyerek mağdur rolünü oynar. Erwan'ın erkek kardeşi olan Loic, boşanmak üzeredir ve iki çocuğu vardır. Kendisi uyuşturucu müptelasıdır ancak bu konuda tedavi görerek arınmaya çalışır. Eski eşi Sofia'nın babasının ölümü üzerine cenaze için İtalya'ya giderler. Montefiori öldürülmüştür. Sofia ve Loic, bunun arkasında kimler olduğunu bulmak isterlerken onlara uyarı niteliğinde bir kötü bir davranışta bulurlar. Loic çocuklarının ve eski eşinin gözleri önünde tecavüze uğrar. Bu olay üzerine derhal Fransa'ya geri dönerler. Loic yaşadıklarından sonra güçlenmiş ve herkesten intikam almaya yemin etmiştir. Ağabeyi Çivi Adam konusuyla ilgilenirken ona yardım etmeye çalışmış, ancak Erwan'ın yanlış yönlendirilmesi sonucu mesleğinden kovulmasına neden olmuştur. Morvan'ın cenazesinin yapılacağı adaya sürekli seferler yapılamamktadır. Erwan'ı tutuklamak isteyen polisler Erwan kaçamayacağı için bir günlük mühlet verirler. Cenazeden sonra üç kardeş aynı evde kalırlar. Fakat o gece Gaelle'in odasında şiddetli bir gürültü duyulur. Erwan odaya çıktığında kız kardeşinin cesedini görür. Duvarda kanla yazılı sırada iki kişi olduğu yazmaktadır. Loic manzara karşısında dehşete düşer. Hemen botla uzaklaşan çivi adamı takip etmek için yardım isterler. Helikopter gelir ve havadan takip başlar. Helikopter botun boş olduğu yerde ikisini bırakır. Erwan yardım edenlerin aslında onları yem gibi bıraktığını düşünür. Kardeşi ile farklı yönlere dağılırlar. Erwan dikenli tellerle çevrili yerden geçerken vücuduna kurşunlar isabet etmeye başlar. Kanlar içinde kalır. Çivi adam dikenli telleri boğazına sarıp sıkmaya başlar. O sırada Loic gelir ve elleriyle Çivi adamın kafasını patlatır. Erwan hastanede tedavi görür. Ses telleri zarar görmüştür. Konuşamama ihtimali çok yüksektir. Loic abisinin olayları yazdığı defteri okur. Olaylarda bir gariplik vardır. Abisinin evine gelen posta ile gerçeği bulur. Postada çıkan fotoğraflarda De Perneke ve Lassay'ın aynı kişi olduğunu görür. Bunun intikamını almak üzere plan yapar. Tekrar uyuşturucu kullanarak kendini bir otelin birinci katından aşağı bırakır. Gözlerini açtığında Lassay'ın kliniğindedir. Lassay onu tanımıştır ve başka bir odaya götürür. Orada her şeyi itiraf eder. Öldürmenin ona haz verdiğini ama birini öldüremeyecek kadar korkak olduğunu söyler. Bu arzularını Çivi adam üzerinden gerçekleştirmiştir. Şimdi de ölme sırasının Loic'de olduğunu söyler ancak Loic yanında taşıdığı jiletle oracıkta boğazını keser. Orayı terk ederken kimsenin ondan şüphelenmeyeceğine emindir. Ve öyle de olmuştur. Artık abisiyle yeni bir hayatın başlangıcını yapma zamanı gelmiştir. Yazan: Zeynep Petek Kongo'ya Ağıt Konusu Dünyaca ünlü Fransız yazar Jean Christophe Grange son zamanların en fazla okunan yazarlarından bir tanesi ve kitapları da en fazla beyazperdeye uyarlanan yazarların başında geliyor. Jean Christophe Grange yeni kitabı Kongo'ya Ağıt ile okurlara yine gerilim dolu anlar yaşatmayı başarıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kopek-kalbi", "text": "Ruslar tombul ve kabarık tüylü köpekleri şarik adıyla çağırırlar. Uzun hikayemizin kahramanı olan sokak köpeği de insanlar tarafından şarik ismiyle çağırılır ancak o ne tombuldur ne de tüyleri kabarık ve güzeldir. Yarı aç yarı tok yaşadığı sokaklarda başıboş dolaşan hikaye kahramanının sol tarafı bir aşçının üzerine sıcak su dökmesi sebebiyle tüysüz ve yaralıdır. Yine bir gün karnı aç bir şekilde sokaklarda dolaşan Şarik kalın bıyıklı ve yaşlı biradamla karşılaşır. Başlarda bu adamdan çekinse de kendisine salam vermesi üzerine bu adama kanı kaynar. Adam Şarik'i peşine takar ve evine götürür. Şarik ise kendisini salamla besleyen bir sahip bulmanın heyecanıyla kıpır kıpırdır. Şarik'i sahiplenen kişi beyin üzerine bazı bilimsel araştırmalar yürüten, dünyaca ünlü Filipp Filippoviç'tir. 1920'li ve 1930'lu yıllarda evlerin kişi başına metrekare hesabıyla bölüştürüldüğü Moskova'da onun evi hayli büyüktür. Yedi odalı bu evin yemek odası, yatak odası, oturma odası, muayenehane, laboratuvar odası, mutfak ve hizmetçi odası bulunmaktadır. Zinayda Prokofyevna Bunina Filipp Filippoviç'in hizmetçiliğini yapmaktadır. İvan Arnoldoviç Bormental ise onun gayriresmi asistanıdır. Şarik yeni evinde ilk günlerde oldukça iyi bakılır. Güzelce yedirilir, rahat etmesi sağlanır. Sol tarafındaki yara Doktor Filipp Filippoviç tarafından tedavi edilir. Onun çeşitli yaramazlıklarına, evdeki bazı eşyalara zarar vermesine ve evi istediği gibi kullanmasına bir süre göz yumulur. Bir gün oldukça kötü kalpli birinin öldüğü duyulunca ise Filipp Filippoviç ve Bormental ilginç bir şekilde sevinir ve umutlanır. Şarik ise derhal yiyecekten kesilir ve bir odaya hapsedilir. Olanları anlamayan Şarik ne olacağını kestirmeye çalışır. Daha sonra köpek ameliyathaneye alınır. İyileştiğini düşünen Şarik, tekrar ameliyathaneye getirilmesini kötüye yorar ve kaçmaya çalışır ancak sonunda başının kesilmesinden kurtulamaz. Filipp Filippoviç uzun zamandır üzerinde çalıştığı bir deneyi Şarik ve kısa bir zaman önce ölen bir adamın kadavrası üzerinde gerçekleştirir. Adamın bazı organlarını köpeğe yerleştirir. Böylece köpek, yarı insan bir halde tekrar hayata döner. Ne var ki henüz tam bir insan değildir ve köpek özellikleri gösterir. Doktor ve asistanı ona dışarı çıkmayı yasaklar ve evde adab-ı muaşeret dersleri verir. Ne var ki Şarikiyi bir öğrenci değildir. Tekrar hayata dönmesi üzerinden uzun bir zaman geçse de hala kedilere karşı zaafları olan biridir. Adab-ı muaşereti öğrenemez, küfreder, evdeki düzene zarar verir ve kendisine konan sıkı kuralları her fırsatta delmeye çalışır. Nihayet Şarik'in varlığı, onun gizlice gezmeye çıkması sebebiyle başkaları tarafından da öğrenilir. Böylece ona bir kimlik çıkarmak zorunlu hale gelir. Şarik kendisine isim olarak Poligraf Poligrafoviç Şarikov adını seçer. Binyonkur başkanı Şvonder, Şarikov'u Filipp Filippoviç'e karşı durmadan kışkırtır. Ona okuması için bazı kitaplar verir ve telkinlerde bulunur. Şarikov'un kötü niyeti başarıya ulaşır da. Filipp Filippoviç artık hiç olmadığı kadar yorgundur. Şarikov ise her zamankinden daha asidir. Doktorun hizmetçisi Zinayda'ya tecavüz girişiminde bulunup yakalanmasından kısa bir süre sonra Şarikov evi terk eder. Başıboş kedilerin sokaktan temizlenmesi ile ilgili bir görevle işe girer. Hatta kızın biri, onun bazı yalanlarına kanarak Şarikov'la evlenmeyi düşünür. Ne var ki Filipp Filippoviç kıza Şarikov'un gerçek kimliğini, onun laboratuvarda üretilen bir canlı olduğunu söyler ve böylece kız evlenmekten vazgeçer. Şarikov sonunda yapacağını yapar, Filipp Filippoviç ve Bormental'i antidevrimcilikle suçlayıp polise şikayet eder. Bunun üzerine doktor ve asistanı Şarikov'u yakalar ve tekrar bir köpek haline getirir. Hikayenin en dikkat çeekici cümlesi şudur: Bilin kikorkunç olan, artık onda köpek değil, insan kalbi olmasıdır. Hem de doğada bulunan en berbatınan. Mihail Bulgakov bu uzun hikayesinde insanın kötülüğüne ve bencilliğine dikkat çekiyor. Franeinstein romanın etkisi görülen bu anlatı fantatik öğelerin siyasi ve sosyal hicivle harmanlandığı harika bir edebi eserdir. Daha sonra Usta ve Margarita adlı ünlü romanını kaleme alacak olan Bulgakov bu eserinde de benzer bir edebi tavır sergilemekte, yazacağı romana dair bazı ipuçları vermektedir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/korkma-ben-varim", "text": "Devletin başına yeni gelen parti Gönül İşleri Bakanlığı adında bir bakanlık açmaya karar verir. Eğer bakanlığa aşkınızı onaylatabilirseniz devlet size AŞKart adında bir kart veriyor. Bu kart sayesinde müzelere, sinemaya, devlet orkestrasına ücretsiz gidebilir, otobüslere indirimli binebilirsiniz. Heyetin başında ise 22 yaşlı din adamları var. Bütün olay, 22 kişilik yaşlı bakan heyetinin katledilmesiyle başlıyor. Gönül İşleri Bakanlığı'nda basın müşaviri ve aynı zamanda dövüş ustası olan Fuat Atıf Tufa, nam-ı diğer Fu, 22 kişilik heyeti bir arada rüyasında görür. Heyet, öldürüleceklerini söyler ve Fu'nun katilleri bulmasını ister. Tatilde olan Fu rüyadan uyanır uyanmaz Ankara'yı arar. Özel kalem müdürü Ezel Zelzele Fu'nun anlattıklarına inanmaz ve önlem alma gereği duymaz. Fu yurt dışından dönene kadar ne yazık ki heyet öldürülür ve katiller bulunamamaktadır. Ancak Fu, katilleri bulmaya kararlıdır. Korkma Ben Varım kitabı 4 farklı kişinin ağzından anlatılıyor. Böylelikle olaylara farklı açılardan yorumlayabilme şansınız oluyor ve her karakterin iç dünyasında bir yolculuğa çıkabiliyorsunuz. Farklı diliyle ve betimlemeleriyle kitap gayet akıcı bir şekilde ilerliyor. Fu, katilin aşkı onaylanmayan biri olduğunu düşünür ve bu kişilerin listesini çıkarır. Bu kişileri ararken eski arkadaşı Müntekim Gıcırbey'i bulur. Lisede beraber çok vakit geçirdiği içine kapanık bu arkadaşı Şebnem Şibumi adında bir kıza aşıktır ve heyetten AŞKart almayı başarmıştır. Fu bir yandan katilleri ararken biri, onu öldürmesi için Turgut Rulet adında bir kiralık katili tutar. Fu Turgut'a birtakım işkenceler uygulayarak onu Hayati Tehlike'nin yollattığını öğrenir. Fu aradığı adamı bulmuştur. Kimin yolladığını öğrendikten Turgut, Fu tarafından öldürülür. Fu bu durum hakkında \"Hepimizin içinde bir çocuk bir de hayvan vardır... İçimdeki hayvan, çocuğu yemişti.\" diyor. Fu'nun bölümünden sonra Gıcırbey'in bölümü başlıyor. Gıcırbey hayatını başkalarının yerine intikam alarak kazanmaktadır. Üst kat komşuları Ruhiye teyzenin torunu Kevser öldürüldükten sonra, Ruhiye teyze polislerden daha önce katili Gıcırbey'e birtakım şeyler yaptırarak buldurur. Durumdan şüphelenen Gıcırbey olayın üstüne gider ve Ruhiye teyzenin bir cininin olduğunu öğrenir. Adı Jajha olan bu cin sayesinde torununun katilini bulmuştur. Gıcırbey güç bela Ruhiye teyzeyi ikna ederek, intikam işine başlar. Broşürler hazırlar ve bu broşürleri marketteki rastgele ürünlerin içine sokar. Broşürün üzerinde bir tarih ve yer yazılıdır. Eğer birinden intikam almak istiyorsanız o gün, o saatte, o mekana gidiyorsunuz ve ankesörlü bir telefondan Gıcırbey sizi arıyor. Kimden ve neden intikam almak istediğinizi söylüyorsunuz. Oara karşılığı sizin yerinize intikam alıyor. Ama kesinlikle adam öldürmüyorlar. Günün birinde patronundan intikam almak için Şebnem Şibumi adında bir kız gelir. Gıcırbey Şibumi'ye fena halde tutulmuştur. İlk kez bir müşterisine kimliğini açıklayan Müntekim Gıcırbey, Şebnem ile beraber vakit geçirmeye başlar. Ancak Şebnem onu, onun sevdiği gibi sevmemektedir. \"Onunla tanışana kadar hayatım dantelsiz gecelik, sossuz makarna, golsüz maç gibiydi.\" diyen Gıcırbey artık Şebnem'e ne telefondan ulaşabilir ne de mailler üzerinden. \"Bu gidişle yokluğunun gürültüsünden sağır olacağım.\" diye düşünen Gıcırbey tek taraflı aşkıyla baş başa kalmıştır. Zira Şebnem onu sevmediği gibi bir de başka birisine aşık olmuştur. Müntekim bir gün Şebnem'in evine gider ve onu başka bir adamla görür. Bu adam Şebnem'e kendisini Enver Paşa olarak tanıtır ama kendisi aslında Hayati Tehlike'dir. Uzun yıllar sonra Fu, Müntekim'i evinde ziyaret eder ve durumu anlatır. Aynı adamın Şebnem'i sevdiğini de söyler. Fu ve Gıcırbey o gece Hayati Tehlike'yi öldürmek için anlaşır. Hayati Tehlike, mafya babası olan Atom Bombacıyan'ın oğlu Niko Bombacıyan'ın arkadaşıdır. Bir otelde başkaları onları öldürecekken Hayati ve Niko beraber otelin 9. katından atlar. Niko'nun ölmesine rağmen Hayati mucizevi bir şekilde yaşamaktadır. Atom Bombacıyan bu adamı merak eder ve yanına çağırtır. Tanıştıktan sonra onu mafyaya almak ister. Hayati biraz çekinmektedir. Atom Bombacıyan buna çözüm olarak şunu bulur: Bir kağıdı birçok küçük parçaya ayırır ve her küçük parçanın üzerinde bir harf olacak şekilde HAYATİ TEHLİKE ARAMIZA HOŞGELDİN yazar. Mafyaya girmeye her yaklaştığında ona bir kupon verecek, bütün kuponlar tamamlandığında ise Hayati artık mafyadan biri olacaktır. Daha sonradan Hayati bu kupon yöntemini biraz değiştirerek, Şebnem'i etkilemek için kullanacaktır. Kısa sürede çabuk yükselen Hayati, mafyanın daha eski bir üyesi olan Abidin Dandini'yi rahatsız eder. Abidin, bir hastalık sonucu konuşma yetisini kaybeden, aslında söylemek istediği kelimelere benzer kelimeler söyleyen Bombacıyan'ın yakında işleri başkasına bırakacağını anlar. O kişinin kim olduğunu sorar ve bu kişi kendisi değildir. Acelesi olmayan Abidin Dandini, Hayati'yi uzun ve güvenli yoldan öldürmeye karar verir. Uzun araştırmalar sonucunda Hayati'nin Gönül İşleri Bakanlığı'na başvurduğunu ama aşkını tescilletemediğini öğrenir. Bakanlık öldürülürse, zan altında kalacak isimlerden biri de Hayati Tehlike'dir yani. Fu'yu öldürmesi için de 2 adam yollamasına rağmen başaramaz ve Ezel Zelzele'yi öldürtür. Fuat bakanlığın, Müntekim çalınan sevgilisinin ve Şerif Şibumi de kızının kandırılmasının intikamını Hayati'den alacaktı. Böylelikle Abidin onu öldürmeyecek, o işi başkaları yapacaktı. Hayati Tehlike bütün mafya işlerinden çekilmek ve sonradan aşık olduğu Şebnem ve öz oğlu Gerçek ile beraber huzurlu bir hayat sürmek istemektedir artık ama işler onun istediği gibi yürümeyecektir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/korkma-kalbim", "text": "Ahmet Batman, 2013 yılında ilk kitabını çıkararak Türk edebiyatına kazandırılmış bir yazarımızdır. Yazarın ilk kitabı Soğuk Kahve 2013 yılında yayınlanırken aynı yıl içinde Sabah Uykum adlı kitabını da çıkararak en çok okunanlar listesinde üst sıralarda yer almıştır. Hemen ertesi yıl, 2014'te Bana İkimizi Anlat adlı üçüncü kitabını da çıkararak yine üst sıralardaki yerini korumuştur. Ve yazarın en son çıkardığı kitabı Korkma Kalbim ise 2015 yılının son aylarında, raflardaki yerini almıştır. Şimdi ise Korkma Kalbim'in özetine gelelim. Kitabın ana karakteri Burak. Kendisi yirmi sekiz yaşında, çok küçük yaşta annesini ve babasını kaybetmiş, babasından kalan dairede yaşayan ve küçük bir kitapçı dükkanı olan bir gençtir; Hayatında çok az kişi vardır, aynı apartmanda yaşadığı birkaç insan haricinde pek de dostu yoktur. Bu insanlar Madam Eleni ve Üzeyir Amcadır. Tabii bir de karşı apartmanda yaşayan Başak adında bir arkadaşı vardır. Başak görme engellidir ve Burak da ona elinden geldiğince yardım etmeye çalışır. Ona kitaplar okur, birlikte deniz kıyısına giderler ya da Burak ona renkleri anlatmaya çalışır. Burak'ın bir de erkek kardeşi vardır: Buğra. İki kardeş çok zıt karakterlidir. Buğra, ağabeyinin yanı sıra İstanbul'u hiç sevmez ve motosikletlere çok büyük bir tutku beslemektedir. Fakat bu tutku bir gün başına bela açar ve Buğra bir kaza geçirir. Yürüyemez hale gelir ve hafızasını kaybeder. Artık hayatta hiç kimsesi kalmamış olan Buğra'ya ağabeyi sahip çıkar, babalarından kalan dairede birlikte yaşamaya başlarlar ve Burak her geçen gün kardeşine geçmişi hatırlatmaya çalışır ama nafile. Burak, hayatında hep bir boşluk hissetmiştir; aşık olmaktan korkmuştur, daha doğrusu kalbinin kırılmasından. O yaşa kadar hiçbir kıza aşık olmamış ve aşkı tadıp tadamayacağı konusunda hep endişe duymuştur. Ta ki o güne kadar... Yine bir gün her zamanki gibi kitapçı dükkanını açmaya gider ve o sabah dükkanına gelen kız Burak'ın başını döndürür. Kız bir derginin çok eski bir sayısını aramaktadır. Burak, kızın istediği dergi onun dükkanında olmamasına rağmen dergiyi bulacağına dair söz verir ve bu bahaneyle de kızın telefon numarasını alır. Kızın istediği derginin ise Büyükada'da bir kitapçıda olduğunu öğrenir ve hemen Ada'ya telefon ederek çabucak yola koyulurlar. Dergiyi bulmalarına rağmen saat çok geç olmuştur ve İstanbul'a geri dönüş vapuru kalmamıştır; mecburen bir otelde kalmak zorundadırlar. Yine tesadüf odur ki, gittikleri otelde tek bir oda boştur ve mecburen aynı odada kalırlar. İşte Burak o akşam kıza gerçekten aşık olduğuna inanır. Fakat İstanbul'a döndükten hemen birkaç gün sonra, Burak ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrenir. Hayatı boyunca aşkı bulamamış, bulduğu zaman da bu haberi almış olduğu için kendini çok şanssız hisseder ama Ada'ya hiçbir şey söylemez. İlerleyen günlerde de aşklarının karşılıklı olduğunu öğrenirler ve tam anlamıyla bir ilişkiye atılırlar. Fakat Burak çok tedirgindir, kısa bir süre sonra öleceğini bildiği için ve Ada'yı geride bırakmak zorunda olduğu için kendini çok rahatsız hisseder. Bu rahatsız hissetmeler yüzünden aralarına defalarca soğukluk girer ama onları birbirinden koparamaz. Ada'nın ise hala hiçbir şeyden haberi yoktur. Ada bir gün Burak'ı evine davet ettiğinden ertesi gün de Burak Ada'yı evine davet eder. Ada geldiğinde Burak Ada'yı almak için aşağı iner fakat garip bir şey olur. Ada apartmanın kapısından girdiği gibi yakınlarda bakkal olup olmadığını sorar ve Burak'ın tüm ısrarlarına rağmen bakkala tek başına gitmek istediğini söyler. Ama Ada gider ve bir daha geri dönmez. Burak saatlerce Ada'yı bekler ama Ada yine dönmez. İşte o gün aralarında ciddi bir kopma olur. Burak günlerce Ada'yı arasa da Ada, telefonlara cevap vermez ve Burak son çareyi Ada'ya mektup yazmada bulur. Mektupta ona olan aşkından ve hastalığından bahseder, mektubu Ada'nın kapısının önüne bırakır. Buna rağmen Ada yine de Burak'a bir geri dönüşte bulunmaz. Bunun üzerine Burak, hastalığından haberi olmayan kardeşine de durumu açar ve yakında öleceğini kardeşinin de bilmesini ister. O an garip bir olay gerçekleşir. Hafızasını kaybetmiş olan Buğra, ağabeyinin o sözleriyle her şeyi hatırlamaya başlar ve hafızası yerine gelir. Burak, üzüntü ve mutluluğu bir arada yaşamaktadır. Ada ise Burak'ın ona bıraktığı mektuba günler sonra ulaşmıştır ve derhal Burak'ı bulup onunla konuşmak ister. Fakat Burak artık Ada'dan uzaklaşmak ister ve onu daha fazla üzmek istemez. Ama Ada yanına geldiğinde Burak'a her şeyi anlatacaktır. Neden evine geldiğinde aniden ortadan kaybolduğunu, neden o zamandan sonra telefonlarını açmadığını... Buğra'nın motosiklet kazasında arkasında bir arkadaşı vardır ve bu arkadaşı Ada'dır. Ada, Burak'ın evine gelene kadar Buğra ile Burak'ın kardeş olduklarını bilmiyordur ve öğrendiğinde ise o yaşanan zor zamanlar aklına gelir. İşte bu yüzden aniden Burak'ın yanından uzaklaşmıştır ve kendini suçlu hissettiği için de Burak'ın telefonlarına cevap vermemiştir. O gün Ada ile Burak her şeyi en başından konuşurlar ve evlenme kararı alırlar; çok beklemeden de evlenirler. Ama Burak hala Ada'yı yalnız bırakma konusunda çekinmektedir. Çünkü tedavisi git gide kötüye ilerliyordur. Öyle ki, düşünülen gibi de olur. Burak, Ada ile çıktıkları balayında ardından bir mektup bırakarak sonsuzluk uykusuna dalar. Korkma Kalbim Konusu Sabah Uykum, Soğuk Kahve ve Bana İkimizi Anlat gibi kitaplar ile yediden yetmişe herkesin büyük beğenisini kazanan Ahmet Batman yeni kitabı Korkma Kalbim ile yine okurlarının kalplerine hitap ediyor. Kurduğu sözler ile okurlarını etkileyen ve arada eklediği kısa hikayeler ile de aşkı ve aşkın tüm duygularını anlatan Ahmet Batman yeni kitabında da tarzına devam ediyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/korku", "text": "Sahip olduğumuz şeylerin kıymetini anlamamız için her zaman onları kaybetme noktasına gelmemiz gerekiyor galiba. Irene sekiz yıllık bir evlilikten doğan iki çocuk ve muhteşem bir kocaya sahipti. Maddi durumları oldukça iyi, hatta çocukları yetiştiren mürebbiyeler evi temizleyecek hizmetçilere sahipti. Kendisi ise her gün, her akşam düzenlenen balolarda; tiyatrolarda, vakıf toplantılarında dolaşıyordu. Hayatı aynı monotonlukta devam ettiği için elde ettiği her şeyden sıkılan ve sahip olduklarının kıymetini bilmeyen bir kadına dönüşmüştü. Bir akşam yine katıldığı bir davet de hünerlerini gösteren bir piyanistle tanışan Irene, piyanist olan Eduard ile görüşmeye başlar. Samimilikleri ilerleyip, evliliğine ihanet eden Irene, bir süre sonra suçluluk duygusu duymaya başlar. Yine bir gün aşığı olan Eduard'ın evininin apartmanından çıkacağı sırada bir kadınla karşılaşır. Kadın, sevgilisini ne cüretle ayarttığı hakkında sorular sormaya başlar. Irene ise yüzünü örten kalın bir duvak sayesinde tanınmadığını zannederek kadını bir anda başından savıp susması için eline para verir ve hızla oradan uzaklaşır. Irene yaptığı bu ihanet yüzünden zaten hep suçluluk duymaktadır. Birde bu kadın karşısına çıktığında daha kötü olmuştur. Bir daha aşığı Eduard ile görüşmemeye karar verir ve bunu aşığına mektup ile bildirir. Son bir görüşme için pastane de buluşmak adına sözleştikten sonra o kadın ile bir daha karşılaşır ve kadın artık Irene'ye tamamen şantaj yapmaya başlar. Belirli zaman aralıklarında Irene'nin evine bir adam yollayıp istediği miktarı bir kağıda yazıp, parayı da mektubu getiren adama vermesini söyler. Irene ilk başta kadına karşı koyma fikirleri ve yöntemleri düşünmüştü ama kadınla yüz yüze gelinde hissettiği korku yüzünden telaşlanır ve işler sarpa sarar. Irene sadece hayatında macera istiyordu. Yaşadığı hissetmek. Ne o aşığına aşıktı ne de başka bir şeye... İstediği tek şey içinde ki duyguları hissetmekti ama bu kadar acı verici bir şey olmasını istemiyordu. Şantajcı kadından sonra evde durmaya başlayan Irene başta kocası olmak üzere herkesin dikkatini üzerine çekmeyi başarmıştı. Yaşadıkları şehrin en iyi avukatlarından biri olan Fritz, Irene'nin kocası Irene'ye göre sanki her şeyi biliyormuş ve konuşmalarıyla gerek samimiyetle gerek de gözleriyle kadına itiraf etmesi için oynuyormuş gibi davranıyormuş. Tabi hala Irene'ye o mektuplar gelmeye devam eder. Irene paraları verebildiği yere kadar verdi. En sonunda parası kalmadığında nişan yüzüğünü rehin olarak kadına verir. Ama hissettiği duygular onu artık boğumlamakla tehdit etme raddesine gelir. Nişan yüzüğünü almak için kadını aramaya çalıştığında ise bulamamıştı. Kadın sanki toz olup uçmuştu. Artık intihar etmeye karar veren Irene son bir kez daha kadını aramaya çalışıp, daha sonra da eczaneye uğrayıp gerekli ilaçları aldıktan sonra intihar edecekti. Hissettiği suçluluk duygusunu ve rüyalarında gördüğü o azapların haddi hesabı yoktu. Ve bu olaydan sonra her şeyin kıymetini kavrayabilmişti. Sekiz yıllık eşinin kitap okurken verdiği huzuru, çocuklarının şen kahkahalarını, evinde duran biblolarının güzelliğini... Her şeyin farkına varabilmişti ama uçurumun kenarındayken... Ve kadını bulamamıştı. Aşığına gidip kadının yerini öğrenmek istediğinde ise Eduard, hiçbir zaman öyle bir kadınla birlikte olmadığını, öyle birini tanımadığını söylemişti. Irene artık tamamen intiharı kafasına koymuştur ve eczaneye gidip ilaçları alacağı sırada kocası ile karşılaşır. Ya da kocasının onu takip ettiğini mi söylemeliyim? Stefan Zweig Korku romanı tamamen psikolojik gerilim kitabıydı. Irene'nin yaptığı ihanetten sonraki sululuk duygusu ve Fritz'in, Irene ile olan şüpheci konuşmaları üzerime tamamen sinmiş durumda. Kısa bir hikaye olsa da devamının olmasını isterdim. Ama beni etkileyen en önemli özelliği ise karakterlerin yaşadığı psikolojiyi olduğu gibi bize aktarıp hissettirebilmesiydi. Her ne olursa olsun Stefan Zweig, Korku kitabının sonuna da güzel bir sürpriz bırakmıştı bizim için."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/korku-agi", "text": "Ben Mears, çok da ünlü olmayan kendi halinde bir yazardır. Küçükken teyzesinin yanına kalmaya Salem's Lot kasabasına gelmiş ve hala orada yaşadığı olayları unutamamıştır. Oradaki Marsten köşkünün zamanında büyülü ve korkutucu olduğu söylenmiş Ben ise bunu doğrulamak için o eve girmiş ve tavan da asılı bir cesetle karşılaşmıştır bunun korkusu hala Ben'in içindedir. Lot kasabasına yeni bir roman yazmak amacıyla geri dönen Ben, parkta Susan isminde ki bir kızla tanışır. Susan, Ben'in kitaplarından birini okumaktadır. Kasaba şu an için sakin ve zararsız görünmektedir. Akşam gittiği barda Matt isminde bir öğretmen ile tanışır ve arkadaş olurlar. Her şey yolunda ve sakin bir şekilde ilerlerken Ralphie Glick aniden ortadan kaybolur, kardeşi Danny Glick ise ortada ruh misali gezmektedir. Ralphie'yi her yerde arayan kasaba halkı onu bir türlü bulamaz. Birkaç gün sonra ise Danny Glick aniden ölür. Mike, bir mezar kazıcıdır aynı zamanda Matt'ın da öğrencilerindendir. Mezarlığın orada demire asılı bir köpek cesedi bulmuştur birkaç gün önce bu Lot kasabasında normalde yaşanan bir durum değildir. Derken Danny Glick'in cenazesi çıkar ortaya ve yardımcısı ortada değildir. Bu işi tek başına yapmak zorundadır. Kalabalık Danny Glick'in mezarından çekildikten sonra Mike gelip gömmeye başlamıştır. Ancak sürekli birinin onu gözetlediği hissini üzerinden bir türlü atamaz, Danny Glick yıkanırken gözünün açık olduğunu görmüş ve bu hissi yaşamasının bunun nedeni olduğunu düşünmüştür. Mezarı açıp gözlerini kapatıp işini bitirecektir. Mezarı açar, tahmini doğrudur. Ancak Danny artık bir vampirdir. Mike'ı ısırarak onu da vampire dönüştürmüştür. Mike bunun farkında değildir. Bar'a gider ve orada öğretmeni Matt ile karşılaşır. Matt durumu az çok tahmin eder ve Mike'ı evine davet eder. Ancak gece Danny gelip Mike'ı alacak ve Matt'ın çok korkmasına sebep olacaktır. Mike öldükten sonra Matt, Ben'i çağırır. Ben ilk başta çok da inanmaz ancak Marsten köşkünün laneti onu da şüphelendirir. Kasaba da gün geçtikçe garip ölümler artmaktadır. Matt'ın doktoru Jimmy de bu işe dahil olmuştur hep beraber çözüm ararlar. Danny Glick'in annesi de garip bir şekilde vefat edince onun dirilmesini görmek için Jimmes ve Ben cesedinin olduğu yere giderler. Vampirlere inanmayan Susan Marsten köşküne gitmeye karar verir. Eline bir kazık alır. Eğer bu hikaye doğruysa, vampirlerin efendisi olan Barlow'u öldürmeyi düşünür. Aynı şeyi Danny Glick'in bir gece önce ziyaret ettiği Mark'ta düşünmüştür. Marsten köşkünün önünde Susan ile karşılaşır ve birlikte içeriye girerler ancak işler istedikleri gibi gitmez. Barlow'un yardımcısı Straker onları yakalar ve Barlow'a yem edeceğini söyler. Mark oradan kurtulmayı başarsa da Susan başaramaz ve vampire dönüşür. Mark hemen Ben'e gider ve durumu anlatır. Ben ve Jimmy de Danny Glick'in annesinin dirilişini görmüştür. İşler artık çığırından çıkmaya başlar. Kasaba'nın çoğu vampire dönüşmüştür. Kasaba'nın pederi Callahan da onlarla birliktedir. Hepsi toplanıp Marsten köşküne giderler. Barlow'un kalbine kazık çakıp kasabayı kurtarmayı isterler ancak bunu önceden tahmin eden Barlow onlara Susan'ı bırakarak o evi terk eder. Ben sevdiği kadın olan Susan'ın kalbine kazık çakmak zorunda kalır. Barlow'un bıraktığı mektupta sırada Mark'ın ailesi vardır. Jimmy ile Ben hastaneye Matt'ın yanına gider. Collahan ve Mark ise Mark'ın anne ve babasının yanına gider. Barlow sözünü tutmuş oraya gelmiştir. Mark'ın anne ve babasını öldürdükten sonra Collahan, şehri terk etti. Mark, Ben, Jimmy ve Matt Collahan'ı ölmüş sayıyorlardı tek amaçları Barlow'u bulup kalbine kazık çakmaktı. Sabah olduğunda Ben kazıkları yapabilmek için Mark'ın evine gitti. Mark ve Jimmy ise vampirlerin yerini tespit ediyordu. Eva'nın pansiyonuna gittiklerinde Barlow'un orada olduğunu anladılar ancak tuzağı anlayamadılar. Jimmy karanlıkta merdivenlerin kesildiğini göremedi ve bıçakların üzerine düşerek can verdi. Mark hemen gidip Ben'i bulup ona durumu anlattı. Matt ise kalp krizinden vefat etmişti. Barlow'u buldular ve kalbine kazık çakarak Barlow'u öldürdüler. Ben ve Mark Salem's Lot kasabasını terk ettiler. Ben daha sonra eşyalarını almak ve Jimmy'nin cesedini gömmek için Salem's Lot'a geri döndüğünde kasabanın öldüğünü gördü ve gözyaşlarını tutamadı. Bütün bu olaylardan yaklaşık olarak iki hafta sonra Mark ve Ben yeniden döndü Salem's Lot'a. Bu defa kalmak için değil orayı yakmak için dönmüşlerdi. Yakmak işe yaramadı o kasaba bir daha canlanmadı ve vampirler içinden hiç çıkmadı. Değerlendirme: Kitabı okurken korkmadım desem yalan söylemiş olurum. Vampirlere olan ilgimi artırdı. Kitap insanı içine çekiyor ilk başlarda çok ilgi çekmese de ortalar ve sonlara doğru kitabı elimden bırakmakta zorluk çektim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/korku-okulu", "text": "Madeleine her türlü böcek, örümcek hatta sivri sinekten bile korkan ve bu yüzden başında yüzünü koruyan bir tül ile dolaşan ve yanından bu tarz canlıları uzak tutacak ilaç ile dolaşan bir kızdır. Önceden dezenfekte edilmemiş hiçbir yere gitmeyen ve geceleri defalarca uyanarak kontrol amaçlı çevresine ilaç sıkması ailesini git gide daha fazla rahatsız eder. İmdatlarına gizemli Korku Okulu yetişir. Theodore, yada kısaca Theo büyük annesinin ölümü ile sarsılır. Annesi çok yaşlandığı için öldüğünü söylediğinde ise şu yüzündeki kırışıklıklara bak, sen de mi öleceksin diye cevap verecek kadar da açık sözlüdür. Onun en büyük korkusu ölümdür. Ailesi tatile gittiğinde telefon ile yerel tüm güçleri ayaklandırıp ailesinden haber almaya çalışacak kadar ileri gider. Onun da yolu gizemli Korku Okuluna düşer. Lulu'nun ise en büyük korkusu kapalı alandır. Kendisi tam bir klostrofobiktir ve öğretmenleri tarafından zorla asansöre bindirildiğinde bile kendini ölecek gibi hisseder. Başı buyruk olması nedeni ile de bu zamanla büyük bir problem haline gelir. Korkusunu yenebilmek için özel izin ile o da Korku Okulunun yolunu tutar. Garrison genç yaşına rağmen bir çok spor dalında mükemmel işler başarmıştır. Gelecek vadeden bir gençtir fakat onun da büyük bir korkusu vardır. Su. İşin daha da ilginç yanı kendisi plajları ile ünlü Miami'de yaşamaktadır. Spor alanındaki karisması su korkusu nedeni ile sarsılmak üzeredir ve bunu yenmeye kararlıdır. O da özel bir referans ile Korku Okulu'nun yolunu tutar. Korku Okulu adını kimsenin bilmediği ve sadece özel davet ve çok sıkı bir başvuru süreci ile öğrenci kabul eden gizemli bir okuldur. Okul hakkında konuşmak kesinlikle yasaktır ve konuşan herkes kendini mahkemede bulur. Özel referanslar ile okula kabul edilen 4 öğrenci aileleri tarafından okula teslim edilir ve eğitim süreci başlar. Okulun öğretmeni olan Bayan Wellington kendini korku konusunda bir uzman olarak tanıtır. Kendisi sert kuralları olan bir öğretmendir ve taleplerinin yerine getirmesini şart koşar. Eğitimin başlaması ile öğrenciler hem bulundukları evi yada şatoyu keşvederler hem de saçma işler ile uğraşmaya başlarlar. Tam evlerine korkuları ile döneceklerini düşündükleri bir anda ani olaylar gelişir ve Bayan Wellington'un tedavi edemediği tek öğrencisinin evin çevresinde olduğunu ünlü avukatı ziyarete gelerek bildirir. Bahis hastalığı olan avukat tam bir para gözdür. Bayan Wellington şoka girer ve hayatını kaybeder. Ölmesi ile birlikte vasiyeti açıklanır ve tüm servetini köpeğine bırakır. Evin uşağı paraköz avukatın köpeği kaçırarak servete konacağını düşünür ve çocuklardan yardım ister. Çocuklar bunu kabul eder fakat avukat köpeği alıp çoktan kaçmıştır. Çocuklar da onu yakalamak ve köpeği geri almak için peşine düşerler. Fakat bu macera boyunca korkuları ile de yüzleşmek zorunda kalacaklardır ve bu hiç de kolay olmayacaktır. Korku Okulu Konusu İnsanlar sürekli diğerlerine korkuları ile yüzleşmeleri gerektiğini ve korkuların ancak bu şekilde yenilebileceğini söyler durur. Gitty Daneshvari bunu farklı bir şekilde kitap haline getirmiş ve kitapseverlere Korku Okulu adında bir komedi romanı sunmuş. Sadece mezunlarının referansı ile okula öğrenci kabul eden Korku Okulu adındaki okul 4 yeni öğrenciye davetiye gönderir. Daha önce hiç böyle bir okul duymayan 4 arkadaş bunu denemek ister ve okula kaydını yaptırır. Artık korkuları ile yüzleşmek ve onları yenmek için önlerinde 6 haftalık bir dönem vardır. Fakat işler bekledikleri gibi gitmez ve korkularını yenmek öyle kolay bir iş değildir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/korkuyu-beklerken", "text": "Korkuyu Beklerken, Oğuz Atay'ın ilk kez 1975 yılında yayımlanmış olan öykü kitabıdır. Kitabın içinde yazarın farklı zamanlarda yazıp, sonraları tek başlık altında topladığı tam sekiz öyküsü bulunuyor. Sekiz öykünün her birinde Oğuz Atay'ı diğer tüm yazarlardan ayıran farklı üslubu ve anlatım kabiliyetine rastlamak mümkün. Okuyucuyu ilk olarak Oğuz Demiralp'in usta bir incelikle kaleme aldığı önsözü karşılıyor. Daha önce Oğuz Atay okumamış olan okurlar için çok iyi bir başlangıç olabileceğini düşünüyorum. Kitaba adını veren Korkuyu Beklerken adındaki öykünün kısa özeti ise şöyle: Her şey kaygılı ve ürkek bir adam olan kahramanımızın bir gün eve girdiğinde mutfak rafında isimsiz bir mektup bulmasıyla başlar. Mektup, kahramanımızın daha önce görmediği, hiç aşina olmadığı bir dilde yazılmıştır. Oldukça endişelenen kahramanımız, eski bir arkadaşı olan bir ölü diller uzmanına Mektubu gösterip ne yazdığını sormaya karar verir. Mektubu arkadaşına gösterdiğinde bu dilin gizli bir mezhebe ait olabileceğini söyler fakat ne yazıldığını anlamamıştır. Ölü diller uzmanı da bu konuda uzman olan bir arkadaşına mektubu gösterir ve mektupta \"Bu mektubu okuduğu andan itibaren evden çıkmaması gerektiği\" yazıldığını öğrenir. Kahramanımız bunu duyduğunda başta gülünç bulsa da, sonrasında iyiden iyiye ciddiye almaya başlar ve kiraladığı dükkanda beraber çalıştığı temizlikçiye birkaç aylığına tatile çıktığını söyleyerek kendini evine kapatır. Bir süre mektuptan başka bir şey düşünemez olur, fakat sonra açlık baş gösterir. Yiyeceği ve içeceği tükenmeye başlamıştır, faturayı ödeyemediğinden de telefon bağlantısı kesilmiştir. Açlıktan başı dönüp de bayılmak üzereyken yeni açılan bir marketin çırağı motosikletle tanıtım broşürü getirir. Çırağa siparişlerini söyler, bundan böyle aç kalmayacaktır, ta ki parası bitene kadar. Tek sorunu açlık olmayan kahramanımız, yalnızlıkla başa çıkmaya çalışır bu kez de. Sıkıntıdan evdeki tüm fotoğrafları, kağıtları, kitapları derleyip düzenlemeye başlar. Fakat çok geçmeden bu sorununa da bir çözüm getirir, yan evin yıkılıp yeniden yapılmaya başlamasıyla inşaatta çalışanlardan bahçe işleri öğrenmeye başlar. Fakat bir süre sonra da bir sorun çıktığından inşaat durur. Kahramanımızda bir süre sonra da para sıkıntısı baş göstermeye başlar, artık bakkalın çırağından sipariş de veremez olur. Yine açlıktan başı dönmeye başlayıp da bayılacak gibi olduğu bir sırada, bankadaki hesabına bir ikramiye çıktığını öğrenir. Bol bol yiyecek ve içecek siparişi verir, kendini yemeye adamıştır. Zaman geçtikçe içindeki korkudan, korkuyu beklemekten yorulan kahramanımız, her şeyi unutmaya karar verir ve tam tüm evi ateşe verecekken kendini sokaklara atar. Tüm tanıdıklarını ziyaret eder. Teyzesine -veya halası- evlenmek istediğini söyler. Evine bir süre uğramaz ve geri döndüğünde evinin yıkılmış olduğunu görür. Yan evdeki inşaat yeniden başlamış ve toprağın kayarak evinin yıkılmasına neden olmuştur. Teyzesinin bulduğu ve evlenmek için sırasını bekleyen bir kızla nişanlanır, beraber gezmelere, baş başa yemeklere çıkarlar. Fakat bu kez de diğer tüm çiftler gibi aralarında bir bağın, bir sevginin ve samimiyetin olmaması onu deli eder. İyice sinirlenen kahramanımız, nişanlısıyla yemeğe gittiği restorandaki diğer çiftlere kendisine gönderilen mektuptan göndermeye başlar. Fakat çiftlerin hiçbirinde bir değişiklik olmadığını görünce, iyice deliye döner ve polise kendini ifşa eder. Kendisini pek de ciddiye almayan polislere mektupta yazanların aynısını bağırmasıyla öykü sona erer. Korkuyu Beklerken bizlerin, hepimizin öyküsü. Öyküdeki \"mektup\" imgesi, hayatımızda korktuğumuz, bizleri hep bir şeylerden alıkoyan kavramları simgeliyor. Hepimiz kendi hayatlarımızın başkahramanlarıyız aslında. Öykü severlerin ve Oğuz Atay hayranlarının mutlaka okuması gerektiğini düşündüğüm bir kitap. Oğuz Atay'ın romanlarının bir kez tadına varanların, öykülerine doyamayacağı kesin."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/korluk", "text": "Körlük Jose Saramago'ya Nobel Edebiyat ödülünü getiren eseridir. Bilimkurgu ve psikolojik olarak bilinen kitap, körlük bulaşıcı olsaydı nasıl olurdu sorusuyla bizi baş başa bırakıyor. Yalnızca doktorun karısı karakterinin gözleri görürken onun düzen kurma çabaları başarıyla satırlara aktarılmıştı. Tüm çaresizlikleri, hayvana dönüştüklerini düşünmesi okurken insanı bir hayli etkiliyordu. İster istemez kör olmanın nasıl bir durum olduğunu düşünüyorsunuz ve yazarın betimlediklerinden korkunç bir eksiklik olduğunu anlıyorsunuz. Bir anda kör olan ve sebebi bilinmeyen kör adamla başlayan macera yine ilk o kör adamın gözlerinin görmesiyle son buluyordu. Tüm psikolojik tahliller, mekan betimlemeleri ve sade dili okurken tüm dikkatimi esere vermemi sağladı. Keyif alarak birazda düşünerek bitirdim kitabı. Mutlaka okunması gerekenlerde yerini aldı. ÖZET Trafiğin ortasında bir adam aniden kör olur ve çevredekilerden birinin yardımıyla eve bırakılır. Ona yardım eden adam arabasını çalan hırsızdır. Kör adam karısı eve geldiğinde ona kör olduğunu söyler ve karısı onu hemen göz doktoruna götürür. Doktor gözlerinin çok sağlıklı olduğunu kör olabilecek bir sorun olmadığını söyler. Kör adam evine döndüğünde doktor sebebini araştırmaya başlar fakat bulamaz. Evindeki kitaplarını karıştırırken aniden o da kör olur. Sabah olduğunda sağlık bakanlığına haber verip bulaşıcı olması ihtimaline karşı önlem alınmasını söyler. Doktoru evinden bir ekip alır ve karısı onu yalnız göndermemek için kör olmadığı halde kör olduğunu söyler. Doktor ve karısı eskiden akıl hastanesi olan binaya götürülür. Orada ilk kör olan adam da vardır. Hükümet o hastane binasını kör olan insanlar için karantina alanına çevirmiştir. Günde üç öğün yemek verileceği ve izinsiz asla dışarı çıkılmayacağı kuralları her gün hoparlörlerden duyurulur. Gün geçtikçe körlerin yanına yeni körler eklenir. İlk körün arabasını çalan hırsız, doktorun muayenesine gelen hastalar, asistanı, ilk körün karısı ve daha birçok insan kör olarak oraya gelir. Başlarda doktorun karısı gördüğünü kimseye söylemez ve fark ettirmeden hepsine yardımcı olur. Bir düzen sağlamaya çalışır fakat kaos ortamı giderek artar. Kalabalık isyanı isyan ölümleri beraberinde getirir. Ölüleri gömmek körlerin yapması gereken iştir ve hastanenin bahçesine bütün ölüler gömülür. Tuvaletin yerini bulamayan körler buldukları yerlere yaparlar, yemek kavgaları başlar. İlk körün arabasını çalan hırsız koyu renkli gözlüklü kör kızın onu yaralamasıyla ölür. Bu koğuşlarındaki ilk ölümdür. Sonrasında bir grup kör yemekleri çalarak para ve değerli eşya karşılığında satmaya başlar. Verilecek hiçbir şey kalmadığında her koğuşun kadın yollaması istenir. Doktorun karısı, koyu renkli gözlüklü kız ve ilk körün karısı kör bir grubu tatmin edip karşılığında yemek alma işine girişir. Hatta bu iş çığırından çıkar ve doktor da koyu renkli gözlüklü kızla ilişkiye girer. Doktorun karısı kör olmadığını ilk kez o zaman o genç kıza söyler. İsyanlar kavgalar sürerken doktorun karısı yemekleri çalan grubun eli silahlı liderlerini makasla boğazını keserek öldürür. Yeni lider tartışmaları büyük bir patlak verdiğinde hastanede yangın çıkar. Doktorun karısı bütün koğuş arkadaşlarını oradan çıkarır fakat birçok kör insan o binada yanarak ölür. İşler daha da karışmış tüm ülke mahvolmuş haldedir. Doktorun karısı terk edilmiş yağmalanmış marketlerden yiyecek bularak ekibinin karnını doyurur. Önce koyu renkli gözlüklü genç kızın evine giderler anne ve babası orada değildir alt komşuları yaşlı cadı dedikleri kadınla tanışırlar. Tavşanlarını ve tavuklarını çiğ çiğ yiyen bir kördür. Onu orada bırakıp doktorun evine giderler. Doktorun karısını onlara temiz kıyafetler verir yağmur suyuyla hepsinin yıkanmasını sağlar. Hepsi ona minnettardır ve gözlerinin gördüğünü artık hepsi biliyordur. Evde kaldıkları ve sık sık yemek aramaya çıktıkları günlerden sonra bir akşam yemeğinde ilk kör bir anda görüyorum diye bağırır. Sırasıyla oradaki herkesin gözleri görmeye başlar. Önce ilk kör ve karısı evlerine dönerler. Koyu renkli gözlüklü genç kız ve koğuşta radyosuyla haber kanalları dinleten siyah bantlı yaşlı adam birlikte yaşamaya ve beraber olmaya karar verirler. Doktor ve karısı ilk gün olduğu gibi yine yan yanadırlar. Doktorun karısı camdan dışarı bakar ve insanların sabah gözleri görmüş halde sokaklara çıkacağını düşünür. Belki de her şey eski haline dönecektir. Yazan: Leyla Nur Sarı Körlük Konusu Nobel Ödüllü yazar Jose Saramago'nun en ünlü romanı olan ve bir çok kişiye göre Nobel Edebiyat Ödülünü kazanmasını sağlayan roman olan Körlük son zamanların en yaratıcı gerilim romanlarından bir tanesi. Körlük romanını mükemmel kılan birçok etken var. Bunlardan bir tanesi kitapta hiç bir şeyin isminin olması. İsimsiz bir ülkede isimsiz bir şehirde isimsiz insanların başlarına gelenler anlatılıyor. Diğer bir özelliği ise kitapta nokta ve virgül dışında hiçbir noktalama işaretinin kullanılmamış olması. Körlük kitabının konusu ise gerçekten tüyler ürpertici. İsimsiz bir ülkenin isimsiz bir şehrinde ani bir salgın hastalık başlar. Herkes Beyaz Körlük denilen hastalığa yakalanmaya başlar. Hastalığın özelliği insanları kör etmesi fakat karalık yerine her şeyi bembeyaz görmeleridir. Salgının yayılması sonrasında devlet önlem olarak hastalığa yakalananları karantina altına alır. Bir göz doktoru da hastalığa yakalanmıştır ve karantina bölgesine alınmıştır. Eşini yalnız bırakmak istemeyen kadın da hastalığa yakalandı bahanesi ile eşinin yanında karantinaya alınır. Herkesin kör olduğu bir yerde bir tek o görür ve her an o da hastalığa yakalanacağı korkusu ile yaşar. Yine de bir an olsun eşini yalnız bırakmaz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kotu-cocuk", "text": "Kötü Çocuk kitabı, okuyucuya siyahlığın içindeki minik beyaz bir noktanın hikayesini sunuyor. Genç yazar Büşra Küçük, oldukça akıcı bir hikayeyle karşımıza çıkıyor. Hikayenin kısa özeti ise şöyle: Her şey on yedi yaşındaki bir genç kız olan Kayla'nın daha önce hiç görmediği babasının evine taşınmasıyla başlar. Babası annesinin hamile olduğunu öğrenince hazır olmadığını söyleyerek onları terk etmiş, bir daha da hiç aramamıştır. Kayla babasına oldukça sinirlidir, ne de olsa onca yıl babasız yaşamasına neden olmuştur. Babası Kayla'yı yeni bir okula yazdırır. Atahan Koleji'nde Kayla pek yalnızlık çekmese de babasıyla arasının berbat olması onu çok fazla etkilemektedir. Yeni okulunda Cansu ve Ömer adında iki yeni arkadaş edinir. Tabii bir de Meriç vardır; okulun burslularından Meriç Tuna. Karanlık ve kötü bir çocuktur, Kayla Meriç ile takılarak babasını cezalandırabileceğini düşünür. Öyle de olur. Meriç'in arkadaş grubuna takılmaya başlar, Meriç'in sık sık gittiği bir bara onunla beraber gider. Fakat bilmediği şey, Meriç ile takılan kızların Meriç'in kızı olduğudur. Ve Meriç'in kızları, Meriç'in düşmanlarının da hedefi olurlar. Meriç Kayla'yı bu konuda uyarır, fakat Kayla olayın ciddiyetinin farkında değildir. Meriç birkaç kez onun için birileriyle kavga eder, bir keresinde Kayla alışveriş merkezindeyken iki serseri tarafından kaçırılır. Onu kurtarıp serserileri döven yine Meriç olmuştur. Böylece aralarında bir şeyler olmaya başlar. Meriç kaba, düşüncesiz ve duygusuzdur fakat Kayla ona çoktan bağlanmaya başlamıştır bile. Fakat Kayla'nın bilmediği şeyler vardır. Meriç çocukluğunda çok kötü şeyler yaşamıştır. Babasının annesini kendi yatağında aldattığına şahit olmuş, annesinin sinir krizlerine, psikolojik travmalarına tanıklık etmiştir. Bu nedenle de hiç kimseye güvenmemeye gizli bir yemin etmiştir adeta. Onu yalnızlığından, karanlığından kurtaran tek şey resim yapmaktır. İlerleyen zamanda bir resim yarışmasında okulunu Kayla'nın resmiyle temsil eder ve birinci olur. Kayla ona ilham vermiştir. Her ne kadar ne kendine ne Kayla ya itiraf edemese de Kayla'ya ihtiyacı vardır. Meriç, resim yarışmasındaki birinciliğinden sonra şehirden taşınma gibi bir fikri vardır fakat bundan vazgeçmesine sebep olan şey yine Kayla olur. Birkaç sokak ötede bir çatı katı dairesi tutar. Artık orası Kayla ile vakit geçirdikleri yegane yer olacaktır. Sonunda Kayla'ya da kendine de onu sevdiğini itiraf eder. Tabii bu tek seferliktir, bunu bir daha asla söylemeyecektir. Yazan: Miraç Elif Kanbay Kötü Çocuk Konusu Gençlere yönelik romanların son zamanlarda büyük ili görmesi sonrası gençlik romanları da artmaya başladı ve Büşra Küçük'ün ilk romanı olan Kötü Çocuk da bu tarz romanlardan bir tanesi."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/koyluler", "text": "Kitap, Emile Blondet'in Bay Nathan'a yazdığı bol doğa betimlemeli bir mektupla başlar. Blondet, sonrasında bir dereden su samuru yakalamaya çalışan Forchon Baba ile karşılaşır. Onun doğru söylediğini düşünüp Forchon Baba ile beklemeye başlar. Sonra ona yardım eder. Hatta ona para bile öder. Daha sonra olayların etrafında gelişeceği malikaneye döner. Malikanenin etrafı bahçeler, buğdaylar ve büyük bir ormanla çevrilidir. Orada yaşayan köylüler, malikanede kendilerinin de hakları olduğunu düşünmektedir. Bu yüzden rahatça odun toplamaya, ekin almaya gitmektedir. Tüm bunlara malikanenin eski sahibesi Matmazel Lagurre göz yummuştur. Kendisi kahyasının hırsızlıklarına dahi bir şey dememiştir. Bu yüzden herkes onu çok sevmektedir. Ona bir \"azize\" gözüyle bakanlar dahi vardır. Matmazel Lagurre'den sonra General Montcornet Kont, malikanenin sahibi olmuştur. Kont eşiyle birlikte yaşamaktadır orada. Paris'ten mimarlar getirtir ve malikaneye yenilikler yapar. Kont, orada yaşadıkça kısa sürede işlerin yolunda gitmediğini anlar. Kahyadan malikanenin yönetimi hakkında yeterince şey öğrendiğinde bir hırsızı daha fazla yanında tutmak istemez ve onu hakaretlerle kovar. Ardından sıra bekçilere gelir. Onları da işlerini düzgün yapmadıkları gerekçesiyle kovar. Kahya Garbertin duydukları karşısında çok öfkelenir, intikamını almak için planlar yapmaya başlar. Keskin zekası sayesinde La- Villa-aux şehrine belediye başkanı olur. Kont, malikane için işe yeni kişiler alır. Hepsi de askerdir ve disiplinli bir şekilde işe koyulurlar. Yeni kahya Sibilet, para çalmak istese de Kont buna göz yumar. Kont'un eşi Kontes, Blondet ve papaz birlikte dolaşmaya çıktıklarında köylülerin ne duruma geldiğini açıkça görme fırsatı yakalarlar. Forchon Baba'nın torunları ormanda malikanede çalışan on üç yaşındaki bir kızı kandırmaya çalışmış ama başaramamışlardır. Bu yüzden onu dövmeye kalkışmışlardır. Eğer Kontes ve diğerleri yetişmeseydi de kızın başına pek de iyi şeyler gelmeyeceği bellidir. Malikanenin etrafında köylülerin yağma yapmaması için büyük emek harcanır. Sadece gerçekten fakir olanlara artan ekinlerden faydalanma hakkı verilir. Kendi malıymış gibi malikaneyi kullanmaya alışmış olan halk, bu durumu kabullenmek istemez. Bekçilerden kaçmanın bir yolunu ararlar. Forchon Baba'nın kızının ve damadının yönettiği bir meyhane köylülerin toplanma yeridir. Tonsard ailesinin sözlerine önem verir köylüler. Bu yüzden de bu olaylar Grand-I-Vert isimli meyhanede konuşulur. Bazıları mahkemeye başvurmaları gerektiğini, bazıları diğer büyük kişilerden yardım almaları gerektiğini söyler. İçlerinde eğer kendisini açığa vermezlerse seve seve Kont'u öldürebileceğini söyleyen bile vardır. Alınan kararla köylüler, Kont'un etrafını sararlar. Artık onu abluka altına almışlardır. Ardından Kont'un muhafızını öldürürler. Kont, Paris'ten bu işi araştırması için adam getirtir ama katil bir türlü bulunamaz. Köylüler, katili aralarında saklar. Kont öleceğinden korkarak malikanesini satmaya karar verir. Sonunda köylülerin isteği oluyordur. Burjuvalar malikaneyi satın alır. Kont orduya geri döner ve ölür. Gazeteci Emile Blondet, yazdığı kitapları yayımlar. Köy halkı sonunda rahata kavuştuklarını düşünürken yanıldıklarını anlar. Durumlarında değişen hiçbir şey olmaz. Birlik olmayı bilmedikleri için kaybeden tarafta yer almak zorunda kalmışlardır. Burjuvalar ise bu kirli oyunun kazananı olmuşlardır. Benim kitap hakkındaki görüşüm: Avrupa edebiyatının realizm yaratıcısı olarak kabul edilen Balzac, bu kitabıyla sizi bir tablonun içine çekiyor. Vivaldi'nin Dört Mevsim'i arkada çalarken okunması gereken bu kitap, tüm detaylara hakim olabilmeniz için her olayı anlatıyor, her nesneyi betimliyor. Başlarda sıkıcı gelse de su samuru olayından sonra kitap hız kazanıyor. Eğer realizmin bir kitapta nasıl işlenebileceğini merak ediyorsanız Balzac'ın Köylüler'i bu konuda kesinlikle bir başyapıt niteliği taşıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kral-lear", "text": "Shakespeare'inin meşhur oyunlarından biridir. Bu trajedisi diğerlerine göre daha az ilgi görse de oldukça başarılı bir eserdir. Shakespeare'inin genelde trajedileri ölüm, şiddet ve delilik üzerinedir. Bu eserinde de Kral Lear karakteri üzerinden umutsuzluğu, ihaneti ve deliliği görüyoruz. Kızlarından nankörlük gören babanın duyguları ve o duyguların yoğunluğu çok başarılı bir şekilde metne dökülmüş. Dönemden izler de taşıyan eser felsefi açıdan da güçlüdür. Ayrıca kitapta geçen soytarı karakterinin de verdiği mesajlar göz arda edilmemeli. Onun kralla olan konuşmalarının altında yatan manalar eserin ne kadar başarılı bir başyapıt olduğunu gösteriyor. ÖZET Kral Lear üç kızını da karşısına alır. Onlara kendisini ne kadar sevdiklerini sorar. Ülkesini üçü arasında paylaştırma niyetindedir. Büyük kızları süslü kelimelerle çok sevdiklerini anlatırlar. Büyük kızı Goneril'i Albany Düküyle, ortanca kızı Regal'i Cornwal Düküyle evlendirir. Küçük kızı Cordelia ise onu sevdiğini ancak kocasını da seveceğini söyler. Lear öfkelenerek onu evlatlıktan reddeder ve mallarından mahrum bırakır. Onu istemeye gelen Burgonya Dükü ve Fransa Kralına devletinden pay vermeyeceğini kabul ediyorlarsa kızını almalarını söyler. Burgonya Dükü kabul etmez ancak Fransa Kralı Cordelia'yı kabul eder. Onu alıp Fransa'ya götürür. Kral ülkesini iki kızı arasında paylaştırarak ikişer ay onlarda kalacağını emrinde asker olacağını söyler. İlk önce büyük kızı Goneril'in evine gider. Orada başta iyi karşılanır ancak daha sonra adamlarının olay çıkardığı bahanesi ile krala adamlarını göndermesini ister. Kral Lear bunu kendine bir hakaret sayar ve kızına rest çekerek ortanca kızının evine gider. Bu sırada Gloucester Kontu'nun gayri meşru oğlu Edmund babasının arkasından hainlik planlamaktadır. Önce kardeşi ve kralın öz oğlu Edgar'ı türlü oyunlarla hain ilan eder. Edgar kaçarak sokaklarda saklanır. Kendisini bir dilenci kılığına sokmuştur. Böylece gerçekler ortaya çıkana kadar güvendedir. Kral Lear ortanca kızından da hayır göremeyince kederinden kendini sokaklara atar. Fırtına da kalarak hastalanır hatta akli dengesini bile kaybetmek üzeredir. Ona soytarısı ve daha önce kovduğu Kent Kontu eşlik ediyordur. Edgar'da onlara katılır. Kral Lear'ın arkasından onu öldürme planları yapılır. Gloucester bu haberi krala haber verir. Edmund babasının hainliğini düke haber vererek yerine geçme fırsatını elde edeceğini anlayınca babasını ihbar eder. Cornwall Dükü Gloucester'in iki gözünü de kör eder. Bu sırada hizmetçilerinden biri dayanamayarak Cornwall'ı kılıçla öldürür. Regan dul kalmıştır bu yüzden ablası Goneril'in yanına gider. Albany Dükü Fransa Kralı'nın savaşa hazırlandığı haberini alır ve hemen hazırlıklarını yapar. Bu sırada Edmund ve Goneril gizli bir aşk içindedir. Edgar Goneril'in Edmund'a yazdığı mektubu gizlice alır ve Albany Dükü'ne verir. Savaşı kazanan Albany Dükü Goneril ve Edmund'un foyasını ortaya çıkarır. Bu sırada iki kız kardeş de Edmund'un aşkı için kavga ederler. Goneril Regan'ı zehirler ve kaçar. Albany'nin subaylarından biri onu bıçaklayarak öldürür. Edmund ise çığırtkanın zurnası ile dövüş ister. Onu öldürmeye Edgar gelir. Gerçek kimliğini açıklar ve kardeşini öldürür. Ancak Edmund ölmeden önce Cordelia ve Kral Lear'ın öldürülmesi emrini verir. Albany ve Edgar hemen yetişmek için koşarlar ancak Cordelia çoktan ölmüştür. Kral Lear tekrar aklını yitirecek hale gelir ve kızının başında ağlayarak can verir. Albany Dükü Kent ve Edgar'a ülkeyi hep birlikte yönetme sözü verir ve kitap burada biter."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kralicenin-pireleri", "text": "Genç bir yazarın elinden çıkmış bu kitap. Ardından o yazar tarafından yıllar sonra tekrar düzenlenmiş. İçinde sayamadığım kadar çok hikaye barındırıyor. Hepsinin ortak noktası da hikayelerin İstanbul'da geçiyor olması. Bu kitap tek tür hikayelerden oluşmuyor. İstanbul'un kadınları anlatılıyor, sokakları anlatılıyor, evleri anlatılıyor. Kısacası İstanbul'da ne varsa bu kitapta da o var. Ben de bu kitapta en beğendiğim sekiz hikayeyi şimdi sizlere aktarıyorum: İnsanlar farklı olanı sevmiyor. Farklı birini gördüklerinde ondan uzaklaşıyor. Belki de farklı olduğu için ondan korkuyor. Başını dik tutarak yürümesi onlara garip geliyor, bundan hoşlanmıyorlar. Kendinden nefret etmesini istiyorlar. Eğer isterse pes edebilir. Hatta insanlar bundan memnun kalır ama o zaman benliğine ne olacak? Asla onlara gitmemeli, onlar gibi olmamalı. Bakmalısın, çok uzaklara bakmalısın. Kimsenin görmediklerini görmelisin. Acıları, mutlulukları, öfkeleri... Hepsini görmelisin. Bir gece kimsesizler mezarlığına gömülen kızın cesedini görmelisin. Fabrika önündeki üç kuruş için eğilen boyunları görmelisin. Gözlerinin ulaşabildiği her şeyi görmelisin. Napoleon, Paris'te asillerin de olduğu bir toplantıya katılır. Herkes kendini tanıtırken \"... oğlu, ...kardeşi\" gibi ifadeler kullanır ve en sona kendi isimlerini ekler. Sıra Napoleon'a gelir. Herkesi şaşkına çeviren şu cümleyi kurar: \"Ben Napoleon Bonaparte ve asalet benim adımla başlar!\" İstanbul'da Siirt'ten gelenlerin oturdu bir yer vardır. İlk göçenler orada yaşamaya başlayınca diğerleri de oraya yerleşir. Kocaman konaklarda tüm aileler birlikte kalır. Tüm işler beraber yapılır. Akşam olunca babalar işten döner, dedeler kahvehanelerden döner. Sonra ailenin büyüğü etrafında toplanılır. Ailenin büyüğü bir hikaye anlatmaya başlar. Herkes dikkatle onu dinler. Tam hikayenin en heyecanlı yerine gelindiğinde hikayeyi anlatan susar ve devamını yarın anlatacağını söyler. Ertesi gün yine tüm aileler aynı yerde toplanır ve hikayeyi dinlemeye koyulur. Bu hikayeler onları bir arada tutar. Çünkü akşam olunca eve gidip o hikayeyi dinlemek isterler. İstanbul'un bilinmez sokaklarında kaybolmazlar. Ölmek zordur ama haziranda ölmek daha da zordur. Her yerde yaz varken sana kış gelmesidir. Papatyalar güzel saçları süslerken onları görememektir. Her şey yeniden doğuşunu başarıya ulaştırmışken senin sonunun gelmesidir. Ölmek zordur ama haziranda ölmek çok daha zordur. Güneş, İstanbul'un bazı evlerine hiç uğramaz. Daracık sokaklı, küçük evler hiç aydınlanmaz. Oraların insanlarının tek dertleri de o sokaktan uzaklaşmak olur. Güneşli sokaklara gitmek isterler. Çünkü onların dertleri yoktur. Oralara gitmek için evden çıkarlar ve bir daha dönmek istemezler. Onlardan geriye sadece acı hikayeler kalır. Giderler ve aydınlık sandıkları yerlerin bir aldatmacadan ibaret olduğunu görürler ve sahte hayatların ortasında öylece kalırlar. İnsanların ortalama değerlerde kalması beklenilir. Çünkü onları kontrol etmek kolaydır ama işler araba yarışlarında böyle ilerlemez. Onlar ortalamayı parçalayıp geçer. İnsanların beklenmedik anlarda beklenmedik şeyleri yapmaları hoşlarına gitmez ama işler araba yarışlarında böyle ilerlemez. Onlar tek bir hareketle hayatlarını değiştirirler. Ortalamanın üstüne çıkmanın büyük tehlikeleri de vardır. Sonuçta o yarışlarda ortaya kendi hayatlarını koyarlar. En ufak hata onların ve diğer yarışçıların ölümü demektir. Eğer biri ortalamanın üstüne çıkacaksa ilk adımıyla birlikte peşine ölümün de takılacağını bilmesi gerekir. Saçlarının güzel olduğunu söylüyor kadına. Peruk olduğunu bilerek yapıyor bunu. Çünkü ona ait bir şeyin ne olursa olsun güzel olacağını biliyor. Kadın, duyduklarının yalan olduğunu biliyor ama umursamıyor, artık yalanlara da ihtiyacı olduğunu düşünüyor. Öleceğini biliyor kadın. Hatta bunun çok yakında olacağından da emin. Adamsa bunu öğrendiğinde kadın kadar rahat olamıyor. Onu sadece birkaç kez gördüğü gerçeği bunu değiştirmiyor. Beklemek istiyor onu ama biliyor ki gelmeyecek."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kraliceyi-kurtarmak", "text": "Aleks Isaac Fog, çok zeki bir çocuktur. Okulda matematik harici tüm dersleri pekiyidir. Bir gün okul servisini beklerken yerde etrafında rakamların yazılı olduğu bir kalem bulur. Ve kalemi görmesiyle beraber işittiği ayak sesleriyle beraber tedirgin olan Aleks hızlıca okul servisine binerek oradan ayrılır. Kalemi ilk olarak en yakın arkadaşı olan Sam'e gösterir. Sam, Aleks'e kalemlerini takas etmeyi teklif etse de Aleks, Sam'i reddedip ona her pazartesi günü olan matematik sınavına yeni kalemiyle gireceğini söyler. Ve vakit gelip sınava girdiğinde ise Aleks şok olur. Çünkü kalem kendiliğinden Aleks'in elini harekete geçirerek tüm problemleri çözmeye başlar. Aleks bu şaşkınlığını ve büyülü kalemini hemen Sam anlatıp kanıtlarını da sunmuştur. İkisi aralarında konuşurken kulak misafiri olan Vanessa'da bu büyük sırrı öğrenir ve bir üçlü grup oluşturmaya karar verirler. Öğle teneffüslerinde buluşup kütüphane de dünyanın en zor matematik sorularını çözmeye başlarlar. Bir gün Aleks gerçeğin farkına varır ve arkadaşlarının eğlencesi yüzünden kaleminin boyutunun gittikçe küçüldüğünü fark eder. Aleks'in o kaleme ihtiyacı vardı ve arkadaşlarına da bu konuyu anlatmak ister lakin bir anda ağzından doğrular yerine kalemi kaybettiği yalanı çıkınca, Aleks'in içi suçluluk duygusuyla dolsa da yalanını devam ettirdi. Bir zaman sonra okul dolabının gizli bölmesine baktığında ise kalem gerçekten kaybolmuştu ve Aleks hayretler içinde kalmıştı. Eve gittiğinde her zaman kafasını dağıtmak için yaptığı şeyi yaparak kitap okumaya yeltenmişti ama kütüphanesinde daha önce hiç görmediği ve yazarı belli olmayan bir kitapla karşılaşır. Kitabın adı Kraliçeyi kurtarmaktır. Ve Aleks kitabı alıp okumaya başladığında gerçekten ilgisini çekmiştir. Kraliçeyi Kurtarmak kitabında İdilya Krallığının iyi kalpli kraliçesi olan Jayden'den bahseder. Zümrüt gözleriyle merhametini yansıtan Kraliçe o kadar yüce gönüllüymüş ki ülkeyi başarı ve dürüstlüyle neredeyse yeniden inşa etmiştir. Öyle ki yılın belirli zamanlarında bir parti düzenler ve rakip olan diğer ülkelerin krallarını davet edermiş. O düşman olan krallar öyle bir samimiyet ve dürüstlük karşısında hiç savaş açmayı bile akıllarından geçirmezmişler. Öyle ki aralarından Lugubriya Krallığının Kralı olan Recher haricinde... Recher balonun ortasında Kraliçe Jayden'e evlenme teklifi etmiştir. Ama Kraliçe Jayden nazik bir dille kendisini tanımadığından dolayı ilk olarak sadece arkadaş olabileceklerini belirtmiştir. Kibir ve öfkenden gözü dönen Recher kendi sarayına dönerek Jayden'ı elde etme planları kurmaya başlamıştır. Ve bir sabah saray görevleri Kraliçenin odasına girip baktıklarında, Kraliçeden yeller esmekteydi. Recher, Jayden'i kaçırmıştı ve onu zindanların en derinine hapis etmiştir. Zindanın içinde iki kapı vardır. Birinden geçerse Recher ile evlenmek zorundadır. Diğerinden geçer ise korkutucu canavarların olduğu mahzen kapılarından bilmeceleri bulup çıkışa ulaşmasını sağlayacaktır. Kraliçe Jayden tabii ki kendisini çıkışa ulaştıracak kapıdan geçmeyi seçmiştir. Ve işte burada da hikaye Aleks sayesinde devam etmeye başlayacaktır. Sorulan bilmecelerin hepsi matematikle ilgilidir. Ve ne yazık ki Aleks o sihirli kalemi kaybetmiştir. Kendi kendine birkaç bilemece çözse de arkadaşlarının yardımına ihtiyacı olduğunu düşünür ve kitabı bilmeceleriyle beraber Vanessa'ya anlatır. Sam 'la araları bozuktu çünkü. Vanessa ile birlikte bilmeceleri her gün kendi evinde buluşup çözmeye başlamıştırlar ve bir süre sonra Sam'e de ihtiyaç duyduklarını ve onu özlediklerini anlarlar. Bir yandan da pazartesi günleri devam eden matematik sınavları Aleks'in gözünü korkutsa da kendi kendine iyi durumuna gelmiştir. Sam de ekibe dahil olduklarında çözmeleri gereken 400 tane bilmecileri çoktan yarılamışlardı bile. Lakin başka bir pazartesi sınavında Aleks'in karşılaştığı soru onu çok şaşırtmıştır. Çünkü soru Jayden ile ilgiliydi ve bilmecelerinin çözülüp mahzenlerden çıkmasının belirli bir süresi olduğunu hesaplamakla alakalıydı ve Aleks'in hesaplarına göre dört haftaları kalmıştı. Monoculus adlı gizli dostları sayesinde öğrenmişti bunları. Monoculus, ilk bilmecesinde ki tek gözlü yaratıktı v görünüşe bakılırsa Alekslerin tarafındaydı. Yaz tatili gelip çatmıştı. Sorularda çözülmüştü ve kraliçe Jayden kurtarılmıştı. Ama hala büyük bir sorun vardı. Kraliçe Jayden mahzenlerin sonuna ulaşmıştı ama son kapıda ne bekçi vardı ne de bilmece? İşte bundan sonra asıl macera başlıyordu. Aleks, Sam ve Vanessa Waconda Kampı'na gitmişlerdi hep beraber. Ve asıl bulmacaları yeni yeni çözmeye başlıyorlardı. Tabi ilk bilmecenin bekçisi olan Monoculus'un yardımıyla beraber. Ve bilmeceleri bilip Kraliçe Jayden'i kurtarmışlardı. Ama bu sefer de kraliçenin kendi ülkesine dönmeyip kayıplara karışması ve bunun yanı sıra Recher'ın Aleks ve arkadaşlarına görünüp onları tehdit etmesiyle işler çığırından çıkmaya başlamıştır. Yeni bulmacaların peşi sıra Recher'ı sonsuza kadar hapsedebileceklerini öğrenen küçük dostlarımız arayışa düşmeye başlamıştırlar. Ve ellerine geçen 16.709 rakamıyla eş değer bir anlam taşıyan kelime bulup sihirli sözcükleri söyleyerek Recher'ı hapsetmek sorundadırlar. Peki ya bu sihirli sözcük ne?.. Merakımın bir an eksik olmadan okuduğum bir kitaptı. Aleks'in heyecanlarını hissedebilmiştim. Ve Vladimir Tumanov'un oğluna matematiği sevdirmek amaçlı yazdırdığı Kraliçeyi Kurtarmak kitabı kesinlikle işe yarar bir çözümdü. Adeta kitapta ki bilmeceleri çözerken Aleks ve arkadaşlarıyla yarışıyordum. Bu kitabı okuduktan sonra matematiği ben sevmiyorum diyen insan olmayacağını düşünüyorum."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kristal-yelkenli", "text": "Şeker Portakalı'nın yazarının kaleminden çıkan ve yine duyguya boğan bir eser. Zeze'nin ardından Edu'yla tanıştık. Onun yaşamının acıklı yönünü gördük ve hayal dünyasının uçsuz bucaksız diyarlarına yolculuk ettik. Küçük bir çocuğun hastalığıyla mücadelesi ve iyi kalpli teyzesi Anna'nın desteği yürek burkuyordu. Hayvan dostları sayesinde kısa bir anlığına da olsa normal bir çocuk olduğunu düşündüğünde içimden bir şeyler koptu. Gerçeğe bu kadar yakın bir kurmacaydı. Yazarın, çocukların hayal dünyalarının sonsuz oluşuna bu kadar hakim olması da takdir edilesi. Çocuk eğitimi ciddiye alınması ve özenle yetiştirilmesi gereken bir durum. Bunu yaparken hayal dünyalarını genişletecek ufuklarını açacak görsel, işitsel kaynaklardan yararlanılmalı. Bu tarz çocuk kitaplarının belli bir yaştan sonra kesinlikte okutulması gerektiğini düşünüyorum. Yazarın bu konudaki yetkinliğini daha önceki eserlerinde de görmüştük. Şeker Portakalı kalbimizde çok farklı yere koyduğumuz bir hikayeydi. Yediden yetmişe herkes okumuştu. Edu da benim için Zeze'nin yanında yerini aldı. Başta kardeşim olmak üzere okumayan herkese okuması için tavsiyede bulunacağım. Özet Eduardo engelli küçük bir çocuktur. Ailesi iyileşmeyeceğini düşündüğü için ilgi göstermez. Edu'yla Anna teyzesi ilgilenir. Ameliyat öncesi moral olması için deniz kenarında bir eve tatile götürür. Edu o evi bir yelkenliye benzetir. İçerisindeki doldurulmuş hayvan heykellerini çok sever. Gabriel havuzun yanındaki kaplan, Mintaka rafta duran baykuş, ve kurbağa Bolitro ile tanışır. Evdeki herkes uyuduğunda onlarla konuşmaya başlar. Hayat hikayelerini dinler kendisini büyülü bir dünyanın içinde bulur. Gabriel en iyi anlaştığı dostu olur. Bir gece Edu'yu üstüne bindirip uçurur. Onun büyük olan başını ve yürümeyen bacaklarına büyü yaparak normal bir çocuğa dönüştürür. Edu tüm gece Gabriel ile birlikte uçarak kurduğu ve imkansız sandığı hayallerini gerçekleştirir. Ismi Mintaka olan ama ismini sevmediği için Maria Jurandir denmesini isteyen bayankuş ile de çok iyi anlaşır. Bayankuş hayatın acılı kötü olaylarını seven biridir. Bu yüzden Edu'nun acıklı hikayesini çok sever. Edu diğer kardeşlerinden farklı oldu için babasının da annesinin de onunla hiç ilgilenmediğini anlattıkça Bayankuş çok memnun olur. Edu da onun hikayesini öğrenmek ister ancak Bayankuş anlatamadan büyü bozulur. Yeniden doldurulmuş hayvan heykeline dönüşür. Edu orada kaldığı sürede sık sık denizi seyreder hayvan arkadaşlarıyla sohbet eder. Anna teyzesinin yardımıyla dolaşır. Onun yardımı olmadan dolaşmaya kalktığında evden uzak bir yerde koltuk değneklerini kaldıramayacağı kadar yüksek olan halatların arasında saatlerce mahsur kalır. Onu yine Anna teyzesi gelip kurtarır. Gitme günü gelip çattığında Edu çok üzülür. Büyünün bozulma günü olmadığı için Edu Bayankuş ile o heykelken veda eder. En zor vedası Gabriel iledir. Birbirlerini unutmayacaklarını ve Edu iyileştiğinde yeniden geleceğine dair sözler verirler. Edu ameliyattan çıktıktan sonra zatürreye yakalanır. Doktorlar umut olmadığını söylerler. Edu her uyandığında annesini sorar. Anna teyzesi sen uyurken geldi diyerek yalan söyler. Edu'nun durumu giderek kötüleşir. Anna iyileştiğinde onu çok güzel deniz kenarında bir eve götüreceğini söyler. Edu evi tarif ederek zaten gittiklerini söyler. Anna Edu'nun evi bilmesine çok şaşırır. Onu daha önce hiç götürmediği gibi evi kendisinden başka bilen de yoktur. Edu bilinci kapanmak üzereyken yelkenli evi gördüğünü ve arkadaşlarının onu almaya geldiğini söyler."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kucuk-aga", "text": "Küçük Ağa romanın giriş kısmındaki kahraman Çolak Salih'tir. Salih'e \"çolak\" denmesinin sebebi I. Dünya Savaşı yıllarında cephede bir kolunu kaybetmiş olmasıdır. Salih, üç yıl cephede savaşır ve memleketi Konya Akşehir trenle gelir. Kendisi, kolunu kaybetmenin eksikliğiyle ruhsal bir çöküntü yaşamaktadır. Bir süre tren istasyonunda durakladığı sırada çocukluk arkadaşı Niko ile karşılaşır. Niko, Rum bir ailenin çocuğudur. İlk başlarda Sahil 'in yakın çevresi tarafından dışlansa da zamanla Niko'yu tanıdıkça bu durumu kabullenirler. Çocukluk dönemlerinde; Salih demircilik işleri ile Nico ise; giyim işlerini ile uğraşmaktadır. Niko, istasyonda karşılaşmalarında itibaren Salih'e çok iyi davranır. Karnını doyurur, giyecek elbiselerini kendisi diker, faytonla evine kadar götürür. Salih eve gelir, annesi Fatma Hanım ile karşılaşır. Aralarındaki özlem duygusu ile birbirlerine sarılırlar. O sırada Fatma Hanım, Salih'in kolunun olmadığı fark eder, bu duruma çok üzülür. Bir süre hasret giderirler. Fatma Hanım; eşinin ve büyük oğlunun cephede şehit düşmesi, üç kızının evlenip yanından ayrılması ve küçük oğlunun çolak olması kendisinde ruhsal bir çöküntü başlamasına neden olur. Bu üzüntüden sonra eski Fatma Hanım gibi olamayacaktır. Köy halkı ona Deli Fadik demeye başlayacaktır. Salih, yakın çevresinin vereceği tepkiden endişelidir. Bir kolu yoktur ve yakın çevresine nasıl davranacağını bilememektedir. Diğer taraftan en iyi arkadaşı Niko'nun dostça davranışları Salih'i tedirgin eder. Niko, kendisine evinin bahçesini satmasını ve bir iş kurmasını önerir. Salih'in aklı karışmıştır. Bir yandan evinin bahçesini satmak istemektedir, diğer yandan ise kendisine bir oyun oynandığından şüphelenmektedir. Salih, köy halkıyla konuşmak ve hasret gidermek için köy kahvesine gider. Burada sima olarak hatırladığı fakat isim olarak hatırlayamadığı insanlarla karşılaşır. Sohbet sırasında köy halkı; Niko ile arkadaşlığından dolayı Salih'i dışlamaya başlar. Salih, köy halkının bu davranışını anlayamamakta ve iyice sinirlenmektedir. Aynı günün akşamında bir meyhanede Salih, Niko ve Niko'nun babası yemek yiyip eğlenmektedir. Gecenin ilerleyen saatlerinde şarkılar söylenir, halaylar çekilir. Salih, iyice sarhoş olmuştur. Bir yandan da köy halkının söylediklerini aklından çıkartamaz. Bir süre sonra, kendinin de bilmediği bir şekilde ağlamaya başlar. Akşehir'e bir hocanın geleceği kulaktan kulağa konuşulmaya başlamıştır. Bu hoca iyi tahsil görmüş, söylediği sözlere itibar edilen, genç, güvenilir İstanbullu Mehmet Reşit Efendidir. Aynı zamanda Akşehir'e bir de doktor tayin edilmiştir. Bu Doktor, Salih ile birlikte aynı cephede savaşmış olan Doktor Haydar Bey'dir. Çelimsiz yüzlü, içine kapanık, durgun bir yapıya sahiptir. Akşehir'de kalması çok kısa sürer. Çolak Salih ise, kendini şaraba ve Rum Nico'ya kaptırır. Her gece meyhanede içki içer. Onu gören köy halkı selam bile vermez olur ve köy halkını kendinden iyice soğutur. Evinin bahçesini satar, bir kahve dükkanı açar. Fakat çırak bulamadığı için kahvehaneyi işletememektedir. Salih bir kolunun olmayışından dolayı bir iş tutturamayacağını düşünür. Aradan kısa bir zaman geçer. İstanbullu Hoca Emine adında bir hanımla evlenir. Düğünleri de görkemli olur. Akşehir halkı bir süre bu düğünün dedikodusunu yapar. Fakat bu düğün kısa sürede unutulur. Akşehir'de eşkıyalar, çapulcular yol kesip haraç toplamaktadır. Bu durum köy halkını çok tedirgin eder. Eşkıyalar, haraç vermeyenleri dağa kaldırmakta veya öldürmektedir. Bu eşkıyalar Türk milletine karşı ayaklanan topluluklardır. Salih ise her zaman ki gibi meyhanede içki içmektedir. Bir gün, meyhaneden çıkarken Niko'nun babasının meyhanesinin önünden geçer. İçerisi karanlıktır, fakat bir takım sesler duyulmaktadır. Bu sesler rahip ve en iyi arkadaşı Niko'ya aittir. Salih bu konuşmaları dinlemeye başlar. Konuşmalar Karadeniz'de bir Pontus Rum Devleti kurma fikri üzerinedir. Nico ve yandaşları Karadeniz'de bir ayaklanma çıkartmak istemektedir. Salih'in kafasındaki Nico karakteri değişmiş ve Nico'nun hedefini anlamıştır. Bir cuma günü İstanbullu Hoca vaaz vermektedir. Camide büyük bir topluluk toplanmış, vaazı dinlemeye Salih ve Doktor Haydar Bey'de eklenmiştir. Konuşmasında hoca birlik ve beraberlik mesajları verir. Kuvayı Milliye, eşkıya ve çapulculardan söz eder. Bu konuşmalardan doktor ve cemaat çok etkilenir. Salih değişmek ister ve değişmeye başlar. İlk olarak, içkiyi ve şarabı bırakır. Kahvehanesi satar, Rumlarla olan ilişkisini keser. Kuvayı Milliye birliğine katılabilmek için her gün Akşehir'in boş arazilerinde akış talimleri yapmaya başlar. Her gün kendini geliştirir. Bir akşamüzeri doktorun evine gider. Doktor, Kuvayı Milliye birliğinin üyelerinden biridir. Burada toplanırlar. Salih, Rum meyhanesinde duyduklarını doktor ve arkadaşlarına anlatır. Salih olayı anlattığı sırada dışarıdan bir haberci zaptiyelerin doktoru aradığını haber verir. İstanbullu Hoca, Doktor Bey'i Kuvayı Milliye üyesi olduğu için ihbar etmiştir. Fakat İstanbullu Hoca Kuvayı Milliye birliğini amacını bilmemektedir. Kuvayı Milliye birliği, çapulcuları, eşkıyaları yurttan atmak için kurulmuş bir birliktir. Doktor Bey, İstanbullu Hoca ile konuşmak üzere hocanın evine gider. Hocaya Kuvayı Milliye birliğinin amacını ve düşman olmadıklarını anlatır. Hocanın en yakınındakilerin bile yanlarında olduğunu, gerekirse zorla isteklerine ulaşacaklarını söyler. Ama hocayı inandıramaz. Doktor Bey, evden ayrıldıktan sonra hocanın aklı karışıktır. Doktor Bey'in konuşmaları onu etkilemiştir. Hoca bir yandan da baba olmanın mutluluğunu yaşamaktadır. Eşi Emine hamiledir. Kuvayı Milliye birlikleri, birleşerek bir topluluk oluşturur. Oluşturulan bu topluluk Ağır Ceza Reisi Mehmet Bey'in evinde toplanır. Burada bir ordu oluşturulur. Köyün ileri gelenleri, Kuvayı Milliye Ordusuna destek verip vermeme konusunu konuşmak üzere bir köy evinde toplanır. Bu topluluk kendi içerisinde Kuvayı Milliye'ye destek verenler ve İstanbullu Hoca'yı destekleyenler olarak ikiye ayrılır. Ali Emmi ve arkadaşı Kuvayı Milliye ordusunu desteklemektedir. Ali Emmi, konuşmasında Kuvayı Milliye'nin Kurtuluş mücadelesi vermek için kurulduğunu ve bu amaç doğrultusunda çalışıldığını söyler. Yunus Bey ve arkadaşlarının ise aklı karışıktır. Çünkü Hoca Efendi Kuvayı Milliye ordusunu eşkıya ve çapulcu olarak görmektedir. Gecenin ilerleyen saatlerinde Ağır Ceza Reisi Mehmet Bey bu konuşmaya dahil olur. Reis Bey açık olarak Kuvayı Milliye ordusuna destek verdiğini söyler. Bu açıklama Hoca Efendi taraftarlarının fikrini değiştirir. Konuşma sonunda, Kuvayı Milliye ordusuna destek kararı çıkar. Salih, Akşehir'deki Ali Emmi den Kuvayı Milliye toplantısının nasıl geçtiğini öğrenmeye çalışır. Ali Emmi Kuvayı Milliye'ye destek için çalışmaların başladığını söyler. Salih bu haberi vermek üzere Ortaköy'deki Kuvayı Milliye karargahına gider. Karargahın savaş için hazırlandığını görür. Haberi Doktor Bey'e iletir. Bu haberi alan Doktor Bey çok sevinir. Salih bu haberi verdikten sonra tekrar Akşehir'e dönmek üzere yola çıkar. Salih gittikten kısa bir süre sonra Konya'da isyan çıktığı bilgisi gelir. Bu isyanı bastırmak için Kuvayı Milliye görevlendirilir. Doktor Bey tedirgindir. Daha dün analarının dizi dibinde oturan bu gençler şimdi savaş meydanlarında boy gösterecektir. Birçoğu ise silah kullanmayı yeni öğrenmeye başlamıştır. İstanbullu Hoca Kuvayı Milliye birliğinin oluşturulduğunu ve ayaklanmaları bastırmak için Konya'ya gittiğini öğrenir. Daha sonra köyü eşkıya Çakırsaraylı haydudunun basacağı dedikodusu çıkar. Herkes, bu eşkıyayı Hoca'nın çağırdığını düşünür. Ama Hoca bu eşkıyayı çağırmamıştır. Ali Emmi ve diğer köylüler bir köy evinde toplanır. Toplantıda, Çakırsaraylı haydudu baskını hakkında konuşulur. Kuvayı Milliye birliklerine haber verilmesi ve Hoca ile konuşulması kararı çıkar. Kuvayı Milliye birliklerinden yardım istemek için Salih Afyon'a, Hacı Bey ise Konya'ya gönderilir. Diğer köy halkı ise İstanbullu Hoca ile konuşmak üzere camiye gider. O gün hava karanlık ve yağmurludur. İstanbullu Hoca camide namazı kıldırır. Namaz çıkışında Reis Bey, Hoca'ya konuşmak istedikleri söyler. Hoca konuşma talebini kabul eder. Reis Bey, Çakırsaraylı haydudunun yapacağı baskını önlemek için Hoca'dan yardım istediklerini açıkça dile getirir. İstanbullu Hoca ise, çok kızgın ve kırgındır. Bu tür bir iftiranın atılması ve köy halkının da buna inanması Hoca'yı çok üzer. İstanbullu Hoca kendisine iftira atıldığını, Çakırsaraylı haydudunu çağırmadığını köy halkına söyleyemez. Köy halkına, bu baskının önlenmesi için yardım edeceğini, Çakırsaraylı hayduduna mektup yazacağını söyler. Hoca'nın böyle davranışının sebebi ileride anlaşılacaktır. O mektubu köy halkından Reis Bey, Çakırsaraylı hayduduna ulaştırmak üzere yola çıkar. Çakırsaraylı haydudunun konakladığı yere gelir. Konuşmak istediğini söyler. Kendisine Akşehir'i işgal altına almamasını, kanların döküleceğini, Kuvayı Milliye birliklerinin Akşehir'de olduğunu, işgal altına alacağını Akşehir'in düşman toprağı olmadığını, kendisinin Kuvayı Milliye birliğine katılması gerektiğini anlatır. Reis Bey'in söyledikleri haydudun kafasında olumlu düşünceler uyandırdıysa da Akşehir'i işgal etme fikrinden vaz geçiremez. Akşam olmuş sofralar kurulmuş, yatma vakti de yaklaşmaktadır. Reis Bey, yatağında yatarken, Hoca'nın mektubunu vermediğini için pişmanlık duymaya başlar. Mektubu vermeye karar verir. Sabah olur, Reis Bey kahvaltıda mektubu verir. Ama mektubu verirken Çakırsayarlı hayduduna hoşuna gitmeyeceği şeyler söyler. Haydut çok sinirlenir, Reis Bey'in gitmesini ister. Reis Bey, Akşehir'e döner. Dönüşünden kısa bir zaman sonra Çakırsaraylı haydudunun emrindeki bir grup insan Reis Bey'in yanına gelir. Reis Bey'in söylediklerinden çok etkilenmişlerdir. Kuvayı Milliye'ye katılmak istediklerini Reis Bey'e anlatırlar. Reis Bey bu haberi duyduğunda çok sevinir. Bu grup haydudun işgaline karşı Akşehir'e gruplar halinde dağılır. Artık havalar soğumaya başlamıştır. Çakırsaraylı'nın ordusunun büyük bir kısmı Kuvvacılar tarafından dağıtılır. Günlerden bir Cuma günüdür. Hoca Efendi camide vaaz vermeden önce Doktor Bey ve yüzbaşı ile konuşur. Yüzbaşı dava adına hocanın yollarından çekilmesini, çekilmez ise caniler ile bir göreceklerini söyler. Hoca bu tip tehditlere aldırmaz. Artık hoca camide vaaz vermeye başlamıştır. Hoca Kuvvacıların aklına bile gelmeyecek şeyleri açıklar. Kuvvacıların Bolşevikler ile bir antlaşma yaptığını cemaate anlatır. Hocanın Kuvayı Milliye birliklerine bu denli düşman oluşu bu antlaşmadan dolayıdır. Kuvvacılardan Reis Bey iftira atıldığını söyler. Durumu biraz olsun yumuşatmayı başarır. Ama Hoca kendi düşüncelerinde ısrarcıdır. Kuvayı Milliye taraftarı olan Fuat Paşa İstanbullu Hoca'nın öldürülmesi için Kuvvacılara haber gönderir. Doktor, Nazım ve Hamdi yüzbaşılar bu emri aldıklarında çok üzülürler. Bir çözüm yolu ararlar ama o çözüm yolu yoktur. Vur emrini üçünden biri üslenecektir. Yüzbaşı Hamdi'nin hocayı vurması kararı verilir. Diğer taraftan ise İstanbullu Hoca'nın çocuğunun doğumuna az bir zaman kalmıştır. İstanbullu Hoca'yı vurmak için hazırlıklar tamamlanır. Kaçma ihtimaline karşı yollar tutulur. Kuvvacılar kendi yandaşlarını ürkütmemek için tedbirli olmak durumundadır. Artık İstanbullu Hoca'yı vurmak için her şey hazırdır. Ama Kuvvacılar hiçbir yerde Hocayı bulamaz. Ali Emmi'nin evinde olduğu haberi alınır. Ali Emmi'nin evinde Salih ve Doktor Bey'den başka kimse yoktur. Salih, annesini görmeye gelirken bir grupla çatışmış, yaralanmıştır. Doktor, Salih'in başındadır ve iyi olacağını söyler. Hoca'nın haber alıp kaçtığı anlaşılır. Kuvvacılar nasıl hocanın haber aldığını düşünürken, muhtarın haber vermiş olabileceğini akıllarına gelir. Muhtar Efendi hocayı vurma planlarını gizliden kapı aralığından duymuştur. İstanbullu Hoca ise, karışık duygular içerindedir. Eşi Emine'den ve daha doğmamış çocuğundan ayrılmak ona ağır gelmektedir. Muhtar ve Kel Hacı'nın yardımlarıyla Çakırsaraylı hayduduna sığınır. Haydut hocayı çok sevmiştir. Hocanın bir dediğini iki etmez. Kısa zamanda halkla tanıştırır. Çakırsaraylı ve halk ona Küçük Ağa demeye başlar. Böyle günler geçmeye başlar. Küçük Ağa haydudun adamı Recep'in baskısıyla silah kullanmayı ve at binmeyi öğrenir. Bunu kendini korumak için yapar. Günler geçtikçe Emine ve doğmamış olan çocuğunu hasretlik ağır basmaya başlar. Küçük Ağa'ya Akşehir'den haber gelir. Bir oğlu olduğu, isminin Mehmet konduğu, eşinin ise durumunun iyi olduğunu haberini alır. Çok sevinir, yerinde duramaz. Onları görmek ister. Ama bundan vazgeçer. Kuvvacılar her yerde onu aramaktadır. Kuvvacılardan Fuat Paşa Küçük Ağa'nın Çakırsaraylı tarafından korunduğunu öğrenir. Kuvvacılar; Çakırsaraylı ve Küçük Ağa'yı ele geçirmek için harekete geçer. Gün aydınlanmadan haydudun evi kuşatılır. Büyük zihayat verdirilir. Haydut ve adamları öldürülür. Yine Hoca hiçbir yerde yoktur. Kuvvacılar ikinci kez Küçük Ağayı ellerinden kaçırır. Kuvvacılar Küçük Ağa'yı ararken Akşehir iyice karışır. Hoca yanlısı olan Müftü Mustafa, Kuvvacılara karşı bir seferberlik başlatır. Müftü; Komiteci olan Pehlivan adındaki bir maceracıyı teşvik ederek bir çete kurar. Bu çete başarılı da olur. Pehlivan Ali Emmi ve Reis Beyi hapse bile atar. Fakat Kuvvacılar kısa zamanda Pehlivan ve Müftü'yü yakalar. Bu isimler vatana ihanet suçundan halkın kurduğu mahkeme ile idam edilir. Emmi ve Reis Bey kurtarılır. Böylece çete de yıkılmış olur. Kuvvacılar idamlardan sonra köyde kalırlar. Çolak Salih ise hızla iyileşmiştir. Hoca Efendiden ise hiçbir haber yoktur. Salih kuvvacıların konuşmalarını duyar. Hoca Efendi'yi arama işini kendisine verilmesini ister. Salih çok büyük işler başarmıştır. Kuvvacılar bu öneriyi kabul eder. Ankara'da Meclisi Mebusan Meclisi açılır. Akşehir'i temsil etmek üzere Hacı Yusuf görevlendirilir. Salih ve Küçük Ağa Çerkez kardeşlerinden Tevfik Bey'in çetesine katılmak için yola çıkarlar. Bu çete birçok başarılara ulaşmış Etem, Tevfik ve Reşit Beylerden oluşur. Tek hedefleri zararlı çeteleri yok etmektir. Salih ve Hoca çeteye katılmak istediklerini söyler. Tevfik Bey özellikle Küçük Ağa'nın konuşmalarından çok etkilenir. Onları silah arkadaşları ile tanıştırır. Küçük Ağa bir grubun başına getirilir. Bundan böyle bu çetede kalacaklardır. Küçük Ağa ve Salih çetedeki düzeni zamanla öğrenir. Tevfik Bey, Küçük Ağa ve Salih'e yardımcı olması için Halil Bey'i görevlendirir. Halil Bey Salih'in iyi silah kullandığını öğrenmiştir. Bir vuruşma olur. Salih kazanır ama bir tartışma çıkar. Tevfik Bey bu olaydan dolayı Salih ve Halil Bey'i ayrı gruplarda görevlendirir. Küçük Ağa ve Salih birbirinden ayrılmıştır. Aradan uzun bir zaman geçmesine rağmen Küçük Ağa çete tarafından dışlanmaktadır. Bazı kuşkuların olduğunu bilmektedir. Hala bir yakınlık olmamıştır. Tevfik Bey İstanbullu Hoca'nın Küçük Ağa olduğunu öğrenir. Küçük Ağa çeteden ayrılmak ister. Ama Tevfik Bey bunu kabul etmez. Tevfik Bey Küçük Ağa'ya kendi birliğini kurmasını söyler. Bunun üzerine Küçük Ağa gitmekten vazgeçer. Bu birlik ile büyük başarılar elde eder. Ünü Ankara'ya kadar ulaşır. Garp cephesi tam bir cephe olmak üzeredir. Görünüşte de işler iyiye gider, birlik beraberlik, bir güven ortamı vardır. Yunanlılarla yapılan savaşta yenilmesiyle güven sarsılır. Bunun üzerine İsmet Paşa cephesini başına Tevfik Bey'i getirmek ister. Etem Bey rahatsızdır çünkü. Tevfik Bey bu öneriye karşı çıkar. Emir altına girme istememektedir. Yıllardır hep emir veren taraf olmuştur. Ayrıca onlar askerdir. O cepheye geçmesiyle birlikte ölüme gideceğinin farkındadır. Kuvayı Milliye gruplarının asker olmadığını savunur. Söz Küçük Ağa'ya gelir. Küçük Ağa birlik beraberlik mesajları verir. Düşmanı yenmek için tek bir ordu oluşturulması gerektiğini savunur. Ama bu açıklamalar Tevfik Bey'in düşüncelerini değiştirmez. Tevfik Bey İsmet Paşa üzerinde planlar yaparak orduya saldırmayı düşünür. Tevfik Bey düşmanlardan daha tehlikeli olmaya başlamıştır. Küçük Ağa ise bir takım planlar kurulduğunu anlar. Niyetlerinin orduya savaş açmak, Küçük Ağa'yı öldürmek olduğunu kısa zamanda öğrenir. İlk iş olarak yanındaki birlikten bir grup oluşturur. Bur grupla birlikte Pehlivan ve Topal İsmail'i öldürür. Tevfik Bey kendisinden şüphelenmemesi için bu grubu Ökkeş Ağanın yanına gönderir. Kendisi ise Tevfik Bey'in yanında kalır. Kısa zamanda Pehlivan ve Topal'ın öldürüldüğü duyulur. Salih Küçük Ağa'nın eşi Emine'den haber almak ve Reis Bey'e haber ulaştırmak için Akşehir'e gider. Köy halkıyla kısa süreli sohbet eder. Ali Emmi'nin hasta olmasına çok üzülür. Daha sonra Reis, Hacı Bey ile ziyaretine gidecektir. Ondan önce annesinin yanına gider. Hasret giderir. İkindi vakti Ali Emmi'yi ziyarete gider. Tevfik Bey ve çetesinin Türk ordusuna saldırma planlarını anlatır. Daha sonra da İstanbullu Hoca'nın ölmediğini, hayatta olduğunu ve başlarından geçenleri anlatır. Diğerleri ise endişelidir. Emine başkası ile evlenmiştir. Şimdi Salih bunu nasıl Küçük Ağa'ya söyleyeceğini düşünmektedir. Salih öğreneceği bilgiyi öğrendikten sonra ertesi gün Akşehir'den ayrılır. Küçük Ağa'ya bu haberi asla söyleyemeyecektir. Salih'in gitmesinden kısa bir süre sonra Emmi ağırlaşmıştır. Küçük Hacı, Reis Bey ve Ermeni Doktor Minas onu ziyarete gider. Doktor Bey, durumunun iyi olmadığını söyler. Ali Emmi'de düşmanı yurttan atmadan ölme niyeti yoktur. Reis Bey, Doktor Minas ve Küçük Hacı kısa süre sonra Ali Emmi'nin yanından ayrılırlar. Aradan zaman geçer. Emmi'nin durumu iyice kötüleşir. Küçük Hacı başında Kur'an okumaktadır. Emmi bu esnada son nefesini verir. Emmi'nin cenazesine Kuvva'ya karşı olanlar bile katılır. Etem Bey olup biteni kardeşi Tevfik'ten öğrenmek için karargaha gider. Tevfik Bey olup biteni Etem Bey'e anlatır. Ayrıca Tevfik Bey, Küçük Ağa'nın başarılarından, bilgeliğinden bahseder. Etem Bey Küçük Ağa'dan şüphelenir, her şey onun gelmesiyle başlamıştır. Ankara üzerine bir yürüyüş eylemi başlatılacaktır. Diğer çetelere haber sanılır. Birçok çete bu yürüyüşe destek olur. Etem Bey, yurdu kurtaranın kendini ve çetesi olduğunu sanmaktadır. Ama yanıldığını anlaması çok uzun sürmez. Demirci Efe çetesi ve diğer çeteler ordu tarafından yakalanır. Etem Bey bunun üzerine çete içerisindeki bütün ağaların sofada toplanmasını ister. Herkse toplandığında çetenin amacını hatırlatır ve orduyu vurma girişimlerinden bahseder. Düşmanı yurttan kendisinin attığını bir kez daha vurgular. Ağalardan destek ister. Ne karar alınırsa alınsın, verilecek kararda herkesin serbest olduğuna vurgu yapar. Küçük Ağa ise ağaların Türk ordusuna katılmalarını ister. Konuyla ilgili konuşma yapar. İyi düşünülüp öyle karar verilmesini gerektiğine vurgu yapar. Ağalar kendi aralarında toplanarak Etem Bey ve çetesine destek olmayanlarını vuracaklarını söylerler. Küçük Ağa'yı gözetmesini için bir gözcü tayin ederler. Etem Bey Küçük Ağa'yı yanına çağırır. Kendisine destek verip vermeyeceğini sorar. Küçük Ağa, bu davada yanında olduğunu söyler. Etem Bey, bu duruma çok memnu olur. Ama amacı Kütahya'da bulunan Kuvvacılara haber göndermektir. Etem Bey, Kütahya'ya taarruz emrini verir. Bu taarruz beklendiği gibi sonuçlanmaz. Daha öce Kuvvacılara haber gönderen Küçük Ağa çeteye büyük kayıplar verdirir. Çetenin büyük bir kısmı Kuvvacılara katılır. Etem Bey'in Yunanlılara sığınmasıyla çıkarma sona erer. Kuvvacıların bu başarısında İzzettin Bey'in rolü büyüktür. Küçük Ağa bu başarıdan sonra Yüzbaşı Nazım'ın yardımıyla Ankara'ya Doktor Bey'in yanına gider. Doktor Bey'e Salih'i aradığını ama haber alamadığını söyler. Diğer yandan ise Küçük Ağa'nın İstanbullu Hoca olarak tanınma korkusu içini kemirmektedir. Ama kimse onu tanımamıştır. Yada o öyle zanneder. Kısa bir konuşmadan sonra istasyondaki odasına geri döner. Bir gün Küçük Ağa kendini Garp Cephesi karargahı olan Akşehir'de bulur. İçi içine sığmamaktadır. Bir arkadaşı ile eski evinin yanından geçerken aklına Emine ve oğlu Mehmet gelir. Acaba onlara ne oluştu? Bunu öğrenmesi çok uzun sürmez. Emine'nin Çakırlı Hasan diye biriyle evlendiğini öğrenir. Küçük Ağa neredeyse her gün Hasan'ın evinin önünden geçmeye başlar. Oğlu ile karşılaştığında ise tam bir duygu patlaması yaşar. Senelerden beri ilk defe oğlunu görmüştür. Onunla hatıra fotoğrafları çektirir. Şekerler, türlü türlü yiyecekler alır. Emine ise ağır hastadır. Emine'sine kavuşamadan bir kez daha onu kaybeder. Emine ölmüştür. Artık Mehmet'e babası Küçük Ağa bakacaktır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kucuk-kadinlar", "text": "Babalarının savaşa gitmesinin ardından anneleriyle birlikte verdikleri yaşam mücadelesini anlatan Louisa May Alcott'ın Küçük Kadınlar kitabı bir dönem klasik haline gelmiş bir gençlik romanı olma özelliği taşıyor. Dört kız kardeşin hayata tutunma şekillerini anlatan Küçük Kadınlar kitabının konusu ise şöyle; Bay March ülkesi için savaşa gitmişti. Ardında eşini ve birbirinden güzel dört kızını bırakmıştı. O savaşa gitmeden önce durumları iyi bir ailelerdi. Fakat savaş çıkınca bu durum kötüleşmeye başladı. Margaret evin en büyük kızıydı. On altı yaşındaydı ve zengin ailelerinin çocukları için mürebbiyelik yapıyordu. Evde annesinden sonra en çok sözü geçen kişiydi. Onun arkasından on beş yaşındaki Josephine geliyordu. Tam bir kitap kurdu olan Jo kendince hikayeler yazıyordu. Ayrıca giyim tarzı ve hareketleri oğlan çocuğunu hatırlatıyordu. Fakat onun hayali hep babası gibi ülkesi adına bir şeyler yapabilmekti. Evin en uysal kızı olan Elizabeth on üç yaşındaydı. Müziği çok seviyordu. Tek hayali müzikle ilgili bir şeyler yapabilmekti. Piyano çalmak ve yeni nota defterleri almak en büyük hobisiydi. Evin en küçükleri olan Amy ise resimle ilgileniyordu. Gördüğü her şeyi resmederdi ve okula gidiyordu. Bu aralar en büyük sorunu okuldaki zengin arkadaşları gibi olamamaktı. Kızlar her zaman annelerine yardımcı oluyorlar ve onun sözünden çıkmıyorlardı. Evde ev işlerine en çok yardım eden Beth'ti. Her akşam mutlaka yemek masasında o gün yaptıklarını anlatırlar daha sonra ise dikiş dikerlerdi. Bazı geceler ise sahneledikleri oyunlar olurdu. Ayrıca yan evde de birileri kalıyordu. Bu aile Laurence ailesiydi. Bay Laurence çok zengin bir iş adamıydı fakat oldukça yaşlıydı. Torunu Teddy ile beraber kalıyorlardı. Torununun da kendisi gibi başarılı biri olmasını istediğinden onu istediği gibi yetiştiriyordu. Her ders için ayrı mürebbiyeleri vardı. Ev oldukça büyük bir malikaneyi barındırıyordu. Evde müzik , kitap , resim ve daha bir çok sanatsal alanda seçenek barındırıyordu. Teddy ve kızların tanışması Jo sayesinde oldu. Jo , Laurence'in mutsuz olduğunu farketmişti. Ona arkadaşlık teklif etti ve böylece malikaneye giren ilk kardeş oldu. O andan itibaren en yakın arkadaş olacaklardı. Eve tüm kardeşler geldi. Yaşlı Laurence'in en sevdiği kardeş ise Beth oldu. Çünkü kız ona piyano çalan ölen kızını andırıyordu. Hatta March ailesine bir piyano bile hediye etti. Günler geçerken Beth evlerine gittiği bir ailenin bebeğinden Kızıl hastalığı kaptı. Bu bulaşıcı bir hastalıktı ve Beth çok uzun bir süre hasta olarak yattı. Ne annesini ne de kardeşlerini hatırlayabiliyordu. O sırada savaştaki Bay March'ın da hasta olduğu ve eşinin derhal çağrıldığı haberi gelmişti. Annelerinin yokluğunda küçük kardeşlerinin hastalığı ile boğuşan kardeşler için çok zor bir dönemdi. Fakat onların yanında Laurence ailesi ve Teddy'nin mürebbiyesi Bay Brooke vardı. Brooke , Meg ile ilgileniyordu. Hisleri karşılıksız değildi tabii."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kucuk-kara-balik", "text": "Küçük Kara Balık, İranlı çocuk kitabı yazarı Samed Behrengi tarafından yazılmış harika bir masal kitabıdır. İlk kez 2012 yılında yayımlanan bu kitabın, her yaştan okurun sıkılmadan okuyabileceği bir kitap olduğunu belirtmek gerek. Bir dönem Türkiye'de okul kütüphanelerinde bulunması yasaklanmış, fakat bu yasak sonradan kaldırılmış olsa da, İran'da hala yasaklı kitaplar arasındadır. Neden yasaklı olduğunu anlayabilmek için ise, yarım saat ayırıp kitabı okumak yeterli olacaktır. Bu incecik masal kitabı, bir çocuk kitabı olmasına rağmen okura kocaman dünyalar sunuyor. Küçük Kara Balık, çoğumuzun yapamadığı şeyi yapıyor, yani hayatı sorguluyor. Çoğumuz sınırlarımızı bilmeden, toplumun bize çizdiği sınırlar dahilinde yaşarken, küçük kara balık kendi sınırlarını görmeye karar veriyor. Kitapta halihazırda altı çizilesi birçok cümle yer almakta. Bu muhteşem masalın kısa özeti ise şöyle: Balık nine, bir gece yüzlerce torununu etrafına toplamış, onlara Küçük Kara Balık'ın masalını anlatmaktadır: Küçük Kara Balık, bir sabah erkenden uyanır ve annesini de dürterek uyandırır. Şaşkınlıkla uyanan annesi, ne olduğunu, neden sabahın bu erken saatinde bu şekilde uyandırıldığını sorar. Küçük Kara Balık'ın cevabı ise, yaşadıkları çağlayandan çok daha ötesini, denizi, okyanusu merak ettiği, bunun için de bir geziye çıkıyor olduğudur. Anne balık başta ne olduğunu anlayamaz, anladığında ise derhal vazgeçmesini söyler fakat Küçük Kara Balık çok kararlıdır. Annesiyle konuşmalarını duyan komşuları da bir araya toplanır. Küçük Kara Balık'ın isteğini duyan komşuları sinirlenirler, çünkü bu küçük akarsuda doğup büyüdüklerinden dolayı, büyük denizleri, okyanusları keşfetme fikri onların gözünü korkutmaktadır. Küçük Kara Balık'a eğer buradan giderse bir daha geri dönemeyeceğini, dönerse onu öldüreceklerini söylerler. Anne balık çok üzülür, fakat olan olmuştur bir kere. Küçük Kara Balık annesi ve birkaç arkadaşı ile vedalaştıktan sonra hemen yola koyulur, büyük bir macera onu bekliyordur. Başkalarını korkutan şey onu heyecanlandırıyor ve mutlu ediyordur. Küçük Kara Balık, yüzerek çağlayanın en ucuna gelir ve kendini aşağı bırakır. Kendine geldiğinde, kendisini bir gölün içinde bulur. Etrafını incelemeye başladığında, bir sürü minik kara balıkçıların suyun içinde kaynaşmakta olduğunu görür. Balıkçıklar Küçük Kara Balık'a kendilerine iribaş dendiğini, büyüyünce kocaman birer kurbağa olacaklarını söylerler. İribaşlar kendilerini çok üstün görmekte, gölün en güzel balıkları olduklarını söylemekte ve Küçük Kara Balık'ı hor görmektedirler. Küçük Kara Balık iribaşlara kendilerini bu kadar beğenmemeleri gerektiğini, onlardan çok daha güzel balıklar olduğunu söyler, onlar böyle konuşurlarken, kocaman bir kurbağa gelip Küçük Kara Balık'a yavrucuklarının aklına böyle saçma sapan düşünceler sokmamasını söyler ve onu kovalamaya başlar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kucuk-mutluluklar-kitabi", "text": "Bireyin mutluluğa ulaşma çabası yaşam yolculuğu boyunca devam eder ve yaşam, kişi bu yolda demlenerek yürümüşse anlam kazanır. Mutluluk, kişinin kendi iç dünyasında derinleşmesiyle sağlanır. Bu bağlamda mutluluğa ulaşmanın anahtar kavramı kişinin kendini sevmesi ve kabul etmesidir. Entelektüel gelişimi ve yaşamsal farkındalığı olan kişi, kendi benliğini kabul etme konusunda başarılıdır. Yaşam akışındaki duyguları tanıyarak geçmiş duygularla yüzleşmek, arzuları yönetmek ve baş etme stratejileri kazanmak kişiyi mutluluk idealine götürür. Yüzleşmeyi tamamlayan kişi dönüşmeye ve benliğini kabul etmeye başlar. Kendi varoluşunu tamamlayamamış ve yaşama anlam katma gücünü kaybetmiş kişiler ise hayatlarındaki boşluğu döngü halinde tekrarlanan kompulsif monologlarla doldurma eğilimi gösterir. Meta ile kurulan ilişkiler kişiye uzun vadeli mutluluk sağlamadığı gibi bağımlı ilişkileri de doğurur. Halbuki kendine yolculuğunu sağlıklı şekilde yürüten kişi sevilme ihtiyacını karşılamak için bir başkasına ihtiyaç duymaz, suiistimal ve ihmalin olduğu ilişkilerde yer almaz. Kişi ihmalin veya aşırı fedakarlığın olduğu ilişkilerden kopamadığında ise bilişsel yanılgıya kapılarak takıntılı ilişkiler kurabilir veya yalnız kalma korkusu yaşayabilir. Bu durumun sebebi erken çocukluk döneminde yaşanan olumsuz yaşantı olabilir. Başkası tarafından sevilme, takdir görme isteği kişinin geleceğini inşa etmesini zorlaştırır ve bireye anksiyete yaşatır. Anksiyetenin yoğun ve düşmanca yaşandığı durumlarda kişi özünü yaşayamaz ve aslında ayrılıklarla güçleneceği detayını kaçırır. Hayatını başkalarının kalemleriyle çizmeyi bıraktığında özüne döner ve yeni ilişkilere hazır olur. Bu bağlamda yeni ilişkilere hazır olmak için kişinin önceki birlikteliklerinden ayrılması gerekir. Birey ancak değer gördüğü ilişkilerde iyileşebilir. Her zaman geride kalan şeyler, geleceklere iyi bir zemin hazırlamak zorunda değildir. Bazı yaşantılar sadece kişinin doğruyu algılayabilmesi içindir. Bu durumlarda kişinin duygu durumunu kabul ederek yüzleşmesi ve hayattaki işlevselliğini devam ettirmesi önemlidir. Kabullenmek stresörleri azaltarak kişinin soyut muhakeme yeteneğini arttırır. Kişinin mutluluğa ulaşmasını engelleyen olgulardan biri de sık sık tekrar eden negatif düşüncelerdir. Bazı bireyler bu negatif düşüncelerden rahatsızlık duysa bile nötr hale getiremez veya pozitif düşünceye çeviremez. Bunun sebebi çocuğun annenin korkularını bilinçdışı kodlamalarla almasıdır. Beyin tekrar edilen veri için protein üreterek nöronlara dönüştürür ve diğer nöronlarla ağ kurarak yeni sinir bağlantıları oluşturur. Bu durum beynin aynı düşünceyi sıklıkla yaşatmasına sebep olur. Olumsuz duyguları sesli ifade etmek ise kişiyi o duygu durumundan uzaklaştıracağı için çözüm sağlar çünkü duyguyu içselleştiren birey o duygudan uzaklaşamaz. Negatif duygulardan uzaklaşamayan bireyler panzehir olacağını düşündükleri kişileri hayatlarına almayı tercih eder. Kendi acısını yansıtan kişiyi hayatına alması ise kimi zaman olumsuzluklara sebep olur. Sağlıklı bir zihin bu durumda kendini acıdan uzak tutmaya çalışır. Duygusal ilişkilerde kullanılan 'ilk görüşte aşk' kavramı bilinçli bir zihnin eseri değildir. Çünkü ilk karşılaşmalarda kişinin amigdalası çalışır ve bilinç devre dışı kalır. Oksitosin, dopamin, serotonin, amfetamin ve norepinefrin gibi hormonlar hızla salgılandığı için kişi karşısındakini idealize ettiği şekilde görmeye eğilim gösterir ve kişinin mentalitesinde gerçekleşen her olay fizyolojisini de etkiler. Bireyin aşık olduğunda beyin aktivasyonun artmasına bağlı olarak beynin daha fazla oksijen üretmesi veya tehdit aldığında beynin bazı reaksiyonlar geliştirmesi sonucu kan dolaşımının ve kalp ritminin artması örnek verilebilir. Hayatı anlamlandırma aşamasında kişinin hayata bakış açısı önemli bir faktördür. Bireyin doğuştan sahip olduğu veya sonradan kazandığı ögeler bakış açısını doğrudan etkiler. Yaşadığı iklim, aidiyet duyduğu toplum normları, eğitim durumu, arzularını yönetme kapasitesi, huy karakter ve kişilik özellikleri bakış açısını etkileyen faktörlerdir. Bahsedilen unsurlar süreç içinde kişinin duygularının değişmesine sebep olabilir. Bu sebeple davranışlar semboliktir ve her zaman kişilik ile aynı bağlamda ilerlemediği için yanıltabilir. Mikro mezzo ve makro bilinçaltı yansımalarıyla bireyin kimlik analizi yapılabilir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kucuk-prens", "text": "Israrla çocuk kitaplarıyla aynı rafa konulsa da her insanın hayatının farklı dönemlerinde mutlaka okuması gereken bir kitaptır. Yazar, Fransız bir savaş pilotu olan Antoine de Saint-Exupery'dir. Yazar bu kitabı İkinci Dünya Savaşının ortalarında yazmıştır. Savaş sırasında da uçağı düşürülerek ölmüştür. Kitabı başlatan olay; Sahra Çölü'ne düşen pilotun, Küçük Prens'le karşılaşmasıdır. Küçük Prens'in gezegeninden ayrılıp, gördüğü altı ayrı gezegende ki tipik yetişkin yaşam biçimlerinin eleştirisi yapılır. Kralın gezegeni otorite tutkusunu; sanatçının gezegeni, kendini beğenmişliği ve sanatçının toplumla yitirmiş olduğu iletişimsizliği; sarhoşun gezegeni, umutsuzluk ve buna dayanan unutma isteğini; işadamının yaşadığı gezegen, amaçsız sahip olma tutkusunu; fenercinin gezegeni sorgulamaksızın yerine getirilen görev duygusunu; coğrafyacının gezegeni ise bilimi kimin için yaptığını unutan bilim adamını ve bilim anlayışını sembolize eder. Kitabı anlamak kolaydır. İnsan, çocukluğundan parçalar taşıyor; çocukluğun nasıl bir şey olduğunu biliyor ise. Yoksa okuduklarını anlamlandıramaz insan. B612 gezegeninden gelip bize dünyanın aslında nasıl bir yer olduğunu anlatan bu sevimli dost, eminim her okuyana çok farklı şeyler katmıştır. Mesela büyüklere... Büyüklerin çocukları anlamak konusunda ne kadar yeteneksiz olduğunun bir kanıtıdır bu kitap. \"Büyükler hiçbir şeyi kendi kendilerine anlayamazlar. Onlara durmadan her şeyi anlatmak da çocuklar için yorucudur.\" Diyerek durumu açıklamıştır Küçük Prens. Yazar altı yaşında çizdiği ilk resmi büyüklere sorduğunda beklemediği yanıtlar alır. Sahi! Sizce o resimdeki şey ne? Eğer hayal gücünüz ölmediyse ya da hala büyümediyseniz siz de benim gibi o resimde, fil yutmuş bir boa yılanı görüyor olacaksınız. Küçük Prens, bize sahip olduğumuz şeylerin çok özel olduğunu anlatır. Onun gezegeninde ki tek çocuk, prens. Tek gül de eşsizdir. \"...güzelsiniz ama boşsunuz, diye ekledi. Kimse sizin için canını vermez. Buradan geçen herhangi bir yolcu benim gülümün size benzediğini sansa bile, o tek başına topunuzdan önemlidir. Çünkü üstünü fanusla örttüğüm odur, rüzgardan koruduğum odur, kelebek olsunlar diye bıraktığımız bir kaç tanenin dışında bütün tırtılları uğruna öldürdüğüm odur. Yakınmasına, böbürlenmesine, hatta susmasına kulak verdiğim odur. Çünkü benim gülümdür o. Bu kitapta mutluluğun ve sevmenin birçok sebebi vardır. Ve insanlara öğretilir. \"...aynı saatte gelmen daha iyi olur,\" dedi tilki. \"Örneğin sen öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım. Mutluluğum her dakika artar. Saat dörtte artık sevinçten ve meraktan deli gibi olurum...' \"Bir yıldızda yaşayan bir çiçeği seviyorsanız, geceleyin yıldızlara bakmak hoştur. Ve geceleri gökyüzüne bakarsın. Her şeyin çok küçük olduğu gezegenimi gösteremem sana. Belki böylesi daha iyidir. Yıldızım senin için herhangi bir yıldız olsun. Böylece gökyüzündeki bütün yıldızlara bakmayı seveceksin.\" Her insan, her yaşta farklı değerlendirir bu kitabı. Belki de onu bu kadar özel yapan şey budur. Size aktardıklarım da benim bu kitaptan kazandıklarımdır zaten. \"Asteroid B612'nin ünü açısından mutluluk verici bir şekilde, bir Türk diktatörü, halkına, Avrupalı gibi giyinmeyi emrederek, aksine davrananlara ölüm cezası verileceğini duyurdu. Astronom, 1920 yılında keşfini bu kez çok şık bir kıyafet içinde yeniden sergiledi. Ve bu kez bütün dünya onu dinledi.\" Ve son olarak kitaba gölge düşüren bu paragraftan bahsetmek isterim. Bu paragraf sebebiyle eser yeri gelmiş 100 temel eser arasından çıkarılmış, yeri gelmiş ülkemizde sansürlenmiştir. İşte bu kısım kitabın size öğrettikleriyle ilgilidir. Olaya Atatürk'e ya da Avrupalılara eleştiri olarak bakabilirsiniz. Hiç bir zaman netleşmeyecek olan bu konu size kalmıştır. Zaten ne demiş Küçük Prens: \"Gerçeğin mayası gözle görünmez.\" Küçük Prens, Antonie De Saint Exupery tarafından 1943 yılında Newyork'ta bir otel odasında yazılmıştır. Kendisi de bir pilot olan Fransız yazarımız, Küçük Prens adlı başka bir gezegenden gelen bir çocuğun gözünden büyüklerin yanlışlarını anlatır. Küçük Prens kitabı yazarın 6 yaşında iken Yaşanmış Öyküler adlı bir kitapta, avını yutan bir boğa yılanının resmini anlatarak başlar. Bundan esinlenerek fil yutmuş bir boğa yılanı çizer. Büyüklere \"korktunuz mu\" diye sorar. Herkes bir şapkadan korkmayacaklarını söyler. Hiç kimse onun fil yutan bir boğa yılanı olduğunu anlamaz. Bunun üzerine büyükler tarih, aritmetik, coğrafya, dil bilgisine yoğunlaşmasını söyler ve yazarımızın resim yeteneği kaybolur. Yıllar sonra büyür ve pilot olur. Sahra Çölü üzerinde giderken bir uçak kazası yapar, motorunun bir parçası bozulur. Yardım isteyecek kimse yoktur. Ölüm kalım meselesi olur, çünkü yanında sadece 8 günlük suyu kalmıştır. Uyurken \"Bana bir koyun resmi çizer misin?\" diyen birinin sesiyle uyanır. Kimseye benzemeyen sarı saçlı küçük bir çocuktur bu. Farklı bir gezegenden gelen Küçük Prens'tir. Önce fil yutan boğa yılanını çizer. Prens, \"Ben fil yutan bir boğa yılanı istemiyorum\" der. Pilot şaşırır, çünkü kimse o güne dek bu resmi anlamamıştır. Sonra bir kaç denemeden sonra kapalı bir kutu çizer, içinde koyun var der. Prens bu resme bayılır. Sonra Küçük Prens kendi öyküsünü anlatmaya başlar. Biri sönmüş üç volkanı ve harika, kainatta eşi benzeri olmayan bir çiçeği ve baobap ağaçları kaplı küçük bir gezegende tek başına yaşadığını söyler. Kendine bir uğraş bulup bilgisini ve görgüsünü artırmak amacıyla bölgesinde bulunan diğer asteroidleri gezmeye karar verir. Hepsinde çok farklı ve ilginç karakterler vardır. Her gezisinin sonunda \"Şu büyükler, kesinlikle çok ama çok tuhaf insanlar der.\" Gezenin birinde her şeyini yönettiğini söyleyen bir kral, diğerinde kendini beğenmiş bir adam, sayılarla uğraşan bir işadamı, devamlı fenerini yakıp söndüren bir fenerci ve devamlı içen bir ayyaşla karşılaşır. En sonuncu gezegende buluşlarını kaybeden bir kaşife rastlar. Kaşif ona dünyaya gitmesini salık verir. Böylece prensimizin gittiği yedinci gezegen dünya olur. Dünyada bir tilkiyi evcilleştirir. Tilki ona bir sır verir: \"İşte sırrım, çok basit: En iyi yüreğiyle görebilir insan. Gözler asıl görülmesi gerekeni göremez.\" der. Diğer gezegenlerde gördüğü karakterlerin aynısının dünyada binlerce olduğunu görür. Böylece bir yıl kaldığı dünyadan kendi gezegenine dönmek ister. Çünkü orada bakmak zorunda olduğu bir çiçeği vardır. Aslında o çiçekten dünyada binlercesi vardır ama büyükler çiçeklerinin kıymetlerini bilemezler. Ayrılık pilotumuz için zor olur çünkü aradığı konuşma arkadaşını çok geç bulmuştur. Küçük Prens gezegenine döner, pilotumuz da uçağı tamir edip ülkesine döner. Hiçbir zaman prensi unutamaz ve altı yıl sonra bu öyküyü kaleme alır. \"Eğer yolunuz Afrika'ya düşerse, eğer bir çocuk size doğru geliyorsa, gülüyorsa, altın sarısı saçları varsa o olduğunu hemen anlayacaksınız. O zaman n'olur, beni böyle kederler içinde bırakmayın geri döndüğünü yazın...\" diyerek öyküsünü sonlandırır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kucuk-seyler-samipasazade-sezai", "text": "1891'de yayımlanan ve edebiyatımızda Batılı tarzda modern öykünün ilk örneği kabul edilen Küçük Şeyler, bir mukaddime , birisi tercüme yedi öykü ve bir mensureden oluşmaktadır. Küçük Şeyler'in ilk öyküsü olan Bu Büyük Adam Kimdir, yazarın bir çocukluk hatırasından yola çıkarak oluşturulmuştur. Samipaşazade Sezai, dönemin fikir insanlarını ve edebiyatçılarını ağırlayan bir kültür merkezi konumunda olan Taşkasap'taki aile konağında aldığı derslerin ardından her akşam üzeri soluğu Beyazıt'ta alır. Bu gidiş geliş esnasında dikkatini geniş alnı, kayıtsızlıkla uzamış saçları ile mütemadiyen sendeleyerek yürüyen dalgın ve düşünceli bir adam çeker. Adamı; muhayyilesinin genişliği, toyluğu ve Büyük Adamların Hayatı adlı kitapta okuduklarının etkisiyle büyük bir adam olarak görür. Bu düşünceyi öylesine benimsemiştir ki tek sorunu adamın, Victor Hugo gibi bir edebiyatçı mı yoksa Jean Jacques Rousseau gibi bir filozof mu olduğuna karar verememesidir. Adamın Laleli'de karıştığı kavganın bile tıpkı diğer alimler, şairler gibi yaratacağı en büyük eserinin itici gücü olacağından emindir. Ancak semtin tütüncüsünden, adamın okuma yazmasının bile olmadığını öğrenince acı gerçekle yüz yüze gelir. Tanzimat Dönemi edebiyatında oldukça sık rastlanan babasızlık olgusu Hiç'te de karşımıza çıkmaktadır. 20 yaşında hayatın tüm yükünü sırtlamış, kendisini annesinin ve kız kardeşinin esenliğine adamış olan bir genç, Boğaziçi ve İstanbul arasında gidip gelirken bir akşam vapurda rastladığı Hristiyan bir genç kızın gülümsemesine kapılarak hayaller kurar. İlk aşkın getirdiği coşku, kızın üst dudağının biraz kısa olması nedeniyle hep gülümseyen görünüşünün kendisine özel olmadığını fark etmesiyle yerini hayal kırıklığına bırakır. En acısı da bunu, kızın ve arkadaşlarının onunla alay ettiğini anladığında fark etmesidir. Kediler, Büyükada'da yaşanmış bir hadisenin öyküleştirilmesidir. Karısının evde beslediği yirmi-otuz kadar kedinin kanepeleri istila etmesi, koltuk sandalyelerinde uyuması, kulak tırmalayıcı seslerle tüm gün kavga etmesi, ekmeğini yemesi, sütlü kahvesini içmesi, fincanını kırması, en sonunda da yatağına girmesiyle iyice bunalan yaşlı adam, otuz üç yıllık hayat arkadaşından kendisiyle kediler arasında bir seçim yapmasını ister. Kadının büyük bir kayıtsızlıkla kedileri tercih etmesi üzerine tüm eşyasını yanına alarak evden ayrılır. Fakat göz önünde bulundurmadığı bir gerçek vardır: Cebinde tek kuruşu yoktur. Açlığın da yarattığı çaresizlikle sabahın erken saatlerde ayrıldığı evine öğlen vakti geri dönmek durumunda kalır. Yaşadığı bu yenilgi sonucu odasına kapanıp gözyaşlarına boğulunca da karısından şu sözleri işitir: O kadar haykırarak ağlama. Kedilerimi mi korkutacaksın! İki Yüz Elli Kuruşa Bir Asır adlı öyküde Samipaşazade Sezai, homediegetic anlatıcı olarak yer alır. Yazar, çeşitli söz sanatlarına başvurarak adeta ütopik bir mekan olarak yansıttığı Çamlıca'daki koruluğu üç sene yaşadığı Londra dönüşünde tanınmaz halde bulur. Bütün ağaçlar iki yüz elli kuruşa Üsküdarlı odunculara satılmıştır. Hikayede söz edilen koruluk Kısıklı'nın Sarıkaya mevkiinde Tunuslular adı verilen ve Samipaşazade Sezai'nin kısa bir süre kayınpederi olan Tunuslu Mahmut Paşa'nın mülküdür. Sami Paşa Ailesinin köşküne oldukça yakın olan ve Samipaşazade'nin yirmili yaşlarına kadar sık sık vakit geçirdiği bu koruluk, Mahmut Paşa'nın ölümünün ardından kalan serveti beş senede hesapsızca harcayarak tüketen varislerinin tutunduğu son dal olmuştur. Yazarın, 1882-1885 yılları arasında Londra Sefareti katibi iken sık sık burnunda tüten bu doğa harikasının katillerinin daha sonra kısa bir süre evli kalacağı Latife Hanım ve ailesinin olduğunu öğrenmesi de kaderin garip bir cilvesi olarak görülebilir. Kitaptaki en uzun öykü olan Düğün, Osmanlı Dönemi aile yapısının en büyük yarası olan cariyelik sistemine bir eleştiri niteliğindedir. Behçet Beyin üç-dört seneden beri odalığı olan Dilsitan, evin hanımı olma hayallerindeyken efendisinin evleneceğini öğrenmesiyle yataklara düşer. Toplum tarafından pek güzel bulunmayan ancak oldukça zengin olan Sitare Hanımla gerçekleşecek evlilik öncesi dedikodulara mahal vermek istemeyen adam, düğün masraflarını da karşılar umuduyla genç kızı satmak istese de Dilsitan'ın gittikçe artan hastalığı buna izin vermez. Genç kız on sekiz yıllık kısacık ömrünü sonlandıran nefesini tam da düğün eğlencelerinin zirveye çıktığı noktada tek başına verir. Bu derleme arasında türü nedeniyle diğerlerinden ayrılan Bir Kitabe-i Seng-i Mezar , ailenin Kafkasyalı cariyelerinden biri olan ve 20 yaşında veremden hayatını kaybeden Vuslat'ın mezarını ziyaretin ardından Samipaşazade Sezai'nin yazdığı bir mersiyedir. Arlezyalı, Alphonse Daudet'in L'Arlessienne adlı hikayesinin çevirisidir. Yiğitliği ve terbiyesiyle köyün tüm genç kızlarını etkileyen Jan'ın kalbinde sadece Lice d'Arles'te tanışıp aşık olduğu Arlezyalısı vardır. Kızın hafifmeşrep görülmesi ve oranın yerlisi olmadığından yakınlarının bilinmemesi nedeniyle aile bu ilişkiye sıcak bakmaz. Ancak Jan kararlıdır. Ya onunla evlenecek ya da ölecektir. Oğullarının mutluluğu için her şeyi göze alan anne ve baba evliliği onaylamak durumunda kalır. Kararı kutlamak için toplanılan akşam yemeği esnasında Esteve Çiftliğine gelen yabancı bir adam, Arlezyalının iki senedir kendi kapatması olduğunu, bunu da yanında getirdiği mektuplarla kanıtlayabileceğini söyler. Aldığı haberle yıkılan Jan, sevdiği kadının adını bir daha ağzına almaz ve içine kapanır. Annesinin üzüntüyle, her şeye rağmen eğer isterse yine de o kızla evlenebileceğini söylemesi üzerine genç adam çevresindekileri üzdüğünü fark ederek bir mutluluk oyununa girişir. Oyun, bir sabah kendini evin çatı katından aşağı atmasıyla kanlı bir şekilde son bulur. Kitabın son öyküsü karşılıksız aşkın konu edildiği Pandomima'dır. Haseki taraflarında yer alan mezar sessizliğindeki bir evde küçüklüğünden beri tanıdığı yaşlı bir Rum hizmetçiyle yaşayan otuz üç yaşında, kısa boylu, oldukça şişman bir adam olan Paskal, Yenibahçe'de bir tiyatroda her cuma ve pazar günleri pandomima performansı sergiler. Halkın oldukça ilgi gösterdiği bu hüzünlü palyaçonun kimselere anlatamadığı büyük bir sırrı vardır. Tiyatronun müdavimlerinden 20 yaşındaki Eftalya'ya sırılsıklam aşıktır. Eftalya ise Paskal'ı ölen köpeğine, bir kez görüp de pek hoşuna giden bir maymuna benzetmekte, sanatına abartılı bir coşkuyla karşılık vermektedir. Paskal'ın bu gizli kederi Eftalya'nın evlenip yeni eşiyle tiyatroya geldiği akşam son bulur. Paskal bu acıya daha fazla dayanamayarak kendini asar. İntiharında bile beden diliyle tüm mahalleliyi güldürmeyi başarmış, isminin taşıdığı anlamı devam ettirmiştir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kugulu-park-cinayeti", "text": "Ankara'nın en güzel köşesi olan Kuğulu Park'ta temizlik işçiliği yapan Bilal Temmuz sabahının ilk ışıklarında ağaç diplerini süpürürken bir kol fark eder. Bu kolun cansız bir manken olduğunu düşünür. Elini uzatıp kolu çöp arabasına atmak isterken gerçeğin farkına varır. Bu kol tahmin ettiği gibi cansız mankenin plastik kolu değildir. Bildiğimiz insan koludur. Ve bunu fark eder etmez çığlık atınca etraftaki meraklı kalabalık çevresine doluşur. Vatandaşlardan biri polise haber verir. Ardından kuğulu park olay yeri girilmez şeridine alınır. Olayla ilgilenen emniyet mensubu Erhan amir, kızın bir Rus vatandaşı ve kolunda kızıl üzüm dövmesi olduğunu fark edince olay siyasi yönden irdelenmeye başlanılır. Aynı saatlerde Mamak çöplüğünde de yine bir genç kız cesedi daha bulunur. Mamak çöplüğünde bulunan genç kız da tıpkı kuğulu parkta bulunan ceset gibi boğazından kesilerek öldürülmüştür. Her iki kızın otopsisinde de kayda değer bir şeyler çıkmamıştır. Erhan amir tekrar tekrar temizlik işçisi Bilal'i sorguya çağırır ama elinde kendisini katile götürecek bir iz hala bulamamıştır. Olayı kendi imkanlarıyla çözmeye çalışan Erhan amir ve diğer polis memurları önce miço takma isimli kulağı kesik bir adamdan bilgi almaya çalışırlar. Miço adlı adamdan eski kabadayı olan Dodo dayının kendilerine yardımcı olabileceklerini öğrenirler ve eski kabadayı Dodo dayıdan bir miktar bilgi alırlar. Aldıkları bilgiler ışığında Kızıl Osman lakaplı bir kadın satıcısına ulaşırlar. Kızıl Osman lakaplı kadın satıcısını başka bir kızla beraber bir barda sıkıştırırlar. Kızıl Osman kendisinin Ankara Kalecikli olduğunu Kaleciğin üzümlerinin meşhur olduğunu ve lakabının kızıl olmasından dolayı kendine ait kızların kollarına kızıl üzüm dövmesi yaptırdığını, O gece iki kızı müşteriye gönderdiğini ve sabahta kızların öldürüldüğünü duyduğunu ve olayla hiçbir alakası olmadığını anlatır. Ayrıca katili bulmalarına yardım etmek istediğini söyler. Akşam üzeri Kızıl Osman kendisini arayan birinin iki kızıl üzüm daha istediğini, önceki arayan gibi gizli numaradan arandığını söyledi. Polisler hemen bir plan uygulayarak iki tane kızı randevulaşılan yere götürüp bir yerde beklemeye başlarlar. O sırada gelen mesaj kafaları karıştırır ve kızlar fark ettirmeden bir arabaya binip ortadan kaybolur. Ertesi gün yeni bir ihbar gelir ve yine Mamak çöplüğünde iki kız cesedi daha bulunmuştur. Erhan amir ve ekibi bu kızların dün akşam yem olarak kullandıkları kızlar olduğunu düşünüp, başlarının derde gireceklerini düşünüp panikle olay yerine girerler. Tahmin ettiklerinin aksine dün geceki kızlar bu sabah ölü bulunan kızlar değildir. Bu defa kızlar önceki iki kız gibi boğazları kesilerek değil ince birer kablo ile boğularak öldürülmüştür. Erhan amir ve ekibinin çözmesi gereken cinayet sayısı dörde yükselmişti. Ayrıca yem olarak kullandıkları kızlar ise hala ortada yoktur. Ve şimdiki kızların da kollarında kızıl üzüm dövmesi bulunması onları yine Kızıl Osman'ı sorgulamaya zorlar. Kızıl Osman kendilerine bilgi veren Miçonunda bu işin içinde olduğunu açıklar. Kızıl Osman elinde son iki kız kaldığını, yine bir plana dahil olmak ve katilin bulunmasını istediğini söyler. Bu sefer iş ciddidir. Emniyet mensupları sıkı bir plan yaparlar. Bu kez kızlar sokaktan değil de bizzat Kızıl Osman'ın evinden teslim alınacaktır. Kızıl Osman'ın evinde iki kızıl üzüm dövmeli kız, Osman ve gelişecek olaylara anında olaya müdahale edebilmek için komiser Suat beraber kalacaktır. Ekibin diğer elemanları ise dışarıda arabada beklemektedir. Katil polisleri çok iyi tanıdığı için farklı bir plan uygular. Yoldan geçen bir sarhoşa para vererek polisleri oyalamasını ister. Kendisi de bu hengamede eve girerek iki kızı Kızıl Osman'ı ve Komiser Suat'ı feci şekilde öldürür. Katil polislerden birini arayarak her şeyin bittiğini söyler. Polisler eve girdiğinde görev arkadaşları Suat'ın da öldürüldüğünü görürler. Amirleri Erhan bu başarısız operasyon sonrası tutuklanır. Ekibin gizli bilgilerini dışarıya sızdıran birisi vardır. Ekibin diğer üyeleri eski kabadayı Dodo dayıya giderek biraz daha detay ister. Dodo dayı onlara Kızılay'daki tombalacıyı bulup ondan emanetleri almalarını ister. Tombalacıdan alınan belgelerden kızıl üzüm hayat kadınlarından birinin emniyet müdürü Tarık'ın ilişkisi olduğunu öğrenirler ve cinayeti çözerler. Ancak yine yanılmışlardı. Yazar Ali Bayram'ın Kuğulu Park Cinayeti kitabının kurgusu ve karakterleri sağlam işlenmiştir ancak edebi yönden biraz eksileri vardır. Bizim içimizden, bizim insanımızı anlattığı için eğlenceli, kendisini zevkle okutan bir kitaptır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kukla", "text": "Kitabımız; Ahmet Ümit'in son eseri olan KUKLA. Ben kitabın Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan baskısını okudum. Yazım ve imlada tek bir kusur bile yoktu. Hiç bir cümleyi iki defa okumak zorunda kalmadım. Yayınevinden çıkan kitap 551 sayfa, ancak standart boy kitaplardan değil. Daha uzun 14x24 cm ebatlarında. Yani normal bir kitap olsa 700 sayfayı geçerdi diye tahmin ediyorum. Bu kadar fazla sayfaya rağmen; okurken beni kesinlikle boğmadı. Aksine; eşim 'okumaya ayırdığın süre doldu, devam edecek misin?' diye sormasa elimden kolay kolay bırakabileceğimi de sanmıyorum. Daha önce Ahmet Ümit'in sadece bir kitabını okumuştum. Kitaptan sıkılmasam da bende bir iz bıraktığını söyleyemem. Bu kitabın da bende aynı etkiyi yaratacağını düşünerek okumaya başladım ama çok yanılmışım. Öncelikle olay örgüsü sizi içine çekiyor. Daha sonra karakterlerle bağ kurmaya başlıyorsunuz. Bir süre sonra da 'bir bölüm daha okuyayım, yemeği daha sonra yaparım' demeye başlıyorsunuz. Ve kitaptaki tasvirler o kadar yerli yerindeydi ki; sanki Doğan sokakta karşınıza çıksa tanıyacak gibi hissediyorsunuz. 'Doğan kim?' diyenler olacaktır. Açıkçası kitap hakkında spoiler vermekten hoşlanan biri değilim ama bahsetmeden geçebileceğim bir kitap değildi KUKLA. Olaylar, gözden düşmüş ve kendini tamamen alkole teslim etmiş bir gazetecinin, yirmi yıldır haber almadığı üvey kardeşinin ortaya çıkmasıyla başlıyor. Ancak bahsettiğimiz üvey kardeş; yıllarca siyasetin içinde aktif rol oynamış, ülkücü tarafa yakın ama devlet için yapmayacağı şey olmayan vatansever biridir. Ancak, sınır tanımazlığı, onun defalarca hapse girmesine neden olmuş; bu sebeple de zaten araları iyi olmayan üvey ağabeyi Adnan ve ailesinden uzaklaşmasıyla sonuçlanmıştır. Gözden düşmüş gazeteci Adnan, her ne kadar Doğan'a yardım etmek istemese de etrafına örülen ağlar; bir anda kendisini olayların ortasında bulmasına neden olur. Olay dediysem; bunlar ufak tefek hırsızlıklar ya da adi suçlar değil; tamamen 'Derin Devlet' diye tabir edilen; kenarından geçen birinin bile, ayağına dolanıp ölümüne sebep olacak cinsten olayların içinde bulur kendini. Bir tarafta istihbaratçılar, bir tarafta terörle mücadele ekipleri, bir tarafta antiterör uzmanları, aşiret ağaları, milletvekilleri ve faili meçhul cinayetler... Adnan'ın çıkar yolu yok; güvenebileceği hiç kimse yok! Okurken kendimi o kadar çok kaptırdım ki; bir ara gerçekten karakterlerden biri de benmişim gibi hissetmeye başladım. Dilin akıcılığı mükemmel. Olayların örgüsü ve kurgusu kusursuz. Ahmet Ümit yılların tecrübesini, yılların birikimini muhteşem bir kitapla aktarıyor bizlere. Eminim ki bu tür siyasi kitapları sevmiyoruz diyenler çıkacaktır. Emin olun ben de sevmem. Ama bu kitap başka. Bu kitap size partileri anlatmıyor. Bu kitap partileri övmüyor. Bu kitap hepimizin görmezden geldiği 'karanlık devleti' akıcı bir dille anlatıyor. Tarih yok, belge yok. Sizi sıkacak hiçbir şey yok. Sadece Devletin üstlenmediği operasyonlarda, kirli işlerde maşa olarak kullanılan zavallı insanlar var. Bu kitaba şans vermenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Böyle bir yazara, böyle bir kitaba eleştiri yazmak ya da puan vermek benim haddime değil ama görevim gereği puanlamamı yapıyorum."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kul-ash", "text": "Kader serisinin ilk kitabı olan Kül, genç-yetişkin türünde bir distopya kitabıdır. İki yazarın birden yazmış olduğu bu kitap kaderleri renklerle sınırlandırılmış insanların başlarından geçen olayları anlatmaktadır. İnsanlar önem sırasına göre yedi farklı renge ayrılmaktadır; mor, kırmızı, yeşil, sarı, kahverengi, barut rengi ve kül rengi. En üst tabaka olan ve aynı zamanda kaderleri özenle belirlenen, toplum tarafından en sevilen kesim morlarken, küller ise bir kaderi dahi olmayan, ailesi tarafından dahi sevilmeyen kesimdir. Ayrıca kesimlerin birbiriyle ilişkide bulunması yasaktır. Kitabın baş karakteri olan Dax Harris renksiz bir kızdır, yani en alt tabaka olan külün de en alt tabakası. Madden Sumner ise geleceğin Yediler Bakanları'ndan biri olacak olan saygıdeğer bir mor kız. Bu iki karakter birbirini hiç sevmezler. Kül romanı şöyle başlar. Dax 'in kül arkadaşı olan Laira kaderini tamamlayabilmek için okullarının önünden karşıya geçmesi gerekmektedir. Çoğu kişi Laira'nın kaderini önemsememektedir. Laira karşıya geçerken bir kaza meydana gelir. Laira başarmıştır. Ama Laira'nın kaderi bir hiçmiş gibi unutulur. Bu sırada çember yarışları yapılacak gün gelip çatmıştır. Çember yarışlarında morlar yarışmakta, kaderlerini tamamlamaya çalışmaktadırlar. Dax'in ağabeyi Aldan bir mordur. Aynı zamanda çember yarışlarında her sene birinci olmaktadır. Yarış vakti geldiğinde herkes Aldan'ın birinci olacağına emindir öyle ki bunun üzerine iddiaya girenler vardır. Ancak Aldan şaşırtıcı bir şey yapar ve rakiplerini büyük farkla geçip bitiş çizgisine geldiği halde inatla çizgiyi geçmemektedir. Rakipleri onu geçer ve Aldan kaderine karşı geldiği için öldürülür. Oysa ki Aldan'ın amacı sadece şaka yapmaktır. Tüm hayranları ve ailesi şok olmuştur. Dax'in bir diğer mor ağabeyi Link de bu olay üzerine sisteme karşı çıkar ve hapse atılır. Link ayrıca Madden'ın eski sevgilisidir. Aile dağılmıştır. Madden ve Dax, Link'i inkar ettirmeye çalışırırlar ama Link kabul etmez. Dax Aldan'ın neden böyle bir şey yaptığına anlam veremez. Aldan'ın daha önce devamlı konuştuğu bir kızın olduğunu bilmektedir ve o kızı araştırır. Bu sırada Dax hortlakların yaşadığı bir yer bulur. Ve Aldan'ın konuştuğu kızın Oena adında bir hortlak olduğunu anlar. Diğer bir yandan Madden kendi kaderiyle ilgili endişe içindedir ve kaderini araştırmaktadır. Ve sonunda aslında kendisinin bir mor olmadığını ve Dax'in de bir kül olmadığını, birbirlerinin kaderlerini değiştirildiğini öğrenir. Bu sırada Dax, Madden ve hortlaklar Link'i kaçırma planı yaparlar. Link kaçırılır ve Madden yaralanır. Bu sırada Madden Dax'e gerçeği söyler. Bir süre sonra hortlaklardan Oena'nın ağabeyi Zane kaderi hortlaklarla savaşmak olan Aya isimli bir kız çocuğunu öldürmek ister ve Madden ve Dax buna karşı gelirler ve Zane yaralanır. Yaralanmadan önce ağabeyinin ölümünden kendi payının da olduğundan bahseder. Kitabın finalinde ise Madden ve Dax kaderlerini neden değiştirildiğini öğrenmek üzere kader kurucusunun yanına giderler. Ve kader kurucusu onların kaderlerini değiştirerek bir planın olduğunu söyler ve aslında küllerin de kaderinin sistemi yıkmak olduğunu söyler. Aslında yazar ilk kitapta okuyucuyu konuya alıştırmaya çalışmakta ve asıl olayların serinin diğer kitaplarında olacağını açıkça belirtmektedir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kullerin-gunu", "text": "Bir zamanlar Fransa'nın bir kentinde Tebliğciler adında garip sayılan, kendilerini tüm dünyadan soyutlamış, din yoluna girmiş, dışarıdan, kendi soyları dışından kimseyle evlenmeden, ensest ilişkilerle nesillerini devam ettiren dünyevilerle herhangi bir ilişki de bulunmayan bir topluluk olan tebliğcilerin önemli adamlarından Samuel, bir gün ansızın ölür. Ölümünün kader olduğu söylenir ancak polislerden Ivana ve Niemans bu olayın bir cinayet olduğunu düşünerek bu davayı çözmek üzere görevlendirilir. Ivana, tebliğcilerin arasına bağ da üzüm toplama işçisi olarak karışır. Kendisi gibi birçok işçi bulunur ve tebliğcilerin dünyevileri kabul ettiği tek dönem bağ bozumu dönemidir. Orada Marcel adında bir işçiyle yakınlık kuran Ivana, bilgi toplamaya çalışmaktadır. Niemans, o bölge de doğmuş bölgeyi az çok bilmektedir. Davanın savcısı olan Schnitzler ile Alsace de birlikte büyümüş sonradan yolları ayrılsa da kendisinin polislik tecrübesine güvenen savcı, onu bu iş için görevlendirmişti. Niemans, bölgeye gittiğinde onu bekleyen kadın bir subay vardı birlikte hemen iş başı yaptılar. Yardımcısı Desnos, güzel ve ilgi çekici bir kadındı. Birlikte otopsiyi yapan doktorun yani Zimmermanın yanına gittiler. Zimmermandan Samuel öldükten sonra ağzında bir taş bulduğunu ve daha fazla bir şey bulamadığını öğrendikten sonra araştırmaya devam ettiler. Bu sıralarda Ivana, bağ da bir tebliğci olan Rachel ile dost olmaya başlamıştı. Marcel, Ivana'yı bir gazeteci olarak bilmekte onun için ona bilgi vermektedir. Samuel öldükten sonra yerine Jakob geçmiştir. Niemans, her yeri arayıp bir parmak izi, ayak izi katile dair bir iz aramaktadır. Samuel'in kaldığı molozları görmek isteyen Niemans, Jakob tarafından oyalanmaktadır. Niemans bunu bildiği için Ivana' dan o yığını bulmasını ister. Marcel'e para vererek yığını bulan Ivana orada yığınların yerine kilise de bulunanın aynısı olan bir seramik resimler görür ve fotoğraflarını çeker. Bu sırada silah kullanmadıkları bilinen tebliğciler silahlı olarak onları basar ancak Ivana ve Marcel kaçar. Farklı yönlere dağılırlar. Ivana' yı Rachel kurtarır ancak ondan sonra Marcel den haber alamaz. Telefonunu gömmek üzere giderken yolda düştüğü bir çukurda Marcel'in cesetini görür ve hemen Niemans' a haber verir. Hemen olay yerine gelen Niemans ve ekibi geldiğinde ceset ortadan kaldırılmıştır. Ivana' ya uyarı geldiğini anlarlar ancak Ivana oradan gitmek istemez. Bu isteğine boyun eğen Niemans ile konuşurken Jacob' un cesetini de bulurlar. Jacob' un, Rachel ile evli olduğunu öğrenirler. Git gide artan cesetlerle uğraşırken bir yandan da seramiklerin sırrını çözmeye uğraşırlar. Niemans' ın tarihin ustası olan bir arkadaşı Aperghis' den yardım ister ve onu bölgeye getirtir. Seramiklerin resimlerini ona verdikten sonra oradan ayrılarak Zimmermanın yanına giderler. Zimmerman, Jacob' un cesetini otopsi yapacak olan doktordur. Her ne kadar onun da suçlu olduğunu düşünseler de ondan başka otopsi doktoru bulunmadığı için onun yanına gitmeye mecburdurlar. Gittiklerin de ise Zimmermanın da cesetini bulurlar. Bir hafta içerisinde dört tane kurban vermişlerdir. Oradan Ivana ile buluşmak üzere ayrılan Niemans, buluşmaya Ivana' nın gelmemesi üzerine korkmaya başlar bu sırada Desnos dan gelen telefonla korkusu daha da artar. Marcel'in ceseti dere kenarında bulunmuştur. Ivana, Rachel' a gazeteci olduğunu söylemiş, kocası öldükten sonra yanına gittiğinde ise Rachel onu bir yere götürmeyi teklif etmiştir. Gittikleri yerde akraba evlilikleri nedeniyle engelli doğan çocukların kaldığı yer vardır. Bu çocuklar küllerin günü denilen bağ bozumu sonrası yapılan bir yakılış dönemi ile Allah'a kurban etmek üzere yakıldığını sonradan öğreneceklerdir. Ivana bu bölgeyi gezerken, birden yakalanır ve bir ilaç enjekte edildikten sonra fıçı gibi bir yere atılır. Gittikçe bira ile daha çok dolan bu fıçı dan büyük uğraşlar sonucunda kurtulmayı başarır ve doğru Niemans' ın yanına gider. Katile ulaşmalarına az kalmıştır. Aperghis onlara sırrı çözdüğünü söyler ve onların tarihini kısa bir şekilde anlatır. Bu anlatımdan sonra çocukları yakacaklarını anlayan Niemans arkadaşları ile birlikte oraya gitmek için yola çıkacakken, Ivana Zimmermanın odasına gidip kanıt bulmak istediğini söyler. Oraya gittiğinde ise öldürülecek çocukların listesine ulaşan Ivana, katılın Rachel olduğunu anlar. Niemans ile birlikte Rachel'ı yakalamak üzere giderler. Oğlu Jean' in öldüğünü görür ve yürüyerek karakola doğru giderler. Değerlendirme: sürükleyici bir polisiye olsa da katili bir süre sonra anlayabiliyorsunuz. Okuduğum çoğu polisiye kitaplarında katili bulmak çok zor oluyor ve bu kitabı heyecanlı hale getiriyordu. Ancak bu kitapta katil kitabın ortalarına doğru anlaşılıyor. Sürükleyici olsa da heyecanlı bir kitap diyemem."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kumarbaz", "text": "Dostoyevski'nin kendinden bir parça kattığı düşünülen Aleksi İvanoviç karakteri; sizleri ruletin, kartların dünyasında bir kumarbazın yaşamına alıp götürüyor. Ruletin kırmızıya veya sıfıra gelmesi mi yoksa gelmemesi mi canınızı daha fazla yakacak sorusunun cevabını ararken kendinizi tutkuların ve ihtirasın yokuşunda bulmamanız elde değil. Aleksi İvanoviç Roulettenburg'a geri dönmesiyle başlayan roman General'in yanında öğretmenlik yapan Aleksi İvanoviç için bir başlangıç gibi gözükse de aslında yolun sonudur. Oraya geldiğinde iki emin olmadığı şey geçmişinden onu götürmek için gelir: Rulet masası ve Polina! Polina sevip sevmediğine şüphe duyduğu bir kadın. Rulet masası da son kuruşuna kadar yanından ayrılmadığı bir umut kapısıdır. Entrika dolu Kumarbaz kitabında onun gözlerine inanmamasını sağlayacak sezgileri İvanoviç'i yanıltmayacaktır. General gırtlağına kadar borçludur. Tek umuduysa halasının ölmesi ve mirasıyla borçlarını ödeyip düze çıkmaktır. Pek yakında halasının General için hazırladığı sürprizden haberi yoktur. Sefil ve aşağılanmış İvanoviç Polina'nın verdiği parayla dengeleri değiştirmek için kumar masasına oturur ve adeta devleşir. General İvanoviç'in kumar yeteneğiyle onun borçlarını kapatabileceğini düşünmektedir. General'den başka onunla aynı fikirde olan insanlarda vardır. General'in Fransız'a olan borçları ev genelinde bilinen bir hal almaya başlamıştır. Blanche, General'in sevgilisidir. Güç ve para tutkunluğu giderek artarken biran önce evlenip saygınlık kazanmak için evlenmeyi beklemektedir. Bütün işler halanın ölmesine bağlanmıştır. İvanoviç Polina'ya olan duygularında git gel yaşarken ölmesi beklenen hala eve gelmektedir. Üstüne üstlük General'in beklediği mirası İvanoviç'in desteğiyle kumara yatırmaktadır. Başlarda kazandığı zaman sesini çıkarmayan General, Blanche ve Astley kaybettiklerinde aynı soğukkanlılığı koruyabilecekler midir? Blanche için arzuladığı saygınlık ve para onun için kördüğümler haline gelmektedir. General'in bütün umutları tükenmekte aşağı sınıftan olan İvanoviç'e parasını kurtarması için yalvarmaktadır. Hala bütün servetini ''sıfır'' diyerek harcamaktan çekinmemekte ve durmadan oynamaktadır. Zaman ve para ters orantılı şekilde akarken son guldenini bile düşünmeden harcayabilecek bir adam haline dönüşen İvanoviç, çevresindeki insanları günden güne kaybedişini fark etmemekte ve kazanma duygusu yerine daha fazla oynamak ve daha fazla kazanmak ihtiyacı gün ve gün artmaktadır. Hala para kaybettikten bir süre sonra İvanoviç'i bunun sorumlusu tutar. Kumarın bazen kaybedip bazen kazanabileceğin gerçeğini unutur. Parası azaldıkça General ve diğerlerinin gözünden de gitgide umutsuzluk okunmaktadır. En sonunda Hala herkesi şaşırtan bir tavırla geri dönmeye karar verir. Hala'nın gidişinden kısa bir süre sonra İvanoviç bir yerden tahmin edemeyeceği bir parayla tekrar kumara girer. Zarlar onun için gelmiştir. İhtirasları onu Blanche ile parayı yemek için bir yolculuğa çıkarır. Parası bitip geri döndüğünde Polina bir hastalığın esiri olmuştur. İvanoviç'in elindeyse şansından başka bir şey kalmamıştır. Borç batağında ki General nasıl davranacaktır? Blanche saygınlık kazanabilecek midir? Bir ayağı çukurda diğer ayağı kumara batmış hala için gelecek nasıl şekillenecektir? Zavallı Polina tutkuyla bağlandığı İvanoviç için sadece bir yan karakter olarak mı kalacaktır? Kumarbaz'ın şansı bu seferde dönecek midir? Bütün bu soruların cevaplarını Dostoyevski'nin Kumarbaz adlı yapıtında entrika ve heyecanla okuyabilirsiniz. Dostoyevski bu kitabında insan ömrünün acılarını ve ölümlerin dışarısında kendisini özgür hissettiği tek yerin kumar masası olduğunu okura yansıtmaktadır. Her şartta yeniden dirilmek için kartların ve ruletin başına geçen karakter için şans kaderin kendisidir. Son söz Dostoyevski'den: ''Ama doğrusunu söylemek gerekirse aslında Polina da bensiz yaşayamazdı. Bana ihtiyacı vardı... Ama yoksa bu bir soytarıya duyulan ihtiyaç mıydı?'' Yazan: Şeyhzade Bilgin Kumarbaz Kitap Özeti Aleksey İvanoviç generalin çocuklarına öğretmenlik yapan ve onun himayesinde olan genç bir adamdır. Generalin üvey kızı Polina'ya aşık olur fakat ikisinin arasındaki ilişki oldukça gariptir. Polina, Aleksey'in tutkusundan garip bir zevk alır ve ona sık sık benim için şunu yap diyerek eğlenir. Birkaç kez para vererek kumar oynamasını ister. Aleksey kaybetmesine rağmen kumar içine büyük bir ateşi düşürür. General borç içinde olan bir adamdır bu yüzden Fransız ve sürekli aileyle beraber olan Des Grieux'dan yüklü borçlar alarak elindeki her şeyi ona ipotek eder. Hatta kızını bile onunla evlendireceğini söyler. Kendisi de Matmazel Blanche adında güzel bir kadınla evlenmek niyetindedir. Fakat evlenebilmesi için önce yaşlı ve hasta olan annesinin ölmesi ve tüm mirası generale bırakması gerekmektedir. Herkes büyükannenin ölüm haberini beklerken büyükanne bir gün çat kapı general ve ailesinin kaldığı otele gelir. Sağlığı da gayet yerinde olunca general tüm miras hayallerini suya düşürür. Matmazel ona soğuk davranır Des Grieux'da borçlar için sık boğaz etmeye başlar. Büyükanne şehri gezdikten ve generale mirası bırakmayacağını defalarca kez söyledikten sonra kumarhaneleri merak eder. Aleksey'den onu götürmesini rica eder ve bir gecede hem çok para kazanıp hem de epey kaybeder. Bütün şehir büyükannenin adını ve hırsını duyar. Büyükanne kazanmanın verdiği hazla hep daha fazlasını kazanmak için kaybetse bile tüm parası bitene kadar oynamaya devam eder. Hatta çek senet ne kadar alacak kartı varsa hepsini bozdurur onları da kaybeder. O geceyi büyük bir öfke ve üzüntüyle geçiren büyükanne sabaha tekrar evine dönmek ister. Polina ve çocukları da yanında götürmek ister ancak Polina kabul etmez. Büyükanne gittikten sonra Polina bir gece Aleksey'in odasına gider ve Des Grieux'un tüm malları üzerine alıp gittiğini ve borcu olan parayı suratına çarpmadığı için gurur kırıldığını söyler. Aleksey'de içinde kumar ateşi ve sevdiği kadının aşk ateşiyle birlikte elindeki tüm parayla kumar oynamaya gider. Yüklü miktar kazanıp tekrar Polina'nın yanına döner ve parayı ona verir. Fakat Polina parayı Aleksey'in suratına çarpar ve çıkar. Aile dostları olan İngiliz Bay Astley'in yanına sığınır ve bir daha Aleksey'i görmez. Aleksey ise tüm parasını generalle evlenmekten vazgeçen Matmazel Blanche ile Paris'te harcar. Daha doğrusu Blanche harcar. Bir süre sonra generalde yanlarına gelir ve matmazel ile evlenirler. Aleksey tüm apra bittikten sonra yanlarından ayrılır ve zengin efendilerin hizmetinde çalışır hatta borçları olduğu için hapis bile yatar. Çıktığında ise Bay Astley ile karşılaşır ve ona Polina'yı sorar. Astley, Polina'nın hasta olduğunu ve her zaman Aleksey'i sevdiğini söyler. Aleksey bunun pişmanlığı ve şaşkınlığıyle Polina'nın yanına gitmeye kara verir. Fakat gitmek için önce para gereklidir ve Aleksey parayı nasıl kazanacağını çok iyi biliyordur. Bay Astley'in verdiği parayı eline alarak kumarhanenin yolunu tutar. DEĞERLENDİRME Bence Dostoyevski, insanın en derin arzularını, karanlık tutkularını ve hırslarını başarıyla kaleme alan ve bunu okuyucuya kendine özgü stiliyle aktaran bir yazar. Tüm derdi insan ve insana dair duygular. Kumarbaz'ı okurken kumarın insanın içine düşen ateşin ne kadar yakıp kavurduğunu ve tüm beynini ele geçirdiğini gördüm. Hırsın, insanın nasıl da gözünü kararttığı başarıyla işlenmişti. Ve bu hırs yalnızca kumarda değil aşkta da kendini gösteriyordu. Sosyal statü çatışmasına, milletlerin arasındaki önyargı ve üstünlük kurma çabasına da değinilmişti. Kısacası Dostoyevski bu. İsmini bu kadar duyurmuş ve büyük kitlelerce başarılı bulunmuş bir yazarın eserini okumak bana göre çok önemlidir. Fikir sahibi olmak için deyneyimlemek ve kendi bakış açınla görmek gerekir. Okuyarak deneyimlediğim bu eserdeki fikrim çoğunluk olan kesimle aynı. Okunması gereken başarılı bir Dotoyevski eseri daha."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kurk-mantolu-madonna", "text": "Kürk Mantolu Madonna, Türk Edebiyatı'nın öncü yazarlarından biri olan Sabahattin Ali'nin başyapıtlarından biridir. Yazar kitapta Raif Efendi'nin içsel yolculuğunu aşk ile sarıp sarmalayarak okuyucuya sunmuştur. Okunduğunda uzun süreli izler bırakan, mutlaka okunması gereken bir kitap ve aynı zamanda psikolojik tahliller, betimlemeler açısından çok tatmin edici. Kitap, Rasim'in işini kaybetmesi ve iş arayışına koyulmasıyla başlar. İş aradığı bir gün, eski arkadaşlarından Hamdi ile karşılaşır ve ondan yardım ister. Nitekim Hamdi, müdürü olduğu işyerinde bir iş teklif eder. Rasim, utana sıkıla da olsa bu teklifi kabul eder. Raif Efendi denen yaşlı, sessiz, sakin bir adamla aynı odada çalışacaktır. Raif Efendi çok az konuşuyor, kendisine verilen çevirileri titizlikle yapıyor ve boş zamanlarında masasının çekmecesinde duran bir kitabı okuyordur. Raif Efendi'nin hastalanıp işe gelmediği günlerden birinde, yapılacak bir çevirinin ona ulaştırılması gerektiğinden Rasim, Raif Efendi'nin evinin yolunu tutar. İçeri adımını atar atmaz, Raif Efendi'nin içine kapanıklığının sebebini anlamıştır. Bu zavallı, yaşlı adam oldukça kalabalık bir evde sürekli ezilmektedir ve üstelik bu kalabalık ailenin tek geçim kaynağı Raif Efendi'nin üç kuruşluk maaşıdır. Lakin bu defa Raif Efendi çok hastadır. Rasim'den iş yerindeki çekmecesinden eşyalarını getirmesini rica eder. Asıl hikaye, Rasim'in çekmecedeki kara kaplı defteri bulup okumasıyla başlar. Okuduktan sonra defteri yakacağına dair Raif Efendi'ye söz verir. Defter, Raif Efendi'nin hayat öyküsünü anlatmaktadır: Raif, genç bir delikanlı olmasına rağmen içine kapanık ve oldukça yalnızdır. Tek dostu kitaplarıdır. Babası bir sabun fabrikası işletmektedir ve Raif'in sabunculuğu öğrenebilmesi için onu Almanya'ya göndermeye karar verir. Raif Efendi, Almanya'ya vardığında bir pansiyona yerleşir ve bir sabun fabrikasında işe başlar. Lakin zamanla fabrikaya daha az uğramaktadır. Her gün parkları, sergileri ve Almanya'nın çeşitli yerlerini sabahtan akşama kadar gezmektedir. Bir gün, gazetede reklamını gördüğü bir sergiye gider ve bir tabloyla karşılaşır: Kürk Mantolu Madonna ile. O gün ve devamında serginin açılışından kapanışına kadar o tabloyu seyreder. Kürk Mantolu Madonna onu çok etkilemiştir. Yine Kürk Mantolu Madonna'yı seyre daldığı günlerden birinde, yanına bir kadın gelir ve tabloyu birine benzetip benzetmediğini sorar. Raif Efendi utancından kafasını kaldırıp kadının yüzüne bakamadan onu annesine benzettiğini söyler. Ama utancından yalan söylemiştir. Raif Efendi, pansiyonda kalan bir arkadaşıyla gezerken, sergide konuştuğu kürk mantolu kadına rastlar. Ertesi gün, kadını tekrar görebilme umuduyla aynı yerde onu beklemeye başlar ve geldiğinde onu bir gece kulübü olan Atlantis'e kadar takip eder. İçeri girdiğinde, Kürk Mantolu Madonna ile karşılaşır, keman çalıp şarkı söylemektedir. Kadın şarkıdan sonra gelip Raif Efendi'nin masasına oturur ve adının Maria Puder olduğunu, Kürk Mantolu Madonna'nın ise kendisinin otoportresi olduğunu söyler. O günden sonra Maria Puder ve Raif Efendi arasında bir arkadaşlık başlar. Maria Puder'in her fırsatta ondan herhangi bir beklentisi olmaması gerektiğini, hiçbir erkeğe bağlanıp aşık olamadığını dile getirmesine rağmen Raif Efendi ona sırılsıklam aşıktır. Her gün buluşup botanik parkları, sergileri, bahçeleri gezmektedirler. Sonunda Maria Puder de Raif Efendi'ye aşık olduğunu itiraf eder. Fakat her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi, onların mutluluklarının da bir sonu vardır. Bir gün Raif Efendi bir telgraf alır. Telgrafta babasının öldüğü, gelip fabrikanın başına geçmesi gerektiği yazılıdır. Raif Efendi, işlerini düzene soktuğunda Maria Puder'i de yanına aldırmak üzere Türkiye'ye döner. Bir süre mektuplaşırlar fakat birdenbire Maria'dan gelen mektuplar kesilir. Raif Efendi, senelerce ondan habersiz yaşar ve eski içine kapanık haline geri döner. Yıllar sonra İstanbul'da Maria'nın kuzeni ile karşılaşır. Yanında da küçük bir kız çocuğu vardır. Yıllar önce Maria'nın öldüğünü, küçük kızın ise kendi kızı olduğunu öğrenir Raif Efendi. Kimse kızın babasının kim olduğunu bilmemektedir. Raif Efendi ilk defa kızıyla karşılaşmıştır ve Raif Efendi annesinin kuzeniyle beraber bir trenle uzaklaşmaktadır ondan... Kürk Mantolu Madonna Kitap Özeti Sıra dışı bir aşk hikayesidir Kürk Mantolu Madonna... Rasim 25 yaşlarındayken çalıştığı işinden kovulur. Birçok yerde iş bakar, ama bulamaz. Ona iş bulması için arkadaşı Hamdi'den rica eder. Çünkü tek çare o'dur. Hamdi de, onu kendi bürosunda işe alır. Maaşı azdır, ama Rasim buna mecbur olduğu için boyun eğer. İşinin ilk gününde ona tahsis edilen odada Raif adlı bir beyin olduğunu öğrenir. Herkes Raif Bey için sessiz, hiç konuşmaz, yıllardır buradayım ama onun hiç konuştuğunu görmedim, yaptığı Almanca çeviriler de son derece kötü gibi yorumlar yapar. Bu Rasim'in kafasını karıştırır ama kulak asmaz. Raif Bey'le tanışırlar. Ama dendiği gibi kendisi iş dışında hiç konuşmaz. Ama Rasim'de, Raif Bey'e karşı bir sempati oluşmuştur. Çizgili suratında birçok yaşanmışlığın olduğunu düşünür. Arkadaşı Hamdi, Raif Bey'e sürekli çeviriler vermekte, Raif Bey'de kısa sürede tamamlamaktadır. Genelde herkes, Raif Bey'i azarlar, bağırıp çağırırlar ama Raif Bey hep sessiz kalır. Yüzünde hiçbir durumda sevinç, üzüntü veya şaşkınlık oluşmaz. Bu durum karşısında zamanla Rasim'de onun çekilmez biri olduğunu düşünmeye başlar. Rasim, Raif Bey'in sürekli çekmeceden çıkarıp gizlice okuduğu bir defter olduğunu görür ve bunu ona sorar. Raif Bey önemsiz diyerek onu geçiştirir. Bir gün Raif Bey'in bir çeviri yapması gerekir ama hastalığından dolayı iş yerinde olmadığı için işleri evine Rasim götürür. O zaman, ailesini de tanımış olur ve Raif Bey'in cidden zor bir hayatı olduğuna kanaat getirir. Bayağı kalabalık bir ailesi vardır ve çok baskıcılardır. Rasim, bunu kapıdan girer girmez anlar. Raif Bey'in üzerinde bir hakimiyet kurmuş gibilerdir. Her işlerini ona yaptırırlar. Ama zavallı Raif Bey'in hiç sesi çıkmaz. O günden sonra Raif Bey ve Rasim, çok iyi anlaşırlar. Beraber alışveriş yaparlar, sohbet ederler, birbirlerine misafir olurlar. Son zamanlarda Raif Bey'in hastalıkları iyice sıklaşmış durumdadır. Sürekli evden çıkıp gidiyor, hiç kendine dikkat etmiyor, çok ince giyiniyor diye yakınır kızı. Son hastalığı çok ağırdır Raif Bey'in. Ölüm derecesine gelmiştir. Rasim'i çağırıp o defteri getirmesini ve yakmasını söyler. Ama Rasim merakına yenilip okumaya başlar... O yıllarda Raif Bey gençliğinde de çok sessiz, arkadaşı olmayan, insanlarla konuşamayan, mülayim bir gençtir. Ama içinde fırtınalar kopmaktadır. Avrupa'yı merak ediyorum der defterin her sayfasında. Bir gün eline Avrupa'ya gitme fırsatı geçmiştir. Babası sabuncudur ve Raif'e Almanya'da işçiler aranıyormuş, oraya git bir sabun fabrikasına gir der. Raif Bey'de dediğini yapar. Bir pansiyon kiralar ve hayatına burada devam etmeye başlar. Babasının dediği gibi bir sabun fabrikasına girer. İşi rahattır. Sonra bir gün caddede gezerken, bir resim sergisi olduğunu görür. Gayri-ihtiyari içeri girer. Resimleri incelerken çok sıradan olduklarını düşünür. Ta ki, Maria Puder'in Kürk Mantolu Madonna resmine kadar... Bu resim Raif Bey'de çok büyük etki uyandırır. Adeta aşık olur. Kitap okurken, yemek yerken, işteyken... Hep o resmi düşünür . Raif Bey, her gün o sergiye gitmekte, sergi kapanana kadar o resmi incelemektedir. O kadar sık gider ki, artık oradaki çalışanlar, Raif Bey'e aşina olmuşlardır. Bir gün Raif Bey, gene dikkatle o resmi izlerken, bir kadın ona sokulup fikrini sorar ama Raif Bey ilgilenmez. Halbuki o kadın, Kürk Mantolu Madonna'nın ta kendisidir. Maria Puder, feminist ve erkeksi bir kadındır. Çok uçarıdır ve canı ne isterse onu yapar. Bir gece Raif Bey yolda yürürken, bir kadın görür. Kürk Mantolu Madonna'sına benzetir ve peşinden gider ama yakalayamaz. Sonraki gece, aynı yerden geçer hissiyle orada beklemeye başlar ve cidden geçer de. Bu sefer takip eder ve bir gece kulübü olan Atlantis'e girdiğini görür. Peşinden o da girer. Atlantis'te keman çalan, şarkı söyleyen bir kadın olduğunu görür Maria'nın. Gösteri bitince Maria, Raif'in masasına oturur. Ve arkadaşlıkları burada başlar. Beraber birçok şey yaparlar. Yemek yemeye, sinemaya, ormana, botanik bahçelere giderler. Birlikte olurlar. Çok güzel günler geçirirler birlikte. Maria her seferinde Raif'e umutlanmaması gerektiğini, kimseye güvenemediği için sevemediğini söyler. Ama Raif onu kendine aşık edeceğine hep inanmıştır. Ve Maria'da Raif'in bu naif kişiliği karşısında daha fazla dayanamaz ve kendini Raif'in kollarına bırakır. Birbirlerine sırılsıklam aşıktırlar. Sonra bir gün Raif'e; Baban öldü, çabuk gel diye bir telgraf gelir. Bunun üzerine Raif, babasının yanına, Türkiye'ye döner. Maria'yla planlar yapmışlardır. Türkiye'deki işleri yoluna koyup, işleri devralıp gelecektir. Ancak işleri biraz uzar. Maria'yla mektuplaşmaları devam etmektedir. Ancak, Maria'nın mektupları birden kesilir. Aylarca cevap alamayan Raif, merak edip Almanya'ya gider. Komşusu Maria'nın amansız bir hastalığa yakalanıp öldüğünü söyler. Bunu duyan Raif'in hayatı kararmıştır. O günden sonra hayatı hiçbir zaman yoluna girmemiş, başkaları tarafından yönetilmiş bir hayatı olmuştur. Yıllar sonra, Ankara'da Maria'nın kuzeniyle karşılaşır. Yanında bir de kız çocuğu vardır. Maria'nın kuzeni, bu çocuğun Maria'nın olduğunu ve babasının bir Türk olduğunu ama kim olduğunu bilmediklerini söyler. Sonra trenin zili çalar ve küçük kız trene binip uzaklaşır. Rasim, defteri geri vermek için Raif Bey'in evine gider, ancak Raif Bey çoktan ölmüştür. İşyerine, Raif Bey'in masasına gider, defteri açar ve tekrardan okumaya başlar... Kürk Mantolu Madonna kitap incelemesi 1948 yılında gözlerini yuman usta kalem Sabahattin Ali'nin en çok okunan kitapları arasındadır Kürk Mantolu Madonna. İş arayışında olan Rasim bir gün eski arkadaşı olan Hamdi ile rast gelir. Akşam yemeğine davet edilen Rasim önce gitmek istemese de Hamdi tarafından ikna edilip sıkılarak da olsa gider ve orada konu Rasim'in iş arayışına gelir. Hamdi ertesi gün çalıştığı iş yerine gelmesini kendisine bir şeyler ayarlayabilecekleri söyler. Rasim utana sıkıla ertesi gün gidip Hamdi'yi bulur ve yeni işine ilk adımı atmış olur. Raif Efendi diye hitap edilen yaşlı bir çalışanın odasına bir masa atılır ve işte senin odan burası denilir. Oldukça sessiz ve bir o kadar yalnız olan Raif Efendi kendisine getirilen çevirileri yapıp sadece işiyle ilgilenen içine kapanık bir adamdır. Rasim önceleri çok umursamaz fakat zaman geçtikçe orada çalışan diğer çalışanların hatta müdürün bile Raif Efendiye olan tavırları canını sıkmaya başlar. En zor ve uzun çevirileri bile kısa zaman dilimlerinde bitirip teslim eden Raif Efendi hastalanıp işe gelemediği zamanlarda bile işini ihmal etmez ve çevrileri yetiştirir. Raif Efendinin hasta olup işe gelemediği bir gün, çeviri yapılması gereken evrakların kendisine ulaştırılması gerekmektedir ve bu görevi Rasim üstlenir. Çeviri yapılacak metni alıp Raif Efendinin evinin yolunu tutar. Raif Efendinin ailesi ile karşılaşan Rasim için artık taşlar yavaş yavaş yerine oturmaktadır. Kayınbiraderleri, baldızı, eşi ve çocuklarıyla birlikte oldukça kalabalık bir evde yaşamaktadır Raif Efendi. Fakat bunca kalabalığa rağmen tüm ev halkı sadece Raif Efendinin kazandığı o cüzi maaşla geçinmektedir. Üstüne üstlük birde yaşlı adam ev halkı tarafından ezilmektedir. Tüm gördükleri karşısında Raif Efendinin hayatını iyice merak eden Rasim bu adamı daha yakından tanımak için fırsatlar kollar. İşte o fırsat Raif Efendinin kendisinden bir iyilik istemesiyle eline geçer. İş yerinde bulunan çekmecesindeki eşyalarını getirmesini isteyen Raif Efendi işe gelemeyecek kadar ağır hastadır. Hasta adamı kırmak istemeyen Rasim bu iyiliği kabul eder. İşte asıl hikaye buradan sonra başalar. Rasim, Raif Efendinin çekmecesinde olan kırmızı kaplı defteri bulur. Merak ettiği hayatın tüm detaylarını bu defterden bir solukta okur. Raif efendinin gençliği, babasının sabun fabrikası ve işi öğrenmesi için gönderildiği Almanya günlerini detaylarıyla okur. Genç bir delikanlı iken de sessiz ve içine kapanık olan Raif Almanya'ya gittiği günden itibaren Almanya'nın her yerini gezip dolaşmaya başlar. Babası işi öğrenmesi ve dönüp Sabun fabrikasının başına geçmesini beklemektedir. Fakat onun pek fazla dikkatini çekmeyen bu öğrenme süreci aşkı bulmasını sağlamıştır. Bir gün gazete kupüründe gördüğü sergi ilanına gitmesiyle hayatı artık eskisi gibi olmaz. Orada tek bir tabloyu saatlerce inceler, karşısına geçip oturur ve gözlerini tablodan alamaz. Kürk Mantolu Madonna. Günler bu şekilde devam eder. Bir gün yine tabloyu dikkatle incelerken bir kadın yanına gelip tablodaki kişiyi tanıyıp tanımadığını sorar. Raif o kadar utanmıştır ki kadının yüzüne bile akmadan yalan söyler. Sergide konuştuğu kürk mantolu kadını yolda gören Raif o kadını tekrar görmek umuduyla aynı yerlerde günlerce dolaşır. Sonunda tekrar gören Raif kadını Atlantis adlı gece kulübüne kadar takip eder. İçeri girer ve içeride bu güzel kadını şarkı söylerken görür. Şarkı bitince güzel kadın gelip Raif'in masasına oturur ve sergide konuştuğu kadının kendisi olduğunu söyler ayrıca tablonun da kendisine ait olduğunu o tablodaki kişi olduğunu söyler. Raif içinse büyük bir utanç başlamıştır. Günler günleri kovalar ve ilk günkü hayranlığını gizleyemediği Maria Puder olan aşkını itiraf eder. Fakat Maria Puder, Raif'i henüz sevmemektedir. Birlikte geçirilen uzun zamanlar sonucu Maria Puder de Raif'e aşık olur. Bir gün gelen telgraf sonucu Raif babasının öldüğünü ve acilen ülkesine dönmesi gerektiğini öğrenir. Maria Puder için kısa bir ayrılık söz konusudur. Daha sonra onu da yanına almak şartı ile Raif Türkiye'ye döner. Bir süre mektuplaşırlar. Fakat bir gün mektupların aniden kesilmesi sonucu Raif Türkiye de yapayalnız kalır. Yıllar geçer ve bir tren istasyonunda Maria'nın pekte samimi olmadığı Almanya'dan tanıdığı kuzeni ile karşılaşır Raif. Fakat bu kuzen Raif ve Maria ilişkisi hakkında en ufak bir bilgiye dahi sahip değildir. Raif Maria'yı sormak ister ama bir türlü lafı oraya getiremez. Bir süre konuştuktan sonra bir bahane ile Maria'yı sorar. Kuzen ise yanında bulunan sarışın kız çocuğunu göstererek Maria'nın kızı olduğunu, babasının kim olduğunu bilmediklerini ve Maria'nın yıllar önce öldüğünü anlatır. Raif o kız çocuğunun kendi kızı olduğunu anlar fakat elinden hiçbir şey gelmemektir. Trenin kalkış saati gelmiştir. Kuzen kız çocuğunu da alıp trene biner. Rauf, Maria ya olan aşkından kalan son hatırayı ilk ve son kez o gün görür ve uzaklaşmalarını izler ... Kürk Mantolu Madonna Konusu Türk edebiyat dünyasının en sevdiğim yazarlarından biri olan Sabahattin Ali'nin unutulmaz eserlerinden biri olan Kürk Mantolu Madonna herkesin mutlaka okuması gereken mükemmel bir kitap. Aşk her zaman hayatımızın kaçınılmaz bir öğesidir ve bazen öyle bir tutkuya dönüşür ki gözlerimiz başka bir şey görmez ve her şeye rağmen tutkularımızın peşinden gider hayatın içinde bir kuru yaprak gibi sürüklenip dururuz. Kürk Mantolu Madonna kitabı da aşka olan tutkuyu en mükemmel anlatan roman kitaplarından bir tanesi. Kürk Mantolu Madonna Soruları & Cevapları kürk mantolu madonna ana fikri nedir? Kitaptan farklı ana fikirler çıkartmak mümkün fakat temel olarak bakıldığında iki hikayede de ön yargıların hayatımızı ne kadar değiştirdiğini görüyoruz. İlk hikayede yazar Raif Efendi'ye karşı ön yargılı yaklaşıyor ve onu tamamen yanlış tanımasına neden oluyor. Bunun sonunda da ön yargılı yaklaşması sonrası onu geç tanımasının pişmanlığını yaşıyor. İkinci hikayede ise Raif Efendi mektupların kesilmesi sonrası önyargılı davranıp Maria'nın onu terk ettiğini düşünüyor. Bunun pişmanlığını da yıllar sonra yaşıyor. Her iki durumda da önyargı nedeni ile karşısındaki konusunda kolay hükümler verip sonrasında bunun bedelini ağır ödeme durumu vardır. kürk mantolu madonna basıldığı yer ve tarih nedir? Kürk Mantolu Madonna romanı ile olarak 18 Aralık 1940 ile 8 Şubat 1941 tarihleri arasında 48 bölüm olarak Hakikat gazetesinde Büyük Hikaye adı ile yayınlanmıştır. Daha sonra 1943 yılında roman haline getirilmiş ve yayınlanmıştır. kürk mantolu madonna kaç sayfa? Kitabın ilk baskısı toplam 177 sayfadan oluşmaktaydı. 1943 günümüze bir çok yeniden basılan kitap en son baskısında 160 sayfa olarak basılmıştır. kürk mantolu madonna nerede geçiyor? Kitap iki farklı hikayeden oluşuyor. İlk hikaye Ankara'da geçiyor. İkinci hikaye ise çoğunluk olarak Almanya'nın Berlin şehrinde geçiyor. Bunun dışında kısa olarak da Havran'da geçiyor. kürk mantolu madonna romanının türü nedir? Kürk Mantolu Madonna romanı bir aşk romanıdır. kürk mantolu madonna kahramanları kimlerdir? İlk hikayenin kahramanı yazarın kendisi ve Raif Efendi'dir. Hamdi Bey, yazarın iş bulmasına vesile olan kişidir. Yazar yeni iş yerinde Raif Efendi ile tanışır. İlk hikayede aynı zamanda Raif Efendi'nin karısı Mihriye Hanım, küçük kızı Nurten, büyük kızı Necla, baldısı Ferhunde Hanım, baldızının kocası Nurettin Bey yer alır. İkinci hikayenin kahramanları ise Raif Efendi ve Maria Puder'dir. Kürk Mantolu Madonna Yorumları okurken ağladım özellikle sonu çok güzel tavsiye ederim 23-01-2012 03:33 ben sürekli kitap okuyan biri değim. Bu kitabı dil anlatm hocamın tavsiyesiyle okudum ve çok beğendim.Gerçekten çok sürükleyici bir kitap.Herkese tavsiye ederim.. 24-01-2012 11:44 bana hissettirdikleri müthişti.. 25-01-2012 15:13 Müthişti bence kürk mantolu madonna sabahattin ali nin en iyi romanı diğer kitaplarını da okudum ama beni bu kitap kadar etkileyen olmadı 30-01-2012 13:29 Mutlaka okunması gereken, bir solukta biten, harika bir kitap.. 04-02-2012 13:52 çok güzeldi sonunda ağladım ben 05-02-2012 00:32 okuduğum en güzel aşk romanıydı insan kaybedince anlıyor hayat çok acı ama onu acı yapan bizleriz 11-03-2012 10:58 okumak istediğim kitapların başında geliyor kürk mantolu madonna fiyat bana pahalı geldiği için okuyamıyorum kürk mantolu madonna epub yada pdf olarak bulabilirsem okuyacağım bilen varsa ve paylaşırsa beni çok mutlu eder 15-03-2012 20:29 bana çok acil kürk mantolu madonna kitap özeti lazım lütfen okuyan birisi yardımcı olabilir mi? ayrıca özette kürk mantolu madonna karakter analizi olması gerekiyor en acilinden yazana çok dua edeceğim 27-03-2012 21:15 mükemmel kitaptı bence herkes kürk mantolu madonna oku malı ders niteliğinde bir kitap yazmış adam ders olarak da okutulsun bence 23-04-2012 17:30 kitaba baya yorum gelmiş ama kimse kürk mantolu madonna yer zaman mekan bilgisinden bahsetmemiş bana o lazım olayın geçtiği yer ve zaman bilgisini sunabilir misiniz lütfen 02-05-2012 15:22 2gün sonra edebiyat sınavım var ve bu kitaptan sorumluyum özetlerini okudum ama ayrıntılı özet veren bi site var mı? 13-11-2012 20:06 2 gün sonra ki dil ve anlatım sınavında bu kitap sorulacak kitabı bitirdim.İlk başlarından hiç bir şey anlamadım ama sonu müthişti.:D 20-11-2012 20:11 harika bir kitab. Sonunda göz yaslarim hakim olamadim. 27-11-2012 16:56 önce okunmalı ve sonra da VERA - KÜRK MANTOLU MADONNA dinlenmeli! içime döndüm yine, oysa uzun yollar aldık yabancı bir şehirde seninle beraber........ Hissetmek için kesinlikle dinleyin! 26-12-2012 23:11 Bu kitaba kötü diyebilenler varsa ben onların okuma yazma bildiklerinden şüphe duyarım 02-01-2013 20:43 süperrr ya kıtap okumayı hıc sevmeyen ben bu kıtabı hıc sıkılmadan okudummmm :) 20-01-2013 17:20 Konusu ilgi çekici.Anlatım güzel.Daha ne olsunn :) Sonu da çok güzel bitti hani. 06-02-2013 15:27 çok güzel bi kitap. başları biraz sıkıcı ama sonrası cok güel 16-03-2013 09:19 cok guzel bir kitap arkadaslar ben cok begendim 21-03-2013 14:38 bahsettiğiniz sarkı kitabın hangi sayfasında sözleri 09-04-2013 16:12 başları ve birazda raif efendinin defteri sıkıcıydı ama okuduğum en güzel kitaplardan biriydi Ama raif efendiyi hala çözemedim 30-04-2013 07:58 ya nasıl kitap yardımcı olur musunuz? 16-07-2013 21:35 mükemmel bir kitap yazar karaktersiz iftiracı türkçü düşmanı olsada mükemmel eser yazmış.yazar değersiz ama eseri süper 30-07-2013 01:21 tek kelimeyle süper... 31-07-2013 10:44 çok güzel ....etkisinde kaldığım altını çizdiğim yerleri devamlı okuma ihtiyacı hissettiğim ve işte ben dedirten kitap 20-09-2013 22:01 eminim çok güzel bir kitaptır ama bana kürk mantolu madonna ana fikri hakkında bilgi sunabilir misiniz inceleme ve analiz çıkartmam gerek acil olarak 03-10-2013 23:34 ben daha çok kürk mantolu madonna kısa özet arıyorum buradaki çok uzun daha kısasını bulmam lazım özette kişiler ve özellikleri ile olayın geçtiği yer ve zaman olması gerek 18-10-2013 18:50 bugüne kadar okuduğum en güzel kitap. herkesin okuması gereken bi kitap. tekrar tekrar okumak istiyor insan. 29-10-2013 15:44 okuduğum en güzel kitaplardan biri kesinlikle herkesin okuması gerekir edebiyattan anlayanların beğeneceği güzel bir kitap 03-02-2014 01:20 Bu kitabin sonu okudugumda bir çocuk gibi hüngür hüngür agladim 2 ay oldu bitireli ama hala etkisi üzerimde 10-02-2014 15:54 güzel ama anlamını bilmediğim kelimeler vardı 11-02-2014 21:33 ÇOK GÜZEL ŞUAN ORTA SYFLARDAYIM AMA HERGÜN BİTİRMEK İÇİN SONU NUN NSIL OLDUGUNU MRK EDYORUM 12-03-2014 13:37 bitirdigim ilk kitap çok güzel 22-03-2014 01:20 müthiş bi kitap herkeze tavsiye edrim... 28-03-2014 19:49 çok etkilendim herkesin okuması lazım 31-03-2014 19:57 +iğrenç bir kitap - 05-04-2014 12:00 OKUDUĞUM EN İŞE YARAMAZ KİTAM 13-04-2014 12:33 cokk güzelde devamı yok ya :( 21-04-2014 13:49 gibi az uzun olsaydı 23-04-2014 21:34 bence harika bi kitap Sabahattin mükemmel bir eseridir 24-04-2014 23:36 SÜPER BİR KİTAP HERKESE TAVSİYE EDERİM :) 12-05-2014 17:01 çok acıklı ya ağladım yani resmen 12-05-2014 20:58 bence harika bir kitap kim nederse desin ben çok beğendim çok biliyolarsa kendileri bir kitap yazsın başlığı biraz saça olduğu için okumadı arkadaşı ısrar edince oudu iyikide ısrar etmiş bu kitaptan bişey çıkaraayan başka kitaptan hiçbirşey çıkaramaz 13-05-2014 21:39 SÜPER BİR KİTAP HERKESE TAVSİYE EDERİM 14-05-2014 15:56 yaaa özet demiştik 18-05-2014 18:23 bıraz uzun ama thanks 18-05-2014 18:24 Kitabı 2defa okudum biri tavsiye diğeri sınav için ama özette bazı yanlışlar var mesela Raif babası öldükten sonra tekrar Almanyaya hiç gitmiyor.Maria nın öldüğünü 10 yıl sonra Ankara da tesadüfen öğreniyor.ayrıca kitap edebi açıdan çok GÜZEL bir kitap. Anlayabilene 19-05-2014 22:26 Çok saçma kitap 20-05-2014 22:05 aynen bnde bu kitabı edebiyat öğretmnm tavsiyesi üzerine okudum ve çok beğendim. sonra bu kiptan sorular sorularak sınav olduk süper geçmişti. daha sonra okul dergimizde bu kitapla ilgili eleştiri yazısı yazdım.\"KİTABIN BAŞLIĞI BU KİTAP ANLATILMAZ OKUNUR YAZIYORDU\". sizce başlık nasıl olmuşşşşşşş? 22-05-2014 08:51 KİTAP COK GUZEL BURDAN ÖZETI OKUDUM AMA KITAPI ALICAM İNŞ 28-05-2014 22:28 ÇOKKKK ŞAHANE MÜKEMMEL ÖTESİ 29-05-2014 11:51 çok güzel bi kitapmış dil anlatım hocam vesile oldu teşekkürler.... 03-06-2014 18:14 kürt mantolu madonna benim ilk okuduğum kitaptı hocamız özet çıkartmamız için ödev vermişti ben de internetten pdf bulup okumuştum çok hoşuma gitmişti severek yaptığım ilk ödevdi diyebilirim herkese tavsiye ederim okumaya değer bir roman 15-06-2014 01:53 her öğrencinin mutlaka okuduğu okumayı seven her sevgilinin mutlaka hediye ettiği tek romandır kürk mantolu madonna şahane bir klask 16-06-2014 21:06 her öğrencinin ödev için okuyup özet olarak kompozisyon yazdığı kitap bir de savaşçı var tabi klask bunlar artık ama kitap süper 18-06-2014 06:55 bize orta okulda okutmuşlardı baya hoşuma gitmişti kısa kitap zaten okumaya değer ama neden kürk mantolu Madonna diyorlar bilmiyorum kürk manto tamam da Madonna nereden çıktı bilmiyorum sabahattin ali klasiği mükemmel bir hikaye teşekkürler 23-06-2014 19:39 sabahattin alinin en güzel kitabı değil ama en tanınan ve en fazla okunan kitabı olduğu kesin diğer kitaplarını da okuyun daha çok beğeneceksiniz 28-06-2014 01:59 gerçekten de mükemmel bir kitap okurken insanın yüreğini ısıtıyor adeta kendinizi romanın içinde hissediyorsunuz.Okumanızı tavsiye ederim 30-06-2014 17:06 Yorumlara bakinca merakim artti 05-07-2014 22:31 ben kürk mantolu madonnayı kaç kez okudum hatırlamıyorum ilk olarak orta okulda hocamız özet ödevi vermiş o zaman okumuş hayran kalmıştım daha sonra 2-3 yılda bir boş zaman oldukça hep okudum duygular o kadar güzel ki insan her okuduğunda yeni anlamlar çıkartıyor tüm gençlere tavsiye ederim 11-07-2014 05:17 yaa bu kitabın pdf yada epub olarak ekitap var mı? acil lazım lütfen kitap çok pahalı alamıyorum ve bu hafta okumam gerekiyor 11-07-2014 05:18 kitabın özetini okudum hayran kaldım tamamını buldum okudum yine hayran kaldım süper yazılmış neden bu kadar geç keşvettim bilmiyorum 18-07-2014 21:35 bu kitabı hala sattıklarına ve hala okunduğuna inanamıyorum çok basit bir hikayesi var ben okurken çok sıkılmıştım zorla ödev için okutmuşlardı 24-07-2014 02:46 sabahattin ali klasiği basit ama çok derin bir aşk hikayesi büyük aşk dediğin kavuamayanlarınki oluyor her zaman Bitirdigimde gozyaslarima hakim olamadim okudugum en iyi ask ve tutku romani 31-08-2014 13:00 kürk mantolo madonna özeti okudum ama karar veremedim herkes aşkı anlamak için bu kitabı tavsiye ediyor gerçekten güzel kitap mı? 09-09-2014 02:12 harika bir roman harika bir hikayesi var okurken duygulanıyor insan sabahattin alinin en güzel romanı kürk mantolu madonna özeti istedi hocamız okudum ilk kez ödev yaparken bu kadar mutlu oldum 10-10-2014 02:20 Bu özeti yazan gerçekten iğrenç yazmış hem özet dediğin kısa ve öz olur bu romanın kendisini yazmış resmen 12-10-2014 22:57 yukarıdakı yorumu kım yazdı yhaa dogru demişş 13-10-2014 22:53 merak ettim, ben de okuycam :D 14-10-2014 14:35 on numara bes yildız 22-10-2014 09:20 muhteşem bir kitap tavsiye edermm 25-10-2014 13:57 kıtaptakı ıle ınternettekı ozet olay yanı farklı bıraz 26-10-2014 13:21 Hepsi yalan kitap boyle degil 26-10-2014 19:23 Bazi bolumler onceden anlatilmis 26-10-2014 19:23 Şahsen eski zamanda yazılan kitapları çok okumam. Bilemediğim kelime çokluğu nedeniyle boğulur veya dönemin şartları, karakterlerin düşünce tarzı kafama yatmaz ve bırakırdım lakin Kürk Mantolu Madonna tamamen bu sınıflandırmanın dışında. Okunması gereken, harika bir eser! İlk başları durgun geliyor, iki karakterin bakış açısıyla anlatılıyor gibi ve Raif daha ön planda olmasına rağmen diğerinin hayatına da değinilmiş ilk sayfalarda. Sonra olaya giriyorsunuz, Raif Bey'i anlıyorsunuz... Altını çizebileceğiniz bir sürü kelime var. Kararsız kaldıysanız, okuyun derim. :) 29-10-2014 01:42 Ask en guzel boyle anlatilir. Kim yazabilir bir kuruk mantolu madonna yada kim olabilir bu devirde bir sabahattin ali. 29-10-2014 22:03 ben kitap okumayı pek sevmem ama türkçe öğrettmenimiz yazılı anlatım yaptığı için okudum adı çok değişik ama kitap çok güzel herkese tavsiye ederim 30-10-2014 16:07 Çok güzel bir kitaptı.Son bölümde çok üzüldüm 02-11-2014 16:37 Özeti kitabı yansıtmıyor. Çok önemli olan bazı yerleri değiştirerek aktarmışlar. 02-11-2014 21:01 kitap muhteşem fakat buradaki özetiyle alakası yok . burada hiç bir şekilde duygu yansıtılmamış ve önemli yerler değiştirilmiş bence hiç özetle uğraşmayın direk kitabı okuyun :) ve vera dan kürk mantolu madonna yı kesinlikle dinleyin !! 09-11-2014 15:55 Bayıldım Çok güzel bir kitap 12-11-2014 20:01 Basari olcutu bu olsa hacet .. Elinize yurehinize ve agziniza saglik ustadim. 12-11-2014 20:15 10 numara bir kitap okumanızı tavsiye ederim 16-11-2014 20:13 şiddetle tavsiye ediyorum arkadaşlar bu kitap okunmalı okunmalı ve okunmalı. 18-11-2014 00:57 Evet bende okudum ve günlerce etkisinde kaldım...Raif ve Maria birbirlerini tamamlıyorlardı...Maria ölmeseydi olmazmıydı...Peki ya Raif efendinin çocuğu o neolacak.Aklım çocukta kaldı ... 20-11-2014 17:51 bu kitabın devamı olmalı 21-11-2014 17:14 Özet hatalarla dolu yazan kişi okumamış bence...ve kitaba gelirsek mükemmel ötesi. 30-11-2014 12:43 harikaydı muhtesemdi surukleyıcıydi 30-11-2014 14:00 Tek kelimeyle HARİKA bir kitap ve mutlaka okunmalı. 30-11-2014 22:39 harika bi roman tavsiye ederim gercekten cok güzel 07-12-2014 16:23 Arkadaşlar lütfen yardım edin kürk mantolu Madonna nın sayfa 11den 20ye kadar kelime türlerini bulmam gerekiyo yardım edin noluur performans ödevimde yetişmesi lazımmm ilk defa bu kitabın sonunu getirdim pişmanda olmadın 09-12-2014 19:46 iyi iyi yani süper biliyonuzmu sonu süper tek kelime ile harika 112.sayfadayım sonuna gelmek için çabalıyom buraya kadarsüperse sonunu düşünemiyorum yani dila 17-12-2014 20:04 edebiyatın dibine vurmuş 17-12-2014 21:05 niye sevenler hiç kavuşmaz kitapta duyguların yoğun olması güzel kitabı güzel yapan özelliklerden biri ruhsal belirlemelere yerleşmesi kadının adamı yolun yarısında bırakması kötü ben eğer aşık olsaydim sevdiğim için her şeyi yapardım tabi buna değecek kişiye 25-12-2014 20:23 harika bi kitap sınavda çıkıcak diye özetini okudum şimdi kitabında ortalarındayım sınavlarım bitsin hemen okumaya başlıyorum... 25-12-2014 22:22 gerçekten nacizade kitap 25-12-2014 22:57 vallaha ben kitap okumaktan nefret ederim beklediğim gibi kitapta kötü ama özetten eyvallah kitabı okuyamadım sınavı bu özettten halledecem 30-12-2014 19:19 kitap okunacaksa bence ilk iş türk klaskleri tercihimdir... kitaplar seviyorum sizi seni merak ettim şimdi yaaaaaaaaaa... 30-12-2014 20:27 20 yaşındayım ve bu zamana kadar hiç kitap okuma isteğim yoktu.ve kitap okurken hep sıkılır bazen yarına bazen en başında bırakırdım.kitaplar benim için sadece yazı topluluğundan ibaretti.ancak bu kitabı okumaya başlayınca içindeki raif karakterini kendime yakın buldum.ve sonuna kadar okudum.ve çok duygusal yönden ağır.çok duygulandım.kitabı sanki okumadım yaşadım.tavsiye ederim.. 31-12-2014 00:41 ilk kez bi kitap okurken ağladım harika ötesi 01-01-2015 16:59 arkadaşlar sabahattin ali bu romanını 2 dünya savaşı yıllarında zorunlu olarak 2 kez askere çağrıldığı yıllarda çadırda gaz lambası işışığında yazmış . masası olmadığı için dizlerini kullanmış . keşke öldürülmeyip yaşasaydı ne kadar güzel eserler verebilirdi. ne yazık ki değari bilinememiş bir yazar diğer romanı kuyucaklı yusuf ve hikaeyelerini deokuyun hepsi şahaserdir 02-01-2015 12:31 özetinden ve yorumlardan sonra okumaya karar verdim en kısa zamanda okuyacağım.. 02-01-2015 23:56 harika bir kitap özetinden sonra okumaya karar verdim... bu yorumlari okuyan kitabin sonundan baslar guzel kitap guzel kitap 06-01-2015 18:57 mükemmel bir kitap... 06-01-2015 23:08 çok güzel bir seri 07-01-2015 14:05 peki bu özet ayrıntılımı önemli yerleri vardır inşallah 07-01-2015 21:20 olağanüstü bi kitap,içinde kendimize ait dersler çıkarabileceğimiz türden bi kitap hala etkisindeyim,bu kitabı okuduktan sonra insanları dış görünüşüne göre yadırgamamayı bi kez daha kanaat getirdim,şiddetle tavsiye ediyorum. 08-01-2015 17:24 1 aydır elimde ama bi turlu okumaya baslayamamıstım ben de bı okuyayım barı kıtabı :) 08-01-2015 19:34 kitap rasim efendi'nin işten atılmasıyla başlar. işten atılan rasim efendi eski bir dostu sayesinde yeni işine başlar. işyerinde dikkatini çeken biri vardır; raif efendi. raif efendi içe kapanık, sosyallikten ve tebessümden uzak biridir. rasim efendi, raif efendi'nin sakinliğinin arkasındaki gerçeği merak eder. davranışlarını izler fakat muvaffak olamaz. bir gün raif efendi'nin işe gelmediğini görür. patronun isteğini yerine getirmek için işe gelemeyen raif efendi'nin evine iş götürür. raif efendi'nin evini gören rasim efendi günleri harcayıp çözemediği bilmeceyi saniyeler içinde çözer. gördüğü şey kalabalık bir aileye, tabiri caizse köle olmuş bir adamdır. raif efendi'nin onlar için bir önemi yoktur. o geçinmek için eve üç kuruş para getirmek zorunda olan bir varlıktır. raif efendi'ye ziyareti sonucunda durumunun beklediğinden daha kötü olduğunu görür. raif efendi rasim efendi'den çekmecesindeki eşyaları ona getirmesini rica eder. rasim efendi'nin dikkatini bir eşya çekmiştir; siyah bir defter. raif efendi'den defteri okumak için izin ister. izin aldıktan müsaade ister ve evden ayrılır. siyah defter bir günlüktür; raif efendi'nin günlüğü. raif efendi köyde yetişmiş bir erkek çocuğuna göre farklıdır. küçüklükten pek sosyal olmamakla birlikte arkadaş diyebileceği kişiler kitap kahramanlarından ibarettir. babası sabun fabrikatörüdür. zeytin bahçeleri ve tıkırında giden işleri vardır. babası raif efendi'yi istediği gibi bulmadığından mıdır bilinmez, baba şefkatini hissettirmemiştir. raif efendi büyür. babası işleri ona devretmeyi düşünerek ondan almanya'ya gitmesini ve orada makineli sabun üretimini öğrenmesini ister. raif efendi, babasının buyruğuna icabet ederek almanya'ya gider. raif efendi almanya'ya gönderilme amacından sapar. eğitim için işe girdiği sabun fabrikasına gitmemeye başlar. sanata olan ilgisi aşikardır. tabiri caizse bulunduğu çevrede gezilmedik yer bırakmaz. bir gün gezmekte olduğu sergide bir kadın portresine rastlar bu portreden beklediğinden fazla etkilenir. onu etkileyen portrenin çizim şekli ya da resim terimleri içeren konular değildir. portredeki kadındır. serginin açılışıyla portreyi izlemeye başlar ve sergi kapanırken seyrini bitirir. yine rutin haline getirmiş olduğu portreyi seyir halindeyken yanındaki kadın ona portreye neden bu kadar ilgi duyduğunu ve kime benzettiğini sorar. utangaç biri olan raif efendi hem utancından hem de rahatsız edildiğini düşünerek kadının yüzüne bile bakmadan geçiştirmek için birkaç şey uydurur. bir gece pansiyonda tanıştığı alman bayan ile sarhoş olmuş pansiyona dönerlerken yolsa portredeki kadını yani kürk mantolu madonna'yı görür. o gece fırsatı olmadığından kaçırdığı kürk mantolu madonna'yı günlerce aynı yolda bekler sonunda onu görür. takip eder. ve sonunda kürk mantolu madonna mahlaslı kadına ulaşmıştır. bu kadın gazinoda şarkı söyleyen, dans eden bir solisttir. kadının ismi maria puder'dir. kadını tanımadan önce bile seven raif efendi tanıdıktan sonra ona delicesine aşık olur. tanışırlar maria bağlanmak istemez raif efendi'ye aralarında seviyeli bir ilişki olacağını ve asla sevgili olmayacaklarını anlatır raif efendi ise bu şartlara maria'dan ayrı kalmamak için uyar. maria'nın yahudi olduğunu, memleketini, hayat hikayesini öğrenir. maria'nın rehberliğinde yeni mekanlar ve ortamlar keşfeder. birlikte zaman geçirerek günlerini geçirirler raif efendi artık pansiyona pek sık uğramamaya başlar. onun için sadece maria vardır. fakat bir olay onu bu sevdadan mahrum bırakacaktır. raif efendi pansiyona uğrar ve ona bir telgraf olduğunu öğrenir. telgrafta gayet yalın ve ağır bir anlatımla babasının vefat ettiği yazmaktadır. bu sırada maria hastalanır, onları bir ayrılık beklemektedir. maria memleketindeki annesinin yanına, raif efendi ise vefat eden babasının geride kalanlara bıraktığı fabrika ve malları devralmaya gider. aşkını kalbine gömmeyi aklından bile geçirmeyen raif efendi memlekete dönünce maria ile irtibatı kesmez. memleketinde evinde hissedemediğini, aslında uzun zamandır görmediği bu insanların çoğunu da özlemediğini fark etmiştir. maria'yı memleketine getirme hayalleriyle bürünmüştür. son parası ile evini döşer sadece bu fikri maria ile paylaşma evresi kalmıştır fakat maria mektup göndermemeye başlar. buna bir anlam veremeyen raif efendi gelen mektupları defalarca okuyarak ve onun adını sayıklayarak senelerini harcar. ablalarının korkaklığından faydalanan eniştelerinin ona karşı yaptıkları haksızlıkları çoktan fark etmiştir. çorak, elverişsiz araziler ona verimli topraklar ise ablalarının yani eniştelerinin elindedir. maria ile insanlarla ilişkileri gelişen, kabuğunu kıran raif efendi, tekrar umutsuzluğa kapılarak ayların gelişimini günler içinde gerilemeye mahkum bırakarak kabuğuna çekilir. raif efendi evlenir, çocukları olur. yıllar geçse de aynı duyguları taşımaktadır. bir gün eşinin ondan bir şeyler almasını rica etmesi üzere alış-verişe çıkar. alış-verişten dönerken almanya'da kaldığı pansiyonda tanıştığı ve maria'nın akrabası olduğunu bildiği bir kadına rastlar kısa muhabbetleri sonucu maria'nın öldüğünü ve kendisinden hamile olduğunu öğrenir. yıkılır. kadın çocuğunun birlikte seyahat ettiği kız olduğu söyler. raif efendi kızı görür. fakat kız ile bayan memleketlerine, kız çocuğunun anneannesinin yanına gittiğini öğrenir. öz kızını ilk ve son kez gördüğünü anlar. hiçbir şey olmamış gibi evine döner. içinde fırtınalar kopmaktadır. artık bundan sonraki hayatını başkaları için yaşayacağını düşünür. ve siyah defter bitmiştir. rasim efendi siyah defteri bir gecede okumuş sabahında ise raif efendi'yi ziyarete gittiğinde naaşı ile karşılaşmıştır. raif efendi'nin onun hayatındaki tesirini düşünmeye başlayarak şirkete döner raif efendi'nin masasına oturarak siyah defteri tekrar okumaya başlar....son 11-01-2015 00:46 ilk başta hiç hoşuma gitmemişti sınav için mecburiyetten okuyodum ama çok güzel bi kitapmiş tavsiye ederim özellikle sonu çok güzel hiç böyle bişey beklememiştim süpriz oldu :) 11-01-2015 14:05 süper bence sonuna bayıldım 11-01-2015 16:24 kadının hasta olduğu yer yok aynı zamanda sadece raif efendi almanyayı terk etmiyor kadında baş ka bi yere gidiyor adı aklımda değil bunun dışında iyi 11-01-2015 23:47 çok güzelbir kitap uzun ama bir günde bitirdim neredeyse çok sürükleyici ve çok muthiş... 14-01-2015 19:17 kitap eski bilinmedık kelimelerle dolu fakat özeti daha iyi :) 15-01-2015 20:41 harika bir kitap okumayanlar hemen okumalı 21-01-2015 21:45 kitabı yeni aldım. daha okumadım. bakalım dediğiniz kadar varmı... 24-01-2015 14:27 sömester de ödevim için okudum. önce çok sıkıldım ancak sonra babam ve anneme sesli okumaya başlaıdm. bilmediğim çok kelime vardı. onları da öğrenmeye baladım. kitabı çok sevdim. herkese tavsiye ediyorum. yağmur 25-01-2015 14:24 karakter tahlilleri ve anlatım dili çok başarılı. duygu dolu bir hikaye. okuyun derim. 26-01-2015 21:18 kürk mantollu mdonnayı edebiyat hocamız önermiştı süper birşey çok beyendm 27-01-2015 17:43 çok güzel ve çok akıcı bir anlatım var. bir çırpıda okudum 31-01-2015 21:36 gayet zaman kaybı olduğunu düşünüyorum . ayrıca çevirinin sonu yanlış. komşusu öldüğünü falan söylemiyor. 10 yıl sonra kuzeniyle ankarada karşılaşınca kuzeninden ölüm haberini alıyor ve çocuğunu orda görüyor. çeviri yanlış bi kelime oldu özet diyecektim. 03-02-2015 22:19 gerçekten güzel kitap 06-02-2015 11:26 çok saolun ama ozetin bazi yerlerinde yanlisliklar var. kuzeni degil almanyadaki kaldigi yerin sahibiyle ankarada alisveristen donerken karsilasir. maria yi sorar ve hamile oldugunu ve dogumda öldugunu ogrenir bunun uzerine kendini asla affetmez ve bu sıkıntiyla yasar tabi buna yasamak denirse. 09-02-2015 18:22 bu kitap kadar duygusal güzel bir kitap yok bende kitap okuyan biri değilim ama bu kitap ufkumu açti hissetirdikleri muhteşem bişi 18-02-2015 17:16 çok güzel ve süper kitap okunmasını tavsiyeederim herkezebence okumalısınığz.. çok güzel bir kitap okumalısnız 20-02-2015 11:00 mükemmel mütişşş ama ben beğenmedimm bilmiyomm neden bunu piskolojimin bozuk olmasına bırakıyorumm 20-02-2015 11:57 olayların döngüsü o kadar içten ve samimi yalın bir dil ki kürk mantolu madonna hafızalardan silinmeyecek... ölümsüz bir eser... kız arkadaşım'ın yeniden bana mesaj atmasını sağlayan kitaptır bu. bende yeri ayrdır. 04-03-2015 05:23 raif maria'nın öldüğünü 10 yıl sonra ankara'da karşılaştığı akrabasından öğrenmiyormuydu? 04-03-2015 15:57 bu kitap aşktan asla vazgeçilmiyeceğini öğreten bir kitap...tam 8 kez okudum ve hala okuyorum. 05-03-2015 16:20 ilk başta sıkcı geldi ama sonu süperdii okumanzı tavsye ederimm 08-03-2015 13:23 kitap müthiş fakat bu özeti buraya kim yazdıysa berbat özetlemiş hem çok uzun hemde bazı yerleri romanla uyuşmuyor. 10-03-2015 22:40 bu kitapla ilgili ne soru sorulur kitap sınavı için 13-03-2015 16:52 hayatımda bu kadar anlamlı bir kitap görmedim 13-03-2015 19:47 çok güzel bir kitap cok beğendim herkese tafsiye ediyorum. 15-03-2015 15:53 duygular bu kadar mükemmel anlatılabilirdi,okumayı sevmeyen birisi olduğum halde elime aldığım andan itibaren bırakamadım,çok hüzünlü ağlatan bir kitap kesinlikle tavsiye ederim... 23-03-2015 22:35 insanlar bu kadar çabuk vazgeçer mi ya da bu kadar çok aptal olabilir mi cok sacma cokk 24-03-2015 20:02 efsane kitap özet fena deil 08-04-2015 20:49 gerçek bir roman okumak istiyorsanız kesinlikle alın..hayatımda okuduğum ve asla unutamayacağım bir kitap. okuyalı aylar oluyor ama hala etkisinde çıkamadım kitabı elime alınca bile içim bir fena oluyor şimdi bile son üç sayfasına okusam gözyaşlarıma hakim olamadığım bir roman. hala okumadıysanız hiç durmayın okuyun derim 11-04-2015 23:59 çokkk güzel elerine sağlık sabahattin ali beyin 14-04-2015 13:03 muhtesem bir kitap herkese tavsiye ederim 15-04-2015 13:17 arkadaşlarımın tafsiyesi ile okudum çok beyendim herkese tafsiye ederim 24-04-2015 13:20 muhteşem , kitabi bitirene kadar her okuduğum sayfada tüylerim ürperdi 28-04-2015 12:03 arkadaşlar kürk mantolu madonna ana fikri ne acaba bilen biri paylaşabilir mi öğretmenimiz ödev verdi ama kitabı alacak param olmadığı için okuyamadım 29-04-2015 21:11 muhteşemdi ağlayarak bitirdim kürk mantolu madonna olay örgüsü mükemmel olmuş insan elinden bırakamıyor kitabı mutlaka okunması gereken bir kitap 02-05-2015 17:25 okuduğum kitaplar arasında beni en çok şeker portakalı ve kürk mantolu madonna etkiledi bu iki kitabı herkese tavsiye ederim :) :) :) ben berat 04-05-2015 16:02 kitap gerçekten çok güzel 04-05-2015 21:37 bir kaç günde bitirdiğim bir kitap.çok güzeldi.kitabın etkisinden çok zor oldu çıkmam.çok akıcı.sıkılmadan okuyabiliyorsun... 05-05-2015 13:05 herkesin okumasını tavsiye ederim 08-05-2015 07:52 çok vegendi çok güzel bir kitap okurken agladım sonu öyle biymemeliydi 08-05-2015 19:07 çok güzel çok etkileyici ne biliym insan okurken bile nutku tutuluyo 10-05-2015 22:12 bişey dicem ankaradamı karsılasıyorlar istanbuldamı ve özete yanlışlıklar varmı gercekten 10-05-2015 23:09 :) güzel çok beğendim çok güzel kitapta sıkıcı gelmişti özeti okuyunca kitabı okumaya karar verdim 11-05-2015 13:36 bence harika bir kitap okunmsanı tavsiye ederim 12-05-2015 18:34 tekrar tekrar ve tekrar okuyorum hiç bıkmadan ilk defa bir kitabı bıkmadın tekrar tekrar okudum müthişti herkese tavsiye ederim 19-05-2015 13:17 çokkk güzel bir kitaptı defalarca okusam hiç sıkılmam 19-05-2015 14:25 on numara bir kitap sonunda ağladım çok acıklıydı en çok beğendiğim kitap edebiyat anlamında çok zevkli kitaba aşık oldum resmen puan verecek olsaydım puanım 100 üzerinden 100😃 21-05-2015 00:43 süper bi roman bayıldm resmen yani sonu hele daha bi güzel herkese tavsiye etmiyorum çünkü okumaları gerekiyor :d 23-05-2015 14:32 aska ınanıp sevdıgını beklemek ve tam aska ınanırken hıc beklenmedik bır olümle karsılasması ve hayattan da vazgeçmesi.... umarım gercekte karsılasmayız.:) 26-05-2015 14:50 10 yıl sonra karsılasıyor tekrardan marianın akrabasıyla ilk kez kızını 12-06-2015 00:26 çok kötü bir kitap içim şişti okurken bana sadece kürk mantolu madonna kısa özet lazım bunun için böyle tüm kitabı okumak zorunda olmak çok kötü 30-06-2015 15:43 içim sisti okurken hiç beğenmedim aptal aşik durumu bence 23-07-2015 16:14 arkadaslar ben 8 e gectim bu kitabi aldim ama biraz agir geldi yine de okumaya devam edecegim ama benim yaşıma gore uygun taviye edebileceginiz kitaplar var mi lutfen 09-08-2015 18:08 ozetinde bile bu kdar etkileniyrsam o kitabi almaliyimmm ben de hocamın tavsiyesiyle okudum ağlamadım ama gerçekten bayıldım çok beğendim güzel bir roman 27-08-2015 21:40 harika bir roman.. içine kapanan yanlız insanları çok iyi tasvir eden pskolojik tahlillere yer veren ve altını çizdiğim bir çok paragraf olan okunması gereken bir roman... 29-09-2015 15:52 kitap çok hoş ama en nefret ettiğim şey özel eşyaların karıştırılması.. ve rasim de bunu yapıyor.. 07-10-2015 19:08 bize 10 sınıflar olarak hepimize ödef olarak ferdi iyiki de vermiş diyorum gözyaşımı tutamadım okarken öretmen bizden kürk mantolu madonna karakter analizi ve yazdım ama verilen iyi ödev buydu çok mutluyum 07-10-2015 19:20 ben hayatimda böyle güzel duygularin ifade edildigi bir kitap bilmiyorum herkese de siddetle tavsiye ediyorum ..... 09-10-2015 14:47 siz iyi misiniz?yoksa zevkiniz mi yok?hiç akıcı değildi.sırf okudum demek için okuyacağınız türden bir kitaptı.size öyle kitaplar ve yazarlar tavsiye ederim ki bu kitap çöpe atacaklarınızın arasında bile olmaz.konusu çok klaskti.sıkıcı bir şekilde aynı şeyi dolandırıp durmus.resimde gorup aşık olmalar felan o kadar gereksizdiki arsanız daha kotusunu zor bulursunuz.kesinlikle atmka istedigim bir kitap rafımda yer kaplamasını istemiyorum 25-10-2015 19:25 muhteşem bir kitap gerçektende herkese tavsiye ederim hele sonu apayrı bişey 30-10-2015 23:50 tek kelimeyle süperdi bayıldım :) 31-10-2015 14:43 kıtap okumayı sevenler ıcın ıyı ama hıc okumak ıstemıyorum 01-11-2015 17:22 bence çok güzel bir kitap edebiyat hocamin tavsiyesiyle aldim ve çok beğendim harika bir roman 09-11-2015 20:43 ozetin sonu yanlis birlikte trenle gitmiyorlar raif bey turkiyede kaliyor kucuk kiz ve marianin kuzeni almanyaya donuyorlar 11-11-2015 07:52 bayıldım fevkalade fakat her güzelin altında bir yiğit yatar ımmm bi düşünmem lazım ımm bi düşünmem lazım bunda bayılcak ne var 15-11-2015 16:54 okuduğum kitaplardın arasından en güzeliydi tavsiyee ediorumm :)) 21-11-2015 13:05 bence bugüne kadar olduğum en iyi romanı 21-11-2015 20:48 kendimi buldugum nadir kitaplardan biri. digeride yine sabahattin alinin icimizdeki seytandir. cok kitap okuyan biriyim ama bu kitap insanin ruhuna isleyen bir kitap. sadece ask ile degil insanlarin davranislariyla ve ruhlariyla ortaya konulan muhtesem bir eser bence.. sabahattin alinin elerine saglik keske daha cok eser verebilseydi turk edebiyatina ve dunya edebiyatina. guzel bı kıtap kıtap okumak cok guzel ama sabahattin ali'nın kitaplarını okumak ayrı bir guzel ve keyıf verici bnm için 02-12-2015 17:53 neden böyle bir başlık tercih etmiş ki... 05-12-2015 16:21 bence bu kitap bir kahve eşliğinde okunmasi gerekir harika bir kitap banada dil anlatim ogretmenim onerdi 05-12-2015 18:24 sonlara doğru hiç bişe anlamadan okudugum ama kitabın sonunda adeta bittiğim neredeyse ağlayacağım bir kitaptı harika harika harikaaa 07-12-2015 20:45 bence de güzel bir kitap 08-12-2015 23:03 daha okumadım ama atılan yorumlara ve çevremin bana anlattıklarına göre çok güzel bir kitap olduğu söyleniyor. 09-12-2015 20:58 kürk mantolu madonna, bana gerçek aşkın olduğunu hissettiren tek kitap. başucu kitabımdır, herkese tavsiye ederim. kimileri maria puder'ın sabahattin ali'nin gerçek aşkı olduğunu söyler. bilemeyiz ne kadar doğru. fakat aşkı ancak yaşamış biri bu kadar samimi ve içten yazabilir diye düşünüyorum. iyi okumalar... 09-12-2015 23:56 çok güzeldi bende ağladım 10-12-2015 19:39 yarın bu kitaptam sınavım var ve o kadar sayfayı okuyamıyorum bu sayfadaki özeti buldum ve çok yararı oldu. emeği geçenlerin ellerine sağlık çok teşekkür ederiz :)))) 10-12-2015 20:26 çok güze bir kitap genelde çok kitap okuyan biri deyilim ama bu kitap muhteşem herkese tavsiye ediyorum 10-12-2015 22:02 kitap dil açısından mukemel bir ziyafet veriyor insana. hakikaten hakkkini vermiş yazar aşk ancak bu kadar güzel anlatilir. asksaniz kesinlikle okuyun ama sonuna da fazla takilmayin vessalam. 11-12-2015 00:21 entresan, başları sıkıcı olmasına rağmen genede elinizden bırakamıyacağınız,ama neden bırakamadığınızı bilmediğiniz bi kitap:)en azından bnm için böyle 11-12-2015 03:36 cok guzel bir kitapti özetini okudum . kitabini okumayida isterimm . herkese tavsiye ediyorummm... 11-12-2015 21:36 arkadaşlar eleştiri raporuna neler yazayım sizce 23-12-2015 13:52 gerçekten de çok güzel bir kitap ilk kez bir kitabın sonunda göz yaşlarını tutamadım gerçekten de çok güzel bir kitap ilk kez bir kitabın sonunda göz yaşlarını tutamadım 29-12-2015 18:31 baya sıkıcı zorla okudum 03-01-2016 15:37 aşk kitaplarını sevmem ama 20 sayfadan sonra çok güzel bir kitap. herkese tavsiye ederim bir aşk romanına göre bence çok başarılı. 03-01-2016 16:46 kürk mantolu madonna karakterleri hakkında daha fazla bilgi verebilir misiniz lütfen okudum ama pek anlamadım 06-01-2016 09:11 kürk mantolu madonna konusu hakkında daha fazla bilgi verebilir misiniz? bu kitabın konusu hakkında komposizyon yazmam gerekiyor öğretmen özellikle kürk mantolu madonna sözleri ve karakterleri hakkında detaylı bilgi istiyor 07-01-2016 05:00 kitap sıradan bir konu olan bir kadın ve erkeğin aşkını anlatıyor ancak yazar dile öyle başarılı kullanmış ve pskolojik tahlilleri o kadar güzel yapmışki kitabı bir başyapıt yapmayı başarmış. 08-01-2016 08:19 cok guzel bir kitap basta biraz sıkıcı gelsede kitabın geneli ve sonu cok ama cok guzeldi 12-01-2016 20:19 unutamadiklarimdan harika bir roman. herkese tavsiye ederim.edebiyattan sanattan anlayan gercek okurlarin cok begendigi begenecegi bir kitap.bir solukta okudum tekrar tekrar okunmali.igrenc sozcugunu kullananlar icinse begendikleri 10 kitaptan en guzel cumleleri yazmalarini isteyecegim.boyle bir yoruma da cok sasirdim.en kotu kitap bile igrenc degildir!kendilerini tanimak isterdim ne kadar igrenclikten uzaklar... 14-01-2016 05:52 sonu süper. kızına ömründe bir kaç dakika yakın olabilmek... bu kitabın konusunu anlatmaya çalışarak boşa zaman kaybettigimiz apacıktır. kurk mantolu madonna bir adamın bir kadına asık olması, sonradan kadının olmesi vb. birtakım kelimelerle basitleştirilemez. anlamı fazla yogundur, anlamak her babayiğidin harcı değildir. kitabı okuyup bir halt anlamayanlar veya hiç okumadıgı halde popüler olduğu için \"supeeer\" yazanlar ucuz insanlardır. her bir karakterin derin yasantılarını inceleyen, hayata dair isabetli tasvirler yapan bir başyapıt. 16-01-2016 18:23 bir günde bitirdiğim bir kitap .kitapta anlatılmak istenen okadar çok şey var ki beğenimi sözlerle ifade etmek imkansiz.yazarın eline koluna gönlüne sağlık... 23-01-2016 13:07 çoğu kişi gibi bende popüler bir kitap olduğu için okumuştum. edemi roman sevmeyenler yada edebiyatı sevmediği halde kitap okumayı sevenlerin okumaması lazım. edebi kitap beğenenlere tavsiyem okusunlar. aslında muhteşem bir kitap ama ağır dili var ve anlatımı çok yavaş olduğu için dayanamadım yarıda bırakıp özetini okudum.. 24-01-2016 17:13 wala başta güzel değildi tekrar kitabı baştan okudum çok güzeldi ama ağır ve sanatlı bir dile yazıldığı için biraz sıkıcı geldi ama romanın herpsini okuduğunda çok güzel bir kitap olduğunu göreceksiniz 30-01-2016 14:18 hayatımda okuduğum en güzel kitap çok ama çok güzel bir roman bence herkes okumayı denemeli 31-01-2016 21:36 sabahatin ali 'nin en beğendiğimiz kitabı bu oldu 01-02-2016 00:29 ben bu kitabi hocam sayesinde okudum müthiş bir kitap 02-02-2016 14:04 arkadaşlar kürk mantolu madonna pdf arıyorum satın alabileceğin web sitesi baktım ama kitabı online olarak alıp pdf indirrebileceğim bir yer bulamadım korsan olarak aramıyorum yanlış anlaşılmasın satın almak istiyorum 07-02-2016 03:40 sabahattin ali nin okudugum 2. ukemmel romani 1. si kuyucakli yusuf tu digeri ise kurk mantlolu madonna mukemmel hikayeler ve cok aci insanin kalbine dokunuyor 2. kitabi kahve keyfi ile okudum. ilk defa goz yaslarim bir kitapta akan hayatlar icin akti😤 07-02-2016 23:56 bu kitabı hocam tavsiye etti ben kitabı alamadım ama özetini okudu süpermiş ben okudum ama pek bir şey anlamadım kürk mantolu madonna kısa özet arıyorum bir de sözleri gerekli 10 tane lütfen bir daha okutmayın bana kitabı 01-03-2016 11:43 henuz okumadim ama yapilan yorumlara bakilirsa guzel bir kitap 05-03-2016 19:12 \"ben seni deli gibi degil gayet akli başında sevdim\"\" insanin tekrar tekrar okuyasi geliyor guzel bir kitab... 06-03-2016 08:51 türkçe dersin de verdiler bende gizlşce özetini okudum ama bukadar güzel bir kitabıkeskinlikle okurum 06-03-2016 21:03 çok güzel ve çok duygusal :( 11-03-2016 21:59 sabahattin alinin kitaplari hep aglatiyor bir kalbe sahip oldugunu dusunenler okusun 13-03-2016 13:31 süper yaa bana edebiyat hocam kahraman hoca sayesinde okudum burdan tesekurler 14-03-2016 17:16 okunması gereken mükemmel bir kitap ancak özette bir yanlışlık var. hatırladığım kadarıyla marianın ölümünü almayaya giderek değil ankarada karşılaştığı kuzeninden öğreniyordu raif bey. 14-03-2016 17:50 sabahattin ali farkı harika bir kitap........ 15-03-2016 23:21 cok betımlelme var coooook betımleme var aynen ha 20-03-2016 21:35 sürekli arıyorum ama bulamıyorum kürk mantolu madonna nerede geçiyor bilen biri paylaşabilir mi lütfen kitabı pdf olarak buldum ama bir soru için tüm kitabı okumak istemiyorum 21-03-2016 12:58 gerçekten çok güzel bi kitap tekrar tekrar okuyasım geliyo 24-03-2016 20:07 igrenç bi kitap çok sıkıcı içeriği war 06-04-2016 18:30 gerçekten çok güzel sahattinali kendi hisettikleriyle bence anlatıyor 08-04-2016 11:13 mükemmel bir roman kürk mantolu madonna ana fikir çıkartmak için okudum çok hoşuma gitti söylenildiği kadar güzel bir kitapmış bende herkese tavsiye edeceğim artık 09-04-2016 20:50 her kitapta alamadığım zevkleri aldırdı gerçekten bu kitap . bütün yazarlar roman yazabilir belki ama o duyguyu katarak yazanlar azdır. bu kitapta o duyguların fazlasıyla katılarak yazıldığı eserlerden. 16-04-2016 01:20 özetini okudim çok beyenfim gerçekden.ben azerbeycanda yaşıyorum ve bu kitapı acaba nasıl bula bilirim diye düşünüyorum. roman sadece mükemmel 19-04-2016 13:17 kitabı okuduktan sonra sizi düşünmeye teşvik edecek. mükemmel diyebileceğim bir kitap. türk edebiyatı kitapları bana hep sıkıcı gelir ama bu kitabı bir solukta okudum ve bitirdim. kesinlikle tavsiye ederim. özellikle sonunda küçük kıza ne oldu diye merak ediyorum. raif ve maria'nın aşklarından doğan minik bir kız çocuğu yaşamını anne ve babasından habersiz geçiriyor. hatıra defteri de raif ve maria gibi maziye gömülüyor. 27-04-2016 19:47 ben bu kitaba bayıldım müthişti... 05-05-2016 09:59 güzel, okunması gereken bir kitap ama abartıldığını düşünüyorum. 08-05-2016 14:09 kitap çok güzel herkese tavsiye ederim 10-05-2016 19:35 güzel ama bazı yerleri sıkıcı 12-05-2016 22:01 gerçekten çok akıcı bir kitap ve okurken duygulanıyo insan 15-05-2016 17:38 \"aylarca cevap alamayan raif, merak edip almanya'ya gider.\" kitapta böyle bi saçmalık yok arkadaşlar. yazan arkadaş kendi kafasına göre yazmış anlaşılan. 17-05-2016 10:09 bu kitabı okuduktan sonra size garanti veriyorum diğer okuyacağınız tüm kitaplar boş gelecek ölmeden mutlaka bu kitabı okumalı insan 18-05-2016 02:21 bu kitabı herkese tavsiye ederim 22-05-2016 16:47 gelmiş geçmiş en güzel kitaplardan biri. 26-05-2016 21:16 bana göre gelmiş geçmiş en mükemmel roman kürk mantolu madonna sözleri zaten sizi alıp uzaklara götürüyor konusu mükemmel ötesi yukarıda kısa özeti var o bile insanı etkiliyor ama kitabı anlatmakta yetersiz mutlaka alıp okuyun alacak gücünüz yoksa kürk mantolu madonna pdf olarak da her yerde var bulup okuyun pişman olmayacaksınız 29-05-2016 01:44 bence de guzel bir kitap ama okuyacak zanam bulamadim 03-06-2016 01:37 kisiligi ve yazdiklari..etkileyici lirik aci ve her sey hayatimda okudugum en guzel kitaplardn biridir ve onu cok seviyorum 18-09-2016 04:21 kitabın ilk bölümü gayet sıkıcı. sonra işler değişiyor. kitaplarda da olsa gerçek aşkı birlikte yaşıyorsunuz. 10 üzerinden 7 iyidir ama fazla abartmayalım. daha iyi aşklar gördüm. ama okuyun tavsiye ediyorum. 25-09-2016 18:13 başında birşey anlamadım ama çok güzel bir kitap 04-10-2016 13:48 sabahattin ali kürk mantolu madonna kitabı ile tam bir şahasere imza atmış tam bir klask tam bir roman okuduğum en güzel romanlardan bir tanesi yıllardır neden değerini kaybetmediğini okuyunca daha iyi anlıyorsunuz konusu zaten mükemmel tam türk insanını anlatıyor ben de kürk mantolu madonna kitap incelemesi çıkarttım ve burada paylaşmak istiyorum nasıl yapabilirim 17-10-2016 19:13 en kısa zamanda okuyacağım özetini okudum çok etkilendim ismini duyardım ama okuma fırsatım olmamıştı 18-10-2016 07:04 ismail küçükkaya sayesinde sabahattin ali nin kürk mantolu madonna adlı romanın özetini okudum ve çok beyendim .. 18-10-2016 09:50 klask türk merakı başladı...biri pot kırdı kitap ünlü oldu...vay sabahattin ali bu günleri görseydi ağlardı ... 18-10-2016 17:23 kitap zaten ünlüydü biri bi pot kırdı diye olmadı ve üstelik sabahattin ali bugüne kadar okuduğum yazarların birçoğundan daha başarılı ağlanacak hali de yok bu durumun 19-10-2016 08:32 ünlü sarkici madonna'nin biyografisi niteliginde müthis bir eser ençokk kıtapta geçenn hangı bolumm sızlerııı çok etkıledıı 08-12-2016 22:38 çokiyi bir kitap bizim öğretmen normal sınavda soracak yara olur inşallah 09-12-2016 00:00 daha okumadim ozet ve yorumlari okudugumdanda anlasilacagi gibi coooook guzel ama bu hafta sonu okuyacam slm ben evin suan 11. sinif im edebiyatimizin 10 sorusu bu kitaptan cikicak hala okumadim ama kesinlikle okuyacagim👐👐👋👋 13-12-2016 07:52 kıtap ılklerde cok sıkıcı ama sonradan harıka bır kıtap 15-12-2016 08:37 okumadım ve okumayı hiç sevemeyeceğim bir kitaba benziyor 18-12-2016 15:11 bu kitap sayasinde ön yargili olmamam gerektigini ögrendim bence herkes bu kitabi okumali hayatimda cok uyuk gelismeler yaratti 23-12-2016 12:47 hey yine ben busefer okudum super 11 numara 6 yildiz 23-12-2016 21:51 çok güzel bi kitap herkese tavsiye ediyorum 24-12-2016 15:10 sonunda ağlayasım geldi ama şaka maka bir yana süper bir kitap benden okey aldı 26-12-2016 18:47 hic okumadım ama sizler oyle guzel seyler dediizki umarim okurum 27-12-2016 12:49 sonu yanlış raif almanyaya gitmiyo ankarada arkadaşıyla karşılaşıyo lütven yanlış bilgi vermeyin 30-12-2016 00:27 doğrusunu söylemek istersem;sadece okumak zorunda olduğum için okuyorum.yoksa,hiç okumazdım. 30-12-2016 12:18 müthiş bir kitap ama kitap 46 dan sonra güzel 01-01-2017 18:36 aynen bence guzel bir kitap ama cok kısa 01-01-2017 21:50 özgür hocam sayesinde okudum gelçekten çok güzel okumanızı tafsiye ederim. 08-01-2017 16:25 gerçekten çok güzel bir kitap ama raif biraz çapkın herhalde 09-01-2017 10:35 ğp süper ask içinde her şey var 09-01-2017 11:42 mükemmel bir kitap herkesin okumasını tavsiye ederim 09-01-2017 18:27 hayatımda okuyup okuyabileceğim en güzel aşk roman sabahattin ali 23-01-2017 23:44 . mükemmel başka da bir şey demiyorum 27-01-2017 16:44 okuduğum en iyi kitap 08-02-2017 23:30 hiç sevmedim. galiba ilk olumsuz yorum benimki olucak ama dert değil. beğenmememin sebebi aşırı sıkıcı ilerlemiyor kitap . yaşımdan dolayı öyle geliyor olabilir ama 15-02-2017 16:51 ya çok guzel bir kitap herkezin okumasini tavsiye ederm 02-03-2017 20:08 yaa kitabi beğenmeyeni veya sıkıcı bulanları anlayamıyorum valla ben bi oturuşta okudum gerçekten mükemmel bir kitaptı herkese de tavsiye ediyorum gerçekten pişman olmuyacaksınız :-) hiç okumadım daha ama yorumlara baktım baya be yeni var merak ettim 17-03-2017 18:23 ben bu kitabı bir günde bitirdim nöbetçiydim hocadan bir kitap alayım dedim bana bunu ısrar etti başlığına baktım çok saçmaydi ama okudukça merak a girdim okudum okudum sonrasında yarım saate kadar ağladım herkese tavsiye ediyrom 20-03-2017 00:14 lise zamanımda beni anlatan belkide en güzel kitaptı. 25-03-2017 10:00 kitabın bazı kısımları yanlış düzeltilmesi gereken yerler var bilginize.. 28-03-2017 22:10 sınav zoruyla okudum :d ama güzelmiş 28-03-2017 23:37 bende sınav zoruyla okuyanlardan birtanesiyim ama hayatımda büyük yer yaptıgına inandıgım özel kitaplardan birtanesi 06-04-2017 20:14 çok etkilendim hayatım boyunca unutmayacağım bir roman 11-04-2017 20:38 şimdiye kadar etkilendiğim tek kitap 14-04-2017 23:09 ekskler var ama en güzel özet diyebilirim. ellerinize sağlık... 20-04-2017 22:33 mükkkeemmmel bir kitap hayatimda okuduğum en güzel kitap diyebilirim 22-04-2017 19:37 gerçekten çok güzel bir kitap okunayanlara tavsiye ederim 24-04-2017 20:27 benim hayatımda okurum en guzel kitap herkese oneriyorum bunu herkes okumakta mükeleftir 26-04-2017 19:42 mükemmel bir kitap herkese tavsiye ederim 17-05-2017 22:01 harika bir kitap herkese tavsiye ederim 20-05-2017 09:18 çooooooookkkk mükkkemmmel bir kitap sonunda agladım hatta başında bile ağladım çok begendim harika bi kitap kesin okuyun dipnot:raif ölüyo 25-05-2017 10:31 üst üste defalarca okunan ve her okunuşunda bir önceki okumada eksk kalan hazinelerin keşfedildiği roman. \"seni seviyorum. deli gibi değil, gayet aklı başında olarak.\" 13-07-2017 19:42 die leiden des jungen werther'in cakmasi. genre olarak günlük-roman sinifina girer. mektup-romanina benzer. hikaye mektup degisimlerinden ya da günlükten kurgulanir. mektup, günlük falan olunca tabii ki büyük bir ihtimalle 'ask' olacaktir. cok abartilmis bir roman. 19-07-2017 01:07 nefis bir kitap, kuyucaklı yusuf gibi...bir çırpıda okunan bir kitap... 24-07-2017 11:04 harika nefis çok güzel ve acıklı bir kitap sabahattin ali dende kötü bir kitap beklenemez zaten 06-08-2017 10:26 sabahattin ali'nin tüm romanlarını okudum ve k kesinlikle hepsinin okunmasını tavsiye ederim hepsi birbirinden etkileyici. bu kitaba gelince, kuşkusuz bana göre içlerindeki en sönük kalan kitap bu, ya da şöyle bişey o kadar adı yapıldı ki beklentilerim çok büyüktü hayal kırıklığına uğradım diyeyim ama şunu söylemiyorum okumayın değil, kesinlikle okuyun güzel kitap umarım dedigimi anlamışsınızdır. romanlarından en beğendiğim kuyucaklı yusuf daha sonra içimizdeki şeytan daha sonra da kürk mantolu madonna. bugüne kadar en etkilendiğim kitap herkese tavsiye ederim 24-10-2017 16:05 yıllardır her sene bir kere okurum. yky sayesinde bu kadar popüler olmasına da bir yandan seviniyorum. yoksa unutulan diğer yazarlarımız arasında yer alacaktı sabahattin ali. öyküleri de ayrı şahane tabii anlayana. bence efsane bir kitap okurken gözlerim doldu harika anlatılmaz okunur şiddetle tavsiye ederim bu hikayeyi kötüymüş gibi değerlendirenler genelde okumadan ön yargıya kapılanlardır ya da okuyup anlamayanlardır 05-11-2017 15:16 sınavda okumamız gerekiyodu özet okudum inşallah işe yarar 😂😂 08-11-2017 10:08 güzel değil harika bir kitap herkesin okumasını tavsiye ediyorum . 26-11-2017 16:09 ekonomi üniversitesi onlayn mı? :d 27-11-2017 15:52 gerçekten güzel kitap 02-12-2017 18:49 okuyun mutlaka gerçek bi şahaser 05-12-2017 17:58 o zaman niye özetine bakma gereği duyak? 07-12-2017 18:02 güzel olmuş çok iyi 11-12-2017 23:00 100 aldım güzel bir kitapdı ama özeti yetiştiremeyince burdan yazdım 12-12-2017 20:45 tipik şizofren olan birinin hayatı 18-12-2017 15:04 tipik şizofren olan birinin hayatı diyen şahıs. ''kitap okumayı bilmiyorsun'' 18-12-2017 17:55 gercekten cook guzel bir kitabb bosa yorumm yaspaan varsa yapmasin coook guzel bir kitap cunkuu 19-12-2017 16:23 liseliler kitabı sınav için okudu 😒😅 21-12-2017 19:18 bu kitabı edebiyat hocamızın tavsiyesi üzerine okudum. önceleri kitap okumayı hiç sevmezdim ama bu kitabı okuduktan sonra düşüncelerim değişti. gerçekten çok nadir rastlanabilen ve mükemmel ötesi bir eser herkese tavsiye ediyorum. :) 26-12-2017 19:08 başlarda guzel ama sonlara dogru sıkıcı ama okuyun bır şey kaybetmessınız 26-12-2017 19:31 çok güzel bir kitaptı.. bayıldım. herkese tavsiye ediyorum.bu sitede yazılanlarda doğru ve güzeldi. teşekkürler. 30-12-2017 09:52 okumak istediğim bir kitap. 31-12-2017 11:07 sahane bir kitap tesekurler hocammmm 31-12-2017 18:34 hoca tavsiye ettigi icin okudum harika bir kitap 07-01-2018 13:00 bir yerde defterin siyah bir yerde kırmızı olduğu söyleniyor. şimdi siyah mı kırmızı mı ? 08-01-2018 22:25 çok güzel bir kitap bayıldım 😀😀😀 09-01-2018 17:36 yarın kitap sınavım var 10 sorudan oluşuyor ve 3 tane kitaptan. bunlar= sabahattin ali kürk mantolu madonna vladimir bartol fedailerin kalesi alamut khaled hosseini uçurtma avcisi bunlarin hepsini özeti nerede bulabilirim bu sitede yazan kürk mantolu madonna için işimi görürmü? 10-01-2018 17:37 bu kadar acıklı sonla bitmek zorundamıydı... ağladım... mühteşem bir kitap... muhteşem bir kitap.... 17-01-2018 15:18 tek sefer okumak az geldi üç kez okudum. bir insan bir insanı nasıl böylesine sever diye kendime her defasında sordum kitabı elimden bıraktıktan sonra etkisinden çıkmadan uzun uzun düşündüm hissettim. insanın hislerine dokunan şahane bir sabahattin ali eseri. her kitaba iğrenç yazanlara para mı veriliyor yorumlar denetlenmeli bence 21-01-2018 18:17 bu kitabı okuyacağım ama yorumlara da özetle de bakarsan çok güzel bir kitaba benziyor 😍 umarım söylediğiniz gibi güzeldir 05-02-2018 19:17 kitabi anlayayabilseniz gercekten kendinizi verseniz harikaaaa bir kitap.hayata yaptigimiz yanlislari sorgulayip aslinda ne kadar on yargili oldugumuzu ogretiyor kesinlikle herkesin okumasi gereken bir kitap. bu kitabi okumaktan mahrum bir okuyucu olmasin olmasinki hayatin ne oldugunu anlasin 08-02-2018 21:28 yorumlardan sonra okucağım bir kitap oldu güzel kitap tabiki arkadaşım tavsiye etti 09-02-2018 23:48 öncelikle çok cok guzel bir kitap diyerek başlamak istiyorum. başlarinda biraz sıkıldım ama 50 . sayfadsn sonra kitap baya guzeleşti rasim raif beyin defterini okumaya başladığinda kitap baya sürükleyici bir hal aldı cok beğendim ben. kitabi okuduktan sonra sabahattin ali aslında almanyada yaşadıklarını yazmış olduğunu öğrendim kitap bende cok büyük etkiler bıraktı. gerek ebedi dili , anlatış tarzi herşeyiyle çok güzel sabahattin aliyle ilk tanıştığım kitap diğer kitaplarını da kesinlikle okuyacagim kankamın tavsiyesi üzerine okumaya başladım. raif efendinin defteriymiş kitabın asıl hikayesi. okurken nedense hep tahmin ediyordum böyle bir sonu. o yüzden ne şaşırdım ne de duygulandım. sadece güzel bir eser okumuş olmamanın mutluluğu var. raif efendinin maria'nın kendisini bıraktığını sandığı anlardaki düşüncelerine hiç mi hiç katılmıyorum. maria bile raif'i başta sevmedi ki ; ya da sevdiğinin farkında değildi. ne zaman raif'in onu öylesine çok sevdiğine inandı o zaman farkına vardı kendi sevgisinin, aşkınında. yani raif maria'dan sonra karısına olmasa da çocuklarına gerçek bir sevgi verebilseydi, eminim ki çocuklarıda onu o kadar çok sevecekti. kendisi kimseyi sevmeyip te tüm insanları onu anlamamakla suçlamakta kesinlikle haksız raif. can yücel'in dediği gibi: \"sevdiğin kadar sevilirsin\" kitabın sonunun daha güzel bitmesini isterdim. maria ile raif aşkını kimsenin bilmemesi o aşkın çok büyük olduğu anlamına gelmiyor. onların ki aşk adı altındaki bencillikti. maria ölmeden önce en azından kızı için kızının babasının raif olduğunu söylemeliydi. şimdi o 12 yaşındaki çocuğun günahı neydi? annesi ile babasının gizemli aşkının bedelini o çocuk ödüyor. yine de herşeye rağmen sabahattin ali favori yazarlarımın arasına girdi. kitaptaki betimlemeler, dilinin akıcılığı çok güzeldi:) 08-03-2018 20:43 edebiyat sınavı için daha yenilerde okudum ve ba-yıl-dım. hala okumadıysanız alışveriş listenizin başına ekleyin çünkü bu kitabı okuyanlar hayatta bir adım öndedir cidden tek kelimeyle muhteşem. zaten dev gibi bir yazar var ortada ve beğenmemek imkansız; kitabın tadı damağımda kaldı desem yeridir. kitabı bitirir bitirmez yazarın diğer kitaplarını da okumak isteyeceksiniz garanti verebilirim. çok güzel bi özet benim çok işime yaradı tavsiye ederim 15-05-2018 19:49 gerçekten çok güzel son bölümlerinde ağladim resmen banada 7 8 sene önce dil ve anlatim hocam tavsiye etmişti suan tekrar okudum gercekten ne diyecegimi bilemiyorum 22-05-2018 10:15 çok beğendim. hiç sıkılmadan okunabilecek sürükleyici bir kitap 11-06-2018 16:01 ben 36 yaşındayım ve bu zamana kadar hiçbir kitabı merak edip okumak istemedim ta ki raifi taniyana kadar okuyun ve pismanliklarimizi hayatın tek sınav olduğunu kaybetmeye gelmeyen değerli yaşamı aşkı özlemi anlayın sonunda insan ağlamaktan utanmiyor....ha ben çok sigara içtim cunki onlarla yasadim hissine kapildim 30-08-2018 16:33 ben kitabı sınav olduğu için okuyorum yani zorunlu ama sonradan çok beğendim kitapta konusu olduğu gibi bende önyargılı oldum galiba😂 02-10-2018 20:36 cidden güzel roman tavsiye ederim okuyun pişman olmazsınız. 15-10-2018 19:27 inanılmaz sürükleyici duygu dolu bir kitap. okurken hissettiren başka yerlere götürüyor. sonu ilginç bitiyor. herkese tavsiye ederim okunması gereken harika bir eser. çok ama çok güzel bi kitap okuduğum bütün kitapların en güzeli sonu müthiş bişeydi herkese tavsiye ediyorum okumayı sevmeyen birisi bile bence sevicektir.👏👏👏 yazarı tebrik ederim bukadar güzel bi kitap nasıl yazmıs aklım almiyor. 18-11-2018 21:29 kitabı okumayanların daha fazla konuştuğu zamanlarda çok ön yargılıydım. ama okumaya başladığım zaman fazlaca etkilendim ve beni içine çekti, kesinlikle tavsiye ederim ilk başta sıkıcı gelmesine bakılmaksızın okunulması gereken harika bir eserdir. çok güzel çok acayip bir kitap çok derin bir iz bıraktı bir yarada bu kitap açtı yüreğime 15-01-2019 00:02 ne türlü bir okuyucu kitlesine sahip olursa olsun kalitesinden ödün vermeyecek bir sabahattin ali romanı.aşk denince bazen aklıma raif efendi ve maria puder gelir. bence bir aşk, bu kadar ince duyarlılıkla, bu kadar dokunaklı ve yalın işlenebilirdi. bu bağlamda kitap, bir şaheser niteliğinde. sabahattin ali.. yeri bende ayrı olan bir yazar.. kürk mantolu madonna ve kuyucaklı yusuf kitaplarını çok beğeniyorum ayrıca etkileri hala üzerimde.. raif efendi'nin tabloyu gördüğü anda hayran kalışı her gün gidip saatlerce dalıp gitmesi sanki ben yaşıyordum onun yerine. maria ile ilişkileri aşkı için çırpınışları sessiz çığlıkları hepsı bizden bir parça. ben de kızmıştım maria'ya raif efendi gibi malesef öyle olmadığını ben de raif efendi gibi öğrendiğimde çöktüm .. okuyun gerçekten çok güzel .. hani bir hayat hikayesi dinlersin hüzün baştan başa ve bu hüznün bu mutsuzluğun içinde kaybolur ve hatta bu mutsuzluğu bili bile yaşamak istersin. işte kürk mantolu madonna ile sebahattin ali okuru bu hüzün sarmalında gönüllü mutsuzluğu yaşamaya itiyor. bir tek böyle hisseden ben değilimdir diye düşünüyorum. mutlaka okumalı ve mutlaka bu perspektiften hayata, sevdaya, umuda dair düşünmeli derim. kürk mantolu madonna sabahattin ali'nin okuduğum ilk romanı uzun zaman önce okumuştum. ve uzun zaman etkisinden çıkamadığım bir kitap.hiç sabahattin ali okumamış olan biri ilk bu kitabı okumasını tavsiye ederim. kitapta özellikle eski kelimelerde var ve bu kitaba çok hoş bir esinti katıyor. onun dışında aşk ve umut sabahattin ali'nin elinde her zamanki gibi müthiş bir karmaşa içinde harmanlanmış. kesinlikle okunmalı. bu romanın sonuna siz olsaydınız ne yazerdınız yazın lütfen 18-03-2019 19:12 aşktan ümiidimizi kesmememizi ve aşka her halde güvenmemiz gerektiğini bize anlatan bir kitap.okuduğum zaman beni derinden etkilemişti.aşkı her zaman ve her durumda beklememizi anlatır.kürk mantolu madonna aslında rasim için imkansızdı ve en başta tabloya aşık olmuştu.gördüğü kadının o olduğunu bile tanıyamamıştı.rasim aşkıyla güzel zamanlar geçirdi fakat şartlar en sonunda da ölüm onları ayırdı.fakat siz yine de aşka inanmaya devam edin... kitaplar insanları çok başka diyarlara götürür,başka hayatlara,başka dünyalara sabahattin ali'nin bu eserin de ise çok başka çok sıra dışı bir aşk hikayesi görüyoruz içine kapanık olan raif efendini içinde kalan o büyük aşk hikayesi insanları anlatıyor kitap sevgili okur şimdiler de bulamayacağımız bir aşk hikayesi, ancak insanların şimdi orada burada şurada yaşadığı küçük aşkların büyük acısı yazar taa o günlerden beridir gelen ve hiç gitmeyecek olan aşk hikaye ve acısını anlatır bize maria puderin kendisini çizdiği portreye aşık olan raif efendi resimde ki aşkını bulduğunda ki heyecanını hissedeceksiniz sevgili okur var olun... 14-04-2019 14:22 öncelikle kitabı beğendiğimi belli etmeliyim. başlarda sıkıcıydı gerçekten sıkmıştı ama aldım diye okumaya devam ettim. sonra özellikle kitabı okumaya başladığında rasim, gerçekten yap boz gibi her şey bir bir yerine oturmuştu. rasim iş bulmaya çalışıyor. ve bir arkadaşı sayesinde raif efendi ile aynı odada çalışıyor. raif efendi tercüman , yıllar önce almanya da okumaya gitmiş . kendi halinde sessiz sakin. çok da ipucu vermeyeyim ama bu kitabın sonunda ağlayanlar falan da var . aşk kitabı okumayı sevenler okumalı sonunu da şaşırtıcı ve güzel . herkese tavsiye ederim. şimdiden iyi okumalar. yalnızlığı güzel temada işlemiş sabahattin ali, bu kitabında. dışladığımız, \"kırılmaz\" dediğimiz bazen de bunu bile düşünmediğimiz insanların da aslında bir dünyasının olduğunu hatırlatan bir kitap. beklenmedik kişilerin neler yapabileceğini, yapmış olduğunu da gösteriyor. velhasıl kelam hepimiz okumalıyız. okumalıyız ki insanlık bir an önce düzelmeli. türk edebiyatının en önemli şahsiyetlerinden birinin akıcı bir romanı. sade ve güzel betimlemelere yer verilmiş, hızlı bir şekilde okunan akıcı ve sayfa sayısının 160 olması sebebiyle de kısa sürede biten çerezlik bir kitap. çok şey katmaz size ama yine de okumadım denilmemesi gereken bir kitap. bir türlü gerçekleşemeyen aşk. memur raif'in, babasının desteği ile almanya'ya sabunculuk öğrenmek için gitmesi ile başlayan fakat gerçek olmayan aşk. aslında iki karakterde aşık fakat her ikiside iyice tanımadan birbirlerini bir işe girişmek istemeyen bir çift. ah kürk mantolu madonna, bana sevdiğim kişilerin-şeylerin peşini asla bırakmamam gerektiğini öğütledin. sevgi olmayan bir yerde yiter gideriz. sevdiğinin kişinin yanında olmak kadar sevildiğin yerde olmak da paha biçilemez bir şeydir. muhteşem bir trajedi. süper bir kitap.sev ginin nekadar büyük bir şey olduğunu bir kez daha anladım bu kitapta.raif efendinin içine kapanıklılığı,sessizliği,mutsuzluluğu... gerçekten büyük bir aşık.kürk mantou madonnaya olan sevgisi,onunla geçirdiği zamanlar,hastalandığı zaman madonnaya bakmması...tüm bunlar çok güzel ama en sonunda biraz üzüldüm.yanlış anladığı için çok üzülmesi yani madonnanın onu unttuğunu sanması çok üzücü ama en sonunda bir madonnanın onun çocuğunu doğururken öldüğünü öğrendiğinde kahroldu.kitabın sonu biraz acıklıydı ve bir kez daha söylüyorum mükemmel bir kitap. duygusallığın olduğu, yalın ve akıcı bir kitap. toplumdan farklı iki insanın biribirini bulup aşklarını merak içinde okuyacağınız çok güzel bir kitap. okudukça mesafelerin sevgiye karşı olmadığı sadakatin olması gerektiğini anladığınız zarif bir kitap. kesinlikle ama kesinlikle vakit kaybetmeden okuyun. ben severeke ve merakla okudum. anlatılan olaylar gözümde canlandı resmen. başlayınca akıp gidiyor romandaki karakterlerin betimlemesi güzeldi. sonu ise ince ruhlu insanlar için ağlamadan durulmayacak gibi. tavsiye ederim. son yıllarda insanların sosyal medya oyuncağı olsa da bu kitabın bir baş yapıt olduğunu inkar edemeyiz. bana sabahattin ali'yi sevdiren kitaptır kendisi, aynı zamanda etkileyici bir aşk hikayesi vardır içinde. sonunda ağlatıyor. gece yarısı kalkıp dolabı karıştırdım ve karşıma bu mükemmel kitap çıktı. tek bir solukta bitirdim işin açıkçası ve defalarda okunmaya değer bu kitap. raif efendi ve maria puder'in bitmez tükenmez aşkı beni resmen büyüledi. her okuduğum zaman farklı yorumlar ve düşüncelere sokan bu kitap bize sabahattin ali'nin mükemmel bir yazar olduğunu tekrar görüyorum başları sıkıcı sarmıyor ama sonlara doğru heyecanlı bir hal almaya başlıyor 07-11-2021 13:15 harika bir kitap. herkesin okuması gerekenler arasına girmeli. yazarı kuyucaklı yusuf'tan tanıdım ve bu kitabına da şans verdim. kitapta ön yargılı olmamanın önemini anlıyoruz. sevgi, aşk, bağlılık, dostluk başarılı bir şekilde işlemiş. uygun fiyatlı ve sürükleyici olan nadir kitaplardan birdir bana kalırsa. kesinlikle tavsiye ederim, okuyun okutturun. sonrasında bu başarılı yazarın diğer kitaplarına da şans vermek isteyeceksiniz. değerlendirmemi okuduğunuz için teşekkür ederim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kurt-golu", "text": "Gurney adlı karakterin polis teşkilatından emekli olduktan sonra kendisine gelen ilginç bir takım intihar vakalarının araştırıldığı bir polisiye roman Kurt Gölü. Sorun şu ki her şey apaçık ortada bir terapisti işaret ediyor. İntihar vakalarının dördünde de bir psikolojik terapiden sonra intihar ettikleri rahiplere itirafları, işaretler, ipuçları ve önceki anlatılarıyla apaçık ortada. Esrarengiz bir ortak nokta ise dördünün de aynı rüyayı görmeleri... Kurt başlı hançer ve bir göl... Acaba gerçek bu kadar açıkken insan zihni yanılabilir mi? Yoksa John Verdon sizleri bir göl kenarına götürüp bir rüya görmenizi mi istiyor? John Verdon şüphesiz gerilim ve polisiyenin son yıllarda ki en büyük eserlerine imzasını atmış bir isim. Ve sizi Kurt Gölü'ne, çok uzaklara ve bir o kadar yakınınıza ölümcül bir rüyanın içine çağırıyor. Gurney bir evde bir kirpiyi gözlemlerken başlıyor, roman. Terapistin kardeşi Jane, Richard Hammond'un bu olaylarla ilgisinin olmadığı açıklaması için Gurney'i gelip ikna etmeye çalışıyor. Jane kardeşinin akademik hayattaki ikiyüzlülükler ve çıkar çatışmalarından dolayı gözlerin üzerinde olduğunu anlatıyor. Büyük empati yeteneği ve bilgisiyle Richard Hammond bu olaylardan aklanması gerektiğini ve Gurney'e güvendiğini söylüyor. Ama bu işte bazı tuhaflıklar vardır. Richard Hammond hiç avukat tutmamaktadır. Onun ablası ise bir dedektif kiralamak ve onu aklamak için çalışmaktadır. Küçük kardeşinin arkasını kollamaya çalışan Jane acaba neyin peşindedir? Richard Hammond'u daha iyi tanımak istersek kitaptaki bir hikayeyi dinleyelim. Bir adam arabasını satmak istemektedir. Arabanın bagajında bir ölü olduğunu düşünür. Bir garaja satsa garajdaki insanların onun öldürdüğünü düşünmelerinden korkar ve satmaz. Yıllar sonra arabanın bagajı bir kazada tesadüf eseri açılır. Bagaj boştur. Kitaba göre bu adam Richard Hammond'un kendisidir. Terapist bir kaçık mıdır? Yoksa düpedüz takıntıları olan bir deli mi? John Verdon şüphesiz aktarılamayacak güzellikte bir dil işçiliğine sahip bu eserinde her sayfada okuru şaşırtmayı biliyor. Gurney internetteki yazılar ve polislerin açıklamalarını toplayıp görgü tanıklarını dinlemektedir. Richard Hammond hakkında emniyet her zamanki ketum sızdırmazlığını korurken; bazı polislerin Richard Hammond'a karşı sınır tanımaz saldırganlığı usta dedektifin gözünden kaçmamaktadır. Bazı iddialara göre Richard Hammond homoseksüelliği yayan bir kaçığın tekidir. Gurney bunları araştırdığında Hammond'un geçmişinde ilk yıllarında bu tür çalışmalarla kendi kimlikleriyle bireylerin yüzleşmesini sağladığını öğrenmiştir. Bundan dolayı bir takım rahip grubunun mail saldırısına maruz kalmıştır. Gurney'in içerisinde olmadığı bambaşka bir Dünya, hipnoterapi! Acaba hipnoz altında bireylerin hareketleri yönlendirilebilir mi? John Verdon kitabındaki karakterlerle cevap veriyor: Hayır! İnsan davranışı kendine has davranışlar sergilese de özünde olmayan davranışları yapamaz. Oysaki Richard Hammond yazdığı makalesinde bu soruya farklı bir yanıt veriyor: İnsan hipnoz altındayken yeni davranışlar sergileyebilir. Bir tarafta emniyet, doktorlar ve rahipler tarafından hedef tahtasına konmuş Hammond var. Diğer tarafta Gurney dedektiflik günlerinin en zor davasıyla karşı karşıya kendisini bulmaktadır. Bir yandan da Peyton abisinin mirasına konmak için günler saymaktadır. Peyton bu rüyaların gizemiyle büyülenmiş bir kitle karşısında Polis Feyton'un dikkatini çekmemektedir. Ne de olsa bütün dikkatler hipnoz seansından öldükleri için aynı isme yönelmiştir, Richard Hammond! Hammond masum mudur? Yoksa bilimin sınırlarını zorlayan iz bırakmayan usta bir katil mi? Kurtların, rüyaların ve cinayetlerin sır perdesini aralayan Gurney, Kurt Gölü adlı kitapta heyecanın bir an bile düşmediği bir kurguyla sizi bekliyor. John Verdon'un bir karakteri olan Gurney Gall Doğa Koruma Alanı Kurt Gölü Tesisi yolunda ilerlerken birini gördüğünü sanar. Oysa geri geldiğinde gördüğü şeyin bir ağacın gölgesi olduğunu fark eder. Gurney gerçekleri görebilecek midir? Yoksa kusursuz intiharların bir rüyadan sonra gerçekleşmesi tesadüf müdür? Son söz John Verdon'dan: ''Korku karanlıkta büyür. Kapıyı biraz aralık bırak yeter. Bırak kapının ardında başka neler olabileceğini o düşünüp, endişelensin.''(Sy.401) Yazan: Şeyhzade Bilgin Kurt Gölü Konusu Son yıllarda yazdığı polisiye romanlar ile dikkatleri üzerine çeken ve en çok okunan yazar olmayı başaran John Verdon Kurt Gölü romanı ile yine okurlarına gerilim dolu bir hikaye sunuyor. John Verdon yeni romanında okurlarını Kurt Gölü adındaki gizemli bir yere götürüyor ve esrarengiz intiharlar ile başlayan bir polisiye sunuyor. Birbirinden tamamen farklı kişiler aynı rüyayı görmeye başlar ve rüyalardan sonra bilekleri kesilmiş vaziyette bulunmuşlardır. Gördükleri rüyada kurt başlı bir hançer ile öldürüldüklerini söylemişlerdir ve bu yüzden ölümlerinin intihar olduğu düşünülmektedir. Ölenlerin tek ortak noktası ise Kurt Gölü'nde yaşayan bir psikologdur. Her biri ölmeden önce psikolog ile görüşmüştür. Bunun üzerine tüm dikkatler buraya çevrilir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kurtlar-imparatorlugu", "text": "Jean Christophe Grange gibi usta bir yazar kitabında Türkiye'ye yer verirse insan sevinir fakat Kurtlar İmparatorluğu kitabını okuyunca sevinsem mi üzülsem mi ikilemi arasında kalıyorsunuz. Nedeni ise Ülkücüleri büyük bir mafya gibi göstermesi diyebiliriz. Kurtlar İmparatorluğu kitabı iki ayrı konu ile başlıyor. Bir tarafta kaçak yollar ile Türkiye'den Fransa'ya gelen Türk kızları tek tek öldürülmeye başlanıyor. Hepsinin ortak noktası yüzlerindeki çok sayıdaki kesikler. Olayı araştıran dedektif Paul bir zamanların kanunsuz polisi Jean Louis Schiffer'den yardım istiyor. Kaçakçılık dünyasını iyi tanıyan Schiffer yine kendi yöntemleri ile ipuçlarını takip ederek yer altı dünyasına giriyor. Tüm ipuçları Türk Ülkücüleri gösteriyor. Ülkücüler aradıkları bir kadını bulmak için Fransa'ya gelmiş ve o kadın olduğunu inandıkları kadınları öldürmeye başlamışlardır. İkilinin yapması gereken o kadını onlardan önce bulmak ve nedeni öğrenmektir. Bu sırada Anna yaşadığı kaza sonrası hafızasını tamamen kaybetmiştir. Yapılan tüm incelemelere rağmen hiç bir şey hatırlamamaktadır. Kocasının ondan bir şey gizlediğini düşünmektedir. Sanki kocasının yüzü değiştirilmiş ve yabancı bir adam kocasının kılığına girmiştir. Bir gece kocasının yüzünü tamamen inceler ama ameliyat izi bulamaz. Bunun üzerine artık delirmeye başladığını düşünür. Beyin ameliyatı için doktora gideceği gün kafatasındaki yara dikkatini çeker. Kafasını incelediğinde ise yüzü değiştirilenin kocası değil kendisi olduğunu anlar. Bunun üzerine kaçar ve sözde kocasının da arkadaşı olan beyin doktoruna gider. Onu tehdit ederek bilgi almaya çalışır ve zihninin tamamen silindiğini öğrenir. Fakat yüzünü o doktor değiştirmemiştir ve ona geldiğinde yüzü bu şekildedir. Bunun üzerine doktor zihin silme işlemini tersine alır ve Anna gerçekte kim olduğunu tamamen hatırlar. Tabi yüzünün neden değiştirildiğini de! Schiffer'in uygulamaları Paul'un hiç hoşuna gitmez ama ona ihtiyacı olduğunu da bilir. Aradıkları kızı bulmaya çalışırken ikili öldürülmenin eşiğine gelirler. Bunun üzerine Schiffer Paul'dan olayın peşini bırakmasını ister ve kendisi de işi bırakır. Paul buna rağmen incelemeye devam eder ve öldürülen kızlardan birinin olayında başka bir kadının tutuklandığı ve daha sonra terörle mücadele ekiplerinin kızı alıp götürdüğünü öğrenir. Daha sonra kızın yüzünün değiştirildiğini ve bu yüzden sürekli farklı kızların öldürüldüğünü anlar ve bunu yapabilecek doktoru ziyaret eder. Ziyaret sırasında yine saldırıya uğrar ve doktor ölür. Katil kaçarken arkasında kurtlara özgü olan takısını düşürür. Paul bu takıyı bir yerlerden hatırlamaktadır. Tam olarak hatırlandığında ise bunca zaman Schiffer'in kendisine yardım etmek yerine onu kullandığının farkına varır! Schiffer, Anna ve Paul'un bir araya gelişi kitabın heyecan boyutunu daha da arttırıyor. Olaylar karşısında sürekli yanılıyorsunuz fakat yanıldıklarınız konularda bir daha yanılmanız kitaba inanılmaz bir heyecan katıyor. Kitabın sonunda kahramanların Türkiye'ye gelmesi ise ayrı bir güzellik."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kurtlar-sofrasi", "text": "Türk edebiyatını en sevilen şairlerinden bir tanesi olan Attila İlhan'ın yazdığı romanlardan bir tanesi olan Kurtlar Sofrası okurlara polisiye bir gizem sunuyor. Attila İlhan'ın ilk olarak 1954 yılında yazmaya başladığı ve ancak 1961 yılında 7 yıllık bir çalışma sonrası tamamlayabildiği romanı olan Kurtlar Sofrası ilk olarak 1963 yılında yayınlanmış ve okurlar tarafından büyük ilgi görmüştür. Kitabın ana karakteri olan Mahmut Bey işini layığı ile yapan bir gazetecidir. Yine üzerinde alıştığı bir haber için Katip Rıza adında biri ile görüşmesi gerekmektedir. İkili bir araya gelmek için anlaşma yapar fakat Mehmet Bey görüşme yerine geldiğinde karşısında Katip Rıza yerine başkasını bulur. Adam, kendisini Katip Rıza'nın gönderdiğini söyleyip Mahmut Bey ile konuşmaya çalışır. Bu sırada yabancı iki adam daha gelir ve birlikte Mahmut Bey'e saldırır. Mahmut Bey olayların tersliğini önceden sezip saldırı sırasında bir yolunu bularak oradan kaçar. Mahmut Bey olanlardan sonra Katip Rıza'yı bulmak için arayış içine girer. İp uçları sayesinde kendisinin tutulduğu yeri öğrenir ve onu kurtarır. Katip Rıza görüşme yerine gelmiş fakat Mahmut Bey gibi tuzağa düşürülmüştür. Kendisi alıkonulmuş ve bu yüzden de Mahmut Bey ile görüşememiştir. Mahmut Bey ile Katip Rıza'nın görüşmesinden Sezai ismi ortaya çıkar. Mahmut Bey'in araştırdığı bir çok yolsuzluğun birleşmesinde bu adam önemli bir rol oynayacaktır ve bu yüzden onu bulmaları gerekmektedir. Fakat Mahmut Bey bu adamı bulabilmek için İzmir'e gitmesi gerekir. Siyasetin bu kadar karışık olduğu bir zamanda gazeteyi bırakıp gitmeyi pek istemez. Dahası kız arkadaşı Ümid'i bırakmakta çok zoruna gider. Yine de yapacağı haber ile bazılarının tekerleğine çomak sokacağını bilir. Bunun üzerine İzmir'e gitmeye karar verir. Bir süre sonra bir sabah denizde kafası kesilmiş bir erkek bedeni bulunur. Polis yaptığı araştırma sonucu bu bedenin Mahmut Bey'e ait olduğunu öğrenir. Tüm araştırmalara rağmen katil bulunamaz ve olay faili meçhul bir vaka olarak kayıtlara geçer. Fakat Mahmut Bey'in çalıştığı gazete ve biricik aşkı olan Ümid için olayı kapatmak bu kadar kolay olmayacaktır. Ümid Mahmut Bey'in yarım kalan araştırmasına devam eder ve bu amaç ile sevdiği adamın katillerini de bulacağını bilir. Yaptığı araştırmalar onu Mordohay ve Seyit Sabri isimlerine götürür. Bu ikili siyasetçileri de içine alarak bir ithalat ihracat düzeni kurmuşlar ve hukuksuzca maddi çıkar elde etmektedirler. Atilla İlhan Kurtlar Sofrası romanı ile bir bakıma bir dönemin Türkiye'sine de ayna tutuyor. Gazetelerın yolsuzluk yaparlar tarafından nasıl kontrol edilmeye çalışıldığını, siyasilerin bu yolsuzluklara nasıl göz yumduğunu, dahası bunu ortaya çıkartmaya çalışanların nasıl susturulduğunu romanda görmek mümkün."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kuyruklu-yildiz-altinda-bir-izdivac", "text": "1910 yılında \"Halley\" kuyruklu yıldızının Dünya'ya çarpması dedikodusunun yayılmasıyla insanların bilimin bu kötü yönüyle korkutulmasından rahatsız olan Hüseyin Rahmi Gürpınar kaleme aldığı bu eser bir panorama niteliğinde. Ve kısım kısım Hüseyin Rahmi romanı anlatırken, romanın Hüseyin Rahmi'yi anlattığı bölümlere de yer verilmiş. Sonunda ve başında Hüseyin Rahmi'nin anlaşılma gayesiyle kitap hakkında okuyucuyu bilgilendirmesi de iyi niyetinden olduğu şüphe götürmez. Kokulu mektuplar, sütçüsü, bakkalı, çok odalı evler ve insanları, kurmalı çalar saatler, telgraflar uzak olmadığımız kavramlar çağın göze çarpan nesneleri arasında yer alıyor. Mekan olarak Bursa ve tarih olarak ise Mayıs olduğu romanın bir diğer ayrıntısı olarak bulunuyor. Romandaki kişiler samimi küçük bir mahalle havasını okuyucuya aktarıyor. İrfan Galip ve Feriha Davud karakterleri arasında ki mektuplaşmalarla gerçekleşen kurguya gelenekçi Ragıp Bey, Bekir, Mebrure, Emeti, Sıtkı, bakkal ve olayların akışında karakterlerden daha fazla yer tutan ''Halley'' kuyruklu yıldızı da renk katıyor. Olaylar kuyruklu yıldızın çarpmasının mahallenin ağzında yorumlanarak yer veriliyor. Sonrasında İrfan Galip Evrim Kanunu gibi konularda çeşitli gazetelere yazılar hazırlayıp gönderirken neden hala yazılarının yayınlanmadığına ve önemsiz yazılara yer verildiğine fazlaca sinirlenen ve gururlu biri olarak karşımıza çıkıyor. Çarşaflı bir kadının İrfan Galip garip bir şekilde etkilenip onun terslemesi üzerine kadınlara karşı düşmanca bir tavır sergileyen bir karaktere dönüşüyor. Çarpma ile ilgili konferanslar vermeye başlayan İrfan bir gün tanımadığı bir kadından bir mektup alıyor. Bu mektubu gönderen kişinin çirkinliğini vurgulayan bir takma isimle yazdığı mektuplar sonrasında deliliğini vurgulamaya başlıyor. Bir kadın düşmanı olarak tanınan İrfan Galip ile bilimsel konuları tartışma ve kuyruklu yıldız hakkında mektuplaşan kişinin nedeni ne olabilirdi? İrfan Galip bir kadının terslemesinden sonra insanları dosdoğru Dünya'nın yok oluşuyla ilgili konferanslara başlamışken bu mektuba nasıl cevap verecekti? İrfan Galip saplantı haline getirdiği bu mektup arkadaşına sevgi dolu mektuplar yazmaya başlamıştı. Bir gün gelmediğinde olumsuz düşüncelere kapılıyor, endişeleniyordu. En sonunda bu gizemli kadının kendisini aramamasını söylemesine rağmen onu bulmaya karar verir. Mektubu getiren kişiyi izleyerek mektupları yazan kişinin Feriha Davud adında kocasını ele geçirmek isteyen birisi olduğunu söyleyen bir kadınla tanışır. Mektupları yazan kişi ve bu söylenen kişi aynı kişiler miydi? Üstelik bu güzelliğinden kendisini alamadığı kadında kimdir? İrfan Galip bu soruların cevabını çok sonra alacaktır. Mektupları yazan kişiye en kötü ihtimal de bir şey olmaz diyerek evlenme teklif edilir. Feriha Davud son mektubunda takma isim kullanmaz kendi ismini kullanır. İrfan Galip'in teklifine evet der ama yıldızın çarpacağı gün melek gibi bakir olarak ölmek istemektedir. Bundandır ki duvağı yıldız çarpıncaya kadar açılmayacaktır. Yıldızın çarpacağı gün İrfan Galip'e o takip ettiği çarşaflı kadının kendisi olduğunu ve gerçekten samimiyetle sevip sevmediğini anlamak için bir oyun oynadığını anlatarak sabah ederler, yıldızı da unuturlar. Kız isteme ve bisiklet binme gibi konularda kadını esir alan pek çok tabuya karşı düşünen, tartışan erkek ve yaşça büyük insanlarla aynı ortam da konuşabilen ve İrfan Galip'e oyun oynayabilecek düzeyde olan Feriha, geleneksel dedikoducu ''yıldız çarpsa benim evime bir şey olmaz '' tarzında ki mahalleliden sıyrılan bir karakter. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın kadın hayalini ortaya koyuyor. İrfan Galip'in yarattığı kadın portresiyse nerdeyse hiç görmeden aşık olduğu kendi zihninin bir ürünü ve herhangi bir kadın olabiliyor. İrfan Galip'in bu anlamsız bağlanma ihtiyacı ve kuyruklu yıldızda ki \"etek giyme\" gibi özelleştirmeler üç yaşında annesini kaybetmiş bir çocuğun kaleminden çıkmış olması şaşırtmıyor. Halley şimdi olsa yok canım bu kadar da değil! Diyemeyeceğimiz kadar Maya takviminin bitmesiyle kopmaya hazırlanan bir kesimi öngörebilmiş bir çağını aşmış eser. Dönemin şartlarını ve samimiyetini okurken insanlara aktaran, mizahıyla insanları saran bir başyapıt olarak zihnimizde yer buluyor. Peki ya sonra 2065 yılında bu yıldız eteğiyle hafiften değdirirse Dünya ne olur? Kopmaya hazır mıyız? Hüseyin Rahmi'nin son yazısında ki mesajını süsleyerek \"mezarlıklar baki bedenler fani\" diyerek bugüne imzamızı atmaya devam edelim. Yazan: Şeyhzade Bilgin Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç Kitap Özeti Merhum Defterdar Galip Bey'in yirmi iki- yirmi üç yaşlarındaki oğlu İrfan Galip Bey, öğretimini İstanbul okullarında tamamladıktan sonra felsefe ve fen bilgisi konularındaki kişisel merakı nedeniyle Avrupa'dan getirttiği kitaplarla otodidakt bir yaşam sürmekte ancak şöhret hırsı ve evliliğe duyduğu özlem onu gün geçtikçe hırçın ve memnuniyetsiz bir gence dönüştürmektedir. Makalelerinin yayımlandığı haftalık gazetenin ilgi görmemesi, ağabeyi Ragıp'ın kötü giden evliliği de İrfan'ı umutsuzluğa düşüren önemli olaylardandır. Tanımadığı bir kadına ettiği ilanı aşkın karşılığında gördüğü küçümseyici tavırla mizojinist bir kişiliğe dönüşen İrfan Galip, anti feminist yazılarıyla dikkatlerini üzerine çekse de hızını alamaz ancak imdadına Halley Kuyruklu Yıldızının 5 Mayıs 1910'da dünyaya çarpacağı haberi yetişir. Krizi fırsata çevirmek amacıyla kolları sıvayan genç adam, kıyametin kopacağı düşüncesiyle içlerinde ağlayanların, bayılanların da olduğu kadınlara Aksaray'daki evinde çeşitli konferanslar verecek ve korkularını daha da arttırarak zayıflıklarıyla alay edecektir. İlk konferanstan birkaç gün sonra İrfan Galip Bey'in Babıali'deki kalemine çarşaflı, peçeli, meçhul bir kadın tarafından bir mektup getirilir. Kadın doğduğuna üzgün bir zavallı rumuzuyla imzalanmış mektupta yer alan serbest, şuh, şen sözler nedeniyle tanımadığı bu kadının büyüsüne kapılan İrfan, hemen mektuba çoşkulu bir karşılık yazarak ikinci konferansa gelecek olan ikinci cinsiyetlere dadısının kızı Rasiha'nın yardımıyla bir oyun hazırlar. Kuyrukluyıldızın çarpması sonucunda olacakları canlandırmak için hazırladığı fişeklerden oluşan düzeneğin patlamasıyla paniğe kapılan kadınların durumuna kısa bir süre üzülse de annesi Ferdane Hanım'dan konferansta çok güzel bir kadının yer aldığını işitince her şeyi unutur. Dinleyicilerinin arasında hayallerinin kadınının yer aldığı düşüncesi İrfan Galip'in merakını daha da artırır ve bir gün mektuplarını taşıyan meçhul kadını takibe başlar. Kadın takipten habersizmişçesine önce kağıtçı dükkanından kokulu mektup kağıtları alır, ardından da bir sokak arasında genç bir oğlanla buluşur. İrfan Bey, aşık olduğu kadının ahlakça zayıf kişilerle iş birliği yaptığı fikriyle savaşırken meçhul kadını gözden kaçırarak kaleme geri döner. Ertesi gün yeniden mektup getiren kadını Galatasaray'da bir evin kapısına kadar izler ancak bundan sonra ne yapacağı konusunda kararsızdır. O esnada yanına gelen harikulade güzel bir kadın, mektuplaştığı Feriha Hanım'ın, kocasını ayarttığını söyler. İrfan Bey duyduklarıyla beyninden vurulmuşa dönse de iç sesini dinlemeye karar verir ve Feriha Hanım'a onunla evlenmek istediğini söyler. Feriha Hanım teklifi kabul eder ancak bir şartı vardır: Afet saati geçmedikçe duvağı açılmayacaktır. Bu evlilik İrfan Bey'in annesi Ferdane Hanım'ın içine sinmese de gerçekleşir. İç güveysi giden İrfan Galip ve yeni gelin Ferdane Hanım evlerinin çatısında kuyrukluyıldızın çarpmasını beklerken aralarında bilim ve felsefe içerikli konuşmalar gerçekleşir. Kuyrukluyıldız haberinin asparagas olduğunun anlaşıldığı vakit de İrfan Bey'in kadınlar hakkındaki düşüncesini oynadığı oyunlarla değiştiren Feriha ve aşık olduğu kadının Galatasaray'da yanına gelen harikulade güzel kadın olduğunu gören İrfan Galip Bey vuslata ererler. 7 Şubat 1910'da Fransız gökbilimci Camille Flammarion'un her 75 yılda bir dünyaya yaklaşan ve çıplak gözle görülebilen Halley Kuyruklu Yıldızının kuyruğunda tüm gezegeni yok edecek bir zehir olan siyanojenin var olduğunu duyurması tüm dünyayı kasıp kavuran bir paniğe neden olmuştur. Kıyamet habercisi olarak gösterilen bu gökbilimsel olay ülkemizde de gündem olmuş, Kandilli Gözlemevi'nin kurucusu ve ilk müdürü olan Fatin Bey'in açıklamaları bile halkı sakinleştirmemiştir. Yaşanan panik çeşitli operetlere konu olduğu gibi Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın kalemine de ilham vermiştir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/kuyucakli-yusuf", "text": "Aydın'ın Kuyucak köyünde eşkıyaların saldırması sonucunda evli bir çift öldürülür. Davadan sorumlu kaymakam Salahattin Bey olay yerini incelemeye geldiğinde çiftin oğulları Yusuf'u anne babasının başında beklerken bulur. Çocuğun soğukkanlılığından etkilenen ve onun için üzülen kaymakam Yusuf'u alıp kendi evine götürür. Karısı Şahinde Yusuf'un varlığından hiç hoşlanmaz. Fakat zamanla Yusuf kaymakamın küçük kızı Muazzez ile çok iyi anlaşır ve Şahinde her seferinde Muazzez'i Yusuf'la bırakıp gezmeye gider. Yusuf Salahattin Bey'i ve Muazzez'i çok sever. Zeytinliklerdeki işin başında durmaya başlar. Zaman geçer hem Yusuf hem Muazzez büyür hatta Muazzez'e görücü gelmeye başlar. Hilmi Bey'in oğlu Şakir için isterler ama Yusuf Şakir'in iyi biri olmadığını bildiği için onaylamaz. Hilmi Bey kaymakamı oyuna getirip kumar masasında borçlandırır. Kaymakam borcu ödeyemeyeceği için kızını vermek zorunda kalır fakat Yusuf yakın arkadaşı bakkal Ali'den parayı borç alıp Şakir'e öder. Bunun karşılığında Muazzez'i Ali'ye vermeyi düşünür. Tüm aile buna razı olurken bu kez de Muazzez istemez. Yusuf'a aslında Ali'yi değil onu istediğini ima eder. Yusuf bunun üstüne aslında kendisinin de Muazzez'e hisleri olduğunu fark eder. Ne Ali'ye ne de kaymakama yanlış yapmak istemez bu yüzden de hiçbir şey olmamış gibi davranmaya başlar. Bu süreçte Ali mahalleden arkadaşının düğününde Şakir'in silahla ateş etmesi sonucunda ölür. Şakir babasının zenginliği ve nüfusu sayesinde ceza almaktan yırtar. Yusuf Ali'nin ölümünü öğrendikten sonra Şahinde'nin Muazzez'i Şakirlerin evine götürdüğünü duyar. Muazzez'in Şakirle evleneceğinden korkup gözünü karartır. Şahinde ve Muazzez gezmeye gittikleri gün peşlerinden gider. Muazzez'i alıp kaçırır. İki sevgili yakınlardaki köyün birinde misafir olurlar. Nikahları kıyılır ve Kaymakam Salahattin Bey'e haber verilir. Kaymakam onları bulup Edremit'e tekrar evlerine getirir. Yusuf evlatlık olarak alındığı eve bu kez damat olarak girer. Kaymakam kalp rahatsızlığı yaşar ve son günlerini evlatlarıyla mutlu geçirmek ister. Kendisi öldükten sonra da kızının iyi bir hayat yaşaması için Yusuf'u belediyede işe alır. Onu katip yapar. Bir süre sonra kaymakam vefat eder. Yerine yeni bir kaymakam alınır ancak o da Yusuf'u katiplik işinden alıp icra görevine verir. Yusuf artık köy köy gezip para toplayacaktır. Bunun için de Muazzez'den sık sık ayrı düşmek zorunda kalır. Başlarda Muazzez geçim sıkıntısını çok dert etmez ve sadece kocasını özler ancak sonrasında annesi Şahinde'nin aklına girmesiyle tekrar gezmelere gider. Bu kez işin rengi değişir ve anne kız evinde sofra kurup erkekleri ağırlamaya başlarlar. Bu erkeklerin içinde Şakir ve yeni kaymakam da vardır. Muazzez ilk kez rakı içmeye başlar. Başlarda Yusuf'un öğrenmesinden korkarken sonrasında bunu yapmaya mecbur olduğuna kendini inandırır. Yusuf mahalleliden duyduklarıyla Şahinde'yi kenara çekip sorar. Onu açık açık tehdit eder. Tekrar iş için yola çıktığında bu kez beklenenden çabuk bir şekilde eve döner. Döndüğünde evde kurulan masayı içkileri, kaymakamı, Şakir'i görür. Tüm öfkesiyle tabancasını çıkarıp ateş açar. Kurşunlardan biri gaz lambasına geldiği için etraf karanlık olur ancak Yusuf buna rağmen her yere ateş açmaya devam eder. Kurşunları bittiğinde Muazzez'i alıp evden çıkar. DEĞERLENDİRME Sabahattin Ali ve onun meşhur eseri Kürk Mantolu Madonna'nın bendeki yeri çok başkadır. Kuyucaklı Yusuf'unu okurken yolda bir tanıdığa rastlamış gibi hissettim. Aynı naif anlatım aynı duygu derinliği vardı. Yusuf'un bir ölüm sonucu başlayan yeni hayatının yine bir ölümle sonlanması etkileyiciydi. Sıcak samimi bir öyküydü. Mahalle ve orada yaşayan insanları günlük hayattaki gibi birebir yansıtmış. Gerçekçi önemli ve başarılı bir Türk klasiği. Yazan: Leyla Nur Sarı Kuyucaklı Yusuf Konusu Türk edebiyatının en saygın isimlerinden biri olan Sabahattin Ali'in ilk romanı olan Kuyucaklı Yusuf 1931 yılında yazılmaya başlanmış fakat kitap olarak ancak 1037 yılında yayınlanabilmiştir. Sabahattin Ali ilk olarak 1932 tarihinde Konya Yeni Anadolu gazetesinde kısa kısa eserini yayınlamaya başlamış fakat yaşanan anlaşmazlık nedeni ile devamını Tan gazetesinde yayınladı. Daha sonra kitap haline getirilen roman 1937 yılında okurların beğenisine sunuldu. Kuyucaklı Yusuf romanında Yusuf ile Muazzez'in aşkları anlatılmaktadır. Hikaye Yusuf'un çocukluğundan, 1903 yılında başlar. Anne ve babası öldürülen Yusuf daha dokuz yaşında iken yetim kalır ve Salahattin Bey tarafından evlat edinilir. Yeni anne babasının sorunlu evliliği nedeni ile anne baba sevgisini tam olarak tadamayan Yusuf yine de hayatına devam eder. Yusuf'un hayatı 19 yaşına geldiğinde tamamen değişir. Kaymakamın kızı olan Muazzez'e aşık olur ve bu aşk onun başına her türlü belayı da getirir. Muazzez ile kasabanın en zengini olan Hilmi beyin oğlu Şakir arasında bir sürtüşmeye dahil olan Yusuf bir anda hedef tahtası olur. Şakir bu sinir ile bir süre sonra Kübra adında bir kıza tecavüz eder ve bu tecavüzü de intikam olarak kullanmak ister. Babasının gücünü kullanarak tecavüz suçunu Yusuf'un üzerine yıkmaya çalışır fakat Yusuf'un Kübra ve ailesini koruması sonucu bu planı suya düşer. Fakat bu olay Şakir'in öfkesini daha da arttırmış ve intikam yolları aramaya itmiştir. Şakir bunun üzerine Yusuf'un aşık olduğu Muazzez'i hedef seçer ve onunla izni olmadan evlenmenin planlarını yapmaya başlar. Hilmi bey gücünü kullanarak Kaymakamı iyice borç içine sürükler ve bu borcu karşılığında da kızı Muazzez'i Şakir ile evlenmeye zorlar. Fakat Yusuf yine işin içine girer ve arkadaşı Ali'den aldığı borçlar ile Kaymakamın borcunu ödeyip Muazzez'i evlenmekten kurtarır. Fakat Muazzez bu kez borcu ödeyen Ali ile evlenmek zorunda kalır. Muazzez Yusuf'u aşık olduğu için Ali ile evlenmek istemez fakat borç nedeni ile de elinden bir şey gelmez. Fakat imdadına bu kez de düşman bildiği Şakir yetişir ve Şakir, Ali'yi herkesin içinde öldürür. Parasını kullanarak da kasaba halkının konuşmasını engeller ve cinayeti tüm kasaba örtbas etmeye başlar. Şakir'in Muazzez ile evlenebilmek için yaptıklarını gören Yusuf, ondan kurtulamayacağını anlayınca Muazzez'i kaçırır ve evlenir. Şakir bunu bir türlü kabullenemez ve çifte hayatı zindan etmeye kararlıdır. Yusuf kaymakamlıkta işe başlar ve geçimini kazanmaya çalışır fakat Kaymakamın ölmesi ile çiftin hayatı iyice zorlaşır çünkü tek destekleyenleri de artık hayatta değildir. Yeni atanan kaymakam da Hilmi beyin parasının oyuncağı olunca Yusuf ayak işleri yapmak zorunda kalır. Şakir'in planları sonucu da Muazzen zenginlerin hayatına giriş yapar ve alkol bağımlısı yapılır. Yusuf ayak işleri ile uğraşırken karısını bu durumda görünce kendini iyice kaybeder ve silahını alıp istemese de Muazzez'i vurur. Hemen pişman olan Yusuf Muazzez'i de alıp dağlara kaçmaya başlar fakat Muazzez yolda ölür. Bunun üzerine de Yusuf bağlara çıkar ve eşkıya olmaya karar verir. Sabahattin Ali aslında Kuyucaklı Yusuf romanını seri haline getirmeyi düşünüyordu fakat ölümü nedeni ile bunu başaramadı. Serinin ikinci kitabı tecavüze uğrayan ve Yusuf'un koruması altına alınan Kübra'nın hikayesini anlatacak olan Çineli Kübra olacaktı. Serinin üçüncü kitabında ise Yusuf çıktığı dağdan inecek ve bürokrasi ile yüzleşecekti."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/la-fontaine-masallar", "text": "Masallar sadece ahlak dersi değil, birçok bilgi de verir bize. Hayvanların özelliklerini, değişik karakterlerini öğretirler. Böylece kendimizi de tanıtmış olurlar bize. Ağustos Böceği İle Karınca: Hemen hemen her insanın okuduğu bildiği bir masaldır. Çalışkanlığın önemini vurgular. Karga İle Tilki: Tilki karganın ağzındaki peyniri kapmak için ona türlü iltifatlar eder. Bunlara inanan karga peynirini tilkiye kaptırır. Öküz Olmak İsteyen Kurbağa: Öküz kadar şişman ve heybetli olmak isteyen kurbağa kendini şişirdikçe şişirir ve sonunda çatlar. İki Katır: Katırlardan birinde yulaf diğerinde para yüklüymüş. Gümrükten geçerken yulaf yüklü katırdan vergi almışlar. Para yüklü katır kendini beğenmişlik yapmış. Sonra eşkıyalarla karşılaşmışlar. Yulaf yüklü katıra hiçbir şey yapmaz iken para yüklü katırı epeyce hırpalanmışlar. Hiçbir zaman üstünlük göstermemek gerektiğine dair güzel ders veren bir masaldır. Kurtla Köpek: Açlıktan ölmek üzere olan kurt, besili bir köpek ahbap olur. Köpek derki gel bizimle yaşa hiç aç kalmazsın. Her türlü yemek artıkları senin olur. Kurt bu fikre sıcak bakmış ancak köpeğin boynundaki tasmayı görünce özgürlüğün önemini daha iyi anlamış. Hırsızlar ve Eşek: Bu masalımızda iki hırsız bir eşek çalar. Eşek konusunda anlaşmazlığa düşerler. Biri satalım parayı bölüşelim, diğeri satmayalım derken büyük bir kavgaya tutuşurlar. Bu kavga sırasında başka bir hırsız eşeği çalar. Yaşlı Adam ve İki Metresi: Bu masalımız ismi çocuklar için uygun olmayan kelimeler ifade eder. Metres yerine farklı bir kelime kullanılabilirdi. Ve bu masalımızda yaşlı bir adam evlenmeye karar verir. İki talibi vardır. Kadınlardan biri genç diğeri ise yaşlı imiş. Adam hangisiyle evleneceğine karar verebilmek için her ikisiyle de görüşüyormuş. Yaşlı kadın, adamı kendi yaşına benzetmek için her görüşmede kafasından bir siyah tel saç kopartıyormuş. Aynı şekilde genç kadında adamı kendi yaşına benzetmek için her görüşmede bir beyaz tel saç kopartıyormuş. Sonunda adam kel kalınca evlenmekten vazgeçmiş. Leylek ile Tilki: Bu masalımızda yine bilindik bir masaldır. İlk okuldaki Türkçe kitaplarımızda hep bu kısa öyküler vardı. Bu sebeple bu kitaptakiler bize hiç yabancı gelmeyecek. Tilki ile leylek masalına gelirsek, tilki nezaket olsun diye leyleği yemeğe davet eder ancak yemekleri düz kaselere koyar. Hal böyle olunca leylek yiyemez ve tilki onunla dalga geçer. Ertesi gün bu kez intikam almak isteyen leylek tilkiyi evine davet eder. Yemekleri dar ve uzun vazolara koyar. Tilki kapıdan içeri girer girmez yemek kokusuyla adeta büyülenir. Aceleyle masaya geçer ama yemeklerden yiyemez. Leylek hem karnını doyurmuş hem de intikamını almıştır. El alemi aldatanlar, bu masal size: Bir gün sizi de sokarlar, Kurduğunuz kafese. Horozla İnci: Bu masalımızda bir öğüt veriliyor. Horoz bulduğu inciyi kuyumcuya götürüp bir mısır tanesine, okuma yazma bilmeyen adamsa çok değerli bir kitabı 1 kuruşa takas ediyor. Genç Fare ile Yaşlı Kedi: Genç fare yaşlı kediyi atlatırım der ama başarılı olamaz. Rakibi küçük görmemek lazım. Hasta Geyik: Hasta geyiğe gelen ziyaretçileri hasta geyiğin yiyeceklerini bitirmiş. Çayırdaki otlarını yemiş. Hasta geyik hastalıktan değil ama açlıktan ölmüş. Anasına Bak Kızını Al: Anne kerevit kızına eğri yürüme doğru yürü dermiş. Kız kerevit annesine, ben senin kızınım senden farklı yürüyemem demiş. Meşe ile Saz: Meşe ağacı bir gün saza, size haksızlık yapıldığını söylemiş. Bak ben güçlüyüm senelerce yaşarım sende bir mevsimliksin demiş. Sonra yağmış yağmur çakmış şimşek meşenin dalları kırılıp düşerken, saz sapasağlam kalmış. Bu hikayenin de ana fikri Kimseni küçüklüğüyle alay edip kendimizin büyüklüğüyle böbürlenmemek gerekir. Dişi Köpek ve Arkadaşı: Sokakta kalan hamile bir köpek arkadaşından yalvar yakar yuvasını istemiş. Doğurana kadar müsaade et gözünü seveyim demiş. Arkadaşı da çaresiz kabul etmiş. Doğumdan sonra arkadaşı yuvasını geri istemiş. Dişi köpek arkadaşına yine yalvarmış. Etme eyleme yavrularım minik sokağa atma bizi demiş. Arkadaşı kıramamış kabul etmiş. Tekrar yuvasını istemeye gittiğinde bayan köpek artık bu yuva benim yavrularım kocaman oldu seni parçalarlar demiş. Kurt ile Eşek: Kurt ile eşek tartışıyorlarmış. Kurt çimen yeşildir demiş. Eşek ise çimen sarıdır diyerek iddiaya tutuşmuşlar. Anlaşamayınca konuyu orman kralı aslana anlatmışlar. Aslan, Kurt'a bir ay hapis cezası, Eşek'e de özgürlük kararı vermiş. Kurt şaşkınlıkla aslana yaklaşmış ve sormuş. Hakikaten sen çimeni sarı mı görüyorsun? Aslan ise hayır çimen yeşildir ama sen eşekle tartıştığın için ceza verdim. Eşeklerle tartışmanın faydası olmaz. Sarıdır deyip geçin. Siz siz olun laftan anlamayanlara laf anlatmayın. Çocukluğumuzda hepimiz masallarla haşır neşir olmuşuzdur. La Fontaine'in Masallar kitabında hayata dair çeşitli dersler çıkartmamızı sağlayan kısa masallar bulunuyor. Ancak bu dersleri yaşamımıza uygulamadığımız için insanlık kötüye gitmektedir. Masalları sadece çocukken değil büyüyünce de okumalı ve içindeki dersleri yaşamımıza monte etmeliyiz. Bu kitap sade, eğlenceli ve hayata dair insana ve insanlığa çok şeyler katıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/labirent-alev-deneyleri", "text": "Serinin ilk kitabı Labirent Ölümcül Kaçış'da Thomas ve arkadaşları labirentten kurtulmayı başarmış ve sonunda rahat bir şekilde yaşayabileceklerini düşünmüşlerdi. Serinin ikinci kitabı tam burada başlıyor ve Thomas ve diğer Kayranlılar güvenli ve özel bir yerde tutulurlar. Fakat bu huzurlu hayatları pek uzun sürmez. Birden bire kaldıkları odalar saldırıya uğrar ve kendilerini ana bölmeye atarlar. Fakat burada da durum korkunçtur. Kendilerini kurtaran askerler tavanda ölü olarak asılıdırlar. Thomas hemen Teresa'nın kaldığı odaya gider fakat Terese odada yoktur. Onun yerine Aris adında farklı biri odada yer alır. Thomas duruma anlam veremez fakat Aris'i dinlediklerinde kendilerini yeni bir testin beklediğini anlar. Thomas ve Kayranlılar gibi bir de B gurubu olarak adlandırılan ve tamamen kızlardan oluşan bir test grubu daha vardır. Kendileri gibi bir labirentin içinde yaşamışlar, daha sonra Aris komada guruba dahil olmuş ve Teresa gibi kız gurubu da her şeyin değişeceğini bildirmiş, aynı şekilde sorunlar yaşanmış ve aynı şekilde labirentten kaçmayı başarmışlardır. İki hikayede bire bir aynıdır fakat tek bir fark vardır. Aris'in gurubunda telepati ile konuştuğu ve her şeyi değiştiren kız en sonda kendilerinden biri tarafından bıçakla öldürülmüştür. Bu bilgi Thomas'da bir şok etkisi yaratır çünkü kendi hikayelerinde bıçak onu hedef almış fakat Chuck önüne atladığı için Thomas yerine o ölmüştür. Bunun bir anlamı vardır ve WİCKED Thomas'ın ölmüş olmasını planlamıştır. Thomas ve arkadaşları tekrar ana bölmeye geçtiklerinde her şeyin normale döndüğünü görürler. Cesetler ortadan kaybolmuştur ve kendilerine saldıranlardan bir eser yoktur. Ne olduğuna anlam veremediklerinde özel bir bölmede bir adam belirir fakat hiç konuşmaz. Görünmez koruma duvarı nedeni ile ona erişmek mümkün değildir ve tek söylediği konuşma zamanının geleceği ve o zamana kadar beklemeleri gerektiğidir. Thomas ve arkadaşları da beklemeye başlar. Zaman geldiğinde adam yaşanan her şeyi onlara açıklar. Labirent bir deneydir ve kurtulanları yeni bir deney beklemektedir. Güneş'in etkisinin artması ve sıcaklıklar ile yeni bir hastalık ortaya çıkmış ve insan beynini adeta kemirmiştir. Bu hastalığın çaresini bulabilmek için seçilmiş gençler deneye tabi tutulmaktadır ve labirent de ilk deneydir. Şimdi sırada ikinci deney olan Alev Deneyleri vardır. Sabah erken saatlerinde başlayacak olan deneyde Thomas ve arkadaşları yeni engelleri aşmak ve güvenli noktaya ulaşmak zorundadırlar. Sabah olduğunda Thomas ve arkadaşları açılan geçitten geçerler ve kendilerini karanlık bir tünelin içinde bulurlar. Çıkışı bulmak için hızla hareket ederler fakat tünelin içinde onları öldüren yeni bir icat vardır. Metalimsi sıvı kafalarına yapışır ve kafalarını yavaş yavaş sindirerek tamamen metale dönüşerek kafalarını koparır. Bunun üzerine Thomas ve arkadaşları koşarak tünelin sonunu bulmaya çalışırlar fakat bulduklarında onları yeni bir tehlike beklemektedir. Güneş ışığı çok güçlüdür ve adeta açıkta olan herkesi pişirmektedir. Dahası karşılarında içinden geçmek zorunda oldukları hasta insanlardan oluşan tehlikeli bir şehir beklemektedir. Alev adını verilen bölgeyi geçip geçmeme konusunda tereddütleri vardır fakat başlayan yıldırım fırtınası ile başka çareleri kalmaz. Düşen yıldırımlardan kurtulmak için bir binaya sığınırlar fakat binada yalnız olmadıklarını öğrendiklerinde çok geçtir. Henüz hastalığın başında olan ve akıllarını tamamen kaybetmemiş olan Jorge ve arkadaşları kayranlıları esir alır. Ölümden kurtulmak için Thomas Jorge'ye her şeyi anlatır ve ona tedavi vadeder. Bunun üzerine Jorge ve Brenda onlara şehri geçmek için yardımcı olmaya karar verirler. Fakat gurup yeni bir saldırıya uğrar ve Brenda ile Thomas guruptan ayrılmak zorunda kalır. Brenda ve Thomas birlikte hareket ederek hastalıklı insanlardan kurtulur fakat sonunda yakalanırlar. Ölüm onları beklerken Jorge ve kayranlılar onları bulur ve kurtulur. Fakat tam şehri geçmişken karşılarına Teresa ve kız gurubu çıkar. Thomas'ı teslim etmedikleri sürece geçmelerine izin vermeyeceklerini belirtirler ve bunun üzerine Thomas onlarla gitmeyi kabul eder. Thomas neden onlarla gitmesi gerektiğini öğrendiğinde ise verdiği karardan pişman olmuştur. WİCKED kız gurubundan Thomas'ı öldürmelerini istemiştir. Thomas, Teresa'nın ihaneti sonrası kendisini bir gaz odasının içinde bulur. Hala Teresa'nın ona ihanet etmesini kabullenemez fakat birden bire gaz odasının kapısı açılır. Thomas odada ne kadar kaldığını bilemez fakat üzerinden günler geçmiştir ve Teresa onu kapıda beklemektedir. Thomas, Teresa'yı affetmez ve neden gaz odasında günlerce tutulduğuna da anlam veremez. Thomas, kayranlılar ve kız gurubu sonunda güvenli noktaya ulaşır fakat onları yeni bir tehlike bekler. Kendilerine verilen zamanın dolmasına az bir süre kalmıştır fakat yıldırım fırtınası yeniden başlar ve dahası yeni canavarlar onları öldürmek için ortaya çıkmıştır... Labirent: Alev Deneyleri Konusu James Dashner'in yeni Açlık Oyunları olarak adlandırılan Labirent serisi serinin ikinci kitabı olan Labirent Alev Deneyleri ile kaldığı yerden devam ediyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/labirent-olumcul-kacis", "text": "James Dashner'ın tüm dünyada en çok satanlar listesinde uzun süre kalan ve bu başarısı sonrası beyazperdeye de aktarılmaya başlanan Labirent serisinin ilk kitabı olan Labirent Ölümcül Kaçış şimdilik serinin de en iyi kitabını oluşturuyor diyebiliriz. Şimdilik olmasının nedeni de yoğun talep üzerine serinin 5. kitabının da yazılmaya başlanması ve 2016 yılında yayınlanma planlarının olması. Labirent: Ölümcül Kaçış romanının konusu aslında çok basit. Devasa bir labirentin tam ortasına yerleştirilen gençlerin buradan kurtulma çabası anlatılıyor. Hikayeyi güzel yapan ise labirentin arkasındaki gizem. Thomas ansızın kendini bir asansörün içinde bulur fakat hayatına dair hiçbir şey hatırlamaz. Nedensizce sadece kendi adını hatırlar. Asansör birden durduğunda ise yukarıdaki kapak açılır ve içerisi gün ışığı ile dolar. Tepeden ona bakan kendisi gibi birçok genç vardır. Yeni gelen Thomas gençler tarafından çaylak olarak adlandırılır ve Thomas yeni yuvasında yaşamaya başlar. Thomas'ın yeni yuvasının adı Kayran'dır ve çevresi devasa duvarlar le çevrilidir. Dört tarafta da devasa duvarlar yer alır ve dört duvarda da gündüzleri açık olan fakat akşam olunca kapanan devasa girişler vardır. Thomas gibi buradaki tüm gençler geçmişlerine dair hiçbir şey hatırlayamazlar. Yaratıcı diye adlandırdıkları onları buraya göndermiş ve hafızalarını silmiştir. Her ay yanlarına yeni bir genç gönderilir ve dahası her hafta tüm ihtiyaçları gizemli asansör tarafından karşılanır. Buradan kaçışın tek bir yolu vardır ve o da gündüzleri açılan kapılardan labirentin içine girip çıkışı bulabilmektir. Thomas öğrendiği gerçeklerin etkisini bir süre atlatamaz fakat nedensiz bir şekilde yeni yerine yabancılık da duymaz. Zihnini zorlar fakat adı dışında zihni tamamen boştur. Yeni yuvasına ayak uydurmaya çalışırken genç biri ona saldırır ve onu öldürmeye çalışır. Elinden kurtulur fakat çocuğun söylediklerini bir türlü aklında çıkartamaz. Çocuk onu tek suçlu olarak görür ve öldürmek ister. Dahası farklı bir anormallik daha gerçekleşir. Asansör yeniden harekete geçer ve içinde yine biri vardır. Daha önce sürekli ayda bir biri gönderilirken bu kez bir iki gün ara ile biri gönderilmiştir. Fakat daha da şok eden ilk kez bir kızın gönderilmesidir. Kayran'daki tüm gençler buna çok şaşırır ve kızın getirdiği mesaj ile hayatlarının tamamen değişeceğini anlarlar. Mesajda Kızın son olduğu ve her şeyin değişeceği bildirilir. Thomas kıza dair hiçbir şey hatırlayamaz fakat nedensizce onu da bir yerlerden tanıdığını hisseder. Thomas'ın içgüdüleri ona farklı bir his daha verir. O da koşuculara katılmak. Koşucular gündüz labirent kapılarının açılması ile labirente giren ve çıkışı bulmaya çalışan kişilerdir. Akşam olup labirentin kapıları kapanana kadar labirenti keşfetmeye çalışırlar fakat yıllardır ellerine hiçbir şey geçmemiştir. Akşam olup kapılar kapandığında labirentte kalan hiç kimse daha sağ kurtulamamıştır. Izdırap Vericiler olarak adlandırdıkları yaratıklar akşamları labirente dolaşır ve mahsur kalan gençleri öldürmektedir. Bu yüzden labirente koşucular dışında birinin girmesi kesinlikle yasaktır. Koşuculardan Minho bir gün şaşkın bir şekilde geri döner. İlk kez gündüz vakti bir Azap Vericiyi labirentte görmüştür ve dahası yaratık ölmüştür. Minho ve gençlerin lideri olan Alby bir sonraki gün yaratıcı incelemek için labirente girerler fakat kapıların kapanma saatine kadar geri dönmezler. Gençler kapıda onları beklerler ve kapılar yavaş yavaş kapanmaya başlar. Minho yaralı Alby'yi taşımaya çalışarak uzaktan görünür fakat kapıların kapanmasına yetişemeyeceği açıktır. Bunun üzerine Thomas ani bir hareket ile kapılar kapanmadan onlara yardım etmek için labirente girer. Minho, Thomas'ın yaptığı karşısında şaşırır ve intihar ettiği için onu tebrik eder. Hiçbir genç labirentten gece sağ kurtulamamıştır ve artık yaratıklar tarafından öldürülmeleri an meselesidir. Canavarların sesleri yavaş yavaş onlara yaklaşır ve bunun üzerine Minho panik yaparak kaçmaya başlar. Thomas ise Alby'yi kurtarmaya çalışır ve sarmaşıklar ile onu yükseğe çeker ve bu şekilde saklanmaya çalışır. Fakat canavar bunun farkına varır ve Thomas'ı yakalamaya çalışır. Thomas labirent içinde nereye gittiğini bilmeden koşarak canavardan kaçmaya çalışır fakat karşısına diğer canavarlarda çıkar. Birden imdadına Minho yetişir ve onu uçurum gibi bir yere götürür. Canavarlar hızlıca onlara yaklaşır fakat ani hareketler için çok hantallardır. Tam onları yakalayacaklarında Minho ve Thomas yandan kaçar ve canavarlar uçuruma düşerler. Böylece ikili geceyi sağ salim geçirir. Tabi bu kahramanlık gençler arasında hem şaşkınlık yaratır hem de şüpheler artar. Thomas'ın gelmesinden sonra her şey değiştirmiştir. Bu kahramanlık sonrası Thomas koşuculara katılır ve labirenti çözmeye çalışır. Gizemli uçurum dışında bir şey bulamazlar. Fakat değişen bir şey daha vardır. Artık labirentin kapıları gece de kapanmaz. Bunun anlamı canavarlar ile yüzleşmek zorunda olduklarıdır. Akşam olunca canavarlar gençlere saldırır ve sadece bir tanesini alarak götürürler. Eğer labirentin gizemini çözemezler ise her akşam bir genç öldürülecektir. Bunun üzerine Thomas labirentin bir şifresi olduğunu düşünür ve bunu koşucuların çizdiği haritalarda gizli olduğunu düşünür. Düşüncesinde de haklı çıkar ve her gece şekil değiştiren labirent gençlere gizemli bir kod vermektedir. Fakat bu kodun ne işe yarayacağını bir türlü bulamazlar ve artık geceleri de dolaştıkları labirentte hiçbir çıkış izi yoktur. Her gece de aralarından biri canavarlar tarafından götürülür. Thomas'ın aklına son bir fikir gelir. Canavarlar tarafından yaralananlara verdikleri ilaç hafızanın bir kısmını geri getirmektedir. İlk geldiğinde ona saldıran gençte bu ilaç sayesinde hafızasına biraz olsun kavuşmuş ve Thomas'ı öldürmeye çalışmıştır. Bunun üzerine Thomas risk alır ve canavarlardan birine saldırarak yaralanmasını sağlar. Bunun üzerine ilaç Thomas'a verilir ve Thomas hafızasının bir kısmını geri kazanır. Bununla birlikte gencin neden onu öldürmeye çalıştığını ve labirentten neden asla kaçamayacaklarını öğrenir. Çünkü labirenti kendisi inşa etmiştir ve hiçbir çıkış yoktur!"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/labirent-son-isyan", "text": "James Dashner'i tanımayanlar için belirtmek gerek. Kendisinin Labirent tarzında çok fazla kitabı var ve hiç biri tam anlamı ile başarıya ulaşmamasına rağmen bu tarz kitaplar yazmaya devam ediyor. Labirent Ölümcül Kaçış kitabı ile ilk kez gerçek anlamda büyük bir başarı yakaladı fakat devamını tam anlamı ile getiremedi. Zaten devamını getiremediği için kitabın beyazperdeye uyarlanması biraz sorunlu oldu ve kitap neredeyse tamamen değiştirilerek beyazperdeye uyarlanmak zorunda kaldı. Zaten ilk kitabı okuduktan sonra ikinci ve üçüncü kitaba geçiş yapanlar genel de hep hayal kırıklığı ile karşılaştılar. Kendisi de bunu toparlamak için benzer yeni kitaplar yazdı fakat yine başarısız oldu diyebiliriz. Öyle ki sırf bu yüzden Labirent serisi için yeni bir kitap yazacağını açıkladı. Labirent Ölümcül Kaçış, Açlık Oyunları gibi fantastik konusu ile herkesin büyük beğenisini toplamış ve özelliklede şaşırtıcı sonu ile serinin ikinci kitabı için de büyük merak uyandırmayı başarmıştı. Herkes beyinde oluşan bir hastalığının tedavisi için neden bir avuç gencin ölümcül bir labirentin içine hapsedildiğini merak ediyordu. James Dashner, ikinci kitapta bunu açıklamak yerine yüzeysel bir açıklama ekleyip gençleri yeni bir deneyin içine soktu. Fakat ilk kitaptaki yaratıcılık tamamen yok olmuştu. Yolculuk başında kimseye güvenmeyin der gibi bir mesaj verdikten ve ilkine göre çok daha zor olacağı söylendikten sonra kahramanımız Thomas bir anlamda konuşarak Alev Deneylerini tamamladı. İhanet olarak da nedeni bilinmez bir şekilde Teresa'nın onu gaz odasına sokması dışında bir şey yaşanmadı. Gaz odasında da bir şey yaşanmadı ve çıktığında yine Teresa'yı karşısında buldu ve Teresa'da kendisinin ihanet etmediğini açıkladı. Tabi böyle olunca okurlar üçüncü kitapta bunun bir açıklaması olacağını düşündü. Serinin üçüncü kitabı olan Labirent Son İsyan da serinin ikinci kitabı Alev Deneyleri gibi tam bir hayal kırıklığı oldu. Merak uyandıran ilk kitap ve hayal kırıklığına neden olan ikinci kitaptan sonra okurlar bazı cevaplar bekliyordu fakat ikincisinden de kötü bir kitap geldi. Hikaye gençlerin hafızalarını geri verilmeleri ile başlıyor fakat Thomas, Minho ve Newt güvenmedikleri için buna karşı çıkıyorlar. Wicked hastalığın tedavisi için bunun şart olduğunu belirtince bu üçlü kaçma yoluna başvuruyor fakat ilk denemede başarısız oluyorlar. Daha sonra ikinci kitaptaki Brenda'nın Wicked için çalıştığı ortaya çıkıyor fakat yine onun yardımı ile Thomas ve arkadaşları kaçmayı başarıyor. Fakat bunu yaparken hafızalarını geri kazanan ve Teresa'nın öncülüğünü yaptığı diğerlerinin de kaçtığını öğreniyorlar. Bunun üzerine cevapları bulmak için onların peşinden Denver şehrine gidiyorlar. Burada ilk kitaptaki Gally ortaya çıkıyor ve onları Wicked için bir ayaklandırmaya ikna ediyor. Bu sırada Newt'in bağışıklığı olmadığı için hastalığı ilerliyor ve yavaş yavaş kontrolünü kaybediyor. Thomas ve Minho döndüklerinde Newt'in diğer hasta insanlar tarafından kaçırıldığını öğreniyor ve onu kurtarmaya gidiyorlar. Fakat Newt artık kendisi için umut olmadığını söylüyor ve arkadaşlarından kopuyor. Thomas ve Minho geri dönüp ayaklanmaya katılıyorlar. Thomas'ı yem olarak kullanıp Wicked'in ana merkezine baskın düzenliyorlar ve her şeyi yok etmeye başlıyorlar. Bu sırada Wicked'in yöneticilerinden olan biri Thomas'a üç aşamadan oluşan kurtuluş yolunu sunuyor. Birinci adım, ayaklanmaya katılan arkadaşlarını bulma, ikinci adım arkadaşları ile yeniden labirente gidip kendileri gibi olan diğerlerini kurtarma, üçüncü adımda herkesi alıp geçitten geçerek güvenli bir yere gitmeleri. Hikaye özet olarak bu şekilde ve maceradan daha çok gezginlerin hikayesini dinliyor gibisiniz. Hala labirente ve alev deneylerinin nasıl hastalığa çare üreteceğini tam olarak açıklamıyorlar. Yüzeysel zor anlardaki beyin fonksiyonları zırvası ile kalıyorsunuz. İkinci kitapta Teresa'nın neden Thomas'ı gaz odasına soktuğu da cevaplanmıyor. Sadece ihanet mazereti ile böyle basit bir şey yapmaları anlamsız geliyor. Gerçekten ikinci ve üçüncü kitapları okuduktan sonra neden sinema filminde o kadar değişiklik yapıldığını daha iyi anlıyorsunuz. Büyük ihtimal ikinci filmde de baya bir değişikliğe gidilecek ve daha fazla aksiyon ve macera eklenecek gibi duruyor. Labirent / Son İsyan Konusu Suzanne Collins'in Açlık Oyunları serisinden sonra bu tarz fantastik romanlar çoğalmaya başladı ve bunlardan bir tanesi de James Dashner'in Labirent serisi diyebiliriz. Labirent Son İsyan, Labirent serisinin üçüncü kitabı ve macera kaldığı yerden devam ediyor. Baş kahramanımız Thomas ile hayatta kalmayı başaran Minho ve Newt son olarak arkadaşları için mücadelenin içine giriyorlar ve yaşadıkları kabusu tamamen sona erdirmek için son bir isyan bayrağı açıyorlar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/lady-windermerein-yelpazesi", "text": "Lady Windermere'in Yelpazesi, Oscar Wilde'ın 1892 yılında kaleme aldığı tiyatro oyunudur. Ciddi Olmanın Önemi ve İdeal Bir Koca ile birlikte Wilde'ın İngiliz sosyetesini eleştirdiği oyun üçlemesinin ilk kitabıdır. Kitapta ahlaki yozlaşma ve İngiltere'nin yüksek sosyetesinin bu yozlaşma karşısındaki tutumu kadın erkek ilişkisi üzerinden irdelenir. Aldatma olgusunun hat safhada olduğu dönemde, aldatmayan erkek yoktur; ancak kadınlar buna boyun eğip sosyetedeki konumunu muhafaza etmek zorundadır şeklinde bir yanlış algı, sosyetenin geneline yerleşmiştir. Erkekler, miraslarını başka kadınlara yedirmekte, kadınlar ise buna çaresiz bir şekilde seyirci kalmaktadırlar. İşte böyle bir atmosferde son derece keskin çizgileri olan ve aldatma olayını hiçbir şekilde kabul etmeye yanaşmayan Lady Windermere'in kocası ve öldü sandığı annesi ile arasındaki olaylar oyunun temelini oluşturmaktadır. Oyun dört perdeden oluşur ve olaylar yirmi dört saatlik bir zaman dilimi içerisinde gerçekleşir. İlk perde Lord Windermere'in evinin oturma odasında geçer. Çapkın biri olan Lord Darlington sahnede Lady Windermere'e kur yapıp aklını çelmeye çalışsa da aldatmayı çok aşağılık bir davranış olarak gören Lady Windermere kendisine hiçbir şekilde yüz vermez. Lord Darlington tüm hayatını ona adamayı düşündüğünü söylese bile bu durum değişmez. Bir süre sonra Berwick Düşesi kızı Agatha ile birlikte sahneye çıkar ve sosyete de Bayan Erlynne diye bir kadının ortaya çıkıp tüm erkeklerin aklını çeldiğini söyler. Lady Windermere olayın kendisini ilgilendirmediğini söyler. Bunun karşısında Berwick Düşesi, Lady Windermere'in kocası Lord Windermere'in de bu kadına yüksek bir ilgi gösterdiğini ve ona para yedirdiğini söyler. Lady Windermere metanetini korumaya çalışsa da eve gelen Lord Windermere'e olayı sormaktan kendini alıkoyamaz. Lord, olayın yanlış aktarıldığını ve Bayan Erlynne'in sadece sosyeteye yeniden girmek isteyen masum bir kadın olduğunu savunur. Lady kendisine inanmaz ancak Lord evinde bir parti vereceğini ve Bayan Erlynne'i de davet edeceğini söyler. Lady buna çok sert bir şekilde karşı çıksa da Lord olayı açıklığa kavuşturmak adına kararından dönmez ve parti hazırlıkları başlar. İkinci perde Lord Windermere'in evinin konuk odasında geçer. Parti başlamış ve tüm sosyete davet edilmiştir. Tabii davet edilenler arasında Bayan Erlynne de vardır. İlginin üstünde olduğu Bayan Erlynne'den dolayı Lady Windermere büyük rahatsızlık duymaktadır. Bunu fırsat bilen Lord Darlington, bir kere daha ona onu sevdiğini ve kendisine bir şans vermesini söyler ancak Lady kabul etmez. Bu sırada Lord Windermere'in babası da Bayan Erlynne'e ilgi göstermeye başlar. Parti devam ederken Lady Windermere olanları daha fazla onuruna yediremez ve bir mektup yazdıktan sonra partiyi terk edip Lord Darlington'ın evine gider ve kocasının mektubu okuyup kendisini teselli için gelmesini bekler. Ancak nafile. Çünkü mektubu Bayan Erlynne almıştır. Üçüncü sahnede Bayan Erlynne, Lady Windermere'in peşinden giderek bir yıkımın kenarında olduğunu ve fevri davranıp bir hata yapmaması gerektiğini söyler. Bir süre sonra Lord Darlington ve arkadaşı ile Lord Windermere da sahneye gelirler. Lady Windermere saklanır ancak yelpazesi orada olduğu için kocası öfkelenir ve Lord Darlington ile tartışır. Bayan Erlynne durumu idare etmek için yanlışlıkla yelpazeyi kendisinin aldığını söyler ve olayları yatıştırır. Lady Windermere de bulduğu ilk fırsatta Lord Darlington'ın evinden kimseye görünmeden çıkar. Artık kocasının bunu öğreneceğini ve yuvasının dağılacağını düşünmeye başlar. Dördüncü sahnede Lord Windermere, Bayan Erlynne'in yanlışlıkla yelpazesini aldığını karısına söyler. Bu iyilik karşısında Lady, Bayan Erlynne'e sevgi duymaya başlar. Kocası ise olanlardan dolayı öfke besler Bayan Erlynne'e. Evin uşağı Lady'ye Bayan Erlynne'in kendisini ziyarete geldiğini söyler. Lady sevinçle kabul eder. Bayan Erlynne yelpazesini getirdiğini ancak nezaket gösterip kendisine hediye etmesini ister. Lady bunu kabul eder. Bayan Erlynne, Lord Windermere'in babası olan Lord Augustus'un evlilik teklifini farklı bir şehirde yaşamak koşulu ile kabul etmiştir. Lady Windermere bu iyilik karşısında şaşırmıştır. Bayan Erlynne, Lady Windermere'in annesidir ve onun için bu iyiliği yapmıştır. Ancak annesi olduğunu Lady'ye söylemez ve yıllar önce onu bırakan kadın olarak hatırlanmaktansa yuvasını kurtaran kadın olarak hatırlanmayı tercih eder ve oyun biter. Lady Windermere'in Yelpazesi, Oscar Wilde'ın usta kalemi ile İngiliz yüksek sosyetesinin 19.yüzyıldaki ahlaki yıpranmışlığının gözler önüne serildiği komedi ve ironi unsurlarının ağırlıkta olduğu okunması gereken eserlerindendir. Yazan: Şahin Yıldız Lady Windermere'in Yelpazesi Kitap Özeti Margaret Windermere, 21. yaş günü partisi öncesi Selby'den gelen gülleri düzenlemektedir. Ziyarete gelen Lord Darlington, Arthur Windermere'nin eşine doğum günü hediyesi olarak aldığı, üzerinde isminin yazılmış olduğu yelpazeyi görür ve konuyu evliliğe getirir. Lord Darlington genç kadına eğer eşi, hakkında kötü söylentiler olan bir kadını ziyaret etse, onu öğle yemeklerine çıkartsa hatta faturalarını ödese misilleme yapıp yapmayacağını sorar. Lady Windermere, annesini erken yaşta kaybettiği için onu büyüten halası Lady Julia tarafından Püriten ahlak anlayışına uygun yetiştirilmiştir. Dolayısıyla bu misilleme anlayışının onun açısından imkansız olduğunu Lord Darlington'a kesin bir dille belirtir. Bu konuşma esnasında odaya gelen Baş Uşak Parker, Berwick Düşesi ve kızı Agatha Carlisle'nin geldiğini haber verir. Berwick Düşesi, Lady Windermere'e; etrafında topladığı erkekler nedeniyle tüm Londra sosyetesinin diline düşen Margaret Erlynne'nin Curzon Caddesindeki evini haftada dört-beş kez ziyaret eden Lord Windermere'yi bu kötü alışkanlığından kurtarmak için şehirden uzaklaştırıp kısa bir süre için Hambourg'a veya Aix'e götürmesini öğütler. Lady Windermere duydukları karşısında şok olmuştur. İki yıl önce severek evlendiği adam, henüz altı aylık olan oğlu Gerard'ın babası Arthur Windermere, Lord Darlington'un varsayımsal örneğinin ta kendisidir. Hemen eşinin banka cüzdanına bakar ancak her şey normal görünmektedir, rahatlar. Tam çekmeceyi kapatmak üzereyken kilitli başka bir cüzdanın olduğunu fark eder. Kağıt bıçağıyla defterin kapağını kestiğinde acı gerçekle yüzleşir. Kocası Bayan Erlynne'e farklı zamanlarda toplam 1700 sterlin ödeme yapmıştır. Lord Windermere'nin aniden odaya gelmesiyle genç kadın, eşiyle yüzleşir. Lord Windermere durumun göründüğü gibi olmadığını, Bayan Erlynne'nin kocasını yirmi yıl önce kendi hataları nedeniyle kaybettiğini, bunun için büyük bir ıstırap içinde olduğunu anlatmaya çalışır ve karısına, yeniden sosyeteye girmesi konusunda Bayan Erlynne'e destek olmasını ister. Hatta bunun için yapılacak ilk adım akşamki doğum günü partisi için ona da davetiye göndermektir. Lady Windermere bu talebi kati bir dille reddeder. Yapılan tartışmanın sonuçsuz kalmasıyla Lord Windermere davetiyeyi kendi elleriyle yazar ve Parker aracılığıyla gönderir. Lady Windermere, eğer partisine gelecek olursa Bayan Erlynne'i rezil edeceğini söyleyerek odadan ayrılır. Saat on buçuğa yaklaşmış, davetliler yavaş yavaş gelmeye başlamıştır. Berwick Düşesi, kızı için uygun gördüğü Avusturyalı, konserve zengini Bay Hooper ile dans etmesini sağlamakta, Berwick Düşesinin kardeşi Lord Augustos Lorton, Lord Windermere'den evlenmek istediği Bayan Erlynne hakkında bilgi almaya çalışmaktadır. Lord Windermere'nin aklı karısının çıkarabileceği rezilliktedir. Lord Augustos'tan kurtularak Lady Windermere'nin yanına gider ve ona son kez yalvarır. Lady Windermere son derece kararlı olduğunu üstüne basa basa belirtse de Bayan Erlynne'in teşrif etmesiyle onu soğuk bir selamla karşılamaktan öteye gidemez. Kocasının Bayan Erlynne ile dansa kalktığını görünce de Lord Darlington ile terasa çıkar. Lord Darlington, Lady Windermere'e aşkını ilan eder ve bu rezalete daha fazla katlanmamasını, her şeyi bırakarak onunla evlenmesini ister. Lady Windermere yapılan teklif karşısında şaşkınlığa düşmüş, düşünmek için zaman istemiştir. Ancak Lord Darlington böyle rezaletin içine düşmüş olmasına rağmen hala kocasının ona dönme ihtimalini düşünen bir kadının yanında kalamayacağını ve ertesi gün Londra'yı terk edeceğini söyleyerek oradan ayrılır. Parti bitip herkes dağıldığında Bayan Erlynne, Lord Windermere'ye Lord Augustos'un evlilik teklifini kabul edeceğini söyler. Bunun karşılığında ondan yılda iki bin beş yüz sterlin ödeme yapmasını ve bir ev satın almasını istemektedir. Kocasının hala o kadınla sohbet ettiğini gören Lady Windermere hemen bir mektup yazarak Lord Darlington'a gitmek üzere evden ayrılır. Bayan Erlynne mektubu Lord Windermere'den önce görür ve okur. Kızı, 20 yıl önce kendisinin yaptığı hatanın aynısını yapmak üzeredir ve buna engel olmalıdır. Lady Windermere, Lord Darlington'u evinde sabırsızlıkla beklerken Bayan Erlynne'nin beklenmedik gelişiyle şaşırır. Bayan Erlynne, bu hatayı yapmaması, kocası Arthur'a dönmesi konusunda ısrarcıdır. Eğer bunu yapmazsa ömrü boyunca hor görülecek, geride bıraktığı çocuğun hayatını tamiratı mümkün olmayacak bir biçimde yıkacaktır. Bunları duyan Lady Windermere, içine düşeceği korkunç durumun farkına varır ve kimseye görünmeden bir an önce oradan ayrılmak ister. Tam çıkmak üzerelerken Lord Darlington, Lord Windermere, Lord Augustos, Cecil Graham ve Bay Dumpy'nin odaya gelmekte olduğunu duyarlar. Bayan Erlynne, Lady Windermere'i perdenin ardına saklar, kendisi de başka bir odaya girer. Konuşmanın tam ortasında Cecil Graham kanepenin üzerindeki yelpazeyi görür. Yelpazeyi tanıyan Lord Windermere, Lord Darlington ile kavgaya tutuşur ve odayı aramaya başlar. Tam perdenin arkasına bakacakken Bayan Erlynne içeri girer ve yanlışlıkla aldığı Lady Windermere'nin yelpazesini orada unuttuğunu, onu almaya geldiğini söyler. Lady Windermere de bu kargaşadan yararlanarak odadan kaçar. Lady Windermere ertesi sabah odasında, kocasının gerçeği öğrenip öğrenmediği düşüncesiyle bir aşağı bir yukarı yürümektedir. Lord Windermere'nin gelmesiyle irkilir. Kocası gerçeği bilmemekte hatta solgun görünen karısının sağlığı için en uygun durumun Londra'dan ayrılarak Selby'e gitmek olduğuna söylemektedir. Lady Windermere oradan ayrılmadan önce Bayan Erlynne'i görmek istediğini söyler. Lord Windermere karısının artık bayağı olduğuna inandığı o kadını görmesini istemez ancak Lady Windermere bu ifadeye karşı çıkar. Aralarındaki konuşma Parker'ın Bayan Erlynne'nin, Lady Windermere'nin yelpazesini getirdiği haberiyle yarıda kalır. Lady Windermere, Bayan Erlynne'ni görmek ve şahsen teşekkür etmek ister. Bayan Erlynne, Londra'dan öğleden sonra ayrılacağını, güneye gideceğini belirtir ve Lady Windermere'den küçük Gerard ile birlikte olduğu bir fotoğrafını hatıra olarak ister. Lady Windermere bu isteği memnuniyetle kabul eder ve güzel çıktığı bir fotoğraf bulmak için odadan ayrılır. Lord Windermere de Bayan Erlynne'e eşinin annesinin dün akşam içine düştüğü korkunç duruma şahit olacağına ona yıllarca ödeme yapmaya razı olduğunu belirtir. Ona göre Bayan Erlynne, geçmişte kocasını ve kızını bırakarak gittiği aşığı tarafından terk edilmeyi, bu konuma düşmeyi hak etmiştir. Gazetede terk ettiği kızının zengin bir adamla evlendiğini okuyup ondan şantajla para koparması ve akşamki skandal onun ne kadar aşağılık olduğunu göstermektedir. Karısına ne kadar bayağı bir annesi olduğunu anlatacaktır. Bayan Erlynne eğer bunu yaparsa ismini karalamak için her şeyi yapacağı konusunda genç Arthur'ı ikna eder. Gerçeklerden habersiz Lady Windermere, kocasını Bayan Erlynne'nin arabasının gelip gelmediğini kontrol etmesi için dışarı gönderir. Amacı Bayan Erlynne'yi onu akşamki kötü durumdan kurtardığı için teşekkür etmektir. Bayan Erlynne bu durumun aralarında sonsuza kadar bir sır olarak kalmasını ister. Bayan Erlynne, Lady Windermere'nin hediye ettiği yelpazeyle o sırada ziyarete gelmiş olan Lord Augustos'un kolunda evden ayrılır. Kısa bir süre sonra Lord Augustos geri gelir ve Bayan Erlynne'nin Lord Darlington'un evinde olmasının nedeninin aslından onu orada bulmak olduğunu, sesleri duyunca hakkında kötü şeyler düşünüleceği korkusuyla saklandığını anlattığını söyler ve genç çifte, Londra'dan uzakta bir yerde evlenecekleri müjdesini verir. Wilde, Lady Windermere'in Yelpazesi'nde Victoria Dönemi İngiliz aristokrasinin ikiyüzlü ahlak anlayışını oldukça başarılı bir şekilde ortaya koymuş ve yazıldığı dönemde oldukça ses getirmiştir. 1925'ten itibaren de farklı yorumlarla sinemaya uyarlanmış, en son 2004 yılında Mike Barker yönetmenliğinde A Good Woman adıyla seyirci karşısına çıkmıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/leyleklerin-ucusu", "text": "Polisiye gerilim romanları denince akla ilk gelen yazarlardan bir tanesi olan Fransız yazar Jean Christophe Grange'nin ilk romanı olan Leyleklerin Uçuşu okurları gizemli bir yolculuğun içine sokuyor. Louise, kuş bilimci Max Böhm ile birlikte leyleklerin göç yollarını inceler. İncelemelerinde her seferinde göç için giden leyleklerin bir kısmının geri dönmemesi onlara şaşırtıcı gelir. Bunun üzerine leyleklerin göç yollarını ziyaret edip araştırmaları derinleştirmek için bir seyahat planı yaparlar. Seyahata çıkmadan birkaç gün önce Louise, Max Böhm'ü ziyarete gider fakat bir ceset ile karşılaşır. Max Böhm ölmüştür ve ceseti bir leylek yuvasında bulnumuştur. Daha da korkunç olan kısmı cesetin bazı yerleri leylekler tarafından yenmiştir. Olayın kalp krizi mi yoksa cinayet mi olduğu araştırılır. Olay dedektif Dumaz'a verilir. İlk yapılan otopsi sonucu ilginç bilgiler elde ederler. Mağdur kalp nakli geçirmiş fakat kalp naklide dair bir kayıt bulunmamaktadır. Dahası kalp vücut ile çok uyumludur ve bu tarz bir ameliyat o bölgede mümkün değildir. Bu da olayla ilgili şüpheleri organ mafyasına doğru yönlendirir. Louise yaşananlar sonrası seyahate çıkmak istemez. Dahası gizli olarak Max Böhm'ün evine girer ve görmemesi gereken bazı resimler görür. Resimler kesilmiş organlara aittir. Bu onu daha da korkutur ve seyahatten tamamen vazgeçer. Fakat Dumaz onun bu seyahate çıkması konusunda ısrarcı olur. Ondan seyahati yapmasını ve her gün yaşanan gariplikler hakkında onu bilgilendirmesini ister. Bunun üzerine Louise yola koyulur. Louise Sofya'ya gelir ve burada Minaus ile bir araya gelir. Louise burada kuş bilimci Rayko ile buluşmak ister fakat Rayko gizemli bir şekilde öldürülmüştür. Bir süre burada kalıp inceleme yapar fakat bu sırada saldırıya uğrarlar ve kendisini karşılayan Minaus da öldürülür. Bunun üzerine Louise Sofya'yı terk eder ve bu kez yolu İstanbul'a, oradan da İsrail'e düşer. Louise İsrail'de İdo adında bir kuş bilimci ile görüşecektir fakat o da Louise gelmeden önce ölmüştür. Louise İdo'nun kız kardeşi Sarah ile tanışır. Sarah onu İdo'nun yaptığı araştırmaları gösterir. Araştırmalarda garip bir olay ile karşılaşırlar. Leyleklerin ayaklarına küçük taşıyıcı şeritler bağlanarak elmas kaçakçılığı yapılır. Louise yavaş yavaş ölümlerin nedenini anlamaya başlar. Bu sırada Sarah da ortadan kaybolur ve Louise yine bir saldırıya uğrar. Fakat Louise işin tüm gerçeklerini öğrenmeye kararlıdır ve bunun üzerine bir sonraki durağı olan Afrika'ya, N'djamena şehrine gider. Burada elmas madenlerini incelemeye başlar ve Otto Kiefer ismine ulaşır. Otto Kiefer elmas madenlerinin kontrolünü elinde tutar ve ne gariptir ki Max Böhl de burada çalışmıştır. Louise burada Max Böhl ile ilgili başka bilgilere de ulaşır. Max Böhl kalp hastasıdır ve burada bulunduğu zamanda Fransız bir doktor tarafından tedavi edilmiştir. Daha derinlemesine incelemeye başlayan Louise korkunç bir gerçeğe de ulaşır. Max'ın bir oğlu vardır ve karaciğer hastalığı ile mücadele etmiştir. Fakat bu savaşı kaybetmiş ve hayata veda etmiştir. Bunun üzerine çocuğun kalbi çıkartılmış ve Max'a nakil edilmiştir. Cinayetler burada da Louise'in karşısına çıkar. Genç bir kız öldürülmüştür ve Louise cinayetten şüphelenerek daha fazla bilgi almaya çalışır. Aldığı bilgiler bu kez onu şaşırtmaz. Kızın cesetinden kalbi çıkartılmış ve alınmıştır. Louise artık olanları an çok kavramıştır. Leylekler elmas kaçakçılığı için kullanılmış, ayrıca Max Böhm organ mafyası vasıtası ile kendi ölen oğlundan kalp nakli ameliyatı geçirmiştir. Büyük ihtimal öldürülmesinin nedeni de bunlar bir tanesinin yavaş yavaş ortaya çıkmasıdır. Bunun üzerine Louise geri döner ve bir sürpriz ile karşılaşır. Dedektif Dumaz da öldürülmüştür. Louise bunun üzerine Max Böhm'in otopsisini yapan doktor ile görüşür ve şok eden bir gerçeği öğrenir. Max Böhm'ün kalp naklini Fransız doktor Senicier'in yaptığı sanılmaktaydı fakat Senicier 1965 yılında öldürülmüştür. Böhm'ün kalp nakli ise 1977 yılında yapılmıştı. Bu Louise yine şüphe içinde bırakır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/lontano", "text": "Lontano, polisiye sevenler için bir solukta okunacak bir kitap. Ancak bu türü sevmeyenler için fazla ayrıntılı ve sıkıcı gelebilir. Kara büyüler, intikam, Kongo-Fransa-Belçika üçgeninde soluk soluğa bir kovalamaca. Okurken olayların akışı içinde bazen durup nefes alıp tekrar devam edeceksiniz. Brest yakınlarında Kaerverec adında bir köy. Deniz havacılığı okulu olan bu köyde bir çaylak vakası olması üzerine polis Gregoire Morvan kendisi gibi polis olan oğlu Erwan Morvan' ı, bu cinayetin işlendiği köye gönderir. Bunun üzerine olaylar başlar. Gregoire Morvan, Maggie adında bir kadınla evlenmiş, Erwan, Loic ve Gaelle adında üç çocuğu olmuş, bir zamanlar Afrika' da cinayet bürosunda çalışan bir polistir. Oğlu Erwan'da tıpkı babası gibi cinayet bürosunda çalışmaya başlamıştır. Erwan ilk defa bir çaylak vakasına katılacağı için araştırmalar yapar. Olay şu şekildedir. Deniz havacılığı okuluna başlayan Wissa Sawiris adında bir genç dayanıklılık testlerinden kaçmak için bir adadaki sığınığa gizlenmiştir. Cumayı cumartesiye bağlayan geceyi de orada geçirmiştir. Cumartesi sabahı bulunduğu bölge bir eğitim atışı için hedef olarak seçilmiştir. Her şey havaya uçmuş, toz olmuş, çocuğa da füzelerden biri isabet edip parçalandığı öğrenilmiştir. Erwan ise bu davayı kabul ederek, incelemek üzere Brest' e gider. Ancak havacılık okuluna geldiğinde olayların görünen ve anlatılardan çok farklı olduğunu anlar ve bir karmaşıklığa doğru sürüklenir. İlk işi çaylak eğitimini araştırmak olur. Bir nevi dayanıklılık testi olan bu eğitim okula yeni başlayan her askere uygulanan bir gelenektir. Derinlere inildikçe kötüleşen bu vaka \"no limit\" adıyla geçen bir gerçeğe dayanıyor. Çaylak eğitiminde önce, öğrencilere köpek mamaları yediriliyor, şampuan şişesine pisleniyor, işkence edilerek eğleniyorlardır. No limit ise bundan daha kötüdür. İşkenceden çıkan çaylaklar sahillerde gözlere bağlanarak denize doğru koşturuluyor ve saklanmaları isteniliyordur. No limiti daha derin anlamak için, Erwan Wissa' nın ceset kalıntılarından oluşan ayrıntılı bir otopsi ister. Sonuçlar ise hiç açıcı değildir. Wissa' ya işkence edilmiş, vücuduna kesikler atılmıştır. Vücudunda dayak darbeleri, morluklar ve kırmızı lekeler saptanmıştır. Kesikler, bıçak yaraları, bedende delikler... En önemlisi ise Wissa patlamadan önce zaten ölüymüş. Bu da olayın bir kaza değil bir cinayet olduğunu doğrular niteliktedir. Parçalanmış iç organlar ise toksikolojik incelenmeye alınır. Erwan, Wissa'nın adaya bir zodyakla getirildiğini düşünür. Wissa oraya yüzerek değil, ölüsü bir gemi ile getirilmiştir. Ayrıca Wissa ölmeden önce saçları tıraş edilmiştir ve tecavüze uğramıştır. Bu bilgiler no limitin ne kadar ağır bir çaylak eğitimi olduğunu da ortaya koyar. Erwan ilk önce bunu yapanın eğitimi veren tilkiler yani hocaları olduğunu düşünse de durum bundan farklıdır. Bunu da organlardan gelen otopsi sonucundan anlar. Wissa' nın midesinde çivilere rastlanır. Ölmeden önce bunların yutturulmuş olduğunu düşünür. Jilet izleri ve vücuda çakılmış diğer çiviler. Ayrıca midesinde kendine ait olmayan saçlar ve tırnaklar. Bu iş iyice kötüye gidiyordur. Bu olayın soruşturması devam ederken Greogire Morvan oğlu Erwan' ı arar ve yıllar önce koruma altına aldığı Anne Simoni adında bir genç kızın öldürüldüğünü ve bu olayı incelemesi için bir an önce onun Paris' e dönmesi gerektiğini söyler. Erwan, Wissa olayıyla bağlantılı olduğunu düşündüğünden ekibini ve yardımcısı Kripoyu' da alarak Paris' e gelir. Wissa' nın midesinde bulunan saç ve tırnaklar Anne Simoni' ye aittir. Yani katil bir sonraki kurbanın saç ve tırnaklarını cesedin midesine koyar. Aynı şekilde çivi ve jiletler Anne Simoni' nin bedenine de saplanmıştır. Deniz Havacılık Okulu' nun komutanı Di Greco'nun intihar haberi gelir. Di Greco, Morvan' ın en yakın arkadaşıdır ve ölmeden önce bir kağıda ipucu bırakmıştır. Kağıtta yazan tek kelime LONTANO' dur. Erwan babasının arkadaşının intihar etmesi üzerine katilin Di Greco olduğunu düşünür ve Morvan' a bu konuda sorular sorar. Morvan kopuk ve kısa cevaplar verir. Beraber Di Greco ile Lontano adında bir kentte çalıştıklarını, orada zamanında bir seri katil bulunduğunu, lakabının ise Çivi Adam olduğunu öğrenir. Morvan bu adamı yıllar önce yakalamış ancak öldürmemiş tutuklamıştır. Erwan çivi adamın geri döndüğünü anlamıştır. Bu konuda araştırmalara başlar. Çivi adam gerçek ismi Pharabot yıllar öncesinde Lontano' da dokuz kişi öldürmüştür. Cinayet bürosunda çalışan Morvan onu yakalamış ve insanların güvenliğini sağlamıştır. Ancak Pharabot on yıl önce ölmüştür. Büyük ihtimalle onu örnek alan ve onun yolundan giden diğer katiller aynı onun gibi tekniklerle insanları öldürmeye başlamıştır. İki soruşturma birden devam ederken Kripo ona üçüncü bir cinayetin işlendiği haberini verir. Erwan olay yerine gittiğinde babasının sağ kolu olan Pernaud' u görünce şaşırır. Aynı şekilde Anne Simoni'nin midesinden alınan saç ve tırnaklar Pernaud' a aittir. Çivi adam babası Morvan'dan intikam almak istiyordur. Erwan dördüncü kurbanın kim olduğunu öğrenmek için otopsi ister. Babasının yıllar önce onu öldürmeyip tutuklaması kendi ailesinin canına mal olabilir diye düşünür. Morvan ise bu konuda çaresizdir. Yıllar önce kapattığı bu davanın gün yüzüne çıkacağını ve bir intikama dönüşeceğini nereden bilebilir ki? Pernaud' un otopsi sonucu her şeyi ortaya koyar. Kripo, cesedin midesinden alınan saç ve tırnak örneklerinin Erwan' ın kız kardeşi Gaelle' ye ait olduğunu söyler. Bu arada Gaelle psikolojik rahatsızlıkları yüzünden akıl hastanesinde yatıyordur. Erwan hızla oraya gider ve kız kardeşinin katilin elinden kurtulduğunu öğrenir. Gaelle' yi koruyan polis ise öldürülmüştür. Gaelle ise son anda onun elinden kurtulmayı başarmıştır. Erwan soruşturmaları hızlandırır ve dört tane katil profiline sahip şüpheliyi tespit eder. Bunlardan biri Wissa Sawiris' i öldüren Di Greco'dur ve o zaten intihar etmiştir. Geride üç katil kalmıştır ve onlar hala serbesttir, Morvan ailesinden intikam almaya çalışıyordur. Erwan otopsi sonuçlarından bir ipucu bulur. Pharabot' a ait bir büyü olan cesetlerin üzerine kendi kanının akıtılmasıdır. Bu üç cesetteki kan DNA'ları Pharabot' aittir. Ancak o yıllar önce ölmüştür. Tıp konusunda araştırmalar yapar. Erwan yıllar önce Pharabot' tan kan alınıp dondurulduğunu, bu kan ve iliklerin dört lösemi hastasına naklettirildiğini öğrenir. Bu durumda kanı alan hastaların tüm kan ve ilik yapısının değiştiğini, Pharabot' un DNA yapısına ait kana sahip olduklarını öğrenir. Yani katiller lösemi hastası bu dört kişidir. Erwan onları teker teker bulur ve sorguya alır. Eğer senaryo doğruysa söz konusu dört katil: Di Greco, Ivo Lartıgues, Redlich ve Joseph Irısuanga' dır. Morvan'dan intikam almak ve psikolojik olarak yıpratmak amacıyla kurbanların onun çevresinden seçilmesi de aynı mantığı ortaya koyuyordur. Her şeye rağmen onların vasıtasıyla intikamını alan Pharabot' un kendisidir. Ne olursa olsun \"Lontano\" kelimesi babasına bir uyarıydı: Pharobot dönüyordu. Zamanla yapılan takipler Redlich, Irısuanga ve Lartigues' in bir evde yaşadığını ve çalışmalarını, büyülerini bu evden yürüttüğünü öğrenir Erwan. Buraya bir operasyan düzenler ve çatışma başlar. Erwan operasyonun yöneticisidir. Lartigues evin içinden gönderdiği füzelerle Erwan' ın ekibinden Archambault' u öldürür. Erwan evin içine doğru koşmaya başlar. Babası Morvan, Erwan' ın ailesinin başında durması gerektiğini düşünerek onu operasyona devam edememesi için bacağından vurur ve yaralar. Operasyona tek başına devam eder. Eve girer ve füzelerin kaynağı olan Lartigues' i vurur. Redlich usta bir nişancıdır ancak Morvan ondan önce hamle yaparak onu da alevlerin içine atar. En son Irısuanga' yı da vurarak evden ayrılır. Olayın katillerini temizlemiştir. Huzur içinde Erwan' ın yanına gider. Erwan iyileştiğinde davayı kapatmış ve bitirmiş olsa bile aklında soru işaretleri kalır. Kız kardeşi Gaelle birilerinin hala kendini takip ettiğini söyler. Güvende kalması için Erwan kız kardeşini yanına alır ama hala soruşturmasını gizliden yürütür. Araştırdıkça yeni şeyler bulur. Pharabot' un yani çivi adamın yıllar önce bu cinayetleri işlerken yanında sekiz yaşında bir çocuğun kendisine yardımcı olduğunu öğrenir. Eğer o kişi yaşıyorsa şu an elli yaşında ve Belçika' da yaşamını sürdürüyordur. Erwan Belçika' ya gider ve orada bu olanlara şahit Rahibe Macelle' yi bulur. Rahibe her şeyi anlatır. Lontano' dan iki km uzakta Pharabot' un ıssız bir kulübesi varmış. Zaire askerleri cinayetlerden sonra kulübede onun malzemelerini, büyü yapmakta kullandığı objeleri notları bulurlar. Ayrıca kulübede sekiz yaşında bir çocuk vardır. Kulübeyi yakarlar. Çocuğu ise hapse atarlar. Ancak Pharabot' u içeri tıkan babası Morvan çocuğun masumiyetine inanır ve gerekli evrakları hazırlayarak onu Rahibe Marcelle' nin yanına gönderir. Çocuğun adı Arno Loyens' tir ve öksüzdür. Pharabot onu evine alır. Sahip olduğu büyü güçlerini ona aktırır. Ancak Pharabot' un ölmesi üzerine onun suç ortağı olan bu çocuk Belçika' nın bir çocuk yurduna yerleştirilir. Bunu yapan ise Morvan' dır. Ayrıca çocuğun ismini de değişmiştir. Erwan bunları Morvan' a anlattığında asıl katilin bu çocuk olduğunu, bu zamana kadar bunu neden söylemediğini sorar. Morvan ise Arno' nun yıllar önce çocuk yurdunda çıkan bir yangında öldüğünü söyler. Erwan buna inanmaz ve babasından ölüm raporlarını ister. Onun ölmüş olduğuna dair kanıt ister. O gece Morvan bu şüpheyi araştırır. Erwan ve Gaelle ise film izledikten sonra uyurlar. Erwan' ın gece üçte telefonu çalar arayan babasıdır. Ona Arno' nun ölmediğini ve adını değiştirerek Philippe Kriesler yaptığını söyler. Bu isim ise lakabı Kripo olan Erwan' ın yardımcısı olan polistir. Erwan şokun etkisinden çıkamaz ve o anda elinde bir tabanca olan siluet görür. Çok geçmeden tanır onu Kripo... Kripo, Pharabot' un suç ortağıdır. Onun ruhunu ve büyüsünü yaşatan Kripo' dur. Morvan ve ailesinden intikam almak için polis olmuştur. Erwan' ı öldürmek için tetiğe basacağı esnada yere düşer. Kız kardeşi Gaelle, Kripo' nun şah damarına bıçağı saplamıştır. Lontano soruşturmasındaki asıl katilde intikam almadan ölmüştür. Erwan, Gaelle ve diğer Morvan ailesi tatil için evlerine giderler. Erwan bu davayı tozlu raflara kaldırmış olsa bile soruşturma kağıtlarını tekrar tekrar okumak için yanına alır. Katiller ölmüş, dava bitmiş olsa da bir yerlerde bir isim gözüne çarpar. Catherine Fontana. Pharabot' un yedinci kadın kurbanı. Morvan' a bu ismi sorduğunda Morvan bu davayı kapatması gerektiğini söyler. Ancak Erwan Fontano' yı Pharabot' un öldürmediğini ve gerçek katilini Morvan' ın bildiğini ve gizlediğini anlar. Erwan, Fontana olayını açıklığa kavuşturmak için Afrika' ya doğru yola çıkar. Such a life, such a death. Yazan: Nisanur Duvarcı Lontano Konusu Günümüz edebiyat dünyasında polisiye roman dendiğinde ilk akla gelen isimlerden bir tanesi olan Fransız yazar Jean Christophe Grange'nin orijinal dilinde ilk olarak 2015 yılında yayınlanan romanı olan Lontano okurlara gerilim dolu bir hikaye sunuyor. Jean Christophe Grange Lontano romanını ilk olarak Fransa'da yayınladı ve Fransız okuyuculardan oldukça fazla beğeni aldı. Türkçeye de çevrilen ve 2016 yılında yayınlanan romanın Türk okurların da beğenisini kazanması bekleniyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/lyonda-dugun", "text": "Lyon'da Düğün: Jakobenler ile Jirondenler arasındaki çatışmanın en kanlı yaşandığı kentlerden biri olan Lyon'daki ayaklanmanın cumhuriyetçilerin lehine bastırılmasının ardından meclis, kentin yerle bir edilmesini emreden bir genelge yayımlar. Bu kıyımı gerçekleştirmek için görevlendirilen Georges Couthon'un ılımlı politikasından rahatsızlık duyan terör yanlılarının şikayetiyle yerine Jean Marie Collot d'Herbois ile ileride Lyon Kasabı olarak anılacak olan Joseph Fouche atanır ve şehirde Terör Döneminin en kanlı kıyımlarından biri yaşanır. Bu kanlı olayların devam ettiği günlerden birinde haklarında infaz kararı çıkmış altmış dört kişinin tutulduğu belediye mahzenine onlarla aynı kaderi paylaşan yirmi mahkum daha eklenir. Yeni gelenlerden biri de Cumhuriyetçilere karşı savaşmış olan Subay Robert de L.'nin nişanlısıdır. Sevdiği erkeği affetmesi için ayaklarına kapandığı Fouche'den onun o gün idam edildiğini yalanını duyunca anlamını kaybetmiş hayatını sonlandırmak, sevdiğinin yanına gitmek için ikiyüzlü ve dönek olan bu adama hakaretler yağdırır. Yaptığı hareket ölümüne sebep olacak olsa da aynı zamanda o karanlık mahzende sevdiği adamla hayatının son saatlerini de geçirmesini sağlamıştır. Hikayeyi duyan diğer tutuklular bu çiftin kısa sürecek olan mutluluğunu desteklemek için ellerinden geleni yaparlar. Aralarında bulunan Toulonlu bir papaz tarafından nikahları kıyılan çift, geceyi el birliğiyle hazırlanan küçük odada baş başa geçirir. Ertesi sabah vakur bir tavırla infaz müfrezesinin karşısına çıkan çiftin bedeni umutları, gelecekleri çalınmış diğerleri gibi Rhone Irmağında sürüklenerek gözden kaybolur. İki Yalnız İnsan: Paydos saatiyle fabrikadan çıkan işçilerin oluşturduğu kalabalığın en arkasında kalan topal adamın kulağına hıçkırık ve derin bir inleyiş sesi gelir. Etrafına dikkatle baktığında caddenin diğer tarafında tren raylarının üzerinde birinin oturduğunu ve ağladığını görür. İlk başta durumu görmezden gelip yoluna devam etmek istese de yakınına geldiğinde bu kişinin Çirkin Jula adıyla bilinen iş arkadaşı olduğunu fark eder. Benzer acıları yaşayan insanlar arasındaki gizli bağın tesiriyle elini dostça kızın omzuna koyar. Kız bu hareketten irkilse de adamın fabrikada onunla alay etmeyen az kişiden biri olduğunu anlayınca sakinleşir. Jula, pazar günü hep beraber kırlara gidileceğini duyunca büyük bir coşku kapılmış, bu nedenle alaya alınmış, tepki gösterince de dövülmüştür. Adamın kızı teselli etmek için sarf ettiği sözler zamanla karşılıklı dertleşmeye dönüşür. İç dökmenin verdiği yakınlaşma iki yalnız insanı birbirine bağlamıştır. Wondrak: Bohemya'nın güneyinde küçük bir kent olan Dobitzan'da çirkinliği nedeniyle kurukafa lakabıyla anılan Ruzena Sedlak, 1899 yılının mayıs ayında bir oğlan çocuğu dünyaya getirir. Bundan 28 yıl önce frengili bir adamın eseri olan bu burunsuz kızın yaptığı doğum halkı şaşkınlığa düşürmüştür. Ruzena sekiz senedir hayatını Kont R.'nin kentten sekiz saatlik uzaklıktaki ağaç evinin temizliğini yapmakla, hayvanları beslemekle, sebze yetiştirmekle, yumurta, tavuk ve oğlak satarak küçük çapta bir ticaret yapmakla gözden ırak geçirmektedir. Bir akşam sırtında küfe kentten dönerken ormanda üç kişinin tecavüzüne uğramış, hamile olduğunu anlayınca kendisi gibi bir kurukafa dünyaya getirmemek için çocuğu düşürmeye çalışmış, başaramayınca da doğumdan hemen sonra çocuğu ölüme terk etmeye karar vermiştir. Ancak çocuğun kendisine hiç benzemediğini görünce onu bağrına basar ve hayatını bu sevimli çocuğa adamaya karar verir. Beş ay boyunca herkesten sakladığı bu gerçek duyulunca belediye başkanı ve papaz hemen harekete geçer. Çocuğun vaftiz edilmesi ve belediye kayıtlarına geçirilmesi gerekmektedir. Bu iş için görevlendirilen Belediye Katibi Karel Wondrak, Ruzena'yı ikna eder ve vaftiz edilen çocuğa ön adını verir. Ruzel, oğlunu yedi yaşına kadar herkesten uzakta yetiştirse de oğlu bir kere sisteme kaydolup devletin mülkiyetine geçmiştir artık. İlköğretim yasası gereği Karel'i okula göndermek durumundadır ancak yaşadığı yer okula oldukça uzaktır. Bunun için en uygun yol çocuğun hafta içleri Papaz Nossal'ın evinde kalmasıdır. Ruzena bu tekliften hiç memnun kalmasa da yapacak hiçbir şeyi yoktur. Böylece günlerini sık sık kente uğrayarak gurur duyduğu oğlunu görmekle, ona elinden gelenin en iyisini sağlamakla geçirir. Günler geçer; okulunu bitirerek annesinin arzusu doğrultusunda oduncu olan Karel, 1914 Savaşı nedeniyle Budweis'e yoklama için çağrıldığını ve savaşa katılacağını söyleyerek annesinin küçük dünyasını aniden darmadağın eder. Ancak Ruzena kararlıdır, biricik oğlunun hayatını I. Karl'a feda etmeyecektir. Böylece onu çatı katındaki gizli odada saklamaya karar verir. Etrafı kolaçan etmek için eskisinden daha sık gitmeye başladığı kentte önüne gelene zavallı oğlunu ne kadar merak ettiği anlatarak da bu büyük sırrı korumaya çalışır. Bir gün durumdan şüphelenen Wondrak'tan ev ev dolaşılıp asker kaçaklarının toplandığı haberini alır. Hemen oğlunu ormanın içlerinde, en geçilmez yerde bir avcı kulübesine yerleştirir. Birkaç saat sonra beş asker yanlarında bir Alman kurduyla kapısını çalar. Durumdan kuşkulanan jandarma subayı Karel'in giysilerini köpeğe koklatarak oğlanı bulur. Ruzena'nın çaresizce yalvarmaları sonuç vermez. Çılgına dönen kadın, subayın boynuna sarılır ve dişlerini koluna geçirir. Ancak etrafındakilerin yardımıyla kadından kurtulabilen öfkeli adamın emriyle anne-oğul kelepçelenerek kente kadar yürütülür. Bu görüntü uzun zamandır yönetimden hoşnutsuz olan halkı dehşete düşürür. Olayı haber alan bölge komiseri halkı kışkırtan hareketi nedeniyle subaya oldukça kızgındır. Kadının ve oğlunun ayrı ayrı nezarette tutulmasını, oğlanın gece olduğunda diğer kaçaklarla birlikte Budweis'e gönderilmesini, kadının ise ertesi sabah serbest bırakılmasını emreder. Ruzena olacaklardan habersiz, oğlunun yakınında olduğu gerçeğiyle mutlu ve huzurludur. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Modern Klasikler Dizisinin 119. kitabı olan bu derlemenin ortak noktası, insanlığını kaybetmişler tarafından yıkıma uğrayanların mücadelesidir. Zweig'in kitaba adını veren öyküsünde yer verdiği İlk Lyon Kasabı Joseph Fouche hakkında yazdığı Bir Politikacının Portresi (1929) adlı biyografisi o kadar etkileyici olmuştur ki Stalin, Gizli Servis Şefi Genrih Yagoda'yı Fouche'ye inanılmaz benzerliği nedeniyle görevinden almıştır. Wondrak öyküsü ise yarısı daktiloyla tamamlanmış sonrasında ise elle alınmış notların yayımcının eklemeleriyle tamamlanması açısından Clarissa ile benzerlik taşımaktadır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/macbeth", "text": "Kitaba, cadıların Macbeth ile buluşmaya karar vermeleri ve onun yanına gitmeleri ile başlanmıştır. Macbeth ve Banquo yürürken cadılar ile karşılaşırlar. Cadılar Macbeth'e değişik mevki isimleri kehanet ederler. Aynı şekilde Banquo'ya da bir kehanette bulunurlar. Cadılar gittiği gibi adı Ross olan bir haberci, Macbeth ve Banquo'nun yanına gelerek Macbeth'in Cawder Baronu olduğunu haber verir. Bu haber ile cadıların ilk söylediği kehanet gerçekleştiği için, diğerlerinin de gerçekleşeceğini düşüncesiyle Macbeth'in içinde kral olma arzuları yeşermeye başlar. Macbeth karısına cadıların söylediklerinden bahseder ve karısı da kocasının kral olabilme ihtimali karşısında çok hırslanır. Kral Duncan'ın ise, sevdiği bir askeri olan Macbeth'in evine yemeğe gitme isteği; büsbütün Lady Macbeth'in gözünü karartır. Haberi alan Macbeth'in karısı, kocasının krallığa doğru giden yolunu daha da rahatlatmak için Kral Duncan'ı öldürme planları yapmaya başlamıştır. Karısının bu planlarını öğrenen Macbeth, çok sevdiği kralı Duncan'ı öldürmeye yanaşmaz. Gözünü mevki hırsı bürüyen karısı ise bir şekilde Macbeth'i planlarına ortak eder. Krala bir güzel yemek yedirip hoş beş yaptıktan sonra herkes odalarına uyumaya çekilir. Macbeth ise karısıyla birlikte yaptıkları plana uyarak herkes uyuduktan sonra Kral Duncan'ı öldürür. Kral ile aynı odada kalan yardımcılarının kılıçlarını alarak kralın kanına bulayıp yanlarına bırakır. Böylece kralın katillerinin yardımcıları olduğu düşünülecektir. Planın gerekli kısımlarını yerine getiren Macbeth, odasına çekilir ve pişmanlığından gözüne uyku girmez. Nasıl böyle bir şey yapmış olduğuna inanamaz ve çok pişman olur. Fakat yapabilecek hiçbir şey yoktur. Sabah olunca kapı çalar ve Lennox ile Macduff kralla görüşmeye gelmişlerdir. İlk önce ne yapacağını şaşıran Macbeth, sonradan biraz sakinleşir ve kralın öldüğünden haberi yokmuş gibi Lennox ve Macduff'u kralın odasına götürür. Odadaki manzarayla karşılaşınca da abartılı bir tepki verir. Kralın yardımcılarının üzerlerindeki kanlı kılıçların varlığına dayanarak uyanmalarını ve açıklama yapmalarını beklemeden ikisini de öldürür. Kralın ölümü üzerine, bu ölümden kendilerini sorumlu tutmamaları için kralın iki oğlu da yurt dışına kaçar. Ülkenin başına kral olacak kimse kalmamıştır ve cadıların verdiği bir diğer kehanet gerçek olarak Macbeth tahta geçer. Kendi tahta geçtikten sonra Banquo'nun varlığından rahatsız olmaya başlar ve onu öldürtmek için üç tane adam tutar. Banquo'nun yanında oğlu Fleance de vardır. Bu üç adam Banquo'yu öldürmesine rağmen, Fleance'yi ellerinden kaçırırlar. Bu sefer de Banquo ile ilgili hayaller görmeye başlayan Macbeth, çareyi cadılara gitmekte bulur. Cadılar ona birkaç kehanet sunduktan sonra Macbeth artık daha dikkatli davranmaya başlamıştır. Fakat gözünden kaçırdığı küçük bir şey, onun felaketi olur. Öyle ki; cadılar ona bir kadının doğurduğu hiçbir varlığın ona zarar veremeyeceğini söylemiştir. Bu kehanet dolayısıyla kendisini kimsenin öldüremeyeceğini düşünen Macbeth'i, annesinin karnından sezaryen ile doğan Macduff öldürür. Macbeth'in yerine ise Malcom geçer ve İskoçya rahat bir nefes alır. Benim düşünceme gelirsek, Macbeth efsaneleşmiş en önemli tiyatrolardan biridir. Ancak size tavsiyem Shakespeare aşkıyla, ikiden fazla Shakespeare kitabını arka arkaya okumayınız. Aksi takdirde, kendinizi Shakespeare'e ara vermek zorunda hissedersiniz. İyi okumalar! Macbeth Konusu"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/madalyonun-ici", "text": "Rezzan adında bir kız getirilir. Kız etrafa saldırıyordur kimse onu zapt edemiyor. Doktoru çağırırlar o güzel ve sakince konuşup odasına çıkarır. Doktor neden bu halde olduğunun nedenlerinin açıklamasını ister. İş yerinden bir arkadaşı bunu saplantılı bir şekilde seviyor zannediyordur. Arkadaşının kendini izlediğini, dinlediğini söyler. Bu durumdan sonra kızın psikolojisi iyiye gitmemiştir. Sürekli paranoyak davranışlar sergiler. İnternette Aşk Başkadır Doktorun Jale adında bir hastası bir yıl önce tedaviye gelmiştir. Yine eşiyle sorunları olduğu için tekrar gelmek durumunda kalmıştır. Jale öncesinde eşinin onu artık sevmediğini düşünerekten iyice paranoyak biri haline gelmiştir. Bundan sonra olanlar olmuştur. Durumunu gören eşi en son çare olarak psikolojik olabileceğini düşünüp psikiyatriye götürür. Tedavi olur, düzelir. Bundan 1 yıl sonra gelince doktor onun güzelleştiğini söyler. Jale ise sizden sonra neler oldu doktorum der. Dayak yemekten her yerim mosmor oldu der. Sorunlarını anlatmaya başlar. Tedavi olumlu sonuçlar verdikten sonra artık işe giderken bakımlı bir bayan olmuştur. İş arkadaşlarından biri ile ilgilenir. Flört ederler. Bunu eşine rahatlıkla anlatır. Bir süre sonra eşi onun iş yerini değiştirir, o iş arkadaşına da bu ilişkinin uygun olmadığını söyler. Biraz zaman geçince ona mektup gelir. Gelen mektupta siz beni tanımıyorsunuz ama ben sizi çok seviyorum yazıyordur. Bu durum Jale'nin ilgisini çekmiştir. Mektubu eşine gösterir kim olduğunu çözmeye çalışırlar ama bulamazlar. Bundan sonra bu mektuplaşma Jaleden de sürekli karşılık bulur. Sonunda buluşmaya karar verirler. Jale çok düşünür gidip gitmemeyi ama yine de gitmiştir. Buluşmaya gider ki o mektuplaştığı adam kocasıdır. Şok geçirir. Eşi gelmezsin diye düşündüm demiştir. Sonra onu eve götürüp iyice bir döver. İlişki bir süre akşamları kavga gürültü şeklinde devam eder. Sonra gece yatağa girince normal eşler gibi davranma halini alıyordur. Bu durumdan çocuklarının etkilendiklerini düşünürler ve normal bir ilişki olmadığını anlarlar, psikiyatriye gitmeye karar verir. Doktor ona şu tavsiyeyi verir madem eşinle normal yüz yüze konuşarak iletişim kuramıyor, anlaşamıyorsunuz ya da sevginizi dile getiremiyorsanız mektuplaşarak, yazarak ilişkinizi sürdürmeyi deneyin, devam ettirin demiştir. Çöp Apartman-1 Gülben adında bir hasta gelir. Sorunu gece altına işemesidir. Bundan utanır ve kendini ailesinin pis südüklü diye çağırdıklarını söyler. Doktor ailesi ile ilgili sorular sorar, net cevaplar vermez, fazla açılmak istemez. İlk seansta ona içeceği ilacı verir. Sonra odadan ayrılır. Cinini Çıkardım-2 Rezzan geçen haftaya göre daha iyidir. Fakat doktora anlattıklarından anlaşılacağı üzere paranoyak bir kişiliğe sahiptir. Kendini bir adamın sürekli izlediğini, dinlediğini sanıyor. Sürekli kendini suçluyor. Günahları olduğunu, asacaklarını iddia ediyor. Doktor bunun nedenlerine inmeye çalıştıkça o kendini suçlamaya devam ediyor. Doktor seans sonunda içeceği ilacı iki tablete çıkarır. Çöp Apartman-2 Gülben'in kız kardeşi Neriman gelir. Elleri ve kollarındaki yaralar için geldiğini söyler. Aslında nedenini biliyorum, söyleyeyim der. Babam şekeri yükseldiği için hastaneye kaldırıldı. Bundan dolayı bize komşular geçmiş olsuna geldi. Onlar gittikten sonra tüm ev temizlik ister. Bu temizlik 6 ay sürer, bizim aile bu denli sıkıntılıdır der. Bende bunu düşünmekten sabahına vücudum bu hale geldi dedi. Doktor evin halini daha detaylı anlatmasını ister. Kız kardeşleri anneleri öldükten sonra evin yönetimini ellerine alırlar. İkisi de temizlik hastasıdır. Her şey üç kere yıkanır, çamaşırlar elde yıkanır sonra makineye atılır. Gülben'in işediği çarşaflar torbaya konup yıkanana kadar apartmanlarındaki boş dairelere kaldırılır. Ama kaç yıldır onlara yıkamak için sıra gelmemiştir. Kısacası evin durumu içler acısıdır. Neriman da artık bunlara dayanamadığını ve yorulduğu için doktora gelmiştir. Babası için bütün bunlara katlanıyordur. Çünkü kardeşleri evi temizleme derdinden babalarına bakmıyorlardır da ondan. Doktor dinledikten sonra ilaç verir içmesini söyler. Çanlar Kimin İçin Çalıyor? Yiğit adında bir hasta gelir. Sıkıntısını anlatmaya başlar. Doktor ilk konuşmalarından şizofren teşhisi koyar. İnsanlarla iletişim kurmakta zorlanan bir kişiliğe sahiptir. Ailesi onu hep iyi, çalışkan, efendi bir çocuk olmasını istemiştir. Fakat bu şekilde olduğu zamanda arkadaşları onu aralarına almıyordur. O da lise son sınıfta kötü, yaramazlık yapan biri haline gelmiştir. Bu hali ailesi ve okulu tarafından yadırganır onu zor duruma sokmuştur. Ailesi bu durumdan rahatsız olur, hep baskı yaparlar. İyi, dürüst biri ol diye. O da bu ikilemler arasında hayatını sürdürmek zorunda kalır. Tıp fakültesini kazanır. Bu onun için bir fırsattır. Ailesinden bağımsız bir hayat sürmek iyi gelir diye düşünür. Okula ilk başladığında insanlarla ilişkilerinde sorun yaşar. Artık yalnız kalmanın ona iyi geleceğini düşünür. Yurttan ayrılır otele yerleşir. Okula gitmez, uzun süredir yemek yemiyordur, uyku uyumamıştır. Bundan sonra doktora gelmeye karar verir. Doktor onu tedavi etmek için çabalar. Ailesini arar. Sonrasında bir süre hastaneye yatırılır. İyileşir ama yine yalnızdır. Cinini Çıkardım-3 Rezzan üç aydır evde yoğun bir ilaç tedavisi görüyordu. İşe gidemiyordu. Tedaviye gidip geliyordu. Fakat durumu iyiyi gitmiyordur. Bu kez seansa annesi babası gelmiştir. Annesi eşinin zoruyla gelmiştir. Tuhaf bir kadındır. Galiba o da ruhen hastadır. Doktor sorular sordukça garip, ilgi çekici cevaplar alıyordur. Doktor temizlik hastalığının boyutunu sorar. O da büyük kızı öldükten sonra iyice arttığını söyler. Doktor büyük kızının neden öldüğünü sorar. Anne de kızım bir gün arkadaşının doğum gününe gitmek için izin istedi benden bende izin vermedim, izin vermezsem kaçar giderim dedi. Bende onu odaya kilitledim, sonra komşular haber verdi ki kızım kendini balkondan aşağı atmış. Doktor şok geçirir duyduklarından dolayı. Öncelikle annenin tedaviye ihtiyacı olduğunu düşünür. Kadına sorular sordukça gittikçe tuhaf cevaplar alır. Ölen kızı ile hala iletişim kurduğunu söyler. Bunu duyan eşi sen ne diyorsun diye çıkışır. Kadın da zorla getirdin bende konuşuyorum işte der ve odadan apar topar ayrılırlar. Kelebeğin Ömrü İki genç kız bir de anne doktorun odasına girerler. Anne ile kız kardeşlerden biri üzgündürler. Elindeki kağıdı doktora uzatır. Bu kağıtta hastanın tıbbın çaresiz kaldığı aşamaya geldiği yazıyor. Yani hastaya öleceğini söyleme görevi verilmiştir doktora. Kızın adı Şule'dir. Bankada çalışıyordur. 34 yaşında ama hala bekardır. Doktor ölüm konusunu yavaştan açar ve konuşmaya başlarlar. Şule öleceğini biliyordur, içine doğmuştur ondan dolayı doktora hep ölümle ilgili sorular sorar. Beraber olgun insanların yaptığı gibi güzel bir sohbet ederler. Şule en son doktorun yanından çıkmadan önce keşke bu hayatı daha deli dolu yaşasaymışım der. Çünkü hayatı hep ev iş arasında geçmiştir. Daha çok arkadaşı olsaydı onlar kendisine destek olurlardı bu zor zamanlarında. Doktor ona sen olgun ve güçlü bir kızsın diye tebrik eder. Şule odadan çıkar. Tanrım ve Ben Yazar, çocukluğuna geçmişine değinir bu bölümde Ramazan'da okunan ezanlar beni derinden etkilerdi cümlesi ile başlamıştır. Asıl konu onun Allah'la ilgili düşünceleri yer alır. Okuduğu kolejdeki insanların inançla ilgili eksik, yanlış bilgileri biraz da olsa onu etkilemiştir. Fakat ailesine bu durumu anlatınca babası ona Kuran-ı Kerimin mealini getirir. Bunu okuduktan sonra artık inancı kuvvetlenir, inancının temeli sağlamlaşmıştır. Çöp Apartman-3 Neriman yine gelmiştir. Evdekilerin durumunu anlatmaya başlar. Suyu o kadar kullanırlarmış ki her ay su dairesinden görevliler bu kadar su faturası gelmemesi gerek diye su sayacı bozuk diye düşünürler ve su sayacını değiştirirlermiş. Bir evde bu kadar su harcanamayacağından dolayı bu olay her ay tekrarlanırmış. Tüm bu evin durumunun sebebi anneleridir. Onları sürekli döver, aşağılarmış. Babalarına erkek evlat doğuramadığı için anneleri kendini suçlarmış bu yüzden kız çocuklarına hiç değer vermemiş sevgi hissetmeden büyümüşler, yaşamışlar. Annesini detaylı anlatmasını doktor Neriman'dan isteyince annemi en iyi Safiye ablam anlatır demiştir. Neriman küçük olduğu için onu hep korumuşlardır. Babasını umursamaz, vurdumduymaz biri olduğu için suçlar. Annesiyle ilgili konuyu anlatmaktan da kaçmıştır. Anlatınca rahatladığını hissettiğini söyler ve odadan ayrılır. Cinini Çıkardım-4 Rezzan bir aydır randevuları iptal ediyordur. Sonunda gelme kararı vermiştir. Doktor ona ilk Afet ve annesini anlatmasını istemiştir. Afet evdekilerin ölü gibi yaşadığını sürekli söylüyordur. Rezzan'a da aynı annem gibisin diyordur. Annesinin Afet'le olan ilişkisini anlatır. O annesini hep asidir annesi de onu hep cezalandırırmış. Yeni kıyafetler alınca onları atar. Afet'i de odasına kitlenmiş. En son öldüğü gün de yine izin vermediği bir durum üzerine kavga çıkmıştır. Onu kilitler. Afet de kendini balkondan aşağı atmıştır. Rezzan yanına gittiğinde ise ona son nefesinde ben ölü değilim bak demiştir. Rezzan'ı annesi seviyordur çünkü o annesinin sözünü dinliyor, çalışkandır. Ablasının onu kıskandığını düşünüyordur çünkü o daha güzeldir. Konu yine iş yerindeki çocuğa gelir. Aslında Rezzan bu saplantıyı kendi kurmuştur. Hayatı o kadar renksiz sessizdir ki onu bu hastalık sayesinde ortaya çıkarmıştır. Etrafında olup biten her şeyin kendine ima edildiğini zannederek yaşıyordur. Doktor da artık onun anladığı dilden konuşur. Konuştukları üzerinden onu sakinleştirmeye çalışır. Kendine zarar vermemesi gerektiğini söyler. Onu anladığını Rezzan'a hissettirir. Kendine danışmadan karar vermemesi gerektiğini söyler. Seans biter. Estağfurullah 60 yaşlarında bir yaşlı amca eşi ile içeri giriyor. Ama sürekli estağfurullah deyip duruyordur. Doktor durumu eşine sorar. Eşi de biranda emekli ettiler o da boşluğa düştü. Emekli olunca Allah'a daha çok ibadet ederim diyordu önceden, camiye gidip gelmeye başladı bu süreçte. Sonra içinden birtakım sesler Allah'a küfrediyor o da bu yüzden sürekli estağfurullah diyor. Sonra doktor eşini dışarı çıkarır. Hayri Bey ile konuşur. Onun nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu anlattıklarından çıkarım yapar. Obsesif bir hastadır. Yani takıntılıdır. Her şeyi kendi istediği düzende ilerlemesini isteyen biridir. Emekli olunca düzenle hayatı değişmiş o da evde huzursuzluk oluşturmuştur. Sonrasında da kendi başına kalmaya başlayınca bu içindeki sesleri duymaya başlar. Doktor da ona hoşgörülü, anlayışlı bir insan olmasını önerir. Katı kuralcılıktan vazgeçmesini ister ilaç verir, gönderir. Çöp Apartman-4 Neriman bir yıldır kliniğe gelmiyordur. Doktor bu durumdan dolayı korkar. İş yerini arar oradan ayrılmıştır. Durumu iyice ciddi bir hal aldığını düşünür. Sonra biraz zaman geçince Neriman'ın adı randevu defterinde vardır. Neriman'a nerede kaldığını sorar. O da sormayın doktorum başıma neler geldi. Benim sevdiğim oğlan beni istemeye gelmek istedi. Bizimkilerin halini bildiğim için iki ay erteledim. Evdekiler evi anca temizlerdi onlara göre. Sonra istemeye gelirler. Çocuğun annesi tuvalete gider, ablaları kaş göz eder birbirlerine. Elini yıkamadığını düşünürler, odadan çıkarlar. Babamdan istediler o da biraz düşüneyim dedi. Onlar da evden ayrıldılar. Asıl problemler bundan sonra başlar. Evi iyice pislik götürdü diye artık bu evin temiz olamayacağını düşünürler. Artık bu durumdan yoruldum der. Yaşayacak gücüm kalmadı der doktora. Doktor sakinleştirir, ilaç verir gönderir. Pembe adında genç bir bayan gelir. Hayatı boyunca hep erkeklerden dayak yedeğini anlatır. Yani öncelikle babası çok zalim bir adamdır. Her gün içer gelir ailesini odunla falan dövermiş. Sonrasında kumar borcu yüzünden karşı tarafın oğluna Pembe verilir. Başlık parası yerine kumar borcu sayılmıştır. Evlenince de dayaktan kurtulamamıştır. Eşi çok kıskançtır. Sürekli açığını arıyordur. Her gün banyo yaptı mı diye kontrol edermiş. Eve birini alıp onu aldatıyor mu diye sorgularmış. Bir gün eşi içki içtikten sonra büyük kavgada yaralanıp ölmüştür. Kocasının öldüğüne üzülmemiştir. Baba evine dönmüştür. Babası siroz hastalığından ölmüştür. Bu duruma da üzülmemiştir. Annesi ile yaşamaya başlar. Devlet memuru olur. Çalıştığı kurumdan biri ile evlenmiştir. Kocası zaman geçtikçe umursamaz bir eş olmaya başlamıştır. Pembeyi soğuk bulur onu sürekli aşağılar. Sonra bir gün iyi bir döver memleketine gönderir. Anlaşamadıkları için boşanmak istediğini söyler. Anne evindeyken ev sahibinin öğretmen oğlu ile konuşmaya başlar. On gün süre kadar konuşurlar. Eşine telefon faturası gider. Onu iyi bir sorgular hakaretler edip boşanırlar. Ama sonra yine beraber yaşamaya devam etmişlerdir. Her gün kavga gürültü bitmezmiş kocası sonra sen fahişesin kendi pisliğini kendine öldürerek temizleyeceksin demiştir. Bundan dolayı artık Pembe dayanamamıştır doktora gelmiştir. Doktor onun konuşmalarından çıkarım yaparak kendine güvenen biri olmasını tavsiye edip artık dayak yememenin kendi elinde olduğunu söyler. Erkeklere güvenmemesinin nedenini hayatında yaşananlardan kaynaklı olduğunu söyler. Pembe sonra odadan çıkar. Cinini Çıkardım-5 Rezzan işine başlamıştır. Randevu zamanı bakımlı, temiz, şık gelmiştir. İşyerine gittiğinde kimseye bir şey anlatmayacağına dair doktora söz vermiştir. Çünkü halüsinasyonlar gördüğü için doktor ona bu düşünceleri başkalarına söylemesinin kendine zarar vereceğini düşünür. Bu seansta Rezzan eskiye nazaran iyidir. Doktora cinsel isteklerinin fazla olduğu için kendini ahlaksız olarak gördüğünü söyler. Doktor ise ona bu tarz isteklerin her insanda olduğunu, fizyolojik istek olduğunu söyler. O da biraz da olsa kendini iyi hisseder bu söylenenler üzerine. İlaçlarını kullanmaya devam etmesini ister doktor. Vedalaşır ayrılır oradan. Ölümle Dans Aslı adına on yedi yaşında bir genç kız birkaç defadır seanslara geliyordur. Bu kız zengin, istediği okulda okuyor, şartları çok iyi ama kendini öldürmek istiyor. Yaşamı anlamsız buluyordur. Aslında hırslı olduğu için kaybetmekten düşmekten korkuyordur. Savaşı aslında kendisiyle. Doktor ona bir çocuğun hikayesini anlatır. Bundan çok etkilenir. Kendini sorgular. Kendisinin şartlarının çok iyi olmasına rağmen hala isyan ediyor, memnun olmuyordur. Doktor cesaret verecek güzel cümleler kurar. Çok zaman kaybettim gidip ders çalışayım diyerek odadan ayrılır. Çöp Apartman-5 Neriman uzun süre kliniğe gelmez. Doktor endişelenir. Bir gün bakar ki randevu defterinde ismi vardır. Neriman bitkin, yorgun, bakımsızdır. Doktor onun bu halini sorar. Hiç sormayın doktorum der. Babamın durumu iyice ağırlaştı. Ben hastanede onun yanında kalıyorum. Evimizin hali içler acısı. Ablalarım ben olmadan evde bitik durumdalar. Artık işin içinden çıkamıyorum der. Onları buraya gelmeye ikna edemiyorum. Sizin evlere gitme gibi durumunuz olmuyor mu diye doktora sorar. Doktor durumun ciddiyetini anlar hadi kalk gidelim sizin eve der. Eve giderler. Doktor onların ev durumunu bildiği için onların kurallarına göre hareket eder. Çünkü onu kabul etmeleri ve tedaviye onay vermeleri için bunları yapmalıdır. Önce ikisi ile konuşur. Gülben tedavi olmaktan yanadır. Safiye ise yine umutsuz, acımasızca konuşur. Bunun üzerine doktor Gülben'i odadan çıkarır. Safiye ile konuşacağını söyler. Yaşını sorar ve yaşamının yarısını böyle geçirmişsin bundan sonra da böyle geçirmemelisin der. Ona kahve yapmasını söyler. Karşılıklı içerler. Onun güvenini kazanır. Safiye haftaya gelecek misiniz diye sorar. Bu bir umut ışığıdır demektir artık. Doktor da tabiki der. Neriman çok sevinir bu duruma. Doktor ilaçları tarif eder ona sonra vedalaşırlar. Cinini Çıkardım-6 Rezzan iş yerine düzenli gidiyordur. Bakımlı, temiz hali git gide onu daha iyi yapmıştır. Bu seansta kendiyle ilgili gerçekleri doktora ifade eder. İnsanlarla pek ilişki kuramadığını ve bu durumun böyle devam ettiğini söyler. En önemlisi doktorun dikkatini çeken eskiye nazaran kendine gelmiş bir Rezzan bulur karşısında. Kendiyle ilgili gerçekleri kabul etmeye başlamıştır. Ama yalnızlık onu halüsinasyonlara sevk etmiştir. Sürekli etrafında olup biten her şeyden kendine söylenmiş gibi anlamlar çıkarıyordur. Doktor ilaçlara devam etmesini söyler. Aç Milyarder İçeriye baygın bir hasta getirilir. Doktor kan şekerinin düştüğünü tahmin eder. Şekerli su içirir. Ardından da poğaça ve çay ikram eder. Hastanın adı Mustafa. Köyden çalışmak için buraya gelmiş. Ailesini katkıda bulunmak için burada çalışıyordur. Bir gün sayısal loto oynar. ve büyük ödülü kazanır. Bundan dolayı şok geçirir. Kaç gün yemek yememiştir, uykusuzdur. Bu yüzden baygın halde buraya getirilmiştir. Hayatında hiç bu kadar paraya sahip olmadığı için şok geçirmiştir aslında. İnsanlara söylemeye de korkmuştur. Parayı nasıl kullanacağını dahi doktora sorar. Doktor bankaya yatırmasını söyler. Ondan sonra düşünüp ona göre yolunu çizmesini söyler. Panik-1 Yaşar Bey iş adamıdır. Bir gün penisilin iğnesi vurulduktan sonra vücudunda aniden bir etkileşim olur. Panik atak hastası olmasına neden olur. Birkaç yıldır birçok hastaneye gider. Birçok tetkik yaptırır sonuçlar temiz çıkar. Doktora hastalığının kendine etkilerini anlatınca panik atak teşhisi koyar doktor. Onu rahatlatmaya çalışır. Yaşar Bey'in içi rahat eder. Sonunda kendini birinin anladığını hisseder. Doktor az doz da kullanması için ilaç yazar. Sonra odadan ayrılır. Çöp Apartman-6 Doktor. Nerimanların evine tekrar gider. Onları yine kötü durum içinde bulur. Doktoru güzel karşılarlar. Yüzlerini solgun görür. Onlara sorular sorar. Aç olduklarını öğrenir. Mutfağa girdirip yemek yapmalarını sağlar. Artık tedavi olmaya kararlıdırlar. Artık herkes gibi olmak istiyoruz derler. Doktor bir süre evlerine haftada iki kez gider. Tahtını Çaldıran Adam Garip Bey adında birini patronu Yaşar Bey psikiyatriste gönderir. Çok sert, kalıplı, korkutacak cüsseli biridir. Pavyonda yönetici olarak çalışıyordur. Karşısına on dokuz yaşında biri çıkar ona aşık olur. Kız iki ay sonra zengin bir erkeğin peşinden gider. Garip gibi durumu gururuna yediremez onu öldürme planları yapar. Bunu öğrenen patronu onu doktora gönderir. Doktor ona on dokuz yaşındaki zayıf, çaresiz bir kızdan sırf kendisi hayatı boyunca sevgi duyup hissetmediği için geçmişini suçlayıp bu kızdan intikam almasını eleştirir ve onu ikna eder. Garip konuşulanlardan etkilenir ve cesur biri olur bu durumdan vazgeçer. Panik-2 Yaşar Bey bu seansta daha iyi görünüyordur. İlaçlar onu iyileştirmeye başlamıştır. Doktorla bu hastalığın seyrini, nedenlerini, sonuçlarını konuşurlar. Yaşar Bey doktora birkaç soru sorar kendi ile ilgili. Doktordan rahatlatıcı cevaplar alır ve mutlu olur. Doktor ilaçları kullanmaya devam etmesini söyler. Çöp Apartman-7 Doktor Safiye ile baş başa konuşur. Ona çocukluğunu anlatmasını ister. Annesinin zalim biri olduğunu anlatır. Babasının ilk eşi ve çocuğu kötü bir kaza sonucu ölmüştür. Bundan sonra annesiyle istemeden zorla evlendirilmiştir babası. Babasının aklı hep ilk evliliğindedir. Safiye'nin annesine yakın davranmaz. Bu durumu Safiye'nin annesi erkek çocuk doğuramadığına bağlar. Bu yüzden çocuklarına hep eziyet etmiştir. Sevgi görmemişlerdir. Bu bölümde hep çocukluğuna dair anılarını anlatmıştır. Binbir Gece Masalları-1 Nihal Hanım ve eşi Zafer Bey doktora aynı anda randevu alırlar. Asıl sıkıntı Nihal Hanımdadır, tespit edilemeyen hastalığıdır. Doktor önce Nihal Hanım ile konuşur. Nihal Hanım eşinin dikkatini çekmek, onunla ilgilenmesini sağlamak için hastalanıyor numarası yaptığını doktora çaktırmaz ama doktor anlar tabiki. Sonrasında Zafer Bey odaya girer. O hayat hikayesini baştan sona anlatmaya başlar. Yıllar önce birini sever, sevgili olur ama onunla babasının katılığı istemezliği yüzünden evlenemez. O yüzden Nihal Hanımla evlenmiştir. Ama gerçek bir karı koca olamazlar. Nihal Hanım da sadece hasta olduğu zaman adam akıllı onunla ilgilendiğini kendi de itiraf eder. Onun dışında pek iletişimleri yoktur. Doktor da Zafer Bey'e Nihal Hanımı yalnızlığa mahkum ettiğini söyler ve bu hastalığının geçmesi için onunla samimi gerçekçi bir ilişki kurmasını tavsiye eder. Sapık Mıyım Ben? Halim adında biri gelir. Gelme nedeni cinsiyet değiştirmek için hastane tarafından psikiyatriste yönlendirilmiş rapor alması için. Hayat hikayesini anlatmaya başlar. Ailesi onu çocukken evlatlık verir kız olduğu için. Evlatlık edinen ailede anne iyi baba ise kötü biridir. Baba cinsel tacizde bulunur. Yaşı büyüyünce güçlenir ona büyük tepki verir bundan sonra baba huylanır onu nüfusundan sildirmek ister. Öz babası da para karşılığında mahkemede yalancı şahitlik eder. Halim ortada kalır. Kendi çabası ile ayakta kalır. Sonra eşcinsel olduğu kanaatine varır. Kendini hep erkek gibi hisseder. Bunu toplum kabul etmeyeceği için iş yerinden biri ondan hoşlanır evlenmek ister onunla evlenir. Ama hiçbir zaman karı koca olamazlar ayrılmak ister. Bundan sonra da Safiye adında biri ile tanışır onun hayatı da Halim ile hemen hemen aynıdır. Arkadaş olurlar. Safiye cinsiyet değiştirmek ister. Halim de ondan etkilenir zaten de aklında böyle bir şey vardır. Ameliyat olması gerekiyordur. Onu rapor almak için zaten buraya yönlendirmişlerdir. Doktor ise bunun çok önemli bir karar olduğunu iyice düşünüp öyle karar vermesi gerektiğini söyler. Onu uzun uzun incelemesi gerektiğini düşünür. Hayati bir karardır sonuçta. Binbir Gece Masalı-2 Bir ay sonra Zafer Bey ile Nihal Hanım gelirler. Zafer Bey eşi ile eskisinden daha çok ilgileniyordur. Doktor onunla dertleşmesini, normal eşler gibi davranması gerektiğini tavsiye eder. Nihal Hanım eskiye nazaran gayet iyidir. Eşinin ilgisi ona karşı artmıştır. Bu da onu iyi yönde etkilemiştir. Panik-3 Yaşar Bey artık iyileşmiştir. Zamanla ilacı kullanmayı tamamen bırakır hale gelmiştir. Doktora teşekkür eder ve oradan ayrılır. Çöp Apartman-8 Bu seansta doktor onları iyi görüyor. Ev temiz kokuyor. Salon ve mutfak temizlenmiş. Sıra onların temizlenmesinde çünkü kendileri temiz olmadıkları zaman bir yere girip oturmuyorlar. Doktor onlara yardımcı oluyor banyo konusunda başlarında durarak sayıyor kaç kere sabunlandıklarını falan. Safiye iki saatte banyo yapar. Sekiz on saatlik banyonun saati bile artık düşmüştür. Cinini Çıkardım-7 Rezzan'ın annesi evdeki ilaçları alıp sonra da havagazını da açıp intihar etmiştir. Rezzan ve babası yine Afetin ölümünden sonra olduğu gibi çok da etkilenmeden hayatlarına devam etmişlerdir. Rezzan hafta sonları teyzesinin kızı ile takılıyordur. Yine o adamla ilgili takıntıları devam ediyordur ama kendine zarar vermiyordur bu durum. Sadece doktorla kendi arasındadır bu aşk hikayesi. İlgi duyan taraf aslında Rezzan'dır. Yalnızlığını kendini karşı tarafın yaptığı her hareketi kendi üzerine alınması ile bütünleştirmiştir. Doktor onun bu adamdan bahsedince iyi olduğunu bildiği için ses çıkarmaz onu anlıyor gibi davranır onun iyiliği için. Binbir Gece Masalı-3 Zafer Bey aylarca eşini kliniğe getirdi. Birkaç ay sonra Nihal Hanım'ın tüm şikayetleri sona erdi. Yavaş Yavaş birbirleriyle arkadaş olmayı öğrendiler. Her ikisi de aradıklarını birbirlerinde tam olarak bulamasalar bile oğullarının varlığı, çevrenin desteği ve kendi gayretleriyle yaşamayı öğrendiler. Çöp Apartman-9 Son görüşmeden üç gün sonra Safiye ve Gülben, hastaneye babalarını ziyarete gitmişler. Bundan iki üç gün sonra da babaları öldü. Günlerce haftalarca ağladılar. Ancak bunlara rağmen hiçbiri tedaviyi aksatmadı ve ilaçlarını düzenli olarak kullandılar. Safiye kliniğe tek başına gelir. Doktor bundan dolayı memnun olur, evin durumunu anlatmasını ister ondan. Safiye artık eski Safiye değildir düzelmiştir. Evlerinde iş bölümü yapmışlar, dışarı işleri ile Neriman, ev silip süpürme işini Gülben, mutfak ile de Safiye ilgileniyordur. Eskisi gibi banyoda, çamaşır yıkama işlerinde vakitlerini çok harcamıyorlardır. Her şey yavaş yavaş düzene girmiştir. Doktora teşekkür eder, vedalaşırlar oradan ayrılır. Reyhan adında güzel, bakımlı bir bayan gelir. Hemen kendini anlatmaya başlar. Ne yaparsa yapsın kocası onunla ilgilenmezmiş, eve geç gelmek için bahaneler bulurmuş. Kendinin sürekli dır dır eden bir eş olduğunu itiraf etmiş, eşinin bu durumdan dolayı ona yaklaşmadığını itiraf etmiş. Doktor Reyhan'a kişisel davranışlarını, karakterini anlatmasını falan ister. O da anlatır. Sürekli insanlar hakkında ne yaptıysam yaranamadım diye söylendiği doktorun dikkatini çeker. Ona hayatında bu durumun kendini yıprattığını söylemiş, seni sen olduğun için sevsinler, ilgi göstersinler demiş. Reyhan konuşmalardan etkilenir ve değişmeye karar verir. Bir süre geçer, doktorun yanına gelir ve bu kez mutludur. Eşinin üzerine fazla titremez, her şeyi dozunda yapıyordur artık. Hayatında kim varsa herkese olduğu gibi içinden geldiği gibi davranıyordur artık ve bu durum onu artık huzurlu biri haline getirmiştir. Çöp Apartman-10 Safiye'ler evdeki tüm çöpleri attırırlar, evlerini de müteahhitte verirler, o evden de taşınırlar. Yeni hayat kurarlar. Yeni ev, yeni eşyalar vardır artık hayatlarında. Hepsinin durumu çok iyidir artık. Neriman istediği çocukla tekrar konuşmaya başlar, düğün tarihini doktora haber vermeye kliniğe gider, güzelce sohbet ederler. Doktor Neriman'a mutluluklar diler, vedalaşırlar. Binbir Gece Masalı-4 Zafer Bey gelir. Bir sıkıntısı yoktur ama babasının öldüğünü haber verir. Babasının ölümünden sonra olan yaşadığı birtakım ilginç olayları anlatır. Ailesi ile gayet mutlu bir hayat sürdüğünü anlatır. Doktora teşekkür eder, oradan ayrılır. Çöp Apartman-11(3 yıl sonra) Neriman evlenir, çocuğu olur. Safiye onun bakıcılığını üstlenir. Gülben de apartman komşularının birinin erkek kardeşi ile evlenir. Titizliği dolayısıyla eşi onu aynı doktora getirir. Gülben geçmişini gizlemek için sekretere ve doktora çaktırmamalarını rica eder. Eşi durumu anlatır. Gülben'le doktor konuşur. Gülben değişmemekte kararlıdır. Doktor da sen istemedikçe ben sana bişey yapamam der, vedalaşırlar. Kader Kurbanları Hayal adında biri gelir. Arkadaşının önerisi üzerine gelmiştir. Amacı sadece ilaç yazdırmaktır. Tedavi olmaya meyilli değildir. Hayal hayat kadınıdır. Doktor hayatını anlatmasını ister. Babası hakim, annesi öğretmendir. Ailesinin her dediğine karşı çıkan biri aksini yapan biri olduğunu anlatır. Bu yüzden onlarla anlaşamaz, babasından hep dayak yemiş. İnat ederek sevdiği biriyle evlenmiş. Bir süre sonra anlaşamayıp ayrılmış, babasının evine dönmüş. Bir süre sonra orada da sıkılmış, biri ile kaçmış. O adamda kendine nikah yapmayıp oyalamış, onu geneleve satmış. Hayatı ondan sonra zehir olmuş. Bir daha da yüzü gülmemiş. Acılarını dindirecek ilaç istemiş doktordan. İlaçları kullanmış ama sırf beynini uyuştursun diye. Çöp Apartman-13 Gülben eşinin birkaç yöntemi ile düzelmiştir. Eşinin akrabaları ile artık görüşüyordur. Neriman eşi ile mutlu. Safiye kimsesiz çocukların kaldığı bir yuvada gönüllü anne olarak çalışmaya başlamıştır. Çöp apartman yıkıldı, yerine yeni bina yapıldı. DEĞERLENDİRME Yazar kliniğine gelen hastalarının kırık, kırgın, yorgun, çaresiz hayatlarını bu kitapta ele almıştır. Hikayelerde kendimizden parçalar buluyoruz. Okudukça hayretler içinde kaldığım eşsiz bir eser. Kitabı bitirdikten sonra yaşamımda şikayet ettiğim şeylerin ne kadar gereksiz, yanlış olduğunu görmüş oldum, dersler çıkardım. Hayatımda şükür edebileceğim çok güzelliklerin olduğunu gördüm. Mutlaka okunmasını tavsiye ediyorum."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/madam-bovary", "text": "Charles, annesinin büyük isteği ile okula başlamış, ortaokul hayatı boyunca çok aklı başında yaşamış bir çocuktur. Ailesi ortaokulu bitirir bitirmez Charles 'ı bir tıp okuluna verirler. İlk başlarda iyi bir öğrenci olsa da sonlara doğru artık derslerden bıkarak her şeyi boşvermeye başlar. Eninde sonunda tıp okulunu bitirir ve Paris'e doktor olarak taşınır. Doktor olduktan sonra annesi kendi köylerinden bulduğu zengin ve dul bir kadın ile Charles'ın evlenmesini uygun bulur. Charles da annesini kırmayarak o kadınla evlenir. Ancak karısı çok kıskançtır. Charles bu evlilikten bir türlü mutluluk bulamaz. Günlerden bir gün bir adamın ayağının kırıldığı haberiyle bir konağa çağırılır. Oraya gittiğinde ayağa kırılan adamın bir tek kızını görür. Kızın adı Emma'dir. Emma, genç, güzel eğitimli bir genç kızdır. Charles kızı çok beğenir ve konağa daha sık gitmeye başlar. Bu esnalarda da Charles 'ın karısı tüm mirasını kaybetmiş bunun acısına dayanamayarak vefat etmiştir. Bu ölüm Emma 'nın babası ile Charles'ı yakınlaştırır. Emma'nın babası da karısını erken yaşta kaybetmiştir. Acılar bu iki insanı yakınlaştırırken Charles gittikçe Emma 'ya daha da aşık hale gelir. Bir gün Charles Emma 'yı babasından isteme cesareti gösterir. Emma'nın da kendisinde gönlü olduğu öğrenilince hemen düğün yapılır. Evlendikleri ilk zamanlar Emma'nın durumu çok iyidir. Her şeyiyle ilgilenir . Charles bu ilgiden mutluluk duyar. Bir gün birlikte bir davete katılırlar. Emma, katıldıkları davette erkeklerin ne kadar kültürlü, bilgili olduğunu görür ve özenmeye başlar. Charles hiç onlar gibi değildir. Kitap okumaz, tiyatrolara gitmez, Emma'nın öğrenmek istediği şeyleri söyleyemez, dans edemez işten eve evden işe bir doktordur. Emma, kendisini o kadınlara benzetmeye çalışır. O dergilere üye olur, onlarda yazan şeyleri okur, günceli takip eder, modaya uygun olarak evini döşer, giyinir. Bol bol kitap okur. Şehre gelen tiyatroları takip eder. Charles'ın annesi fazla masraf olduğu gerekçesiyle Emma ile sürekli çatışmaya girmektedir. Emma bir müddet daha böyle özenli davranır ancak Charles'ın değişmediğini gördükçe kendi içine kapanır ve artık kendisini de salmaya başlar. Psikolojik yardım alan Charles'a bir başka bölgeye taşınmalarının, hava değişiminin Emma'ya iyi geleceğini söylerler. Bu sıralarda hamile kalan Emma, çocuğunu Paris'in bir köyünde doğuracaktır. O köye ilk gittikleri zaman Homais adında bir eczacı ile tanıştılar. Bu eczacının Leon adında da bir çırağı vardı. Homais, Charles'a hem hastaları hem tedavileri açısından çok yardımcı olacaktır. Bu sırada Emma ise yavaş yavaş Leon 'a aşık olduğunu hissetmiştir. Ancak aşkını Charles'a daha çok ilgi göstererek gösterir. Bu sıralarda doğumunu da yapmıştır. Hem eşi hem çocuğuyla ilgilenir. Duygularının karşılığı olmadığını düşünen Leon, hukuk eğitimini tamamlamak için Paris'e döner. Bu sırada Emma, Leon için aşk acısı çekecekken karşısına Radolphe isminde biriyle tanışır. İlk başta yanaşmasa da Radolphe'nin ilgisi onu kendisine doğru çeker ve yasak bir aşk yaşamaya başlarlar. Radolphe, Emma ile gönül eğlemek derdindedir. Ancak Emma ona aşkla bağlı olduğundan türlü türlü borçların altında girerek ona hediyeler alır. Bir gün daha fazla dayanamayacağını söyleyerek kaçmaya karar verirler. Ancak Radolphe tek başına kaçarak Emma 'yı ortada bırakır. Emma, Radolphe'nin kendisi olmadan kaçtığını duyunca kriz geçirerek bayılır. Yaklaşık bir ay boyunca yatakta yatar. Bir ay sonra ise kendine geldiğinde artık her şey çok farklıdır. Charles'ı çoğu kişiyle aldatır. Bir tiyatroya gitmek için Charles ile birlikte Paris'e giderler. Orada Leon ile karşılaşırlar. Küllenen aşk yeniden alevlenir. Ve bu defa da Leon ile aşk yaşamaya başlarlar. Bu sırada pek çok borç altına girer ve bu borçları ödeyemez. Eve haciz gelecektir. Bunu Charles 'a duyurmadan halletmeye çalışsa da başaramaz. Charles'ın duyacağından emin olunca zehir içerek intihar eder. Buna dayanamayan Charles da kısa süre içinde ölür. Kızları ise ilk başta babannesinin yanına o ölünce de yaşlı bir kadının yanına giderek fabrika da çalışmaya başlar. Değerlendirme: Madame Bovary, biraz aşkı memnu tadında olan bir kitap. İstediği aşkı bir türlü bulamayan Madame Bovary'nin bilinmezlik içinde çırpınışının ve birilerine tutunarak yaşamaya çalışmasının hikayesi. Tutunacak dalı kalmadığını anlayınca, Charles'a ettiği ihanetleri de kendi içinde halledemeyince intihar etmeye karar verir. Geride kalan acılı bir eş ve hayatı mahvolmus bir kız çocuğudur. Akıcı, bir anda okunup bitebilen bir kitap. Charles Bovary, bir papazdan aldığı eğitimle 15 yaşına kadar gelmiştir. Açıkçası kafası çok çalışan, albenisi olan bir genç adam değildir. Hatta Rouen Koleji'ne verildikten sonra okulunda sık sık çirkinliğiyle, köyle görünümüyle dalga konusu olur. Charles'a kalsa okulu bırakıp yaşamına bambaşka şekilde devam edecektir çünkü kendisine güveni yoktur. Charles'ın annesi ise Charles'ı yönetmek onu okutup iyi yerlere getirmeyi kafaya takmıştır. Charles'ı baskılayıp okumasını ister ve Charles güçlükle tıp eğitimini bitirir. Kendini ve zekasına pek güvenmez bu sebeple de küçük bir köyde doktorluk yapmaya başlar. Charles yine annesinin isteğiyle kırk beş yaşında dul bir kadınla evlenir. Kadın pek çirkindir. Yaşam enerjisi yoktur adeta ama Charles doğduğu andan itibaren yaptığı gibi kaderini kabullenir ve ona sunulunla yaşamına devam eder. Bir gece Charles'ın hayatını tamamen değiştiren o mektup gelir. Mösyö Rouault isimli hali vakti yerinde bir adamın ayağı kırıldığı ve tedavi için kendisini çağırdığı haberini alır ve yola koyulur. Mösyö Rouault, iki yıl önce karısını kaybetmiştir ve sahip oldukları çiftlikte güzel kızı Emma ile birlikte yaşarlar. Charles çiftliğe gittiğinde Emma'yı görür ve onun hayatında gördüğü en güzel şey olduğunu düşünür fakat evlidir. Emma'yı gördükten sonra evliliği daha da çekilmez olur. Madame Dubuc, Charles'ın çiftliğe güzel giyinip sık sık gidip gelmesinden, hiç para almamasından şüphelenir ve çiftlikte Emma'nın olduğunu öğrenir. Charles'ın çiftliğe gitmesini yasaklar. Charles çiftliğe gitmeyi bırakır. Madame Dubuc, beş ay sonra ölür. Mösyö Rouault, Charles'ı ziyaret eder ve çiftliğe davet eder. Charles büyük bir mutlulukla gider. Emma da Charles'dan etkilenir ve evlenirler. Beraber Charles'ın doktorluk yaptığı Tostes'deki eve yerleşirler. Emma, yeni hayatı karşısında büyük bir hezeyana uğrar. Oturdukları ev oldukça ruhsuz, estetikten yoksun, eşyalar yalnızca işlevlerini yerine getirmek için vardır. Charles ise manastırda gizlice okuduğu aşk romanlarındaki adamlara hiç benzemez, Charles'ın konuşması bir sokak kaldırımı gibi dümdüzdü, bayağı kılıklar içinde, bir heyecan, bir kahkaha, bir düş uyandırmadan geçip giden, orta malı düşüncelerle doluydu. Rouen'da kaldığı sıralarda tiyatroya gidip Paris oyuncularını görmek merakını duymamıştı, öyle söylüyordu. Ne yüzmesini biliyordu, ne kılıç kullanmasını, ne de tabanca atmasını; bir gün Emma bir romanda bir binicilik terimine rastlamıştı da onu bile açıklayamamıştı. Oysa bir erkeğin her şeyi bilmesi, birçok alanlarda üstün derecelere yükselmesi, insanı tutkunun güçlerine, yaşamın inceliklerine alıştırması gerekmez miydi? Ama nerde, hiçbir şey öğretmiyordu bu adam, hiçbir şey bilmiyor, hiçbir şey arzulamıyordu. Charles için ise durum oldukça farklıdır. Charles karısına onun güzelliğine hayrandır ve her hareketi ona büyüleyici gelmektedir. Charles, karısının dış görünüşüyle o kadar ilgilidir ki Emma'nın içine düştüğü buhrandan habersizdir. Emma'yı heyecanlandıran bir gelişme olur. Charles önemli bir adamın ağzında çıkan yarayı tedavi etmiş ve karşılığında baloya davet edilmişlerdir. Emma, gördüğü lüks yaşantılar, incelikler karşısında büyülenir, romanların gerçek olduğuna inanmaya başlar ve zaten mutsuz olduğu yaşamı iyice çekilmez hale gelir. Emma günden güne solar. Charles çareyi taşınmakta bulur ve Yonville'e taşınırlar. Emma hamiledir. Bertha adında bir kızı olur. Emma, bebeğini bakması için bir sütanneye verir. Emma, kocasının arkadaşı aracılığıyla tanıştığı Mösyö Leon'dan çok etkilenir. Mösyö Leon, Charles'ın aksine ince ruhlu, bakımlı, hoş sohbet eden müzikten ve edebiyattan anlayan tutkulu biridir. Leon ile görüşmeler sıklaşır. Leon, Charles'ın arkadaşı ile birlikte sık sık Bovary'lerin evine gelir. Emma ile uzun uzun müzikten edebiyattan söz ederler. Leon, sonu olmayan bu aşktan yılmış yaşamını düzene koymak için de Paris'e gitmeye karar vermiştir. Emma, Leon'un gitmesine izin verdiği için çok pişmandır. Eski mutsuz sıkıcı günleri yeniden başlar ve Mösyö Lheureux isimli kumaş satıcısına diktirdiği ve henüz ödenmemiş olan yüzlerce şeye rağmen yeni siparişler vermeye başlar. Değiştiremediği hayatının acısını çevresini değiştirmeye çalışarak çıkarır. Charles'ın muayenesinde Mösyö Rodolphe isimli yakışıklı zengin bir adamla tanışır. Adam, Emma'ya methiyeler düzer çünkü o da Emma'nın güzelliğinden çok etkilenmiştir. Emma'ya aşkını ilan eder. Emma bu sefer hayatının değişme fırsatını elinden kaçırmayıp Rodolphe'nin aşkına karşılık verir. Her fırsatta ormanı aşarak Rodolphe'nin şatosuna gider. Rodolphe, Emma'nın pervasızlığından rahatsız olmaya başlar. Emma pişmanlık duyar, kızıyla ve kocasıyla ilgilenmeye kocasını sevmeye çalışmaya başlar. Hatta kocasına saygı duyup onu sevebilmesi için büyük işler yapması gerektiğini düşünür. Kocasını çok riskli bir ameliyat yapmaya zorlar. Charles, Emma'yı kıramadığı için ameliyatı gerçekleştirir. Başta her şey iyi gider Emma kocasına saygı duymaya başlar fakat komplikasyon gelişir ve hastanın ayağı kesilmek zorunda kalınır. Emma, Charles'dan büsbütün nefret eder, onun hiçbir işe yaramadığına emin olur. Emma tekrar Rodolphe'ye sığınır. Rodolphe'ye kaçalım der ve kaçma planları yaparlar. Rodolphe ertelemeye çalışsa da Emma'nın baskısına dayanamaz. Kaçmayı kararlaştırdıkları gün Emma'ya bir mektupla ayrılmaları gerektiğini söyler. Emma fenalaşır, yataklara düşer. Emma'nın kaybettiği şey bir aşk değildir, yeni bir hayat ihtimalidir işte bu Emma'yı büsbütün hasta eder. Emma'nın hastalığı uzun sürer. Bir gün Charles Emma'ya iyi gelir düşüncesiyle onu Paris'e Rouen Tiyatrosu'na ünlü bir tenörü dinlemeye götürür. Burada Leon ile karşılaşırlar. Üç yıl geçmesine rağmen eski günlerdeki gibi birbirlerinden hoşlanırlar. Yakında bir oyun daha sergileneceği bahanesiyle Emma Paris'te kalır. Leon ile bir ilişkiye başlarlar. Yeni aşıklar her fırsatta öpüşüp sevişir. Emma, piyona dersi almak için kocasını ikna eder ve bu bahaneyle Paris'e gidip gelmeye devam eder. Mösyö Lheureux, Emma ve Leon'u görür ve Emma'ya artık borçlarını ödemesi için şantaj yapar. Emma köşeye sıkışmıştır. Eve haciz gelecektir. Hatta Charles borcu ödeyebilmek için eşyaları satışa çıkarır. Emma çılgına döner ve Leon'un gereken parayı getirmesini bekler. Leon'dan haber çıkmaz, Emma soluğu eski sevgilisi Rodolphe'un yanında bulur. Rodolphe para içinde yüzmesine rağmen Emma'ya ona verecek tek bir kuruşu olmadığını söyler. Emma tüm yaşadıklarından kendinden tiksinerek eve döner. Hayatın her aşamasında yalana, ihanete ve borca batmıştır. Elinde olanları da kaybetmiştir. Kocasının muayenesinden arsenik alır ve arseniği yutarak kocasının yanına uzanır. Birazdan uyuyacağını ve her şeyin biteceğini düşünür fakat Emma acılar içinde kıvranarak ölür. Emma, her gün biraz biraz öldüğü o yatakta şimdi tam anlamıyla can vermişti. Emma, karakteri hayatı boyunca okuduğu aşk romanlarındaki yakışıklı prensi beklemiştir. Evliliğinin de tıpkı bu romanlardaki gibi olacağını düşünmekteydi. Evlendikten sonra ise karşılaştığı yaşam ve kocasının ruhsuzluğu onu adeta hasta etmiştir. Beraber olduğu adamlara Emma'nın aşık olduğunu düşünmüyorum. Emma, aşka aşıktı ve mutlu olmak için her yolu deniyordu. Okuduğu aşk romanlarındaki karakterlerin yerine koyabileceği adamlar arıyordu fakat kaçırdığı bir şey vardı hayat bir roman değildi. Charles, karakterinin nasıl böylesine kör olabildiğini düşünüyorsunuzdur aslında küçüklüğünden beri bir kadının gölgesinde yetersizlik hisleriyle büyümüş bir adamın Emma gibi bir kadının etkisine kapılmasına şaşırmamak gerek. Kitabı bu kadarcık yazıda anlatmak maalesef mümkün değil. Emma'nın dünyasını bütün inceliğiyle okuyup keşfetmeniz gerektiğini düşünüyorum. Elinize aldığınızda büyük bir keyifle sonunu getireceğinize eminim. Roman öncelikle Charles Bovary'i tanıtımla başlar. Charles kırda yetişen, her işi beceremeyen, gelişkin bir çocuktu. Annesi onu papazın yanına yollayıp dersler aldırmıştı ve annesinin zoruyla diplomasız doktor olmuştu. Doktorluğu Tostes eyaletinde yapacaktı. Charles için bir eş bulmak gerekliydi ve annesi ona orta yaşlı, çirkin olan Bayan Dubuc'u buldu. Bu kadın Charles'i çok seviyor ve karşılık bekliyordu. Bir gece eve atlı bir adam geldi ve Bertaux çiftliğinde hasta olduğunu bildirdi. Charles yatağından fırlayarak çiftliğe gitti. Charles gittiğinde Rouault'u gördü. Bu adam 50 yaşlarındaydı ve bacağı kırılmıştı. Adamın bir kızı vardı. Adı Emma idi. Charles bu kızdan etkilenmişti, her gün çiftliğe gelip gidiyordu. Charles'in eşi de bu duruma çok sinir oluyordu bir süre sonra Charles'in oraya gitmesine izin vermedi. Gün geldi ve Dubuc öldü. Charles çok üzüldü ve tekrar çiftliğe gitti. Orda Rouault baba ona sürekli destek oluyordu öyle olacaktı ki bir zaman sonra kızıyla evlendirecekti. Evet Charles ve Emma evlendiler. Evlilikleri monoton ve heyecansız ilerliyordu. Charles eşini çok severken; Emma ise tam tersiydi. Onu çok sıkıcı buluyordu ve onunla evlendiğine pişman olmuştu. Günün birinde baloya davet edildiler. Emma baloda Vikont denen birisiyle dans etti. Adamdan çok etkilendi fakat oradan ayrıldılar. Eve dönünce yine eski hayatından bıktı ve dergiler okumaya başladı, hizmetçilere zulüm etmeye. Emma gün geçtikçe yemek yemez oldu gittikçe daha da zayıfladı. Charles, Emma'yı doktora götürdü ve doktor, Emma'nın ortam değiştirmesini söyledi. Bu defa da Yonville kasabasına taşındılar. Bu kasaba onlar için yeni bir hayattı. Orda da Emma sürekli kendilerini gidip gelen Leon'dan hoşlanacaktı. Leon'la ara sıra görüşüyorlar, bakışıyorlardı. Leon ona bir türlü açılamadı, çünkü reddedilmekten korkuyordu. Emma ise hamileydi ve kısa süre sonra çocuğunu doğurmuştu. Emma artık Leon'a namuslu kadın rolü yapmaya çalıştı. Leon ona daha da bağlanıyordu ve en son Leon ondan karşılık alamayınca noter katibi olarak, Paris'e gitti. Emma onun gidişiyle çok üzüldü ama sonra kader karşısına Radolphe'ı çıkardı bu adam ise yardımcısını muayene ettirmeye geldiğinde Emma'yı görmüştü. Sonra Emma'ya iltifatlar etti onu mal ve hayvan panayırının açılışına gelmesi için davet etti. Bu sebeple daha kolay buluşacaklardı. Bugünden sonra Emma sürekli Radolphe'a gidiyordu. Bahaneler bulup onun yanında soluğu alıyordu aynı zamanda bebeği Berthe'ye de gerekli önemi vermiyordu. Gün geçtikçe Radolphe ona ilgi göstermiyordu ve Emma bunun farkındaydı. Sonunda tekrar kocasını sevme kararı aldı Radolphe'den uzaklaştı. Kocasının bir ameliyata girmesi için eczacı Homais onu ikna etmek istedi. Bu ameliyat riskliydi. Emma da kocasının bunu yapmasını istedi ve sonunda Hippoly denilen bir adamı ameliyat için ikna ettiler. Charles adamı ameliyat etti ama ameliyat başarısız oldu. Emma ise kocasına sinirlendi, ona hakaret etti çünkü Emma kocasının ünlü olmasını istiyordu. Bu olaydan sonra Radolphe ile kaçmak istedi ve Radolphe'la kaçmak için anlaştılar. Fakat sonra Radolphe bundan vazgeçti. Sonsuza kadar bir kadınla yapamam dedi ve Emma'ya bir mektup yolladı. Emma bunu okuyunca yatağa düştü ve günlerce kendine gelemedi. Kocası her şeyden habersiz bir rahip bulup getirdi. Rahip Emma'ya dualar etti ve Emma ayağa kalktı. Kendini dine adadı. İyi bir kadın oldu derken kocasıyla bir gün tiyatroya gittiler ve orda Leon'u gördüler. Leon geçmişte aşkını açamadığı için pişmandı ve bu kez Emma'yı ikna etti ve tekrar ilişkileri başladı. Genç kadın sürekli sevgilisine bir şeyler almak için borç ediyordu. Sonunda eve haciz geldi ve Emma kocası öğrenmeden durumu halletmek için Leon'a gidip para istedi. Leon dostlarına da sordu ama kimsede o kadar para yoktu. Emma bir umut Radolphe'ın kapısına geldi ve para istedi. Ondan da aynı cevabı aldı. Sonra eczaneye geldi ve oradan zehir aldı. Eve acele gitti ve o zehiri içti. Zehir içtiğini kocası anladı ve ne müdahale etseler de başarısız sonuç aldılar ve Emma öldü. Kocası onu gelinliği ve tacıyla gömmek istedi."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/mahalle-kahvesi", "text": "Bir adam, karlı bir kış gününde evinde canı sıkılır ve dolaşmaya çıkar. Sessiz bir mahallede sessiz bir kahveye giden adam sabahtan akşama kadar orada oturur. Akşama doğru genç bir delikanlının kahveye gelmesiyle, kahve derin bir sessizliğe bürünür. Bu sessizliğin nedenini bilmeyen adamın tuhafına gider. Delikanlı çıkıp gittikten sonra, adam Kahveci'ye; \"O delikanlıya ne oldu?\" Diye sorar. Kız kardeşini kötü yola düşürdüğünü bu yüzden de babasının onu evlatlıktan reddettiğini öğrenen adam: \"kıza ne oldu?\" Diye bir soru sorar ancak cevap alamaz ve kahveden çıkıp evine doğru yola çıkar. Plajdaki Ayna Sabah uyandığında küçük bir çocukla karşılaşır adam. O çocukla konuşur, meslek konusunda tartışır. Annesi gelince adamı eve davet eder. Adam gider, ancak çok terleyince kafası kanıyor hissine kapılır ve evden koşarak çıkıp denize atlar. Ardından plaj da bir ayna görür ve ortada hiçbir neden yokken, öylesine, sırf eğlence olsun, canı istediği için aynayı kırar ve kaçar. Plajdaki insanlar birleşerek kimin kırdığı hakkında fikir yürütür ancak bulamazlar. Uyuz Hastalığı Arkasından Hayal Bir sinema kuyruğunda uyuz hastalığına yakalanmış bir çocuk görülür. Bu çocuk, kimseye dokunmamaya ancak yarasını göstermeye çalışarak para toplamaya çalışmaktadır. Sinema bilet kuyruğunda bulunan adam, sırada bulunan bir kadının gelip çocuğu alıp evine götüreceğini, orada tedavi edeceğinin hayalini kurar. Dört Zait Yolda gördüğümüz birine soracağımız yol, isteyeceğimiz çakmak ne tür kişilerden istenir başta bunlarla başlamış yazar. Ardından kendisi deniz kenarında otururken yanına bir adam yanaşır. Bir kağıt verir. Kendisinin bir şey anlamadığını ancak kan testi olduğunu söyler. İkisi de bu sonuçtan bir şey anlamaz. Ancak kağıtta Dört Zait vardır. Hallaç Vapurdan inen insanları kontrol ederken, yaşlıca yetmiş sekiz yaşında bir adam geçer yanından. Adam, o kişiye Hallaç Baba adını takar. Biraz muhabbet ederler. Adam, Hallaç Baba'nın yanından ayrıldığında, Hallaç Baba kalp krizi geçirir ve ölür. Baba - Oğul Bir meyhane de otururken bir adamla muhabbete dalar baba - oğul. Baba, bir oğlu daha olduğundan ancak onun doktor olup, onlardan utanıp yüzlerine bir daha bakmadığından, bu oğlunun ise gazete dağıtıcısı olup, adam olmadığından bahseder. Sonrasında ise gerçek adamın gazeteci olan oğlu olduğunu ilk kez anlayıp göz yaşlarına boğulur. Karanfiller ve Domates Suyu Bir köyde Kör Mustafa isminde yaşayan genç delikanlı ekmeğini taştan çıkarırmış. Toprağı saban ile saban yetmezse yumruk, yumruk yetmezse elleri, eller olmazsa tırnakları ile kazıyarak ekermiş ekinini. Gece gündüz demez farklı farklı işlerde çalışırmış. O emek verdiği güzel tarlalarına ise Karanfil ve Domates eker suyunu çıkarırmış. Bilmem Neden Böyle Yapıyorum Bir adam kahvede otururmuş her akşam düzenli olarak. Bir de ihtiyar adam gelir bu kahveye. Bu ihtiyar ne zaman girse içeri, genç adam çıkar dışarı. Bir süre böyle devam eden durum genç adamın bir kez kahveye geç gelmiş olması ve ihtiyar adamın çoktan gelmiş olmasıyla son bulur. O gece ihtiyarın elinde bulunan Kehribar tesbih çalınır. İhtiyar adam, genç adamın çaldığını düşünür. Genç adam ise kendisi çalmadığı halde kendisi çalmış gibi davranmaktadır. Ancak bunu neden yaptığını kendisi de bilmemektedir. Bir Sarhoşluk Gece sarhoş olan bir adam, olmayan dostlarını, bir simiti bile olmayışını, sevdiği bir kız olduğunu ancak sevmeye hakkı olmadığını, serseri olduğunu düşünür. O bunları düşünürken önünde bir adamı da takip eder. Adam bir ara kendisini takip ediyor zanneder. Ancak adam kendisinin önündedir. Sarhoş olduğu için hayal gördüğünü düşünür ve yoluna devam eder. Kınalıada'da Bir Ev Her gün Kınalıada vapuruna binen bir adam vapur da bulduğu ancak hiç tanışmadığı bir kızı arkadaşı olarak görür. KınalıAda evlerini merak eder. Ancak hiç o evlere gitme, içlerine girme fırsatı olmayacağının da farkındadır. Süt Tımarhane'den kaçan bir adam sütçü dükkanına gelir. Orada her şeyin eskisi gibi olacağına, eski sağlığına kavuşacağına, yeniden doğacağına inanmaktadır. Ancak iki bardak süt içince böyle olmadığını görür ve dışarı çıkar çıkmaz hasta bakıcı ve doktorlar üzerine deli gömleğini giydirirler. Gramafon ve Yazı Makinesi Gramafon, insanın kendi istediği müziği çaldığı için güzel bulur onu. Farklı renkte boruları vardır gramofonun. Radyo'nun çıkışı ile batmaya başlar. Fakir ailelerin, köylerin, evlerini şenlendirir. Yazı Makinesi çıktıktan sonra ise el yazısı hükmünü kaybetmeye başlamıştır. Parası olmayan kitap basamaz hale gelir. Barometre Sisli havalarda yürüyüşü, sisli havaları çok seven adam her siste uzun uzun yürür, uzun uzun düşünürdü. Çevreyi gözlemlerdi. Bir Rum meyhanesinin önünde durdu. Meyhaneci ona Barometreden bahsetti. Ne anlama geldiğini bilmeyen adam kendince havalı görünmeye çalışır. Ancak meyhaneci kendisine küçümser gözlerle bakmaya devam eder. İzmir'e Adam, yolda büyük bir ümitsizlik, yaşama sevincini kaybetmiştik ile yürürken bir nine görür. Nine elinde olan tavşanları satıp, eline geçen para ile bilet alıp İzmir'e kızının yanına gitmek istediğini söyler. Nine'nin yaşama sevinci adamı çok etkiler ve aniden yaşama yeniden bağlanır. Kış Akşamı, Maşa ve Sandalye Dışarıda kar yağarken Yalnız adam gece evinde otururken yanında karşısında bulunan sandalyenin, sandalyenin yanında duran Maşa'nın birilerini beklediğini düşünür. Gelmeyecek olan birilerini beklerler der. Belki de kendisi gelmeyecek birilerini, yalnızlığına çare olacak birilerini bekler ama haberi yoktur veya kabullenmek istememektedir bilinmez elbet. Bir Bahçe Gece sarhoş olan adam, kendini bir otel de bulur. Pencereye çıkınca güzel, bakımlı bir bahçe görür. Bu bahçe kendisini düşünmeye iter. Serseri oluşunu, geçmişini düşünür durur. En sonunda sarhoş olduğu için bahçeyi hayal ettiğini düşünür uyur, ancak uyandığında bahçenin yerinde olduğunu görür. Bir ilkbahar Hikayesi On iki yaşındayken babası ilkbahar yağışını bol alan bir yere tayin olmuştur. O bahar sürekli hasta olan çocuk, bahçe de kendisine sürekli aynadan ışık yansıtan bir kız görür. Kendisi de her gün aynı şeyi yaparken bir gün ansızın babasının tayini başka yere çıkar ve otuz yıl geçmesine rağmen adam o baharı unutamaz. Sakarya Balıkçısı Sakarya'nın Karapürçek köyünde balıkçılığın fazla olmadığı bir zaman da Muharrem isimli biri gelir ve yerleşerek balıkçılık yapmaya başlar. Muharrem buraya alışır ve halkı ile de iyi geçinmeye başlar. Bir süre sonra Rum bir kadın ile evlenir ancak Rum kadın, Muharrem fakirleşince evden kaçar. Muharrem baskılara dayanamayarak kayık ile köyü terk eder. Kestaneci Dostum Ahmet, annesini küçük yaşta kaybeder. Ninesi de Ahmet'i kahveye çırak olarak verir. Ahmet yirmi bir yaşına geldiğinde askere gider ancak geldiğinde kahveyi kapalı olarak bulur. Bir süre hamallık yapar ancak onu da beceremez ardından kestane işine girer. Sonra oradan da polisler kovunca eroin satmaya başlar ve sonunda tutuklanır. Söylendim Durdum Bulunduğu şehrin kötülüğünü anlatan yazar, bu şehri güzelleştirmenin dürüstlükten geçtiğine de vurgu yaparak kendi kendine söylenir. Ermeni Balıkçı ile Topal Martı Topal Martı ile Ermeni balıkçının sık sık konuşarak anlaştıkları duyulmuştur. Varbet de kendisi ile birlikte balığa çıkınca görür Martı ile konuştuğunu o gün döndükten sonra Varbet bir kez daha balığa çıkmak ister ancak Martı'nın öldüğünü öğrenir. Sinağrit Baba Balıkçı olan Sinağrit Baba zor beğenen ve kendi balıkçılarını beğenmeyen, mükemmeli arayan biridir. Günün birinde bir yarışma yapar ancak yarışmayı kendisinin tanımadığı, kibirli biri kazanır ve Sinağrit Baba orada can verir. Değerlendirme: Hikayeler de balıkçılık meslek grubunun önde tutulduğu eser, gayet akıcı bir eser. Sait Faik Abasıyanık'ın eserlerinden okuduğum en iyi eseri olduğunu söyleyebilirim. Yine bir Sait Faik harikası."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/mahalle-sinemasi", "text": "Çocuk Edebiyatının önemli isimlerinden Sevim AK'IN Mahalle Sineması adlı eseri, küçük bir kız çocuğunun gözünden elma şekeri tadında anlatılmış on kısa öyküden oluşuyor. 1) MAHALLE SİNEMASI: Ceplerinde beş parası olmayan iki arkadaşın sinemaya gitmek istemeleri ile başlıyor hikayemiz. Para bulamayınca mahalleye yeni taşınan Artist Kenan dedikleri sinemacı bir tanıdığa giderler. Adana'daki sinemasını kapatıp bu sevimli mahalleye taşınan Kenan Amca çocukları çok müşfik bir şekilde karşılar. Evindeki film makinesiyle çocukları tanıştırır ve onlara küçük bir sinema açar. Mahalle havasının sıcacık ortamı ve ilk gösterimdeki ilk film olan '101 Dalmaçyalı' filmi ve sonrasında yaşananlar yazarımızın akıcı diliyle aktarılır. 2) AYAKKABI TAMİRCİSİ: Hikayelerimizin kahramanı küçük kızın yırtılan pantolonuna yama bulmak için Hasan Usta adlı mahalle ayakkabı tamircisinin dükkanına gitmesi ve Hasan Usta'nın yıllardır görmediği torununun onda hissettirdikleri karşısındaki şaşkınlığı anlatıyor. Eve dönüp ertesi gün \"Acaba yaşadıklarım bir düş müydü? Hayır, hayır. Yanaklarımda Hasan Usta'nın ellerinin sıcaklığı vardı hala.\" cümlesi bizlere tüm samimiyetiyle gülümsüyor adeta. 3) KUŞLAR KRALI NİKOLA: Mahalleye gelen Cem adlı çocuğun diğer çocuklardan biraz değişik olduğunun kahramanımız tarafından fark edilmesiyle başlar hikaye. Cem'in, sabah güneşinin ilk ışıklarıyla deniz kenarında bir kuş gibi uçmak istemesi ve bu hayali için çabalaması oldukça dikkat çekicidir. Külah kabak çekirdeği alıp Cem'in kuş olma çabalarını izlemek, bizler için mahalle havasını tekrar tatmamız bakımından oldukça güzel düşünülmüş. Kuşlar kralı Nikola ile tanışma ve ardından ona dair kırılan hayaller okuyucuyu çocuk dünyasına ansızın bir sihirli halıyla götürüveriyor. Cem'in artık uçmak yerine kuşlar kralı olmayı tercih etmesi ve yağmur damlacıklarının güzelliğiyle son buluyor hikayemiz. 4) PEMBE HALA: Pembeler içinde bir hala ve başlarda ondan korkan bir yeğen ilişkisi bazen toz pembe, bazen simsiyah sahnelerle hepimizin yaşadığı hala-çocuk ilişkisini tutup evimize getiriyor. 5) YENİ MODA KUAFÖR: Çocukken en korkulu rüyam olan saç kestirme sorununu bir çocuğun ağzından dinlerken nasıl da tanıdık hikayeler olduğunu tebessümle anlatan sevimli bir hikaye. 6) ELMA KOKULU KADIN: Yine bizden, hepimizden, yaşanmışlıklarımızdan kesitler sunan Sevda Teyze hikayesi. Rapunzel saçları ve herkes gibi olmayan halleriyle çocukların hayran olacağı o tatlı, samimi komşu teyzelerden. Hikayemizin sonunda mahalleden ayrılması ve herkesin onun hakkında yalan yanlış şeyler düşünmesi fakat kahramanımızın bunlara inanmaması çok alışılagelmiş yaşanmışlıklar. Yazarımızın sanki ailemizden biriymiş gibi, bizimle yaşıyormuşçasına anlattığı bu tatlı ve kısa hikayeler çocuklar için sıkılmadan okunacak bir kitabın kapılarını aralıyor. 7) ÇİÇEKLİ KADIN: Fantastik bir hikayeymiş gibi başlayıp yine mahalleli şefkatiyle sarmalanmış bir hikaye. Çocukların yetişkinleri nasıl gördükleri, o tatlı hayal dünyalarının nasıl da uçsuz bucaksız olduğunu gözler önüne seren bir hikaye. 8) BÜTÜN YOLLAR ROMA'YA ÇIKAR: Bu kadar mahalleli hikayesi arasında elbette aşk da olacaktı. Mahalleye gelen Gezgin adlı bir çocuğun dünyayı gezme hayali, terletmeyen çorapları, haritası, pusulası karşısında tüm kızların ona birdenbire hayranlık duyması ve sonrasında bizim küçük anlatıcımızın bu hayranlığının bir sabun köpüğü gibi bitmesine tanıklık edeceğiz. 9) BİSİKLETLİ POSTACI: Küçük kahramanımızın böyle tatlı bir mahallesi olur da o mahallenin bir o kadar tatlı postacısı olmaz mı? Beklenen ama bir türlü gelmeyen o mektup sırf iyilik olsun diye postacı tarafından pembe bir yalanla küçük kahramanımıza gönderilir ve hikaye karmaşık bir hal alır. Adresi olmayan bir mektup, sarsılan güven ve daha fazlasını okurun merakına bırakmayı şimdilik tercih ederim elbette. 10) MAVİ EŞOFMANLI ADAM: Dünyayı değiştirmeye kendinden başlayan bir adam ve hikayesi. Her sabah yalnız koşmamak için mahalleliyi kibarca koşusuna davet eden ama her seferinde yalnız koşmak zorunda kalan mavi eşofmanlı adamın hikayesi. Bir çöl gibi olan bahçesini koruya çeviren, bıkmadan dünyayı değiştirmeye çalışan sporcu bir adamın hikayesiyle son buluyor kitabımız. Hem çocuklar hem büyükler için sıcacık hikayeler. Çocukluğumuzun kapısını aralamak için iyi bir neden... Yazan: Sinem Aydın Mahalle Sineması Konusu Sevim AK'ın yazdığı, Behiç AK'ın resimlediği \"Mahalle Sineması\" adlı kitapta on hikaye bulunuyor. Hikayeler küçük bir kızın ağzından anlatılıyor. Mahalle Sineması Küçük kız, arkadaşı Emre'yle sinemaya gitmek ister fakat parası yoktur. Bu yüzden babasından para ister ama babası para vermez. Küçük kız da Emre de sinemaya gidemedikleri için çok üzülürler. Sonra akıllarına bir fikir gelir. Mahallelerine yeni taşınan komşuları Artist Kenan, kendisine hoş geldin ziyaretine gelenlere film izletmektedir. Çocuklar Artist Kenan'a hoş geldin ziyaretine giderler. Artist Kenan çocukları çok güzel karşılar. Onlara çizgi film açar, hatta kakaolu süt bile ikram eder. Sonra biraz muhabbet ederler. Kenan Amca çocuklara bir sinema salonu açmayı teklif eder. Çocuklar çok sevinip kabul ederler. Küçük kızların odunluğuna gidip orayı temizlerler. Tanıdıklardan topladıkları eşyalarla güzel bir sinema salonu kurarlar. Kenan Amca sinema salonunu çok beğenir ve makinesini salona getirir. Ardından, ilk önce hangi filmi oynatacaklarına ve biletlerin fiyatına karar verirler. Kenan Amca çocuklara film için afiş hazırlamalarını söyler ve bilet olarak satmaları için bir bloknot verir. Çocuklar afişleri hazırlayıp çeşitli yerlere asarlar ve biletlerin hepsini satarlar. Filmin gösterim vakti gelince salon tıklım tıklım dolar. Bir gün Kenan Amca'ya mektup gelene kadar günler böyle geçer. Küçük kız, mektubu Kenan Amca'ya götürür, Kenan Amca güzel bir haber alır. Ertesi gün iki film oynatırlar ve filmden sonra bir kutlama pastası keserler. O sırada Kenan Amca ailesinin, kendisini tekrar Adana'ya çağırdığını söyler. Çocuklar çok üzülseler de bir şey diyemezler. Kenan Amca gittikten sonra sinema salonunu kapatmak yerine düzenlemeye karar verirler. Yeni bir açılış yapıp tiyatro oynarlar. Çocukların tiyatrosu da filmler kadar ilgi görür. Ayakkabı Tamircisi Küçük kızın pantolonunun dizleri yırtılır. Annesi tamir etmek için deri parçaları bulmasını söyler. Bunun üzerine küçük kız ayakkabı tamircisine gider. Tamirciye pantolonunu gösterip kendisinde uygun deri bulunup bulunmadığını sorar. Tamirci, küçük kızla konuşur ve pantolonunu tamir eder. Küçük kız tamircinin dükkanındaki oyuncakları görür ve tamircinin hiç görmediği bir torunu olduğunu öğrenir. Tamirci için üzülür. Tamirci küçük kızdan arada sırada kendisini ziyaret etmesini ister. Küçük kız da kabul eder. Kuşlar Kralı Nikola Küçük kız, mahalleye yeni taşınan Cem ile tanışır. Cem garip bir çocuktur, diğer çocuklarla oynamamaktadır. Bir gün küçük kız Cem'in bir kuş gibi kanat çırptığını görür. Biraz konuşurlar, Cem küçük kıza kuş olmak istediğini söyler. Hatta kanat yaptığını, uçmayı deneyeceğini anlatır. Küçük kız Cem'in uçmayı deneyeceği gün Cem'i izlemeye gider. Cem kanatlarını takıp evlerinin balkonundan atlar ve telefon tellerine takılır. Herkes Cem'i kurtarmak için seferber olur. Cem telefon tellerinden kurtulur ve nasihatlerden sonra küçük kızın yardımıyla evine gider. Yolda garip bir adam onlarla konuşur. Kuşları seviyorsa evine gelebileceğini, evinde türlü türlü kuşlar olduğunu söyler. Cem çok meraklanır ve garip adamın evine gider. Bir gün küçük kız pencereden Cem'i görür. Ne zamandır ondan haber alamadığı için aşağı inip garip adamın evine gidip gitmediğini sorar. Cem garip adamın evine gittiğini ve artık garip adam gibi yani Kuşlar Kralı Nikola gibi kuşlar kralı olmak istediğini söyler. Küçük kızı Kuşlar Kralı Nikola'nın evine götürür. Pembe Hala Küçük kız ara sıra onları ziyarete gelen halasını pek sevmez. Bir gün halası onlara, uzun süre kalmaya gelir. Küçük kız halasının çok garip olduğunu düşünür. Halasının bütün eşyaları pembedir, bu yüzden de ona Pembe Hala adını takar. Halasıyla arası pek iyi değildir çünkü halası onun yaptığı tüm yaramazlıkları anlar. Küçük kız bu yüzden halasının falcı olduğunu sanır. Bir akşam annesi ve babası bir yere gider. Küçük kız halasıyla yalnız kalır ve erkenden yatar. Ama gök gürültüsüyle uyanır, çok korkar. Halası küçük kızın yanına gelip onu sakinleştirir. O gece küçük kız halasını sevmeye başlar. Birkaç gün sonra halasının doğum gününü kutlarlar, küçük kız halasına falcı küresi hediye eder. Halası gittikten sonra, babası doğum gününde küçük kıza bisiklet alır. Halası da bisikletli bir fotoğraf göndererek kızın doğum gününü kutlar. Yeni Moda Kuaför Küçük kız annesiyle mahalledeki yeni kuaföre gider. Annesi istediği için kuaför, annesinden sonrak küçük kızın da saçını keseceğini söyler. Küçük kız kuaförlerin saçlarını çok kısa kestiğinden şikayetçi olur ve saçlarını kestirmek istemez. Kuaför küçük kıza dergiden bir model gösterir ve beğenirse aynı onun gibi keseceğini söyler. Küçük kız modeli beğenir ve kabul eder. Kuaför mahallelerinde çok uzun süre kalmasa da küçük kız ilk defa bir kuaförden ağlamadan çıktığı için o kuaförü unutmaz. Elma Kokulu Kadın Çiçekli Kadın Bütün Yollar Roma'ya Çıkar Bisikletli Postacı"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/mahmud-ile-yezida", "text": "1961-1974 yılları arası bir dönemde, Mardin'de, birbirinden ırmakla ayrılan Müslüman ve Ezidi köylerinde yaşayan iki genç, Mahmud ile Yezida. Ezidi köyünün ağası Deli Miro'nun güzeller güzeli kızı Yezida ve Müslüman köyünün ileri gelenlerinden olan babasını on iki yıl önce kaybetmiş Mahmud, birbirini ilk kez kırk gün önce ırmak kenarında görmüştür. Mahmud içine kimsenin girmeye cesaret edemeyeceği ırmağı geçip her gün Dilek Ağacının altında sevdiğiyle buluşmakta, her buluşmada da genç kadının saçlarının birer tutamını örmektedir. Kırkıncı gün bu firkattan yorulmuş olan Mahmud, Yezida'ya kaçmayı teklif eder. Ancak Yezida kaçarsa babasının bir Müslümana kaçan kız kardeşini öldürdüğü gibi onu da öldüreceğini, bu işin bir kan davasına dönüşeceğini, ölmezse bile Mahmud'un hiçbir yakınının Ezidi bir gelini kabul etmeyeceğini bildiğinden temkinlidir ve sevdalısından biraz süre ister. Hazır olduğunda ağaca yeşil bir dilek mendili bağlayacaktır. Mahmud'un ağabeyi Kebik ile Havas Ağa'nın yeğeni Nirvan'ın, kaymakam, jandarma komutanı, defterdar, mal müdürü ile onların eşlerinin ve köyün ileri gelenlerinin de katıldığı ihtişamlı düğününde oynanan Yezidi Taşlama Oyunu, Yezida'nın endişelerinde ne kadar haklı olduğunu göstermektedir. Yapılan koşu yarışmasında birinci olanın ağadan isteği kaymakam ile Havas Ağa arasında gerginlik yaratır. Havas Ağa, Yezidi köyünün arkasındaki bataklığı pirinç tarlasına çevirme fikrini defterdar ve mal müdürüyle konuşmuş, her şeyi kitabına uydurup yasaları ardına alarak bir an önce eyleme geçmek istemektedir. Kaymakam ise Ezidiler için Müslüman tehlikesine karşı kale görevi gören bataklığın kurutulmasının eski köy baskınlarında bütün dedeleri kesilmiş, diri diri gömülmüş, kız kardeşi kaçırılmış olan Miro Ağa'yla bir kan davasına dönüşeceğini düşünmektedir. Ancak Toprak Reformu yüzünden huzursuzlanan köylünün kendisini saymayacağından korkan Havas Ağa bu işi gerçekleştirmekte kararlıdır. Havas Ağa'nın adamları Yezida'yı köyün delisi için kaçırmayı, bu sayede peşlerinden gelen Ezidileri diğer Müslüman köylerle birleşerek yok etmeyi önerir. Kahya ise bir seher vakti Ezidilerin köyünü çember içine alıp bataklık kurutulana kadar çemberi silmezler, bataklık kurutulup da çemberi silince de ellerindeki tapuyu jandarmaya gösterip Ezidilerin arazilerinde topraklarını ekip biçmeye izin vermediklerini söyleyip onları jandarmayla karşı karşıya getirirlerse bu işten kan dökmeden sıyrılabileceklerini söyler. Bu fikir Havas Ağa'nın aklına yatar. Mahmud'un sabahın erken saatlerinde ucuna alçılı bir bez bağladıkları sırıklarla Miro Ağa'nın köyünü çember içine alan köylülerin arasına karışmadığını fark eden Havas Ağa, Kebik'i yanına çağırtarak bu durumun nedenini öğrenmeye çalışır. Aynı zamanda Mahmud'u, bataklığın öte yanında toprakları olan Teyfo Ağa'nın tek kızı Güllüşan'la evlendirerek ileride Teyfo Ağa'nın mahsullerden hak iddia etmesini önlemek istemektedir. Kebik, bu teklifi kardeşine ilettiğinde Mahmud'un büyük bir direnişiyle karşılaşır. Bataklığı kurutmak için köye giren iş makinelerinin canhıraş çalıştığı üçüncü gün çember silinir ve Ezidilerden gelebilecek saldırıya hazır olmak için nöbet bekleyen tüfekliler gecenin karanlığında Mahmud'a benzettikleri bir gölge görüp işkillenerek annesi Eyşan'a haber verirler. Ertesi akşama kadar her yerde aranan Mahmud'un cesedi tüfekliler tarafından bulunup köyüne getirilir. Dilek ağacına yeşil bir dilek mendili bağlarken Ezidiler tarafından yakalanıp sağ eli kesilen Mahmud, ardından tüfeklerle delik deşik edilmiştir. Kesilen el ise aşiret mızrağına geçirilerek hudut diye toprağa çakılmış ve bu hududu geçenin öldürüleceği duyurulmuştur. Olanları duyan Yezida yeşil dilek mendilini boynuna bağlayıp hala toprakta taptaze duran sevdiğinin kanını alnına sürerek kendini dilek ağacının çevresinde çembere alır ve saçındaki ilk örüğünü çözer. Kırkıncı gün son örüğünü de çözerek sevdiğine kavuşmayı planlayan genç kadını ne annesi Raşa Ana'nın yalvarmaları ne dokuz erkek kardeşinin tehditleri ne de çevre il ve ilçelerden gelen Ezidi şeyhlerinin ricaları çemberi silmeye ikna edebilir. Yezida'nın, oğlunun sevdalısını yakından görmek için ölmeyi göze alan Eyşan Ana'dan tek istediği naaşının Mahmud'un yanına gömülmesidir. Kırkıncı gün son örüğünü çözmesinin ardından ölüme giden Yezida'nın ardından yakılan ağıtlara bataklığın kurutulduğu haberi karışır. Dilek ağacı da artık hiçbir sevdalıya umut sağlamayacak şekilde kuruyup gitmiştir. Murathan Mungan, Paranın Cinleri adlı eserinde Mahmut ile Yezida'nın kaynağını şu şekilde anlatır: \"Babamın iş gezilerinden birinde, yoldan geçerken arabanın penceresinden gördüğüm bir manzarayı yıllar bana hiç unutturmadı. Çevresine bir daire çizilen adam etrafını kuşatan bir kalabalık tarafından sürekli taşlanıyor, adamsa o dairenin dışına çıkamıyordu. Adamın Yezidi olduğu söylendi. Bir azınlık toplumu olduklarını, şeytana taptıklarını, inançlarına göre tavuskuşunun ve dairenin kutsal olduğunu, bu yüzden çizilen daire silinmeden içindekinin dışına çıkamadığını öğrendim...Yıllar sonra ilk oyunum Mahmud ile Yezida'yı yazarken belki de dramatik sanatların temel metaforunu bulmuştum. Daire, çizen için bir komediydi. Dairenin dışındaydı. Saçma bulduğu bir inancı silah olarak kullanıp inananı teslim alabiliyordu. Bu, ona bir iktidar sağlıyordu. Dairenin içindeki içinse bir dramdı. Tutsak ediliyordu. Yazgısını ötekinin insafına terk ediyordu. Ya kişi daireyi kendi eliyle, kendi çevresine çiziyorsa... İşte bu bir trajediydi. Seçiminin içerdiği sonu yaşayacaktı. Yazarın on dört yıllık bir içselleştirmeden sonra yöresellik, şiirsellik ve trajik öğelerle destekleyerek 15-20 gün içinde yazıya döktüğü Mezopotamya Üçlemesinin bu ilk oyunu, Mungan'ın aynı zamanda kaleme aldığı ilk eser olmasına rağmen kısa sürede Türk tiyatrosunun önemli oyunları arasına girmiştir. 1978 Türkiye İş Bankası Tiyatro Oyunu ikincilik ödülü de alan oyun, yurt içinde ve dışında defalarca oynanmıştır. 1982'de Memduh Ün tarafından sinemaya uyarlanmak istenen eser, Film Senaryolarının Denetlenmesi Hakkında Tüzüğün 18. Maddesinin bendinde ihtiva ettiği mevzu, memleketimizde yaşayan Müslümanlarla Yezidiler arasında düşmanlık ve huzursuzluk olmasına yol açacağı uyarınca oybirliğiyle reddedilmiştir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/mahser", "text": "Peyami Safa'ın Mahşer kitabında, savaşta ülkesini savunan, koruyan bir ihtiyat zabitinin döndüğünde kötü insanlarla karşılaşması ve hayatta kalma mücadelesi anlatılır. İhtiyat zabiti ülkesindeki insanları korumak için gittiği harpte o kötü insanları, zenginleri, hırsızları, kaçakçıları korumak için mi vatanı savunduğu sorusunu sorar. Bu hayat mücadelesinden ancak aşk ile refaha kavuşur. Mahşer, bir solukta okunacak akıcı bir roman. Nihad ve Muazzez' in, uyuşmayan hayatlarına rağmen çekişmeli geçen aşkları anlatılır romanda. Nihad, on iki yaşında hem annesini hem babasını kaybetmiştir. Darüşşafaka' da edebiyat bölümünde okumuştur. Muallim olarak yaşamına devam ederken harp çıkar ve Nihad önce Kafkas cephesine ardından Çanakkale cephesine götürülür. Üç defa ateşe girer son taarruzda omzundan yaralanır. Artık orduya yaramayacağı için İstanbul' a tekrar gönderilir. Aradan uzun zaman geçmiştir ve Nihad vapurdan indiğinde cebinde beş parası yoktur. Eski mahallesine uzaktan akrabası olan teyzesinin yanına geçici süre kalmak için gider ancak teyzesinin vefat ettiğini öğrenince eski arkadaşı Faik' in yanına gider. Faik babasıyla beraber, harabe, tek yataklı, fare dolu bir evde yarı aç yarı tok yaşamaktadır. Nihad Faik' e gider ve onlar tek yatağını da Nihad' a verir. Hatta son yemeklerini de. Nihad bunları duyunca Faik' e yük olmamak için mektup yazar ve evden ayrılır. Gidecek bir yeri yoktur. Önce bir iş bulup sonra pansiyona yerleşmeyi düşünür. O gün mecali kalmayana kadar iş arar. Tam ümidini kesmiş iken son bit tüccar yazıhanesine girer. Burada Mahir Bey ona göre bir iş olmadığını söyler. Nihad tam kapıdan çıkarken eşi Seniha Hanım kızına ders verecek bir muallim aradığını eğer kabul ederse kızına özel ders vermesini ister. Nihad ertesi gün Mahir Bey ve Seniha Hanım' ın evine gider. Kızları Perizad' a ders vermeye başlar. Perizad çok şımarık bir kızdır ve Nihad onunla uğraşmaya pek razı değildir. Perizad' ın bir dadısı vardır, Muazzez. Nihad ve Muazzez arkadaş olurlar ve Nihad bu aile ile gerçekleri Muazzez' den öğrenince hayrete düşer. Muazzez Hanım ve Mahir Bey uzaktan akrabalarmış. Muazzez' in annesi bir apartmana sahipmiş ve çok hasta bir kadınmış. Mahir Bey Muazzez' in annesi ölmeden önce allem edip kallem edip apartmanı kendi üstüne geçirmiş ve diğer mülklerini de. Muazzez' in annesi ölünce onu yanına alır ve beraber yaşarlar. Ancak Muazzez annesinin bütün servetine konduğu için ona içten içe kin güder ancak kadın başıyla yapacak bir şeyi yoktur ve kaderine razı olur. Nihad Bey ve Muazzez Hanım'ın arasında dostluktan öte içlerinde küçük aşk kıvılcımları oluşuverir. Bu arada Seniha Hanım' da bunu sezer ve sürekli Nihad'ı bu konuda uyarır. Amacı Muazzez' i muharrir Alaaddin Bey ile evlendirip çıkar sağlamaktır. Ancak Muazzez bunu hiç istemez. Seniha Hanım ve Mahir Bey kaçak yollardan para kazanmaktadır. Nerede kötü bir iş onlar oradadır. Çıkarları için herkesi harcayacak insanlardır. Seniha Hanım Nihad' ı karanlık işlerine alet etmek ister. Ancak Nihad bunu kabul etmez ve işinden istifa eder. Ancak aklı Muazzezdedir. Onu kullanacaklarını düşündükçe mahvolur. Gizli gizli buluşurlar ve aşkları gittikçe alevlenir. Seniha' nın Muazzez' i tekrardan Alaaddin Bey ile evlendirmek istemesi üzerine Nihad Muazzez' i kaçırır. Faik' in evine sığınırlar. Muazzez bu yoksul hayata çok zor alışacaktır. Daha sonraları Muazzez ve Nihad imam nikahı yaparak ayrı bir eve çıkarlar. Muazzez' in son takılarını da satarak eve birkaç eşya alırlar. Değil evin aylık kirasını, yiyecek yemeğin parasını bile zor bulurlar. Nihad çok iş arar ve tüm kapılar yüzüne kapanır. Nihad' ı bu yoksul hayata Muazzez'in katlanamayıp gideceği düşüncesi çok korkutur. Nihad zaman zaman kahvede bir grup arkadaşıyla buluşup halk arasındaki farka, devlet düzenine, yoksul halkın ezilmesine başkaldırmaları, ihtilal yapmaları gerektiğini konuşurlar. Bir gün Muazzez çok hastalanır. Ateşi yükselir. Zatürre olma ihtimali çok yüksektir. Nihad o gece hiç uyumaz ve Muazzez' in uyanmasını bekler. Ancak bu arada polisler Nihad' ın kapısına dayanarak onu ihtilal yapma girişiminden tutuklarlar. Nihad' ın aklı Muazzez' in hastalığındadır. Ölmüş olma ihtimali onu derinden sarsar. Nihayet üç günün sonunda komiser acır ve Nihad' ı serbest bırakır. Nihad eve döndüğünde Muazzez ile Seniha Hanım yan yanadır. Seniha Hanım Muazzez' e doktor getirtip iyileştirmiştir. Ve ona bu soğuk evden ayrılmalarını ve yanlarına taşınmalarını ayrıca Nihad' a iş bulacağını söylemiştir. Muazzez bunu Nihad' a söyler ve o bunu kesin bir ifadeyle geri çevirir. O kötü insanların yanında bir dakika bile yaşamak istemez. Ancak Nihad' ın korktuğu başına gelmiştir ve Muazzez onu çok sevmesine rağmen bu şartlara artık dayanamayacağını söyleyip evi terk etmiştir. Nihad çok büyük bir boşluğa düşer. Başka bir eve taşınır. Onsuz yaşamak adeta haram olur. Nihad on gün sonra Muazzez' in apartmanına gittiğinde hizmetçi ona ailenin düğünde olduğunu söyler. Nihad düğüne gider ve uzaktan izler. Muazzez' in çok mutlu olduğunu görmek onu yıkar. Nihad bunu kaldıramaz ve beline bir taş bağlayarak denize atlar. Hızla denizin dibine doğru sürüklenirken yaptığına pişman olur ve olağanüstü bir yaşama arzusuyla yukarı çıkmak ister. Şans eseri belinden taş kopar ve Nihad yavaşça yükselir. Ancak yüzme bilmediğinden sahile çıkana kadar birçok kez boğulma tehlikesi geçirir ve buna rağmen kurtulur. Nihad yaşama sevinciyle hayata tekrar tutunur. Seniha Hanım ile çalışırken tanıştığı yazar Kerim Bey' in evine gider. Ona başından geçenleri anlatır. Kerim Bey, Muazzez' in on gündür onu aradığını ve çok korktuğunu söyler. Kerim Bey bankada ona bir iş ayarlayacağını ve buna karşın da onun yaşadıklarını roman yapacağını söyler. Nihad çok sevinir ve hemen Muazzez' in yanına gider. Muazzez' e olan gücüyle sımsıkı sarılır ve onu intihar ettiği sahile götürerek başından geçenleri anlatır. Muazzez çok üzülür ama Nihad' ı kendine bağışladığı için Allaha şükreder. Birbirlerine bir daha hiç ayrılmayacakları sözünü verirler."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/mahser-stephen-king", "text": "Karanlık seni seçmez. Karanlık sana fısıldar. Ve kulak verip vermemek sadece senin elindedir. Bir kişi neredeyse tüm insanlığı yok edebilir miydi? Düşününce biraz olağandışı gelse de aslında bu mümkün olunabilinen bir şeydi. Şekil a Mahşer'de bu çok rahat bir şekilde örnek verilebilirdi. Ordunun ürettiği bir virüs bir şekilde dışarı çıkıyor. Ve saliseler içinde gerçekleşen bu hata saniyeler içine kontrol alınıyor. Ama bazen bir saniye bile her şey için çok geç olabilir. Nitekim Charlie o saniyeler içinden askeriyeden kaçıp karısı ve çocukları ile bulunduğu lojmandan kaçmıştı. Bencil bir hareketti. Eğer o sırada kaçmasa idi, sadece kendisi ölebilirdi ama o ailesi ile kaçarsa eğer bir şey olmayacağını düşünerek yola çıkmıştı. Ama yolda ilerlediği her an karşılaştığı veya irtibatta bulunduğu her insana o virüsü bulaştırmıştı. Zar zor gelebildikler şehirde de zaten karısı ve çocuğu çoktan ölmüş kendisi de son nefeslerini veriyordu. Bir benzin istasyonunu yıkarak dalıp, oradaki topluluğa da bulaştırmaya başlamıştı. O, onlara, onlar, onlara ve onlar, onlara bulaştırarak kısa süre içerisinde dünyanın %99'u ölmüş bulunmaktaydı. Ama yaşanılan ve atlatılan olaylar hiçbir şekilde kolay değildi. Olamazdı da zaten. İlk önce büyük şüphe götüren kasabalar karantina altına alınmıştı ardından da New York. Yılanın başı ordu olduğu için medya ile hiçbir şekilde halk bilgilendirilmiyordu. Halk bu hastalığa süpergrip, Kaptan Trips gibi isimler koymuştu. Akıllı insanlar bunun bir gerçekten tedavisi olmayan hastalık olduğunu biliyordu. Bazıları ise uydurmaca bir haber olan devletin aşı dağıtacağı haberine bel bağlıyordu. Her ne kadar bir kurgu olsa da o an ki psikoloji bu. Umut fakirin ekmeğidir hesabı. %99 bulaşıcı olan bu hastalık herkesi öldürdü. Ama hala %1'lik kısım yaşıyor. Aslında detaylıca süpergribe bağışıklığı olan dört kişinin hayatından bahsediliyor. Frannie, Stu, Larry ve Nick. Daha sonra bu insanların karşılarına çıkanlar ise yardımcı karekter oluyor. Frannie, yirmili yaşlarında bir genç kızdır. Ve bu virüs yayılmadan önce sevdiği sandığı adamdan hamile kalmıştır. Oysaki hamile olduğunu öğrendiğinden itibaren bebeğin babası olan Rider'a karşı daha hiçbir şey hissetmediğini anlar. Annesi tamamen kontrol manyağı bir kadındır ve arası iyi olduğu tek kişi babasıdır. Nitekim hamileliği ilk başta büyük olay yaratıp yayılan dedikodular düşünülse de buna hiç gerek kalmamıştı. Zira hepsi bir hafta içinde ölmüştü. Koskoca kasaba da bir tek Frannie ve Harold sağ kalmıştı. Ve bir şekilde Frannie, Harold'dan hiç haz etmese de onunla beraber diğer hayatta kalmış olan insanları aramak adına uzun bir yolculuğa baş koymuştur. Stu, Charlie ile -gribin yayılmasını sağlayan adam- konuştuktan sonra tüm arkadaşları hastalanmıştır. Kendisinin bir ailesi yoktur ve tek iletişim kurdukları insanlar arkadaşları idi. Charlie'nin kasabalarına uğramalarından sonra Arnette karantina altına alınmıştı. Stu ve arkadaşları özel olarak sağlık merkezine götürülüp üstlerinde testler yapılmıştı. Arkadaşları çoktan ölmüştü ve doktorlar Stu'nun hala neden hastalanmadıklarını araştırıyorlardı. Ama elde var sıfır. Stu hastalıktan değil belki ama ölüm emri verildiği için öldürülecekti tabi kaçmayı başaramasaydı. Merkezden kaçan Stu yol üstünde karşılaştığı Glen Bateman ile yolcuğunu devam ettirir. Larry yirmili yaşlarında olan ama altı yaşında bir çocuk gibi davranan rock yıldızıdır. Aslında rock yıldızı sonradan olmuştur. Yayımladığı şarkısı ile bir anda patlayan Larry, alışılmışlığın dışında olduğu için yeni hayatına alışmakta zorluk çekiyordu. Nitekim başına yine bir şekilde belaya sokmuştu ve her şeyden uzaklaşmak adına annesinin yanına dönmüştü. Kendi içinde bir iç savaş veren Larry, bir anda süpergribin yayılması ile gittikçe daha zorlanıyordu. Annesi ölmüştü ve New York da hemen hemen tek başına kalmıştı. Larry'de tıpkı bu virüse bağışıklığı olan insanlar gibi birilerini bulma peşindeydi. Bu uzun yolculuğu sırasında Rita, Nadine, Joe gibi kişilerde misafirlik etmişti. Nick ise diğer herkesten biraz daha farklıydı. Sağır ve dilsizdi. Yine rüzgarın sürüklediği bir kasabada mola vermişti. Başına gelen olaylar neticesinde kasaba şerifi ile çok iyi anlaşmış ve bir anda şerif yardımcısı olmuştu. Ve her yerde olduğu gibi o kasaba da hayaletler ülkesine dönüşmüştü. Ve tek başınaydı. Nick ise uzun yolculuğa ilk kendi başına başlamıştı. Ama daha sonra diğerleri gibi yollarda arkadaş edinmişti. Bunların başında Tom Cullan geliyordu. Aman yarabbi! Bunlar tabi ana karekterlerdi ama başıboş bir dünyayı kimse yönetmeden kontrol edemezdi. İşte kitabın ana fikirlerinden biri de buydu. Abagail Ana ve Randall Flagg dünyayı yönetebilecek iki kişiden birisi idi. Abagail ana Tanrıya inanıp, onun yolunda ilerleyip, iyiliği ve aydınlığı seçerken; Randall Flagg, kara adam olarak tanınıp kötülüğün hükümetçisiydi. Abagail ana ve kara adam, bağışıklığı olan herkesin rüyalarına girip kendi taraflarına çekip, mesajlar iletiyorlardı. Bazı insanlar için hiçbir zaman iyilik veya kötülük için seçenek yoktur. Ya sadece kötülük ya da sadece iyilik vardır. Bazıları ise araftadır. İşte onlar aslında en tehlikeli olanlardandır, en büyük acıyı verenlerdir. Çünkü arafta olanlar tek bir neden yüzünden kötülüğü veya iyiliği seçerler. İyiliği seçmişlerse zaten sorun yoktur ama kötülüğü seçmişler ise intikam ateşleri her şeye bedeldir. Abagail ana ve kara adamın arkalarında duranlarla savaş başlıyordu. Kazanan tek bir taraf olacaktı. Güçlü olan devam edecek, güçsüz olan ise yok olup gidecekti. Anlatılmak istenen çok şey vardı. Ve anlatılmak istenenleri anlamamak için aptal olmak gerekirdi. Bu kitap aslında seksenli yıllarda 400 sayfalık halde basılıp şuan ki sansürsüz olan kitabın özetiydi. Bu sansürsüz Mahşer'de karekterlerin duygu, yaşam ve karakterlerine daha çok değinmişti. Ve kalın, göz korutan bir fiziksel görünüşü olsa da aslında hiç de öyle değildi. Sayfa sayısı fazla olabilirdi ama yazarın kaleminin akıcılığı hiç sekteye uğramamış bile. İlk virüsün o ilk yayılma aşamaları o kadar gerçekçi bir anlatımda yazılmış ki; okurken psikolojimken hapşırıp, öksürdüğümde 'ölecek miyim acaba?' düşünmediğim olmadı dersem yalan olur. Boşuna bu adamın kitaplarını okuyun diye eleştirmenler kendilerini yırtmıyor. Bu kadar uzun bir kitabı kurgu bozukluğuna uğratman yazabilen kaç kişi var ki? Yiğidi öldür hakkını yeme demişler. Okurken sıkılmadığım ve sayfaların beni boğmadığı enfes bir aksiyon, aşk, bilinmezlik ve realizmin dolu olduğu bir kitaptı."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/mai-ve-siyah", "text": "Ahmet Cemil ünlü edebiyatçı olma hayalleri kuran genç bir adamdır. Babasının ölümünden sonra ailesinin geçimini üstlenmiş bir yayınevinde çeviri yapmanın yanında özel dersler de verir. Her zaman ümidi kendi tabiriyle mai hayalleri vardır. Arkadaşı Hüseyin Nazmi'nin kız kardeşi Lamia'ya aşık olduğunu fark ettiğinde hayallerine ulaşmak için acele eder. Bir eser yazacak ve onu yayımlayarak ünlü olacaktır. Bu sayede kendisinden zengin olan Hüseyin Nazmi kız kardeşini Ahmet Cemil'e vermekten çekinmeyecektir. Tüm hayat gayesi budur fakat işler planladığı gibi gitmez. Önce kız kardeşi İkbal'i yayınevindeki dostu Ahmet Şevki Efendi'nin önerisiyle yayınevi sahibinin oğluyla evlendirir. Sonra eserini yazar ve Hüseyin Nazmi'nin evinde davetlilerin önünde okur. Yayınevindeki iş arkadaşı Raci dışında herkes beğenir hatta Lamia bile kimsenin olmadığı bir anda Ahmet Cemil'in defterine tebrik ederim yazar. Raci Ahmet Cemil'le iyi anlaşamadığı gibi ondan nefret ettiğini de her fırsatta belli eder. Karısı ve bir çocuğu olan Raci, gece hayatına ve alkole düşkün bir adamdır. Karısı sık sık gözü yaşlı yayınevine gelir kocasını sorar hatta oğlunu bile yayınevine eli iş tutsun diye çırak verir. Raci alkolden hastalanıp yataklara düştüğünde karısı yine de ondan vazgeçmez ve eldeki son paralarıyla Raci'yi tedavi ettirmek ister. Ahmet Cemil, Ahmet Şevki Efendi ve yayınevinden ayrılıp kırtasiye dükkanı açan Ali Şekip Raci'yi hasta yatağında ziyaret ettiklerinde doktor durumun kötü olduğunu söyler. Ahmet Cemil onu affettiğini söyledikten sonra oradan çıkarlar. Ahmet Cemil'in mutluluğu kardeşi İkbal'in mutsuz evliliğinden dolayı çabuk söner. Yayınevi sahibi öldüğünde eniştesi artık yayınevinin yeni sahibi olur ve birçok yazar arkadaşının da işine son verir. Ahmet Cemil'le birlikte yayınevine baskı manikaları alır ve tüm bunların borcunu da Ahmet Cemil'in üstüne yapar. Eniştesi İkbal'e kötü davranıp bebeğinin düşmesine sebep olduğunda Ahmet Cemil derhal yayınevinden istifa etmeyi ve makinaları da almayı planlar. Fakat parası yoktur. İkbal çocuğunu düşürdükten kısa bir süre sonra vefat eder. Lamia'da bir başkasıyla nişanlanınca Ahmet Cemil tüm ümitlerini yitirir. Eseri de Raci'nin gazetede yayınladığı bir yazıyla herkesin diline düşünce öfkelenir ve defterini yırtarak yakar. Artık tüm mai hayalleri siyaha dönüşür. Annesini de alarak başka bir yerde hayatlarına devam etmeye karar verir. Hüseyin Nazmi'nin Avrupa'ya gideceğini öğrendiğinde kendisi de tayin ister. Hüseyin Nazmi başka bir gemiye kendisi de annesiyle başka bir gemiye biner. Hayallerine, umutlarına veda ederek uzaklaşır. DEĞERLENDİRME Batılı anlamda modern Türk romanının başlangıcı sayılan oldukça önemli bir eserdir. Halit Ziya'nın da en sevdiği eserleri arasındadır. Servet-i funun yazarı olmasına rağmen sade ve tabi burada düzenlemesini yapan Şemsettin Kutlu'nun da hakkını vermek gerekir oldukça anlaşılır bir dili vardı. Ahmet Cemil'in psikolojisi varoluş sancısı başarıyla aktarılmıştı. Okurken insanı oldukça etkiliyor. Döneminin diğer eserleriyle kıyaslandığında konusuyla bile dikkat çekiyor. Mai gecenin hayalleri adım adım siyaha dönüşüyor ve bunu her satırda seziyorsunuz. Kesinlikle okunmaya değer bir eser. Uzun ya da sıkıcı bulunacağını düşünmüyorum çünkü hikayenin akışına kendinizi kaptırdığınızda elinizden bırakamıyorsunuz. Film seyreder gibi gözünüzün önünden akıyor kelimeler. Önceleri Türk klasik yapıtların ağdalı dilini ve uzun uzadıya anlatılan olaylarını sıkıcı bulurdum ve hepsinin de öyle olduğunu sanırdım. Şimdi ise kitaplığımda yer edinmiş bana iyi ki okumuşum dedirten Türk klasik eserleri, önyargılı olduğum yazarların elimden düşmeyen kitapları var. Bu yüzden her eser okunmayı hak ediyor en azından kötü olduğunu düşünmek için bile bitirmiş olmak gerekiyor. Halit Ziya Mai ve Siyahı ile bana tüm duyguları geçirdi. İçsel hesaplaşmayı Ahmet Cemil'le birlikte bende yaşamış kadar oldum. Kesinlikle okunmalı. Yazan: Leyla Nur Sarı Mai ve Siyah Konusu Halit Ziya Uşaklıgil'in 1889 yılında yayınlanan en önemli eserlerinden biri olan Mai ve Siyah ya da günümüz Türkçesi ile Mavi ve Siyah dönemin sanatçılarını anlatmaktadır. Kitabın ana karakteri olan Ahmet Cemil ünlü bir yazar olmak ümidi ile Mülkiye'de okur. Hayallerinin peşinden giderken hayattan ilk darbeyi babasının ölümü ile alır. Babasının ölmesi ile birlikte annesi ve kız kardeşi İkbal'e bakma görevi de ona kalır. Buna rağmen hayalinden vazgeçmez ve okuldan sonra geçinebilmek için çalışmaya başlar. Kitapçılarda hikaye çevirmenliği yapan, arada da zengin çocuklara özel dersler veren Ahmet Cemil, kendi hayallerine kavuşmanın zorluklarını görürken bolluk içinde yaşayanların hayatlarını sıkıcı bulur. Sevmediği işleri yapmak zorunda kalmasına rağmen hayalleri için buna katlanmaya devam eder. Ahmet Cemil, dönemin gazetesi olan Mir'at-ı Şuun gazetesine başvurur ve roman çeviricisi olarak gazetede işe başlar. Bu onun umudunu daha da arttırır. Gazetede çalışırken aynı zamanda yakın arkadaşı olan Hüseyin Nazmi'nin kız kardeşi Lamia'ya aşık olur fakat bir türlü açılamaz. Ahmet Cemil'in hayatında tam her şey yolunda giderken çalıştığı gazetenin sahibi ansınız ölür ve yerine oğlu Vehbi Efendi geçer. Saygısız ve umursamaz bir adam olan Vehbi Efendi, Ahmet Cemil'in kız kardeşi İkbal'e göz koyar ve onunla evlenir. Evlendikten sonra da ona şiddet uygulaması sonrası Ahmet Cemil daha fazla dayanamaz ve kardeşini yanına alır. Fakat yediği dayakların etkisi ile kardeşi daha fazla dayanamaz ve hayata veda eder. Bunun acısını çekerken Ahmet Cemil, Vehbi Efendi tarafından gazetedeki işinden kovulur. Hem işsiz kalan hem de kardeşini kaybeden Ahmet Cemil'i bir acı daha beklemektedir. En yakın arkadaşı olan Hüseyin Nazmi kariyerinde başarılı olmuştur ve İstanbul'dan ayrılacaktır. Dahası kız kardeşi Lamia da bir subaya aşık olmuş ve onunla nişanlanmıştır. Bu haberleri duyunca Ahmet Cemil'in hayatı daha da kararır ve tüm hayallerinden umudunu keser."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/mark-twain-kitaplari", "text": "Mark Twain 30 Kasım 1835'te Amerika Birleşik Devletleri'nin bir köyünde dünyaya gelmiştir. Gerçek ismi Samuel Langhorne Clemens'dir. On iki yaşındayken babası ölmüştü ve bu yüzden eğitimine son vermek zorunda kalmıştı. Evin geçinimi için bir yayınevinde dizgici çıraklığı yapmaya başlamıştır. Lakin daha sonra abisi de gazete çıkarmaya başladığından abisinin yanında dizgiciliğe başlamıştır. Ve hem abisinin gazetesinde hem de Boston'da çıkan mizahi dergide yazıları yayımlandı. 18 yaşına geldiğinde ise evinden ayrılarak yeni serüvenler arayışına girdi. Gemilerde yön kılavuzluğu ve askeriye de çalışmıştır. Lakin askeriye sevdası kısa sürmüştür. Daha sonra vali olan diğer abisinin yanına taşınmıştır ve dağlar da zengin olma umuduyla altınlar aramıştır. Ama umudunu kısa bir süre sonra yitirmiştir. Mark Twain daktiloyu ilk satın alanlardan ve daktiloyla da roman yazan ilk yazarlardandır. Daha sonra gezdiği yerleri gazetelerde yayımladı ve gezi yazılarını bir kitap altında toplayınca ülkesinde tanınmaya başladı. Eserlerinde her zaman mutluluğu, sevinci ve gülmenin güzelliğini konu alan Mark Twain, takma adını gemicilerin suyun derinliğini ölçmek için kullandığı 'iki kulaç derinlik' teriminden geliyor ve bu takma adıyla da otuz tane kitabı basılıyor. Yaşlandıkça daha sakin bir hayat isteyen Mark Twain, ikinci eşiyle beraber yaşarken bir gazete de editör ve yazar olarak çalışmıştır. Kendinden daha büyük bir parça bırakmak isteyip de otobiyografisini tamamlayamadan; 21 Nisan 1910 tarihinde hayata veda etmiştir. Mark Twain Kitapları: Jim Smiley ve Zıplayan Kurbağa ve Diğer Öyküler (1867), Saflar Yabancı Ülkede (1869), Tom Sawyer'ın Maceraları (1876), Bir Cinayet, Bir Sır ve Bir Evlilik (1876), Prens Ve Dilenci (1881), Küçük Prens ve Sokak Çocuğu / Prens ve Dilenci / Çalınan Taç (1882), Mississipi'de Yaşam (1883), Huckleberry Finn'in Maceraları (1884), A Connecticut Yankee in King Arthur's Court (1889), Ekvatorun İzinde (1897), Adem'le Havva'nın Güncesi (1904)"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/marsli", "text": "Marslı romanı son zamanlarda en fazla konuşulan romanların başında geliyor. Özellikle NASA'nın Mars'a insan gönderme projesini resmen başlatması ile en fazla ilgi çeken romanlardan bir tanesi olmayı başardı. Fakat romanın başarısındaki tek etken bu değil. Kitabın yazarı olan Andy Weir aslında çaylak olarak adlandırılabilecek bir yazar. Genç yaşta yazmaya başlamasına rağmen pek de gerçek yazarlık seviyesine hiç geçmedi. Fakat bilim kurguya olan ilgisi ve NASA'nın Mars projesini başlatması onun bir fırsatı görmesini sağladı ve Marslı romanını yazmaya karar verdi. Fakat bu tarz bir roman çok fazla teknik bilgi gerektiriyordu ve bu Andy Weir'in önünde engel olarak durmadı. Birçok araştırma yaptı ve gerek uzay bilimi gerekse Mars ile ilgili her türlü bilgiyi edinmeye özen gösterdi. Böylece ortaya çok da gerçekçi bir roman çıktı. Sanırım okurları bu kadar etkilemesindeki etken de bunun gerçek olabilme ihtimali. Andy Weir, Marslı romanında Mars'da mahsur kalan Mark Watney adındaki bir astronotun kurtulma hikayesini anlatıyor. NASA amacında başarılı olmuş ve Mars'a insan göndermeye başlamıştır. Mars'a son gönderilen 6 kişilik ekip bir fırtınanın ortasında kalması ile Mars'ı terk etmek zorunda kalır. Fakat bu sırada Mark Watney'e anten çarpar ve ortadan yok olur. Bunun üzerine ekibi onu ölü varsayarak Mars'ı onsun terk eder. Mark Watney uzun bir süre sonra kendini Mars'da yalnız olarak bulur. Yarasının üzerine düşmesi ve kanın pıhtılaşması sonrası bir bandaj görevi görerek hayatta kalmasını sağlamıştır. Fakat onun için tehlike asıl yeni başlıyordur çünkü Mars'da yalnızdır ve sınırlı sayıda yiyeceği vardır. Dahası NASA ile iletişim şansı yoktur ve bir sonraki Mars görevi yaklaşık 4 yıl sonra Mars'a varacaktır. Mark, bir şekilde hayatta kalabilmek için hiç bir şeyin yaşamadığı gezegende tarım yapmak zorundadır. Mark, tüm imkanlarını kullanıp yaşama alanını mümkün olduğu kadar küçülterek Mars'da tarım yapmaya başlar. Yine de hesaplamalarına göre 4 yılı tamamlaması pek mümkün değildir. Bir yolunu bulup NASA ile iletişime geçmesi gerekir ve bunun içinde eskiden gönderilen fakat şuan hurdaya çıkmış olan kendisine yakın bir noktadaki cihazı alması gerekir. Fakat bilmediği NASA'nın Mars'daki uydular sayesinde onun yaşadığını zaten öğrenmiş ve kurtarma operasyonuna başlamış olmasıdır. Mark, cihazı bulur ve bir şekilde NASA ile iletişime geçer. NASA'da ona kurtarma planından bahseder. İki tarafta operasyon için harekete geçer. Mark, bir sonraki Mars ekibinin iniş yapacağı yere gitmesi gerekir ve bu çok uzun ve tehlikeli bir yoldur. NASA planı uygulamaya koyar fakat hızlı bir çözüm üretebilmek için güvenlik kontrollerini fazla yapmadan bunu yaparlar ve sonuç fiyasko olur. Artık Mark'a zamanında ulaşmak pek mümkün değildir. NASA'da biri farklı bir çözüm sunar fakat bu çok daha tehlikelidir. Dünyaya doğru yolda olan Mark'ın ekibi dünya yörüngesine girmeden dünyadan gelecek yiyecekleri alıp, Dünya'yı kullanarak Mars'a geri döneceklerdir. Fakat Mars'a inmeleri söz konusu değildir ve bu yüzden Mark'ın da aynı anda Mars yörüngesini çıkıp uzay mekiğine aynı anda ulaşması gerekir. NASA ya bir kişiyi ölüme bırakacaktır ya da 6 kişinin hayatını riske atacaktır. NASA risk almak istemez fakat Mark'ın eski ekibi kararını çoktan vermiştir. Şimdi her şey yaptığı hata nedeni ile Dünya ile iletişimi tamamen kopan Mark'ın Mars'ın tehlikeli yüzeyinde o kadar uzun yolu nasıl aşacağıdır. Bilim kurgu romanlarını seviyorsanız ve özellikle uzaya karşı özel bir ilginiz varsa Marslı kitabı gerçekten mükemmel bir eser. İçerdiği teknik terimler nedeni ile bazen okuması ve anlaşılması oldukça zorlaşıyor fakat gerçeklik hissini çok fazla vermesi nedeni ile Mark Mars'da çabalarken siz de aynı zamanda onunla oradaymışsınız gibi hissediyorsunuz. Mark'ın başına gelenler ve onların üstesinden gelip hayatta kalma mücadelesi gerçekten okumaya değer. Kitabın oldukça da komik kısımları olduğunu söylemem gerek."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/mart-menekseleri", "text": "Emily Wilson kocası Joel'le birlikte New York'ta yaşamaktadır. Emily ünlü bir yazardır. Fakat bir süredir hiçbir şey yazamıyordur. Emily buna çok üzülür. Joel başka bir kadın için Emily'i terk eder ve boşanırlar. Emily bu duruma çok üzülür. Çünkü o Joel'i seviyordur. Emily'nin arkadaşı Annabelle kendisini toparlaması için ona yengesinin yanına, adaya, gitmesini tavsiye eder. O sırada Emily yengesi Bee'den mektup alır. Bee onu adaya davet eder. Emily de ani bir kararla valizini hazırlar ve adaya gider. Emily mart ayı boyunca adada kalmaya kararlıdır. Emily adaya uzun zamandır gelmemiştir ve adayı çok özlediğini fark eder. Emily adada Bee'inin komşusu Henry ve Jack ile tanışır. Bee, Emily'nin bu kişilerle görüşmesinden hiç hoşnut olmaz. Emily kaldığı odadaki çekmecede bir günlük bulur ve bu günlüğü okumaktan kendisini alamaz. İlk sayfalarını okuduğunda bu günlük onu çok etkiler. Emily ertesi gün Bee'nin en yakın arkadaşı Evelyn ile tanışır. Bee'nin olmadığı bir an Evelyn'e bu günlükten bahseder. Evelyn ona günlüğü okumasını ama Bee'ye söylememesini ister. Ama Emily'nin sormasına rağmen başka bilgi vermez. Emily'nin bu günlüğe olan ilgisi gittikçe artmaya başlar. Bu sırada Emily'nin Jack ile olan arkadaşlığı da ilerler. Emily her gün günlüğü okur. Günlük Esther adında bir kadın tarafından yazılmıştır. Esther ve Elliot büyük bir aşk yaşamışlardır ve nişanlanmışlardır. Daha sonra Esther, Elliot'u başka bir kadınla görür ve onu dinlemeden onu terk eder. Elliot'un tüm çabalarına rağmen onunla barışmaz. Elliot bunun üzerine askere gider. Esther başka bir adamla evlenir. Bir de kızı olur. Esther Elliot'u hala seviyordur. Sürekli ondan haber bekler. Elliot Esther'e bir mektup gönderir ve onu hala çok sevdiğini söyler. Elliot daha sonra askerden döner. Esther bunu arkadaşı Frances'ten öğrenir. Elliot Esther'e bir not bırakır ve gece onu beklediğini gelmezse de ümidini tamamen keseceğini söyler. Esther kocası Boby uyuduğunda Elliot'un yanına gider. O gece orada Esther kocasını aldatır. Daha sonra bu ihanetini kocasına söylemeyi düşündüğü zamanlarda kocası hastalanır ve ona bir şey söyleyemez. Bu zamanlarda Esther'in destekçisi arkadaşı Rose olur. İlerleyen zamanlarda Esther hamile olduğunu öğrenir. Daha sonra kocası Boby onun ihanetini öğrenir ve onu evden kovar. Esther arabaya binip Elliot'un evine gider fakat Elliot evde yoktur. Daha sonra arkadaşı Frances'e gitmeye karar verir. Frances'in evine gittiğinde Elliot'un da orada olduğunu görür. Onların birlikte olduğunu düşünür. Arabasına biner ve oradan ayrılır. Elliot ve Frances de son anda onu fark ederler ve peşinden giderler. Onlar geldiğinde Esther arabasını uçuruma doğru sürer ve uçurumdan düşer. Elliot onu kurtarmak ister fakat Frances onu götürür. Frances giderken orada liseden beri Esther'e aşık olan Billy'i görür. Emily Esther'in kim olduğunu çok merak eder ama kimse ona bilgi vermez. Emily ile Jack arasındaki arkadaşlıkta ilerler. İkisi de birbirini seviyordur. Kanser hastası olan Evelyn hayatını kaybeder. Bee ve Emily buna çok üzülür. Evelyn'in cenaze töreninde Emily Jack'in büyükbabasını görür. Emily Esther ve Eliiot hakkında araştırmalar yapmaya başlar. Emily öğrendikleri karşısında şok olur. Çünkü araştırmaları sonucunda Esther'in kocası Boby'nin büyükbabası olduğunu öğrenir. Esther de Emily'nin gerçek büyükannesidir. Emily o hikayenin onu neden o kadar ilgilendirdiğini anlar. Emily, Esther'in hayatını yazmaya başlar. Artık yazarlık yeteneğine kavuşmuştur. Ertesi gün Emily'i Elliot arar ve görüşmek istediğini söyler. Emily görüşmeye gider. Gittiğinde Elliot'un Jack'in büyük babası olduğunu görür. Elliot ona tüm hikayesini anlatır. Emily günlükte yazan isimleri sorar. Elliot Frances'in Bee, Rose'un Evelyn, Billy'nin de Henry olduğunu öğrenir. Elliot Esther'in kendisi ve Bee yüzünden öldüğünü söyler. O günden sonra Bee ile hiç görüşmediklerini söyler. Emily ikisinin adına da çok üzülür. Emily bu öğrendikleri sonrasında kitabını yazmaya devam eder. Emily öğrendiklerinin ona sürekli acı verdiğini anlar. Daha bir ay olmamasına rağmen adadan ayrılmaya karar verir. O gece Jack'i arar fakat telefonu bir kadın açar. Bunu üzerine Emily Jack'e haber vermeden adadan ayrılır. New York'a döndüğünde eski eşi Joel ile görüşürler. Joel, Emily ie barışmak ister. Fakat Emily barışmamak konusunda kararlıdır. Emily bir mektup alır. Mektup Henry'den gelmiştir. Henry de mektupta Esther hakkında bildiklerini anlatır. Esther'in o gece ölmediğini söyler. İntihar'ın bir oyun olduğunu onun kazadan kurtulduğunu söyler. Onunla uzun yıllar mektuplaştıklarını fakat sonradan mektupların kesildiğini söyler. Henry onun öldüğünü düşünüyordur. Tüm mektupları da Emily'e gönderir. Emily bu mektubun ardından Jack'ten de bir mesaj alır ve adaya gitmeye karar verir. Adaya gittiğinde öğrendikleri Emily'nin kitabının son bölümünü yazmasını sağlar ve Emily kitabını tamamlar. Mart Menekşeleri Konusu Duygusal aşk hikayelerinin usta kalemlerinden bir tanesi olan Sarah Jio Mart Menekşeleri isimli romanı ile yine okurlarını derinden etkiliyor. Emily Wilson başarılı bir yazardır ve özel hayatında gerçek aşkı bulduğuna inanarak mutlu bir şekilde yaşar. Fakat bir gün acı gerçek ile yüzleşir ve hayatının aşkı olduğuna inandığı adam onu farklı bir kadın için terk eder. Büyük hayal kırıklığı yaşaran Emily'nin imdadına yengesi Bee yetişir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/marti-jonathan-livingston", "text": "Richard Bach tarafından 1972 yılında yazılan masal tadında bir öykü olan \"Martı\"; hemcinsleri gibi sadece yemek peşinde koşmayan, birbirleriyle kavga etmeyen sıradışı bir martı olan Jonathon Livinston'un hikayesini anlatmaktadır. İnsanlığı güzel bir şekilde eleştiren ve ders verici nitelikte yazılmış dünya edebiyatında önemli bir yeri olan kitaptır. Martı Jonathon Livinston, kendini diğer arkadaşlarından farklı görür. Onların amacı sadece karınlarını doyurmaktır. Jon için ise önemli olan yemek değil uçmaktır. Uçmayı büyük bir tutkuyla seviyordur. Ailesi bu duruma tepki verir. Annesi, alçaktan uçmak albatrosların işi olduğunu ve zayıf kaldığını söyler ve kendisi için yemek bulmasını ister. Fakat Jon ailesini dinlemez ve uçuş denemeleri yapar. Başarısız olur ve sıradan bir martı olmaya karar verir. Fakat birgün karanlıkta uçmaya karar verir. Çünkü martıların karanlıkta uçamadıkları bilinmektedir. Birkaç deneme yapar ve sürüye katılmamaya özgürce uçmaya karar verir. Jonathan artık yeryüzünün akrobatik uçuş yapabilen tek martısıdır. Kumsaldaki sürüye katıldığında neredeyse gece yarısı olmuştur. \"Yaşamak için ne kadar çok neden var. Cehaletimizi kırabiliriz, yeteneklerimizi ve zekamızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi, özgür olabiliriz!\" diye düşünüyordur. Fakat olaylar beklediği gibi değildir. Martı Konseyi toplanır ve Livinston'u pervasızlık ve sorumsuzluk gösterdiği gerekçesiyle sürüden atarlar. \"Bana bir şans verin, öğrendiklerimi size göstereyim!\" dese de Jon artık sürüden ayrı yalnız bir martı olmuştur. Gökyüzünde özgürce uçarken gecenin bir yarısı ışıklar saçan iki martıyla karşılaşır. Uçma stillerini çok beğenir. Bu iki martı aynı aileden olduklarını söyleyerek Jonathan'ı da yanlarına alarak kapkaranlık gökyüzünde yükselerek gözden kaybolurlar. Kitabın ikinci bölümünde Jonathan'ın farklı bir gezegendeki hayatı anlatılmaktadır. Artık onun da ışıklar saçan kanatları vardır ve burası cennet diye düşünür. Bu yeni yerinde dünyadakinden çok daha fazla şey öğrenmesi gerektiğini düşünür. Buradaki martılar da farklıdır. Hepsi kendilerini geliştiren ve farklı denemeler yapan muhteşem kuşlardır. Burada Sullivan ve Chiang adlı kuşlardan çok şey öğrenir. Kendisinin sınırları olmayan mükemmel bir martı olduğuna karar verir. Fakat bir gün dünyada da bir ya da iki tane öğrenmeye hazır martı olacağını düşünür. Sulllivan buna karşı çıksa da Livingston yeni öğrenci bulup öğrendiklerini paylaşmak amacıyla dünyaya geri döner. Kitabın üçüncü bölümünde Jon'un geri döndüğü sürü bölgesindeki öğrencileriyle maceraları anlatılır. Fletcher de sürüden atılmış bir martıdır ve Jon'un ilk öğrencisi olur. Gün geçtikçe yeni öğrenciler de katılır. Bir gün Jon öğrencileriyle beraber kurultay toplantısının olduğu yere gider. Sürü onlara sırtını dönse de Jon eğitim uçuşlarına devam eder ve her gün bir iki tane yeni martı Jon'un grubuna katılır. Bir gün Fletcher yavru bir martıya çarpmamak için kayaya çarpar. Herkes öldüğünü zanneder, Fakat Fletcher bir rüyadan uyanır gibi kalkar. Dört bin martı bunun şeytan işi olduğunu düşünerek saldırmaya çalışırlar. O anda Jon ve Fletcher bin metre uzağa uçarak kaçarlar. Bu duruma Flatcher çok şaşırmıştır. Bu nasıl olur diye sorar. Jon, tıpkı eskiden olduğu gibi çalışarak der. Ertesi sabah, Jon, \"Artık bana ihtiyacın kalmadı. Senin kendini bulmaya ihtiyacın var. Onu anlamaya ve öğrenmeye çalış.\" der. Kısa bir süre sonra Jonathon'un bedeni şeffaflaşır ve kaybolur. Fletcher kısa bir an öğrencilerine onları gerçekten oldukları gibi görür. Gülümseyerek, sınır yok Jonathon diye düşünür. Öğrenme yarışı işte yeniden başlamıştır. Martı Jonathan Livingston Konusu Martı kitabı konusu nedeni ile okunması için en fazla tavsiye edilen kitapların başında gelir. Oldukça motive edici ve insanın isteğinde her şeyi başarabileceğini bir martı vasıtası ile anlatan bir eserdir. Kitabın ana karakteri bir martı olan Jonathan Livingston ya da kısaca Jon'dur. Diğer tüm martılar sadece karınlarını doyurmak için uğraş verirken Jonathan hayata çok farklı bakar. Uçmayı çok sever ve her seferinde limitlerini zorlamaya uğraşır. Her zaman daha fazlasını başarabileceğini bilir ve buna içten inanır. Başarısız olduğunda da bile denemekten vazgeçmez ve sonunda akrobatik uçabilen tek martı olmuştur. Dahası diğer martıların aksine geceleri de uçabilmektedir. Jonathan uçmanın sınırsızlığını keşfettikten sonra kendisi gibi olan martılar ile tanışır. Artık kendisi bambaşka birisidir. Burada kendisinden daha yetenekli martılardan daha fazla şey öğrenir ve öğrendiklerini paylaşmak için eski sürüsüne döner. Fakat farklı olduğu için sürüsünden dışlanır. Yine de hayalinden vazgeçmez ve istekli olan martılara bildiklerini öğretmeye çalışır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/martin-eden", "text": "Jack London tarafından 1909 yılında kaleme alınmış olan roman yarı otobiyografik bir romandır. Jack London bu kitabında kaba saba ve eğitimsiz Martin Eden adlı gencin kendinden üst mertebede bir kadına aşık olması ve ona ulaşabilmek adına göstermiş olduğu çabaları anlatıyor. Martin Eden kendini bildiği günden beri denizcilikle uğraşmıştır. Gücü kuvveti yerindedir. İlkokul zamanından beri eğitim almamış olmasına rağmen eksikliğini hiç hissetmemiştir. Ta ki Ruth ile karşılaştığı güne kadar. Martin Eden, Arthur adlı genci bir kavganın ortasından kurtarmış onun için kendini tehlikeye atmıştır. Arthur, Martin'in yaptığı şeyden ve karakterinden çok etkilenmiş ve onu ailesi ile tanıştırmak için yemeğe davet etmiştir. Martin eve adım attığı ilk andan itibaren kendini hiçbir zaman ait olamadığı bir dünyada bulmuştur. Bu fikre duyduğu inanç Ruth adında kibar ve güzel bir genç kızla karşılaşınca iyice içine işlemiştir. Ruth'un gözlerindeki masumiyet onu büyülemiş ve kıza adeta tutulmuştur. Ruth da her ne kadar bundan rahatsız olsada karşısındaki bu güçlü kuvvetli, uzun boylu ve yakışıklı gençten hoşlanmıştır. Bulunduğu ortam ve kişiler Martin'in kendisinden ve kişiliğinden daha önce hiç duymadığı bir rahatsızlık duymasına neden olmuştur. Karşındaki zarif kıyafetler içinde süzülen kişileri gördükçe kendi giyiminden utanmıştır. Ama onu daha da mutsuz eden şey Ruth'un ulaşılmazlığı olmuştur. Büyük bir umutsuzluk ve her yerini saran bir aşkla ablasının evindeki kiralık odasına dönmüştür. İstemsizce bir yatak ve dolabın zar zor sığdığı odasını ve Ruth'un kocaman evini karşılaştırır. Değişmesi gerektiğini fark eder, daha çok okuması ve öğrenmesi lazımdır. Yürüyüşü ve konuşma tarzını mutlaka değiştirmeli, daha kibar birisi olmalıdır. Ruth'u görmeden geçirdiği bir hafta boyunca başka kızlarla konuşmaz ve geceleri onun penceresinin önünde dikilir. Onu görmeyi deli gibi istese de bunu nasıl yapacağını bir türlü bilemez. En sonunda onu ziyaret etmiş ve değişmek istediğini, bunun için yardıma ihtiyacı olduğunu söylemiştir. Ruth ona yardımcı olmayı kabul etmiş ve öncelikle konuşma tarzını değiştirmesini ardından da yarım kalan eğitimini tamamlaması gerektiğini söylemiştir. Martin kısa sürede konuşmasını düzeltmiştir. Daha sonrasında liseye kayıt olabilmek için sınava girmiştir. Ne yazık ki dil bilgisi dışındaki tüm derslerden kalmış ve sonrasında öğrenmek için bir öğretmene ihtiyaç duymadığını tek başına da öğrenebileceğini fark etmiştir. Okumak yetersiz gelmeye başladığında kendisi yaşadığı maceraları kaleme almaya kadar vermiştir. O sırada parası bittiği için yeniden gemi işine dönmek zorunda kalmıştır. Gemide geçirdiği 8 ay boyunca eline geçen her kitabı okumuş kendini geliştirmek için çabalamıştır. Geri döndüğünde yazma işine devam etmiştir. Yazmış olduğu hikayeleri editörlere göndermeye başlamıştır. Ama bütün hepsi reddedilmiş, geri gönderilmiştir. Yine de umutsuzluğa kapılmadan yazmaya ve editörlere göndermeye devam etmiştir. Uykusunu olabildiğince azaltıp, bütün zamanını yazmaya ve Ruth'a ayırmıştır. Bu sırada Ruth'un annesi ve babası kızlarının içindeki kadının uyanmaya başlamasına sevinmiştir, ama bir yandan da Martin'e aşık olmasından endişe duymaktadırlar. Ama kız Martin'e asla aşık olmayacağı konusunda onlara güvence vermiştir. Bu sırada parası biten ve yazılarından olumlu dönüş alamayan Martin mecburen iş aramaya başlamıştır. Joe isimli birisiyle tanışmış ve onunla beraber giderek çamaşırcılık yapmaya başlamıştır. Ama ne okumaya ne de yazmaya vakit bulabilmiştir. Hatta öyle ki düşünmeye bile vakti yoktur. Bu yoğun tempo yüzünden edindiği bütün birikimleri kaybetmeye başlaması üzerine istifa ederek yaşadığı şehre dönmüştür. Ruth'da bu sırada üniversiten mezun olmuş ve evine dönmüştür. Mezun olduğu için çalışması gerekmez. Böylece yazmayı bırakan Martin ile sık sık görüşmeye başlamışlardır. Sonunda birbirlerine aşık olduklarını fark ederek nişanlanmışlardır. Ruth'un ailesi bunu onaylamasa da gelip geçici bir şey olduğunu, sonunda kızlarının gözlerinin açılacağını düşünerek itiraz etmemişlerdir. Yine de bu nişanı gizli tutmaya karar vermişlerdir. Ruth'un gözlerinin açılması için sürekli olarak soylu, kibar ve Ruth'a yakışacağını düşündükleri erkekleri eve davet etmişlerdir. Bu sırada Martin ablasının yanından taşınarak kendisine oda kiralamış ve yazmaya devam etmeye başlamıştır. Ne yazık ki yazdıklarını yine satamaz. Ruth bu durumdan rahatsız olsa da onun da diğer ünlü yazarlar gibi günün birinde zengin olacağını düşünerek kendini rahatlatmıştır. Martin parası tükendiği için takım elbisesini ve bisikletini sık sık rehineciye vermiştir. Takım elbisesi olmadığı için Ruth'u çok az görmeye başlamıştır. Günün birinde Ruth'un evinde tanıştığı Russ Brissenden ile anlaşmaya başlamıştır. Onun dışında kimlerle tanışırsa tanışsın ona sığ gelmeye başlamıştır. Üniversite eğitimi almalarına rağmen onların cahil kişiler olduğuna inanmaktadır. Çevresindeki herkes onu işe yaramaz birisi olarak görmüştür. Ruth bile onun hayallerini hedeflerini bilmesine rağmen onu düzenli bir iş bulması konusunda sıkıştırır. Dergilerden elde ettiği birkaç lirayla zar zor karnını doyurmuştur. O sırada yaptığı hararetli bir konuşma gazetelere yansımış ve konuşması yüzünden herkes ondan nefret etmeye başlamıştır. Ablasının ve kız kardeşinin kocaları ailelerinin ismini kirlettiğini söyleyerek onu dışlamışlardır. Yaşadığı mahallede de aynı tepkileri almıştır. Ama onu en çok üzen Ruth'un onu terk etmesi olmuştur. Russ Brissenden tarafından yazılmış olan bir şiiri dergilere göndermiştir. Olumlu dönüş aldığında arkadaşından izin almak için yanına girmiştir. Fakat arkadaşının intihar ettiğini öğrenmiştir. Daha sonrasında şiiri yayınlatmış ama şiir ağır eleştirilere maruz kalınca bundan pişman olmuştur. Arkadaşının ölümü ve Ruth'un onu terk etmesi içinde derin bir boşluk oluşmasına neden olmuştur. Hatta öyle ki \"güneşin utancı\" adlı eserinin basılması dahi onu sevindirmemiştir. Kitabı hiç beklemediği kadar büyük bir ilgiyle karşılanmış, herkes tarafından çok sevilmiştir. Ama elde ettiği bu başarı onu hiçbir şekilde onu mutlu edememiştir. Para biriktirip Güney denizlerinde yaşamayı aklına koymuştur. O sırada eski çetesinin toplandığını duyunca onların yanına gitmiştir. Ama hiçbir şekilde kendisini oraya da ait hissedememiştir. Eskiden beri ona aşık olan Lizzie'yle karşılaşmıştır. Lizzie hala ona aşıktır ama Martin ona karşı hiç bir şey hissetmemektedir. Yine de kıza yardım etmek istemiştir ve onu akşam okuluna yazdırmıştır. Martin'in en büyük isteği ev sahibi Maria'yı, ona inanmış olan tek kişiyi gururlandırmaktır. O yüzden basılan kitabını ilk ona hediye etmiştir. Bu sırada bütün yayınevleri peşine düşmüş, diğer öykülerini satın almak için sıraya girmişlerdir. Zamanında beğenilmeyerek geri çevrilen bütün eserlerinin şimdi bir şaheser muamelesi görmesi onu şaşırtmıştır. Eskiden onu dışlayan, ezen herkes onunla dost olmak için çabalamaya başlamıştır. Enişteleriyle dahi arası düzelmiştir. Ruth' ların evinde tartıştığı yargıç dahi onunla görüşmeyi istemiştir. Ruth bile onu sevdiğini söyleyerek geri dönmüştür. Martin ise bunların nedenini anlayamamıştır. Onları yazarken de aynı kişi olduğunu, değişmediğini düşünüp durur. İnsanların ona karşı tavırlarının değişmesinin nedenini bir türlü kavrayamaz. Bu sırada önceden reddedilen bütün eserleri tanınmış yayınevleri tarafından basılmak istenmiştir. Ama bu onu hiçbir şekilde mutlu edemez. Çevresindeki kişilerin sevgisi hatta Ruth'un geri dönmesi bile ona mutluluk vermez. Sonunda hayal ettiği gibi güney denizlerine gitmek için gemiyle yolculuk yapmaya karar vermiştir. Gitmeden önce ev sahibi Maria'ya bir çiftlik ve çocuklarına ayakkabı satın almıştır. Ardından ablasına daha büyük dükkan satın alabilmeleri için para vermiş ve eski arkadaşı Joe'ye çamaşırhane satın almıştır. Ardından bir gemiye binerek uzaklaşmıştır şehirden. Gecenin bir yarısında da geminin güvertesinden atlayarak intihar etmiştir. Martin Eden beni gerçekten derinden etkileyen bir kitap olmuştu. Kitap sıradan bir aşk romanından çok daha öte, insanın içine işleyen bir kitaptı. Kitapta ara ara sıkıldığım yerler olsa da genel olarak okuması kolay ve zevkli bir kitaptı. Eğer okumak konusunda tereddüttünüz varsa hiç düşünmeden okumanızı tavsiye ederim. Yazan: Zerda Nur Zeybek Martin Eden Konusu Martin Eden modern bir Külkedisi masalıdır. Oligarşiyi hedef tahtasına oturtarak Jack London şu soruyu sorar: ''Bir Külkedisi Prenses olabilir mi? Yoksa Prenses olmak için soylu bir aileye mi sahip olmalıdır?'' Sınıflar arası farkların insanları adeta kıydığı bir dönemde bir alt sınıf gemici olan Martin bir tesadüf eseri tanıştığı Ruth'a vurulur. Ruth'un Martin'in hayallerin ötesinde ki yaşantısı Tanrı'nın karşısında bir insanın ki kadar acizcedir. Martin Ruth'u etkilemek ve ailesinin onayını almak için bir dizi arayışa girecektir. Ruth için girdiği bu yol onu bir çıkmaza sokarken geriye dönebilecek bütün limanları da çoktan yakmış olacaktır. Artık Martin Ruth için çıktığı bu yolda limansız bir gemidir, fırtınalar koparken bu denizde... Martin Ruth aşkının insan ötesine taşımasını; kiraz yerken dudağında kalmasına dahi şaşıracak düzeyde bir cennet hayalinin peşine düşer. En büyük rehberi de Ruth'un kendisidir. Bütün yaşamını kütüphanede Ruth'un tavsiyeleriyle görgü, ilim ve fen kitaplarıyla geçirir. Ruth'un taşlamış kalbini yumuşatabileceği düşüncesi, ilk başlarda bu alt sınıf delikanlıya ailesinin göz yummasını sağlar. Ne de olsa Martin Ruth'un dengi olamaz. Martin sosyalist toplantılara katılır. Sonrasında evrim hakkında okumaya başlar. Spencer'ın kitaplarıyla güçlünün zayıfı ezdiği değerleri öğrenir. Evrim'in zamanın bütün değerleri sarsarak güçlü çıkışları ve dogmatizm gibi büyük akımları sonrasında ki zıt görüşlerle birlikte öğrenir. Bilgisi o kadar artar ki Ruth'un ailesinde ki insanların konuşmaları ona boş gelmektedir. Eğitim süresi hızlıca ilerlerken büyük bir sorun vardır. Geçinmek! Martin Ruth'u kazanmak ve ailesinin rızasını almak için yazarlığı yapabileceğine inanır. Hem de başlangıçta ki düşüncelerine göre gemiyle açılmasından daha fazla kazanabilecektir. Martin yazıları dergilere gönderir. Dergiler hemen kabul etmez. Eniştesinin Martin'le anlaşmazlığı yüzünden birkaç ağır red mektubu da almaya başlar. Sistemden başka eniştesi de Martin'in karşısında durmaya başlar. Ruth da Martin'e duygular beslemeye başlar ve nişanlanırlar. Lakin Martin'in bir işe girmesi yönünde baskı yaparlar. Martin bunlar karşısında yılmadan yoluna devam eder. Çünkü kendisine inanır ve Ruth'a aşıktır. Parası biter, tefeci mallarına el koyar. Çamaşırhane'de çalışırken Joe ile tanışır. Joe bütün vahşiliği ile yaşama tutunmaya çalışmaktadır. Hiç düşünmeden çok çalışmaktadır. Fakat Martin'den farksızdır. Yazarın ismini kapattığınızda Jack London kitaplarında karşılaştığınız yan iki önemli karakterden biridir, Joe. Okuru kitabın sonunda bir süprizle beklemektedir. Hiç düşünmeden başkaları için çalışmanın yorumudur Jack London'a göre Joe. Bir diğer karakterde Papaz karakteridir. Kiliseden atılmıştır. Yazar ve şairdir. Martin'in bilinçaltı gibidir. Korkuları ve umutsuzluğunun yanı sıra Martin'i ünlü olmasını sağlayacak bir trajediye imza atar. Evinde intihar eder. Martin bu andan itibaren bir yükselişe geçer. Martin gün geçtikçe zenginleşir. Yazıları yayımlanır. Ruth'un ailesi Martin'i kabul eder. Bir gün Martin Ruth'la kavga eder. Nişanı atarlar. Ruth Martin'i sevdiğini söylese de Martin saplantılı düşüncelerle sürekli para ve ün noktasında kendisine yaklaşıldığını düşünmektedir. Bu saplantılı düşünceler kavgalı günlerinin geçtiği limanda ki arkadaşlarının yanına Martin'i sürükler ama Martin buraya da yabancıdır. Sonsuzluk onu denize çağırmaktadır. Martin için ne aşk ne de varılacak bir yer artık yoktur. Son yolculuğuna çıkmak üzere gemiye biner."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/martiya-ucmayi-ogreten-kedi", "text": "Martıya Uçmayı Öğreten Kedi iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde Zorba'nın yaşam öyküsü, Kengah'ın Zorba'yla karşılaşana kadar yaşadıkları ve Kengah ile Zorba'nın konuşmaları yer alıyor. İkinci bölümde ise olaylar kısa bir süreliğine yumurtanın, daha sonra ise yavru martının etrafında şekilleniyor. İlk bölümün sonunda başlayan kediler arasındaki dayanışma, kitap boyunca artarak devam ediyor. Aralarından birinin sözünü kendi sözleri gibi görmeleri ve ona sonuna kadar destek olmaları ise olumlu bir örnek oluyor. Ayrıca kedilerin birbirlerinin yanı sıra kendilerinden başka bir canlı için türlü fedakarlıklar yapmaları da dikkat çekiyor. Kitap bu gibi örneklerle, insanların hayatlarından çıkarmaya başladıkları erdemleri hatırlamalarını sağlıyor. Bu yönüyle çocukların yanı sıra yetişkinlere de hitap ediyor. Albay'ın Sekreter'e sürekli miyavlarını ağzından aldığını söylemesi ve Profesör'ün en basit olaylara bile korkunç diyerek tepki vermesi ise kitaba hem güldürücü hem de düşündürücü bir yön katıyor. Harry'nin Liman Çarşısı'ndaki Matias ise adeta tüm kötü özellikleri üzerinde toplamış, hilekar ve alkolik bir şempanze olduğu için sevilmeyen bir karakter oluyor. Kitapta, kedilerin aksine kendi çıkarlarını ön planda tutan Matias'ın varlığı ise kedilerin bu erdemini daha da belirginleştiriyor. Büyük bir martı sürüsü gökyüzünde ilerliyor. Bir süre sonra mola vererek, güç toplamak için balık avlayıp yemeye başlıyorlar. Onlardan biri olan dişi martı Kengah da diğer balıklar gibi denize dalıp balık avlıyor. Bir süre her şey yolunda gidiyor. Fakat Kengah son kez denize dalıp çıktığında etrafta kendisinden başka martı kalmadığını görüyor. Ayrıca denizde petrole bulandığı için daha iyice çaresizleşiyor. Ama hiçbir şey yapmadan pes etmek yerine, denizin temiz kısmına gidip bedenini petrolden temizlemeye çalışıyor. Neyse ki kanatları bedenine yapışmadığı için kuyruğunu biraz temizleyip uçmaya başlıyor. Bir süre uçtuktan sonra gücü tükeniyor ve bir balkona düşüyor. Kengah'ın düştüğü balkonda Zorba adlı siyah bir kedi bulunuyor. Kengah balkona düştüğü sırada Zorba, sahiplerinin tatile çıkmasını fırsat bilerek keyif çatıyor. Ama gökyüzünden pat diye düşen kirli ve kötü kokulu martıdan sonra Zorba'nın güneşlenme keyfi sona eriyor. Kengah, Zorba'nın iyi bir kedi olduğunu anlayarak ondan yardım istiyor. Böylece gücü tükenmeden yumurtlamaya çalışarak, Zorba'dan üç şey için söz istiyor. Zorba da Kengah'a yumurtasını yemeyeceğine, civciv çıkana kadar yumurtayı koruyacağına ve yumurtadan çıkan civcive uçmayı öğreteceğine dair söz veriyor. Ardından da Kengah'a yardım etmek için Albay'dan yardım istemeye gidiyor. Lokanta kapısında Zorba'yı Sekreter karşılıyor ve Zorba'nın Albay'la görüşmesini sağlıyor. Zorba tüm olanları Albay'a anlatınca yardım istemek için hep beraber Profesör'e gidiyorlar. Profesör ansiklopedilerinden bilgi edinmeye çalışıyor. Sonunda petrolün benzin ile temizlenebileceğini öğreniyorlar. Böylece Sekreter kuyruğunu benzine batırıyor ve hep beraber Kengah'ın yanına gidiyorlar. Kengah'ın yanına ulaşınca artık yaşamadığını görüp çok üzülüyorlar. Bu sırada yumurtayı da fark ediyorlar. Profesör, Zorba'ya yumurtayı sıcak tutması gerektiğini söylüyor. Böylece Zorba yumurtayı dikkatlice karnının altına alıyor. Akşam olunca da Kengah'ı el birliğiyle bahçeye gömüyorlar. Zorba artık günlerini, yumurtayı sıcak tutup koruyarak geçiriyor. Diğer kediler de sıkça onları ziyaret edip civcivin çıkacağını günü bekliyorlar. Nihayet günler sonra civciv yumurtadan çıkıyor. Kedilerin asıl işi de o günden sonra başlıyor. Çünkü hem başka kediler hem de Zorba'ya bakmaya gelen aile dostu yavru martı için tehlike oluşturuyor. Böylece yavru martının, Profesör'ün yaşadığı Harry'nin Liman Çarşısı'nda yaşamasına karar veriyorlar. Kediler, yavru martının güvenliğini sağladıktan sonra ona bir isim vermek istiyorlar. Böylece yavrunun cinsiyetini öğrenmek için Pupa-yelken'den yardım istiyorlar. Yavrunun dişi olduğunu öğrenince de ona Şanslı ismini veriyorlar. Dostlarının yardımı sayesinde Zorba, Kengah'a verdiği iki sözü yerine getiriyor. Geriye ise Şanslı'ya uçmayı öğretmek kalıyor. Bunun için Profesör uçmak hakkında uzun süre araştırma yapıyor. Sonunda denemeler başlıyor ama Şanslı her seferinde biraz havalanıp yere çakılıyor. Şanslı tüm çabalara rağmen uçmayı başaramayınca Zorba, bir insandan yardım istemeyi teklif ediyor. Teklif kabul edilince her biri kendi sahibinin ne kadar iyi bir insan olduğundan bahsediyor. Ama, bu insanlardan hiçbirinin Şanslı'nın uçmasına yardım edemeyeceğini düşünüyorlar. En sonunda ise Zorba, Minnoş'un sahibi olan şairin kendilerine yardım edebileceğini söylüyor. Böylece Zorba, şair ile görüşüyor ve Şanslı, şairin yardımı ile uçmayı başarıyor. Dostluk nerede ve ne zaman başlar? Belki de bir liman kedisi olarak verdiğiniz 3 adet söz, sizi bir martının annesi konumuna getirmeye zorladığında. Martıya Uçmayı Öğreten Kedi kitabının yazarı olan Luis Sepulveda Şilili bir yazardır. Gençliğinde sürgüne gönderilmiş ve o dönemde yazmaya başlamıştır. Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, çocuk kitabı olması neticesinde içinde küçük küçük tasvirler barındırıyor. Açıkçası bu da okumayı daha eğlenceli kılıyor. Harika gümüşi tüylere sahip olan martı Kengah'ın sürüsüyle birlikte uçar iken, yemek molası vermesiyle olaylar zinciri başlıyor. Denize girip çıkarak afiyetle yakaladıkları balıkları yiyen martıların üzerine birdenbire insanlar petrol atıklarını döker. Diğer martılar bunun farkına varıp kaçmayı başarmışken, Kengah olduğu gibi petrole bulanır. Bu onun için ölüm demektir. Ancak Kengah yumurtlamadan ölmek istemez. Zorla kedi Zorba'nın yaşadığı eve kadar uçmayı becerir. Sahibi üç aylığına tatile gitmiş olan Zorba'nın ise keyfi yerindedir. Balkona düşmüş olan zavallı martıyı gördüğünde ise ona yardım etmek ister ancak bunu nasıl yapacağını bilmiyordur. Bu yüzden martıyı teskin edip, yardım almak için albay kediye gitmeye çalışır. Onu durduran martı, kediden yumurtasını koruyacağına, yemeyeceğine ve çıktıktan sonra da uçmayı öğreteceğine dair üç söz ister. Zorba hızlıca söz verip, albayın yanına gider. Albay da ne yapmaları gerektiğinden emin olamayınca hep beraber profesör kediye giderler. Profesör kedi ise bir hediyelik eşya dükkanında yaşıyordur. Birkaç ansiklopedi karıştırdıktan sonra Petrolu martının vücudundan çıkarmanın bir yolunu bulurlar. Ancak martı Kengah'ın yanına gittiklerinde çok geç kaldıklarını ve martı Kengah'ın yumurtladıktan sonra çoktan öldüğünü görürler. O andan itibaren Zorba küçük yumurtayla baş başa kalır. Günlerce yumurtanın üzerine yatar. Profesör ve albayda sürekli ziyaretine gelirler. En sonunda sevimli yavru yumurtadan çıkar ve Zorba bir sözünü tutmuş olur. Yavruyu hep korur ancak yavru biraz daha büyüdüğünde işin en zor kısmı başlamıştır. Yavruya uçmayı öğretmek! Başlarda Zorba'ya anne diyen ve kendini kedi zanneden martı zamanla ucan martılar gibi uçmak ister. Ancak kendisinin martı olduğunu kabul etmez. Bir gün profesörün yaşadığı yerdeki maymun, martıya sert bir dille bu kedilerin onu yemek için beslediklerini söyler. Kedilerin Şanslı ismini taktıkları bu yavru, üzüntülü bir şekilde yemeğini yemediğinde Zorba yanına gider. Şanslı annesi bildiği kediye maymunla olan konuşmasını anlatır. Uzunca konuşan ikili birçok şeyi açıklığa kavuşturur. Ve sonunda küçük Şanslı uçmak istediğine karar verir. Albay, Profesör, Zorba ve sekreter birlik olurlar ve Şanslı'ya uçmayı öğretmek için ellerinden geleni yaparlar. Ancak her denemede Şanslı yerden biraz yükselip, yere düşüyordur. En sonunda kediler en kadim kuralı çiğneyip, bir insandan yardım istemeye karar verirler ve Zorba mahallelerinde yaşayan şairden yardım ister. Şair onlara gece buluşmayı teklif eder. Yağmurun yağdığı o gece buluşurlar ve bir çatıya çıkarlar. Gökyüzünü ilk defa öyle gören Şanslı kendini rüzgara bırakarak uçar. Çocuk olmadığınız için çocuk kitabı okumaz mısınız? Bu biraz tok olduğunuz için küçük bir dilim leziz tatlıyı reddetmek gibi oluyor. Yarım saatte okunabilecek şu sayfalar hem çocuklar için hem de herkes için. Zaten belki de çocuklarımızdan önce kendimize dostluğu, yalan söylememeyi öğretmeliyiz. Belki de elimizde ki çöpü yere atarken, bu bilinçsizliğin Kengah gibi nice canlının hayatının sonlanmasına sebebiyet verdiğini bilmeliyiz. Kitap bize ve çocuklarımıza çok şey öğretiyor aslında."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/masal-masal-icinde", "text": "Ahmet Ümit, çocukken annesinin ona anlattığı masalları derlemiş, özlerini bozmadan eklemeler yaparak düzenlemiş ve bizlere sunmuş Masal Masal İçinde kitabında. Halkı tarafından çok sevilen bir padişah fakat kendini övmeyi o kadar çok seviyor ki çok eski dostu olan vezir bu duruma çok üzüldüğü için ona yaptığı hatayı fark ettirmek için başka bir kentte yaşayan Kör Adam'ın hikayesini anlatır ve buna inanmayan padişahı da alarak yola çıkarlar. Kör Adam'ın yanına varırlar, hikayesini dinlemek isterler. Fakat Köradam, oradan 2 gün uzaklıkta yaşayan Kuyumcunun pazarın ortasında her pazar kurulduğu gün gelip bir altın yumurtayı toz haline getirip insanların üstüne attığını söyler, onu satmak yerine. Ve Kuyumcu'nun hikayesini öğrenip gelip anlatırlarsa, o da kendi hikayesini anlatacağını söyler. Kuyumcu'nun yanına vardıklarında onun hikayesini dinlemek istediklerinde o oradan 3 gün uzaklıkta Demirci'nin hikayesini merak ettiğini eğer onu öğrenip gelip anlatırlarsa kendi hikayesini anlatacağını söyler. Peki der oradan da ayrılırlar ve Demirci'nin yanına gelirler, gördükleri karşısında onun hikayesini sorarlar fakat Demirci de oraya 4 gün uzaklıkta bulunan kentte bir Müezzin yaşadığını ve onun hikayesini onun neden ezan okuyamadığını merak ettiğini söyler. Onu gelip anlatırlarsa kendi hikayesini anlatacağını söyler. Ve Müezzin'in yanına geldiklerinde ona sorarlar hikayesini o da, oradan 5 gün uzaklıkta ki kentte bir şapkacının yaşadığını ve onun hikayesini merak ettiğini, onu gelip anlatırlarsa kendi hikayesini anlatacağını söyler. Padişah ve vezir yolu tutmuşlar, şapkacının yanına geldiklerinde ona hikayesini sormuşlar. Şapkacı, öğrendikleri tüm hikayeleri geri dönüp anlatacaklarına söz verirlerse, kendi hikayesini anlatacağını söyler ve başlar anlatmaya. Hikayeleri öğrendikçe bu yolları geri dönüp anlatır ve yeni hikayeleri öğrenirler. En sonunda Köradam'ın da hikayesini öğrendikten sonra Şapkacı'ya geri dönüp anlatacağını söyler vezir fakat padişah gitmemesini, tüm ülkeye bir ferman ilan etmesini ve hepsini saraya çağırmasını söyler. Hepsi teker teker gelirler ve padişah yanında ki dalkavukları saraydan kovup yerlerine onları alır. Onlardan öğreneceği ve bu öğrendiği şeyleri sürekli hatırlamak için yanında olmalarını ister. Açgözlülüğün, paylaşmamanın, har vurup harman savurmanın, sabırsızlığın ve kıskançlığın insana neler kaybettirdiğinin en iyi örnekleriydi bu 5 kişi. Bu yüzden padişah onların hep yanında olup yol göstermelerini istemiş. Bu teklif onların da hayatlarındaki kabuslardan kurtaracak bir olanak olmuş. O günden sonra ülke çok daha iyi yönetilmiş. Gerçekten masal masal içinde. İlk başta çok fazla tekrar olduğu için sıkıyor biraz insanı Ama hikayeler anlatıldıkça farklı şeyler çıktıkça altından kendine çekiyor insanı. Çocuklara her gece başka bir hikaye anlatılabilecek tarzda hikayeler. Ama aynı zamanda büyüklerinde okuyup kendilerine öğütler çıkartabilecekleri bir kitap."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/masumiyet-muzesi", "text": "Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, pek çok kez şahit olduğumuz aşk hikayelerinden birini derinlemesine, tüm incelikleriyle biz okurlara aktarıyor. Kemal, zengin bir aileden gelen ve aile şirketinde yöneticilik yapan yakışıklı bir genç adamdır. Sibel isimli güzel, Fransa'da eğitim almış, kültürlü ve yine Kemal ile aynı çevreden genç bir kadınla nişanlanmak üzeredir. Kemal, Sibel'den hoşlanmakta ve onunla kuracağı geleceğe umutla bakmaktadır. Nişanlısı için çanta almak amacıyla sosyetenin gözdesi olan Şanzelize Butik'e gittiğinde uzaktan akrabası Füsun ile karşılaşmıştır. Füsun, 18 yaşında güzelliğiyle adeta baş döndürmektedir. Yakın zamanda Füsun'un güzellik yarışmasına katıldığı haberi akrabalar arasında duyulmuş ve hoş karşılanmamıştır. Füsun ve Kemal çocukluk yıllarında ailelerinin vesilesiyle birlikte vakit geçirmişlerdir fakat aradan geçen zamanda bu ilk karşılaşmaya kadar birbilerini hiç görmemişlerdir. Çeşitli bahanelerle butiğe uğrayan Kemal, Füsun'un üniversite sınavına hazırlandığını öğrendiğinde ona matematik çalıştırmayı teklif etmiştir. Füsun teklifi kabul etmiş ve aylar boyunca aşklarına tanıklık edecek Merhamet Apartmanında buluşmuşlardır. Aralarındaki çekime karşı koyamamış belki de koymak istememişler ve büyük bir istekle her gün matematik çalışmak maksadıyla buluşup şehvetle sevişmişlerdir. Aylar böyle geçerken Kemal hala sevgilisi Sibel'den ayrılmamış ve büyük nişan hazırlıklarına devam etmiştir. Kemal oldukça mutludur ve hayatı boyunca hem Sibel gibi kültürlü bir eşe sahip olup çoluk çocuğa karışıp aile hayatı süreceğini hem de Füsun ile görüşmeye devam edeceğini düşünmekte ve ne olacağını gerçekleri bir türlü düşünmemektedir. Büyük nişan günü geldiğinde Füsun ile Merhamet Apatmanında buluşmuşlardır. Nişan saatinde Kemal tüm kalabalığın içinde Füsun'u görmüştür. Füsun o kadar güzeldir ki tüm o kalabalığın içinde fark edilmektedir. Zaten fark edilmese de Kemal gözlerini ondan ayırmamaktadır. Gözlerini ayıramayan yalnızca Kemal değildir, Füsun, şirkete yeni gelen genç müdür Kenan ile Genç yazar Orhan Bey ile dans etmiş ve sayısız dans teklifini geri çevirmiştir. Kemal kıskançlıktan bütün vücudu uyuşmasına rağmen bir yolunu bulup Füsun ile dans etmiştir. Yarın ki üniversite sınavından sonra Merhamet Apartmanında buluşmak için sözleşmişlerdir. Kemal her zaman ki buluşma saatinde Merhamet Apartmanına gitmiştir fakat Füsun saatler geçmesine rağmen gelmemiştir. Takip eden günlerde de Kemal buluşma yerlerine gitmiş ve saatlerce beklemiştir. Füsun'a ait tüm eşyalara sigara izmaritlerine bakmış ve sanki tüm o eşyalarla Füsun'a olan özlemini dindirmeye çalışmıştır. Füsun'un ailesiyle yaşadığı yere gittiğinde evin boşlatıldığını görmüştür. Sonra ki yıllarda tüm aramalarına rağmen Füsun'dan tek bir iz bulammaıştır. Depresyonu herkes tarafından fark edilmektedir. Sibel ise durumun en çok farkında olandır fakat tüm iyi niyetiyle Kemal'in yanında olmaya çalışmakta ve bu hastalık her neyse bir gün geçeceğine dair hem kendini hem Kemal'i inandırmaya çalışmaktadır. Kemal ile Sibel Türkiye'de absürt görülen evlenmeden birlikte yaşamaya dair önyargılara rağmen Kemal'in durumu düzelene kadar Sibeş'in ailesinin yalısına taşınmışlar ve bütün bir kışı orada geçirmişlerdir. Kemal hala o apartmana gidip Füsun'un eşyalarına sarılmaktadır. İkisi de Kemal'in düzeleceğine olan inancı kaybetmiştir ve Sibel, yüzüğü göndererek Kemal'i terk eder. Kemal, Füsun'un izini bulur ve hemen Füsun'un mektubundaki eve gider. Kemal oraya gidince hemen Füsun'u ailesinden isteyeceğine ve hayatlarının geri kalanını beraber geçireceklerine inanmıştır fakat eve gittiğinde Füsun'un evlendiğini öğrenir. Füsun'un annesi bu süreçte en büyük destekçileridir çünkü kızının mutlu olmadığını düşünmekte ve damadından da pek de memnun olmamaktadır. Kemal, Füsun'un güvenini geri kazanmak için tam 8 yıl bir aile dostları olarak Çukurcuma'da Füsun'un ailesi ve kocasıyla yaşadığı eve gider gelir. Babasının ölümünün ardından Füsun Kemal ile evlenmeyi kabul eder. Yurtdışına çıkıp hayallerini gerçekleştirecekleri bir sabah Füsun, Kemal'in de içinde olduğu arabayı adeta intihar edercesine sürerek kazaya sebebiyet verir ve Füsun bu kazada hayatını kaybeder. Kemal ise yıllarca Merhamet Apartmanında biriken eşyaları ve Füsun'un ailesiyle yaşadığı evdeki eşyaları ev ile birlikte müzeye çevirmeye karar verir. Hikayesini anlatmak için de başarılı yazar Orhan Pamuk'a başvurur. Füsun ile Kemal ve Sibel'in nişanında tanışmış ve bu büyüleyici kadından etkilenmiş yazar Pamuk için hikayeyi betimlemek hiç de zor olmayacaktır. Bugün, İstanbul'da kitapta bahsedilen Masumiyet Müzesi halen aktif haldedir. Kitabın ilerleyen sayfalarında müzeye ilk giriş için bir bilet de bulunmaktadır. Güzel bir aşk öyküsü okumak isteyenler ve İstanbul'un Cumhuriyet'ten sonraki modernleşme ve yeni yeni batılılaşma sürecinde sosyete olarak isimlendirilen çevrenin dinamiklerini tanımak için de tercih edilebilecek bir eser. Okuması keyifli fakat akıcı olduğunu söyleyemeyeceğim. Özellikle Kemal'in Çukurcuma'daki eve gidip geldiği sekiz yılı okumak sıkılmama yol açtı.Çok uzun anlatılmış, detaylandırılmış ve neredeyse hiçbir gelişmenin yaşanmadığı bu zaman dilimini okumak birazcık sabır istiyor. Belki de bu süreçte karakterlerin tutukluğu, arada bir engel olmamasına rağmen birbirlerinden çaldıkları zamanların uzayıp gitmesidir beni sabırsızlandıran. Nobel Ödüllü yazar Orhan Pamuk'un birbirinden güzel birçok romanı bulunuyor fakat eserlerinden en dikkat çekeni kuşkusuz Masumiyet Müzesi kitabı. Bunun başlıca nedeni ise gerçekliğe en yakın roman olması diyebiliriz. Okurken klasik bir roman gibi başlıyor fakat daha sonra sanki gerçek bir hikaye okuyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz ve kitabın sonunda bu his daha da pekişiyor. Dahası romanda geçtiği gibi Masumiyet Müzesi adında bir müzenin olması gerçeği okuru daha da şaşırtıyor. Masumiyet Müzesi kitabında aslında Yeşilçam tadında sıradan bir aşk hikayesi anlatılıyor. Zengin bir ailenin oğlu olan Kemal Füsun adında uzaktan akrabası olan fakir bir kıza aşık olur. Kemal nişanlanma arifesindedir fakat daha ilk görüşte Füsun'a aşık olur ve onu her seferinde görmeye çalışır. Aralarındaki ilişki ilerler ve gizli gizli buluşmaya başlarlar. Fakat Kemal nişanlısından kurtulamaz ve onunla nişanlanmak zorunda kalır. Bunun üzerine bir daha Füsun'u göremez. Sürekli buluştukları daireye gider ama Füsun artık gelmez. Füsun'un yokluğuna dayanamayan Kemal nişanı atar ve zamanını Füsun'un eşyaları ile geçirmeye başlar. Kemal babasını kaybetmenin acısını yaşarken eve gelen bir mektup ile yeniden hayat bulur. Füsun'un ailesinden bir taziye mektubu gelir ve bunun üzerine Kemal mektuptaki adrese gider. Fakat adrese vardığında Füsun'un evlendiğini öğrenir. Buna rağmen Füsun'dan vazgeçmez ve onu görebilmek için çeşitli bahaneler ile etrafında olmaya devam eder. Kemal her ne kadar Füsun ile yeniden yakınlaşmak için her şeyi yapsa da Füsun'dan pek karşılık görmez. Bunun üzerine her seferinde Füsun'un bir eşyasını çalar ve biriktirir. Kemal aynı zamanda Füsun'un kocasının filmi için tüm maddi imkanlarını kullanır. Füsun başrolde oynamak ister fakat kocası bunu kabul etmez. Onun yerine hoşlandığı başka bir kadını oynatır ve bunun üzerine evlilikleri bitme noktasına gelir. Kemal bu fırsatı kullanır ve Füsun'a olan ilgisini daha da arttırır. Füsun bunun üzerine bazı şartlar karşılığında Kemal ile evlenmeyi kabul eder. Bunun üzerine Kemal ve Füsun sözlenirler."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/matematigin-kac-cani-var", "text": "Merve Uygun'un yazdığı Matematiğin Kaç Canı Var? adlı çocuk kitabı, matematiği hiç sevmeyen ve matematikten çok korkan Can'ın matematikle barışma hikayesini anlatıyor. Fantastik kurgusuyla okurlarını pek çok kez zamanda yolculuğa çıkaran kitap; Fibonacci sayıları, dokuz sayısının özellikleri, pi sayısı ve kafes çarpımı gibi matematik konuları hakkında bilgiler veriyor. İlk kez 2018 yılında Cezve Çocuk tarafından yayımlanan kitap, Yavuz Girgin'in çizdiği siyah-beyaz resimlerle süsleniyor. Kitaptaki resimler hem okurların hikayeyi gözlerinde canlandırmalarına olanak tanıyor hem de mancınığın ve pi sayısının neye benzediğini bilmeyen okurlara bunlar hakkında fikir veriyor. Kitap, 198 sayfa ve 8 bölümden oluşuyor. Kitaptaki bölümlerin adları: Mancınıktan İks Fırlatma Dinozorların Boyu Adına, Güç Can'da Artık! Sayıların Tavşanları, Hücuuuum! Gizemli Not Top Secret! Karanlık Dehlizler Can'ı Yıldıramaz! Dokuzun Sırrını İfşa ve Yüce Pi Gizli Görev, Zavallı Furkan Can'dan Artistik Hareketler ve Furkan İçin Ağıt \"Matematiğin Kaç Canı Var?\" Özeti Bir sabah Can, ekmek almak için bakkala gidiyor. Tam ekmeği alıp dönecekken annesinin bir şey daha istediğini hatırlıyor. Ama o şeyin ne olduğunu bir türlü bulamıyor. Bu küçük sorununu bakkal amcayla paylaşıyor ve bunun üzerine bakkal amca duvardaki garip bir tablonun önünde duruyor. Böylece Can üzerinde yalnızca x olan garip tabloyu fark ediyor. Az sonra ise bakkal amca tabloyu duvardan indiriyor ve Can'ın yanına getiriyor. Can da üzerindeki işaretin çarpı olduğunu düşündüğü ancak bakkal amca sayesinde x olduğunu öğrendiği tabloya aniden dokunuveriyor. Böylece geçmiş zamanlardan gelmiş gibi duran bir çocuk ortaya çıkıyor ve bakkal Ömer Amca ile Can'ı alıp geçmişe götürüyor. Neler olup bittiğini anlayamayan Can, kendisini birden çok farklı bir dünyada buluyor. Az sonra ise adının İbrahim olduğunu öğrendiği çocuk sayesinde Büyük Selçuklu Devleti'nin başkenti İsfahan'da olduklarını anlıyor. Ayrıca bakkal Ömer Amca'nın aslında büyük bilgin Ömer Hayyam olduğunu ve oraya da mancınıklarla ilgili bir problemi çözmek üzere çağrıldığını fark ediyor. Bu zaman yolculuğu sırasında mancınıkların hedefine yakın bir yerde durup büyük bir tehlike atlatıyor. Neyse ki can havliyle mancınığın tam olarak nereyi hedef aldığını hesaplamayı başararak koca bir taşın altında kalmaktan kurtuluyor. Bu sayede Ömer Hayyam'dan pek çok iltifat da alıyor. Oradaki işleri bitince kendi zamanlarına geri dönüyorlar ve Can biraz zor olsa da annesinin ekmekten başka ne istediğini hatırlayarak alacaklarını alıp eve dönüyor. Bir başka gün Can, babasıyla kedileri Ninja'nın aşısını yaptırmak üzere Fibo Veteriner Kliniği'ne gidiyor. Babasının acil bir işi çıkmasının üzerine bir süre klinikte babasını beklemek zorunda kalıyor. Bu sırada kliniğe bir posta güvercini geliyor ve önce veteriner Fibo Naci Bey sonra da Can, güvercinin ayağındaki notu alıp okuyorlar. Böylece ikinci zaman yolculuğu başlayan Can, kendisini Fibo Naci Bey'le Pisa şehrinde buluyor. Fibo Naci Bey'in Pisa'daki evinden balonla bir çiftliğe gidiyorlar. Tavşanlar tarafından ele geçirilen çiftlikte işler pek yolunda gitmiyor ve Can, tavşanların esiri oluyor. Çiftliğin lideri durumundaki Baba Tavşan, Can'a bazı bilgiler veriyor ve kendisinin kaç yıldır bu çiftlikte yaşadığını ve gelecek yıl çiftlikteki tavşanlarının sayısının kaça ulaşacağını bulursa onu serbest bırakacağını söylüyor. Can, uzun zamandır aç kaldıkları için ne bulurlarsa kemirmeye başlayan tavşan sürüsünden kurtulmak için canla başla soruların cevaplarını bulmaya çalışıyor. Sonunda Fibonacci sayıları sayesinde ikinci sorunun cevabını buluyor ama ilk soruyu nasıl çözeceğini bilemiyor. Bu sırada Can esir düşerken kaçmayı başaran Fibo Naci Bey ve balonu kullanan Cüce de Can'ı kurtarmak üzere balonla çiftliğin üzerine geliyorlar. Fibo Naci Bey, pek çok yiyecek vererek Baba Tavşan'ı çiftliği boşaltıp yavrularıyla ormana gitmek için ikna ediyor ve Can'ın bulamadığı sorunun cevabını da kolayca söyleyerek Can'ın kurtulmasını sağlıyor. Böylece sapasağlam bir şekilde kendi zamanlarına dönmeyi başarıyorlar. İkinci zaman yolculuğundan bir süre sonra Can, okulda son derse girerken sırasında kağıttan bir gemi buluyor. Gemiyi açınca kağıdın üzerinde gizemli bir not olduğunu görüyor ve bu notu çözüp yeni bir maceraya atılıyor. Okulun zemin katında başlayan bu macera sırasında pek çok zorluk yaşasa da sonunda hedefe ulaşmayı başarıyor. Ulaştığı yerde Pi adlı devle ve Pisagor'la tanışıyor. Pisagor'dan Matrakçı Nasuh'un bulduğu kafes yöntemiyle çok basamaklı sayıları kolayca çarpmayı öğreniyor ve beden eğitimi öğretmeni Nasuh Bey'e iletmesi gereken emaneti alarak okula dönüyor. Bu macera sırasında Can, kendisini takip eden meraklı arkadaşı Furkan'ın dev Pi'nin eline düştüğünü fark ediyor ama olayların heyecanından ötürü Furkan'ı unutuyor. Sınıfa dönünce ise Furkan'ın hala geçmiş zamanda kaldığını anlayarak çok üzülüyor ve hikaye böylece sona eriyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/matmazel-noraliyanin-koltugu", "text": "Peyami Safa'nın önemli eserlerinden biri olan Matmazel Noraliya'nın Koltuğu; psikolojik, sosyolojik, felsefi, dini ve milliyetçi görüşlerle bezenmiş bir romandır. Derin betimlemeleri ve yer yer mizah yüklü oluşu ile okuyucuda ayrıca ilgi yaratmaktadır. Romanın ana kahramanı Ferit' in, hayal ve gerçek dünyasında kurmaya çalıştığı bağlantılar, ailesi, aşkı ile ilerleyen roman; tesadüf eseri Matmazel Noraliya'nın acı dolu ve büyüleyici hikayesini öğrenmesiyle son bulur. Matmazel Noraliya' nın gizli defterindeki en önemli mesaj ise: ''Bu dünyada kendisini iyiliğe ve güzelliğe veren bir tek kişide kalsa; evler, memleketler ve insanlar yine bahtiyar olurlar.'' Ferit tıp fakültesinden ayrılarak felsefeye devam etmiştir. Ancak Avrupa' ya gidip uzun süredir haber alamadığı babasının yokluğu, erkek düşkünü ve ayyaş annesinin veremden ölüşü ve tıpkı annesi gibi diğer iki kız kardeşini de veremden kaybetmesi üzerine Ferit'in psikolojik sorunları başlamıştır. Kız kardeşi Nilüfer'i, bakımını üstlendiği teyzesinin yanına yerleştiren Ferit, kendi de dönemin basit ve kötü şartlarına sahip olan bir pansiyon odasında yaşamaya başlar. Kaldığı pansiyonda geldiği ilk günden beri yaşadığı olaylar Ferit'in ruh dünyasını iyice karmaşıklaştırır. Teyzesini bir yangında kaybederek dili tutulan ve geceleri uyurgezer olan Zehra'nın bazı olayları önceden haber vermesi, geceleri çıplak gezenlerle karşılaşması, kabusla gerçek arasında sıkışan ve onu dualarla sakinleştiren pansiyon sahibi Vafi Bey gibi tiplerin bulunduğu bir hayatta, Ferit'in sinirleri gittikçe harap olmaktadır. Aklı başında olan yalnızca Yahya Aziz' dir. Birbirlerinden hoşlanan Selma ve Ferit bir gün buluşurlar. Ferit' in kendine hakim olamaması ve Selma' ya yaklaşımı, henüz üniversite öğrencisi olan genç kadını derinden sarsar. Selma Ferit'in ruhuna bakmasını söyler ve tartışarak ayrılırlar. Ferit bunun pişmanlığını uzun süre yaşasa da ne yapacağını bilemez ve gururundan dolayı Selma'ya gitmez. Teyzesiyle yaşayan ve diğer kardeşleri gibi vereme tutulan Nilüfer, abisi Ferit'e pansiyona geldiği bir gün, teyzesinin yaptıklarından dolayı çektiği sıkıntıları anlatır. Duruma sinirlenen Ferit, kardeşine açık açık konuşmasını söyler ve gerekirse teyzesini öldüreceğinden bahseder. Yaşadığı olaylar ve yaşam koşulları nedeni ile sürekli kabuslar içinde olan Ferit, bir gece Vafi Bey'e gördüğü ve yaşadığı her şeyi anlatır. Vafi Bey, dualara sığınmasını, korkmaması gerektiğini, yaşadığı her şeyin bir imtihan olduğundan bahseder. Ferit'in sıkıntılı gecelerini fark eden pansiyonun bir diğer odasındaki, romatizmadan dolayı yürüyemeyen, sürekli yatan Tosun adlı adam ise Ferit'i dertleşmek için yanına çağırır. Aynı kabusları kendisinin de gördüğünü söyler ve Ferit' in para ihtiyacı, intikam duygusu ve kardeşine olan sevgisini öğrenir. Geçen sürede Selma, Ferit'in tüm benliğini sarar ve git gide aşkın içine düşer. Kötü durumunu anlayan Yahya Aziz ile de dertleşmeye başlar. Halüsinasyonlar gördüğünü fark eden Aziz, son ana kadar Ferit'in destekçisi olmaya karar verir. Aynı zamanda kız kardeşi Nilüfer'in hastalığının ilerlediğini de gören Ferit, tedavisi için ona prevantoryumda yer ayarlamaya çalışır. Bir gece çığlıklara uyanan Ferit, Zehra'nın el işaretleriyle bir şeyler anlattığını görür. Annesi Eda Hanım, kızının dilinin tutulduğu gecede böyle olduğunu, bir felaket olacağını söyler. Bir anlam veremeyen adam, odasına geçip uyusa da, bir süre sonra polisler onu almak için pansiyona gelirler. Teyzesi Necmiye Hanım'ın öldürüldüğünün ve şüphelinin kız kardeşi Necmiye olduğunun haberini verirler. Zehra'nın bu tahmini ve kardeşinin katil olacağı düşüncesi Ferit' i iyice çıldırtır. Neyse ki, Nilüfer'in hasta hali göz önüne alınarak, araştırmalar ve şahitlerin sonucunda serbest bırakılır. Ancak Nilüfer'in durumu ağırlaşır ve acil olarak hastaneye yatırılır. Tüm bu olayların sonunda Ferit, kendisini yanına çağıran Tosun'un önce yürüyebildiğini, aslında seri cinayetler işleyen bir katil olduğunu, teyzesini öldürdüğünü ve bütün paralarını çalıp, onların hakkı olduğunu söyleyerek bir bavulu ona uzatmasıyla iyice şoka girer. Tosun her şeyi ona teslim ettikten sonra pansiyondan kaçar. Aziz, gittikçe sağlığını kaybeden Ferit'e bir an önce yaşadığı ortam ve hayattan uzaklaştırmak için adaya taşınma fikrini sunar. Bir süre sonra Nilüfer'i de yanlarına almaya karar verirler. Matmazel Noraliya' nın evine taşınırlar. Ancak kısa bir süre sonra bu evde de Ferit yine rüya mı gerçek mi olduğunu ayırt edemediği kabuslar içine düşer. Matmazel Noraliya'nın hayaleti ile karşılaşır. Kilitli olduğunu gördüğü bir odaya giren Ferit, bir gece önce rüyasında gördüğü manzarayla karşı karşıyadır. O evde yaşayan Fotika' dan, getirdiği hatıra defteri ile bilgi almaya başlar. Aslında adı Nuriye olan Noraliya'nın annesi İtalyan, babası Türk'tür. Babaannesi sayesinde ve çektiği sıkıntılar, mutsuz hayatı yüzünden Müslümanlığı tercih etmiştir. Kendini; iyiliğe, hastalara, fakirlere yardıma adamıştır. Sevdiği adamı da kaybettikten sonra kendini, panjurları sürekli kapalı bu odaya ve özel yapımı koltuğuna hapsetmiştir. Yahudi, Hristiyan, Müslüman herkesin çok sevdiği ve ölümüyle yıkıldığı Noraliya'nın ölmeden önceki son isteği; kendi için yaptırdığı ve her gün çiçeklerini suladığı mezarına gömülmektir. Ancak hayatta hiçbir isteği olmayan kadının bu isteği de belediyenin yolu genişletme çabası yüzünden gerçekleşememiştir. Bu günden sonra kendini daha iyi hisseden Ferit ve artık iyileşmeye başlayan kardeşi Nilüfer huzura kavuşmaya başlamıştır. Aziz ve Nilüfer yakınlaşırken, Selma ve Ferit' te barışır. Ferit artık her şeyden çok manevi olarak güçlüdür."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/mavi-kus", "text": "Hikayenin geçtiği Şirinyurt kasabası, devletin elini eteğini çektiği küçük bir kasabadır. Mavi Kuş ise, Şirinyurt kasaba sakinlerinin tren istasyonuna ulaşımını sağlayan, maviye boyalı olup üstünde beyaza boyalı bir kuş resminin bulunduğu oldukça eski, her an bozulacakmış hissi uyandıran bir otobüstür. Otobüsle tren istasyonuna gitmek için bir araya gelmiş farklı kimlik ve karakterlerin birbirinden acı geçmişleri, gizemli öyküleri ve samimi bir ortamda gelişen olaylar dizisi aktarılır. Otobüs şoförü Deli Kenan, arkadaşı Bilal'in kız kardeşini sevmiş, sevdiği kız tarafından alaya alınmıştır. Hem arkadaşının kardeşini sevmiş olmanın utancı, hem de sevdiği kız tarafından alaya alınmış olmanın onur kırıcılığı nedeniyle bir daha evlenmemiştir. Kedisi olmadan yola çıkmayan takıntılı ama merhametli bir karakterdir. Otobüs yolcularından Doktor Yahya, yıllık iznini İstanbul'da geçirmek üzere yola çıkanlardandır. Kitaba olan düşkünlüğü, çok sevdiği karısıyla yollarını ayırmasına neden olmuştur. Karısı, günün birinde kitaplarla kendisi arasında seçim yapmasını istemiş, kitaplarını seçerek karısından ayrılan Doktor Yahya, bir daha da evlenmemiştir. Karısını çok sevmesinden dolayı bu kararından da pişmanlık duymuştur. Şirinyurt'un öğretmeni olan Murat da, eşi Neşe ile birlikte tartışarak biner otobüse. İstanbul'dan kasabaya gelmeden evvel türlü hayaller kuran Neşe, kasabadan usanmış ve bu yüzden eşiyle tartışmaktadır. Erol, otobüsün üstüne yüklenen eşyaların arasına saklanarak kaçak olarak İstanbul'a gitmek isteyen bir çocuktur. Otobüs muavini Seyfi, yolculuk sırasında Erol'u yakalasa da, saf bir tip olduğundan Erol kendisinin ikinci muavin olduğunu söyleyerek onu kandırır. Amerikalı John ve Elizabeth çifti ile ona eşlik eden arkeoloji öğrencisi Gül de yolcular arasındadır. Mühendis kimliğiyle Gül'ün yanında oturmakta olan Kemal ise aslında bir polis memuru olup, John ve Elizabeth çiftinin tarihi eser kaçakçısı olduğu şüphesi üzerine onları izlemekte ve Gül'ün ağzından onlar hakkında bilgi almaktadır. Bu konuşmalar sırasında Kemal ile Gül arasında da bir yakınlaşma olduğu gözlemlenir. John ve Elizabeth'in gerçekten de Şirinyurt'a gelme sebepleri farklıdır ve eşyaları arasında pek çok tarihi eseri saklamışlardır. Ancak kaçak yolcu Erol'un üşüyerek uyumak için sıcak bir yer arama çabası sırasında tüm bu deliller Erol tarafından sıradan bir taş olarak görülerek yol boyunca yollara saçılır. Ailenin tek erkek çocuğu olarak oldukça şımarık yetiştirilen ve askerliğini İstanbul'da yaptıktan sonra burada kalan, ancak babasının ölümünden sonra kasabaya dönen Beşir Ağa da Ankara'dan gelecek olan siyasi misafirlerini ağırlamak üzere istasyona giden yolcular arasındadır. Tutuklu bir adam ve ona eşlik eden iki jandarmanın yanı sıra, annesinin vefatının ardından babaannesi tarafından bakılan kuyumcu Nazım da otobüsteki diğer karakterlerdendir. Nazım'ın babası askerdeyken arap bir kadınla evlenmiş ve ondan Davut adını verdiği bir çocuğu olmuştur. Köye döndüğünde karısı bu acıya dayanamayarak vefat eder. Sonraları Nazım'ı da yanına alan babası, üvey annesi ve üvey kardeşinin haksızlığına maruz kalıp ezilmiştir. Bu ezikliğinin canına tak etmiş ve sonunda dayanamayarak kardeşi Davut'u öldürmüştür. Sonrasında ise valizini toplayıp otobüsteki yerini almıştır. Doktora yetiştirilmek üzere hasta bir kadın ve onun eşi de otobüste yer almaktadır. Kadın acılarını saklamaya çalışmaktadır ve ne yazık ki doktora yetiştirilemeden vefat eder. Mahkumu öldürmek üzere otobüsü takip eden iki de karanlık tip vardır. Yolları bir dereden geçen otobüsü bir sürpriz bekler. Biraz para alabilmek ümidiyle otobüsün derede çamura saplanmasını sağlayan Bilal, yanında otobüsü oradan çıkaracak hayvanlarıyla beklemektedir. Yolcuların sitemkar seslerinin yükselişine sebep olan bu olayı atlatan Mavi Kuş yolculuğuna devam eder. Yol boyunca hem otobüsün içinde hem de dışında pek çok olay gelişir. Bir ara lastiği patlar, sonrasında hasta kadının ağırlaşması üzerine bir handa mola verilir. Tam istasyona yaklaşıldığı sırada otobüste arama yapmak üzere polis tarafından yolları kesilir. Polisin bu baskını esasında John ve Elizabeth çiftiyle ilgili olmasına karşın, kardeşi Davut'u öldüren Kuyumcu Nazım, vicdan azabına dayanamayarak suçunu itiraf eder. Polis Nazım'ı tutuklayarak aramaya devam eder. Eşyaları aradıkları sırada boş kasaların içinde Erol görünür."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/mavi-trenin-esrari", "text": "Bay Van Aldin milyoner bir iş insanıdır. Hayatta en önem verdiği ilk şey kızı Ruth'dur. Kızı babasının onaylamadığı bir adam olan Derek ile evlenmiştir. Bu evlilik hiç de yolunda gitmemektedir. Derek'in gizli bir sevgilisi olduğunu bilen Van Aldin kızına son bir öneride bulunur. Kocasını boşayıp hayatına istediği biçimde yön vermesini ister. Yıllardır bu nasihata kulak asmayan Ruth, sonunda babasını dinler ve boşanma işlemlerini başlatmak ister. Van Aldin kızına verdiği değeri göstermek ve onu bir nebze de olsa mutlu edebilmek adına bir hediye almaya karar verir. Bu hediye Ateşten Kalp\" adında çok eski bir mücevherdir. Bu mücevher öylesine değerlidir ki ünü kıtaları aşmıştır. Van Aldin damadı Derek'e boşanma konusunu açmaya gittiğinde kızının yıllar önce onaylamadığı dolandırıcı Kont De La Roche ile tekrar görüşmeye başladığını öğrenir. Kızıyla yüzleşen Van Aldin bunun doğru olduğunu öğrenince yıkılır. Yıllar önce kızını bu dolandırıcı adamdan kurtarmıştır ama Kont yine kızına musallat olmayı başarmıştır. Ne yapacağını bilemez halde günlerini geçiren Van Aldin aldığı bir haberle yıkılır. Kızı Mavi Tren ile yolculuk ettiği sırada öldürülür. Mücevherler de çalınmıştır. Şimdi tek soru katilin kim olduğudur. Ölümünden önce Ruth'un konuştuğu tek kişi olan Katherine, babası yıllar önce iflas etmiş bir kadındır. Yıllardır bakımı ile ilgilendiği yaşlı kadından hatırı sayılır bir miras kalınca yaşadığı köyü bırakıp şehre gitmeye karar verir. Hiç de samimiyetinin olmadığı kuzeni miras haberini öğrenince onu evine davet eder. Katherine de ufkunu genişletmek adına bu daveti kabul eder ve kuzeninin evine doğru yola çıkar. Işte bu tren yolculuğu da bir polisiyenin içine düşeceği yolculuktur. Ruth, Katherine'e aslında yapmaması gereken bir şey yapmaya gittiğini ve kafasının karışık olduğunu anlatır. Katherine de ona kafasında her şey netleşene kadar biraz durup düşünmesini tavsiye eder. Bu konuşmadan kısa bir süre sonra Ruth kompartımanında ölü olarak bulunur. O sıralarda trende olan emekli dedektif Hercule Poirot da olaya dahil olur. Ruth'u kimin öldürmüş olabileceğini araştıran polisler ve Hercule Poirot merhumun tanıdığı insanlarla görüşmeye başlar. Yasak sevgili Kont'un mücevhere olan zaafı, eşi Derek'in iflas etmek üzereyken Ruth'un ölümü ile kendisine miras kalacak olması bu iki adamı baş şüpheli yapar. Ilk başlarda tüm şüpheler yasak sevgili Kont'u gösterir ancak Derek'in dansçı sevgilisinin ifadesiyle oklar maktulün eşine yönelir. Katherine'e aşık olan Derek dansçı Mirelle'den ayrılmak ister. Paradan uzaklaşacak olmanın hırsıyla Mirelle polise bir şeyler çıtlatır. Mavi Trende Derek'i Ruth'un odasından çıkarken gördüğünü ve kadının o sırada ölü olduğunu söyler. Bu ifade Derek'i hapse göndermeye yeter. Hercule Poirot bu sonuçtan memnun değildir ve araştırmasına devam eder. Van Aldin tarafından gerçek katili bulmak üzere işe alınmış olması da gerçeklerin peşinden kopmamasına sebep olur. Araştırmasını derinleştirdikçe gerçekler su yüzüne çıkmaya başlar. Van Aldin'in iki ay önce işe başlayan sekreteri Knighton, aslında meşhur hırsız Marquis'tir. Van Aldin'in yanında işe girmesinin tek sebebi meşhur mücevheri çalmaktır. Ona yardımcı olan kişi de Ruth'un yanında hizmetçi olarak iki ay önce işe başlayan Ada Mason yani dansçı Kitty'dir. Ikili büyük soygunu gerçekleştirmek için planları yaparlar. Yolculuk sırasında Ruth öldürülür ve mücevherler çalıp tüm şüpheleri üzerlerinden atarlar ancak ufak tefek hataları ve Hercule Poirot'un zekası birleşince adaletten kaçamazlar. Sonunda tüm gerçekler ortaya çıkar ve gerçek katiller yakalanır. Agatha Christie eşinden ayrılıp da kızıyla paraya ihtiyacı olduğunda yazmış bu kitabı. Kendisi bunu profesyonellik işi olarak adlandırmış. Çünkü kitabı hemen bitirip para kazanma zorunluluğu varmış. Bu da onu işini profesyonel olarak yapmaya zorlamış. Christie bu kitabı yazmaktan pek de zevk almadığını belirtiyor ama dönemin eleştirmenleri onun aksini düşünmüşler ve kitap çok beğenilmiş. Katili kitabın başlarında tahmin edebileceğiniz ama süreci ve katilin bir yardımcısı olabileceğini aklınıza getirmeyeceğiniz bir eser. Bazı karakterlerden iliklerinize kadar nefret etme ihtimaliniz var. Açgözlülüğün bu kadar da olmaz be dedirten yanlarını görüyorsunuz sayfalarda. Hiç hakkı olmadığı halde paraya ve mücevhere göz koyan Mirelle, gerçek aşkı bulan Derek ve haksız yere hüküm giymesi, Kont'un kendini kurnaz sanan tavrı, Katherine'in kendini kurtlar sofrasında bulması ve Van Aldin'in çilesi. Hikayede yok yok. Kime güveneceğinizi asla bilemiyorsunuz. Keyifli okumalarınız olsun."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/mavi-tuy", "text": "Kitap severlerin daha çok dünya klasikleri arasında yer alan Martı romanı ile tanıdığı Richard Bach'ın ilk olarak 1977 yılında yayınlanan romanı olan Mavi Tüy Gönülsüz Bir Mesihin Serüvenleri okurlara gerçeklik ile illüzyon arasında bir macera sunuyor. Mavi Tüy kitabının ana karakteri olan Richard'ın en büyük tutkusu uçmaktı. Bu tutkusunu da işe çevirmiş ve pilot olmuştu. Eski bir uçağın pilotu olarak insanları gezdirip para kazanıyor ve yaşamını bu şekilde sürdürüyordu. Yine çıktığı bir seyahat sırasında kendisi gibi pilot olan Donald ile tanıştı. Bu tanışma ile birlikte Richard'ın da hayatı tamamen değişecekti çünkü Donald normal insanlardan çok farklı bir kişiliğe sahipti. Çevresinde Mesih olarak bilinmekteydi fakat o bunu kabul etmiyordu. Ona göre yaptıkları her insanın yapabileceği sıradan şeylerdi fakat yaptıklarını görenler için bunlar mucizevi olaylardı. Donald'a göre insan düşünce gücü ile her şeyi yapabilecek bir yeteneğe sahipti. Bir gün bunu kanıtlamak için mucizevi bir örnek gösterdi. Donald eline aldığı bir anahtarı gölün ortasına fırlattı. Daha sonra gölün üzerinde yürüyerek gitti ve anahtarı alıp geri getirdi. Batmadan suyun üzerinde yürümesi mucizeden başka bir şey olamazdı fakat o buna inanmıyordu. Tek yaptığı şeyin gölü su birikintisi olarak değil de toprak olarak düşündüğünü ve bu düşüncesine inandığını, bu yüzden de gölün üzerinde yürüyebildiğini söylüyordu. Richard'ın da bunu denemesini istedi. Richard da Donald'ın düşüncesini denemeye karar verdi. Gölü toprak birikintisi gibi düşündü ve buna tamamen inandı. Bunun üzerinde suyun üzerinde batmadan yürümeye başladı. Fakat Richard'ın düşüncesi biraz farklıydı. O gölü toprak, toprağı da göl olarak zıtlaştırmıştı. Bu yüzden toprağa çıktığı gibi batmaya başladı. Donald'dan yardım isteğine ise sadece bir öğüt ile karşılık buldu. Donald toprağı da su olarak düşünmekten vazgeçmesini belirtti. Bunun üzerine Richard düşüncesini yine toprağın toprak olduğuna dair değiştirdi ve ölmekten kurtuldu. Richard ile Donald artık çok yakın arkadaş olmuşlar ve Richard mümkün olduğu kadar fazla şeyi Donald'dan öğrenmeye çalışıyordu. Fakat bilgiyi elde etmenin de kuralları vardı ve bu da doğru soruyu sormaktan geçiyordu. Doğru soruyu sorduğu sürece Donald'dan cevap alabiliyordu. Donald Richard'ın çabalarını gördükten sonra ona bir kitap hediye etti. Richard bir konuda kararsız kaldığında bu kitabı kullanmasını istedi. Kitaptan rast gele bir sayfa açması yeterliydi ve o sayfada kararsız kaldığı şeyin çözümü yatıyordu. Richard'ın kitap ile olan tecrübesi ile acı bir olaya denk geldi. Avcının biri Donald'ı vurarak oradan kaçar. Richard avcıyı kovalamak ile Donald'ın yanında kalmak arasında ikileme düşer. Donald gibi bir meshin ölebileceğine bir türlü inanamaz. Bunun üzerine kitabı kullanmaya karar verir ve kitabı açtığında içinde bu kitaptaki her şey yalan olabilir yazılıdır. Bu sayede Richard artık gerçekleri bildiğini fark etti."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/maymunlar-gezegeni", "text": "Gazeteci Ulysse Merou, Profesör Antelle, genç fizikçi Arthur Levian ve evcil maymunları bir uzay gemisinde dünyadan ayrılıp Betelgeuse'e ulaşmak için yola çıktılar. Uzayda geçen birkaç saniye yeryüzünde birçok yıla bedel olacak olsa da idealist fizikçi genç Arthur, insan ırkından uzak kalmak hoşuna bile giden Antelle ve deneyimleyeceklerinin her şeye değer olmayacağını düşünen Ulysse için pek de problem gibi gözükmüyordu. Betelgeuse yıldız sistemine ulaştıklarında 4 gezegenden oksijen ve azot seviyesi dünyaya en çok benzeyene iniş yaptılar; burası Sorror gezegeniydi. Burası neredeyse dünyanın kız kardeşi kadar benzerlik gösteriyordu. Kapsülden inip gezegeni keşfe çıktıklarında su birikintisinin kenarında bir insan izine rastladılar, çok geçmeden tanrıçalara has güzellikte fakat tıpkı bir insan görünümünde olan bir kadının izlerin sahibi olduğu ortaya çıktı. Bu kadın fiziksel olarak insanlara bu kadar çok benzerlik göstermesine rağmen bakışları ve davranışlarıyla aynı bir hayvanı andırıyordu. Gölün kenarındaki bu üç yabancının yanına indiğinde konuşmaları duyunca kaçıp ormanın derinliklerinde kayboldu. Biraz sonra bedenleri insan fakat adeta zihinleri yokmuş gibi davranan başkalarını da getirdi. Ulysse ve arkadaşları bu insan benzeri varlıklarla karşılaşınca kıyafetlerini giyindiler fakat bu durum insana benzeyen yaratıkları bir anda öfkelendirdi ve kıyafetleri yırtıp kapsüle saldırıp kapsülü parçaladılar. Ulysse ve arkadaşları Sorror'da ve bu konuşamayıp hayvanmış gibi sesler çıkaran garip yaratıkların yanında mahsur kalmışlardı derken bir gün akıl almaz bir olay gerçekleşti ve ormanı tıpkı insan gibi giyinmiş ve kendi aralarında konuşan maymunlar ellerinde silahlarla basmışlardı. İnsanlar deli gibi sağa sola kaçıyordu, bazıları vurulup ölüyor bazıları tuzaklara takılıyordu. Arthur vurulup ölmüştü, Ulysse ise bir tuzağa yakalanmış ve diğer insanlarla beraber kamyonun kasasındaki kafese tıkıldı. Ulysse şoku atlattığında güzeller güzeli Nova'nın da kafeste olduğunu fark etti ve içinde garip bir his oluştu. Bir süre kafeste yolculuk sürdükten sonra yüksek binalar, arabalar, dükkanlar ve tüm bunları kullanan tıpkı bir insanmışçasına giyinmiş maymunlar görünmeye başladı. Araç bir binaya girdi ve esirler kafeslerle beraber laboratuvara benzeyen bir salona getirildi. Her esir tek başına bir kafesteydi. Ulysse, Nova'yı karşı kafesinde görünce rahatladı ve gözleri profesörü aradı. Profesörle o kargaşadan sonra bir daha hiç karşılaşmamıştı. Ölmüş olma ihtimali Ulysse'nin yüreğini burktu. Beyaz önlükler içindeki maymunlar kafeslerdeki insanlara lapa ve meyve getirdi. İnsanların bu yemekleri çok sevdiği ortadaydı, hayvansı hırıltılarla yemekleri yediler. Ulysse akıllı davranması gerektiğini fark etti ve denekler üzerinde uygulanan ve dünyada da insanların maymunlar üzerinde denemekte olduğu deneyleri tek seferde ve oldukça akılcı çözdü. Maymunlar bu zeka belirtisi gösteren insan karşısında şok olmuştu. Bazıları bu yaptıklarının taklitten ibaret olduğunu iddia ederken Zira isimli dişi maymun bu insandaki farkı çoktan keşfetmişti. Derken Ulysse ve Zira geceleri gizli gizli buluşup sohbetler etmeye ve Zira, Ulysse'ye maymun dilini öğretmeye başladı. Tüm bunlar olurken Nova ve Ulysse aynı kafese konuldu. Nova, Zira ve Ulysse'nin yakınlığından hoşnut olmadığını garip hırıltılarla belli ediyordu. Zira, Ulysse'yi şehirde tasma ile birlikte gezmeye çıkardı ve orada bilimci olan nişanlısı Cornelius ile tanıştırdı. Cornelius de şaşkınlığını gizleyemedi. Büyük bilim toplantısı için Ulysse'yi hazırladılar ve bu toplantıda Ulysse'nin özgür kalması için bir konuşma hazırladılar. Bir hayvanat bahçesine giren Ulysse ve Zira dünyadaki hayvanların aynısının sergilendiği kafeslerin önünden geçtiler. İnsanların sergilendiği kafesllerin önüne geldiklerinde Ulysse büyük bir şok yaşadı ve çığlığını tutamadı. Profesör kafesin içindeki yulaf lapasını kafasına gömmüş yemek yiyordu. Tıpkı gezegendeki diğer insanlar gibi davranıyor ve uzun uzun uluyordu. Profesör için Ulysse'nin tüm çabalarına rağmen yapılacak hiçbir şey kalmamıştı. Büyük gün geldiğinde Ulysse tüm maymunların aklını başından alan bir konuşma yaptı ve özgürlüğünü kavuştu. Bilim merkezinde bir görev ve kendine ait bir oda verildi. Ulysse artık bir insan gibi davranabiliyor ve giyinik gezebiliyordu. Cornelius ile birlikte gittiği kazıda insanların maymunlardan böyle geride kalmasını anlamlandırabildiği izler elde etti. Geriye döndüğünde ise Cornelius ona her şeyi açıkladı. İnsanlar bir zamanlar kendi aralarında bir dil geliştirip örgütlenen ve zekayla alakası olmadan insanları taklit ederek onları şehir dışındaki ormanlara kaçırmayı, öldürmeyi ve esir etmeyi başarmışlardı. Ulysse, insan ırkını kurtarmayı kendine bir görev bildi ve bu uğurda her şeyi yapmaya hazırdı fakat beklenmedik bir şey oldu ve Nova ile Ulysse'nin bir bebeği oldu. Bebek tıpkı gerçek bir insan gibi davranıyordu. İşte bu maymunları tedirgin eden olaydı. Bebek ve Nova yalnız oldukları bir odaya alındı ve Ulysse'nin onları görmesi engellendi. Zira'nın yardımıyla Ulysse onları görebildi fakat işler onlar için çok tehlikeli olmaya başlamıştı. Ulysse, Nova ve bebek Zira ve Cornelius'un yardımıyla uzay boşluğunda gezinen gemilerine ulaştı. Nova'ya annelik yaramıştı, insani tepkiler veriyor ve az da olsa konuşabiliyordu. Bir buçuk yıl süren yolculuğun ardından nihayet dünyaya ulaşmışlardı. Çevre de uçan araçlar falan bekleyen Ulysse, hayal kırıklığına uğramış ve nasıl olup da her şeyin geçen yüz yıl içinde aynı kalabileceğine şaşırmıştı. Başından geçenleri ve Sorror gezegenini tüm insanlığa anlatmak isteyen Ulysse, karşıdan gelen üniforma içindeki adam karşısında dehşete uğradı. Üniforma içindeki adam bir maymundu. DEĞERLENDİRME Maymunlar Gezegeni işlerin tersine döndüğü Sorror gezegeninde geçmektedir. Bu sefer deneyler yapılıp kafeslere tıkılan maymunlar değil insanlardı. Zekaları ve insani tüm yetileri körelen insanlar ve onların yıllar önceki uygar hallerini taklit eden maymunlarla dolu bir gezegen. Kesinlikle sürükleyici bir bilimkurgu eseri olan Maymunlar Gezegeni hayal gücünüzün sınırlarını zorluyor. Bir günde bitireceğiniz bu kitabı naçizane okumanızı tavsiye ediyorum."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/mecburiyet", "text": "Zweig, her eserini heyecan ve sabırsızlıkla elime aldığım ve okuyucu olarak beni hiç hayal kırıklığına uğratmayan yazarlardan biri. 1920 yılında basılan bir eser olmasına rağmen, Mecburiyet sanki bugünü anlatıyor, günümüzde halen süre giden tartışmalara bir kez daha projeksiyon tutuyor. Savaş karşıtlığı, vatana bağlılık duygusu, zorunlu askerlik konularında ülkemizde de kendini askerliğe mecbur tutulduğunu hisseden, veya zorunlu askerlikten kaçmak için yurt dışına çıktığı konuşulan genç ve eğitimli bir kesim var. Doğruluğu yanlışlığı bir tarafa güncel tartışmalardan biri bu. Onaylayalım onaylamayalım bu mecburiyete ayak direyen bir kitle var ki; dönem dönem bedelli askerlik çıkarılarak ara çözümler bulunuyor ancak henüz kalıcı bir çözüm bulunabilmiş değil. Çoğumuzun vatan borcu namus borcudur diye nitelediği askerlik günümüz gençliğinin en azından bir bölümü tarafından öyle değerlendirilmiyor. Mecburiyet kitabında Ressam Ferdinand üzerinden Zweig'ın savaş hakkındaki fikirlerini okuyoruz. Eser, kahramanın iç dünyasındaki gel gitleri ustaca anlatabilmedeki başarısı kadar yazarın savaş karşıtı fikirlerini anlatmak için bir zemin olarak kullanılması yönüyle ilginç. Daha sonraki bir tarihte; 1942 yılında Zweig savaş karşısında ümitsizliğe kapılarak karısı ile birlikte intihar edecektir. Savaştan kaçıp karısıyla beraber sanatına ve İsviçre'ye Zürih Gölü'ne sığınan kahramanımız Ferdinand aslında onu askere çağıracak mektubu almadan önce onun geleceğinden emin huzursuzca beklemeye başlamıştır. \"Şimdilerde bunu sık sık yaşıyordu; çalışırken bir an kalkıyor, şapkasını kaptığı gibi evden çıkıyor, kendini tarlalara atıyor.....sonunda kendini bilmediği bir yerde buluyordu.\" (S:1) Hikayenin geçtiği İsviçre tarafsız olması nedeniyle Dünya savaşı dönemlerinde bir çok aydına barınak olmuş bir ülke. Yine Yahudi bir aileden gelen Nobel ödüllü yazar Elias Cannetti de Zweig gibi Birinci Dünya Savaşı yıllarında annesiyle beraber savaşın yıkıcı etkisinden Zürih Gölü'ne sığınanlar arasındaydı. Cannetti'nin otobiyografisinin ilk cildi olan Kurtarılmış Dil adlı eserinde onun da annesinin savaş karşıtı olduğunu öğreniyoruz. Zweig hikayede -her ne kadar novella dense de ben hikaye olduğunu düşünüyorum, etkileyici betimlemelerle okuyucusunu çarpıyor. \"Yeni güne uyanan dünya biraz önce selden kurtulmuş, saçlarından sular damlayan bir insana benziyordu.\" (S:2) Hikayenin üç unsuru var. Ferdinand, karısı Paula ve yerine ulaşmadan çok öncesinde bile kendini hissettiren , beklenen; mektup. \"Fakat bildiği bir şey vardı:Herhangi bir çekmecede yüz binlerce kağıdın arasında bir kağıt vardı.Biliyordu. Günün birinde, herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda bu çekmece çekilecekti -bu çekmecenin açıldığının duyuyor ve biliyordu,bu mektup onu buluncaya dek dolanacak, dolanacaktı.\" S:7 Sonunda korkuyla beklenen, askere çağıran mektup geldi.\"Bu düşünce adeta bunaltıcı ve boğucu bir şekilde birdenbire odanın ortasına düşmüş, odadaki her şeyi, nesneleri kenara itmişti, geniş ve yapış yapıştı, başlayıp da bitiremedikleri yemeklerin üzerine çökmüştü, adeta bir sümüklüböcek gibi enselerinde sürünüyor ve ürkütüyordu.\"(S:9 ) Ferdinand'ın kendi iç çatışması ve karısıyla olan çatışması bir oya gibi işlenmiş. \"Sadece saat hiç şaşırmadan vuruyordu, zamanın demir bekçisi gibi bir aşağı bir yukarı gidiyordu ve Paula bekçinin attığı her adımla bu insanın, sevdiği, yanında capcanlı yatan kocasının ondan uzaklaştığını hissediyordu; daha fazla dayanamadı, yataktan fırlayıp saatin sarkacını durdurdu.\" (S:19) Kuvvetli yazarlar çok sık ortaya çıkmıyor. Zweig eserlerinde insanoğlunun çelişkilerini, çatışmalarını mükemmel anlatan bir yazar, her eserini olduğu gibi Mecburiyet'i de kesinlikle tavsiye ederim. Bir teşekkür de İş Bankası Yayınlarına. Zweig'ın eserlerini 2017 yılından itibaren basan İş Bankası Yayınları okuyucularına son bir yıldır Zweig şenliği yaşatıyor. Küçük hacimli dev eserleri, havaalanında bile edinip bir saatlik uçuşta tamamlayabilme fırsatı verdiği için teşekkür etmek gerekir diye düşünüyorum."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/medyum", "text": "Alkol bağımlılığının ve öfke kontrolsüzlüğünün verdiği zafiyetle hem iş hem aile yaşamında sorunlar yaşayan Jack Torrance, alkollü olduğu bir esnada küçük oğlunu çalışma kağıtlarının üzerine bira dökerken yakalamış ve öfkesine hakim olamayarak çocuğun kolunu kırmıştır. Jack'in karısı Wendy, karşılaştıkları olaylara rağmen kocasının durumu düzelteceğine inanmakla beraber küçük oğlu Danny'yi koruyan tarafı Jack'e hep bir şüpheyle bakmaktadır. Danny ise ailede Overlook oteli hakkındaki uğursuz gerçekleri keşfedebilecek eşsiz bir yeteneğe sahip beş yaşındaki özel bir çocuktur. Öğretmenlik yaptığı okulda başka bir çocuğa da şiddet gösterip okuldan atılması üzerine bir arkadaşı Overlook otelinde işe başlaması için ona yardım eder ve bu iş onun hayatını tekrar düzene koyması için harika bir fırsat olacaktır. Genelde zengin insanların tercihi ama geçmişi oldukça derin ve karışık olan bu otel en yakın yerleşim yerine hayli uzaktır ve bu durum ağır hava koşullarıyla beraber sonbahar-kış aylarında ziyaretçilerin gelmesini imkansız kılar. Ulaşımın ve iletişimin hayli zor olacağı dönemde otelin bekçiliği yapmayı kabul eden olan Jack, hem ailesiyle daha fazla vakit geçirme fırsatı bulacak hem de üzerinde çalıştığı oyununu yazmayı tamamlayabilecektir. Otelin müdürü Stuart Ullman kaya gibi ve hırslı bir adamdır ve oteli ayakta tutmak için her şeyi yapmaya hazırdır. Bir önceki bekçi Delbert Grady'nin aklını kaçırarak ailesini ve kendini öldürmesi de onu pek etkilememiştir, tek istediği ailesi olmayan yeni bir bekçidir, bir skandalla daha uğraşmak istemez. Fakat Jack'in arkadaşı otelde söz sahibidir ve bu yüzden onu işe almak zorunda kalır. Oteldeki aşçı Dick Hallorann, Ullman'ın aksine, otelde olan olağanüstü olayların farkındadır ve Danny'deki özel yeteneği anlayan ilk kişi olacaktır. Çünkü o da aynı 'ışıltıya' sahiptir. Ancak ne var ki otelin bütün personeli, oteli Jack ve ailesine bırakmak üzere ayrılacaklardır. Havanın güzel olduğu dönemde Jack oyununda ilerlemeye başlamış, Wendy'nin endişeleri azalmışken Danny yaklaşan felaketlerin farkındadır ancak bu otelin babasının kendini düzeltmesi için tek şans olduğunu bildiğinden bir şey diyemez. Yine de Danny'nin 'önsezileri' ve hayali arkadaşı Tony hakkında iyice endişelenen aile onu yakın bir yerleşim yerindeki doktora götürür ancak bir sonuç alamazlar. Kışın gelmesiyle beraber Torrance ailesi bu uğursuz otelde bir başlarına kalacak ve hem kendileriyle hem de birbirleriyle amansız bir psikolojik savaşa gireceklerdir. Kötü ruhların etkisindeki Overlook oteli, onlara birçok sürpriz hazırlamaktadır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/memduh-sevket-esendal-kitaplari", "text": "29 Mart 1883 yılında Çorlu'da doğan yazar ve siyasetçi Memduh Şevket Esendal çocukluğu döneminde Osmanlı'nın sürekli savaş halinde olması nedeni ile tam bir eğitim alamamıştır. Ailesinin zoraki göçler nedeni ile yokluk çektiği dönemlerde kendi kendini eğiterek geliştirdi. Eğitiminden sonra İttihat ve Terakki üyesi oldu ve aktif siyaset hayatına girdi. Aktif olarak siyasete devam etti ve birçok elçilik görevinde bulundu. Daha sonra ülkeye dönüp milletvekilliği yaptı. Milletvekilliği yaptığı dönemde gazeteciliğe de adım attı ve arkadaşları ile Meslek Gazetesini kurdu. Bunun yanında bir çok gazete ve dergilerde yazan isim siyaseti bırakıp tamamen yazarlığa odaklandı. Özellikle yazdığı hikaye ve öyküler ile tanınan Memduh Şevket Esendal'ın en önemli eseri ise Ayaşlı ve Kiracıları'dır. Memduh Şevket Esendal Eserleri: Ayaşlı ile Kiracıları, Miras, Vassaf bey, Tahran Anıları ve Düşsel Yazılar, Kızıma Mektuplar, Oğullarıma Mektuplar Memduh Şevket Esendal Öyküleri: Hikayeler-Birinci kitap, Hikayeler-İkinci kitap, Temiz Sevgiler, Ev Ona Yakıştı, Otlakçı, Mendil Altında, Sahan Külbastısı, Veysel Çavuş, Bir Kucak Çiçek, İhtiyar Çilingir, Hava Parası, Bizim Nesibe, Kelepir, Gödeli Mehmet, Güllüce Bağları Yolunda, Kaçanı Kovalar"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/memleket-hikayeleri", "text": "Refik Halid Karay Türkiye'nin bin dokuz yüzlü yıllarda ki portresini başarıyla sunuyor, insanlara. Yer yer kitabın içerisinde de düşünceleriyle karşımıza çıksa da yaşamın içerisinde yobazlar, nefret dolu insanlar hep kazanır gibi görünürken, iyi karakterlerinse zaferi ya bir kaçış ya da bir ölüm manzaralarıyla ödüllendirilmeleriyle karşılaşıyoruz, insandan insana bir sürgünde. Pek çok hikayelerinin yer aldığı bu kitap okuyucuya keskin bir ziyafete davet ediyor. 1900'lü yıllarda sütçülerin, katırların, harman zamanı çiftçilerin aralarında dolaştığı bir tür fotoroman türünde yazılmış diyebiliriz. Yatık Emine adlı hikayesiyse filmi çekilmiş dönemini aşmış ününü kitabın daha da katlamış bir öyküsüdür. Damgalanmış veya iftiraya uğramış insanların kaçacak sığınacak bir yer bulamadığı şahlık ve yobaz hocalarla tarif edilmiş, ayrıntıları çizilmiş bir dünyanın insanları... Çok az da olsa temiz kalan tarif edildiği insanların hep dedikodu konusu olduğu bir hayatın tasviri öyküler... Kaçmak ve çaresizlik içerisinde hayat boyu sürgün ve kaçak hayatıyla kaybeden insanların yer aldığı bu öyküler insanları derinden yaralıyor. Refik Halid Karay kusursuz dil işçiliğine sahip olsa da dilin canlılığı karşısında tensikata çıkarılmış bir sözcük dağarcığıyla okuyucunun karşısına çıkıyor. Aynı \"tensikat\" kelimesi gibi hala yaşayan insan manzaralarına sahip olsa da kullandığı dilin zaman karşısında insan manzaraları kadar zafer kazandığını söylememiz pek mümkün değil. Refik Halid Karay öykülerinde okuyucuyla birlikte hikayelerin içerisinde okuru yalnız bırakmıyor. Benzersiz ve döneminden sıyrılarak Çorum, Sinop, Erenköy ve Bilecik imzalı öyküleri büyük avlulu tek katlı evlerin çeşme başı kadınların manzaralarını sunması açısından önemli bir yapıt. Öykülerinde farklı meslek grupları yer alırken pek çoğuysa günümüzde yaşamayan meslekler; sütçüler, değirmenciler, muhallebiciler ve pek çok daha... Sadece meslekler değil yok olan. Komşuluk ve toplumsal \"El alem ne der?\" baskısı! Kötü olarak tasvir edilse de komşuların insanların tanıştığı oturup kalktığı o çok uluslu Rum, Ermeni mahallerinin yerlerindeyse çok uzaklardayız. Kitapta bir diğer öne çıkan unsursa yaşayan şehirlerin, mekanların Refik Halid Karay tarafından yer bulmasıdır. Leblebiciler, muhallebiciler ve deniz kentlerindeyse gemiciler... Kahramanların oturup kalktığı zaman geçirildikleri yerlerdir buralar. Yazar aslında kötülerin kazandığını bilse de kahramanlar ölüm karşısında cennetle onurlandırdığını ve bir tür adalet duygusuna inandığını okura yansıtıyor, hasretle! \"Bu aşk bazı güzel geceler tatlı bir rüya gibi onun hasretle, iştiyakla yanan göz kapaklarını dinlendirir, bazı zamanlar ise bir sancı gibi uykularını kaçırırdı.\"(Sy.143) Dönemin mükemmele yakın mekan ve kılık kıyafet tasvirleri insanların bu değişimde ki farkı fark etmelerini sağlıyor. Bu tasvirler adeta insanın gözünde canlanmasını sağlıyor. \"Her hafta, mesela değişmiş bir şapkası, rutubetten kurtulmuş rugan iskarpinli ayakları, işçi ellerini örten maşonları, çürük boyunlarına sarılan boalarıyla yenileşen, kibarlaşmaya başlayan Rum kızları,...\"(Syf. 152) 1900'lü yılların havasını solumanızı sağlayacak kahramanların pek çoğunun evlerinin içerlerine dahi sığdırılmadıkları düşen ve damgalanan insanları bu geçmişleri alınlarının ortasında taşıdıkları bir çağın post modern bir seyahati ne kadar uzaklaştık sansak da o kadar da içimiz de yaşayan, anılarımız da, geçmişimiz de bizi sarsabilen bir dönemin öyküleri... Aslında Refik Halid Karay'ın sığdırılamamış hep bir çıkıntı olarak kalmış yaşamı kahramanların da oradan oraya koşuşturdukları, dedikoduları alkol masalarına meze oldukları birer yaşamları vardır. İyilerin hep kaybettiği rüşvetin, sus payının güçlünün ezdiği bir dünyada! Ve bir hikayesinde şu satırlara yer vererek bir hırsızla yaşamının gölgeleri arasında pek çok yansıma olduğu söylenebilir. \"Bundan kırk sene evvel, kim bilir nasıl bir eğlence fikrine hizmet için yapılmış, fakat o zamandan beri metruk, kalmış bu ev yıkık duvarları, çökmüş çatısı, dökülmüş kafesleri her taraftan ayrılmış sıvalarıyla eski bir mezar gibi ölümü düşündüren bir hal almıştı.\"(Sy.185) Yazan: Şeyhzade Bilgin Memleket Hikayeleri Kitap Özeti Kitabımızın türü öyküdür. Kitabın içerisinde on sekiz adet öykü bulunmaktadır. Bu öykülerin içerisinden hoşuma giden, beni etkileyen öykülerin özetinden bahsedeceğim. Şeftali Bahçeleri Anadolu'nun bağrında bir kasaba varmış. Bu kasabaya gelen memurlar kasabanın keyfe keder ortamından etkilenip devletin işlerini yapmak yerine şeftali bahçelerine gidip burada alem yaparlarmış. Bu şeftali bahçelerinin namı uzak diyarlara bile duyulmuştur. Kasabaya yeni gelen Tahrirat memuru Agah Bey, devlet dairelerindeki kalemlerin boş olduğunu görünce şaşırıp kalmıştır. Kasabaya girdiğinden beri aslında aklı buraya dair birçok güzel düşüncelerle doludur. Kalemlerin bu denli boş olduğunu görünce bu güzel düşünceleri suya düşer. Memurların mesai saatleri içerisinde kalemlerini neden boş bıraktığını muhasebecinin kendisini şeftali bahçelerine çağırmasıyla öğrenir. Bu durum onu hayal kırıklığına uğratmıştır. Agah Bey dairesinde sakinlik ve iş olmaması dolayısıyla sıkılır. Bir gün muhasebeci ona yine Şeftali bahçelerine gitme teklifinde bulunur. Bu kez Agah Bey, muhasebeciyi kırmaz, diğer memurlarla beraber kır gezintisi yaparlar. Agah Bey'in bu kır gezintisine çıkmasıyla birlikte alışkanlıkları değişmiştir artık o da memurların yaptığı gibi şeftali bahçelerine gidip rakı içip keyfine bakar hale gelmişti... HAKKI SÜKUT Saatçizadelere ait bir ipek fabrikası vardır. Bu ipek fabrikasının insanı zehirleyen, hastalaştıran bir ortamı varmış. Fabrikanın amele katibi olan Hasip Efendi de bu fabrikada çalışan Fotika isminde bir kıza aşıktır. Kızın fabrikada çalıştığı zamanlarda devamlı onu izlermiş. Fabrikanın pis ortamından etkilenip Fotika'da hasta olmuştur. Hasip Efendi bu duruma çok üzülür, kız için elinden geleni yapar. Tüm çabalara rağmen fabrikada çalışan diğer işçilerin kaderinde olduğu gibi Fotika'nın narin vücudu bu hastalığa dayanamayıp ölmüştür. Bu ölüm haberi Hasip Efendi'yi derinden üzer. Kızı mezara gömdükten sonra dua eden papaz, Hasip Efendi'nin acıklı halini görüp ona fabrikanın ortamının ve patronların kalıp düşüncelerinin değiştirilmesi gerektiği konusunda uyarılarda bulunur. Bu ikazlar Hasip Efendi'yi etkiler, patronlarla görüşür ama nafile aynı düzen devam ettirilir. Hasip Efendi amele katibi olarak görevini iyi yaptığı için ona daha yüksek maaş teklifinde bulunur, önce kabul etmez ama daha sonrasında kabul edip fabrikada çalışmaya devam eder. CER HOCASI Asım isminde bir genç Siyasal Bilimler Fakültesinden mezun olur. Mezun olur olmaz Maarif dairesinde bir kalemde memurluğa başlar. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte Asım çalıştığı memurluktan açığa alınır. Bu yaşanan üzücü durumdan dolayı Asım çok zor durumda kalır. Öncesinde parasızlıktan serseri olur. Daha sonra ise cer mollası olur. Asım, beş vakit namazını düzenli kılar, vaazlar veren bir molla haline gelir. Arkadaşlarıyla kasaba kasaba gezip vaazlar verir. Bir gün kasabanın birinde konaklarken Asım, çok fena hastalanır uzun süre yerinden kalkamaz hale gelir. Arkadaşları da onu bu halde bırakıp giderler. Asım'ın hastalığı uzun süre geçmez. Kasabanın imamı da bu durumdan rahatsızlığını bildirip, biran önce bu kasabayı terk etmesini söyler. Asım da bu söylenenlerden sonra daha fazla duramaz kasabayı terk edip yakın bir kasabaya uğrar. Bu kasabanın kahvesine uğrayıp köylülere selam verir. Onlar da nereli olduğunu sorarak muhabbete başlarlar. Kasaba kasaba gezip vaaz verdiğini söyleyince ona bugün imamlarının başka kasabaya gideceğini bize sen vaaz ver diye teklifte bulunurlar. Bu teklif Asım'ı memnun eder. Asım'ın vaaz verişi, Lazoğlu isimli birinin hoşuna gider ve ramazanda da benim evimde kal teklifi almasına neden olur. Günler geçer kasabaya nahiye müdürü gelir Asım'ın kasabada daimi hocalık yapacağı müjdesini verir. Bu durum üzerine kasabanın asıl imamı Asım'ı çağırıp bu işe ihtiyacı olduğunu söyleyip onun kasabanın imamı olmamasını söyler. İmamın konuşmaları Asım'ı etkiler. Asım da İstanbul'a döner. GARİP BİR HEDİYE Feridun isimli bir genç, kuyumcu dükkanlarının olduğu yerde gezip durur. Bir türlü dükkanlardan birine girmeye cesaret edemez. Gencin maddi durumu kötüleştiği için cebinde bir tıraş makinası vardır onu satmak ister. Zamanında birine yardım ettiği için karşılığında bu tıraş fırçası verilir, veren kişiyse kendine bu fırçanın kıymetini bil, zamanı geldiğinde işine yarar der. Fırça hakkında bunlar söylendiği için Feridun fırçanın değerli olduğu kanaatine varıp zor zamanında faydalanmak ister. Bir dükkana girer, fırçanın değerini sorar, dükkan sahibi de değersiz, beş para etmeyeceğini söyler. Bu söylenenleri duyan genç, hayal kırıklığına uğrar. Fırçayı hediye eden adama çok sinirlenir ve onu yere atar. Fırçayı attığı yerde parlayan iki nokta dikkatini çeker. Bu dikkatini çeken parlak şeyin iki tane taş olduğunu fark eder. Bu taşların değerli olduğunu düşünüp kuyumcuya gider. Kuyumcuya taşların değerini sorar. Taşın iyi değer edeceği cevabını alır ve onları satar. BİR TAARRUZ Anadolu'nun bir köyünde Hayrullah Efendi isminde bir adam vardır. Bu adam bir akşam vakti bayırı çıkarken bir anda başına tabanca uzatılır. Tabancayı tutan adam cüzdanını çıkarmasını ister. Hırsız cüzdanın içindeki paraları alıp cüzdanı sahibine verir, koşarak oradan kaçar. Hayrullah Efendi adamı merak eder, arkasından koşup takip eder. Hırsız bir bakkalın içine girer. Hırsız bakkalın sahibine ekmek, kahvaltılık ürünler istediğini söyler. Buna şahit olan Hayrullah Efendi adamın aç ve zavallı olduğunu düşünerek üzülür. Bakkal sahibine adamın kim olduğunu sorar, harp meydanında kendisini vatanı için siper eden fakir kalmış biri olduğunu öğrenir. Bu durum Hayrullah Efendi'yi derinden etkiler. Etkilendiği bu durum üzerine adam için bir parça erzak hazırlatıp evine gönderir. Ev sahibi bu erzağı kimin gönderdiğini sorar, cevap alamaz. DEĞERLENDİRME Refik Halit Karay, hikayecilik alanında ön plana çıkan bir yazarımızdır. Özellikle Milli Edebiyat döneminde yazdığı eserleri ile ön plana çıkmıştır. Özetini yazdığım Memleket Hikayeleri eserinde sürgüne gönderildiği döneme dair gözlemlerinin çıktısıdır. Bu eserinde sade bir dil kullanmıştır. Anadolu'ya dair tasvirleri ve realist gözlemleriyle dikkat çekici bir üslubu vardır. Anadolu insanının hayatına eleştirel bir bakış açısıyla eserinden kesitlere yer vermiştir. Türk edebiyatının önde gelen isimlerinden bir tanesi olan Refik Halit Karay'ın 1919 tarihinde kaleme aldığı Memleket Hikayeleri adından da anlaşılacağı gibi bir dönemin Anadolu hikayelerini okurlarına sunmaktadır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/memleketi-ben-kurtaracagim", "text": "Televizyon dünyasından da çok yakından tanıdığımız Gülse Birsel'in yani kitabı Memleketi Ben Kurtaracağım çok kısa sürede okunabilecek ince bir kitap. Ayrıca Gülse Birsel'in mizahına ve zekasına hayran olmamak mümkün değil. Yaptığı göndermeler ve günümüz konularıyla mizah birleştiğinde çok güzel bir eser çıkmış ortaya. İçinde otobiyografiden, sosyal medyaya, siyasete, astrolojiye hatta modaya dair bile bir şeyler bulacağımız bir eser olmuş. Tabii Gülse Birsel üslubuyla. Kitabın konusu ise şöyle; Öncelikle kitap otobiyografi şeklinde başlıyor. Yazar, kendi doğumunu istenmeyen bir bebek şeklinde özetliyor ve aile içinde yaşadıklarını babasının avukat olması nedeniyle onun da avukat veya doktor, mühendis gibi üstün nitelikli bir mesleği olmasını fakat bunun yanında topuklu ve döpiyesler giyen, dantelli eldivenler takan zarif bir kız olmasını umut ediyor. Bir ara fikrini değiştiren babası kızının güçlü kuvvetli ve erkeklere karşı sert bir karakter olmasını da istiyor. Birçok şeye sahip olmak isteyen yazar bu şartlarda büyüyor ve okuma-yazmayı kısa sürede öğreniyor. Hatta ilkokula geçtiğinde kitap okuyabilecek seviyeye geldiğinden bahsediyor. Ergenlik yıllarında saçlarının sarı olmasını istediğini fark ediyor. Küçüklüğünde çok süt içmesinden dolayı boyu sürekli uzuyor ve sonrasında üniversite yıllarına geçiyor. Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü mezunu olan yazar okuduğu sırada bir moda dergisinde editörlük de yapıyor. Sonraları ise insanları güldürmek isteği bir amaç haline geliyor. Bunu da işi olarak benimseyerek televizyon dünyasına adım atıyor. İlk olarak g.a.g programı ve sonrasında Avrupa Yakası başlıyor. Sonrasında da Yalan Dünya. Kitabın diğer bölümlerinde ise ülkenin durumuyla ilgili müthiş hiciv örnekleri veriyor. Ağaçların katledilmesi, her yere Avm yapılması, yanlış yapılanma, demokrasi gibi konularda mizahla karışık eleştiriler dile getiriliyor. Siyasetle ilgili düşüncelerinden sonra kendi hayatıyla ilgili demeçlerde veriyor. Örneğin kendisinin astrolojiye inanmadığını, diyet hiç yapamadığını, sosyal medyayı kullanış biçiminden ve daha birçok şeyden örnekler veriyor. Kitabın sonu ise çocukken hayran olduğu ve tiyatrolarını izlediği Gazanfer Özcan'dan bahsediyor. Daha anaokulu zamanında ailesinin onu Gazanfer Özcan'ın tiyatrolarına götürdüğünü, yaşı ilerledikçe babasıyla sürekli onu izlediklerini anlatıyor. İnsanları güldürme isteği ilk Gazanfer Özcan ile gelmiş. Onunla ilk tanışmasını, Avrupa Yakası için görüştüklerinde yaşadığı heyecanı, ondan aldığı oyunculuk derslerini ve Gazanfer Özcan'ın aramızdan ayrılışını ve o süreci kendi diliyle çok güzel bir şekilde anlatıyor. Böylece kitap sona eriyor. Yazan: Ilgın Kocaman Memleketi Ben Kurtaracağım! Konusu Çoğu insanın sadece televizyondan tanıdığı fakat yazdığı köşe yazıları ile de okurlarını kendine hayran bırakan Gülse Birsel siyaset karmaşasının yaşandığı bir önemde Memleketi Ben Kurtaracağım ile okurlarına eğlenceli bir komedi kitabı sunuyor. Gülse Birsel Memleketi Ben Kurtaracağım ile aslında okurlarına tamamen kendi bakış açısını komik bir şekilde sunuyor. Gündelik hayata dair her konuya dokunduran yazar siyasete de dokundurma yapıyor fakat ağırlıklı olarak günümüz gençlerin günlük hayatta karşılaştıklarını tiye alıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/mendil-altinda", "text": "Memduh Şevket Esendal ,29 Mart 1883'te Çorlu'da dünyaya geldi. Çocukluğu savaş yıllarında geçen sanatçının düzenli bir eğitim hayatı olmamıştır. Kendi kendisini yetiştirerek Arapça, Farsça ve Fransızca öğrenmiştir. Durum üzerine temellenen Çehov tarzı adı verilen öykücülüğün temsilcilerindendir. Çehov tarzı öykü de sosyal olgulara, duygu ve düşüncelere önem verilir. Serim, düğüm, çözüm planına uyulmaz. Zaman ve yer ikinci planda yer alır. Türün dünya edebiyatında ilk örneğini Anton Çehov verdiğinden bu öykü türü Çehov tarzı öykü olarak bilinmektedir. Esendal, güçlü bir Çehov öykü yazarıdır. Eserin ilk sayfalarında Sunullah Arısoy tarafından Memduh Şevket Esendal ile yapılan bir konuşma sunulmuştur. Okuyucu bu konuşma ile Esendal'ın edebiyat kimliği hakkında daha fazla bilgi yer edinecektir. Öyle ki Esendal'a bir konuşmasında edebiyata ilgisinin ne zaman başladığı sorulmuştur. Esendal ise ne zaman başladığını bilmediğini ancak her zaman öykü okumayı sevdiğini söylemiştir. Bu konuşmadan da anlaşıldığı üzere Esendal'ın öykücülüğünün güçlü olmasının nedeni öyküleri daha fazla sevmesinden kaynaklıdır. Memduh Şevket Esendal'ın Mendil Altında kitabında toplam 25 tane hikaye bulunmaktadır. Bunlardan en beğendiklerim: Ana Baba, Mendil Altında, ihtiyarlık, feminist ve rüya nasıl çıktı hikayeleridir. ANA BABA: Bu hikayede yoksul bir aile kesiminden bahsedilmektedir. Baba gündüzleri ders okutur geceleri saatçilik yaparak evin geçimini sağlar. Bir gün ailenin küçük çocuğu babasının uyarılarına rağmen onu dinlemez ve oynadığı anahtar zinciri ile lambanın şişesini kırar. Babası ise hiçbir şey söylemeyerek oğluna kızmaz. Oğlan yaptığının oluşturduğu vicdan azabıyla zor uyur. Çünkü ailesi kırılan lambanın yerine yenisini alamayacak kadar fakirdir. Oğlan sabah uyandığında anasının gazabına uğrar. Anası ona lambanın hesabını sorup bağırınca az da olsa yüreğindeki üzüntü gider. Ve ne zaman bir şey kıracak olsa babasının susmasından korkar anasını daha çok sevdiğini anlardı. Yazar bu öykü ile yoksul bir ailenin yaşamından kesit sunarken ana ve babanın çocuğun hayatındaki yerine de değinmiştir. MENDİL ALTINDA: Cavit Bey adlı bir sicil müdürünün kurduğu hayal anlatılmaktadır. Cavit Bey uyumak ister ama uykusu gelmez. Aklına köylülerin yüzüne birer mendil örtüp uyudukları gelir. Hemen cebinden bir mendil çıkarıp yüzüne örter. Örttüğü anda karısının para yetiştiremediğini hatırlar. Daha sonra işten çıkartılan bir memurun durumuna üzülüp Müsteşar diklendiğini hayal eder. Müsteşar Cavit Bey'den korkar ve memuru işe aldırır. Tüm bunları düşlerken Cavit Bey mendil altında gülümser. Bu olaydan sonra namı yayılır. Rütbesinin yükseldiğini hayal edince ter içinde heyecandan boğulacak gibi olur. Sinirlenerek mendili yüzünden atar. Bu mendil altında da nasıl uyurlar diye söylenir. İHTİYARLIK: Yetmiş yaşına gelmiş çift bunca yıl mutlu yaşayıp çocuklarını evlendirmiş ve yalnız kalmışlardır. İhtiyarlığın getirdiği huysuzluk ile sürekli kavga edip tartıştılar. Bir gün yine bir tartışma yaşanır. Adam bu tartışmadan sonra öksürmeye başlar. Kadın ise hemen telaşa katılır. Kavga etmelerine rağmen kocasına bir şey olacağını düşünüp korkar. Gelinler, torunlar herkes ayağa kalkar. Gece doktor çağırılır. Doktor öksürüğünün hastalıktan olmadığını söyler. İhtiyarın öksürüğü sabaha kadar geçer. Ama yine bu hikaye daha sonraki günlerde tekrarlanır. RÜYA NASIL ÇIKTI: Postacı Tevfik Efendi eve giderken kahveden İzzet Bey çağırır. İzzet Bey kahvede yalnız kaldığı için konuşacak birini arar. Tevfik Bey ise eve gitmek ister. İzzet Bey Tevfik Bey'i rüyasında gördüğünü söyledi. Tevfik Bey nasıl diye sordu. Beni rüyanda fena mı gördün dedi. Bu rüya meselesi Tevfik Bey'de takıntı haline geldi. Başına kötü bir şey geleceğini düşünüyor ve korkuyordu. Hemen posta odasını kontrol etmeye gitti. Kahveye geri geldiğinde İzzet Bey'i bulamadı. Bu korku ile eve gitti. Kaynanası pekmez kaynatıyordu. Tevfik'ten yardım istedi. Tevfik yardım ederken birden ayağına tencere döküldü. Tevfik Bey'in hem canı yanıyor hem de rüya çıktığı için seviniyordu. Ertesi gün İzzet Bey geldi. Kahvede oturması için öyle söylediğini aslında rüyasında görmediğini açıkladı. Tevfik Bey ise sen şakadan söyledin ama bak nasıl çıktı dedi. FEMİNİST: İstatistik Müdürü Salim Bey bir gençten feminist lafını duyar. Bu kelimenin ne anlama geldiğini öğrenmeye çalışır. Her önüne gelene sorar. Ancak kimseden doğru bir cevap alamaz. Salim Bey o kadar çok sorar ki adı feministe çıkar. Daha anlamının ne olduğunu bile bilmeyen Salim Bey'i bu meslek sahibinden birisi sanırlar. Yeni çıkan gazetelerde ondan yazı isterler. Bu hikayede bize anlatılan şey fazla merakın getirdiği sonuçlardır. Salim Bey bir şeyi çok merak eder ve onu öğrenmeden bir türlü duramaz. Sonunda o da öğrenemediği şey ile anılır. Esendal, öyküye bir yalınlık getirmiş onu süslemelerden uzak tutmuştur. Yapıtlarında sıradan insanların gündelik yaşamları üzerine durmuştur. Köylü, esnaf, memur onun eserlerinde kolaylıkla rastlanabilecek kişilerdir. Esendal'ın dilinin açık olması öykülerine mükemmellik katan en önemli özelliğidir. Yazan: Elif POYRAZ Mendil Altında Kitap Özeti Memduh Şevket Esendal'ın öyküleri Salim Şengil tarafından Otlakçı ve Mendil Altında adlarıyla iki kitap halinde yayımlanmıştır. Her birinde yirmi beş öykü bulunmaktadır. Mendil Altında kitabında yer alan öyküler: Avni Hurifi Efendi: Komşunun kınası giden Avni Hurifi Efendi bir köşede usulca rakısını yudumlayıp evine dönmeyi planlarken, masasına oturan sarhoş bir gencin adeta bozuk plak gibi aynı şeyleri anlatmasından fenalık geçirir. Onu bu durumdan kurtaran başka bir komşu da aynı şekilde davranınca felç geçirerek ölür. Rüya Nasıl Çıktı: İzzet Bey, saf, batıl inançlı bir postacı olan Tevfik Efendiye rüyasında onu gördüğünü söyler ama devamını getiremez. Rüyayı felakete yoran ve ne yapacağını şaşıran Tevfik Efendi, ayağına karısının ve kaynanasının kaynattığı pekmez dökülünce rahatlar çünkü rüyayı bu kadar az bir hasarla atlatmıştır. Oysa İzzet Bey bu yalanı sadece ona kahvede yarenlik etmesi için söylemiştir. Hasta: Bankacı Tevfik Efendi arabadan inerken ayak bileğini incitir. Evde yapılan izzet-i ikramdan, komşuların ziyaretinden çok etkilenir, naz yapmaya başlar. On gün sonra karısı söylenmeye, komşular elini ayağını çekmeye başlar. O da bastonunu kapıp yolda karşılaştıklarına aynı nazı yapmaya devam eder. İşine tekrar başladığında ise arkadaşlarına evde hasta yatmaktan nasıl sıkıldığını anlatır. Mendil Altında: Sicil Müdürü Cavit Bey yemekten sonra yüzüne bir mendil sererek uyumaya çalışır. Aklına önce çocuklarının okul taksitleri ve karısının para için sızlanması gelir. Ardından, işten atılmak üzere olan bir memurun durumunu amirine karşı cengaverlikle savunduğunu düşler. Sıra bu cengaverliğin onu milletvekilliğine taşıdığına geldiğinde kurduğu düşün heyecanından boğulacak gibi olur ve hizmetçisinden bir kahve ister. Feminist: Salim Bey gençlerden duyduğu feminist kelimesinin anlamını öğrenmek ister. Kime sorarsa sorsun cevabını doğru dürüst alamaz. Öğrenmek için o kadar üsteler ki adı Feministe çıkar. Bu lakabın nereden geldiğini bilmeyenler de onu konferanslarda konuşma yapmaya, gazetelerde yazı yazmaya davet eder. Müdürün Züğürdü: Bir bucak müdürü köylüden zorla para alınca kaymakama şikayet edilir. Kaymakam da durumu incelemesi için bir ağayı görevlendirir. Müdür öyle ikna edici konuşur ki ağa, müdürü kurtarmanın yolunu düşünmeye başlar. Karga Yavrusu: 10 yaşındaki Nazif bir kargo yavrusu besler. Babası da bu pis hayvanı beslediği için onu bayıltana kadar döver. Gelen doktor durumu hükümete bildireceğini söyleyince baba korkar ve doktora bir daha oğluna zarar vermeyeceğine dair söz verir. Nazif iyileşince iki kargo yavrusu beslemeye başlar. Dursunhacı: Dursunhacı, komşusunun kendi tarlasını bağ yapacağını öğrenince onu kıskanır. Engellemek için her şeyi dener ama başarılı olamaz. Bir gece yarısı ürünleri mahvetmek için bağa girdiğinde porsuk sanılarak öldürülür. Celile: Sağlıkevinde yatan bir hasta oradaki aksaklıkları, eksiklikleri düzeltmek için çabalar. Bir tek Başhemşire Celile'ye yaranamaz. Celile'nin hayal kırıklığıyla bezeli hayat hikayesini öğrenince aralarındaki buz çözülür, arkadaş olurlar. İhtiyarlık: Yetmişli yaşlarda, kırk yıllık evli bir karı-koca bütün gün uyukladıklarından geceleri birbirleriyle atışırlar ama birinden birine bir şey olsa diğeri büyük bir korkuya kapılır. Değinilen öyküler dışında El Malının Tasası, İki Ziyaret, Ana Baba, Şair Tavafi, Haşmet Gülkokan, Keleş, Gevenli Hacı, Düğün, Kızımız, Gül Hanımın Annesi, Sinema, Kaçırdık Mı, Kuvvetli Hükümet, Saide ve Hayat Ne Tatlı öyküleri de kitapta yer alır. Çehov tarzı durum öykücülüğünün ustalarından Memduh Şevket Esendal, bu öykülerinde kişileri günlük hayatlarındaki doğal halleriyle yakalayarak ironik bir anlatımla ele alır. Seçtiği tipler genellikle memur, bürokrat, yarı aydın, din adamı, züppe, dalkavuk, rüşvetçi, gösteriş budalalarıdır. Hikayelerinde olanı anlatırken olması gerekeni de hissettirir. Aile, bağnazlık, bürokrasi, batılılaşma, dönüşüm, kadın gibi temaları işler. Dili sade, anlatımı dolaysızdır. İyimser bakış açısı, toplumun iç dinamiklerini bir ayna gibi yansıtması, içtenliği ile modern Türk öykücülüğünün büyük bir eserlerinden biridir Mendil Altında. Mendil Altında Memduh Şevket Esendal'ın bir eseridir. mendil altında türü nedir? Mendil Altında kitabının türü öyküdür. Mendil Altında Yorumları çok güzel hikayeler. öğretmenimiz ödev verdiğinde okumuştum. özet de çok güzel olmuş. 09-01-2018 15:51 bu kız çok güzel kitaplar okuyor ya 12-01-2018 02:08 memduh şevket esendalın tüm kitaplarını okumak istiyorum 16-01-2018 15:39 bazı hikayelerde gülmekten koptum 21-01-2018 23:57 kısa ve net aciklamasi güzel olmuş 14-10-2018 23:01 aşırı saçma konular ya bu ne 29-10-2018 21:43 iki ziyaretin ozetini cikartir misiniz 31-10-2018 19:40 mendil altında yazarı bu kitabı yazarken okura ne gibi mesajlar vermek istemiştir cevaplayabilir misiniz? 22-01-2020 20:09 türk bürokrasisini tüm memurlarını harika anlatan bir öykü aslında roman yapılabilecek bir konusu var ama kısa öykü olarak kalmış bunu filmini yapmak lazım ya da dizi de olur sanırım hak ettiği ilgiyi o zaman görür kimin eseri ise helal olsun açık açık yazmış 20-03-2022 18:20 hoca olay mı durum mu diye sordu ne anlama geldiğini bilen var mı 20-06-2022 09:54 sicil müdürü cavit bey karakterinin özellikleri gerekiyor 28-11-2022 23:13 kitabın iğnelemeleri çok harika yazara helal olsun"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/menekseli-mektup", "text": "İstanbul boğazına yakın bir mahallede, eski ahşap bir evde yaşayan bir postacı vardır. Eşinden boşanmıştır, çocuğu yoktur. Akrabası, kimi kimsesi de kalmadığı için tek başına yaşar. Arada mahallenin kahvehanesine gider, gazete okuyup bulmaca çözer. Televizyonla arası yoktur, radyo dinler, musikiyle ilgilenir. Ayrıca amatör bir pul koleksiyoncusudur. Bir gün köydeki amcası ona bir mektup yazar ve postacıyı köye davet eder. Niyeti onu genç ve güzel bir kızla evlendirmektir. Postacı önce kızı bir görmek ister. Hoşuna gidince de usulünce başlık parasını verip bu kızla evlenir. Kızı sevmiştir fakat onunla yatmaya gönlü el vermez. Böylesine güzel, böylesine genç bir kızı kirletmek ona kötü bir şeymiş gibi gözükür. Kız da bu durumdan hoşnuttur. Adam kızın yüzüne bakıp mutlu olur, onun kucağına yatar ve eşini uzun uzun izler. Yatakta ise sanki kardeşmişçesine davranır. Dışarıdan el ayak da çekmiştir postacı. Kızın ise gönlünde gizli bir sevdiği vardır. Bir gün köyden tanıdığı bir akrabası ve onun eşi eve misafir gelirler. Akrabanın eşi genç kızın yakın bir arkadaşıdır. Bu kadından sevgilisinin o sıralarda İstanbul'da olduğunu ve minibüs şoförlüğü yaptığını öğrenir. Onun vasıtasıyla sevgilisine bir mektup gönderir. Mektupta hala bakire olduğunu, gelip kendisini kaçırmasını söyler. Bir gün postacı eve geldiğinde eşini bulamaz. Terk edildiğini anlar. Adeta Mecnun'a döner. Onu bu durumdan bir balıkçı arkadaşı kurtarır. Kahveci ise eve yemek gönderir. Çok geçmeden postacı eski haline kavuşur gibi olur. O civarlardaki bir konağa her hafta mektup götüren postacı, evin hanımı tarafından bazen çay kahve içmeye davet edilir. Mektuplar Almanya'dan Ahmet Ferit İlkeli Bey tarafından eşi İncila Hanım'a gönderilir. Tüm mektuplarda ise menekşeli pullar bulunur. Postacı bu mektuplarda ne yazdığını içten içe merak eder. Çok geçmeden de meselenin aslını İncila'nın annesinden ve kahveciden öğrenir. Türkiye'de bir ilaç şirketi kurup bu şirketi batıran Ahmet Ferit Bey Almanya'ya bir ilaç fabrikasıyla anlaşmak üzere gider ve eşine her hafta mektup göndermeye başlar. Ahmet Bey'in Almanya'da kaldığı süre ise ilginç bir biçimde uzar. Ahmet Bey hiç aksatmadan mektup yazsa da bir defa olsun eşini telefonla aramaz. Postacı ise içten içe İncila Hanım'ı beğenmektedir. Bir gün, konağın bahçesinde gönüllü olarak bahçıvanlık yapmayı teklif eder. Bu teklifi kabul edilir. Postacı, İncila Hanım'ın annesiyle iyi geçinse de İncila Hanım'ın durumu pek iyi değildir. Hatta bir ara postacıyı kocası zanneder. Postacı, İncila Hanım'ın annesine zavallı kadının psikoloğa gitmesi gerektiğini bildirir. Kendisi ise amcasının Almanya'da oturan oğlunu ziyaret etmek, aynı zamanda Ahmet Bey'i görüp bu aile meselesini halletmek ister. Ahmet Bey'den gelen mektupların üzerinde bulunan adrese gittiğinde ise Ahmet Bey'i bulamaz. Ahmet Bey'in evinin yan tarafında yaşlı bir Alman oturmaktadır. Ona misafir olur ve Ahmet Bey'in nerede olduğunu sorar. Yaşlı kadın, genç bir hizmetçisinin olduğunu ve bu hizmetçinin uzun zamandan beri Ahmet Bey'le birlikte bulunduğunu; nihayet Ahmet Bey ile hizmetçinin beraberce kaçtığını anlatır. Postacı, gelen mektuplardaki yazının değiştiğini hatırlar ama mektupta Ahmet Bey elinin kırıldığını ve bu sebeple mektubu başkasının yazdığını belirtmektedir. Yaşlı Alman kadın bunun kendisi tarafından uydurulduğunu, zamanında kendisinin de kocası tarafından terk edildiğini, hala kocasını beklediğini, bundan dolayı İncila Hanım ile empati kurduğunu, kadın üzülmesin diye böyle bir yola başvurduğunu anlatır. Kanser hastası olduğunu ve yakında öleceğini de ekler. Ahmet Bey Almanya'dan kalbi kırık eve döner. Oradan gelen mektuplar da kesilir. Anlar ki yaşlı Alman kadın ölmüştür. Artık İncila Hanım'ın evine gitmek için bahanesi de yoktur. Bir gün aniden kendisini terk eden genç karısı gözlerinin altı mosmor ve dayak yemiş bir halde kapıda belirir. Hikaye böylece sonlanır. Yazar, bu uzun hikayede olayların ana hatlarını çarpıcı bir biçimde vermekle yetinir ve ayrıntılara boğulmaz. Hikaye, en can alıcı noktalardan özellikle bahseder bu yüzden tarifsiz biçimde duygu doludur. Nostalji, yalnızlık, aşk, yasak aşk, terk edilmişlik ve hasret gibi duygular belirgin bir biçimde okuyucuya hissettirilir. Yazar, Orta Çağ yazarları gibi okuyucuyu karşısına alır ve ona zaman zaman hitap eder. Anlattığı hikayeyi de bir meta gibi önüne koyar ve birkaç yerde bu hikayenin gidişatını, yazarın olaylara hakimiyetini ve olayların sebep-sonuç ilişkilerini sorgular. Nihayetinde okuyucunun elinde, hikaye bittikten sonra hoş, hüzünlü ve keskin bir duygu kalır. Bu duygu, hikayenin daha uzun bir zaman hatırlanmasını sağlayacak ve hikayeye eşlik edecektir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/merhaba-akdeniz", "text": "Yazar, kanatları büyük iri kuşlar olan açık deniz martılarından söz ederek öyküye başlar. Bu martıya Güney Akdeniz'de miho kuşu dediklerini söyler. Hacı Süleyman adında bir avcı vardır. Yanında köpeği, elinde çiftesi avlanmak için şafakta sahildedir. Gün ağarmaya başladığında böcekler, kuşlar, çiçekler, balıklar uyanır. Kekliklerin sesleri sahili doldurmaktadır. Hacı Süleyman usul usul kekliklerin olduğu yere doğru gider. Ama bir tanecik keklik dahi göremez. Sinirini zavallı köpeğine bir tekme atarak gösterir. Hayvancağız kuyruğunu kıstırıp beş on adım öteye adımlar. Köpeği bir müddet sonra yarı uluyuş yarı havlayış gibi bir ses çıkarır. Miho kuşu kayalıkların üstüne yuva yapmıştır. Belki de yavrularına kahvaltı için avlanmaya gidecektir. O esnada Hacı Süleyman çiftesinin iki gözünü de ateşler. Miho kuşu yaralı bir şekilde şimşek gibi göğe fırlayıp gökte acı acı ses çıkarır. Yavrularına son vedasını eder gibi dört beş saat yuvasının yanında uçar. Sonra da denize doğru düşer. Knidos Afroditi Yazar, bu hikayesinde Ege denizinin antik çağlardaki medeniyetini bir öykü tadında okuyucuya kavuşturuyor. Bilgi ile öyküyü harmanlayınca ortaya bu güzel öykü ortaya çıkıyor. Ege Denizi'nin isminin Antik Çağ'da Arşipel olduğunu, Knidos, Muğla ili Datça ilçesine bağlı antik bir kent olduğu bilgilerine ulaşıyoruz. Bu topraklarda nice medeniyetin öyküsü bulunmaktadır. İşte bu öykülerden birisi Knitos harabelerinde geçmektedir. Knidos'taki Afrodit birçok esere konu olmuştur. Cicero, Plinius, Lucian bu cezbedici güzellik karşısında cezbeye tutulurlar.Bu Afrodit tapınağını Lucian şöyle anlatır: Kutsal bahçedeki ağaçların ihtiyarlamadığı, güzel kokulu ağaçlar, sürekli açan çiçekler olduğunu söyler. Lucian'ın o dönemde eserinde anlattığı bitkiler şimdi bu harabelerde biten çalılar onların yavrulardır. İki Afroditten söz edilir. Birisi Milo Afrotidir. Bu Afrodit vücudunun yarı kısmı örtü ile kapanmış, göğüsleri açıktır. Bu Afrodit Yunanistan'ın Milos Adası'ndandır. İkinci Afrodit ise Knidos harabelerine aittir. Bu Afrodit ise vücudunun her yeri açık, elinde bir örtü vardır. Diğer eli ile makatını kapamaktadır. Bu iffeti temsil eder. Afrodit, Doğulu bir tanrıça olduğunu söyler. Asurluların ona İştar, Fenikelilerin Astoret, Suriye'de Atargatis, Babilliler'in ise Melitta ismiyle bilindiklerini söyler. Boğulmuş enginlikler Bakkal Hasan, iki çocuğu ve birkaç komşu çocuğunu sünnet ettirmek için yirmi- otuz kişilik davet verirmiştir. Bu davette yenilir, içilir. Bakkal Hasan, içince şuurunu kaybedenlerdendir. Anlatmaya başlar. Babasının iki kayığı vardır. Babasıyla Mısır'dan öteberi getiriler. Bakkal Hasan, o zamanlar toy bir delikanlıdır. Gemicilik eden bir arkadaşı ile kayığı alıp kaçmayı akıllarına koyarlar. Ellerinde harita ile planlarını yaparlar. Amaçları macera olan bu arkadaş grubu Sicilya, İspanya, Cebelitarık demeden enginlere açılmak isterler. Babası ise bunları arayacak ama bulamayacaktı. Misafirlerden bir tüccar durumunuz yerinde niçin kaçıyorsunuz? diye sorar. O da macerasını inandırmak edasıyla anlatarak inanmak zorunda değilsiniz. der. Babası megafonla seslenir. Onu aramaktadırlar. Sessiz ve güzel bir kadın vardır. Bu kadın onun karısı olmuştur. Arkadaşını deniz alır, kendisini deniz kabul etmeyerek kıyıya püskürtür. Davetlilerin içine karısı gelir, lokum ikram edeceğini söyler. Hasan ağa kadına yaklaşarak o kadının karısı olduğunu söyler. Karısının yanına yaklaşarak önce bayat lokumları ikram etmesini söyler. Kancay Kancay bir çingenedir. Annesi dağ başında onu doğurmuştur. Dağ ayın ışığıyla aydınlanmış. Annesi aya hitaben Galiba çoğalıyorum! diye bağırmıştır. Kancay'ı bağlayan bir gelenek görenek yoktur. Özgür bir şekilde yaşar. Özgürlüğün temsilcisi olarak görebiliriz. Bir süre düğünlerde oynayıp para kazanmıştır. Düğünde Hafize Hanım beş lira banknotu çingenenin altına tükürükleyerek yapıştırır. Kancay'ın bu durum onuruna dokunur. Nazife Hanım'ı tokatlar. Ondan sonra da Kancayı kimse görmez. Kancay destan olur. Kimi onu gördüğünü sanır, kimi gördüğünü zanneder. Parayı verenin bu şekilde bir imkana sahip olması onu insanlardan koparır. Koca Orfos Veli, Deli, Tepeli adında üç arkadaş balık avına çıkarlar. Sirti denilen sürütme av ipini Veli tutar. Dümen Tepeli, Rakılar da Deli'ye emanettir. Veli birden bağırır. Voltaya takılmış bir balık görürler. Üç arkadaş Sinagrit diye bağırır. Sonra bir orfos balığı görürler. Batmak uğruna onu yakalamak için çaba gösterirler. Hepsi bir ağızdan dua etmektedirler. Bir orfos balığı yakalarlar. Çatı limanına gelip burada balıkları pişirip yerler. Deli balıkları yerken İngiltere kralı jord, böyle balığı böyle yerde yemiş midir? diye sorar. Diğer arkadaşları keyfinden memnun şekilde susarak balıkları hak etmenin mutluluğunu yaşarlar. Denizin Çağırışı Yoksul bir aile vardır. O kadar yoksuldurlar ki hesap kitap yapsalar bu ailede kimsenin yaşadığına inanmazlar. Çünkü gelir az gider de hiç yoktur. Aile reisinin büyük oğlu Mehmet on dokuz yaşına basmıştır. Ailesine yük olmak istemez. Ya kahveci olacaktır ya da çoban. Babası denizci olmasını ister. O da eve bir not bırakarak kimseye veda etmeden deniz yolculuğuna çıkar. Denizcilik ve gemicilerle adaptasyon süreci zorlu geçer. Evi, ailesi, Kara Emine gözünde tüter. Onlara kavuşacak günü iple çeker. Diğer gemicilerde en güzel kıyafetlerini seçerler. Yolculuk başlar. Gece Mehmet gemide nöbet bekler. Bu şekilde yolculuk devam eder. Denizkızı Adası Mehmet'e arkadaşı şafaktan önce kendisini uyandırmasını söyler. Karşıki adayı merak ettiğini de ekler. Arkadaşı o adaya Denizkızı adası denildiğini söyler. Oraya yıllar önce avlanmak için gitmiştir. Orada yaşadığı anısını unutamaz. Yazarımız öyküde mit kahramanlarını harekete geçirir. Güneşin kız kardeşi Eos, hayvanların tanrıçası Pan'dır. Anlatıma farklı bir lezzet katar. Arkadaşı oraya niçin Denizkızı Adası denildiğini sorar. Mehmet, ay ışığında deniz kızlarının denizin yüzeyinde yüzdüğü için denildiğini söyler. Denize hafif parlaklıklar verdiklerini anlatır. Dedesi bir periye gönlünü kaptırmıştır. Bunu da Mehmet'in babasına anlattır. Mehmet de bir deniz kızına vurulur. Mehmet anlatmaya devam ederken şafak söker. Ve ardından Denizkızı adası doğru İşte deniz kızı diye parmağıyla işaret eder. Deprem Büyükada'da tavanı basık bir balıkçı kahvesinde denizciler sohbet ederler. O gün hava kötü olduğu için denize açılmamışlardır. Murat Kaptan, adında bir denizci vardır. Denizci mandalina ağaçlarının ay ışığında parladığını anlatır. Oradaki insanlar da ona Abartıyorsun Murat Kaptan! derler. Murat Kaptan, bu insanların içine gireli az olmuştur. Deniz aşkı ile yanan birisidir. Kötü havalarda bile denize çıkar. Bir gün denize açıldıklarında bir deniz onları köye sürükler. Ağacın altında uyuyordur. Yanına güzel bir kız gelir. Az evvel kızın köyünde deprem olmuştur. Kahvedekiler ağzı açık Murat Kaptan'ı dinlerler. Denizkızı Bir adamın karısı deniz kızıdır. Bu adam tımarhaneye atılmıştır. Deniz kızını ondan daha iyi tanıyan yoktur. Karısı ile ilk deniz kıyısında göz göze gelir. Deniz kızı simsiyah saçlarını kuyruğu ile tarıyordur. Bu deniz kızının gözleri zaman zaman menekşe rengine de dönmektedir. Bu öyküde mitolojik öğeler ve yazarlardan deniz kızı ile ilgili görüşler vardır. Mitolojide bir ihtiyar vardır. Karısı Doris Nereid adlı birbirinden güzel kızlar doğurur. Bu kızların arasında deniz tanrısı Amfitrit vardır. Poseidon'un karısıdır. Bu güzel kızlar ince, güzel yaratıklardır. Bunlar insanoğlunun gözlerine görünmezler. Bartholomeos Angelius, deniz kızlarını örenlerle konuştuğunu söyler. Kadınlarının çok güzel olduğunu bir erkek görürlerse onları öldüresiye bağırlarına sarıp öldükten sonra uç yerlerini yediklerini söyler. Henri Hudson da bir arkadaşının deniz kızı gördüğünü ve onlara istekli gözle baktığını anlatır. Richard Whitbourne ise deniz erkeğinin çok şehvetli olduğunu bir kızı kaçırdığını söyler. Yerliler bu kıza bir şey olmadan kurtarmışlardır. Bu adamın karısı hikayenin sonunda onu bırakıp kaçar. Yeniadalar'daki Balık Bankası Dünyada tapulu malı dahi olmayan balıkçı Ahmet vardır. Balıkçı Ahmet'e Yunanlı bir iş yeri güvenerek dört-beş bin lira verir. O da bu paraları Ege balıkçılarına senetsiz borç verir. Balıkçı Ahmet bu borç yüzünden balıkçılar ile denize açılır. On beş gün denizde avlanacaklardır. Yemleri biter. Umduğu kısmeti bulamaz. Ama düşünceli balık tüccarları onun balık sayısını fazla yazarlar. O da şaşırır. Kim yaptıysa bulmak ister. Ama ne yazık ki bulamaz. İyi para kazanır. On yıl sonra balıkçı arkadaşlarından bazısı ölmüş, bazısı denizde boğulmuştur. Pazar Yeri Cepleri beş parasız bir adam vardır. Parayı da başkalarını dolandırarak kazanmaktadır. Pazar yerine gider. Orada dolandıracak bir tip arar. Bir köşede bağdaş kurup oturan bir çiğnene kızı vardır. Onu da kendisi gibi dolandırıcı sanıp dolandırmak istemez. Kız ona bakarak ne istersiniz diye sorar. O da istediklerini söyler. Kıza parasını denkleştirip getireceğini söyler. Kız beklemeden tezgahını toplayıp gider. Geldiğinde çingene kızı ortalıkta yoktur. Günler sonra hayal meyal görür. Düş veya gerçek olduğunun farkında değildir. Çingene kızı Allahaısmarladık diyerek uzaklaşır. Armudun Suyu Bir gün Ahmet dağın tepesine tırmanır. Ahmet'in evi barkı, çifti yanında olmasına rağmen derin bir gurbet acısı duyar. Elinde ne var ne yoksa satar. Onun deli olduğunu düşünürler. Armut lakabını takarlar. Şafak'ta elinde değnek deniz kıyısına varır. Armut Ahmet elindeki para ile otuz ton gulet alır. İki tayfa tutar. Bunlardan biri Çil Hasan'dır. Kayık ambarına armut doldurup İskenderiye'ye giderler. Bu armutları bir adama satarlar. Çil Hasan alıcıyı dolandırır. Satın alan tüccar, Çil Hasan'ın alaylı konuşma ve gülüşmelerini duyar. Çil Hasan çoktan kaçmıştır. Ahmet kendi payına düşeni de tüccara verir. Tam Çoban Kiske büküne yalnız olarak gelen biri vardır. Kimse tarafından seyredilmediğinden emin olarak denizde oynar. Yanına bir çobanın yaklaştığını görür. Çobanın yanında keçileri de vardır. Ona karşı adaya kayığıyla keçilerini geçirmesini rica eder. Çoban, keçilerin sahipleri gelecek onları kesecek diye yalvarır. Adam da bu teklifi kabul eder. Götürüp adaya bırakırlar. Burada keçiler çoğalırlar. Birkaç yıl sonra çobandan haber alamaz. Bir adam iyi ki öldü sürekli keçileri çalıyordu diye yakınır. Bir gün kayıkla karşıya geçerken adada siyah şeylerin oynaştığını görür. Onlar çobanın bıraktığı keçilerdir. Yanındaki adama keçilerle dolu olduğunu söyler. Adam da Rumlar'ın giderken bıraktığını söyler. Gerçeği biliyordur. Çobanın ruhunu mavi gökte sezer. Ege'nin Öfkesi Mahmut adında aksi, kendini beğenmiş bir adam vardır. Bu adam öyle bencil bir insandır ki kadınların güzelliği, pamuğun yumuşaklığı, yemeklerin lezzeti hep onun için olduğunu düşünür. Hiçbir şeyden memnun kalmaz, insanlara hep ters davranır. O yüzden Mahmut'a Aksi lakabını verirler. Hiç kimse onu tanımıyordur. Ona rağmen Aksi Mahmut insanlara kin besleme konusunda çok hızlıdır. Aksi Mahmut bir gün sefere çıkar. Ama o günkü seferi kendisi gibi aksiliklerle geçer. Kıyıda fok balıklarıyla karşılaşmıştır. Anne bir fok balığı yavrusunu yeni doğurmuştur. Yavrusunu emzirmektedir. Aksi Mahmut elinde sopa ile tüm sinirini fok balığından çıkarır. Onun başına ve dişlerine defalarca vurur. Anne fok balığı kadifemsi hüzünlü gözleriyle adama bakmaktadır. Fok balığı çok çaresizdir. Fakat yavrusunu bırakıp gitmez. Kucağında yavrusuyla ölür. Akşam olunca Aksi Mahmut bir ses duyar. Bu ses ya ayarttığı Emine ya da bir fok balığı sesidir. Dalgalar onu havalandırır. Aksi Mahmut dişlerini kayalara çarpar. Bütün gece deniz onu bırakmaz. Deniz sabaha doğru kıyıya cesedini savurur. Dalgıcın Parçaları Ahmet ile Mehmet kardeştir. Skafandar motorunda denize dalmak için sıra beklerler. İlk dalışı Ahmet yapar. Denizin içindeki renkler, oluşumlar Ahmet'i şaşkına çevirir. Ardından merak ve heyecan gözlerini kaplar. Belindeki ipi çözüp daha derinlere iner. Ahmet, boğulur ve parçalanır. Motorda bekleyenler şaşkındır. Kılavuz kaptan eyvah diye dövünür. Dalıp sünger çıkarma sırası Ahmet'in kardeşi Mehmet'e gelir. Kardeşinin kafa parçalarıyla pembe renk içinde Mehmet derinlere iner. Öykü burada biter. Hakikatin Direkleri Altmışlık Tevfik Hoca iyi yürekli ırz ehli bir adamdır. Tahtacı Alevi köyüne gidip Kızılbaş Türkmenlerini Hanefi mezhebine sokmaya çalışır. Köyde Türkmen gebe bir kız dikkatini geçer. Etrafındakilere o kadının evli olup olmadığını sorar. Evli olmadığını söylerler. Ahaliyi oracıkta toplar gördüğü kızın nikahlanması gerektiğinden ve dinin beş direğini anlatır. Etrafta Türkmen kızının onu dinlediğini görür. Kıza demediğini bırakmaz ve çeker gider. Bu Türkmen kızının adı Kara Fadik'tir. Bir gün kıyıda bir adamla karşılaşır. Boğulmak üzereyken kurtarır. Onu gece yalnız bırakmaz. Birbirlerine aşık olurlar. Sonra gebe kalır. Hocanın gönlünü almak için heybesine çeşitli otlar koyarak yanına gider. Beş defa çocuğu havaya fırlatıp işte bir direk, işte iki direk diyerek çocuğu bağrına basar. Kara Fadik'in ricası üzerine hoca çocuğa Tanyeri ismini verir. Halikarnas Öyküdeki kahramanın ismi verilmez. Kahramanımız vapurunu kaçırır. Kaçırmışken Bodrum'u iki gün daha gezer. Bodrum Kalesi'ne gider. Şatonun kulelerine ulaşabilmek için loş geçitlerden geçer. Şehir eskiden kayaların dibinde iken kıyıya yaklaşmış olduğunu söyler. İnsanoğlu denize hasret kalamamış yıllar sonra artık denizin etrafına da evler yapmıştır. Limandaki kayıklar, mavi ve yeşil renklerinin canlılığına hayret eder. Mavi meltem tanrısı Zefiros ismi verilir. Sonra bu ad unutulmuş Halikarnas adını almıştır. Öyküde yazarımız Halikarnas Mozolesini dünyanın yedi harikasından biri olarak görür. Halikarnas'taki zeytinlerin, mandalinaların, portakalların, muzların doğaya verdiği görsel şöleni anlatır. Buradaki Türkçe'nin şivesi değil musikisi olduğunu söyler. Hayyam'ın Testileri Karagöz Ali denizcidir. Zorluk ve acılara göğüs gerek tek silahı neşesi ve gülüşüdür. Kalimnos adasının koyunda, Barbo Pahonun testi dükkanı vardır. Bu adam işini severek yapmaktadır. Karagöz Ali onun dükkanına gelerek yaptığı testileri gözlemler. Onu adeta izlediği testiler rahatlatmıştır. Testilerin kulpunu elini beline koymuş insana benzetir. İşlenmekte olan testinin ağzı kahkaha atar gibi açılıp kapanırken o da gülümsemektedir. Yazar burada toprak ve yaratılış kavramları üzerine durmuştur. İnsanoğlu da kusursuz yaratıcının şaheserdir. Karısını Oltayla Tutan Kahveci Mehmet adında önceden esir düşmüş bir adam vardır. İki üç yıl önce yurduna dönebilmiştir. Yurda dönünce de kahve dükkanı açmıştır. Birinci Dünya Savaşı'nı atlattıktan sonra içini bu kahve dükkanında ısıtıyordur. Kahve pişirirken duvarla yüz yüze gelmektedir. Bu duvara Süleyman Usta gelincik çiçekleri ve deniz kızı yapar. Kahvede keyif çatanlar Süleyman Usta'ya olmadığını söylerler. Süleyman Usta da Benim adım hıdır elimden gelen budur! Diyerek fırçayı bırakır. Süleyman Ustanın yaptığı marifeti düzeltmek için, Çakır Veysi de uğraşır ama bu bir işe yaramaz. Kahveci Mehmet'in mekanına balıkçılar iplerini getirir. Burada ağlarını örerler. Amfitrit ve Poseidon resimleri kahve dükkanında dikkat çeker. Genellikle bu resimler üzerinden sohbet açılır. Balıkçı Hüseyin varken Amfitrit'ten pek söz açılmaz. O gittikten sonra arkasından yaman balıkçı olduğunu, karısını oltayla tuttuğunu söylerler. Bir gün Balıkçı Hüseyin balık avına gider. Rengarenk balıklar denizde parıldamaktadır. Oltasının uçuna cıva bulaştırır. Oltasına Amfitrit'in saçları dolanır. Bunu duyan Poseidon Amfitrit'i kurtarır. O günden sonra Amfitrit Hüseyin'in aklından çıkmaz. Yörük kızı tuz toplamak için sahile iner. Sahilden uzaklaşınca deniz onu alır. Balıkçı Hüseyin'in oltasına takılır. Balıkçı Hüseyin onu Amfitrit sanar ve bırakmaz. Buna inanmayanlar Hüseyin'in arkasından gülüşürler. Deniz Oğlu Bodrum'da on üç yaşlarında bir çoban vardır. Her sabah kavalını ve kara keçilerini alır. Dağ yeşilliklerine sürer. Her sesinde gurbet duyduğu kavalını acı acı inletir. Bir gün yine keçilerini alıp koya iner. Denizden Güllü kızın gövdesi yükselir. Kız çobanı görünce ürker ve tekrar denize dalar. Tekrar çobana bakar ve onu tanır. Çoban bu kızdan çok etkilenir. Aradan birkaç ay sonra çoban sürüsünü kıyıya götürür. Böylece çocuk denizin kıyısından bir türlü kurtulamaz. Kavalının ona anlatmak istediği duyguları anlar. Kızı aklından çıkaramaz. Gözleri kapalıyken bile o kızı rüyasında görür. Kıyıdan kendini alamaz ve denizle bütünleşir. Can Kurtaran Anırtı Bir kahvede Veysel başından geçenleri yüksek sesle anlatır. Kahvedekiler pür dikkat onu dinlemektedir. Veysel, denizde balığa çıktığı bir gün kasırgaya yakalanır. Kıbrıs'tan on eşek getirmektedirler. Güverteyi boşaltırlar. Kasırga onları limana sürükler. Tarlada bir eşeğin kayıktaki eşeklere anırdığını anlatır. Kahvedekiler inanmayarak tepki gösterir. Veysel, eşeğin sesinin tarladan karşılık geldiğini söyler. Sekiz yaşlarındaki Rum kızı onlara süt verir. Manilerle köylerinin yollarını tutarlar. Unuttuğu Şarkı Ege denizcileri, işlerini türkünün verdiği ahenkle çabuk bitirirler. Çoğu kez türküyü gemici Samut söyler. Her işin ritmine göre bir türkü yakıverir. Samut'un sevdiği kız vardır. Kız ise mal sahibi Ahmet ile nişanlıdır. Bir gün denize açılacaklardır. Ahmet, nişanlısı ile vedalaşır. Kısa bir süre sonra kayığın battığı haberi gelir. Nişanlısı üzüntüsünden deli olur. Onun bu halinden faydalanmak isterler. Köyde kadın ve erkekler onu namussuz olarak görür. Sanki kızın namusuna göz dikmemişler gibi. Ahmet ve Samut ölmemiştir. Ahmet'in annesi oğluna temiz bir kız bulur. Samut bu kızla evlenmek ister. Ona her sorduğunda Ahmet gelecek. diye cevap verir. Bir gün bu kız bir müzik sesiyle uyanır. Bu ses Samut'a aittir. Samut'a ilk defa güler. Unutmuş olduğu bir şarkıyı hatırlattığını söyler. Neyzen Tevfik adında küçük bir çocuk vardır. Kara kuru çocuk olan Tevfik kumsalda çıplak ayakla koşar, oyuncak kayığıyla oynar. Bir gün bir yabancıyı kahvede ağırlarlar. Yabancı oracıkta ney çalar. Küçük Tevfik, neyin sesini duyunca çok etkilenir. Oracıkta duruverir. Neyin sesiyle hayalleriyle beraber kayığının yelkeninin açıldığını görür. Bir gölge ile karşılaşır. Kim olduğunu sorar. O da alın yazısı olduğunu söyler. Nereye gittiğini sorduğunda da meçhule diye cevap verir. Aslında çocuk gemiye binenlerin ücretini soracaktır. Yabancı para almadığını söyler. Oradaki yolcuları meçhule götürdüğünü söyler. Küçük çocuk neyin etkisiyle kendisini kendisinin olduğunu daha da fark eder. Ay Işığı Kıyı köylerinde saçı ve gözleri dolayısıyla Karakız, tepeden tırnağa beyaz olmasıyla Akkız adında bir güzel vardır. Bu kızın çocukluk yaşından beri hep hayatına karışılmış, kendi adına kararlar verilmiştir. İhtiyar ninesi kulübede tek başına yaşamaktadır. Ninesinin yattığı yerden söylediği her söz ona bir emirdir. Bir gece bu kız kulübesinden kaçar. Koşarak denize dalar. Balıkçı Sarı Ali otuz yaşlarında güçlü bir delikanlıdır. O gün Sarı Ali kayığı ile avlanmaya gider. Akşama kadar beş-altı mercan ve on kadar hanos balığı tutar. Ali uyurken kız yanına gelir . Onu ölü sanar ve çığlık atar. Ali ve kız bir karar vermişlerdir. Ertesi gün kıyıda elbise ve kayıklar bulunur. O günden sonra onların haberini alamazlar. Adeta destan olmuşlardır. Köyün seksenlik ihtiyarına çocuk, Karakız ablaya ne olduğunu sorar. İhtiyar ise ay ışığı olduğunu söyler. Etrim Yolunda Kahramanın ismi belli değildir. Yazarın ağzından dinlediğimiz bu öykü bir anı niteliği de taşımaktadır. Yazar, Etrim şehri harabesine gezmek için gider. Bu harabenin sessizliği, yıkıklığı onu adeta büyüler. Harabeleri gezerken bir deli ile karşılaşır. Bu cücemsi bir insandır. Ona nara atarak korkutur. Bu adam hem gülüyor hem kaçıyordur. Öykü burada biter. Altmışaltı Bükün Oyunu Balık avlamak için koya gelen bir kız denize girer. Koy onun bildiği koydan değildir. Bu koya altmış altı bük diyorlardır. Kız bu koyda kaybolur. Kendini sulara bırakır. Sünger toplayan Ahmet bu kızı deniz kızı görmüş gibi sevinir ve kurtarır. Kız başından geçenleri anlatır. Öykü sonu belirsiz bir şekilde biter. Bu kız ve adamın evlendiğine dair bilgi yoktur. Tünek Ahmet Tünek Ahmet altı ay bir şehirde Yaşar. Bu şehirde yaşamaktan ziyade boğulacak gibi olur. Tünek Ahmet masmavi denizlere alışmıştır. Neyseki özlediği denizlere geri döner. Sezgileri ve tecrübelerinden dolayı sünger ve ahtapot avlamada ustalaşmıştır. O yıl kurak geçmektedir. Samiye Kadın üç defadır Tünek Ahmet'in kuyusundan su çalmaktadır. Tünek Ahmet sesleri duyunca kadın rahat rahat su alsın diye uzaklaşır. Poyraz Hasan bir gün kahvede Ahtapot Ahmet'in başına gelenleri anlatır. Ahmet gemide uyuyordur. Etrafında kuşlar vardır. Oraya gelenler de Ahmet'ten su almak için gelmiştir. Ahmet rüzgarın kendisini oraya attığını söyleseler de inanmazlar. Meğer Ahmet oraya kuşlara tünek yapmak için gelmiştir. Açıklıklar Yavrusu Bütün aile güney Ege'de kamp yapmaya gider. Leyla'nın annesi, babası, kardeşleri, nişanlısı ve onun akrabaları eşyalarıyla beraber kıyının geniş bir plajına gelirler. Leyla onlarla beraber aynı çadırda kalmaz. Tan ağarırken oltayı kapar ve sandal ile denize açılır. Nişanlısı hala uyuyordur. Sandal ile küçük bir adaya gelir. Burası cennet gibidir. Rengarenk kuşların, yemyeşil ağaçların arasından musiki şeritleri yükseltiyordur. Leyla bir iskorpit balığı pişirip yer. Onu idare edecek kadar su da vardır. Doğa ona Her şeyi unutturur. Nişanlısı Mümtaz onu bulur. Kayığa binip yola koyulurlar. Mümtaz ona maaşından, evi nasıl döşeyeceğinden bahsetmektedir. Leyla'ya on yıl sonra evleneceğini der. Leyla bu adamla nişanlanmaya nasıl razı olduğuna şaşırmamaktadır. Dalga Geçiyor Gemide ateşçi Veli ve güverteci Murat vardır. Veli aşağıya inerken dalga geçiyor der. Murat'ta asıl dalga karada der.. Başından geçenleri anlatır. Murat karada birçok işte çalışmıştır. Sonra denize açılmıştır. Şehrin insanları neşesizdir. Bir gün bir sinemaya bilet alır. Sinemada ister istemez o da güler. Sinemadan çıktıktan sonra koluna bir hayat kadını girer. Ona para verip gönderir. Sonra ailesinin yanına gider. Orada aşık olduğu bir kız vardır. Adı Ayşe'dir. Ayşe ile evlenirler. Ayşe beş çocuktan sonra tamamen değişir. İstediği gibi bir aşk yakalayamaz. En son Ayşe ile kavga eder. Ayşe eline basma verir ve giderken iki metre al der. Murat bir dükkana girer. Bir kadının sesine gülüşüne tutulur. Yol ver Deniz! Bir Ana Taşıyoruz! Fatma adında bir kadın beş-altı gündür doğum sancısı çeker. Ama çocuğunu bir türlü doğuramaz. Fatma'nın hısımları kahveye gemicilerin yanına koşarlar. Gemicilere durumu anlatırlar. Hepsi de bu havada gidemeyeceklerini söyler. Ama doğum sancısı çeken bir Kadın olduğunu öğrenince herkes gönüllü olur. Kura çekerler. Yirmi gemici ile yola koyulurlar. İhtiyar Hüseyin Dede'nin torunu da gizlice gemiye biner. Hava felaket kötüdür. Kasırgaya yakalanırlar. Ağızlarda türkü ile denize eşlik ederler. Hüseyin Dede'nin torunu ortaya çıkıverir. Dedesi sorgusuz sualsiz türküyle eşlik eder. Fatma içerde doğum yapmıştır. Güverteyi tornado silip süpürür. Öykü burada son bulur. Denizli Horozu Büyük emektar bir gemi Mersin'den İstanbul'a doğru gitmektedir. Burada yolcular mevki mevki ayrılmışlardır. Birinci mevkide tip ve meslek bakımından çeşitli insanlar vardır. İkinci mevkide de çeşitli insanlar vardır. Bunlar genellikle memurdur. Üçüncü mevkide bir Denizli horozu vardır. Bu horozun olduğunu birinci ve ikinci mevki duymuştur. Horozu görmek için üçüncü mevkiye bile geldikleri olmaktadır. Üç defa horoz öter. Bu ötüşler zindan gibi karanlık alanı delip geçer. Gemi İstanbul'a varır. İnsanlar şehrin akıntısına kapılır. Unutamayacakları bir deniz yolculuğu olmuştur. Son Şarkı Hüseyin adında ihtiyar bir balıkçı vardır. Bir gün balık avlamaya gittiğinde kayığına yıldırım çarpmıştır. O günden sonra Hüseyin gözleriyle değil kalbiyle görür olmuştur. Üç oğlu da ölmüştür. Üçünü de deniz almıştır. İhtiyar adam denize dönerek arada yakınmaktadır. Ama nafile oğullarını alan bu denizi bir o kadar da sevmektedir. Sonra Hüseyin gülümser bir şekilde ölü bulunur. Denize ruhunu alırken ruhunu da ona teslim eder. Değerlendirme Halikarnas Balıkçısı, diğer adıyla Cevat Şakir Kabaağaçlı öykü ve romanlarında deniz, denizcilik ve mitoloji tanrılarını işler. Bodrum'a olan aşkı ile tanınır. Romanlarında olduğu gibi öyküleri de buram buram deniz kokmaktadır. Kitapta birbirinden güzel otuz iki öykü bulunmaktadır. Yazar denizci hikayelerini mitoloji ile taçlandırmıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/mesut-insanlar-fotografhanesi", "text": "Bir adam işten çıkınca geçtiği sokakları gözlemler. Gözlemlediği yerlere dair gözünde oluşan tasvirleri cümleleriyle yansıtır. İnsanların hep bir hayat telaşı içinde olduklarını söyler. Tam bu düşünceleri aklından geçirirken gözüne fotoğraf stüdyosu çarpar. İnsanların fotoğraf çekinmek için o için yapmacık da olsa gülümsediklerini içinden geçirir. Bu düşünceler üzerine kendisine de fotoğraf çekinmek için fotoğrafçı dükkanına girer. Fotoğrafçı ona zoraki gülümseme değil içten gülümsemesi için uyarır, en sonunda da istediği gülümseme ve pozu alamayan fotoğrafçı beyim kusura bakmayın sizin fotoğrafınızı çekemeyeceğim der. Babamın Elbisesi Bir adam babasını kaybettikten sonra onun en son üzerine giydiği elbiseleri saklamaya başlar. Ama günün birinde arkadaşları ile konuşurken onların eski kıyafetleri satıp parası ile ihtiyaçlarını aldıklarını öğrenir. Bu konuşmadan sonra onun aklına babasının elbiselerini satma fikri gelir. Bitpazarı denen yere gidip satar ama istediği fiyata satamaz. Planında kardeşinin ve kendinin ihtiyaçlarını almak vardı ama bu sattığı paraya sadece odun ihtiyaçlarını karşılayabileceğini anlar. Bu durumun üzerine günler geçer yine elbiseyi sattığı pazara gider orayı gezerken babasının elbiselerinin askıda olduğunu görür ve onun eski halinden eser kalmadığını anlar. Bıraktığım İstanbul Bir adamın tayini İstanbul'dan başka bir şehre çıkar. Bu adam doğduğundan beri İstanbul'da yaşamış ve bu tayin işi kendini derinden üzmüştür. Bu haberi aldıktan sonra çok sevdiği, vazgeçemediği İstanbul'u öykü boyunca yaşayarak gözlem ve duygularını harmanlayarak ifade etmiştir. Bebek Bebeği olan bir çiftin doğum öncesi ve sonrası duygularına tercüman olmuş derecesinde fikirlerini açıklanmıştır. Okumak Yazarın okuma sevgisini dile getiren muazzam cümleler vardır. Çocukluğundan beri okumaya hep ilgisi olduğunu, o zaman okuduğu kitapları büyüyünce sahaflarda görünce o eski zamanlarda okuduğu anların aklına geldiğini dile getirmiştir. Eski zamanlarda okuduğu kitapların yazarlarına ve kahramanlarına dair düşüncelerine de yer verilmiştir. O Sokak Yazar toplum tarafından yasak ve hoş karşılanmayan bir sokağa dair izlenimlerini bizlere detaylı şekilde anlatmıştır. Orada bulunan kadınların fiziksel özelliklerine dair izlenimlerini aktarmıştır. Neveser Yazar gezmek için olsun iş için olsun sürekli kullandığı vapura dair ilgisini anlatmıştır. Onun fiziksel özelliklerine değinmiştir. Ama zamanla her şeyin eskimesi gibi onun da miladını doldurup artık sefer yapmadığını söyler. Bir de yazar deniz yolculuğuna dair izlenimlerini de bizlere aktarmıştır. Bir Kurban Bayramı Hikayesi Yazar çocukken Kurban Bayramı'nda yaşadığı anıyı aktarmıştır. Önce Kurban Bayramı için yapılan hazırlıkları anlatmış. Daha sonra anneannesinin kendisi içinde küçük bir koyun aldığını söyler. Bu koyunla Kurban Bayramı'na kadar vakit geçirir sonrasında koyun kesilir. Bu durumdan çok etkilendiğini bizlere hüzünlü bir dille anlatmıştır. O Mahalle Yazar eşiyle ilk kiraladıkları evin hatıralarını paylaşmıştır. Yaşadıkları mahalleye dair izlenimlerini akıcı bir üslupla etkileyici bir anlatımla bizlere aktarılmıştır. Ev Yazar çocukluğunda yaşadığı eve dair izlenimlerini anlatmış. Evin kapısından içeri girerek bizlere anılarını içten duygularla ifade etmiş. Birkaç eski fotoğrafa bakarak bizleri geçmişine doğru yolculuk ettirir. Misafirlikler Yazar çocukken gittiği misafirlikleri anlatmıştır. Misafirliklere giderken yaptığı yolculukların izlenimlerini içten bir dille ifade etmiştir. Yaz Gezintileri Yazar çocukken babasıyla yaz mevsiminde gittiği gezmeleri anlatmıştır. Bebek, Eyüp, Taksim, Çamlıca, Beşiktaş gibi birçok yerleri vapur ve tramvayla gezdiklerini söyler. Kış Gezintileri Yazar çocukken babası ile yaptıkları kış gezintilerini anlatmış. Özellikle Beyoğlu semtine dair ifadeler ağır basar. Bir de tiyatro ve film izledikleri üzerinde fazlaca durmuştur. O Sınıf Yazar öğrencilik yıllarına dair anılarını anlatmış. Sınıf ortamı, arkadaşları, öğretmenleri hakkında konuşma havasında bize bilgiler vermiştir. O Banka Yazar bir zamanlar bankada çalıştığı zamanlardaki anılarını anlatmış. Eşiyle burada tanıştığını da değinmiştir. Limanda Yazarın limanda beklerken gözlemlediği çevre tasvirini içeren bir bölümdür. DEĞERLENDİRME Ziya Osman Saba Yedi Meşaleciler Hareketi'nin kurucularındandır. Ömrünün sonuna kadar bu hareketin şiir anlayışına bağlı kaldı. Eserlerinde anılarına, yaşamın küçük mutlulukları, İstanbul sevgisi vb. konuları işlemiştir. Bu eserinde yazar anılarından oluşan yazılara yer vermiştir. Dili akıcı ve içtendir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/milli-savas-hikayeleri", "text": "Milli Savaş Hikayeleri, Yakup Kadri'nin farklı bir bakış açısıyla okuyucusuna sunduğu küçük hikayelerden oluşan bir eser. Savaşın bilinen yanlarının yanı sıra çok da göz önünde bulunmayan bazı yönlerinin de yer aldığı hikayelerde o döneme ait yaşanmışlıklar bütün ayrıntılarıyla gözler önüne seriliyor. Ses Duyan Kız Garipler Köyü'nden Emine adlı, 16 yaşlarında oldukça güzel ve zeki bir genç kız vardır. Bir gün bir gençle nişanlanır. Rumeli Harbi'nin çıkması üzerine, nişanlandığı genç çok geçmeden askere gider ve burada şehit olur. Bu haber köyü yasa boğarken Emine'de değişik bir durum oluşturur. Gözünden bir damla yaş akıtmaz, sürekli olarak kimsenin duymadığı sesler duyar ve bunları insanlara haykırır. Sonunda onu mecnun kabul eder köy halkı. Bir gün ise Emine ortadan kaybolur ve bir çoban tarafından köyün yakınlarındaki bir ağacın altında cesedi bulunur. O günden sonra ona ses duyan kız denir ve mezarı da türbe kabul edilir. Dünya Gözüyle Ahret Sesleri Hacı Arif Efendi, düşman işgali altında bulunan ülkesinde her an Türk askerlerinin kendi yaşadığı yer olan Salihli'ye gelebileceğini ümit eder ve sık sık dünya gözüyle bir görebilsem diye temennide bulunur. Türk askerlerinin köylerine geleceği günün umuduyla onlara ziyafet vermek için para dahi ayırır. Günün birinde köyleri düşmanlar tarafından işgal altına alınır ve çıkan hengamede Hacı Arif hapse düşer. Hapisten çıkması uzun sürmese de dışarı çıktığında ailesi ve onunla birlikte hapse düşenler dışında kimseyi bulamaz. Türk askerlerinin de ortada olmayışı onu hayal kırıklığına uğratmışken bir anda ortalığa bir haber yayılır. İstasyona yaklaşan trenin askerleri taşıdığı haberi ortamda sevinç oluşturur ve herkes istasyona akın eder. Ne var ki trenden inen askerler düşman askeridir ve ortalık yeniden karışır. Düşmanlar önüne geleni darp edip malları yağmalamaktadır. Arif Efendi de bu kargaşadan nasibini alır ve ağır şekilde yaralanır. Yakınlardaki bir bahçeye sığınır ve baygın şekilde bir süre yatar. Kulağına ise bir takım sesler çalınır. Türk askerleri onu bulmuşlar ve ona yardım etmektedirler. Onları dünya gözüyle gören Arif Efendi orada ruhunu teslim eder. Teslim adlı hikayede 9 yaşlarında bir kız çocuğunun, düşmana teslim olmasına karşın Şevket Efendi'nin gözü önünde vahşice öldürülmesi anlatılır. Bir Meczup Aydın'da yaşayan Hamdi adında bir adam, virane bir hamamda yaşar ve bulunduğu yerden pek az dışarı çıkar. Bulunduğu kasaba ve çevresindeki kişiler onun karnını doyurur. Yanına gelen insanlara içlerinde bulunan niyetlere göre bir takım sözler söyler ve söylediklerinin tamamı gerçekten olur. Savaşın çıkmasına az bir zaman kala insanlara bunu da anlatmaya çalışır ve sonra ortadan kaybolur. Güvercin Avı Güvercinlere düşkünlüğü ile bilinen Kuşbaz Hüseyin'in, evine gelen düşman askerlerince kuşlarının avlanmasını konu alan hikayede Hüseyin Bey, kuşlarının ölümüne çok üzülür ve sonrasında yüzüne öyle bir heybet gelir ki düşman askerleri onun bakışından korkar. Hem Katil Hem Müttehim İki Müslüman ile bir Rum'un aynı trende yaptıkları yolculuk sırasında gelişen olaylar sonrası Müslüman olanlardan biri Rum tarafından öldürülür ve suç da Müslüman olan diğer arkadaşının üstüne atılır, Rum paçayı kurtarır. Utanç Ödemişli Nalbant Ahmet'in evini ansızın terk etmesi üzerine karısı onu aramak üzere çocuklarıyla yola çıkar. Pehlivan olarak da bilinen Ahmet oldukça güçlü ve ünlü bir kimsedir. Karısı sonunda onun izine rastlar ancak kocasının eski halinden eser kalmadığını öğrenir. Karısı bu durumun nedenini öğrenmek istediğinde ona Ahmet'in evden ayrıldığı son gün neler yaşandığı sorulur. Karısı eve gelen düşman askerlerinin kocasını ağaca bağladığını, kendisinin ise bayıldığı ve sonrasında bir şey hatırlamadığını anlatması üzerine olay anlaşılır. Ahmet, karısının namusuna el uzatıldığı için utanç duymuş ve evini terk etmiştir. Hasretten Hasrete Namık, esir düşmesinin ardından esareti boyunca tekrar evine dönecek olmanın hayaliyle yaşar ve hayali gerçek olduğunda soluğu memleketinde alır. Fakat umduğunu bulamaz zira eski memleketten eser kalmamıştır. Eski dostlarının çoğu ortada yoktur, var olanlar ise bir yabancıdan farksızdır. Öyle ki Namık esaret günlerini özler hale gelir ve evinde inzivaya çekilir. Eski günlerin hasretini çeker. Muhacir Kerim Ağa Oldukça varlıklı bir kimse olan Kerim Ağa'nın iki kızı ve üç oğlu bulunmaktadır. Oğullarının da kızlarının da hali vakti yerindedir. Ancak savaşın patlak vermesi üzerine Kerim Ağa oralardan uzaklaşmaya karar verir ve önce İstanbul, sonra İzmir ve son olarak da Manisa'ya göç eder. Bu sırada serveti günden güne erirken kızlarından biri doğum sırasında, oğulları ve damatları da askerdeyken ölür. Torunları ve tek kızı ile yeniden göç eden Kerim Ağa önce Balıkesir'e, sonra Bursa'ya, son olarak da Orta Anadolu'da ücra bir köye yerleşir. Ancak düşman korkusuyla gerçekleştirilen bu kaçışı onu kurtarmaz ve son olarak görüldüğü sırada bütün malı düşmanlar tarafından yağmalanmış haldedir. Kızı ise hasta döşeğindedir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/miras", "text": "Silahtar Ali Paşa'nın Fatih'te bulunan konağı, çocuklarına miras olarak kalmasından bir süre sonra harap hale gelir. Adeta bir perili eve dönüşen konakta yaşayan Silahtar Ali Paşazadeler, her biri diğerine küsmüş olarak başka evlerde hayatlarına devam ederler. İki kız ve iki erkek kardeş arasında Fitnat, Atiye ve Şefik İstanbul'da yaşamaya karar verirken Şevki ne hikmetse- İstanbul'u terk edip Sarayköy'e yerleşir. Zengin ve köklü bir aileden geldiği halde taşrada yaşayıp kardeşlerine nispeten fakir bir hayat süren Şevki vefat edince Şevki'nin oğlu Asım, Sarayköy'de bulunan ve dedesinden miras kalan değirmenin tapusunu almak için İstanbul'a gidip amca ve halalarıyla görüşmeye karar verir. Çünkü Asım'ın, dul annesine ve kız kardeşine bakması için bu değirmene sahip olması ve burayı işletmesi şarttır. Zira İstanbul'da bir iş güç sahibi olmak çok zordur; Sarayköy gibi bir taşrada da iş imkanları oldukça kısıtlıdır. Yani, Asım için değirmencilik yapmaktan başka çare yoktur. Asım ilk olarak Şefik Amca'sına gider. Şefik Amca Asım'ı biraz soğuk karşılar; çünkü değirmen meselesi biraz canını sıkmıştır. Yine de babası kısa bir süre önce ölmüş yeğeniyle az da olsa ilgilenmekten onu mahrum bırakmaz. Şefik Bey'in karısı Faika ise, kocasının kendisini bir komşu kadınla aldattığını bildiği için olsa gerek, Asım'a oldukça yakın ve sıcak davranır. Şefik Bey'den bir fayda sağlayamayacağını anlayan Asım, Ortaköy'de oturan Atiye Hala'sına gitmeye karar verir. Ne var ki köşke varınca bir hizmetçi tarafından hanımın hasta olduğu söylenerek geri çevrilir. Bir daha halasına uğramamaya karar veren Asım'ın gururu fena halde kırılmıştır. Tabi ki durum sandığı gibi değildir. Atiye Hala'nın bu durumdan haberi yoktur ve haberi olur olmaz da bir araba gönderip Asım'ı konağa olanca sıcaklığı ve şefkatiyle kabul eder. Atiye Hanım duldur ve konakta Fahriye adlı hizmetçinin baskın kişiliğiyle uyumlu bir durumda hayatına devam eder. Konağın diğer silik hizmetçileri daima Fahriye'nin ağzına bakmaktadır. Fahriye Hanım, Atiye Hanım'ın akrabalarını konaktan uzaklaştırmıştır. Oğlu Canip ile de soğuk olan Atiye Hanım tam bir yalnızlık içerisindedir. Asım'ın konağa gelişi, Atiye Hanım için hem bir farklılık hem de bir rahatlama sebebi olur. Fahriye Hanım Atiye Hanım'a Asım'ın, babası ölür ölmez yaptığı bu ziyaretin iyi niyete dayalı değil, çıkara dayalı olduğunu; çünkü asıl amacının değirmene konmak olduğunu söyler. Atiye Hanım ise Asım'ın da konaktan uzaklaşmasını isteyen Fahriye Hanım'a inanmaz. Asım'ın Atiye Hanım'a gelişinden Canip Bey'in de haberi olmuştur. Canip Bey Asım'ı Ayastefanos'taki evine davet eder. Asım da bu daveti kabul edip gider. Cavit Bey duldur ve evde kızı Salime ve hizmetçisi Toski ile yaşamaktadır. Av merakı olan Canip Bey, miras meselesi sebebiyle Asım'a oldukça kötü davranır. Oysa Asım, Canip Bey'i ne kadar sevmiyorsa Salime'yi o kadar sevmiştir. Canip Bey bunu hissetmiş olacak ki, yemek masasında Salime'nin hoşlandığı bir askerden bahseder. Salime babasına ne kadar kızsa da artık Asım kendini biraz geri çekmek kararı almıştır. Sabah olunca da erkenden Ayastefanos'tan ayrılır ve Atiye Hanım'ın konağına döner. Salime, Asım'ı Atiye Hanım'ın konağında ziyaret edeceğine söz vermiştir. Her ne kadar Asım Salime'ye kırgın olsa da onun konağa gelmesini dört gözle bekler. Uzun bir süre sonra Salime konağa gelir; ancak Asım'ı burada bulamaz. Asım o sıralarda Şefik Bey'de misafirdir. Aradan birkaç gün geçince Atiye Hanım'ın konağına Asım'ın şiddetli bir hastalığa yakalandığı haberi gelir. Atiye Hanım ise Canip'i büyüten Mesut Dadı ile Salime'yi Şefik Bey'lere gönderir. Bu ziyarette Salime Asım'ın elini avuçlarına alır, saçlarını okşar. Asım ile Salime'nin bu yakınlığını gören Mesut Dadı ikisinin birbirlerini sevdiğini anlar ve durumu Atiye Hanım'a haber verir. atiye Hanım, torunu ve yeğeni arasındaki bu yakınlaşmadan hayli hoşnut olmuştur ve onların evlenmesini gönülden ister. Üstelik, bütün mal varlığını da ikisine bırakmayı düşünür. Ne var ki Salime, Asım'a karşı bu kadar yakın durduktan sonra bir anda ondan uzaklaşır ve bir daha onun ziyaretine gitmez. Bunun sebebi, Fahriye'nin Salime'ye karşı söylediği hoş olmayan sözlerdir. Olayın anlaşılması üzerine Atiye Hanım Fahriye'ye soğuk davranmaya başlar. Fahriye da konağı bir süre terk etmek zorunda kalır. Asım iyileşip Atiye Hanım'ın konağına döner. Bir ara da, diğer halası Fitnat Hanım'ın ailesi ile birlikte bir kır evine tatile gider. Kendisini II. Abdülhamid muhalifleriyle tanıştıran ve siyaset ortamına sokan Ferruh Bey de bu tatile katılır. Asım, kır evinde kaldığı müddetçe Cavit Bey'in eşi Saide'den hoşlanır; ne var ki bir türlü onunla yakınlaşmaya fırsat bulamaz. Tatil dönüşünde Asım hem Salime'yi hem de Saide'yi neredeyse unutmuştur. Asım, Salime ile izdivaç yapmak amacıyla bir teşebbüste daha bulunur. Salime ise Asım'ın bir yönüyle iyi, bir yönüyle de sinsi ve kurnaz olduğunu düşünür. Onun konakta kendisini sevdirmesini, babaannesinin mirasına konmak amacıyla yaptığını düşünür. Asım ise, evlenmeleri halinde Atiye Hanım vefat edene kadar konakta yaşayacaklarını, daha sonra onun mirasından hiçbir şeye el sürmeyeceklerini söyler. Hatta buna söz verir. yine de Salime'yi ikna edemez. Değirmene sahip olmak için geldiği İstanbul'da Atiye Hanım'ın ve diğer akrabalarının dostluğunu kazanan Asım Salime uğruna tüm mirastan vazgeçse de bir süre sonra bunun aptalca olduğunu anlayacaktır. Bir süre sonra Asım, Salime'yi Sirkeci istasyonunda görür. Saide, sanki hala Asım'ı seviyormuş gibi konuşur. Halbuki Asım, konaktaki dedikodulardan hareketle Salime'nin evlenmek zorunda olduğunu biliyordur. Salime bunu inkar eder ve meselenin sadece konuşulduğunu; ama böyle bir şeyin mevzubahis olmadığını söyler. Ne var ki Asım, Salime'nin evlenmek üzere olduğu konusunda yanılıyor değildir. Asım, bunun üzerine Atiye Hanım'ın mirasından vazgeçmenin, bu malları Salime'ye çeyiz olarak vermek anlamına geldiğini düşünür ve böylece Salime'ye mirastan uzak duracağına verdiği sözü tutmamaya karar verir. Roman İstanbul'da ve yalnızca Silahtar Ali Paşa ailesi içerisinde geçmektedir. Kitapta bir ailenin miras meseleleri yüzünden nasıl parçalandığı anlatılmaktadır. Asım'ın miras ve aşk arasında kalması, romanın temel gerilim unsurunu ve sürükleyiciliğini oluşturur. Bir gazetede tefrika edilen bu roman, bazı yerlerde anlatım bozuklukları sebebiyle anlaşılmaz hale gelmektedir. Yine de, gerek kurgusu gerekse üslubu açısından oldukça başarılı bir romandır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/moby-dick", "text": "Ebediyete kadar içinizde barındırdığınız duygular her zaman sizin sonunuz olur. Tıpkı Kaptan Ahab gibi. İsmail, denizlerde ömrünü geçirmiş yalnız ve kimsesiz bir adam. Karada olmak ona huzur vermiyordu. Okyanusun çılgın sarsıntılarına alışmıştı o. Perde gibi dümdüz bir parçada yürümek, soluk almak ona anlamsız geliyordu. Ve yine denize açılmak için kendine kısa zamanda gemilerde iş aramaya çıkacaktı. Ama bu sefer istediği iş biraz daha farklıydı. Balina avcılığı yapmak istiyordu. O dönemlerde ampul henüz icat edilmediğinden gecenin zifiri karanlığını aydınlatmak için mum kullanılıyordu. Ve tabi mum balina yağından yapılıyordu. Zaten balina avcılığı en zor işlerden bir tanesi idi. Her an aksiyon, her an gerilim. İşte bu yüzden hayatında yeni değişikliklere yer vermek isteyen İsmail, balina avcısı olmak istiyordu. Bedford 'da kaldığı akşam bir handa konaklamayı düşünen İsmail, harabe bir handa bir oda bulabilmişti ama o odayı da başka bir adamla paylaşmak zorundaydı. Karanlığı içinde aynı yatakta uyuduğu adamı görmeyen İsmail, mumun vurduğu gölgelerle birlikte yüzünde ilginç desenler olan cüsseli bir adam gördüğünde korkup çığlığı basmıştı. Bir tek İsmail değil. Tüm yüzünde ilginç çizgiler olan adamı yani Queequeg'i gördüğünde aynı tepkiyi veriyordu. Queequeg artık bu tepkilere alışmıştı. O yüzden sessizce yatağın bir ucuna kıvrılmıştı. İsmail ise tüm gece korkudan zar zor uykuya dalabilmişti. Ertesi gün olduğunda İsmail son günlerini şehirde dolaşarak geçirmek istediğinden ilk iş olarak bir kiliseye gitmişti. Ve gittiği kilise de Queequeg'de görünce çok şaşırmıştı. Queequeg'nın böyle bir adam olduğunu tahmin etmemişti ama İsmail'i han sahibi de uyarmıştı, onun çok iyi yürekli ve şefkatli bir adam olduğu konusunda. Hana tekrar döndüğünde Queequeg'ı şömine başında kitap okurken bulmuştu. Yanına gidip ilk olarak dün gece hakkında özür diledikten sonra bir sohbet başlatmıştı. Queequeg'a okuma yazma biliyor musun diye sorduğunda Queequeg bilmediğini belirtince ona kitabı bile okumuştu İsmail. Ve Queequeg ile doğan arkadaşlıkları buradan itibaren başlayıp çok sıkı fıkı olmuşlardı. Nitekim artık gemide iş bulma vakitleri gelmişti ve İsmail Queequeg'da yanına alarak aynı gemide çalışmak için iş aramaya koyulmuşlardı. Bir tane anlaşabilecekleri gemi bulduklarında etraflarda sırlar kol geziyordu. Gemiye bindikleri andan itibaren hiç geminin asıl kaptanını görememişlerdi. Ya ikinci kaptan Starbuck, üçüncü kaptan Stubb ya da dördüncü kaptan Flask var. İsmail denize açıldıktan çok daha sonra görebilmişti. Kaptan Ahab'ın bir bacağı yoktu. Ve o da okyanusların efsanesi Moby Dick yüzünden olmuştu. Gemi ile açılmalarının afta sebebiydi balina yakalamak. Asıl amaç Kaptan Ahab'ın saplantılı olduğu Moby Dick'i öldürmekti. Ve ortaya çok büyük bir para ödülü koyduğundan İkinci kaptan Starbuck haricinde kimse itiraz etmemişti. Hepsi bir intikam uğruna okyanusların efsanesi olan Moby Dick'in peşine takılıp canlarından vazgeçmişlerdi. İsmail'de onların arasındaydı. Kaptan Ahab düşünceliydi. Moby Dick'in nerede olduğunu düşünmekten ne bir şey yiyordu ne de içiyordu. Birkaç kez de görmüştü hemen kayıklara atlayıp Moby Dick'in peşine düşüyorlardı ama o koskocaman balinayı bir türlü kimse yakalayamıyordu. Arada birkaç tane balina yakalamışlardı ama onun haricinde tek odaklandıkları şey Moby Dick'di. Bu olayların yanı sıra bir gün Queequeg çok hastalanmıştı. Herkes onun öleceğini biliyordu. Hatta gemicilere özel tabutlardan bile yaptırılmıştı isteği üzerine ama Queequeg ölmemişti. Aksine bir anda hızlıca iyileşmeye başlamıştı. Kaptan Ahab okyanus'ta karşılaştığı herkese Moby Dick'i soruyordu ama diğer gemilerin kaptanlarının dediği tek bir şey vardı. 'O balinayı gördüğünüzde kaçın'. Nitekim son karşılaşmalarında herkes ölmüştü. Bir tek İsmail sağ çıkabilmişti. O da Queequeg'nın ölümü için hazırlanan tabut sayesindeydi. Ve herkes Kaptan Ahab'ın karşı konulmaz kin, öfke ve intikam duygusu yüzünden canlarını vahşi bir şekilde kaybetmişlerdi."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/momo", "text": "İnsanlar birbirlerine hangi özellikleri yüzünden sempati veya antipati duyar? Momo'yu herkes sessizliği ve insanlara kazandırdığı ilham kaynağından dolayı bu kadar sevilip saygı duyuluyordu. Momo bulunduğunda harabe bir tiyatrodan arda kalan mağara şekilde ki sığınağın önündeydi. Üstü başı yırtık bir biçimde, orada bulunan birkaç kişi tarafından bulunmuştu. Hepsi ilk başta polise şikayet edip, Momo'yu çocuk esirgeme kurumlarına yerleştirmelerini isteseler de; Momo'nun itirazları üzerine bu seçeneği gerçekleştirmediler. Çünkü zaten Momo o pencerelerinde demir parmaklıklar olan yerden kaçmıştı ve yaşadığı eziyetlerden dolayı bir daha da orada yaşamak istemiyordu. Ve böylece çevrede yaşayan insanlar Momo'nun bakımının üstlenerek ihtiyaçlarını paylaşmayı karar verdiler. Bir iki gün geçip Momo ile ilişkileri garip bir hal alıp inanılmaz keyifli hale gelmişti. Dilden dile yayılan Momo bir atasözü haline gelmiş ve insanlar, sıkıntılı arkadaşlarıyla karşılaştıklarında Bir Momo'ya git sen. Diyorlardı hep. Çocuklar bile evlerinin uzak olmasına rağmen Momo'nun yanına gelip onunla oyun oynamak istiyorlardı. Onun yanında herkesin aklına bir anda çılgın fikirler gelip ortalığa neşe ve sevinç hakim oluyordu. Ama Momo'nun en yakın iki arkadaşı vardı. İlki ihtiyar olan ama gençlere taş çıkarabilen Beppo'ydu. Kendisi bir çöpçü olup sabahtan akşama kadar kaldırımları süpürürdü. En yakını ise Momo'ydu. Çünkü herkes Beppo'yu deli olarak adlandırmıştır. Bunun nedeni ise Beppo cevap vermeden önce çok uzun düşünmesidir. Kelimelerin anlamlarına çok fazla dikkat eder çünkü kendisi. Birde hem genç hem de yakışıklı olan Girolamo vardı. Ama herkes ona Gigi derdi. Hayalleri çok zengin olup refah içinde yaşamaktı ve hep eğer bir gün çok paraya sahip olursa; zenginliğin kendisini değiştirmeyeceğini savunurdu. Geçmişten günümüze gelen efsane ve halk hikayelerini kendi yorumlayarak anlatan Gigi, şehrin masalcısıydı. Ve herkes gibi onunda ilham kaynağı Momo'ydu. Herkes mutlu ve huzurluydu. Ta ki duman adamlar şehri tek tek fethedene kadar. Zaman tasarrufçusuyuz diye insanların tüm huzurlu ve mutlu anlarını ellerinden alıp onları tamamen robot haline getirip, insanlardan arta kalan boş vakitlerden besleniyorlardı. Ağızlarından hiç eksik etmedikleri sigara ise onların yaşam kaynağıydı. İnsanlardan çaldıkları zamanları bir sis bulutunun üstünde saklayıp, onların yaşam kaynağını saklıyorlardı. Herkesi ilginç matematik işlemleriyle kandıran bu birlik, hedefleri insanları tamamen yeryüzünden yok edip kendileri dünyada hüküm sürmek. Ki amaçlarını da gerçekleştirmişlerdi zaten. Lakin onların önünde koskoca bir Momo engeli vardı. Hissiz insanlara bile gerçek duyguları yaşatan bu küçük kız, duman adamların planlarını bozuyordu. Çocuklar artık ailelerini kaybetmiş ve bu durumdan nefret eden bir hale gelmiştiler. Momo, Gigi, Beppo ve diğer çocuklar birleşip protesto ederken bu durumu; umutları vardı. Oysaki kimse tarafından umursamayıp, kimsenin ilgisini çekemedikleri için son umut tanecikleri yok olup gitmişti. Duman adamlar bu durumdan memnundu ama yine de Momo'nun ortadan kalkması gerekiyordu. Adamlara şehrin her yerinde aranması için emir verilirken, Momo yeni keşfettiği küçük dostu olan kaplumbağa ile uzun bir yolculuğa çıkmışlardı. Gerçi bu kaplumbağanın düşündüklerini sırtında belirtme gibi özel bir yeteneği de vardı. Her şeyi yarım saat öncesinden gören bu kaplumbağa; Momo'yu sağ salim Hora Ustaya ulaştırabilmişti. Zamanın bekçisi olan Hora Usta, duman adamlarla Momo ile savaşmak zorundaydı. Momo yapayalnızdı çünkü duman adamlar ondan en yakın iki arkadaşını da çalmıştılar. Momo arkadaşlarını ve tüm dünyayı kurtarmak adına Hora Ustanın emniyetiyle zamanı durdurup, duman adaların inine kadar giden Momo, insanlığı kurtarabilecek miydi? Sonunu söylemek istemedim çünkü tüm heyecan içinizden kaçıp gitmesin diye. Yine ortaokul bir seviyesinde kaliteli hikaye kitaplarından. Çocukların özellikle ilkokul seviyesindekilerin okuması gereken listesinde... Gençlere pek hitap eden bir kitap olmasa da kurgudan çıkarılabilecek çok güzel mesajlar var. Bu ipin başını ilk başta arkadaşlık sevgisi çekiyordu."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/monte-kristo-kontu", "text": "Monte Kristo Kontu, Fransız yazar Alexandre Dumas'ın ilk olarak yılında yayımlanmış olan eseridir. Yayınlandığı yıllarda büyük ilgi görmüş olan Monte Kristo Kontu, günümüzde de antik bir klasik olarak nitelendirilmektedir. Muazzam bir kurguya sahip olan ve son derece akıcı bir dille yazılmış olan eser, film, dizi, çizgi film dahil birçok uyarlamaya konu olmuştur. Benim için de zevkle ve daima bir sonraki sayfayı merak ederek okuduğum bir kitap oldu. Ayrıca belirtmeliyim ki, Monte Kristo Kontu okuduğum en akıcı ve en iyi klasiklerden bir tanesi. Uzun yıllar önce yazılmış bu kitap, okuyucuyu adeta yazıldığı döneme alıp götürüyor. Roman okumayı sevenlerin mutlaka okuması gerektiği bir kitap olduğunu düşünüyorum. Yazarın diğer kitapları Üç Silahşorler, Siyah Lale ve Demir Maskeyi de okurlarımıza tavsiye ederim. Kitap, Marsilyalı genç bir denizci olan Edmond Dantes'in çıktığı bir seferden dönüşü ile başlar. Edmond için hem çok zor hem de onu mutlu eden sonuçlar doğuran bir sefer olmuştur. Çünkü çalıştığı geminin çok sevdiği birinci kaptanı sefer sırasında hastalanmış ve ölmüş, ölmeden önce de kendisinin yerine Edmond' un geçmesini vasiyet etmiştir. Edmond'un yeni kaptan olmasını çekemeyen gemi muhasebecisi Danglars, gemide onun mutluluğunu kıskanan tek kişidir. Geriye kalan bütün tayfa Edmond'u çok sevmektedir ve hiç kimse onun neden yeni kaptan olduğunu sorgulamamıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/mor", "text": "Kahraman Tazeoğlu'nun Mor kitabı ile yine hayaller dünyasında sürükleneceksiniz. Dünyanın asırlar sonraki halinde dahi değişmeyen aşkı, aşk acısını derinlemesine işlemiştir. Ülkesine ihanet eden isyancıları o dönemde de işleyerek günümüz isyancılarına dikkat çekmiştir. İhanet edenlerin sonu her zaman ölümdür. Önemli olan birlik, beraberlik, içinde düşmana karşı durup onu yok ekmektir, mesajını da okuyuculara vermiştir. Bir solukta bitireceğiniz bir kitap Mor. Hayallere dalmaya doyamayacaksınız. \"Uyurken görürsün rüyaları, hayallerse uyutmaz.\" Bir zamanlar İstanbul denen şehirdi Asitan. Dünya devleti kurulduğunda, başka bir yerin başkent olması düşünülmemişti bile ve şehre daha da önce verilmiş olan isimlerden birine dönüş yapılmıştı: Asitan. Otoriteyi temsilen, devleti yönetenlerin hem yaşadığı hem de çalıştığı yer, Kırmızı Kule'ydi. Yasaları yapan, değiştiren, diğer bütün kulelerdeki icraata yön veren ve sadece vatandaşların değil, bütün gezegenin kaderini belirleyen Kırmızı Kule ve orada yaşayan aileydi. Dünyayı tek devlet altında toplayarak tüm anlaşmazlıkları, savaşları, kavgaları ve sömürüyü bitiren onlar olmuştu. Bilinçli her canlı onlara minnet duyuyordu. Barbarlar hariç. Devletin barbarlardan başka düşmanı yoktu, vatandaşlarda zaten en küçük bir sorun çıkarmıyorlardı. Bilim adamları Mavi Lab'daki laboratuvarlar da yetiştiriliyordu. Teknolojiyi daha da ileri götürmek, dünya dışı gezegenlere ulaşmak için gece gündüz çalışıyorlardı. İletişim kulesi, Asitan Tepeleri'nin sonuncusunda yükselen kocaman, mor renkli bir antendi. İnsanların beyinlerine yerleştirilen bir nano çiple gezegenin neresinde olursa olsun istedikleri herkesle, her türlü iletişimi kurabilen insanların bu rahatlığı borçlu oldukları yapay zeka bu antenle dışarıya açılıyordu. Mor Anten' i yöneten kimse yoktu. En azından organik bir canlı tarafından yönetildiği söylenemezdi. Mor, dünya üzerindeki tüm iletişimi ayakta tutan ve kaydeden son derece gelişkin bir yapay zekadan başka bir şey değildi. İçinde mutlu ve huzurlu yaşadıkları bu cennet dünyanın kurucusu Kırmızı Kulede' ki aileymiş gibi bilinse de aslında her şeyin mimarı Dr. Nuh Ulaktır. Bütün insanlık bu büyük teknoloji ve bilimi Dr. Nuh' a borçludurlar. Doktorun bir de çok başarılı bir oğlu vardır. Yüzbaşı rütbesine sahiptir. Doktor bir gün oğlunu yanına çağırır ve ona bir görev verir. Kutup bölgesine yakın bir yerde bir öbek kardelenin varlığına dair bir bilgi aldığını, yanına verdiği akademiklerden biri olan Asena ile sağ salim oraya ulaşıp bu yabani çiçekleri ele geçirmelerini ister. Ertesi gün helikopter pistine görev için giden yüzbaşı babasının görevlendirdiği akademik olan Asena ile tanışır ve ilk görüşte aşık olur. Ama bunu kendine ifade edemez ve ilk defa böyle bir duygu yaşadığını düşünür. Yusuf daha önceden hiç aşık olmamıştır. Görevine ve işine aşkla bağlıdır. O bir askerdir ve her emre itaat eder. Helikopter hızla kuzeye doğru yönelir. Asena ile olan sohbetlerinde aralarında anlamlandıramadıkları bir etkileşim olur. Yüzbaşı Asena'nın güzelliği ile adeta büyülenmiştir. Beç adlı bir şehirde bir gece mola vermeye karar verirler. Yüzbaşı Asena ile vedalaşıp, kendisini küçüklüğünden beri eğiten komutan Lamar'ın yanına gider. Komutan Lamar yüz altmış yaşındadır ve zamanında yüzbaşının eğitilmesinde büyük payı olan biridir. Dr. Ulak' ın ise en yakın dostudur. Lamar yüzbaşına her zaman akıl verip, yol gösterir. Ertesi gün Kuzey bölgesine Asena ile vardıklarında kardelen öbeğini bulurlar. Mor Kuzey' de iki kişinin olduğunu devletin başkanı Pars Han'a haber verir çünkü Mor onun kontrolü altındadır. Ulak bu durumdan Pars Han'ı haberdar etmemiştir. Pars Han olayı anlayışla karşılar ve Mor' u Ulak'ın emrine verir. Mor bundan sonra Pars Han ve Dr. Ulak için çalışacaktır. Kuzeye vardıklarında karşılarında bir barbar topluluğu belirir ve yüzbaşına arkadan saldırarak onu bayıltırlar. Kendine geldiğinde Asena onlara yüzbaşını öldürmeyeceklerini eğer böyle bir şey yaparlarsa Asena'yı kaybedeceklerini söylüyordur. Yüzbaşı yıkılır. Asena bir ajandır. Mor bu durumu Pars Han' a ve Dr. Ulak' a haber verir. Yüzbaşının hayatı tehlikededir. Barbarlar bir süre yaşamasına izin vereceklerini o arada ne yapacaklarına karar vereceklerini söyler. Grubun başı Reis diye anılır. Reis Asena' ya aşıktır ve bu durumundan çok rahatsız olur, yüzbaşından bir an önce kurtulmak ister. Yüzbaşını bir hücreye tıkarlar. Asena onu yaşatmayacaklarını anlar. Mor bu arada Asena ile iletişime geçip ona akıl verir. Ulak oğlu dahil bütün barbarları o gece yok etmeyi planlıyorlardır. Kaçmasalar öleceklerini söyler. Asena yüzbaşına aşık olmuştur ama barbarların yok edileceğini bilmek ve onlara ihanet etmek istemez. Yüzbaşının yanına gidip önce onu hücreden kurtarır. Bu sırada Ulak savaş açmıştır ve barbarların katliamına başlar. Asena ile yüzbaşı savaş alanına dönen bu yerden kaçarak gizlenir. Arkadaşları, yoldaşları bir anda güçlü bir nükleer bombayla anında yok olur. Dr. Ulak herkesi yok etmiştir. Üstelik bunu yaparken oğlunu da düşünmemiştir. Bu durum Pars Han' ı çok sinirlendirir. Dr. Ulak' ı yanına çağırır. Devletin tek düşmanı olan barbarları yaratan aslında Pars Han'ın kendisidir. Böyle bir düşman topluluğunu yapmasının amacı ise ülkeyi bir arada tutmaktır. Düşmanı olmayan bir ülkenin vatandaşları birbirini yok eder ve ülkede huzur olmaz. Bunu çok iyi biliyordur. Dr. Ulak' ı sorguya alır ve planı doktorun yıllardır yaptığını oğlunun DNA'sını kendisinin seçtiğini ona sadece itaat etmek vasfını kattığını, akademik olan Asena'nın ajan olduğunu ve ikisini birlikte göreve bilerek gönderdiğini, yıllar öncesinden barbarları yok etmek için bu planı yaptığını söyler. Pars Han çok sinirlenir ve Ulak' ı hain ilan ederek hücreye kapatır. Bu gelişmeler çok üzücüdür ve ülkenin varlığını tehdit ediyordur. Asena ve Yusuf sıkıştıkları köşeden nereye gideceklerini düşünürler. Bu arada ikisi de aşkını birbirlerine itiraf etmişlerdir. Bundan sonra Yusuf Yüzbaşı için Asena' sız bir hayat olamaz. Asena ajan olduğu için tekrar Asitan'a dönemezler. Tam bunları çaresiz düşünürken karşılarında Lamar belirir. Lamar onları alarak Zevra Kalesi'ne götürür. Çünkü Asena ve Yusuf ihanet ettikleri için ordu tarafından aranıyordur ve bu kalede onlar güvende kalacaktır. Bu şekilde birkaç gün geçirdikten sonra Lamar onları karşısına alır ve konuşur. Ordunun yarısının kendisine itaat ettiğini onlarında yanında olup devleti ve Pars Han' ı yıkarak kendisinin başa geçeceğini ve daha iyi bir dünya kuracağını söyler. Yarın planı uygulayacağını ve bütün dünyanın kendi eline geçeceğini söyler. Yusuf DNA'sındaki ülkesine bağlılık duygusuyla bunu yapamayacağını söyler. Böyle bir isyanı kabul etmez. Lamar asla fikrinden dönmez. O gece Yusuf ne yapacaklarını nasıl kaçacaklarını ve ülkesini nasıl kurtaracağını düşünürken Asena ona geçmişi ile ilgili anlatması gereken şeyler olduğunu söyler. Asena, barbarlardan kendini savaşa adayan Boran adında bir gence aşık olduğunu söyler. Boran ile çok güçlü bir aşk yaşamışlardır ve Boran Asena'yı bir savaşçı olarak yetiştirmiştir. Evlenmek istedikleri zaman Reis onu Aden' e bir göreve gönderir. Bu görevi Asena ile Boran'ın ayrılması için vermiştir Reis. Boran on ay Aden' de kalır döndüğünde ise bambaşka biri olur ve Asena'yı artık sevmediğini söyler. Asena bunu kaldıramaz ve oradan uzaklaşıp Baran' ı unutmak için Asitan'a ajan olarak gitmek ister. Boran içinde bir yara olarak kalır. Yüzbaşı Asena' ya yaralarını saracağını ve onun bir daha ağlamayacağını söyler. Ertesi gün kalede askerlerin olduğunu görür ve Lamar'ın isyana başladıklarını anlar. Ordunun yarısı onun için Lamar'ın yanına yola çıkmıştır. Mor durumu Pars Han' a bildirir. Yusuf' un ve Asena'nın orada isyanı bastırmak istediklerini söyler. Asena ve Yusuf bu arada askerlerle savaşmaya başlamışlardır ve Lamar'ı öldürmek için Mor'a yerini sorarlar. Lamar onların elinden kaçmayı başarır ve üzerlerine özel bir tim ekibi gönderir. Asena ve Yusuf bir odada sıkışıp kalırlar. Timin elinden kurtulmaları imkansızdır. Tim kapılarına dayandığında ise Asena ve Yusuf ölmeye hazır bekliyorlardır. Çünkü ellerinden gelecek hiçbir şey yoktur. Tim kapıyı açar açmaz Yusuf ateş etse de arkadan gelen biri bütün timi etkisiz hale getirir. Asena hayretler içinde kalır. Tim ekibindekileri öldüren kişi Boran'dır. Boran ona üç yıl önce Aden' de yüzbaşı ile savaştığını ve yüzbaşının onun bıçakla her yerini hatta cinsel organını bile doğradığını söyler. O yüzden hayatında babalık duygusunu hiçbir zaman tadamayacağı için Asena'yı kendinden uzaklaştırmıştır. Asena ve yüzbaşı kendini çok kötü hisseder. Yusuf Boran'ın hayatını ve mutluluğunu elinden almıştır. Bu sırada Lamar onların bulunduğu bölgeye ateş bombası fırlatır. Asena ve Yusuf kurtulmayı başarır ama Boran yanmıştır. Son nefesini Asena'nın kollarında verir. Asena ve Yusuf savaş devam ettiği için Boran' ı orda bırakıp Lamar'ı aramaya başlarlar ve onu odasında bulurlar. Lamar elinde bir nükleer bomba çipini tutuyordur. Eğer kendisini öldürürlerse bütün Bağdat şehrini bu nükleer bomba ile patlatacağını söyler. Eğer onu öldürmese dünya Lamar'ın eline geçecektir ve büyük bir tehdit altına girecektir. Tam bunları düşünürken yukarıdan Pars Han' dan emir gelir. Mor onlara Lamar'ı öldürmesini söyler. Dünyayı kurtarmak için bu son şanstır. Yusuf dünyayı kurtarmak için canından aşkından, Asena' dan vazgeçerek Lamar'ı vurur ve Lamar nükleer bombayı patlatır. Bağdat şehri ile Yusuf ve Asena'nın aşkı da haritalardan silinir. Yusuf ve Asena birbirlerinin gözlerine bakarak son nefesini verir. Şiir dedi Yusuf kendini tutamayarak Bana da yazar mısın? Hayır! dedi Asena. Şiir hüzne düşer. Ben sana şarkılar söyleyeceğim! Yazan: Nisanur Duvarcı Mor Konusu Kahraman Tazeoğlu hayranlarını yine fazla bekletmiyor ve Mor kitabı ile onlara yine güzel sözler dolu bir kitap sunuyor. Kahraman Tazeoğlu Mor kitabını M.H. Kan ile birlikte yazdı. Okuyucular M.H. Kan'ı daha önce yazdığı Kızıl Güneş, Moba ve Karanlık gibi kitaplardan hatırlayacaklardır. Kahraman Tazeoğlu'nun da M.H. Kan'ın kitaplarına tavsiye niteliğinde tanıtım yazısı yazdığı biliyor. İkili bu kez birlikte Mor kitabına imza atıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/mor-salkimli-ev", "text": "'Acaba bu hayata arkasını çevirip bir hücrede yaşamak mı, yoksa hayatın bütün meşakkatlerine, maskaralığına göğüs gererek insaniyete hizmet ederek ölmek mi daha büyük bir muvaffakiyettir?' Halide Edib, zihninde canlandırabildiği ilk anısından Kurtuluş Savaşı'nın hemen öncesine kadar uzanan anılarını paylaştığı bu kitapta, kuşkusuz insaniyete hizmet verenlerden olduğunu kanıtlıyor. Kitap içerisinde bir çocuk, bir genç kız, bir öğrenci, yazar, eş, anne, hemşire, eğitmen ve denetleyici gibi nice kimlik içinde gördüğümüz yazarın aslında günümüzde iş, ev ve sosyal hayatını dengelemeye çalışan modern kadının geçmiş bir kopyası olduğunu söylemek çok da yanlış sayılmaz. Çocukluğundan itibaren kendini gösteren ince ruhunu ve gerek din gerekse siyaset konusundaki açık fikirliliğini kitapta okurun gözlerinin önüne sererek, aslında bir cesaret örneği gösteriyor Halide Edib. Çünkü onun kitabında olaylar arasında belirttiği görüşleri, bugün hala tartışılan ve üzerine konuşulan konular üzerine çok keskin ifadeler de içermektedir. Annesinin ölümü sebebiyle zaman zaman babasının, zaman zaman Haminne'sinin yanında kalarak geçirdiği çocukluk hatıraları içindeyse o günkü saflığına inerek düşüncelerini nakledebilmiş, özellikle mor salkımlı evdeki her ince ayrıntıyı aklına kaydettiği şekilde kağıda geçirmeyi başarabilmiştir. Çocukluk döneminden sonra, Halide Edib'in kolej hayatını takip eden evlilik hayatı, yazarlık hayatı ve bu dönemde ülkede olan olaylara dair bir tura çıkarıyor yazar bizi. Evlilik hayatında, tabii olarak, ilk eşi olan Salih Zeki Bey ve iki çocuğunun izlerini görüyoruz. Aralarında epey bir yaş farkı olmasına rağmen, yüksek bir kültür ve iyi bir eğitime sahip olan Salih Zeki Bey ve yazar başta çok iyi anlaşsalar da Salih Zeki Bey'in ikinci evliliği yapmak istemesi üzerine her daim zamanının çok önünde hareket eden bir kadın olarak Halide Edib bunu kabullenmeyerek ilk evliliğini ayrılıkla sonuçlandırmıştır. Shakespeare'i orijinalinden okuyacak kadar iyi yabancı dile İngilizce'ye, neredeyse anadili gibi Fransızca'ya sahip ve anılarında atıf yaptığı onlarca kitap isminden sayısız kitap okuduğu anlaşılan Halide Edib'in bu kadar akıcı ve güzel yazmasına da şaşmamak gerek. Ancak kitabın edebi değerinin yanı sıra tarihi değeri yadsınamaz. 31 Mart olayı başta olmak üzere bizim bugün 'tarihi' olarak adlandırdığımız fakat o zaman için o günün gerçekleri olan olayları adeta dışarıdan bir gözle bakar gibi yazması şüphesiz tarihe çok katkıda bulunmuştur. Öyle olaylardan bahsediyoruz ki yazar bu olayları kitapta şöyle özetlemiştir ; 'O gün gazeteler altın yazılarla yazılsa millet değerini ödeyip alacaktı.' Aynı karışık dönemlerde yine aynı cesurluğuyla yazmaya devam eden Halide Edib'in yazılarından dolayı tehdit mektupları alması da çok şaşırtıcı değildir. O zamanlar kadın hakları hakkında yazdığı yazılar yazarın başına epey dert açmıştır. Bu gerçek bir de o zamanın koşullarında değerlendirildiğinde yazarın cesaretini ve açık fikirliliğini anlayabiliriz. Fakat Halide Edib'in bu seviyede cesur ve ileri fikirli olmasını yazarın yetiştiği ortamdan, babasının sosyal statüsünden ve aldığı eğitimden bağımsız olduğunu söylemek de doğru olmaz. Zira bunu bütün kitap boyunca da o zamanki standartların üzerinde olan yaşam tarzından da çıkarabiliyoruz. Bu tehditler ve genel olaylar çerçevesinde önce bir İngiltere ziyareti, sonrasında Mısır'a bir eğitmen ve müfettiş kimliğiyle gidişi sırasında bazı eserlerinin ortaya çıkış hikayelerini de öğreniriz. Çocuğu hastayken geçirdiği uykusuz gecelerde yazdığını söylediği romanı 'Seviye Talip', belki de bu dip notla okunduğunda daha farklı bir tesir bırakabilir. Mısır'daysa görevi; Beyrut, Lübnan ve Şam için Beyrut'ta müşterek bir muallim mektebi kurmaktır. Kitabın son bölümlerinde genişçe yer verilen bu kısımda savaşın hırpaladığı yetim çocuklara uzanan elin yine Halide Edib olduğunu görür ve bu güzel çocukların hikayesini ondan dinleriz. Halide Edib'in çocukluğundan Arap diyarı çocuklarına uzanan bu anı-biyografide, ülkenin o zamanki durumunun resmi çizilirken bir yandan da herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği bir hikaye anlatılmıştır. Sanıyorum hepimizin çocukluğunda mor salkımlı ev yerine geçecek unutulmaz bir şey vardır, kendimizi ait hissettiğimiz ya da güvende hissettiğimiz bir yer olmuştur. Bundan dolayı Halide Edib'in artık o evi yerinde göremediğinde hissettiği acıyı çoğumuz hatırlayacaktır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/mufettis", "text": "Yıl, 1830. Yer, küçük bir kaza. Kaymakam Anton Antonoviç Skvoznik-Dmuhanovski evinde Yoksulları Koruma Kurumları Müdürü Artemi Filippoviç Zemlyanika'yı, Lise Müdürü Luka Lukiç Hlopov'u, Yargıç Ammos Fyodoroviç Lyapkin-Tyapkin'i, Doktor Hristian İvanoviç Gibner'i, Komiser Stepan İlyiç Uhovertov'u ve iki polis memurunu karşısına almış, gizli bir emirle Petersburg'dan gönderilmiş olan müfettiş konusunda uyarmaktadır. Kaymakam bu haberi daha önce bu kazada yaşamış olan Andrey İvanoviç Çmıhov'un mektubundan öğrenmiştir. Çmıhov, kaymakamın karakterini bildiğinden ona gizli kimlikle ortalıklarda dolaşacak bu kişiye karşı tedbirli olmasını salık vermektedir. Kaymakam kendince tüm önlemleri almıştır ancak kurumlar konusunda endişelidir. Bu nedenle Artemi Filippoviç'e hastalara çekidüzen vermesi; tek kelime Rusça bilmeyen Hristian İvanoviç'e hasta sayısını azaltması, yatak başlarına Latince veya başka bir dilde oluşturulmuş hasta takip çizelgesi asması; Ammos Fyodoroviç'e mübaşirlerin yetiştirdiği ve bekleme odasının tümünü işgal eden kazların, duruşma salonunda kurutulan kıyafetlerin, evrak dolabının üstündeki av kamçısının kaldırılması, her daim votka kokan yardımcısına bu kokuyu bastırmak için soğan ve sarımsak yemesini öğütlemesi; Luka Lukiç'e de her daim yüzünü buruşturarak gençlere ilerici fikirler aşılayan ve ateşli bir şekilde ders anlatan öğretmenleri uyarması hususlarında tembihlerde bulunur. O esnada odaya giren Postane Müdürü İvan Kuzmiç Şpekin, kentin ileri gelenlerinden bir pomesçik olan Pyotr İvanoviç Bobçinski'den haberi almış, müfettişin sebebi ziyaretini öğrenmeye çalışmaktadır. Kaymakam nedenini bilemese de esnaf ve tüccarların şikayetinden şüphelenmektedir. Bu nedenle İvan Kuzmiç'ten tedbiren, gelen mektupları açıp kontrol etmesini ister. Postane Müdürü zaten bunu uzun süredir yapmaktadır hatta bir mektubu sırf içeriği hoşuna gittiği için kendine bile saklamıştır. Kaymakam her an birinin içeri girip onu sorgulayacağını düşünürken Pyotr İvanoviç Bobçinski ve ondan ayrılmayan bir diğer pomesçik Pyotr İvanoviç Dobçinski heyecanla odaya dalar. Vlas'ın hanında sivil giyimli, yakışıklı bir adamın düşünceli düşünceli gezdiğini fark etmişlerdir. Vlas'tan öğrendikleri kadarıyla 23 yaşında, adı İvan Aleksandroviç Hlestakov olan bu adam iki haftadır oradadır kalmaktadır. Petersburg'tan gelip Saratov'a gitmeyi amaçlamasına rağmen ne oradan ayrılmış ne de herhangi bir ödeme yapmıştır. Otuz yıllık kaymakamlık hayatında daha önce hiç bu kadar paniğe kapılmamış olan Anton Antonoviç, huzuruna çağırdığı Komiser Stepan İlyiç Uhovertov'a yapılması gerekenleri bir bir anlatarak çıkabilecek aksilikleri önlemeye çalışır. Hana giden cadde ve kaldırımlar derhal tertemiz yapılmalı, ayakkabıcının yanındaki eski çit yıkılıp yerine sarı işaret kazıkları dikilmelidir ki orada yol çalışması var sanılsın, geçen yıl ödenek alınmasına karşın Yoksulları Koruma binasının yanındaki kilisenin neden yapılmadığı sorulursa yapımına başlandığı ancak çıkan yangın nedeniyle tamamlanamadığı yalanına sadık kalınmalı, önüne gelene şiddet gösteren Polis Memuru Derjimorda da kendine hakim olmalıdır. Tüm bu talimatların ardından eşi Anna Andreyevna'nın sorularını cevapsız bırakarak Dobçinski'yle Vlas'ın yerine gitmek üzere aceleyle evden ayrılır. Anna Andreyevna da merakını gideremediği için İvan Kuzmiç için süslenmeyi uzatan 18 yaşındaki kızı Marya Antonovna'yı suçlayarak Kahya Avdotya'yı Kaymakamın peşinden yollar. O esnada Hlestakov'un uşağı Osip açlıktan kıvranarak söylenmektedir. Petersburg'tan ayrılalı iki ay olmuş, sıradan bir kayıt memuru olmasına rağmen babasının gönderdiği parayı har vurup harman savuran efendisi, her şeyin en iyisine sahip olma düşüncesinin yanında bir de kumar düşkünlüğüyle onu bu sefilliğe mahkum etmiştir. Hlestakov, uşağını yemek yollaması için hancıya göndermek ister ancak Ossip umutsuzdur. Vlas uzun süredir ödeme yapmadıkları için onları kaymakama şikayet edip hapse attıracağını söylemiştir. Hlestakov kara kara düşünürken Kaymakam, Dobçinski ile odaya girer. Yaşadığı korkuyu sahte bir cesaretle örtmeye çalışan Hlestakhov hemen hancıyı şikayet etmeye başlar ve Anton Antonoviç'ten biraz borç ister. Rüşvetle her şeyi örtbas edebileceğini fark eden Kaymakam, sevinçle cebindeki 400 rubleyi Hlestakov'a uzatır ve hancıya borcunu kendisinin ödeyeceği sözünü verir. Ardından da Hlestakhov'u evine davet eder. Amacı, adamı iyice içirip hakkında söylenenleri öğrenmektir. Yoksulları Koruma Kurumunda yenilen yemekten sonra hep beraber gelinen Dmuhanovskilerde Anna Andreyevna ve Marya Antonovna'nın karşısına geçerek kendini narsistçe bir övgüyle anlatan Hlestakov'dan duydukları karşısında telaşa kapılan Kaymakam, misafirine dinlenmesini önerir. Bu sayede Ossip'ten de efendisinin anlattıklarını doğrulama imkanı sağlamış olacaktır. Ossip bu ağırlamadan şaşkın, daha iyisini bulma umuduyla oyuna devam eder. Aldığı bahşişle de abartılarının karşılığını misliyle alır. Hlestakov uyanınca sırasıyla Yargıç, Postane Müdürü, Lise Müdürü, Yoksulları Koruma Kurumları Müdürü, Bobçinski ve Dobçinski resmi kıyafetlerini giyinmiş halde maruzatlarını sunmak üzere onu odasında ziyaret ederler. Hepsinden toplam 1065 ruble para koparan Hlestakov bu konuşmalardan çok memnun kalır. Hatta Petersburg'taki gazeteci arkadaşı Tryapiçkin'e karşılaştığı bu garip durumu anlatan bir mektup kaleme alır. Ossip bir karışıklık olduğunu farkındadır, efendisini o gün oradan ayrılmaları karşısında ikna eder. Hazırlık yapılırken müfettişin haberini almış esnaf eve akın eder. Kaymakam konusunda yardım isteyen bu insanlardan 500 ruble, şarap, şeker ve gümüş bir tepsi alan Hlestakov, Anna Andreyevna'ya kur yapmasının ardından Kaymakama Marya Antonovna'yla evlenmek istediğini beyan eder. Esnafların şikayetinden korkuya kapılmış Kaymakam, bu isteği sevinçle karşılar. Bir günlüğüne zengin ve yaşlı amcasını ziyaret edip tekrar döneceğini söyleyen Hlestakov, kaymakamdan bir 400 ruble daha alarak yola koyulur. Anton Antonoviç Petersburg'da, göğsünde nişanı, gururlu bir general hayaliyle çevresine topladığı esnaflara gözdağı verir. Kıskançlıktan kıvranan Artemi Filippoviç, Ammos Fyodoroviç, emekli memur Stepan İvanoviç Karobkin ve eşi, korkuya kapılan esnaf ve diğerleri aileyi tebrik etme yarışındayken İvan Kuzmiç elinde Hlestakov'un Tryapiçkin'e yazdığı mektupla odaya girer. Kaymakam, oyuna gelmenin kızgınlığıyla Hlestakov'u müfettiş olarak lanse eden Bobçinski ve Dobçinski'ye yüklenirken gelen bir jandarma esas müfettişin geldiğini, handa kaymakamı görmek istediğini söyler. Müfettiş, Puşkin'in devletin ıslahat çalışmalarından dolayı o sıralar kendini müfettiş olarak tanıtan pek çok kişinin türediğini hatta kendisinin de bir araştırma için geçtiği Nijniy Novgorod'ta il yönetimini denetlemek için gönderilen bir müfettiş sanıldığını anlatması üzerine kaleme alınmıştır. Oyunu, yakın dostlarının yardımı sayesinde Çar I. Nikolay'dan alınan özel izinle sergileyebilen Gogol, Petersburg bürokrasinin tepkisiyle Rusya'dan uzun süre ayrılmak durumunda kalmıştır. Konusu ve üslubuyla evrenselliğini, güncelliğini her daim koruyan bu oyun ülkemizde de çok sevilmiş, farklı yorumlarla yüzlerce kez seyirci karşısına çıkmıştır. Cevat Fehmi Başkut'un Buzlar Çözülmeden adlı tiyatro oyunu ve Osman F. Seden'in bu oyundan yola çıkarak yazdığı Deli Deli Küpeli de benzer konunun, benzer yöntemle işlemesi ve çok sevilerek izlenmesi açısından önemli bir ayrıntıdır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/muhtesem-gatsby", "text": "Francis Scott Key Fitzgerald, 20. Yüzyılın en önemli Amerikan edebiyatçıları arasında yer alır. 1896 yılında doğan yazar, İrlanda asıllı bir anne ve İngiliz asıllı bir babanın oğludur. Koyu Katolik olan ailesinin isteği üzerine, Katolik eğitimi alan yazar, 1. Dünya Savaşı'nda yetişmiş ve kendi deyimiyle bu döneme Kayıp Kuşak adını vermiştir. Romanları ile büyük şöhret kazanan yazar, bu şöhreti kendini kaptırır ve sağlığı bozulur. Zamanla şöhretini de kaybeder ve hayata küskün şekilde gözlerini Hollywood'da yumar. Dönemin ünlü edebiyat eleştirmenlerinden Lionel Trilling'e göre Fitzgerald, aşk üzerine çok yazmış, kadınla erkek arasındaki ilişkiye çok kafa yormuştur, ancak gücünün açıkça ortaya çıktığı yer sadece burası değildir. Bir yazarın gerçek kalitesi, eninde sonunda onun üslubunda görülür, diyen Trilling şöyle devam eder: Fitzgerald'ın acemilik dönemindeki ilk kitaplarında bile, ticari öykülerinde bile, hatta üslubu umursamadan yazdıklarında bile, cümlelerinde bir ton ve ses vardır ki, insana onun sıcaklığını, şefkatini, bugünlerde pek nadir görülen ve hiç takdir edilmeyen, yumuşaklıktan uzak kibarlığını düşündürür. Muhteşem Gatsby, 1925 yılında basıldığında beklenen ilgiyi görmese de şuan Fitzgerald'ın en önemli yapıtı olarak sayılır. 1920'lerin ekonomik bunalımını anlatır. O dönemler, 1. Dünya Savaşı sonrasına denk gelir. Özellikle bir kesim savaş sonrası oldukça zenginleşmiş ve Amerika toplumsal olarak büyük bir dönüşüm geçirmektedir. Bu dönemde caz müzik ortaya çıkmış ve oldukça popüler hale gelmiştir. Fitzgerald ise bu döneme, Caz dönemi olarak adlandırır. Yazar, Gatsby karakteri üzerinden bu dönemin abartılı gösterişini, şaşaasını ve abartıcılığını eleştirir. 1920'li yıllar, mekan ise New York ve Long Island adası... Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmiş, silah kaçakçılığı ve mafyanın ortaya çıkıp yükseldiği zamanlar. Anlatıcı Nick Carraway, Yale Üniversitesi mezunu, tezgahtarlık yapan eski bir askerdir. Long Island'da Jay Gatsby'in görkemli evinin yanındaki mütevazi evinde yaşamaktadır. Asıl adı James Gatz olan Jay Gatsby, evinde sıra dışı partiler veren, parasının kaynağı büyük bir muamma olan ve bu konuda bir çok spekülasyon üretilen, aslında romantik ve huzursuz, asker iken aşık olduğu kadına saplantı derecesinde bağlı olan bir adamdır. Kadın ise, yakışıklı, zengin ve bir o kadar da kibirli Tom Buchanan'ın karısı Daisy'dir. Ayrıca Nick'in de kuzenidir. Nick ve Gatsby East Egg'de, Tom ve Daisy ise körfezin karşısında West Egg'de oturmaktadırlar. Nick, Daisy'nin arkadaşı Jordan Baker'dan Tom'un Daisy'i aldattığını öğrenir. Kocasını sevmese de Daisy bu duruma üzülür. Romanın ilerleyen sayfalarında, Nick, Daisy ile Gatsby'nin beş yıl önce Gatsby fakir biriyken sevgili olduklarını öğrenir. Gatsby bir süre ortalıktan kaybolur ve o sırada Daisy zengin Tom ile evlenmiştir. O sıralarda Nick bir davetle Gatsby'nin herkesin dilinde olan partilerinden birine katılır. Orada ilk defa Gatsby ile tanışır, çünkü ev sahibi olarak partilerde Gatsby ortalıkta pek gözükmez. Para pul bakımından zengin de olsa Gatsby'nin asıl amacı eski sevgilisi Daisy'i tekrar kazanmaktır. Bu yüzden Nick ve Jordan'dan yardım ister. Bu eski çift bir buluşma ile Nick'in evinde karşılaşır ve çok mutlu olurlar. Diğer taraftan, Tom'un metresi araba tamircisi Wilson'un karısı Mrytle'dir. Hem Tom hem de Wilson eşlerinin kendilerini aldattıklarını hissederler. Bu beş kişi bir New York gezisine çıkarlar ve Daisy ile Gatsby Tom'un arabasına binerler. Diğerleri ise Gatsby'nin arabasına doluşurlar. Tom bu durumdan çok rahatsız olur ve kıskanır. Otel odasında Gatsby, herkesin önünde Daisy'den Tom'u sevmediğini itiraf etmesini ister. Fakat kadın yapamaz. Ve Tom galip gelir. Bu duruma Gatsby çok üzülür ve amacına ulaşamayacağını anlar. Tom, Gatsby'den Daisy'i evine götürmesini ister. O sırada kocası tarafından eve kapanan Mrtyle süratle yola fırlar. Yer romanda önemli bir metafor olan Kül Vadisi'dir. Hızla gelen otomobil kadını ezer. Direksiyonda Daisy vardır. Fakat Gatsby kazayı üstlenir. Cesedin yanına gittiklerinde Tom, Wilson'un kulağına birşeyler fısıldar. Bunun üzerine Wilson, Gatsby'nin evine gider, onu vurur ve sonra intihar eder. Cenazeye sadece Nick ve Gatsby'nin babası katılır. Tom ile Daisy ise yolculuğa çıkar. Aylar sonra Tom, Wilson'un kulağına karısını ezenin Daisy olmadığını Gatsby olduğunu söylediğini itiraf eder. Yani onu kandırmıştır. Nick bu itiraftan sonra bu çiftten nefret eder. Romanın sonunda Gatsby'nin evine son kez bakan Nick, yüzyıllar önce Hollandalı denizcilerin Amerika'yı keşfettiklerinde bu adaya nasıl baktıklarını düşünür. Gatsby de tıpkı onlar gibi büyük bir umutla bakmıştır ufka. Fakat bu düş ve umutlar, çoktan gerilerde kalmış şehrin arkasındaki engin karanlıkta kaybolmuştur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/mulksuzler", "text": "Mülksüzler, ütopik bir romandır. Bu roman Urras ve Anarres denilen ve birbirlerinin uydusu olan iki gezegen arasında geçer. Urraslı Laia Asieo Odo adındaki kadın, bu gezegendeki kapitalist hayata karşı anarşist bir hareket başlatmış, bu hareketin sonunda bir grup Odocu, her bakımdan zengin ve bolluk içindeki Urras'ı terk edip çöl ve kumdan ibaret Anarres gezegenine göç etmiştir. Odocular, Anarres'te tam bir anarşik düzen içinde yeni bir hayat kurmuşlardır. Ne yazık ki Laia Asieo Odo, Annarres'i hiç görememiştir; çünkü büyük göçten önce hayata gözlerini yummuştur. Romandaki olaylar, Anarres'e yapılan büyük göçten yaklaşık yüz elli yıl sonra başlar. Romanın başkahramanı Shevek, henüz bir çocuktur. Shevek'in yaşadığı anarşist dünya oldukça ilginçtir. bu dünyada aile kavramı yoktur. İnsanlar eğer beraber yaşamaya karar verirlerse istedikleri kadar çift halinde yaşayabilirler. Bununla beraber evlilik, resmi bir boyut kazanmaz. Zaten resmiyetin Anarres'te yeri yoktur. Çünkü Anarres, her türlü iktidardan, patrondan, yöneticiden veya mülk sahibinden uzaktır. Bu dünyada zıtcinsellere de eşcinsellere de yer vardır. Doğan çocuklar, anne ve babaları tarafından mülkiyetçi bir anlayışla sahiplenilmezler. Dolayısıyla çocuklar, kendilerine bakım için kurulmuş yatakhanelerde yaşarlar. Yine de isteyen anne ve babalar çocuklarıyla ilişkisini devam ettirebilir. Çocuklara bilgisayarlar isim verir. Bu isimlere soy isimleri eklenmez. Unvan, Anarres'te önemsizdir. Ayrıca isimler, kadın ile erkek arasında bir ayrımın var olduğunu belli edecek cinsten değildir. Kadın ile erkek ayrımı, Anarres'te mevcut olmayan bir şeydir. Anarres, paranın geçmediği bir yerdir. Hiç kimsenin özel mülkü yoktur. Her şey herkesindir. İnsanlar kendilerine verilen odalarda yaşarlar. Yemeklerini büyük yemekhanelerde yerler. Çalışma konusunda gönüllülük esastır. İnsanlar rekabet ya da kar hırsıyla değil, topluluk bilinciyle hareket ederler. Anarres'te zorunluluklar yoktur, özgürlük vardır. Anarres'in bir birreyi olan Shevek, küçük yaşlardan itibaren fizik bilimine ilgi duymaya başlar ve kısa zamanda ünlü bir fizikçi olur. Sabul adlı fizikçi, Shevek'in gelişmesi için yardım eder. Shevek, çalışmayı çok seven, bunun için uzun süreli yalnızlığa ihtiyaç duyan birisidir. Sabul ile ortak bir çalışmaya imza attıktan sonra kendini epey geliştirir. Öyle ki, Sabul'u geride bırakır. Bu durum tabi ki Sabul'u kıskançlığa ve rekabete sevk eder. Shevek'in üzerinde çalıştığı şey, devrim niteliğinde bir kuramdır. Anarres kurallarına göre Shevek, bu kuramını Sabul'ün onayına sunar. Fakat Sabul, kurama onay vermez. Shevek asıl meseleyi anlamıştır. Onun için önemli olan kendi ünü değil, kuramın topluma mal edilmesidir. Bu nedenle Sabul'a, eğer isterse kuramı kendi adıyla yayımlayabileceğini söyler. Sabul de hemen kabul eder ve Shevek'in kuramını bazı sansürlerle birlikte kendi adıyla yayımlar. Tüm bunlar olurken Shevek Tanvel'le evlenmiştir ve Sadik adında bir kızı olmuştur. Her ne kadar kuramını oluştururken ailesini ihmal etse de eşine ve kızına karşı büyük bir sevgi beslemektedir. Bununla beraber, Sabul'e kendi eserini verdiği için pişmanlık duymaktadır. Birtakım olaylardan sonra Shevek, bilim enstitüsünden de çıkarılır. Bunun üzerine arkadaşlarıyla bir dernek kurar ve kuramının tam metnini, sansürsüz bir şekilde bastırır. Bu olay, Anarres'te Shevek'e va ailesine karşı cephe alınmasına sebep olur. Tanvel, kocasını Urras'a gitmesi için cesaretlendirir; çünkü Shevek'in Anarres'te can güvenliği yoktur. Shevek de bu teklifi kabul eder ve yeni bilimsel çalışmalar yapmak ve bu çalışmaları insanlığın hizmetine sunmak için kardeşçe duygularla Urras'a gider. Urraslılar Shevek'i büyük bir coskuyla karşılar. Hükümet, Shevek'e her türlü imkanı sunar. Urraslıların Shevek'ten bekledikleri, gezegenler arasında hızlı iletişimi sağlayacak bir alet için gerekli olan fizik kuramını oluşturmasıdır. Sehevek, bu kuramı gezegenler arasında kardeşliği kurmak amacıyla yapmaya çalışmaktadır. Ancak, Urras'ta geçirdiği birkaç ay sonunda, hükümetin tamamen iktidar ve üstünlük hırslarıyla bu kuramı ele geçirmek ve diğerleri üzerinde üstünlük mücadelesine girmek istediğini anlar. Shevek, bu nedenle kuramını gizler ve kaçış planları yapmaya başlar. Zaten Shevek'i Urras'taki bazı işçi grupları kendi saflarına davet etmektedir. bir casus da, Shevek'i A-io adındaki kapitalist devletten Thu adındaki sosyalist devlete davet etmiştir. Bir süre sonra da iki devlet arasında savaş çıkmıştır. Shevek, bir yolunu bulup kaldığı otelden kaçar ve A-io'da yaşayan işçi gruplarının arasına katılır. Onlarla bir grevde yer alır. Grev, A-io hükümetinin polis güçlerince dağıtılır. Shevek bir şekilde hayatta kalır ve Arzlıların bulunduğu bir binaya gider. Durumu onlarla paylaşır. Elindeki kuramı A-ioluların ele geçirmek ve üstünlük mücadelesinde kullanmak istediklerini, kendisinin ise bu kuramı insanlığa armağan etmek istediğini söyler. Buna karşılık olarak, kendisini Anarres'e geri götürmelerini ister. Arzlılar da Shevek'in isteğini kabul ederler. Roman, her ne kadar günümüzden yüzlerce yıl sonra geçen bir ütopya olsa da, bu ütopyada kullanılan kavramlar günümüz dünyasından alınmıştır. Kapitalizm, komünizm, sosyalizm ve anarşism, aşina olunan kavramlardandır. Yine de Ursula K. Le Guin'in bu romanda izlediği yol oldukça orijinal ve sıradışıdır. Mekan isimleri, zaman ölçüleri, kişi adları ve gezegenlerin şekilleri tamamen Ursula K. Le Guin tarafından yaratılmıştır. Ayrıca metin, kapitalist dünyanın bir eleştirisidir ve anarşizmin doğru ve yanlışlarıyla incelenmesidir. Bundan dolayı roman, siyasi bilim-kurgu romanlarını sevenler için eşsiz bir eserdir. Yaptığı politik göndermeler ile tanınan Ursala LeGuin'in dünyaca ünlü bilim kurgu romanı Mülksüzler ilk olarak 1974 yılında yayınlandı fakat Türkiye'ye gelmesi 1990lı yılları buldu. Ursala Le Guin Mülksüzler romanında ikiye bölünmüş ütopik bir dünyadan bahsediyor. Bir taraf anarşist bir ideale sahip olan Anarres ve diğer taraf kapitalist düzende yönetilen Urras. Bir taraf özgür fakat kötü yaşam şartlarında yaşarken diğer taraf ise güzel fakat özgürlüğün pek olmadığı bir yaşam sürer. Hikaye Shevek isminde bir Anarresli'nin gözünden anlatılıyor. Shevek bilime meraklıdır ve yeni bir teori keşfeder. Fakat teorisinin Urraslılara yarayacağı düşüncesi ile kabul görmez. Bunun üzerine de Shevek Urras'a gider."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/murathan-mungan-kitaplari", "text": "Daha çok hikayeleri, şiirleri ve oyunları ile tanınan Mungan, 1955 yılında dünyaya gelmiştir. Tiyatro bölümünden mezun olan yazar, çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanan yazıları ve şiirleri ile adını duyurdu.1980 yılında yayınlanan ilk kitabı Mahmud ile Yezidadır. Yazdığı oyun üçlemesinden ilki olan bu eser katıldığı yarışma tarafından ikinci seçilmiştir. .Bunun gibi birçok eseriyle dereceye girip, ödüle layık görülerek başarılı işlere imza atmıştır. Murathan Mungan, özellikle en önemli eserlerinin başında gelen Metal adlı şiir kitabı ile, 80'li yılların en çok sevilerek takip edilen şairlerin en başında yer almıştır. Eserleri; İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, Yunanca, Bulgarca ve Kürtçe gibi birçok dile çevrilerek çeşitli gazete ve dergilerde de yayınlanarak geniş bir üne sahip olmuştur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/musahedat", "text": "Ahmet Mithat Efendi diğer çağdaşları gibi Tanzimat Dönemi edebi akımlarından biri olan Natüralizm hakkında çeşitli tartışmalara katılmış hatta konuyla ilgili Ahbar-ı Asara Tamim-i Enzar başlığı altında bir makale de yayımlamıştır. Karin ile Hasbıhal adlı sunuş metninde de 1890 yazında yapılan bu tartışmaya binaen akımın önemli ismi Emile Zola'nın bakarak değil görerek ortaya çıkardıklarının salt kötülüğü, çirkinliği yansıttığını oysaki hayatın iyiliği ve güzelliği de barındırdığının altını çizer. Ona göre iyi bir eser ancak düalist bir çerçevede ele alındığında gerçekliğe yakın olur. Bunu kanıtlamak için de kendisini bir roman kişisi olarak dahil ettiği ve diğer karakterlerin de yazma sürecine müdahil olduğu Yaşananlar, Görülenler anlamına gelen Müşahedat adlı bu eseri meydana getirir. Ahmet Mithat Efendi her gün Beykoz'daki evinden, yeğeni Mehmet Cevdet ile çıkardıkları Tercüman-ı Hakikat Gazetesinin matbaasının yer aldığı Sirkeci'ye gitmek üzere Şirket-i Hayriye'nin vapurlarını kullanır. Gidiş ve geliş süresi iki buçuk saati bulunca da bu yolculuğu çoğunlukla yazılarını yetiştirmek için değerlendirir. Burada kaleme aldıkları arasında Şirket-i Hayriye hakkındaki şikayetler de vardır. Ancak çoğu zaman küçük kabineleri kendisine açmak suretiyle yardımcı olan çalışanlara da haklarını teslim etmekten kaçınmaz. Yine yaptığı bu yolculuklardan birinde boş kabine bulamayıp erkeklere ayrılmış iskele tarafındaki yan kamaraların birine geçtiğinde ikisi genç üç ecnebi kadının fısıldaştıklarını görür. Aralarından yaşlı olanı Ahmet Mithat Efendiyi hareme ayrılmış o bölgeden ayrılması konusunda uyarsa da kısa sürede yanıldığını anlar ve mahcup olur. Kadınlar yazarı tehlikeli görmemiş olacak ki bu yanlışın üzerinde çok durmayıp oturdukları yeri terk etmeye gerek görmeyerek kendi aralarında Fransızca olarak dertleşmeye devam ederler. Anlatılana göre Siranuş, Karnik adlı bir genç tarafından kandırılmıştır. Üstelik kandırılan sadece kendisi değildir. Ona güvenip himayesine aldığı Mısırlı tüccar olan Seyyid Mehmet Numan da bu olaydan zarar görmüştür. Ahmet Mithat Efendi duyduklarından sonra yazmak istediği roman içeriğinin ayağına gelmiş olduğunu fark eder. Vapur iskeleye vardığında gizlice kadınları oturdukları yere, Beyoğlu'na kadar takip eder. Kapıdaki uşağa kartını verip Matmazel Siranuş ile görüşmek istediğini belirtir. Siranuş yazarı Tercüman-ı Efkar Gazetesinde yayımlanan eserlerinden tanıdığı için görüşmeyi memnuniyetle kabul eder. Ahmet Mithat Efendi ondan ve adını sonradan öğreneceği Agavni'den yazacağı roman için yaşadıklarını anlatmasını talep eder ve olaylar gelişir. İtalyan kökenli bir Levanten olan Antuvan Kolariyo kendisi gibi Katolik olan Nuvart'la evliliğinin daha ilk haftasında karısının başka birisinden hamile olduğunu fark eder. İnançları gereği boşanma gerçekleşmeyeceğinden bu duruma sessiz kalmak durumunda kalır. Nuvart kocasından af dilese de çabası başarısız olur. Duruma öfkelenen kadın ilk çocuğu Karnik'in doğumundan kısa bir süre sonra sefahat alemine dalarak tekrar hamile kalınca Kolariyo, Ermeni bir dul olan metresi Maryam'ı alarak karısından gayrı resmi olarak ayrılır. Maryam'dan olan kızı Agavni'yi de yetişmesi için rahibelere teslim eder. Kolariyo'nun yaklaşık altı sene süren bu huzurlu hayatı geçirdiği hummayla sona erer. Geride bıraktığı vasiyette kızının geleceğini kuracağı drahomayı zamanı geldiğinde teslim etmesi için İtalya kançılaryasına bildirir. Bir altı sene daha sonra Maryam da bu dünyayı terk edince Agavni tek başına kalır. 16 yaşında rahibeler okulundan ayrılarak Madam C.'nin yanında pansiyoner olarak yerleşir. Burada Siranuş'la arkadaş olur. Reşit olduktan sonra da kendisine bırakılan mirası alarak Beyoğlu'nun o meşhur alemine dalar. Kendisi gibi bir mirasyedi olan Refet'le aralarında ilişki de o zamanki sefahat alemlerinden doğmuştur. Binbaşı Ali Osman Topuz ile Takuhi Benet Kazar'ın gayrimeşru kızları Siranuş, ailesini kaybetmesinin ardından Ermeni Patrikhanesince yetiştirildikten sonra babasının arkadaşı Seyyid Mehmet Numan'ın gizli vasiliğinde Agavni'yle birlikte yaşamaya başlamıştır. Kız kardeşi Takuhi'nin besleme olarak yerleştiği evin efendisinin yardımıyla Seyyid Mehmet Numan'ın yanında çalışmaya başlayan Karnik, Numan'ın servetine kısa sürede sahip olmak için yaşlı adamın tek kızı Feride'yle evlenmek ister. Ancak gün görmüş bir adam olan tüccar bu planın önünü keser. Bunun üzerine yönünü Siranuş'a çeviren Karnik, Siranuş'un servetini ve Numan'ın düğün hediyesi olan parayı nikahtan önce alarak evli bir Ermeni kadınla Paris'e kaçar. Burada işlediği suçlar nedeniyle ölüm cezasına çarptırılır. Feride ise babası Numan Beyin arkadaşı olan Refet'e tutulur. Bu aşk onu Agavni'nin katili yapacak kadar kör eder. Ancak bu ölüm kendininkinin de sebebi olacaktır. Agavni'nin ölümüyle birbirlerine aşklarını itiraf eden Siranuş ve Refet ise tüm bu olayların ardından her şeyi ardında bırakarak Hicaz'a gitmeye karar veren Numan'ın desteğiyle dünya evine girer. Üstkurmaca özelliği gösteren kurgusuyla edebiyatımızda önemli bir yere sahip olan Müşahedat'ın Everest Yayınları Keşif Dizisinde yer alan baskısı da Behçet Necatigil'in sadeleştirmesi ve bilinmeyen bir nedenle yayınlanmayan altı bölümlük arkası yarın formatında hazırladığı tiyatro uyarlamasıyla oldukça dikkate değer bir çalışmadır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/mutlu-prens", "text": "İngiliz Edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan Oscar Wilde'ın masal tadında bir öykü kitabı olan Mutlu Prens dört hikayeden oluşuyor. Ana fikirleri ortak bir çatıda buluşturan Wilde fedakarlık iyilik gibi konuları üzerinde durmuş. Okuyunca insanın içini ısıtacak bir hikaye olan kitabın konusu ise şöyle; Bir zamanlar çok mutlu bir prens varmış. Hiçbir şeye ağlamayan ve üzülmeyen bu prens şatosunun duvarlarını çok yüksek yaptırmış. Nedeni ise kötü şeylere veya onu üzecek şeyler ile karşılaşmamakmış. Hep gülmek ister ağlamaya hiç dayanamazmış. Halkı ona çok imrenir, onun gibi olmak istermiş. Bir gün prens ölmüş. Hemen bu çok sayılan prensin heykeli yapılmış. Şehrin en yüksek yerine altından bir heykel yaptırılmış. Prensin gözleri yakuttan, kılıcının tokası ise safirdenmiş. Mutlu prens çok yüksekte bulunan bu yeni yere geldiğinde çok şaşırmış. Eskiden yüksek duvarlarla çevrili şatosu çevresindeki kötülükleri görmeyi engellediğinden şimdi gördüklerine çok şaşırıyormuş. Halkı hiç onun gibi mutlu değilmiş. Aksine herkes sefalet içinde ve dertliymiş. Tüm bunlara ağlarken ayaklarına bir kırlangıç konmuş. Göç zamanı olduğundan şehri terk etmeye hazırlanan kuşbaşına akan damlalar sonucu heykelin ağladığını fark etmiş. Prens ona açıklamaya başlamış. Kuşa gördüğü ailelerin durumunu anlatmaya başlamış. Uzaklarda bir evde bir anne ve çocuğu sefalet içindeymiş. Çocuk hem aç hem de ateşler içinde yanıyormuş. Prens kuşa gözlerindeki yakutlardan birini alıp bu eve götürmesini söylemiş. Kuş bu nedenle o gece göç edememiş. Yarın olduğunda prens yine başka bir ev görmüş. Bir öğrenci parası olmadığı için yakacak bulamıyormuş. Bu nedenle ödevlerini yapamaz olmuş. Bunu gören prens kırlangıçtan diğer gözünü çıkarıp bu öğrenciye götürmesini söylemiş. Kuş tekrar söyleneni yapmış. Kırlangıç hep gitmek istiyor fakat prense çok üzülüyor onu bırakmak istemiyormuş. Artık prensin üstünde değerli hiçbir şey kalmamaya başlamış. Aynı zamanda kırlangıç için de zor zamanlar baş göstermiş. En kısa zamanda bu soğuk şehri terk etmesi gerekiyormuş. Prense tekrar yardım etmiş. Sabah ise heykelin ayaklarının ucunda donarak ölmüş. Heykel ise artık değerini yitirmiş bir taş yığınına dönmüş. Bunu gören belediye meclis üyeleri heykeli söküp altını eritmeye karar vermişler. Buradan elde edecekleri parayla da belediye başkanının heykelini dikeceklermiş."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/muzaffer-izgu-kitaplari", "text": "Muzaffer İzgü Muzaffer İzgü Kimdir Muzaffer İzgü doğdu, okudu, düşler kurdu, yazdı ve gitti Bu sözlerle anılmak isteyen, çocuklara birçok eser bırakan, onlara okumayı sevdiren usta yazar, 1933 yılının 29 Ekim'inde Adana'da dünyaya gelmiştir. Yoksullukla geçen çocukluğunda çeşitli işler yaparak eğitimini devam ettirmiştir. Ortaokuldan sonra Diyarbakır Öğretmen Okulunda yatılı olarak eğitimini tamamlar ve öğretmenlik hayatına böylece başlar. Aynı okuldan meslektaşı Günsel Hanım ile hayatını birleştirir ve çiftin üç çocukları dünyaya gelir. Diyarbakır Silvan'da İlkokul öğretmeni olarak başladığı mesleğinde, daha sonraları Aydın'da Türkçe öğretmeni olarak devam eder. Yazmayı çok seven Muzeffer Öğretmenin ilk yazıları 1956 yılında gazetede yayınlanmaya başlar. Sonrasında yazdığı öyküler, röportajlar çeşitli gazetelerde yayınlanmaya devam etmiştir. Zaman içinde yazdıkları da çeşitlenmiş, tiyatro oyunları ve skeçler de yazmaya başlamış ve bu alanda adını duyurmayı başarmıştır. İlk yazdığı tiyatro oyunu İnsaniyettin Nejat Uygur tarafından sahnelenmiştir. Yazdığı birçok oyun radyolarda ve tiyatrolarda sahnelenmiştir. Yoksul bir ailenin gecekondu mahallesinde verdiği yaşam mücadelesini trajikomik bir dille anlattığı Gecekondu adlı ilk kitabı 1970 yılında yayınlanmıştır. Ardından İlyas Efendi, Halo Dayı, Donumdaki Para gibi daha birçok eseri ardı ardına yayınlanmıştır. Eserlerinde genellikle toplumun eksikliklerini kendine özgü mizahi bir dille anlatan usta yazar genel olarak çocuklara kendini okutmayı hedeflemiştir. Bir milletin çocuk okurları olmadan, yetişkin okurları olamayacağını savunmuştur. 1978 yılında öğretmenlik mesleğinden emekliye ayrılıp İzmir'e yerleşmiştir. 1980 olaylarının ardından çoğu yazarın başına gelen maalesef Muzaffer İzgü'nün de başına gelmiş ve bazı eserleri yasaklatılıp toplatılmıştır. Yazdığı eserlerle birçok ödül almayı başarmıştır. 26 Ağustos 2017 günü 84 yaşında hayata gözlerini yuman Muzaffer İzgü ardında sayısız eser ve onun bu eserleriyle büyüyen bir nesil bıraktı. Muzaffer İzgü Eserleri"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/namik-kemal-kitaplari", "text": "Tanzimat Devri'nin önde gelen yazarlarından bir tanesi olan ve yazdıkları ile birlikte Türk edebiyatına hürriyet, milliyet ve yurtseverlik kavramlarını yerleştiren çağının ötesinde yazarlardan biri olan Namık Kemal 21 Aralık 1840 tarihinde Tekirdağ'da dünyaya geldi. Dedesinin Kars'a atanması onun da hayatında bir değişikliğe neden oldu. Kars'da şiir ve divan edebiyatını öğrenen Namık Hikmet burada yaşadıkları ile birlikte eserlerine ilham olacak bilgilere sahip olmuştur. Daha sonra babasının Sofya'ya tayin edilmesi ile burada eğitime devam etti. Namık ismini de ilk olarak burada aldı. Dedesinin şair arkadaşının Kemal'in yazdıklarını çok beğenmesi ile katip anlamına gelen Namık adını Kemal'e verdi bundan sonra Namık Hikmet olarak anılmaya başladı."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/nazim-hikmet-kitaplari", "text": "Nazım Hikmet, tam adı ile Nazım Hikmet Ran ya da herkesin olduğu bildiği adı ile Mavi Gözlü Dev ya da Güzel Yüzlü Şair 15 Ocak 1902 tarihinde Selanik şehrinde doğdu. Yazdığı şiirler ile çok tartışılan ve politik çekişmelerin kurbanı olan Nazım Hikmet aynı zamanda Romantik Komünist ya da Romantik Devrimci olarak da adlandırılır. Düşünceleri ve şiirleri nedeni ile defalarca tutuklanan ya da yargılanan, eserleri ve şiirleri yasaklanan ünlü şair takma isimler ile yazılarına ve şiirlerine devam etmiştir. En meşhur kitaplarından biri olan İt Ürür Kervan Yürür kitabını Orhan Selim adı ile yayınlamak zorunda kalmış, bunun dışında Ahmet Oğuz, Mümtaz Osman ve Ercüment Er gibi takma isimleri de kullanmak zorunda kalmıştır. Yazdığı şiirler ile sadece Türk Edebiyat dünyasının değil tüm dünyanın ilgisini çeken ünlü ismin şiirleri farklı dillere çevrilmiş ve döneminin dünya çapında şairleri arasında yer almıştır. Aldığı cezalara rağmen inandıklarından ve düşüncelerinden vazgeçmeyen Nazım Hikmet 1951 yılında Türk vatandaşlığından çıkartılıp sürgün edilmiştir. 3 Haziran 1963 tarihinde vatanından çok uzakta Moskova'da hayata veda eden ünlü şairin mezarı da Moskova'da bulunmaktadır. Nazım Hikmet'in ölümünden önce yayınladığı birçok kitap, oyun ve senaryosu vardır. Ölümünden sonra da birçok kitap yayınlanmış, bazıları Nazım Hikmet'in hayatta iken yayınlayamadığı eserleri olduğu iddia edilmiş, çoğunluğu ise onun eserlerinin derlemesi ya da onu anlatan kitaplardan oluşmuştur. Nazım Hikmet Senaryoları: Karım Beni Aldatırsa, Fena Yol, Söz Bir Allah Bir, Cici Berber, Milyon Avcıları, Aysel Bataklı Damın Kızı, Leblebici Horhor Ağa, Kıskanç, Kızılırmak Karakoyun."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/necip-fazil-kisakurek-kitaplari", "text": "Necip Fazıl Kısakürek şair, yazar, senarist, gazeteci, köşe yazarı ve öğretmen olarak yaşamının büyük kısmını geçirmiştir. 1904 yılında İstanbul'da doğmuştur. Necip Fazıl Kısakürek ''Kaldırım Şairi'' olarak ünlenmiştir. 1983 yılında sonsuzluğa uğurlanmıştır. Büyük Doğu dergisinde düşünceleri ve adanmışlığıyla büyük kitleleri peşinden sürüklemiştir. Son günlerine kadar inandığı düşünceleri, vasiyet ve yazılarıyla onu ölümsüzlüğüyle birleşerek Necip Fazıl Kısakürek ismini hafızalara kazımıştır. Varlık Dergisinde yayınlanan eserleriyle ünlenmiştir. Kaldırım şiiri genç yaşta Necip Fazıl Kısakürek'i uzun ve zahmetli fikir işçiliğine adanmasını sağlayacak toplumun içerisinde bir tarza onu sürüklemiştir. Deniz Harp Okulu, İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü ve Sorbonne Üniversitesi gençliğini geçirdiği ve eğitimini aldığı kurumlardır. Eserleriyle iz bırakmaya başladığı dönemden sonra son günlerini öğretmen olarak geçirmiştir. Gençliği Yahya Kemal'in öğretmenliği yaptığı dönemle kesişmiştir. Yaşadığı dönemde pek çok edebiyat ekolüne yön vermiş insanlar ile bir arada bulunmuştur. Büyük Doğu dergisi, fikirlerini topluma aktardığı bebeklik günlerine şahit olduğu ve insanlar yetiştiren bir okul olarak ülkemizde büyük etki bırakmıştır. Necip Fazıl Kısakürek'in ilk yayınladığı kitabı ''Örümcek Ağı'' kitabıdır. Daha sonra ki yıllarda ''Kaldırımlar'' kitabı şairin kalitesini ve çizgisini daha üstlere taşımıştır. Dönemin gazetelerinde köşe yazıları yazmıştır. Tiyatro oyunları çok fazla insanın ilgisini çekmiştir. Necip Fazıl Kısakürek daha sonraki eserlerinde ve yaşamının ilerleyen yıllarında daha güçlü şekilde İslam fikrini vurgulamıştır. Vasiyetinde okurlarla arasındaki bağa hitap ederek Hak yolunu vurgulamış ve son yolculuğuna çıkmıştır. (1983) Necip Fazıl Kısakürek Kitapları: Örümcek Ağı (1925), Kaldırımlar (1928), Ben ve Ötesi (1932), Birkaç Hikaye Birkaç Tahlil (1933), Tohum (1935), Beklenen (1937), Bir Adam Yaratmak (1938), Künye (1938), Sabır Taşı (1940), Namık Kemal (1940), Çerçeve (1940), Para (1942), Vatan Şairi Namık Kemal (1944), Müdafaa (1946), Halkadan Pırıltılar (1948), Nam (1949), Çöle İnen Nur (1950), 101 Hadis (1951), Maskenizi Yırtıyorum (1953), Sonsuzluk Kervanı (1955), Cinnet Mustatili (1955), Mektubat'tan Seçmeler (1956), At'a Senfoni (1958), Büyük Doğu'ya DOĞRU (1959), Altun Halka (1960), O ki O Yüzden Varız (1961), Çile (1962), Her Cephesiyle Komünizm (1962), Türkiye'de Komünizm ve Köy Enstitüleri (1962), Ahşap Konak (1964), Reis Bey (1964), Siyah Pelerinli Adam (1964), Hazret (1964), İman ve Aksiyon (1964), Ruh Burkuntularından Hikayeler (1965), Büyük Kapı (1965), Ulu Hakan II. Abdülhamid Han (1965), Bir Pırıltı Binbir Işık (1965), Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar, Büyük Kapı'ya ek (1966), İki Hitabe: Ayasofya / Mehmetçik (1966), El Mevahibü'l Ledüniyye (1967), Vahidüddin (1968), İdeolocya Örgüsü (1968), Türkiye'nin Manzarası (1968), Tanrı Kulundan Dinlediklerim, Peygamber Halkası (1968), 1001 Çerçeve, Piyeslerim (1969), Müdafaalarım (1969), Son Devrin Din Mazlumları (1969), Sosyalizm Komünizm ve İnsanlık (1969), Şiirlerim (1969), Benim Gözümde Menderes (1970), Yeniçeri (1970), Kanlı Sarık (1970), Hikayelerim (1970), Nur Harmanı (1970), Reşahat (1971), Senaryo Romanları (1972), Moskof (1973), Hazret (1973), Esselam (1973), Hac (1973), Çile (1974), Rabıta (1974), Başbuğ Velilerden 33 (1974), O ve Ben (1974), Babıali (1975), Hitabeler (1975), Mukaddes Emanet (1976), İhtilal (1976), Sahte Kahramanlar (1976), Veliler Ordusundan 333 (1976), Rapor 1,2,3, Yolumuz, Halimiz, Çaremiz (1977), İbrahim Ethem (1978) , DOĞRU Yolun Sapık Kolları (1978), Rapor 4 (1979), Rapor 5 (1979), Rapor 6 (1979), Aynadaki Yalan (1980), Rapor 7 (1980), Rapor 8 (1980), Rapor 9 (1980), Rapor 10 (1980), Rapor 11 (1980), Rapor 12 (1980), Rapor 13 (1980), İman ve İslam Atlası (1981), Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu (1982), Tasavvuf Bahçeleri (1983), Kafa Kağıdı (1984), Hesaplaşma (1985), Dünya Bir İnkılap Bekliyor (1985), Mümin (1986), Öfke Ve Hiciv (1988), Çerçeve 2 (1990), Konuşmalar (1990), Başmakalelerim 1 (1990), Çerçeve 3 (1991), Hücum Ve Polemik (1992), Başmakalelerim 2 (1995), Başmakalelerim 3 (1995), Çerçeve 4 (1996), Edebiyat Mahkemeleri (1997), Çerçeve 5 (1998), Hadiselerin Muhasebesi 1 (1999), Püf Noktası (2000), Bekleyen, Bayram"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/nietzsche-agladiginda", "text": "Hastalarından ve bir takım problemlerinden uzaklaşmak için Viyana' ya eşiyle birlikte tatile giden Dr. Breuer'e bir gün aniden imzasız ve son derece küstahça yazılmış bir not gelir. Merakına yenik düşen ve daha sonra notun sahibi olan son derece genç ve güzel Rus asıllı Salome'yle buluşan doktorumuz Salome'nin Prof. Nietzche için yardım isteği ve onu geri çevirememesiyle hikayemiz başlar. O sıralarda mesleğini ve evliliğini mahvetmekten hasta doktor ilişkisinde aşırıya kaçtığı için kıl payı kurtulan Breuer'ın aslında karşı koyamadığı şey, bir hastaya yardım edecek olması değil Salome' nin güzelliği karşısında amansız Bertha hayallerinden büsbütün kurtulabilmeyi ümit etmesidir. Çünkü doktor da o sırada yasak bir ilişkiden yeni çıkmıştır. Önceki hastasıyla olan tek taraflı duygusal ilişkisi hastasının bir kriz anında karısının gözleri önünde ondan hamile olduğu yalanını uydurmasıyla son bulmuş ve Breuer onu başka bir doktora nakletmiş ve böylece bu meseleyi şimdilik kapatmış olduğunu düşünmüştür. Tüm bu olanlardan yeni kurtulmuşken Salome'ye Nietzsche'yi tedavi edeceğine dair söz veren Breur Salome'nin Nietzsche'yi ikna edip Breuer'e göndermesiyle ilk seanslarına başlar. Fakat Nietzsche çok gururlu ve asla kimseden yardım kabul edemeyecek intihara meyilli bir hastadır ayrıca yaptıkları uzun görüşmeler sırasında kesinlikle ruhsal sorunları olduğunu da kabul etmez. Bedenini ve ruhunu iki ayrı parça olarak betimleyen Nietzsche düşünmesini sağladığı iddia ettiği için bedensel acılarını bile sahiplenmiştir aslında. Bu yüzden de Dr. Breuer'ın amacı, onun hastalıklarını tedavi ediyormuş gibi görünerek, aslında hastalıklarının çoğunlukla ruhsal bozukluğuna dayandığına emin olduğu Nietzsche'yi konuşturarak anlamaya çalışmak ve bir önceki hastası Bertha'da uyguladığı bir teknikle onu sonu gelmez acılarından kurtarmaya çalışmaktır. Dr.Breuer seansları sırasında onun özel yaşamı hakkında bilgi almaya çalıştıysa da Nietzsche ufak tefek ipuçları dışında tek bir kelime bile etmez. Doktor en sonunda ondan hiç bir ücret talep etmeden onu bir senatoryuma yatırmayı, migreni için üzerinde ilaçlar denemek istediğini ve bu gözlemler için de hastanede yatmasını uygun gördüğünü söyler. Ancak buna inatla karşı koyan Nietzsche tedaviyi kabul etmez ve doktordan bir an önce seanslarının son bulmasını ister. Bu arada Nietzsche'nin sorunlarının arasında sadece günahkar üçlüsünün temel taşını oluşturan önceleri aşkla fakat sonraları nefretle bağlandığı Salome'nin yarattığı hayal kırıklığın yanı sıra bir de kıskanç ve sürekli can sıkıcı haberler yaratmaktan başka bir işe yaramayan hatta üniversiteden aldığı aylığını bile tehlikeye düşürecek kadar ileri giden bir abla bulunmaktadır. Fakat Nietzsche ailesine o kadar bağlıdır ki ablasıyla arasına girmeye kimse cesaret edemez. İşte tüm bu sebeplerden dolayı tedavi konusunda açmaza düşen Breur bu duruma çok üzülür ve hem arkadaşı hem de öğrencisi olan hatta onun yerine zaman zaman çocuklarıyla bile ilgilenen kitapta sık sık Sig kısaltma adıyla çağırılan dönemin ünlü şahıslarından Sigmund Freud'la hep onun hakkında konuşurlar. Hatta bu konuşmalar o denli uzar ki önceki hastası Bertha dolayısıyla evliliğinde derin çatlaklar oluşan Breur yine evinde bir takım sorunlar yaşamaya başlar. Dr. Breur aynı zamanda çok sevdiği bir şey yapar: teşhis konusunda yetersiz olan çok sevdiği Sig 'i sık sık Nietzsche için uyguladığı tedavi konusunda pratik yapmaya zorlar ve arkadaşına hastasının üstü kapalı anlattığı sorunlarının yanı sıra Freud'u geliştirmek için ona deneyimlerini anlatıp onun da fikrini alır. Daha sonra günün birinde Dr.Breuer uyurken kapı çalınır ve kendisini Herr Schlegel olarak tanıtan bir adam evinde kalmakta olan bir hastadan söz eder ve doktora bir kart uzatır, acil bir durum olduğunu söyler. Kartın üstünde Prof. Friedrich Nietzsche Filoloji Profesörü yazıyordur. Breur hemen Herr Schlegel'le birlikte Nietzsche'nin kaldığı yere doğru yola koyulur. Geldiklerindeyse Dr. Breuer çok şaşırır. Nietzsche odanın bir köşesinde duran ufak bir yatakta koma halinde uyuyordur. Dr.Breuer Nietzsche'nin başına masaj uygulamaya başlar. 30-35 dk. sonra Nietzsche kendine gelmeye başlar ve doktordan yardım etmesini ister. Breur asıl bu isteği duyduğunda büyük bir şok yaşar çünkü Nietzsche daha önce kimseden yardım istememiştir. Breuer sabaha doğru Nietzsche'yi yalnız bırakarak diğer hastalarını kontrol etmeye gider. Geri döndüğünde Nietzsche kendine gelmiştir. İşin daha da ilginç kısmı kendini doktora borçlu hisseden hastamız Breur'un isteklerine boyun eğeceğini bildirir. Nietzsche Ağladığında Kitap Özeti Josef Breuer, efsanevi bir teşhis dehası, ümitsiz hastaların en büyük güvencesi, kırk yaşında ve beş çocuk sahibi. Mathilde adında güzeller güzeli ve zengin bir eşi var. Buraya kadar ideal ve özenilesi bir yaşamı olduğu düşünülse de hayatı 'ama'larla dolu. Breuer, Bertha adındaki genç bir kadının tedaviye gelmesiyle birlikte yaşamının bağlı olduğu köklerin toprağını eşelemeye başlamıştır. Bertha, yirmi bir yaşında oldukça güzel ve çekici bir kadındır. Çeşitli semptomlar göstermekte ve semptomlar o kadar ileri gitmektedir ki ana dilini bile unutabilmektedir. Breuer bu genç kadına aşık olduğunu düşünmekte hatta bu uğurda beş çocuğunu ve karısını terk etmeyi göze almaktadır. Mathilde'ye karşı sorumlulukları ve evlilik yemini Breuer'u, Bertha'yı istemeye istemeye başka bir doktora sevk etmeye ve çok sevdiği asistanı Eva'yı göndermeye mecbur bırakmıştır. Breuer şimdi Bertha'nın hayaliyle her an ve her saniyesini geçirmekte, ihtiraslarının sağa sola çekiştirdiği fakat Mathilde'nin boynuna taktığı görünmez tasmayla kendisini hapsedilmiş hisseden Breuer, Mathilde'nin yüzüne bakmaya bile tahammül edememektedir. Hatta kurduğu fantezilerde içinde karısı ve çocukları varken evi alevler içinde kalmakta ve kendisi arkasını dönüp Bertha'ya doğru yolculuğa çıkmaktadır. Breuer, günlük hayatın içinde Bertha'nın aşkı sandığı bir acının içinde kıvranıp giderken ofisine Lou Salome adında genç bir kadın gelir. Kadın tıpkı Bertha gibi karşısındaki kişiyi etkisi altına alma gücüne sahiptir. Salome, Nietszche adında bir filozoftan bahseder. Onun şu anda çok önemli eserler verdiğini ve gelecekte de dünyaca ünlü bir filozof olacağını söyler. Salome'n Breuer'den istediği Nietzsche'yi tedavi etmesidir. Nietzsche'nin bir takım fizyolojik rahatsızlıkları olduğunu ve kendisine olan büyük aşkı yüzünden de intiharı düşündüğünü söyler. Breuer, Salome'n etkisi altında olduğundan ve onu etkilemek istediğinden etik açıdan pek de akla yatkın olmayan bu durumu kabul eder. Nietzsche'nin Salome'n Breur'la iletişime geçtiğinden asla haberi olmayacak Salome başka bir ortak dostları yoluyla Nietzsche'nin tedaviye geleceğini söylemektedir. Nietzsche'nin Breur'un ofisine gelmesiyle kırklarındaki iki adamın birlikte bir ihtirasın peşine düşme süreçleri başlar. Nietzsche ısrarlar üzerine ofise gelmiştir ve Breur'un da defalarca kapısını çaldığı doktorlardan biri olacağına inanmaktadır. Breur'un Nietzsche'nin semptomlarını tedavi etmek üzerine olan ısrarlarını Nietzsche Onlar hastalığım değil, benim parçam. Onlarla yaşama cesareti gösterebiliyorum. Yaşamımın bir niçini var, nasılına da tahammül gösterecek güce sahibim. Diyerek reddetmiştir. Breur biraz afallamış gibiydi çünkü Nietzsche hiç de intihar edecek gibi değildi ama yine de onu görmeye devam etmesi gerektiğini hissediyordu. Nietzsche'yi etrafında tutabilmek için bir yol arayışına girdi ve Nietzsche'den sanatoryuma yatmasını, fizyolojik anlamda tedavi olmasını ve Nietzsche'nin de kendisine psikolojik anlamda yardımcı olmasını istedi. Hasta rolüne giren bir doktor olarak onu ruhsal olarak tedavi edebileceğine inanıyordu. Günlerce sanatoryumdaki odada bir güç mücadelesi sürdü. Nietzsche yapay bir yaşam süren Breur'un ruhunun çağlamasının önünde bir tomruk gibi duran toplumsal dayatmalar, ahlak ve erdem gibi sansürlerden kurtulması gerektiğini düşünüyordu. Breur ise Nietzsche'nin Salome'e olan umutsuz aşkından bahsetmesini ve intihar hakkındaki fikirlerini öğrenmek istiyordu. Breur, o odaya her girişinde Nietzsche'yi tedavi etmek amacında olsa da kendisini azgın dalgaların arasında nafile kulaçlar atarken buluyordu. Bir süre sonra böylesine büyük bir dehayı yenmek yerine, ondan bir şeyler öğrenmeye karar verdi. Nietzsche'ye göre hakikatin peşindeki insanlar iç huzurundan vazgeçip yaşamlarını bu sorgulamaya adamak zorundadır. Yalnızca sığ zihinli olanlar yani sıradan insanlar ve çocuklar sonsuz dek mutlu olabilir. Nietzsche'ye göre Breur, Bertha takıntısıyla sorunun köküne inmeye çalışıyordu ama yaptığı yalnızca çöpleri eşelemekti. Hatta ısrarla Nietzsche'nin de aşk hayatını sormasıyla birlikte eşelemek istediklerini düşünüyordu. Breur'un asıl problemi huzursuzluk duymak değildi yanlış konuda huzursuzluk duymaktı. Breur'un asıl problemi ölüm kaygısıydı. Yaşamının bir düşüşte olduğunu düşünüyor, seçmediği bir hayatı yaşadığını hissedip sakat bir iradeden bahsediyordu. Bir seçim yapabileceğini öğretmişti ona Nietzsche. Kendi yaşamının iplerini eline almak, konformizmden çıkmak. Breur, genç Freud ile birlikte hipnoza girerek karısını, işini, ailesini her şeyi bıraktığı, Bertha'ya gittiği oradan Eva'ya sığındığı fakat Mathilde ile birlikte olmak geriye dönebilmek için yanıp tutuştuğu bir hipnozdan uyanıp nefret ettiği şeyin Mathilde değil boyun eğdiği şartlar olduğunu fark etmiştir. Nietzsche'ye her şeyin nasıl başladığını anlatan Breur karşılıklı hesaplaşmanın ardından Nietzsche'ye ailesiyle beraber yaşamasını teklif etmiştir. Fakat Nietzsche gelecekteki nesillerin hocası olduğunu dans eden bir yıldız doğurabilmek için yalnızlığın ve kaosun boy göstermesi gerektiğini düşünerek yalnız devam eden bir yaşama doğru yola çıkmıştır. Yalom'un en büyüleyici özelliği psikolojiyi ve felsefeyi ahenk içerisinde cümlelerin zemininde dans ettirebilmek. Yine tarihten ve tarihi kayıtlardan gücünü alarak Yalom önemli isimleri bir araya getirmiştir. Seçtiğimizi düşündüğümüz yaşam ya da bizlere dayatıldığına inandığımız yaşam yani kısacası harcadığımız ve harcamayı düşündüğümüz yıllara şöyle bir uzaktan bakıp çemberin dışına çıkma cesareti olanların okuyabileceği bir eser. Uzun vadede kendini hissettiren, belleğinizde önemli bir yer edinen, ruhunuza kanata kanata tırnaklarıyla çizikler atan muhteşem bir eser."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/nilde-olum", "text": "Ünlü polisiye roman yazarı Agatha Christie'nin en iyi romanlarından bir tanesi olarak kabul edilen Nil'de Ölüm okurlarına yine kusursuz bir cinayet hikayesi sunuyor. Nil'de Ölüm romanının konusu adından da anlaşılacağı üzere Nil Nehrinde geçiyor. Kitabın ana karakteri ve kurbanı olan Linnet Doyle hem çok güzel bir kadındır hem de çok zengindir. En yakın dostu olan Jakie onu sevgilisi olan Simon ile tanıştırır ve hikayede bundan sonra başlar. Jakie'nin sevgilisi Jakie'yi terk eder ve Linnet Doyle ile nişanlanır. Bu Jakie için tam bir hayal kırıklığıdır. Sevdiği adamın en yakın arkadaşı tarafından kandırılmasını kabullenemez ve çifti hiçbir yerde rahat bırakmaz. Linnet ve Simon balayını geçirmek için Mısır'a giderler fakat Jakie onları orada da rahat bırakmaz. İkili onu kandırıp Nil'de gemi turuna çıkarlar ve şans eseri ünlü dedektif Hercule Poirot da oradadır. Gemi turunun diğer bir özelliği de Linnet'ten nefret edenlerin hep orada toplanmasıdır. Linnet her ne kadar güzel ve zengin olsa da kendisine birçok düşman edinmiştir. Bu düşmanlarında çoğu gemide bulunmaktadır. Kandırdıklarını sandıkları Jekie de tura sonradan dahil olur. Böyle olunca da kaçınılmaz son gerçekleşir ve Linnet öldürülür. Jekie'nin Linnet ve Simon'u rahat bırakmaması sonunda Simon ile Jakie'nin tartışmasına neden olur. Jakie dayanamaz ve silahını çekerek Simon'u ayağından vurur. Bunun şoku ile birlikte silahını düşürür. Simon bacağından vurulur ve yürüyemez. Gemide bulunan hemşire Jakie'yi sakinleştirmeye çalışırken doktor da Simon ile ilgilenir. Şans eseri de Hercule Poirot bu olaylar yaşanırken derin bir uykudadır. Sabah olduğunda Linnet'in ölmüş bedeni bulunur. Yakın mesafeden başından vurulmuştur. Hemen yanında kan ile J harfi yazılmıştır fakat yakın mesafeden vurulduğu için hemen ölmüş olması gerekir. Bu da birinin Jakie'yi işaret etmeye çalıştığını gösterir. Poirot tüm yolcuları sorgulamaya başlar. Hepsinin Linnet'i öldürmek için bir nedeni vardır ve hepsinin olaylar yaşanırken yere düşen silahı alıp, Linnet'in odasına gidip onu öldürmesi mümkündür. Fakat Poirot kesin sonua ulaşacağı ip ucunu bir türlü bulamaz. Tam bu sırada Linnet'in hizmetçisi de odasında ölü olarak bulunur. Bu Poirot için tam anlamı ile sürpriz olmaz çünkü hizmetçi bir önceki görüşmelerinde dolaylı yoldan katili gördüğünü ima etmiştir. Poirot bunu o zaman tam anlamamıştır fakat cinayet sonrasında bundan emindir. Katili artık biliyordur fakat tam nasıl olduğunu çözmeye çalışır. Bu sırada hizmetçiyi öldüreni gördüğünü iddia eden biri çıkar. Tam kim olduğunu söyleyecekken o da başından vurulur ve ölür. Bu ölüm Poirot için davanın kapanması için yeterli olur. Poirot tüm yolcuları toplar ve o ünlü olaylar nasıl oldu konuşmasını yapar. Katil, daha doğrusu katiller en az şüpheli olan Jakie ve Simon'dur. Her ne kadar ayrılmış olsalar da asıl plan Simon'un Linnet ile evlenip onun tüm servetine sahip olmaktır. Bunun üzerine böyle bir oyuna başvururlar ve herkese yaşanan sorunları gösterirler. Olay gecesi Jakie aslında Simon'u vurmamıştır. Simon ayağından vuruldu gibi göstermiş, hemşire Jakie'yi sakinleştirmeye çalışırken silahı alıp hemen Linnet'in odasına gidip onu öldürmüş, daha sonra olayın yaşandığı yere gidip bu kez kendisi kendini ayağından vurmuştur. Böylece ayağından vurulan Simon yürüyemeyeceği için, Jakie de hep hemşire ile birlikte olduğu için hiç şüphe çekmeyecektir. Fakat Linnet'in hizmetçisi şans eseri Simon'un Linnet'i öldürdüğünü görmüş ve ondan para koparmak için odasına gitmiş, Poirot da o anda odada olduğu için amacını gerçekleştirememiştir. Fakat dolaylı yolda katili gördüğünü ima etmiş, Simon bunu anlamış ve Jakie'ye iletmiştir. Jakie de bunun üzerine hizmetçiyi öldürmüştür. Fakat öldürürken onu biri görmüştür. Gören kişi tam bunu açıklayacakken Jakie yine onu başından vurmuş ve kaçmıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/notre-dame-in-kamburu", "text": "Notre Dame'ın Kamburu kitabının hikayesi 1482'li yıllarda Paris şehrinde geçmektedir. Çan sesleri ile güne başlayan halkın önemli bir gün olmadığı halde bu şekilde uyandırılmasına ve o gün için herhangi bir kutlama veya bir idam günü olmadığını düşününce halk şaşkınlık içerisinde güne başlamıştır. Eski zamanlardan beri kutlamalarda genel bir yöntem olduğundan bahsedilmektedir. Kutlamalarda ilk olarak ateşler yakılır ve daha sonra kilise ve Adalet Sarayının önlerine ağaçlar dikilirdi. Bir gün öncesinden haber edilen bu kutlamaları belediye başkanı tarafından özel bir kıyafet ile duyurulmuştur ve çan sesini duyan halk ise belirlenen kutlama alanına doğru gitmeye başlarken herkes ya ateş yakılan yerde durmaya ya da ağaç dikmek için hazırlığını tamamlamış bir şekilde kutlama alanına doğru yol alıyorlar. Dinsel oyunlar ve Deliler Başkanı seçimleri yapılıyordu. Ocak ayında iki kutlama aynı gün yapılmaktadır. Bu kutlamalar Krallar Günü ve Deliler Bayramı olarak belirlenmiştir. Halk ise kapı ve pencerelerde kalabalığı izlemek oldukça zevk verici bir durum olarak görüyor ve onları izliyorlardı. Salona giren insanların gördüğünü anlatmaya başlayan yazarımız her şeyin ayrıntılarından bahsederek şatafatlı bir ortam olduğunu da göstermektedir. Oyunlar saatin tam on ikisi olması ile başlamaktadır. Tiyatronun bu saatte olmasının temel sebebi ise Flaman elçilerinin geleceği saat olduğu için tam on iki bekliyorlardı. Salonda bulunan grupları anlatmaya başlayan yazarımız oldukça kalabalık bir salon olduğunu vurgulamaktadır. Kişiler arasında geçen konuşmalar ile kişiler arasında geçen kralın hastalanması tartışması ile kitap devam etmektedir. O dönem içerisinde görülen sınıf farklılıklarını kitaba yansıtan yazarımız burjuva sınıfı ile halk arasında geçen konuşmalarına dikkat çekmektedir. Notre Dame'ın Kamburu kitabında bölümler belirli başlıklar halinde devam ederken ilerleyen sayfalarda Bir çingenenin bir çocuk kaçırdığını ve bu çocuk yerine başka bir çocuk koyduğundan bahseder. Bu çocuk ise çok çirkin ve kamburu olan bir çocuktur. Kilisenin kapısına bırakılan bu bebeği Frollo büyütmeye başlamaktadır. Kitabın içerisinde yer alan cümleler ile kölelik ve özgürlüğü iç içe anlatmaya çalışmıştır. Durumun ve bedeninin dayanılmaz bir hal alması ile artık daha çok kendini aramaya başlayan bir karakter ortaya çıkmıştır. Kitap ilerledikçe bir kutlamada en çirkin adam seçilmesi ve çanları onun çalacak olması durumu gerçeğini değiştirmeyecekti. Lakin kamburu olan Kuasimoda'nın Esmeraldayı görüp ona aşık olması ile işler daha farklı bir hale gelmeye başlamıştır. Çirkin bedeni içerisinde yer alan kocaman ve sımsıcak kalbi o kızı görünce ona aşık olmasına sebep olmuştu. Lakin o kız daha önce çalınan ve onun yerine konulan bir kızın olduğunu bilmiyordu. Kız ise geçmişinden tamamıyla habersiz bir biçimde hayatına devam etmektedir. İçerinde ki aşka yenik düşen Kuasimoda ise kızı kaçırma planları yapar ve kaçırırken yakalanır. Korkunç işkencelere maruz kalır. Kızın verdiği su ile kendi içerisine düşen ateşi daha da çok körükler. Kız ise başkasını sevmektedir. Yapılan bir kumpasta kız bir yüzbaşıyı öldürür ve idam edilecekken Kuasimoda kızı yeniden kaçırır ve kiliseye götürür. Geleneklere göre kızın suçu ne olursa olsun kilisede iken ona kimse zarar veremez. Kuasimoda ise Esmeraldayı kurtarmaya gelen herkes ile tek başına çatışır ve onu korumaya çalışır. Esmeraldayı ise kurtarmaya çalışırken yeniden kendini idam edileceği yerde bulur. Orada linç edilerek öldürülen Esmeralda ise annesi kızını fark etmesi sonucu ile kızı kurtarmaya çalışsa bile artık her şey için çok geçtir. Çünkü artık Esmeralda ölmüştür. Rahip yüzünden ölen Esmeraldayı ise Kuasimoda öldürür. Geleneksel çatışmalar, arzular, sınıfsal çatışmalar ve çingenelerin harmanlandığı Notre Dame'ın Kamburu kitabında kambur ve çirkin bir adamın kocaman kalbi, sevgisi ve sevdiği kıza sarılarak ölümü beklemesi anlatılmaktadır. Notre Dame'ın Kamburu Kitap Özeti Başrahip, çok küçük yaşta yatılı okula rahip olması için anne ve babası tarafından verildi. Derslerinde çok başarılı bir çocuktu. Tıpa, felsefeye, simyaya da ilgisi vardı. 2,3 üniversite bitirdi. Ancak birdenbire anne ve babasını aynı anda kaybedince küçük kardeşinin bakımı kendi üstüne kaldı. Bir gece de büyümek zorunda bırakılmıştı. Hemen Notre Dame kilisesinde rahipliğe başladı. Kardeşini de önce bir süt annenin yanına verdi. Bu olay üzerinden biraz zaman geçtikten sonra mahalleye bırakılmış çok çirkin, kambur, yüzü eğik bir çocuk bırakıldı. Tüm halk çocuğa şeytan damgası yapıştırmış olsa da rahip acıyarak çocuğu kendi yanına aldı. Çocuk dilsiz, sağır, kambur, çirkin bir çocuktu. Quasimodo adındaki bu çocuk çok güçlüydü. Ancak bir tek rahip babasına karşı çok saygılıydı. Ve kilisenin çancısı görevindeydi. Rahip, zamanla baş rahip oldu. Hala bakirdi. Hiçbir kadına eli değmemişti. Ancak bir gün dansçı bir çingene kızına aşık oldu. Bu kız onun sonu olacaktı. Kızın adı Esmeraldaydı. Esmeralda çok güzel dans eden dansı gibi yüzü de çok güzel bir çingene kızıydı. Çoğu erkek aşıktı onun güzelliğine. Rahip de kapılmıştı ona. Ancak Esmeralda, bir subaya aşık olmuştu. Rahip, başkası Esmeralda'ya dokunacak endişesi ile deliriyordu. Bir gün subay ile Esmeralda bir eve gittiler. Subay ile orada aşk yaşayacaklardı. Odaya gizlenmiş olan rahip, subay Esmeralda'ya dokunacak olduğu vakit çıkarak Subay'ı bıçakladı. Esmeralda, bir yosmanın kızı olarak dünyaya gelmişti. Bu kadın kızını çok seviyordu. Küçükken çok tatlı, güzel, hoş bir bebekti. Görenler bir kez daha görebilmek için kadının evine tekrar tekrar geliyorlardı. Bir gün çingeneler onların bulunduğu bu köye geldiler. Hayatında ilk kez kızını bırakarak komşuya giden kadının kızını bu çingeneler kaçırdı. Kadında ondan sonra aklını yitirdi. Tam 15 yıl kızından haber alamadı. Esmeralda bu sıralarda bir çingene tarafından büyütülmüş dansçı haline getirilmiş, serseriler arasında hayatını yaşıyordu. Rahibin kendisine olan aşkından habersiz hayatını sürdürüyor, Subaya olan aşkı ile kavruluyordu. Sonunda subay onunla buluşmayı kabul ederek bir eve davet etti. Esmeralda onu çok sevdiği için bu teklife canla başla atılmıştı. Eve gittiğinde Subay ile karşılaştı. Subay zaten nişanlı biriydi. Ancak amacı Esmeralda ile oynamak, gönül eğlendirmekti. Subay tam Esmeralda 'yı öpecekken gelip Subay'ı bıçakladı ve suçu Esmeralda 'ya atarak oradan ayrıldı. Esmeralda yapmadığı bir şey yüzünden mahkemeye çıkarılmıştı. İnkar etse de sonunda kendisine uygulanan işkence'ye dayanamayarak yapmadığı bir suçu itiraf etti. Ertesi gün idam edilecekti. Baş rahip o gece yanına gelerek ya kendisinin olmasını ya da asılmasını söyledi. Ancak Esmeralda, Subay'ı bıçaklayan kişinin kendisi olduğunu hatırlayarak bu teklifi reddetti. Sonunda idam günü gelmişti. Esmeralda, zindandan çıkarılarak meydana getirildi. İdam sehpası zaten hep kuruluydu o meydanda. Rahip kulağına bir kez daha fısıldadı aynı teklifi ancak Esmeralda bunu kabul etmedi. Tam ipe götürüleceği esnada kambur Çancı Quasimodo Esmeralda 'yı alıp kilisenin içine kaçırdı. Kilise kurallarına göre kiliseye sığınan bir kişi idam edilecek de olsa meclis kararı olmadan oradan çıkarılamazdı. Böylece Quasimodo Esmeralda 'yı kurtarmış oldu. O da Esmeralda 'ya aşık olmuştu. Baş rahip bir kere Esmeralda'ya tecavüz etmeye kalktı ancak Quasimodo Esmeralda'yı kurtardı. Serseriler Esmeralda'yı kurtarmak üzere şehirde ayaklatma başlattı. Ancak sağır olan Quasimodo onlar Esmeralda'yı öldürmek üzere geldiklerini düşünüp üstlerine ateş atmaya başladı. Baş rahip kendisiyle olmak şartıyla Esmeralda'yı isyanı bastırmak için gelen kralın adamlarının elinden kurtardı ancak hala onunla olmak istemeyince darağacının önünde bırakarak gitti. Son anlarında yıllardır aradığı annesini bulan Esmeralda, Kralın adamları tarafından asıldı. Annesi de buna dayanamayarak öldü. Baş rahibi ise Quasimodo Notre Dame kilisesinin tepesinden aşağıya attı. Değerlendirme: Derin bir aşk hikayesini ve aşkın bir insana neler yaptırabileceğini, aşkın gücünü harika bir kurgu üzerinde anlatıyor Victor Hugo. Her zamanki akıcı dili ile kendini okuyucuya sevdiren yazarın her kütüphanede bulunması gereken eserlerinden. Victor Hugo Notre Dame'ın Kamburu kitabı ile gerçek anlamda bir klasik esere imza atmıştır. Günümüze kadar bir çok film ve tiyatro oyununa konu olan eser gelmiş geçmiş en iyi eserlerden bir tanesi olarak kabul edilir. Notre Dame'ın Kamburu konusu ise adından da anlaşılacağı üzere dışta kambur ve çirkin olan ama içte iyi bir insan olan Kuasimoda'nın aşkıdır. Aşık olur ve aşık olduğu kızı kaçırmaya çalışır. Fakat bunu yaparken yakalanır ve işkenceye maruz kalır. Fakat aşkından asla vazgeçmez. Yaşanan bir olay sonrası kızın idam edilmek istemesi üzerine kızı alıp kiliseye sığınır ve kızı ölesiye korur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/nur-baba", "text": "Nur Baba, bir Bektaşi şeyhi ile daha sonradan Bektaşi cemiyetine dahil olacak olan genç bir kadının aralarındaki tutkulu ve entrikalı aşkın hikayesidir. Cemiyete üyelerin toplandığı yer olan dergah bir ibadethaneden çok çalgılı, türkülü, sazlı, sözlü, rakılı ve sabaha kadar süren eğlencelerin yapıldığı yerlere dönmüştür. Nur baba isimli adam dergahın şeyhidir. Şeyhliği yanında büyüdüğü adamdan devralmıştır. Gençliğinde öyle fena şeyler yapmış ki dergahta kimse kalmamıştır fakat Arif Baba öldükten sonra asıl adı Nuri olan Nam-ı diyar Nur Baba ve Arif Baba'nın karısı arasındaki aşk ve sonrasında gelen evlilik cemiyetin ilgi odağı olmuş ve dergah yeniden dolmuştur. Celile Bacı, sayesinde kazandığı güç ve saygınlığa rağmen Nur Baba; Celile Bacıdan sıkılmaya başlamıştır. O zamanın soylu ve zengin ailelerinden olan genç ve güzel Ziba Hanım, Nur Baba'nın gönlünü çelmiştir. Nur Baba, Ziba hanımı elde etmek için türlü türlü şeyler yapmıştır. En sonunda da Ziba Hanım, ailesini redderek dergaha yani Nur Baba'nın yanı başına gelmiştir. 10 yılı aşkın süren bu aşk Nur Baba'nın Ziba 'ya olan ilgisinin ve sevgisinin sönmesiyle bitmeye başlamıştır. Nur Baba'nın gönlü bu kez de Ziba Hanım'ın biricik yeğeni olan Nigar Hanıma kaymıştır. Ziba Hanım, lakırdıyı öğrendikten sonra bu aşka engel olmak için türlü türlü oyunlara girişmiştir. Nur Baba, Ziba 'ya yeğeni Nigar Hanımı dergaha çağırması için ısrarlarda bulunmaktadır fakat Ziba hanım buna katiyen karşı çıkmaktadır. Nigar Hanım, Nur Baba'nın bu ilgisini manasız bulsa da bu durumdan oldukça hoşnuttur. Zaten bir sefirin karısı olan Nigar Hanım, çocukları ve kocasının akrabalarıyla beraber adete bir kafeste yaşamını sürdürmektedir. Günahın ılık çekiciliği ve hayatına gelen tatlı heyecanın etkisiyle bu yasak aşka ilgisi giderek artmaktadır. Nur Baba ise Nigar Hanımı ikna etmek için türlü türlü oyunlar yapmakta, mektuplar yazmakta, Nigar'a türküler yakmaktadır. Nigar Hanım, aslında kendisine aşk besleyen fakat bunu itiraf edemeyen genç arkadaşı Macit ile beraber dergah davetini kabul eder ve gereklerini yerlerine getirerek Bektaşi olurlar. Tüm bu türlü türlü oyunlar karşı çıksa da Nigar'ı iyice içine çekmiştir. Nur Baba'ya büyüyen aşkını daha fazla gizleyemez ve aralarında büyük bir aşk doğar. Bütün yaz Çamlıca tepelerinde, boğazda, korularda, sahillerde çifte kumrular gibi gezer aşk yaşarlar fakat kış geldiğinde görüşmeleri zorlaşır. Nur Baba, sonunda Nigar Hanım'ı ikna ederek dergaha taşınmasını sağlar. Nigar Hanım evini çocuklarını ve kocasını terk ederek dergaha taşınır. Doludizgin bu aşkın üstünden 5 yıl geçer. Nigar adeta 50 yıl yaşlanmış gibidir. Dergahın yorucu ve hızlı hayatı, alkol, sigara gibi faktörler yüzünden Nigar, adeta çökmüştür. Nur Baba'nın olacak o ya; Nigar'a da aşkı sönemeye başlamıştır. Süheyla isimli genç bir muhibbi ile evleneceğini söyler ve Nigar bir kez daha çöker. Macit; Nigar'a çocuklarıyla beraber yanına taşınmasını ve dergahtan ayrılmasını söyler fakat Nigar ömrünü, malını, canını feda ettiği dergahtan ve büyük aşkı Nur Baba'dan kopamaz. Nur Baba, şüphesiz ki içinde bulundurduğu salt gerçeklik yüzünden Yakup Kadri'nin en çok eleştiri almış romanıdır. Nur Baba, 17. İnci yy. da kurulduğu düşünülen bir Bektaşi tekkesidir. Karaca Ahmet Sultanın himayelerindedir. Özellikle 1800'lü yılların sonlarından itibaren 1925'de kapatılana dek İstanbul'un sosyal hayatında ve sosyetesinde çok büyük rol oynamış ve ilgi görmüştür. İbadet amacıyla insanlara hizmet için kurulmuş ve amacından saparak, insanlık ayıbına dönüşen dergahın içindeki utanç verici olaylara tanıklık etmekteyiz. Dergahın şeyhi Nur Baba, elindeki dini otoriteyi kullanarak kadınlara bir nevi ruhani eziyet etmekte ve sıkılana kadar eş değiştirmektedir. Nur Baba'nın istediği kadını elde etmek için türlü türlü oyunlara tüm dergahça başvurulmaktadır. Ya da kadınlar kendi aralarında taht savaşı vermektedir. Bu gibi entrikaların yanında ibadet adı altında sabahlara kadar içki içilmekte ve sofralar kurulmaktadır. Gecenin sonunda sofralar bir tekme ile yıkılmakta ve dostluk adı altında oturulan bu sofradan düşmanlıkla kalkılmaktadır. Evli bir adam ve kadın arasındaki ilişkinin dergahta eğlence konusu olmasının ardından bir karakterin ağzından, Yakup Kadri fikrini şu şekilde beyan etmiştir: Bunlar muhakkak aile hayatı aleyhine kurulmuş birtakım müessesler olacak."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/nutuk", "text": "Ülkemizin kurucusu ulu önder Atatürk'ün kendisinin kaleme aldığı ve bir yurdumuzun nasıl kurulduğuna ilişkin en birinci kaynak özelliği taşıyan bu kitap her Türk gencinin okuması gereken bir kitaptır. Atatürk Nutuk'u altı gün boyunca TBMM'de okumuştur. Arap alfabesi ile yazılmıştır fakat Latin harflerine geçilince ciltler halinde yeniden basılmıştır. Nutuk Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışı ile başlar ve Gençliğe Hitabe ile sona erer. Tarihleri ise 1919-1927 aralığındaki dönemdir. Nutuk olayların yanında çok önemli şahsiyetleri de içinde barındırır. Atatürk'ün yanında yer alan silah arkadaşları, yaverleri, dostları... Birinci Dünya Savaşı sonrasında ülke çok kötü koşullarda iken dönemin padişahı Mustafa Kemal'e bir görev verir. Rütbesi 3.Ordu Müfettişliği idi. Görevi ise Samsun ve çevresinde çıkan isyanları ve karışıklıkları önlemek, halkın yatışmasını sağlamaktı. Bu durum onun için bir fırsat yaratıyordu. İzmir'in işgali ve Mondros'un metinleri onu bir şeyler yapmaya mecbur kılıyordu. Samsun'a geldiğinde durum hakkında raporlar tuttu ve bunları padişahla paylaştı. Fakat padişah bu duruma sessiz kaldı. Bunun üzerine daha güvenli bulduğu Amasya'ya geçti. Burada silah arkadaşları ile birlikte bir genelge yayımladı. Bu genelge İzmir'in işgalinin haksız olduğunu bildiren ve halkı protesto yapmaya çağıran bir belge şeklindeydi. Hatta günümüz tarihçileri bu genelgeyi \"İhtilal Bildirisi\" olarakta tanımlarlar. Fakat bazı sorunlar ortaya çıktı. Mustafa Kemal'in bazı silah arkadaşları bu belgenin altına imza atmak istemezler. Israrlar üzerine atarlar fakat Refet Bey kağıdın altına sadece bir nokta koyar. M.Kemal Nutuk'u okuduğu sırada bu durumu eleştirel bir dille anlatır. Amasya Genelgesi'ni Erzurum ve Sivas Kongreleri izlemiştir. Bu kongrelerde bütün doğu illeri tek bir cemiyet altında birleştirildi aynı zamanda başka bir devletin himayesi altında yaşamak yani manda ve himaye kesin bir şekilde reddedildi. İstanbul Hükümeti ile görüşmeler yapıldı. Temsil Heyeti kuruldu. Amasya Protokolü sonucunda meclis yeniden açıldı. Misakımilli yani ulusal sınırlarımız açıklandı. Bu sırada İstanbul işgal edildi. Olağanüstü meclis toplandı ve cumhuriyet dönemi böylelikle başlamış oldu. Hükümet kuruldu. Fakat bu duruma tepki gösterenler oldu. Anadolu'da ve bizzat İstanbul Hükümeti tarafından desteklenen isyanlar başladı. Çok geçmeden Güney Cephesi'nde çıkan olaylar ile birlikte Kurtuluş Savaşı süreci başladı. Güney Cephesi'nde düzenli ordu savaşmamıştır. Fransızlara karşı Kuvayımilliye birlikleri savaşmış ve başarılı olmuştur. Batı Cephesinde Yunan'a, Doğu Cephesi'nde Ermenilere karşı savaşmışızdır. İlk olarak Doğu Cephesi'nde başarı elde ettik. Gümrü Antlaşması yeni devletimizin ilk anlaşmasıdır. Batı Cephesi ise düzenli ordu tarafından savunulsa da Çerkez Ethem ve onun milis güçleri bir isyan başlatmıştır. Bu durum galibiyetimizi ertelemiştir. Çerkez Ethem düzenli orduya katılmak istememiş ve durum öyle ciddi bir hal almıştır ki Yunan'ın yanında savaşta yer almıştır. Süreç zor geçse de Büyük Taarruz ile 30 Ağustos'ta zafere ulaşmışızdır. İlk anayasamız 1921 Anayasası yürürlüğe girdi. Padişahlık sona erdi. Vahdettin Efendi İngiliz zırhlısı ile ülkeyi terk etti. Abdülmecit Efendi halife seçildi fakat bu durum Lozan Konferansı için ikilik yarattı. Böylece halifelik kaldırıldı. Lozan Barış Anlaşması imzalandı. Yeni başkent Ankara oldu. Cumhuriyet ilan edildi. Mustafa Kemal yeni devletin ilk cumhurbaşkanı oldu. İsmet Paşa ise başbakan. Hilafetin kaldırılması, saltanatın kaldırılması ve cumhuriyetin ilanı ülkede isyanlara ve karışıklıklara neden oldu. Hatta içlerinde Mustafa Kemal'in en yakın silah arkadaşlarının da yer aldığı bir grup Mustafa Kemal'e suikast girişimi düzenledi. Bu suikast başarısızlıkla sonuçlandı. Nutuk, Mustafa Kemal Atatürk'ün biz gençlere olan emaneti \"Gençliğe Hitabe\" ile sona ermektedir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/obsesif-kompulsif-bozukluk", "text": "Obsesif Kompulsif Bozukluk Obsesyon kavramı tekrarlayıcı, istem dışı, girici, kontrol edilemeyen düşünce ve dürtüler anlamına gelirken; kompulsiyonlar, kişinin yapmakta kendini zorunlu hissettiği tekrarlayıcı davranışlar veya zihinsel eylemler anlamına gelir. Bu davranış örüntüleri zaman alır ve rahatsızlık hissi uyandırır. Çoğumuzun duygu durumumuzu etkileyen benzer endişeleri, zihinsel tekrarları, meşguliyetleri, hayalleri vb. mevcuttur. Tekrarlayan istenmeyen sıkıntı yaratan düşüncenin olumsuz nitelikte bir düşünce mi yoksa takıntı mı olduğunu nasıl ayırt edebiliriz? Takıntılar temelde beş özelliğe sahiptir: Zorlayıcı karakterdedirler, istenmezler, direnç içerirler, kontrol edilemezler ve benliğe yabancıdırlar. En sık görülen obsesyonlar; kirlenme korkusu, cinsel veya saldırganlık dürtüleri, beden sorunları, din, simetri veya düzen gelir. Bu kişiler ciddi şüphelere, ertelemeye veya kararsızlık yaşamaya da yatkın olabilmektedir. Belirttiğim düşüncelerle ilgili olarak da kişiler şu kompulsiyonlara sahip olabilmektedir: ayrıntılı ritüeller şeklinde temizlik ve düzen kompülsiyonları, sayı sayma, bedenin bir kısmına dokunma, sihirli bir biçimde koruyucu olduğuna inanılan hareketler, belirli davranışların yapılıp yapılmadığına bağlı olarak tekrarlayıcı biçimde kontrol etme, yoldan geri dönme vb. OKB ile ilişkili bozukluklar arasında da beden dismorfik bozukluğu ve biriktirme bozukluğu yer almaktadır. Beden dismorfik bozukluğu, görünümdeki bir veya birden fazla hayali kusura takıntı olarak özetlenebilir. Kişiler günde üç ile sekiz saat arası kendi dış görünüşleri üzerinde fikir yürütür ve vakitlerinin çok büyük bir kısmını aynanın karşısında geçirir. Kimileri ise görünüşlerine tahammül edemedikleri için aynalara bakmaktan çekinirler. Görünümlerinin değerlendirileceğini düşündükleri için pek çok sosyal ortamdan kaçınmaktadırlar. Biriktirme bozukluğu ise abartılı eşya edinme ve objektif olarak değerlendirildiğinde herhangi bir değeri olmayan eşyaları atmada zorluk olarak açıklanabilir. Tüm bunlardan kişinin rahatlama veya keyif hissettiği yanılgısına kapılınmamalıdır. Bir çalışmada kompulsiyonu olan insanların %78'inin bu ritüelleri aptalca ve absürd olarak gördüklerini rapor etmiştir. Eğer durum böyle olmasaydı takıntılı olarak adlandırdığımız kumar oynayanları, yemek yiyenleri ve içki içenleri de bu kategoriye alırdık ama bu davranış biçimleri kişilere haz vermektedir ve tam olarak OKB kriterlerini karşılamamaktadır. OKB çoğunlukla 10 yaşından önce ya da geç ergenlik/erken yetişkinlik döneminde başlama eğilimindedir. Bazı vakalarda iki yaşında bile ortaya çıktığı olmuştur. Etiyolojisine bakıldığında ise genellikle genetik ve nörobiyolojik faktörlerden kaynaklandığını söylemek mümkündür. Çevresel etkenler ve aile yaşantısının etkisi de azımsanmayacak düzeydedir. OKB'nin tedavisi için düşünce ve davranışın kaynağını belirlemek oldukça önemlidir. Motivasyonel kuramlardan doğan sezgisel durağanlık kavramı öznel şekilde bilme olarak tanımlanabilir. Bir işi sonlandırmak için gereken doğru zamanı bilmek şeklinde tanımlanabilir. OKB, sezgisel durağanlık kavramının eksikliğinden kaynaklanmakta ve insanların içsel bir tamamlama algısı elde etmedeki bir sıkıntıdan dolayı, düşünce ve davranışlarını sonlandırmakta veya durdurmakta zorluk çektiği düşünülmektedir. Aynı zamanda kompulsiyonlar kaygıyı azalttığı için pekiştirilir. Antidepresanlar tedavi amaçlı en çok kullanılan ilaçlardır. Psikolojik tedaviler ise oldukça işlevsel olabilmektedir. En yaygın olarak maruz bırakma yöntemi uygulanır. OKB tanılı hastalar sıklıkla kompulsif davranışlarının korkunç şeylerin gerçekleşmesini engelleyeceği yönünde sihirli bir inanca sahiptir. Davranışçı terapiler kişiyi kompulsiyonları gerçekleştirmekten alıkoyar ve maruz bırakarak davranışın sönmesini sağlar. Örneğin kişinin bulaşma obsesyonu varsa pis olarak düşündüğü bir yüzeye dokunur ve elini yıkamaktan kendini bir süre alıkoyar. Bu süreç zorlu ve uzun olmasıyla birlikte genelde bilişsel terapilerle beraber işe yaramaktadır. Bilişsel terapiler ise ritüelleri gerçekleştirmezlerse olacaklarla ilgili inançlarının da sorgulanması gerektiği düşüncesine odaklanmaktadır. Biriktirme bozukluğu tedavisinde içgörüyü arttırmak ve değişim isteği yaratmak için sıklıkla motivasyonel stratejiler kullanılmaktadır. İlgili Kitaplar Takıntılarla Başa Çıkma, Christine Purdon- David A. Clark Bu kitapta ele alınan yaklaşım bilişsel davranışçı terapi olarak bilinmektedir. BDT her biri bir öncekinin üzerine inşa edilen bir dizi beceri öğretir. OKB'nin genel geçer tedavisi ele alan bu kitap takıntı ve zorlantı örneklerini ayrıntılı olarak incelemekte ve nedenlere değinmektedir. Nedenleri bilmek tedavi sürecini kolaylaştıracak ve kişinin doğru yardımı almasına kaynaklık edecektir. Tedavi için de maruz kalma ile ilgili ayrıntılı bilgi vererek OKB'yi yönetilebilir hale getirmek için yardımcı olur. Son bölümde ise kazançların süreklilik kazanması için yardımcı olur. Yazarlar bu kitap ve bir defter alıp kitabın önerilerine uyduğunuz sürece saplantılarınızdan kurtulabileceğinizi iddia etmektedir. OKB'yi Yenmek Takıntılarla Başa Çıkmak İçin 10 Adımlı Çalışma Kitabı, Jonathon S. Abramowitz Yazar bu kitap sayesinde duygularınızı daha iyi anlamanıza yardımcı olarak size güç katacağını ifade etmektedir. Ayrıca korku ve kaygılar konusunda daha esnek olmanın mümkün olduğunu belirtiyor. Bu çalışma kitabı üç bölüme ayrılmıştır. Birinci bölüm sebepler, semptomlar ve mevcut tedaviler hakkında bilgi sahibi olmanıza yardımcı olacaktır. İkinci bölümde etkili tedavi stratejilerini kullanmaya hazırlık yapılmakta ve kendi tedavi planınızı geliştirecek ve süreçte motivasyonunuzu korumaya yarayacak bazı egzersizleri öğrenmeniz sağlanıyor. Üçüncü bölüm ise kitabın ruhu ve kalbi olarak tanımlanıyor. OKB'nin altında yatan duygu, düşünce ve davranış kalıplarını değiştirmeye yardımcı olacak teknikler ve yönergeler mevcut olacaktır. Sunulan açıklayıcı örnekler, formlar ve çalışma sayfalarıyla verimli bir süreç olacağa benzemektedir. Takıntılar, Oğuz Tan Akademik bilgilere çok boğmadan herkesin anlayabileceği yalınlıkta bir kitap. OKB'nin biyolojik kökenlerine değinmekle birlikte vaka örnekleriyle beraber anlatımın anlaşılırlığı arttırılmıştır. Takıntılardan Kurtulma Rehberi, Selen Can Kişiyi adım adım tedaviye götüren bir kitap daha. Sorunun doğru ve en güçlü kaynağından başlamak ve çözüm için en doğru yani en basit takıntıdan başlanmak gerekmektedir. Bu noktada da size yol gösterecek bir kitap. Duramayan Adam: Obsesif Kompulsif Bozuklukla Yaşamak, David Adam David yirmi senedir OKB'yle yaşıyor, Duramayan Adam'da onun durumunu anlamaya yönelik atmış olduğu adımın meyvelerinden oluşuyor. Etiyopyalı bir kız öğrenciyi evinin duvarlarını parça parça yemek zorunda bırakan ya da iki erkek kardeşi kendi evlerine yığdıkları eşyaların altında ölüme mahkum eden şey nedir? Tehlikesiz bir düşünce nasıl olur da birden bir düşünce tufanına dönüşür? Beyin üzerine yapılan en yeni araştırmalar, hastaların ve tedavilerinin tarihçesi ve yazarın kendi deneyimleriyle ilerleyen bu kitap sizi ruh hastalıkları ve normallik üzerine düşüncelerinizi yeniden ele almaya teşvik edecek. Obsesif Kompulsif Bozukluk Çalışma Kitabı, Dr. Bruce M. Hyman- Cherry Pedrick Obsesif-kompulsif bozukluğunuz varsa, ısrarcı takıntılı düşünceler ve zaman alıcı zorlantılar hayatın tam anlamıyla tadına varmanızı önleyebilir. Aynı zamanda korktuğunuz şeylerden kaçınma alışkanlığınız olduğunda, bunlarla doğrudan yüzleşme fikri korkutucu ve zor gelebilir. Obsesif-Kompulsif Bozukluk Çalışma Kitabı, OKB'li birçok kişinin sıkıntı veren OKB belirtilerinden kurtulmalarını ve verimli bir yaşam umudunu tekrar kazanmalarına önemli ölçüde katkıda bulunuyor. Bu kitap, ilerlemenize yardımcı olabilecek, etkinliği kanıtlanmış kendine yardım teknikleriyle birlikte hemen kullanmaya başlayabileceğiniz günlük baş etme stratejilerini içeriyor. İlgili Filmler Whatever Works Ünlü yönetmen Woody Allen tarafından yönetilen film el yıkama ve şarkı söyleme kompulsiyonlarını detaylı görebileceğimiz bir karakteri anlatmaktadır. As Goog As It Gets OKB rahatsızlığı olan Melvin Udall'ın hayatına giren yeni insanlarla çeşitli sayıdaki takıntılarından kurtuluşunu ele alan film Jack Nicholson'un performansıyla bu konudaki filmler arasında üst sıralarda yer almaktadır. The Number 23 Karakterin 23 sayısına duyduğu takıntı ve başına gelen olayları anlatan gerilim türündeki film The Aviator Obsesyonu başarılı bir biçimde işleyen filmlerden biri olan The Aviator, obsesyonların çocukluktan geldiğine yönelik savını filmin geneline yedirir. Karakterin kompleks ve takıntıları psikolojik olarak çöküş yaşamasına sebep olur. OC87: The Obsessive Compulsive Major Depression Bipolar Asperger's Movie Adından da anlaşılacağı gibi OKB'yi ele alan başarılı bir belgesel. Kaynakça Davison, A. Johnson, S. Kring, A. Neale, J. (2019). Anormal psikoloji. M. Şahin . Obsesif kompulsif bozukluk ve travma ilişkili bozukluklar içinde (s. 202-210). Ankara: Nobel Yayınları. Yorumlar bir çok insanın okb olduğunu düşünen bir insan olarak bu yazıyı çok faydalı buldum. okunması, okutulması gerektiğini düşünüyorum. emeğinize sağlık. Mühendis Bey 07-01-2021 03:07"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/oguz-kagan-destani", "text": "Bilgin Adalı, ilk olarak Yaratılış Destanı'ndan başlıyor. Kayra Han bir tanrıdır. Evrende tek başına sıkılmaktadır. Bir gün yine tek başına suyun üzerinde uçarken Ak Ana belirir ve Kayra Han'a yaratmasını söyler. Kayra Han Kişiyi yaratır. Kişi zamanla Kayra Han'dan kendisini üstün görmeye başlar. Üstünlüğünü kanıtlamak için Kayra Han'dan daha yüksekte uçmaya başlar. Kayra Han bunun üzerine öfkelenir ve uçma yetisini elinden alır. Kişi neredeyse boğulmaktadır. Kayra Han'dan yardım ister. Şefkatli Kayra Han, suyun dibinden taşlar yükseltir. Kişi bu taşlara tırmanarak ölümden kurtulur. Kayra Han'ın canı sıkılır. Kişi'ye denizin dibinden toprak getirmesini emreder. Kişi'nin getirdiği toprakları Kayra Han suların üzerine serper toprak genişlemeye başlar. Bunlar karaları oluşturur. Kişi, Kayra Han'dan gizli toprak almıştır. Bu sebeple onun ağzındaki toprakta genişler. Kayra Han, onları atıp kurtulmasını emreder. Bunlar da tepeler ve bataklıkları oluşturur. Yer ile gök birbirinden ayrılır. Yeryüzü ve gökyüzü oluşur. Kayra Han, altı günde yeri ve göğü yaratır. Yedinci gün uyur, dinlenir. Kayra Han uyurken dalsız budaksız bir ağaç yeşermiştir. Kayra Han, ağacın dokuz dalı olmasını ve her dalın kökünden dokuz insan türemesini emreder. Dokuz ulus doğar. Bunlarla beraber çeşitli meyve ve binbir çeşit yaratık doğar. Kişi, kendi ulusunu kurmak ister ama Kayra Han izin vermez. Kişi, buna kızar. Kayra Han'ın güneşin battığı yerdeki meyveleri yasakladığını öğrenir. Bekçi olan yılan ve köpeği kandırır. Önce meyveyi yılana yedirir. Daha sonra Doğanay'ın karısı Ece bu meyveden yer. Ece de kocasının ağzına sürer. İşte o vakit, ikisinin de bedeni tüyler kaplar. Birbirlerinden utanarak gizlenirler. Tanrı Kayra Han, tüm olanları görür ve hepsine ayrı cezalar verir. Yılana tüm insanlık sana düşman olsun der. Ece'ye üremek için doğum ile acı çekme cezası verir. Doğanay'ı da kendi ışıltılı ülkesinden Kişi'nin ülkesine yollar. Kayra Han, kendi köşesine çekilir. Gök Oğul'u vekil olarak gönderir. Gök Oğul, türlü alet yapımı ve yenebilecek bitkileri gösterir. Tanrı Kayra Han, Kişi'ye Erlig adını verir. Karanlıklar dünyasına sürgün eder. Kayra Han, evreni yönetmek için göğün on yedinci katına çıkar. Bilgin Adalı, Oğuz Kağan Destanı kitabının ikinci bölümü olan Oğuz Kağan Destanı'na geçiş yapar. Yukarıda Gök Tanrı, aşağıda Yer Tanrı egemendir. Asya'nın tam orda yerinde Türk boyları mutluluk içinde yaşarlar. Türk boyları, tanrılardan kendilerini düzenle yönetecek bir hakan isterler. Tanrılar onların dileklerini yerine getirir. Ay Tanrıçası Ay Kağan, Kanatlı Tanrı Kayra'dan hamile kalır. Erkek bebek dünyaya gelir. Adını Oğuz koyarlar. Ana sütünü bir kez emer ve çiğ et, aş ve şarap ister. Oğuz Kağan, çok güçlü ve yiğit olarak namı tüm ülkeye yayılır. Türklerin yurdunda çok büyük bir orman vardır. Türkler korkusuzca avlanırlar. Ormana sonra bir gergedan dadanır. Atları, sürüleri, insanları yiyen bir canavardır. Oğuz, korkusuz biridir. Yayını, okunu, kılıcını kuşanıp avlanmaya gider. Oğuz önce bir geyik avlar ve söğüt dalıyla bir ağaca bağlar. Gece olunca gider. Tan ağarırken döner. Geyik yerinde yoktur. Sonra bir ayı yakalar. Onu da aynı şekilde bağlar. Gergedan ayıyı da alır. Oğuz bu sefer kendisi pusu kurar. Gergedan gece gelip kalkanına vurur. Yiğit Oğuz da kafasını kılıcıyla gövdesinden ayırır. Obasına gergedanı götürür. Ala Doğan gergedanın karnını deşip yerken Oğuz onu da öldürür. Obasına götürür. Oğuz Kağan, avlanırken yorulur. Bir ağacın gölgesine oturur. Ansızın gök kararır ve ortalığı bir ışık kaplar. Oğuz Kağan, merak edip ışığın olduğu yere gider. Güzeller güzeli bir kız görür. Bu kızla evlenir. Üç oğlu olur. İsimleri; Gün, Ay, Yıldız'dır. Yine bir gün avlanmaya gider. Ağacın kovuğunda güzeller güzeli bir kızla karşılaşır. Bu kızla da ikinci evliliğini yapar. Üç çocukları olur. İsimleri; Gök, Dağ, Deniz'dir. Oğuz Kağan, tüm boyları bir baş altında toplamak ister. Boyların beylerine elçi ile haber yollar. Altın Kağan, Oğuz Kağan'ın bildirisine uyar ve onu hediyeleri ile yüceltir. Türk yurdunun batısında yaşayan Urum Kağan, kibirlenir ve onun sözünü tutmaz. Oğuz Kağan, Urum Kağan'ın üstüne sefere çıkar. Muz Dağı'nın eteğine gelir. Kırk gün konaklarlar. Bir sabah uyandığında Oğuz Kağan, çadırının ışıkla dolduğunu görür. Tüyleri ve gözleri gök renkli bir kurt belirir. Kılavuzluk etmek istediğini söyler. Oğuz Kağan'ın ordusuna kılavuzluk eder. Birkaç gün boyunca olaysız ilerlerler. İdil Müren adlı denizin önünde durular. Savaş burada başlar. Urum Kağan, halkını ve ordusunu bırakıp kaçar. Urum Kağan'ın kardeşi Uruz Bey, oğlunu yollar. Oğuz Kağan, onun ülkesine de sefere çıkar. Uruz Bey'in oğlu, babası onun halkını korumak için görevlendirdiğini söyler. Oğuz Kağan'dan özür diler. Altınlar verir. Oğuz Kağan, bu gence Saklap ismini verir. İdil büyük bir ırmaktır. Oğuz Kağan'a geçit vermez. Akıllı bir asker olan Ulu Ordu Bey bir köprü yapar. Buna çok sevinen Oğuz Kağan, buranın beyi sen ol der. Adın Kıpçak Bey olsun der. Oğuz Kağan'ın alaca atı Muz Dağı'na kaçar. Korkusuz bir yiğit Oğuz Kağan'ın atını bulmak için bu dağa gider. Atını getiren yiğide Karluk adını verir. Ondan buranın beyinin olmasını ister. İlerlerken büyük bir saray ile karşılaşır. Sarayın kapısını açamaz. Temürdü Kağul, sarayı açar. Oğuz Kağan, bu kişiye Kalaç ismini verir. Toprağı verimsiz Çürçet diye bilinen bir yere gelirler. Çürçet Kağan'ın yönettiği bir yerdir. Maden bakımından zengindir. Oğuz Kağan'a Çürçet Kağan karşı gelir. Büyük bir savaş çıkar. Oğuz Kağan burayı da kendisine bağlar. Ganimetleri götürmek için Barmaklığ Çosun Billiğ adında becerikli bir usta araba yapar. Bu ustaya Kangaluğ adını verir. Yine gök tüylü ve gök yeleli kurdun kılavuzluğunda Hint, Tangut, Suriye ülkelerinde büyük savaşlar olur. Oğuz Kağan güneydeki çok zengin Barkan ülkesine de saldırır. Masar Kağan, halkını bırakır kaçar. Oğuz Kağan bu ülkeyi de kendisine bağlar. Uluğ Türük rüyasında bir altın yay ve üç gümüş ok görür. Gün doğusundan gün batısına kadar altın yay uzanır. Gümüş oklar kuzeye doğru gider. Bu rüyayı Oğuz Kağan'a anlatır. Oğuz Kağan, oğullarını avlanmaya yollar. Büyük oğulları Gün, Ay, Yıldız'ı Doğuya gönderir. Küçük oğulları Gök, Dağ, Deniz'i batıya gönderir. Avlandıktan sonra Büyük oğulları altın bir yay bulur. Küçük oğulları üç gümüş ok bulur. Büyük oğullarına altın yayı paylaştırır. İsimlerine Bozoklar der. Küçük oğullarına üç gümüş oku paylaştırır ve sizin adınız da Oklar olsun der. Oğuz Kağan, oğulları arasında ülkesini paylaştır. Mutluluk ve huzurun devamını oğullarından da diler. DEĞERLENDİRME Bilgin Adalı, Türk Dünyasının önemli iki destanını Oğuz Kağan Destanı kitabında buluşturmuş ve metni bozmadan okuyucuya şiirsel bir şölen sunmuştur. Ara ara resimler ile desteklenen kitap aynı zamanda gençler için dikkat çekici özelliktedir. Türkçemizi güzel bir dil ile ifade eden yazar, metin altına kelime anlamlarını da ekleyerek açıklayıcı bir çalışma sunuyor. Bilgin Adalı, amacının genç kuşağın keyifle okuyabileceği bir metin hazırlamak olduğunu kitabın ön girişinde bizimle paylaşmaktadır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/okcunun-yolu", "text": "Tetsuya, zamanında bir ağanın yanında seyis olarak çalışmaktadır. Ancak Ağa, konağa çok nadir geldiğinden Tetsuya kendisini içki ve kadınlara vermiş vaziyettedir. Bir gün yine çok sarhoş olmuş yolda giderken birden düşer bayılır. Onu yolda bulan adam alıp evine getirerek aylarca ilgilenir ve sağlığına kavuşmasını sağlar. Bu adam çok iyi ok atabilmektedir. Tetsuya, ok atışına hayran olur ve kendisine de öğretilmesini ister. Adam da Tetsuya'ya yol göstererek öğretmeye başlar. Gel zaman git zaman Tetsuya'nın ünü tüm ülkeye yayılır ve en iyi okçu olur. Adam Tetsuya'nın ok atmayı çok iyi öğrendiğine kanaat getirdiği zaman ondan ok ve hedefi alır Yay'ı ise hatıra olarak bırakır ve burada öğrendiklerini en sevdiği işte çalışarak uygulamasını ve kendisini bir daha hasta etmemeye çalışmasını söyleyerek yanından gönderir. Tetsuya, bir köye gelerek ve kimselere çok iyi okçu olduğunu söylemeyerek marangozluk yapmaya başlar. Ancak günün birinde bir yabancı Tetsuya'nın izini bularak gelir ve çarşıdan bir oğlana sorarak Tetsuya'yı bulur ve ona meydan okumaya çalışır. Böylece köyde Tetsuya'nın okçu olduğunu öğrenen tek kişi o oğlan olmuştur. Tetsuya adamın bu dediğini kabul eder ve başlarlar ok atmaya Tetsuya adama hatalarını söyler. Adam ise hatalarını kabul ederek, Tetsuya'ya da minnet göstererek oradan ayrılır. Genç oğlan Tetsuya'dan kendisine de ok atmayı öğretmesini ister. Tetsuya ok atmayı öğretemeyeceğini ama Okçu'nun Yolu'nu gösterebileceğini söyleyerek yol bitene kadar çocuğa okçuluğu anlatmaya başlar. İlk önce dostluk ile başlar. Dostlarını iyi, kendini yetiştirmiş, pozitif olan, enerjisi yüksek, amacı olan kişilerden seçmesi gerektiğini çünkü arkadaşlarının desteğinin kendisini yükselttiğini ya da düşürdüğünü anlatır. Seçtiği dostlarının mutlaka bir hedefi, amacı olmalıdır. Yoksa kendisini de bataklığa sürükleyeceklerdir. Yay, ok ve hedeften de bahseder. Yay'ı yaşama benzetir. Bazen dinlenmesi gerekir. Hep hareket halinde olursa kırılacağını, yıpranacağını söyler. Ok enerjisini yaydan alır. Hedefe giden yolda önemli bir araçtır. Ok, niyete benzetilir. Eğer niyet kötü ve ölçüsüz olarak bir işe başladıysa o iş olmamalıdır. Ancak hata yapmaktan korkuluğu için ok atılmıyorsa hata yapmaktan da korkmamalıdır. Hata yapmadan doğrunun ne olduğunu yanlışın nerede yapıldığını dostlarımız da bize söyleyemez. Hata yaparız ki doğruyu bulabilelim. Hedef amaçtır. Amaç olmadan okun atılması bir şey ifade etmez. Hedef iyi belirlenmeli ve iyi odaklanılmalıdır. Sadece hedefi değil çevresinde var olan şeyleri de görmelidir insan. Mesela rüzgar, ok hedefe ilerlerken eğer eserse oku hedefinden şaşırır. Bu yüzden etrafta var olan diğer etkenlere dikkat edilmelidir. Sonra duruş zarif olmalıdır. Zarafetten bir şey kaybedilmemelidir. Nolursa olsun insan zarafetinden vazgeçmemelidir. Okun tutuluşu Yay'ın tutuluşu, kirişi gererken çıkarılacak müzik, hedefe nasıl bakılacağı, atış anı ve tekrar ile anlatımlarını sona erdirir Tetsuya. En son oğlandan da kendisinin aslında okçu olduğunu kimseye söylememesini isteyerek sohbeti sona erdirir. Değerlendirme: Ünlü yazar Paulo Coelho'nun bu eseri Mete Gazoz'a ithaf etmesi ile Okçu'nun Yolu Türkiye de çıkar çıkmaz ün kazanan bir kitap haline geldi. Eser harika çizimler ile desteklenmiş bir çırpıda okunup bitirildiği gibi hayatta karşılaşılabilecek olaylara karşı yerinde ve güz öğütler veriyor. Hata yapmaktan korkmamayı, hata yapmazsak hedefe ulaşamayacağımızı, hedefsiz ilerlemenin zor olacağı, yol da dostlarımızı iyi seçmemiz gerektiği gibi birçok öğütü bize sunuyor. Usta yazarın ustalığını bir kez daha ortaya koyduğu bir eser."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/olaganustu-bir-gece", "text": "1914 yılında Rava-Ruska'da bir Avusturya hafif süvari alayıyla katıldığı çarpışmalarda şehit düşen Baron Fredrich M. von R.nin yazı masasında bulunan notlar daha sonra ailesi tarafından gözden geçirilmesi istenerek yazara verilmiş. Stefan Zweig de sadece altı saatlik bir zaman dilimini kapsayan bu olağanüstü geceyi sadece ismini değiştirerek Olağanüstü Bir Gece kitabı ile yazıya dökmüş. Baron Fredrich'in hikayesi ise şöyle; Tarihler 7 Haziran 1913 ü gösterdiğinde otuz altı yaşındaki barona erken ölen ailesinden bir miras kalmıştı. Kendisi bu fırsatı iyi değerlendirerek subaylık mesleğinden vazgeçmiş ve kendince emekliye ayrılmıştı. Ailesi soylu bir sınıftan geliyordu, normalde de durumu oldukça iyiydi. Üstüne bir de bu miras gelince tamamen zengin ve soylu bir aristokrat olmuştu. Tüm ilgi alanını lüks ve çok nadir uğraşlara ayırıyordu. Mesela antikacılardan nadir parçalar bularak bunları uygun bir sistemle dizmek ona çok keyif verirken, o günlerin en çok okunan kitaplarına ilk sahip olmak da bir diğer uğraşıydı. Tabii birde kadınlar vardı. Kadınlar kesinlikle ilgi alanına giriyordu. Fakat tüm bu zengin yaşayış bir süre sonra onu derin bir durgunluğa soktu. Tam altı ay sürecek bu uzun durgunluk döneminde tüm heveslerinden uzaklaştı. Artık ne kitaplar ne pahalı antikalar ne de kadınlar ona heyecan veriyordu. Sıradan bir hayatın tam içindeydi. Ta ki o olağanüstü geceye kadar. O gün evden bir anlığına çıktı ve etrafın oldukça kalabalık olduğunu faytonların soyluları ve sosyeteden tanıdığı simaları sırayla götürdüklerini gördü. O da hemen bir faytona atladı. Arabacının sorusu ise bütün olayı açıklıyordu. Arabacı \" At yarışlarına değil mi efendim? \"demişti. Baron da bu soruya başını sallayarak cevap vermiş ve kendisini bir anda yarışlarda bulmuştu. Aslında altı ay öncesine kadar böyle olayları hiç kaçırmazdı. İçeri girdiğinde herkesin sıralarına oturduğunu, çok özenle giyindiklerini görmüştü. Yarışın başlamasıyla tüm soylular sanki bambaşka insan oluvermişlerdi. Bağırıyor, kazanmasını istedikleri atın ismini haykırıyorlardı. Bu heyecan bir anda baronu etkiledi. Çünkü onun uzun zamandır hissedemediği bir duyguyu tüm bu insanlar yaşıyorlardı. Ardından yarışlara biraz ara verildi. Bu ara esnasında baronun gözü bir hanımefendiye takılmıştı. Çok güzel ve alımlı olan bu kadın adeta gözleriyle barona cilve yapıyordu. Bu durum yine hoşuna gitti baronun. Çünkü gizli bir oyun ona heyecan vermişti. Fakat kadının yanında birden şişman ve kel bir adam belirdi. Elini kadının omzuna atmasıyla baron onun kadının kocası olduğunu anladı. Artık oyun bitmiş ve heyecanını yitirmişti. Yarışlar tekrar başlarken bir anda kargaşa oldu. Şişman ve kel adam o karmaşayla elindeki tüm kuponları düşürdü. Bir tane kuponda baronun ayağına denk geldi. Eline aldığı sırada yarış başladı. Maçı takip etmeye ve heyecanlanmaya başladı. Çünkü kuponundaki at yeniyordu. Yarış bitti ve tüm ikramiyeyi baron aldı. Bu suç işleme duygusu ve yaşadığı heyecan ona tekrar bilet aldırttı. Yine maçı o kazandı ve çok fazla parası oldu. Fakat baron bu durumdan hiç memnun değildi. Soylu birisine hiç yakışmıyordu bu durum. Üzgün bir şekilde panayır gibi bir yere girdi. Burada insanların arasına karışmak ve durgunluğunun nedenini anlamaya çalışıyordu. Gece yarısına kadar yanına kimse gelmedi. Hatta insanlar ondan uzaklaşıyor gibiydi. Çünkü kıyafeti ve duruşuyla soylu biri olduğunu belli ediyordu. Dükkanlar ve lunapark kapanınca baronun yanında biri geldi. Bu bir fahişeydi. İlk kez birinin dikkatini çektiği için heyecan duydu ve onun peşinden gitti. Fakat biraz uzaklaşınca arkasında iki kişinin olduğunu gördü. Kadına çok yüklü bir para verdi ve arkasındaki iki kişiye de acıyarak onlara da para verdi. Para alan bu aciz insanların yüzündeki mutluluk ona çok büyük bir his yaşattı. O akşam gördüğü herkese yardım etmek istedi. Baloncunun tüm balonlarını satın aldı, kek satan yaşlı kadının önünden kek alarak yüklü bahşiş bıraktı. Evlerin camlarından içeri paralar attı. En sonunda hayatının amacını ve kendi benliğini buldu. O akşamdan sonra çok mutlu ve bilinçli bir insan olarak yaşamaya devam etti. Hiç yalnızlık çekmedi aksine artık sokakta gördüğü her insanla muhabbet ediyor, yardımlaşıyor ve artık yalnızlık duygusunu zerre kadar hissetmiyordu."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/olasiliksiz", "text": "Geleceği görebilen birini yakalama olasılığınız ne kadardır? David Caine Olasılık üzerine uzmanlaşmış bir eğitim görevlisidir fakat en zayıf noktası kumar tutkusudur. Olasılık teorilerini kullanarak her zaman kazanacağını düşünür ve son oyununda da kaybetmesi imkansıza yakın olduğu için oldukça yüklü bir miktar ile oynar. Tabi kaybetmesi imkansıza yakın olmasa da o ufacık olasılık gerçekleşir ve kendini Rus mafyasına binlerce dolar borçlu halde bulur. Dahası beynindeki sorun nedeni ile sürekli nöbet geçirir ve sonunda işini de yapamaz hale gelir. Bunun üzerine deneysel bir tedavi teklifi alır fakat şizofreni olasılığı nedeni ile çekingen davranır. Kardeşi Jasper da şizofrendir ve sürekli bunun ne kadar korkunç olduğunu anlatır. Fakat Caine başka yol olmadığını bilir ve ilaçları kullanmaya başlar. CIA ajanı Nava Vaner gizli bilgileri diğer gizli servislere satarak geçimini sürdürür. Fakat son satışında işler ters gider ve dahası CIA'den NSA'e zorunlu göreve tayin edilir. Kore gizli servisine değerli bir bilgi sağlayamazsa öleceğini bilir ve bu yüzden NSA'in bilgisayarlarında işine yarar bilgiler arar. İşte o anda Dr. Tversky'in araştırmasını görür. Fakat doktorun araştırmasında gözü olan bir tek o değildir. Emekli olması kaçınılmaz olan ve emekliği için bu araştırmanın patentini almak yada çalmak isteyen NSA'in başkanı Forsythe de bu bilginin peşindedir. Dr. Tversky insan beynini geliştirerek geleceği görülebileceğini daha doğrusu çok büyük bir olasılık ile tahmin edilebileceğini düşünür. Bunun içinde ona aşık olan öğrencisini deney olarak kullanır. Fakat son denemesinde işler ters gider ve kız ölür. Fakat ölmeden önce doktora olacak her şeyi ve yapması gerekenleri söyler. Doktor kızın bedeninden hemen kurtulur ve yapması gerekenler için işe koyulur. Doktorun ortadan kaybolması ve dahası deneyinde ölmesi ile herkes Caine'in peşine düşer. Fakat Caine diğer kızdan çok farklıdır. Daha nasıl olduğunu anlamadığı bir şekilde olacak olanları film şeridi gibi görebilmektedir. Tek yapması gereken kendisinin seçtiği geleceği yaşamaktır. Bu şekilde bir patlama sırasında hayatta kalırken de bu yeteneğini kullanır ve bu olay sayesinde Nava ile tanışır. İkisi birlikte kaçmaya başlarlar fakat peşlerinde hem FBA hem de NSA ajanları vardır. Nava ilk başlarda olanlara anlam veremez fakat Caine'e tamamen güvenmeye başlar. Nasıl olduğunu bilmese de onun dedikleri harfiyen olur. Peşlerindekilerde şans olarak adlandırdığımız bu kadar ufak olasılıkların nasıl olduğunu kavrayamadan onların peşinden gitmeye devam ederler. Caine ilk olarak tüm bunların şizofreni sonrası kendi hayal gücünün yarattığına inanır. Bu yüzden tecrübeli olan kardeşi ile konuşmaya karar verir. Kardeşi ona olanların gerçek olduğunu ve beyninde geçenleri detaylı bir şekilde anlattığında Caine artık kaçmanın bir anlamı olmadığına karar verir. Gözlerini her kapattığında geleceği görür ve kaçmanın bir faydası yoktur. O da daha yakalanmadan mükemmel bir kaçış planı hazırlar. Eğer olma olasılıkları yüksek olan tüm tahminleri gerçekleşirse hayatta kalacaktır. En ufak bir şansızlık yada olasılıksızlıkta ise hayatı sona erecektir. Her şeyi tamamladığında koltuğuna oturur ve peşindekilerin onu yakalaması için beklemeye başlar. Peşindekiler buna anlam veremeseler de sonunda onu yakalamanın mutluluğu yaşarlar fakat her şey ondan sonra başlar. Bazıları mektup alır, bazıları telefon, bazıları ise sadece sesi dinler. İmkansız olduğunu düşündükleri tek tek gerçekleşir. Kusursuz bir kaçış planı uygulamaya konmuştur. Olasılıksız Konusu İnsanoğlunun hayata dair bir çok surusu vardır ve genelde cevaplar sürekli felsevi söylemlerde mevcuttur. Fakat hayatta açıklanamayan bir çok olasılık vardır. Düşündüğünüz insan ile birden bire karşılaşmanız, birilerinin şans oyunlarını kazanırken sizin kazanamamanız, birşey yaparken içinizden bir hissin size ne yapacağınızı söylemesi, arada sırada deja vu tarzında hissetmeniz ve buna anlam verememeniz, rüyanızda gördüğünüzü gerçek hayatta bire bir yaşamanız yada rüya mı gerçek mi diye karıştırmanız."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/olimpos-kahramanlari-kayip-kahraman", "text": "Jason uyandığında kendini bir okul otobüsünde bulur. Üstelik yanında onun ellerini tutan bir kız ve durmadan şakalar yapan hareketli bir çocuk vardır. Çevresinde, yaşıt olduğunu anladığı çocuklar şarkılar söylerken onunsa büyük bir problemi vardır. Çünkü kim olduğu hakkında hiçbir fikri yoktur. Yanındakiler ise o uzun süredir oradaymış gibi davranıyorlardır. Çok geçmeden ellerini tutan ve sevgili olduklarını iddaa eden Piper adındaki kıza ve hareketli kıvırcık saçlı çocuğa- Leo'ya- geçmişine ait bir şey hatırlamadığını ve onları tanımadığını söyler. Leo ve Piper ona inanmazlar çünkü onlara göre Jason yaklaşık bir yıldır onlarladır. Okul otobüsü durduğunda,sorumlu koçları Hedge, onları yönlendirir. Bu sırada ani bir fırtına da baş gösterir. Çıkan fırtına cisim almaya başlar. Diğer çocuklar bu olayı sıradan bir fırtına olarak algılarken Jason, Piper ve Leo bunların mitolojik yaratıklar olduğunun farkına varmışlardır. Koç Hedge de öyle... Onları bu yaratıklardan kurtarmak için kendini feda eder ve jason sanki daha önce defalarca yapmış gibi cebinden bir bozuk para çıkararak havaya atar. Atılan para bir kılıca dönüşür ve elektrik alır. Leo ve Piper şaşkınlıkla olanları izlerken, havadan uçan bir at Pegasus- iner. Sıtında da iki kişi taşımaktadır. Biri renkli gözlü iri bir çocuktur. Diğeri ise; sarışın ve güzel bir kız olup insanı çarpan türden parlak gri gözleri vardır. Yere indiklerinde kız etrafa sinirle bakar ve gökyüzüne bakarak bağırmaya başlar. Daha sonra tek kelime etmeden onları melez kampına götürür. Jason , diğer iri çocuktan, sarışın kızın kayıp erkek arkadaşını aradığını öğrenir. Kampa geldiklerinde sarışın kız adının Annabeth olduğunu zeka,bilgelik ve savaş tanrıçası Athena'nın kızı olduğunu söyler. Melez kampı da; hala hayatta olan antik yunan tanrılarının insanlardan olan melez çocuklarının yaşaması içindir.Yarı tanrı çocuklar için dışarıdaki hayat çok tehlikeli olduğundan burada yaşar ve savaş eğitim alırlar.Üstelik tanrı olan anne ya da babalarına ait kulübede kalırlar. Annabeth, onların da yarı tanrı olduğunu söyler. Yalnız tek sorunları şudur ki: hiç biri henüz hangi tanrının çocuğu olduğunu bilmemektedirler. Leo; bir oyun esnasında maden, işçilik, makine ve tamirci tanrı olan Hephaistos 'un oğlu olduğunu öğrenir. Piper ise güzellik ve aşk tanrıçası olan Afrodit'in kızıdır. Jason da gökte şimşekler çaktırınca, tanrıların kralı Zeus'un oğlu olduğunu öğrenirler. Melez kampından aldıkları görevle, tanrıların kraliçesi ve Zeus'un karısı Tanrıça Hera'yı kurtarmak için yola çıkarlar. Bu görevde baş düşmanları ise toprak tanrıça yani Gaia ' dır. Gaia, birinci çocukları olan kötü titanların tanrılar tarafından yok edilmesiyle ikinci çocuklarını yaratır. Bu çocukların adı Gigantlar olup, her bir gigant bir tanrıyı yok etsin diye yaratılmıştır. Bu sebeple onları öldürmek için bir tanrının yardımı gerekmektedir. Ancak tanrılar etkisiz durumdadır. Bu sebeple bu üçlünün hayatta kalma şansları çok küçük olmakla birlikte, her biri başka bir sebepten ötürü Hera'yı kurtarmak istemektedirler. Jason'ın hafızasını çalan ve onu bu kampa getiren Hera' dır. Onu bularak hafızasını geri getirmeyi düşünmektedir. Piper'ın babası bir gigant tarafından kaçırılmıştır ve babasını geri alabilmesi için gigantın tek şartı jason ve Leo'nun ölmeleridir. Leo da küçükken sahip olduğu çılgın bakıcısının kılık değiştiren Hera olduğunu anlamıştır. Böylece Leo bronz bir ejderhayı kendilerini taşımaları için eğitir ve yeniden proglamlar. Yolda onlar için en büyük sıkıntı teşkil eden karlar tanrıçasıyla karşılaştıklarında, rüzgarlar tanrısı Aeolus'un yardımını alarak kaçarlar. Piper'ın annesi Afrodit, onlara Piper'ın babasına ulaşmaları için gerekli yardımı sağlar. Piper, babasını kurtarırlarken Jason ve Leo'ya asla ihanet etmez. Bu sırada da Jason'la arasında farklı bir şeyler olduğunu da hissetmeye başlamıştır. Nihayet Hera'nın tutsak edildiği yere vardıklarında, bir tanrıçayı bile tutsak edebilecek olan gigantlar kralı ile karşılaşırlar. Bu gigant, Zeus'a karşılık yapılmıştır. Hera'yı kaçırmasının sebebi de onun enerjisini kullanıp yeniden güçlenmektir. Leo ve Piper,kafesi açarlar. Hera dışarı çıktığında, gigant kralı henüz güçlü olmadığı için kaçar. Görevden sağ çıkmayı başarabilen bu üç yarı tanrı, kampa geri dönerken, Jason da yavaş yavaş geçmişini hatırlamaya başladığını hisseder. Jason, Roma kampından gelmektedir. Üstelik o kampın yani -antik romaca- Lejyonun lideridir. Hera ise onun hafızasını silerek, onu Yunan kampının lideri yapmış, belli melezlerle bir araya getirmiştir. Neler olduğunu fark ederek, kampın önemli meselelerinin konuşulduğu büyük eve gider. İçeride tüm tanrıları temsilen bir çocuğun, kamp müdürünün, Annabeth, Leo, ve Piper'ın da orada olduğunu görür. Onlara düşündüklerini anlattığında Annabeth'in de; kayıp erkek arkadaşı olan denizler tanrısı Poseidon'un oğlu Percy Jackson'ın şuan nerede olduğunu anladığını fark eder. Tanrıça Hera, tanrıların gigant savaşında melezlere ihtiyacı olduğunu fark edip, yunan ve roma kamplarının liderlerini yer değiştirmiştir. Böylece roma kampının lideri Jason Grace, yunan kampının lideri, yunan kampının lideri Percy Jackson ise Roma kampının lideri olmuştur. Ve tabii ki her ikisi de geçmişlerine dair hafızaları silinmiştir. Kitap seriyi oluşturan büyük kehanetle devam eder:"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/oliver-twist", "text": "Bu arada bebek durmaksızın ağlıyor, sanki yazgısına isyan ediyordu. Öksüz bir çocuk olarak başına gelebilecekleri bilse, hiç şüphe yok ki daha şiddetli ağlardı. Kim olduğu bilinmeyen bir kadının Güçsüzler Evinde doğum yapmasıyla başlıyor Oliver'ın trajik öyküsü. Daha doğumunda hayatın ilk tekmesini yiyor. Adını ayaküstü onu doğuran doktor veriyor. 10 yaşına kadar yoksulluk içinde kilisenin bakımevinde yaşıyor. Güçsüzler Evi'nin müdürü Bay Bumble on yaşına girdiğinde onu alıp doğduğu yere geri getiriyor. Fakat bu çok uzun sürmüyor. Fazladan lapa istediği için cezalandırıldığı sırada onu bir nevi köle olarak satıyor. Bay Sowerberry, 5 günün sonunda bir arkadaşı vasıtasıyla ilana ulaşıyor. Cenaze levazımatçılıkla uğraşan bu adam Oliver'ı alıyor. Fakat bu Oliver'ın kurtuluşu olmuyor. Aksine daha üzücü ve daha tehlikeli bir yol alıyor. Annesi hakkında söylenenler sonrası Oliver'ı çırağı olarak kullanan ve ona sürekli eziyet eden Noah ile bir kavgaya girişiyor. Fakat evin hanımı ve kızı da olaya dahil oluyor ve üçü bir olup Oliver'ı dövüyorlar. Birkaç gün mahzene kapatılıyor. Mahzende kaçma planları yapan Oliver'ın ilk fırsatında birkaç kez adını duyduğu Londra'ya doğru yol alıyor. Londra yolunda bir köyde daha fazla dayanamayıp bayılıyor. Köy halkına olanları anlatıp onların yardımıyla biraz yiyecek topluyor ve yoluna devam ediyor. Bahtsız Oliver'ın yolu John adlı biriyle kesişiyor. Ona yemek ısmarlayıp Londra'ya kadar eşlik edebileceğini söyleyince ona güveniyor. Bu fikri onu dar sokaklardan, kirli mahallelerden geçirmeye başlayınca değişiyor. John onu yankesiciler çetesine sürüklüyor. Yankesicilik çetesi yaşlı bir adamı soyarlar ve suç Oliver'ın üzerine kalır. Fakat yaşlı adam Oliver'ın o saf yüzüne bakarak bu işin içinde bir iş olduğunu düşünür. Oliver bayılınca onu evine götürür. Kısa bir mutlu dönem yaşar Bay Brownlow ve Bayan Bedwin'in yanında Oliver. Tüm yaşam öyküsünü onlarla paylaşır. Onların yanında kısa bir dönem mutlu kalsa da, Bay Fagin ve diğerleri onun peşini bırakmazlar. Onu kaçırırlar. Yine eski kötü hayatına dönen Oliver'ı tekrar kaçmasın ya da polise gitmesin diye eve kilitlerler uzun bir süre. Bir soygun için lazım olana kadar orada kalır. Soygun yapmaya çalıştıkları sırada vurulur. Çalıların arasına saklanır. Bir süre sonra soymaya çalıştıkları evin kapısını çalar ve dayanamayıp bayılır. Bu evde yaşamakta olan Bayan Maylie ve Rosa onun hikayesini öğrenmek isterler. Ona bu şekilde sevgiyle yaklaşan insanlara Oliver hayat hikayesini anlatır. Bunun üzerine Bayan Maylie onu kanatları altına alır. Oliver bu mutlu evde 3 ay geçirir. Fakat maalesef yolu yine yankesiciler çetesiyle çakışır. Bu arada Monks adındaki uzun paltolu adam Oliver'ın hayatına dair izleri yok etmektedir. Annesinden kalan tüm belgeleri nehre atar ve yok eder. Sonradan anlaşılır ki Monks aslında Oliver'ın kardeşidir. Miras için üvey annesini öldürme kararı almış bunu fark eden zavallı kadın Londra'dan kaçmıştır. Yine kötü planlar peşinde olan çetedeki Nancy artık Oliver'a zarar vermek istemediği için her şeyi Bayan Maylie'ye anlatmak için otele gider. O sırada orada olmadığı için tüm bildiklerini Rosa'ya anlatır. Gece yarısı buluşma planı yaparlar fakat Nancy izlendiğinden korktuğu için gelemez. Bu sırada Oliver ve Rosa, tüm her şey için teşekkür etmek adına Bay Brownlow ve Bayan Bedwin'i ziyaret ederler. Başından geçen her şeyi anlatır Oliver. Bay Grimwig, ona güvenmediği için ve hırsız olduğunu düşündüğü için pişman olmuştur. Bir sonraki Pazar günü Nancy sevgilisini yani Bill'i sarhoş eder ve buluşmaya gider fakat arkasındaki Bill değil Charley'dir. Charley tüm duyduklarını Fagin ve Bill'e yetiştirir. Bill çok öfkelenir ve eve gidip Nancy'i döver, o kadar sinirlidir ki onun öldüğünü bile fark etmez. Sonra da kaçar. Bay Brownlow ve Rosa, polise gidip tüm gerçekleri anlatırlar. Bay Brownlow, Bay Bumble'ın Güçsüzler Evinden atılmasını sağlar, Edward tüm mal varlığını paraya çevirip Amerika'ya gitmiştir fakat parayı kumarda kaybedip soygun yapınca ömür boyu hapse mahkum olur. Bay Fagin yakalanıp hapse atılır, Charley yaptığı her şeyden pişman olup eski hayatını kenara bırakır, bir çiftçinin yanında çalışmaya başlar. Bay Brownlow ise Oliver'ı evlat edinir. Tüm her şeyi geride bırakan Oliver'ın hayatının çile çektiği kısım son bulmuştur. Küçükken birçoğumuzun okuduğu bu kitap, benim kitaplığımdaki birine vermeye kıyamadığım yegane kitaplardan biridir. Aradan bunca zaman geçtikten sonra bile bir çocuk kitabı olmasına rağmen beni duygulandırdı. Defalarca filmlere uyarlanan bu kitap bence her ilkokul çocuğunda olması gereken muhteşem bir kitap. Yazan: Sena AKSOY Oliver Twist Konusu Bir Charles Dickens okumak her ne kadar değerli bir okuma hali yaratsa da aynı zamanda özümsemesi zorlu bir yolu da bizlere sunmaktadır. Dünya klasikleri içinde yerini almış olan söz konusu eser, kapitalizm(1) öncesi İngiliz gettolarında yaşanan olumsuzlukları ve acıları ustalıkla betimleyerek gözler önüne sermeye çalışmaktadır. Aynı zamanda Oliver Twist romanı, geçtiği zamanın kent yaşamını ve ideolojisini de bütün çıplaklığıyla anlatması bakımından ve dönemin İngiltere'sini yorumlaması açısından önemli bir sayfa açmaktadır. İngiliz klasikleri arasında sayılmasının belki de en temel nedeni de budur. Charles Dickens, Oliver Twist adında yetim bir çocuğun hayatı üzerinden bir dönem anlatısı sunmaktadır bizlere. Yetimhanede dünyaya gelmiştir Twist ve adını da bu kurumda çalışan müdür vermiştir ona. Öncelikle romanın biçimsel ve dilsel niteliklerinden söz etmekte yarar olacaktır zannımca. İlk bakışta oldukça kalın görünse de gündelik yaşama dair diyalogların bolca kullanılması ve akıcı/sürükleyici bir kurgunun benimsenmesi bu zorluğu kolaylaştıran bir duruma getirmiştir. Victoria döneminin Londra'sına ve o dönem görece her şeyden daha üstün olan kiliseye yönelik de eleştirileri ince ince işleyen eser, karakter sayısı konusunda da oldukça cömert davranmıştır. Fagin, Rose, Charlotte, Brownlow, Dr. Losborn, Sikes... Aslında bunun da bir sebebi vardır. Söz konusu çok seslilik yine o dönem Londra'sını tasvir etmek için bulunmaz bir Hint kumaşı niteliğindedir. Toplumsal çatışmaların büyük bir ustalıkla anlatıldığı eserde, hiçbir eleştiriden de kaçınılmamıştır. Bütün bu özellikleri kendi içinde barındıran yapıt, hemen hemen her kesimden, yaştan, sınıftan herkesin kolaylıkla anlayabileceği ve aynı zamanda okuduğu şeyden zevk alacağı bir içeriği sunmaktadır. İçerik açısından bakıldığında ise gayet doyurucu olduğu söylenebilir. Kitabı okuduğunuz zaman o dönemin Londra'sının sokaklarında siz de Oliver ve arkadaşları ile gezebilir, onların geçtiği yollarda yürüyebilir ve hayal edebilirsiniz. Bırakın sözcükler sizin için bütün hünerlerini göstersinler. Genel anlamda bir drama hali çizilse de kitabın son sayfalarında karma felsefesinin hayaleti sizleri karşılayacaktır. İyiler eninde sonunda mutlaka kazanan taraftır... Ayrıca eserin sinema tarzındaki gösterimleri de mevcuttur ancak yine de kitabın verdiği tadını vermediği düşünülmektedir. Ne de olsa romanlar kendi hayal dünyamızı kendimizin oluşturmasına izin verirken, sinema dünyası başkalarının oluşturduğu hayal dünyasından ancak gezinmemize izin vermektedir. Bu açıdan romandan yana kullandığım tercihimin ne denli yerinde olduğunu tekrardan gördüm. Toplumsal eleştirilerin doruğa ulaştığı Dickens'ın bu eserinde, Victoria dönemi Londrası'nın toplumsal yapısını da anlayabilme şansımız olmaktadır. Kendisi de bir İngiliz olan Dickens, eserinde, bir İngiliz gibi geleneksellikten ödün vermemiş ve düşüncelerini açıkça ifade edebilmiştir. Bu manada, özellikle kent ve çevre konusunda okuma yapmak isteyenlerin, Dostoyevski ve Tolstoy'un yanına mutlaka bir Dickens getirmesi taraftarıyım. Roman konusunda son zamanlarda fazla okuma yapamayanların dayanılmaz acıları eşliğinde değerlendirmeye çalıştığım eser, beynimde bazı nöronların tekrardan işlevlerini kazanmasına yol açtı. Görünen gerçeklerin arkasına bakmayı ya da en azından gördüklerimizi sorgulamayı misyon edindiğimizde, romanın bize ne denli yararlı olacağını bir kez daha anladım. Klasikler, her daim iyidir ve hiçbir zaman değerleri azalmaz ve hatta zaman zaman artarak ilerler. Oliver Twist de bütün bu nitelikleri kendi içinde barındırdığı için çok okunası bir roman olmuştur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/olmayan-ulke", "text": "İnsanlar ile Büyücülerin Gün Ovası'ndaki Son Savaşı Canlılar ilk varolduğundan beri varolan canlıların en zekileri insanlar ve büyücülermiş. Ancak büyücüler kendilerinin ay tozundan yaratıldığını düşündüğünden topraktan yaratılmış olan insana üstten bakarmış. Bir gün bu iki akıllı canlı savaşa tutulmuş. İnsanların kralı, büyücülerin kralını yenince büyük bir şenlik başlamış insan tarafında. Büyücüler ise kapatmışlar kendini bir dağa. Halk kralı çok güçlü saymış bunları duyan Padişah en kıymetlisi olan üç kızını da alıp çıkmış halkın yanına. Üç kızı; Gök Hanım, Yer Hanım ve Su hanımmış. Su hanım kralın ölmüş eşine benzediği için kralın en sevdiği kızı o olsa da bunu kimseye hissettirmeden hepsine hep eşit davranmış. Ve kızlarının hepsini hep çok sevmiş. Kızlarda buna karşılık hiç babalarının sözünden çıkmamış. Ancak her mutluluk kısa sürer. Zaman geçmiş prensesler büyümüş, serpilmiş, güzelleşmiş ve evlilik zamanları gelmiş. Ancak kralın gözünde hepsi birer çocuk olduğundan bunu fark etmemiş. Kızların dadısı olan Dadı Kadın, bir gün kralın huzuruna çıkarak kızların evlilik çağına geldiğini eşlerini ise saraya bir köprü yaptırması ve kızların her birine bir elma verilerek o köprünün başında köprüden geçen erkeklere bakıp içlerinden seçerek beğendiklerine o elmayı atmalarını böylece eşlerini seçebileceklerini söyler. Bu krala mantıklı gelir ve hemen köprünün yapılmasını emreder. Su Hanım'ın Tuhaf Seçimi Köprü yapılmış tüm hazırlıklar kırk gün kırk gece sürmüş. Kırk birinci gün prensesler çıkmışlar köprü başına ancak Gök Prenses Sağ vezirin büyük oğluna, Yer Prenses ise Sol vezirin ortanca oğluna zaten sevdalıymış geriye bir tek Su hanım kalmış. O da köprünün altından geçenlerden birini seçecekmiş. Derken ülkenin genç, eğitimli, yakışıklı erkekleri köprünün altından geçmeye başlamış. İlk elmayı büyük Prenses atmış sağ vezirin büyük oğluna. Padişah bu seçimden pek memnun kalmış. İkinci elmayı atan ise ortanca Prenses olmuş. O da sol vezirin ortanca oğluna atmış. Padişah bu seçime de çok memnun kalmış. İki damadını da sever sayarmış. Gelmiş son Prensese. Su Hanım, birini görmüş kendi gözünden yakışıklı, genç bir delikanlı. Atmış elmayı ama onun haricinde herkes onu gözü kör, ayağı topal bir eşek olarak görüyormuş. Üç kez denemiş ancak üçünde de aynı eşeğe denk gelince padişah, kendisini herkese rezil ettiği için prenses ile eşeğin en kötü ahıra kapatılarak düğün gününü beklemesini emretmiş. Büyücü Kral'ın Oğlu Rüzgar'ın Su Hanım'a Duyduğu Sevgi Su Hanım kapatılmış eşekle birlikte ahıra ancak kendisi onu hala yakışıklı bir delikanlı olarak görüyormuş. Yalnız kalınca konuşmuş delikanlı. Adının Rüzgar olduğunu, büyücü Kral'ın Oğlu olduğunu, hayal ülkesinden insan kraldan intikam almak için geldiğini ancak Su Hanım'ı görür görmez bundan vazgeçip aşık olduğunu anlatmış. Kendini kabul ettirmek için yarışlara katılacak kazandıktan sonra ise Kral'ın karşısına çıkarak her şeyi anlatacakmış. Ancak o zamana kadar prensesin eşeğin kim olduğunu kimseye söylememesi gerekiyormuş. Rüzgar tekrar eşek haline bürünüp ölü taklidi yapınca prenses ahırdan çıkarılır. Babası da onu affeder. Yarın yarışlar başlayacaktır. Yedi Gün Sürecek Yedi Büyük Yarışmayı Kim Kazanacak? İlk yarış Güreşmiş toplam 16 kişi içinden Rüzgar kazanmış ilk yarışı ve dilek olarak da tüm yarışlara katılmayı gerçek dileğini yarışların sonunda dileyeceğini söylemiş. İkinci yarış Ciritmis. Rüzgar bu yarışı da kazanınca padişahın sevgisi daha da bir artmış Rüzgar'a karşı. Ablaları Rüzgarın yakışıklılığını gördükçe Su Hanım'ı azarlıyor keşke bu çocuğu seçseydin diye bağırıyorlarmış. Buna daha fazla dayanamayan Su Hanım Rüzgar'ın anlatma demesine rağmen her şeyi ablalarına anlatmış. Ablaları yarış sonuna kadar babalarına anlatmayacağına söz verse de hemen gidip yetiştirmiş. Padişah'ın Büyük Öfkesi Ertesi gün kılıç savaşları olduğunda padişah 12 asker saklamış yarış meydanına. Rüzgar, bu savaşı da kazanınca kılıcını ustalıkla alıp elinden çıkarmış 12 askerini meydana. Rüzgar aslana dönüşerek püskürtmüş hepsini. Sonra Su Hanım'a dönerek söz'den dönünce asla kavuşamayacakları kuralını hatırlatmış ve babasına her şeyi anlatarak güvercin olup uçmuş oradan. Prenses bin pişman girmiş saraya büyük bir hüzünle. Ancak prenses hariç hiç kimse üzgün değilmiş ve kimse prensese hak vermiyormuş. Su Hanım'ın Saraydan Kaçışı Birkaç gün içinde Su Hanım erimiş akmış. Hiç yemek yemez, su içmez, uyumaz olmuş. Onun bu haline üzülen dadı kadın bunun bir yolu yok mu? diye sormuş Su Hanım'a. Su Hanım eğer demir ayakkabı delinince, demir asa eğilinceye kadar ararsa. Rüzgar'ı onu bulacağım çünkü bu bir büyücü töresi demiş. Böyle mutlu olacağına inandırınca dadı kadını hemen ayakkabı ve asa yaptırılarak ablalarının düğününden hemen sonra saraydan kaçarak ay dağlarındaki Hayal Ülkesini aramak için kaçmış saraydan Ay Dağlarındaki Altın Kanatlı Kelebek Su Hanım, günlerce, haftalarca, aylarca yol gitmiş. Sonunda ayakkabıları delinmiş. Yol da bir de ne görsün altın kanatlı bir kelebek varmış. Onu bir dağın bir kovuğuna götürmüş. Prenses o kovuktan yansıyan ışıktan oranın Hayal ülkesi olduğunu anlamış asayı kovuğu genişletmek için kullansa da o kırılmış. Altın kanatlı kelebek karşısına büyük bir kelebek olarak çıkmış ve üç soru sormuş. Soruların cevabını aldıktan sonra aslında Rüzgar olduğunu açıklamış. Prensesi hayal ülkesine bir menekşe kılığında sokmuş. Hayal Ülkesinin Büyücü Kraliçesi Rüzgar elinde menekşeyle girince saraya büyücü kraliçe anlamış onun Su Hanım olduğunu. Ancak Rüzgar, sarayı terk etmekle tehdit edince ay üstüne yemin etmiş Su Hanım'a kötülük etmeyeceğine ve gelini olarak kabul edeceğine Rüzgar annesine inanmasa da Su Hanım'ı insana çevirmiş ve odasına kadar eşlik etmiş. Büyücü Teyze Kocaman Bir Akbaba Oluyor Sabah Büyücü kraliçe Rüzgar çıktıktan sonra Su Hanım'ı kendi kız kardeşinin yanına göndermiş. Kız kardeşi Su Hanım'ı öldürecek diye anlaşmış onunla. Ancak Rüzgar annesine güvenmediği için uğur böceğine dönüşerek omzuna konmuş Su Hanım'ın. Büyücü kraliçenin kız kardeşi teyze Su Hanım'ı Anka kuşunun 3 farklı renkteki tüyünü almak için dağa yollayıp ardından da kendisi akbabaya dönüşerek peşine düşmüş. Bunu gören Rüzgar, kartala dönüşüp teyzesini yenerek eve döner. Ve annesine kızar. Bunu duyan annesi kendisinin yaptığını inkar ederek erkek kardeşini arar ve yarın Su Hanım'ı ona yollayacağını söyler. Büyücü Dayı Dev Bir Örümceğe Dönüşüyor Büyücü kraliçe Su Hanım'ı gelinlik kumaşı bahanesiyle erkek kardeşinin yanına gönderir. Erkek kardeşi de arkadaki mağaraya göndererek kendisi de zehirli bir örümceğe dönüşür. Su Hanım'ı öldürmek için harekete geçmişken kırlangıç kılığında gelen Rüzgar dayısıyla konuşsa da ona fayda etmediğini görünce bir kertenkeleye dönerek dayısını alt eder. Artık annesinin oyunlarından bıkan Rüzgar her şeyi Su Hanım'a açıklar ve onu bir defne yaprağına dönüştürür. Kendisi de boraya dönerek Hayal ülkesinden çıkarlar. Büyücü Kraliçe Su Hanım ile Rüzgar'ın Peşinde Kraliçe hemen kasırga olarak düşer peşlerine kraliçenin her buldum sanmasında Rüzgar kendisini ve Su Hanım'ı farklı bir kılığa döndürerek kaçar annesinden. En son çareyi Ay tepesine çıkmakta bulur. Orada annesinin Su Hanım'a dokunmamak için ettiği yemini bozdurarak kurtulacaklarını düşünür ve hemen anka kuşuna dönerek yola koyulur. Ay Tanrısına Sunulan Kurban Rüzgar ve Su Hanım kraliçe geldiğinde kavga edermiş gibi görünerek Su Hanım Rüzgar'a saldırır. Oğlunu korumak isteyen kraliçe Su Hanım'a saldırınca yemini bozulur böylece ateşten bir çemberin içinde kalır. Su Hanım ve Rüzgar ise Venüs yıldızını takip ederek güzellikler ülkesine yani Olmayan Ülke'ye doğru yola çıkarlar. Olmayan Ülke İstedikleri gibi iyilikle dolu olan bir ülke var eden Rüzgar ve Su Hanım sonsuza kadar mutluluk ve iyilik içinde yaşadılar. Değerlendirme: Kin ve nefret dolu ailelerinin arasından aşkla, iyilikle sıyrılan Rüzgar ve Su Hanım'ın masalını anlatan kitap bir çırpıda okunuyor ve insanı hayal dünyasının içine hapsediyor. Çok sevdiğim bir masal oldu."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/olu-canlar", "text": "Kitabımızın yazarı Nikolay Vasilyeviç Gogol, 19. Yüzyılın ilk dönemlerinde yaşamış, gerçekçi akımı benimsemiş Ukrayna asıllı biridir. En önemli ve ünlü eseri Ölü Canlar'dır. Rusya'nın ünlü yazarı Puşkin'in yakın arkadaşlarındandır. Hatta bu kitabın konusunun Puşkin tarafından kendisine önerildiği söylenmektedir. Aslında Gogol romanı üç cilt olarak tasarlamak istemiştir. Fakat o kadar çok tepki almıştır ki diğer iki cildini tamamlayamamıştır. Bir kriz anında ikinci cildi için yazdıklarını yaktığı söylenir. Tam bir vatansever olan Gogol, bu eserinde ülkesindeki çarpıklıkları gerçekçi bir dille anlatır. Ama her dönemde olduğu gibi içinde bulunduğu sistem eleştiriye açık değildir. Romanın ana kahramanı maceraperestliği ve dolandırıcılığı ile dikkat çeken Pavel Ivanovich Çiçikov'dur. Zengin olmak en büyük hayalidir ve bu hayalini gerçekleştirmek için her şeyi yapabilecek kapasitededir. Pavel, Rusya'da kasaba kasaba dolaşıp toprak sahiplerinden köylülerini satın almaya başlar. Fakat Çiçikov'un farklı bir amacı vardır; sadece ölü olan ama kayda geçmemiş köleleri satın almaktır. Zaten her toprak sahibi o zamanlarda her kölesi için vergi verdiğinden zaten ölü olan bu köleleri para karşılığı satarak kara geçtiklerini düşünür ve mutlu olurlar. Pavel ise mevcut olmayan bu mülkü rehine koyar ve karşılığında para alır. Oldukça karlı bir iştir. Öncelikle Rusya'nın N... kentine gelir. Kendisini toprak sahibi olarak tanıtır. Konuşması ve görgüsü ile herkesin hayranlığını kazanır. Kimse ondan şüphelenmez. Şehrin ileri gelenleri ile tanışır. Ki bunlar, polis, vali, savcı yargıç gibi önemli insanlardır. Bu insanlarla akşam toplantıları yapar, yemeklere katılır. Bu insanlarda kibar ve saygılı bir insan izlenimi yaratır. Sonra sırayla çiftlik sahipleriyle görüşemeye başlar. Önce Manilov'un çiftçiliğine gider. Bu adam silik karakterli ve çabuk kanan saf bir insandır. Pavel Manilov'da iyi bir izlenim bırakır. Yemekten sonra Pavel köylülerin ve özellikle yaşıyor gibi gözüken ama ölü olan köylülerin sayısını sorar. Bu soru Manilov'u önce telaşlandırsa da, Pavel'in boştan yere vergi verdiğini söylemesi üzerine satmayı kabul eder. Yalnız aralarındaki arkadaşlığı öne sürerek karşılığında para almaz. Bu durum kahramanımız için oldukça karlı bir iş olur. İkinci olarak gece kaldıkları Bayan Koroboçka ile ölü köleler hakkında konuşur. Kadın önce gerilir, fakat ilerleyen sohbette kadının çiftliğinden alışveriş yapacağını teminat verir ölü kölelerini satın alır. Üçüncü olarak yalancı, sarhoş ve sevilmeyen toprak sahibi Nozdryev ile konuşur. Yemekti, içkiydi derken söz yine ölü kölelere gelir. Fakat bu adam çok uyanıktır. Neden bu ölü canları satın aldığını sorar. O sırada Pavel bir yalan uydurur. Bir kızı çok sevdiğini, fakat babasının üç yüz kölesi olmadıkça kızı vermeyeceğini söyler. Nozdryev inanmasa da inanmış numarası yapar. Bu sıralarda Çiçikov'un köle satın alması kentin dedikodu konusu okur. Herkes kendine göre yorumlar yapar. Neden köylülerin başka bir yere taşınmasına kimsenin aklı ermez. Fakat ortalıkta Çiçikov'un çok zengin olduğu sözleri dolaşır, bu da açıkçası kahramanımızın işine gelmektedir. Bu durumdan dolayı daha çok sevilmektedir. Özellikle kadınlar birer Pavel Çiçikov hayranı olmuşlardır. Kentteki insanlar zaten konukseverdir ve Pavel'i de çok sevdikleri için onu daha çok misafir etmek isterler. Bu yüzden Pavel bir yolunu bulup da gitmenin çaresini bulamaz. Bu konukseverlikten o da çok memnundur. Ancak o sıralarda başına talihsiz bir olay gelir. Bir partide Nozdryev birden salona dalar ve Pavel'in bir sahtekar olduğunu ve ölü canlar satın aldığını söyler. Herke şok olmuştur. Kimse ölü canları neden satın aldığını anlamaz. Hatta bazıları amacının valinin kızını kaçırmak olduğunu söyler. Bu durumlardan dolayı kenti terk eder. Bu bölümden sonra kitap Pavel'in neden bu kadar açgözlü ve sahtekar olduğunu anlamamız sağlar. Kötü bir çocukluk yaşamıştır. Memur olmuş ve orada ölü canlar ile nasıl para kazanılacağını öğrenir. Bir dizi olaydan sonra yaptığı sahtekarlıklar öğrenilir ve Prens'in kulağına kadar gider. Pavel hapse atılır. Arkadaşı sayesinde kurtarılır. Arkadaşının tek isteği sahtekarlığı bırakmasıdır. Fakat bu sahtekarlık tüm ülkede almış başını gitmiştir. İşte Gogol, ülkesini kıskaca alan bu durumlardan rahatsız olduğu için bu romanı yazmıştır. Doğal olarak da çok tepki çekmiştir. Günümüzde de bu tarz durumlar ülkelerin en büyük sorunlarından biri olmaya devam etmektedir. O yüzden yazımı kitapta bahsi geçen valinin sözleri ile bitirmek istiyorum: \"Sahteciliğin hiçbir ceza, önlem ve yaptırım ile ortadan kaldırılamayacağını bilirim. Çünkü sahteciliğin kökleri ruhumuzun ta derinliklerine kadar sokulmuş ve rüşvet alma, olağan bir hak durumuna girmiştir. Düşman karşısında nasıl silaha sarılmışsak, namussuzluk ve sahteciliğe karşı da ayaklanmamız gerektiğini herkes anlamadıkça kötülükleri ortadan kaldırmamıza olanak yoktur...\" Ölü Canlar Konusu Rus yazar Gogol'un en ünlü romanı olarak kabul edilen Ölü Canlar aslında seri olacakken aldığı tepkiler nedeni ile devamı getirilememiş bir eserdir. Ölü Canlar konusu genel olarak ana karakter olan Pavel'in hikayesinden ibarettir. Pavel zengin olma hayalini gerçekleştirmek için herşeyi yapmaya hazır birisidir. Köyleri dolaşarak buradaki toprak sahiplerinden köylüleri satın alır. Fakat bu köylüler aslında ölü olan köylülerdir. Yani olmayan köylüleri var gibi göstererek onlar üzerinden gelir elde etmeye başlar. Kitabın en ilginç kısmı Pavel'in nasıl ölü köylüler üzerinden para kazandığı kısımdır. Bunun için yazar Pavel'in geçmişine gider ve nasıl bir çocukluk yaşadığıdan itibaren Pavel'in hayat hikayesini sunar. Pavel'in memur olması ile ölü insanlar üzerinden para kazanabileceğini öğrenmesi sonrası bu sahtekarlığa başlamış ve zengin olmasını sağlamıştır. Fakat bu sahtekarlığın ortaya çıkması ile hapse atılır ama artık zengin olduğu için kurtulmanın da yolunu bulur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/olu-ozanlar-dernegi", "text": "Ölü Ozanlar Derneği, N. H. Kleinbaum'ın aynı adlı filmden uyarlanarak yazmış olduğu kitabıdır. Bilge Kültür Sanat Yayınları'nda ilk basımı 2012 yılında yapılmış olan Ölü Ozanlar Derneği, bir grup lise öğrencisinin okullarına yeni gelen edebiyat öğretmeni ile beraber hayatlarının değişimini konu alır. Charlie, Knox, Neil, Todd, Cameron, Pitts ve Meeks Welton'daki en disiplinli ve aynı zamanda sıkıcı okul olan Welton Akademisi'nde eğitim gören yedi arkadaştır. Welton Akademisi, tüm kurallara uyma zorunluluğu ve bağlı kaldığı birkaç ilke ile tüm öğrencilerin hayal güçlerini körelten bir okuldur. Todd Anderson, okula yeni katılan öğrencilerden biridir. Oldukça çekingen ve içine kapanık olmasına rağmen oda arkadaşı Neil sayesinde diğerleriyle beraber iyi bir arkadaş grubu oluştururlar. Ders yılı başladığında, öğrenciler için en ilginç şey yeni edebiyat öğretmenleri Bay Keating ve onun farklı öğretim şekilleri olur. Bütün öğrenciler onu çok sevmiş ve kısa sürede sloganını da benimsemişlerdir: \"Anı yaşa!\" Ve aslında ailelerinin dayatmalarıyla veya çevrelerinin beklentileri ile yapmaları beklenen meslekleri yapmamak istediklerini fark ederler. Bay Keating sayesinde hepsinin yaşamı değişir. Her şey, bir öğlen yemeği sırasında Neil'in eski bir okul yıllığında Bay Keating 'in ismini görmesiyle başlar. Açıklama kısmında diğer birçok şeyle beraber Ölü Ozanlar Derneği yazmaktadır. Fakat daha fazla bir bilgi yoktur. Yıllığı diğer öğrencilere gösterdiğinde hepsi çok şaşırır ve meraklanırlar. Bay Keating' e Ölü Ozanlar Derneği'nin ne demek olduğunu sorduklarında Ölü Ozanlar Derneği'nin bir grup insanın toplanarak beraberce şiir okudukları eski ve gizli bir topluluk olduğunu öğrenirler. Bu onları oldukça heyecanlandırır ve birlikte Ölü Ozanlar Derneği'ni yeniden canlandırmaya karar verirler. Bu sırada içine kapanık olan Todd yavaş yavaş açılmaya başlamakta, Neil yakında sergilenecek bir Shakespeare oyununda babasından gizli rol almakta, Knox bir davet sırasında karşılaştığı Chris'e aşık olmakta ve hepsi kendilerine göre 'anı yaşamakta'dırlar. Bunların hepsi Bay Keating sayesinde olmuştur. Fakat Keating' in alışılmamış yöntemleri aşırı disiplinli okul müdürü Bay Nolan tarafından tepki almaya başlamıştır. Neil'in başrolü oynadığı oyunun oynanacağı gün gelip çatar. Tüm arkadaşları Bay Keating ile beraber onu izlemeye, destek olmaya gelmiştir. İzleyicilerin arasında Neil'in babası Bay Perry de vardır. Oyun başlar, Neil çok başarılıdır. Herkes oyuncuları ayakta alkışlar. Fakat oyun bittiğinde Bay Perry Neil'i alıp eve götürür, ona bağırır, çok öfkelenmiştir. Onu Welton Akademisi'nden alıp askeri okula yazdıracağını söyler. Neil ne kadar üzgün olsa da babasına karşı çıkamaz. Çareyi kendini öldürmekte bulur. Babasının eski tabancasıyla intihar eder. Olanlar duyulduğunda herkes çok üzülür, Todd öfke krizi geçirir. Bay Perry'e öfkelidir, Neil'in yalnızca anı yaşamasına engel olmuştur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/olum-bir-varmis-bir-yokmus", "text": "Kitapta kemikleşmiş bir insan karakteri bulunmaz. Ölüm başlı başına hem karakter hem de konu olarak yer almıştır. Adı verilmeyen bir şehirde ertesi gün kimse ölmez. Hasta yataklarında ölümü bekleyen, intihar eden, trafik kazası geçiren en ölümcül hastalar bile ölmez. Gazeteciler, kamu çalışanları, insanlar bu duruma şaşırmakta ve bakandan açıklama yapmasını beklemektedirler. Gecenin bir saatinde bildiri yayımlanır. Bakan halkı rahatlatmak adına Tanrı'nın bu ölümsüzlüğü adı verilmeyen bir ülkeye layık gördüğünü söyler. Ülke olarak yaşanan tüm olumsuzluklara meydan vermeyeceklerini de belirtir. Başbakanı kardinal arar. Başbakana ölüm yok olduğunda kilisenin de yok olacağını söyler. İnsanlar ölüm olmadığını duyunca sokağa savrulur. İnsanlar görüş bakımından ikiye ayrılır. Bazı insanlar ölümü bazı insanlar ölümsüzlüğü savunur hale gelir. Ülkede sağlıkta çökmek üzeredir. Ölen insanlar olmayınca hastahanede yer kalmaz. Ölümsüzlük ülkede kol gezdiğinden onlar için fark eden durum olmayacaktır. Sağlık Bakanlığı ile görüşmenin sonucunda hastaların evde kalmalarının uygun olduğunu düşünürler. Böylelikle sağlık altyapı sorunu ortadan kalkar. Cenaze levazımatçıları, hastaneler, huzurevleri, sigorta şirketleri ölümün olmaması sorunuyla kapanır. İnsanların ömrümün sonuna kadar yaşlılara bakarak geçireceği düşüncesi, piton yılanı gibi gelecek nesili yutar. Din adamları ölümün ortadan kalkmasını insanları inançsızlığa kadar götüreceği endişesine kapılır. Endişe yerinde bir endişedir. İnsanlara bir nevi ölüm , diğer dünyayı hatırlatır. Ölümün ortadan kalkması insanların kafasını karıştıracak ve din belki de farklı bir boyuta girecektir. Cennet ve cehennem insanların gözünde hiçe dönüşecektir. Ölüm olduğunda insanların ölüme üzülmesi ve sevdiklerini uğurlaması gözyaşıyla karşılanır. Fakat her şey ölüm değildir. Ölüm de ölümsüzlük de göz yaşı getirecektir. Ülkede nüfus artışı da baş gösterir. İnsanlardan çoğu göç etmek istediğinde bu artık ülkenin değil dünyanın sorunu olacaktır. Komşu ülkeler olağanüstü göçten oldukça tedirgindir. Başbakan, İçişleri Bakanı ile her tarafa casus görevlendirme meselesini konuşur. Gözlemci ajanların telefonuna tehdit yağmurları yağmaya başlar. Telefon açan kişiler ölümcül hastaların nakillerine izin verilmesini yoksa ölümcül hasta grubuna onların da dahil olabileceğini söylerler. Maphia isimli kanun kaçakçıları örgüt müdürü, bakanlığı arar. Bir teklifte bulunmak istediğini ve düşünmeleri için sadece kırk sekiz saat olduğunu söyler. Aksi halde ülkedeki dört ajanın ya kendilerine çalışacağını ya da ölümcül bir hasta olarak yaşamaya devam edeceğini söyler. İçişleri Bakanı kasedi dinler ve yakar. Maphia daha sonra tekrar arar. Bakanlık anlaşmayı kabul eder. Hükümet ile Maphia arasında devlet memurlarının suç örgütüne hizmet vermesini isteyen bir anlaşma imzalanır. Ölümsüzlük bu şehirde yürürlüktedir. Ama diğer şehirlere bir insan çıktığında ölüm onu bulmakta ve ölmektedir. Bu yüzden insanlar sınırlara akın ederler. Komşu ülkeler, bu Tanrı tarafından lanetlenlenmiş ülke için sınırlarını koruma kararı alır. Üç uyarı sonrası ateş açma emri verir. Komşu ülkeler bir süre sonra bu ölümsüz şehri işgal etmek ister. Ölümsüz ülkenin insanları ise kendilerinin ülkelerinde ölünmediği için kıskanıldığı söylemlerini yayar. Beklenilen çatışma olmaz. Çatışmaya teşebbüs eden askerler yargılanır. Ülkedeki otorite altüst olur. Göç dalgası gittikçe büyür. Üstelik dış devlet olsun Maphia olsun yönetime karışır. Romanda küçük masal tadında öğüt nitelikli anlatı bulunur. Anne, baba, büyükbaba ve torundan oluşan bir aile vardır. Büyükbabanın elleri titremektedir. Yemek yerken evin gelini ve oğlu midesi bulanmış bir şekilde yaşlı adama bakmaktadır. Yine bir gün yemek yerlerken büyükbaba eli titrediği için yarısını etrafa yarısını ağzına götürür. Baba bu durumdan artık iyice bıkar. Babasına tahta tabak alır ve onun avluda yemek yemesini ister. Yaşlı adam çaresiz avluda aç kalır. Evin torunu tahtadan bir şey yontmaktadır. O dönemde çocukların tahtadan oyuncak yapması normaldir. Baba çocuğa ne yaptığını sorar. Çocuk, babasına tabak yaptığını söyler. Çocuğun babası yaptığı hatanın farkına varır. Kendi babasına hürmette kusur etmez. Bu küçük anlatı ile yazar ülkedeki yaşlıların durumuna parmak basar. Bir gün genel müdürün masasına eflatun renkli bir zarf gelir. Bu zarf ölümden gelmektedir. Genel müdür bu zarfı açıp okuduğunda hayrete düşer. Çünkü isim, adres yazılı değildir. Genel müdür heyecanla bu mektubu başbakana götürür. Başbakan halka mektuptaki bilgileri hemen vermez. Bir konuşmak yapmak üzere kürsüye çıkar. Ölümden gelen bildiriyi okur. Yazılan bildiride ölüm, kısa süreliğine tırpanını rafa kaldırmış, faaliyetlerine son vermiştir. Ama gece yarısından sonra tüm vadesi gelmiş insanların öleceğini mektupta bildirir. Ölüm, artık insanları bir hafta önce uyaracağını ve insanların da ona göre işlerini halletmesini isteyeceğini söyler. Ölümün tekrar ortaya çıkacağı haberiyle cenaze levazımatçıları tekrar işe koyulur. Çünkü gece on ikiden sonra dünyada görülmemiş toplu bir ölüm olacaktır. Gömü işlerini yapanlar, marangozlar ülkeden üç katı maaş isterler. Başkan saat yirmi üç ellide kalp krizi geçirerek ölür. Yedi ayda altmış iki bin beş yüz seksen kişi birikmiş, ve toplu şekilde ölmüşlerdir. Ölüm, daha sonra ölme zamanının geldiği kişilerin adreslerine mektup yollar. Bu şekilde insanlar daha da dehşete düşer. Romanın sonuna doğru yazar ölüm karakterini şişman siyahlar giyinmiş bir kadın olarak tasvir eder. Ölüm insanların arasına karışır. Uyuyan bir adam ile köpeği izler. Tam gidecekken uyanırlar. Koltukta oturan ölümün kucağına köpek oturur. Ölüm ilk defa bir köpeğin yanında olması hissiyatına kapılır. Viyolonselci adamı izlemeye Ölüm gelir. Bu adam ile Ölüm aşık olurlar. Ölüm romanın sonunda öldürme görevinden vazgeçerek aşka yenik düşer. En sonunda ölümlü olmayı seçer. Değerlendirme Jose Saramago'nun, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş adlı kitabı 2005 yılında yayımlanır. Romanda işlenen konu Ölüm olmasaydı ne olurdu? sorusunun cevabıdır. Büyülü gerçeklik ile yazılan roman beni çok etkiledi. Yazarın oldukça virgül kullanması dikkatimi çekti. Sıra dışı bir oku a deneyimi yaşadım. Kitapla Kalın."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/olum-oyunu", "text": "Ölüm Oyunu Agatha Christie'nin katili tahmin edilibilir nadir romanlarından bir tanesi fakat tabi ki sadece bir tanesini. Agatha Christie romanlarında karmaşık hikayeler sunmak için genelde birden fazla katili kullanıyor. Ölüm Oyunu romanında da bu değişmiyor ve bu kez katillerden bir tanesini tahmin etmek pek zor değil ama ikinci katil sizi oldukça şaşırtıyor. Hatta imkansız gibi görünüyor. Ölüm Oyunu kitabında yine ünlü dedektif Hercule Poirot iş başında. Bu kez kendisi tatil için Devon şehrindeki Kaçakçılar Adası'na gidiyor. Fakat bela onu tatilde iken de buluyor. Aslında bu kendisi için hem iş hem tatil oluyor ama yaşananlardan sonra tam işe dönüyor diyebiliriz. Kaçakçılar Adası'ndaki otelde yine birbirinden ünlü ya da varlıklı insanlar toplanmıştır fakat bunlardan en dikkat çekeni ünlü yıldız Arlena Stuart'tır. Otele yeni kocası ve üvey kızı ile birlikte gelmiştir ve tüm dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştır. Üvey kızına kötü davrandığı için kızı ondan nefret etmektedir. Otelin sahibi kocasına ilgi duyduğu için ve o olmasa birlikte olabileceklerini bildiği için kendisini pek sevmez. Otelde yer alan bir çiftin yakışıklı ismi onun güzelliğine kapılır ve onunla cilveleşmekten çekinmez. Tabi sağlık sorunları nedeni ile güneşe çıkamayan eşi buna çok sinirlenir. Arlena'nın kocası da eşinin genç bir yakışıklı ile cilveleşmesine pek hoş bakmaz. Arlena'nın yeni oyunlarında yer almasını isteyen fakat bir türlü olumlu cevap alamayan, bu yüzden batma noktasına gelen iş adamı da pek mutlu değildir. Arlena'nın hayatını kitap yapan fakat Arlena'nın yayınlanmasına izin vermemesi nedeni ile zor durumda kalan adam da onu sevmeyenlerden biridir. Her zamanki gibi kurbanı sevmeyen ve onu öldürmek için nedeni bulunlar aynı yerde toplanmıştır. Cinayet kaçınılmazdır. Arlena yalnız başına kalmak için deniz bisikletini alır ve yalnız başına bir koya gider. Bir süre burada güneşlenir. Ona ilgi duyan yakışıklı genç yanına zoraki olarak birini alarak onu bulmaya gider. Onu bulduğunda ise ölmüş olduğunu görür. Bunun üzerine Poirot'un görevi de başlamış olur. Poirot oteldeki herkesi sorgulamaya başlar. Herkes cinayetin işlendiği zaman diliminde o koya gidip Arlena'yı öldürebilir fakat herkesin bir görgü tanığı vardır ve bu yüzden katili bulamaz. Fakat sorgular sırasında bazı anormallikleri de keşfeder. Görgü tanıklarından birine koya giderken yamaçtan bir şişe atılmıştır. Ölüm zamanından kısa bir süre sonra, yani öğle vaktinde biri duş almıştır. Poirot bunları başta birleştiremez fakat koyu ve herkesin bulunduğu iddia ettiği yerleri gezdiğinde olayı çözmüştür. Bunun üzerine herkesi katili açıklamak için odaya toplar. Katil Arlena ile cilveleşen yakışıklı gencin eşidir. Olay zamanında Arlena'nın üvey kızını yanına alarak başka bir koya giderler. Amacı bir görgü tanığı sahibi olmaktır. Kızın saatini 20 dakika geriye alır. Öğle vakti geldiğinde kıza saati sorar. Öğrenince de acelesi olduğunu belirtip uzaklaşacakken kızın saatini düzeltir. Böylece kıza ne zaman ayrıldığını sorduklarında gerçek zamanın 20 dakika sonrasını söyleyecektir. Bu da koya gidip Arlena'yı öldürmek için yeterli zamandır. Fakat cinayet bu kadar basit değildir. Çünkü Arlena boğazından sıkılarak öldürmüştür ve kız bunu yapamayacak kadar zayıftır. Poirot duş ve atılan şişeyi de hesaba katarak ikinci katili bulur. Bu da aslında kadının kocası, yani ceseti bulan yakışıklı gençtir. Genç koya geldiğinde aslında Arlena'nın cesetini bulmaz. Orada yatan aslında kendi eşidir. Amaç görgü tanığı yaratmaktır. Fakat genç kız güneşten uzak durduğu için kendisini bronza boyamak zorunda kalmıştır. Kocası yanında zoraki olarak gelmiş gibi görünen diğer kadını yardım getirmesi için geri gönderir. Bu sırada karısı koşarak koydan uzaklaşarak otele geri döner. Bronz boya şişesini de giderken uçurumdan aşağıya atar. Hemen otele gider ve duş olarak boyayı temizler. Bu sırada da kocası Arlena'yı boğarak öldürür ve normal pozisyonda onu yatırır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/olum-sessiz-geldi", "text": "Hastings askerdedir. Askerde yaralanır ve İngiltere'ye gider. İngiltere'de eski arkadaşı olan John Cavendish ile karşılaşır ve Bay Cavendish onu evine yani Styles'e davet eder. John'un babası yıllar önce ölmüştür. Ölmeden önce yaptığı evlilik Bayan İnglethorp iledir. Bayan İnglethorp kocası öldükten sonra yeniden Alfred İnglethorp ile bir evlilik yapmış ancak üvey oğulları olan Lawrence Cavendish ve John Cavendish'i yanından ayırmamıştır. Hastings konağa geldiğinde John'un eşi olan Mary Cavendish ile tanışmıştır. Mary çok tatlı, alımlı ve güzel bir kadındır. Hastings'in aklı Mary de kalmıştır. Aynı zamanda evde yetim ve öksüz bir kız olan Cynthia Murdoch da yaşamaktadır. Hastings Bayan Murdoch dan da hoşlanmıştır. Evin sadık hizmetçisi Evilyn Howard, Bayan İnglethorp'un eşi olan Bay İnglethorp'un kuzenidir. Ve ikisi birbirinden nefret ediyor olarak görünürler. Her şey normal bir şekilde ilerlerken bir gece Bayan İnglethorp ani bir şekilde zehirlenerek can vermiştir. Zehrin adı Striknindir. Doktor Bauerstein ve Doktor Wilkins durumu açıklar ve ceseti otopsiye gönderirler. Herkes için şüpheli olan Bay İnglethorp'tur. Hastings dedektif dostu Poriot ile konuşur ve olayı incelemesini ister. Poriot incelemeye Bayan İnglethorp'un odasından başlar. Hastings ile her şeyi incelerler. Şömine de ölmeden önce yazdığı vasiyetnameden kalan son parçayı bulur. Onu yanına alır. İçilen kakao ve kahveden örnekler alır ve kapının süngüsüne takılmış olan yeşil ipi alarak incelemeye gönderir. John ve avukatları ise vasiyeti konuşmaktadır. Poriot yeni vasiyetname kağıdını onlara da gösterir ve Bayan İnglethorp'un odasına tekrar çıkarlar ve onun her şeyini sakladığı mor çantaya bakmak isterler ancak fark ederler ki çanta çoktan zorlanarak açılmış ve içinde onların işine yarayacak olan kağıt çalınmıştır. Odadan çıkar ve araştırmalara devam ederler. Poriot, sorguya hizmetlilerden başlar. Dorcas, bildiklerini ve Bayan İnglethorp ile Bay İnglethorp arasında oluşan kavgayı Poriot'a anlatır. Tüm şüpheler Bay İnglethorp'u gösterse de Poriot suçlunun o olmadığını ve şimdilik tutuklanmasını istemediğini savunur. Bu sıralarda Doktor Bauerstein casusluk suçundan tutuklanır herkes acaba suçlu Bauerstein mı? Diye düşünür ancak suçlu o da değildir. Çatı katında bir adet takma siyah sakal bulunur. Bu sakal, birinin Bay İnglethorp'un yerine geçtiğini göstermektedir. Bu kişi Lawrence Cavendish gibi gelir en başta ancak sonra John Cavendish tutuklanır. Dorcas'ın anlattığı kavga aslında Bay İnglethorp ile değil John Cavendish ve Bayan İnglethorp arasında olmuştur. Ve John Cavendish'in odasında bir adet Striknin şişesi bulunur. John tutuklanmadan Poriot suçlunun aslında bay İnglethorp ve Bay Evelyn Howard olduğunu ispatlar. Bu iki kuzen aslında birbirlerine aşıktırlar. Bayan İnglethorp'un parasını alabilmek için Bay İnglethorp onunla evlenmiş ve onun her gün içtiği ilacına Striknin katarak onu öldürmüşler ve delilleri ise John'un üstüne çekmeye çalışmışlardır. Poriot, tüm olayı açıklığa kavuşturur. Miras John Cavendish'e kalmıştır. Mary Cavendish ile evliliği de yoluna girmiştir. Cynthia Murdoch ve Lawrence Cavendish ise birbirlerine olan aşklarını itiraf etmiş ve kavuşmuşlardır. Cinayet açığa çıkmış herkes huzura kavuşmuş bir şekilde kitap sona erer. Değerlendirme: Agatha Christie ile ilk tanışmam kendisinin de ilk yazdığı kitap olan bu kitapla başladı. Kitap sürükleyici ancak heyecan yaratmıyor. Sanırım ilk kitabı olduğu için bu şekilde. Okurken katilin kim olduğu tahmin edilebiliyor. Bu yüzden de heyecan vermiyor ama sürükleyici bir dille yazılması nedeniyle kitap akıp gidiyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/olum-ve-olum-kaygisi-uzerine", "text": "Ölüm ve Ölüm Kaygısı Üzerine Ölüm kavramı insanlığın var oluşundan beri üzerinde düşünülmüş, araştırmalar yürütülmüş yani her zaman merak konusu olmuştur. Ölüm ve yaşam kavramları çok farklı anlamlara gelse de birbirinin tamamlayıcısıdır. Yaşamı ve ölümü bir bütün olarak algılamak daha işlevsel yaşam sürülmesi açısından oldukça mühimdir. Ölümle çok küçük yaşlarda tanışmışızdır. Ölümden kurtuluş olmadığının sanıldığının daha aksine erken yaşlarda öğreniriz. Ölüm her dönemde, her yaşta ve her çevrede farklı anlamlar ifade etmiş hatta ileri gidecek olursak da bireyden bireye farklılık göstermiştir. Ama temelde: acı duyma, yakınlarını kaybetme, belirsizlik, yalnızlık, cezalandırılma, bedeniniz kaybetme ve yok olma gibi anlamlar ifade eder. Ölümü kabullenememe hatta farklı bir yaklaşım olarak ölüm üzerine düşünmeme kişiyi yorucu ve işlevsel olmayan bir mücadelenin içine sürükler. Var olmayı sürdürme dileği ile kaçınılmaz ölüm bilinci arasında kesintisiz sürüp giden bir çatışma vardır. Kişi ölümü kaçınılması, mücadele edilmesi gereken bir olgu olarak belirler ve bizlere her an çok yakın olan bu kavram üzerinde nafile bir çaba harcar. Yaşam enerjisini verimsiz kullanır. Hatta bu durum çok farklı şekillerde yaşamına nüfuz eder. Kimi zaman somatizasyonlar, takıntılar ve ruhsal bozukluklar olarak ortaya çıkar. Ölümü biliyoruz, akıl yoluyla kavrıyoruz fakat aklımızın bizi başa çıkamayacağımız dozda kaygıdan koruyan bilinçdışı ölümü kabul edebileceğimiz formda saklamakta ve nadiren de yüzeye yani bilince salmaktadır. Ölüm gerçeğine uyum sağlayabilmek için, onu yadsıma ya da ondan kaçıp kurtulama yolları tasarlamada üstümüze yoktur. Çocukluğumuzda anne ve babamızın verdiği güvenin yanı sıra dini ve dünyevi masallarla onu gölgeleriz. Onu bir canavara, şeytana benzetir düşlerimizde oyunlarımızda meydan okuruz. Örneğin karabasan amacına ulaşmamış bir düştür; kaygıyı denetleyemeyerek uykunun bekçisi rolünde başarısız olmuş ve hepsinin temelinde aynı güdüden, işlenmemiş ölüm korkusundan fırlayıp bilince ulaşmıştır. Oyunlar yoluyla onu kaçınılması gereken bir varlık olarak görmek de gerçeğinden daha az korkutucu gelir çünkü ondan kaçabiliriz. Yaşımız büyüdükçe ölümü kafamızdan çıkarmayı öğreniriz. Dikkatimizi başka şeylere veririz. Bir takım savunma mekanizmaları kullanırız. Maskelemek ve bastırmak ölüm kaygısıyla baş etmek üzere kullanılan savunma mekanizmalarıdır. Maskelemekten kasıt bireyin kendini dünyevi işlere kaptırması, belki de bu dünyaya kök salmanın bir aracı olarak düşünüp çok fazla mal varlığına sahip olmak istemesi şeklinde açıklanabilir. İyi eğitim almış önemli başarılara ulaşmış çocuklar yetiştirmek de dünyaya kök salmamızın bir aracıdır bilinçaltımızda. Bastırmak ise kişinin ölüm üzerinde düşünmeyi reddetmesi olarak tanımlanabilir. Bu mücadelelerin nafile olmasının sebebi de her insanın ölüm gerçeğini biliyor ve bilinçaltında da olsa kabul edip korkuyor olmasıdır. Aynı zamanda da ölüme olumlu bir anlam da yükleriz. Bir çoğumuzda ölüm kaygısından insanlığın ortak nihai sonuna kavuşacağımızı düşünerek yani ölümden sonraki yaşamı düşünerek kurtulmaya çalışır. Tinsel bir gerçeklikle ölümsüzlüğü yakalamaya çalışırız. Oysa önemli olan insan yaşamının kaçınılmaz bir evresi olarak ölümü kabullenip şu anki hayatımızı en iyi şekilde yaşamaya odaklanmaktır. Yalom , ölümle yüzleşmenin bir şeklinin de anne ve babanın ortaya koyduğu örneklerle belirlendiğini ifade etmektedir. Anne ve babaların çocuklarına verebileceği son armağan ölümü olgunlukla karşılamayı öğretmektir. Varoluşçu psikoloji ölüm kavramı üzerinde oldukça mühim açıklamalarda bulunmuştur. Ölümü kabullenmenin kişinin yaşamını daha iyi değerlendirmesine yol açacağına ve daha derin anlamlı ilişkiler kurup bitmesi pek tabii mümkün olan yaşamı en işlevsel şekilde değerlendirilmesi yönünde bir itki oluşturacağını ifade etmektedir. Diğer türlüsünü Otto Rank'ın tek cümlesiyle özetlemek mümkün görünüyor: Ölüm borcundan kaçınmak için yaşam kredisini reddetmek. Yani ölüm üzerine gelişen saplantılarımız gücünü varoluşun diğer alanlarının fakirleşmesinden almaktadır. Önce yaşamın diğer alanlarını zenginleştirmeli sonra da bu saplantıdan kurtulmalıyız. Keyif aldığımız etkinliklerde bulunmalı, dostlarımızla sıcak ilişkiler kurmalı, doyum sağlayacağımız işlerde çalışmalıyız. Yaşamın anlamını bulabilmemiz için varoluşumuzda gerekli alanı açmalıyız. Ölümle yüzleşme fikri bir çoğumuza saçma ve hatta mantıktan uzak gelebilir ama yaşamın acımasız gerçekleriyle yüzleşmek radikal değişimler için müthiş bir yoldur. Kişiyi harekete geçirir ve ona sunulan yaşam kredisini son kuruşuna kadar en etkili şekilde kullanmaya iter. Yukarıdaki yazıyı oluştururken benim de çok fazla yararlandığım ve ölüm kaygısı üzerine çalışmalarını çok beğendiğim psikoterapist Irvin D. Yalom'un eserlerinden bahsetmek istiyorum. Annem ve Hayatın Anlamı, Aşkın Celladı, Günübirlik Hayatlar Bu üç eserde Yalom'un gerçekleştirdiği gerçek psikoterapi öykülerini içermektedir. Öykülerin çoğu ölüm kaygısı yaşayan, yakınlarının ölümüyle baş etmekte zorlanan hastalarla ilgilidir. Ölümcül kanseriyle baş etmekte zorlanan Paula'nın başka kanser hastalarına nasıl yardımcı olduğu, temelde iyi bir insan olsa da başkalarına karşı acımasız davranın lenfoma hastası Carlos'un ölüm döşeğindeyken Yalom'a Hayatımı kurtardığınız için teşekkür ederim. demesi, Rick'in çok zengin olmasına rağmen huzur evinde yatması ve huzur evindeki düzenin bilinçaltında, ölüme hep beraber hareket etmek düşüncesi olması gibi bir dolu şaşırtıcı diyalog ve tespitlerle dolu kitaplardan bahsetmekteyiz. Eğer siz de ölüm konusunda yardım alma ihtiyacı hissediyor ya da merak duyuyorsanız bu kitaplardan yararlanabilirsiniz. Varoluşçu Terapi Bu eserde ise Yalom, psikoterapi öykülerinden çok Varoluşçu Terapinin temel taşlarından detaylıca bahsetmiştir. Kitabın ilk kısmında ölüm teması işleniyor. Ölüm olgusunun çocukluktan yetişkinliği nasıl şekillendiğini ve anlamlandığını ifade ediyor. İkinci kısım ise özgürlük. Bu kısımda özgürlük ve sorumluluk arasındaki bağıntının altı çiziliyor. Kişinin yaşamının dizginlerini eline alması gerektiğine vurgu yapılıyor. Üçüncü kısım ise yalıtım. Ölüm ve varoluşsal yalıtım arasındaki bağıntıya vurgu yapılır. Yalom'a göre ölüm en yalnız insani deneyimdir, kimse kimsenin ölümünü bir diğerinin elinden alamaz. Dördüncü kısım ise anlamsızlık. Bu kısımda ise insanlar için nihai amacın anlamı sorgulanır. Bolca alıntı ve örnekler ile okunması keyifli bir eser ortaya çıkmıştır. Ölüm Korkusunu Yenmek - Irvın D. Yalom Yalom, yaşadığını hissetmek için sadece çarpan bir insan kalbini avuçlarında tutmaya ihtiyaç duyan bir adamın anılarını bizlerle paylaşıyor. Yazarın geçmişine de kısa bir bakış niteliğinde olan Ölüm Korkusunu Yenmek, bir bastırma, yüzleşme ve iyileşme hikayesi. Bugünü Yaşama Arzusu - Irvın D. Yalom Rutin bir doktor kontrolünde ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrenen saygın psikiyatr Julius Hertzfeld uzun mesleki geçmişini gözden geçirmeye karar verir ve yirmi yıl kadar önce terapide başarısız olduğu seks bağımlısı Philip ile iletişime geçer. Philip, Julius'un terapisi işe yaramasa da Alman filozof Arthur Schopenhauer'in öğretileri yoluyla mucizevi bir şekilde bağımlılığından kurtulduğunu iddia etmektedir ve dahası, şimdilerde felsefi danışman unvanı almak için eğitim görmektedir. Grup terapisi herkese yarar sağlayacaktır. Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş - Jose Saramago Adı bilinmeyen bir ülkede, dünya kuruldu kurulalı görülmemiş bir olay gerçekleşir: Ölüm, o güne kadar yerine getirdiği görevinden vazgeçer ve hiç kimse ölmez. Bir anda ülkeye dalga dalga yayılan sevinç çok geçmeden yerini hayal kırıklığı ve kaosa bırakır. İvan İlyiç'in Ölümü - Tolstoy İvan İlyiç'in Ölümü, son günlerinde, ölümle önce mücadele eden, daha sonra çaresizce kendisini ona bırakan bir adamın yaşadıklarını anlatır. Yüksek rütbeli bir yargıç olan İvan İlyiç, iyi bir hayat yaşadığını düşünür; ancak hasta yatağında ölümün yaklaştığını anladıkça, yavaş yavaş aslında ne kadar boş bir ömür sürmüş olduğunu fark eder. Güneşe Bakmak - Irvın D. Yalom Ölüm korkusu insanları hayvanlardan ayıran şeydir; her din, her kültür bu korkuyu yatıştırmaya çalışmaktadır. Yalom, yaşadığımız anksiyetelerin çoğunun özünde ölüm korkusunun yattığını söylüyor. Bunu anlamamız ise genellikle bir uyanma deneyimi sayesinde gerçekleşir: bir rüya, yakınını kaybetme, hastalık, travma, yaşlanma... Ölüm Meleğiyle Randevu - Mehmed Uzun Ölüm Meleğiyle Randevu, modern Kürt edebiyatının ve romanının yaratıcısı, romancı, denemeci Mehmed Uzun'un, ölümünden önce kaleme aldığı ve kitaplaşmamış son denemeleriyle söyleşilerinin derlemidir. Karamazov Kardeşler - Dostoyevski Metafizik romanlarının belki de en büyüğü olan \"Karamazov Kardeşler\" hayata, ölüme, Tanrıya, insan ilişkilerine, özgürlüğe, ideolojilere dair muazzam sorgulamalarla dolu büyük bir yapıttır. İlgili Filmler Harold and Maude (1971) Babasını kaybeden Harold, annesinin ilgisini çekmek için çeşitli intihar numaraları yaparak annesinin ilgisini çekmeyi başarır. Evliliğe yanaşmaz çünkü ölüme bağlıdır. Yolu Maude ile karşılaşır. Ordinary People Büyük oğlu vefat eden bir ailenin ölümü karşılayış biçimi oldukça güzel aktarılmıştır. Lorenzo's Oil Mutlu bir ailenin oğlu ölümcül bir hastalığa yakalanır. Aile oğlu için çözüm aramaya ve bilinmezliğe göğüs germeye çalışır. Amour Yaşlılık döneminde olan çift Anne'nin atak geçirmesiyle yeni bir döneme girer. Dead Man Walking İdama mahkum edilmiş bir katil ve bir rahibenin yolu kesişir. Kurbanın ailesiyle iletişime geçen rahibe aynı zamanda katille de yakınlaşmaya başlar. Yeşil Yol Gardiyan Paul ve iri yarı siyahi bir adam olan John arasındaki dostluk filme konu olmaktadır. Yorumlar"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/olumcul-oyuncaklar-serisi-en-iyi-kitap", "text": "Sudoku Film Dizi Ölümcül Oyuncaklar Serisi En İyi Kitap Kemikler Şehri (1. Kitap) 165 Küller Şehri (2. Kitap) 117 Camlar Şehri (3. Kitap) 132 Düşmüş Melekler Şehri (4. Kitap) 121 Kayıp Ruhlar Şehri (5. Kitap) 131 Cennet Ateşi Şehri (6. Kitap) 129 Giriş Yap Üye Ol en yeni kitap anketleri Kötü Çocuk Serisi En İyi Kitap Aşkın Gözyaşları Serisi En İyi Kitap Fi Çi Pi Serisi En İyi Kitap Gece Evi Serisi En İyi Kitap Ölümcül Oyuncaklar Serisi En İyi Kitap Uyumsuz Serisi En İyi Kitap Millennium Serisi En İyi Kitap Açlık Oyunları Serisi En İyi Kitap Harry Potter Serisi En İyi Kitap Alacakaranlık Serisi En İyi Kitap Grinin Elli Tonu Serisi En İyi Kitap En iyi kitap satış siteleri Ölümcül Oyuncaklar Serisi En İyi Kitap Yorumları bir ve ikinci kitabı okudum mükemmeldiler oldukça akıcı kitapları pek elinizden bırakamıyorsunuz fırsat olduğunda diğerlerini de okuyacağım bitirmek istediğim serilerden bir tanesi 09-09-2017 22:51 En Son Yorumlar amazon ve kitapyurdu anında kargoya veriyorlar zümrüdüanka yoldaşlığı süperdi. lordun melez prens kitabı mükemmel ama filmi kitap kadar iyi değil ölüm yadigarları her şeyin başladığı yerde sırlar odası harry 'nin gryffındor' dan tabiki felsefe taşı her şeyin başladığı yer. arkadaşlar kitapseç sitesinden uzak durun fi günümüzde yazılmış en iyi kurguya sahip efsane serilerden biri daha... dört kitabı da hayatınızda çıkmaza girdiğinizde sizi o Tavsiyeler en iyi kitaplar yeni çıkan kitaplar en çok satan kitaplar okunması gereken kitaplar en çok okunan kitaplar 100 temel eser bedava kitap editör ol kitap bağışı 2023 YazarOkur Kitap YazarOkur reklam ver iletişim"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/olume-fisildayan-adam", "text": "İnternet üzerinden yazdığı eserle ünlenen Büşra Yılmaz imzalı Epsilon yayınlarından çıkan ve sıkıntılı günlerde birleşen iki ayrı hayatın geçirdiği olayları derin betimlemelerle anlatan kitap, okuyucularına duygusal bir serüvene gidiş bileti sunmaktadır. Kitabın ana iki karakteri Yosun ve Özgür'dür. Yosun, küçük, kırılgan ve hayattaki zorluklardan bıkmıştır. Artık ölümü dilemekte olduğu ve bunun için planlarını uygulayacağı sırada kaderini değiştirecek olan zil çalar. İçeriye dağınık saçlı çocuk Özgür girer. İyi işlerle uğraşmayan ve kaçış için gelen çocuğa Yosun yardım eder. İki hayattan bıkmış insan bir evde birleşir. Zaman aktıkça birbirlerine bağlanmaya ve daha uyumlu olmaya başladırlar. Ancak bununla birlikte Özgür'ün ne hissettiği konusunda şüpheleri bulunmaktadır. Yosun onun için küçük bir kızdı hala. Yosun ise yaşama isteği ile dolan küçük kalbini doyuruyordu Özgür ile. İlişkilerinde Özgür emir veren Yosun ise emir alan bir roldeydi. Özgür'ün de çok kolay bir hayatı olmamıştı elbette ki. Geçmişte yaşadığı ilişkilerden de yıpranmıştı özellikle Pınar ile yaşadıklarını unutamıyordu bir türlü ama bir taraftan da artık toplanmak/ toparlanmak istiyordu hatta intikam almak istiyordu. Yosun ile hem çok zıt hem de hep birlerdi. Birbirlerine çekiliyorlardı her yaşadıkları olayda. Belli bir zaman geçtikten sonra Yosun yine ölümü diledi ancak yine Özgür engel oldu ona. Sevdiği bir kadını daha kaybetmeye gücü yoktu belki de. Bundan sonra ikisi de söz verdiler ölmemek konusunda. Ancak bu söz de uçup gitti onlar gibi. Kitap boyunca balık- okyanus- tilki metaforlarıyla işlenen kurgu, iki hayatın yaşadığı tek bir yaşamı anlatsa da okuyucunun yer yer kendi hayatını görebileceği bir anlatı sunmaktadır. Kullanılan betimlemeler ve kurgu bir açıdan başarılı olup okuyucuda etki yaratsa da akılcı ve yaratıcı niteliklere sahip olduğu söylenemez. Görece fazlaca işlenen konuyu ele alması ise kitaba ilk bakışta bir önyargı oluşturabilmektedir. Kitabın okuyucu kitlesi hakkında ise gençlik çağındaki kişileri hedeflediği söylenebilir ki zaten bu tarz kitapların ve yayınevinin de genel kategorisine hiç de ters düşmeyen bir durumdur. Türk roman yazımında sıklıkla anlatılan aşk hikayeleri ve aşkın bağladığı iki kişi üzerinden efsaneleşen kurgular okuyucuya o an için samimi duygular yaşatsa da genel anlamda bir doyum seviyesine maalesef çıkaramamaktadır. Son zamanlarda adından sıklıkla söz ettiren internet üzerinden yazılan roman- hikaye türü yapıtlar ise işin kalitesini düşürüyor görünmektedir. Özellikle roman türünde bir şeyler yazmak ya da en azından yazmaya çalışmak demek öncelikle onu içselleştirmek demektir. Bu gibi tüketime fazlasıyla açık olan mecralar, bir başlangıç olarak kullanılmasında efektif bir nitelik sergilediği söylense de sonundaki çıktının bir yapıt olma iddiasından uzakta bir yerlerde konumlanmaktadır. Ölüme Fısıldayan Adam Kitap Özeti Yosun evinde intihara kalkıştığı sırada kapısı çalar. Genç bir adam elinde çantayla onu evinde saklamasını söyler. Yosun dağınık saç diye adlandırdığı adamı evinde saklar. Dağınık saçın peşindeki adamlar Yosun'un evini bulduklarında Yosun yerde ölü taklidi yapar. Adamlar buna inanmayarak hem Yosun'u hem de dağınık saçı yakalarlar. İkisi adamların elinden kurtulduğunda isminin Özgür olduğunu öğrendiğimiz dağınık saç Yosun'a evinde sakladığı para dolu çantayı alıp kendisine getirmesini söyler. Yosun monoton hayatının bir anda aksiyon ve heyecana dönüşmesini çok sever ve ölme düşüncesinden uzaklaştığını fark eder. Bu yüzden çantayı alıp Özgür'e verdiğinde birkaç gün daha yanında kalmak istediğini söyler. Özgür büyük ısrarlar sonucunda kabul eder ve Yosun'u evine götürür. Onu başka bir iş için kullanacaktır fakat Yosun Özgür'e aşık olur. Özgür'ün tüm istediklerini yapar. Hatta tecavüz edilip öldürülme riskini göze alarak hedef olur. Yosun Özgür'ün sevdiği kadının gözünün önünde tecavüze uğradığını öğrenir. Pınar bir rehabilitasyon merkezinde yatıyordur ve Özgür Yosun'u da yanına alarak onu ziyarete gider. Bu ziyaretin gecesi Pınar intihar ederek hayatını kaybeder. Özgür Pınar'ın Yosun'u gördüğüne sevindiğini ve kendisini Yosun'a emanet ettiğini söyler. Aralarındaki bağ daha da kuvvetlenir birbirlerini tanır ve acılarıyla birbirlerini sevmeye başlarlar. Özgür birkaç ay ortalardan kaybolur ve Pınar'a tecavüz eden adamları tek tek bulup intikamını alır. Yosun kendini öldüreceğini söylediği zamanda ortaya çıkar. Yosun bileklerini keserken yanındadır fakat ölmesine göz yumamaz ve onu hemen hastaneye kaldırır. Yosun iyileştiğinde birlikte yaşamaya devam ederler. Yosun geçmişindeki sevdiği adamla ve hamileyken ona zorla kürtaj yapan kadınla yüzleşir. Özgür ona yardım eder fakat bir gün ansızın vurulur. Yosun'a gelinlik giydirip lunaparktaki dönme dolaba binerler. Özgür orada ölür. Yosun aşağı atlar fakat itfaiye oradadır ve Yosun kurtarılır. Yosun Özgür'ün ölümünü doktorunun yardımıyla atlatır. O bir balıktır Özgür ise okyanus. DEĞERLENDİRME Kitabın yazarı Büşra Yılmaz bir sosyal platform olan wattpad uygulamasından ün kazanmıştır. Hayran yaş kitlesi oldukça genç. Daha önce dizi ve filmleri uyarlanan 4N1K'nın yazarı olduğunu biliyordum fakat hiçbir kitabını elime alıp okumamıştım. Ölüme Fısıldayan Adam bana göre nitelikli donanımlı bir eser değil. Müthiş klişeler ve normalleştirilmemesi gereken davranışlarla dolu. Okuyucu kitleye tekrar döndüğümüzde örnek bir yazar eser eşleştirmesi yapamıyorum. Yosun karakteri üzerinden duyguları başarıyla kaleme alabilmiş fakat psikolojik tahliller yetersiz kalmıştı. Birçok okuyucusu okuma alışkanlığını Büşra ve diğer wattpad yazarlarıyla kazandığını savunuyor. Ben bunu çok içler acısı olarak görüyorum. Türk ve dünya klasiklerini eline almamış gençlerin, aşk adı altında romantizm adı altında şiddeti, alkolü, sigarayı ya da tacizi normalleştiren kitapları gerçek bir eser, baş yapıt olarak görmeleri çok üzücü. Ailelerin okusun da ne okursa okusun mantığıyla içeriğine bakmadan aldıkları kitaplar yalnızca vakit kaybından ibaret. Kelime dağarcığını geliştirmeyen, düzgün cümlelerle anlaşılır bir dili üslubu olmayan tüm eserler benim için bir kağıt yığınından farksız. Yine de severek okuyanlara saygım sonsuz. Dediğim gibi kitabın tek çekilir yanı Yosun'un duygularını acısını başarıyla anlatabilmiş olması. Yazan: Leyla Nur Sarı Ölüme Fısıldayan Adam Konusu İnternet üzerinde yazdığı kitaplar ile büyük bir hayran kitlesine sahip olan genç yazar Büşra Yılmaz 4N1K ile ilk gerçek kitabına imza atmış ve büyük beğeni toplamıştı. Şimdi Ölüme Fısıldayan Adam kitabı ile hayranlarının karşısına çıkıyor. Büşra Yılmaz Ölüme Fısıldayan Adam romanında okurlara yine çarpıcı bir aşk hikayesi sunuyor. Bir tarafta acılı bir geçmişi olan ve bu acılar ile büyüyüp yetişmiş zeki bir dolandırıcı, diğer tarafta ise hayata dair inancını kaybetmiş yaşayan ölü olan bir kız. Bu iki farklı karakter bir araya gelince ortaya çıkan fırtınalı bir aşk hikayesi."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/olumsuz-aile", "text": "MEB tarafından 100 Temel Eser olarak seçilen Ölümsüz Aile kısa romanı aslında çocuk kitabıdır. Fakat konusu ve üslubu nedeniyle tüm okurlara hitap etmektedir. Çevreye ve çevre kirliliği sorununa değinen Natalie Babbitt, Ölümsüz Aile eseri sinemaya da çevrilmiştir. Oldukça sıcak olan bu romanın konusu ise şöyle; Bir Ağustos günüydü. Mae Tuck her on yılda bir olduğu gibi yine oğullarını görmek için kasabadaki ormanın içinde bulunan gizli pınara doğru yola çıkmaya hazırlanıyordu. Oğulları Miles ve Jesse de farklı farklı şehirlerden o pınara doğru geliyorlardı. On yıl sonra ilk defa görüşeceklerdi. Hepsi çok heyecanlıydı. Aynı Ağustos günü kasabanın en zenginlerinden olan Foster ailesinin küçük kızı Winnie de evden kaçmaya karar vermişti. Ailesi özellikle annesi ve anneannesi ona çok baskı yapıyorlardı. Görgü kurallarına çok önem verdiklerinden sürekli küçük kıza karışıyorlardı. Winnie artık bu durumdan çok rahatsızdı. Dün gece ise evlerine sarı takım elbiseli bir adam gelmişti. Bir aileyi arıyordu. Anneanne hiç kimseyi tanımadıklarını söyleyerek kapıyı çarpacaktı ki korudan çok güzel bir melodi gelmeye başladı. Anneanne bu müziği çok uzun yıllar önce duymuştu. Ona göre bu melodiyi orman perileri çıkarıyordu. Sarı takım elbiseli adam ise onlar eve girdikten sonra bir süre daha orada kaldı. O gün yani Tuck ailesinin buluşacağı gün Winnie evin bahçesinin önünde kurbağalar ile konuşurken birden kurbağası yandaki koruya doğru kaçtı. Küçük kızda kendilerine ait olan bu koruya hiç gitmemişti. İlk defa ailesine ters olan bir şey yapmış olmak için oraya doğru gitti. Koru çok hoşuna gitmişti. Orman çok güzeldi ve evet içten kendisiyle gurur duyuyordu. Biraz daha ilerledi ve o anda koruda tek başına olmadığını anladı. Çok yakışıklı bir çocuk bir ağacın kütüğüne dayanmıştı. Winnie onu izliyordu. Çocuk ayağa kalkıp yerdeki sırayla dizilmiş taşları kaldırdı ve ortaya küçük bir pınar çıktı. Çocuk eğilerek bu sudan içti. Tam o sırada küçük kız ses çıkardı ve Jesse onu fark etti. Birden panik olmuştu. Winnie ile tanıştılar ve küçük kız da su içmek için eğildi. Fakat Jesse onu hemen tuttu. Çok az bekleyelim derken birden diğer Tuck ailesi üyeleri geldi. Olayı ona anlatmaya başladılar. Tuck ailesi çok uzun yıllar önce yaklaşık seksen yedi yıl önce bu kasabaya gelmişlerdi. Ormanın içinden geçerken birden bu pınarı görmüşler ve tüm aile bu sudan içmişti. Atları da. Tek içmeyen yanlarındaki kediydi. Birkaç gün sonra değişik şeyler olmaya başlamıştı. Miles ağaçtan düşüp kafasını çarpmıştı, normalde ölmesi gerekiyordu fakat hiçbir şey olmadı. Angus elini bıçakla çok derin bir şekilde kesti fakat yara dakikalar içinde yok oldu. Ortada farklı bir durum olduğunu fark edince Angus evdeki av tüfeğini alarak kalbine bir kurşun sıktı. Fakat adama hiçbir şey olmamıştı. Kurşun izi bile yoktu. Nedenini çözemediler. Ta ki kedileri ölüp atları ölmeyene kadar. Çünkü sudan içmeyen tek canlı kediydi. Bu pınar ölümsüzlük suyuydu. İçtikleri andaki yaşlarında kalıyorlar ve sonsuza kadar ölmüyorlardı. Winnie duyduklarına inanamıyordu. Bu durumu anlayan Angus onu evlerine götürmeyi teklif etti. Yola çıktılar. Bu konuşmaları bir kişi daha dinliyordu: sarı takım elbiseli adam. Tuck ların evine geldiklerinde Winnie şok oldu. Her şey çok eski ve pisti. Winnie resmen kaçırılmış gibiydi ama o öyle hissetmiyordu. Ailecek tekrar konuştular ve küçük kıza o sudan içerse neler olacaklarını anlattılar. Kararı kendisine bıraktılar. Bu sırada sarı takım elbiseli adam aileye ve polise haber vermişti. Onları buldular. Mae Tuck, her şeyi öğrendiği için sarı takım elbiseli adamı öldürdü. Hemen hapise gönderildi. Küçük kızı ise ailesi aldı ve evlerine gittiler. Tuck ailesinin üyeleri küçük kız ile plan yaparak kadını hapisten kaçırdılar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/on-kucuk-zenci", "text": "Yıl 1938'dir. Birbirlerini hiç tanımayan on kişiye, arkadaşları, akrabaları, meslektaşları vs. tarafından tatillerini Zenci Adası'nda geçirmeleri için mektupla davet gelir. Bu on kişi adaya doğru yol alır ve yolda birbirleriyle tanışmaya başlarlar. Konuklar adaya vardıklarında adanın sahibi Bay ve Bayan O'Nyme 'nin hizmetkarları tarafından karşılanıp malikaneye yerleştirilirler. Ancak konukların her biri tesadüf olmayan esrarengiz bir biçimde orada bulunduklarını kısa bir sürede anlayacaktır. Misafirler odalarına yerleştiklerinde her birinin duvarında On Küçük Zenci hakkında çocuk şarkısına benzeyen bir yazı vardır: On küçük zenci yemek yemeğe gittiler. İçlerinden biri boğuldu ve geriye dokuzu kaldı. Dokuz küçük zenci gece geç saatlere kadar uyanık kaldı. İçlerinden biri uykudan uyanmayı unuttu ve geriye sekizi kaldı..... Şeklinde yazı devam eder. Saat sekizde yemek salonuna gelen misafirler masanın üzerinde on adet küçük zenci heykeliyle karşılaşırlar ve hepsi odalarındaki yazıdan bahseder, herkesin odasında yazı bulunması çok gariplerine gider ve o sırada arka fondan bir insan sesi işitilir. Bu ses gramofondan gelmektedir. Gramofondaki ses odada bulunan on kişinin geçmişte verdikleri kararlarla birilerinin ölümüne neden olduklarını tek tek söyler: 1-Doktor Edward Georges Armstrong, 14 Mart 1925'te Louise Mary Gless'in ölümüne sebep oldunuz. 2-General John Gordon Mac Arthur, 04 Ocak 1917 günü, karınızın sevgilisi Arthur Richomd'u soğukkanlılıkla ölüme yolladınız. 3-William Henry Blore, 10 Ekim 1928 günü James Stefen Landor'un ölümüne sebep oldunuz. 4-5-Thomas Rogers ve Mary Rogers siz, 6 Mayıs 1929'da Jennifer Brady'i ölüme terk ettiniz. 6-Teğmen Philip Lombard,siz Doğu Afrika'da bir kabileden yirmi bir kişiyi ölüme sürüklediniz. 7-Vera Elisabeth Claythorne, 11 Ağustos 1932'de siz Cyril Oglive Hamilton'u öldürdünüz. 8-Anthony James Marston, geçen yıl 14 Kasım'da (1937) siz John ve Lucy Combes'u öldürdünüz. 9-Emily Caroline Brent, 5 Kasım 1931'de siz Beatrice Taylor'un ölümünden sorumlu tutuldunuz. 10-Yargıç Lawrence Wargrave, 10 Haziran 1930 günü, Edwaed Seton'u ölüme sürüklediniz. Ve suçluların kendilerini savunacak bir şeylerinin olup olmadığını sorar. Odadaki on kişinin geçmişteki ölümler hakkında kendilerince çeşitli mazeretleri bulunmakta ve kendilerini masum görmektedirler. Kimse ölümüne yol açtıkları kişilerin sorumluluğunu üstlenmemekte ve kesinlikle kendilerinde en ufak suç bulunmadığını söylemektedirler. Her biri panik yaşar ve aralarında tartışmaya başlarlar. Hatta malikane hizmetçisi Mary Rogers bu suçlama yüzünden fenalaşır, onu odasına taşırlar. Tam o sırada içkisinden bir yudum alan Tony MARTSON yere yığılır, bardağına baktıklarında bardağın dibinde siyanür bulurlar. On küçük zenci yemek yemeğe gittiler. İçlerinden biri boğuldu ve geriye dokuzu kaldı. Odadaki herkes içlerinden birinin ölmesi yüzünden gerginleşir ve masaya baktıklarında zenci heykellerinin dokuz adet kaldığını fark ederler. Hizmetli Bay Rogers'in malikane sahibinin kim olduğunu sorarlar, Hizmetli Bay O'Nyme'i hiç görmediğini, karısıyla birlikte bir ajans tarafından işe alındıklarını söyler, kendisine gönderilen mektubu incelediklerinde altındaki imzanın A.N.O.'Nyme yani ANONİM imzalı olduğunu keşfederler. Buradaki her şeyin bir oyun olduğunu düşündüklerinde herkesin sinirleri daha bir gerginleşir. -Doktor Edward Georges Armstrong, çok fazla hatırlamadığı bir ameliyat sırasında Louise Mary Gless adlı bir hastanın kurtarılamadığını anlatır. İşin gerçek yüzü ise Doktor, alkollü olmasına rağmen ameliyata girmiş ve hastanın ölmesine neden olmuştur. -General John Gordon Mac Arthur, 04 Ocak 1917 günü Arthur Richomd'un savaş sırasında öldüğünü bundan doğal ne olabileceğini, karısına da iftira atıldığını söyler. Oysaki karısının sevgilisi Arthur Richomd'u soğukkanlılıkla isteyerek asla sağ çıkamayacağı savaşta ölüme yolladığını içten içe bilir. -William Henry Blore, rütbeli bir polis olduğu sıralarda bir banka soygunu olduğunu ve bir bekçinin öldürüldüğünü, tanıklığıyla James Stefen Landor'un mahkum olup, hapishanede öldüğünü ve kendisinin adamın ölümüyle hiçbir alakasının olmadığını, hiç de pişmanlık duymadığını anlatır. -Thomas Rogers ve Mary Rogers, hizmetinde çalıştıkları yaşlı Bayan Brady'nin fırtınalı bir gecede (6 Mayıs 1929) hastalandığını, telefonun kesilmiş olduğu için yürüyerek doktor çağırmaya gittiklerini ancak doktorla geldiklerinde artık çok geç olduğunu ve yaşlı kadını kaybettiklerini anlatırlar. İşin gerçeği ise Thomas Rogers ve Mary Rogers hastalanan yaşlı kadını ölüme terkedip yüklü mirasına konmuş olmalarıdır. -Teğmen Philip Lombard, Doğu Afrika'da bir kabileyle çalılıklar arasında kaybolduğunu, onlara hiçbir şey bırakmadan bütün yiyecekleri yanına alıp onları orada terk ettiğini, şerefli birşey olmadığını fakat bu insanlar için ölmenin kolay kabul edildiğini ve onları ölüme terk ettiğini itiraf eder. -Vera Elisabeth Claythorne, Cyril Oglive Hamilton'un bakıcısı olduğunu ve ele avuca sığmayan çocuğun deniz kenarında oyun oynarken gözetiminden çıkarak 11 Ağustos 1932'de denizde boğulduğunu anlatır. Bu olayda kendisinin bir kabahati olmadığını söyler. Işin aslı ise Vera çocuğun üvey ağabeyine aşıktır. Üvey ağabeye miras kalamadığı için evlenememektedirler. Vera çocuğun ölümüne ortam hazırlamış ve mirasın onlara kalarak mutlu yaşayacaklarını düşünmüştür. Oysaki sevdiği adam çocuk boğulduktan sonra onu terketmiştir. -Anthony James Marston, 14 Kasım 1937 tarihinde Cabridge yakınlarında John ve Lucy Combes adlı iki çocuğu aşırı sürat yaptığı için arabasıyla ezip öldürdüğünü hatırlar ve kabahatin kendisinde olmadığını, arabaların hızlı gitmek için yapıldığını anlatır. -Emily Caroline Brent, yanında çalışan Beatrice Taylor'un hamile kaldığını öğrendiğinde kızı işten çıkarmış ve umutsuzluğa kapılan hizmetçinin kendini nehre atıp intihar ettiğini, onu öldürenin kendi günahı olduğunu, kızın ölümünden kendisinin sorumlu tutulamayacağını Vera Elisabeth Claythorne'e anlatır. -Yargıç Lawrence Wargrave, yargıç olduğu dönemde aşağılık bir katile ölüm cezası verilmesi için jüriyi ikna ettiğini ve 10 Haziran 1930 günü, Edwaed Seton'u idam ettirdiğini itiraf eder, bu kararından da asla pişman olmadığını adaletin yerini bulduğunu söyler. Gece geç saate kadar uyumayan konuklar ertesi gün sabah erzak getirecek tekneye bineceklerinin planını yaparak odalarına çekilir. Herkes odasının kapısını kilitler. Her biri yataklarında kabus görür çünkü unutmaya çalıştıkları, o zavallı insanların ölümlerine yol açtıkları durumu tekrar hatırlamışlar ve bu durum, sözüm ona kabul etmeseler de vicdanlarını rahatsız etmiştir. Konukların yatmalarından birkaç saat sonra Bay Rogers, Doktor Armstrong'un kapısına gider ve karısını uyandıramadığını söyler. Doktor hizmetçi kadını kontrol ettiğinde onun ölmüş olduğunu anlar ve 'Dokuz küçük zenci gece geç saatlere kadar uyanık kaldı. İçlerinden biri uykudan uyanmayı unuttu ve geriye sekizi kaldı.' Kadının da zehirlenerek öldürüldüğünü anlarlar. On küçük zenci rondunun kıtalarının ritmine uygun bir biçimde davetlilerin sayısı azalmaya başlamıştır. Kimsenin gözünün yaşına bakmadan, acımasızca malikanede ölümler gerçekleşir ve herkes birbirinden şüphelenmektedir. İçlerinden biri davetlileri çok iyi tanıyor ve tanıdıklarını kullanarak Zenci Adasına geçmişteki yaptıklarının bedelini ödetmek için planlı bir şekilde getirtmiştir. Sabah olduğunda konuklar teknenin gelmesini beklerler fakat tekne Zenci Adasına gelmez. Bu arada masanın üstündeki zenci heykellerinin de sekiz adet kaldığını fark ederler. Yemek servisi yapılacağı sırada General Mac Arthur'un ortalarda görünmediğini fark ederler, onu aramaya başladıklarında da cesediyle karşılaşırlar. Sekiz küçük zenci Devon'da gezintiye çıktılar. İçlerinden biri oradan ayrılmadı ve geriye yedisi kaldı. Bu arada masanın üzerinde de yedi adet heykel kalmıştır. Artık herkes birbirinin üzerine iftira atıp tartışmaya başlamıştır. Ölüm korkusu herkesin çıldırmışçasına hareket etmesine sebep olmaktadır. Akşam olmuştur dışarıda çok şiddetli fırtına vardır. Ortalıkta görünmeyen Rogers'in nerede olduğunu merak ederler ve aramaya başlarlar. Rogers'in kanlar içindeki bedeniyle karşılaşırlar, kilerde yerde oturmuş kafasından kanlar akmakta ortada da bir balta bulunmaktadır. Yedi küçük zenci ormana odun kırmaya gittiler. İçlerinden biri kendisini ortadan ikiye biçti ve geriye altısı kaldı. Biraz tartışmak için yarım saat sonra salonda toplanmaya karar verirler. Salona geldiklerinde Emily Caroline Brent'in sandalyede oturur vaziyette cansız bedeniyle karşılaşırlar. Masanın üzerinde ölmüş bir yaban arısı vardır ve kadının boynunda da iğne sokması izi vardır. Doktor yanında bulundurduğu çantasının içine bakar ve şırıngasının yerinde olmadığını görürler. İçlerinden biri Emily'e şırıngayla zehir enjekte etmiştir. Altı küçük zenci arı kovanıyla oynadılar. İçlerinden birini yaban arısı soktu ve geriye beşi kaldı. Vera migreni olduğunu biraz uyumak istediğini söyler, odasına girdiğinde odasının yosunlarla kaplanmış olduğunu ve Yargıç Lawrence Wargrave'ni başında bir yün ve perdeden bir pelerin giydirilmiş halde odasında ölü bulurlar. Beş küçük zenci hukuk tahsili yaptılar. İçlerinden biri avukat oldu ve geriye dördü kaldı. Armstrong görünürde yoktur geriye kalan üç kişi onu aramaya başlarlar. Herkes çok tedirgin ve korkuyordur. Malikanenin içine girmek istemezler fakat William Henry Blore açlığa dayanamaz ve yemek yemek için malikaneye girer. Malikaneye girmesinin ardından içeriden gürültü duyulur ve baktıklarında ayı heykeli ile Blore'un kafasına vurulup öldürülmüş olduğunu görürler. Üç küçük zenci hayvanat bahçesine gittiler. İçlerinden birini ayı ezdi geriye ikisi kaldı. Adada iki kişi kalmışlardır ve Armstrong hala görünürde yoktur. O sırada Teğmen Philip Lombard kıyıya vuran bir cismi fark eder. Bu Armstrong'un kıyıya vurmuş cesedidir. Vera iyice çıldırır ve o heyecanla Teğmenin belindeki silahını kapar, artık dayanamadığını her şeyi bildiğini söyleyip Teğmene ateş eder ve onu öldürür. İki küçük zenci güneş altında oturdular. İçlerinden biri güneşte kavruldu geriye biri kaldı. Vera psikolojik olarak çökmüştür. Malikaneye girer ve masanın üzerinde duran zenci heykellerini yere atıp kırar. Aklı başında değildir sürekli küçük çocuğun boğulması için kumsaldaki diyalogları kafasından geçer. Odasına gider. Odada tavana bağlanmış ip vardır, sinirli oluşu, ortamın ipnotik gücü ve geçmişte işlediği suçtan ötürü duyduğu pişmanlıkla ipin altına sandalyeyi koyar, ipi boynundan geçirir sevdiği adamın ihanetini kaldıramaz ve sandalyeyi ayağıyla iterek kendini asar. İşin ilginci malikanedeki herkes ölmüştür."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/once-ekmek", "text": "Toplumcu gerçekçi edebiyat akımının güçlü kalemlerinden olan Orhan Kemal, Önce Ekmek adlı eseriyle 1969 yılında hem Sait Faik Hikaye Armağanını hem de Türk Dil Kurumu Hikaye Ödülünü almıştır. Eserde aynı adlı hikayenin dışında 16 öykü daha bulunmaktadır. Sosyal adalet, insan özellikle çocuk hakları, fırsat eşitsizliği, toplumsal cinsiyet kalıpları gibi temaların işlendiği hikayelerde Orhan Kemal'in küçük yaşta peşine düştüğü ekmeğin, hapishane izlenimlerinin yansıması da bulunur. Hikayelerde ayrıca troleybüs, Yaka Sigarası, Abidik Gubidik Filmi, Ayşecik, Parla Şenol Filmleri, Demir Maske, Flash Gordon, Pekos Bill gibi artık nostaljik sayılacak kültür ürünleri de yer almaktadır. Çok severek okuduğum hikayelerden bazıları: Önce Ekmek: Ayten, ortaokulu bırakıp konfeksiyonda çalışmaya karar vermiştir. Babası her gün annesiyle parasızlık yüzünden kavga etmekte; kızının okumasını istiyorsa çamaşıra, yer temizlemeye, yemek pişirmeye evlere gitmesi gerektiğini haykırmaktadır. Ayten o gün sarhoş babasını kapıda karşılayıp, kolunu boynuna dolayarak kararını açıklar. Baba, pişmanlık ve acımayla karışık bir duyguyla susar. Ayten de okulunu, derslerini, doktor olma hayalini, bu hayali aklına sokan Hediye Nineyi düşünür. Hediye Nine 70'lerinde, komşuların yardımıyla geçinen yalnız bir kadındır. Hemen kalkıp bir tas mercimek çorbası, ekmek ve soğan alarak yanına gider. Hediye Nine, Ayten'in doktor olduğu zaman onu nasıl iyileştireceğini anlatırken o yalnızca susmaktadır. Bir Çocuk: Bir nisan akşamında pantolonu ve gömleği lime lime olmuş, çıplak ayaklı bir çocuk İstiklal Caddesini arşınlarken düşünmektedir. Arkadaşı Beton kısa bir süre hapiste yatmıştır. Mayısın sonuna kadar yanan sobasıyla, bol yemeğiyle, çocuklardan aldığı harçlıklarla çok rahat etmiştir. Bu sırada önünden geçtiği lokantada gözüne bir adam takılır. Adam da ona bakmaktadır. Kendi çocukluğunu hatırlamıştır. Nereden geldiğini unutmaya çabalayan bir hırsla garsondan çocuğu uzaklaştırmasını ister. Bu durumu gören başka bir müşteriyle aralarında kavga çıkınca karakola giderler. Çocuk da onlarla girmek isteyince bir polis tarafından uzaklaştırılır. Hayal ettiği gibi hapse girememiştir. Üçüncü: İki çocuk, küple altını olduğunu duydukları Abdurrahman Beyi cami dönüşünde sıkıştırmak için buz gibi havada erketeye yatmışlardır. Yanlışlıkla, oradan geçen Berduş Ahmet'in üzerinde atıldıklarında Ahmet planı anlar. Bu planı onu katmadan uygulamaya çalışmalarına bozulsa da çok ses etmez. Birinin ceketsiz olduğunu görünce üstündeki gocuğu ona verir. Gocukla ısınan çocuk da planı uygulamaktan vazgeçip diğerini yalnız bırakarak oradan ayrılır. Coni: Coni, bir sinemanın getir-götür işlerini yapana zayıf, kısa ve çirkin bir adamdır. Onu gerçek ismiyle değil köpeklere verilen bu isimle çağıran patronu, Coni'yi muhasebecinin yanına para tahsilatına gönderir ancak yol parası bile vermez. Coni de o kadar yolu yürür, muhasebeciyi bulamaz. İzini dükkan dükkan sürer. Akşam olup da bankalar kapandığı için de parayı alamaz. Aynı yolu yine yürüyerek döner. Geç dönmesi patronunu çok sinirlendirir. Coni'yi becerisizlikle itham ederek kovar. Çocuklar: Bir ilin büyük avukatlarından birinin oğlu karne hediyesi olarak aldığı bisikletiyle giderken bir sokak çocuğuna vurmamak için fren yapar. Sokak çocuğunun elindeki değnekle bisikletin arka çamurluğuna vurmasıyla aralarında bir münakaşa başlar. Bir yanda geniş imkanları olan zengin bir çocuk diğer yanda güçlü, kuvvetli bir sokak çocuğu vardır. Sokak çocuğu onu güreşçi yapacak Sülman Ağabeyi öyle bir anlatır ki avukat çocuğu çok etkilenir. Aralarında bir arkadaşlık başlar. Pazartesi: Bir yayınevi sahibi pazar günü yaptığı kaçamaktan dolayı düşünceli, kızgın ve yorgundur. Bütün hırsını muhasebecisinden çıkarmaya çalışır. Kendisi ilkokulu bile bitirememiş olmasına rağmen, lise mezunu olan muhasebecisine eşek olduğunu söylettirmesi tüm keyfini yerine getirir. Birkaç gün sonra parti lokalinde yaptığı konuşmada bir gazeteci tarafından iğnelenince keyiflenmek için yine eşek muhasebecisini yanına çağırır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/onlar-da-insandi", "text": "Cengiz Dağcı'nın ilk olarak 1958 yılında yayınlanan romanı olan Onlar Da İnsandı kitabı Kırım'ın Kızıltaş köyünde yaşayan bir ailenin hikayesini anlatıyor. Onlar Da İnsan romanının ana karakteri olan Bekir çiftçidir ve Kırım'ın köyünde ailesi ile mutlu bir hayat sürmektedir. Bekir ve eşinin Ayşe adında güzel bir kızları vardır. Yavaş yavaş evlilik çağına gelmektedir ve bu yüzden de Bekir evin tek neşesinin bir gün gideceği için düşüncelidir. Ayşe köyde yaşayan Remzi adında birine aşıktır. Remzi de ona karşı bir şeyler hissetmektedir fakat bir türlü tam anlamı ile birbirlerine açılamazlar. Çiftçi Bekir'in huzurlu hayatı bir gün tamamen değişir. Evlerine biri yaşlı, biri genç iki kişi gelir ve iş için yalvarmaya başlar. Rus oldukları için herkes onlara sırtını dönmüştür ve bu yüzden çok zor durumdadırlar. Bekir adamların haline acır ve onlara iş ve kalacak bir yer verir. Köyde kimse Rusları sevmez ve onların uğursuzluk getireceğine inandıkları için Bekir'e baskı yapmaya başlarlar. Fakat Bekir söylenenlere kulak asmaz ve yardıma muhtaç Ruslara yardımcı olur. Fakat Rusların gelmesi ile köyde de talihsiz olaylar yaşanmaya başlar. Tarlalarda kuraklık başlar, insanlar hastalanmaya başlar ve köylülerin başına talihsiz olaylar gelmeye başlar. Bunların tek sorumlusu olarak da Ruslar gösterilir. Hatta Bekir'in karısı da böyle düşünmeye başlar ve onları evden kovmak ister. Yaşananlar sonrasında köylünün baskısı iyice artar. Bekir artık köy içinde sevilmeyen biri haline gelmiştir. Fakat Bekir bir türlü yardıma muhtaç bir aileyi aç bırakmayı kabullenemez. Tüm olumsuzluklara rağmen onlara yardımcı olmaya devam eder. Fakat bunun bedelini de çok ağır ödeyeceğini bilmez. Ruslardan genç olanın adı Ivan'dır. Bekir'in ona yaptığı iyiliklere rağmen kendilerini bu hallere Türklerin düşürdüğünü düşünür ve içten içe kin besler. Diğer taraftan da Ayşe'ye karşı ilgi duymaktadır. Fakat onun ilgisi tamamen karşılıksızdır ve Ayşe Remzi ile evlenmeyi kafasına koymuştur. Bunun üzerine İvan ona zorla sahip olmak ister ve tecavüze yeltenir. Bu Bekir için tam bir yıkım olur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/orhan-kemal-kitaplari", "text": "15 Eylül 1914 tarihinde Adana'da dünyaya gelen Türk edebiyatının önde gelen isimlerinden Orhan Kemal bir anlamda kendisinin hapishaneye girmesine neden olan Nazım Hikmet'in öğrencisidir. Askerlik yaptığı sırada Nazım Hikmet kitaplarını okuduğu için hapishaneye giren ve burada Nazım Hikmet ile tanışan Orhan Kemal, ondan dersler alır ve roman yazmaya teşvik edilir. İlk olarak Bacaksız Orhan takma ismi ile öykülerini bir gazetede yazmaya başlayan ünlü yazar daha sonra birçok roman ve öyküyü Türk edebiyatına kazandırmıştır. 2 Haziran 1970 tarihinde ise hayata veda etti. Orhan Kemal Romanları: Baba Evi (1949), Avare Yıllar (1950), Murtaza (1952), Cemile (1952), Bereketli Topraklar Üzerinde (1954), Suçlu (1957), Devlet Kuşu (1958), Vukuat Var (1958), Dünya Evi (1958), Gavurun Kızı (1959), Küçücük(1960), El Kızı (1960), Hanımın Çiftliği (1961), Eskici ve Oğulları (1962), Gurbet Kuşları (1962), Sokakların Çocuğu (1963), Kanlı Topraklar (1963), Bir Filiz Vardı (1965), Müfettişler Müfettişi (1966), Yalancı Dünya (1966), Evlerden Biri (1966), Arkadaş Islıkları (1968), Sokaklardan Bir Kız (1968), Üç Kağıtçı (1969), Kötü Yol (1969), Kaçak (1970), Tersine Dünya (1986), Dünya Dönüyor (1953), Neden Böyle (1956), Uçurum (2014) Orhan Kemal Öyküleri: Duygu (1948), Menevşe (1948), Ekmek Kavgası (1949), Pezevenkler (1950), Sarhoşlar (1951), Çamaşırcının Kızı (1952), 72. Koğuş (1954), Grev (1954), Arka Sokak (1956), Kardeş Payı (1957), Babil Kulesi (1957), Dünya'da Harp Vardı (1963), Mahalle Kavgası (1963), İşsiz (1966), Önce Ekmek (1968), Küçükler ve Büyükler (1971), Yağmur Yüklü Bulutlar (1974), Kırmızı Küpeler (1974), Oyuncu Kadın (1975), Grev (1975), Serseri Milyoner/İki Damla Gözyaşı (1976), Arslan Tomson (1976), İnci'nin Maceraları (1979)"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/osmancik", "text": "Selçuklu Devleti'nin yıkılmasından sonra Osmanlı beyliği gibi küçük beylikler ortaya çıkmıştır. Osmanlı Beyliği'nin kurucusu olan Osman Gazi Han ölüm döşeğindedir. Oğlu Orhan Beğ'e öldükten sonra kendisinin Bursa'ya gömülmesini vasiyet eder. Bursa'nın fethedilmesi çok önemlidir. Osman Gazi Han'ın biriktirdiği hatıraları, aşkı, yaşanmışlığı, çocukluğu onun için çok uzaklarda bir anı olarak kalmıştır. Osman Gazi Han, Ertuğrul Gazi'nin oğludur. Roman buradan sonra geriye dönüş tekniği kullanılarak yazılmıştır. Romanda Osman Gazi Han'ın küçüklüğü Osmancık, genç bir delikanlıyken ele avuca sığmayan, gururlu, gücünü kuvvetini yerinde tutamayan bir çocuktur. Ertuğrul Gazi, ona doğru yolu öğretmeye çalışsa da oralı olmaz. Abileri Savcı ve Gündüz yetenekli, başarılı, saygındırlar. Osmancık her şeyden önce onların evliliklerine imrenmektedir. Onların başarılarını kıskanmaz aksine kendi başarısı gibi övünmektedir. Bunlara rağmen abilerine benzemeyen bir kişilik istemektedir. Osmancık söz dinlemeyince babası onu biraz kendi halinde bırakmakta karar bulur. Bir akşam büyük bir göç kervanı geçmektedir. Bu göç öyle basit göçlerden olmayıp önemli Beğleri bulunmaktadır. Temmuz ayında Osmancık bir uçurumun yanında gece gökyüzünü izlemektedir. Bu sırada hayatına yön verecek bir insan ile tanışır. Bu önemli insanın adı Ede Balı'dır. Ede Balı, kervanın uzunluğundan başlar sohbet etmeye. Bu öyle bir kervandır ki çocuk olan kızlar ergenleşmiş, genç olan kızlar ana olmuştur. Ede Balı'nın dünyayı büyütenin insanın hırsları olduğunu söylemesi üzerine Osmancık'ın dikkati o yana kesilir. Tam etrafına bakar ki Ede Balı kayboluvermiştir. Osmancık daldığında tekrar Ede Balı'nın sesi kulağına yerleşir. Bu ses babasının sesine de benzettiği olmaktadır. Ede Balı, Osmancık'a öfkesine yenildiğini yüzüne vurunca Osmancık her zamanki gibi öfkelenir. Ede Balı, Osmancık'a yine görünür. Ona babasının kılıcı Gündüz'e vereceğini söyler. Bunun üzerine Osmancık kardeşi ile arasına girmemesini söyler. Babası Osmancık'ı yanına çağırır ve Ede Balı'nın dediklerini vasiyeti olarak kabul ettiğini söyler. Aya Nicola'nın haydutları arbede çıkarır. Bu arbede de Mihail Kosses ile tanışır. Mihail'e yardım etmek için kavgaya karışır. Mihail, misafiri olmasını söyler. Sonra Mihail'i haydutlar yolunu keser diye yanında gider. Mihail eve geldiklerinde annesi, babası Kosses ve kız kardeşi Zoe tanıştırır. Sonra Mihail, Osmancık'ın evine davetlileri yollar. Osman bu davetlileri ağırlar. Sonra bu davetliler beraber gideceğini söyler. Abisi Gündüz onu dikkatli olması konusunda uyarır. Ama kendisi bu denilenlere kulak asmamaktadır. Osmancık, Mihail'i sever. Fakat bu dostluk ilişkisi onun istediği bir ilişki değildir. Mihail'in canını kurtardığı için kendisine yakın davranmaktadır. Mihail'in kardeşi Zoe için gidip gelmeleri kesmemektedir. Zoe güzel bir genç kızdır. Zenginliğin, dişiliğin, güzelliğin vücut bulmuş halidir. Zoe'nin yarım yamalak Türkçe aksanını da özlemektedir. Mihail, yalnız gelmemesini öğütler. Kız kardeşi ve kendisi içinde doğru olanı tek gelmemesidir. Bir zaman sonra Osmancık'a Ede Balı yine görünür. Babasının sözleri aklına gelir. Babası Ede Balı'nın terazisinin doğru tarttığının farkındadır. Osmancık'ın ilk defa tanıştığı bir duygu olan korku onu sarıp sarmalar. Dursun Fakı, bu olanları kalp gözüyle hisseder. Osmancık, dedesi Süleyman Şah'ın, babası Ertuğrul Gazi'nin seferlerini aklına getirir. Sorgulamaya başlar kendi çevresinde. Ede Balı ve Durmuş Fakı derviştir. Bir gün Ede Balı'nın evine konuk olur. Burada Ede Balı'nın oğlu Hüsamettin Turgut ve Kumral Abdal adında derviş ile tanışır. Ede Balı'nın güzeller güzeli kızı Malhun Hatun'u görür. Günler geçtikçe bu kıza sevdalanır. Bu konuyu Ede Balı'ya açar. Ede Balı da her şeyin töresi ile olacağını söyler. Ede Balı, kızını Osmancık'a verir. Mütevazi bir düğünle evlenirler. Artık babası yaşlanmıştır. Babasının yerine Osmancık beğ seçilir. Ede Balı, öfkesine yenilmemesi, uysal olması için Osmancık'a öğütler verir. Babasını kıskanan amcası Dündar Beğ Osmancık'ın beğ olmasını da içten içe kıskanmaktadır. Bu yüzden Osmancık'ın yoluna taşlar koymaya çalışsa da başarısız olur. Osman Beğ'in annesi Cankız öldükten sonra babası Ertuğrul Gazi de hayata gözlerini yumar. Allah Osman Beğ'e hediye olarak Orhan'ı verir. Osman Beğ, birçok beyliği kendi rızaları ile dirlik altında tutar. Onların can, namus güvenliğini sağlar. Herkesin güvenini kazanmıştır. Dündar Beğ, Osman Beğ'e rahat vermemektedir. Osman Beğ ise büyüklerine saygılı bir şekilde hep nazikçe ikaz etmektedir. Bir gün muharebe sırasında düşmanlara karşı savaşan savaşçıları yönlendirmeye kalkınca Osman Beğ onu öldürmek durumunda kalır. İkinci oğlu olan Alaeddin dünyaya gelir. Osman Beğ'in arkadaşı Mihail Müslüman olur. İsmini Abdullah olarak değiştirir. Zaman su gibi akıp geçmektedir. Orhan büyümüş ve Holofira adlı bir kızla evlenmiştir. Ede Balı vefat eder. Ardından Osman Beğ'in biricik yareni Mahdun Hatun da vefat eder. Osman Beğ Bursa'nın fetih müjdesini alır almaz gözlerini huzurla Allah'ın rahmetine kavuşmak için kapatır. Değerlendirme Tarık Buğra, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının önemli yazarlarındandır. Tarihi roman olan Osmancık milliyetçi bir anlayış ile 1983'te kaleme alınmıştır. Romanda zaman olarak Osmancık'ın gençliğinden ölüme kadar olan zamanını kapsar. Zaman olgusu ara ara mevsim olarak belirtilmiştir. Eser güzel bir Türkçe ile yazılmıştır. Tarihi romanın en başarılı örnekleri arasında bulduğum bu esere bir şans vermelisiniz. Kitapla kalın. Yazan: Begüm Attar Osmancık Konusu Küçük bir topluluk olan Kayı Boyundan 7 kıtada hüküm süren bir imparatorluğa dönüşen Osmanlı Devleti'nin kurucusu olan Osman Bey'i anlatıyor Osmancık. Kuruluştan öncesini ve o döneme ait birçok özelliğe bu kitap sayesinde ulaşabiliyoruz. Osmancık herkes tarafından sabırsız ve öfkeli olarak biliniyor ve bu nedenle herkes onun devlet yönetiminden çok uzak olduğunu düşünüyor. Kendisi de bunun farkında olduğundan bu tür işlerle pek uğraşmıyor. Savaşçı kişiliğinden ve atik olmasından dolayı genellikle av ve kavgalarda bulunuyor. Babası Ertuğrul Gazi Bey de bu durumun farkında olduğundan devlet yönetimini oğlu Gündüz'e bırakmayı düşünüyor. Osmancık'ın babasından sonra fikirlerine çok saygı duyduğu Ede Balı da onunla bir gece kayalıklarda konuşuyor ve yaptıklarını çok tasvip etmediğini belirtiyor. Osmancık bu konuşmadan çok etkilenerek günlerce bunun üzerine düşünüyor ve Şeyh Ede Balının tekkesine gitmeye karar veriyor. Oraya gittiğinde Şeyh ile konuşmak istiyor fakat Şeyh Ede Balı kabul etmiyor Osmancık'ı. Bunun nedenini anlamak istiyor ve orada kalmaya karar veriyor bir süreliğine burada da Malhun Hatun'u görüyor, Şeyh Ede Balının kızını. Gördüğü anda aşık olan Osmancık hemen babası Ertuğrul Bey ile konuşuyor ve Malhun Hatunu istediğini söylüyor. Şeyh Ede Balı bu evliliğe yanaşmak istemiyor ve Osmancık için uzun sürecek bir bekleme dönemi başlıyor. Çok kez tekkeye gidiyor fakat hiç birinde Şeyh Ede Balıyı görmesine izin verilmiyor. Bu bekleme dönemi Osmancık'ın kişiliği için büyük bir değişim etkisi gösteriyor. Sabretmeyi ve kendisini kontrol etmeyi öğreniyor. Bu sırada ise göçler başlıyor ve Kayı Boyu göç için hazırlık yaparken civarlarda herkes Osmancık'ı konuşuyor onun devletin başına geçmesi için cesaretlendirmek istiyorlar. Şeyh Ede Balı Osmancık'ın değiştiğini görüyor ve evlenmeleri için izin veriyor. Görkemli bir düğünün sonunda Osmancık ve Malhun Hatun evleniyorlar. Osmancık artık devlet yönetimiyle ilgilenmek istiyor ve babası ve Kayı Boyunun ileri gelenleriyle konuşuyor ve yapmak istediklerini, almak istediği yerleri bir bir anlatıyor. Böylece Osmancık olmaktan çıkıp Osman Bey olma dönemi başlıyor. Çok iyi stratejiler ve dostluklar sonucunda Osman Bey birçok yer fethediyor. Herkes tarafından saygı duyulan biri oluyor ve aldığı yerlere hoşgörüsünü de getiriyor. Aradan yıllar geçtikçe babası ve annesi ölüyor. Daha sonrada Osman Bey 'in Orhan adında bir oğlu oluyor. Oğlu da Osman Bey gibi iyi bir devlet adamı olacağını babasına göstermek için savaşlarda onun yanında oluyor. Osman Bey'in en çok fethetmek istediği yer olan Bursa da oğlu Orhan tarafından alınıyor. Osman Bey ölüm döşeğindeyken birden atlılar geliyor ve Orhan babasına müjdeli haberi getiriyor: Bursa bizim!"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/othello", "text": "1564 yılında doğmuş olan William Shakespeare, hiç tartışmasız dünyanın en büyük yazarları arasında kabul edilir. Shakespeare, çok çeşitli türlerde eserler vermiş ve yüzden fazla eserin sahibidir. İngilizceye çok büyük katkıları bulunan İngiliz yazar, yaşadığı dönemde insanların saygısını kazanmış olmasına rağmen birçok yazar gibi o da daha çok ölümünden sonra saygı ve sevgi kazanmış bir üstattır. Gelelim; eserlerinin hemen hemen hepsi tiyatroya, sinemaya ve operaya uyarlanan bu yazarın Othello adlı eserine. Othello, 5 perdelik bir trajedyadır ve çok çeşitli konular üzerinde durur. Bu konulardan bazıları ırkçılık, aşk, kıskançlık, ihanet ve ahlaktır. Eserde birçok kişi yer almaktadır ve her birine çok karakteristik özellikler yüklenmiştir. Karakterleri tanıtacak olursak; eserin başkahramanı Othello siyahi bir komutandır ve işini çok iyi yapmaktadır. Iago, eserin kötü adamıdır, hemen hemen tüm olaylar Iago etrafında döner. Acımasız, ikiyüzlü kalbi kin ve nefretle dolu olan bir adamdır. Iago aynı zamanda Othello'nun çavuşudur ama Othello'ya düşmanlık da beslemektedir çünkü kendisinin yerine Cassio adında bir adamı yaveri yapmıştır. Zaten eserde gelişen tüm olayların temel sebebi de budur. Desdemona ise Othello'nun çok sevdiği kadındır. Bu kişiler başrolleri oynarken Roderigo adında saf bir adam, Iago'nun karısı olan Emilia ve Othello'nun yaverine aşık olan Bianca da eserdeki yan karakterlerden bazılarıdır. Eser, Othello ve Desdemona'nın birbirlerini sevmelerini konu alarak başlar. Ama Desdemona'nın babası Brabantio çok ırkçı biridir ve kızını siyahi bir erkekle evlendirmek istemez. Kızı defalarca Othello'yu sevdiğini dile getirmiş de olsa Brabantio kızını evlendirmeye yanaşmaz ve bu yüzden de Desdemona sevdiği adama kaçar, evlenirler. Kızın kaçtığı gece, olaya şahit olan birkaç insan ise durumu hemen Brabantio'ya açar ve Brabantio kızını bulduğu gibi siyahi bir erkekle evlendiği için onu evlatlıktan reddettiğini söyler. İlerleyen günlerde Osmanlı-Venedik Savaşı ortaya çıkar ve Othello ile Desdemona da Kıbrıs'a gitmek durumunda kalırlar. Fakat denizde o kadar çok fırtına vardır ki gemiler zorlukla Kıbrıs'a ulaşırlar. Desdemona, Cassio, Iago ve eşi Emilia karaya önce ulaşmışlarsa bile endişeyle Othello'nun geldiği gemiyi beklerler. Kocasına kötü bir şey olma ihtimalini düşünen Desdemona'yı ise Cassio teselli eder. Bu tabloyu gören ve zaten fırsat kollayan Iago'nun ise aklına çok kötü planlar gelmektedir. Sonunda Othello Kıbrıs'a ulaşır ama şiddetli fırtına yüzünden gemileri zarar gören Osmanlı, savaşa başlamaz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/otlakci", "text": "Her biri birkaç sayfadan oluşan hikayelerin toplandığı bir eser olan Otlakçı'da, Memduh Şevket Esendal, çoğu yerde de toplumsal olaylara mizahi bir bakış açısıyla yaklaşıyor. Eğlenceli anlatımı ve samimi dili ile okuyucuyu sıkmayan güzel bir eser olarak göze çarpıyor. Kitabın da ismini taşıyan Otlakçı adlı hikayede, sigaraya para vermeyi uygun bulmayan ve hatta bunu salaklık olarak kabul eden bir adamın, sigara içenlerin tütün tabakasından tütün aşırması anlatılıyor. Bu tütün aşırma olayında, tütün tablasını kahvede bir yerde unutan herkes nasibini almaktadır ve genellikle de bütün tablada sadece tütün tozu kalıncaya dek boş bırakılmaktadır. Ancak bu durum diğerlerinin pek de umurunda olmaz. Zaten kendisiyle de tartışmaya girmek boşuna bir eylemdir. Dövüş adlı hikayede, Aziz ile Akif'in arasında geçen bir olay yer alır. Aziz, Akif ile aynı okula gitmekte olan fakat yaşça Akif'ten büyük olan bir çocuktur. Bir gün, dayısı Akif'e bir miktar para verir. Akif'in elinde parayı gören Aziz, Akif'ten parayı alarak saklar. Yaşça büyük olmasından dolayı diğer çocukların kendisinden çekindiği bir çocuk olan Aziz'e meydan okumak güçtür fakat Akif cesaretini toplayarak durumu hocasına anlatır. Hoca, Aziz'i ve sakladığı parayı bulduktan sonra Aziz'in ellerine vurmak suretiyle onu cezalandırır. Aziz, Akif'e çok sinirlenir ve okul çıkışını bekler. Akif'i yalnız yakalayarak ona güzel bir ders verip intikam almak peşindedir. Düşündüğünü uygulayarak Akif'i bir köşede sıkıştırır. Akif ise teslim olmamak adına elinden geleni yapar ve kendinden büyük olan bu çocuğa karşı direnir. Aziz'in az evvel hocası tarafından kızartılan parmaklarını hedef alan Akif'i izleyen bir grup da mektep arkadaşı vardır. Aralarında amansız bir dövüş başlar. O sırada oradan geçmekte olan bir kişi tarafından fark edilirler. Aziz, bu kişi tarafından küçük bir çocuğa saldırmasından dolayı ayıplanır. Daha ağır olanı ise Akif'ten dayak yemesidir, üstelik de mektep arkadaşlarının önünde. Akif ise galibiyetin verdiği sevinç içinde evine döner. Bir daha da Aziz tarafından rahatsız edilmez. Mülahazat Hanesi, devlet işlerinin gidişatını anlatan mizahi bir hikayedir. Sorun denemeyecek kadar basit işlerin dahi devlet dairelerinde nasıl büyük sorunlara dönüştüğü ve içinden çıkılmaz bir hal alışının öyküsü anlatılır. Gençlik adlı öykü, gençler ile yaşlılar arasındaki farka dair bir mukayeseyi içerir. Geniş bir ailede anne, kızının kocasına karşı gösterdiği tavrın boşuna olduğunu, kocaya asla yaranılamayacağını düşünmektedir. Kızının aklından geçenler ise daha farklıdır; bir zamanlar içerisinde erkek sineğin bile dolaşmasına izin verilmeyen odasında bir erkek yani kocası uyumaktadır ve bu herkes için olağan bir durumdur. Kayışı Çeken adlı hikaye, kayışı koparan herkesin soluğu evinde aldığı bir adamın trajikomik hikayesidir. Evlenirken tek şartı karısı olacak kişinin ailesiyle görüşmemek zorunda kalmamak olan adam böyle bir düşünce ile bir hanımla evlenir. Ancak başlangıçtan itibaren karısı bir takım insanların sıklıkla evine gelmesine hatta bir süre sonra yatılı olarak kalmasına neden olur. Önce hizmetçilerle başlayan bu durum kadının annesi, üvey babası ve kardeşlerinin de gelmesiyle genişleyen bir çembere dönüşür. Üstelik bu durum oldukça gerekli şartlara bağlandığı için de kaçınılmazdır. Evin beyi de kendisini içkiye vererek durumu görmezden gelmeye çalışır. Arabacı Ali, Kurtuluş savaşı yıllarında at arabasıyla taşımacılık yapan, asi tavırlı olmasına karşın oldukça da cesur olan bir adamdır. Taşımacılığını yaptığı biriyle de aralarında geçen sohbetten ötürü dostluğa benzer bir ilişki de olur. Arabacı Ali, bir gün yanlışlıkla bir adamın ölümüne sebep olur. Bu olay sonrasında da kaçak gezmeye başlar. Bir zamanlar arabasında taşıdığı bu adama denk gelince ona akıl danışır ve o ne derse onu yapacağını söyler. Ömür boyu hapis yahut askere gitmeye razıdır fakat idam edilmekten korkar. Yol arkadaşı ona yardımcı olacağını söylese de sözünü tutmasına imkan kalmadan Arabacı Ali, çıkan bir çatışmada jandarmalar tarafından öldürülür. Eğlenti, bir bağda tertip edilen içkili eğlence sırasında faili meçhul bir cinayetin işlenmesini konu edinir. Burada da içki içen kimselerin hafız, hoca, hacı gibi sıfatlarla anılması da dikkat çekicidir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/otomatik-portakal", "text": "Alex; Dim, Pete ve Georgie adlı dört gençten oluşan bir sokak çetesinin lideridir. Gündüzleri gayet normal bir genç gibi okuluna gitmekte, akşamları ise çetesiyle beraber yaşlılara, kadınlara saldırarak paralarını çalmakta, kadınlara zorla sahip olmaktadırlar. Ancak bu durum fazla uzun sürmez, çünkü bir gece barda oturmuş uyuşturucu katkılı sütlerini içerlerken çetelerinin en güçlü ve iri -aynı zamanda aptal- üyesi Dim ile çok basit bir konuda tartışırlar. Dim'e çok sert davranır. Çetenin diğer üyeleri Alex liderleri olduğu için pek bir şey söylemeseler de, Dim'e gereksiz yere çıkışmasından rahatsız oldukları bellidir. Ertesi günlerde yine çete işleri yaparlarken Alex bazı şeylerin değiştiğini fark eder. Otoritesi sarsılmıştır bir kere. Bir gece, Pete bir fikir ortaya atar. Kedileriyle yaşayan yaşlı ve yalnız bir kadının evine girip evindeki altın, gümüş ve antikaları çalacak, daha sonra da bunları kara borsada satacaklardır. Bunu daha önce hiç yapmadıklarından Alex pek benimsemez ama Dim'le yaşadıkları olaydan sonra pek karşı çıkmak istemez ve kabul eder. Evin önüne gittiklerinde Alex pencereden içeri girerek yaşlı kadını etkisiz hale getirmeye çalışır. Fakat önceden hazırlıklı olan kadının direnmesini önlemek o kadar da kolay olmayacaktır. Kadının kedileri Alex'in üstüne atlar, o da o arada bir vazoyla kadının kafasına vurur. Kadın ölmüştür ölmesine ama önceden polisi çağırmıştır. Polis geldiğinde çete arkadaşları Alex'i satmaya önceden hazırdır zaten. Her şeyin Alex'in fikri olduğunu, kadını onun öldürdüğünü söylerler. Böylece Alex tutuklanır ve tam on dört yıl hapis cezası alır. Alex'in hapise girmesinin üzerinden tam iki yıl geçmiştir. Üç kişilik küçük bir hücrede altı kişi kalmaktadırlar. Ama en azından aralarında sapık yoktur. Alex ilk tutuklandığında böyleleri ile de karşılaşmıştır ne de olsa. Bir akşam hücrelerine yeni bir mahkum getirilir. Biraz kendini beğenmiş ve geveze bir mahkumdur doğrusu. Gece herkes uyuduktan sonra Alex'in yanına yatar. Alex bunu fark edip de uyanınca olanlar olur. Hep beraber bu yeni gelen mahkumu dövmekten beter ederler ve sonunda o da bayılır ve yere düşerek öylece kalır. Diğerleri de uykularına kaldıkları yerden devam ederler. Sabah uyandıklarında, diğer mahkumun hala aynı yerde yatmakta olduğunu görürler. Çoktan ölmüştür. Herkes telaşla birbirini suçlamaya başlar. Sonunda, hepsi birden öldürücü darbeyi Alex'in yaptığına karar verirler. Gardiyanlar gelip de cesedi götürdüklerinde de aynı şeyi söylemeye devam ederler. Akşama doğru, içişleri bakanı ve hapishane müdürü gelirler. İçişleri bakanı hapishanelerin ne kadar dolu olduğundan, hapis cezasının mahkumlar üzerinde hiçbir etkisi olmadığından şikayet eder. Islah etme adı verilen yeni bir yöntem bulmuşlardır ve olayın olduğu hücrenin yanına ulaştıklarında Alex'i işaret eder ve bu yöntemi ilk olarak onun üstünde deneyebileceklerini söyler. Her şey yolunda giderse Alex iki hafta içinde özgürlüğüne kavuşabilecektir. Tabii bunu seve seve kabul eder. Ertesi sabah, Alex'i almak için gelirler ve hapishane binasına pek de uzak olmayan yeni bir binaya götürürler. Burada herkes ona çok iyi davranmaktadır, hapiste gardiyanların yaptığı gibi kimse dövüp sövmemekte, aksine tatlı bir dille konuşmaktadır. Ona çok yeni ve güzel bir pijama takımı verirler ve küçük, temiz bir odaya götürürler. Burası artık onun odası olacaktır. Ertesi sabah ise işin iç yüzü ortaya çıkar. Onu kötü bir insan olmaktan kurtaracak, iyilik yapmasını sağlayacak denen ıslah etme yöntemi, tam bir işkencedir. İki haftalık tedavi sonunda, onu özgür bırakırlar. Artık şiddet uygulama isteği olduğunda tuhaf bir hastalığa tutulmakta, bu yüzden de istemeden de olsa herkese iyi davranmaktadır. İlk iş olarak bir yerde kahvaltı yapar ve sonra da annesi ve babasıyla yaşadığı eski evine gider. Kapıyı açtığında annesi, babası ve bir yabancıyı kahvaltı ederken görür. Onun yokluğunda ailesi odasını bir başkasına kiralamıştır. Hayal kırıklığıyla kendi evinden çekip gider. Ne yapacağını bilemeyerek sokaklarda dolaşmaya başlayan Alex, intihar etmeye karar verir. Fakat en az acı verecek yöntemi bulamadığından belki bununla ilgili bir kitap bulabileceğini düşünerek şehir kütüphanesine gider. Orada eski çete günlerinde kötülük yaptığı bir yaşlı adamla karşılaşır. Adam onu tartaklamaya başlar fakat şiddet uyguladığında hastalandığından karşılık veremez. Kütüphane müdürü polisi çağırır ve bir süre sonra iki polis çıkagelir. Polislerden biri Alex'in eski çete arkadaşı Dim, diğeri ise eski düşmanlarından biridir. Alex'i alarak şehirden uzak bir ormana götürerek öldüresiye dövüp sonra da çekip giderler. Alex kendine geldiğinde yakınlardaki bir köye yürümeye başlar. Bir eve rastladığında kapıyı çalar ve yardıma ihtiyacı olduğunu söyler. Bir adam kapıyı açar ve onu içeri alır. Ona çok iyi davranır, fakat sonradan amacı anlaşılır. Adam hükümet karşıtı bir siyasetçidir. Alex'i de hükümetin yeni yönteminin kurbanı olarak herkese göstererek prim yapma peşindedir. Birkaç arkadaşı ile beraber Alex'i bir eve götürürler. Sonra da kapıyı kilitleyip ona şiddet dolu müzikler dinletirler. Buna dayanamayan Alex, camı açar ve aşağı atlar. Ölmemiştir, fakat birçok kemiği kırılmıştır ve oldukça kötü durumdadır. Kaldığı hastanede onu tedavi ederler. Artık şiddete tepki vermemektedir. Eski günlerine geri dönebileceğine inanır ve yeniden bir çete kurar. Bir akşam, Alex yeni çetesiyle katkılı süt içerken, canı sıkılır ve arkadaşlarından ayrılıp yürümeye başlar. Canı çay içmek ister, oldukça sıradan insanların oturup sohbet ettiği bir mekana girer ve kendine bir çay söyler. Oturmak için yer ararken eski arkadaşı Pete ile karşılaşır. Bir bayanla oturmuş kahve içmektedir. Alex'i gördüğüne mutlu olur ve sohbet etmeye başlarlar. Pete yanındaki bayanın karısı olduğunu söyleyince Alex çok şaşırır, Pete'nin evlenebileceğini hiç düşünmemiştir. Evine döndüğünde kendisini yeni bir his karşılar, baba olmak istediğini fark eder. Tabii bunun için bir eşe ihtiyacı vardır. Alex artık büyümüştür. Otomatik Portakal Konusu"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/oyunlarla-yasayanlar", "text": "Emekli Tarih Öğretmeni Coşkun kanepede sıkıntıyla kitabını okumaktadır. Aynı odada Saadet Nine resim albümünü incelemekle meşguldür. Saffet de aynı odada Coşkun'un yazdığı oyunları okumaktadır. Coşkun'un eşi Cemile komşu kadın için dikeceği elbiseyi prova etmektedir. Coşkun'un oğlu Ümit, Türkçe ödevini yazmaktadır. Babasına Fransız Büyük Devriminin tarihini sorar. Babası ise dalgınlıkla okuduğu kitabın sayfasını söyler. Ümit, babasını teyit etmek için soruyu tekrarlar. Babası niçin sorduğunu sorar. Ümit, Türkçe ödevi yapıyorum der. Coşkun, şaşkınlıkla sen hala ortaokulda mısın? Der. Ümit, geçen yıl çakmıştık ya der. Babası ona daha da kızar. Oğlunun yazılarını inceler ve yüzünü buruşturur. Eşi Cemile ise çocuklara durmadan ödev veriyorlar der. Coşkun'a yardım etmesini söyler. Coşkun, oğluna hangi devrimin yaklaştığını sorar. Saffet'in ilgisini çeker bu konuşma. Aralarında devrim sohbeti başlar. Saffet, devrim çocuğu olduğunu söyler. Cemile, Coşkun'a her şeyi oyunlarına benzettin der. Saffet, Coşkun'un oyunlarıyla devrim yapmak üzere olduğunu söyleyerek arkadaşını savunur. Tam o sırada Saadet Nine, acıktığını ne zaman yemek yiyeceklerini söyler. Cemile, daha yeni sofradan kalktıklarını söyler. Saadet Nine, hep daha önce yapmıştık diyorsunuz der. Saadet Nine'yi Cemile yorulmuşsundur diyerek Ümit'e odasına götürmesini söyler. Ümit, Saadet Nine'ye Cemil Paşa seni ziyarete gelecek hazırlan diyerek odasına götürür. Komşu Kadın da oradadır. Cemile ile kıyafet provası yapmaya devam ediyorlardır. Saffet, Coşkun'un yazdığı tiyatro oyunlarının hatalarını söyler. Coşkun, yeni oyun yazmaya başladığını söyler. Coşkun, Saffet'e bugün müzik hocası gelecek der. Saffet, ona güzel bir oyun oynayacağız der. Coşkun, Saffet'e yaklaşır ve sahne kararır. Sahnenin boş bölümü kararır. Tiyatronun soyunma odasında yirmi beş yaşlarındaki Emel ve tiyatro sanatçısı Servet vardır. Servet, divana uzanmıştır. Emel, aynanın karşısında makyaj yapmaktadır. Servet, işler kötü, tiyatronun parlak zamanı artık yok der. Sen niçin hazırlanıyorsun bu kadar? Bugün prova yok der. Emel, reklam filminde oynayacağını söyler. Emel, sanatı ciddiye alan biriyle tanıştım der. Servet, bu kişiyle tanışmak istediğini söyler. Servet, pandomim oyunundan da bahşeder. Geçenlerde onun yanına bir oyun yazarı geldiğini söyler. Oyun metnini görmek istediğinde metninin olmadığını, konuşmanın kaldırıldığını, içten anlama tiyatrosu olduğunu söyler. Servet, bu durumu eleştirir. Sahne kararır ve Coşkun'un evi aydınlanır. Coşkun, yüksek sesle yazdığı oyununu canlandırmaktadır. Coşkun, Napolyon ile ilgili yazdığı tiyatroyu yüksek sesle canlandırır. Oyunda Napolyon'un huzuruna bir kanlı bir genç getirilmektedir. Duvarda asılı olan kemanı gören Coşkun, Ümit diye bağırır. Ümit'e müzik hocası gelince Saffet'e haber vereceksin der. Ümit, babasından rol ister. Babası senin rolün haberci der. Ümit'ten sonra kapı çalınır. Gelen müzik hocasıdır. Ümit ile beraber içeri girerler. Coşkun, müzik hocasına keman çalmaktadır. Kapı tekrar çalınır. Kapıyı açar. Baskın var der. Saffet ile Coşkun ile anlaşıp Müzik hocasına oyun oynuyorlardır. Coşkun kapıda Saffet'i görür görmez kitaplığa gelir. Kitapları sobaya atar. Kibriti alır ve kitapları yakmaya çalışır. O sırada Saffet içeri girer kibritle sigarasını yakar. Saffet'e müzik hocası arama izniniz var mı der. Aralarında uzun bir atışmadan sonra Cemile içeri gelir ve ne olduğunu sorar. Coşkun artık oyun bitti. Gerçeği oynuyorum der. Cemile, artık evde oyun istemediğini ve gerçek oyunlar ile ilgilenmesini söyler. Erken emekli olduğu için başına açtığı belayı düzeltmesini söyler. Bu sırada Saadet Nine, Cemil Paşa'nın geldiğini sanarak içeri girer. Cemile, annesini koluna takıp koridorda kaybolur. Coşkun ve Saffet Napolyon adlı oyunu değerlendirirken müzik hocası içeri girer. O münasebetsiz gitti mi der. Coşkun, daha kötü münasebetsizliklere hazırlanıyor der. Sahne kararır. Kulis aydınlanır. Servet ve Emel Coşkun'dan söz ederler. Emel, Coşkun'un oyuna kendi hayatını kattığını ve bunun bilinmesinden korktuğunu anlatır. Servet ısrar eder. Emel ile birlikte Coşkun'un evine giderler. Sahne kararır. Coşkun ve Saffet yemek masasında çalışmaktadırlar. Kapı çalınır. Servet ve Emel içeri girerler. Saffet, Emel ve Servet'i tanıyordur. Onları tanıştırır. Coşkun'un yazdığı bulvar komedilerini okurlar. Saffet yine Coşkun'un yazdığı oyunları eleştirmektedir. Cemile, alışverişten gelir. Ne olduğunu söyler. Cemile gelen misafirler ile tanışır. Saadet Nine, Cemil Paşa'nın geldiğini sanarak sahneye gelir. Cemile annesini alarak koridorda kaybolur. Saffet, prova yapmaktan boğazının kuruduğunu söyler. Servet'e içki ısmarlar mısın patron? Der. Toplanırlar ve dışarı çıkarlar. Cemile, Coşkun'a nereye gittiğini sorar. Saadet Nine, Cemil Paşa gelmeyecek mi der. Cemile annesine Cemil Paşa rolü yapması için Ümit'i çağırır. Sahne kararır. Meyhane de Servet, Emel, Saffet ve Coşkun içerler. Coşkun, içince içindeki düşünceleri dışarı vurur. Arkadaşı Saffet onu durdurmaya çalışır. İkinci Perde Bu bölümde Coşkun, artık yerli kahramanlar bulup oyun yazacağını belirtir. Saffet ile karşılıklı tiyatro oynarlar. Garplılaşmanın zarar görmediğini söyler Saffet. Ve Osmanlı Devleti'nin bürokrasi yapısı oyunda sezdirilir. Yasaklanan kitapları karşılıklı okurlar. Saadet Nine, tekrar gelip Cemil Paşa'yı sorar. Saffet, Cemil Paşa rolünü yapar. Coşkun, giyinip gelir. Cemil Paşa'nın yaveri olarak gelir. Kapı açılır. Cemile ve Komşu Kadın elinde paketlerle içeri girerler. Coşkun, eyvah karım geldi! Der. Cemile, bu kadını delirteceksiniz der. Komşu kadına Hülya ismini verirler. Önüne gelenle Coşkun be Saffet oyun oynarlar. Coşkun'un hayatı oyundan ibaret olmuştur. Hayat nerde başlıyor? Oyun nerede bitiyor? Kestiremiyordur. Diğer sahnede Emel ile içki masasında Coşkun vardır. Emel'e oyunun içinde olduğunu sezdirerek aşk ilan eder. Evde ise Saadet Nine, Cemil Paşa'ya kaçmaya karar verir. Ümit peşinden gider. Komiser Ümit'in kılığına kızar. O da Ninesi için o kılıkta olduğunu anlatır. Komiser eve yollar. Cemile, annesini göremeyince Coşkun ile tartışır. Coşkun'a oyun işini bırakması gerektiğini söyler. Şirkette iş bulduğunu söyler. Emel ile aşk dedikoduların çıktığını söyler. Coşkun, oyun yazmayı bırakmayacağını söyler. Saadet Nine ve Ümit içeri gelirler. Saadet Nine'ye Ümit Cemil Paşa rolü yapar. Cemile, artık bu oyundan sıkılmıştır. Saadet Nine yere düşer. Doktor gelir. Saadet Nine, ölür. Cemile, ağlayarak Coşkun'a annem öldü anlamıyor musun? Der. Coşkun, Hayatın nerde başladığını, oyunun nerde bittiğini anlamadığını söyler. Coşkun ile Cemile ölüm hakkında konuşurlar. O sırada kapı çalınır ve icra memuru gelir. Coşkun'u sorarlar. Evini icra etmeye kalkarlar. Coşkun, biz aydınlar hep kapımız çalınacak korkusuyla mı yaşayacağız? Der. Coşkun, Emel'in evine gelir. Olanları anlatır ve onu anlamasına sevinir. O gece Emel ile yatar. Sabah telaşla yataktan kalkar. Saadet Nine'nin gömülme işi var diyerek evden çıkar. Eve gider. Saadet Nine'ye cenaze töreni yapmışlardır. Coşkun, bavuluna kitaplarını doldurur ve çıkar. Cemile ve Ümit arkasından bakakalır. Tekrar Emel'in evine gider. Hasta olduğunu söyler. Son oyununu oynarken Coşkun ölür. DEĞERLENDİRME Oyunlarla Yaşayanlar, Oğuz Atay'ın yazdığı tek tiyatro oyunudur. Kitabın anlatımı özgün bir şekilde işlenmiştir. Yazar, Doğu, Batı ve aydınlarımızı eleştirir. Kitapta yer yer espriler ve eleştiriler bulunmaktadır. Kurulan diyaloglar uzun espriler akıcı ve anlaşılırdır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/oz-buyucusu", "text": "Dorothy, ailesinin vefatından sonra eniştesi Henry ve teyzesi Em ile Kansas'ta yaşamaya başlar. Ailenin köpeği Toto ile gün boyu koşuşturup oynayan Dorothy halinden memnun bir şekilde hayatına devam eder. Kansas'ın tarihinde her daim bulunmuş olan kasırga bir gün kendini yine gösterir. Şiddetli kasırgadan kaçan Em ve Henry yanlarına Dorothy'yi de çağırır ancak köpeğin evde olduğunu gören Dorothy onu almak için eve koşturur. Toto'yu alıp sığınağa gitmeye fırsat bulamadan ev kasırgayla havalanır da havalanır. Uyuyakalan Dorothy gözünü şiddetli bir sarsıntıyla açar. Ev doğaüstü güzellikteki bir yere düşmüştür. Kıtırsoylar adı verilen halk Dorothy'yi sevgiyle karşılar. Doğu diyarına düşen ev, Doğu'nun Kötü Cadısı'nın tam üstüne denk gelmiş, cadıyı öldürmüş ve böylece yıllardır cadının esiri olan halk özgür kalmıştır. Kuzey'in İyi Cadısı'ndan bunları duyan Dorothy farkında olmadan birinin ölümüne sebep olma gerçeğiyle karşı karşıya kalır. Dorothy'nin üzüntüsüne rağmen halk oldukça mutlu olur. Kuzey'in İyi Cadısı Dorothy'ye bulundukları yerde doğu ve batıda iki kötü, kuzey ve güneyde iki iyi olmak üzere toplamda dört cadı olduğunu anlatır. Dorothy, Doğu'nun kötü cadısını öldürdüğüne göre geriye sadece bir tane kötü cadı kalmıştır. Dorothy'nin bu iyiliğine karşılık vermek isteyen halk ve Kuzey'in İyi Cadısı ona dileğini sorar. Ailesine dönmek istediğini söyleyen Dorothy'ye Kansas'ın yolunu bilmedikleri için yardımcı olamazlar ancak Zümrüt Şehir'deki Oz Büyücüsü'nün ona yardım edebileceğini söylerler. Geceyi Kıtırsoylarla geçiren Dorothy sabah yola çıkmaya karar verir. Öldürmüş olduğu cadının gücü hiç bilinmeyen ayakkabılarını da alır giyer. Kuzey'in Cadısı, Dorothy'nin yolda karşısına çıkabilecek her türlü kötülükten korunması için alnına bir tılsımlı öpücük bırakır. Böylece kimse Dorothy'ye yaklaşmaya cesaret edemeyecektir. Çünkü iyilik her daim kötülüğün üstündedir. Dorothy çıktığı yolda kötü cadının ölümünün kutlandığı zengin bir Kıtırsoy'un evine denk gelir ve dinlenmek için oraya gider. Etrafta gezinmeye başlar ve bir korkuluğun kendisine göz kırptığını görür. Şaşıran Dorothy korkuluğun yanına gider. Korkuluk, Dorothy'nin gideceği yeri öğrenince kendi dileğini de belki gerçekleştirebilecek tek kişinin Oz Büyücüsü olduğunu düşünür. Korkuluk samanla dolu kafasına bir beyin istemekte ancak bir direkte saplanıp kalmış haldeyken bunu gerçekleştirememektedir. Dorothy onu direkten kurtarır ve birlikte Zümrüt Şehri'ne doğru yola çıkarlar. Yolda giderken bir inleme sesi duyarlar ve o yöne doğru gittiklerinde kaskatı halde kalmış bir Teneke Adam görürler. Teneke Adam paslandığı için hareket edememekte olduğunu ve evindeki yağ ile onu yağlarlarsa düzelebileceğini söyler. Dorothy ve Korkuluk Teneke Adam'a yardım ederler. Teneke Adam ikilinin gittiği yeri öğrenince bir kalbe sahip olma umuduyla onlara katılmak ister. Yıllar önce oduncu bir adamın oğlu olarak dünyaya gelen bir insanken bir Kıtırsoy kıza aşık olur. Sevdiği kız ise eğer kendisine bir ev yaparsa onunla evleneceğini söyler. Adam canla başla çalışır ancak kız onun evlenip gitmesini istemeyen tembel, yaşlı bir kadınla yaşamaktadır. Yaşlı kadın kızın evlenmemesi için Doğu'nun Kötü Cadısı'na gidip adamı engellemesini ister. Cadı da adam her evi yapmaya çalıştığı sırada baltasının kendisini kesmesini sağlayacak bir büyü yapar. Adam evi yapmaya çalışırken önce bacağından sonra da tüm vücudundan olur ancak tenekeci bir adam tarafından kopan vücut parçası yerine tenekeler takılır. Böylece tamamen tenekeye dönüşür. Dışarıda olduğu bir gün de yağmur yağınca paslanıp orada öylece kalır. Dorothy ve Korkuluk sayesinde tekrar hareket edebilen Teneke Adam onların peşine takılıp bir kalp sahibi olacak ve yeniden sevebilecektir. Böylece tekrar yola çıkarlar. Yolda bir kükremeyle korku dolu anlar yaşarlar ve Dorothy köpeği Toto'ya zarar veren aslanı tokatlayıp bir güzel azarlar. Korkak Aslan da hikayesini anlatır. Doğduğundan beri hiç cesareti olmayan aslan çok korktuğu için cüssesini ve kükremesini kullanarak etraftan korumaktadır kendini. Bu küçük grubun gittiği yolu öğrenince cesaret sahibi olmak umuduyla onların peşine takılır. Dorothy, Korkuluk, Teneke Adam, Korkak Aslan ve Toto yollarına devam ederken türlü olaylar yaşarlar ancak sonunda Zümrüt Şehri'ne ulaşırlar. Oz Büyücüsü'nün onları sıra sıra kabul edeceğini öğrenirler. Kimse büyücünün yüzünü görmemiş ve neye benzediğini bilmemektedir. İlk gün Dorothy ile görüşen büyücü iyiliği karşılığında ondan Batı'nın Kötü Cadısı'nı öldürmesini ister. Dorothy'ye sadece bir baş olarak görünen büyücü ona cadıyı öldürmediği sürece yardım etmeyeceğini söyler. İlerleyen günlerde de Korkuluk'a güzel bir hanımefendi, Teneke Adam'a Canavar ve Aslan'a da Ateş Topu olarak görünen Büyücü onlardan da yapacağı iyilik karşılığında aynı şeyi ister. Batı'nın Kötü Cadısı'nı öldürmeleri... Ne yapacağına karar veren ekip istekleri uğruna yola düşerler ancak cadıya ulaşmak oldukça zor olur. Çeşitli saldırılara maruz kalan ekip yavaş yavaş zarar görür. Cadı, ona sahip olan kişinin toplamda üç isteğini yerine getiren şapkayı kullanır ve ekibi dağıtmak için Kanatlı Maymunları gönderir. Ekibi dağıtılır ancak Toto ile tılsımlı öpücüğü ve gümüş ayakkabıyı taşıyan Dorothy'ye dokunamazlar. Cadı da Dorothy'ye öpücük sebebiyle dokunamaz ancak onu kölesi gibi kullanıp bir şekilde ayakkabıyı elinden almaya karar verir. Ayakkabıyı sadece uyurken ve banyoda çıkaran Dorothy'ye karanlık ve su korkusu sebebiyle bir türlü yaklaşamayan cadı, kurduğu tuzakla ayakkabının tekini alır. Buna çok sinirlenen Dorothy cadıya su fırlatır ve cadı eriyerek yok olur. Böylece Çeyreklik halkı esaretten kurtulur. Cadı ölünce isteklerini almak için Zümrüt Şehri'ne doğru yola koyulan ekip Oz Büyücüsü'ne ulaşırlar ancak büyücünün gerçek yüzünü öğrendiklerinde büyük bir şok yaşarlar. Oz Büyücüsü aslında yaşlı bir şarlatandır. Omaha'da doğup büyüyen, Vantrilok olarak eğitilen şarlatan zamanla sirklerde baloncu olarak çalışmaya başlar. Günlerden bir gün balonun ipleri dolaşıp da aşağı inemeyen şarlatan iyice gökyüzüne yükselir ve bu büyülü dünyaya adım atar. Geldikten sonra da halka lider olup Zümrüt Şehri'ni inşa ettirir. O günden sonra da büyücü olmadığı anlaşılmasın diye yüzünü herkesten gizler. Oz'un şarlatan olduğunu öğrenen ekibin umutları yıkılır. Halka gerçekleri açıklamamak karşılığında yine de şarlatandan istediklerini alacaklardır. Korkuluk'a uydurma bir beyin, Teneke Adam'a ipek bir kalp verip, Aslan'a da cesaret vereceğini söylediği bir sıvı içirir. Herkes isteğine kavuşur ancak Dorothy'yi Kansas'a göndermek zorlu olur. Oz da çözümü balonlarda bulur. Balon yapacak ve böylece Kansas'a dönebilecektir. Kapalı kalmaktan sıkılan Oz da Dorothy ile dönmek ister ancak balona binmeye yetişemeyen Dorothy Kansas'a dönemez. Oz tek başına yükselir balonla. Son umudu da elinden giden Dorothy Güney'e gidip oradaki İyi Cadı'dan yardım istemeye karar verir. Ekip bu sefer de türlü zorluklardan geçerek güneye ulaşır. Cadı Dorothy'ye ayağındaki gümüş ayakkabıların türlü güçlerinin olduğunu, bu güçlerden birinin de kişiyi istediği yere saniyeler içinde götürebileceğini söyler. Böylece Dorothy Kansas'a döner. Korkuluk Zümrüt Şehri'ne bilge olur. Teneke Adam Batı diyarına dönüp orayı yönetir. Aslan yoldaki vahşi ormanda kral olur. Herkes dileğine kavuşur. Amerikan Edebiyatı'nda ilk masal olarak kabul gören eser, yazarın ifadesiyle 'merak ve eğlencenin korunduğu, kederin ve kabusların dışarıda bırakıldığı modern bir masal' olmayı hedeflerken tam da yazarın isteğini yerine getiriyor. O kadar güzel, o kadar akıcı ki hiç bitmesin istiyorsunuz. Toplamda on dört kitaptan oluşan masalın ilk kitabı olan Oz Büyücüsü, her yaştan insanın zevkle okuyabileceği, hiç bitmesin isteyeceğiniz türde bir eser. Hayattaki dileklerimizin gerçek büyüsünü gösteren harika bir eserdi. Bir gününüz daha bitmeden bir an önce kitabı edinip okumaya başlayın derim. Keyifli okumalar dilerim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/pal-sokagi-cocuklari", "text": "Budapeşte'nin yoksul bir semtinde, henüz dünyanın acı gerçekleriyle yüzleşmemiş çocuklar... İhanet, savaş, vatan aşkını o yaşta tattı Pal sokağı çocukları... Hiç anlayamayacakları ölümle de küçük yaşta karşılaştılar. Tek amaçları oyun oynadıkları arsayı korumaktı. O arsa onların vatanıydı, Macun Biriktirme Derneği ise orduları... Nemecsek, Boka ve Pal sokağının diğer çocukları... Bilinsin ki onlar canı pahasına arsasını korudular. Ancak insanoğlu orayı da binalaştırdı. Çocukları bu binalara hapsettiler. Pal Sokağı Çocuğu gerçekten bir dünya klasiği olmayı hakkediyor. Ferenc Molnar'ın kitabını okurken gözyaşlarınızı tutamayacaksınız. Budapeşte' de 1889 yılında bir dernek kuruldu. Macun Biriktirme Derneği... Bu derneğin üyeleri pencere kenarlarından camlardan topladıkları macunların kurumasına engel olarak her gün düzenli olarak çiğniyorlardı. Bu çiğneme görevi başkana aitti ve bu başkanlık sistemi devir daim yaparak değişiyordu. Derneğin asıl kurucusu ve başkanı Boka adında bir çocuktu. Boka çok cesur, güvenilir ve zeki olduğu için bu mevkiye layık görülmüştü. Aynı zamanda bir savaş durumunda general olma ve orduyu yönetme hakkına sahipti. Diğer üyelerde gösterdikleri başarıya göre subay, yüzbaşı gibi bölüklere ayrılmıştı. Ordunun sadece rütbeli olmayan bir neferi vardır o da Nemecsek' tir. Nemecsek cılız, sarı saçlı, her emre uyan ve derneğin kuruluşundan beri bulunduğu konuma itiraz etmeyen tek üyedir. Herkes ona emir verir ve bütün emirleri ikiletmeden uygular. Bu sokağın çocuklarının hayal dünyası da cesur yürekleri kadar büyüktür. Bu üyelerin çoğunluğu aynı okula giden genelde sınıf arkadaşı olan öğrencilerdir. Bunların kendilerine oyun alanı edindiği bir arsaları vardır. Ve bu arsa onlar için çok kutsaldır. Bu arsa onların oyun alanı dışında toplandıkları yer, derneğin simgesi, adeta vatanlarıdır. Vatanlarına kırmızı yeşil renkte bir bayrak yapmışlardır. O bayrak renginde şapkaları, mızrakları, bilyaları ile kendilerine kurdukları devlette huzur içinde yaşarlarken Kızıl Gömlekliler adında diğer bir grubun tehditi altında kalırlar. Kızıl Gömleklilerin alanı istila edildiği için kendilerine yeni yer arayışına girmiş ve gözüne Pal sokağı çocuklarını ve onların arsalarını kestirmişlerdir. Bu grubun dikkat çeken isimleri ise Feri Ats ve Pastzor kardeşlerdir. Namlarını bütün sokak çocukları bilir ve herkes onlardan korkar. İlk olarak Nemecsek ve diğer üyeler bilya oynarken bunlara el koymuşlar ve savaş niyetlerini belli etmişlerdir. Ancak Boka arsalarını onlara vermeyeceklerini göstermek amacıyla Nemecsek ve bir diğer üyeyi de yanına alarak Kızıl gömleklilere göz dağı vermek amacıyla onların arsasına gidip bir not bırakmak ister. Ancak Füveskert semtine gitmek için çetin bir yoldan geçmeleri gerekmektedir. Kayıkla semte gidip bekçileri ve köpeğini geçip Kızıl Gömleklilere yakalanmadan notu bırakmalıdırlar. Yola çıkarlar ve kayığa binme esnasında Nemecsek suya düşerek ıslanır. Islak ıslak kızıl gömleklilerin arsasına vardıklarında toplantı yaptıklarını görürler. Toplantı üyeleri içinde kendi üyeleri Gereb' in olduğunu görünce Boka yıkılır, ihanete uğramışlardır. Gereb casustur. Gece notu arsaya bırakıp dönerler. Sabah olduğunda Feri Ats notu bulur ve notta \"Pal Sokağı Çocukları buradaydılar\" yazıyordur. Feri Ats bunlara dersini vermek amacıyla savaş ilan eder. Ancak bunu ilk önce gizli yapmayı düşünürler. O gece toplantı yapacaklardır. Gereb' te toplantıya katılır. Nemecsek ise planlarını öğrenmek için üç saat önceden Füveskert' e gidip ağaca saklanmıştır. Bunlar savaş hakkında konuştuktan sonra Pal Sokağı Çocukları ile alay edip, korkak olduklarını söyleyip gülüşürler. Gereb' te onlarla katıla katıla gülüyordur. İhanete ve korkak yakıştırmalarına dayanamayan Nemecsek aşağı atlar ve Feri Ats' ın karşısında dimdik durur. Onlara korkak olmadıklarını ve aldıkları bayrakları geri vermelerini söyler. Üyeler bu cılız çocuğun cesaretine gülerler ve onu gölün kenarına zorla götürüp başını suya sokup çıkarırlar. Suya atarlar. Nemecsek cesur bir şekilde yapılanlar karşısında dimdik durur ve bunun karşılıksız kalmayacağını, arsalarını vermeyeceklerini, korkak olmadıklarını, Gereb gibi ihanet etmektense bin kere suya sokmalarını tercih edeceğini söyleyerek oradan uzaklaşır. Feri Ats, Gereb ve Kızıl Gömlekliler Nemecsek' in ardından hüzünle ve şaşkınlıkla bakakalırlar. Gereb bu yaptığından çok utanır. Feri Ats ise onun gibi bir haini gruba almayacağını söyler. Gereb çok pişman olur. Ancak nafiledir. Ertesi gün Nemecsek bütün olanları Boka' ya anlatır. Savaş planladıklarını söylerler. Boka bunun üzerine bir savaş planı düzenleyerek arsanın girişlerini kontrol altına alarak mükemmel bir savaş planı hazırlar ve üyelerine anlatır. Bu arada Nemecsek' in vücudu soğuk su ve havaya dayanamayıp bitkinleşir. Okula ve toplantılara katılamaz ve istirahat eder. Savaş tüm hızıyla ilerler, askerler arsada silahlarını, kum torbalarını donanır ve yerlerini alırlar. Bokanın planı ve stratejisi çok iyidir. Hendekler ve siperler kurmuş, bütün planlarını anlatmıştır. Eğer işler yolunda giderse bu stratejiyle kesin savaşı kazanacaklardır. Feri Ats ve üyeleri kapılara dayanır ve savaş başlar. İlk kafile alt edilerek barakaya kitlenir. İkinci kafile ile savaşmaya devam ederlerken Feri Ats yenileceklerini anlayarak barakadan arkadaşlarını kurtarmak amacıyla oraya yönelir. Onların oradan kurtulup savaşa katılması demek Pal Sokağı çocuklarının savaşı ve arsayı kaybetmesi anlamına gelmektedir. Feri Ats barakanın tam önüne geldiğinde, hasta sıska çocuğu karşısında görür. Nemecsek karşısında barakanın önünde duruyordur. Herkes oraya bakar ve Nemecsek tüm ve son gücüyle Feri Ats' ın üstüne atlar ve onu yıkar. Liderin yıkılması savaşın kaybedildiği anlamına gelir. Nemecsek son gücünü kullanıp bayılmıştır ama savaşı da onun sayesinde kazanmışlardır. Arsalarını korumuşlardır. Bu arada Nemecsek kendine geldiğinde Boka ona Yüzbaşı ünvanını verir. Annesi gözü yaşlı halde gelip Nemecsek' i kucaklayıp eve götürürken, Pal Sokağı çocukları arkalarından gelir. Yüzbaşına selam dururlar. Nemecsek' in durumu kötüye gidiyordur. Ailesi çok kötü durumdadır. Boka her gün kapısında bekler ancak hiç ilerleme olmaz. Nemecsek ölüme gidiyordur. Bünyesi çok zayıflamıştır. Boka bir gece onlara gelir ve Nemecsek ateşler içinde yanıyordur. Boka' yı görünce gözünü açar. Doktor gelir ve sabaha çıkamayacağını ve hazırlıklı olmasını söyler. Yapacak hiçbir şey kalmamıştır. Bu sırada Boka baş ucunda bekler. Pal sokağı çocukları Nemecsek için bir onur belgesi düzenlemiştir. Eve getirirler ancak Nemecsek bu bölgeyi göremeden ölür. Vatanı, arsası uğruna canını feda etmiştir. Ertesi gün okulunda yas ilan edilir. Boka yıkılır. Bu durum karşısında ağlamak istiyordur ancak gözünden yaş gelmez. Nemecsek' in öldüğü gece arsaya tek başına kalmak için gittiğinde barakada inşaat malzemeleri görür. Bekçiye sorar ve arsaya üç katlı bina yapılacağını söyler. Boka oturur ve akmayan gözyaşları yağmur gibi dökülmeye başlar. Nemecsek uğruna öldüğü arsanın ellerinden gittiğini göremeyeceği için aslında çok şanslıdır. Şimdi artık Pal Sokağı Çocukları'nın arsasında kocaman çok katlı evler var. Ama ne gam. Dünyanın bütün çocukları Pal Sokağı'ndandır!"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/panorama", "text": "Cumhuriyet Döneminin en değerli yazarlarından bir tanesi olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun 1923 ile 1952 yılları arasında dönemi anlattığı kitabı Panorama bir dönemi en iyi anlatan kitaplardan bir tanesidir. Panorama kitabının hikayesi 1923 yılında Cumhuriyet'in kurulmasından son başlıyor. Cumhuriyet kurulmuş fakat halk içinde hala yeni devletin geçici bir devlet olduğuna inanan ve yapılan devrimlere karşı çıkan kesimler vardır. Bunların arasında pusuya yatmış ve her fırsatta Cumhuriyet'i ve yeni devrimleri gölgelemeye amaçlar da çoğunluktadır. Panorama kitabında özellikle bu kesime büyük önem verilmiştir. Kitapta birçok karakter görüyoruz ve her bir karakter farklı insanları temsil ediyor. Bu anlamda Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun mümkün olduğu kadar fazla karakter kullanarak inkılap karşıtı yobazları ve inkılap uğrunda mücadele edenleri örneklemeye çalışmıştır. Servet Bey fakir bir çocukluk geçirmiş fakat kendisini çok iyi eğiterek bir bankada müdür pozisyonuna kadar yükselmiştir. Daha sonra ticarete de atılmış ve çok zengin biri haline gelmiştir. Fakat bu zenginlik ona pek de mutluluğu getirmez. Oğlu tam bir Amerika düşkünü olmuştur. Kızı da sosyetik bir hayat yaşamaktadır. Tavrı nedeni ile bindiği bir takside tecavüze uğrar ve Servet Beyin de hayatı tamamen değişir. Servet Bey Cumhuriyet değerleri sayesinde sonradan zengin olan fakat bu yüzden aile değerlerini yitiren kişileri temsil eder. Halil Remzi Bey Atatürk'ün inkılaplarını benimsemiş dürüst bir mebustur. Halil Remzi Bey'in yolu Atikler köyüne düşer. Burada Fazlı Bey adında bir sahtekar da vardır. Yanyalı Fazla Bey Olayı olarak bilinen ve köylülerin elinden meralarının haksızca alınmasını önlemek Halil Remzi Bey'e düşer fakat Halil Remzi kendisine oynanan oyunun farkında değildir. Belediye hakkında fazla şikayet olması üzerine Halil Remzi burada kalarak seçimlerin adil bir şekilde yapılmasını takip etmek ister. Fakat bu davranışı üzerine genel sekreterliğe seçime hile karıştırdığı ve taraf tuttuğuna dair şikayette bulunulur. Halil Remzi Bey her ne kadar kendisini temize çıkartmaya çalışsa da başarısız olur ve partiden dışlanır. Halil Remzi Bey düzenbazlar tarafından karalanan namuslu vekilleri temsil eder. Zengin bir adam olan Emin Efendi aynı zamanda Tahincizade Hacı olarak da bilinir. İnkılaplar sonrası kendisini evine kapatmıştır. Atatürk'ü dinsiz olarak görür ve irtica hareketlerinin başlamasını beklemektedir. Emin Efendi evinde karısı, oğulları, oğullarının eşleri ve beslemeleri Fatma ile birlikte yaşarlar. Karısını ve oğullarının eşlerini köle gibi görür ve hıncını bir anlamda onlardan çıkartır. Gizli dürtülerini ise Fatma'ya sarkıntılık ederek yapar. Emin Efendi yobaz olan sözde Müslümanları temsil eder. Komiser Hamdi Bey çevresi tarafından çok dürüst ve namuslu biri olarak bilinir. Üç kez evlenmiş fakat üç eşini de kaybetmiştir. Nebile Hanım onun dördüncü eşidir. Fakat karısı Hamdi Bey'den yeterli ilgiyi görmemekten şikayetçidir. Öyle ki aylardır evli olmalarına rağmen Nebile hanım hala bakiredir. Kocasının ilgisini bir sürpriz ile çekmeye çalışırken acı gerçeği de öğrenir. Kocası aslında bir katildir ve önceki üç eşini de kendisi öldürmüştür. Hamdi Bey her şeyin göründüğü gibi olmadığını ve iki yüzlü insanları temsil etmektedir. Bunlar Panorama kitabında yer alan karakterlerden dikkat çekenleri. 1923 yılında 1952 yılına kadar yaşanan inkılaplar ile karakterlerin hayatındaki değişimleri de görüyoruz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/paranoya", "text": "Muhasebe ofisinde çalışan Fulya günün yoğun temposuyla uğaşırken masasına yaklaşan kurye ile göz göze gelir. Adam ezberlendik adımlar ile elindeki çiçek buketini kendisine teslim ettikten sonra uzaklaşırken Fulya bu çiçek işine bir son verilmesi gerektiğini düşünür. Eşi Kerem' in kendisine yıllardır yaptığı küçük bir tahmin oyunudur bu. Farklı çiçeklerin bir araya gelmesiyle oluşturduğu manayı Fulya' nın tahmin etmesi gerekmektedir. Çok beklemeden telefonu çalar ve kocası doktorluk mesleğini daha da ileri götürebilmek adına kendisine İngiltere' den teklif geldiğini söyler. Eşi adına sevinen kadın bir anda hayatını değiştirmenin ne kadar zor olacağını düşünür ama kocasına belli etmeden telefonu kapatır. Akşam olup evine geldiği zaman eşine ne kadar aşık olduğunu bir kez daha anlayan Fulya tüm hayatını onun uğruna değiştirmenin aslında ne kadar küçük bir durum olduğuna kendini inandırır ve bu güzel haberi kutlamak için arkadaşlarının ani baskını ile hep beraber eğlenmeye giderler. Ertesi sabah kendisini akşamdan kalma hisseden Fulya işe gitmek istemez, zaten nasılsa işten de ayrılacaktır. Eşi Kerem'i hastanesine gitmek üzere kapıdan uğurlamaya çalışır fakat adam bir türlü karısından ayrılmak istemez ve defalarca onu ne kadar çok sevdiğini söyler. Ayrıca besledikleri Max adındaki köpeklerine de iyi bakmasını tembihler. Tüm bunlara bir anlam veremeyen kadın eğlenerek kocasını gönderir ve baş ağrılarını biraz olsun yatıştırmak için uykuya dalar. Uyandığı zaman kocasının sesini duymak için arar fakat adamın telefonu kapalıdır. Kerem' in ameliyatta olduğunu düşünerek akşam yemeği için hazırlık yapmaya başlar. Akşam saat 19.00 olduğunda kapı çalar fakat gelen kocası Kerem değil, polis memurlarıdır. Eşi Kerem Giritli'nin arabası içerisinde intihar ettiği haberini verirler ve Fulya' dan teşhis için kendileri ile gelmesini söylerler. Şoka giren kadın üzerindeki ince hırkası ile ekip otosuna biner fakat bir hata olduğunu eşinin eve gelmek üzere olduğunu anlatmaya çalışır. Morg çekmecesinin açılması ile eşinin cansız bedenini gören kadın tüm acılarda yaşanacağı gibi inkara gider. Birbirlerine olan aşklarını düşünür, İngiltere' ye gitme hayallerini düşünür, mutlu yuvalarını düşünür. Kocasının intihar etmek için hiçbir sebebi olduğuna inanmaz. Hayatta eşinden başka kimsesi olmayan kadın, defin işlemlerinden sonra evinde köpeği ile birlikte kendi kabuğuna çekilir. İşinden de atılan Fulya'nın artık tek amacı kocasının intihar değil, cinayete kurban gittiğini ispatlamaktır. Dava ile ilgilenen komiser Atakan yaklaşık bir sene önce eşinin kendisini aldattığı için boşanmış bir adamdır ve kadınlara kalbini kapatmıştır. Fulya umutsuzca Atakan' dan yardım ister. Bir süre sonra bu olayın intihar değil cinayet olduğuna komiseri de inandırır fakat gelişen olaylar neticesinde genç adam bu davadan alınır. Artık bu olayı çözme peşinde iki kişilerdir ve araştırmaya Kerem' in hayatından başlarlar. Zaman ilerledikçe Fulya aslında kocasını hiç tanımadığını ve yıllar içinde kendisine ne kadar çok yalan söylendiğini öğrenir. Kerem' in en fazla gizli bir sevgilisi olduğunu düşünürken aslında kocasının paraya olan düşkünlüğü neticesinde çalıştığı hastanede gizli işler yürüttüğünü ve buna tüm hastane personelinin de dahil olduğunu öğrenir. Bulgaristan bağlantılı bir organ mafyası ile birlikte çalışan hastane Kerem' in de içinde bulunduğu berbat bir işe girmiştir. Üst makamlar tarafından kapatılan dosya Atakan komiserin sayesinde tekrar açılır ve tüm Türkiye' yi etkileyecek şekilde ses getirir. Hastane dekanı da dahil olmak üzere herkesin ifadesi ile olaylar gün yüzüne çıkar, sağlık bakanı dahil olmak üzere istifalar gerçekleşir. Başhekimin verdiği ifade ile aslında bu işten çıkmak isteyen Kerem karısını alıp gerçekten İngiltere' ye gitmek ister. Mafya ile bu yüzden arası açılan Kerem' in aslında son iki senedir hastanede çalışmadığını da öğrenirler. Başhekim ifade sonunda Kerem' i kendisinin öldürdüğünü bunu da bir enjektör yardımı ile yaptığını itiraf eder. Bu olayların araştırması sırasında kendi evinde kalamayan Fulya Atakan'ın dairesine taşınır ve tüm gerçeklerle onun yanında yüzleşir. Git gide duygusal olarak birbirlerini tamamlayan iki yaralı insan artık duygularının farkına varırlar. Paranoya kitabını elime aldığımda çok farklı bir polisiye roman ile karşılaşacağımı sandım. Ön sözlerinden kendi reklamını çok iyi yapan bir kitap izlenimi verdi bana. Lakin sayfalar ilerledikçe konunun ne kadar hafif kaldığını gördüm. Fulya ve Atakan arasında bir yakınlaşma olacağı ilk 20 sayfada belli oluyor zaten. Kocası tarafından da yıkıma uğrayan kadının sığınağının kim olacağını hemen anlıyorsunuz. Yazım dili gayet açık ve anlaşılır. Tuğba Sarıünal'ın Paranoya romanı, büyük bir beklentiye girmezseniz kısa zamanda okuyup bitirebileceğiniz bir kitap. Yine de yazarın emeğine karşılık kafa dağıtmak için alabilirsiniz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/parasiz-yatili", "text": "Türk Edebiyatı'nın sayılı kadın yazarlarından olan Füruzan'ın ilk kitabı Parasız Yatılı'dır. Saik Faik Öykü Ödülü'nü kazanan ilk kadın yazarımız olmasıyla da önemlidir. Parasız Yatılı içinde Türk insanın yaşamına ait birçok gözlem barındıran on iki öyküden oluşur. Ben en çok beğendiklerimi paylaşacağım sizlerle; Haraç Hiç görmediği ve bilmediği annesi Servet'i İstanbul'daki konağa bıraktığında Servet sekiz yaşındaydı. Birileri onu fark edene kadar bir köşeye sinip oturmuş ve evin büyüklüğünden dolayı korkup ağlamaya başlamıştı. Çok geçmeden Çerkez Gülendem kalfa onu bulmuş evin hanımı Dizdar Hanıma danışınca da Servetin evde kalıp hizmetçi olarak çalıştırılması uygun görülmüştür. On üç yaşına geldiğinde çok hamarat olan ve işini iyi yapan Servet evde en çok sevilen hizmetçilerden biri olmuştur. Evde onun haricinde Gülendam Kalfa, Şemsitap ve Şehime çalışıyordu. Servet ve hanımın arası çok iyiydi. İlk başlarda sadece alt katlarda çalışırken şimdi üst katlara da bakıyordu. Evde garip dedikodular vardı. Sözde Ruhusi Bey ve Şemsitap geceleri sandık odasında beraber oluyorlardı. İnanamamıştı bunları duyduğunda. Şehime Hanım ise çok açık sözlü ve boyun eğmeyen cinsten bir kadındı. Sen çok safsın ve köylü kızısın diyordu. İlk o zaman öğrenmişti köylü olduğunu. Bir süre sonra evde olaylar yaşanmaya başladı. Şemsitap arabacıya kaçmıştı. O kaçtıktan bir kaç gece sonra ise Ruhusi Bey Servet'in odasına girdi ve birlikte oldular. Bu çok uzun bir süre devam etti ta ki konak boşaltılıncaya kadar. Evin hanımı Dizdar Hanım Nişantaşı'na taşınmaya karar vermişti ve ev en kısa sürede boşaltılacaktı. Servet onu da alacaklarını sanıyordu. Fakat ev bomboş kalıp veda vakti geldiğinde hanımı ona sarılıp anahtarı verdi ve ev satılana kadar evle sen ilgilen diyerek onu koca konakta bir başına bıraktı. Çok uzun süre ağladı, yalnız kaldı onu arada ziyaret eden sadece Fatin Bey geliyordu, erzak bırakmaya. Zaten sonra eve kiracı bulununca ikisi evlendiler. Bir de çocukları oldu. Ama çocuk durmadı yanlarında çalışmak için Almanya'ya gitti. Servet ise kalp çarpıntıları ve üzüntüler nedeniyle bir gün ölüverdi. Kocasıyla hiç konuşmazlardı, Servet ev işlerini yapar ve uyurdu bir de hep beklerdi kocasının gelişini pencere önünde. Yine bir gün Fatin Bey gelirken önce cama baktı karısını göremeyince önce bir şaştı sonra ise öfkelendi. Bastonuyla kapıya çok sefer vurdu en sonunda anahtarı bulup içeri girdi. Girdiğinde karısının cevap vermemesine iyice kızdı. En sonunda ışıkları açtı ve uyurmuş gibi yatan Servet'i gördü. Birçok kez seslendi fakat tepki vermedi karısı. Bağırarak, öldüğünü anladı. Şaşkınlık ve üzüntü içerisinde karısının ismini sayıklamaya başladı. Parasız Yatılı Kocası ölünce kızıyla ikisi kalmışlardı evde. Ne karısı inanabilmişti öldüğüne ne de küçük kızı. Bir süre sonra ise geçim derdi başlamıştı annesi için. Eve bir sürü şey gerekiyordu, mevsim kıştı kömür ve odun gerekti. Kız sessizdi, derslerine çalışırdı. Bir gün annesi eve hiç görmediği kadar mutlu bir şekilde gelmişti. Hasta bakıcı olacağım diyordu işe alındım. Fakat kız daha çok küçüktü evde yalnız kalması gerekiyordu. Sobayı bile yakıyordu artık. Geceleri tek başına kalacaktı sabahta komşu teyze uyandıracaktı onu. Kız okuldayken beden derslerine katılamazdı. Fakirlerdi ne giyecek lastik ayakkabısı ne de düzgün bir üstü vardı. Bu derse katılmayanların yaptığı gibi hep tuvaletlerin orada otururdu. Bir gün annesi bir haber getirdi. Sınav varmış dedi, parasız yatılı okumak için hem derslerinde iyi. Kız önce şaşırdı fakat sonra annesinin sevindiğini görünce o da sevindi. Pekiyi mi almak gerekiyormuş? diye sordu annesine. Merak etme anneciğim dedi ben hep pekiyi alırım. Yazan: Ilgın Kocaman Parasız Yatılı Kitap Özeti Kitabımızın türü öyküdür. İçerisinde on iki adet öykü vardır. Bu öykülerin kiminde olay örgüsü şeklinde bir anlatım varken kimin de bu durum yoktur. Bu yüzden öykülerin kiminde olay örgüsü akışı olmadığı için verilen duyguları aktaracağım. Sabah Eskimişliğin Sabah uyandıktan sonra evine, dış mekana, geçmişe dair görüş ve duygularını anlatan birinin duygularına şahit oluyoruz. Anlatıcının geçmişinde annesiyle yaşadığı bazı konulara özellikle üzerinde durulmuş sebebinin de farklı zamanlara ait kuşak çatışmasından kaynaklı olmasıdır. Eskiden misafir odalarının naftalin kokulu temiz bir oda görünümünde olduğu ve eşyalara dokunulmasının çok zor olduğundan bahsedilmiş. İlkokul öğretmenlerinden nasıl korkulduğundan bahsedilmiş. Özgürlük Atları Üvey kız olarak babası tarafından dışlanan bir kızın duygu dünyasına yolculuk ediyoruz. Duygularımızda, sevgimizi ifade etmekten utanıldığını, duygusuzluğu savunmayı iyi bir davranış gibi sanmamızın yanlışlığından bahsedilmiş. Baba tarafından sevilmeyen üvey kızın yalnızlığa itilmişlik duygusu onu doğayla iç içe biri haline getirmiş. Hayvanlara dair gözlemleri, duyguları aktarılmış. Münip Bey'in Günlüğü Memur olan Münip Bey'in tuttuğu günlüğün bir kısmını okuyoruz. Resmi dairede görevinin yaparken yaşadıkları ve dış dünyaya dair düşüncelerini bizlere tarih şeklinde not alınmış vaziyette aktarılmış. Taşralı Teyzesinin evine kalmaya giden bir kızın oraya gidince neler yaşadığına dair duygu ve düşüncelerini okuyoruz. Annesi teyzesinin hanımefendi bir bayan olduğunu söyler kız ise teyzesiyle ilk karşılaşma da bu durumu hemencecik fark eder. Öykünün büyük bir kısmında kızın annesinin teyzesine dair hatıra ve anlatılarına yer verilmiş. Bir de teyzenin ağzından geçmişe dair hatıraları dinleriz. Piyano Çalabilmek Müberra isimli bayanın ağzından onun geçmişte ve şimdiki an da yaşadıklarını dinleriz. Müberra önceden Hamit isimli bir adamla evlenir. Çok geçmeden kocası Hamit ülkede savaş çıkınca askere gider. Bir daha da dönmez. Bu olaydan sonra Müberra, Demir Ali isimli bir adamla evlenir. Ailecek toplu bir şekilde İstanbul'a gelip yerleşirler. Bu duruma Müberra'nın kaynanası alışamaz, sürekli dertlenir durur. Demir Ali'de burada mezbahanede çalışmaya başlar. Müberra bunlar yaşanırken geçmiş yaşantısına, anılarına dalıp gider. Piyanoya olan tutkusunu anlatır. Nehir Yusuf ağa isminde bir adamın evinde aşçı olarak çalışan bir kadının ağzından olayları dinleriz. Evin hanımının kocasına kocasının da ona karşı olan ilgisizliği, evliliğin gelişigüzel sürdüğü anlatılmış. Karı ile kocanın fikir, kültür uyuşmazlığı ve aile isteği ile evlenme sonucunda soğuk bir aile ikliminin ortada olduğuna şahit oluyoruz. Evin aşçısının da küçük kız kardeşinin diğer kardeşlerle beraber dilendirildiğini öğrenmesi üzerine bu küçük kız kardeşini konağa yanına götürmesi de konu olarak işlenmiş. Su Ustası Miraç Bir köyde yaşayan ağanın hanımını ağzından hayatını dinliyoruz. Dört tane çocuğu vardır. Bu dört çocuğu da şehirde okurlar. Evin hizmetlisi Döne'nin hayırsız bir eşi vardır. Bundan dolayı izin alıp gittiği zaman uzun süre gelmediği olurmuş. Bu duruma evin hanımı bir süre sonra kızar, işten çıkarmak ister. Oğlu Vedat anne Döne yıllardır bizimle çalışır işine devam etsin der. Annesi bu duruma şaşırır. Döne çalışmaya devam eder. Bu durumdan sonra Vedat ailesiyle eskisi gibi vakit geçirmez, kendi halinde takılır. Annesi bu duruma üzülür. Bir gün otururken Vedat'ın devlete karşı çıktığını öğrenirler. Bu yüzden hapse atılma ihtimali ortaya çıkar. Kardeşleri ona deli raporu alıp bu durumdan kurtulmaları gerektiğini söylerler. Trenle sabahın erken saatlerinde Vedat'ın yanına Ankara'ya giderler... İskele Parklarında Ağustos ayının ortasında iskelede insanlar ve sokak satıcıları vardır. Yoksul görünümlü bir anne ve kızı vardır. Bu iki kişiden oluşan ailenin hayat hikayesine şahit oluyoruz. Kadın sevdiği bir adamla kaçar. Eşi de işte çalışırken makinenin kendini kapması sonucu hayatını kaybeder. Kadın kızıyla beraber eşinin ölümünden sonra perişan bir hayat sürer... Edirne'nin Köprüleri Edirne ilinden İstanbul'a taşınan geniş bir ailenin yaşam öyküsüne şahit oluyoruz. Babaanne, amca, yenge, yeğen ve kız çocuğundan oluşan bir ailenin öyküsü... Yeğenin ağzından bu hikayeyi dinleriz. Babaanne memleketlerinden İstanbul'a göç etmelerini bir türlü kabullenemez, İstanbul'un yaşamının onlara göre olmadığını yineleyip durur. Torunlarıyla ilgilenen bir kadındır. Bir bayram günü evlerine memleketlisi olan İshak ve eşi ziyarete gelir. Bu durum ev ahalisini çok mutlu eder. Beraber eski günler yad ederler. Yörelerine ait türküler söyleyip neşelenirler... Parasız Yatılı Bir anne ve kızın yoksullukla mücadelelerine şahit oluyoruz. Anne hasta bakıcı olarak bir işe girer. Gecesi gündüzü belli olmayan bir iştir. Kızı evde geceleri tek başına uyumak zorunda kalır. Bu durum anneyi çok üzer ama ekmek parası için mücadele etmek zorundadır. Kızına hastalardan kalan artık yemekleri getirir. Bu işten gelen parayla kadıncağız evlerini geçindirmeye çalışır. Kızı parasız yatılı sınavına girer... Yaz Geldi Ninesi ve halasıyla beraber yaşayan bir kız vardır. Bu kız her gün sabahtan akşama kadar iskeleye gider orada vakit geçirirmiş. Bir gün burada bir oğlan çocuğu ile karşılaşır. Bu çocuğun da annesi babasını terk etmiştir, bu üzücü olaydan sonra babası çocuğa hakaret edip başının çaresine bak demiştir. Küçük kıza hikayesinin anlatan oğlan çocuğu ağlar. Kız da bu duruma üzülür. Beraber iskelede takılmaya başlarlar... Haraç Servet isimli bir kız bir konağa evlatlık verilir. Evlatlıktan çok evin hizmetlisi konumundadır. Evin tüm işleri acımasızca bu kıza yaptırırlar. Evin beyi bir süre sonra her gece Servet'in yatağına gelip ona dokunur. Bu durum kızın midesini bulandırsa da korkusundan ses çıkaramaz. Bu olay yaşandıktan sonra Servet'te sürekli bir üşüme meydana gelir. Bu durumu hiçbir zaman kimseye söyleyemez. Konağın hanımı Dizdar Hanımefendi'nin ani kararı ile Nişantaşı'na taşınırlar. Taşınırlarken de konağı göz kulak olsun diye Servet'e bırakırlar. Servet belli bir süre burada yalnız başına yaşar. Konağın görevlisi olan Fatin Bey'le Servet evlendirilir. Bir çocukları dünyaya gelir. Çocukları büyüyünce Almanya'ya çalışmaya gider. Servet ve Fatin yalnız başlarına kalırlar. Fatin Bey Servet'e güzel davranmaz, ona hep kızar. Bir gün Fatin Bey eve geldiğinde kapıya hiç durmadan vurur ama kapıyı açan olmaz. Servet'i battaniyeye sarılı bir şekilde ölmüş vaziyette bulur... DEĞERLENDİRME Füruzan öykü yazarı olarak bilinir. Parasız Yatılı kitabıyla ismini duyurur. Eserlerinde aile, yoksulluk, kadın vb. konuları işlemiştir. Gözlem ve ayrıntılı anlatımı onu başarılı bir yazar yapmıştır. Bu özetini yazdığım eserinde de aile, kadın, yoksulluk konuları üzerinde çok durulmuş. Gözlem yeteneğini, yaşanmışlığın verdiği duyguları harmanlaması beni çok etkiledi. Okumanızı tavsiye ederim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/pariste-balayi", "text": "1912 yılında Sophie ve Edouard Paris'te mutlu bir evlilik sürdürürler. Daha yeni evlenmişlerdir. Edouard Lefeure bir ressamdır. Arkadaşları onun evlenmesini hiç beklemezken Sophie'ye aşık olur ve onunla evlenir. Sophie de onun resmini çizdiği modellerden birisidir. Edouard resimlerini satar fakat kimseden parasını istemez. Sürekli arkadaşlarına bir şeyler ısmarlar. Arkadaşları da sürekli bu durumdan faydalanır. Sophie parasız kaldıklarında Edouard'ın resim sattığı kişilerden paralarını ister. Edouard'ın arkadaşlarından birisi onun Sophie ile evlendiğini bilmiyordur. Sophie hakkında kötü şeyler söyler. Edouard da bunu duyar ve adamla kavga eder. Bardaki herkes kavgaya karışır ve Sophie Edouard'ı oradan uzaklaştırır. Sophie, Edouard' a önceden modellik yapan Mimi ile tanışır. Mimi ile vakit geçirdikçe Mimi onun aklını karıştırır. Edouard'ın kendisine modellik yapan kızlarla birlikte olduğunu söyler. Şimdi de bu duruma devam edeceğini söyler. Sophie'nin kafası çok karışır. Bu durumu Edouard ile konuşur ve ona doğru olup olmadığını sorar. Edouard onunla tanıştıktan sonra böyle bir şeyin olmadığını söyler. Sophie inanmaz ve kavga ederler. Sophie o gece dışarıda dolaşırken Edouard'ın başka bir modeliyle karşılaşır. Kız onu bir şeyler içmeye davet eder. Sophie ona olanları anlatır. Kız da ona bunları kim söylediyse yalan olduğunu söyler. Edouard'ın Sophie'ye aşık olduğunu söyler. Biraz daha konuştuktan sonra Sophie'nin içi rahatlar ve eve döner. Eve döndüğünde Edouard'ın kendisinin resmini çizdiğini görür. Resimde Sophie hüzünlü bir haldedir. Sophie bu resmi çok beğenir. Sophie, Edouard'dan özür diler ve birbirlerine sarılırlar. Edouard onu hüzünlü görmek istemediği için resmi tamamlamak istemez. Sophie de resim çok güzel olduğu için tamamlamasını ister. 2002 yılında Liv ve David birbirlerini üç ay tanıdıktan sonra hızlıca evlenirler ve Paris'e balayı için gelirler. Tatillerinin ilk günleri çok iyi geçer. Fakat bir hafta olan tatillerini David'in işlerinden dolayı beş güne düşürürler. Tatilleri sırasında David bir planını göstermek istediği Goldstein Şirketi'yle görüşme fırsatı yakalar ve görüşmek için çağrılır. Liv balayında iş görüşmesine gittiği için David'e kızar. Ama balayının daha da kötü geçmemesi için kırgınlığı uzun sürmez. David ile ertesi gün için güzel bir plan yaparlar. Fakat daha sonra Goldstein Şirketi'nden telefon gelir ve planları yine bozulur. Liv bu duruma üzülür. Evlenmekle hata yaptığını düşünmeye başlar. David'in tanıdığı gibi birisi olmadığını düşünür. Liv gezmek için müzeye gider. Müzeye girmek için sırada beklerken Tim adında bir adamla tanışır. Sırada onunla sohbet eder. Müzede gezerken David'in yokluğunu hisseder. Onunla birlikte olsalardı resimler hakkında yorum yapabileceklerini düşünür. Müzeyi gezerken Edouard Lefeure tarafından çizilmiş 'Huysuz Karım' resmini görür. Bu resimdeki hüzünlü kadını kendisine benzetir. Durumları böyle giderse kendisinin de bu kadın gibi sürekli hüzünlü olacağını düşünür. Kendisi böyle olmak istemez. Müzeden çıkarken Tim ile karşılaşır ve onunla kahve içmeye gider. Keyifli vakit geçirirken aklına yine o resim gelir ve telaşla oradan ayrılır. David'in yanına geldiğinde bu iş görüşmelerinden rahatsız olduğunu söyler. Balayında sürekli iş ile uğraştığını söyler. David'i müzeye götürür ve resmi ona da gösterir. Kendisinin böyle bir kadın olmak istemediğini söyler. David Liv'den özür diler ve bir daha iş görüşmesine gitmeyeceğini söyler. David, Goldstein Şirketi ile görüşür ve durumu anlatır. Onlar da David balayında onu sürekli görüşmeye çağırdıkları için üzülürler ve onları kendi suitlerine davet ederler. İş görüşmelerine daha sonra devam etmeye karar verirler. David da uçak biletlerinin tarihini değiştirir ve tatillerini uzatırlar. Paris'te Balayı Konusu Senden Önce Ben romanı ile herkesin büyük beğenisini kazanan ve daha sonra Sevgilimden Son Mektup romanı ile hayranlarını mutlu etmeye devam eden ünlü yazar Jojo Moyes'in orijinali 2012 yılında yayınlanan Paris'te Balayı uzun bir süreden sonra olsa bile Türk okurları ile buluşuyor. Son zamanlarda romantik aşk romanları denince akla gelen isimlerden biri olan Jojo Moyes Paris'de Balayı kitabı ile bir taraftan romantizmin şehri olan Paris'i okurlarına sunarken diğer taraftan farklı iki yüzyıldan birbiri ile bağlantılı iki aşk hikayesini de anlatıyor. Hikayelerden biri 1900'lü yıllarda geçiyor. Ünlü ressam Edouard Lefevre kendisine modellik yapan Sophie'ye deliler gibi aşık olur. Aşktan ve kadınlardan uzak durmaya çalışan ünlü ressamın aşkı onu ele geçirir ve Sophie ile evlenmeye karar verir. Genç Sophie için hayallerinden biri gerçek olur ama zamanla evlilik kavramının zorlukları ile yüzleşmek zorunda kalır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/patasana", "text": "\"Ben zalimler çağında yaşayan bir alçaktım.\" diye başlar Patasana'nın tabletleri. Kitaba adını veren Patasana, Hitit döneminde yaşamış bir saray başyazmanıdır. Kitap, bir arkeolog grubunun Antep'e kazı için gelmesi ve çevrelerinde gelişen gizemli cinayetleri konu alır. Esra'nın başkanı olduğu Bernd, Timothy, Teoman, Murat, Kemal ve Elif'ten oluşan yedi kişilik bir kazı ekibi, Antep'teki kazı çalışmaları sırasında Patasana'nın tabletlerini bulmaya başlarlar. Bu tabletler, dünyanın en eski yazılı kaynaklarıdır ve yazman Patasana'nın yaşam öyküsünü anlatır. Lakin tabletlerin bulunduğu yer, köylülerin yatır olarak inandığı Kara Kabir'in yalnızca yirmi metre ilerisindedir ve köy halkı bundan oldukça rahatsız olur. Nitekim köyün yaşlılarından olan Hacı Settar'ın caminin minaresinden aşağı atılarak öldürülmesini de Kara Kabir'in rahatsız edilmesine yorarlar. Kazı ekibi başkanı Esra, bu olaydan oldukça rahatsız olur ve üzülürler. Katili bulmada onlara Yüzbaşı Eşref yardım eder. Bu olaylar devam ederken, Esra ile Eşref arasında duygusal bir yakınlaşma olmuştur. Kazı çevresinde gelişen ikinci cinayet ise köy korucusu ve ileri gelen aşiretlerden birinin reisi Cemşit Ağa'nın kafasının kesilip kucağına oturtulması olmuştur. Bu olay karşısında şaşkına dönen kazı ekibi, köylülerin cinayeti yine Kara Kabir'in lanetine bağlayacaklarından korktuğu için katili aramaya başlarlar. Bir akşam yemek yedikten sonra çardakta çay içerken, kazının fotoğrafçısı Elif'in ayağını akrep sokar. Bunun üzerine Elif'in sevgilisi aynı zamanda arkeolog Kemal ve Esra onu hastaneye götürürler. Götürdükleri hastane başhekimi Timothy'in yakın arkadaşı David olan Amerikan Hastanesi'dir. David onlara çok yardımcı olur ve Elif'e ilk müdahaleyi yaptıktan sonra Esra'yı odasına bir şeyler içmeye davet eder. Sohbete sırasında David, babasının bundan tam yetmiş sekiz yıl önce bu cinayetlere benzer üç cinayetin işlendiğini hatırladığını söyler. Nitekim Papaz Kirkor önceden kilise olan caminin çan kulesinden aşağı atılmış, Ohannes Ağa kafası kesilerek kucağına oturtulmuş, bakırcı ustası Gabo dükkanındaki kirişlerden birine asılmıştır. Buna çok şaşıran Esra, katilin yetmiş sekiz yıl önce işlenen cinayetlerin intikamını aldığını tahmin eder. Bu tahminini Yüzbaşı Eşref' e de söyler ama Eşref cinayetlerin terör örgütünün işlediği kanısındadır. İşlenen üçüncü cinayet ise bakırcı ustasının oğlunun asılması olur. Bunun üzerine Esra'nın tahminleri kesinleşir. Ama Patasana'nın tabletlerinin dünyaya duyurulacağı basın toplantısına çok az bir süre kaldığından bu cinayetin üzerinde fazla durmazlar. Basın toplantısının yapılacağı sabah erkenden kalkarlar. Erkenden Antep'e gitmektir niyetleri. Ama Kemal kayıptır. Erkenden dışarı çıkmış ve dönmemiştir. Kemal'in Elif'le aralarının iyi olmadığı için biraz uzaklaşmak istediğini tahmin ederler. Tam yola çıkacakları sırada, Yüzbaşı Eşref çıkagelir. Yüzü asık ve oldukça üzgündür. Kemal'in ölü bulunduğunu haber verir. Bütün kazı ekibi bu haber karşısında yıkılır. Ama en çok etkilenen Esra ve Elif olmuştur. Esra üzüntüden etrafındakileri suçlamaya başlar. Özellikle Bernd'i suçlar çünkü bir gece önce Kemal'le tartışmışlardır. Ama her şeye rağmen basın toplantısına giderler. Basın toplantısında yapılan konuşmalar sırasında katil açığa çıkar ve hikaye son bulur. Ahmet Ümit'in diğer kitaplarında olduğu gibi okuyucuyu şaşırtmayı başardığını söyleyebilirim. Kitap betimlemeler açısından oldukça zengin. Polisiye roman severlerin bu kitabı okumalarını şiddetle tavsiye ederim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/pembe-evin-kaderi", "text": "Pembe Evin Kaderi, eski bir konakta yaşayan geniş bir ailenin hikayesidir. Olay bir bayram sabahı başlar. Eski bir denizci olan Hulusi Bey sekiz yıl iki aydır emeklidir. Bayram namazından sonra eve geç kalınca eşi Nazlı Hanım onu merak eder. Çok geçmeden Hulusi Bey eve gelir. Sahilde biraz gezinmiş, vakit öldürmüştür. Pek çok emekli gibi Hulusi Bey de maddi sıkıntılar çekmekte, emekli aylıklarının arttırılmasını ümit etmektedir. Her şeye rağmen o ve Nazlı Hanım güzel bir bayram geçireceklerini düşünmektedir. Evin kalfasıyla kalfanın kızı Pervin iki gündür temizlik yapmaktan yorgun düşmüşlerdir. Buna rağmen Pervin, bayram için kahvaltı masasını hazırlamıştır. Konakta yaşayanların hepsi birer birer aşağı inmeye başlar. Önce torun Burhan aşağı iner; onu ise oğul Bedri, gelin Seniha ve torun Feriha takip eder. İlginç olan şudur ki sanki hiçbirisi o günün bayram sabahı olduğunu hatırlamıyordur. Bedri Bey politikaya merak salmış, bu uğurda tuhafiye dükkanını harcamıştır ancak görünen odur ki pek iyi bir politikacı değildir. Yine de her fırsatta politik fikirlerini ortaya atmaktan çekinmez. Önemli yerlere gelme umutları vardır. Ne yazık ki bu umutlar çok geçmeden suya düşecektir. Partisi tarafından kıymeti bilinemeyen Bedri Bey rakip partinin safları arasında yer alacaktır. Tiyatro oyunundaki kuşak çatışması çok belirgindir. Hulusi Bey, Nazlı Hanım ve kalfadan oluşan üçlü yaşlılar grubunu oluşturmaktadır. Kalfanın kızı Pervin, oldukça silik bir tip olduğu için onun gelenekselci mi yoksa modern mi olduğunu kestirmek zordur. Diğer oyuncuların tümü ise modern taraftarıdır ancak onların modernliği daha çok özenti düzeyindedir. Seniha magazin haberleri okuyup aşk cinayetlerini takip etmektedir. Feriha ise gizliden gizliye Hayran Bey'e aşıktır ama onunla vakit geçirebilmek için hasta numarası yapmaktadır. Onun hasta rolü yaptığını ise herkes bilmektedir. Bedri Bey, oğlu Burhan'a Bob diye seslenmektedir. Bazen aile, birbirlerine Fransızca ifadelerle hitap etmektedir. Oyundaki gelenekselci yaşlılarla modern gençleri birbirinden ayıran en önemli unsur ise içinde oturulan pembe evdir. Gelenekselci yaşlılar içinde pek çok hatıra barındıran pembe evi sevmektedir. Bir ömrün burada yaşanması dolayısıyla ev, ne kadar eski ve bakımsız olursa olsun, vazgeçilemeyecek bir unsurdur. Hulusi Bey, babasının ev duvarına çaktığı kuş kafesini bile sökmeye kıyamamışken şlimdi kalkıp da bu evden tamamen vazgeçecek değildir. Aynı hisler Nazlı Hanım'da da mevcuttur. Bedri'yi doğurduğu yamuk tavanlı oda bile onda nostaljik hisler uyandırmaya yetmektedir. Kalfa da uzun süre bu evde çalışmıştır. Bedri'nin bebekliğini hatırlamaktadır. Doğal olarak torunların da küçüklüğünü bilmektedir. O yüzden pembe ev kalfa için de önemlidir. Bedri, Seniha, Burhan ve Feriha ise Şişli'deki bir apartman dairesinde oturmak ister. Daire sobalı değil kaloriferli olmalıdır. Modern hayatın bir zorunluluğudur apartmanda oturmak. Nihayet bir gün evi terk ederler. Şişli'deki kendi apartman dairelerine taşınırlar. Kalfa'yı pembe evde bırakırlar ama Pervin'i yanlarında götürürler. Feriha'ya aşık olan Hayran Bey bu evin müdavimi olur. Apartmanda modern bir hayat yaşamaya çalışan aile, eski mahallelerinden komşuları olan Ahmet'i eve dahi sokmak istemezler. Halbuki Ahmet içten içe Pervin'i sevmektedir. Pembe evde ise bir sessizlik hakimdir. Üç yaşlı insan başbaşa kalmışlardır. Sessizlik, artık can sıkıcıdır. Hulusi Bey bu durumdan hoşnut olduğunu söylese de bunun bir yalan olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Bir gün eve elinde rakısıyla gelir. Sofraya oturur. Çocuğunu, gelinini ve torunlarını özlediği her halinden bellidir. Nihayet o anda kapı çalınır. Gelen, Bedri, Seniha, Burhan, Feriha ve Pervin'dir. Önce onların misafirliğe geldiği sanılır ama aslında kalıcı olarak konağa dönmüşlerdir çünkü ne apartmanın kirasına para yetiştirebilmişler ne de oradakiler tarafından komşu olarak kabul edilmişlerdir. Üstelik sobaya alışmış bu aile kaloriferin yeterince ısıtmadığından da şikayetçidir. Böylece aile, tekrar aynı sofraya oturmuş, pembe evde bir araya gelmişlerdir. Kuşak çatışmasını konu alan bu tiyatroda gelenekselciliğin ve modernliğin göstergeleri dikkat çekici bir şekilde okuyucuya sunulmaktadır. Yazarın ürettiği karakterler Tanzimattan Cumhuriyet dönemine dek Türk edebiyatında dikkat çeken bazı karakterlere çok benzemektedir. Bu eserde kuşak çatışması temel olarak oturulan ev üzerinden verilmektedir. Konak geleneksel yaşamın göstergesi olurken apartman da modern hayatın sembolü olmaktadır. Yazar, geleneksel bir yaşamdan gelip de bir anda modern olunamayacağını, sonunda tekrar eski yaşama dönüleceğini söylemektedir. Bunun nedeni ise hem modern hem de geleneksel hayatın bir kültür olması durumudur. Kültür ise asla bir anda değiştirilemez. Ancak zamana gelişir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/pembe-incili-kaftan", "text": "Şah İsmail'in Anadolu topraklarında zulüm ve terör estirmesinin ardından yüce divan ona bir elçi göndermek üzere toplanır. Fakat Şah İsmail kendisine gönderilen elçiye hakaretler edip ve hatta eziyetler edip öldürmesi sebebiyle ona gönderilecek cesur elçiyi bir türlü bulamazlar. Öyle birisi olmalıdır ki, hükümdarına yapılacak hakarete karşı devletini savunabilsin, Şah İsmai'in kurnaz oyunlarına gelmeden dimdik onun karşısında durabilsin. Sadrazamın yanındaki adamlardan biri buna uygun bir isim olduğunu, lakin bu görevi kabul edip etmeyeceğinden şüpheli olduğunu söyler. Bu isim zamanını okumakla geçiren, zengin sayılan, dünya malına, güce tamah etmeyen, doğru yoldan şaşmayan, kendini ölümden sakınmayan, cesur yürekli Muhsin Çelebi'dir. Sadrazam tez vakitte bu adamla görüşmek istediğini söyler. Ertesi sabah Muhsin Çelebi sadrazamın makamına gelir ve dik başlı, kabarık göğüslü duruşuyla ve ilk andan itibaren sadrazama minnet etmeyen tavrıyla sadrazamın gözüne girer. Tebrize gidecek olan elçi tam da böyle bir adam olmalı diye düşünür. Düşüncelerini ve onu çağırtma sebebini Muhsin Çelebi ile paylaşır. İlk başta kendisinin seçilme sebebini sorgulayan Muhsin Çelebi daha sonra bir şartla bu yüce görevi kabul edebileceğini söyler. Şartı, bu görev karşısında devletten herhangi bir ücret almayacak, her türlü ihtiyacını kendi cebinden karşılayacaktır. bunun için gerekirse bütün servetini devlet için harcayacaktır. Sadrazam gidecek olan elçinin oldukça ihtişamlı görünmesi gerektiğini, bunun için mutlaka ödeme yapılmasını teklif eder fakat Muhsin Çelebi Şah İsmail'e giderken herkesin masallarda dinlediği pembe incili kaftanı alacağını, gerekirse bütün mal varlığını rehin koyacağını, devletine yakışır şekilde Şah İsmail'in karşısına çıkacağını belirtir. Dediğini de yapar. Aradan altı ay geçer, Muhsin Çelebi bütün varını yoğunu bu gezi için ortaya koyar. Dönüşte pembe incili kaftanı tekrardan sahibine satacak ve bütün borçlarını kapatacaktır. Karısı ve çocuklarını bir yakınına emanet eder ve yanında adamlarıyla yola koyulur. Adı ve ihtişamı kendinden önce ulaşır ve Şah İsmail elçiyi görmeden daha kinlenir ve cellatlarını hazır eder. Kabul edeceği odada elçinin oturacağı bütün seccade ve minderler kaldırılır. Maksat gelecek olan dikbaşlı elçinin Şah İsmail karşısında ayakta hizmet eder durumda olmasını sağlamaktır. Muhsin Çelebi bütün heybetiyle içeri girer ve koynundan çıkardığı hükümdarının mektubunu şaha uzatır. Ayakları öpülmeyen şah çok sinirlenir fakat bozuntuya vermez. Muhsin Çelebi etrafına bakınır oturacak yer olmadığını görünce herkesin gözünü alamadığı pembe incili kaftanını çıkarıp yere serer ve üzerine bağdaş kurup oturur. Yüksek sesle konuşmaya başlar: ''Namesini verdiğim büyük padişahım, Oğuz Kara Han neslindendir!, dünya yaratıldığından beri onun ecdadından kimse kul olmamıştır. Hepsi padişah, hepsi hakandır. Ecdadı hilkatten itibaren hükümdar olan bir padişahın elçisi, hiçbir ecnebi padişah karşısında divan durmaz. Çünkü kendi padişahı kadar dünyada asil bir padişah yoktur.'' Konuşmasını bitiren elçi şahdan izin istemeden kalkıp kapıya doğru yürür.. Şah İsmail sinirden deliye dönmüştür fakat durumun verdiği şokla elçinin arkasından bakakalmıştır. Herkes şahın bu sakinliğine şaşırıp kalmıştır. Adamlarına yerdeki kaftanı göstererek götürüp verin kaftanı der. Adamları yerden topladıkları kaftanı elçinin arkasından götürürler fakat Muhsin Çelebi gülerek ve şahında duyabileceği yüksek ses tonuyla: ''Onu size bırakıyorum. Sarayınızda büyük bir padişah elçisini oturtacak seccadeniz şilteniz yok... Hem bir Türk yere serdiği şeyi bir daha arkasına koymaz... Bunu bilmiyor musunuz?'' der. Devletin verdiği görevi layıkıyla yerine getirmenin verdiği gururla oradan ayrılır. Artık rehine koyduğu mallarını geri alabileceği bir kaftan yoktur. Yanındaki adamlardan helallik isteyip ayrılır. Beş parasız memleketine döner ve sadrazamın karşısına çıkar. Sadrazam büyük bir gururla karşılar elçiyi ve görevi hakkında bilgiler alır. En son ayrılacağı sıra kaftanı sorar fakat Muhsin Çelebi herhangi bir açıklama yapmaz. Gerçekleri söyleyip böbürlenmeyi kendine yakıştırmaz. Muhsin Çelebi mallarını kaybettikten sonra fakir bir hayat sürer. Ölümüne kadar pazarda sebzecilik yaparak hayatını devam ettirir. Tebriz'de pembe incili kaftana neler olduğu hakkında kimse bir şey öğrenemez. Pembe incili kaftan hep bir sır olarak kalmıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/pembe-ve-yusuf", "text": "Pembe ve Yusuf Canan Tan'ın Issız Erkekler Korosu adlı kitabından tanıdığımız karakterler. Ademoğlu Pansiyon'unun fasıl günü konuğuydu Yusuf. Fasıla katılan erkekler arasında en genç ve en dertli olanıydı. Yazar bu kitabında Yusuf'un hikayesini anlatıyor: Keder, ismini de veren kederli bir güne doğdu. Dedesi Hamdullah Bey'in bu dünyadan göçüp gittiği sırada açtı gözlerini dünyaya. Babası Servet dedesinin ölümünden onu sorumlu tuttu ve Keder koydu adını. Halbuki Hamdullah Bey zaten hastaydı. Keder'in iki kız kardeşten sonra erkek olacağı da babası için bir teselliydi ama kız olduğunu öğrenince Keder'i hiçbir zaman sevmedi. Keder'in kardeşleri Hacer ve Gülistan'a gösterilen sevgiyi hiçbir zaman göremedi. Zaten Keder'den sonra dünyaya gelen Hamdullah babasının bütün ilgisini ve sevgisini üstünde toplanmıştı. Keder daha çocuk yaştayken babası onu apar topar evlendirdi. Salih Bey'in oğlu İsmail Keder'den birkaç yaş büyüktü. Daha yeni askerden gelmiş ve hemen Keder'le evlendirilmişti. İsmail'in babası ve ağabeyleri eşlerine oldukça iyi davranan kişilerdi. Ama İsmail onlar gibi davranmadı ve Keder'e hiçbir zaman değer göstermedi, sürekli dövdü. Keder bu duruma da alışmıştı. Babasından görmediği sevgiyi Salih Bey'den görüyordu. İsmail'in annesi de Keder'i diğer gelinlerinden ayırt etmiyordu. Evlenmelerinin üzerinden çok zaman geçmeden iki erkek çocuğu oldu. Büyük olana Nusret, küçük olana Nevzat adını verdiler. İsmail babası ve ağabeyleri tarafından sürekli hor görüldüğünü düşünüyordu. Sürekli memleketini terk edip İstanbul'a yerleşmek istiyordu. Bir gün Keder'in İstanbul'da yaşayan ablası Gülistan'ı ziyarete gittiklerinde İstanbul'dan bir ev aldı ve bunu ailesinden sakladı. Babası Salih Bey'in ölümünden sonra ise annesine ve ağabeylerine durumu anlatıp kalan mirastan payını alarak İstanbul'a taşındı. Keder ailesini bırakıp İstanbul'a gitmeyi hiç istemiyordu ama İsmail ona fikrini bile sormamıştı. Kendi ailesiyle vedalaşmaya giden Keder babası Servet ile ilk ve son kez kucaklaşmıştı. Geç de olsa babasının desteğini hissetmişti. İstanbul'a gittikten sonra İsmail, annesi ve ağabeyleriyle ilişkisini kesmişti. Kendine bir kahvehane açmış ve oğullarıyla birlikte burayı işletmeye başlamıştı. Keder ise bütün zamanını evde geçiriyordu. Uzakta olduğu için ablası Gülistan'a çok sık gidemiyordu. Yabancı şehirde tek destekçisi komşusu Fidan Abla'ydı. İstanbul'a taşındıktan birkaç yıl sonra Keder bir kız bebek dünyaya getirdi. Pembe adını verdiği kızına sımsıkı bağlandı. Fidan ile birlikte kızını büyütüyordu. Bir süre sonrada Yusuf doğdu. Pembe ve Yusuf ağabeylerinin aksine annelerine çok değer verirler ve severlerdi. Keder artık onlar için yaşamaya başlamıştı. Ama aradan yıllar geçip de Pembe evlilik çağın gelince her şey değişti. İsmail'in kahvehanesine gelen bir müşterisi Pembe'yi görmüş ve beğenmişti. İki çocuklu bu adam Pembe'yi babasından ister. Adamın maddi durumu da iyi olduğu için İsmail Pembe'yi verir. Ama Pembe başka birini sevdiği için bu adamla evlenmek istemez. Son söz yine İsmail'in olur ve Pembe'nin nişanı yapılır. Ama nişandan birkaç gün sonra Pembe sevdiği erkekle kaçar. Bunu duyan babası ve ağabeyleri Pembe'yi asla affetmez. Sevdiğiyle kaçan Pembe'nin ise işler hiç de umduğu gibi olmaz. Kaçarak geldiği için sadece imam nikahı kıyılır ve sürekli kaynanasından dayak yer. Aradan birkaç yıl geçer ve Pembe'nin bir oğlu olur. Oğlu doğunca nikah kıyılacağını düşünen Pembe bir kez daha hayal kırıklığına uğrar çünkü kocası başka bir kadınla nikahlanır. Bunun üzerine Pembe soluğu babasının evinde alır. Pembe'yi gören Keder hem mutlu olur hem de İsmail'in yapacaklarından korkar. İsmail ilk zamanlar çatı katında durmasına izin verir. Ama başkalarından laf duymaya başlayınca aile meclisinden karar çıkar ve Pembe'nin öldürülmesine karar verilir. Bu iş ise en küçük olduğu için Yusuf'a bırakılır. Yusuf çok sevdiği ablasını öldürmez. Ama babasının ve ağabeylerinin onu rahat bırakmayacağını bilen Pembe kendi canına kıyar. Pembe'nin cenazesinden sonra Keder Yusuf'a biraz para verir ve ailesinden kaçıp kurtulmasını ister. Annesinin sözünü dinleyen Yusuf evi terk eder. İlk konakladığı yer ise Ademoğlu Pansiyon olur. Pembe ve Yusuf Konusu Canan Tan, Pembe ve Yusuf romanı ile yine okurlarını derinden etkileyecek ve onları göz yaşlarına boğacak bir hikaye ile kitapçı raflarındaki yerini alıyor. Canan Tan kitabın da adını oluşturan ve Pembe ve Yusuf adında iki kardeşin hikayesini anlatıyor. Birbirini çok seven ve birbiri için her şeyi yapmaya hazır olan bu iki kardeşin arasındaki bağı, hayat töre illeti ile sınıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/percemli-sokak", "text": "Garip akımının öncülerinden olan Oktay Rifat , şair kimliğiyle tanınsa da roman ve tiyatro yazarlığı da yapmıştır. Perçemli Sokak şiir kitabıyla çok fazla ölçü ve kafiyeli olmayan , günlük konuşma diliyle yazılmış şiirleri barındırmaktadır. Yaşama sevincinin şiirlerine konu olduğunu da görmekteyiz. Şiirleri hem toplumsal izleri hem de bireysel olma farkındalığı konu aldığını görmekteyiz. Şiirlerinde toplum ve insan hep iç içedir. Toplum, insanı etkiler dolayısıyla Oktay Rifat'ı da bu durumdan etkilemiştir. Ona göre şiir dans ,ahenk içerisinde olmalı. Dilinin sadeliği... Kitabın sayfa sayısının kısa oluşu akıcılığın güzel olması kitabın diğer güzel özelliklerindendir. Sıradan insanlar onun şiirine konu olabilmektedir. Mecaz, deyiş, imgelerle şiirlerini süslemiştir. Perçemli Sokak'ta Ahmet'e adlı ithaf şiiri dışında başlıksız kırk birşiiri içermektedir. Şair bu kitapla birlikte gündelik gerçekleri dile getirmeyi bırakarak imgesel şiire yönelir. Gerçeküstücülük kavramı üzerinde çokça durmuştur. Alıp okumanızı tavsiye ederim. I. Şair ilk şiirinde bulutları, gökyüzünü ve kedi den bahsetmekte .Gün doğarken ,insanlarında uyanıp işleriyle meşgul oluşundan bahsetmektedir. II. Birine duyulan sevgi ve aşkı doğadaki unsurlara yükleyerek anlatmaya çalışmakta. Papatya, güneş, ev, tren yolu ,vapur vb. III. İstanbul'u fakir bir çocuğun mutluluğuna ve bir bardak suya benzetmektedir. IV. Gemilerdeki insanlardan bahsetmektedir. Her gün işe giden insanları ,toplumun karmaşasından söz etmektedir. VI. Bir takım acımasız insanlara karşı, masum insanların hayatlarını harcadığını anlatmakta. XIII. Bir kuşun camın önüne gelip yiyecek beklemesinden bahsetmektedir. Düşsel bir atmosfer vardır. İlk bölümün iki dizesinde imgenin karşılığı belirmek üzereyken birden bu dizelerle ilgisi olmayan başka bir dizeye geçmektedir. XL. Yine doğadaki veyahut gündelik hayattaki unsurlardan çıkarak toplum ilişkilerini anlatmaya çalışmaktadır. Koyun ve keçiyi güçlü insanlara, balığı ise güçsüz insana benzetmektedir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/peter-pan-olmeli", "text": "Valilik seçimleri için aday olan Carl Spalter, annesi Mary Spalter'in cenaze töreninde esrarengiz bir şekilde vurulur ve bir süre sonrada ölür. Cinayet bir süre araştırılır ve dedektif Michael Klemper Carl'ı eşinin öldürmüş olduğunu tespit eder. Kay Spalter cinayeti kendisinin işlemediğini söylese de ömür boyu hapse mahkum edilir. Olaydan bir süre sonra eski dedektif Jack Hardwick bu soruşturmada bazı yanlışlıkların olduğunu fark eder. Soruşturmanın başındaki dedektif Klemper ile de daha önceden bazı sorunlar yaşadığı için bu olayı tekrar incelemeye ve davayı temyize götürmeye karar verir. Avukat Lex Bincher ile olayı araştırmaya başlarlar. Ama bu Hardwick'in yalnız yapabileceği bir iş değildir. Bu yüzden emekli dedektif olan Dave Gurney'e gider. Davanın ayrıntılarını öğrenen Gurney kendisini birden bu olayın içinde bulur. Carl Spalter'i öldürebilecek kişilerin bir listesini yapar ve bu kişiler hakkında bilgi toplamaya başlar. Cinayeti işlemek için nedeni olan insanları araştırır ve onlarla görüşür. Carl'ın kardeşi Jonah Spalter abisiyle çeşitli konularda anlaşmazlığa düşmüştür. Babalarının mirası olan Spalter Emlak şirketinin ortağıdır. Kurduğu katedral için maddi desteğe ihtiyacı vardır. Emlak şirketini satıp katedral için kullanmasındaki tek engel abisidir. Abisi öldüğünde tek mirasçısı kendisi olacaktır. Carl'ın kızı ise diğer bir şüphelidir. O da babasının ölümünden büyük bir gelir sağlayacaktır. Cinayetin tanıkları ile görüşen ve olay yerini inceleyen Gurney olaydaki gariplikleri görmeye başlar. İlk olarak cinayet yeri kamera görüntülerinin bazıların polisler tarafından alındığını ve savcıdan saklandığını öğrenir. İkinci fark ettiği ise cinayet yeri ve polisin silahın ateşlendiğini söylediği yer arasındaki çelişki idi. Çok geçmeden Gurney bu cinayetle ilişkili başka cinayetlerinde işlenmiş olduğunu öğrenir. Carl'ın annesinin ölümü söylenildiği gibi düşmesi sonucu değil, başının yere vurularak öldürüldüğünü öğrenir. Güvenlik kameralarında görülen katil ise Carl'ın öldürüldüğü çevrede de görülen kişiyle aynıdır. Kısa boylu, zayıf, cinsiyeti anlaşılmayan bu adam iki cinayetinde bir numaralı zanlısıdır. Gurney artık bir kiralık katille karşı karşıya olduğunu öğrenmiştir. Valilik seçimlerinde de aday olan Donny Angel ile görüşen Gurney'in öğrendiği yeni bilgiler başka cinayetlerine olduğunu kanıtlar. Carl'ın sürekli görüştüğü ve kumar oynadığı gangster Gus Grikos da Carl ile aynı gün öldürülmüş ve yüzüne çiviler çakılarak bir mesaj verilmiştir. Cinayetler bununla da sınırlı kalmaz. Bir televizyon programına katılarak Carl Spalter davasını araştırdığını söyleyen avukat Lex Bincher kafası kesilmiş bir şekilde bulunur. Evi de yakılmıştır ve çıkan yangın sonucu 6 kişi ölmüştür. Ayrıca olayı araştıran dedektif Hardwick'in evine de bir saldırı düzenlenmiştir. İşlenen cinayetlerin benzerlerini araştırmaya başladıklarında katili yavaş yavaş tanımaya başlarlar. Hardwick'in New York Polis Departmanı'nda çalışan arkadaşlarının yaptığı araştırmalar sonucunda katilin Petros Panikos isimli birisi olduğu öğrenilir. Peter Pan lakaplı bu katil küçük yaşta annesinin ölümü üzerine evlatlık olarak verilmiş ve bu yaşta daha insanları öldürmeye başlamıştır. En zor öldürülebilecek kişileri öldürmüş ve hep acımasız olmuştur. Katilin kimliğini öğrenen Gurney katile ulaşabilmek için yollar aramaya başlar. Diğer bir sorun ise bu kiralık katili kimin tuttuğudur. Donny Angel da katil hakkında bildiklerini anlatır. Peter Pan'a çok az insan ulaşabilmektedir. Bunlardan biri de katlin öldürdüğü gangster Gus Grikos'dur. Bir sırrını bildiği için Grikos'u öldürmüştür. Gurney Peter Pan'ın sırrını öğrenmeye çalışır ve dedektif arkadaşlarıyla bir plan ve katilin kendilerine gelmelerini beklerler. Ama planları tutmaz. Gurney yalnızken katilin peşine düşmek zorunda kalır. Katil planını önceden yapmıştır ve şehirde gerçekleştirilen panayıra gider. Önceden hazırladığı düzeneklerle birçok bomba patlatır ve birçok kişinin ölümüne neden olur. Katilin peşinde olan Gurney günlerdir aklında dolanan birbirinden bağımsız olayların arasındaki bağlantıyı çözer ve katilin tutanın kim olduğunu anlar. Kay'in bu cinayetle kesinlikle bir ilgisi yoktur. Ama katil hiç de düşündükleri kişi değildir. Artık bütün zanlılar temize çıkmıştır. Kiralık katili tutan kişiyi hiç tahmin edememişlerdir. Gurney katili kalabalık içinde yakalar ve öldürür. Artık cinayetlerin sonu gelmiştir. Kay özgürlüğüne kavuşmuştur. Peter Pan Ölmeli Konusu John Verdon Dedektif Dave Gurney maceralarına Peter Pan Ölmeli kitabı ile kaldığı yerden devam ediyor. Zengin bir iş adamı annesini kaybeder. Kendisi de cenaze sırasında bir suikasta kurban gider. Bunun üzerine tüm ipuçları katil olarak karısını işaret eder ve karısı tutuklanarak hapse atılır. Olay bu şekilde kapanmak üzeredir fakat anormal dedektif Hardwick'in bu konuda şüpheleri vardır. Dedektif Hardwick işin içinden çıkamayınca arkadaşı olan Dave Gurney'den yardım ister. Dave Gurney olayı incelemeye başladığında ilk olarak katilin kurbanını belirtilen yerden vurmasının mümkün olmadığını farkına varır. Bunun üzerine olayı daha derinlemesine incelemeye başlar. Bulduğu her delil onu daha tuhaf bir olaya sürüklemeye başlar ve bu cinayet iyice acayipleşmeye başlar. Herkesin görünümü ile dalga geçtiği, ufak çocuksu görünümü nedeni ile Peter Pan olarak çağrılan bir adam vardır. Kendisi ile alay edilmesi zamanla intikama dönüşür. Kendisi ile alay eden herkes bir bir ortadan kaybolur. Hem çok zekidir, hem çok canidir hem de mükemmel bir tetikçidir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/petersburg-oykuleri", "text": "Nevski bulvarından güzel bir yer yoktur, en azından Petersburg'da... günün farklı saatlerinde farklı insanların yaşam koşuşturmalarına, gündelik işlerine, saadet dolu gezintilerine ev sahipliği yapar. Genç ve asil beyleri, güzel ve narin hanımları şık pastanelerde yahut Nevski bulvarında yürürken görmek mümkündür. Bir gece vakti genç ressam Piskarev ve arkadaşı teğmen Pigarov sokakta yürürken genç ve güzel bir hanıma rastlarlar. Piskarev bu hanımdan oldukça etkilenir fakat ne yapacağını bilmez arkadaşı Pigarov, onun hanımefendinin arkasından gitmesi gerektiğini kendisinin de bir hanımı gördüğünü ve peşine gideceğini söyler. Piskarev biraz utanır ve bu durumun yakışık almayacağını düşünür. Fakat yine genç hanımın takip eder. Uzun bir müddet sonra genç hanım, bir apartmanın içine gireceği sıra Piskarev'e hangi kata çıkması gerektiği söyler. Piskarev söylenen kata çıkar ve kapıyı açar. Içeride başka kadınlar vardır.ve ortam batakhane gibidir. Genç hanımın da ona söylediği birkaç nahoş sözden sonra evi terk eder. Piskarev genç hanıma aşık olmuştu. Onu rüyasında görünce; tekrar görebilmek umuduyla sürekli uyumaya başlamıştır. Bir müddet sonra gidip onu bu hayattan çıkaracağını ve birlikte yeni yaşamlarının başlangıcını yapacağını, kıt kanaatte olsa, mutlu bir aile tablosu çizmek isteğini söyleyecekti. Güzelce hazırlanıp genç hanımın evine gitti tekrar. Zihninde tasarladıklarını genç hanıma söyledi. Genç hanım onunla alay edip aşağılayınca Piskarev dayanamayıp odasında intihar etti. Pigarov ise genç, sarışın bir hanımın peşine takılır ve girdiği daireye girer. Dairede kadının Alman kocası körkütük sarhoş olmuş vaziyettedir. Pigarov odadan çıkıp gider. Daha sonra adamın teneke ustası olduğunu öğrenir ve yakınlık kurmak adına ona iş yaptırır bu esnada da genç hanımı sürekli rahatsız eder. Bir gün kocası dükkan da yokken yine genç hanımı rahatsız etmeye çalışır. Çığlık sesini duyan kocası ve onun arkadaşı Pigarov'u iyice bir döverler. Başta bunu gururuna yediremeyen teğmen daha sonra gamsızlığı nedeniyle olayı unutur. BURUN Soy adı dahi unutulmuş berber İvan Yakovleviç, sabah ekmek yemek isteğinde ekmeğin içinde beyaz bir şey çıkar, bu şeyi eline aldığında bunun bir burun olduğunu fark eder. Karsıyla hayrete düşen İvan Yakovleviç, kimin burnunu kestiğini hatırlamaz ve onu Nevski nehrine atmaya karar verir. Fakat yakalanır. Sekizinci dereceden devlet memuru Kovalev bir sabah uyandığında burnunun yerinde olmadığını fark eder. Büyük bir telaşla onu aramaya başlar fakat bulamaz. Bunun üstüne gazeteye ilan vermeye karar verir. Gazetenden sonra burnunun bir frakın içinde dolaştığını görür. Onu yakalamak ister ama bir türlü başaramaz. Daha sonra odasında iken bir polis memuru ona burnunu bulduklarını söyler. Burnunu eline alır Kovalev yerine takmak ister fakat bir türkü başaramaz. Aynı dairede yaşayan doktordan yardım ister fakat doktor bunun mümkün olmayacağını anlatır. Bir müddet sonra sabah uyandığında burnu Kovalev'in yüzünde tekrar çıkar. PORTRE Sokakta, bir resim satan dükkan vardı insanlar gelip bu resimleri inceler bir çoğu da almadan giderdi. Genç ressam Çartkov merakından bu dükkana girmiş ve uzunca incelemişti resimleri. Pek çoğu sanatsal değeri olmayan eserlerdi ona göre. Dükkan sahibi Çartkovla ilgilenmiş, Çartkov uzun süre durduğu için ayıp olur diye düşünmüştü. Bunun üstüne bir tane resim alıp çıkma kararını verdi. Resimleri incelerken henüz tamamlanmamış kir toz içinde bir portre bulur ; portre oldukça gerçekçi gözlere sahip vahşi, ürkütücü asya giysili bir adam portresiydi ve cebindeki son parayı harcayıp evine gider. Daireye girdiğinde elindeki portreyi duvara asar ve bir müddet sıkıntılar içinde eski divanda oturur. Genç bir ressam olmak zordu hele ki Çartkov gibi sanatı aheste aheste işleyen bir ressam için çok daha zordu. Geçim sıkıntısı çoktu. Eserlerinden birini satmak istese çok az bir miktara alırlar ki kendisi diğerleri gibi baştan savma değil özenerek yapan bir sanatçıdır. Yatağına gidip yattığında duvardaki portre onu oldukça ürküttü gidip üzerini kapattı bir bezle. Tekrar uyumaya çalıştı. Fakat portrenin üzerindeki bez yoktu.birden portredeki adam canlanmış Çartkov'un karşısındaydı elinde bir sürü kese vardı keselerin içinden çil çil altınlar dökülüyordu. Bir paket Çartkov'un yakınına düşmüştü. Çartkov onu eline almıştı.ve birden rüyadan uyandı. Bu şekilde birçok rüya içinde rüya gördü o gece. Ertesi gün ev sahibi ve mahallenin polis memuru kira parası için Çartkov'un dairesine girdiler. Çartkov parasının olmadığını ve bu durumda ödeyemeyeceğini söyledi. Polis memuru portreyi gördü ve onu incelemeye başladı güçlü elleriyle yanlışlıkla çerçeveyi kırdı ve yere tok bir şeyin düşüş sesi geldi. Çartkov bunu eline alınca bir altın kesesi olduğunu fark etti. Bu altın kesesiyle 3 yıl gibi bir süre rahat içinde sadece resim çizerek yaşayabilirdi. Ama o da diğerleri gibi konforlu ve eğlenceli bir hayat sürmek istedi. kendine güzel yeni bir daire tuttu, insanların beklentisi olan manasız portreler yaptı ve istediği şöhrete kavuştu. Genç ressamları eleştirir onların önüne geçmesine izin vermez oldu. Fakat bu bayağılaşmış hayat ona eskiyi özletti; eskisi gibi şaheserler yaratmayı. Denedi, fakat yapamadı o artık körleşti son zamanlarda hastalandı ve kinin nefreti beslediği bir yaşam son buldu. Açık arttırmada yarım kalmış portre satılırken bir adam gelir ve bu portrenin hikayesini anlatır: Portredeki adam bir tüccardı. Oldukça ürkütücü bir tüccar, ondan borç para alan yahut iş yapanlar sonunda ölüyorlardı. Adam, artık yaşlandığı için öldükten sonra da hep akıllarda kalmak için bir ressama gider ve zorla portresini yaptırır. Ressam gönülsüzce işe koyulur. Portrenin yarsına geldiğinde artık yapamayacağının farkına varır ve durumu bildirir. Tüccar yarım kalmış portreyi kabul etmez ve parada vermez. Ressam, esasında çok iyi kalpli, insanlarla iyi anlaşan biriyken birden huysuzlanmaya, daha da çok hırslanmaya ve kötü biri olmaya başlar. Nedenini de bu ürkütücü portreye bağlar. Portreyi yırtıp yakmak üzereyken bir arkadaşı gelir ve onu durdurur. Portreyi alır. Daha sonra arkadaşı ressamın yanına gelir ve portrenin gerçekten garip olduğunu ve hemen ondan kurtulduğunu o porteye bulaşanın başına bela geldiğini söyler. Ressam kendini suçlar ve bir manastır da keşiş olarak hayatına devam eder. Oğluna da o portreyi bulduğunda yakmasını söyler. Oğlu açık arttırmada portreyi bulur fakat bu olanları açıklarken portre ortadan kaybolur... PALTO Bir devlet dairesinde memur olan Akakiy Akakiyeviç kısa boylu, rengi atmış bir tene sahip sessiz kendi halinde ; gelen yazıları özene bezene düzeten bir yazıcı. Kimseye karışmayan bu adam, yazıları temize çekerken o kadar mutlu o kadar huzurlu oluyordu ki.sadece işte değil eve gittiğinde de getirdiği birkaç yazıyı temize çeker şayet yoksa evde bulunanları tekrar düzeltirdi. Devlet dairesinde herkes onunla alay etmektedir. Giyiminden kuşamına, hareketlerinden, işini yapmasına genç memurların pek bi dikkatini çekip onunla uğraşıyorlardır. Akakiy Akakiyeviç havaların soğumaya başlamasıyla omzunda ağrılar olduğunu fark etti paltosuna bakınca iyice eskidiğini neredeyse yırtılacak hale geldiğini görür. Kör terzi Petroviç'e gitme kararı alır. Petroviç bu paltoyu kesnlikle onaramayacağını yanlızca yenisini dikebileceğini söyler. Akakiy Akakiyeviç parasının olmadığını defalarca açıklasa da Petroviç ısrarla karşı çıkıyordu. Sonunda Akakiy Akakiyeviç kararını değiştirmeyeceğini anladı ve para biriktirerek yeni bir palto diktirdi. Yeni paltosuyla işe gittiğinde herkes onu tebrik etti ve akşam evde verilen bir davete çağrıldı. Zorla da olsa Akakiy Akakiyeviç kabul etti ve akşam paltosunu giyip davete gitti. Davetten gece yarısına yakın bir zamanda ayrıldı. Sokak gittikçe tenha bir hal almış, yağan kar da ona yandaşlık ediyordu. Yolda bir grup zorla üzerindeki paltoyu aldı. Akakiy Akakiyeviç çok üzüldü. Ertesi gün işe gittiğinde orda çalışan biri bu durumu önemli kişiye açıklaması gerektiğini söyledi. Önemli kişi eski bir ahbabıyla muhabbetin son demlerine gelmişti artık. Akakiy Akakiyeviç'in geldiğini söyleyen yardımcısına çok kızmış ve şu an daha önemli işi olduğunu bu yüzden beklemesi gerektiğini söylemiş. Aslında önemli işi falan yoktu sadece arkadaşına onun nasıl sert emirler verdiğini göstermek ve gösteriş yapmak istiyordu. Aradan geçen zamanın sonunda Akakiy Akakiyeviç'i odasına çağırdı anlatılanları dinledi ve onu azarlayarak başından savdı. Akayiv Akakiyeviç bu azara çok üzüldü ve hastalanıp öldü. Akakiy Akakiyeviç'in ölümünden sonra geceleri bir adamın gelip paltoları alıp gittiği söylentisi yayıldı. En sonunda kendine yardım etmeyen önemli kişinin de paltosunu alıp bir daha görülmedi... B kasabasında tüm askerler, kıdemli subaylar, toprak sahipleri bir yemeğe katılıyorlar. Bu yemekte Pifagor Pifagoroviç Çertokutsi isimli gözde subaylardan biri de vardı. Yemekten sonra General yaverine atını getirmesi söyler. Gelen ata insanlar beğenilerini sunarken Pifagor Pifagoroviç Çertokutsi generale faytonu olup olmadığını, kendisinde iyi bir fayton olduğunu söyler ve yarın evine yemeğe davet eder. General teklifi kabul eder ve diğer subayların da gelip gelemeyeceğini sorar. Pifagor Pifagoroviç Çertokutsi diğer subayları da büyük bir onurla davet edeceğini söyler ve ertesi gün için hizmetçilere yemek yapmalarını söylemek geçer aklından bunun içinde davetten erken ayrılmasını gerektiğini düşünür fakat uzun bir müddet orada kalır ve evine gece saat 3 de ayık olmayan kafasıyla gider. Sabah, karısı onu çok yorgun ve gece geç saatte geldiği için uyandırmaya kıyamaz. Bahçede gezinti yaparken bir grubun onların evine doğru geldiğini görür ve hemen eve gider Pifagor Pifagoroviç Çertokutsi uyandırmaya çalışır. Pifagor Pifagoroviç Çertokutsi dün gece misafirlerin geleceğini söylemediği aklına gelince bütün hizmetçileri onun evde olmadığını ve bugün gelmeyeceğini söylemesi konusunda tembihler. Kendisi de onu bulamayacakları bir yer arar ve faytonun içine girer. Misafirler ne kadar küstah bir davranış olduğundan konuşurken General oldukça sinirlenmiş en azından faytona bakmak isteğini söyler. Hizmetçilerden biri onları faytonun yanına götürünce General faytonun güzel olmadığını söyler yanındakiler de onaylar. Faytonun içine de bakmak isterler ve içinden Pifagor Pifagoroviç Çertokutsi çıkar. General ve yanındakiler alaycı bir tavırla oradan uzaklaşırlar... Aksenti İvanoviç sıradan yazı işleriyle uğraşan biridir. Müdürün kalemlerini özenle her gün açar, kültürüne ise son derece saygı duyar. Fakat aynı zamanda müdürün kızına aşıktır. Her gün onun evini gözetler, gizlice mektuplarını çalar hatta köpeğiyle bile konuşur. İspanya'daki siyasi olaylar ilgisini çekmeye başlar. Kral yerine bir kadının başkan olacağını kesinlikle kabul etmez. Kralın mutlaka bir yerde saklıyor olacağını düşünür. Daha sonra kendinin İspanya kralı olduğunu zanneder ve ortalıkta böyle gezer. Daireye gittiğinde imzalaması gereken kağıtın en üstüne yani Müdürün yerine İspanya kralı olarak imza atar. Bunun üstüne onu akıl hastanesine yatırırlar fakat o hastanenin İspanya olduğunu zanneder. Rus edebiyatının öncü yazarlarından olan Gogol, Petersburg öykülerinde aslında bize komedi altındaki dramı açıkça gösteriyor. Nevski bulvarının bütün gösterişi ve elit havası altındaki yaşamlarını, devlet memurlarının yükselmek için torpile başvurmaları... Genel olarak en çok Palto beğenilse de diğer hikayelerde güzeldi. Özellikle aralarında en çok beğendiğim 'Portre' oldu. Hem ressamın sanattan uzaklaşıp lüks hayatı tercih etmesini konu alan olay hem de tüccarın gizemli portresini konu alan olay çok iyi işlenmiş. Yazım olarak sade ve anlaşılır bir üslup kullanılmış. Çeviri metni olmasına rağmen gayet anlaşılır biçimde okuyucuya sunulmuş."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/pi", "text": "\"Karanlıkla savaşmanın tek yolu fark etmektir. Fark edince ışık olursun.\" Fi ile başlayan farkındalıklar yolculuğunu Çi ile devam ettirmiş Pi ile de sonlandırmış bulunduk. Hala bu seriyi okumayan var mıdır bilmiyorum ama eğer okumadıysanız şiddetle tavsiye ederim. Çünkü bu kitapların içinde sadece bir olay örgüsü yok, olayların içinde yer verilmiş birçok bilgi var. Şanslıyız ki Azra Kohen bizden sakınmamış bu bilgileri. İçinde dinden psikolojiye, güncel olaylara, bilimsel bilgilere ve daha birçok şeye ulaşabileceğiniz bir seri bu. En önemli yanıysa aslında bir kişisel gelişim kitabı olduğu halde elinizden bırakamayacağınız bir romana dönüşmesi. Serinin diğer özelliklerinin yanında bir de karakterler var tabii ki, çok uzun bir kitap olduğu için kısa kısa bahsedeceğim karakterlerden; Darbe dergisiyle herkesin dikkatini çeken Özge, derginin kapatılmasına ilişkin aldığı tehditler sonucunda derginin yayımlanma sistemini dış ülkeden alıyor. Sadık Murat Kolhan'la aralarındaki yakınlaşma devam etse de Özge kendisine tamamen zıt ve sonradan hükümetin yanlısı olduğunu öğrendiği bu adama karşı tüm duygularını geri plana atıyor. Sadık sayesinde birçok kişiyle tanıştırılan ve milletvekili olan Özge çok etkili bir yemin konuşması yaparak sosyal medyada büyük ilgi görüyor. Özge'nin bu yükselişinden ve fikirlerinden rahatsız olan kişiler sayesinden Sadık Özge adına korkmaya başlıyor ve onu korumak istiyor. Özge ise tüm bunlara karşın hala kendi düşüncelerini savunmaya devam ediyor ve genel başkanlığa kadar yükseliyor. Her şeye rağmen genel başkanlığa kadar yükselen ve fikirlerini söylemekten kaçınmayan bu kızı risk olan gören kişiler arkasında Sadık'ın olduğunu düşünüyor. Başına gelecekleri önceden bilen Sadık ise ülkeyi terk etmekte buluyor çözümü. Ülkeyi terk ediyor ve Özgenin hayatından tamamen çıkıyor. Özge ise Can Manayın yaptırmış olduğu bir davette Deniz'le karşılaşıyor. Bu karşılaşma ise onları çok farklı duygu boyutlarına doğru götürüyor. Deniz'in müziğini Şadiye'ye satan ve tanıştığı müzik yapımcısı Tugay sayesinde büyük bir üne kavuşan Ada reklam müzikleri yapmaya devam ediyor. Fakat uyuşturucu bağımlısı haline gelen Ada, çok başka bir kişiliğe dönüşüyor. Tugay'ın onu müziği için yanında tuttuğunu çok geç fark etse de o da kokain nedeniyle Tugay'ın yanında duruyor ve en sonunda farklı bir dozda almış olduğu uyuşturucu sayesinde intihar edip ölüyor. Elinde tuttuğu kemanıyla birlikte. Göksel ise polis ve Deniz'in açtığı Sokak adlı yerde dans etmeye devam ediyor. Deniz'in onu bulmasıyla başlıyor her şey. Bir gün Ada ona geliyor ve Deniz'i soruyor böylece Ada'ya ulaşan ve onu çok farklı bulan Göksel en sonunda ölüsüyle karşılaşıyor. Bunu yapanın Tugay olduğunu bildiğinden aynı dozda ve aynı tipte uyuşturucuyla onu ölüme terk ediyor. Can Manay'ın asistanı olarak işe başlayan Bilge ise Ali ile çok farklı bir ilişki yaşamaya başlıyorlar. Ali bir gün Bilge'den bir yardım istiyor. Otistik bir akrabası olduğunu ve onlara yardım etmesini istiyor Ali. Bilge kardeşinin de otistik olmasından dolayı kabul ediyor bu isteği. Bu yardım Ali'nin çiftliğinde çok vakit geçirmelerine ve yakınlaşmalarına neden oluyor. Ali Bilge'ye olan özel ilgisini ona da hissettiriyor ve Bilge'de ona karşı boş olmasa da pek belli etmiyor. Her şeyin çok güzel ilerlediği o zamanlarda Can Manay Duru'nun gidişiyle sarsılmış bir durumdadır. Adeta perişan bir halde olan Can'a Eti ve Bilge yardım ediyor. İlk başlarda pek istekli olmayan Bilge onun çaresizliğini görünce yardım etmek istiyor. Kendisine gelmesini sağlayanın Bilge olduğunu anlayan Can ona karşı ilgi duymaya başlıyor ve Bilge'yi bir şekilde etkileyerek evleniyorlar. Her şey çok güzel gidiyor ta ki Can, Duru'yu bulana kadar. Duru'yu konferansa gittiği Avrupa'da bulan Can onun tüm gösterilerine gidiyor. İlgisi tekrar ortaya çıkınca onun için bir gösteri merkezi açmaya karar veriyor. Biletleri bulan Bilge ona sorunca kavga ediyorlar ve ayrılıyorlar. Duru ise Can'ın yaptırdığını bilse de kendi egosu nedeniyle kabul ediyor gelmeyi. Birbirlerini ilk gördükleri anda birlikte oluyorlar. Fakat akşamında Duru'nun söylediği bir söz nedeniyle Can, Bilge'nin değerini anlıyor ve Duru'ya zarar vererek gidiyor oradan. Bilge'yle Can barışıyor fakat bunun farklı bir nedeni var. Eti, Bilge ve Özge Can'a komplo kurarak onu akıl hastanesine kapatıyorlar. Kitap Can Manay'ın akıl hastanesinde kalmaya devam etmesiyle, Özge'nin ve Deniz'in yeni buluşlarını uygulamaya başlamalarıyla ve Ali'nin Bilge'yle beraber olmasıyla sonlanıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/pia-mater", "text": "Serkan Karaismailoğlu'nun daha önceki Beyinde Ararken Bağırsakta Buldum ve Kadın Beyni Erkek Beyni kitaplarını okumuştum. Tamamen kişisel gelişime dair genelde sıradan bulduğum ama kendisini okutmayı başaran türde kitaplardı. Açıkçası Pia Mater kitabını da bu tarz bir kitap sandığım için okuma konusunda pek heveslenmemiştim. Pia Mater Serkan Karaismailoğlu'nun söylediği gibi bir Nöro Roman. Yani sinirbilimsel bilgileri bir hikaye içine yerleştirilmiş bir roman. Bir taraftan kurgulanmış bir hikaye okurken diğer tarafta bolca beyin ve onun nasıl çalıştığına dair bilgileri öğreniyorsunuz. Bilgilendirme sadece sinir ve beyin ile de kalmıyor. Bir çok konuda faydalı bilgiler var ve bunlar hikayenin akışı içinde parça parça size sunuluyor. Açıkçası kitabın ilk yarısını okumanızı bu bilgiler sağlıyor. Romanların başlangıcında olan karakter tanıtımları genelde kitabın en sıkıcı tarafıdır. Fakat yazar buna yaratıcı bir çözüm bulmuş ve bu tarz ilgi çeken faydalı bilgileri ekleyerek bu kısımda okurun sıkılmasını önlemiş. Kitabın başında diğer ilgi çeken konu ise karakterlerin isimleri. Sanki bir ya da iki harf değiştirilerek tamamen farklı isimler oluşturulmuş gibi. Yanlış hatırlamıyorsam net bir Türkçe isim yok. Bu da çok ilginç bir uygulama olmuş. Kitabın ikinci yarısında ise asıl macera başlıyor ve oldukça da sürükleyici. Aslında hikayenin iki tarafı var ve ortak kişi Tesla gibi görünüyor. Ablası aldatılması sonrası intikam düşüncesi ile yapmaması gereken bir hata yapıyor ve kendini adeta çocukken yaşadığı travma ile şeytanın kokusunu tanıyan birinin eline teslim ediyor. Adam da kadında şeytanın kokusunu alınca eline geçen fırsatı mükemmel kullanıyor ve ona bir kaçış planı sunuyor. Diğer tarafta ise Tesla ve en yakın arkadaşı bir kavgaya karışıyor ve hayatı tamamen değişiyor. Kavgada burnu kırılan kişi aslında bir mafyaya bağlı ama hikayenin ilginç kısmı bu değil. Mafyanın başındaki kişi çocukluğundan beri Tesla'ya aşık bir tutkun. Kavga nedeni ile çocukluklarından sonra ilk kez karşı karşıya geliyorlar. Tesla hayatı boyunca onu takip eden ama bir kere bile ona görünmeyen bu gizemli aşkı öğrenmesi ve ablasının ortadan kaybolması ile kendini bir karmaşanın içinde buluyor. Fakat kendisine hayran bu adam mafyanın başı olmakla birlikte aynı zamanda ülkenin en gelişmiş teknolojisine de sahip biri. Onun yardımı ile ablasını kandırarak kaçıran adamı buluyorlar ama hikaye burada daha da karmaşık hale geliyor. Kitabın son bölümü oldukça karmaşık ve her seferinde insanı daha fazla meraka ve bilinmezliğe sürükleyen bir girdap gibi. Okudukça daha fazla merak ediyorsunuz, tam merakınız giderilirken yeni bir bilinmezliğin içine giriyorsunuz. Sonu ise bu merak ve bilinmezliğin tam ortasında sona eriyor. Sanırım Pia Mater seri olacak ve ikinci kitap ile soruların cevaplarını alacağız. Ya da o kitapta da yeni sorular ile karşı karşıya kalacağız. Son olarak kitapta dikkat çeken farklı bir nokta daha var. Serkan Karaismailoğlu karakterleri neyin beklediğini sürekli imalı bir şekilde kitapta belirtmiş. Bu da hem soru başlamadan dolaylı yoldan cevaplamış gibi durmasına neden oluyor. Bu da isimlerdeki harf farklılığı gibi okurun beyni ile oynadığı bir oyun mu yoksa sadece okura genel bir durum sunarak detayı öğrenme isteğine itmek mi? Gerçek anlamda bir Nöro-Roman diyebiliriz... Pia Mater Konusu Uzun zamandır çok satanlar listesinde yer alan Pia Mater oldukça ilginç bir roman. Aslında bir sinir bilimci olan akademisyen Serkan Karaismailoğlu tarafından yazılan roman yazarın kendi dalı da dahil olmak üzere birçok faydalı bilgi içeriyor. Serkan Karaismailoğlu'nun da deyimi ile bu aslında bir Nöro-Roman çünkü romanda sinir bilimine dair birçok şey var. Daha önce beyin üzerine kişisel gelişim kitapları diyebileceğimiz türde iki kitap yayınlayan yazar, bu kez akademik bilgisi bir hikayeye dahil etmiş ve ortaya oldukça ilginç bir eser çıkarmış."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/pinokyo", "text": "Bir ağaç parçası Geppetto Usta'nın ellerinde bir kuklaya dönüşür. Geppetto fakir bir ustadır. Ama Pinokyo için ekmekten bir şapka, kağıttan bir elbise ve ceketi satıp bir alfabe alır. Pinokyo'nun okula gidip iyi bir çocuk olması tek isteğidir. Pinokyo ise keşfetmek arzusuyla insanların açgözlülüğü ve hırslarından fazlasıyla nasibini alacaktır. Gerçek bir çocuk olmak için ise iyi kalmak zorunda kalacaktır. Pinokyo, Usta ona ayaklarını verdikten sonra koşmaya başlar. Okula gitmesi gerekirken yaramazlıklarının açtığı bir maceranın içerisinde kendisini bulur. Bu macera Pinokyo'yu aramaya çıkan Geppetto içinde durdurulmaz bir şekilde kendisini çeker. Pinokyo bir sirk kumpanyasının içerisinde bulur. Burada kuklaların yakılma tehlikesi için kendisini sahneye atar. Ve onların kurtarılmasını sağlar. Beş altın para alır. Yolda yürürken kedi ve tilki ile karşılaşırlar. Pinokyo'ya: ''Altını bir yere dikersen bir altın ağacı çıkar.'' Diyerek bir hana götürürler. Yerler, içerler. Sabah olunca Pinokyo'yu hesap bekliyordur. Pinokyo hesabı ödedikten sonra iki haydut tarafından kaçırılır. Pinokyo birinin elini koparır. Yere bir pati düşer. Bu haydutların gizemi kitabın diğer sayfalarında okuru beklemektedir. Yaramaz bir kukla için yaşam maceralarla doludur. Pinokyo her gördüğü kadından peri olarak bahseder. Sonrasında onu gerçek bir çocuk yapacak olan perilerin ismi anne olacaktır. Geppetto ailesinden hiç bahsedilmeyen sadece bir kukla yapıp onunla Dünya'yı dolaşmak isteyen bir ustadır. Yazarın kuklaya bağlanışı çocuksuz bir babanın çocuk hasretini Pinokyo'nun bütün yaramazlıklarına ve kendisinin fakirliğine rağmen bir odun parçasına kendisini adaması çok samimidir. Geppetto Pinokyo'yu aramayı koyulur. Bir sandal yapıp açılır. Kendisini bir köpek balığının karnında bulur. Burada hapsolur. Pinokyo pek çok macera atlatarak astım hastası olan köpek balığının karnında uyuduğunda çıkarlar. Pinokyo hastanede yatan onu haydutların astığı yerde yardım eden bir perinin hasta olduğunu öğrenir. Pinokyo'nu bir seçin yapması gerekmektedir. Kazandığı paraya elbise alacaktır ya da ona yardım edecektir. Gerçek bir çocuk ancak iyilik yaparak olabilir. Bu Dünya'nın içerisinde küçük bir odun parçası için dahi çok zordur. Yaşamın karmaşıklığı ve insanların arasında bir yolculukta dostlarını tanımak ve iyilik yapmakla kendi tercihleri arasında bir macera bekleyecektir. Arkadaşlarda çok etkilidir. Pinokyo'nun bir okul arkadaşıyla Oyuncaklar Dünya'sına gidip okulun olmadığı bir maceraya tutunmaları ve arkadaşlarının birini öldürülmesinden dolayı jandarma tarafından tutuklanmasını yaşar. Beş ay sonra eşeğe dönüşür. Sonrasında eşek olarak bir sirke satılır. Derisinden bir davul yapmak isteyen biri tarafından iş yapamayacak duruma gelince alınır. Kukla olmanın önemini eşek olduğunda fark eder. Denize atılınca yeniden kuklaya dönüşür. Pinokyo kitabı iyiliğin övüldüğü ve iyiliğin iyilikle ödüllendirildiği başarılı bir roman olarak değerlendirilmelidir. Macera ve hiç düşmeyen akıcılığı yaşam karşısında sürprizlerle ve doğanın içerisinde ki dönüşüm yıllar geçerken bir yaz bir kış gibi kendini hissettirmektedir. Tek bir odun parçasının bile pek çok insana iyi bir ustanın ellerinde iyilikle Dünya'yı değiştirebileceğini göstermektedir. Pinokyo'nun mücadelesi ve karakterlerdeki hayvanlarla kurulan bağlar yalnız yaşayan insanlarda ailenin önemini vurguladığı, her şeye rağmen değer bir mücadelenin vurgusunu yapmaktadır. Pinokyo için gerçek bir çocuk olmak Geppetto'nun sağlıklı bir şekilde onun yanındayken mümkün oluyor. Çocukluğun değeri bir ustanın yanındayken iyilikle aşılmış bir geçmişin sonrasında mutluluğu tatmasını sağlıyor. Bu da gerçek emek ve fedakarlıkla aşılabilmektedir. Bu fedakarlığın bedeli bütün yaşamını kaybetmek bile olabilirken kötü insan olmanın da bedeli hafif değildir. Yazan: Şeyhzade Bilgin Pinokyo Kitap Özeti Günlerden bir gün, Geppetto ismindeki marangoza bir tahta parçası gelmiş. Yaşlı marangoz bu tahtadan bir kukla yapmaya karar vermiş. Ona sevdiği, zeki bir dostunun adını vermiş, Pinokyo. Tahtayı oymaya yüzünden başlamış. Gözlerini bitirir bitirmez kukla gözlerini açıp Geppetto'yu izlemeye başlamış. Şaşkınlıktan dili tutulan marangoz kuklanın burnunu oymaya başlamış. Burnu şekillendikçe uzamış da uzamış. Bacaklarını bitirince haylaz kukla koşmaya başlamış. Geppetto yaramaz kuklanın peşinden sokağa fırlamış. Bir polis memuru Pinokyo'yu yakalamış ancak haylaz kukla marangozun canını yakacağını anlatmaya başlamış. Polis de kuklaya inanıp yaşlı marangozu tutuklamış. Kuklanın derdi okula gitmemekmiş. Evin yolunu tutan kukla orada cırcır böceği ile karşılaşmış. Cırcır böceği Pinokyo'ya akıl vermeye çalışmış ama haylaz kukla ona hiç kulak asmamış. Ateşin başında uyuyakalan Pinokyo'nun ayakları yanmış. O sırada marangoz eve gelmiş ve ayakları yanan Pinokyo'ya yeni ayaklar yapmış. Pinokyo da böylesine iyi yürekli bir adamı üzdüğü için pişman olup, okula gideceğine ve iyi bir çocuk olacağına dair söz vermiş. Bir sorun varmış. Okula gitmek için imla kılavuzuna ihtiyacı varmış. Geppetto usta montunu satıp, ona kitabı almış. Pinokyo okula gitmek üzere yola koyulmuş ancak yolda bir sirk görmüş. Sirkte kuklaların çıktığını öğrenince sirke girebilmek için imla kılavuzunu satmış. Sirkte kuklalar Pinokyo'yu görür görmez onunla çok ilgilenmişler. Kuklacı adam Ateş Yutan ortaya çıkınca Pinokyo çok korkmuş. Kuklacıdan korkan Pinokyo ölmek istemediğini sayıklamaya başlamış. Korkutucu tipine rağmen iyi kalpli bir adam olan Ateş Yutan ona 5 altın vermiş ve onu babası Geppetto'ya gitmesi için bırakmış. Pinokyo yolda kör kedi ve topal tilkiye rastlamış. Başından geçenleri onlara anlatmış. Altınları duyan kurnaz tilki ve kedi Pinokyo'yu kandırıp, altınları almaya karar vermişler. Pinokyo'nun niyeti aslında babasına bir mont, kendisine de imla kılavuzu almakmış ama kurnaz ikiliye inanma gafletine düşmüş. Kurnaz ikili, Pinokyo'ya Mucizeler Tarlası denen yerde kuyu kazıp altınları oraya gömerse altınla dolu bir ağaç elde edebileceğini söylemişler. Hep birlikte geceyi bir handa geçirmişler. Ikili, Pinokyo uyanmadan hanı terk etmiş. Yediklerinin parasını da Pinokyo ödemek zorunda kalmış. Şimdi geriye sadece 4 altını kalmış. Mucizeler Tarlası'nda buluşacaklarını sanan Pinokyo handan çıktığında Cırcır böceğiyle karşılaşmış. Böcek ona eve dönmesini söylese de Pinokyo onu dinlememiş ve yoluna devam etmiş. Yolda haydutlar peşine takılmış. Altınları ne yapacağını bilemeyen Pinokyo onları ağzına saklamış. Haydutlar onu yakalayıp bir ağacın dalına asmışlar ve sabah gelip altınları alacaklarını söylemişler. Pinokyo ağacın dalında bir o yana bir bu yana sallanırken mavi saçlı bir kız zavallıyı görmüş ve onu kurtarmaya karar vermiş. Bir şahinden Pinokyo'yu ona getirmesini istemiş. Mavi Saçlı Peri doktorları çağırmış ve kuklanın yaşayıp yaşamadığını öğrenmek istemiş. Doktorlardan Cırcır böceği kuklanın işe yaramaz olduğunu, babasını kalpten öldürecek bir serseri olduğunu söyleyince Pinokyo ağlamaya başlamış. Peri başına neler geldiğini sorduğunda her şeyi anlatan Pinokyo, altınları kaybettiği yalanını uydurmuş. Yalan söyleyince de burnu uzayıvermiş. Şaşkına dönen Pinokyo'ya yardım ağaçkakanlardan gelmiş. Uzayan burnunu kemirip eski haline getirmişler. Peri, Pinokyo'ya onunla yaşamak ister mi diye sormuş. Pinokyo da babası da olursa birlikte seve seve yaşayabileceğini söylemiş. Peri, babasına haber gönderildiğini ve şimdi de yolda olduğunu söyleyince Pinokyo babasını kapıda karşılamak istemiş. Dışarıda beklerken kedi ve tilki ile karşılaşmış. Kurnaz ikili Pinokyo'yu tarlaya gitmeye ikna etmişler. Altınları toprağa gömüp 20 dakika sonra gelip bakmasını istemişler. Pinokyo 20 dakika sonra geldiğinde ise altınlar çoktan kaybolmuş. Pinokyo olanları anlatmak için hakime gitmiş ama hakim onu 4 ay boyunca hapiste tutmuş. Sonunda hapisten çıkan Pinokyo aç olduğu için bir tarladan üzüm almaya karar vermiş. Daha adım atar atmaz, kümesten tavukları çalan hırsızları yakalamak isteyen çiftçinin tuzağına düşmüş. Çiftçi Pinokyo'ya inanmayıp onu evden kaçan bekçi köpeğinin zincirine bağlamış ve hırsız gelirse yakalamasını söylemiş. Gelincikler tavukları alacaklarını ve Pinokyo'ya da yemek vereceklerini söylemişler. Pinokyo onların kümese girmesine izin verip, hırsızları çiftçiye yakalatmış. Çiftçi de Pinokyo'yu serbest bırakmış. Perinin evine kadar hiç durmadan yoluna devam eden Pinokyo, perinin üzüntüden öldüğünü öğrenmiş. Ağlayıp inlerken bir kumru onu görmüş ve Pinokyo'yu babasına götürebileceğini söylemiş. Babası Geppetto bir kayık yapmış ve Pinokyo'yu arıyormuş. Babasına doğru kumrunun üzerinden denize atlayan Pinokyo'yu dalgalar alıp bir sahile atmış. Uzaktaki köye doğru giden Pinokyo yaşlı bir kadının su taşıdığını görmüş ve ondan su istemiş. Kadın da eğer suyu taşımasına yardım ederse ona yemek de vereceğini söyleyince kukla hemen kabul etmiş. Meğer bu yaşlı kadın mavi saçlı peri imiş! Peri, kuklanın iyi kalpli olduğunu anlamış ve onu eğer isterse bir çocuğa dönüştürebileceğini söylemiş. Insana dönüşmek isteyen kukla, perinin dediği gibi okula başlamış. Okulda çocuklar onunla çok dalga geçmişler. Hiçbirine takılmamış ancak bir gün çocuklar sahilde balina olduğunu söyleyince peşlerine düşmüş. Çocuklar ona çalışkan olmayı bırakması gerektiğini söylemişler. Bu ironiye gülüp geçen Pinokyo çocuklarla bir arbedeye girmek zorunda kalmış. Kuklaya zarar veremeyen çocuklar onun kitaplarını denize savurmuşlar. Bir kitabı da Pinokyo'ya atıp onu yaralamak istemişler ancak kitap çocuklardan birine denk gelmiş. Düşen çocuğa yardımcı olmaya çalışan Pinokyo'yu gören polis olayı yanlış anlayıp köpeğini Pinokyo'nun üstüne salmış. Kaçmak için denize atlayan Pinokyo bir de bakmış ki peşindeki köpek suda boğuluyor! Köpeği kurtaran Pinokyo oradan uzaklaşana kadar kaçmış. Bir süre sonra bir ağa yakalandığını anlamış. Balıkçı kuklayı balık sanıp yemeye karar vermiş. Pinokyo'yu çirkin balıkçıdan kurtaran, polisin köpeği olmuş. Kukla utanç içinde perinin evine gitmiş. Yıl boyu uslu durmayı başaran kuklanın insan olacağı gün gelmiş çatmış. Büyük bir parti verilecek ve sonra da kukla olmaya veda edecekmiş. Davetiyeleri dağıtmaya giden kukla, hınzır arkadaşı Fitil'i en sona bırakmış. Fitil Oyuncaklar Ülkesi'ne gideceğini söyleyince Pinokyo onun peşine takılmış. Oyuncaklar Ülkesi'nde 5 ay geçiren Fitil ve Pinokyo bir gün uyandıklarında eşeğe dönüşmüşler. Onları ülkeye getiren arabacı sonunda eşeğe dönüştüklerini görünce sevinmiş. Fitil'i bir çiftçiye, Pinokyo'yu da sirke satmış. Orada seyircilere gösteri yapmak üzere zorlu bir eğitime sokulmuş. Gösteri günü gelip de halkanın içinden geçemeyince, sirk eğitmeni Pinokyo'yu götürüp denize atmış. Böylece onu eşek yapan büyü bozulmuş. Daha buna sevinemeden bir balina tarafından yutulmuş. Pinokyo balinanın içindeki ışığa doğru yüzmüş. O ışık babasına aitmiş. Babasını gören Pinokyo mutluluktan ne yapacağını bilememiş. Babası Pinokyo'yu ararken balina tarafından yutulmuş ve 2 yıldır orada yaşamaktaymış. Birlikte balinanın ağzına doğru yüzüp, balina nefes almaya başladığında kaçmışlar. Geppetto yüzmekten yorgun düşünce yardımlarına balinadan onlarla birlikte kaçan ton balığı yetişmiş. Onları kurtarmış. Eve döndüklerinde Geppetto artık çok hastaymış. Pinokyo ona yardım etmek için bir çiftçinin yanında çalışmaya başlamış. Orada dostu Fitil'i görmüş. Fitil perişan bir haldeymiş ve ertesi gün de bir başkasına satılmış. Pinokyo çiftçinin yanında çalışmaya ve babasına destek olmaya devam etmiş. Orada sepet yapmayı öğrenip pazarda satmaya başlamış. Bir gün pazarda Cırcır böceğini görmüş. Ona periyi sormuş. Perinin çok hasta düştüğünü, kuklanın acısını unutamadığını öğrenmiş. Hal böyle olunca böceğe tüm parasını verip periye yardım etmesini söylemiş. Rüyasında peri ona iyi bir çocuk olup ailesine baktığı için affedildiğini söylemiş. Pinokyo uyandığında ise artık bir kukla değil, insanmış... Ailelerine sevgiyle bakan çocuklar bunun için azarlanmaz. Haylaz ve asla söz dinlemeyen Pinokyo, fedakar bir baba ve iyi yürekli peri. Hikaye öylesine anlamlı ki... Bir türlü akıllanmayan Pinokyo kendi başına da sevdiklerinin başına da bir sürü bela getiriyor ama ne yaparsa yapsın sevdikleri onu asla yarı yolda bırakmıyor. Aslında tam olarak çocuklarımızdan, çocukluklarımızdan ibaret bir hikaye bu. Türlü türlü yaramazlıklar yaptık, başımızı belaya soktuk ama ailelerimiz tarafından hep affedildik, sevgiyle sarmalandık. Şimdi de çocuklarımız için yapacaklarımız hep aynı, sevgiyle sarmalamak. Her ne hataya düşerse düşsün evlatların değerini ve sevgi dolu aileleri anlatan sıcacık bir başyapıt. Collodi yıllar boyu sürüp gidecek bir hikayede hepimize harika bir nasihat miras bırakmış, Ne hata yaparsanız yapın, birbirinize sahip çıkmaktan asla vazgeçmeyin!. Umarım bu nasihat kulaklara küpe olur. Keyifli okumalar dilerim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/piraye", "text": "Yıllardır bir tiyatrocu olma hevesiyle yaşayan Piraye, Marmara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ni kazanır. Edebiyat düşkünü babasının tek hayali, kızının onunla birlikte muayenehanesinde diş doktoru olmasıdır. Piraye ne kadar istemese de bu isteğe karşı koyamaz. Okulun ilk günü kolejden arkadaşı Esin'le aynı bölümde olduğunu öğrenir. Esin biraz uçarı, aşk ilişkilerine önem veren bir kızdır. Esin sayesinde Arif'le tanışan Piraye, edebiyata düşkün bu çocukla birbirlerine şiir vermeye başlarlar. Ancak Piraye Arif'e karşı bir şeyler hissetmez ve bu ilişkiye bir süre sonra son verir. Yazın gelmesiyle, Piraye ailesiyle birlikte Çınarcık'taki yaz köşküne gider. Bir gün Piraye'nin sınıf arkadaşı Ömer, Piraye'yi görmeye Çınarcık'a gelir ve birlikte güzel vakit geçirirler. Annesi ve ablası Ömer'i Piraye'ye çok yakıştırsalar da Piraye onu yalnızca arkadaşı olarak görür. Ancak Ömer Piraye'ye karşı başka şeyler hisseder. Ömer Piraye'ye olan hislerini dile getirmek ister fakat Piraye böyle bir ilişkiye olumlu yaklaşmaz ve arkadaş kalmak istediğini belirtir. Piraye bir gün hiç ummadığı bir anda Mikrobiyoloji dersi asistanı, sınıftaki çoğu kızın ilgisini çeken Nevzat'tan bir evlilik teklifi alır. Ancak onu da reddeder. Üçüncü sınıfın ortalarına doğru, Piraye Diyarbakırlı, zengin bir aileye mensup, aynı bölümün beşinci sınıfında okumakta olan ve kendisinden yedi yaş büyük, Haşim adında bir ağayla tanışarak, kendini aniden başlayan bir birlikteliğin içinde bulur. Bir Safranbolu gezisinde Haşim ve Piraye ilişkilerinden emin olurlar ve Haşim Piraye'yle evlenmek ister. Haşim nihayet mezun olur ve ailesini Diyarbakır'dan getirerek, Piraye'yi isterler ve Piraye ve Haşim nişanlanır. Nişandan sonra Haşim askere gider. Piraye'nin mezun olmasına yakın Haşim'in askerliği biter ve iş kurma planları yapar. Haşim Diyarbakır'da ailesinin onun için bir muayenehane aldığını öğrenir. Bu orada yaşamaları gerektiği anlamına gelir. Piraye bu haberi alınca evlenmekten vazgeçer ancak ailesi muayenehane açılışında bulunmasında bir sakınca olmadığını söyler. Piraye Diyarbakır'dan evliliğin yapılması kararıyla döner. Piraye ve Haşim, Diyarbakır'da kalabalık bir nikah töreniyle evlenir. Düğünden hemen sonra balayına giderler. Diyarbakır'a döndüklerinde Haşim'in davranışları değişmeye başlar. Piraye evde sıkıldığından Haşim her ne kadar istemese de Haşim'le birlikte muayenehaneye gitmeye başlar. Bir akşam Piraye işini bitirmiş çıkmaya hazırlanırken, öğretmen bir çift gelir. Piraye'nin adamı tedavi ettiği sırada Haşim gelir ve bekleme salonunda beklemeye başlar. Nihayet hastalar gittiğinde, Haşim Piraye'nin erkek hastayı tedavi etmesini kıskandığı için ona kötü davranır ve tokat atar. Piraye İstanbul'a dönmeye karar verir ancak telefonda ablasının boşanma arifesinde olduğunu öğrenir. Piraye kararlıdır ve Haşim'le bir süre konuşmaz. Hasat zamanı tüm aile köye gider. Haşim ve Piraye evde yalnız kalırlar, yakınlaşırlar ve her şeyi unutup yeniden başlarlar. Piraye, Haşim'in ısrarıyla yeniden muayenehaneye döner. Evlilik yıldönümlerinde Piraye Haşim'e hamile olduğu haberini verir ve bu haber ailede sevinçle karşılanır. Piraye'nin hamileliği devam ederken, ayrı eve çıkarlar. Ve nihayet bebek doğar. Bebek kız olur ve ismini Dicle koyarlar. Artukoğlu ailesi hayal kırıklığına uğrar ve erkek çocuk için ısrar ederler. Dicle ile gerçekleştirdiği bir yaz tatili dönüşü, Piraye erkek çocuk doğurmaya karar verir. Bir yaz daha gelir ve Piraye hamile kalamadığı için İstanbul'da doktora gitmeye karar verir. Doktor Piraye'nin kız kısırı olduğunu ve bir daha doğuramayacağını söyler. Piraye bu kötü haberi alır almaz Diyarbakır'a geri döner ve Haşim'e her şeyi anlatır. Haşim olanlardan etkilenmez, her şeyin eskisi gibi devam edeceğini düşünür. Piraye'nin babası felç geçirir ve İstanbul'da gider. Üç aylığına zorunlu ayrılığın ardından evine dönen Piraye, Haşim'in kuma aldığını, düğün yaptığını ve onunla köydeki evde kaldıklarını öğrenir ve boşanma kararı alır. Kuma Zühre sakat bir kız çocuk doğurur. Piraye İstanbul'a dönmüştür. Bir akşam kasıklarında bir sancı yaşayarak doktora gider. Doktor onu tedavi eder ve kız kısırı saçmalığının olmadığını söyler. O günden sonra Piraye, yalnızca eşyalarını toplamak için Diyarbakır'a döner. Diyarbakır'a döndüklerinde, Haşim onları yemeğe çıkarır ve birlikte tatile gitmeye karar verirler. İskenderun'da geçirdikleri tatilde, Piraye Haşim'le birlikte olur. Piraye babasının ölüm haberini alır almaz İstanbul'a kesin dönüş yapar. Tüm olanlardan sonra Piraye babasının hatırasını yaşatmak için, onun muayenehanesinde çalışır. Aylar sonra Haşim, Piraye'siz yapamayacağını anlatmaya İstanbul'a gelir ve Piraye'nin ondan bir erkek bebeğe hamile olduğunu öğrenir. Ne kadar yalvarsa da Piraye'yi yeniden beraberliğe ikna edemez. Piraye bir gün Haşim'in ölüm haberini alır. Piraye bu haberle perişan olur ve Haşim Artukoğlu'nun doğmasını sabırsızlıkla beklemektedir. Piraye Kitap Özeti Piraye Dişçi bir babanın en küçük kızıdır. Babası tam bir Nazım Hikmet hayranıdır ve o yüzden iki kızının adını ayrı ayrı olarak Nazım Hikmet'in eşi olan Hatice Piraye'den esinlenerek Hatice ve Piraye koymuştur. Piraye'nin ablası erken yaşta evlenince babasının dişçi muayenesini bırakabileceği tek kişi Piraye kalmıştır. Piraye ise her zaman tiyatro ve edebiyat okumak istemiştir fakat babasını kıramamış ve dişçilik okumaya karar vermiştir. Piraye Marmara Üniversitesi Dişçilik bölümünü kazanır. Okulun ilk gününde karşısına kolejden arkadaşı olan Esin çıkar. İkili bu karşılaşmadan sonra okul hayatı boyunca iyi arkadaş olarak devam ederler. Piraye çok güzel bir kızdır ve bu yüzden erkekler onun peşini bırakmazlar. Fakat Piraye ablasının durumunu gördükçe erkekler konusunda hep mesafeli olur. Ablası genç yaşta evlenmiş ve iki çocuğu olmuştur. Fakat eşi ile hiç mutlu değildir ve eşi onu sürekli aldatmaktadır. Bu yüzden ablası eşi ile sürekli kavga edip babasının evine gelir. Piraye de bunu gördükçe kendi ayakları üzerinde durmadan aşk ve evlilik konusuna mesafeli olmaya karar verir. Piraye'nin karşısına bir gün Haşim çıkar. Haşim Diyarbakırlıdır ve bir aşirete bağlıdır. Kendisi bir anlamda Ağa'dır. O da dişçilik okumaktadır ve ilk tanışmada Piraye'yi oldukça etkilemiştir. Piraye aşk konusundaki mantığını onun ile kaybetmeye başlar ve ikilinin aşkı çok hızlı ilerler. Haşim çok geçmeden Piraye'ye evlenme teklif eder ve Piraye de bu teklifi kabul eder. Fakat okulları devam ettiği için evlilik şimdilik sözde kalır. Haşim mezun olup askere gidecektir, Piraye de bu zaman diliminde okulunu bitirecektir. Her şey planlandığı gibi gider. Haşim askere gider ve askerliğini tamamlar. Bu sırada Piraye de okulunu bitirir. Haşim kısa süreliğine diye Diyarbakır'a gider fakat bir türlü dönmek bilmez. Bu Piraye'yi rahatsız ve sonunda Haşim'in Diyarbakır'da dişçi muayenesi açmayı planladığı öğrenir. Piraye asla Diyarbakır'da yaşamayacağını belirterek evlilik kararını bozmaya karar verir. Fakat Haşim ailesinin zorladığını en azından Diyarbakır'a gelip muayeneyi görmesini ister. Fikri değişmez ise İstanbul'a dönmekte özgürdür. Piraye bunun üzerine Diyarbakır'a gider ve muayeneyi ve şehri çok beğenir. Fikrini değiştirir ve Haşim ile evlenip Diyarbakır'a yerleşmeye karar verir. Evlilik sonrası Piraye'nin hayatı tamamen değişir. Evlilik sonrası hem Haşim değişir hem de Haşim'in ailesinin gelenek baskıları artar. Haşim Piraye'yi gereğinden fazla kıskanır ve sırf erkek birini muayene ettiği için Piraye'yi döver. Ailesi ile erkek çocuk istemektedirler fakat Piraye bunu istemez. Fakat sonunda Piraye hamile kalır ama bu kez de çocuk kız olur. Bunun üzerine aile Piraye'ye karşı daha da soğuk davranırlar ve üzerine kuma getirme planları yaparlar. Çok bunalan Piraye kızını da alıp İstanbul'a gider. Bu sırada Haşim'in ailesi de üzerine kuma getirir ve Haşim'in ondan bir çocuğu olur fakat çocuk sakat doğar. Piraye'nin babasının sağlık durumu da kötüleşir ve vefat eder. Bunun üzerine babasının muayenesini Piraye devralır. Haşim Piraye'yi geri kazanmak için İstanbul'a gelir fakat Piraye dönmeyeceği söyler. Haşim bu sırada Piraye'nin yeniden hamile kaldığını fark eder. Fakat Piraye Haşim'i babalıktan da reddeder ve onu yalnız bırakmasını ister. Haşim de son istek olarak çocuğun adını Haşim koymasını ister ve Diyarbakır'a geri döner. Piraye'nin sonunda erkek bir çocuğu olur. Piraye Diyarbakır'dan da acı haberi alır. Haşim öldürülmüştür. Buna çok üzülen Piraye çocuğunun adını Haşim koyar. Piraye Konusu Canan Tan'ın en iyi kitaplarından bir tanesi olan Piraye adını Türk edebiyat dünyasının usta ismi Nazım Hikmet'in eşinden almıştır. Romanda Piraye ismindeki genç bir kızın biyografisi hayat hikayesi olarak sunulmaktadır. Aile içnide yaşadıklarıü okul hayatındaki zorluklar, ilk aşk deneyimleri, evliliğe giden bir serüven ve evlilik sonrası yaşanan dram."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/pirayeye-mektuplar", "text": "Piraye'ye Mektuplar, Nazım Hikmet'in 1933'ten 1950'ye kadar, on yedi yıl karısı Piraye'ye gönderdiği mektuplardan oluşmaktadır. Kitabı derleyen Piraye'nin oğlu Mehmet Fuat'tır. Piraye Nazım'ın mektuplarını küçük tahta bir çantada toplamıştır. Öldükten sonra yayımlanmasına izin vermiştir. Aşka aşık, gökyüzüne hasret, memleket sevdalısı Nazım'ı bu eserde yalın, samimi fazla ideoloji barındırmadan yazdığı mektuplardan okuyoruz. Nazım'ı Nazım yapan hapishanelerdir. İşte bu elimizdeki kitap çok sevdiği biricik eşi Piraye'ye Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinden yazdığı mektuplardan oluşuyor. Mektupları okuduğumuzda Nazım'ın en doğal haliyle karşılaşırız. Her insan aşk karşısında nasıl hazırlıksız ise Nazım da Piraye olsun Münevver olsun savunmasız haliyle aşka teslim oluyor. Bir insan sadece bir kişiyi sevecek diye bir kural yoktur. Hele ki aşka aşık bir şair, sevmeden şiir yazması imkansızdır. Nazım'ın yazdığı mektuplarda öyle samimiyet vardır ki bu ilkbaharda güneşin etkisiyle buzların erimesine denktir. Mektupları özlem doludur. Dört duvar izin verse koşa koşa sevdiğinin yanına gidecek onun çevresinde pervane olacaktır. Dönemin siyasi olayları buna elvermez. Uzun yıllar hapis yatar. Şiirleri ve mektupları aşktan, memleket sevdasından beslenir. Mektuplarında sıkça karşılaştığımız durum da Nazım, hapisteyken aralıksız kitaplar tasarlıyor, şiirler yazıyor. Bunu da karısı Piraye'ye gönderiyor. Ondan sabırsızlıkla cevap bekliyor. Nazım, bir mektubunda Piraye'ye ayrılık mektubu yazar. Çünkü kendisini ziyarete gelen dayısının kızı Münevver'e aşık olmuştur. Piraye de hayatında başka bir kadın olduğunun farkındadır. Münevver'e olan hisleri onu Piraye karşısında utandırmıştır. Nazım, bir mektubunda Piraye mektuplarına cevap vermediği için Mehmet'e yazar. Hatta bir mektubunda Piraye'nin onu ziyaretine gelmesini ister yoksa beni öldü bilin der. Onun üzerine çok kırgın olan Piraye Nazım'ı ziyarete gider. Piraye'ye Mektuplar kitabındaki mektuplarda bahsettiği şiirlerinin yanı sıra mahkumlarla olan ilişkileri, eşi, çocukları, yaptığı işler, arkadaşları ve hapishaneden izler taşımaktadır. Yine Nazım bir mektubunda ayrılsa da karı ve koca olmasalar da Nazım ve Piraye gerçeğini kimsenin yok edemeyeceğini söylüyor. Genelde mektupta Piraye'sine kızım, annem, kardeşim, arkadaşım, yoldaşım, sevgilim, karıcığım diye hitap ediyor. DEĞERLENDİRME Eserde Nazım Hikmet'in 1933'ten 1950'ye kadar Piraye'ye yazdığı mektuplar bulunuyor. Edebiyatımızda Karıma Mektup adlı şiirinde Kalbimin kızıl saçlı bacısı olarak anılan Piraye ile tam on yedi yıl mektuplaşarak evliliklerini sürdürmüşlerdir. Mektupların bazıları birbirini takip ederken bazı mektuplar arasında bağlantı yoktur. Bunu da kitabın başında Mehmet Fuat Hocamız bize ipucu veriyor. Kitabın bazı mektupları kaybolmuş ya da hatıra olarak alınmış olabilir. Kitapta çok samimi bir Nazım ile karşı karşıya kalırız. Nazım, yazdığı şiirleri eşi Piraye'ye göndererek ondan sürekli mektup bekliyor. Aşka aşık bir Nazım'ı mektubun her kelimesinden koklayabiliyoruz. Her yazdığı mektup özgürlüğe bir çığlıktır. Her mektubu bekleyişi onun dört duvarını ışık ile doldurmuştur. Aşk hayatı kalabalık olsa da Piraye'nin yeri onda hep farklı olmuştur. Piraye yaşadığı sürece mektupların yayımlanmasını istememiştir. Mehmet Fuat bu derlemeyi Piraye'nin ölümünden sonra yapmış ve edebiyatımıza özgün bir eser daha kazandırılmıştır. Yazan: Begüm Attar Piraye'ye Mektuplar Konusu Türk edebiyatının en büyük ustalarından biri olan ve halen en tartışılan yazarlarından olan Nazım Hikmet'in Mehmet Fuat tarafından derlenen yazıları okuyucuların beğenisine sunuluyor. Nazım Hikmet'in cezaevindeyken Piraye'ye gönderdiği mektuplardan oluşan 776 sayfalık bu eser Nazım Hikmet'in o zamanki ruh haline dair birçok ipuçları içeriyor. Hayatını hapislerde ve kaçak olarak geçirmek zorunda bırakılan ve O'na yapılanların Türk tarihinde kara leke olarak yer almasına neden olan Mavi Gözlü Dev'in halen yasaklı olan eserleri bulunmaktadır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/platon-kitaplari", "text": "Antik Yunan filozofu deyince aklımıza gelen ilk isim Platon, İslam dünyasında Eflatun olarak da bilinir. Antik Yunan filozofçusu Platon, matematikçidir. Bunun yanı sıra batı da ki ilk yüksek öğretim kurumu olan Atina akademisinin kurucusudur. Bu akademi ayriyeten şimdiki dönemimizde üniversite eğitiminin başlangıcı olarak kabul edilir. M.Ö 427 Kollytos'da dünyaya geldiği bilinen Platon, oldukça edebiyat ve sanata yatkındır. Yirmi yaşından beri gölgesi olduğu Soktares'in öğrencisi, Aristoteles'inde akıl hocası olmuştur. Platon bir felsefeci olarak akıl hocasının ahlaklı yetiştirmesiyle beraber kendi ilkelerini oluşturmuştur. Soktares ve Platon'a göre felsefe yaşam biçimiydi. Benimsedikleri kendi felsefeleri ise; erdemin temelini 'bilgi' özünü 'idealler kavramı' gerekçesini 'evrendoğum', güvencesini 'ölümsüzlük', hayati sığınağı 'devlet' 'tir. Edebiyat ve sanata yatkın olan Platon, bu özelliğinden yararlanarak, kendi fikir, düşünce ve felsefilerini çok güzel bir şekilde kaleme alıp; eserlerini çok ustaca ve şiirsel bir anlatım biçiminde insanlara aktarmıştır. Platon eserlerini diyaloglar halinde yazmıştır. Ve oluşturduğu bu diyalogların ana kahramanı akıl hocası Soktares olmuştur. Kurgu, düşünce ve felsefelerini Sokrates ağzından bizlere aktarmıştır. Ana tema ise, insan düşüncelerinin tutarsızlıklarıdır. Akıl hocası Soktares'in adalet yancısı olarak idam edilmesi üzerine, Platon'un adalet kavramı adına belli başlı felsefi teorileri oluşuştur. Ve adalete kesin olarak düşman olmuştur. Ölene kadar kurduğu Atina Akademisinde ders veren Platon'un tüm eserleri günümüze kadar ulaştığı varsayılmaktadır. Yaşamı boyunca üç kez Syrakusai'ye giderek genç kralla anlaşmazlığa düşen Platon, kısa bir süre cezaevine kapatılmıştır. Cezaevinden çıkıp Atina'ya geri dönen Platon, M.Ö. 347 yılında vefat etmiştir. Ölümü sırasında ise Yöneticisi olduğu Atine Akademisini yeğenine bırakmıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/pollyanna", "text": "Bayan Polly Harrington kendisine gelen bir mektupla, hiç görmediği yeğeninin yapayalnız kaldığını öğrenir ve onunla yaşamasına müsaade eder. Yardımcısı Nancy'den yeğeni Pollyanna için bir oda hazırlamasını ister. Nancy, söylenileni yerine getirir, odayı hazırlar ancak küçük kıza tavan arasındaki bu odanın hazırlanmasından hiç memnun değildir. Bayan Polly kasabanın zenginlerindendir ve yeterince büyük bir evi vardır. Bu küçücük, gösterişsiz ve çok sıcak olan odanın Pollynanna'ya ayrılmasına anlam verememiştir. Ertesi gün Pollyanna'nın geleceği tarihi bildiren ve küçük kızı tarif eden bir mektup alır. Pollyanna'yı alma görevi Nancy'e verilir. Görev kelimesi neredeyse Bayan Polly'i anlatır, yeğenine bakmanın sadece onun görevi olduğunu düşünmektedir. Nancy'e göre Bayan Polly, çok sert ve hiç bir zaman mutlu olmayan bir kadındır, içten içe küçük kıza acımaya başlar. Nancy, Timothy ile birlikte Pollyanna'yı almaya gider. Herkesi görebileceği bir yere geçer ve çok geçmeden küçük kızı görür. Pollyanna, Nancy'i teyzesi zanneder. Çok sevindiğini söyler ve başından geçenleri anlatmaya başlar. Şaşırmış olan Nancy, Pollyanna'nın sustuğu sırada teyzesi olmadığını nihayet söyler. Eve vardıklarında Pollyanna çok heyecanlıdır ve teyzesini görür görmez kucağına atlar ancak teyzesi ayağa bile kalkmaz. Pollyanna bir şeyler anlatmaya başladığı sırada babasından söz eder ve teyzesi sert bir sesle onun sözünü keserek asla babasından bahsetmemesini söyler. Çünkü kardeşi, ailesi istemediği halde evlenip uzaklara gitmiştir ve bir daha görüşmemişlerdir. Pollyanna odasına çıktığında hayal kırıklığı yaşar. Yerde halı, duvarlarda tablolar ve ayna yoktur. Penceredeki manzarayı fark ettiği anda mutlu olur ve tablo olmayışına üzülmekten vazgeçer. Sonra yüzündeki çilleri de görebileceği bir ayna olmadığı için sevinir. Polyanna oda çok sıcak olduğu için camı açar, içeri giren sineklere aldırmaz ve camın önündeki kocaman ağaca tırmanır. Aşağı indiğinde evin karşısındaki kayanın tepesine çıkmak için koşmaya başlar. Yemek saati gelir ve Pollyanna hala gelmediği için sinirlenen teyzesi Nancy'e, ona ceza olarak ekmek ve süt vermesini söyler. Pollyanna'yı bulamayan Nancy bahçeye çıkınca Bay Tom'a küçük kızın evde olmadığını söyler. Kayalıklarda onu gören Nancy, Pollyanna'yı almaya gider. Teyzesinin ona çok kızdığını ve ceza olarak akşam yemeğinin ekmek ve süt olduğunu söyler. Pollyanna ise buna çok sevindiğini çünkü ekmekle sütü çok sevdiğini söyler. Her şeye sevindiğini söyleyen Nancy'e bir bebek isterken yardım sandıklarından çıkan koltuk değneklerinden bahseder. Ve bu koltuk değneklerine ihtiyacı olmadığı için sevinmesi gerektiğini söyleyen babasının başlattığı bu oyunu anlatır. Nancy de bu oyuna katılacağını söyleyince çok mutlu olur. Ertesi gün teyzesi Pollyanna'ya kitap okumak, yemek yapmak, dikiş dikmek, müzik dersi almak gibi görevleri olduğundan bahseder. Pollyanna ise teyzesinin kendisine hiç yaşamak için vakit bırakmadığını söyler. Günler böyle geçer ve Pollyanna izin aldığı zamanlarda dolaşmaya çıkar. Bir gün, sürekli yalnız olan, üzgün görünen ve her zaman karşılaştığı bir adamla konuşmaya karar verir ve ona havanın ne kadar güzel olduğunu söyler. Ancak adam onunla konuşmaz bile. Aynı olay üçüncü kez tekrarlanınca adam ona her gün onunla konuşmasının sebebini sorar. Pollyanna kendini tanıtsa da adam yine sohbet etmeden gider. Pollyanna, Bayan Snow'a yemek götürme işini de üstlenir ve ona çorba götürür. Aralarında geçen sohbetten sonra küçük kızı merak eden Bayan Snow hiç bir zaman açmadığı perdelerini açtırır. Pollyanna, bu hasta kadına ne kadar güzel olduğunu söyler ve saçlarını taramak için onu ikna eder. Saçlarının bu hali hoşuna giden hasta kadın aynada kendini seyretmeye başlar. Kızı odaya girdiğinde Bayan Snow aynayı saklar ve ondan yeni bir gecelik ister. Milly, perdelerin açılmasına da annesinin yeni bir gecelik istemesine de bir hayli şaşırır. Artık yolda karşılaştığı adam da Pollyanna' ya alışır ve pek konuşmasa da onu selamlamaya başlar. Bir gün adamın Pollyanna'yı selamladığını gören Nancy buna çok şaşırır, adamın kim olduğundan ve asla kimseyle konuşmadığından, kocaman evinde tek başına oturduğundan bahseder. Pollyanna kimseyle konuşmayan Bay Pendleton'un kendisiyle konuşmasına çok sevinir. Aylar geçer ve Bayan Polly'nin evinde de hayat değişmeye devam eder. Pollyanna'nın odası çoktan alt kata taşınmıştır bile. Bayan Polly hiç bir konuda ona karşı koyamaz. Önce eve minik bir kedi ve ardından bir köpek gelir. Hayvanları sevmeyen Bayan Polly'nin buna izin vermesine en çok Nancy şaşırır. Bir hafta geçmeden de evsiz bir çocuğu getirir Pollyanna. Buna dayanamayan teyzesi çocuğun gururunu kıran sözler söyler ve Pollyanna'ya kızar. Hızla evi terk eden Jimmy'nin peşinden giden Pollyanna ona bir ev bulacağına söz verir. Yardımseverler Derneği toplantısının yapılacağı gün oraya gider ve herkese Jimmy'den bahseder. Ancak kimse onun istediği gibi tepki vermez. Kiliseden çıkan Pollyanna, Pendleton tepesine gider. Bir köpeğin havladığını duyar ve sese doğru ilerler. Köpeğin telaşını fark eden Pollyanna onu takip eder ve yerde yatan Bay Pendleton ile karşılaşır. Adamın bacağı kırılmıştır. Pollyanna adama yardım eder, evin anahtarlarını alır, tarif edilen yerdeki telefon defterini bulur ve Dr. Chilton'u arar. Nihayet doktor gelir ve onu evine götürür. Pollyanna, Bay Pendleton'u ziyaret etmek ister ve ona çorba götürür. Bu ziyaretler sonraları sıklaşır ve Pollyanna ona da oyunundan bahseder. Artık Bay Pendleton küçük kızla arkadaş olmuştur. Bir gün Pollyanna'nın aslında kim olduğunu öğrendiğinde bir daha onu görmek istemez ama bunu yapamaz. Sonrasında küçük kızı onunla kalmak için ikna etmeye çalışır. Çünkü Pollyanna bir zamanlar Bay Pendleton'un sevdiği kadının kızıdır ve ona öğrettiği bu oyunla hayata farklı bir pencereden bakmayı öğrenir. Pollyanna onunla yaşamayı kabul edemeyeceğini, teyzesini bırakamayacağını söyler ve ona Jimmy'den bahseder. Bir gün, Pollyanna okuldan eve giderken ona bir otomobil çarpar. Eve getirilen Pollyanna ancak ertesi gün kendine gelir. Teyzesi bir hayli üzgündür ancak ne olduğunu anlatamaz. Pollyanna ayağa kalkmak ister ve yapamaz. Hata bakıcı onu sakinleştirmeye çalışır. Doktor muayene eder ancak bir başka doktorun görmesini ister. Bir hafta sonra Dr. Mead gelir ve Pollyanna'nın bir daha yürüyemeyeceğini söyler. Bunu duyan Pollyanna artık oyununu oynayamaz, sevinecek hiç bir şey bulamaz. Haber kasabada yayılınca herkes her gün küçük kızı ziyarete gider. Pollyanna'yı göremeseler bile teyzesine onun kendilerini nasıl değiştirdiklerinden bahsederler. Sürekli siyahlar giyen bir kadın o gün mavi bir yaka takar ve bunu Pollyanna'ya iletmesini söyler teyzesine. Bir başkası eşiyle ayrılmayacaklarını, diğeri artık üzgün olmadığını, bir başkası kalan iki dişine sevindiğini, Bayan Snow'un tutan elleri için sevindiğini ve battaniye ördüğünü iletmesini isterler ve örnekler böylece çoğalır. Ve Jimmy'nin Bay Pendleton'la yaşamaya başladığını öğrenmesi onu her şeyden çok mutlu eder. Anlatılanların bazılarından bir şey anlamayan Bayan Polly, Nancy'e bu oyunun ne olduğunu sorar. Nancy ona koltuk değnekleriyle başlayan bu oyundan bahseder ve neredeyse bütün kasabanın oynadığını söyler. Bayan Polly, Pollyanna'nın yanına gittiğinde artık kendisinin de bu oyunu oynadığını söyleyince Pollyanna çok mutlu olur. Dr. Chilton, Pollyanna'yı ziyarete gidemese de durumunu takip etmektedir ve bir gün Bay Pendleton'dan onu muayene edebilmek için yardım ister. Bir zamanlar Bayan Polly ile sevgili olan Dr. Chilton çağırılmadan gidemeyeceğini, Polly'nin tepkisinden çekindiğini söyler, ancak Pollyanna'nın yürümesini sağlayacak bir doktor arkadaşından bahseder. Bunu duyan Jimmy, Bayan Polly'e duyduklarından bahseder ve Pollyanna'nın yürüme ihtimali olduğunu söyler. Bayan Polly, Dr. Mean'dan, Dr. Chiltonu çağırmasını ister. Pollyanna Dr. Chilton'ı görünce o kadar çok sevinir ki bacaklarına bile aldırmaz. Teyzesi, Pollyanna'ya gelecek hafta bir yolculuğa çıkacağını, onun gibileri iyileştiren bir doktorun yanına gideceğini söyler. On aydır tedavi gördüğü yerden teyzesine bir mektup gönderir. '' Artık yürüyebiliyorum, yürüyebiliyorum! Bu gün yatağımdan pencereye kadar gittim. Tam altı adım. Yürüyebilmek ne güzel şeymiş! '' Küçük bir kızın kendinden büyük dersler verdiği, her yaştan okura hitap eden bu kitabı gülümseyerek okuyacağınıza eminim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/porsuk-agaci-cinayeti", "text": "İş adamı Rex Fortescue zehirlenerek öldürülür. Dedektif Neele ve Hay bu cinayeti araştırmakla görevlendirilir. Yapılan testler sonucunda zengin iş adamının Porsuk Ağacı meyvesi, taksinle zehirlendiği ortaya çıkar. Bu da dedektifi iş adamının yaşadığı Porsuk Ağacı evine yönlendirir. Hiç beklemeden araştırmalarına başlayan Dedektif Neele, aile bireyleriyle ve evin çalışanlarıyla tek tek görüşür ancak taksini Rex'in çayına karıştıran kişiyi bulmak çok da kolay olmaz. Rex'in çocuklarından tutun da, evin hizmetlilerine kadar herkesin iş adamını öldürmek için gerekçesi vardır. Dedektif Neele titiz bir araştırma sürdürmeye başlar. Rex Fortescue ikinci evliliğini kendisinden genç ve güzel bir kadınla yaptığı için baş şüpheli eşi Adele olur. Adele'in bir dostu olduğu düşünülmektedir ve bu da Rex'i öldürmesi için yeterli bir sebep gibi görünür. Adele Fortescue zehirlenerek öldürülünce tüm şüpheler üstünden kalkar. Adele'den dakikalar sonra da evin hizmetlilerinden Gladys öldürülür. Genç kızın görgü şahidi olduğu ve o sebeple öldürüldüğü düşünülür. Gladys'in ölümü Miss Marple'ın kulağına gidince o da olaya dahil olur. Miss Marple güçlü önsezileri ve yılların birikimi deneyimleriyle Dedektif Neele'e yardım eder. Gladys'in erkekler tarafından çok da beğenilen bir kadın olmaması ve saf bir yapıya sahip olması sebebiyle Miss Marple bu işte bir bit yeniği olduğunu düşünmeye başlar. Olayların iç yüzünü anlamak için ev ahalisi ile görüşmelere başlar. Dedektif, iş adamının son zamanlarda çok değiştiğini, olmayacak yatırımlar yaptığını öğrenir. Bu durum büyük oğlu Percival'i oldukça kızdırmış ve ikili arasında büyük çatışmalar yaşanmaya başlamıştır. Bu da okları büyük oğul Percival'e çevirir. Bu çatışmalar sonucunda Rex'in Afrika'da yaşamakta olan ikinci oğlu Lance'i çağırdığı öğrenilir. Yıllar önce Percival'in iftirasına uğrayıp, babası tarafindan işten atılan Lance yuvasına eşiyle döner. Dedektif Neele ve Miss Marple ilk başlarda katilin, ailenin yıllar önce husumet yaşadığı Mackenzie ailesinden biri olduğunu düşünürler. Yıllar önce bir ortaklık sırasında ailenin babası ölmüş ve Mackenzie ailesi Rex'ten bunun intikamını almaya yemin etmiştir. Detaylı araştırmalar sonucunda anlaşılmıştır ki, Mackenzie ailesinin kız çocuğu olan Ruby ailenin içine intikam amacıyla Percival'in eşi olarak sızmış ancak intikam için pek de bir şey yapmamıştır. Miss Marple bu ölümlerin Gladys ile ne ilgisi olduğuna kafayı takmaya başlar. Hal böyle olunca Gladys'in hep bahsedip durduğu sevgilisi Albert'ı araştırmaya karar verir. Böylece tüm sır perdesi ortadan kalkar. Rex ile Mackenzie ailesinin Afrika'daki ortaklık işi maden aslında oldukça para getirme ihtimali olan bir iştir. Bunu öğrenen Lance bu madeni ele geçirmek için bir plan yapar. Albert olarak Gladys'in gittiği kampa gider ve onunla yakınlık kurar. Böylece planın ilk adımı atılmış olur. Gladys'e evlilik vaadinde bulunarak Rex'i zehirlemesi için yönlendirir. Genç kadın bu adama kapılıp denileni yapar. Rex öldüğünde ne yapacağını bilemeyen Gladys tuhaf davranışlar sergilemeye başlar. Lance'in ikinci hedefi Adele 'dir ancak Gladys bahçede Lance'i görünce işler sarpa sarar. Lance görgü tanığı ve suç ortağı Gladys'i öldürür. Dedektif Neele ve Miss Marple olayı çözmüştür ancak dedektifin bundan sonra yapması gereken şey kanıtları bulup suçluyu hapse göndermektir. Miss Marple bu görevi tamamlaması için dedektifi yalnız bırakarak evine döner. Döndüğünde onu bekleyen mektupta ise Gladys tüm olayı anlatmış ve bir de Albert'ın fotoğrafını göndermiştir. Miss Marple fotoğraftaki adamın Lance olduğunu görünce tüm varsayımlarının doğruluğundan emin olur. Sayfaları çevirirken herkesin suçlu olduğunu düşünüyorsunuz. Üstünden yıllar geçmesine rağmen Agatha Christie sizi kitap boyu avucunun içinde tutmayı başarıyor. Kitapta en olmadık kısım sonuydu. Katil belirlendi ancak nasıl yakalanacağı, ne zaman yakalanacağı ve yakalandıktan sonraki süreç tamamen okuyucuya bırakılmış. Bu da seçenekleri epey artırırken kitap boyu yaşanan heyecanı biraz etkiliyor. Açık sonlu bir kitap olmasına rağmen yıllar boyu keyifle okunacak bir eser olduğu şüphe götürmez bir gerçek. Kısa ancak içi dolu sayfalardan ibaret bu kitapla keyifli okumalarınız olması dileğiyle..."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/prens-ve-dilenci", "text": "On altıncı yüzyılın ortalarında, İngiltere'de Tom Canty adında bir çocuk dünyaya geldi. Ailesi çok fakirdi. Büyükannesi ve babası çok acımasız insanlardı. Babası Tom'a dilenci olmayı öğretmişti. Tom, yaşadığı bu kötü ortama rağmen çok iyi bir çocuktu. Aynı gün İngiltere kralının oğlu Edward'ta dünyaya geldi. Londra bu çocuğu büyük bir sevinçle karşıladı. Tom, okuduğu masallardan yüksek mertebeli insanların yaşamına özenmeye başladı. Gerçekten bir prens görmek istiyordu. Bir gün sarayın önüne gidip prensle iletişime geçmeyi başardı. Prens zaten çok merhametli birisiydi. Bu küçük yaşına rağmen halkına iyi davranıyordu. Tom, prens ile muhabbet ederken ona kendi yaşamını anlattı. Ailesinden başlayarak, çamurda yuvarlanıp pis olmasına rağmen nasıl eğlendiğini de. Prens bu hayata hayran kaldı.\" Bu kadar eğlenebilmek için kral olmaktan bile vazgeçerim.\" dedi. Tom'un babası ve büyük annesi sürekli Tom'u dilendirirdi. Prens bunları duyunca üzüldü. Prens birden Tom ile çok benzediklerini fark etti. Kıyafetlerini değiştirerek birbirlerinin yerine geçtiler. Prens, Tom'a kötü davranan hizmetkarlara kızmak için odadan ayrıldı. Ayrıldıktan sonra bir daha geri dönemedi. Çünkü üzerinde Tom'un kıyafetleri vardı. Prens, bu kıyafetleri giydikten sonra herkes tarafından hor görülmeye başlandı. Çünkü halka göre o bir sokak çocuğuydu. Bilmedikleri tek şey onun İngiltere'nin yeni kralı olacağıydı. Edward bu halde ne yapacağını şaşırdı. Tom ile muhabbet ettiklerini hatırlayarak onun evini bulmaya çalıştı. Evin yolunu ararken ona sataşan çocuklara çok kızdı. Bu çocukların eğitimsiz kaldığını düşünerek, kral olunca herkesin eğitim görmesini sağlamayı istedi. Çünkü ona göre eğitimsiz bir halk gelişemezdi. Zorluklara Tom'un evine gitti. Tom'un babası John ona çok kötü davrandı. Bu savunmasız çocuğu kollarına alan tek kişi Tom'un annesi oldu. İki çocuk birbirinin kaderini değiştirdikten sonra , sahte prensin başındaki Lordlar bu genç çocuğun delirdiğini düşünüyordu. Çünkü Tom bir prens olmayı doğru düzgün beceremiyordu. Defalarca başından geçenleri anlattı. Fakat kral onun hastalandığını ve bu hastalığın kimseye duyurulmamasını emretti. Edward bu hayata alışmakta zorlanırken, Tom ise zamanla prens olmayı öğrendi. Bir süre sonra hastalığa yakalanan kral vefat etti. Tom kral oldu. Kral olur olmaz eski yasaları kaldırtarak merhamet kanunlarını getirdi. Tom o kadar merhametliydi ki idam edilmekte olan bir soyluyu kurtardı. Edward bir gün sokakta dövülecekken onu Miles Hendon kurtardı. Bu çocuğu evlatlık almaya karar verdi. Babasının elinden kurtararak onu kendi evine götürdü. Edward , Hendon'a sürekli prens olduğunu iddia ediyordu. Adam ise zavallı çocuğun akıl hastası olduğunu düşünüyordu. Tom'a gelince İngiltere'nin kanlı yasalarını kaldırmış olan merhametli kralımız insanların hayatlarını kurtarmaya devam ediyordu. Bir kadını büyücülükle suçlanmaktan kurtardı. Kadının yasalara göre asılması gerekiyordu. Tom, ona gözler önünde büyücü olduğunu ispatlarsa oğluyla beraber serbest kalacağını söyledi. Ancak genç kadın ağlayarak büyücü olmadığını söylüyordu. Tom, bu kadına inandı. Çünkü eğer o kadının yerinde kendi annesi olsaydı büyücü olduğunu itiraf edip oğlunu kurtarırdı. Edward, Hendon'a hep bir prens gibi davrandı. Hendon ise onun bu hallerine sabırla karşılık verdi. John Canty bir din adamını öldürmüştü. Bu yüzden ülkeden kaçması gerekiyordu. Bir gün gizlice Hendon'un elinden kendi oğlu sandığı Edward'ı kaçırdı. Çünkü gideceği yerde onu dilendirmek istiyordu. Tüm bu olanlara rağmen Hendon, Edward'ın peşini bırakmadı. Onu zorluklarla buldu. Tom, kral olmayı iyice öğrenmişti. Arada bir Edward'ı hatırlıyor vicdan azabı çekiyordu. Acaba o bu halde ne yapıyordu? Başına bir bela gelmiş olabilir miydi? Bu sorular beynini kemirmeye başladı. Sonra hemen unuttu. Çünkü bu vicdan azabından kurtulmak istiyordu. Edward ve Hendon bir suçlamadan dolayı zindana düştüler. Hendon defalarca Edward'ı kurtardı. Bu küçük çocuk kırbaçlanmasın diye kendini kırbaçların önüne attı. Tom için Londra'da Taç giyme töreni yapılacaktı. Edward, Hendon'dan yardım istedi. Birlikte bu törene yetiştiler. Tören esnasında Edward'ı gören Tom büyük bir şaşkınlığa uğradı. Halk daha fazla şaşkındı. Çünkü ortada kral olduğunu iddia eden bir çocuk vardı. Üstelik bu çocuk Tom'a çok benziyordu. Tom, halkın önünde başından geçen bütün olanları anlattı. Edward gerçek kraldı fakat kimse inanmadı. Daha sonra Edward kayıp olan büyük İngiltere mührünün yerini hatırlayınca gerçek kral olduğu anlaşıldı. Halk sahte kral Tom'un ceza almasını istedi. Edward ise ona ceza vermedi. Çünkü kısa bir süreliğine de olsa arkadaşı Tom'un hayatını yaşamış, o zorluklara katlanmıştı. Onun neler çektiğini gördü. Ayrıca bu fakir çocuk ülkeyi yönetmişti. Hem de bu yönetim şekli Edward'ın çok hoşuna gitmişti. Çünkü merhamet kanunları insanları ölümden koruyordu. Tüm bunlar karşısında Hendon büyük bir şaşkınlık geçirdi. Evlat edindiği çocuk aklını yitirmemişti. O gerçek bir kraldı. Düşünceli Kral Edward, Tom'u şövalye yaptı. Tom hayatına kimsesizler yurdunda yönetici olarak devam etti. Halk onu her zaman ''kralın vesayetindeki şövalye'' olarak adlandırdı. Edward, Hendon'a ise kontluk unvanını verdi. Aynı zamanda bir şövalye yaptı. Bu iki insan kralın ömrü boyunca çok sevdiği yakın dostu oldular. Ne yazık ki Kral Edward birkaç yıl sonra vefat etti. Tom uzun yıllar yaşadı. Bu kötü İngiltere zamanında merhametli kral olan bu iki çocukta insanlar tarafından hiç unutulmadı. Zengine fakiri, fakire zengin yaşamı öğreten Prens ve Dilenci eseri aslında sadece çocuk kitabı değildir. Çarpıcı ve maceralı kurgusuyla her yaşa hitap edebilmektedir. Prens ve Dilenci kitabındaki kahramanların vicdanlı olması bizlere merhametin kanun kuralları önündeki büyüklüğünü göstermektedir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/psikiyatri-ve-sinema", "text": "Yirminci yüzyıla doğru sinema ve modern pskiyatri henüz emekleme dönemindeydi. Hem birbirlerini tamamladılar hem de düşmanca bir ilişki içine girdiler. Psikiyatri ve sinema birbirini destekleyen iki alan oldukları için gündelik hayatın gelişigüzel gibi görünen içeriğine sızmaya ve insan karakterlerinin sırlarını ortaya dökmeye çalışır. Kitabımız ilk önce psikiyatrinin sinemanın içerisinde ortaya çıkış şekli ile ilgilenmektedir. Freud'un boş ekran olarak nitelendirdiği klasik psikanalizin temel yapı taşı olan terapide varoluş şekli ilk filmlerde kendini göstermektedir. Bu karakter tipine belirli özelliklerden yoksun olduğu için yüzü olmayan psikiyatrist diyoruz. Amerikanlaşmış özellikle de olumlu sunulan psikiyatristler ise ilk olarak 1930'lu yılların ortalarında beyazperdede görülmeye başlanmıştır. Kadın psikiyatrist görmek bu zaman diliminde neredeyse imkansızdır ve psikiyatristlerin mutsuz hastaları genellikle kadınlardır. Kadınlar ancak ve ancak geleneksel orta sınıf ideolojisinin onlara tanıdığı rollere teslim olarak tastamam olabilirler. Yanlış bir başka bakış açısı da seyir zevkini ve sürükleyiciliği arttırmak için garip parmak şıklatma hareketleriyle hastaların çocukluğuna indirilmesidir. Bir başka hatalı yol ise psikiyatristlerin sıklıkla eksantrik ve tuhaf olarak gösterilmelidir. Bunun nedeni de bir psikiyatrist olabilmek için biraz deli olmak gerektiği düşüncesidir. Toplum için sorunlu ve uyumsuzluk yaratan kişileri tedavi etmekte psikiyatri silah gibi görülmüş ve bunun için en iyi örnek olabilecek film Guguk Kuşu olarak tasvir edilmiştir. Zaman geçtikçe duygusuz psikiyatristler yerlerini daha duygusal ve fedakar psikiyatristlerin yerlerine bırakırlar. Örneğin Tanrıların Gazabında psikiyatrist kendini bir rahibe için tehlikeye atar. Duygusal problemlerin varsa gitmen gereken yer bir akıl hastanesidir. fikri ve gerekmedikçe uygulanması insanlık suçu olabilecek şok tedavisi gibi yöntemler filmlerde ön plana çıkmaktadır. Sinema endüstrisi 19. Yy'da gelişen ve psikiyatriye nadiren ihtiyaç duyan formları olan melodram romanlarının geleneklerine bel bağlamayı sürdürerek gelişme gösterebilmiştir. Kadınlar da psikiyatrist olarak sinema filmlerine girmişlerdir fakat meslekteki başarılarından çok kadın olmanın getirdiği anaçlık ve hastaları ve kendileri arasındaki cinsel kimya ile baş edebilmek olmaktadır. 1950'ler ile sinema altın çağına giriş yapar. Hollywood'un daha olumlu bir bakış açısına yani bazı insanların gerçekten yardıma ihtiyacı olabileceğe fikrine sahip olmasıyla altın çağ başlar. İkinci dünya savaşının etkisiyle toplumsal iyileşme için mühim görülen psikiyatri daha fazla ön plana çıkmaktadır. Irkçılık karşıtlığının güçlendiği zaman diliminde sinemada ilk siyahi psikiyatrist boy göstermiştir. Zor Görev filmindeki psikiyatrist Nazizim taraftarı olan bağnazı tedavi etmeyi başarır. 1950lerde ve 60'ların başında psikiyatri alanına ve araştırmalarına yapılan yatırımlar artmasıyla birlikte 60'ların ortasında ani ve beklenmedik bir düşüşe geçmiştir. Altın çağda hastalığın üstesinden gelen başarılı hasta ve psikiyatristlerin yerini düşüşün etkisiyle görmek mümkün olmamıştır. Örneğin Ölüme Soyunmak filminde psikiyatrist efemine ve inançsız biri olarak resmedilmiştir. Cinayet hakkındaki görüşleri ise ikinci derecede önemlidir. Ünlü yönetmen Woody Allen'ın filmleri psikiyatri açısından detaylıca ele alınmaktadır. Allen, kendi filmlerinde sürekli olarak düş kırıklığına uğrayan analizden geçen bireyi oynamıştır. Analistin koltuğunda günlük yaşamın sıkıntılarından bir süre olsun uzaklaşmak isteyen insanların sayısının arttığı günlerde Woody Allen filmlerde analize sıkça yer vermiştir. Sinemada kadın analistlerin mevcudiyeti filmlerde kadınların genel olarak canlandırılma yolunun açık açıkça bir uzantısıdır. Yaygın görüşün hakim olduğu sinemayı karakterize eden ataerkil düzenin içindeki ilk cinsellik arzusunu tatmin ettiğine dikkat çekilmektedir. Kadın terapistler genellikle erkek hastalar tarafından arzulanan seks nesnesi olarak sergilenen güzel kadınlar tarafından canlandırılmaktadır. Bir kadın terapist hastayı tedavi ederken evde kalmış ya da boşanmış bir kadın olarak sunulur ve filmin ana teması tedavi değil erkek hastanın kadın terapisti elde etmeye çalışmasıdır. Filmlerdeki psikiyatrik ögeleri analiz eden ve sinemada psikiyatrinin gelişimine ışık tutan kitap ilgilileri için önemli bir kaynak niteliğindedir. Kitap içerisinde sayısız filmin analizine yer verilmiş ve kitabın sonunda ilgili filmler derli toplu bir liste olarak sunulmuştur. İçerik olarak oldukça zengin ve yoğun olan eseri okumak benim biraz zamanımı almış ve araya başka kitaplar sokmama neden olmuştur. Yine de dili anlaşılır olmakla birlikte ilgilisi olmayanlar için pek dikkat çekici olmayacaktır. İçerikte bahsedilen filmler 1998'e kadar çekilmiş filmlerdir. 1998 sonrası filmlere yer verilmediğini belirtmekte fayda görüyorum. Sinema üzerine yazılmış fakat aynı zamanda da psikiyatrik açıdan önemli anekdotlar bulunduran bu şaheseri okumanızı öneriyorum."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/psikolojik-saglamlik", "text": "Psikolojik Sağlamlık Psikolojik sağlamlık kavramı Latince resilire kavramından türemiş ve maddenin sıkıştırılıp ya da esnetildikten sonra özüne dönebilecek elastikiyet olarak ifade edilmiştir. Biz insanlarda ise bu durum umut edebilme, geleceğe yönelik olumlu tutum, uyum sağlayabilme ve yeterlilik olarak tanımlanabilir. Çeşitli zor yaşam koşullarında bile kişinin gelişimini istendik yönde gerçekleştirebilmesidir. Önemli yaşam olayları sırasında kişinin yaşamındaki birtakım destekleyici ve risk faktörlerinin etkileşimi kişinin bu önemli yaşam olaylarını karşılama biçimini etkilemektedir. Kişinin psikolojik sağlamlığını değerlendirirken risk faktörlerine ve koruyucu faktörlere yönelik araştırma yapmak oldukça mühimdir. Risk faktörlerini değerlendirirken üç farklı açıdan bakmakta fayda vardır. Bireyin kişilik özellikleri ile ilgili faktörler, ailesel faktörler ve çevresel faktörler. Düşük IQ, geçimsiz ve çabuk sinirlenen mizaç, utangaçlık, yetersiz iletişim becerileri, prematüre doğum, alkol, madde kullanımı, kronik hastalıklar, akademik başarısızlık, etnik gruba mensup olma vb. bireysel risk faktörlerinden söz etmek mümkündür. Ailesel olarak ise aile bireylerinde mevcut psikolojik rahatsızlıklar, alkol-madde kullanımı, suça karışan ebeveyn, evlat edinilme, çok çocuklu ailede bulunma, ihmal, istismar, ebeveynlerin boşanması, vefatı ya da tek ebeveynle kalma, aile içi şiddet ve geçimsizliğin mevcudiyeti risk faktörleri arasındadır. Risk faktörlerini çevresel olarak ele aldığımızda ise düşük sosyoekonomik çevre, istismar, yetersiz beslenme, olumsuz akran desteği, mevcut politika ve dönemsel olaylar olarak ifade edebiliriz. Risk faktörleri var olmadan psikolojik sağlamlığının değerlendirmesini yapmak mümkün değildir. Ayrıca risk faktörleri ileride ortaya çıkabilecek olan gelişimsel problemlerin iyi birer yordayıcısıdır. Koruyucu faktörler ise yukarıda belirtilen durumların kişinin yaşamında mevcut olmamasıdır. Ayrıca kişinin esnek, çok boyutlu ve yaratıcı düşünebilmesi, problem çözme yeteneğine sahip olması, mizaha yatkın olma, olumlu ruh hali ve olumlu duygulanımın varlığı, ılımlı mizaç özellikleri, özgüven, sorumluluk duygusu, yüksek IQ, olumlu arkadaş ilişkilerinin varlığı ve bu ilişkileri sürdürebilme yeteneği, sosyal imkan ve fırsatları değerlendirebilme yetisi, iletişim becerileri, hobi, aktivite ve uğraş alanlarından da koruyucu faktörler olarak söz edilebilir. Hem ülkemizde hem de yurtdışında mevcut yüzlerce çalışma; yaşamlarımızda mevcut olan, içine doğmuş olduğumuz bu faktörlerin birçoğunu kendimiz seçmediğimiz gibi sürdürme ya da değiştirme yetisinin bizlerin içinde olduğunu gözler önüne sermiştir. Risk faktörlerinin ve koruyucu faktörlerin çocuklukta tespiti oldukça önemlidir. Gerek aile içerisinde gerekse çocuklar için en önemli yaşam alanlarından olan okullarda psikolojik danışmanlar tarafından çocukların sahip oldukları risk etmenlerinin değerlendirilip önlemlerin alınması, giderilmesi ve hem içsel hem de dışsal koruyucu faktörlerin arttırılıp geliştirilmesi oldukça önem taşımaktadır. Çocukların sevildiğini önemsendiğini bilmesi, başarı duygusunu tatması , yeterlilik ve özgüven duygularını geliştirebilmeleri, yaşlarına uygun sorumluluklar alabilmeleri, oyun ve arkadaşlık ilişkilerinin desteklenmesi gerekmektedir. İleride çocuklarımızın koşullar ne olursa olsun üretmek, mutlu ve topluma uyumlu yaşamlar sürmeleri hem kendileri hem de dünya için oldukça elzemdir. Biz yetişkinler içinse geç kalınmış değildir. Hala sorunlarla, içinde yaşadığımız çağın getirileriyle baş edebilmek oldukça mümkündür. Unutulmamalıdır ki gelişim, yaşam boyudur, beşikten mezaradır. İlk olarak kendimizi iyi tanımalı ve değerlendirebilmeliyiz. Bunun için okuyacağımız ve size başka yazılarımda bahsedeceğim öneriler olacaktır. Fakat dediğim gibi sizi en iyi değerlendirecek olan yine kendinizsiniz. Pekala bir uzmandan da yardım alabilirsiniz. Bunun mümkün olmadığı durumlarda yazmanın durumu somutlaştırmak açısından en başarılı yöntemlerden biri olduğunu göz önüne alarak bir liste yapabilirsiniz. Sizi üzen kötü hissettiren ve belki de düşünmekten kaçtığınız her şeyi kağıdın bir tarafına yazabilir diğer tarafına da size keyif veren iyi hissettiren etkinlikler, kişiler, durumlar ve özelliklerinizi yazabilirsiniz. Şimdi geriye tek bir amacımız kalıyor: İyi hissettirenleri kuvvetlendirmek, hayatımızda daha çok yer vermek ve yenilerini eklemek. Kötü hissettiren kişi, özellik, olay ve durumları düzenlemek gerekirse uzaklaşmak. Evlerimize kapandığımız şu günler kendimizi geliştirmek için oldukça iyi bir fırsat. Biliyoruz ki her birey süreci farklı zorluklarla atlatmaktadır: kimileri sağlık sorunlarıyla, kimileri de ekonomik sorunlarla mücadele etmektedir. Yine de yaşamaktan nasıl vazgeçmiyorsak kendimizi mutlu etmeye çalışmaktan da vazgeçmemeliyiz. Belki bir mum ve sevdiğimiz müzikler eşliğinde her zamanki yemek masamızı şenlendirmek, belki sevdiklerimizle daha çok iletişimde olmak belki de ne zamandır okumayı beklettiğimiz kitapları, izlemediğimiz filmleri bitirmek. Sokak hayvanlarını beslemek, bitki yetiştirmek, spor yapmak, yeni tarifler denemek, günlük tutmak, resim yapmak, şiirler yazmak, okumak... Belki de tüm bunlar farklı bir yönümüzü keşfetmemize yardımcı olacak ve bize yeni haz kaynakları yaratacaktır. Kendimizi tüm bu deneyimlerden mahrum etmemeliyiz. Kendimize ayıracağımız bir saat belki de bir ömür bize yetecek motivasyon kaynakları sağlayacaktır. Victor Frankl, İkinci Dünya Savaşı sırasında kaldığı bir toplama kampındaki deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı İnsanın Anlam Arayışı kitabında şöyle bir açıklamada bulunur: Toplama kampında fiziksel ve zihinsel yaşamın olabildiğince ilkelliği zorlanmasına karşın, tinsel yaşamın derinleşmesi olasıydı. Zengin bir entelektüel yaşama alışmış olan duyarlı insanlar daha çok acı çekmiş olabilirler ancak iç özlerinin maruz kaldığı hasar daha az olmuştur. Bu insanlar, çevrelerindeki dehşet verici dünyadan kopup, içsel zenginlikten ve tinsel özgürlükten oluşan bir dünyaya çekilebilmişlerdir. İlgili Kitaplar Öz Şefkatli Farkındalık, Christopher K. Germer Acıdan ve travmadan kaçmadan kendimize yönelttiğimiz yıkıcı, kırıcı içsel eleştirilere bir kulak verelim. Tüm bunları kabullensek hayatımız nasıl olurdu? Acı kızgın bir boğa gibidir. Onu küçük bir yere kapatırsanız iyice vahşileşir ve kaçmaya çalışır. Ama açık bir alana koyduğunuzda sakinleşir. Farkındalık, acı için duygusal bir açık alan yaratır. İşte bu açık alanı genişletmek, karanlık alanı daraltmak bizler için oldukça yararlıdır. İyi Hissetmek, DR. David Burns İyi Hissetmek kitabı olumlu duygulanım için adeta bir kılavuzdur. Kendi kendinizin terapisti olmak pek mümkündür. Kitabın içerisinde kendinizin uygulayabileceği pek çok etkinlik ve yönerge bulunmaktadır. İnsanın Anlam Arayışı, Viktor E. Frankl İkinci Dünya Savaşı sırasında Frankl, Auschwitz'de esir düşmüştür. Fiziksel ve zihinsel olarak şartlar ne kadar zor olsa da duygusal olarak ayakta kalmanın yolunu bulmuş ve acıdan anlam çıkarmanın yollarına vurguda bulunmuştur. Dört Anlaşma, Don Miguel Ruiz Mutsuz olmamanın dört kuralı mevcuttur: 1.Kullanılan sözcüklerin özenle seçilmesi, açık ve net konuşmak 2.Hiçbir şeyi kişisel algılama 3.Varsayım yapma 4.Her zaman yapabildiğinin en iyisini yap! Ruiz'e göre mutluluğun anahtarı işte bu dört mottodan geçiyor. Mutluluk Sanatı, Kutsal Dalai Lama \"Hayatımızın gerçek amacının mutluluğu aramak olduğuna inanıyorum. Bu açık. İster bir dine inanalım ister inanmayalım ya da ister şu dine ister bu dine inanalım, hepimiz hayatta daha iyi bir şeyi arıyoruz. Bu nedenle, hayatımızın gerçek yönü mutluluğa doğrudur...\" diyor, Dalai Lama. Dünyanın en büyük ruhsal lideri, ilk kez bir psikiyatr ile bir araya gelerek, o zor kazanılan sakinliğe nasıl ulaştığını ve bizim bu içsel barışı nasıl bulabileceğimizi anlatmaktadır. Mutluluk Psikolojisi, Nevzat Tarhan İnsan bedensel ve ruhsal olarak her an dışarıdan gelecek etkilere açıktır. Hatta bazı durumlarda ruhsal halini tümüyle bu uyaranlar belirleyebilir. Çünkü her bir etki ve uyaran, insanın bedensel ve ruhsal dengesini, düzenini, uyumunu etkiler. İnsanın içindeki mekanizma, bilinçli ya da bilinçsiz olarak bu dengeyi koruyan sistemler, dengeyi ve uyumu sağlamak, sürdürmek için sürekli çaba harcar. Bu çabaların yetersiz kaldığı noktada da stres ortaya çıkar. Stresi nasıl mutluluğa çevirebiliriz? Nevzat Tarhan bu uğurda bizlere yol gösteriyor. İlgili Filmler Soul Surfer, 2011 Gerçek bir hikayeden esinlenen film 27 yaşındaki profesyonel sörfçü Hamilton, köpekbalığı saldırısında sol kolunu kaybeder ancak buna rağmen sörf tutkusundan vazgeçmez. Hidden Figures, 2016 Irkçılık ve köleliğin kol gezdiği Amerika'da soğuk savaş yıllarında Afrikalı kadınların ilham verici başarı öyküsü My Left Food, 1989 Sadece sol ayağını kullanabileceği bir hastalığa yakalanan bir adamın kendini gerçekleştirme serüveninden bahsedilmektedir. Something The Lord Made, Cerrah Alfred Blalock'un hademelikten cerrahlığa uzanan yaşam öyküsü Freedom Writers, 2007 Etnik kökenin, ekonomik durumun sadece bir etiketten ibaret olduğunun farkında olan bir öğretmenin, öğrencilerinin hayatına dokunuşu işlenmektedir. The Pursuit of Happyness, 2006 Ekonomik sıkıntılarla mücadele eden bir adamı üstüne bir de eşi terk etmiştir. Oğluyla bir başına sokaklarda kalan babanın mücadeleyi hiç bırakmamasıyla gözleri dolduran film. Kaynakça Karaırmak, Ö. (2002). Psikolojik sağlamlık, risk faktörleri ve koruyucu faktörler. Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi, 26(3), 130-142. Bahadır, E. ve Öz, F. (2009). Ruh sağlığının korunmasında önemli bir kavram: psikolojik sağlamlık. Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Dergisi, 82-89. Yorumlar"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/pucca-gunluk-5-o-adam-buraya-gelecek", "text": "Pucca; blogerlar, sosyal medya fenomenleri ve diğer ağların ülkelerin içerisinde akımlar oluşturabilecekleri kadar güçlü olduklarını gösterebilen kahramanlık hikayesi! Modern zamanlarda hiçbir şeyim yoktu, diyerek ekliyor. Parfümü bittiğinde süpürgenin kokusunu kullandığını anlatıyor. Burjuvazi zengin ve sıfır beden blogerların arasında kendisini bulmuş veya kendisini arayan kaybolmuş bir isim. Blogundan sonra yaşamın adeta miladı olmuş. Şimdi hayal ettiği gazetede yazılar yazıyor. Ceri'yle birlikte ve Puki adında bir de köpeği var. Peki ya geçmişi? Mutlu olması için her şeyi var gibi görünse de iç hesaplaşmaları ve ilişkilerinde ki yeni gelişmeler hayatını alt üst etmede adeta Fake Evliya'ya yakışır cinsten! Pucca'nın otobiyografik eseri gibi gözükse de başlangıçta ki kısa bir tanıtım yazısıyla okuyucuyu kitabın içerisinde boşlukta hissetmesini önlüyor. Kendi hayatı olduğu için bütün canlılık ve yaşamın bilinmezliğini umutlarını Pucca'nın samimiyetiyle okurların sarması hatta kucaklamasından söz edebiliriz. Pucca gazetede yazarlık yaparken Ceri ile aynı evde yaşamaya başlıyor. İşler başlarda iyiyken sonrasında durumlar değişiyor. Bir anda yaptıklarını ve ilişkisini sorgulayan çevresinde ki arkadaşlarının düğün ve doğumlarına altın götüren bir hal alıyor. Unutma provaları, Ceri'yle olan anılarıyla karşılaşıyor. Sonrasında yarasına bir dizi insan basmaya çalışıyor. Fark etmediği şeyse yarasının hala kanadığı! Arkadaş çevresiyle veya bir günlük ilişki denemeye başladıktan sonra pek çok başarısızlıkla Limon hayatına giriyor. Limonla mutlu mesut günler Ruh İkiziyle olduğunu söyleyecek kadar güzel geçerken. Sihir bozuluyor. Pucca'nın aile hayatı ve geçmişi pek çok yerde ''O adam buraya gelecek!'' dediği ütobik bir kahramanın bekleyişle diğer insanlarda onu arayarak kendisini pek çok yaşanmışlığın içerisinde buluyor. Babasının mutluluğu arayışıyla bir bölümde çıkan evliliği ve annesinin ''Çocuğun olursa anlarsın!'' diyerek kanayan, kanatan geçmişi, hala içerisinde soru işaretleri barındırıyor. Pucca'nın yalnızlığını ve mutlu olma isteğini gün ve gün artırırken bir yandan da içten içe kendisine kızıyor. İletişim dünyasının hızla artmasıyla karşımıza çıkan Pucca bütün kimlikleriyle okuyucuyu kendi dünyasına çekerken hayatı sorguladığımız, kısmen de yanımızdan ayrılmayan geçmişimizle dünyayı anlama ve bir tür yaşama kavgası! Okuyucularını derinden sarmasa da geçmişiyle sarsacak! Kaotik bilinmez ve bir o kadar da yaralı Pucca'nın mavi bir gökyüzü hayali! Hem de evli, mutlu ve çocuklu! Ama ne yazık ki şuanda bu filmin fragmanı yazıldı! Pucca aradığı mutluluğu bulabilecek mi? Yoksa aradığı mutluluğun çocuktan ziyade aile olmanın iç çatışmasını yaşarken gördüklerini, duyduklarını, filmi çekilen hayatını yorumlarken büyük keyif alarak okuyacağınız kesin! Her şeye rağmen Ceri'den sonra veya öncesi gibi bir çağ açıp çağ kapadığı belli olan post modern kraliçe Pucca okurlarına içten içe taşıdığı umudu şöyle aktarıyor: Birini affetmek böyle bir şey olmalı. Artık yapacak başka bir şeyin kalmamıştır çünkü. Düşman olmak için geç kalmışsındır. (sy278) Pucca'nın bütün samimiyeti ve bloguna sığmayan yazarın bütün sevgi dolu yüreğinin boşluğu kendinden çok söz ettireceğe benziyor. Ayrıca seri olarak çıkacak mı bilinmez okurlarının devamını sabırsızlıkla bekledikleri de bilinen bir gerçek. Pucca'dan çok Pekmez kısa bir rol biçilse de damgasını vuruyor. Geçmişine bu kadar sıkı sıkı tutunmanı anlıyorum ama sen onu bırakmazsan o seni asla bırakmaz, dedi. Pucca'nın kabul ettiği yer yer tartıştığı geçmişi pek çok ölçüde yarınını, ilişkilerini ve çıkmazlarını ister istemez okuyucuyu da içine çeken bir karmaşanın ortasında bırakıyor. Filmi ve Ceri'den sonra yaşadıkları kitabın pek çok yerinde sorgulamalarını aktarırken hayatın anlamını da aradığı bir tür sürprizler kuşağı! Yazan: Şeyhzade Bilgin Pucca Günlük 5 - O Adam Buraya Gelecek Konusu Blog yazarı olarak başladığı yazarlık kariyerine kitap yazarak devam eden ve büyük başarı kazana Pucca, Pucca Günlük serisine 5. kitap olan O Adam Buraya Gelecek ile devam ediyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/puskullu-deve", "text": "Samed Behrengi, Püsküllü Deve ile okurlarına yoksul bir çocuğun hayatından küçük bir kesit sunuyor. Kitabın genelinde hüzün ve yoksulluk hakim olsa da, kitapta kimi zaman küçük mutluluklar da yer alıyor. Basit bir dile sahip olan kitap dokuz yaş ve üzeri okurlara hitap ediyor. Çeşitli konularda mesajlar içerdiği için yetişkinlerin de sıkılmadan okuyabileceği bir nitelik taşıyor. Yaşadıkları kötü koşullara rağmen mutlu olmaya çalışan küçük kahramanlarıyla Püsküllü Deve, hem küçüklere hem de büyüklere ders veriyor. Latif, köyde işsiz kalan babasıyla birlikte Tahran'a giden bir çocuktur. Babası Tahran'da el arabasıyla çeşitli sebzeler satarken Latif de ona eşlik eder. Latif kimi zaman ufak tefek şeyler satar kimi zamansa arkadaşlarıyla sokaklarda dolanır. Bir gün Latif arkadaşlarıyla sokakta otururken yanlarına iki çocuk gelir. İki çocuğun da üstü başı perişan haldedir ama bu çocuklardan Mahmut adındakinin ayakları simsiyah, gıcır gıcırdır. Latif ve arkadaşları çocukların fakir olduklarını üstlerinden anlarlar. Bu yüzden de Mahmut'un ayakkabı çaldığını düşünürler. Böylece birbirleriyle laf dalaşı yaparken Mahmut, Ahmet Hüseyin'e ayakkabılarını ayaklarından çıkarıp almasını söyler. Ahmet Hüseyin de ayakkabıları almak üzere kalkıp çocuğun ayaklarına asılır. Ama bunun sonucunda Ahmet Hüseyin'in elleri boş kaldığı gibi kapkara boya olur. Böylece tüm çocuklar Mahmut'un ayaklarını sanki ayakkabıymış gibi boyatıp cilalattığını anlarlar ve katıla katıla gülerler. Biraz sonra aralarında arkadaşlık oluşan çocuklar kalkıp kağıt oynamaya giderler. Parası olmayan Ahmet Hüseyin dilenerek oyuna katılacak kadar para sahibi olur. Ama o oyuna katılana kadar oyunda para kaybeden Latif duvar dibi oyununa geçmek ister. Böylece çocuklar yeni bir oyuna geçecekken polisler gelir. Arkadaşlarıyla beraber kaçan Latif bir süre sonra tek başına kaldığını fark eder. Babasının yanına dönmeye karar vererek yürümeye devam eder. Yürürken bir yandan da oyuncakçıda gördüğü püsküllü deveyi düşünen Latif'e bir araba çarpar. Ayağı incinen Latif bir ayakkabı dükkanının önünde oturup pahalı ayakkabıları izler. Daha sonra yine yürümeye devam eder ve oyuncakçının önünden geçerken püsküllü devesiyle diğer oyuncakları izler. Kendisini şehirde gezdireceğine söz veren püsküllü deveye sesini duyurmak için camı tekmelediği bir sırada ise polis tarafından hırpalanır. Böylece el arabasının üstünde uyuyan babasının yanına giderek yere kıvrılır. Püsküllü deve Latif'in yanına gelerek hörgücüne binmesini söyler. Latif sevinçle püsküllü devenin hörgücüne binince yola koyulurlar. Güzel bir yalının bahçesine gelince Latif, püsküllü devenin hörgücünden iner. Çeşit çeşit yiyecek içecekle dolu masalardan birine kurulur ve tıka basa yiyip içmeye başlar. Diğer masalar da oyuncakçıdaki diğer oyuncaklarla doludur. Latif oyuncakların sevgisini hissederek çok mutlu olur. Yemeye sürekli devam eden Latif bir türlü doymak bilmeyince bu durumu çok garipseyerek kalkıp dolaşmaya başlar. Toz içinde kalan Latif gözlerini açınca karşısında çöpçüyü görür. Az sonra da kalkıp babasının yanına gider ve gördüğü rüyanın etkisinde kalarak babasıyla konuşur. Daha sonra baba-oğul kalkıp dünden kalan patatesleri satmak için yola koyulurlar. Öncesinde ise çorbacıda birer kase çorbayla karınlarını doyururlar. Bu sırada Latif piyango bileti satan arkadaşını görerek ona katılır. Bir süre bu arkadaşıyla dolaştıktan sonra Ahmet Hüseyin'i bulmaya karar verir. Böylece yürürken bir vitrinin önünde durur ve bu sırada hem zengin çocuklarından hem de dükkan sahibinden kötü laflar duyar. Bu laflardan duyduğu öfke yüzünden de eline geçirdiği bir çini parçasıyla dükkanın camını aşağı indirip son hızla kaçar. Bu sırada karşılaştığı Ahmet Hüseyin'le oyuncakçıya giderler. Oyuncakçıya püsküllü devenin fiyatını sorarlar ama öğrenemezler. Çünkü oyuncakçı onları başından savmak için devenin satılık olmadığını söyler. Böylece oradan ayrılıp parktaki su arkında yıkanmaya giderler. Az sonra parkın bekçisi gelince oradan da kaçmak zorunda kalırlar. Bu sırada Latif babasını görür ve annesini ne kadar özlediğini fark eder. Latif'in durgunluğunu gören babası da artık köye döneceklerini söyler. Latif annesine kavuşacağı için sevinse de devesinden ayrılacağı için üzülür. Bu duygular içinde babasıyla otobüs biletlerini alıp otobüs saatine kadar ayrılırlar. Latif son bir kez devesini görmek için oyuncakçıya gider. Bu sırada küçük bir kız ve babası Latif'in gözleri önünde püsküllü deveyi alıp götürürler."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ray-bradbury-kitaplari", "text": "22 Ağustos 1920 tarihinde Amerika'nın Waukegan kasabasında doğan Ray Bradbury 20. Yüzyılın en iyi bilim kurgu yazarlarından bir tanesi olarak kabul edilmektedir. Ailesinin maddi sıkıntıları yüzünden sürekli şehir değiştirmek zorunda olması onu derinden etkilemiştir. Babasının Los Angeles'da iş bulması ile birlikte Ray Bradbury'nin hayatı da tamamen değişmiştir. Hollywood hayranı olan yazar lise döneminde oyunculuk dersleri almış ve oyuncu olma hayali kurmuştur. Çeşitli oyunlarda yer alırken diğer taraftan yazarlığa da merak sarmıştır. Dergilerde yazılarını yayınlayarak yazarlık kariyerine başlayan ünlü isim daha sonra Mars Yıllıkları, Fahrenheit 451 ve Resimli Adam gibi klasiklere imza atmıştır. Hollywood'dan da bir türlü kopamayan yazar çeşitli film ve dizilere de katkıda bulunmuştur. 5 Haziran 2012 yılında hayata veda eden Ray Bradbury modern bilimi edebiyata aktaran isim olarak kabul edilmektedir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/reis-bey-necip-fazil-kisakurek", "text": "Eserin türü tiyatro olup üç bölümden oluşmaktadır. 1.Bölüm Reis Bey, verdiği kararlarda acımasız, soğuk kanlılığıyla bilinen Ağır Ceza Mahkemesi hakimidir. Reis Bey, atmışlı yaşlardadır. Hiç evlenmemiştir ve otelde kalmaktadır. Mübaşir, Reis Bey'i kaldığı otelin girişinde beklemektedir. Otelin giriş katında otel katibi, taşralı müşteri de vardır. Taşralı müşteri köyden kaçan kızını aramaya gelmiştir. Otel katibi bir cinayetten sohbet açar. Bir kadını, eroin bağımlısı oğlu elmasları için öldürmüştür. Bu cinayet dilden dile dolaşır. Otele yeldirmeli kadın girer. Reis Bey'i görmek istediğini söyler. Otel katibi otelde olmadığını söyleyince yeldirmeli kadın onu otelde beklemek ister. Reis Bey, otele geldiğinde yeldirmeli kadın onunla konuşmak ister. Reis Bey, yalnız konuşmak istediğini söyleyen bu kadınla konuşmak istemez. Kadın peşinden gelerek oğlunun cebine eroin konulup iftira atıldığını, gelininin iffetsiz bir yola düşürüldüğünü anlatır. Reis Bey'den yardım ister. Reis Bey, kadını anlamaz ve onu dışarı attırır. Yeldirmeli kadın da ona sen de iftiraya uğra inşallah diyerek beddua eder. Bu dilden dile dolaşan cinayetin hakimi Reis Bey'dir. Bu cinayete apartman kapıcısı şahitlik yapar. Apartman kapıcısı, gece abdest alırken siyah kareli ceketiyle mahkumun merdivenden çıkarken gördüğünü söyler. Reis Bey, mahkuma diyecek bir şeyinin olup olmadığını sorar. Mahkum, siyah ekose ceketli adam olmadığını ve annesini öldürmediğini söyler. Reis Bey, annesinin ölüm saatini durmuş olan saatinden anlayabildiğini söyler. Kadının elinde o ceketten bir parça bulunduğunu ve o gece İzmit'e gittiğini söyler. Mahkum da sütninesinin yanına gittiğini söyler. Hakim, neden tekrar İstanbul'a geldiğini söyler. Mahkum da suçlu ben olmadığım için diyerek kendini savunur. İkinci şahit duruşma salonuna çağrılır. Adı Veli Özbudak olan bitirim garsonu ona elması mahkumun verdiğini söyler. Kumar ve eroin bağımlısı mahkum o elmasları annesinden isteyerek aldığını söyler. Hakim Reis Bey, mahkumun idamına karar verir. Mahkum, hücrede gece sayıklar. Annesini öldürmediğini sayıklıyordur. Gardiyan ve doktor şaşkına uğrar. Çünkü bir insan yalan konuşabilir ama yalan sayıklamaz. Sabaha doğru mahkumu idama hazırlarlar. Mahkum, Reis Bey'e ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz. Siz merhametten sadece kötülük doğacağına inanmışsınız der. Mahkum idam edilir. 2.Bölüm Reis Bey'i sormak için otele mübaşir gelir. Otel katibi Reis Bey'in doğru düzgün otele uğramadığını söyler. Reis Bey, idam ettirdiği mahkumdan sonra gerçek katil kendini ihbar etmiştir. Reis Bey, verdiği karardan sonra bir insanın hayatına son verdirdiği için vicdan azabı duyar. Reis Bey, emeklisini ister ve mahkumun bitirim yerdeki kumar yerlerine uğrar. Derin bir iç azap çekmekte olan Reis Bey, burada Kaatil adında bir babayiğit ile tanışır. Kaatil'e gidip adalete teslim olmasını ister. Bu adam Reis Bey'e baba diye hitap etmektedir. Reis Bey, bitirim yerindeki bu insanlara merhameti aşılamaya çalışır. Onlardan tüm kesici aletleri toplar. Kendi ceplerine koyar. Merhameti öğrendiklerinde onlara emanetlerini verecektir. Tam bu esnada bitirim yeri polis baskınına uğrar. O esnada garson Veli eroinleri Reis Bey'in cebine koyar. Herkesin üstü aranır. Reis Bey'in üzerinde kesici aletler ve eroin çıkar. 3.Bölüm Bu bölümde Reis Bey nezarete atılmıştır. Aynı nezarette oğlu gibi sevdiği Kaatil de vardır. Kaatil, teslim olarak Reis Bey'in sözünü tutmuştur. Reis Bey, duruşma salonuna getirilir. Bütün deliller ile beraber Reis Bey, suçlu durumundadır. Kaatil ben yaptım der. Reis Bey, inanmamalarını ve kendisini korumak için kendini feda ettiğini söyler. En sonunda suçlu suçunu itiraf eder. Garson Veli, eroini Reis Bey'in cebine koymuştur. Reis Bey, bu olanlardan sonra hayat felsefesi değişmiştir. Hukuk dünyasına yeni bir soluk getirir. Röportajlar verir. Yurtdışından teklifler alır. Reis Bey, şu yaşına kadar kendine ait evi olmamış hep otellerde yaşamıştır. Ölen mahkumun dadısı onu evine davet eder. Ama Reis Bey, kabul etmez. Baro başkanı Reis Bey'e plaket verir. Plaketi Kaatil'e hak görür. Kaatil ile birlikte merhameti aşılamaya giderler. DEĞERLENDİRME Her insanın içinde kendi adalet anlayışına bağlı savcı, yargıç ve hakim bulunur. Gerektiği yerde sorgular, hüküm verir. İşte büyük Üstadımızın bize kazandırdığı bu eser tam anlamıyla adaleti eleştiriyor. Reis Bey, merhameti ile vicdanının azabına uğramış verdiği yanlış kararıyla bir insanın idamına sebep olmuştur. Hakimlik mesleğinden istifa etmesine rağmen vicdanı peşini bırakmayan aydını anlatır. Büyük Üstadımız 1960 ihtilali ile girdiği hapiste üç perdelik bu oyunu yazmıştır. İlmek ilmek merhamet işlenen bu eseri okumakta fayda var."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/resim-ve-psikoloji", "text": "Resim ve Psikoloji Psikolojide resim; derinlik, vurgu ve renklerin tonlaması dikkate alınmadan yalnızca ruhsal bir ifade şekli olarak ilk kez Binet tarafından ele alınmıştır. Binet'ten sonra özellikle çocukların psikolojik durumlarını anlamak açısından resmin önemi artmıştır. Psikoloji resimlerde içsel dünyayı aramaktadır. İçsel dünyanın ifade ediliş şekli oldukça özneldir. Ortak semboller, harfler, rakamlar söz konusu değildir. Bireyler kendilerini yaşları, gelişim özellikleri, mental ve bedensel özellikleri ne olursa olsun ifade edebilmektedirler. Çizimler genellikle bir şeyin ifade edilişi olabilmektedir ama bunların bazen bir taklitten ya da rastgele karalamalardan ibaret olabileceğini de unutmamalıyız. Serbest resim çiziminde çocuğun kağıdı kullanış biçimi, kalemin kağıda uyguladığı baskı, renkler ve boyutlar uzmanlar açısından önemli göstergeler olabilmektedir. Resim çocuk için bir nevi oyun gibi görülmektedir ve çocuk çoğu zaman iç dünyasını sansürlemeden kağıda aktarmaktadır. Resim, çocukların iç dünyalarını anlamakta hem ilgi gösterdikleri bir sanat dalı olmasından hem de materyallerine kolay ulaşılabilmesi açısından yaygın kullanılan bir yöntemdir. Resmin değerlendirilmesinde iki önemli faktör mevcuttur: Çizimin gelişimsel açıdan kaynaklanan sorunlar ve çocukların çizim yeteneğine bağlı sorunlar. İşte bu sebeple çocuk açısından değerlendirme yapılırken yalnızca çizilen resme değil, çocuğun içinde bulunduğu gelişimsel döneme, ailesel özelliklerine ve anemnezinin alınmasına dikkat edilmelidir. Çocuk içinde bulunduğu bağlamla birlikte değerlendirilmelidir. Resim çizmenin de belli evreleri mevcuttur. Karalama Evresi (2-4 yaş) arasını kapsar. Çocuk bu yaşlarda gelişigüzel birtakım çizgiler çizer. Bu ilk evrede herhangi bir şeyi temsilden çok motor itkilerin etkisiyle çizimler yapılır. Çocuğa göre çizmek elin hareketlerinin kağıda dökmektir. Çocuk ortaya çıkardığı eserin yaratıcısı olduğunun farkına varır. Başlangıçta rastlantısal olan bu güç zamanla istekli bir üretim sürecine döner. Kontrollü karalama süreci başladıktan sonra eskisi gibi rastlantısal çizimler yerini amaçlı çizimlere bırakır. Uzmanlara göre yirmi farklı karalama türü mevcuttur. Çizgilerin yorumları çocuktan çocuğa değişir. Eğer çocuk çevresinde resim çizildiğine rastlamaz ve ilgili materyallerle karşılaşmazsa resmi daha az deneyimler ve kendini ifade etme yolu olarak daha az seçer. Karalama döneminde ebeveyn desteği ise çocuğu bir nesne çizmeye yönlendirmek şeklinde değil çocuğa çizme olanağı sunması ve çocuğu çizim yapması yönünde cesaretlendirmesiyle olur. Çevrenin onay ve desteği çocuk için önemlidir. Ebeveyn ve öğretmenler bu noktada çocuğa yardımcı olmalıdır. Karalama döneminin sonlarına doğru insan figürü çizmek için basit ve sade girişimlerde bulunulur. 3 yaş civarında kafa çizilir ve çizgilerden oluşan çoğu zaman bacak bazen de kollar eklenir. Şema öncesi dönemde (4-7 yaş) çocuk canlandırmak istediği obje ya da kavramla ilişki kurmaya başlar. Bu ilişkiden yola çıkılarak yapılan çizimler çocuğun iç dünyasına yönelik ilk somut ederlerdir. Bu dönemde çocuk hayal gücüne ve artistik çizimlere önem verir. Çocuk ağacı mor güneşi yeşil çizmek istiyorsa buna engel olunmamalıdır. 6 yaş civarında resimde saydamlık söz konusudur. Çocuk, her şeyi tüm gerçekliğiyle resmeder. Ev resmi yapan çocuk içini dışarıdan görünecek şekilde yapar, annesi hamileyse karnının içi görünecek şekilde yapar. Renk kullanımı ise genelde soğuk renklerden sıcak renklere doğru oluşur. Şematik dönem (7-9 yaş), sadeleştirme ve gerçeklik dönemidir. Bu dönem itibariyle insan figürünün detayları artmaya başlar. Zihinsel gelişimin etkisiyle yer çizgisi detayı kullanılmaya başlanır. Gökyüzü ve zemin belirginleşir. Yani çocuğun çevresiyle ilişkisi daha da güçlenmeye başlamaktadır. Benmerkezcilikten uzaklaştıkça çocuk resmin merkezine kendisini koymaktan vazgeçer ve çevresini daha çok dahil etmeye başlar. Gerçekçilik döneminde (9-12 yaş) ise çocuk toplumun bir parçası olduğunun farkında varır. Çizimlerin daha gerçekleşmesiyle birlikte estetik kaygı da ortaya çıkmaktadır. Resimlerini göstermeye ve resimleri hakkında açıklamalar yapmaya önem verirler. Cinsiyet farklılığına bağlı konu seçimi de belirginleşmeye başlar. Görünürde doğalcılık dönemi (12-14 yaş) ergenlikle örtüşür. Cinsel ögeler resimlerde ağır basmaktadır. Derinlik de resimlerde sağlıklı bir şekilde verilmektedir. Bu dönemler birbiri ardına gelişmektedir. Zihinsel gelişimde veya ruhsal açıdan bir bozukluk söz konusu olduğunda resimler dönemle özdeşmeyecek şekilde ortaya çıkabilmektedir. Resimler yalnızca uzmanlar tarafından değil, öğretmenler ve anne-babalar tarafından da takip edilebilmektedir. Değerlendirme aşamasında birtakım faktörler önem taşımaktadır. Örneğin renk seçiminin bireylerin ruh halleri açısından önemli bir yordayıcı olduğu konusunda uzmanlar hem fikirdir. Fakat bu siyah ağırlıklı resim yaptı diye çocuğun depresyonda olduğunu göstermez. Çocuk tüm renklere ulaşabiliyor mu? Ne sıklıkla bu rengi kullanıyor? gibi faktörlere önem verilmelidir. Birkaç örnek verecek olursak: Kırmızı rengin kaygı ve saldırganlığa, mor ve lacivert renklerinin düşük morale ve aşırı duyarlılığa, hatta tüm renk seçeneklere olduğu halde genelde sınırlı renkleri kullanmaya meylediyorsa pasiflik, yorgunluk ve halsizlik bulguları söz konusu olabilmektedir. Çizgilerin ince, silik olması çekingenlik, zihinsel yorgunluk veya ince motor becerilerin zayıf olması; fazla bastırılıp iz yapılması hatta yırtılması, duygusal gerilim ve dürtüselliğe işaret edebilmektedir. Silginin fazla kullanılması ise özgüven düşüklüğüne ve yüksek kaygıya karşılık gelebilmektedir. Resimlerin boyutu ise ruh hali ve mental açıdan diğer bir yordayıcı olabilmektedir. Aşırı büyük figürler hatta sayfadan taşan figürler endişe veya stres belirtisi olabilmekte dürtü kontrol bozukluğu ve hiperaktive de işaret edebilmektedir. Küçükse özgüven düşüklüğü, değişken duygusal dalgalanmalar söz konusu olabilir. Kağıdın kullanımında sayfanın arkasıyla sol tarafındaki alan geçmiş dönemi ve hareketsizliği temsil etmektedir. Geçmişe duyulan özlem, önemsenmeme, güvensizlik duygularının varlığı söz konusudur. Sağ taraf çizilen resmin önü ve üstü gelecekle alakalıdır. Olumlu duyguları barındırır. Resim çok fazla ayrıntılandırılmışsa mükemmeliyetçilik ön plana çıkmaktadır. Çocuğun resim çizerken resmi üzerine konuşması, hikayesini anlatması oldukça olumlu değerlendirilir fakat çevresinden sürekli Oldu mu? Doğru mu? tarzında onay arıyorsa bu hata yapma korkusuna işaret etmektedir. Ancak tüm bunlar hakkında yargıya varmadan önce sürekliliğine ve çocuğun bağlamına bakılmalıdır. Tek bir resme bakılarak tanı konmaya veya çocuğun durumu hakkında akıl yürütmeye gidilmemelidir. Hiçbir tekniğin bir amaç olmadığı gibi resmin de yalnızca çocuğun içinde bulunduğu durumun anlaşılabilmesi için destekleyici bir araç olduğu unutulmamalıdır. Organlar ise resimler açısından değerlendirilebilecek diğer unsurlardandır. Baş, aklı ve bilgeliği temsil eder. Başın olmaması önemli bir soruna işaret ederken, çok küçük olması entelektüelliğe önem verilmediğine, çok büyük olması ise zihinsel yeteneğin önemli olduğuna işaret eder. Ailesi tarafından çok eleştirilen ve kıyaslanan çocuk genellikle başı büyük çizme; iletişim problemleri ve içe kapanıklık durumunda ise başın küçük çizilmesine rastlanmaktadır. Gözler, duyguları ifade eder. Çok büyük gözler tedirginlik, kaygı ve yardım isteğidir. Nokta ve çizgi şeklindeki gözler içsel duygulanıma işarettir. 7 yaş ve üstü çocuklarda ise gözün komple siyaha boyanması, nokta şeklinde olması, asimetrik ya da tek olması duygusal problemlere işaret etmektedir. İri ve özenli çizilmiş gözler ise aşırı gözlemciliğe işaret eder. Ağız ise saldırgan bir organdır. Ağzı devamlı büyük çizilen ebeveynin bağırdığı veya incitici konuştuğuna dair bir işaret olabilir. Büyük ve açık ağız genellikle kendini ifade etme isteğine, oldukça küçük ve kapalı ağız içe kapanıklığı ve iletişim eksikliği olabilir. Burun, cinsellik sembolüdür. Dikkat çekici derecede büyük burun cinsel kimlik gelişiminin ağır bastığı döneme denk gelebilmektedir. Kulağın olmaması okul öncesinde olağan karşılanmalıdır. Kulak dinleme organıdır ve ileri yaşlarda kulağın olmaması iletişim kurma isteğinin olmadığına, büyük çizilen kulaklar eleştiri aldığına işaret olabilir. Çenenin büyük ve köşeli olması destek aramaya işaret eder. Boyun, dürtü kontrolüne işaret eder. Belirgin ve uzun ise duyguların kontrol edildiğine, otoriter ve kuralcı bir ailede yetiştiğine, boynun olmaması veya kısa çizilmesi öfke kontrol problemine işaret edebilirken aynı zamanda aşırı hoşgörülü büyüyen çocukların resimlerinde de boyun olmayabilir. Tabi ki çocuğun yaşı yine önemli bir faktördür. Daha yuvarlak omuz ve gövde hatları yumuşak bir mizaç anlamına gelirken köşeli ve sert hatlı çizilenler saldırgan mizaç anlamına gelebilir. Kollar ve eller iletişim alanını ifade eder. Kolların açık olması iletişimin geliştiğine, sosyal etkileşimin kuvvetli olduğuna; kolların kapalı, bağlı veya çok küçük olması iletişim kurmama isteğine işarettir. Tırnak yeme, saldırganlık veya hırsızlıkla suçlanan çocuklar resimlerinde eller çizilmeyebilir veya arkaya saklanır. Uzun kollar fiziksel güce işaret ederken kısa kollar belirgin arzu ve isteklerin yoksunluğuna işarettir. Ayaklar, dünyaya duyulan güveni işaret eder. Ayaklar ne kadar küçükse çocuk kendini güvensiz hissetmektedir. Aşırı uzun ve ince ayaklar zayıflık, korkaklık olarak yorumlanır. Çok büyük ayaklarsa güçlü olma arzusu ve destek ihtiyacına işaret eder. Sağ ayak dış dünyadaki, sol ayak ailedeki duruşu temsil eder. Çocuklar oldukça zengin bir iç dünyaya sahiptir. Tahmin edemeyeceğimiz düzeyde dış dünyadan etkilenir ve etkilerler. Yukarıda bahsedilen tüm semboller ve anlamlarının her zaman her durumda geçerli olmayacağı unutulmamalıdır. Tüm bunlar yalnızca gerektiği takdirde çocuğun iç dünyasını ve içinde bulunduğu durumu anlamada bir destek olarak kullanılabilmektedir. Aynı zamanda ebeveyn ve öğretmenler uzmanlardan gerekli desteği alabilmesi için bir işaret niteliği de taşıyabilmektedir. İlgili Kitaplar Resimleriyle Çocuk, Prof. Dr. Haluk Yavuzer Haluk Yavuzer'in bu muhteşem kitabını okuduktan sonra çocuğunuzun çizdiği resimlere başka bir gözle bakacaksınız. Çocuklar gelişim düzeylerine ve bireysel özelliklerine uygun olarak resimler yaratırlar. Yaratılan bu resimler onların iç dünyaları ve gelişim özellikleriyle ilgili birçok ipucu vermektedir. Çocuğunuz sözel iletişim kurmak için henüz yeteri kadar büyümediğinde ya da çeşitli nedenlerden iletişim kurmak mümkün olmadığında resim iyi bir araç olacaktır. Bu eser gerek verdiği bilgiler gerekse örnek resimlerle oldukça zengin bir içeriğe sahip. Kitabın ikinci bölümünde zeka, kişilik ve yakın çevre özellikleri bakımından farklı pek çok çocuğun çizdiği resim örneklerine yer verilmiştir. Çocuğun yaşı, cinsiyeti, kaçıncı çocuk olduğu, okulu, uyum ve davranış problemleri, sınıf içi tutumu, arkadaşlık ilişkileri, okul başarısı, genel izlenim ve diğer önemli özellikler verilmiş olup çeşitli resimler analiz edilmiştir. Çocuk Resimleri Analizi ve Psikolojik Resim Testleri, Sultanberk Halmatov Benim de yazımı yazarken yararlandığım bu eser resim analizi ile ilgili çeşitli bilgiler sunmaktadır. Sayfanın düzeni, çizgilerin özellikleri, çizilen organların boyutları, resimde yapılan vurgular, kullanılan renkler dahil pek çok önemli konuda detaylar sunmuştur. Örneklerle desteklenmiş anlatıma ek olarak yönerge örneği de sunulmuştur. Yetişkinlerle uygulanan çiçek ailesi çiz yönergesi verilmiş ve çizim örneklerinin yorumlarına da yer verilmiştir. Çocukların resim gelişimi dönemlerle de oldukça anlaşılır açıklanmıştır. İçerik olarak oldukça zengin ve açıklayıcı bir eser ortaya çıkmıştır. Aile İçi Yaşamın Çocuk Resimlerindeki İzi, Tuncay Dilci Bu çalışma, 5-12 yaş grubundaki çocukların yaptığı resimleri analiz ederek; yapılan resimler doğrultusunda çocuğu tanımak, aile ilişkilerini resimlerinde yansıtıp yansıtmadığını belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bu çalışmanın yöntemi tarama modelidir. Tarama modeli; geçmişte ya da halen var olan bir durumu var olduğu şekliyle betimlemeyi amaçlayan araştırma yaklaşımıdır. Daha önceki çocuk resimlerinin ve çizim karakterlerinin değerlendirildiği çalışmalardan şu yönüyle farklılık göstermektedir: Çalışmada çocuklara sadece aile konulu resimler yaptırılıp, çocuklar tarafından resmedilen aile yaşantısıyla gerçek hayattaki aile yaşantılarının örtüşüp örtüşmediğini saptamak amaçlanmıştır. Resimlerle Çocuk Psikolojisi- Semih Tezelli Çocuklar sözel olarak aktaramadıklarını, gelişim düzeylerine ve bireysel özelliklerine uygun biçimde resimleri aracılığı ile aktarabilirler. Bu resimler, çocukların çevrelerine ve kendilerine özgü nitelikler taşır. Sadece çizgisel gelişimi değil, duygu ve düşünceleri de anlatır. Çocukların iç dünyalarını daha açık görmemize yardımcı olur. Eser çocuklar tarafından çizilen resimleri inceleyerek çocukları tanıma amacı taşır. Kitabı okumayı tamamladığınızda çocuk resimlerine farklı bir pencereden bakacak, ne kadar açık bir ifade aracı olduğunu göreceksiniz. Yorumlar"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/rifat-ilgaz-kitaplari", "text": "Rıfat Ilgaz kimlik bilgilerine göre 7 Mayıs 1911 tarihinde Kastamonu'da dünyaya gelmiştir. Ama annesi Rıfat Ilgaz'ın 1910 yılında doğduğu söylemektedir. İlkokul, ortaokul ve liseyi farklı yerlerde bitiren Rıfat Ilgaz, babasının ölümü ile liseden mezun olmadan Muallim Mektebine gitmiş ve oradan da 1930 yılında mezun olarak eğitim hayatına son vermiştir. İlk öğretmenlik görevi için atandığı yerde evlenmiş ve bir kızı olmuştur. Daha sonra askere gidip geldikten sonra eşinden boşanmıştır. Daha sonra öğretmenlik yaptığı yerlerde evlenip, yine boşanmıştır ama hepsinin ayrı ve önemli nedenleri vardır. Rıfat Ilgaz verem hastalığına yakalanmasına rağmen uzun yıllar yaşamıştır. Ve arkadaşıyla beraber çıkardıkları Yürüyüş dergisinde; Nazım Hikmet, Orhan Kemal gibi üstatlar ile çalışmıştır. Öğretmenlik süreci çok fazla çalkantılı geçmiştir. Bazen sağlığından bazen de dönemin sosyal anlayışından kaynaklı işine son verilmeler olmuştur. Hatta altı ay habis bile yatmıştır. Ama bu caydırmalara aldanmamış, öğretmenliği bırakarak medyayı kullanmıştır. Rıfat Ilgaz'ı özellikle adını Hababam Sınıfı adlı romanıyla tanırız ve gerek roman gerek şiir gerekte çocuk kitapları üzerinde birçok örnek vermiştir. Ve eserleri hala günümüzde çok sevilerek okunmaktadır. Dönemin sosyal nedenlerinden kaynaklanan sorunlar yüzünden asla pes etmemiş ve bu yüzden birçok eserini takma isimle yayımlayan Rıfat Ilgaz, yaşamının son günlerinde yakın arkadaşlarının katledilmesinden dolayı duyduğu üzüntüden; 2 Temmuz 1993'te İstanbul'da ki evinde hayata veda etmiştir. Rıfat Ilgaz Şiir Kitapları: Yarenlik (1943), Sınıf (1944), Yaşadıkça (1947), Devam (1953), Üsküdarda Sabah Oldu (1954), Soluk Soluğa (1962), Karakılçık (1969), Uzak Değil (1971), Güvercinim Uyur mu (1974), Kulağımız Kirişte (1983), Ocak Katırı Alagöz (1987), Çocuk Bahçesi (1995), Bütün Şiirleri (1983), Bütün Şiirleri: 1927-1991 (2004) Rıfat Ilgaz Romanları: Hababam Sınıfı (1957), Pijamalılar (1959), Karadenizin Kıyıcığında (1969), Halime Kaptan (1972), Meşrutiyet Kırathanesi(1974), Karartma Geceleri (1974), Ana madde: Karartma Geceleri, Sarı Yazma (1976), Yıldız Karayel (1981), Apartıman Çocukları (1984), Hoca Nasrettin ve Çömezleri (1984), Hababam Sınıfı İcraatın İçinde (1987) Rıfat Ilgaz Öyküleri: Radarın Anahtarı (1957), Don Kişot İstanbul'da (1957), Kesmeli Bunları (1962), Nerde O Eski Usturalar (1962), Saksağanın Kuyruğu (1962), Şevket Ustanın Kedisi (1965), Garibin Horozu (1969), Altın Ekicisi (1972), Palavra (1972), Tuh Sana (1972), Çatal Matal Kaç Çatal (1972), Bunadı Bu Adam (1972), Keş (1972), Al Atını (1972), Hababam Sınıfı Uyanıyor (1972), Hababam Sınıfı Baskında (1972), Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı (1972), Rüşvetin Alamancası (1982), Sosyal Kadınlar Partisi (1983), Çalış Osman Çiftlik Senin (1983), Şeker Kutusu (1990) Rıfat Ilgaz Kitapları: Yokuş Yukarı (1982), Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra (1986), Dördüncü Bölük (1992), Bacaksız Kamyon Sürücüsü, Bacaksız Okulda, Bacaksız Paralı Atlet, Bacaksız Tatil Köyünde, Bacaksız Sigara Kaçakcısı, Öksüz Civciv, Küçükçekmece Okyanusu, Cankurtaran Yılmaz, Kumdan Betona, Çocuk Bahçesi"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/robinson-crusoe", "text": "Ailenin en küçüğü olan Robinson denizci olmak istiyordu ama ailesi bu fikre karşıydı. Yanlarında kalıp güzel bir hayat yaşamak varken denizlerde ölüm tehlikesiyle iç içe yaşamanın ne anlamı vardı? Onun için en iyisi ailesinin yanında kalmaktı. Robinson bir süre ailesinin sözlerinin mantıklı olduğunu düşündü. Bir arkadaşı gelip denize açılmayı teklif ettiğinde de tek bir saniye düşünmeden kabul etti. Ailesine bile haber vermeden gemiye bindi. İllaki olanları bir şekilde öğreneceklerdi, bunun için zaman kaybetmenin bir anlamı yoktu. Denizde açıldıklarında bir fırtına başladı. Deniz, daha sonra olacaklar için Robinson'u uyarır gibiydi. Robinson bu fırtınadan çok korkmuş olsa da deniz sakinleşince her şeyi unuttu. Karaya ulaştığında kaptanla konuştu. Kaptan, Robinson'un hikayesini öğrendiğinde fırtınanın onun yüzünden başlarına geldiğini ve bir daha gemisine adım atmasını istemediğini söyledi. Robinson ne yapacağını düşündüğü sırada başka bir gemi çıktı karşısına. Onunla birlikte denize açıldı. Her şey güzel giderken birden korsanlar çıktı karşılarına. Robinson'u da esir aldılar. Her gün kaçma planları kuruyordu. Bir şekilde kaçmalıydı. Sahibi, onu balık tutmaya gönderdiğinde özgürlüğünü elde etmenin zamanının geldiğini düşündü ve harekete geçti. Şans bu defa onun yanındaydı. Bir kaptan onu gördü ve gemisine aldı. Brezilya'ya kadar götürdü. Robinson küçük bir tarla aldı kendine. Kısa sürede de maddi durumunu düzeltti. Artık hayatındaki her şey mükemmeldi. Arkadaşlarının istediği üzerine bir adaya gitmeye karar verdi. Oradan kendilerine tarlada çalıştırmak için köle alacaklardı. Bu adayı en iyi bilen Robinson olduğu için geminin başında onun olmasını istediler. Robinson da bunu seve seve kabul etti. Denizin ortasına geldiklerinde bir fırtına başladı. Herkes orada öleceklerini düşünüyordu. Bir sandala binip kaçmayı denediler ama dalgalar çok güçlüydü. Herkes teker teker boğularak can verdi. Sadece Robinson kurtulabilmişti. Adaya çıkmayı başarabilen sadece oydu. Onlarca yıl sürecek ada esaretinin o gün ilk günüydü. Sabah geminin kıyıya çok yaklaşmış olduğunu gördü ve taşıyabildiği her şeyi adaya taşıdı. Kendine küçük bir ev yaptı. Yemek ve su sorunu yoktu. Yeterince barutu vardı, adada da bolca keçi ve kaplumbağa vardı. Yakınlarda tatlı su da bulmuştu. Ne yamyamlar ne de vahşi hayvanlar vardı. Kısacası ölmesi için ortada bir neden yoktu. Daha sonraki günlerde gemiden getirdiği tahılları buldu. Çoğu, fareler tarafından yenmişti. Bu yüzden öylesine dışarı savurdu kalanları. Farkında olmadan tam da tarlaların ekilmesi gereken zamanda yapmıştı bunu. Artık ekmek yapmak için unu da vardı. Tuzu ve suyu zaten bolca mevcuttu. Barutu bittiğinde yiyebileceği birkaç şeyi olması için keçilerin bazılarını evcilleştirdi. Bu işi düşündüğünden daha iyi yapmıştı. Artık onlarca evcil keçisi vardı. Bir gün adada bir ayak izi buldu. Bu iz barbarlara aitti. Kaçırdıkları insanları bu adada yiyorlardı. Bu durum Robinson'u büyük bir stresin içine soktu. Onlara ateş edip kaçırmak istedi. Esirlerinden birini de ellerinden aldı. O esire Cuma adını verdi. Cuma, babasını da barbarların ellerinden kurtarmak istediğini söyledi. Tam bunun için bir tekne yapıp yola çıkacakları gün barbarlar tekrar adaya geldi. Ellerinde de esirler vardı. Onlardan biri de Cuma'nın babasıydı. Onu kurtardılar. Sonrasında baba, barbarların adasına geri döndü, diğer esirleri kurtarmak istiyordu. Sonraki günlerde adanın yakınlarına bir İspanyol gemisi demirledi. Gemide isyan çıktı. Kaptan ve iki kişi denize atılınca Robinson ile Cuma üçünü kurtardı. Birlik olup gemiyi ele geçirdiler. İsyancıları adada bıraktılar ve kendileri İngiltere'ye döndüler. Artık ada esareti bitmişti, Robinson özgürdü! Robinson Crusoe oldukça varlıklı bir ailenin üçüncü ve en küçük oğludur. En küçük olması sebebiyle şımarık yetiştirilmiştir. Ailesi hukukçu olması istese de o denizci olmak istemektedir. Babasının tüm ikazlarına ve itirazlarına rağmen, denize açılıp dünyayı gezmek hayaliyle, Londra'ya gitmekte olan bir gemiye biner. Ancak fırtınalar sebebiyle yolculuğu umduğu gibi gitmemektedir. Şiddetli bir fırtına sonucu da küçük bir sandala binerek gemiyi terk etmek zorunda kalırlar. Şehirdeki insanların yardımıyla Londra'ya giderler. Bu durumdan ders çıkarması gerekirken o ikinci bir yolculuğa çıkar. Gemi Kanarya Adalarıyla Afrika sahilleri arasında bir yerde korsan gemisi saldırısına uğrar ve esir düşerler. Esir düştüğü Kaptan'ın evinde iki yıl bahçıvanlık yapar. Zenci bir arkadaşıyla evden sandala binip kaçarlar. Sandalda yiyecek ve su bitince karaya çıkmak zorunda kalırlar. Brezilya'ya gitmekte olan bir Portekiz gemisi onları alır. Brezilya'da bir fabrikada dört yıl çalıştıktan sonra Afrika'ya gitmekte olan bir gemiye biner. Gemi çok şiddetli bir fırtınaya yakalanır. Tayfalarla birlikte ufak bir sandala sığışır ama büyük bir dalga sandalı ters çevirir. Var gücüyle yüzmeye başlar, kıyıya ulaşır. Etrafta kimseleri göremez. Geceyi bir ağaçta geçirir ertesi gün sular çekilince bir halat yardımıyla gemiye tırmanır. Gemiden yiyecek, tahta parçaları işine yarayacak ne varsa toplar. Bir alet çantası bulur. Bir tepeye tırmanır etrafı inceler. Burası bir adadır ve Robinson Crusoe'dan başka insan yoktur. Gemiden getirdiği malzemelerle kendisine bir kulübe yapar. Gemiden on iki gün boyunca eşya taşır, ancak gemi fırtına sonucu kaybolur. Etraftaki yabani hayvanlar nedeniyle daha güvenli ve sağlam bir kulübe, erzakları için de bir çadır yapar. Adayı tanımak için çıktığı keşifler esnasında yabani keçilerle karşılaşır, onları yakalamanın bir yolunu bulur ve keçi etiyle de beslenmeye başlar. Bazılarını evcilleştirir. Kendisine bir bahçe yapar ve sebze yetiştirmeye de başlar. Bulduğu kalem ve defterle neler yaşadığını yazmaya başlar. Mürekkebi az olduğu için idareli kullanmak zorundadır. Bir papağan bulur ve ona konuşmayı öğretir. Aradan 23 yıl sonra keşif gezilerinden birinde adada ateşin etrafında oturan zenciler görür, günlerce telaşlanır. Adayı dolaşırken bir İspanyol gemisinin batmakta olduğunu görür hemen işine yarayacak malzemeleri toplar. Bir sabah sahile altı kayıkla otuz yerli gelir. Bir esirleri vardır, zenci esirlerin elinden kaçmaya çalışır, Robinson Crusoe tüfeğiyle esiri kurtarır, zenciler korkarak kaçar. Esirine Cuma adını verir ve onu eğitir. Aylar sonra üç sandal gelir beyaz bir esirleri vardır zencilerin. Cuma ile birlikte esiri kurtarırlar. Sandalda Cuma'nın babasını da kurtarırlar. Beyaz adam ve Cuma'nın babası diğer esirleri kurtarmak üzere adadan ayrılırlar sonra da Robinson Crusoe ve Cuma'yı alacaklardır. Günle geçer ama gelen olmaz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/romeo-ve-juliet", "text": "Verona sokaklarında Capuletlerin uşakları Sampson ve Gregory ile Montaguelerin uşakları Abraham ve Balthasar kılıçlarıyla birbirlerine girerler. Montague'nin yeğeni ve Romeo'nun arkadaşı olan Benvolio onları kılıcıyla ayırmaya çalışırken Lady Capulet'in yeğeni olan Tybalt bu sahneyi görür ve Benvolio'nun uşaklara saldırdığını düşünür. Tybalt da Benvolio'ya kılıç çekince halk toplanır, Capuletlere ve Montaguelere lanetler yağdırır. Gürültüyü duyan Capulet ve Lady Capulet bir yandan Montague ve Lady Montague diğer yandan alana gelirler. Prens Escalus durumu müdahale eder ve bir daha iki aile arasında bir kavga olur da Verona sokaklarının dirliği bozulursa bunun bedelini canlarıyla ödeyeceklerini ilan eder. Lady Montague bu kavgada oğlu Romeo'nun olmadığına sevindiği sırada Romeo görünür. Romeo, Rosaline'ye olan aşkından dolayı derin bir kederdedir. Benvolio, Romeo'yu Rosaline'ye olan aşkından vazgeçirmeye çabalamaktadır. Tam bu esnada bir uşaktan Capuletlerin o gece maskeli bir balo düzenleyeceğini öğrenirler. Benvolio'ya göre bu balo Romeo'nun Rosaline'yi unutması için büyük bir fırsattır çünkü kentin en güzel kızları orada bulunacaktır. Romeo başta itiraz etse de Benvolio'ya Rosaline'den daha güzel bir kız olmadığını kanıtlamak için gitmeyi kabul eder. Baloda Capuletlerin tek göz ağrıları Juliet'le evlenmek isteyen Prens Escalus'un akrabası Kont Paris de olacaktır. Capuletlerin evinde Romeo, Juliet'i görüp ondan etkilenerek uşağa kim olduğunu sorar. Romeo'nun sesini tanıyan Tybalt, amcasına Montaguelerden birinin baloda bulunduğunu söyler. Capulet görmezden gelmeyi yeğleyince Tybalt hiddetle orayı terk eder. Romeo ve Juliet tanıştıkları andan itibaren birbirlerine aşık olurlar. Juliet, Romeo'ya eğer evlenme niyeti taşıyorsa bunu ertesi gün dadısına bildirmesini ister. Ertesi sabah Romeo, Rahip Lawrence'ye durumu anlatır. Rahip, Romeo ve Juliet'in nikahını öğleden sonra Juliet'in günah çıkarma bahanesiyle geldiği kilisede kıyar. Benvolio ve Mercutio sokakta yürürken Tybalt'la karşılaşırlar ve söz dalaşına girerler. Tybalt, Romeo'nun geldiğini görünce balodaki öfkesini Romeo'ya kusar. Daha fazla dayanamayan Mercutio, Tybalt'a kılıcını çeker ve vuruşurlar. Romeo onları ayırmaya çalışırken Mercutio yara alır ve ölür. Bunun üzerine Romeo da Tybalt'ı öldürür. Bu olay üzerine Prens Escalus, Romeo'nun Verona'dan sürülmesine karar verir. Romeo geceyi Juliet'in yanında geçirdikten sonra rahibin önerisi üzerine sabahın ilk ışıklarıyla kılık değiştirerek Mantua'ya gider. Capuletler Tybalt'ın ölümünün Juliet'i kötü etkilediğini düşünerek onu Kont Paris'le üç gün sonra evlendirme kararı alırlar. Juliet bu karara şiddetle karşı çıksa da durumu bilmeyen babasının tavrı oldukça sert olur. Juliet bu tepki üzerine rahibe başvurur. Rahip Lawrence, Juliet'e onu tam kırk iki saat tıpkı bir ölü gibi gösterecek bir şurup verir. Herkes Juliet'i öldü sanacak ve gömecek, Romeo da Juliet'i mezardan çıkararak Mantua'ya götürecektir. Juliet söyleneni yapar ancak Romeo'ya olayı haber verecek olan rahip Mantua'ya gidemez. Romeo yapılan plan bihaberdir, Juliet'in gerçekten öldüğünü sanır. Yoksul bir eczacıdan kendini öldürecek bir zehir aldıktan sonra Juliet'i son kez görmek için Capuletlerin aile mezarlığına gider. Mezarlıkta Kont Paris'le karşılaşır ve onu öldürür, ardından da zehri içerek ölür. Rahip, Juliet'in uyanma vakti yaklaştığından mezarlığa gelir ve ölenleri görür. Juliet de uyandığında yanı başında Romeo'nun ölü bedenini görünce Romeo'yu dudaklarından öperek kendini öldürür. Bu talihsiz olayın ardından Capuletler ve Montagueler barışır. Birbirine düşman ailelere mensup iki gencin birbirlerine olan aşkı dünyadaki pek çok ülkenin halk edebiyatında kendine yer bulmuştur. Shakespeare'nin dört asrı aşkın süre önce yazdığı bu yapıtı diğerlerinden ayıran özelliği ise üslubudur. Shakespeare, Arthur Broke'nin Romeus and Juliet adlı şiirinden esinlenmişse de şiir üzerinde Shakespeare'i Shakespeare yapan kimi değişikliklerle hala çok sevilerek okunan ve izlenen bir yapıt haline getirmiştir. klask okumayan yoktur okumasalar bile duymayan yoktur mükemmel bir hikaye 30-03-2019 13:25 çok teşekkür ederim hocamız ödev verdi her yerde romeo juliet kısa özetini arıyordum çok işime yaradı büyük dertten kurtardınız 05-05-2019 17:36 konusu kusursuz kurgulanmış mükemmel bir eser 18-05-2019 20:01 ilk görüşte birbine aşık olan romeo ve juliet'in başından geçenler tiyatro şeklinde kurgulanmış. önünde ki engelleri aşmaya çalışan çiftin başından geçen olaylar, kurulan cümlelerle renklendirilmiş. etkileyici bir anlatımla bence herkesin kütüphanesinde bulunması gereken bir kitap. okuyan herkesin beğeneceğine inandığım nadir kitaplarlardan biri. bence yazar bu eseriyle isminin hakkını vermiş. sevgilerimle.. bana romeo ve juliet uzun özet lazımdı siz yetiştiniz allah razı olsun 25-05-2019 17:55 romeo ve juliet, klask türk edebiyatının geleneksel hikayesi leyla vü mecnun'dan farklı olarak, beşeri aşkı konu almaktadır. bu aşk, birbirine düşman iki ailenin çocukları arasında olduğu için, imkansızdır. fakat, romeo ve juliet'in büyük aşkı, bu imkansızı gerçekleşecek kadar büyüktür. ne yazık ki iki sevgili, birtakım talihsiz olaylar yüzünden bu dünyada değil, ölüm ötesi alemde birbirine kavuşur. bu güzel ve ölümsüz eserde beni en çok etkileyen kısım, romeo'nun, juliet'in penceresi altına gizlice gittiği ve onunla konuştuğu kısımdır. juliet romeo'ya montegue soyismine sahip olduğu için birleşmelerinin imkansız olduğunu söyler. tam o sırada romeo'nun ağzından o mükemmel cümle çıkar: \"ismin ne önemi var? gülün adı gül olmasaydı kokusundan bir şey kaybeder miydi?\" bu sozlerle romeo, sevgilisi juliet'e kavuşmak için gerekirse capulet soyadını dahi alabileceğini, ismin bir önemi olmadığını, önemli olanın varoluş olduğunu anlatmak istemektedir. öyle değil midir? kelimeler, yalnızca bir işaret. aşk ise tüm işaretlerin ötesinde bir olgu. aksi halde, romeo'nun juliet'e aşkı bu kadar büyük olabilir miydi?"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ruzgari-dizginleyen-cocuk", "text": "Kamkwamba'nın Rüzgarı Dizginleyen Çocuk kitabı, sadece bir başarı öyküsünden oluşmuyor. İçinde yaşadığı toplumun kültürünü de olabildiğince geniş bir şekilde okura aktarıyor. Bu sayede okurlar; cenaze törenleri, evlilik hazırlıkları, çocuklara isim verme şekilleri, mutfak kültürü, çocukların oynadığı oyunlar ile oyun dışında vakitlerinin nasıl geçtiği, topluma hakim olan büyü ve büyücüler hakkında epey bilgi sahibi oluyor. Tüm bunlar da okurun, Kamkwamba'nın başarısını daha iyi değerlendirmesini sağlıyor. Kitabın başında, Kamkwamba'nın yel değirmenini çalıştırarak, yel değirmeninin inşası sırasında kendisiyle alay eden herkesi şaşkına çevirdiği bir giriş bunuyor. Giriş kısmı okurun merakını arttırarak, okuru kitabı okumaya teşvik ediyor. İlk bölüm çokça yabancı isim ve anlaşılması zor olay barındırıyor. Bu nedenle yavaş ve zorlukla ilerleyen bir bölüm oluyor. Ama kitap ilerledikçe yabancı isimler de olaylar da daha anlaşılır bir hal alıyor. Kamkwamba, babasının gençlik yıllarından ve annesiyle nasıl tanışıp evlendiğinden de bahsediyor. Ayrıca kendisi henüz çok küçükken amcası John'un onları ziyaret ettiğini ve bu ziyaret sırasında babasının, amcasından etkilenerek ticareti bırakıp çiftçilik yapmaya karar verdiğini anlatıyor. Bu kararla Kamkwamba ailesi, üç çocukları ile Dowa'dan Masitala köyüne taşınıyor. Böylece Kamkwamba'nın çocukluğu, kuzenleriyle bir arada eğlenceli bir şekilde geçiyor. Kamkwamba dokuz on yaşlarına geldiğinde John Amcası aniden ölüyor. Bu ölüm Kamkwamba'yı da ailenin diğer üyelerini de derinden etkiliyor. John Amca'nın ölümünden bir süre sonra Kamkwamba'nın diğer bir amcası olan Socrates ve ailesi Masitala'ya taşınıyor. Bu taşınma Kamkwamba'ya yeni bir arkadaş kazandırıyor. Bu arkadaş, Socrates Amca'nın Kasungu'dan getirdiği bekçi köpeği Khamba oluyor. Khamba ile Kamkwamba'nın dostluğu biraz zoraki başlamasına rağmen uzun süre devam ediyor. Ama bu dostluk, kıtlık günlerinde epey üzücü bir şekilde sona eriyor. Kamkwamba on üç yaşlarındayken kuzeni Geoffrey ile birlikte radyo tamir etmeye başlıyor. Ayrıca bu sıralarda Kamkwamba ilk defa bir dinamo görüyor. Dinamo epey ilgisini çekince Geoffrey ile birlikte dinamo ve radyo kullanarak deneyler yapıyorlar. O günlerde insanlar büyük bir kıtlıkla karşı karşıya kalıyor. Gün geçtikçe kıtlık daha da şiddetleniyor. Böylece bir süre sonra bu kıtlık Kamkwamba ile ailesini de epey etkiliyor. Kamkwamba bu süreçte pek çok dehşet verici olaya şahit oluyor ve okura bunları olabildiğince aktarmaya çalışıyor. Bu nedenle kıtlık günleri kitaba epey hakim oluyor ve bu durum kitaba trajik bir hava katıyor. Nihayet ortaokul sınavlarının zamanı gelince Kamkwamba büyük umutlarla bu sınavlara giriyor. Ama sonuçlar açıklandığı zaman Kamkwamba'nın hayal kırıklığı da epey büyük oluyor. Çünkü notları oldukça kötü geliyor ve Kamkwamba en düşük seviyedeki okula gitmek zorunda kalıyor. Yine de okula gidebildiği için mutlu olan Kamkwamba, Şef Wimbe'nin oğlu olan arkadaşı Gilbert ile birlikte okula gitmeye başlıyor. Ama kısa süre sonra Kamkwamba, ailesinin maddi durumu el vermediği için okulu bırakmak zorunda kalıyor. Bu durum Kamkwamba'yı neredeyse her şeyden daha çok üzüyor. Bir süre sonra Kamkwamba üzüntüsünü azaltmak ve vaktini değerlendirmek için kütüphaneye gitmeye başlıyor. Kütüphaneden aldığı kitaplarla tek başına çalışırken, hala okula devam eden Gilbert Kamkwamba'nın yardımına koşuyor. Böylece Kamkwamba, farkında olmadan hayatını değiştirecek olan büyük bir adım atıyor. Kütüphanede bulduğu kitaplar ve artık işe yaramayacağı düşünülerek atılmış parçalarla Kamkwamba bir yel değirmeni inşa ederek büyük bir başarıya ulaşıyor. Geoffrey ve Şef Wimbe'nin oğlu Gilbert her zaman Kamkwamba'nın yanında oluyorlar. Zaten yel değirmeninin inşa sürecinde Kamkwamba'ya en büyük desteği de bu iki dostu sağlıyor. Kamkwamba da elde ettiği büyük başarıdan sonra desteklerini unutmayarak, hem ailesine hem de dostlarına karşı vefalı davranıyor. Hayattaki en büyük başarı sitem etmek yerine elindekileri kullanarak herkesin imkansız dediklerini başarabilmektir. Rüzgarı Dizginleyen Çocuk kitabı tam da bunu anlatıyor. Yazarlığını William Kamkwamba'nın yaptığı kitap Al Gore ve Walter Issacson gibi ünlü isimleri de oldukça etkilemiş ve en çok satılanlar listesinde uzun bir süre yer almıştı. Selim Yeniçeri tarafından Türkçeye çevrilen kitap Türkiye'de de büyük ilgi göreceği kesin gibi. Kitapta 14 yaşındaki bir çocuğun yaşadığı yerdeki kıtlık ve hastalıklara rağmen umudunu kaybetmeyerek elindeki kıt imkanları en iyi şekilde kullanarak yoktan bir şeyleri var edip yeni bir hayat kurması anlatılıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/saatleri-ayarlama-enstitusu", "text": "Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü Cumhuriyet Tarihi'nin en ironik eleştiri romanlarından birisi. Romanın ilk sayfalarından itibaren ironik anlatım okuru sarmaya başlar. Anlatılan dünya reel dünyadan tamamen farklıdır. Bir bakıma bütün karakterler gerçek dünyadan kaçar ve kurgulanmış olan yalan dünyaya sığınmaya başlarlar. Romanda anlatılan hikaye dört dönemi içinde barındırır. Öncelikle, Seyyid Lütfullah Tanzimat öncesi dönemi ve o dönemdeki hurafeleri olan Andronikos hazinelerini konu alır ve reel dünyada hiçbir karşılığı olmayan bu hurafenin peşinden gider. İkincisi ise Nuri Efendi ile anlatılan ve saatleri insana benzeterek onları kişileştiren bir hikayedir. Bu da Tanzimat dönemine tekabül etmektedir. Bu iki karakterin simetriği olan Hayri İrdal ve Halit Ayarcı karakterleri ise Cumhuriyet dönemi başlangıcını ve yakın dönemi anlatan karakterlerdir. Bu karakterler de hurafeler peşinde koşmaktadırlar. Ancak bu hurafeler daha moderndirler. Örneğin, Hayri İrdal, Saatleri Ayarlama Enstitüsü kurulmadan önce Psikanaliz Enstitüsü'nde, İspritizma Cemiyet'nde çalışmıştır. Bu kurumlar gerçek hayatta karşımıza çıkamayacak kadar abartılı kurumlardır. Bunun ardından Hayri İrdal, Halit Ayarcı'yla tanışır ve Halit Ayarcı, eskinin sembolü olan saatle yeninin, modernliğin sembolü olan enstitüyü birleştirir. Roman boyunca eski yeni karşılaştırması yapılır. Burada da akla Osmanlı ve Cumhuriyet karşılaştırması gelir. Osmanlı devlet sisteminde insan hayatını meşgul eden hurafe anlayışlar Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir vurgusu yapılır. Hatta Cumhuriyet dönemiyle ilgili daha tafsilatlı bir eleştiri getirilir. Yıkılan eskiye yeninin ne kadar fabrikasyonlaştırarak yapıldığını anlatır. Hayri İrdal'dan itibaren anlatılan kurumlar hakikaten saçma ve devlet eliyle kurulan kamu alanlarıdır. Özellikle Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde karşımıza çıkar. Belediye Başkanı enstitüyü ziyaret geldiğinde Halit Ayarcı, Hayri İrdal'ın maaşının düşük olduğunu belirtir. Bunun üzerine Belediye Başkanı yardımcısına not aldırarak maaşını yükseltir. Bu da bize bu enstitülerin devlet kuruluşları olduğunu anlatır. Karakter bağlamında baktığımızda eski ve yenilik vurgusu Hayri İrdal'ın eşlerinde de kendisini açık şekilde gösterir. Hayri İrdal'ın eski eşi daha real bir hayat yaşarken yeni eşi Pakize sinemadaki karakterlerin ruhuyla yaşar. Ya kendisini o karakterler yerine koyarak yaşar ya da başkasını o karakterlerin ruhuna sokarak karşısındakini sinema karakterinin ruhuyla yaşatır. Bu da yeninin, modernliğin haddinden fazla abartıyor olmamızın bir eleştirisidir. Son olarak Halit Ayarcı ve Hayri İrdal'ın ilişkisi birbirlerine muhtaç olarak yaşayan köle-efendi ilişkisidir. Hayri İrdal, Halit Ayarcı'nın reklamına, modern düşüncesine muhtaçken, Halit Ayarcı da Hayri İrdal'ın bilgisine, birikimine muhtaçtır. Ve roman boyunca bu iki karakter birbirini bütünleyerek tamamlanır. Saatleri Ayarlama Enstitüsü Kitap Özeti Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ironik bir anlatım seçerek yazdığı Saatleri Ayarlama Enstitüsü yazarın en bilindik romanlarından bir tanesidir. Cumhuriyet sonrası sosyal hayatın bir tablosunun da çizildigi romanda bir enstitü üzerinden Türk modernleşmesinin anlatısı ve eleştirisi yapılır. Roman Hayri İrdal adlı fakir bir ailede doğan ve küçüklüğünden beri saatlere ilgisi olan bir şahıs etrafında döner. Karakterin saatlere olan ilgisinin üç sebebi bulunur: Öncelikle, kendi ailesi de daha en başından saatlere ilgi duymaktadır. Öyle ki dededen kalma \"Mübarek\" adının verdikleri bir saat daima önemli bir köşede muhafaza edilmektedir. İkincisi, dayısının ona doğum gününde bir saat hediye etmesidir. En önemli sebep ise Nuri Efendi adlı, zamanın boşa kullanılmasını günah olarak gören birisinin yanında saat tamirini öğrenmesidir. Hayri Bey bu beyefendinin yanında askere gidene kadar çalışır. Oradan dönünce Abdüsselam adlı birinin kızı Emine ile evlenir ve aynı evde yaşamaya başlarlar. Oldukça zengin olan Abdüsselam Bey zamanla fakirleşir, ancak hastalığından dolayı bunu yok sayar. Dahası Hayri ile Emine'nin kızı olan Zehra'yı sırf adından dolayı annesi olarak görür, olmayan mirasını ona bırakır. Abdüsselam Bey vefat edince vasiyetnamelerde Zehra'dan validesiymiş gibi bahsettiği için herkes Hayri'nin ona bir oyun oynadığını düşünür. Üstüne bir de Hayri sırf şakasına bir elmasın Abdüsselam Bey'de olduğunu söylemesi üzerine herkes ondan yararlanmak ister. En sonunda akli dengesinin kontrol edilmesi için Doktor Ramiz'e yollanır. Psikoanalizci bu doktorun yanında kaldığı süre içinde de Emine hastalanır, onun hastaneden çıkmasından kısa bir süre sonra vefat eder. Hayri ikinci olarak Pakize adlı birisiyle evlenir. Bu kadın ise kendisini sinemada gördüğü oyuncuların yerine koyan birisidir. Onun bu dengesiz halleri Hayri'nin evlilikten yana mutsuz olmasına sebep olur. Bir süre İspritizmacılık gibi şeylerle uğraşır. Daha sonrasında Celal Bey adlı birinin yanında çalışmaya başlar ve onun karısı Semra Hanım'a aşık olur. Celal Bey onun tavırlarını beğenmeyip işten kovunca Hayri yeniden işsiz kalır. Tam çaresizliğin en uç noktalarındayken Doktor Ramiz aracılığıyla Halit Ayarcı ile tanışır. Saatler konusunda bu kadar bilgili olması Halit'in dikkatini çeker ve birlikte Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü kurmaya karar verirler. Şehrin saatleri birbirini tutmaması gerekçesiyle kurulan bu enstitü zamanla genişler, çevrelerindeki herkes burada iş sahibi olur ve dış dünyada oldukça ilgi görür. Artık zengin olan Hayri İrdal bir yandan içinde bulunduğu durumun sahteliğini sorgular çünkü Halit Ayarcı enstitünün daha çok ilgi görmesini sağlamak için Hayri üzerinden çeşitli yalanlar uydurur. Öte yandan ise karakter de bir süre sonra durumu kabullenmeye başlar, hatta Halit'in uydurduğu Ahmet Zamani Efendi'nin varlığına bile inanıp hakkındaki kitabı tamamlar. Daha sonrasında oğlu Ahmet ile aile yadigarı Mübarek'in şeklinden esinlenerek enstitü için saat şeklinde bir bina yapar. Bu bina da ilgi görünce Halit Bey ile çalışanlar için saat evler yapmayı planlarlar. O zamana kadar her yaptıklarına onay veren çalışanlar söylenen plana karşı çıkar. Onların bu tavrı hem Hayri'yi hem Halit'i şaşırtır. Halit aldandığını söyleyerek enstitüyü kapatmaya karar verir ve çalışanlar için tasfiye komisyonu kuracağını söyler. Hayri bu karardan sonra Halit'i ancak Halit korkunç bir kaza geçirdikten sonra görür. Eser hakkındaki düşüncelerime gelince; roman Hayri İrdal'ın ömrünün genel bir özetini yapmasıyla başlıyor, ancak bu kısımda o kadar çok isim ve olay geçiyor ki anlatıya adapte olmak oldukça zor geliyor. Her şey yerli yerine oturduktan ve olaylar sırasıyla birbirini takip etmeye başladıktan sonra okumak bir miktar daha kolay oluyor ama yine de geniş bir şahıs kadrosu olduğundan dolayı okuması kolay bir roman değil diyebilirim. Ayrıca, yazıldığı dönemden kaynaklı olarak dilin yapısı ve romanın hali hazırda ironik unsurları olan bir anlatıya sahip olması da okumayı zorlaştırıyor. Bunlar dışında ise dönemdeki modernleşmenin yapaylığı ile ilgili tezini güzel sunan, fikrini uzun uzun söylevlerle vermek yerine anlatının tamamına dağıtan başarılı bir eserdi bence. Özellikle de insanların yeniliği kendilerine ve kendi menfaatlerine ucu dokunmaması şartıyla sevdiği fikrinin verilmesini çok haklı buldum. Yazan: Rumeysa Nur Yıldırım Saatleri Ayarlama Enstitüsü Konusu Türk klasikleri arasında yer alan Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 1961 yılında yayınlanan başyapıtlarından Saatleri Ayarlama Enstitüsü günümüze kadar kalitesini korumuş romanlardan sadece bir tanesi. Türk insanın batı ve doğu arasında kalmasını ve bocalamasını konu edilen romanda saat ustası Nuri Efendinin gözünden mükemmel bir hikaye anlatıyor. Batı ve doğu uygarlıklarının arasında kalan Türk toplumunun zamanla değişmesi ve insanların paraya verdiği önem ile bir anda nasıl değişebileceğini anlatan romanda Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kendine öz alaycı iğnemelerini görmek mümkün."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sabah-uykum", "text": "Ahmet Batman ilk kitabı olan Soğuk Kahve ile aslında ikinci kitabının sinyallerini ve dahası adını veriyordu. Soğuk Kahve kitabında geçen seni sabah uykum kadar seviyorum sözünden yola çıkarak okurlarına Sabah Uykum kitabı ile sürpriz yapıyor. Sabah Uykum kitabının Soğuk Kahve kitabından pek farkı yok. İçindekiler kısmı sadece 8 sayfa tutuyor. Her sayfada farklı bir yazı var. Kitabın sonlarına doğru 2 bazen de 3 sayfayı bulan yazılar görmek mümkün. Her yazı güzel ama hepsini özetlemek pek mümkün olmadığı için bazıları anlatmakta fayda var. Örneğin İlla Yarım Kalacaksa, Yarım Sende Kalsın yazısı çok güzel. Haftada altı gün sev beni, bir gün dinlen, o gün ben seni dinlerim gibi iddialı bir söz var içinde. Biraz komedi ama çokça aşk var içinde. Adeta şiir gibi bir yazı. Dünyadaki en büyük acı belki de sarılacak birinin olması. Tabi öyle yazmıyor ama okurken ben onu çıkartıyorum yazılardan. Yazıların birinde ise ilginç sorular var. Belki de kendimize hiç sormadığımız sorular. Örneğin ölmeden önce en son hangi şarkıyı dinleyeceğiz yada hangi filmi izleyeceğiz. Ama bunların bir önemi yok aslında ölmeden önce en son seni sevdikten sonra. Yazar arada kişisel gelişim kitapları yazarlarını iğneliyor ama sonra kadın erkek ilişkilerine dair ilişki gelişim bilgisi sunuyor. Bunu kıskançlık üzerine yapıyor. Kıskançlığın ilişkileri nasıl yıprattığını ve nasıl olması gerektiğini anlatıyor. Hayatı nasıl yaşanması gereken yazı ise sonu ile büyülüyor. Hep sevdiğini en sona bırakan insanlara sesleniyor. İnsanın sevdiği şeyleri sona saklamak yerine daha fazla yapması gerektiğini belirtiyor. Örneğin elmanın en güzelini sona saklamak yerine hemen en güzelini yemesi gerektiğini hatta yememesi gerektiğini ve sevdiği insana vermesi gerektiğini söylüyor. Çünkü hiçbir şey ondan daha değerli değildir. Kitapta en dikkat çeken yazıların başında ise anneler ile ilgili olanlar var. Sürekli bir ölüm korkusu ile anne sevgisi çok derin işlenmiş. İnsan her an annesini kaybedecekmiş gibi hissediyor ve kitabı bırakıp annesine sarılası geliyor. Bir taraftan gece sorular üzerinde ne var sorusuna eğlenceli bir şekilde yaklaşıyor diğer taraftan her zaman dünyanın en güzel kızı elini tuttuğun kızdır diye de nasihat veriyor. Diğer taraftan da ara vermelere dair çok güzel iğnelemeler gönderiyor. Bunu yaparken de güldürüyor. Ve kitap böyle devam ediyor. Bazen tek bir cümle sizi etkiliyor bazen koca bir yazı dilinize dolanıyor. Aşk olmayan bir hayat büyük kayıptır ama böyle kitapların olmadığı bir dünyada düşünülemez. Sabah Uykum Konusu Ahmet Batman, Soğuk Kahve kitabı ile bir anda dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı. Kendine tarz üslubu ve Kahraman Tazeoğlu'na benzeyen mükemmel cümleleri ile özellikle gençler arasında büyük beğeni toplamıştı. Yazar okurlarını ikinci kitap için hiç bekletmedi ve Soğuk Kahve'nin ardından hemen Sabah Uykum kitabı ile yeniden okurlarının karşısına çıktı."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sabahattin-ali-butun-oykuleri", "text": "Hikayenin ana karakteri olan Hüsameddin yeni öğretmen olmuş, Anadolu'ya tayini çıkınca aldığı harcırahı yemiş, sonrada yol parası için birini öldürmüştür. O yüzden ağır ceza mahkemesi hıncahınç doludur ve herkes mahkemeni ne karar vereceğini ve dahası böyle bir cinayeti işleyen adamı görmek istemektedir. Hüsameddin mahkemeye çıktığında ise işin aslının hiç de bilindiği gibi olmadığını, bu cinayetin asıl sebebinin aşk olduğunu söyler. Liseli bir kız Hüsameddin ile tanışmak ister ve bunun içinde arkadaşlarını devreye sokar. İlgi kızdan gelince Hüsameddin biraz çekingen davranır ama kız peşini bırakmaya pek niyetli değildir. Fakat zamanla kızı tanıdıkça aslında kız ile çok ortak noktaları olduğunun farkına varır. Git gide ona olan ilgisi artar ve bu ilgi aşka dönüşür. Fakat Hüsameddin'in ilgisi arttıkça kızın ilgisi azalmaya başlar ve ondan git gide uzaklaşır. Hüsameddin buna dayanamaz. Hüsameddin ne yaparsa yapsın kız artık ona ilgi göstermez. Bir gün kız adliyeye gider ve Hüsameddin'e de denk geldiklerinden oda kıza yakın olmak için onlarla birlikte gider. Bir cinayet davasıdır ve katile olan ilgi çok fazladır. İlgili olanlardan biri de Hüsameddin'in aşık olduğu kızdır. Hüsameddin katili kıskanmaya başlar. Çünkü ne yaparsa yapsın kızın ilgisi çekememiştir ama bir katil bunu başarmıştır. O da artık ne yapacağını biliyordur. Gider ve bir adam öldürür. Fakat mahkemeye çıktığında ne kadar da beklerse beklesin o kız Hüsameddin'i görmeye gelmez. Bir Siyah Fanila İçin Güzin Hanım kısa lacivert etek ve beyaz bere girmiş alımlı bir kızdır. Kadıköy vapurundan inince boyacının onun adını söylemesi garibine gider. Boyacı kendisini tanıyıp tanımadığını sorduğunda istemeye istemeye tanımadığında ısrarcı olur. Fakat boyacı da inatçıdır. Bunun üzerine boyacı Ömer kendini tanıtır. Mülkiyeli Ömer. Adı duyunca Güzin Hanım Ömer'i tanır ve haline çok şaşırır. Nasıl olurda bu hale geldiğini merak eder. Bunun üzerine de Ömer hikayesini anlatmaya başlar. Ömer tayini gereği Anadolu'nun uzaklarda bir kasabasına gitmek zorunda kalır. Alt tarafı iki sene diyerek kendini avutur ve yola koyulur. Fakat daha kasabaya varmadan aksilikler başlar. Yolun kötü olması nedeni ile bazen arabadan inerek yürümek zorunda kalırlar. Ömer bu kasaba ne yaptığını o zaman sorgulamaya başlar. Ömer kasaba çevresini dolaştıkça hayatın ne kadar basit olduğunu anlamaya başlar. Kendini çok yalnız hisseder ve İstanbul'u çok özler. Öyle bir noktaya gelmişti ki iki seçeneği vardı. Ya istikbalini yakıp İstanbul'a gidecek, ya da burada aklını yitirecekti. Ama tam kararını vermesine neden olan siyah bir fanilaydı. Aynaya baktığında sırtındaki siyah fanilayı görünce bir türlü bunu ne zaman giydiğini ya da nereden geldiğini anlayamaz. O an aslında kendini keşfeder. Kendisinden bir efendi olmayacağını daha çok bir serseri olacağını kavrar. Bunun üzerine İstanbul'un yolunu tutar. Viyolonsel Hikaye bu kez Afrika'nın kimsenin uğramadığı sapa bir köyünde geçiyor. Köye nadir olarak gelen seyyahlar köyde Avrupalı tarafından yapıldığını sandıkları bir kulübe görürler. Kabile reisine bunun kime ait olduğunu sorduklarında iki yıldır bir beyazın burada yaşadığını öğrenirler. Bunun üzerine onunla tanışmak isterler fakat adam ormanın içinde bir toprak yığının yanında kendi başına viyolonsel çalmaktadır. Viyolonsel çalan adamın hikayesi aslında romantik bir aşk hikayesidir. İki genç tanışır ve birbirlerine ilgi duyarlar. Kızın en büyük sevgisi viyolonsel çalmaktır. Öyle ki adam bazen kızın viyolonseli ondan daha fazla sevdiğini düşünmeye başlar. Bunun üzerine adam daha fazla dayanamaz ve bunu kıza söyler. Kız da viyolonsel çalmayı bir şartla kabul edeceğini söyler. Bu istek hayata veda ederken yanı başında sadece viyolonsel çalınmasıdır. Adam bunun sözünü verir. Bir gün bir deniz gezisine çıkarlar fakat fırtınaya yakalanırlar. Gözlerini açtıklarında ise kendileri Afrika'nın ücra bir köyünde bulurlar. Buraya uğrayanın pek olmaması üzerine burada kendilerine bir hayat kurmaya çalışırlar fakat kız hastalanır. Durumu gün geçtikçe kötüye gider. Adam kıza verdiği sözü hatırlar ve ona viyolonsel çalmayı öğretmesini ister. Böylece ölmeden önce sözünü tutabileceğini düşünür. Adam ağaçlardan kendisine bir viyolonsel yapar ve kadın da ona nasıl çalacağını öğretir. Sonra bir şarkı seçer ve bunu ancak öleceğinin kesinleşmesinde öğreteceğini ve ölüm anında o şarkıyı çalmasını ister. Adamın içini bir korku kaplar. Kısa zaman içinde şarkıyı öğrenebilip çalabileceğine dair şüpheleri vardır. Kadın artık kesin öleceğini hissettiğinde şarkıyı adama verir. Adam hemen şarkıyı öğrenmeye başlar ama kadının da son anları yaklaşmıştır. Adam şarkıyı öğrenip eşinin başına geldiğinde şarkıyı çalmaya başlar ama kadın gözlerini kapatmıştır. Ve bir daha hiç açmaz. İşte adam sevdiği kadın şarkıyı duyar diye mezarı başında sürekli o şarkıyı çalar. Komik-i Şehir Komik-i Şehir Türk doğaçlama tiyatrosunda ustalığın en yükseğine erişmiş olan sanatçıya verilen isimdir. Öykünün ana kahramanı Rahmi gezici bir tiyatronun sahibidir. Tiyatro gibi en büyük aşkı da İzmir'li Yahudi birinin kızı olan Viktor'du. Tiyatro başladığında bir anda tabancalar patlar. Herkes bir tarafa kaçışırken Viktor ortadan kaybolur. Tiyatroyu basanlar Viktor'u kaçırmışlardır. Bunun üzerine Rahmi ilk olarak Candarma komutanına gider ve peşlerinden gitmelerini ister. Fakat hava kötü olduğu için komutan buna yanaşmaz. Bunun üzerine Kaymakama gider ve yalvarır fakat kaymakam da bir kadın için bu havada yollara düşmek istemez. Bunun üzerine Rahmi bir at kiralar ve peşlerinden bir başına gider. Günler sonra Viktor'u kaçıranlar ile karşılaşır. Viktor'u ona verip oradan uzaklaşırlar. Rahmi de perişan olmuş aşkını kucaklayıp kasabaya geri getirir. Fakat ona kavuşmanın mutluluğu pek uzun sürmez. Kaymakam olaydan sonra bir şey yapmamış gibi görünmemek için Viktor'u çağırır ve yapanların eşkallerini tarif etmesini ister. Fakat Viktor'un güzelliği karşısında kendini kaybeder ve ona sahip olmaya çalışır. Viktor karşı çıkıp tokat atınca da kaymakam onu hayat kadını olmakla suçlar ve geneleve attırır. Rahmi yine kaymakama yalvarır ama geri dönüş yoktur. Rahmi kendini iyice kaybeder ve Viktor'u serbest bırakmazlarsa kaymakamı öldüreceğini söyler. Bunun üzerine kaymakam Rahmi ve tiyatroda çalışan herkesi düzeni bozmak suçundan tutuklattırır ve kasabadan gönderir. Araç yolda kaza yapar ve çaya uçar. İçinden sadece bir kişi kurtulur. Onun itirafına göre de bu kaza değil aslında bir cinayettir. Değirmen Sabahattin Ali'nin aşkı anlatan en güzel öykülerinden bir tanesidir. Bu aslında bir çingenenin aşk hikayesidir. Bir grup çingene yine göç ederken bir değirmenin orasını çok beğenirler ve buraya yerleşmeye karar verirler. Değirmende yaşlı bir adam bir kolu olmayan kızı ile birlikte yaşar. Kız daha çocukken kolunu değirmenin çarklarına kaptırmıştı. Sakat olduğu için de evlenmeden babası ile değirmende kalmıştı. Çingeneler arasında Atmana lakaplı yakışıklı bir delikanlı vardır. Tüm kızlar ona yanık olsa da o kimseye yüz vermezdi. Fakat o da kalbini değirmencinin kızına kaptırmıştı. Kız da ona yanıktı ama kızın sakat olması büyük dertti. Çünkü kız sevdiği adamın ona acımasını istemiyordu. Sevdiği adamın sırf acıdığı için noksan biri ile birlikte olmasını istemiyordu. Fakat Atmaca da seviyordu. Bir yolunu bulup onu ikna etmesi gerekliydi. Bunun üzerine en iyi yaptığı şeyi bir akşam değirmende yapacağını duyurdu ve herkesi oraya topladı. Atmaca o gece içten çalacaktı ama başka bir planı daha vardı. Son kez sevdiğinin gözlerinin içine bakarak çaldıktan sonra bir kolunu değirmenin çarkına soktu. Birdenbire Sönen Kandilin Hikayesi Sabahattin Ali'nin ölümü farklı bir şekilde ele aldığı en ilginç öykülerinden bir tanesidir. Hastalık nedeni ile kafa dinlemek için ücra bir yerde dolaşan adamın gözüne tepede taş bir bina çarpar. Merakına yenik düşerek taş binanın oraya gider. Kimsenin olduğunu sanırken birden taş kulenin esrarengiz adamı ile karşılaşır. Adam ona direk olarak birdenbire sönen kandilin hikayesini bilip bilmediğini sorar. Adam da bilmediği için hayır diye cevap verir. Bunun üzerine esrarengiz adam onu taş kulenin içinde bir yere götürür. Kulenin en tepesine çıkarlar ve esrarengiz adam birdenbire sönen kandilin hikayesini okutur. Hikayeyi ünlü bir yazar yazmıştır. Yine odasında yazı yazmaya çalışırken birdenbire hiçbir neden yokken masasında yanan kandilin söndüğünü görür. Fakat buna bir anlam veremez çünkü odada ne kandili söndürecek bir esinti vardır ne de kandilin sönmesine neden olabilecek bir sorun. Bu onu derin bir merakın içine iter ve kandili söndüren şeyin ne olduğun bulmak için bir arayış içine girer. Önce normal kandil ile bunu çözmeye çalışır ama başaramaz. Bunun üzerine kandil şeklinde taş bir kule yaptırır ve en tepesine yerleşerek camdan dışarı bakarak alevi neyin söndürebileceğini arıyordu. Bu arayış yıllar sürmüştü ve artık cevabı bulmaya yakın olduğunu hissediyordu. Sebepsiz yere sönen kandilin sırrını çözmek üzereydi. İşte kandili sebepsiz yere söndüren neden artık tam karşısındaydı... Derken hikaye burada biter. Adam esrarengiz adama dönerek hikayenin neden burada bittiğini ve bu kuvvetin ne olduğu sorar. Esrarengiz adam da ünlü yazarın bir gün bu masada elinde kalem ile ölü bulunduğunu söyler. Kurtarılamayan Şaheser Kurtarılamayan Şaheser Sabahattin Ali'nin aslında oluşturduğu bir efsanedir. Genç bir şair sevdiği kadını etkileyebilmek için çok güzel şiirler yazar ama bir türlü sevgilisini ikna edemez. Herkes şiirleri ile kendinden geçerken bu kız şairin şiirleri ile kendinden geçmiyordu. Genç kız şaire ne zaman kendinden geçmesini sağlayacak bir şiir yazarsa o zaman kalbini alacağını söyler. Bunun üzerine şair şehrin her köşesini dolaşarak en iyi şiiri yazmak için uğraş verir. Tam üç ay sonra gümüş bir kalem ile gümüş ciltli deftere şiirini yazıp kıza gönderir. Fakat kız bu şiiri de yeterli bulmaz. Bunun üzerine şair 6 ay boyunca ülkenin bütün filozoflarını, şairlerini dolaşır. Şehir şehir dolaşarak en mükemmel şiiri yazmaya çalışır. Bununla kalmaz köyleri, uçsuz bucaksız yerleri dolaşarak mümkün olduğu kadar farklı şeyler ile yüzleşmeye çalışır. Ve tam bir buçuk sene sonra altın bir kalem ile altın ciltli bir deftere şiirini yazıp sevdiğine gönderir. Fakat bu şiir de yeterli olmaz. Bunun üzerine şair çözümün kendi içinde olduğuna karar verdi. İki sene hiçbir insanın olmadığı çöllerde dolaştı. Böylece hiçbir şey duymadan sadece kendi iç sesi ile yüzleşebilecekti. Sadece güneş, ay ve kum vardı. İki sene sonra bu kez engin denizlerde bir başına dolaştı. Ardından buz sahralarında yıllarını geçirdi. Ve ardından artık arzuladığı şeye erişmişti. Tam üç ay uğraşarak bir siyah kalem ile siyah meşin ciltli deftere şiirini yazıp sevdiğine yolladı. Bu kez cevap direk kapısına gelmişti. Sevdiği kız kapısına gelmiş ve hiç kimsenin onun şiiri ile yarışamayacağını haykırıyordu. Artık ona sevgilim diyordu. Fakat bir sorun vardı. Şair kızın söylediği hiçbir şeyi duymamıştı. Yıllarca en mükemmel şiiri yazmak için kendini her şeyden soyutlamıştı. Kız bunun üzerine iki sevgili arasında daha değerli bir şey olduğunu anladı. Şairden ona sahip olması için yazdığı bu şaheseri yakmasını istedi. Ama şair bunu kabul etmedi. Bunun üzerine defteri alevlerin içine attı. Şair şaheseri kurtarmak için atıldı ama karşısında sevdiği kız vardı. Boğuşmanın sonunda şair şiirini kurtarmak için kızı boğmak zorunda kaldı. Kavrulan defteri açtığında ise elinde sadece kül vardı. Bunun üzerine şairin bedeni cansın yıkılıverdi. Bir Orman Hikayesi Sabahattin Ali'nin ormanı değerini ve daha önemlisi birlik olmanın önemini anlattığı öykülerden bir tanesidir. Ormanın derinliklerinde yaşayan köylüler zamanla ormanın onlar için ne kadar değerli olduğunu anlar. Tüm ihtiyaçlarını ormandan sağlarlar. Orman artık onlar için olmazsa olmaz hale gelmiştir. Fakat bir gün hükümetin ormanın bir ucunu işlemesi için bir şirkete verdiğini duyarlar. Onlardan uzak olduğu için ve hükümet ile uğraşmak istemedikleri için buna pek ses etmezler. Fakat kesilen ağaçlar artmakta, çorak topraklar da genişlemekteydi. Sonunda şirket köyün olduğu yere kadar gelmişti. Köylüler böylece işin tehlikesinin farkına vardı. Birlik olup ne olursa olsun şirketi kendilerinin bildikleri ormana sokmayacaklardı. Bunun üzerine şirket dalaverelere başvurarak köylüyü zor duruma sokar. Köyde artık yaşamak iyice zorlaşır. Bunun üzerine köylüler ağaçlarının yok olmasına göz yummak zorunda kalırlar. Fakat şirketin hiç durmaya niyeti yoktur. Tüm ağaçları ellerinden almaya kararlıdır. En baştan beri oluşmayan acı köylülerin içinde oluşur. Artık ellerinde son ağaçların olduğu ufak bir alan kalmıştır ve şirket buna da göz dikmiştir. Bunun üzerine köylüler ellerine ne geçerse alıp ağaçları korumak için onların altına yerleşir. Şirket çalışanlarını da oradan kaçırırlar. Bunun üzerine hükümet iki jandarmayı köylülerin üzerine sürer. Fakat köylülerin de artık kaybedecek bir şeyi yoktur ve ellerinde ne varsa onlara saldırırlar. Fakat bunun yanlarına kalmayacağını da biliyorlardı. Bir sonraki gün jandarma kalabalık olarak gelir ve tüm köylüleri ipe dizer. Artık orman yoktur... Bir Delikanlının Hikayesi Sabahattin Ali'nin belaltı diyebileceğimiz nadir öykülerinden bir tanesidir. En büyük tesellisi kitapları olan yalnız adam kadınları hiçbir zaman inkar etmez. Kadınlara karşı olan hislerini bazen kontrol etmekte zorlanır. Bunun gibi bir zamanda kendini fazla tutamaz ve sokağa atar. Öyle ki artık tüm kadınlar birbirine benzemeye başlar. Hızlı hızlı yürürken bir kadına çarpar. Daha sonra dikkatlice bakınca onun 16 yaşında genç bir kız olduğunu anlar. Bulundukları yer ıssız bir köşe başı olunca hazzına yenik düşer ve kolundan tutup bir köşeye çekmeye çalışır. Fakat kız direnir ve evinin uzakta olup olmadığını sorar. Bunun üzerine adam kız ile birlikte yürüyerek evine giderler. Eve girmeleri ile birlikte adam kızı öpmeye başlar fakat kız bunun üzerine ağlamaya başlar. Adam bunun üzerine bir şaşkınlık yaşar. Buna anlam veremez ve madem böyle yapacaktı eve neden geldiğini sorar. Kız cevap veremez ve adam kendi kendine olanı anlamaya çalışmaya devam eder. Önce daha fazla para kazanmak için yaptığını düşünür. Sonra bunun gerçek bir ağlama olduğunu ve karşısında gerçekten masum bir kızın olduğu anlar. Bunun üzerine onu teselli etmeye çalışır. Bu aralarında farklı bir yakınlaşmaya neden olur. Kız daha sonra yeniden geleceğini belirterek evden ayrılır. Adam da tekrar tek tesellisi olan kitaplarına geri döner. Bir Gemici Hikayesi Adından da anlaşıldığı gibi bir gemide ateşçi olarak çalışan genç bir delikanlının hikayesidir. Hiçbir özelliği olmayan ve hep baba parası ile yaşayan bir genç babasını kaybettikten sonra geçim sıkıntısı yaşar ve karşısına gemi ateşçiliği işi çıkınca gemici olur. Bu aslında kendisi için de mükemmel bir iştir çünkü kekemedir. Böylece fazla kişi ile muhatap olması gerekmez ve işten arta kalan zamanını denizi dinleyerek geçirir. Geminin kaptanı ki kendisine Fıçı Kaptan demirmiş, pek de iyi biri değildir. Tayfalara sadece bakla yedirirken kendi ziyafet çekermiş. Ateşçi genç yine işini yaparken derin düşüncelere dalar. Bu işi daha ne kadar yapacağını bilemez. Böyle ağır bir işte birkaç yıldan fazla dayanmak pek mümkün değildir. Tam bu sırada bakladan olsa gerek midesinde açlıktan bir gurultu duyulur. Bu sırada kaptanın kapısından gelen et kokusu burnuna gelir ve kendini kaybeder. Tayfalara gidip kaptandan et istemelerini, vermezse zorla almalarını söyleyerek bir ayaklanma başlatır. Bunun üzerine geminin kaptanı olayı yatıştırmak için tayfalara yarım koyun verir. Fakat kaptan genç ateşçiyi daha ilk duraklarında, diğer tayfaların hepsini de İstanbul'da gemiden atar. Bir Skandal Sabahattin Ali'nin dedikodu ve onun yıkıcı etkilerini ele aldığı güzel öykülerinden bir tanesidir. Hikayede Orta Anadolu'nun ücra bir köşesine tayini çıkan bir öğretmenin dedikodular ile hayatının aşkını nasıl kaybettiği anlatılıyor. Hikaye bizzat öğretmenin kendi ağzından anlatılıyor. Pek de haz duymadığı bu kasabada aydın sınıf ile arkadaşlık kurmak istemiş fakat biraz hayal kırıklığına uğramıştır. Muhalif ve köylüyü savunan düşünceleri pek de sıcak karşılanmamıştır. Buna rağmen dik başlılığını ve muhalif tavrını esirgememiştir. Ta ki Beria ile karşılaşana kadar. Beria öğretmenin içinde aşk tohumlarının yeşermesine neden olan güzel bir kızdır. Zamanla tanıdıkça onunla evlenebileceği düşüncesi hakim olur ve muhalif tavırları onu kaybetme korkusu ile törpülenir. Fakat kasabanın dedikodu huyu onu farklı bir yerden vurur. Kendisi gibi başka bir öğretmen ile samimi bir arkadaşlık kurar ama hem kadın öğretmenin gözünde hem de kasaba ahalisinin gözünde bu arkadaşlık dedikodu ile farklı yönlere çekilir. Kadın öğretmen göz önüne gelebilmek için olayları abartırken kasabalının da hoşuna gider ve dedikodu alıp başını gider. Tabi bu dedikodular Beria ve ailesinin de kulağına gider. Bir noktadan sonra öğretmenin kasabayı terk etmekten başka yapabileceği bir şey kalmaz. Kazlar Kazlar öyküsü Sabahattin Ali'nin çaresizliğin insana neler yaptırabileceği gösteren hikayelerinden bir tanesi. Öykünün ana karakteri olan Dudu'nun eşi hapishanededir. Ondan aldığı mektupta çok hasta olduğunu, daha iyi bir koğuşa geçebilmek için başgardiyana iki kaz getirmesi gerektiğini belirtiyordu. Fakat Dudu'nun bir tek kazı vardır ve onun yumurtası karşılığında da oğlu Hüsnü'ye içlik dikmiştir. Dudu ne yapacağını bilemez ve çaresizlikten komşusundan bir kaz çalar, kendi kazını da alır ve kasabaya doğru yürüyerek gitmeye başlar. Dudu uzun bir yolculuktan sonra sabaha karşı hapishaneye varır ve o anda hapishaneden bir sedyenin üzerinde üzeri tamamen örtülü bir beden çıkartılır. Dudu bunu umursamaz ve gardiyana eşini görmek istediğini belirtir. Gardiyan birden sedyeye bakar ama kadının elindeki kazları görünce bozuntuya vermez. Kazları alır ve eşini ancak haftaya görebileceğini belirtir ve Dudu'yu gönderir. Dudu çaresiz geri dönmek zorunda kalır ve döndüğünde kaz çaldığı için tutuklanıp hapishaneye gönderilir. Sarhoş Sabahattin Ali'in en ilginç hikayelerinden biri olan Sarhoş adı gibi sarhoş bir adamın başına gelen ilginç bir olayı anlatıyor. Kamil, sarhoş bir halde otelin yolunu tutarken, otelin önüne geldiğinde yukardan eşinin ona fırça atmalarını işitir. Kadın eşini içeri kabul etmek istemiyordu ama Kamil kapıya doğru ilerler. Tam bu sırada bir cam şangırtısı işitir. Kamil odaya girdiğinde iki yaşındaki çocuğu salıncakta ağlıyordu. Kamil yanına oturdu ve annesini şikayet ederek, söylene söylene onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Fakat birden odada sessizlik oldu ve Kamil buna çok şaşırır. İçeri doğru ilerlediğinde eşini camın önünde diz çökmüş ama başı dışarda kan içinde buldu. Meğer gelen cam şıngırtısı karısının başına inen camdan geliyormuş. Bir Firar Masum bir gencin acılı hikayesini anlatan Bir Firar mutsuz sonla biten öykülerden bir tanesi. İdris bir köy Camii'ni soyduğu gerekçesi ile tutuklanır fakat onun olaydan haberi yoktur. Fakat olaydan bir gün önce o köye doğru giderken görülmüştür ve bu jandarma için yeterli bir kanıttır. Onu döverek konuşturmaya çalışırlar ama nafile. İdris dayak yemekten daha fazla dayanamaz ve suçunu kabul eder ama bu seferde başka bir sorun vardır. Yapmadığı suçu kabul etmek kolaydır ama jandarma bu seferde çalınan paraların peşine düşer. Yine yediği dayağın etkisi ile ona en yakın isim olan Süleyman Ağa ismini söyler. Jandarma İdris'in koluna girer ve çalınan paraları bulmak için köyün yolunu tutar. Bu yalan yolda İdris'in içini kemirmeye başlar. Onun yüzünden ona tek yardımcı olan Süleyman Ağa da yok yere tutuklanacak ve dayak yiyecektir. Çaresiz hendeğin üzerinden atlayıp kaçmaya çalıştı ama ardından iki silah sesi duyuldu. İdris vurulmuş, son nefesini vermeye hazırlanırken son sözleri hem kendisinin hem de Süleyman Ağa'nın olaydan haberi olmadığıydı. Kırlangıçlar Sabahattin Ali'nin en sıcak hikayelerinden biridir Kırlangıçlar. Birbirine aşık olan ama bir türlü birbirine açılamayan iki kırlangıcın hikayesini anlatıyor. Hikaye şehrin kıyısında bir derenin kenarında bulunan bir söğüt ağacında geçiyor. Ağacın bir dalına konmuş ve diğer kırlangıçları izleyen dişi kırlangıç yanına konan erkek kırlangıcın varlığı ile derin düşüncelerden uyanır. İkisi de diğer kırlangıçlara uymak yerine dalda oturup konuşmaya başlar ve konuştukça da aslında ne kadar aynı olduklarının farkına varırlar. Bu sohbetler ve buluşmalar aylar sürdü ve her seferinde içlerindeki acı korku da artmaya başladı. Çünkü kış geliyordu ve göç etmek zorundaydılar. Sonunda birbirlerine açılmaya karar verdiler ama erkek kırlangıç konuştuğunda soğuk bir rüzgar esti ve söylediği duyulmadı, dişi kırlangıç gözleri ile konuşurken sayı bir yaprak koptu ve o anda gözlerinin önünden geçtiği için erkek bunu görmedi. Artık birlikte yuva kurmak için çok geçti ve ayrıldılar. Candarma Bekir Hikaye Halil Efe'nin neden yüz bir sene hapis cezası aldığının bir kısmını anlatıyor. Kaybolan ve ondan sorulan bir candarma, bir at ve bir mavzerinin hikayesi. Halil Efe Çal'da Süleyman'ı vurduktan sonra uzun süre kaçar ama sonunda yakalanır ve İstanbul'da davası görülür. Fakat onu Çal'a götürme kararı çıkar ve bu da onu çok korkutur. Yalvarıp yakarsa da yola koyulurlar. Tam Çal'a yaklaştıklarında dinlendikleri karakolda Candarma Bekir ile karşılaşır. Candarma Bekir vurduğu Süleyman'ın en yakın arkadaşıydı ve onu zor bir zaman beklediğini biliyordu. Bu düşüncesinde de yanılmadı. Sabah olunca Candarma Bekir Halil Efe ile sorunlu herkesi karakolun önüne toplamış ve onu küçük düşürmüştür. Söylediği sözler Halil Efe'yi yerin dibine sokmuştu. Tekrar yola koyulduklarında Candarma Bekir ile Çal'a yaklaştılar. Bekir'in bir anlık boşluğunu yakalayıp silahını elinden alır. Candarma Bekir artık kesin öleceğini bilir ve son kez Halil Efe'ye yalvarır ama Halil Efe tüm köylünün önünde küçük düşürülmesini kabul edemez ve tetiği çeker. Kanal Hikaye Konya Ovasının bozkırlarında geçiyor. Mahsulun tırnakla kazıyarak elde edildiği böyle bir köyde Dedemköylü Mehmet ile Zağar Mehmet yakın iki arkadaştır. Küçüklükten beri bir çok şeyi beraber yapmışlardır ama zamanla yolları ayrılmıştır. Bir gün Zağar Mehmet tarlasını su kanalından sularken suyun iyiden iyiye azaldığını ve sarı bir çamur olarak aktığını görür. Tarlasının üst tarafında Dedemköylü Mehmet'in tarlası vardır. Suyu orada önlediklerini ve tarlalarını suladıklarını görünce altı yaşındaki oğlunu kanalı açmaları için oraya gönderdi. Fakat çocuğu tersleyerek geri gönderirler. Zağar Mehmet tek başınaydı ve Dedemköylü Mehmet iki kardeştiler. Bir başına onlarla başa çıkması mümkün değildi. Ne dediyse kanalın suyu açmamışlardı. Onların ekinleri boy atarken Zağar Mehmet'in ekinleri can çekişiyordu. Zağar Mehmet susuzluktan solan ekinlerine, bu yüzden iki kat fazla çalışmak zorunda olan karısına ve anasına baktıktan sonra karar verdi. Sabah erkenden silahını aldı ve tarlaya gitti. Dedemköylü Mehmet ve kardeşi görününce beş el ateş etti. Karısına giderek kanalı açmasını ve tarlayı sulamasını, artık kimsenin kanalı kapatamayacağını söyledi. Köpek Çoban en iyi dostu olan köpeği ile birlikte kimsenin gelip geçmediği tozlu ovada koyunları otlatır. Tam bu sırada ovanın ortasını yaran yoldan bir araba gelir. Çobana yaklaşınca durur ve çobanı yanına çağırır. Arabanın içinde yurtdışında eğitim görmüş ve iyi bir işe sahip bir adam, karısı ve annesi vardır. Böyle ıssız bir yerde koyunlar ile birlikte bir köylü görmek ilginç gelmiş ve onunla sohbet etmek istemişlerdir. Adam ısrarla sohbet etmeye çalışsa da genç çoban ne anlatmak istediğini bir türlü anlamamış ve kısa cevaplar vermiştir. Bu da adamın sinirini bozmuş ve kabahat sizin gibileri adam yerine koyup sohbet eden de diyerekten arabasını sürmüştür. Tam bu sırada çobanın köpeği arabanın arkasından havlayarak koşmaya başlar. Adam da sinirini köpekten çıkartmak için tabancasını çıkartır ve köpeği vurarak öldürür. En yakın arkadaşını kaybeden çoban ise olanlara bir anlam veremeyerek arabanın arkasından bakar. Sıcak Su İki Jandarma kaçak olan İsmail'in yerini öğrenmek için karısının evine gelir. Karısı ısrarla yerini bilmediğini söylemesine rağmen jandarma ona inanmaz. Odaların birindeki sıcak suyu görünce bunun neden burada olduğunu sorar ve kadın biraz panik yapsa da kendisi için olduğunu söyler. Fakat jandarma ona inanmaz. Jandarmanın aklına bir kurnazlık gelir. Bir tanesi kapıda pusu kurup bekleyecek, diğeri ise kadına tecavüz etmeye çalışacaktır. İsmail yakınlarda ise karısının imdat çığlıklarına dayanamayıp ortaya çıkacak ve pusuda bekleyen jandarma onu yakalayacaktır. Fakat kadın sesini hiç çıkartmaz ve jandarma da durmaz. İki jandarma işlerini bitirince evden keyifli bir şekilde çıkıp giderler. Jandarmanın gittiğini gören ve uzakta saklanmış olan İsmail çıkıp eve gider. Fakat karısı evde yoktur. Bir daha asla da dönmez. Mehtaplı Bir Gece"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sabahattin-ali-kitaplari", "text": "Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907 yılında Bulgaristan Gümülcine'de doğdu. Babası Selahattin Ali piyade yüzbaşıydı. Annesi ev hanımıydı. Sabahattin Ali, babasının mesleği icabı birçok yer görmüş, çok seyahat etmiştir. Anadolu'nun çeşitli illerinde eğitimini tamamlamıştır. Sabahattin Ali'nin hayatında annesinin büyük bir rolü vardır. Annesi psikolojik sorunlar yaşayan bir kadındır. 3 kere intihar girişiminde bulunmuştur. Sık sık depresyona girip hastanede tedavi edilmiştir. Hatta Sabahattin Ali, babası Selahattin Ali Bey'in kalp krizi geçirip vefat etmesinin sorumlusu olarak annesinin bitmek bilmeyen rahatsızlıklarını sebep olarak görmüştür. 1927'de Öğretmen okulunu bitirdi ve Yozgat Cumhuriyet Okulu'nda öğretmen oldu. Sabahattin Ali'nin öğretmenlik yaptığı yıllarda Cumhuriyet yeni kurulmuştu. Atatürk, ülkeyi kalkındırmak için eğitimde atılımlar yapıyordu. Yetenekli gençleri yurt dışına göndererek eğitim almalarını sağlıyorlardı. Yurt dışında çeşitli dallarda eğitim gören gençler, eğitimleri bittikten sonra yurda dönüyor ve kendilerini iyi yetişmiş nesiller yaratmak için ülkeye adıyorlardı. Sabahattin Ali de bu gençlerden biriydi. Eğitim Bakanlığı'nın açtığı sınavı kazanarak, dil eğitimi almak için Almanya'ya gitti. Orada çok iyi Almanca öğrendi. Hatta o kadar iyiydi ki, Türkiye'ye döndüğünde Almanca öğretmeni olarak göreve başladı. Sabahattin Ali, Almanya'ya gitmeden önce milliyetçi bir görüşe sahipken, Almanya'dan döndükten sonra siyasi görüşü tamamen değişmiştir. Komünist bir görüşe kaymıştır. Almanya'da eğitimdeyken, orada yaşadıklarını Kürk Mantolu Madonna kitabında bize o kadar güzel anlatır ki, gerçekle kurgu birbirine girer. Kürk Mantolu Madonna'yı bu gözle okumak lazım. Çünkü romandaki Raif Efendi'nin bir yanı Sabahattin Ali'nin ta kendisidir! Maria Puder isimli roman kahramanı, aslında Sabahattin Ali'nin Almanya'da tanışıp aşık olduğu kadındır. Orada yaşayıp gördüğü şeyleri Kürk Mantolu Madonna isimli eserinde bize roman tadında anlatır. Sabahattin Ali, sadece Kürk Mantolu Madonna'dan ibaret bir yazar değildir. Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Değirmen, Kağnı, Ses, Sırça Köşk ve Yeni Dünya'dır. Sabahattin Ali, bazı çevireler yapmıştır. Antigone, Fontamara, Minna Von Barnhelm bunlardan bazılarıdır. Ayrıca Sabahattin Ali'nin yazdığı şiirlerden bazıları bestelenmiştir. Dilimizden düşürmediğimiz şarkılardan, Aldırma Gönül, Leylim Ley, Dağlar Dağlar, Ben Yine Sana Vurgunum, Göklerde Kartal Gibiydim onun şiirleridir. 2014 yılında Sinop Cezaevinde gittiğimde, ilk görmek istediğim yer Sabahattin Ali'nin yattığı koğuş olmuştu. Şimdi müze haline getirilen cezaevini gezerken, ister istemez gözlerimden yaşlar süzüldü. O demir parmaklıkların ardında yazdığı şiir, koğuşun tam dışındaki duvara asılmıştı. Başın öne eğilmesin Aldırma gönül aldırma Ağladığın duyulmasın Aldırma Gönül aldırma Eskimiş ve paslanmış demir parmaklı kapı kapalıydı ve bu sözler kapının dışına yazılmıştı. Bir an insan düşünmeden edemiyor, bir ülke aydınını neden mapuslara atar? Onu, diğer Türk yazarlardan ayıran en önemli özelliği, çok hüzünlü bir hayat öyküsünün de olmasıdır. Sabahattin Ali'nin doğduğu günden, 41 yaşında hayata gözlerini yummasına kadar geçen ömründe, herkesin başa çıkamayacağı kadar ağır olaylar zinciri sığmıştır. Onun öykülerinde, romanlarında ve şiirlerinde okuyanı mest eden, kendinden geçiren yaşanmışlıkları aslında kendi hayatının kıyısında geçen şeylerdir. Kendi tanıklıkları, yaşanmışlıklarıdır. Sabahattin Ali'yi okumaya başladığınızda, ister istemez hayatının çalkantılı dönemlerine de tanık oluyorsunuz. Yazılarında karşımıza çıkan betimlemelerinin ahengi, karakterlerin sahiciliğini, olayların gerçekçi olması, okuyucuyu kendine bağlayan akıcı üslubu görünce, bir insan bu kadar mı güzel gözlem yapabilir diyorsunuz. Sabahattin Ali'nin gözlem ve bu gözlemleri yazıya aktarma biçimi, yazarlıkta doruk noktasıdır bana göre. Çünkü o ifadelerin hepsinde gerçek bir yaşanmışlık vardır. Hayal ürünü yazılardan çok, yaşanmışlıkları edebi olarak kullanmasını çok iyi bilmiştir. Bana göre Sabahattin Ali'nin hayatını şu formatta yazmak en mantıklısı; 25 Şubat 1907'de Bulgaristan'da doğdu. 1927'de 20 yaşındayken öğretmen oldu. 1928'de Almanya'ya eğitime gitti. 1930'da Aydın'da öğretmenlik yaparken, komünizm propagandası yapmaktan hapis cezası aldı. 3 ay Aydın Cezaevi'nde kaldı. 1932'de Atatürk'e hakaretten tutuklandı ve 1 sene hapis cezası aldı. Belli bir süre Konya Cezaevi'nde kalmıştır. Daha sonra buradan Sinop Cezaevin'e gönderilmiştir. 1937'de cezaevlerinde, mahkumlardan dinlediği yaşanmış hikayelerden etkilenerek Kuyucaklı Yusuf u yazmıştır. Aynı sene Kuyucaklı Yusuf, mahkeme kararıyla toplatılmıştır. 7 Ekim 1937'de Kuyucaklı Yusuf eserinde halkı askerlikten soğutmaktan dolayı yargılanmış ve bilirkişi raporuyla bu davadan beraat etmiştir. 1940 yılında yazdığı İçimizdeki Şeytan romanı bazı kesimlerce büyük tepki görmüştür. Özellikle Nihal Atsız ile tartışma yaşamış ve bu tartışma mahkemeye taşınmıştır. Sabahattin Ali açtığı davayı kazanmıştır. Fakat milliyetçi kesim tarafından çıkarılan olaylar yüzünden Sabahattin Ali Ankara Devlet Konservatuarı'ndan çıkarılmış, ayrıca yazı yazdığı gazeteler kapatılmıştır. İş bulmakta zorlanan Sabahattin Ali, bir arkadaşının yardımıyla kamyonla nakliye işine başlamıştır. Burada da işine taş koyulmuş, yine parasız yaşamak zorunda bırakılmıştır. Bir çocuğu olan Sabahattin Ali, iş bulamayınca, yurt dışına çıkıp burada çalışmak istemiştir. Fakat çeşitli sebeplerden ötürü pasaport verilmeyince, son çare, kaçak olarak yurt dışına gitmek kalmıştır. Bu noktadan itibaren, Sabahattin Ali'nin hayatına simsiyah bir kara bulut çöker. İşte Sabahattin Ali'yi ölüme götüren o olaylar; Sabahattin Ali hapishanedeyken Hasan Tural isminde biriyle tanışmıştı. Bu adam 1928'de ülkemize Bulgaristan'dan göçmüştür. Sabahattin Ali cezaevinden çıktıktan sonra ona gitti ve derdini açtı. Hasan Tural Edirnekapı'da berberlik yapıyordu. Sabahattin Ali'yi kaçakçı Ali Ertekin'le tanıştırdı. Ali Ertekin de bir göçmendi. Türkiye'ye geldikten sonra orduda görev almıştı. 1945'de ordudan ayrılmıştı. Çeşitli işlerde çalışmıştı ama dikiş tutturamadığı için sıkıntı çekiyordu. Sabahattin Ali de siyasi düşüncelerinden dolayı işsiz kalmış, maddi sıkıntıya düşmüştü. Bu sıralarda arkadaşının vasıtasıyla nakliyecilik yapıyordu. 28 Mart 1948'de arkadaşı Mehmet Cimcoz'a Edirne'ye peynir götüreceğini söyledi. Yanına muavin olarak Ali Ertegün'ü aldı. 31 Mart'ta Edirnekapı'da buluştular ve Edirne'ye doğru yola çıktılar. Bulgaristan sınırına gelmeden önce, akşam dinlenmek için bir ormanlık alanda mola verdiler. Burada Ali Ertegün ve Sabahattin Ali ateş yakarak sohbet etmeye başladılar. Bu sohbetin detaylarını Ali Ertegün mahkemeye şu şekilde anlatmıştır; Sabahattin Ali bana, ben buradan Sofya'ya oradan da uçakla Moskova'ya gideceğim. Moskova'dan Çek pasaportu alıp Roma'ya, Roma'dan da Fransa'ya geçeceğim. Oradaki Türkleri teşkilatlandıracağım, dedi. Bu sözleri işitince beynim attı. Babam bana 93 Harbinde Rusların dedemlere ettiği eziyetleri anlatırdı. Bu adamın Türklükle bir derdi vardı. Fena kanıma dokundu. Elimde bir sopa vardı, kalktım biraz gezindim. Her geçen saniye biraz daha sinirleniyordum. Sabahattin Ali'nin yanına gittim. Gözüm karardı, içimdeki milli duygulara kapılıp, kitap okuyan adamın kafasına, yüzünün sol tarafına doğru şiddetle vurdum. Suratı, gözlükleri, kulağı kan içinde kalmıştı. Ardından aynı noktaya bir kere daha şiddetle vurdum. İkinci darbeden sonra Sabahattin Ali sağ tarafına doğru yıkıldı. Ağzından burnundan kanlar boşaldı. Dikkat ettim, hafif hafif nefes alıyordu. Üçüncü darbeyi de ensesine vurunca, nefesi tamamen kesildi. Ölmüştü. Sabahattin Ali'nin cesedi bulunduğunda vücudu çürümek üzereydi. Vücudu çürüdüğü için teşhis edilemiyordu. Adli tıbbın o dönemli araştırmasıyla, ölümünün üstünden 4-5 ay geçmiş olduğuna kanaat getirildi. Dolayısıyla Sabahattin Ali'nin kesin ölüm tarihi bilinmemektedir. Onu öldüren Ali Ertegün bir dönem hapiste yattı ama kısa bir süre sonra afla dışarı çıktı. O hayatını yaşarken, bu cinayet, tarihimize kara bir leke olarak yazıldı. Hala Sabahattin Ali'nin ölümünün üzerindeki sır perdesi aralanmış değildir. Onu öldüren Ali Ertegün adlı katil zanlısı, milli istihbarat çalışanı çıkmıştır. İşin en acıklı tarafı da Sabahattin Ali'nin cesedi incelenmek üzere mezarından çıkarılmış ve maalesef cesedi kaybolmuştur. Şu anda Sabahattin Ali'nin bir mezarı dahi yoktur! Kızı Filiz Ali, babasının cesedini çok aramış olmasına rağmen bulamamıştır. Son olarak, cesedini bulan köylüyle görüşmüş, cansız vücudunun bulunduğu yere gitmiştir. Dere yatağının yakınındaki düzlükte, arkasını Istıranca Ormanlarına dayamış koskoca bir kayanın üzerine bir mermer parçası gömdü. Ve o mermer parçasının üzerine Sabahttin Ali'nin bilinen dizelerini yazdırdı. Başım kar, saçlarım kardı, benim meskenim dağlardır. Sabahattin Ali Öyküleri:"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/saftirik-gregin-gunlugu-10-hey-gidi-gunler", "text": "Jeff Kinney'in yarattığı ve tüm dünyada çok okunan çizgi roman serisi Saftirik Greg'in Maceraları serinin 10. kitabı olan Hey Gidi Günler ile kaldığı yerden devam ediyor. Serinin 10. kitabında çocuk kahramanımız Greg bu kez mahallede yaşanan bir gelişme üzerine geçmiş günlere duyduğu özlemi anlatıyor. Mahallede herkes elektronik aletlerden uzak durmak için yeni bir kampanya başlatır ve bu da dolaylı olarak Greg'i de etkiler. Greg yine içinde bulunduğu durama ayak uydurmak için komik maceraların içine girer. saftirikin hayranıyım onun gibi olmak istiyorum tüm kitaplarını okudum bir gün onunla tanışmak istiyorum 11-12-2015 19:49 artık kendini tekrar etmeye başladı ilk kitaplar eğlenceli geliyordu ama artık sıkıcı geliyorlar 16-12-2015 21:20 saftirik çok güzel bir kitap çizimlerinden tut anlatımına ve akıcı yazımı beni çok etkiledi . jeff kidney bu kitabında da harikalar yaratmış :) 01-01-2016 16:36 güzel bir kitaprtık kendini tekrar etmeye başladı ilk kitaplar eğlenceli geliyordu ama artık sıkıcı geliyorlarsaftirikin hayranıyım onun gibi olmak istiyorum tüm kitaplarını okudum bir gün onunla tanışmak istiyorum saftirik çok güzel bir kitap çizimlerinden tut anlatımına ve akıcı yazımı beni çok etkiledi . jeff kidney bu kitabında da harikalar yaratmış :) 01-01-2016 18:52 saftirik hayranıyım ve bende çok fazla kitabı var umarım bunuda alırım 26-02-2016 13:49 saftirik çok güzel 13-03-2016 10:46 bu kitaba bayılıyorum en sevdiğim kitap bu 11-06-2016 16:34 kitabin ana fikrini bilen varmi 29-11-2016 10:59 herkese tavsiye ederim süper bir kitap okuyunca tekrar okuyasın geliyor 15-12-2016 19:02 saftirik serisini okumanızı tavsiye ederim bende tüm seri var ve hepsi birbirinden eylenceli jeff kinneye buradan selamlar !!! jeff kinneye buradan selamlar !!! 04-04-2017 21:49 gregin hayatını uaşamak isterdim 14-12-2017 17:51 kötüüü😨😨😨 bende ışte şimdi yandık,batsın bu dünya,türünün son örneği ve panik yok varr 25-03-2018 13:06 ben bu kitabı okudum hatta özet yazarken 4 sayfa yazdım nerdeyse tüm olayları yazdım 23-04-2018 19:20 saftirik serisinin 10. kitabı pek de güzel olmamış 28-12-2019 19:25 seri bitmedi gitti 100e kadar gidecek her halde ilk kitapları hoşuma gitmişti de artık bıkkınlık verdi okumayı bıraktım"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/saftirik-gregin-gunlugu-ah-kalbim", "text": "Greg daha annesinin karnındayken olayları anlatmaya başlıyor. Daha dünyaya gelmeden önce annesinin klasik müzik dinleyip ona kitap okuduğundan bahsetmektedir. Greg'in Rodrick adında bir abisi bulunmaktadır. Greg doğduktan sonra odasını ,giysilerini hep abisiyle paylaşmaktadır. Daha doğrusu hep onun eskilerini giymektedir. Biraz büyüdükten sonra annesi onu kreşe yazdırmıştır. Annesinin onu çok zeki olduğunu düşünmüştür fakat kendisi daha eldivenlerini bile zor bela çıkartırken yaşıtları ise düğme ve fermuar kullanmasını biliyorlarmış. Greg kreşi bırakıp anaokuluna yazıldı fakat orda Bradley adındaki bir çocuğun onu korkuttuğu için okula gitmek istemiyordu. Brandley ve ailesi başka yere taşındılar. Manny adındaki bir kardeşi olmuştur. Manny'in sosyal becerileri zayıf olduğundan annesi ve babası tüm çocukları alıp Corny'ye diye bir restorana götürmeye karar vermiştir. Çocukların Sokağında diye bir bölümde oturdular. Manny 'in diğer çocuklarla oynaması için top havuzuna koymuşlardır fakat o diğer çocuklardan hep kaçıyordur. Nedeni ise bir çocuk onu vampir olduğuna inandırdığı için. Evleri zaten küçük olan bu aileye bir gün davetsiz bir misafir gelmiştir. Greg'in amcası. Zamanında babasından borç para almış iş kurmak için onu da Boston'da tişört satan bir adam eğer işi devralmak isterse ,kendisine yardımcı olacağını söylemiş ve onu dolandırmıştır. Tişörtler elinde patlayan Gary amca mecbur kardeşinin evine sığınmıştır. Artık ortaokula başlayan Greg okulda da rahat durmuyordu. Öğrenci meclisi seçimlerine katılmak istiyordu fakat üç kez disiplin cezası yemiştir. Bir tanesinde üst sınıflarda bulunan birkaç çocuğun seni gizemli asansöre bindireceğiz. Bunun için bize para vermelisin diye kandırmışlardı. Greg böyle bir asansörün olmadığını görünce başkasına satmaya çalışırken müdür yardımcısı tarafından yakalanıp cezalandırıldı. Tuvalet kağıdını dolabında stokladığı için cezalar verildi. Okulda bir etkinlik düzenlemeye karar verildi. Etkinlik spor salonunda gerçekleşecek olan sevgililer günü dans etkinliğiydi. Bunun için bir kız bulmamaları gerekmektedir. En yakın arkadaşı Rowley'inde arkadaşı yoktu. Bunun için Şeker kalp adındaki bir davet mektubu satın alıp dansa gitmek istediğiniz kıza vermeniz gerekmekte. Greg annesinden aldığı harçlıklarla çok fazla davet mektubu alıp çok kıza gönderdi fakat hep red cevabı aldı. Rowley bu dansı organize edenler arasında olduğu için hemen en yakın arkadaşı Greg'e ,Abigail Brown adındaki kızın tek kaldığını söyledi. Bunun üzerine Greg hemen onu dansa davet etti. Rowley, sen ve ben gideriz deyince kız kabul etti. Rowley 'in babası olan Bay Jefferson onlara şoförlük yaptı. Dans yerine gitmeden önce Corny restoranında yemek yediler. Bu sırada Rowley sus çiçeği olmuştu. Abigail'e söyleseydi. Dansa gelmemesinden korktuğu için şapkayla makyajla örtmeye çalıştı. Rowley, Abigail ile çok samimi duruyordu. Çok çabalayan Greg olmasına karşın kız Rawley'e daha yakın duruyordu. Okula geldiler. İçeri girdiklerinde DJ'nin Gary amcası olduğunu fark etti. Bir grup yaşlı insanda birkaç hafta önce burayı toplantı için rezerve ettiğini söylediler. Paravanla ikiye ayrılan spor salonunda bir tarafta toplantı bir tarafta parti vardı. Greg için dans partisi çok kötü geçmekteydi. Bir an önce eve gidip dinlenmek istiyordu. Sonunda Abigail ile dans etme fırsatı yakaladı. Makyajı aktığı için yüzündeki sivilceyi su çiçeğine benzeten Greg çığlık atıp hemen ayrıldı ordan. Sonrasında Rowley'den dolayı Greg de ağır bir suçiçeği geçirdi. Gary amca tişörtleri partide satarak tüm parayla piyango bileti aldı.Biletlerden birine kırk bin dolar çıktı.Abisine olan borcunu kapatıp evden ayrıldı. Rowley ile Abigail de bir çift oldular. Greg banyo yaptığı esnada havlunun yok olduğunu gördü. Yoksa biri onunla dalga mı geçiyordu. Ya da Johnny Cedar yine iş başında. Değerlendirme Amerikalı yazar olan Jeff Kinney tarafından yazılmıştır. İngilizceden dilimize çevrilmiştir. Bir seri halinde olan bu çocuk romanında Greg'in maceralarını anlatmaktadır. Başkahramanımız Greg başından geçenleri bir günlüğe aktarmaktadır. Ah kalbim ,yedinci seriyi oluşturmakta olup bu kitapta Greg'in okulda düzenlenecek olan sevgililer günü dansı için bir kız arkadaş bulma ve en yakın arkadaşı olan Rowley'in de dahil olduğu olayları anlatmaktadır. Bunun yanı sıra evdeki ve okuldaki yaşantısından bahsedilmektedir .Kitabı şiddetle almanızı tavsiye ederim. Oldukça eğlenceli ve çok güzel çizimlerle yazar oldukça güzel betimlemiş. Sadece bir çocuğun değil her yaştan insanın okuyabileceği bir kitap olduğunu düşünüyorum. Keyifli okumalar dilerim. Saftirik Greg rüzgarı tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de esmeye devam ediyor ve serinin yeni kitabı Saftirik Greg'in Günlüğü Ah Kalbim ile Greg'in yeni bir macerasını karşımızda buluyoruz ve yine çok eğleniyoruz. Jeff Kinney'in en çok satanlar listesinde yer alan ve en iyi seriler listesinde yerini kapan Saftirik Greg'in Günlüğü serisinin Ah Kalbim kitabında Greg bu sefer başını kızlar ile belaya sokuyor. Sevgililer Günü için düzenlenecek dans için birini arayan Greg çaresizdir ve o gece yalnız kalan tek kişi olmak istemez. Yakın arkadaşının durumu da ondan farksız değildir. Greg sonunda birini bulur ve yakın arkadaşını yalnız bırakır. Fakat hiç birşey beklendiği gibi gitmez Greg'in başına gelmeyen kalmaz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sah-mat", "text": "İtalyan yazar Mario Mazzanti, Şah Mat romanı ile son zamanların en iyi polisiye romanlarından bir tanesine imza atıyor ve okurlarını baştan sona sürükleyici ve karmaşık bir seri cinayetler ile baş başa bırakıyor. Bunu yaparken de okurlarını adeta bir satranç oyununun içine sokuyor ve bir anlamda onları da oyunun içine dahil edip katili buldurmaya çalışıyor diyebiliriz. Adriana Maggesi için gece normal başlamıştı fakat bu onun son gecesi olacaktı. Evine aldığı adamın katili olacağını asla bilemezdi. Kafasına aldığı darbe ile bir anda yere yığıldı. Daha darbenin acısını atlatamadan göğsüne girip çıkan keskin bıçağın acısı daha da dayanılmaz hale gelmişti. Artık hayatta kalmak yerine bir an önce bu acının sona erip ölmeyi diler hale geldi. Claps uzun zamandır suç psikiyatristi olarak polise önemli cinayet davalarında yardımcı olmaktaydı. O gün gelen telefon ile yeni bir dava onu beklemekteydi. Olay yerine vardığında tüm dairenin içine sinmiş olan kadının kokusunu hissetmeye çalışarak neler yaşadığını anlamaya çalıştı. Kapıda herhangi bir zorlanma yoktu. Belli ki kurban katilini tanıyordu ve eve girmesine izin vermişti. Daha sonra bir tartışma çıkmış, katil kadının başına sert bir cisim ile vurarak yere yığılmasına neden olmuştu. Daha sonra mektup açacağını defalarca göğsüne saplayarak bir anlamda cinnet geçirmişti. Kadın 6-7 darbeden sonra çoktan ölmüştü fakat katil toplam 18 defa mektup bıçağını saplamıştı. Görünen o ki aralarında bir tartışma çıkmış ve adam kendini kaybedip kadını öldürmüştü. Büyük ihtimal bir aşk cinayetiydi. Zaten kurbanın sevgilisi olan Morganti tam o sırada sevgilisini ziyaret gelmiş fakat asansörde iken elektrikler kesilince uzun süre mahsur kalmış, daha sonra daireye çıktığında sevgilisini yerde ölü vaziyette bulmuş ve polisi aramıştı. Üzerinde kurbanın kanı olması ve olayın gelişimi onu bir numaralı şüpheli haline getirmişti. Ta ki kanıtlar ve sonradan gelen bir e-posta aksini gösterene kadar... Greta Alfieri, her gazeteci gibi haber için her şeyi yapmaya kazır, bir anlamda haber dünyasının kraliçesi olan biridir. Fakat çalıştığı medya grubunda istediği programı yapmasına izin verilmemesi nedeni ile kendini daha da kanıtlama peşindedir. Cinayet haberini aldığında polis içindeki köstebeğine ulaşıp kimsenin bilmediği detaylara ulaşır ve bunu haber programında bir anlamda patlatır. Tabi bu şekilde sadece patronunun değil daha birçok kişinin de ilgisini üstüne çeker. Ona gelen bir e-posta ise oyunun başlangıcını gösterir. Şehirde seri bir katil vardır ve cinayetlerine devam edecektir. Polis gizli bilgilerin sızması ile harekete geçer ve bir anlamda Greta Alfieri'yi gözetim altında tutmaya başlar. Katilin ona karşı bir ilgisi olduğu açıktır ve Claps bunu kullanarak katile ulaşmayı planlar. Diğer taraftan polis şüphelileri iyice azaltır ve bir kişi üzerinde durmaya başlar. Onu takip eder ve kurban olacak kişi ile basarlar fakat bilgi yanlıştır. Daha da kötüsü şehrin diğer tarafında katil ikinci kurbanının da canını almıştır ve yine Greta Alfieri'ye e-posta göndermiştir. Şaheserini tamamlamak için geriye bir cinayet kalmıştır. Claps katilin kurbanlarını hiçbir ipucu bırakmadan öldürmesi sonrası tek umut olarak Greta Alfieri'yi kullanmaya karar verir. Bir şekilde katil ile onu konuşmanın yolunu bulur ve ikili bir satranç sitesinde oyun oynayarak konuşurlar. Katil kendini bir zamanların ünlü satranç ustası Morphy takma ismini kullanıyordu. Konuşmadan sonra Morphy Greta'ya bir e-posta daha gönderir ve üç hamlelik şaheserini satranç masasında gösterir. E-posta Greta'dan önce Claps'in eline ulaşır ve bunun ne anlama geldiğini çözmeye çalışır. Fakat satranç taşlarının dizilişine göre üç hamlede mat etmek mümkün değildir fakat yenilgi kaçınılmazdır. Yenilginin kaçınılmaz olmasının nedeni ise üç hamlede mat olmamak için rakibin kraliçesini feda etmesi gerekir. Kraliçe! Haber Kraliçesi!. Claps katilin amacını anlayıp hemen Greta'ya ulaşmaya çalışır fakat başaramaz. Hızla onun kaldığı yere yola çıkar. Greta ise odasında duşunu almaktadır. Birden duşun kapısının yavaşça açıldığını fark eder. Katilin artık hemen arkasında olduğunu bilir. Greta katilin tam saldıracağı sırada katilin yüzüne kaynak suyu tutar ve elinden kaçmayı başarır fakat ıslak ayakları nedeni ile tam kapının önünde kayar ve yere düşer. Kalkmaya fırsat olmadan katil onu yakalar ve öldürmek için son hamlesini yapmaya hazırlanır. Tam bu sırada Claps kapıyı kırar ve içeri girer. Hemen katilin üzerine atlar ve Greta'yı kurtarır. Katil ile boğuşurken bıçak darbesi nedeni ile ciddi şekilde yaralanır ve diğer polis memuru da katili vurarak öldürür. Çok kan kaybeden Claps bilincini kaybetmeden önce sadece birkaç kelime söyleyebilir. Yanıldık. Asansör. Hala bitmedi. Tersten düşün! ve bunları söylemesi ile bilincini kaybeder ve komaya girer. Hikayenin buraya kadar olan kısmı kitabın ilk bölümünü oluşturuyor. Zaten asıl hikayede bundan sonra başlıyor. Herkes katili yakaladıklarını ve olayın kapandığını düşünürken Greta, Claps'ın son sözlerine takılı kalıyor ve kendi araştırmasını yapmaya başlıyor. Asansörde olan Morganti'ydi ve o sırada yukarı çıkıyordu. Tersten düşününce acaba aşağıya inerken mi asansörde kalmıştı. Fakat cinayeti işlemediği kesin kanıtlar ile kanıtlanmıştı. Peki Claps ne demek istemişti. Kitabın bundan sonraki kısmını bir kerede okumanız büyük ihtimal. İlk bölümde verilen fazla detay ve felsefe katılarak yapılan konuşmalar kitabı sıkıcı hale getiriyor fakat ikinci bölüm başladığında kendinizi tam bir satranç oyunun içinde buluyorsunuz. O yüzden kitabı elinizden bırakmak pek mümkün olmuyor. Bir ipucu vermek gerekirse hiçbir şey göründüğü gibi değil ve katil her zaman kitapta yer alıyor. Fakat söylemek gerekirse oyun o kadar mükemmel kurgulanmış ki bulmak pek mümkün olmuyor ama sonda zaten her şey açıklanıyor. Tek açıklanmayan ise Claps'in bunu nasıl anladığı! Şah Mat Konusu Mario Mazzanti'nin ilk polisiye romanı olan Şah Mat, bir seri katil ile suç psikiyatristinin adeta bir satranç oyunu gibi olan mücadelesini anlatıyor. Polis adına çalışan bir suç psikiyatristi suçluların davranış ve psikolojik davranışlarını inceleyerek polise şüphelileri bulmada yardımcı olur. Bu sefer karşısında cinayet işlemeyi seven ve bunu herkese göstermek isteyen, seri cinayetleri ve polis ile olan kovalamacasını satranç oyunu gibi gören bir seri katil vardır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sahnenin-disindakiler", "text": "Sahnenin Dışındakiler 1920 senesinde kitabın baş kahramanı Cemal'in üniversite eğitimi için İstanbul'a dönmesiyle başlar. Uzak akrabadan biri olan Behçet Bey'lerin evine gidecektir. Fakat ilk olarak çocukluğunu geçirdiği Elagöz Mehmet Efendi Mahallesi'ni görmeye karar verir. Mahalleye vardığında, o sıralarda işgal altında olduğundan tanınmayacak halde olduğunu görür. Buna oldukça üzülmüştür, zira çocukluğunun en güzel anılarını bu mahallede komşularının kızı Sabiha ve uzak bir akrabasının oğlu İhsan ile geçirmiştir. Sabiha, Cemal'lerin mahallelerine sonradan taşına Süleyman Bey'in kızıdır. Süleyman Bey, karısına kalan yüklü miktardaki mirası sırf kendi zevkleri ve eğlencesi uğruna kısa zamanda tüketmiştir. Bu nedenle karısıyla arası iyi değildir ve sürekli şiddetli tartışmalar yaşıyorlardır. Sabiha ise tüm bunlardan oldukça kötü etkilenmekle beraber, Cemal'in arkadaşlığı biraz olsun sıkıntılarını ona unutturmaktadır. O günlerde, yurt dışında eğitim görmekte olan İhsan evine geri döner. Bir süre sonra da Cemal'in de eğitim gördüğü Vefa Lisesi'nde tarih hocalığı yapmaya başlar. Cemal, Sabiha ve İhsan birlikte çok fazla vakit geçirmektedirler. Fakat bir süre sonra Cemal Sabiha'nın İhsan'a duyduğu ilgiden rahatsız olmaya, onu kıskanmaya başlar. Bu sıralarda, Sabiha kadın hakları ve özgürlüğü gibi konulardan etkilenmeye ve bir başkaldırı olarak algıladığı tiyatroya ilgi duymaya başlar. Cemal her ne kadar ona destek olmaya çalışsa da bu konuda kararsızdır. Bir süre sonra Cemal ve Sabiha ayrılmak zorunda kalırlar, çünkü Cemal'in babasının tayini Anadolu'da bir yöreye çıkmıştır. Cemal, canlanan anılarıyla beraber, her yerde Sabiha'yı aramaya başlar. Sabiha'yı İstanbul'dan ayrıldığından beri görmemiştir. Sabiha onun için çok önemlidir, zira içten içe ona aşıktır. Sabiha hakkında bir şeyler öğrenebilmek umuduyla İhsan'ın evine gider. Fakat yıllar önce tanıdığı İhsan değildir karşısındaki. Siyasi meselelerle oldukça alakadar olan, İttihat ve Terakki yanlısı işler yapan farklı bir İhsan'la karşılaşmıştır. Nitekim, eve adımını atar atmaz bu siyasi işlerin içine çekiliverir. Tanıdıklarından Muhsin Bey ve diğer birçok kişiyle beraber hararetli bir tartışma ortamında bulur kendini. Cemal'i derhal bilgi vermek üzere bir tanıdığın evine gönderirler. Orada Sabiha'nın Muhtar adında gizli kapaklı işler gören bir gençle evlendiğini öğrenir. Gel zaman git zaman, kendisine -yine emrivaki olmak üzere- büyük bir görev verilir. Nasır Paşa adında önemli bir mevkideki bir adamın anılarını dikte edecektir. Yazdıklarını eş zamanlı olarak yayınlayan Cemal'in yazıları zamanla belli kesimlerdeki insanları rahatsız etmeye başlar. Cemal, Nasır Paşa'nın yanına gittiğinde onu oldukça sıkkın ve üzgün bir halde bulur. Bir tatile çıkmaya -kaçmaya- karar vermiştir. Ardında hiçbir şey bırakmak istemediğinden Cemal ile beraber tüm belgeleri, mektupları, fotoğrafları yakmaya başlarlar. Ertesi gün, Cemal'in hayatında beklenmedik bir olay gerçekleşir. Köprü denen bir yerde Sabiha ile karşılaşır. Sabiha onun geldiğinden uzun zamandır haberdar olduğunu, fakat önceden aralarında bir şey olduğunu bilen kocası Muhtar'dan korktuğu için yanına gelemediğini söyler. Bir süre eskisi gibi el ele dolaşırlar. Fakat Sabiha alelacele onu tekrar göreceğini söyleyerek gider. Birkaç gün sonra akşam vakti Sabiha Cemal'in kaldığı pansiyona çıkagelir. Bir şeylerden korktuğu bellidir. Muhtar'ın kendisinin peşinde olduğunu söyler. Cemal, değişen koşullarla beraber Sabiha'nın da değiştiğini, alkol gibi şeylere alıştığını fark eder. Oldukça güçsüz görünen Sabiha ağlamaya ve içini dökmeye başlar. Fakat yine de söylemeye çekindiği bir şeyler olduğu bellidir. Sürekli \"Ah, bir karar verebilsem!\" diye yakınmaktadır. Sabiha o gece Cemal'le beraber kalır. Fakat Cemal sabah uyandığında Sabiha'nın yerinde bir zarf bulur. Kağıdın üstünde Sabiha'nın resmi vardır. Altında ise \"Sahneye Çıkacak İlk Türk Kadını\" yazılıdır. Cemal, Sabiha'nın kararsız olduğu konunun bu olduğunu anlar. Bu konuda konuşmak üzere Muhlis Bey'in yanına gittiğinde Nasır Paşa'nın öldürüldüğü haberini alır. Olaydan sorumlu tutulan İhsan ise tevkif edilmiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın tarihi karışıklıklarla geçen bu romanı, bu şekilde sona erer. \"Sahnenin Dışındaki\" Anadolu insanlarının bu güzel hikayesi, kendi geçmişimize ayna tutuyor adeta. Sahnenin Dışındakiler Konusu"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sahte-para-kuponu", "text": "Tolstoy'un son dönem öykülerinden biri olan Sahte Para Kuponu, iyi ve kötünün bir kartopu misali yarattığı sonuçları didaktik bir yöntemle aktarmıştır. Maliye Bakanlığında Eyalet Kalem Başkanı olan Fyodor Mihayloviç Smokovnikov'un lise beşe giden büyük oğlu Mitya, aylık harçlığı olan üç rublenin, arkadaşı Peyta Gruşetskiy'den tiyatroya gitmek için aldığı altı ruble borç nedeniyle yetmeyeceğini bildiğinden, babasından gelecek ayın harçlığını da peşin almak ister. Fyodor Mihayloviç, iki buçuk ruble değerindeki kupon ve elli kapik bozukluktan daha fazla para vermenin onu ileride düzenbaza dönüştüreceğini söyleyerek bu teklifi reddeder. İki yaşındaki oğlu Petya'yla ilgilenmekten yorgun düşen annesi de Mitya'yı tersler. Peyta Gruşetskiy'nin borcunu artık ödemesini gerektiğini hatırlattığı iğneleyici pusulanın da eline geçmesiyle çaresiz kalan on beş yaşındaki çocuk, saatini rehin vereceği bir dükkan önermesi için arkadaşı Mahin'e gider. Mahin ona para kuponunun önüne 1 ekleyerek kuponun değerini 12.50'ye çıkarabileceklerini söyler. Babasına hala kızgın olan Mitya, üzerinde oynanmış kuponu Yevgeniy Mihayloviç'in fotoğrafçılık malzemesi satan dükkanında Mihayloviç'in miyop karısı Mariya Vasilyevna'ya bozdurarak arkadaşının borcunu öder. Mihayloviç hasılatı toplamak için dükkana geldiğinde kuponun sahte olduğunu hemen fark eder ve aynı sahte kuponu İvan Mirinov adlı köylüden odun almak suretiyle elinden çıkarır. Mirinov elindeki kuponun sahte olduğunu Sidor'un Meyhanesi'nde öğrenerek karakolluk olur. Yevgeniy'nin on beş ruble karşılığında yalan söylettiği kapıcısı Vasiliy yüzünden davayı kaybeden Mirinov önce kendini içkiye verir, ardından da Podolsklu köylülerle bir olup daha önce yanında çalıştığı Pyotr Nikolayeviç Sventitsky'nin çiftliğinden Maşka, Benekli ve Yakışıklı adlı üç Savras atını çalar. Eski bir gümrük memuru olan Sventitsky, on iki yıl önce istifasını vererek har vurup harman savuran genç bir toprak ağasının küçük çiftliğini satın alıp işlettiğinden bu yana köylülere adil davranmış olduğundan bu hırsızlığı gururuna yediremez ve aslında geceyi sevgilisi Paraşa'yla geçirmesine rağmen genç kadına ilişkilerini kimseye söylemeyeceğine dair söz verdiği için susan Sürücü Proşka Nikolayev'i bundan sorumlu tutar. Üç ay hapis cezasını çektikten sonra kendini içkiye vuran Proşka, kadın elbisesi çalarken yakalanarak tekrar hapse girer. Bu olayın ardından Sventitsky'nin köylüye bakışı değişince köylünün de ona karşı değişir. Meşe ağaçlarını kesen, tahıl ambarını ve ağılını kundaklayan köylüleri Liventsov Çiftliğinin yöneticisi unvanıyla cezalandıran Sventitsky, hayvanlarını beyin çayırında otlattıkları gerekçesiyle köylünün sürülerine el koyar, çıkan arbedede de linç edilerek öldürülür. At hırsızlığında giderek ustalaşan Mirinov ise iki atını çaldığı Kolotovka köylüsü Stepan Pelageyuşkin tarafından başı taşla ezilmek suretiyle hayata veda eder. Cezaevinde karısının öldüğünü, evinin de elden gittiğini öğrenince herkese karşı öfke duyan Pelageyuşkin, tahliyesinin ardından varlıklı bir iş adamı olan Vladimirli Pansiyoncuyu ve metresi Matryona'yı öldürüp paralarını alarak kaçar. Liventsov Çiftliğine komşu olan Simbirsk Vilayeti Arazi Müdürü'nün oğlu Türin, Sventitsky'e karşı birlik olan köylülere sosyalizm kuramını ve toprağın kamulaştırılması meselesini anlattığı gerekçesiyle azmettirici olarak tutuklanıp St. Petersburg'a gönderilince Kazak sevgilisi Katya Turçaninova mahkumla görüşme sınırlaması getiren yönetici kadrosundan intikam almak için Bakan'ı öldürmek ister. Yaptığı suikast girişimi başarısız olunca da olay, üst yönetime karşı bir tehdit olarak görüldüğünden hakkında büyük bir soruşturma açılır. Vasiliy açgözlülüğe kapılarak efendisi Yevgeniy Mihayloviç'in cüzdanını çaldığı için kapı dışarı edilmiştir. Bu olayın ardından uzun süre iş bulamadığı için dilenmek zorunda kalan Vasiliy, en sonunda Orlovskiy eyaletinin bir köyünde ağanın bahçesini kiralayan bir tüccarın yanına bekçi olarak girer. Ancak peşini bırakmayan harislikle eski patronlarından birinin dükkanını soyarak ortalıktan kaybolur. Sahte kuponu almayı gururuna yedirememiş olan Mariya Vasilyevna olaydan iki hafta sonra sokakta rastladığı Mitya'yı takip ederek çocuğun önce evini, ailesini, sonra da okulunu öğrenir ve genç oğlanın yaptığını Din Öğretmeni Rahip Mihail Vvedenskiy'e anlatır. Rahip, kibirli bir ateist olan Fyodor Mihayloviç Smokovnikov'dan intikam imkanı doğuran bu olayı büyütür. Mitya'nın annesi Yevgeniy Mihayloviç'in dükkanına giderek oğlunun borcunu ödeyip olayı kapatmak ister ve oğluna her şeyi reddetmesini sık sıkıya tembihler. Çocuğun net inkarıyla Baba ile Rahip arasında tartışma çıkar. Bu tartışma sonucunda Mihail Vvedenskiy liseden ayrılarak Misail adıyla keşiş olarak bir keşiş okuluna rektör tayin edilir. Bir taşra kasabasında yaşayan Mariya Semyonova, iki yüz elli ruble emekli maaşıyla alkolik babası, kız kardeşi, eniştesi ve hastalıklı yeğeni Fedya'nın bakımını üstlenmesine rağmen halinden hiç şikayet etmez. Kısa bir süre yanında çalışmış olan topal terzi, onun bu kanaatkarlığının kaynağının safi inanç olmasından oldukça etkilenir ve onda gördükleri köyünde İvan Çuyev de dahil olmak üzere on altı hanenin yaşayışlarını değiştirir. Ortodoks Kilisesinden böyle toplu bir ayrılış Piskoposluğu endişeye düşürünce Misail, Duhoborların fikirlerini değiştirmek için köye gönderilir. Yıllardır ezberlenmiş köhne fikirlerle ikna edilemeyen Ayrılıkçılar, Misail'in kışkırtmasıyla köy ahalisinin şiddetine uğrar. Kendini ve ailesini korumak isteyen Çuyev, saldırganlardan birinin gözünü çıkarınca insanları saptırmak ve dine saygısızlıktan sürgüne gönderilir. Misail ise ödüllendirilerek Suzdal Manastırı'nın başrahibi yapılır. Emekli aylığını aldığı gece tüm ailesiyle birlikte katledilen Mariya Semyonova'nın katili Stepan Pelageyuşkin, Çuyev ve Vasiliy ile aynı koğuşa düşmüştür. Çuyev'in öğretileri vicdan azabının pençesinde kıvrılan Pelageyuşkin'i daha iyi bir insan olmaya yöneltmiş, ondaki bu ruhani değişim artık hukuk müfettişi olmuş kupon sahtekarlığının kahramanı Mahin'i de etkilemiştir. Pelageyuşkin'in hayat hikayesinden ve geçirdiği değişimden söz ettiği on sekiz yaşındaki Liza Yeropkin, Mahin'in de desteğiyle Mariya Semyonova gibi kanaatkar bir hayat yaşamaya karar verir ve annesinin ve babasının itirazlarına rağmen tüm malvarlığını dağıtır. Genç Yeropkin'in düşünceleri şehrin bilgeliğiyle ünlü papazı İsidor'un yolunu da değiştirir. Bu değişikliğin yarattığı coşku Çar'ın ailesinin dikkatini çeker ve yaşlı papaz, vaaz vermek üzere saraya davet edilir. İsidor, tüm kötülüklerin kaynağını kötü yönetime bağlayınca hapishane işlevi gören Suzdal'a gönderilir. Amaç, İsidor'u düzen lehine ıslah etmekken İsidor öğretileriyle Başrahip Misail'i ıslah eder. Misail, sadece İsidor'un değil, pişman olan tüm tutukluların salıverilmesini talep eden bir dilekçe yazdıktan sonra manastırda inzivaya çekilir. Linç edilerek öldürülen Pyotr Nikolayeviç Sventitsky'nin dul eşi Natalya İvanovna ise koğuş arkadaşı Çuyev'den dinledikleri nedeniyle her türlü baskıya rağmen eski görevini ifa etmemeye yeminli Cellat Mahorkin'den etkilenerek kocasının katillerinin affedilmesi için Çar'a mektup yazmış ancak idamlara engel olamamıştır. Vasiliy en doğru yolun Robin Hoodluk olduğuna karar vererek hapishaneden kaçar ve Tüccar Krasnopuzov'u soyarak elde ettiği parayı ihtiyacı olanlara dağıtır. Öyle ki yeniden girdiği hapishaneden, işleri yolunda gitmeyen Yevgeniy Mihayloviç'e borçlarını ödemesi için bile dört yüz ruble göndermeyi başarır. Tüm bunlardan on yıl sonra teknik üniversiteden mezun olarak Sibirya'da bir altın madeninde çalışmaya başlayan Mitya Smokovnikov, kendisine yardımcı olmakla görevlendirilmiş hükümlü Stepan Pelageyuşkin'in hikayesiyle hayatına yeni bir yön çizer. Artık kendisine küçük bir çiftlik alacak, evlenecek ve elinden geldiği kadarıyla halka hizmet edecektir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sair-evlenmesi", "text": "Müştak Bey, Kumru Hanım ile evleneceği için çok heyecanlıdır. Kumru Hanım'ı beklerken Müştak Bey ile Hikmet Efendi karşılıklı konuşurlar. Kumru Hanım'ın çirkin, yaşlı ablası Sakine Hanım'dan bahsederler. Hikmet Efendi içindeki kuşkuyu Müştak Bey ile paylaşır. Müştak Bey'e Kumru Hanım'ın ablasını verip hile yapabileceklerini söyler. Büyük dururken küçüğü vermenin adetten olmadığını da ekler. Müştak Bey, Hikmet Efendi'ye latifeye gerek olmadığını söyler. Karşılıklı konuşmaları sırasında Ziba Dudu gelir. Müştak Bey, Hikmet Efendi'nin selamlıkta beklemesini söyler. İkinci Sahne Ziba Dudu, gelin hanım geliyor diye müjde verir. Müştak Bey Ziba Dudu'ya teşekkür eder. Müştak Bey sevincinden sıçrayarak oynar. Ziba Dudu, nikahlandığı için, ağırbaşlı olmasını söyler. Müştak Bey, insan evlenirken utanmamalı aksine olması gerektiğini söyler. Üçüncü Sahne Müştak Bey, yüz görümlüğü vermek istemez. Benim gibi fakir bir şairin vereceği yüz görümlülüğü birkaç beyit olur der. Dördüncü Sahne Ziba Dudu, gelin hanımı getirir. Müştak Bey, sevincinden tuhaf davranarak gelin hanımı karşılar. Ziba Dudu, gelin hanımı görür görmez sevincinden bayıldı diyerek latife yapar. Müştak Bey'e Kumru Hanım'ın çirkin ve yaşlı ablasını gelin olarak getirmişlerdir. Müştak Bey, çok şaşırır. Nedir bu diye sorar. Ziba Dudu da sevgili karın, can yoldaşın, Sakine Hanım der. Müştak Bey, o bana can yoldaşı olacağına canının çıkmasını yeğlediğini ve canına minnet olduğunu söyler. Habbe Kadın ve Ziba Dudu sevinç delisi oldu diye latife ederler. Ziba Dudu, gelin hanımın duvağını açmasını söyler. Müştak Bey, açmaz. Ziba Dudu, ısrar eder. Müştak Bey, Sakine Hanım'ı istemediğini söyler. Elini çekerken kaza ile Sakine Hanım'ın beyaz saçı eline takılır ve elinde kalır. Sakine Hanım'ın yüzü ve ak saçları ortaya çıkar. Ziba Dudu, Habbe Kadın'a nikah kıyan efendiyi çağırmasını ve mahalleliyi de alıp gelmesini söyler. Beşinci Sahne Müştak Bey, mahalleli beni zorla güveye mi koyacak? diye soru sorar. Ziba Dudu da ya güveye koyarlar ya hapse der. Altıncı Sahne Ebüllaklaka, başında sarılı boyalı bir mendil ile gelir. Böyle bir telaşla niçin apar topar uykudan kaldırıldığını sorar. Ziba Dudu da Müştak Bey, isteye dileye aldığı hanımı şimdi istemiyor. Gelinin saçını başını yoldu. Üstelik bana ve yenge kadına da etmediği edepsizlik kalmadığını söyler. Müştak Bey bir de doğruları kendisinin dilinden duyulmasını ister. Ebüllaklaka, Ziba Dudu gibi yaşlı bir kadın yalan mı söyleyecek der ve söz hakkı tanımaz. Ebüllaklaka, bu kızı almaz ise namusuna leke sürülmüş olacağını söyler. Mahalleli de Ebüllaklaka'yı tasdikler. Müştak Bey ne kadar kendisine nikah edilen hanımın Kumru Hanım olduğunu dese de inanmazlar. Mahallelli olan Batak Ese, bekçi olduğu için bir gece Müştak Bey'e rast geldiğini ve nerden geldiğini sorduğunu söyler. O da tiyatrodan geldiğini söyler. Maskaralığa aldığını Ebüllaklaka'ya söyler. Mahalleli Müştak Bey'i istemez. Yedinci Sahne Müştak Bey'i mahalleli istemez. Müştak Bey'in imdadına yakın dostu Hikmet Efendi yetişir. Atak Köse, elinde kürekle istemeyiz diye bağırır. Hikmet Efendi, neyi istemezsiniz der. Atak Köse, her şeyden bihaber mahalleli öyle istiyor ben de öyle diyorum der. Ebüllaklaka, Hikmet Efendi'ye Müştak Bey'i göstererek sen bu suçlulara sahip çıkıyorsun ve suça göz yummak suç işlemekle aynıdır. Sen de onun gibi cezayı hak ediyorsun der. Hikmet Efendi, Ebüllaklaka'ya gizlice bir para kesesi göstererek küçük kızı istediğini söyler. Ebüllaklaka, istemem diyerek gizlice Hikmet Efendi'ye yan cebime koy der. Hikmet Efendi de keseyi yan cebine koyar. Ata Köse, durumu fark eder rüşvet alıp almadığını sorar. Ebüllaklaka, hayır yan tarafımda durduğu için durma git diyorum der. Ebüllaklaka, rüşveti aldıktan sonra kalbime bir merhamet geldi diyerekten küçük kızı yani Kumru Hanım'ı getirmelerini söyler. Mahalleli, Batak Ese, Atak köse durumu onaylar. Sekizinci Sahne Habbe Kadın, Kumru Hanım'ı getirir. Kumru Hanım ağlamaktadır. Ebüllaklaka, Habbe Kadın'a kızın niçin ağladığını söyler. Habbe Kadın, önceden Müştak Bey ile kavuşamadığı için ağladığını ve şimdi de boşa göz yaşı döktüğü için ağladığını söyler. Müştak Bey ile Kumru Hanım el ele tutuşur. Dokuzuncu Sahne Müştak Bey, Kumru Hanım ile hayran hayran bakışırken Hikmet Efendi'yi görür ve neden hala gitmediğini söyler. Hikmet Efendi, iki çift sözünün olduğunu söyler. Müştak Bey, yarın söylemesini söyler. Hikmet Efendi, Kendisine danışmadan evlenmesini haksız bulur. Kılavuz kısmına güvenenin hali bu olur der. Sen ve eşin birbirinizi tanıdığınız halde evlenirken ne belalara uğradın der. Birbirlerinin durumunu bilmeyerek evlilik kuranların hali nasıl olur ötesini de sen var düşün ve aldığın dersi unutma der. DEĞERLENDİRME Tanzimat Dönemi'nde Garp'tan aldığımız türlerden olan tiyatronun ilk bilinen örneğini Şinasi - Şair Evlenmesi eseriyle edebiyatımıza kazandırır. Töre komedyasını işleyen bu eser görücü usulü evliliğin sakıncalarını gözler önüne serer. Şinasi, şahısların isimlerini verirken bile karakterlerine göre seçmiş ve halktan seçtiği kişileri, halkın diliyle konuşturmuştur. Kumru Hanım, ismi gibi güzelliği temsil eder. Hikmet Efendi, ismi gibi hikmetli sözlerde bulunur. Sakine, ismi gibi tüm bu olaylar karşısında sessiz ve sakindir. Müştak ise özleyen, arzulayan, göreceği gelmiş olan, can atan kişi demektir. Kumru Hanım'ı çok istemektedir. Eserde toplumun eksik yönleri mizahi bir üslupla yerilmiştir. Geleneksel Türk tiyatrosundan yararlanmıştır. Eserde Orta Oyunu ve Karagöz oyununun kişileri ile ortak özellikler vardır. Müştak ile Kumru için geleneksel tiyatromuzdan Çelebi ve Zenne olarak düşünebiliriz. Hikmet ve Müştak ise Hacivat ile Karagöz'ü Andırır. Yerel konuşmalarından dolayı Batak Ese ve Atak Köse ise Kayserili ve Laz tiplerini andırmaktadır. Edebiyatımızın ilk tiyatrosu olarak kabul edilen bu eseri okunmaya ve incelenmeye değer buluyorum."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sait-faik-secme-hikayeler", "text": "Sait Faik Abasıyanık'ın çeşitli eserlerinde geçen hikayelerden bir kısmının yer aldığı Seçme Hikayeler adlı kitabı, yirmi hikayeden oluşmaktadır. Kitapta yer alan hikayeler şu şekildedir: Stelyanos Hrisopulos Gemisi, Zemberek, Çamaşır İpleri ve Don Gömlek Hayaletleri, Ben Ne Yapayım?, Havuz Başı, Uzun Ömer, Kraliçenin Evinde, Açık Hava Oteli, Diş ve Diş Ağrısı Nedir Bilmeyen Adam, Bir İlkbahar Hikayesi, Fındık, Eftalikus'un Kahvesi, Sinağrit Baba, Son Kuşlar, Sivriada Geceleri, Sivriada Sabahı, Haritada Bir Nokta, Bir Kaya Parçası Gibi, Hişt, Hişt!, Dülger Balığının Ölümü. Bu hikayelerden bazılarının özeti şu şekildedir: Stelyanos Hristopulos Gemisi adlı hikayede yaşlı Rum balıkçının geriye kalan tek aile ferdi olan torunu Trifon tarafından kendisine bir metre uzunluğunda bir gemi yapılır. Trifon gemiye dedesinin adını verir. Gemiyi suya saldığı esnada Burgaz adasındaki diğer çocuklar taş atmaya başlarlar. İsabet eden taşlarla gemi batar. Zemberek adlı hikayede bir sınıfta saat sahibi olan tek kişinin hikayesi anlatılır. Bu kişinin adı Celil'dir. Sınıfta ondan başka kimsede saat olmadığı için derslerden sıkılan öğrenciler sürekli ona dersin bitmesine ne kadar kaldığını sorarlardı. Bir gün psikoloji dersinde son derece sıkılan öğrenciler ona saati sorarlar. Hoca dersi çok monoton anlattığı için kimse dersi dinlemez. Bir süre sonra dersin hocası, evladım kaç dakika kaldığını söyle de ben de kurtulayım der. Celil mahzun bir şekilde, efendim saatin zembereği kırılmış der. Bunun üzerine arka sıralardan çocuklar, yuh zembereği mi diyerek bağırırlar. Sonra vay zemberek vay! Şeklinde konuşurken Celil'in lakabı Zemberek olur. Celil bir süre sonra babasına bir mektup yazar ve saate ihtiyacı olmadığını, tamir edildikten sonra babası tarafından kullanılmasını istediğini belirten bir mektup yazar. Çamaşır İpleri ve Don Gömlek Hikayeleri isimli hikayede olaylar bir mahkeme salonunda geçer. Bir kişi çaldığı pardösüyü acil para lazım diyerek arkadaşına düşük bir ücrete satar. Ancak pardösü sahibi ve elbiselerinin çalındığını düşünen diğer bazı kişiler olaylardan habersiz olan gencin üzerinde pardösüyü görünce onu şikayet ederler. Mahkemede genç sorgulanır ve masum olduğuna kanaat getirilir. Asıl suçlu olan pardösüyü kendisine veren gerçek hırsız arkadaşı idi. Hikayenin sonunda yazar suçlu olan gencin iç dünyasına iner ve bir çözümleme yapmaya çalışır. Ben Ne Yapayım? isimli hikayede yazı yazmak dışında bir meziyeti olmayan birisinin hikayesi anlatılır. Gazetelere yazı yazıp geçimini sağlayan kahraman bir süre sonra kazandığı para ile iktifa etmemeye başlar. Bunun üzerine babadan kalma mirası tamamen tüketmemek için bir işyeri açmaya karar verir. Bu durum duyulunca eskiden babası ile iş yapmış ve babasını dolandırmış birisi bir mektup yazar kahramanın babasına. Mektupta oğlunun bir işyeri açacağını duyduğunu ve eskiden yaptıklarından dolayı son derece pişman olduğunu dile getirir. Baba oğul duygulanıp bu teklifi kabul ederler. Kahraman babasının parasıyla dükkan açar ve babasının eski ortağını yanına alır. İki katlı dükkanın alt katında bazı gıda maddeleri satılır. Üst katta ise elli çuval fasulye istif edilir. Kahraman akşamları eve erken gider. Ortağı da git, git. Şimdi sen gençsin çok yorulma. Yarın ben yaşlandığımda da sen çalışırsın. deyip onu eve gönderir. Üst kattaki fasulyeler satıldı mı sorusuna da sürekli ne gezer? diye cevap verir. Bir gün üst katta dolaşırken ayağı takılır ve çuvallardan ses geldiğini anlar. Bunun üzerine çuvalı kontrol eder ve içinde ceviz olduğunu görür. Ortağına sorunca bazı kişiler ardiye için bıraktı diye cevap alır. Akşam durumu babasına anlatır. Sabah babası ile dükkana gelir ama nafile. Ortağı onu da dolandırıp bir daha dükkana gelmez. Diğer hikayeleri de Sait Faik'in usta kaleminden dökülen Seçme Hikayeler adlı eser zevkle okunacak bir temel eserler dizisi yapıtıdır. Yazan: Şahin Yıldız Sait Faik Seçme Hikayeler Kitap Özeti Stelyanos Hrisopulos Gemisi Trifon, dedesi ile birlikte yaşıyordu. Dedesi Stelyanos Hrisopulos adındaki bir balıkçıydı. Kızı Yuanna öleli 4 sene olmuştu. Eşinin ölümünden sonra vereme düşmüş bu çocuğu da kendisine bırakmıştı. Elinde kalan tek insandı ya Trifon. Trifon, okula gitmiyordu. Evde gemi yapmayı çok seviyordu. Becerikli bir çocuktu. 12 yaşındaydı. Bir gün yine bir gemi yaptı. Adına Stelyanos Hrisopulos adını vermişti. Bu gemi yaptığı diğer gemilerden farklıydı. Büyüktü, motorluydu. Kasabanın tüm çocukları bu gemiyi çok sevmişti. 3 gün üst üste yüzdürdü bu gemiyi Trifon. Kasaba çocukları 3. Gün bu gemiyi batırmayı başarmıştı. Çamaşır İpleri ve Don Gömlek Hayaletleri Küçük bir hırsız vardı ortada. Bu mahkeme o hırsız için kurulmuştu. Dört davacı vardı mahkemede. İkisinin don gömleğini çalmıştı. Birinin jarse yorganı birinin de ampul ve pardösüsünü çalmıştı. Bir de bu pardösüyü satın alan bir çocuk vardı. Bu çocuk bilmiyordu ki hırsızlık malı olduğunu. Mahkeme herkesi dinledi. Kaç ay verdi peki bu küçük hırsız çocuğa? Onu kimse bilmiyordu işte. Bunu düşünmemek gerekirdi. Ne de olsa o bir çocuktu. Annesi dul bir hanımdı. Herhalde fazla yük yüklemişti çocuğun üzerine. Cezası düşünülmemeliydi. Unutmalıydı don gömleği. Ben Ne Yapayım? Tüm işi yazmaktan ibaretti. Böyle de geçirmek istiyordu zaten. Haftalık 2 lira kazanıyordu yazdığı gazeteden. Önceleri bir anasıyla kendisine yetiyordu bu para ancak artık yetmez olmuştu. Geçenlerde gördüğü bir arkadaşı ticarete atılmıştı. Eski memurdu halbuki. Fakirdi. Artık ticaret sayesinde zenginlemişti. Kendisi de düşünüyordu ticarete atılmayı. Babası yaşarken denemişti bir kere. Ortak oldukları kişi dolandırmıştı kendisini. Sonra da kapatmak zorunda kalmışlardı dükkanı. Yine dönmek istiyordu ticarete. Havuz Başı Aşık adam. Kör kütük aşık. Tüm dünyaya kör olan gözleri bir tek onu görünce açılıyor ancak nafile çabalar. Göremiyor o gün. Sırf onu görmek için binmiş olmasına rağmen tramvaya göremiyor onu. Derken bir adam gülümsüyor kendisine yanında da bir kadın var. İlk başlarda aşkını düşünmekten karşılık veremiyor bu gülümsemeye ancak sonradan farkına varır varmaz veriyor karşılığını adam da kadın da geliyor yanına. Kadın ilk kez geliyormuş İstanbul'a. Adam da gezdirmeye çalışıyor, camileri gösteriyormuş. Birkaç yeri tarif ediyor onlara, tanıtıyor İstanbul'u ancak aklı hep aşkında gözleri hep onu arıyor. Uzun Ömer Ömer, 2.25 boyunda 170 kg gelen bir adamdı. Adı Uzun Ömer 'e çıkmıştı. Herkes cüssesinden korkardı. Ancak cüssesi kadar büyük bir kalbi vardı. Kendi halinde, iyi bir insandı. Ne var ki insanlar ona canavar gibi bakıyor çoğu zaman uzun boyuyla iri cüssesi ile dalga geçiyorlardı. Büyümesi 3 yıl önce durmuştu esasen. Artık evlenmek istiyordu. Ancak hiçbir kız kendisine yanaşmıyor, yanaşanlar ise dalga geçiyordu. O da kendisiyle dalga geçen kimseyi etrafında istemiyordu. Dedesi de böyle iri biriymiş ninesi öyle diyordu. Kraliçenin Evinde Güzellik nedir? Neyle tanımlarız güzeli? Kaşları keman, dudakları kiraz, yanakları elma olan bir kız güzel midir? Peki bunun yanına cilveli de eklersek? O zaman güzelliğin tanımı değişir. Pek çirkin ama çok cilveli olan bir hanım da güzel sayılabilir. Kişiden kişiye değişir güzellik dediğin. Herkes farklı bir tanım yapar. Herkeste farklı bir tanım geçerli olur. İnci hanım çok güzeldi. Sanatçıydı. Kerime Nadir okurdu. Çiçeklerden Fesleğen kuşlardan Serçe'yi severdi. Güzeldi. Evlenmek istiyordu ancak kriteri yoktu. Sanırım aşık olmak istiyordu. Değerlendirme: Sait Faik Abasıyanık, büyük hikayecimiz, üstadımızın kaleminden olan hikayeleri beğenmemek mümkün değil. Sanki her bir hikaye ayrı bir roman. Ayrı bir hayat. Öyle içine işliyor ki insanın sanki benimle konuşuyorlar karakterler, sanki izliyorum onları gerçekten. Öyle geliyor ki çok uzakta değiller bu karakterler. Hep yakınımızdalar. Bir hayal kadar yakınımızda."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sakiz-sardunya", "text": "Geniş bir okur kitlesine sahip olan Elif Şafak bu kez de çocuklar için yazdığı Sakız Sardunya ile karşımızda. Usta anlatıcı, bildik Elif Şafak üslubunun dışında bir anlatıyla sesleniyor çocuk okurlarına. Kitap, belleklerde hoş bir yer edinecek türden. Çocukların düş ve düşünce ufkunu geliştirecek, aynı zamanda da eğlenceli bir kapı aralayacak şekilde kaleme alınmış. Kitaptaki resimler titizlikle hazırlanmış, iyi bir tamamlayıcı özelliği taşıyorlar. Sakız Sardunya kitap okumayı çok seven akıllı ve meraklı bir kızdır. İsmi bir çiçek adı olmasına karşın ismini hiç mi hiç sevmez. Çünkü okuldaki haylaz öğrenciler ismiyle alay ederler. İsmini değiştirmek istediğini annesi Hayal Hanım'a söylediğinde ise annesi : Herkes çiçekleri sever. Nokta. diyerek bu konunun bir daha açılmaması gerektiğini vurgulayarak konuyu kapatır. Büyüklere bir şey anlatmanın bazen çok güç olduğunu düşünür ve herkesin kendi ismini özgürce seçebileceği bir gezegen düşler. Küçüklüğünden beri bir hayvanı olmasını ister, ama annesi şehir yaşamının buna çok uygun olmadığını düşünür. Babası Hasan Bey ise kızını kıramaz ve ona adlarını Gece ve Gündüz koyacağı iki minik su kaplumbağası hediye eder. Sakız Sardunya'nın en sevdiği şeylerden biri babasının aldığı ve çoğu zaman yanından hiç ayırmadığı atlasıdır. Atlası, ona büyüdüğünde gideceği ülkelerin hayallerini kurdurur. Yaşıtı pek çok çocuktan farklı olarak doğaya hayranlık besler ve insanların yaşadıkları çevreyi sahiplenmeleri gerektiğini düşünür. Büyüklerin yaşadıkları mekanları temiz tutup çevreyi kirletmelerine hiçbir anlam veremez. Çevreyi korumak için bir kampanya yapmak ister fakat alay edileceği düşüncesiyle bu fikirden vazgeçer. Yetişkinlerin dünyasını sorgulayan sakız sardunya kitap okumanın yararlarından bahseden anne ve babasının neden yeteri kadar kitap okumadıklarını da kavrayamaz. Sık sık okul kütüphanesine giden Sakız Sardunya, seçtiği kitabı aldığında sıra dışı bir küre ile bulur. Merakına yenik düşer ve küreyi evine götürür. Kürenin üzerinde sekiz kıta olması oldukça gizemlidir. Üstelikte üzerindeki taşları yanıp sönmektedir. Büyük sırrı ile bir süreliğine anneannesine giden Sakız Sardunya orada kürenin gizemini çözer ve Efhima, yani efsaneler, hikayeler ve masallar ülkesine aralanan kapıdan geçerek fantastik bir serüvene atılır. Sakız Sardunya, barındırdığı felsefesi ile çocukları sevgiye, yapıcılığa, hoşgörüye öykündürecek inceliklerle yapılandırılmış. Kitap masalsı aynı zamanda da gerçeklikle bezeli yönüyle çocuklar kadar yetişkinlerin de ilgisini çekecek nitelikte. Çocuklar ve çocukluklarına özlem duyan yetişkinler için iyi bir yapıt. Sakız Sardunya Konusu Elif Şafak okurlarının karşısına bu kez çok farklı bir kitap olan Sakız Sardunya ile çıkıyor. Mükemmel romanları ile tanıdığımız ünlü yazar Sakız Sardunya kitabı ile bu kez çocuklara yönelik bir öykü/masal kitabı sunuyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sanchonun-sabah-yuruyusu", "text": "Aynı adlı öyküsüyle 1969'da Uluslararası Bordighera Mizah Hikayeleri Ödülü'nü alan Taner, yedi hikayenin yer aldığı bu derlemede de tıpkı diğer öykülerinde yaptığı gibi mizahi ton ve ironik üslubuyla toplumsal ve bireysel aksaklıkları okura sunmuştur. Sancho'nun Sabah Yürüyüşü: Devlet Konservatuarında bale öğrencisi olan Hülya burs alıp Londra'ya gidince köpeği Sancho'yu gezdirmek babasına kalmıştır. Çankaya etrafında başlayan ve sona eren bir gezinti sırasında Sancho, karşılaştığı türdeşlerin de vasıtasıyla toplumsal statüleri, yüzeysel, çarpık ve menfaate dayalı ilişkileri, insanlığın ikiyüzlülüğünü, dönemin bürokrat ve siyasetçilerinin içinde bulundukları durumu tüm açıklığıyla gözler önüne serer. Piliç Makinesi: Nesrin, beş yıl önce Akçay'da boğulunca kocası; karısının uzaktan yeğeni, iki evlilik ve sayısız ilişki yaşamış 23 yaşındaki Serap'la bir ilişki yaşamaya başlamıştır. Ne salt cinselliğe dayalı bu ilişki ne eşi evden kaçan arkadaşı Nurettin'e verdiği öğütlerin onda yarattığı kahramanlık duygusu ne Alman Hastanesi'nde yatan Ali Rıza Beye yaptığı ziyaret ne de doğduğu evi görmesi anlamını kaybettiği yaşamına döndürmüştür onu. Tarlabaşı'ndaki bir dükkanda piliç çıkaran makinenin bozulmuş olmasıdır belki sebep. Ancak Atletizm Şurasından arkadaşlarıyla aldığı karar ona bir amaç vermiş, hayata yeniden tutunmasına yardımcı olmuştur. Bunu, makinenin yeniden işlediğine yorarak yeni hayatına emin adımlarla ilerler. Dürbün: Emekli Hicabi Bey, sahip olduğu uzak, orta ve yakın mesafeyi gösteren üç dürbünle Moda, Kalamış, Kadıköy üçgeninde yaşanan her türlü ahlaki yozlaşmaya hakimdir. Profesörün karısının eşini genç bir erkekle aldatması, bir bahriyelinin filikasına çarpmasına rağmen babasının nüfuzu sayesinde kurtulan çocuğun etrafta attığı fiyaka, Reza Hanım'ın eşine söz verdiği halde kumar oynamaya devam etmesi Hicabi Bey'in merceğine yansıyan önemli olaylardır. Ancak en önemlisi, kapı komşusu Niyazi Bey'in oğlu Erdem'in el dokunulmamış diye tabir edilen nişanlısı Güliz tarafından aldatıldığını ortaya çıkarmasıdır. Erdem, olayın açığa çıkmasına sevinse de kısa süre sonra denize Florya'da girdiği için Hicabi Bey'in görüş açısında olmayan bir bankacıyla evlenir. Olayı duyan semt sakinleri ise Hicabi Bey'in göz kordonu dışında kalan yerleri tercih etmeye çalışır, yakalanma riskleri olan yerlerde ise aşırıya varan temkinli davranışlar sergilerler. Salt İnsana Yöneliş: Şef olarak adlandırdıkları genç bir kadının peşinde yaratıcılıktan, özgünlükten, kendi olma bilincinden uzak bir grup gencin edebiyat alanındaki başarısız denemeleri şefin Amerika'ya gidip bir mühendisle evlenmesiyle sona erer. Dağılan grupta birkaç istisna dışında hepsi farklı alanlara yönelmiştir. Zaman zaman bir araya gelerek şefin histerikliği hakkında konuşurlar. Rahatlıkla: Üniversitenin antropoloji bölümünde doçent olan Ragıp Avşar, profesörlük titrini alabilmek için kurul üyelerinin büyük bir kısmını kendi tarafına çekmek istemektedir. Avşar'ın önceki seçimlerde CHP'den milletvekili adayı olması, Kürt kökenli olması ve babasının Alevi şeyhi olması Cuntacılar, 147'ler ve bağımsızlardan oluşan kurul üyelerini birbirine düşürür. Tamamen liyakatten uzak bu değerlendirme sonucunda talebi reddedilen Avşar'ın yerine görmedikleri ve hakkında hiçbir fikre sahip olmadıkları Erzurum Üniversitesi'nde doçent olan Mazlum İnal seçilir. İnal'a sonuç, Cuntacı grubun manevi şefi Cevat Sakaoğlu tarafından telgrafla bildirilir. Ases: Fenerbahçe'ye attığı golün, hiç kimse görmemesine rağmen, eliyle temas ettiği için sayılmaması gerektiğini hakeme bildirecek kadar dürüst, Vefa'yı daha iyi ekonomik şartlar sunmasına rağmen reddedecek kadar değerbilir, sahada ona tokat atan oyuncuya karşılık vermeyecek kadar güzel huylu, kaybetmeyi de kazanmayı da aynı şekilde karşılayacak kadar olgun olan Hacettepeli Ases, futbolun yarattığı rekabetçi havayla baş edemez ve iki sezon süren futbol kariyerini ardında bırakarak kendinden ödün vermeyeceği bir iş olan muslukçu ustalığına geçiş yapar. Gülerek Ölmek: Doğma büyüme İstinyeli olan ancak beş yıldır Ankara'daki bir şirkette yüksek mühendis olarak çalışan elli yaşlarındaki Sekban Bey, üç günlüğüne Akçakoca'ya gitmeye karar verir. Arkadaşı Necmi Bey'in vasıtasıyla bulduğu otele ulaşır ulaşmaz havanın kapalı olmasına aldırmadan denize açılır. İstanbul'da deri üzerine iş yapan Bay Moris ile ailesi, Golf Kulübünden tanıdığı, bir benzincinin müdürü olan Hüsrev Bey ve birkaç müşterinin takdirini almak Sekban Bey'i, rüzgarın çıkmasına, dalgaların yükselmesine aldırış etmeden ertesi gün yeniden denize yönlendirir. Ancak bu hırslı başkaldırış onu az daha ölüme sürükleyecektir. Olaya tanık olan Bay Moris'in torunu küçük Mordahay'ın bu olanları diğerlerine anlatma ihtimalinden korkan Sekban Bey, zaman geçtikçe içinde bulunduğu gerilime dayanamaz ve yaşadıklarını tüm çıplaklığıyla otel müşterilerine itiraf eder."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sanri", "text": "Tuğba Sarıünal oyunculuk kariyerinden sonra başka alanlara yönelmiştir. Sanrı da Sarıünal'ın kaleminden çıkan ve söylenenlere göre başta bir senaryo olarak tasarladığı sonradan kitaba çevirdiği bir çalışması olmuş. Yazar olarak çok bilinirliği olmasa da okuyucu kitlesi tarafından tanınan kitapları var. İlk kitabı 2013'te çıkan 'Nakil' kitabıdır. Daha sonra Sanrı, Paranoya ve Arkadaşlar Ev Halim kitapları bunu takip etti. Sanrı kitabı oldukça hareketli ve sürükleyici bir hikayeye sahip. Aslında başlarda rutin ve durağan bir giriş yapsa da kısa zamanda okur kendini çok hızlı akan bir olay örgüsünün içinde buluyor. Kitabı olabildiğince ipucu vermeden anlatmaya çalışacağım ki okuyacak olanların hevesini kaçırmayalım. Çünkü kitap her sayfasında gerçekten böyle mi, acaba doğru mu, doğru değilse nasıl diye büyük sorular bırakarak insanı okumaya teşvik ediyor. Sonunun tahmin edilmesi güç ve şaşırtıcı olduğu bir kitabı okumak her zaman zevk vermiştir. Bu da öyle kitaplara iyi bir örnek desem yerinde olur. Kitabın bir kısmına geldiğinizde kendinizi olayları çözmüş sanıyorsunuz ama biraz daha ilerlediğiniz de aslında olanların ne kadar değiştiğini fark ediyorsunuz ve bir okur için gerçekten büyük bir haz yaratıyor. Yazar olarak çok iyi bilmediğim ve çok da kitabı bulunmayan bir kişi olması nedeniyle kitaba önyargılı yaklaşmıştım. Çok bir beklentim olmadan ve kitap hakkında da hiçbir yorumu okumadan kitabı okumaya başladım. Okudukça şaşkınlık ve beğeni duymaya başladım. Çünkü olay örgüsü ve tarzı beklediğimden oldukça farklıydı. Tuğba Sarıünal Türk popüler kültür yazarlarının biraz dışına çıkmış, olay örgüsü, tema ve tarz olarak farklı bir seçenek sunmuş. O nedenle kitaba bir önyargı beslemeden başlamanızı tavsiye ederim. Karşılaşacağınız iyi bir kurgu, analiz ve duygusal yoğunluk olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Dil olarak bakıldığında son derece basit ve okuru yormayan bir tarzı var. Böyle kitaplarda dilin bu tarz olmasından yanayım. Çünkü zaten karışık olay örgüsünü çözmeye çalışırken bir de dil karmaşasıyla uğraşmak insanı kitaptan soğutabiliyor. Ama Sanrı kitabında bunu yaşamadığımı belirtmek isterim. Okurken bir akıcılık ve bütünlüğün söz konusu olduğu bir kitap olmuş. Gereksiz betimlemeler ve uzatmalar da olmadığı için kitabın ve konunun içindeki heyecanı kaybetmiyorsunuz. Diğer türlü olduğunda konunun heyecanını kaybetmemek için betimlemeleri geçmek bir an önce olay akışına girmek istediğimiz için okumak zevksiz bir hal alabiliyor. Kitabın verdiği birkaç mesaj olduğunu da düşünüyorum. Okumak isteyenlerin hevesini kaçırmamak adına bahsetmeyeceğim fakat kitap bittikten sonra olayın ve kişilerin üzerine biraz düşününce çıkarılabilecek mesajlar olduğu fark ediliyor. Bir okur olarak benim bir kitapta en sevdiğim yanlardan birisi de budur. Kitabı bitirdikten sonra bıraktığı his ve haz son derece önemlidir. Bu algı hem kişinin o yazarın diğer kitaplarına olan ilgisini belirler hem de kendi okuma rutinine balta indirmemiş olur. Polisiye tarzına yakın bir havası olan kitabın aksiyon severler tarafından da beğenileceğini düşünüyorum. Daha öncede belirttiğim gibi bu kitap beklentimin üzerinde bir tatmin sağladı, o nedenle rahatlıkla okunmasını tavsiye edebilirim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/satranc", "text": "Satranç, Stefan Zweig'ın bir nevi dünyaya vedası niteliğindedir. Ölmeden önce yazdığı son eser olan Satranç, farklı bir dünyanın kapılarını aralıyor bizlere. Kitap, iki arkadaşın New York'tan Buenos Aires'e giden bir gemiye binmesiyle başlar. Gemide gazeteciler de vardır çünkü dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic de bir turnuva için Buenos Aires'e gitmektedir. Mirko Czentovic, küçük yaşlarda anlama, konuşma gibi birçok konuda zorluk çekmiş bir köylüdür aslında. Küçüklüğünde rahip olan babası ve arkadaşının her akşam oynadığı üç el satranç müsabakalarını düzenli olarak izleyerek satranç öğrenmiştir. Bir akşam babasının işi çıkıp da arkadaşıyla oynadığı satranç yarım kalınca, Mirko babasının yerine oyuna girerek o eli ve devamındaki iki eli daha kazanır. Babası buna çok şaşırır ve devamında şehirdeki satranç kulübüne giderek yeteneğini herkese gösterirler. Böylece büyük bir şöhrete ulaşan Mirko Czentovic, en sonunda da dünya şampiyonu olarak şöhretini zirveye ulaştırır. Fakat satranç oyunu bitip de masadan kalkınca, çevresindekilere küçüklüğündeki aptal bakışlarla bakmakta ve gazetecilere saçma ve anlaşılmaz yanıtlar vermektedir. Bu nedenle gazetecilerle veya çevresindeki insanlarla satranç dışında hiç konuşmamaktadır. Gün geçtikçe gemideki yolcular arasında bir satranç şampiyonu olduğu duyulmaya başlar. Bunu duyan milyoner petrol zengini olan McConnor, Czentovic'e para karşılığı bir el satranç oynamayı teklif eder. Czentovic ise bu teklifi seve seve kabul eder. Fakat Czentovic'e karşı o sırada orada bulunan tüm satranç meraklıları birlikte oynayacaktır. Hamle sırası rakiplerine geldiğinde Czentovic salonun alt başındaki masaya gidip oturuyor, hamle sırası kendisine geldiğinde ise ayakta bir saniye bile duraksamadan hamlesini yapıyordur. Sonunda yalnızca kırk ikinci hamlede rakiplerini mat eder. Fakat yenilgiyi hazmedemeyen McConnor Czentovic'e bir el daha teklif eder. Yeniden yenilgiye doğru giderlerken beklenmedik biri çıkagelir. Yapacakları hamlenin yanlış olduğunu, eğer bu hamleyi yaparlarsa birkaç hamle sonra yenileceklerini söyleyerek doğru hamleyi yapmalarını sağlar. Bu her hamlede böylece devam eder ve sonunda Czentovic ile berabere kalırlar. Buna oldukça şaşırır ve sevinirler. McConnor adının Dr. B. Olduğunu öğrendikleri dostlarına bir el tek başına Czentovic ile oynamasını, parasını kendinin ödeyeceğini söyler. Fakat ne var ki Dr.B. oyun biter bitmez utangaç ve pişman bir hale bürünür. Bunun imkansız olduğunu, 25 yıldır hiç satranç oynamadığını söyleyerek oradan ayrılır. Dr. B. nin Czentovic'i yenmesini isteyen McConnor ve diğerleri aralarından birini Dr.B'yi ikna etmek üzere güverteye gönderirler. Dr.B'de bunu yapamayacağını söyler ve hikayesini anlatmaya başlar: Seneler önce, babasıyla bir avukatlık bürosu işletirken, hükumetten gizli işler yaptığı gerekçesiyle tutuklanır. Fakat hapise atılmak yerine, içinde yalnızca bir koltuk, bir dolap, bir leğen ve küçük parmaklıklı bir pencere olan küçük ve alçak tavanlı bir odada tutulur. Başlarda bir sıkıntı yaşamasa da, zamanla saati ve zamanı bilemeyerek, yemeğini getirip götürmek dışında bir şey yapmayan ve kendisiyle tek kelime dahi konuşmayan bir gardiyanı görerek ve zamanını artık tüm ayrıntılarını ezberlediği pencereden görülen duvarı izleyerek tüm beyin fonksiyonlarını yitirmeye başlar. Zaman zaman sorguya götürülmektedir ve hiçbir iş görmediğinden gittikçe zayıflayan beyni ve düşünce gücü ile sorgu sırasında ağzından bir şey kaçırmamak için büyük bir çaba harcamaktadır. Bir gün sorgu için beklediği odadaki askıda duran bir asker montunun içinde bir kitap görür ve onu çalar. Çok mutludur, zira geçen onca zamandan sonra ilk defa beynini çalıştıracak bir aktivitesi olmuştur. Hücresine geldiğinde kitabı açar ve onun bir satranç oyunları kitabı olduğunu görür. Başta hayal kırıklığına uğrasa da, sonraları ekmek içinden yaptığı taşları ve satranç tahtası olarak kullandığı kareli yatak örtüsü ile kitaptaki tüm oyunları oynamaya başlar. Zamanla tahta ve taşlara da ihtiyaç duymadan zihninde satranç oynamaya başlar. Fakat bir süre sonra bu bir saplantı halini almaya başlar. Tüm zamanını -uyku dahil- satranç oynayarak geçirmeye ve kendi kendisiyle oynamaya başlar. Lakin bu kez de kendi kendiyle oynarken yenildiğinde kendine kızmaya başlar. Oynarken gereğinden fazla heyecanlanmaktadır. Bir seferinde yine kendine karşı kaybedince sinir krizi geçirir ve eliyle camı kırarak elini keser. Sonra da hastaneye kaldırılır. Doktorun onun soyadını tanıması sebebiyle onu bir şekilde oradan çıkarır. Artık özgürdür, fakat bir daha satranç oynamamaya kararlıdır, ta ki gemideki karşılaşmaya dek. Hikayenin sonunda, Czentovic ile bir el daha oynamayı kabul eder. Ertesi gün ilk elde Czentovic yenileceğini anlayınca pes eder ve Dr.B. bir el daha ister. Fakat yine gereğinden fazla heyecanlanmaya başlamıştır. En sonunda, sinir krizi tekrar nüksetmeye başlayınca kendine gelir ve oyunu bırakır. Masada, Czentovic'i satranç taşları ile baş başa bırakmıştır. Stefan Zweig, bu kitabında başlayınca bitirinceye kadar elinizden bırakamayacağınız uzun bir öyküyle baş başa bırakıyor bizleri. Yazan: Miraç Elif Kanbay Satranç Kitap Özeti New York'tan Buenos Aires'e giden bir yolcu gemisinde satranç dünya şampiyonluğu olan Mirko Gzentoviç de vardır. Gzentoviç'in ünü sayesinde geminin içinde gazetecilerde bulunuyordur. Gzentoviç'in küçük yaşlarda anlama ve konuşma problemi vardır. Okumayı yazmayı geç öğrenmiştir. Evlerinde her akşam düzenli olarak rahip olan babası ve arkadaşının satranç oyununu oynadığını görür ve seyreder. Böylece satranç oynamasını az buçuk öğrenmiştir. Bir akşam yine babası ve arkadaşının yarım bıraktığı satranç oyununu tamamlayan Gzentoviç, babasının bunu fark etmesi üzerine onu kulüplere yazdırır. Gzentoviç'in satranç tutkusu böyle başlar. Dünya şampiyonluğuna kadar yükselir. Gemide herkes Gzentoviç'in ününü duymuştur. Petrol zengini McConnor da kulağına gelmiştir. Para karşılığında satranç oynamayı teklif eder. Gzentoviç oyun teklifini büyük bir heyecanla kabul eder. Hamleler sonrasında oyunu Gzentoviç kazanır. Yenilgiyi hazmedemeyen McConnor bir el satranç oyunu daha teklif eder. Yine yenilgiye doğru yol alırken ansızın biri çıkar. Dr.B. yapacakları hamlenin yanlış olduğunu eğer böyle devam ederse birkaç hamle sonra yenileceklerini söyleyerek doğru hamleyi yapmalarını sağlar. Oyun bu sefer berabere sonuçlanır. Gemideki insanlar büyük bağrışlarla heyecanla izlemeye devam ederler. Gemidekiler bu gizemli adamlar Dr.B. ile Gzentoviç arasında bir satranç oyunu oynanmasını isterler. Fakat Dr.B. uzun zamandır satranç oynamadığını söyleyip oradan ayrılır. McConnor yanına gidip neden oynamadığını sorduğunda o da hikayesini ona anlatmaya başlar. Yıllar önce babasıyla bir avukatlık bürosununda çalışırlarken hükümetten gizli işler yaptığı gerekçesiyle tutuklanırlar. Dr.B. ile babasını küçük penceresi olan kimseyi görmediği karanlık bir yere ayrı bir hücreye kapatırlar. Zaman geçtikçe kimseyle konuşmadığı için beyin fonksiyonlarını yitirmeye başlar. Sadece gördüğü hücrenin yanı başında duran bir gardiyan vardır. Gardiyan ise sadece yemek verir ve gider. Hiç bir şekilde Dr.B. ile konuşmaz. Bir gün sorgu için hücreden çıktığında bir odada bekletilir. Beklediği sırada bir asker elbisesinin içinde bir kitap görür. Ve bu kitabı çalar. Çaldığı için çok sevinmiştir. Çünkü uzun zaman sonra ilk kez bir şeyler okuyacaktır. Bu sayede beyin fonksiyonları düzelmeye başlayacaktır. Kitabın bir satranç oyunları kitabı olduğunu görür. Stranç oynamasını biliyordur ama kitabın sıkıcı olduğunu sanmıştır. Başlangıçta buna üzülen Dr.B. zamanla kitabı çok sever ve hatta kendisine yattığı yatağın tahtasından ve oradaki taşlardan küçük bir satranç yapar. Bu şekilde kitapta yazılan tüm oyunları oynar. Zamanla malzemelere bile ihtiyaç duymadan aklından kendi kendisiyle oynar. Zaman geçtikçe bu tutkusu bir saplantıya dönüşür. Tüm zamanını satranç oynayarak geçirir. Neredeyse uykuda bile satranç oynar. Kendi kendine oynarken yenildiğinde bile kendine kızar. Daha sonra bunu fark eden gardiyanlar onu hastaneye kaldırırlar. Bir şekilde oradan çıkmayı başarır. Özgürlüğüne kavuştuğunda bir daha satranç oynamamaya karar verir. Fakat bu kuralını gemide bozar. Bu şekilde McConnor'a anlatırken tam o esnada Gzentoviç bir el satranç oyunu daha oynamayı teklif eder. Sonra Dr.B. ile satranç tahtasına tekrar oyuna koyulurlar. Oyun esnasında kaybedeceğini anlayan Gzentoviç pes eder. Dr.B. de fazla heyecanlanınca sinir krizi nüksetmeye başlar. Sonunda Dr.B. kendine gelir ve oyunu bırakmaya karar verir. Masada Gzentoviç'i stranç taşlarıyla tek bırakıp şapkasını nazikçe takar ve oradan usulca uzaklaşır. Gzentoviç ise bu son derece nazik ve kibar beyefendinin arkasından bir amatöre göre fazla yetenekli der ve biter. Değerlendirme Stefan Zweig, 28 Kasım 1881 yılında Viyana'da doğmuş Yahudi kökenli bir yazardır. Onun edebi hayatını üç evrede inceleyebiliriz. İlk olarak onu etkileyen ve ilk eserlerini vermesini sağlayan 1. Dünya savaşı yıllarıdır. Salzburg yıllarında dünya evine girer. Hitler öncülüğündeki sürgün yıllarında Satranç adlı eserini yayımlar. Satranç o yıllarda soyluların oyunudur. Satranç'ın büyüsünü kitabı okurken de hissedebildim. Yazarın tüm eserlerini tavsiye etmemle birlikte şunu söylemeliyim ki Stefan Zweig'in uzun öyküleri hacim olarak kısa olmasına rağmen derin düşünceler barındırmaktadır. genel olarak sıkıcı bir roman hikaye güzel diyorlar ama ben neresi güzel bulamadım 25-03-2015 20:29 elime aldım ve bırakamadım bir solukta bitti 19-06-2015 17:14 satrancı sevdiğim için merak edip aldım okudum hikaye baya farklı biraz depresif bir konusu var ama oldukça güzel bir kitaptı 18-12-2015 13:14 baştan aşağı çok sıkıcı bir kitap olay örgüsünüde hiç beğenmedim tavsiye etmiyorum 20-12-2015 14:30 mükemmel bir yazarsın stefan zweig satranç kitabını elimden bırakamadım kendimi fena kaptırdım bir gecede okudum mükemmel ötesi bir roman 24-12-2015 18:31 dramatik bir roman ben cok begendim 27-12-2015 21:18 kitap çok kötü 70 sayfa falan olmasına rağmen zorla okudum diyebilirim 28-12-2015 20:18 satranç roman sıkıcı bir kitap ama bazen güzel taraflarıda var mesela hikayesi güzel 02-01-2016 13:41 okuduğum en güzel romanlardan bir tanesi satranç stefan zweig mükemmel kurgulamış okumaya değiyor verdiğiniz paraya ve zamana da değiyor mutlaka okuyun 02-01-2016 20:20 müthiş bir kitap elime aldim ve bitti 02-01-2016 22:24 kitap kotu geliyo ilk baslarda, kitabi okudugunuzda fakat birdaha okudugunuzda zevkten dort kose olursunuz 04-01-2016 00:17 satranç oynayan rahip babası değil, ona sahip çıkan bir adam. 04-01-2016 14:44 son sayfaları güzel başı çok sıkıcı 10-01-2016 13:19 her romanın başı cirkin sonu guzeldir 12-01-2016 12:24 çok farklı bir roman bazen sıkıntı bazen güzel 27-01-2016 23:04 kitap hakkında en hiç düşünmeden çok sıkıcı beğenmedim diyenlere aldırmayın. kitabın vermek istediği mesajı, karakterlerin ve olayların gerçek hayatta temsil ettiklerini anlayabilirseniz gerçekten etkileyici bir kitap. 04-02-2016 16:54 kitap böyle düz bir şekilde okursanız çok anlamsız gelir kitapta anlatılmak ve verilmek istenen mesaj sadece yazılanlara bakılarak anlaşılmaz bu yüzden bazı okurlara çok sıkıcı bir kitap olarak görülebilir.ama mütiş bir kitap herkese tavsiye ederim 14-02-2016 14:49 dil ve anlatım hocası zorla okuturdu, ama çok beğendim, ilki okuturmuşşşş satranç bana göre oyun değil, hayatın siyah beyaz karelere dökülmüş halidir...... 06-03-2016 14:54 gercek hayatla bag kurabilirsek satranctahtasinin her bir karesinin ayri bir onemi ve degeri oldugunu ve olaylara yorum getirme becerimize katkisi bulunmakta 12-03-2016 12:26 çok güzel bir kitap. aldığım gün okuyup bitirdim. bu tür kitapları pek fazla okuyamam ama bu kitap gerçekten çok güzel yazılmış bir kitap. bu kitabı anlamak istiyorsanız gerçekten dikkatle ve kitabın derinliklerine inerek okumalısınız. saçma yorumlara kapılıp ta bu kitabı okumzsanız gerçekten çok şey kaybedersiniz. özette belli başlı hatalar var 1.rahip mirkonun babası değildir onu yetiştirmek için yanına almıştır. babası bir iş kazasında hayatını kaybeden bir denizcidir. hikaye kısmına kadar kitabın yorumundan uzaklaşılmıştır. olayların seyrinin biraz daha düzgün yazılması gerekir . kitap biraz sıkıcı gelsede genel hatlarıyla eğlenceli bir kitaptır 15-12-2016 00:48 başta hiçbirsey anlamadim ama sonlara dogru anladim ve çok guzel bir roman tavsiye ederim 19-12-2016 20:53 hiç güzel değil hocamız zorla okutuyor çünkü sözlü notu verecek 12-01-2017 20:54 ortalara doğru sabredin sonra güzelleşiyor 11-03-2017 23:24 dil anlatım öğretmeni ceza olarak vermişti kitabı ve iyikide vermiş kitap çok güzel önemli olan okumak için okumak değil öenmli olan anlama kiçin okumak kitabı anlayarak okursanız mükemmelin ötesi bir hikaye sizi bekliyor kitap sürükleyici 01-05-2017 20:28 acikcasi kitabi begendim satranc oynamaya ilgim oldugu icin kitap beni icine cekti allah razi olsun 09-05-2017 11:55 satranç oynamayı sevmediğim için ilgimi çekmedi ve beğenmedim 14-05-2017 09:59 kitap okumayı çok sevmem ama bu kitap çok hoşuma gitti herkese tavsiye ediyorum 14-05-2017 20:08 bence harika bir kitap 22-05-2017 18:41 kitap çok sıkıcı 29-05-2017 23:47 satranç oynamak tutkumdur. bu kitabı kızım önerdi. sıkılmadan okudum. çok heyecanlı. özel eğitimciyim. mesleğimle de ilgili. olayların örgüsü ve gidişat ile sonun tahmin edilememesi kalitenin göstergesi. 01-06-2017 23:58 kıtabı okumak ıstıyorum guzel bır kıtaba benzıyor 20-07-2017 11:30 stefan zweig gerçekten anlatmak istediği ana fikri hep farklı yollardan anlatan bir yazar..ben bütün kitaplarını çok büyük bir keyifle okudum.kitapları genelde kısa olduğu içinde bir solukta okuyuveriyorsun..benim kitapları arasından favorim kesinlikle satrançtır..bu kitap bana yapmak istediğin birşeyi ne kadar çok tekrarlarsan kesinlikle başarırsın sonucunu verdi..kahramanın her ne kadar başka bir seçeneği olmasada tekrar tekrar satranç okuyup denemeler yaparak,satranç şampiyonu olması etkileyici bir hikayeyi bize sunuyor.. bence ılk 10 sayfasina kadar sıkıcı bır kıtap . sonrasınıda beğenemedım ama en sonn çok guzel bitti... 22-10-2017 12:12 kitabın sonu yok amacı belli değil 06-11-2017 19:54 rahip ne demek ben anlamadım 01-01-2018 15:09 rahip derken kişinin mesleğinden bahsediyor yani onu yanına alan adam 31-01-2018 13:24 nazi faşizminden çok etkilendiği belli yazarın.pskolojisini çok derinden etkilemiş ki en son hayatına karısıyle birlikte son vermiş.kitabı severek okudum. 14-02-2018 04:41 gün içinde okuduğum ikinci stefan zweig kitabı. \"bilinmeyen bir kadının mektubu\"ndan sonra çok \"satranç\"taki beklentimde bir hayli fazlaydı. genel olarak güzel bir kitap. dr.b' nin satranç zehirlenmesini konu almış. satranç oyununu kesinlikle sevmiyorum. bir oyunu sadece zevk için oynarım. bir oyun için düşünüp kafamı yoramam. dr.b' nin yerinde olsaydım o hiçliğin içinde bende aynen onun gibi deliliğe kadar gidebilirdim satranç konusunda. yine de satrançı o kadar sevmediğim için kitabın tam olarak içine girmem mümkün değildi. yine kısa ve \"bilinmeyen bir kadının mektubu\" kadar olmasa da bence fena değil diyebileceğim bir kitaptı. oncelikle stefan zweig çok beğendiğim bir yazar sadece santranç kitabini okumak yetti çok begenmem için. new york'tan, buenos aires' e giden bir gemide dünya satranç şampiyonuyla satranç oynayan dr. b' nin yaşadıkları gerçekten heyecanlandırıyor okurken. hitler döneminde yaşamış ve bundan fazlasıyla etkilenmiş olan zweig, nazi işkencelerinin bir insanın duyularını nasıl körelttiğini işliyor ve satrançla bir parça özgürleştiriyor kahramanı. çünkü satranç bir oyun değil, stratejilerin yapıldığı, bir adım ötesini düşünüp görebildiğiniz bir yaşam tarzıdır. kesinlikle bir başyapıt. stefanin 6 kitabıni daha aldım en kısa zamanda onları da okuyacağım 😍 kitabın ingilizce versiyonunu okuyorum keşke önce türkçesini okusaydım. bu şekilde zor oluyor ama geldiğim yere kadar doğru anlamışom. özet için sağolun 06-05-2018 18:37 kitap yalınlık bakımından gerçekten çok rahat ve çok akıcı. eleştirilmesi gereken yanları ise kişilerin başta birbirleri ile çok karışması bir diğeri ise dr. b'nin gördüğü pskolojik işkenceti çok detaylandırarak uzunca anlatması, bunun dışında gerçekten okunmaya değer bir kitap, ayrıca ilgi çeken özelliklerinden bir taneside yazar zweig'in ve eşinin kitaptan hemen sonra intihar edişi. 23-09-2018 21:59 insan tahlillerinin, özellikle dr.b'nin ruh tahlilinin mükemmel verildiği bir kitap.olay kurgusu çok iyi. kesinlikle okunmalı. 25-09-2018 22:06 kitabı elinize almanızla bitirmeniz bir olacak ! okurken satranç oynama isteginizi artıracak ve sizi kitap kahramaninin esaret zamanlarındaki pskolojisiyle içine hapsedecek incelemelere sahip bir eser. stefan zweig yanlış hatırlamıyorsam bu kitaptan sonra eşi ile intihar etmiş. bu bilgiyi öğrendikten sonra kitabında yaşadığı duyguları beni çok üzdü. savaşın acı yanı onu nasıl etkilediği dr.b üzerinde çok güzel işlemiş. sanki dr.b hapsedildiği odada kafayı yememek için kendini kendisi satranç oyununda yenme çabası, zweig'in kendi iç savaşını anlatıyordu.. dünya satranç şampiyonundan daha usta olduğu aşikarken yine de korkularına yenik düşüp ona mağlup olan bir adamdı dr.b yani zweig. kendisi de çok çabalamış ama savaşın getirdiği korkularına yenik düşmüş.. stefan zweig'ın yazım olarak en başarılı bulduğum eseri. bir yolcu gemisi düşünün. bu gemide hem dünyaca ünlü ve hayatında kimseye yenilmemiş bir satranç şampiyonu, hem geçmişte satranç zehirlenmesi hastalığı geçiren bir adam bulunuyor. bu iki karakterin yollarının karşılaşmasıyla olanları okuyoruz. bu iki karakterin geçmişlerine de dönerek pskolojilerini inceliyoruz da diyebiliriz. hala stefan zweig'la tanışmadıysanız bu kitabına bir şans verebilirsiniz. ah zweig... bir insanın yazdığı tüm eserler mükemmel olabilir mi sorusunun yanıtısın adeta. satranç, benim en sevdiğim kitaplarımdan biridir. bazı yerlerinde sıkılmış olsam da gene de çok beğendim. puanımı 8/10 olarak belirledim. 🍒 umarım siz de beğenirsiniz.🐧size iyi okumalar... stefan zweig bu eserinde pskolojik tahlillerde ne kadar başarılı olduğunu kanıtlamış. kitabı elimden bırakmadan okudum, sanki izliyormuşum gibiydi. bir olay hikayesi değil, bir durum hikayesi. bu tarzı sevenlerin gerçekten beğeneceği bir eser. ince, sürükleyici sade bir dille yazılmış çok güzel bir kitap. üniversitedeki öğretmenimin önerisiyle okumuştum, 3 günde bitirdiğim muhteşem bir kitap. bence özellikle her pskoloji öğrencisi okumalıdır. olay bir yolcu gemisinde satranç oyunu ile geçer. ama beni kitapta en çok etkileyen şey dr.b 'nin kapatıldığı hücrede yapayalnızken satranç tahtası ve taşları olmadan satranç öğrenip kafasından satranç oynamasıdır. çok zekice,hayran kalmıştım okurken. ve hücrede yalnızken insanın nasıl bir pskolojide olduğu, ne kadar acı verici bir deneyim olduğuna da değiniyor. okumalısınız kesinlikle sayfa sayısı az kendisi sıkıcı bir kitap okudum ama hiçbir şey anlamadım 04-05-2019 18:19 stefan zweig'in son kitabı satranç, zaten satırlarından da bunu anlamak çok zor değil ,diğer kitaplarından farklı bir üslup kullanmış zweig satranç'ta. yine diğer kitaplar gibi kısacık bir kitap, yarım saatte okunabilir. iki arkadaşın içinde satranç şampiyonu bir adamın olduğu bir gemiye binmeleriyle başlayan kitap şaşırtıcı olaylarla devam ediyor, tekdüze, stabil bir anlatım yok. anlatılanları anlamak içinse okurların biraz çaba harcaması gerekiyor elbette. kitaba çok büyük beklentiler ile başlamıştım ve bunu karşılamayacağından korkmuştum.ama böyle bir sorunla karşılaşmadım. kitabı tek seferde bitirdim. çok beğendim. akıcı bir kitap. kısa olmasına rağmen bir o kadar da anlamlıydı diyebilirim. kitaplar hayatımızda çok büyük bir öneme sahiptir ve zor zamanlarımızın kurtarıcısıdır. bu kitapta buna çok güzel vurgu yapılmış. eğer okumadıysanız hemen okumanızı tavsiye ederim. insanlara beyninin sınırlarını nasıl zorlayabildiğini anlatan, imkansız gibi görünen şeylerin aslında ne kadar mümkün olduğunu anlatan bir kitap. başta merak uyandırıcı gidiyor. daha sonra üzücü biraz depresif bir hikayeyle karşılaşıyorsunuz. ancak sonu gerçekten hiç beklemediğiniz gibi bitiyor. herkes beğenmeye bilir. herkesin tarzı farklı.şahsen ben çok beğendim. favori kitaplarımın olduğu köşemde duracak bir kitap. 10-02-2021 16:10 bir günde okuyup bitirdiğim bir kitap. hayatım boyunca satranç oyunu her zaman büyüleyici gelmiştir. kitabı okumanın bir nedeni de budur aslında. kitap da aynı oranda büyüleyici ve mükemmel bir zeka ile yazılmış bence. okurken o anı yaşar gibi içinde hissettiğim yerine göre gerilip yerine göre sevindiğim bir kitap. okumak isteyenlere tavsiye ederim. bana bu kitabın kazandırdığı önemli bir düşünce var ki o da zamanın kıymeti... bir odada yapacak bir şey bulamayıp satrancın tüm hamlelerini ezberleyecek kadar sıkılan kitap karakterimiz, dünyada yapılacak çok şey olduğunu ve -nasıl olsa özgürken- vakti hep değerlendirmek gerektiğini hatırlattı bana bu eser. kitap fena değil ama fazla abartıldığını düşünüyorum. 04-12-2021 15:06 okumadım ama yorumları okudum güzel bir kitap 12-04-2022 21:07 kitabın vermek istediği mesaj nedir 15-07-2022 22:58 satranç kitabı vermek istediği mesaj nedir 12-11-2022 23:00 arkadaşlar kısacık kitap çök da güzeldir tam bir hayat dersidir kolayı tercih etmeyin okuyun size çok şey kazandırır 14-02-2023 20:43 mesaj olarak bana bir insanı tek bir şeye odaklanmaya zorlarsanız dünya şampiyonunu bile yener gibi geldi 17-05-2023 22:06 dr. b. nazi almanyası döneminde bir suç nedeniyle gözaltına alınır. burada sorgu odasındayken bir subayın cebinden bir kitap çalar. bu kitap bir satranç kitabıdır. bu kitap satrancı onun adeta hayatının bir parçası yapacaktır. 24-07-2023 13:12 kitap kısacık zaten güzelde bir konusu var yalnızlığın nasıl bir işkence olabileceği insanın tek bir konuya odaklandığında ukaşabileceği nokta beynin nasıl kontrolsüz bir noktaya gelebileceği gibi bir çok pskolojik konu içeriyor bu kadar kısa bir hikaye ile tüm bunları anlatabilmek stefan zweige özgü birşey 23-10-2023 21:13 stefanin aslinda cogu kitabi cok guzel ama satranc kitabinda cok fazla detaya girmis ve kitabi skicilastirmis yoksa konusu cok guzel bir kitap"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/savas-ve-baris", "text": "Zengin bir ailenin çocuğu olarak Rusya'nın Tula şehrindeki Yasyana Polyana adlı konakta 1828 yılında doğan Lev Nikolayeviç Tolstoy edebiyat tarihinde dünyanın en iyi yazarları arasında kabul edilir. Diriliş, Gençliğim, Anna Karanina, Hacı Murat, Tanrı Bizim İçimizdedir önemli eserlerindendir. 82 yaşında vefat eden Tolstoy, zengin bir ailenin çocuğu olmasına rağmen Marksizm fikrinden etkilenerek bütün malını köylülere dağıtmıştır. Onlar gibi yaşamaya da çalışmıştır. Bu düşüncelerini eserlerine de yansıtan yazar, Rus ve dünya edebiyatında unutulmaz yerini almıştır. İlk kez 1869 yılında yayınlanan Tolstoy'un unutulmaz eserlerinden Savaş ve Barış, dünya edebiyatının en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir. Beş yüze yakın karakteri barındırır roman. Edebiyat eleştirmenleri tarafından bir daha böyle bir eserin yazılamayacağı düşünülmektedir Romandan ziyade tarihi bir belge niteliği taşıyan kitap, 1805 yılında Çar 1. Aleksandr'ın iktidara gelmesi ile başlar. 1812 yılında Napolyon'un Rusya'ya saldırısı ile de devam eder. Eserde görüleceği gibi bol bol Fransızca konuşmalar geçmektedir. Bunun nedeni ise 2. Katerina döneminde Paris'in uygarlığın merkezi olarak görülmesidir. Böylece Fransızca saray dili seviyesine yükseltilir ve Fransız kültürü asaletin simgesi olur. İşte Savaş ve Barış bu dönemi anlatır. Romanı okurken bol bol konuşmalar arasında Fransızca kelimelerin ve cümlelerin geçtiğini görürüz. Savaş ve Barış'ta beş yüze yakın karakter olsa da özellikle beş asil ailenin 1805 yılında başlayan yaşam serüvenleri anlatılır. Bu aileler; Bezukovlar, Bolkonskiler, Rostovlar, Kuraginler ve Drubetskoylardır. Bezukovlar zengin ve asil olmasına rağmen parçalanmış bir ailedir. Ailenin başı Kiril Vladimiroviç romanın başında hastadır ve yasadışı oğlu Piyer'i halefi ilan eder. Tüm mal varlığını oğluna bırakır. Bu durum birçok kişinin ağrına gider. Çünkü mal varlığı oldukça fazladır. Piyer, iriyarı ve cesur bir adamdır. Başlarda güzelliği ile ön plana çıkan Elen'e aşık olur evlenirler. Sonra onun davranışları hoşuna gitmez görgüsüz olduğunu düşünür. O sıralarda Mason teşkilatına girer ve iç dünyasında yaşamaya başlar. Fakat bu teşkilatta sonraları umduğunu bulamaz ve hayal kırıklığına uğrar. Karısının ölümünden sonra Nataşa'ya aşık olur ve onunla evlenir. İkinci aile Balkonskiler de eski ve saygın bir ailedir. Ailenin reisi Andreyiç Bolkonski, orduya hizmet etmiş ve general rütbesine yükselmiştir. Andrey ve Marya adı iki çocukları vardır. Andrey cesur bir askerdir. Prenses Lisa ile evlenir. Talihsiz olarak karısı doğum yaparken ölür. O da aynı Piyer gibi Nataşa'dan hoşlanır. Fakat Andreyiç Balkonski bu ilişkiye karşı çıkar ve gelini olarak görmek istemez. Andrey savaşta ağır yaralanır ve vefat eder. Geride bıraktığı oğlunun bakımına ise kız kardeşi Maria Bolkonski üstlenir. Maria güzel olmayan hatta çirkin denebilecek bir kızdır. Huysuz ve ihtiyar babasının hakaretlerine ve aşağılamalarına göz yuman bir kadındır ama ılımlı ve vefalı bir karakterdir. Babasının tüm yaptıklarına rağmen ölene kadar onu bırakmaz. Rostovlar ise Moskova'da yaşayan asil bir ailedir. Yalnız son zamanlarda maddi açıdan zor bir yaşam sürüyorlardır. O yüzden çocuklarını zengin kişilerin çocukları ile evlendirip maddi durumlarını düzene sokmaya çalışıyorlardır. Nikolas adında bir oğulları, Petya, Nataşha ve Vera adlarında üç kızları vardır. Nikolas, çok büyük vatansever bir gençtir. Yakışıklıdır. Kuzeni Sonya ile büyük bir aşk yaşarlar ama sonunda istedikleri gibi olmaz. Çünkü ailesi zengin bir gelin istediği için aşkını terk eder ve ailesinin istediğini yapar. Daha sonra Balkonskiler'in vefalı kızı Maria'ya gönlünü kaptırır ve onunla evlenir. Nataşa ise romanın ana ve önemli karakterlerinden biridir. Delidolu ve neşeli bir kızdır. Olaylardan çok fazla etkilenir ve tam olarak ne istediğini bilmez. Boris'e, Andrey'e, Anatol'a ve Piyer'e aşık olur. Fakat romanın sonunda Piyer ile evlenir. Bu ailenin diğer önemli üyesi yeğenleri Sonya'dır. Fakir bir kızdır ama çok gururludur. Kuzenine aşıktır. Fakat ailesinin onu fakir olduğu için istemediklerini de bilir. Ailenin kontu öldüğünde olaylar karışır ve Sonya bir mektup ile ilişkilerine son verir. Kuragin ailesi ise oldukça tartışmalı bir ailedir. Üç evlatları vardır. Elen, Anatol ve Hippolyte'dir isimleri. Anatol oldukça yakışıklı bir gençtir. Oldukça müsrif ve çapkın bir gençtir. Elen de tıpkı kardeşi gibi güzelliği ile ön plandadır ve bütün erkekler onda hayranlık uyandırır. Başlarda Piyer ile evlenir. Fakat sonradan Piyer'in güvenini kaybeder. Çünkü huysuzdur ve şımarıktır. Asıl güvenini kaybetmesine neden olan şey ise Piyer'e yaptığı yanlıştır. Ne yazık ki yakalandığı bir hastalık yüzünden vefat etmiştir. Son aile Drubetskoylardır. Çok asil bir ailedir fakat son zamanlarda oldukça fakirleşmişlerdir. Sadece iki temsilcisi vardır. Anne Anna Drubetskoy ve oğlu Boris. Anne oğluna çok düşkündür ve hep başkalarını araya sokarak oğlunun askeri kariyer yapmasını ister. Zaten Boris'in de en büyük hayali askeri bir kariyer yapmaktır. Kitabın sonlarında Andrey askerlik yaparken ölür. Nataşa ile Piyer ve Mari ile Nikola evlenir ve roman son bulur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/schindlerin-listesi", "text": "İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudi katliamını anlatan Schindler'in Listesi, tamamen gerçek bir hikayeden kurgulanmıştır. Dönemin bir kaç fabrikatöründen biri olan Oskar Schindler'in fabrikasına işçi olarak aldığı bin yüz Yahudiyi kurtarma operasyonunu konu alıyor. Ayrıca Schindler'in Listesi romanı daha sonra sinemaya aktarılmış ve yedi dalda Oskar ödülü kazanmıştır. Oskar Schindler Çekoslovakya da yaşayan bir ailenin en küçüğüdür. Babası zengin bir fabrikatördür. Fakat bu durum yıllar sonra değişecek ve iflas edecektir. Oskar ve ailesi Almandır. Yaşadıkları bölgede bir çok Yahudi de vardır ve herkes birbirleriyle çok iyi geçinmektedir. Fakat Hitlerin ortaya attığı nazi sosyalizmi ile birlikte Yahudi düşmanlığı başlayacak ve bu durum Yahudi katliamına kadar gidecektir. Oskar yirmili yaşlara geldiğinde iş adamı olmak ve babasının yolundan gitmek istemektedir. Hiç düşünmeden aldığı bir kararla bir köylü kızı olan Emilie ile evlenmişti. Krakow'a gitmeden önce bu evliliğin mutsuz bir evlilik olduğunu anlamış ve böylece eşini Çekoslovakya da bırakarak Krakow'a gelmiştir. Krakow çoğunluğu Yahudi nüfusa sahip bir şehirdir. Yahudiler buraya altı yüz yıl önce gelip yerleşmişler ve edindikleri resim, sanat, mühendislik gibi yetkinliklerle zengin olmuşlardır. Bu durum Almanları rahatsız edince Yahudilere karşı bir dışlama politikası başlamıştır. Oskar Schindler bu bölgeye geldiğinde önceden araştırmalar yapmıştı. İlk bulduğu adam bir Yahudi muhasebeci olan Itzhak Stern idi. Stern ve Oskar'ın karşılaşmasında ilk konuşan Stern oldu. Yahudi olduğunu belirtti ve konuşma başladı. Oskar'ın ondan istediği zengin Yahudi yatırımcılar bulmalarıydı. Birden kalifiye Yahudi işçiler. Oskar'ın ise yapacağı tek şey fabrikada üretilecek mallar için müşteri bulmaktı. Gittiği partilerde karizması sayesinde tüm üst düzey kişileri tanıyordu. Stern yapacak bir şeyi olmadığını görerek bu teklifi kabul etti. İlk başta üç yüz elli kişi çalıştıran fabrika kısa zamanda çok yüksek üretim düzeylerine erişti.Yahudiler bu durumdan memnundular fakat işler daha kötüye gidiyordu. Amon Goeth adında alman subay Yahudileri Krakow'dan atma planını başlattı. Bazen yolda gördüğü herhangi bir Yahudiyi vurarak bazen yaşadıkları gettonun tümünü boşaltıp insanları gaz odalarında öldürerek, bazen ise sıraya dizip makineli tüfekle tarayarak yapıyordu. Oskar işçilerinin ölmemesi için bu tür adamlara sürekli rüşvet veriyordu. Oskar'ın fabrikası kısa sürede duyuldu. Herkes orayı yaşamak için bir kapı olarak görüyor ve girmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Krakow şehri neredeyse tamamen Yahudilerden arındırılmak üzere olduğunda Oskar en sonunda tüm işçilerini Çekoslovakya ya taşıma kararı aldı. Bunun için çok paralar verdi. Bütün işçilerini listelere yazarak oraya taşımak istedi. Listede tam olarak bin yüz kişi yazılıydı. Yeni fabrika üretime başladı fakat hiç üretim yapmadı. Burası sadece savaş bitene kadar aileleri güvende tutmak için bir sığınaktı. Altı ay sonra savaş bittiğinde kurtulan bin yüz işçiye Schindler Yahudileri adı verildi. Amon Goeth ve diğer katliam yapan kişiler asılarak idam edildi. Oskar ise 1974 yılında yaşama veda etti. Vasiyeti üzerine Kudüs Latin Mezarlığına gömüldü. Schindler'in Listesi Konusu Schindler'in Listesi gerçek bir hikayeden kurgulanarak yazılmış bir romandır. Nazi Almanya'sında yaşayan ve fabrikatör olan Oskar Schindler'in Yahudileri kurtarmak için gösterdiği çabayı anlatmaktadır. Oskar Schindler aslında Çekoslavakyalı olan zengin bir ailenin oğludur. Fakat ailesi iflas edince Almanya'ya yerleşmiştir. Yahudilerin yoğunlukta olduğu Krakow şehrine yerleşmiştir ve burada baba mesleğini devam ettirmek istemektedir. Bunun üzerine Yahudi bir muhasebeci bulmuş ve onun da yardımları ile zengin Yahudilerden sermaye sağlayarak fabrikasını kurmuştur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sefiller", "text": "Jan Valjean karakteri kitabımızın ana karakteridir. Jan Valjean yoksul bir köylüyken sırf ailesini doyurabilmek için ekmek çalmıştır. Yakalandığı için de kürek cezasına çarptırılmıştır. Sırf karnını doyurmak için çaldığı ekmek yüzünden aç kalmasına sebep olan sistem tarafından cezaya çarptırılmış olması Valjean'a çok ağır gelmiş ve defalarca kaçmaya yeltenmiştir. Her seferinde yakalandığı için ise cezası 19 yıla kadar uzamıştır. Valjean, hapisten çıktığında kendini yollara atmış ve açlığın soğuğun etkisiyle bir yudum su bir lokma ekmek bir sıcak yatak aramak için kapı kapı gezmiştir. Fakat kendisi henüz farkında olmasa bile ünü diyardan diyara yayılmış tüm kapılar Valjean'ın yüzüne kapanmıştır. Bir köpek kulübesine bile sığınamayan Valjean'ın içi iyice öfke dolmuş ve uğradığı haksızlıkları düşündükçe kalbi daha da kararmıştır. Gücünün son noktasına vardığında ona kapısını açan kasabanın psikoposu olmuştur. Psikopos, kalbi aydınlıkla dolu olan, herkesi anlayıp yardım etmeye çalışan, insanların içerisindeki aydınlığa güvenen öyle ki yoldan geçen herkesi evine alıp geceleri evini bile kitlemeyen birisidir. Evdeki hiçbir fazlalık eşyaya tahammülü yoktur, ihtiyaç dışı her şeyi de ihtiyaç sahiplerine dağıtmaktadırlar. Jan Valjean'ın şansı belki de hayatında ilk kez yaver gitmiş ve yolu psikoposun evine düşmüştür. Psikopos onu evine kabul etmiş ve sıcak yemek yatacak yer vermiştir. Jan Valjean ise içindeki dürtülere engel olamayıp psikoposun evindeki belki de tek değerli şey olan gümüş şamdanı çalarak bu iyiliğe karşılık vermiştir. Yakalandığında ise bilgisi için psikoposa başvurulmuş psikopos ise tüm yüce gönüllüğüyle şamdanı kendisinden çalmadığını, ihityacını görsün diye kendisine hediye ettiğini belirtmiştir. Jan Valjean'ın yüreği öyle bir aydınlanmıştır ki dünyada ne haksızlığa uğrarsa uğrasın başına ne gelirse gelsin iyi bir insan olunabileceğini anlamıştır. Bundan sonraki hayatını ise bu uğurda yaşayacağına söz vermiştir. Yıllar sonra Fransa'nın kuzeyinde fakir bir kasabada Jan Valjean, Madlen Baba isimli yüce gönüllü zengin bir mücevher imalatçısı olarak yaşamaktadır. Bu fakir kasabayı öyle çok kalkındırmış buradaki fakirlere öyle çok yardım etmiştir ki ona baba demişler bir de belediye başkanı olarak seçmişlerdir. Madlen Baba'nın fabrikasında Fantaine isminde bir kadın çalışır ve Madlen Babanın bilgisi olmadan işten atılır. Zavallı Fantaine hancı bir ailenin yanına bıraktığı kızına bakmaları için aileye sürekli para gönderiri. Bu yüzden de hayat kadınlığı yapmaya başlar. Hapishaneye düştüğü bir gün yolu Madlen Baba ile kesişir. Madlen bu zavallı hasta kadına çok acır ve onu hemşirelere emanet ederek kızını kurtaracağına söz verir. Her şey yolunda giderken D kasabasında elma çalarken bir adam yakalanmıştır. Herkes onun ortadan kaybolan Jan Valjean olduğundan emindir. Onun Jan Valjean olmadığını bilen tek kişi Madlen Baba'dır. Belki bu olayın gidişatına göz yumsa ömür boyu her duyduğunda ve düşündüğünde beyninin kafasından çıkacakmış gibi olmasına yol açan o isimden sonsuza kadar kurtulacaktı. Madlen Baba, tertemiz bir ahlak anlayışının üzerine kurduğu bu hayatının ikinci yarısını böyle bir haksızlığın üzerinde devam ettiremeyeceğini anladı ve mahkeme günü jürinin önünde gerçek Jan Valjean'ın kendisi olduğunu itiraf eder. Tutuklanıp hapse gönderilecekken kaçar ve kızını beklerken vefat eden Fantaine'e verdiği sözü gerçekleştirmek için küçük Cosette'yi ona canavarca davranan hancıların elinden kurtarır. Yıllar önce iyiliğinin dokunduğu bir manastırda bahçıvan olarak çalışan adamın yanına sığınırlar. Cosette manastırda okumaya başlar. Cosette, zengin dedesi tarafından büyütülen Marius'a aşık olur. Marius isyan eden cumhuriyetçilerin safındadır. Jan Valjean da aynı saftadır. Paris kan gölüne dönmüştür ve zaferi Cumhuriyetçiler elde eder. Jan Valjean'a karşı taraftan birini öldürme görevi verildiğinde Jan Valjean karşısındakinin kendisine düşmanlık besleyen ve türlü acımasızlıklar eden Javert olduğunu görür. Javert'in hayatını bağışlar. Marius ağır yaralandığın hayatını Jan Valjean kurtarır. Jan Valjean, Cosette'nin Marius'a gönülden sımsıkı bağlı olduğunun farkındadır. Cosette'nin bir kürek mahkumunun kızı olduğu bilinmesin diye ortadan kaybolur. Marius ise hayatını kurtaranın Jan Valjean olduğunun farkınadır. İki genç birbirlerine kavuştuktan sonra Jan Valjean'ı aramaya koyulurlar. Hayatının son günlerini yaşayan Jan Valjean'ı bulduklarında o son nefesini verene kadar yanlarından ayrılmazlar. Sefiller bana göre bugüne kadar yazılmış en güzel kitaptır. İyiliğin, her karanlıktan bir dönüş olabileceğinin ve her insanın ne kötülük yaşarsa yaşasın özünde iyi kalabileceğinin anlatıldığı en güzel eserdir. İnsanların bencillik ve bireysel mutluluklarına odaklanıp hep birlikte daha mutlu ve insanca yaşanabileceğine olan körleşmesinin asıl sefillik olduğunu gözlemlediğimiz bir eserdir. İyiliğin nasıl insanın çevresini aydınlattığını kalbi kin ve nefretle dolu Jan Valjean'dan tek bir iyiliğiyle bambaşka bir insan yaratıp bu insanın da bambaşka hayatlara dokunup onların hayatlarına ışık saçmasına şahit oluyoruz. Dili oldukça akıcı ve anlaşılırdır. Kalın bir kitap olmasına rağmen elinden bırakmak istemeyeceğinizden eminim. Dünyanın en ünlü romanlarından bir tanesi olan Fransız yazar Victor Hugo'nun ilk olarak 1862 yılında yayınlanan kitap halen mükemmeliyetini korumaya devam etmektedir. Edebiyat dünyasında Rönesans etkisi yapan herkesi derinden etkileyen kitap dünyada mutlaka okunması gereken eserlerden bir tanesidir. Sefiller 1862 yılında Fransızca olarak yayınlanmıştır. Eser birden fazla ciltten ve birçok kitaptan oluşmaktadır. Toplam sayfa sayısı 1900 olan eser yıllar içinde kısaltılmış ve tek kitap haline getirilmiştir. Halen orijinal haliyle birden fazla kitap şeklinde de bulunabilmektedir. Sefiller kitabının en önemli yanı içinde gerek dönemin gerek ise günümüzün birçok duygusunu içinde barındırmasıdır. Victor Hugo insan hayatındaki sefilliğin etkisin anlatırken insan hayatında hissedebildiği tüm duyguları kitaba yansıtmıştır. Bunun yanında günlük hayatımızı etkileyen ve özellikle kitabın yazıldığı dönemde insan hayatına yön veren din, siyaset, adalet, aşk ve birçok öğeyi de kitabına yansıtabilmiştir. Tüm bu detay ve bütünlük sonrası da kusursuz bir roman ortaya çıkmıştır. Victor Hugo Sefiller kitabını yazarken kendi yaşadığı hikayelerden de esinlenmiş ve bazılarını kitaba bire bir aktarmıştır. Kitabın baş karakteri olan Jean Valjean karakterini yazarken kendisine yardımcı olan eski bir mahkum fakat o zamanlar yardımsever bir iş adamı olan arkadaşından etkilenmiştir. Romanda geçtiği gibi bir hayat kadınını tutuklanmaktan kurtarmış ve ayaklanma hikayesinde olduğu gibi eşyalardan barikatlar yaparak direnen gençlere bizzat tanıklık etmiştir. Sefiller romanının konusu 1815 yılında başlar ve 1832 yılına kadar devam eder. Kitabın ana karakteri olan Jean Valjean kız kardeşinin çocuğunu açlıktan kurtarmak için ekmek çalar fakat bu sırada yakalanır. Hırsızlık suçundan bey yıl mahkum olur. Fakat mahkumiyet sırasında tekrar kaçmaya çalıştığı için cezasını tamamlaması tam 19 yıl alır. Cezası bitip yeniden özgürlüğüne kavuştuğunda artık Jean Valjean çok farklı biridir. Yeniden hayata tutunmaya çalışır fakat eski bir mahkum olduğu için toplum tarafından dışlanır. Ne açlığını giderebilecek ekmek ne de soğuk günlerde ısınabilecek bir yer bulabilir. Sonunda yolu bir piskopos ile kesişir ve piskopos ona yemek ve yatacak yer sunar. Fakat gerek hapishane döneminde gerekse sonrasında yaşadıkları Jean Vajean'ın tüm duygularını yitirmesine neden olur ve piskoposa ait tüm gümüşleri çalarak kaçar. Fakat bu kadar yük ile yakalanması uzun sürmez ve suçunu onaylaması için piskoposun karşısına getirilir. Piskopos durumu görünce gümüşleri kendisinin verdiğini, hırsızlığın söz konusu olmadığını söyleyerek onun serbest bırakılmasını sağlar. Dahası ona iki gümüş şamdan daha verir ve karşılığında tek bir şey ister. Tüm bu gümüşleri iyi bir insan olma yolunda kullanmasını ister. Bu olay Jean Valjean'ın yok olan duygularını yeniden kazanmasını sağlar. Yıllar geçer ve Jean Valjean sahte bir kişilik ile iş hayatına atılır ve çok başarılı olur. O artık zengindir ve kasabanın en yardımsever ve sevilen kişilerinden birisidir. Fakat geçmişi onu takip etmeye devam eder ve onun gerçek kişiliğinden sadece polis şefi Javert şüphelenir. Fakat Jean Valjean'ın unvanı nedeni ile elinden bir şey gelmez. Bu zaman diliminde Jean Vajean'ın gelecek hayatını etkileyen bir kadın hayatına girer. Fantine ufak bir kızı olan fakir bir işçidir. Dönemin ahlak anlayışı babası belli olmayan bir çocuğa pek sıcak değildir ve bu yüzden işi kaybetmek zorunda kalır. Çocuğuna yemek sunabilmek için her şeye yapmaya hazırdır ve ahlak anlayışı nedeni ile dışlanan kadın yine ahlak anlayışı nedeni ile hayat kadınlığına sürüklenir. Günün birinde tutuklanma tehlikesine karşı onu Jean Valjean kurtarır ve hastaneye yatırır. Fakat Fantine yaşadıklarına daha fazla dayanamaz ve ölür. Jean Valjean'dan kızına sahip çıkmasını ister. Jean Valjean'ın hayatı temiz kalbi nedeni ile bir kez daha değişir. Kendisine benzeyen ve Jean Valjean olduğu iddiası ile masum biri tutuklanır. Kendi yerine başkasının tutuklanmasını vicdanına sığdıramaz ve gerçek kimliğini açıklar. Fakat Fantine verdiği sözü yerine getirebilmek için bir kez daha kaçar ve Cosette'yi himayesi altına alarak yeni bir hayata başlar. Yıllar tekrar ileri sarar ve Cosette artık büyümüş ve güzel bir kız olmuştur. Jean Valjean kaçak hayatına bir şekilde devam eder fakat polis şefi Javert peşini bırakmaz. Cosette Marius adındaki gence aşık olur. Fakat Javert Jean Valjean'ın izini bulunca birbirlerinden ayrılmak zorunda kalırlar. Bu sırada ihtilal başlar ve Marius ayaklananların arasında yer alır. Ayaklanma sırasında Javert yakalanır ve esir düşer. İdam edileceği zaman Jean Valjean ortaya çıkar ve idam etme görevi ona verilir. Fakat Jean Valjean Javert'in kaçmasına izin verir. Bu sırada ihtilal sert bir şekilde bastırılır ve Marius yaralanır. Onu ölümden ise yie Jean Valjean kurtarır. Marius'un tüm arkadaşları öldürülür ve Jean Valjean yaralı Marius'u hastaneye götürürken Javert'e yakalanır. Fakat Jean Valjean ölümü göze alarak Marius'u hastaneye götürür ve Javert hiç bir şey yapamaz. Bunun üzerine görevini yerine getiremediği ve duygularını işine karıştırdığı için intihar eder. Marius iyileşir ve Cosette ile evlenir. Jean Valjean, Javert'e verdiği sözü tutarak teslim olmaya gider fakat Javert'in öldüğünü öğrenir. Bir süre sonra kendisi de hayata veda eder. Bir zamanlar piskoposun ona hediye ettiği iki şamdanı yanından hiç ayırmamıştır ve öldükten sonra da şamdanlar mezarının başucuna konulur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/seker-kutusu", "text": "Kitabımızın türü öykü 'dür. İçerisinde on beş adet öykü vardır. Şeker Kutusu Ali Yılmaz isminde 20 yaşlarında bir genç, nişanlısının ailesine bayram ziyaretine gideceği için şekerciye gidip aynalı bir kutu şeklinde şekerciden şeker alır. Şekeri nişanlısı Sevgi'ye takdim eder. Büyüklerin ellerini öpüp, biraz oturduktan sonra oradan ayrılır. Sevgi bu şeker kutusunu bayramlaşma sebebiyle öğretmeni Melahat'a götürür. Melahat Hanım'da her sene bayramda memleketine gelen Müfettiş Cemal Bey'lere bayram ziyaretine Sevgi'nin getirdiği şeker kutusunu götürür. Cemal Bey'in annesi Hadiye Hanım da üvey kardeşi Naciye Ablasına bayramlaşma niyetiyle Melahat Hanım'ın getirdiği şekeri götürür. Ali'nin Sevgi'ye getirdiği bu şeker kutusu öyle bir döngü içinde herkesin eline geçer ki eninde sonunda Ali'nin annesinin eline ulaşır. Babafingo Senai Efendi isminde bir adam kasabanın babası diye anılırmış. Böyle adlandırılmasının sebebi de kasaba halkının her işine yardımcı olmasından dolayıdır. Bir gün kasabanın öğretmeninin çocuklar için yaptığı etkinliklerin biri kasaba halkının eşrafından birinin işine gelmez. Bu durumu Senai Efendi'ye şikayet eder, öğretmeni köyden göndermek ister. Adam Senai Efendi'yi öyle bir dolduruşa getirir ki Maarif memurları gelince bu öğretmeni bir bahaneyle köylerinden başka bir köye tayinini çıkartır. İnsan Sarrafları Ragıp isminde umum müdürlüğünde çalışmış bir bey işi bırakıp otel açmaya karar verir. Arkadaşı da sen bu işten anlamazsın başını ağrıtma diye söylenir. Ama ne çare Ragıp Bey dinlemez oteli açar. Oteli açar açmasına ama gelen müşteriler kendini bir şekilde kandırıp nakit param yok bankaya gidip çekeyim diye kaç lirasını alıp onu dolandırırlar. Gazoz Kapakları Boyacı Bekir'in küçük oğlu Şaban, gazoz kapaklarını toplayıp satıyordur. Nuri isimli çocukla anlaşıp Beyoğlu'na pasta yemeye giderler. Pastayı yiyince ikisinde de mide bulantısı, baş dönmesi olur. Cankurtaran çağırırlar. Pastadan zehirlenmişlerdir. Bu durum gazetelerde pasta yiyen iki çocuk zehirlendi diye yayınlanır. Patron İçerde Mi? Bir iş yerinde patronun sekreteri olan adamın iş yerine gelen müşteri vs. herkesin kendisine yönelttiği sorulardan gına geldiğini anlatan bir öykü. Öykünün genel hattı bu sekreterin patronun yanına gelen insanların sürekli onu boğacak derecede sorular sorması, sekreterin artık dile gelmesi aktarılmış. Parti Adına Kafaoğlu isimli parti başkanı eğitim müfettişine öğretmen Yılmaz'ı poker oynuyor diye şikayet eder. Hiç susmadan şikayetlerini sıralar. Bu sırada müfettiş de adama poker oynuyor bu okuldan başka okula alınsın diye ben nasıl söyleyeyim diye söylenir. Parti başkanı da partimizin politikasına uymayan hareketleri var, biz partice buradan gönderilmesini istiyoruz der. Bunun üzerine müfettiş öğretmen Yılmaz'ı yanına çağırır. Bu durumlardan bahseder. Ama ona Ankara'dan misafirler geleceğini onlarla poker oynamasını rica eder. Öğretmen de kabul eder. Morfin İğnesi Hapishane köşelerinde mahkumların nasıl bir yaşam alanları olduğuna dair izlenimler elde ediyoruz. Kazım isimli mahkuma Şakir Efendi isimli birinin iğne yapması üzerine Kazım fenalaşır hastaneye kaldırılır. İş Elli yaşlarında işsiz kalan bir adam vardır. İş ararken iş bulma servisinde güzel bir bayanla karşılaşır. Bu bayan adama adresini falan sorar üzerine de beş lirasını alır. Bu bayanla karşılaştıktan sonra aklına bir fikir gelir. Evinin bir odasına büro açmayı planlar. İş bulma servisinde ki bayan gibi kızını da bu büronun sekreteri yapar. Gazeteye gidip İtalya'ya oyuncu artist aranıyor diye ilan verir. İnsanlar da bu yalana inanıp kayıt yaptırıp para öderler. Ama sonuç olarak kimse İtalya'ya artist olarak gidemez. Atlet Komple İlkokul öğretmeni bir adamın yolculuğu esnasında Karabük'e yola çıkmasının üzerine eskiden yaşadığı bir anısı aklına gelir. Çankırı'ya yolculuğunu trenle yapmak ister. Fakat olumsuz hava koşulları buna izin vermez. Kahvehaneye sığınır. Orada bir adam sohbet açar. Yollar açılana kadar bu adam sohbet esnasında aklına hangi spor dalı geldiyse hepsinde başarılı olduğunu anlatır. Çok iyi koştuğunu söylemesine rağmen trene yetişmek için diğer yolcularla beraber koşar ama nafile arka sıralarda kalır. Dalga Katibi Uzun zamandır iş arayan Niyazi isimli gencin memur olarak tayini Kastamonu'na çıkar. Bir sevinçle tayin yerine gider. Şansına iş bölümünde karışıklık olur Niyazi'nin görev yapacağı yere başkası gönderilmiştir. Bunun üzerine Niyazi'yi iş ve işçi bulma görevine verilir. Niyazi'nin işi her gün otobüs yazıhanesinden alınan bilgiye göre kaç yolcu varsa ona göre isim bulup kağıda yazar. Bu iş önce garibine gider ama sonrasında pratiğe bağlayınca kolayına gider. Niyazi'nin bu görevi belli süre yapacağından dolayı süresi bitince yeni görevi için Azdavay'a İş ve İşçi Bulma memuru olarak tayin olur. Niyazi burada işini çok iyi yerine getirdiği için on beş gün izin verilir. Siz Kim Yılbaşı Kim? Hacı Bey isminde biri yılbaşı gününde evine arkadaşlarını davet eder, onlarla kağıt oyunu oynayacağı için hile yapma amacıyla birtakım kağıtları kahvehaneciye verir. Kağıtları Bekçi Ali'yi gönderdiği zaman eve göndermesini söyler. Hacı Bey'in arkadaşları kağıt oyunu oynarken kağıda ihtiyacı olur. Bekçi Ali'yi çağırır, kahvehaneye gitmesini söyler. Bekçi Ali kağıtları kahvehaneden alıp Hacı Bey'e teslim eder. Bekçi Ali gezinirken Kahveci Kel Bekir'in kahvesinin kapalı olmadığını görür. Kahvehanede kumar oynadıklarını görüp onlara kızar. Onlarda yılbaşı olduğu için oynadıklarını söylerler. Bunu duyan Ali siz kim yılbaşı kim diyerek onları karakola götürmeye çalışır. Taksim'deki Ev Üç kafadar arkadaş İstanbul'un farklı semtlerinde yaşamalarına rağmen her zaman bir araya gelirlermiş. Bu durum üzerine üçü bir araya gelip Taksim'de ev tutarlar. Meyhane'de eğlence arkadaşlarına da ev tuttuklarını söyleyince hepsi kendilerine hayırlı olsun dileklerinde bulunmuşlar. Bu eğlencede tanıştıkları arkadaşlarından birkaçı her gün eğlence sonrası evlerine uyumaya gelmişler. Ev tuttuk dediklerine pişman olmuşlar. Bonodan Battım Nizami Efendi isimli adam okuma yazma seferberliği başlayınca deftere çok ihtiyaç olur düşüncesiyle yüksek miktarda defteri bono karşılığında alır. Nizami Efendi'nin beklentisinin altında bu defterlere talep olur, adamcağız da batar. Kapat Çeneni Diş Hekimi Sabri Çeker'in hastası Hüsnü Bey ile arasında geçen konuşmalar aktarılmış Hüsnü Bey'in oğlu üniversitede okurken doktorların fultaym olarak çalışması konusunda görüşleri savunan kişilerle toplantılar yaptığını öğrenir. Tabi konu sadece doktorlar değildir. Oğlunun siyasi görüşlerle alakalı yanlış işlerde olduğundan yana doktoruna dert yanar. Tabi bu sohbet esnasında da Sabri Çeker hastasının dişine birkaç işlem yapar. Kapa çeneni bekle der. Selami Bey'in Şatosu Selami Bey'in devamlı evlenmek ve ev sahibi olmak gibi özelliği üzerinden başından geçenler mizahi bir dille aktarılmış. DEĞERLENDİRME Rıfat Ilgaz'ın yazar olarak özelliği mizah eşliğinde toplumsal konularda hiciv yapmaktır. Bu kitabında da toplumsal konular üzerinden güldürürken düşündüren hikayeleri var. Tabi her öyküsünde de eleştiri yapılmamış, mizah yapılarak bizleri güldüren bir kalemi var."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/seker-portakali", "text": "Zeze, henüz 5 yaşında olan başkahramanımızdır. Oldukça zeki ve hassas bir çocuk olan Zeze ailesinin yoksulluk nedeniyle çektiği sıkıntılardan dolayı ihmal edilmiş ve hayatı kendi başına keşfederken çoğu zaman hatalar yapmıştır. Hata diye kastedilen ise her çocuğun büyürken yaptığı kimi yaramazlıklardan ibarettir. Zeze bu yaramazlıklarından dolayı şeytan, rengi bozuk ve itin teki gibi bir takım yakıştırmalara maruz kalmaktadır. Kitabımızın ismi ise Zeze ve ailesinin taşınmayı planladığı evin bahçesindeki küçük şeker portakalı fidanından gelmektedir. Zeze'nin ağabeyi ve ablaları bahçedeki ağaçları Zeze'den önce kapmış Zeze'ye de bu küçük şeker portakalı fidanı kalmıştır. Zeze başlarda bu durumdan memnun olmasa da Minguinho adını verdiği şeker portakalı ağacı zamanla onun sırdaşı olacak ve Zeze'yle ikili sohbetlerine bol bol şahit olacağız. Bir Noel sabahı Zeze ayakkabısının yine boş olduğunu görüp Noel Baba'nın ona hediye getirmemiş olduğuna öfkelenip fakir bir babanın oğlu olmakla ilgili serzenişte bulunmuştur. Babasını tam karşısında gören Zeze bu duruma öyle üzülmüştür ki küçücük bedeniyle omzuna sandığını asmış ve ayakkabı boyamaya koşmuştur. Bütün gün çalışıp oradan oraya koşturup para kazanmış ve babasına kaliteli bir paket sigara alıp evin yolunu tutmuştur. Babasının gönlünü aldığını düşünen Zeze rahat bir uyku çekmiştir. Zeze'nin çok zeki olduğu bir söylenti değildir. Küçük yaşına ve bedenine rağmen Zeze ona söylenen hiçbir şeyi unutmaz pek bilgili Edmundo dayısından öğrendiklerini adeta kafasına kazır hatta tek başına okuma yazmayı bile öğrenmiştir. Okula başladığında ise sınıfının en küçüğü olmasına rağmen zekasının hakkını vererek çok başarılı olmuştur. Öğretmeni Dona'yı çok sevevn Zeze'nin minik yüreği diğer tüm öğretmenlerin masasındaki vazonun çiçekle dolu olmasına rağmen belki de gözünün üstündeki et beninden dolayı öğretmeninin vazosunun hep boş olmasına dayananmaktadır. Öğretmenine çiçek alacak parası olmasa da çeşitli bahçelere girip öğretmeni için çiçekler almaktadır. Öğretmeni, Zeze'ye çörek alması için ara sıra harçlık verir fakat Zeze hep kendine vermemesini sınıftaki diğer fakir arkadaşlarına da vermesini ister.Öğretmeni bu minik bedenin taşıdığı sevgi ve merhamete o kadar şaşırır ki ağlamaktan kendini alıkoyamaz. Zeze haftanın günlerini öğrenir öğrenmez bir sokak şarkıcısı olan Zacarias Efendi'yi dinlemeye gider. Her Salı gelen bu adamın şarkılarına bayılır en beğendiği şarkısı ise Fanny ismindeki eseridir. Zeze adama yardım etmeyi teklif eder böylece şarkıları beraber satabileceklerini karşılığında da yalnızca çok sevdiği ablası Gloria'ya ya şarkı sözü götürmek ister. Zacarias Efendi teklifi kabul eder, gerçekten de satışlar çok artar. Bir takım haline gelen ikili her Salı buluşup şarkılar söyler. Hatta Zacarias efendi bir süre sonra Zeze'yi kazandığı paraya ortak eder. İkili arasında gerçek bir sevgi bağı ve dostluk başlar. Portekizli o civardaki en güzel arabaya sahip zengin iri yarı orta yaşlı bir adamdır. Bütün çocuklar onun arabasının peşine asılıp yarasa gibi yolculuk etmenin hayalini kurar fakat Portekizli öyle korkutucudur ki buna kimse cesaret edemez. Zeze, bir gün tüm çocukların hayalini gerçekleştirip kahraman olmaya karar verir ve Portekizli'nin arabasının peşine takılır. Kulaklarındaki müthiş yanmanın etkisiyle kendine gelen Zeze, Portekizliye yakalanmış ve iki kulağından tutularak bütün mahallenin önünde bir güzel haşlanmıştır. Zeze'nin kalbi büyük bir utanç ve öfkeyle dolar. Bahçeden meyve çalmak isteyen Zeze kaçarken bacağını koca bir cam parçasına kestirir. Dayak yemekten korktuğu için kimseye söyleyemez ancak Gloria'yayı yalnız yakalayınca yardım isteyebilir. Bacağını sürüye sürüye oula giderken Portekizlinin arabasının yanında durduğunu fark eder. Portekizli minik Zeze'ye büyük bir şefkat gösterir, onu doktora götürüp yarasına baktırır, bir güzel karnını doyurup şekerlemeler ısmarlar. Zeze'nin pek nadir rastladığı bu şefkat dolu davranışlar onun minik yüreğini adeta fetheder. Portekizli ile aralarında sağlam bir dostluk başlar hatta o güzelim araba ikisinin arabası olmuştur. Portekizli ise bu minik bedeninin taşıdığı sevgi ve merhamete parlak zekaya hayran kalır. Zeze'nin sürekli dayak yiyip sevgiden bu kadar yoksun büyümesine de yüreği dayanamaz. Bu bağlar öyle kuvvetlidir ki Zeze kendini ilk defa mutluluk ve şefkat dolu hisseder. Zeze bir gün abisi ve ablasından çok ağır bir dayak yer. Hatta tam iyileşecekken babasından da dayak yer. Gloria engel olmaya çalışsa da Zeze yataklara düşer. Zeze, Portekizli'yi öyle özler ki onun babası olması durumunda bir daha hiç yaramazlık yapmayacağını söyler. Zeze okuldayken Portekizlinin arabasını trenin altında kaldığını ve Portekizli'nin öldüğünü öğrenir. Kendini sokaklara atar. Bir de abisi Totoco'dan şeker portakalının kesileceğini öğrenince yataklara düşer. Herkes onun öleceğini düşünür. Zaten çelimsiz olan bedeni iyice küçülür. Günlerce gecelerce başında beklenir. Bütün mahalleli Zeze'ye merhamet duymaya başlar. Zeze yavaş yava iyileşirken minik portakal fidanının çiçek verdiğini öğrenir. Bu çiçeğin anlamının bir veda olduğunu çok iyi bilir. Şeker portakalı da tıpkı kendisi gibi artık büyümüştür. Çocuk yaşta yüreği türlü türlü acılar tatmıştır, Zeze'nin. Kötü bir çocuk olarak kendini bilip tanrının nefretine sahip olduğunu düşünür. Yoksullukla boğuşur yüreği zavallı annesinin geceler boyu çalışmasına, babasının da boynu büküklüğüne dayanamaz. Kimi zaman haksız yere yediği amansız dayaklar da cabasıdır. Sevgiyi, şefkati bulduğunu sandığında ölüm acısıyla sarsılmıştır. Zeze bizi çocukluğumuza götürüp türlü türlü türlü duygulara sürüklüyor. En önemlisi ise kimseler tarafından fark edilmeyen masumiyeti sevgi dolu ve bir o kadar da sevgiye aç küçük yüreği içinizi urkuyor. Kimin içinden Zeze'ye şöyle bir sarılmak geçmez ki. Zeze'ye olmasa da içinizdeki çocuğa sarılmak için hala geç değil. Bu muhteşem eserle bir an önce tanışmanızı tavsiye ederim. Kitabın devamı niteliğindeki Güneşi Uyandıralım ve Delifişek eserlerini de keyifle okuyabilirsiniz. Şeker Portakalı 5 yaşındaki Zeze isimli bir çocuğun acı hikayesini anlatıyor. Çok fakir bir ailenin çocuklarından biri olan ve 5 yaşında olmasına rağmen hayal gücü ve zekası çok gelişmiş olan Zeze çok yaramaz bir çocuktur ve o yüzden mahalle için şeytan olarak anılmaktadır. Çok meraklı olan ve çevresindeki her şeyi keşfetmeye çalışan bu çocuğun diğer ilginç noktası ise okumayı çok erken çözmesidir. Bu yüzden öğretmeni tarafından sevilen ve Zeze'nin şeytan olmadığı bir tek öğretmeni kendisi gibi sarışın olan ablası inanmaktadır. Zeze'nin babası işsizdir ve aile bu yüzden büyük bir fakirlik çeker. Taşınmak zorundadırlar ve bu Zeze'ye acı verir. Bu acısını azaltmak içinde Zeze'ben bir şeker portakalı fidanı seçmesi istenir. Zeze' de bir tane seçer ve kendi ağacı olduğu için ona ilgi gösterir. Fakat bu şeker portakalı fidanının başka bir özelliği daha vardır. O da Zeze ile konuşmasıdır. İkili bu sayede çok iyi arkadaş olur ve Zeze tüm gün yaptıklarını şeker portakalı fidanına anlatmaya başlar. Yeni yıl yaklaştığında Zeze de her çocuk gibi hediye bekler. Fakat ailesi çok fakir olduğu için pek umudu yoktur. Buna rağmen pabuçlarını kapının önüne koyar ve odasında beklemeye başlar. Gelenek olarak babası kapının önüne hediye koyması gerekir ve Zeze merakına yenilerek hediye var mı diye kapıyı açar. Tahmin ettiği gibi hediye yoktur fakat karşısında babası ıslak gözler ile ona bakar. O an babasının acısını hisseder fakat artık çok geçtir. Yaptığı bu davranışı ile babasını çok üzmüştür ve bunu telafi etmek için babasına hediye almaya karar verir. Bunun içinde ayakkabı boyama kutusu alır ve yollara düşer. İşler pek iyi gitmez ama yine de bir şekilde hediye için gerekli parayı bulmayı başarır. Hediyeyi alıp babasına verdiğinde artık ondan mutlusu yoktur. Onun içinde hem bir şeytan hem de bir melek vardır. Bir taraftan herkes yaramazlıkları ile ona bela okurken diğer taraftan öğretmeninin masasındaki vazo boş kalmasın, öğretmeni üzülmesin diye çabalayan bir çocuktur Zeze. En büyük hayallerinden bir tanesi ise yarasa gibi kasabanın en havalı arabası olan Portekizlinin arabasının arkasına asılarak rüzgarı hissetmektedir. Bir gün cesaretini toplar ve bunu dener. Fakat denemesi ile başarısız olması ve Portekizliden dayak yemesi bir olur. O gün büyüdüğünde Portekizliyi öldüreceğine dair yemin eder. Bundan sonra günlerini artık Portekizliden saklanarak geçirir ve Portekizli ona pek rahat vermez. Arabası ile hava yapması Zeze'yi daha da kızdırır ama elinden bir şey gelmez. Bir gün yaramazlık ederken kendini keser ve bunu dayak yememek için ailesinden gizler. Okula toparlayarak giderken Portekizli bunu fark eder ve onu arabasına alır. Okula gitmek yerine Zeze'yi eczaneye götürür ve yarasına baktırır. Daha sonrada ona limona ile pasta ısmarlar. Portekizlinin kötü biri olmadığını anlayan Zeze onunla dost olmaya karar. Bundan sonraki günlerini de sürekli Portekizli ve arabası ile geçirir. Portekizli ile öyle yakınlaşmışlardır ki artık onu babası gibi görmeye başlar. Hayatında sevdiği tek kişi Portekizli olmuştur. Zeze yaramazlıklarına devam eder ve ailesi de onu sürekli döver. Artık Zeze'yi dövmek alışıla gelmiş bir hale gelir. Fakat zamanla dayağın dozu kaçar ve ablası ile babası Zeze'yi çok kötü döver. Öyle ki Zeze dışarı çıkamaz hale gelir. Bir anlamda artık ölmeyi istemektedir ve bunun için tek yok olarak da trenin önüne atlamayı düşünür. O bunun planını kurarken kötü haber gelir. Portekizli arabasının içinde iken tren arabasına çarpmıştır. Araba paramparça olmuştur ve Portekizli ölmüştür. Hayatındaki en sevdiği kişiyi kaybetmek Zeze'yi yaşayan bir ölü haline getirir. Tam o sırada şeker portakalının yol yapımı için kesileceği söylentisi de çıkmıştır. Tüm aile Zeze'nin bu yüzden bunalıma girdiğini düşünür. Zeze öyle kötü olur ki tüm kasaba haline acır ve bir zamanlar şeytan diye çağırdıkları Zeze'yi ziyarete gelirler. Fakat hiç bir şey Zeze'yi kendine getiremez. Bir tek en iyi arkadaşı olan şeker portakalı fidanı ile konuşur. Fakat onun da ömrü artık sınırlıdır. Zeze bir şekilde hayatına devam etmek zorundadır. Şeker Portakalı Konusu Jose Mauro De Vasconcelos edebiyat dünyasının en ilginç yazarlarından biri. Nedeni ise yazarlık yeteneğini uzun yıllar keşvedememesi ve hayatın onu bir çok birbirinden alakasız işlere sürüklemesi ve yaşadıkları ile içinde barındırdığı hikayesini yazmaya karar vererek edebiyat dünyasında yeri alması. Hayatında bir çok farklı işte çalışan ve içinde kendine göre bir hikaye geliştiren yazar en sonunda bunu kağıda dökmeye karar verir ve 12 gün gibi kısa bir sürede kitabını tamamlar. Bu kitabı sayesinde de en çok satanlar listesine giren yazar bir anda kendini farklı bir dünyada bulur. İşte bu kitabın adı Şeker Portakalı. Aydın Emeç tarafından Türkçeye çevrilen bu değerli romanda yoksul bir ailenin oğlu olan bir çocuğun yüzmeye daha yeni başladığında ilerde yüzme şampiyonu olma hayalini kurmasını ve bu hayali için ilerlerken hayatın ona nasıl oyunlar oynadığını ve onu nasıl farklı yerlere sürüklediğini anlatıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/selvi-boylum-al-yazmalim", "text": "Bir gazeteci görevi gereği sık sık Tiyen-Şan dağlarına gider. Yine böyle bir görev sırasında il merkezine çağırılır. Otobüsü kaçırdığı için, önüne çıkan ilk kamyona binmekten başka çaresi yoktur. Benzin istasyonunda gördüğü kamyon ise onu almaz. Sonra başka kamyon ile gider. Gazeteci bir süre sonra Oş'a göreve gönderilir. Trende kamyonuna almayan şoför ile karşılaşır. Ondan özür dileyerek o gün oğlunun yanına gittiğini, onu beklediğini söyler. Sonra da hikayesini anlatmaya başlar: Her şey birdenbire başlamıştır. Askerden döndükten sonra Ribaçye'de yakın arkadaşı Alibek'in yanına gider. İkisinin de hayali Tiyen-Şan ya da Pamirler'de çalışmaktır. Orada iyi karşılanır ve ona bir kamyon verirler. Arabasını bir insanı sever gibi sevmekte, gözü gibi bakmaktadır. İlk günler parti kurultayının aldığı kararla çiftliklerde ki işleri hızlandırırlar. Çiftliklere ise en yeni şoförler verilir. Köy yollarında arabasının kötü olmasını istemez. Fakat yine de gitmek zorundadır. Bir gün çiftlikte kurulacak bir mandıra için taş götürmektedir. Köye az bir mesafe kala batağa saplanır. Ne yaptıysa çıkaramaz. Çıkamayınca mecburen arabanın altına girer. O sırada lastik çizmeli biri yanına yaklaşır. Sonra eteğini görünce yaşlı olduğunu düşünerek, nineden yoluna gitmesini ister. Hiç beklemediği genç bir ses, nine olmadığını söyler. Sonra arabanın altından çıkar; bakar. Gerçekten güzel bir kız ona bakmaktadır. Güzel olduğunu söyleyince kız uzaklaşmaya başlar. O da arabayı sonunda çıkararak peşinden gider. Israrları ile arabaya binmeyi ikna eder ve tanışırlar. Adam adının İlyas olduğunu söyler. Kızın adı da Asel'dir. Asel, köy yakınına gelince inmek ister. İlyas yarın da gelip gelmeyeceğini sorduğunda annesi gelir ve dünürlerin geleceğini acele etmesini söyler. İlyas o gün kendine yapacak birçok iş bulsa da Asel'i aklından çıkaramaz. Ertesi gün tekrar çiftliğe gider ama Asel yoktur. İlyas, selvi boylu al yazmalısını göremez. Ertesi gün yine aynı yoldan geçerken, Asel arabanın bozulduğu yerde beklemektedir. Ondan bir daha haraya gelmemesini ister. Yakında evlenecektir. Bir gün başlarında duran kadın Kadiça ona dolon hattına gideceğini söyler. İlyas ise çiftliğe gitmek ister. Yükünü alacağı sırada bir anda sıradan çıkar. Asel'in evinin oraya gelir. Bir çocuk Asel gitti der. Oda kamyonun bozulduğu yere gider. Asel oradadır. Sonra kamyona atlayarak gezmeye çıkarlar. Böylece kaçmış olurlar. İlyas'ın ona verecek bir şeyi yoktur. Fakat Asel de ondan bir şey istememektedir. Ertesi sabah gittiklerinde herkes onları tebrik eder. Yakın arkadaşı Alibek ikmal merkezinde oturdukları evi verir. Onlarda yaptırdıkları evlerine geçerler. Bir hafta sonra Asel ve İlyas bu eve taşınır. Zamanla eve ufak tefek şeyler almaya başlarlar. Hayatları da yoluna girmektedir. Asel ile mutlu ve birbirlerini sevmektedirler. Sonra bir de oğulları olur. Güz sonlarında havalar iyice bozar. Karla karışık yağmur yağmaktadır. Dağların en tehlikeli yeri dolon geçididir. Dolon geçidine yakın bozulmuş bir kamyon görür. Yanında iki kişi vardır. Kamyonu kendi arabasına bağlayarak götürmeyi teklif eder. Başta kabul etmeseler de başka çareleri yoktur. Dolon geçidinin virajlı yollarında gitmeye başlarlar. Dolu bir kamyonu çekmek, yokuş aşağı giderken onun kamyonuna yüklenmesi ile oldukça zordur. Yokuşu tırmanıp dik bir bayırdan indikten sonra düzlüğe gelirler. Sonra da bakım istasyonuna varırlar. Üçünün de rengi atmıştır. Ancak kendilerine bir sigara içtikten sonra gelirler. Eve döndüğünde Asel'e birine yardım ettiği için geç kaldığını söyler. Üç gün hasta yattıktan sonra kendine gelir. Asel'e baktığında onun da çöktüğünü fark eder. Asel'e, çocukları Samet'i birine bırakarak sinemaya gitmeyi teklif eder. Ama üçü evde vakit geçirirler. Yakın zaman da ise Asel'in ailesine el öpmeye gideceklerdir. Ertesi gün ulaştırma merkezinde telaş vardır. Elektrik santralini bir an önce açmak isterler. Bir sürü malzemenin oraya taşınması gerekir. Gece gündüz çalışsalar da yetmeyecek kadar malzeme vardır. İlyas, başından geçenleri anlatarak kamyonların arkasına römork takmayı önerir. Fakat herkes onunla dalga geçer ve ciddiye almaz. İlyas bunun üzerine hırs yaparak gece Kadiça ile anlaşarak kamyonun arkasına römork takar. Kamyonu ve römorku yüklerle doldurarak dolon geçidinden geçmeye çalışır. Fakat bir yokuşu çıkarken geri geri kayarak römorku şarampole düşürür. Bir kamyonun geldiğini görünce römorku orada bırakarak kaçar. Eve geldiğinde Asel'e anlatır. Merkeze gitmesini söyler. Fakat İlyas gitmez. Bu durumda onun korkak olduğunu söyler ve kavga ederler. O gece konuk evinde uyur. Gündüz römorku bıraktığı yerde göremez. Ulaştırma merkezine geldiğinde Alibek'in getirdiğini öğrenir. Onu işten çıkarmak yerine yakın yerlere gönderirler. İlyas bu duruma da aldırış etmeden kendini içkiye vurur. O akşam içerken Kadiça gelir ve onunla içmeye başlar. Sonra kendini ister istemez onun evinde bulur. Sabah kalktığında yaptıkları için pişman olsa da geç kalmıştır. Kadiça'nın evinden çıkarken iş arkadaşı Cantay ile karşılaşır. Ona imalı imalı bakmaktadır. Ulaştırma merkezinde ise Alibek römorklara fren takmayı önermektedir. İlyas ise bunu da umursamaz. Eve gittiğinde Asel'in yüzüne bakamaz. Bir gün sonra Alibek römorka fren takmış, dolon geçişini geçmektedir. Ona gelmesini söylese de umursamaz. O gün en yakın arkadaşını kaybeder. Bir süre sonra ona da iş vererek elektrik santrali işini bitirirler. Fakat İlyas, Asel ile Kadiça arasında gidip gelmektedir. Asel ile her şey yoluna girince Kadiça'ya ayrılmak için gitmeyi düşünür. Hata yaptığını söylemek ister. Tekrar eve geldiğinde Asel yoktur. Kadiça'ya gittiğinde ise gerçeği öğrenir. Cantay Asel'e her şeyi söylemiş ve Asel de Kadiça'dan öğrenmek için gelmiştir. O günden sonra Asel'e ulaşamaz. Kadiça ile Frunze'ye giden İlyas, bir süre sonra köye dönmek ister. Kadiça'da ayrılmayı kabul eder. Döndüğünde ulaştırma merkezine giderek tekrar iş ister ve alınır. Alibek ise Pamirler'e gitmiştir. Bir gün hasta haliyle işe çıkar. Kamyonun hakimiyetini kaybederek kaza yapar. Ona yardım eden adam daha önce İlyas'ın yardım ettiği Baytemir'dir. Onu evine götürdüğünde Asel ile karşılaşır. Baytemir, Asel'i karısı; Samet'i de oğlum diye tanıtır. Dünya İlyas'ın başına yıkılmıştır. O gece orada kalır. Üçü içinde en zor gecedir. Ertesi gün iş dönüşü oğlu iki arkadaşı ile oyun oynamaktadır. Az da olsa kamyonuna alarak onunla vakit geçirir. 1 Mayıs günü Samet hediye alır. Bayrama götürmek ister. Çocuk başta kabul eder. Ama Baytemir'i görünce baba baba diye tutturur. Ağlaması ile İlyas onu bırakır. Bu Samet'i son görüşüdür. İlyas dışarı çıkar. Gazeteci ise yaşadığı bir olayı anlatıp anlatmama arasında kalır. O da Baytemir ile tanışmış, onun hikayesini dinlemişti. Röportaj yapmak için gittiğinde onun Pamirler'e neden gitmediğini sorar ve öğrenir. Baytemir meğer Asel evden gittiğinde ona rastlamış ve gidecek yeri olmadığı için evini ona vermiştir. Zaman geçtikçe Samet konuşmaya başlamış ve onu babası bilmiştir. Bir gün Asel Cantay'a bir şey sorması ile gitme kararı alır. Baytemir ise tutamayacağını söyler. Fakat Asel gitmekten vazgeçer. Baytemir'e bir gün oğlun yürüyor diyerek Samet'in onun oğlu gibi olduğunu söyler. Böylece karı koca olurlar. Onlar artık Baytemir'in ailesi olmuştur. Gazeteci ve İlyas Oş'ta ayrılır. Ilyas Pamirler'e gider. Orada kendine yeni bir hayat kuracaktır. Fakat Asel ile yaşadıkları da hep kalbinde kalacaktı. Selvi Boylum Al Yazmalım filmini çocukluğumuz da izlerdik. Kitabını okumak ise bambaşka hissettirdi. Bana göre kesinlikle öncelik kitaplarda olmalı. Cengiz Aytmatov oldukça başarılı bir yazar. Kitabı Türkçeleştiren ise o da oldukça başarılı biri. Kitabın dili sade oldukça yalın. Okurken keyif aldığım kitaplardan biri oldu. Asel ve İlyas aşkı keşke bu şekilde olmasaydı dedim yine de. İlyas aşkını çok kolay harcadı bana göre. Hak eden aşıklar her zaman kavuşmalı ama İlyas bu sonu hak etmişti bana göre. Filmini sevenler bir de kitabını okumalı mutlaka."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/semaver", "text": "Semaver, Sait Faik Abasıyanık'ın bazı hikayelerinin yer aldığı kitaplarından bir tanesidir. Adını Semaver adlı hikayeden alır. Kitapta yer alan diğer hikayeler şu şekildedir: Stelyanos Hristopulos Gemisi, Meserret Oteli, Bir Kıyının Dört Hikayesi, Babamın İkinci Evi, İpekli Mendil, Kıskançlık, Bohça, Orman ve Ev, Düğün Gecesi, Şehri Unutan Adam, Üçüncü Mevki, Garson, Birtakım İnsanlar, Benimle Beraber Seyahatten Dönenler, Sevmek Korkusu, Louvre'dan Çaldığım Heykel, Robenson, İhtiyar Talebe, Bir Vapur. Semaver'de annesi ile birlikte yaşayan Ali'nin öyküsü anlatılır. Ali bir fabrikada işçi olarak çalışır. Her sabah erken kalkan annesi ekmek kızartır ve semaverin fokurtusu eşliğinde Ali'yi uykusundan uyandırır. Ali semaverin sesini duyduğunda mutluluk duyar. Çünkü semaver ona takır takır işleyen ve içinde hiç grev olmayan bir fabrikayı andırmaktadır. Zaman böyle giderken ölüm annesinin kapısını bir misafir edasıyla çalar. Ali o gün annesi kendisini uyandırmayınca erken olduğunu düşünür hemen kalkmaz. Ancak kaktığında semaverin başında annesinin cansız bedeni ile karşılaşır. Tepkisiz kalıp o gün hiç ağlamayan Ali işine gidip gelmeye devam eder. Bir gün işten döndüğünde semaverin başında annesini hatırlayıp hüngür hüngür ağlamaya başlar. Annesi öldükten sonra bir daha evlerinde mutluluğun simgesi olan semaverin fokurtusu duyulmaz. Stelyanos Hristopulos Gemisi adlı hikayede yaşlı Rum balıkçının geriye kalan tek aile ferdi olan torunu Trifon tarafından kendisine bir metre uzunluğunda bir gemi yapılır. Trifon gemiye dedesinin adını verir. Gemiyi suya saldığı esnada Burgaz adasındaki diğer çocuklar taş atmaya başlarlar. İsabet eden taşlarla gemi batar. İpek Mendil adlı hikayede, yazar bir gün fabrika kapıcısının yerine ipek fabrikasında bekçilik yaparken bazı sesler duyar. 15 yaşlarında bir genç erkek, mendil çalmak amacı ile fabrikaya girmiştir. Yazar gence iyimser bir tavır ile yaklaşır. Genç hırsız, kız arkadaşının ondan ipek bir mendil istediğini ancak mendil alacak parası olmadığı için bu yola başvurduğunu ifade eder. Yazar bu gerekçeyi haklı bularak onu serbest bırakır. Ancak hırsız pes etmez ve bekçinin uyuduğunu düşünerek tekrar fabrikaya dadanır. Uyanık olan bekçi çocuğun cesaretinden etkilenip bu sefer ona hiçbir müdahalede bulunmaz. İstediği mendili alan çocuk fabrikanın duvarından atlamaya çalışırken düşer ve sevgilisi için bir mendil alma sevdası uğruna hayatını kaybeder. Kıskançlık adlı hikayede, olaylar otuz beş yaşlarında olan köy öğretmeni ve on yedi yaşındaki karısı Fadime arasında geçer. Ağabeylerinin zoru ile köy öğretmeni ile evlendirilen Fadime, çoban Hüsrev'i sevmektedir. Aralarında karı koca ilişkisi olmamasına rağmen köy öğretmeni Fadime'yi kıskanmaktadır. Bir gün onu çoban Hüsrev ile birlikte yakalar. Karısını başka bir adamla yakalayan köy öğretmeninin yaşadığı duygu durum değişikliği yazar tarafından etkili bir şekilde okuyucuya aktarılır. Düğün Gecesi adlı hikayede on altı yaşında olmasına rağmen nüfus cüzdanında yirmi yaşında olarak gösterilen Ahmet'in yirmi altı yaşında bir kız ile evlendirilmesi ve Ahmet'in düğün günü yaşadıkları anlatılır. Birtakım insanlar adlı hikayede soğuk bir günde yatağına duyduğu özlemi çarpıcı bir şekilde anlatan yazar, tuhaf giyimli bir adam ile karşılaşır. Adam ona kendi gibi giyinen insanlar görüp görmediğini sorar. Yazar sonradan onların yatacak yeri olmadığı için validen yer talebinde bulunmak için bir araya gelmiş evsizler olduğunu öğrenir. Evsiz insanlar olduğu gerçeği ile karşı karşıya kalan yazar, demin yatağına karşı duyduğu özlemden dolayı mahcup olur ve hikaye son bulur. İçerisinde yer alan diğer hikayelerle de oldukça ilgi çekici ve başarılı olan Semaver, Türk öykücülüğünün en önemli isimlerinden birisi olan Sait Faik Abasıyanık'ın mümtaz eserlerinden bir tanesidir. Yazan: Şahin Yıldız Semaver Kitap Özeti Türk edebiyatında durum hikayesi deyince akla iki isim gelir ki bunlardan biri Sait Faik Abasıyanık'tır. Sait Faik Abasıyanık'ın en bilinen hikayesi ise şüphesiz ki Semaver'dir. Bazı hikayeler vardır; zamanı asla geçmez, eskimez. Ne zaman okusak bizi zamansız bir boyutta, hikayeyi okuduğumuz ilk zamanki ruh halimize, hislerimize, sevinçlerimize ve korkularımıza götürür. Semaver, işte bu hikayelerden biridir. İlköğretimde ya da lisede okurken bu hikayeyi derste okumayan neredeyse yoktur. Bu hikaye, o zamanlar küçük yüreklerimizi hüzne boğmuş, Ya bir sabah uyandığımda annemi ölmüş görürsem?... korkusuyla kalbimizi titretmiş bir hikayedir. Sait Faik'in \"Semaver\" adlı kitabında toplam yirmi adet hikaye bulunmaktadır. Kitaba adını veren ve kitabın ilk hikayesi olan \"Semaver\", oldukça acıklı, yürek yakan ve okuyucuyu hüzünlere gark eden bir olaydır. Ali, Halıcıoğlu'ndaki fabrikada çalışan bir işçidir ve annesiyle beraber Haliç civarındaki bir evde oturmaktadır. Ali'nin babası yaşıyor mu yoksa öldü mü, kardeşleri var mı bilinmez. Tek bildiğimiz, annesinin her sabah namazdan sonra Ali'yi mütemadiyen kaldırdığı, ikisinin kahvaltı yaptığı, ardından Ai'nin işe gittiğidir. Ali'nin ve annesinin hayatları, işte bu tekdüze çizgide ilerler. Bir de, her sabah fokurdayan bir semaver vardır. Bu semaver, adeta ailenin üçüncü üyesi olmuştur. Ali'ye göre semaver, içerisinde ıstırap, grev ya da kaza olmayan bir fabrika gibiydi; çünkü fabrikadan duman, semaverden ise buhar tütüyordu. Ali ile annesi, birbirlerinden başka kimsesi olmayan insanlardı. Ali annesini severdi, annesi de Ali'yi... Semavere gelince, o her sabah kaynardı. Bir sabah annesi Ali'yi uyandıramaz. Ali uyandığında işe geç kaldığını fark eder. Kalkar ve annesine bakar. Annesi, masaya yığılmış vaziyettedir. Ali annesini öper, ancak annenin yanağı buz gibidir. Ali annesini yatağına yatırır, kendisi de onu ısıtmak için uzanır. Anne, ısınacak gibi değildir. Ölmüştür bir kere. Artık geriye dönüş yoktur. Ali gözyaşı dökmez. Komşulara haber verir, kendisi ise işe gider. Komşular annenin cesedini kaldırırlar. Ali işten döndüğünde evini neşesiz, keyifsiz, yalnız bulur. Gözü semavere ilişir. Semaver, Ali için, ailenin mutluluğunu sembolize ediyordur. Artık anne evde olmadığına, Ali ise yapayalnız kaldığına göre, artık semavere gerek yoktur. Ali semaveri bir daha kullanmamak üzere kaldırır, yerine bir sahlep güğümü koyar. Kitaptaki hikayeleri okuduğumuzda pek çok küçük; ama insanın yüreğine dokunan olayla karşılaşırız. Stelyanos Hrisopulos Gemisinde öksüz kalan ve dedesi Stelyanos Hrisopulos'le beraber adada yaşayan Trifon'un yaptığı bir metrelik geminin acı akıbetini okur, Trifon'a acır ve mahalle çocuklarına kızarız. Meserret Otelinde ise, genç yaşta ölen kadının hızlıca çizilmiş otoportresi karşısında hüzünleniriz. Bir Kıyının Dört Hikayesi, adada yaşayan yalnız bir adamın bir soğan kayığı, bir kedi, mahalle çocukları ve bir ölü ile karşılaşmalarını okuruz. Babamın İkinci Evi, hem kasabada hem de köyde evi olan, yani iki eşli bir adamın hikayesi, adamın oğlunun gözünden aktarılır. İpekli Mendil ise, bir mendil çalmak için onca zahmete giren bir gencin kararlı çabasını anlatır. İlk hırsızlık girişiminde yakalanan genç, daha sonra yine hırsızlık yapmaya çalışır. Nihayet eline bir ipekli mendil geçirir ve pencereden kaçmaya çalışırken yere düşer. Elindeki ipekli mendil, bir su gibi fışkırır. Genç ise, ölmek üzeredir. Kıskançlık, bir köy memurunun genç bir kızla evlenmesi, kızın ise onu genç bir köylüyle aldatması üzerine bir hikayedir. Bohça ise, evin oğlu ile masum bir aşk ilişkisi yaşayan küçük hizmetçi kızın evden kovulmasını anlatır. Şehri Unutan Adam, otelden hiç çıkmayan, ama insan sevgisiyle dolu bir adamın, otelden çıkıp insanlar arasına karışınca yaşadığı hayal kırıklıkları üzerine bir hikayedir. Haldun Taner'in dediği gibi, biz küçük şeylerin zevkine Sait Faik'in hikayeleri sayesinde eriştik. Sait Faik, bizim önemsiz gördüğümüz eşyaları ve olayları öyle bir anlatır ki, her şeyin bir ruhu olduğunu kavrarız birden. Basit bir semaver, bir gemi maketi ya da bir bokça, bizim için birden anlamlı oluverir. Sait Faik'in güzel bir Türkçe ile yazdığı bu kısa, akıcı ve insanın yüreğine dokunan hikayeler tekrar tekrar okunmayı hak ediyor. Haldun Taner \"Ölürse Tenler Ölür Canlar Ölesi Değil\" adlı kitabında Sait Faik Abasıyanık'tan şöyle bahseder: \"Türk hikayeciliği Ömer Seyfettin'den sonra Memduh Şevket Esendal, Fahri Celalettin gibi ustaların sürdürdüğü bir türdü. Sabahattin Ali, Refik Halit'in memleket hikayeciliğine diyalektik bir görüş katmış ve bu yeniliği ile 1940'ların tek ismi olmuştu. Sait Faik ise onların yapmadığı bir şey yaptı. Bir konuya değil, yaşamın bir parçasını işliyordu. Bir tez savunmuyor, bir yaşantıyı yansıtıyordu. İnsan sevgisi dolu, doğa sevgisi dolu bir yüreği vardı. Neye baksa bu sevgi ile ısınıyor, ışıklanıyordu. Biz ancak o el attıktan sonradır ki, en önemsiz görünen insanların ve şeylerin zevkine eriştik. Bir şeytanminaresi, bir karpuz sergisi, bir mangal ve iskemle, bir kameriyeli mezar, bir boya sandığı, bir projektörcü, bir balıkçı, bir garson, bir papaz efendi, Sait onlara bakınca, onları anlatınca birdenbire ilginçlik kazanıyordu.\" Varlıklı bir ailenin çocuğu olan Sait Faik, Cumhuriyet döneminin en önemli hikayecilerindendir. İlk öykü kitabı olan Semaver 1936 yılında basıldı. Zengin bir ailenin çocuğu olsa da fakir insanları öykülerinde anlatmış, toplum sorunlarına gerçekçi bir dille yer vermiştir. Çok samimi bir anlatımı vardır, yapmacıklıktan ve sanat kaygısından uzaktır. Topluma mal olmuş bir sanatçıdır. Öykülerinde \"insancıl\" kimliği öne çıkar. Hatta Sait Faik'in insancıl kimliğini tanımlamak istersek \"her şey bir insanı sevmekle başlar\" diyebiliriz. Abasıyanık, Semaver kitabında ise genellikle çocukluk ve gençlik anılarından ve gözlemlerinden bahsetmektedir. Çünkü kitabını yayınladığında 30'una yeni basmış bir yazardır. Kitabı üç bölümde inceleyebiliriz. İlk bölüm çocukluğunun geçtiği Adapazarı ve çevresi, ikinci bölüm İstanbul'da geçen öyküler, son bölüm ise Abasıyanık'ın Fransa'da geçen günlerinden esinlenerek yazdığı öykülerden oluşmaktadır. Kitaba adını veren öyküde ise işçi Ali'nin ve annesinin öyküsünü anlatır. Hayatın güzelliği ve insan sevgisi kitabın ana konularından biridir. Kitap bir solukta okuyabileceğiniz içinizi ısıtacak öykülerden oluşmaktadır. 79 yıl sonra aynı günde doğduğum için Sait Faik'in bende ayrı bir yeri vardır. Çok güzel anlamlar ve dersler çıkarabileceğiniz bir başucu kitabıdır. Hatta kitabı okurken şunu da düşünüyorsunuz ve eminim yazarın da yazma amaçlarından biridir: \"Bu dünya sadece zenginlerin değil, fakirlerin de dünyasıdır. Fakirler de mutlu olabilir.\""} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/semerkant", "text": "Kısa bir süre önce Semerkant'a gelen Ömer Hayyam, bir kavgaya karışarak kendini kadının önünde bulur. Ancak kadı onu tanır. İbn-i Sina'nın öğrencisi bu bilge insana ceza vermekten kaçınır ve onu zamanın hükümdarı, şiire önem veren bir sultan olan Nasır Han ile tanıştırır. Han, dönemin şairi olan Cihan adlı bir kadının şiirlerinden etkilenmektedir. Ancak Cihan adlı şair, Ömer Hayyam'ı da etkilemeyi başarır. Bir gün kadı Ömer Hayyam'a bir defter hediye eder ve onun eşsiz bilgilerini yazmasını ister. Bilginin sürekli yenilendiğine inanan Ömer Hayyam, defteri herkesten gizlediği rubailerini yazmak için kullanır ancak kadıya olan minnettarlığını göstermek için sonraları bilinmeyen sayıyı gösteren, x terimini bulduğu önemli bir eser yazar. Semerkant'ta hayat devam ederken, Alparslan tarafından açılan savaşta Semerkant zayıf düşer ancak Alparslan'ın bir esir tarafından öldürülmesiyle savaş son bulur. Bu sırada Selçuklu veziri Nizamülmülk'le tanışan Hayyam bir buluşma talebi alır. Vezirle buluşmak için yola çıkan Hayyam, kaldığı bir handa Hasan Sabbah ile tanışır. Vezirle buluştuğunda, Hayamm'dan bilgilerini sunması karşılığında tüm isteklerinin yerine getirileceği söylenir. Hayyam çalışmalarını sürdürürken Hasan Sabbah da hafiyelik görevine atanır. Ancak Sabbah, görevini kötüye kullanarak dönemin hükümdarı Melikşah'ı vezire karşı kışkırtır ve bu davranışıyla hakkında kötü izler bırakarak, imparatorluk dışına sürülür. Yeni Vahiy adı altında bir İsmaili ordusuyla ortalığa çıkan Sabbah, Müslümanlığı yaymak için mücadeleye başlar. Sabbah'ı durdurmak için atılan Vezir, Semerkant'ın alınmasına vesile olur ancak Melikşah'ın kinini üzerine çeker ve böylece Melikşah tarafından çıktıkları bir seferde öldürülür. Olayı sindiremeyen vezir yandaşları da Melikşah'ı öldürerek imparatorluğu Terken Hatun'a bırakırlar ancak o da çok geçmeden aynı grup tarafından öldürülür. Öldürülme sırasının Hayyam'a geldiğine inanan vezir yandaşları, Vezir'in en yakın koruması Vartan'ı bu iş için tutarlar. Ancak Vartan Hayyam'ı öldürmez ve onu yanına alarak diyar diyar gezerler. Merv şehrine varan bu iki yoldaş, burada yaşamaya başlarlar. Bu sırada Alamut Kalesi'nde hüküm süren Sabbah'ın tek amacı Hayyam'ı yanına almak olmuştur. Hayyam'ın yazmasını kaçırarak onu elde edeceğini düşünen Sabbah, yanılır ve bu olay üzerine memleketine dönen Sabbah her şeyden vazgeçer ve kısa süre sonra da vefat eder. Hasan Sabbah da yaşadığı ve yaşattığı bunca şeyden sonra ölüme yenik düşer. Yıllar sonra Moğol istilasına uğrayan ülke, Alamut Kalesi'ndeki eşsiz kütüphaneyi de kaybeder ve Hayyam'ın tek eseri olan el yazması kitabı esrarengiz bir şekilde yitip gider. Kitaba Semerkant tarihi ve Ömer Hayyam'ın hayatıyla ilgili tarihi hikayeler nakletmeyle başlayan Amin Maalouf, romanın ilk bölümlerinde Benjamin Omar Lesage'ın ilginç hikayesini anlatmak için Semerkant ve Ömer Hayyam hikayelerine başvuruyor. Buradan sonra okuyacaklarınız, Ömer Hayyam ve onun rubailerine hayran olan bir adamın, Hayyam'ın tek el yazması eserine kavuşma mücadelesini anlatacaktır. Fransız kökenli olan Amerikalı Benjamin Omar, ismini ailesinin Ömer Hayyam merakına borçludur. Kendisi de Hayyam'la ilgilenmiş ancak Hayyam'a ait bir yapıtın bulunmamasından ona olan inancını yitirmiştir. Bir gün Hayyam'a ait bir eserin varlığını sürdürdüğünü öğrenir ve yollara düşer. İstanbul'da bir vesileyle tanıştığı dostu Cemaleddin, yıllarca İran'da demokratikleşme hareketleriyle tanınan bir adamdır. Ömer Hayyam'a ait tek el yazmasının İran'da bulunduğunu öğrenen Benjamin, yeniden yollara düşer ve Cemaleddin'in dostuna gönderdiği bir mektup yüzünden başı belaya girer. Benjamin bir süre kaçak hayatı sürer ancak İstanbul'a dönmenin bir yolunu bulduğu sıralarda dostu Cemaleddin'i yitirir. Ülkesinde bulunduğu zamanlar, İran'daki dostu İran prensesi Şirin'den İran'a dair haberler alan Benjamin, Hayyam'a ait yazmanın prenses tarafından kurtarıldığını öğrenir. İran'a yeniden ziyaret gerçekleştiren Benjamin, İran'a gelmesi beklenen demokrasi için bir süre arkadaşlarıyla birlikte savaşır ve nihayet zaferi tadarlar. Bu sırada Benjamin, prensesi etkilemeyi başarır ve sevgili olurlar. Benjamin yıllarca peşinden koştuğu yazmaya kavuşur. Yeni yeni demokrasisine kavuşan İran, Rus ve İngiliz baskılarına yenik düşerek rejim değiştirir. Umutları yıkılan demokrasi yandaşları Benjamin ve prensesi Şirin, soluğu Batı'da alırlar ve evlenirler. Balayı için Titanic'den başka bir şey düşünemeyen çift, yolculuğa koyulur. Ancak hepimizin bildiği gibi Titanic görünmez bir buz dağına çarpar. Benjamin ve Şirin bu kazandan kurtulurlar fakat Ömer Hayyam'ın yazması sular altında kalır. Nihayet karaya vardıklarında, onları bekleyen kalabalıkta Benjamin Şirin'i kaybeder ve ondan bir daha haber alamaz. Hem yıllarca onu bulmak için maceralara atıldığı yazmayı hem de biricik karısını kaybeden Benjamin, anılarıyla baş başa kalır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sen-on-yedi-yasimsin", "text": "Miraç Çağrı Aktaş dördüncü kitabı Sen On Yedi Yaşımsın ile yine aşk, aile, sevgi, saygıyla dolu kısa yazılarıyla biz okurlarının karşısında. Bize bu kitabında aşık olduğu kız ile olamamasının nedenlerini aslında olması gerekenleri anlatmaktadır. Onunla ilk karşılaştığında arkadaşları ile halı saha maçında karşısına çıkar. Karşı takımın kız arkadaşları ve onların arkadaşları da maçlarını izlemeye gelmiştir. Kaşına aldığı darbe sonucu yerde kalmasıyla o ve izleyenler başına toplanmıştır. Sonra o kızlardan biri onunla farklı bir şekilde ilgilenir. Boynuna doladığı şalını çıkarıp kaşına bastırır. Zaten kız da sağlıkçıdır. Hastaneye beraber gidince orada ismen tanışırlar. Adı Zümra'dır. Tanıştıklarında Zümra daha on yedi yaşındadır. Zümra'nın olgunlaşmaya ve büyümeye, kendisinin ise yaşayamadığı çocukluğu yaşamaya ihtiyacı vardır. Miraç büyük bir aşkla Zümra'ya ilk gün vurulmuştur. O gün Zümra'nın yardımıyla dikiş atılır. Elinde Zümra'dan geriye kalan o şaldır. Bir hafta sonra dikişlerini aldırmaya gider ama Zümra yok diye aldırmadan geri döner. Bir hafta sonra tekrar gittiğinde mecburen aldırır. Bir gün tanımadığı biri arar. Zümra arkadaşlarından numarasını alarak şalını ister. Çay bahçesinde buluşurlar. Yanına gitmeden uzaktan izler ve gördüğü en güzel kız olduğunu düşünür. Çok güzel bakıyordur. Bir süre oturup konuştuktan sonra evine bırakır. O gün dedesinin görmesi üzerine onunla da tanışır. Zümra'nın annesi evlendikten sonra ona dedesi Haşmet amca bakmıştır. Ondan sonra ne kadar uğraşsa da yollarını ona çıkarsa da bir yol kat edemez. Zümra'nın yaşadığı şeylerden dolayı kalın duvarları vardır ve bir türlü o duvarları aşamıyordur. Aslında birbirlerine çok uygunlardır. İkisinin de yaraları çocukluklarından gelmektedir. Onun da babası küçük yaştayken bırakıp gitmiştir. Babasızlığın, yokluğun ve eksik büyümenin acısını ikisi de çok iyi bilmektedir. Zümra'ya kendini ve aşkını bir türlü anlatamaz. Sonunda annesinin anlatmasını ister. Fakat Zümra'da bu da etki yaratmaz. Bir gün Zümra arar ve ağlıyordur. Meğer annesi üçüncü derece meme kanseridir. Bu zor döneminde de her zaman yanında olarak ona destek olur. O kendini Zümra'ya adamışken; Zümra da aslında başka birine aşıktır. Aynı şekilde o da aşkına karşılık bulamıyordur. Bunları ise ona Zümra'nın en yakın arkadaşı söylemiştir. Onun kitaplarını okuyan kız üzülmesini istemiyordur. En büyük acıyı ise o günden sonra yaşar. Zümra bir gün buluşarak hakkını helal etmesini ve artık görüşmemeleri gerektiğini söyler. Annesi hastanedeyken üvey babası nefsine hakim olamamıştır. Zümra veda ederek yanından ayrılır. O günden sonra ise annesi bu durumu öğrenince bu acıya dayanamaz. Annesinin ölümünden sonra dedesi ve anneannesi Zümra'yı alarak Malatya'ya taşınır. Aylarca çaresizce düşündükten sonra Zümra'nın suçu olmadığına karar verir. Duygularını anlatan bir kitap bastırarak Malatya'ya gider. Malatya'da hiç ummadığı bir şeyle karşılaşır. Zümra'yı Meriç yani sevdiği çocuk ile görür. Dedesinden dinlediği kadarıyla Zümra yaşadıklarını Meriç sayesinde atlatmıştır. Haşmet amca onun mutlu olduğunu ve kendisinin de hayatına devam etmesini söyler. Onun için bu aşkta üzerine düşen vazgeçmektir. O da vazgeçer. Kendine yeni bir sayfa açarak ilk sayfaya şu sözleri yazar: Bir daha kimseye hak ettiğinden fazla sevmeyeceksin. Çok zor zamanlar geçirse de hiçbir zaman pes etmemiş biridir. Babası gittiğinde, annesi gittiğinde, yeri geldiğinde aç kaldıklarında bile pes etmemiştir. Çünkü Allah büyüktür ve ne gelirse O'ndan gelir. Pes etmemeyi annesinin geri gelip, dedesinin yetimhaneye ver demesine rağmen vermeyip kol kanat gerdiğinde öğrenmiştir. \"Her yaşın ayrı bir güzelliği vardır hayatında. Ama on yedi yaş başkadır. On yedi yaşında başka sever insan.\" O da Zümra'yı on yedi yaşında ki gibi saf, temiz, çıkarsız aşkla sever. Eğer onun dalını kırıp o acıyı yaşatırsa o acı her zaman hatırlanır. On yedi yaş özeldir. Zümra'da onun on yedi yaşıdır. Herkesin içinde yaşadığı \"Sen benim on yedi yaşımsın\" dediği biri vardır. En son olarak hayatta hiçbir şey kendinden daha önemli değildir. Her yaşadığının bir başlangıcı ve sonu vardır. Önemli olan bunlara cesurca göğüs germektedir. \"Miraç Çağrı Aktaş okuyan biri asla korkak olamaz...\" Bu tür kısa yazılı kitapları okumak bana her zaman zor gelir. Ama yazdıklarının gerçek olduğunu düşünmek beni daha çok okumaya sürükledi. Miraç Çağrı Aktaş ve kısa deneme türü yazıları okumayı sevenler mutlaka okumalı. Yazan: Nilay Alakuş Sen On Yedi Yaşımsın Konusu Miraç Çağrı Aktaş Türkiye'nin genç yazarlarından bir tanesi ve yazdığı kitaplar ile özellikle gençlerin büyük beğenisini kazanıyor. Miraç Çağrı Aktaş'ın yeni kitabı olan Sen 17 Yaşımsın yine okurlarına aşkı anlatan satırlar sunuyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/senden-once-ben", "text": "Louisa Clark altı yıldır bir cafede çalışmaktadır. Fakat cafenin sahibi cafeyi kapatmaya karar verir ve Louisa işsiz kalır. Ailesinin maddi durumu iyi olmadığı için hemen iş bulması gerekir. İşçi Bulma Kurumu'na başvurur. Birkaç işe başlar ve bu işler ona uygun olmadığı için uzun süre çalışamaz. Son olarak bir hasta bakıcılığı işi bulur ve görüşmeye gider. Camilla Traynor 'ın oğlu Will 2 yıl önce kaza geçirip felç olmuştur. Oğlu için bir bakıcı arıyordur. Louisa, Camilla Traynor ile görüşmeye gider ve onun canlı, konuşkan kişiliği işe alınmasını sağlar. Louisa annesi, babası, kız kardeşi Treena ve onun 5 yaşındaki oğlu Thomas ile birlikte yaşamaktadır. 6 yıldır birlikte olduğu Patrick adında bir erkek arkadaşı vardır. Ailesi Louisa'nın işini duyunca çok memnun olmazlar ama maaşı normale göre daha fazladır ve altı aylık bir iştir. Louisa işe başlar ve Will ile tanışır. Will'in yanında onun tıbbi bakımını yapan Nathan adında bir kişi daha vardır. Will başlarda Lou ile hiç konuşmaz. Lou konuşmak için çabalar ama çabaları karşılıksız kalır. Will felç olduğu için ve her işinde başkasına muhtaç olduğu için mutsuzdur. Lou'nun görevi bakımdan çok Will'i neşelendirmektir. Lou ilk günlerde bunu başaramaz ve işi bırakmayı düşünür. Will zamanla Lou'ya alışmaya başlar. Onun giyim tarzına, hareketlerine, düşüncelerine gülmeye başlar. Birgün Will'in eski kız arkadaşı Alicia ve Eski arkadaşı Rupert gelir. Evleneceklerini söylerler. Will buna üzülür ve bir süre sessizleşir. Lou önceden yapmadığı şeyleri Will ile yapmaya başlar. Önceden hiç altyazılı film izlememiştir ama Will ile izler ve çok beğenir. Lou, Will'i kontrol zamanlarında hastaneye götürür. Birgün Will ateşlenir ve Lou bunu farketmez. Nathan geldiğinde Lou'ya kızar ona neler yapması gerektiğini anlatır. Gece Camilla Traynor gelemeyeceği için Lou gecede Will'in yanında kalır. Lou, Will uzun süre traş olmak istemediği halde Lou onu ikna eder ve saçını kesip onu traş eder. O gün Will'in kız kardeşi Georgina gelir. Lou, Bayan Traynor ve Geogina'nın konuşmalarını duyar. Will'in önceden intihar girişiminde bulunduğunu ve babasının onu kurtardığını öğrenir. Görevinin Will'in intihar etmesini engellemek olduğunu anlar. Will'in yaşamak istemediğini, ölmek için İsviçre'ye Dignitas'a gitmek istediğini öğrenir. Dignitas'ta ötanazi yasaldır. Ailesiyle bir anlaşma yapmıştır ve altı ay sonra Dignitas'a gidecektir. Will bunları öğrenince kendisini kandırılmış hisseder. Ertesi gün işi bıraktığını ve sebebini yazan bir mektup bırakır ve eve gider. Bayan Traynor mektubu okuyunca Lou'nun evine gider, ondan işi bırakmamasını, istediği her olanağı ona sağlayacağını ister. Çünkü Will Lou'yu sever ve onunla birlikte gülmeye başlar. Önceden yapmadığı şeyleri Lou ile yapmaya başlar. Lou olanları Treena'ya anlatır. Treena üniversiteye başlamayı düşündüğü için onun işi bırakmasını istemez. Ona Will'in fikrini değiştirmek için bir şeyler yapması gerektiğini söyler. Lou bu fikirden hoşlanır ve ertesi gün Bayan Traynor'a fikrini söyler. Bayan Traynor çok istemese de eşi kabul eder. Lou ve Trrena araştırmalara başlar. Will'i nereye götürebileceklerini bulmaya çalışırlar. Treena üniversiteye başlar ve evden taşınır. Lou, Will'i at yarışına götürmeye karar verir ama bu plan bir fiyasko olur. Tekerlekli sandalye yüzünden birçok sorun yaşarlar. İstedikleri yerde yemek yiyemezler ve Lou Will'in atları hiç sevmediğini öğrenir. Will'e arkadaşından klasik müzik konseri için bir davetiye gelir. Will, Lou'nun klasik müzik sevmediğini öğrenir ona klasik müziğin güzel olduğunu ve bu konsere gitmesi gerektiğini söyler. Lou da Will ile birlikte gitmek ister. Lou bu kez her şeyin yolunda gitmesi için için tüm önlemleri alır ve konsere giderler. Lou klasik müziği çok sever. Konser sırasında Lou ve Will yakınlaşırlar. Konser macerası sorunsuz bir şekilde biter. Lou Will'in kendi başına yazı yazabilmesi için bilgisayarına bir program indirir. Bu Will'in çok hoşuna gider artık yazılarını kendisi yazabilecektir. Lou'nun doğum günü yemeğine Will de davet edilir. Lou'nun annesi ve babası Will ile çok iyi anlaşır. Fakat Patrick Lou'nun Will ile olan yakınlığını görünce sinirlenir ve Will'e hiç iyi davranmaz. Lou sürekli Will'i dışarı çıkarmaya başlar. Onu şatonun etrafında, evin bahçesinde gezdirir. Konuşmaları sırasında Will Lou'nun kasaba dışında başka biryere gitmediğini öğrenir. Ona başka yerleri de gezip görmesini söyler. Lou bundan sonra Will'i götürmek istediği yerlere kendisinin gitmek istediğini ve Will'in de gelmesini istediğini söyler. Will hasta olu ve hastaneye yatar. Lou'da bu boşlukta kütüphaneye gider ve internetten Will'in durumundaki hastalarla konuşmaya başlar. Will'i nereye götürebileceği, nelerden hoşlanabileceği hakkında fikirler alır. Will hastaneden çıktıktan sonra Lou onu şarap tadımına götürür. Dönüşte Will, Lou'nun hep dövme yaptırmak istediğini ama ailesi kızar diye yaptırmadığını öğrenir. İkisi birlikte dövme yaptırırlar. Lou'nun babası işten çıkarılır ve başka bir iş bulamaz. Bunu öğrenen Will babasıyla konuşur ve Will'in babası Lou'nun babasını işe alır. Lou evdeki yatak probleminden dolayı Patrick'e taşınır. Will bundan hiç hoşlanmaz. Lou'ya oraya taşınabileceğini söyler ama Lou istemez. Lou ve Will şatonun etrafında gezmeye çıkarlar ve Lou ona başından geçen bir olayı anlatır. Bu konuşma sırasında Lou ve Will duygusallaşır. Uzun uzun konuşurlar. Alicia ve Rupert'in düğün davetiyesi gelir. Will önce istemese de sonra düğüne gitmeye karar verir. Will ve Louisa düğüne giderler. Düğünde dans ederler. İçip saehoş olurlar ve akşam bir otelde kalırlar. Çok eğlenceli birgün geçirirler. Lou Will için bir gezi planı düzenler. Ama bunun için Patrick'in koşu yarışına gidemeyecektir. Bu sebeple Lou ve Patrick arasında tartışma çıkar ve ayrılırlar. Lou Will'in yanına taşınır.Lou, Treena 'ya Wiil'den hoşlandığını söyler. Will zatürre olur. Uzun süre hastanede yatar. Lou'nun hazırladığı planı gerçekleştiremezler. Lou Nathan'la birlikte başka bir plan hazırlar. Altı ayın dolması için çok az bir süre kalmıştır ve Lou'nun Will'in kararını değiştirmesi gerekiyordur. Lou tüm hazırlıkları yapar. Sorun çıkmaması için her şeyi önceden ayarlar. Sorunsuz bir şekilde giderler. Çok eğlenceli bir tatil geçirirler. Lou önceden denemediği şeyleri dener ve mutlu olur. O mutlu olunca Will de mutlu olur. Lou Will'e ondan hoşlandığını söyler. Ama Will sakat olduğu için onunla birlikte olmak istemez. Kararının değişmediğini Dignitas'a gideceğini söyler. Lou ne söylese de Will'in kararını değiştiremez. Ertesi gün kasabaya geri dönerler. Lou işi bırakır. Eve geldiğinde uzun süre odasından çıkmaz. Sonra olanları ailesine anlatır. Will ile görüşmez. Bayan Traynor, Lou'yu arar ve ondan Dignitas'a gelmesini ister. Will onu görmek istiyordur. Lou gitmeye karar verir ama annesi buna karşı çıkar. Lou annesine rağmen İsviçre'ye gider. Orada Will ile son olarak konuşur. Will klinikte ötanazi ile derin bir uykuya dalar. Will Lou'ya bir mektup bırakmıştır ve Lou bu mektuba uyarak Paris'e gider. Will aynı zamanda ona üniversiteye gitmesi ve kendine bir hayat kurması için para bırakmıştır. Senden Önce Ben Kitap Özeti İngiltere'nin ufak bir kasabasında yaşayan Lou sıradan be çoğu insana göre basit bir hayat yaşayan genç bir kadındır. Bir gün çok sevdiği işini kaybeder ve hiçbir özel eğitimi olmadığı için bir süre farklı işlerde tutunmaya çalışır. Hiçbirinde umduğunu bulamayınca karşısına çıkan bakıcılık işini kabul etmek zorunda kalır. Söz konusu bakıcılık olunca yaşlı birini beklerken karşısına 25 yaşında yakışıklı bir adam çıkar. Will yıllardır hayatı doyasına yaşamış, hayatı kendine göre şekilendirmiş biri iken geçirdiği kaza sonrası tekerlekli sandalyeye mahkum kalmıştır. Sadece el parmakları dışında başından aşağısını hissedemeyen ve hareket ettiremeyen Will için tek kurtuluş kendisini öldürmektir. Lou ile Will ilk başlarda pek anlaşamazlar ve sürekli birbirleri ile uğraşırlar. Fakat zamanla bu arkadaşlığa dönüşmeye başlar ve birbirlerini daha iyi anlarlar. Fakat Lou acı bir gerçeğe kulak misafiri olur. Will hayatına son vermek istemektedir ve son intihar girişiminden sonra ailesi ile anlaşma yapmıştır. Altı ay kendini öldürmeye teşebbüs etmeyecek fakat sonrasında İsviçre'ye gidip yasal olarak hayatına son verilecektir. Ailesinin önünde Will'in fikrini değiştirmeleri için altı ay vardır. Lou bunu öğrenince işi bırakmak ister. Fakat Will ilk defa biri ile bu kadar yakınlaşmıştır ve ailesi Lou'dan kalmasını ister. Bunun üzerine Lou Will'in ailesi ile bir anlaşma yapar. Lou Will'e yeniden hayatı sevdirmeye kararlıdır ve ailesi bunun için ona tüm imkanları sağlayacaktır. Ailesi Lou'nun isteğini kabul eder ve Lou çalışmalarına başlar. Planlar ilk başta pek de istediği gibi gitmez ama zamanla Will'e daha fazla yakınlaşır ve daha güzel vakit geçirirler. Aralarındaki yakınlaşma git gide artar ve sonunda birbirlerine aşık olduklarını anlarlar. Birlikte çıktıkları tatilde Lou daha fazla kendini tutamaz ve aşkını itiraf eder. Dahası herşeyi bildiğini ve Will'in onunla birlikte hayatı paylaşmasını ister. Ve Will son kararını verir... Senden Önce Ben Konusu Aşk romanları ile tanınan ünlü yazar Jojo Moyes Senden Önce Ben romanı ile yine sizi oldukça duygulandıracak ve bazılarını ağlatacak bir kitap ile karşımıza geliyor. Küçük bir kasabada sade bir hayat yaşayan fakat renkli bir karaktere sahip olan bir kız ile bir zamanlar hayatı doya doya yaşamış olan fakat geçirdiği kaza nedeni ile tekerlekli sandalyeye mahkum olan ve dahası hayata küsmüş olan bir adamın yolları kesişirse ne olur? Hangisi hangisinin hayatını etkisi altına alır? Jojo Mosey okurlarına bu soruların cevabını duygusal bir aşk romanı ile veriyor. Bir tarafta sıradan bir hayat yaşayan kız ile diğer tarafta hayatı doyasıya yaşamış fakat geçirdiği kaza ile sandalyeye mahkum yaşayan adamın aşkı ve yaşadıkları sizi oldukça etkileyecek."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/senden-sonra-ben", "text": "Kitapta Louisa'nın sevgilisi Will öldükten sonra hayata tutunuşunu, umutla yeni kapılar arayışını, depresif ve boş olan hayatının kapılarını yeni insanlara aralayışını ve onun dolambaçlı hayatında yaşadığı mucizeleri anlatan bir yeniden diriliş hikayesi denilebilir. Okurken farklı duygulara kapılıp, çıkmazlara sürükleneceksiniz. Yanınıza koca bir kutu mendil alın. Louisa Clark ve Will Traynor birlikte altı ay geçirmişlerdir. Will tekerlekli sandalyeyle yaşayan bir hastadır. Louisa onun bu zor zamanlarında yanında olmuştur. Will' in ölümü üzerine Louisa yıkılmıştır. Depresyon ve Will' in ölümü onu ihtiyar ruhlu birine çevirmiştir. Hayata devam edenler çemberi adlı bir gruba üye olmuştur. Buraya gelen üyeler kendisi gibi depresif ve geçmişinde yaşadıkları hatalar ve olayların etkisinden kurtulamamış insanlardır. Louisa Londra' da boş bir apartman dairesinde kendine yeni bir hayat kurar. Bu arada bir barda garson olarak çalışmaya başlamıştır. Her şey hayatında olağan ve aynı sıkıcılıkla giderken o gece bir olay yaşar. Louisa dairesinin çatı katında daha önceden kendi oluşturduğu küçük sebze ve bitkilerden oluşan bir bahçe yapmıştır. Bunalımlı olduğu gecelerin birinde yangın merdiveninden o küçük bahçeye çıkar. Uzun zamandır uğramadığından bütün bitkileri solmuştur. Oturur ve şehrin sesini dinler. Düşüncelere daldığı esnada bir ses duyar, ayağa kalkar ve karanlıkta belli belirsiz bir kızın siluetini görür. Bir anda korkuyla dengesini kaybeder ve ayağı kayar. Bütün düşünceleri ve vücudu aşağıya doğru süzülür. Sonra her şey karartı. Gözünü açtığında solunum cihazına bağlıdır. Ona beşinci kattan iki kat aşağı düşüp bir tenteye çarparak komşusunun balkonuna doğru uçtuğunu anlatırlar. Louisa' nın kalçası ayrılmıştır ve bunun için iki ameliyat geçirir. Sol ayağı ve sol kolu kırıktır. Uzun bir süre hastanede kaldıktan sonra ailesinin evine götürülür. Orada yavaş yavaş iyileşir. Ailesi onun Will' den dolayı intihar ettiğini düşünse de olay tam bir kazadan ibarettir. Aylar sonra Lou toparlanır ve tekrar eski yaşantısına dönmeye karar verir. İşine tekrar başlar. Barda çalışmak onun için tam bir işkencedir. Richard adında kötü ve buyurgan bir patronu, giymek zorunda olduğu berbat bir iş kostümü vardır. Ama başka bir iş bulması imkansız olduğu için bu işinden de ayrılamıyordur. Hayata devam edenler çemberine kaldığı yerden geri döner Lou. Orada Jake adında ergen ve annesini bu küçük yaşında kanserden kaybeden bir genç vardır. Babasının eve her gece başka bir kadınla gelmesinden şikayetçidir. Babası her pazartesi onu grup çıkışında motosikletiyle almaya gelir. Lou bu adama karşı içten içe öfke besler. Bir gün tanışma ortamı olur ve Jake' in babasının aylar önce o kazada Lou' ya ilk müdahale yapan bir ambulans görevlisi olduğunu öğrenir. Adı Sam' dir. Lou, Sam ile tuhaf bir dostluk kurar. Ancak Jake' i böyle üzdüğü için ona öfkelidir. Günler geçer ve bir gün Lou' nın karşısına sarhoş, ergen bir genç kız çıkar. Adı Lily' dir ve Lou' ya Will' in kızı olduğunu söyler. Lou çok şaşırır ve olduğu yerde kalır. Will' in çocuğu yok dese de Lily bunu kendinin de yeni öğrendiğini, babasının eskiden annesiyle birlikteliğinin olduğunu söyler. Lou inanmak istemese de Lily, Will' e çok benziyordur. Lily' nin annesi Tanya, Will' den ayrıldıktan sonra zengin bir adamla evlenir. O adamdan da iki çocuğu vardır. Ancak Lily üvey babası ve yeni ailesiyle mutlu değildir. Sorunlu bir çocuktur. Onu sorunlu ve sorumsuz bir kız olduğu için yatılı okula verirler. Bunun üzerine Lily iyice bunalımlı ve sorunlu biri olmaya başlar. Okuldan kaçar, gecelerini barlarda ve sokaklarda kötü arkadaş gruplarıyla geçirir. Başında bir bela vardır ve kalacak yeri yoktur. Lou' nun yanına gelip ona gerçeği anlatır ve evinde kalması için izin ister. Lou kaza yapmadan önce çatıda gördüğü genç kız da Lily' dir. Lou onu sokağa bırakmasa da beraber yaşamaya da sıcak bakmaz. Ancak annesi Tanya' nın umursamaz tavırları, onu Lily ile aynı evi paylaşmaya doğru sürükler. Lily çok dağınık, sorunlu ve sorumsuz biridir. Lou bu durumdan sıkılır ve Lily' yi Will' in ailesinin de tanıması gerektiğini düşünür. Ancak Will' in ailesi Lily' yi kabul etse de aynı evi onunla paylaşmak istemezler. Bunun üzerine Lou Lily' yi sahiplenir ve onunla yeni bir hayata merhaba derler. Bu arada Sam ile Lou dostluğu yeni kıvılcımlar oluşturur. Lou her gün bir kadınla olduğunu bildiği birinin kendini de kullanacağını düşünür. Sam' e bir türlü güvenemez. Sam ile araları çok iyidir. Aşık olmaya başlamıştır. Will ile olan geçmişini artık eskisi kadar sorun etmez. Ancak Jake' in her pazartesi grupta anlattığı babası hakkında bilgiler Lou' nun Sam' den uzaklaşmasına yol açar. Sam Lou' ya bir türlü anlam veremez. Birbirlerini bu kadar seviyorlarken aralarında ki tek sorunun Will olduğunu düşünür. Lou, Will ile olan geçmişini, Lily' nin sorunlarını ve yeni aşkı çapkın Sam' in yaramazlıklarını düşündükçe yeniden bunalımlı hayatına doğru ilerler. Ayrıca barda patronuyla her gün kavga etmektedir. Tüm bu olumsuzluklar devam ederken Lou arkadaşı sayesinde Newyork' ta bir iş teklifi alır. Ancak sonrasında Lily' nin başına gelen olaylar onun yanında olması ve Will' in tek emanetini koruması gerektiği gerçeğiyle yüzleşir. Sam ile Lou konuşmaya karar verir. Lou ona Jake' e yaşattıklarını, ve kendinin de diğer kızlardan farklı olmadığını, ona güvenmediğini söyler. Sam olayların hepsinin yanlış anlaşılmadan ibaret olduğunu anlar. Kadınlarla her gece beraber olan Sam değil Jake' in babasıdır. Sam Jake' in dayısıdır. Lou Sam' i, Jake' in babası sanmıştır. Gerçekler ortaya çıktığında Lou suçluluk duyar ve Sam'den özür diler. Bu arada Lily' nin problemleri de yavaş yavaş düzelir ve büyük annesi Bayan Traynor, Lily' yi yanına alıp beraber yaşamak istediğini söyler. Lily' de Lou' yu çok yorduğunu fark eder ve düzenli bir yaşam ister. Bu teklifi kabul eder ve Bayan Traynor' un yanına yerleşir. Bu arada Sam ile Lou' nun ilişkileri Wiil yüzünden tekrar bozulmaya başlar. Lou, Sam' i tekrar kazanmak için onun yanına gidip konuşmaya karar verir. Ancak Sam ambulanstadır ve acil olarak vurulan bir yaralıyı kurtarmaya gideceklerdir. Ambulansa Lou' da atlar ve yolda onunla konuşmaya çalışır. Will' i unuttuğunu, Lily sorununu düzelttiğini, iyileştiğini ve yeni hayatına Sam ile devam etmek istediğini söyler. Sam ise bu konuşmalar olurken işine odaklanmış haldedir. Bir an önce olay yerine gitmeye çalışıyordur. Gittikleri olay yerinde bir tuzağa düşerler. Asıl vurulan kişi başka adamlar tarafından saklanmıştır ve Sam kalp krizi geçirmiş rolü yapan biriyle ilgilenmeye hazırlanıyordur. Lou tuzağı fark eder ve Sam' i gerçek yaralının olduğu yere çağırır. Yaralıyı ambulansa taşırlarken arkadan silah sesleri ve adamların koştuğunu görür. Sam onları sakinleştirmeye çalıştığı esnada vurulur. Lou ve diğer görevli Sam' i ambulansa taşır ve hızla oradan uzaklaşırlar. Lou Sam'i kaybetmekten çok korkar. Sam ameliyata alınır ve durumu ciddidir. Lou günlerce hastanede bekler ve Sam artık hayata dönmüştür. Aylar sonra Sam iyileşir. Lou ise Newyork' ta tekrar iş teklifi almıştır ama Sam' i bırakmak istemez. Sam onu bu kararından döndürür ve bu fırsatı kaçırmaması gerektiğini söyler. Sam ile Lou geçmişi unutup yeni ve zorlu bir hayata doğru yola çıkarlar. Sam havaalanından Lou' yu yolcu ederken en kısa zamanda bir araya geleceklerini söyler. Lou ise kalbini Londra' da bırakarak Newyork' a yeni maceralara doğru yol alır. \"Hikayelerin mutlu sonla bitmesi için yola devam etmek gerekir.\" Senden Sonra Ben Konusu Jojo Moyes, Senden Önce Ben romanı ile herkesi kendisine hayran bırakmış fakat kitabın sonu ile de okuyan herkesi mutsuz etmişti. Okurlar son bir mucize beklerken acı gerçek ile yüzleşmek zorunda kalmıştı. Senden Sonra Ben romanı aslında bir anlamda bunu telafi etmek için yazılan bir kitap. Jojo Moyes Senden Sonra Ben ile Will sonrası Louisa'nın hikayesini okurları ile paylaşıyor. Will ile geçen 6 ay ile kendisini yeniden keşfeden fakat bunun bedeli olarak da aşık olduğu adamı kaybeden Lou, Will'in kendisinden istediği gibi hayatı yaşamaya çalışır. Her ne kadar çok değişmiş olsa da ve hayata daha cesur yaklaşsa da Will'in ondan beklediği hayatı tam olarak yaşayamamaktadır. Will olmadan ileri gitmek yerine eski hayatına doğru yavaş bir şekilde geri gitmektedir. Fakat imdadına yine aşık olduğu adam yetişir ve Lou'nun hayatı bir kez daha tamamen değişir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/senin-cahilligin-benim-yasamimi-etkiliyor", "text": "Kitap, Damla KARAKOÇ'un Prof. Dr. Celal ŞENGÖR'le yaptığı nehir söyleşiyi içermektedir. Bu söyleşilerin konusu temel olarak Celal ŞENGÖR'ün hayatı, fikirleri ve tavsiyeleridir. Kitap, Celal ŞENGÖR'ün ailesi, kökeni, çocukluğu ve ilk eğitimi üzerine bahislerle başlar. Ardından onun jeolojiye olan merakı, üniversite eğitimi, hocalığı, akademiye katkısı ve entelektüel duruşuna dair konularla ilerler. Celal ŞENGÖR Balkan kökenli bir aileden gelmektedir. Maddi olarak rahat bir ailede dünyaya gelmiş ve bu imkanını jeolojiye olan merakını tatmin etmek üzere kullanmıştır yani o, jeolojiyi bir meslekten ziyade bir keyif olarak görmektedir. Henüz çocuk yaştayken okuduğu Jules VERNE romanları onun jeoloji alanına ilgisini arttırmıştır. Her ne kadar önceleri Türk Hava Kuvvetlerinde çalışmaya hevesli olsa da gözündeki problemden dolayı havacı olamamış, ikinci seçenek olarak jeoloji alanında ilerlemek istemiştir. Bu gün bile Türk Hava Kuvvetleri, Celal ŞENGÖR'ün içinde bir ukde olarak kalmıştır. Yine de Celal Hoca, akademiyi aşkla sevmekte olduğunu belirtmektedir. Celal ŞENGÖR'ün hayatında hocası İhsan KETİN'in önemli bir yeri vardır. İhsan KETİN, her ne kadar Türkiye'de pek tanınmasa da jeoloji alanında dünyaca ünlü bir hoca olup Celal ŞENGÖR'ün İTÜ'ye alınmasında önemli bir rol oynamıştır. Doktorasını yurtdışında tamamlayan Celal ŞENGÖR, meslek hayatı boyunca İTÜ'de görev yapmıştır. Öğrenciliğinden başlayarak bugüne dek dünyanın en prestijli dergilerinde akademik yayınlar yapmış, bu yayınlar 4000'lere varan atıflar almıştır. Böylece dünya çapında ünlenen Celal ŞENGÖR, çeşitli bilim akademilerine üye olabilmiştir. Celal ŞENGÖR yalnızca bir jeolog değildir, o aynı zamanda bir entelektüeldir. Bilimin nasıl ortaya çıktığı ve bilgiye nasıl ulaşılacağına dair soruları felsefe tarihinde aramaktadır. Özellikle Sokrates öncesi Yunan felsefesine büyük ilgi duyar. Ateist oluşunun etkisiyle olsa gerek, Tanrı fikrini kabul eden Sokrates, Platon ve Aristo'nun felsefelerini beğenmez. Dahası, dinle ilgili hiçbir düşünceye ilgi duymaz. Hem akademik hem de entelektüel tercihlerinde, onun ateist oluşunun etkisi görülmektedir. Celal ŞENGÖR siyasi olarak ne sağcıdır ne solcudur. O, Atatürkçüdür. Atatürkçülüğü ise, Atatürk'ü kör bir şekilde taklit ve takip etmek olarak değil, akılcı davranmak olarak algılar. Celal ŞENGÖR'ün ailesi ve yakın çevresi de onunla aynı siyasi görüşü paylaşır. Celal ŞENGÖR topluma karışmayı pek sevmeyen birisidir; kendi kütüphanesine çekilip akademik ya da entelektüel çalışmalarıyla ilgilenmeyi tercih eder. Yaptığı işi iyi yapmaya çalışır ve bununla mutlu olur. Tüm meslek hayatı onun için bir tatil gibidir çünkü zaten en sevdiği işi yapmaktadır. Dolayısıyla tatil ve çalışma zamanları, Celal ŞENGÖR için, iç içe geçmiş vaziyettedir. Çok sık yurtdışı gezilerine katılan Celal Hoca, buralarda da akademik araştırma yapmaktan geri durmaz. Jeolojik araştırma gezilerine katılır. Gittiği yerlerin yer yapısını, kayaçlarını vs. inceler. Yani, tıpkı evinde olduğu gibi gezideyken de hem eğlenir hem de çalışır. Bu kitap, ilham veren bir akademisyenin nasıl yükseldiğini, ne düşündüğünü ve nelerden keyif aldığını anlatır. Hem bir başarı öyküsüdür hem de tanınmış bir entelektüelin iç dünyasını yansıtır. Celal ŞENGÖR hangi kitapları sever, hangi filmleri izler, hangi belgeselleri ya da dizileri takip eder, günlük rutini nelerdir, günümüz Türkiyesine bakışı nasıldır, akademiyi nasıl anlar ve akademi için neler yapar, aşka bakışı nasıldır, çocuk yetiştirme konusunda ne düşünür gibi sorular bu kitapla yanıtını bulacaktır. Celal ŞENGÖR'ün nasıl bu kadar önemli bir bilim adamı olduğunu merak edenler ve onu daha yakından tanımak isteyenlere bu kitap tavsiye edilir. Kitap, Celal ŞENGÖR'ü her yönüyle tanımak için tabii ki yeterli değildir ama onun hayatına dair önemli olaylar, akademik yaşamı, düşüncesi ve özel hayatına bir giriş mahiyetindedir. Bundan dolayı daha detaylı olarak öğrenilmek istenen unsurlar bu kitapta oldukça yüzeysel kalmıştır. Mesela Celal ŞENGÖR edebiyatla çok meşgul olmadığını söyler ve Mehmet Akif, Yahya Kemal Beyatlı ve Faruk Nafiz Çamlıbel gibi birkaç edebiyatçıyı sevdiğini belirterek konuyu kapatır. Türk edebiyatıyla bu kadar az ilgilenmesinin sebebi nedir? Güncel edebiyat eserleri hakkında ne düşünür? Batı edebiyatına da aynı ilgisizlikle mi yaklaşır? Mesela ben, bu soruların cevabını merak ettim ancak kitapta bunların cevabı yoktu. Celal ŞENGÖR psikoloji ve sosyolojiyi birer bilim olarak kabul etmediğini belirtir. Tarihin ise tıpkı pozitif bilim gibi kaynaklara dayanması sebebiyle bilim olduğunu söyler. Bence bu düşünce de kitapta ayrıntılı bir şekilde anlatılmalıydı. Psikoloji ve sosyoloji kanıtlara dayanmıyor mu? Celal ŞENGÖR neden bu disiplinleri bilim olarak kabul etmiyor? Bu sorular da yanıtsız kalıyor. Umarım gelecekte bu önemli ve popüler bilim adamının hayatı ve fikirleri daha geniş ve doyurucu bir şekilde ele alınır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/seninle-baslamadi", "text": "Seninle Başlamadı Kalıtsal Aile Travmaları Seninle Başlamadı, üç nesle kadar yani büyükannemizin, annemizin ve bizim ilk izlerimizin hepsinin aynı bedende olduğunu yani üç neslin aynı biyolojik çerçeveyi paylaştığını ifade etmektedir. Bu aynı şekilde baba tarafımız içinde geçerli olan bir önermedir. Anılar, duygular, travmalar bir şekilde nesiller boyu aktarılır. Travmaların geçmişten uzanarak yeni bir kurban seçme gücü vardır. Hatta başka bir önermeye göre de travmaların etkisi nesiller ilerledikçe daha da genişlemektedir. Biz annemizin rahminde yerleşmeye başladığımız andan itibaren yaşanılan her şey beyinde şekillenir ve kişilik, duygusal mizaç ve üst bilincin gücüne zemin hazırlar. Birçoğumuz ebeveynlerimizin acısını bilinçsizce üstleniriz. Benlik henüz bağlılık ve bağımlılık kavramları arasındaki ayırt gücünü geliştirmemişken ebeveynlerimizin acısını, kaderini ve dertlerini paylaşarak hafifletebileceğimizi düşünmüştük eğer biz de taşırsak onların tek başına taşımalarına gerek kalmayacaktı. Bu düşünce şekli hayali olmakla beraber bizi bir mutsuzluğa ortak ediyor acıyı paylaşarak çoğaltıyordu. Yaşamın ilerleyen yıllarında bize verilecek deneyim fırsatlarından kaçıyor ve başkalarından almak konusunda zorluklar yaşayabiliyoruz. Ebeveynlerimizi algılayış biçimimizde yaşamımızı oldukça fazla şekillendirmektedir. Onların oldukları kişiden farklı olmalarını beklemek bizi adeta sabitler oysa ilişki dinamikleri aynı kalsa dahi bizim bakış açımız farklı olacaktır. Bu bir nevi yolculuk için kendimizi hareket eden bir trenin önüne atmaktan farklı olarak yolculuğumuz için en doğru rotayı seçmektir demiştir yazar. İkili ilişkilerimizde genelde problemin bizden ya da partnerimizden kaynaklandığını düşünürüz oysa aile sistemimizden bir kişi ile özdeşim kurduğum takdirde bunun farkında olmayız. Daha derin kazmamız halinde sorunun gerçek kaynağına kazmayı vurmamız olasıdır. Sormamız gereken kilit soru: Ben kimin duygularını yaşıyorum? sorusu olacaktır. Bizler ailelerimizin geçmiş travmalarını çözmek için bilinçaltımızda bir zorunluluk hissediyor gibiyiz. Gerek zihnimizde gerekse en büyük işaretçi olan çekirdek dilimizde ortaya çıkan işaretleri bir araya topladığımızda birazcık dikkat ile resme uzaktan bakıp bağlantıyı çözmek zor olmayacaktır. Bizi iyileşmeye götürecek iç görü, kendimizi anlama arayışının güçlüğünü tolere etmeye istekli olduğumuzda kazanılır. Bazen ebeveynlerimizden biriyle fazla özdeşim kurabileceğimiz gibi diğer ebeveynimizi uzaklaştırır ve iteriz oysa bu kendimizin bir parçasını itmekten çok farklı değildir. Ebeveynlerimizin kabul edemediğimiz davranışlarının sebebi neydi? Bu olayları bilmek, onların acılarını olduğu kadar kendimizinkini de anlamamız için bir kapı açabilir. Ebeveynlerimize acı veren travmatik olayları bildiğimizde, anlayışımız ve şefkatimiz, eski acıların üstüne çıkabilir. Yani ilişkiye farklı şekilde tutunması gereken biziz, ebeveynlerimiz değil. Bu tutunma gerçekleşmezse iyileşmeyen bu çatlak gelecekteki ilişkilerimizin temelini sarsabilir. Pek azımız bu çatlağı onarmak yerine yaşadığımız güçlükleri yön işareti olarak kullanırız, bunun yerine acımızı arttırır ve kaynağına pek gitmeyiz. Oysa acımıza, kederimize, yaralarımıza uzaklığımız partnerimize olan uzaklığımızı belirler. İnsanlar farkında olmadan yaralarını tetikleyecek eş seçerler. Böylelikle kendilerinin acı dolu ve tepkili taraflarını görme, sahiplenme ve iyileştirme fırsatları olur. Mükemmel bir ayna gibi seçilen partner diğerinin kalbindeki sahiplenmemiş bitirilmemiş işleri yansıtır. Bazen tüm bunları çözmek için bunlar benim duygularım değiller. Ben sadece bunları ailemden kalıtsal olarak devraldım. Demek yeterli olacaktır. Değerlendirme Kitabı okuduktan sonra kendinize bakıyorsunuz ve sizin bugün var olmanıza yarayan herkesin izini görüyorsunuz. Onları hepsi şu an yaşıyor. Her biri bedenimizde, zihnimizde mevcut. Biz bu insanların her birinin devamıyız. Onlardan kopamadığınızı ve hatta kendi hayatınızı, duygularınızı ve düşüncelerinizi yaşamadığınızı fark ediyorsunuz. Kendi adıma birçok şey fark ettiğim bir kitap oldu. Altını çize çize; 'işte bu ben' diye diye okudum kitabı. Zaten içinizde bir şeylerin nereden kaynaklandığını bilmediğiniz huzursuzluğunu çekiyorsanız kitap tam size göre. Vaka örnekleriyle okuduklarını somutlaştırmasının yanı sıra sunduğu uygulamalarla Mark Wolynn'un koltuğuna oturmuş kadar olup kendi kendinizi keşfe çıkıyorsunuz. Bir şeylerin ucunu yakalamış olmanın bile sizin için yararlı olacağına eminim. çok faydalı bilgilerin olduğu faydalı bir kitap tavsiye ederim 16-05-2019 17:41 hayatımda okuduğum en faydalı kitaplardan bir tanesi mutlaka okunması gerek kişinin kişisel gelişime katkısı çok fazla kendinizi anlamanızı çevrenizi anlamanızı ve bugüne nasıl geldiğini kavramanızı çok iyi sağlıyor biraz pahalı bir kitap ama emin olun verdiğiniz her kuruşa değiyor 19-06-2019 20:52 bana hediye gelmişti sıkıcı gibi göründü ama okudukça elimden bırakamadım herkese tavsiye edebileceğim bir kitap yorumları da okudum herkes benimle aynı düşünceyi paylaşıyor görünüyor 05-08-2019 11:58 süper bir kitaptı okurken çok etkilendim arkadaş tavsiyesi ile okudum ben de size tavsiye etmek istiyorum çok faydalı çok güzel bilgiler sunuyor acaba mark wolynnin başka kitapları var mı varsa onları da okumak isterim 25-08-2019 11:38 özetini başka hiçbir sitede bulamadım burada güzel yazılmış bu kitapları okuyup özet yazanların ellerine sağlık çok yardımcı oluyorsunuz biz öğrencilere minnettarız 09-10-2019 15:21 seninle baslamadi kitabini yeni bitirdim bu kadar etkilenecegimi beklemiyordum mukemmel bir kitap 05-12-2019 14:07 kusursuz yazılmış bir kitap eğitici ve faydalı bilgilerle dolu dahası çevrenizdekilere bakışınız değişiyor klask kişisel gelişim kitaplarının çok ötesinde mutlaka okuyun şiddetle tavsiye ederim 10-03-2020 17:06 çok güzel tavsiye ederim 25-12-2020 11:36 bu kitabın dinleyebileceğimiz sesli kitap hali var mı 26-04-2022 18:13 yorumları okudum güzel kitap okumak istiyorum ama satın alacak imkanım yok bu kitabı bana gönderir misiniz lütfen 01-11-2022 21:53 bana sadece 24. sayfa lazım lütfen 29-04-2023 18:21 bu kitabı çok okumak istiyorum ama bulamıyorum kütüphanelerde yok kitapçılar çok para istiyor"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sercekus", "text": "Sazlıklarla çevrili bir göl, gölün kıyısındaki bir ağaca yuva yapmış Serçekuş ve göldeki botlarında avlanan beş avcı... Gölün hemen yakınındaki Karabağ köyü ve göle ev sahipliği yapan, içinde huzurun akislerini duyuran köylüler... Hepsi içimizden gelen bize ait öğeler. Masal da tam bunlar arasında geçer. Güneş doğmaya yakın evlerin bacaları da tütmeye başlar. Çok ihtiyar olanlar dışındaki tüm erkekler de bu sıralarda camiden evlerine döner. Köyde horozların ötüşü duyulur, güneş artık herkesçe görünür olur. Ve bütün köy halkı ekmek sofralarına oturur yine bu saatlerde. Birazdan helal rızık peşinde koşmak için dağılacaklar. Çocuklar camiye akın eder. İmama derslerini verip babalarının yanına tarlaya gidecek onlar da. Sapanlarıyla kuş avına çıkacaklar. Bu yüzden biraz acele ediyorlar ama derslerine de tüm dikkatlerini vermişler. Karıncalar ve diğer böcekler de rızıklarını aramak için yola koyuluyor. Karınca çok çalışkan, ağustos böceği de türküsünü söylüyor ama karınca ile ağustos böceği çatışmıyor. Çünkü ağustos böceği de aç kalmıyor, tembellik etmeyip rızkını arıyor. Çok acıkmış olan Serçekuş da kendisine sunulan rızık sofrasından nasibini almak için uçmaya devam ediyor. Yuvasında onu bekleyen yavruları yok ama mutsuz da değil. Köyün içine kadar geliyor, bir çatıya konup çocukları izliyor. Ama sonra aklına can korkusu geliyor, çocukların sapanlarına hedef olmamak için oradan uzaklaşıyor. Cami avlusundaki ağacın dallarına konuyor. Orada sohbet etmekte olanları dinliyor, düşünüyor. Güneş tüm sıcaklığını yansıtıyor. Adeta tabiatın anası gibi. Hem de büyük bir soba gibi ışıklarıyla serçekuş'u ısıtıyor. Serçekuş çocuklarla avcılar arasındaki farkı düşünüyor. Her ikisi de kuşları avlıyor ama çocuklar avcılar gibi kuşların yaşamak için mecbur oldukları alanlarda pusu kurup onları gafil avlamıyordu. Köylülerin Gölbaşı olarak adlandırdıkları bir mekan olan ve sazlıklarla çevrili bu göle köylüler avlanmak için gitmiyorlar ve nadiren buraya uğruyorlar. Buraya avlanmak için uzaktaki şehirden geliyor avcılar. Köylüler bu avcılara ses çıkarmıyorlar ama onlarla pek kaynaşmaya da pek yanaşmıyorlar. Avcıların burada bir de depo olarak kullandıkları kulübeleri var. Serçekuş bin bir korkuyla sık sık yer değiştiriyor ve kendisini hiçbir yerde güvende hissetmiyor. Sanki kaderinden kaçmak istiyor gibi. Avcıların silahları patlıyor ve sanki her seferinde bir ördek yere düşüyor gibi. Çocukların da her an onu avlayabilecek sopaları var ellerinde. Ve nihayet serçekuş ile avcı karşılaşır, üstelik tam da avcının silahının namlusu serçekuşa doğrulmuşken. Serçekuş korku içinde kendi lisanınca avcıdan kendisini vurmamasını ister. Avcının niyeti de onu vurmak değildir zaten, çünkü ne eti yeterince büyüktür ne de vurduğunda merminin etkisiyle ortada kuştan eser kalacaktır. Ancak avcı serçekuşu biraz da alaya alarak serçekuş ile konuşmaya başlar. Serçekuş kah ölüme meydan okuyan bir cesaret örneği gösterir, kah ölümden korkup başını yana çevirir. Avcıya kendisini bırakması halinde ileride ona bir faydasının dokunabileceğini söyler. Avcı buna şaşırmakla birlikte serçekuşun nasıl bir yardımda bulunabileceğini de merak eder. Serçe ile avcının konuşmaları gerçek mi yoksa avcının rüyası mı bilinmez, bir gün avcının bataklığa saplandığı ve serçekuş tarafından kurtarıldığına ilişkin bir hikaye sıkıştırılır araya. Avcı bataklığa saplanır, ortalıkta kimsecikler yoktur. Serçekuş, ağzında bir iple avcının imdadına koşar ve onu bataklıktan kurtarır. Avcı ile serçekuşun konuşmasının ardından namlunun ucundan namlunun üstüne dek uçup sonra da avcının avucunun içine dek gelen serçekuş, avcının kendisini salıvermesiyle serbest kalır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/serenad", "text": "Maya, 1965 doğumlu bir çocuk anası dul bir bayandır. Yıllardır İstanbul Üniversitesi'nde Halkla İlişkiler bölümünde çalışır ve görevi yabancı konukları en iyi şekilde ağırlamaktır. Bir gün ondan Maximilian Wagner ismindeki Alman isimli fakat Amerikalı olan Profesör Doktor'u karşılaması istenir. Maya, profesörü karşılamaya havaalanına giderken bu yaşta bir adamın neden geldiğini merak eder. Maya, elinde profesörün isminin yazılı olduğu kağıt ile beklerken, beklediğinin aksine yaşını göstermeyen gayet yakışıklı bir beyefendi kendisini beklediği kişi olarak tanıtır. Profesör 1939-42 yılları arasında İstanbul'da yaşamıştır ve o zaman da kaldığı Pera Palas Hotel'inde kalmak ister. Maya, Profesörü kalacağı hotele yerleştirir. Bir sonraki gün Profesör'ü almak için hotele gittiğinde Profesör'ün ayrıldığını öğrenir fakat Maya'nın dikkatini hotelin önündeki beyaz araç çeker. Aynı araç dün de oradadır ve Maya aracın kendisini takip ettiğine dair şüphelenir fakat fikir saçma geldiği için Üniversite'ye geri döner. Üniversiteye geldiğinde Rektör onunla görüşmek ister. Bu talebe çok şaşıran Maya'yı bir süpriz daha bekler. Takip ettiğini düşündüğü kişiler Rektör ile birliktedir ve Maya'dan Profesör'ün her hareketini takip etmesini isterler. Maya tekrar hotele döndüğünde Profesör Wagner ile karşılaşır. Profesör ondan yarın sabah 5'te onu almasını ister. Maya profesörü sabah aldığında profesör Şileye gitmek istediğini söyler. Maya bu soğukta orada ne yapacaklarını pek anlamaz ama yine de profesörü istediği yere götürür. Gittiklerinde profesör sahile iner ve kemanını çıkartarak serenad yapmaya başlar. Böyle saatlerce bekler ve Maya daha fazla dayanamayarak profesörün yanına gider. Maya gördüğü karşısında şok olur. Profesörün elleri mos mor olmuştur ve donmak üzeredir. Bunun üzerine acilen profesörü arabaya taşır ama araba çalışmaz. Bunun üzerine sahildeki çalışmayan hotele götürür. Profesör sutma, sutum, struma diye sayıklar. Profesör donarak ölmek üzeredir ve Maya ne yapacağını bilemez. Önce profesörün sonra da kendi elbiselerini çıkartarak kendi vücut ısısı ile onu ısıtmaya çalışır ve başarılı da olur. Profesör hastaneye kaldırılır ve bir süre hastanede tedavi görür. Bu sırada da Maya'nın peşini MİT, Fransız ve Alman istihbarat servisleri bırakmaz. Maya internet üzerinden profesör hakkında bilgiler öğrenir ve daha fazlası için profesör ile konuşmak için hastaneye gider. Hastaneye geldiğinden doktordan profesörün 6 aylık ömrü kaldığını öğrenir. Maya profesörü hastaneden alır ve ona sayıkladığı struma'nın ne olduğunu sorar. Profesör bunun üzerine Maya'ya hikayesini anlatır. Profesör katolik bir aileden gelir fakat yahudi birine aşık olur ve onunla evlenir. Karısı evlendikten sonra adını değiştir ve başka bir şehirde yaşamaya başlarlar. Bu sırada Hitler yahudileri öldürmeye başlar ve bunun üzerine ikili kaçacak yer arar. Arkadaşları vasıtası ile Türkiye'nin türlü mesleklere profesör kabul ettiğini öğrenir. Yola koyulduklarında Alman polisi onları yakalar ve karısı kaçırırlar. Profesör İstanbul'a yalnız gelir ve karısını kurtarabilmek için her türlü yola başvurur. Sonunda muradına erer ve karısı Filistin'e giden bir gemiye binerek İstanbul'un yolunu tutar. Fakat gemi Şile yakınlarında durdururlur ve kimsenin gemiyi terk etmesine izin verilmez. Türkiye gemiyi kabul etmez. Filistin de İngiltere'nin baskısı ile gemiyi kabullenmez. Profesör her gün Şile sahiline giderek karısına kavuşmayı hayal eder fakat bür gün büyük bir patlama duyulur ve gemi batar. Rusya bir denizaltıdan atılan füze ile gemiyi batırmıştır. Bunun üzerine profesör bir şok geçirir ve hastalanır. Tedavisi için Amerika'ya gider. Struma olayı İngiltere, Rusya, Türkiye ve Almanya devletleri için bir kara sayfadır ve her devlet profesör olayın üzerine gider diye korkmaktadır. Bu yüzden onu takibe almışlardır fakat profesörün tek amacı karısının öldüyü yeri ziyaret ederek serenad yapmaktır. Profesör hastaneden çıktıktan sonra Amerika'ya geri döner. Yaşananlardan sonra Maya işten kovulur. Bir gün Maya Amerika'dan bir paket alır. Paketi Profesör Wagner göndermiştir ve içinde profesörün kemanı ile birlikte çevirisini yapması için bir kitap vardır. Maya çeviri ile uğraşırken Amerika'dan bir haber daha gelir. Wagner çok hastadır ve Maya'yı görmek ister. Maya'dan ölmeden önce son bir arzusu vardır. Arzusunu belirttikten sonra da hayata gözlerini yumar. Maya profesörün son arzusunu yerine getirir ve naaşı yakılan profesörün küllerini Şile'den denize döker. Böylece serenad sona ermiştir. Serenad Konusu Türk edebiyatının en duygusal yazarlarından biri olan Zülfü Livaneli tarihin acımasızın sayfalarında başrolünde yine insan olan farklı bir aşk hikayesi ile okurlarını cezbediyor. Bir zamanlar İstanbul'da hocalık yapmış bir profesör yıllar sonra Amerika'dan Türkiye'ye gelir ve ilk iş olarak Şile'ye gitmek ister. Bu kısa yolculuk ile aslında 60 yıllık bir yolculuğa çıkıyorsunuz ve tarihin acımasız olayları arasında masum insanların ve aşkların başından geçenleri okuyorsunuz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/serguzest", "text": "Tanzimat dönemi yazarlarından Samipaşazade Sezai'nin yazdığı tek roman olan Sergüzeşt, realizme geçişi simgelemesinin yanında aynı zamanda kölelik vurgu nedeni ile de bir başkaldırı simgesi olarak görünmektedir. 1888 yılında yayınlanan ve yayınlandığı dönemde büyük ses getiren roman yüzünden Samipaşazade Sezai fazlaca eleştiri almış fakat Türk edebiyatında gerçekçilik kavramının ve kısa romanların da başlamasını sağlamıştır. Sergüzeşt, Türkçe macera anlamına gelmektedir ve Dilber adında genç yaşta halayık olarak çalışmak zorunda olan bir kızın acı hayatını anlatmaktadır. Dilber, esir düştüğünde daha sekiz dokuz yaşlarında üzerinde Çerkez paltosu ile korku içinde küçük bir çocuktur. Hayatta sahip oldukları Çerkez paltosu ve başındaki eski bir kalpaktır. İstanbul'a getirildiğinde daha ne olduğuna anlam veremiyor, zayıf bedeni yüzünden de pek hayatta kalabilecek gibi de görünmüyordu. İlk sahibine sadece 40 liraya satılmıştı ve belki de esir olarak kalmak yeni ev sahibi ile kalmaktan daha iyiydi. Evin hanımı ve cariye Taravet gerçekten kötü insanlardı ve Dilber'e hala çocuk olmasına rağmen çok kötü davranırlardı. Ev işlerinden başka bir şey yaptığında sürekli dayak yiyen Dilber için hayattaki tek güzel şey okula gittiğinde tanıştığı Lütfiye idi. Lütfiye diğerlerinden farklıydı ve ona oyuncaklar ile oynamasına izin verirdi. Lütfiye'nin verdiği oyuncağı çok sevmiş ve kimseler ondan almasın diye de odadaki dolabın içine saklamıştır. Lütfiye'nin Dilber'e şeker verdiği gören evin küçük kızı Dilber'i evin hanımına şikayet edince Dilber güzel bir dayak yiyip şekerleri ondan alınınca bir dolaba kitlendi ve aç susuz tüm gün dolapta kilitli bırakılır. Dilber adeta donmuş bir vaziyette dolabın içinde kapalı kalır ve gece olup dolaptan çıkartıldığında yatağının içine girerek ağlamaya başlar. Bu acılara daha fazla dayanamaz ve kaçmaya karar verir. Herkes uyuduğunda dolabından Çerkez paltosunu ve kalpağını alır ve gecenin karanlığında kaybolur. Gece içinde kaybolan ve korkusu ile bayılan kızı yaşlı bir kadın bulur ve evine alır. Bu yaşlı kadın Lütfiye'nin büyükannesidir. Lütfiye'yi görünce Dilber çok sevinir ve ona yaşadıklarını anlatır. Onlar ile kalmak için yalvarır ve bunun üzerine yaşlı kadın Dilber'i satın almak ister fakat ev sahibi bunu kabul etmez. Bunun üzerine Dilber eve geri dönmek zorunda kalır ve kaderini kabullenir. Geceleri olduğunda yatağında anneciğim diye ağlayan Dilber'in imdadına ev sahibinin işlerinin kötü gitmesi yetişir. Bunun üzerine Dilber 65 liraya esirciye satılır ve Dilber yeni sahibesinin iyi biri olması için dua etmeye başlar. Esircinin evinde geçen ilk gece Dilber için çok zor olur. Yalnız yatmak zorunda olduğu için ve dışardan gelen sesler nedeni ile çok korkar ve sabaha kadar uyuyamaz. Bir sonraki gün esirci ile yollara düşer ve yeni sahibinin evine gelir. Esirci Dilber'i 150 liraya yeni sahibine satar ve Dilber için yeni bir hayat başlar. Dilber, ilk sahibinden gördüğü aşağılama ve şiddeti yeni evde görmez. Dahası eğitim alır ve büyümeye başlar. Evin sahibi asil bir ailedir ve oğulları Celal Bey ressamdır. Büyüdükçe güzelleşen Dilber Celal Beyi etkiler ve onu resimlerinde kullanmaya başlar. Bir keresinde Dilber'e yırtık bir dilenci kıyafetini zorla giydirir ve vücudunun her yanını gösteren elbiseyi giyince Dilber ağlamaya başlar. Celal Bey yaptığı hatayı anlar ve Dilber'den özür diler. Dilber'in saflığı ve güzelliği onu etkilemiştir ve içindeki hisleri daha fazla tutamaz ve Dilber'e açılır. Dilber de ona karşı bir şeyler hissetmektedir ve ilk hayatında kendini Celal Beyin yanında iken mutlu hissetmektedir. Fakat bu birliktelik ev sahibinin kulağına gider. Celal Bey misafirliğe gönderildiğinde Dilber'in hemen toparlanması istedir. Kendisi yıllardır yaşadığı evden ansızın kovulmuş ve esirciye satılmıştır. Dilber'in rüya gibi olan mutluluğu kısa sürmüştür ve yine köle olarak yeni sahibine doğru yollara düşmüştür. Celal Bey Dilber'in satıldığını öğrenmesi ile büyük şok geçirir ve hastalanır. Aile büyükleri yaptıkları hatanın farkına varır fakat her şey için çok geçtir. Celal Bey her yerde Dilber'i arar fakat bulamaz. Bu acı ile de aklını yitirmeye başlar ve her ses duyduğu evde Dilber'in olduğunu sanır ve kapısı çalar. Ailesi birçok doktor getirir ve Celal'in hastalandığını öğrenirler. Celal Bey kaybolan aşkı yüzünden günden güde eriyip yok olmaktadır. Dilber'in yolu İstanbul'dan çok uzaklara, Mısır'a düşer. Güzelliği ile etkileyen bu genç kadın Nil nehrinin kıyısında esir olarak hayatına devam eder. Güzelliği ile bu kez Cevher Ağa'nın kalbinde bir yara bırakır. Cevher Ağa, Dilber'in kalbindekileri öğrendikten sonra bir şekilde onu esirlikten kurtarmak ve İstanbul'a göndermek ister fakat Dilber'in kaçmasına yardımcı olurken ölür. Ellerinde kendisi için birinin ölmesi Dilber'i daha da yaralar. Gecenin bir vakti Nil Nehrinin kıyısında ne yapacağını bilmeden hayatını düşünür. Bu sırada Nil nehrinin şiddetle akan suları Dilber'e yıllardır hayal ettiğini verir. Hürriyetini... Sergüzeşt Kitap Özeti Rus kumpanyasının Batum'dan gelen vapurundan inen Çerkes esir satıcısını ve ikisi 16-17 yaşlarında, biri 9 yaşında üç Çerkes esiri Tophane'nin önünde esir satıcısı Hacı Ömer karşılar ve kızları evine götürür. Karısı, oraya gelene kadar yaşadıklarından dolayı zebil görünen en küçük esirin hastalıktan öleceğini düşünse de Hacı Ömer kızı, işlediği suçlardan dolayı görevinden alınmış Harput Eski Mal Müdürü Mustafa Efendi'nin hanımına kırk lira karşılığında satar. Evin hanımı tarafından Dilber adıyla çağrılan küçük esir, hanımı ve Sudanlı Arap cariye Taravet tarafından sistematik olarak fiziksel ve psikolojik şiddet görür. Dilber'i hayata bağlayan tek şey, hanımının 12 yaşındaki kızı Atiye'nin okul arkadaşı Lütfiye tarafından verilen küçük hediyelerdir. Ancak talihsiz Dilber'in bu mutluluğu da çok sürmez. Annesi ve Taravet'in tepkilerini örnek alan Atiye, bu hediyeleri öğrenir ve Dilber'i annesine şikayet eder. Dilencilik suçlamasıyla gururu kırılan küçük kız nereye gideceğini bilmediği halde evden kaçar. Soğuğun ve korkunun etkisiyle bayılmış olarak Lütfiye'nin büyükannesi tarafından bulunur. Yaşlı kadın Dilber'in halinden o kadar etkilenir ki küçük kızı beş kese akçe karşılığında hanımından alıp azat etmek ister. Mustafa Efendi ve hanımı buna şiddetle karşı çıkınca Dilber o eve yeniden dönmek zorunda kalır. Ertesi gün Mustafa Efendi, aklandığına dair belgeye kavuşarak Erzurum'a bağlı bir kazaya kaymakam olarak getirildiğini öğrenmiştir. Bu da azledildiği süre boyunca girdiği borçların ödenmesi ve yolculuk sırasında ihtiyacı olacak şeylerin tedariği için para demek olduğundan Dilber'i altmış beş liraya bir esirciye satmaya karar verirler. Dilber kısa bir süre, çeşitli sebeplerle çalıştıkları evlerden kovulan diğer esir kızlarla birlikte bu esircinin evinde kaldıktan sonra yüz elli lira karşılığında Mısır'da birçok memuriyette bulunarak bir servet edinmiş olan Asaf Paşa ve eşi Zehra Hanım'a satılır. Dilber, evin hanımı tarafından üstü kapalı bir şekilde küçümsense de bu evde mutludur. Evin oğlu, beş-altı sene Paris'te okumuş ressam, Celal Bey'in ve kızı Tesliye'nin Fransız mürebbiyesinden Fransızca eğitim alır, işlerini bitirdikten sonra Moda Burnu taraflarındaki köşkün akasya ağaçlarıyla çevrili kameriyesinde inzivaya çekilip kitap okur, şarkı söyler. Ama ona en ağır gelen Celal Bey'e zorla modellik yapmaktır. Bu durum o kadar uzun süre tekrarlanmıştır ki Dilber, bir gün yine böyle bir istek karşısında ağlama krizine tutulur. Onun bu halini gören Celal Bey çok etkilenir ve on beş yaşın tüm saflığını taşıyan genç kıza aniden gönlü akar. Kısa bir süre bu duyguyla cebelleşen yirmi üç yaşındaki genç adam, bir akşam Dilber'i bir kere daha görme isteğini bastıramayıp genç kızın odasına gider. Gözleri yaş içinde uyuyakalmış genç kızın dağınık saçları arasında kendi resmini görünce acı içinde odasına giderek o da gözyaşlarına boğulur. Tesliye'nin zengin, mevki sahibi bir paşayla gerçekleşecek evliliğinin sevincini yaşarken oğlundaki değişikliği fark eden Zehra Hanım bu durumun sebebini kısa sürede öğrenir. Şafak vakti oğlunu odasında bulamayınca Dilber'in de yokluğunu fark eden kadın sinir buhranı geçirir. Oğlunun tüm İstanbul'un ikbal ve asalet bakımından en üstün kızıyla yapacağını düşündüğü izdivacın toplum hayatında hiçbir hakka layık görmediği bir esir tarafından engelleneceğini düşünerek Dilber'i hiç kimseye haber vermeden daha önce satın aldığı esirciye iade eder. Olanlardan habersiz Celal Bey, Dilber'le evlenebilmek için amcası Münevver Bey'den yardım istemiştir. Sevdiği kadının satıldığını Dilber gibi Çerkes bir esir olan Çaresaz'dan öğrenen genç adam, yaşadığı ruh çöküntüsünün etkisiyle şiddetli beyin iltihabı geçirir. Dilber ise sevdiği adamın rahatsızlığını öğrenemeyecek kadar uzakta, Mısır'da, oldukça zengin bir tacirin odalığı olmak üzeredir. Sudanlı Haremağası Cevher Ağa, ilk gördüğü andan beri aşık olduğu bu bahtsız esiri, tacire verdiği olumsuz cevaptan dolayı kapatıldığı karanlık ve soğuk odadan kurtarırken merdivenden düşerek öldür. Ölmeden önce Dilber'e İstanbul'a gitmesi için aldığı vapur biletinin cebinde olduğunu söylemiştir. Dilber, bu uzun ve kendisi için oldukça tehlikeli yolculuğa tek başına çıkamayacağını, İstanbul'a ulaşsa bile kovulduğu eve geri dönemeyeceğini düşünmektedir. Öte yandan orada kalırsa da eninde sonunda odalık olacaktır. Bu düşüncelerin sonunda Dilber, hürriyetine kavuşmak için en uygun yolun kendini Nil'in sularına bırakmak olduğuna karar verir. Samipaşazade Sezai'nin ilk ve tek romanı olan Sergüzeşt, Türk edebiyatında romantizmden realizme geçiş eseri olarak önemli bir yere sahiptir. Sezai'nin macera adını verdiği bu roman, Mizancı Murat Bey tarafından, çağdaşı Harriet Beecher Stowe'un yazdığı Tom Amca'nın Kulübesi'nin yarattığı etkiye sahip olacak güçte görülmüştür. Sergüzeşt Samipaşazade Sezai'nin tek kitabı olmasına rağmen onun saygıdeğer yazarlar arasında yer almasını sağlamıştır. Kitap aynı zamanda döneminde yaygın olan kölelik üzerine yazıldığı için bir başkaldırış olarak kabul edilir ve bu yüzden yayınlandığı dönemde büyük ses getirmiştir. Sergüzeşt kitabının konusu Dilber adında genç yaşta halayık olarak çalışmak zorunda kalan bir kızın hayat hikayesidir. Çocuk yaşta esir düşen ve çocuk olmasına rağmen şiddet gören genç kız çareyi kaçmakta bulur. Fakat sahibi olduğu için geri dönmek zorunda kalır. Dilber'in ikinci sahibi olan Celal Bey daha merhametlidir ve Dilber'e karşı bir şeyler hissetmeye başlar. Fakat bu durum aile içinde rahatsızlık yaratır ve Dilber tekrar başkasına satılır. Celal Bey bunun üzerine hastalanır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sersem-kocanin-kurnaz-karisi", "text": "Ahmet Vefik Paşa II. Abdülhamit'in başvekilliğini yaptıktan kısa bir süre sonra görevinden azledilir ve Hüdavendigar Valiliğine atanır. Bu sayede tercüme ve/veya adapte ettiği Moliere'in eserlerini kurmak istediği tiyatroda kendi nezaretinde oynatma imkanını yakalamış olur. Bu yönde ilk icraatı daha önce II. Abdülhamit'in yıktırması sonucu dağılan Gedikpaşa Tiyatrosu ekibinden olan ve Güllü Agop'la bozuşan Thomas Fasülyeciyan'ın Bursa'da Melekzad Bahçesindeki temsillerini izledikten hemen sonra onlarla anlaşmasıdır. Onlara tiyatro binası yaptıracak, maaş bağlayacak; onlar da yılda iki defa iki oyunun gelirini Gureba Hastanesine bağışlayacaklardır. Böylece iki ay gibi kısa bir sürede Bursa Osmanlı Tiyatrosunun yapımı tamamlanır. 15 Eylül 1879'da da perdelerini Paşanın, Moliere'in Hastalık Hastası oyunundan uyarladığı Meraki ile açar. Paşa, Fasülyeciyan ve ekibini idare etmeyi de bizzat üstüne alır. Oyunculara edebiyat ve diksiyon dersi verdirir. Tiyatroyu himaye etmek üzere Fransız ve Avusturya Konsoloslarından, ilin yüksek memurlarından ve önemli şahsiyetlerinden oluşan fahri bir komite kurar. Kurduğu bu Tiyatro Muhipleri Encümeni üç yıl sonra valiliğinden azledilmesinde önemli bir gerekçe sayılacaktır. Tiyatro seyircisinin eğitimini de unutmaz. Program broşürleri bastırarak seyircilere tiyatroda uyması gereken adab-ı muaşeret kurallarını öğretir. Gerektiği durumlarda kapı kapı dolaşıp bilet satar. Hatta tiyatroya gelmek istemeyenlere kimi zaman bazı yaptırımlar uygular. Bu tiyatro sevdalısı Paşa ölümünden 82 yıl sonra Haldun Taner'in bu usta oyununda yeniden hayat bulur. Taner, Sersem Kocanın Kurnaz Karısı'nda Moliere'in George Dandin oyununu Ahmet Vefik Paşayı, tiyatro yaptığı hizmetleri, dönemin sosyal ve siyasal hayatını merkeze alarak üç farklı üslupla üç perdede kaleme alır. İlk oyun Thomas Fasülyeciyan, Hıranuş, Holas, Satenik, Ahmet Fehim, Virjinia Zagakyan, Küçük İsmail ve Suflör Kazım'dan oluşan Fasülyeciyan trupunun Melekzad Bahçesindeki provasıyla başlar. Kıskanç Herif adıyla oynanacak bu oyunda Mardiros Mınakyan tarzında Batılı bir üslup tercih edilmiştir. Prova esansında oyuncular arasında kimi zaman seçilen üslup, kimi zaman dönemin ünlü oyuncuları hakkında sürtüşmeler yaşanır. Oyun, provayı baştan sona izleyen Ahmet Vefik Paşanın kumpanyaya tiyatro yaptırma sözüyle sona erer. İkinci oyunda bu sefer George Dandin, Yorgaki Dandini adıyla işlediği konu neticesiyle dönemin ruhuna uygun olarak azınlıklara, Fenerli Rumlar ortamına uyarlanır. Bursa Osmanlı Tiyatrosu kurulmuş, Paşa oyunun yönetimini bizzat üstlenmiştir. Oyuncuları, Moliere'in bu oyununu commedia dell'arteden aldığını, sonrasında da kalıplaşmış tipleri birer karakter haline getirdiği konusunda bilgilendirir. Konusunun da aşk ve zinadan öte aristokrasi ile küçük burjuvazinin çatışması olduğunu kalın harflerle çizer. Bu sınıf çatışması Osmanlı toplumunda kendine yer bulmasa da Paşa bu konumlamayı başka çare bulamadığı için muhafaza etmek durumunda kalmıştır. Prova, Mahkeme-i Şeriye Vekili Asım Beyin tiyatroya üye olmadığından ahırına duvar ördürdüğü için Paşayı Dersaadet'e şikayet edeceğini söyleyerek gitmesiyle sekteye uğrasa da Paşa Temaşa devam etmeli anlayışıyla oyunculara devam etmesini söyler. Oyun, ikinci perde on üçüncü sahnede Sadrazam Mehmet Said Paşanın telgrafını almasıyla biter. Son oyunda Ahmet Vefik Paşa asılsız jurnallerle Bursa Valiliğinden alınmış, Rumelihisarı'ndaki köşkünde hatıralarıyla inzivaya çekilmiştir. Kumpanya dağılmış, Fasülyeciyan bir tiyatro kurmuş, Küçük İsmail de Handehanei Osmani Tuluat Kumpanyasını işletmektedir. Kumpanya o akşam Göksu Gazinosunda tuluat oyunu haline getirdiği George Dandin'iyi Sersem Kocanın Kurnaz Karısı adıyla seyirci karşısına çıkaracaktır. Çok duygulanan Ahmet Vefik Paşa oyunu seyretmek ister. Fasülyeciyan da oyuna Paşanın geleceğini öğrenince Küçük İsmail'den oyunda rol almak için izin ister ve Himmet Ağa rolüne çabucak hazırlanır. Oyunu çok beğenen Paşa altı ay sonra vefat eder, diğerleri de sırasıyla onu takip eder. Geriye Türk tiyatrosunu geleceğe taşıyacak gençler kalmıştır. Ne demiştir Ahmet Vefik Paşa: Doğru yol, garbi ne taklit, ne de adapte. Doğru yol, galiba, Türk insanından, Türk şartlarından, Türk mevzularından hareket edip hem öz, hem biçim bakımından bir Türk tiyatrosuna varmak. Biz ancak bu kadarını yaptık. Bundan ötesini de gelecek nesiller başarsın artık..."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ses-ve-ofke", "text": "Ayrı zaman dilimlerine ait olan Ses ve Öfke kitabı aslında sondan başa doğru ilerlemektedir. ABD' de Compson ailesinin çöküşünü konu alan kitapta, birden fazla karakter yer almaktadır. Bölümler arasında geçmişten geleceğe aktarım, geçmişteki olayları şimdiki zamanda anlatması gibi kullanılan dil yönünden okuyucu yoran bir eser olsa da Nobel Ödüllü yazar William Faulkner'ın en iyi eserlerinden biri olduğu görüşü hakimdir. Kahramanların bilincinden geçen düşünceleri bilinç akış yöntemi ile okura aktarmaktadır. Ses ve Öfke romanını okurken en çok zorlanacağımız bölüm birincisidir. Çünkü dikkati sürekli dağılan, nerde neden bahsettiğini anlamaya çalışacağımız Benjy karakteri vardır. Aslında Benjy'nin tüm düşünceleri kız kardeşi Caddy'nin etrafında yoğunlaşır. Bir diğer unsur ise isim benzerlikleridir. Benjamin'in ismi aslında Maury' dir ancak hasta olduğu anlaşıldıktan sonra lanetli olduğu düşünülüp adı değiştirilir. Caddy'nin kızının ismi de ölen kardeşinin adı Quentin'dir. Dayıları Maury ve sevimsiz kardeşlerden biri olan Jason'a da adı babası Jason'dan geçer. Genel olarak bakıldığında aslında Ses ve Öfke romanının başkahramanı Caddy'dir. Üç erkek kardeşte kız kardeşlerinin hikayesi üzerinden canlandırılır. Benjy'nin en iyi bakıcısı, en merhametli kardeşi Caddy olsa da ona göre ahlaksız bir yaşam tarzı vardır ve yaptığı evlilikle tüm hayatı yıkılır. Quentin için ise onurlarının zedelendiği düşüncesi ile onu intihara sürükleyecek kadar etkili olmuştur. Jason ise sadece maddi yönden etkilenir. Onun yüzünden birçok iş fırsatını kaçırdığını düşünür. İlk bölüm zihinsel özürlü olan Benjy' nin ağzından daha çok direk konuşmalar olarak anlatılır. Benjy kız kardeşi Caddy'i hatırlar, onu çok sevmektedir hatta annesinden görmediği yakınlığı görüyordur. Ancak on dört yaşında Caddy'nin erkek arkadaşları ile yakın ilişkilerde bulunması Benjy'i yıkar. Kız kardeşinin masumiyetini kaybettiğini, kirlendiğini düşünür ve sürekli yıkanmak ister. Böylece Caddy'nin kirini temizleyeceğini düşünmektedir. Caddy bekaretini kaybedip, evlenip evden ayrılınca Benjy yine çok ağlar ve çok üzülür. İkinci bölüm Harvard Üniversitesi'nde okuyan Benjy'nin erkek kardeşi olan Quentin tarafından anlatılır. Saatinin sesini dinleyen ve babasının sözlerini hatırlayan Quentin, bir gün saatinin camını kırar ve zaman kavramı üzerinde düşünür. Bir dükkandan üç adet ütü alıp Cambridge kasabasına gider ve aldığı ütüleri köprünün altına saklar. Küçük bir kız çocuğu gören Quentin ona dondurma ikram eder, küçük kız bir süre sadece onu takip etmeye başlar. Ancak başına beklenmedik bir şey gelir. Kızın ağabeyi kardeşini kirletmekle onu suçlar ve Quentin mahkemeye verilir, kefaretle serbest bırakılır. Tıpkı Benjy gibi Quentin de kız kardeşi Caddy'nin Dalton tarafından kirletildiği günü hatırlar. Dalton'u öldürmek istemiştir ama kız kardeşinin gelmesiyle yanlarından kovar. Bunları öğrenen Bayan Compson kızını kötü bir şöhrete sahip olan Herbert'le evlendirmeye karar verir. Quentin bu adamı da hiç sevmez engel olmak ister ancak bu sadece Caddy ile aralarının bozulmasına sebep olur. Bir akşam arkadaşına mektup yazarak, aklının takıldığı saati de ona bırakarak Quentin intihar etmek için odasından ayrılır. Üçüncü bölüm bir diğer erkek kardeş olan Jason tarafından anlatılır. Jason sorumsuz, para düşkünü biri olarak aile reisi gibi davranır. Caddy'den terk edilene kadar para alır. Bu kesilince Caddy'nin kızı için ayırdığı çeki çalar. Düşüncesiz ve doyumsuz olan Jason dükkan hisselerini satar, otomobil alır, türlü işlere girer ama hepsinde başarısız olur. Quentin ve Benjy'nin bakıcısı Luster'la sürekli uğraşır. Dördüncü ve son bölüm, her şeyi bilen hikayeci ihtiyar zenci hizmetkarları Dilsey tarafından anlatılır. Bir gün kiliseden dönerken ailenin artık sonunun geldiğini düşünmektedir. Quentin annesinden kalan yüklüce bir parayla kaçmıştır. Jason onun peşine düşüp, sevgilisini bulmaya çalışır. Ancak bir adam tarafından yaralanınca onu aramaktan vazgeçer. Hikayenin sonunda; evin kahyası olan Dilsey'in oğlu ve Benjy'nin bakıcısı olan Luster ile Benjy faytonla gezer. Luster' in atları hızlandırması ile Benjy korkar. Benjy'e Caddy' i hatırlatır ve derin üzüntü ile ağlar, sesini yükselttikçe yükseltir. Karşılarına çıkan Jason kardeşini ağlarken görünce Luster' a elinin tersiyle vurduğu gibi bir kenara iter. Benjy'nin feryadı gökleri doldurur. Bu durum hepsinin sinirlerini bozar. Jason arabanın hakimiyetini alıp Luster'a eve dönmeleri için talimat verir. Benjy sonunda susar ve avuçlarında sapı kırılan çiçek durur. Gözleri boş ama rahat bir bakışla bakar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sessiz-ciglik", "text": "Lisa Gardner'in daha önceki yazmış olduğu kitaplara bakacak olursak geçmişte aşk romanları yazdığını görmekteyiz. Yazar kariyerinde yükselişine gerilim romanları yazarak başlamıştır. Okuduğum Sessiz Çığlık kitabında en çok sevdiğim şeylerden biri son birkaç sayfaya kadar nelerin olacağını tahmin edememek. Kitaptaki olaylara ve sırlara kendiniz kaptırdığınız anda bir bakmışsınız kitabı birikmişsiniz. Bir okulda Sosyal Bilgiler öğretmenliği yapan Sandra Jones, gazeteci kocası Jason Jones ve 4 yaşındaki kızı Ree ile dışarıdan bakıldığından sıradan bir aile gibi görünmektedirler. Kızları bakıcıya bırakmak istemeyen Sandra ve Jason Jones; işlerini kızlarına göre ayarlayarak dönüşümlü olarak bakımlarını üstlenirler. Fakat her şey yolundayken bir gece yarısı Jason işte çalışıyorken; evde korkunç bir olay olur ve Sandra ortadan kaybolur. Eve gelen Jason yerde kırılmış bir lamba görür. Jason polislere haber verir fakat bu tür kayıp davalarında kocanın ilk şüpheli olacağını düşünerek tereddüt içindedir. İlerleyen soruşturma neticesinde de gözler hep Jason'un üzerinde olacaktır. Komiser D.D. kaybolan eşi hakkında kendilerine yardımcı olmayan Jason'un karısına kötü bir şeyler yaptığından şüphelenmekte; o akşam olayın tek tanığı olan Ree'nin de bir şeyler gizlediğini düşünmektedir. Jason'ı küçük bir kanıt bulunması durumunda hapse göndermek isteyen komiser D.D. bir anda şüpheli sayısının artması ile ne yapacağını bilemez. Kaybolan Sandra ile aynı sokakta oturan eski bir cinsel suçlu da artık şüpheliler arasındadır ve kısa zaman içinde Sandra arabasını cinsel suçlunun çalıştığı tamirhanede bakıma vermiştir. Cinsel suçluyu sorgulayan komiser D.D. olay gecesi evden ayrılan bir araba olduğunu öğrenir. Sandra'nın çalıştığı okuldaki öğrencilerinden biri olan Ethan platonik olarak öğretmenine aşık olmuştur ve Jason'ı hiç sevmemektedir. Sandra'nın kaybolması ulusal kanallarda haber olmasıyla yıllardır görmediği babası ortaya çıkar ve torunu Ree'yi görmek için yasal işlem başlatır. Sandra!nın babasının eski bir savcı olması işini kolaylaştıracaktır. Ethan'ın bilişim uzmanı olan dayısı Wayne Reynold'un da, Sandra'yı son gören kişi olduğunun anlaşılmasıyla şüpheli sayısı artmış, olaylar birbirine girmiş durumdadır. Komiser D.D. derin araştırmalar sonucunda, aslında sıradan görünen bu ailenin geçmişlerinde kalan çok büyük sırlar olduğunu fark eder ve bu sırları ortaya çıkarmak için büyük bir çalışmasının içine girer. Daha sonra ilerleyen olaylar neticesinde her şey ortaya çıkar. Olay gecesi eve Ethan'ın dayısı Wayne Reynold, kocasından Sandra'yı kıskandığı için olay çıkarmıştır. Sandra da kızı Ree'nin başına kötü bir şey gelmesin diye o gece evi terk etme kararı almıştır. Çünkü kızı Ree, Wayne Reynold görmüştür. Gerçekte Jason Jones diye biri yoktur. Jason geçmişte, istismarcılar tarafından taciz edildiği için kimliğini değiştirmiştir ve kendine yeni bir hayat kurmaya karar vermiştir. Gelecekte de kendini bu istismarcıları yok etmeye adayacaktır. Bilgisayarında da istismarcılara ait kayıtlar olduğunu için polislere bilgi vermemesinin bir nedeni de bundandır. Kitabın sonlara doğru ise; korkunç planların yapıldığını göreceğiz. Her şeyi uzaktan izleyen Sandra Jones; babasının kızları Ree'yi ellerinden almaması ve yıllar önce annesi öldüren babasından intikam anlaya karar verir. Ethan'ın amca Wayne Reynold'un arabasına bomba yerleştirip, kanıtlarını da babasının kaldığı otel odasına koyar. Herkes babasından şüphelenecektir. Fakat Sandra Jones'in babasında kötü planları vardır. Aynı sokakta oturan cinsel suçluyu öldürür ve suçu Jason Jones atmak için Jones'lerin evine gider. Amacı Jason'u da öldürüp bunu bir vicdan azabı gibi göstermek; torunu Ree'i ellerinden almaktır. Ama hiç akıl etmediği bir şey vardır, kızının hayatta olması. Jason'u öldürmek için eve gelen Sandra'nın babası kızını karşısında görünce ne yapacağını bilemez. Çıkan o kargaşa da silah Sandra'nın eline geçmiştir. Sandra yıllar önce babasının annesini zehirleyerek öldürdüğünü görmüştür. İntikam almanın tam zamanı olduğuna karar verir ve babasını öldürür. Komiser D.D. bu olaylar karşında hiçbir kanıt bulamaz. Çünkü Sandra kendini korumak için ateş etmiştir ve bunda da haklıdır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sevgilimden-son-mektup", "text": "1960 yıllarında Jennifer Stirling ve Laurence Stirling'in güzel bir evlilikleri vardır. Çok zengindirler ve konfor içinde yaşarlar. Ama Laurence, Jennifer'ı sürekli başkalarının yanında azarlar, onu rezil eder. Jennifer bu durumdan çok rahatsızdır. Nation Gazetesi'nde çalışan Anthony O'Hare bir gün Laurence'le röportaj yapmak için onlara gelir. Evlerinde yemeğe davet edilir. Jennifer ve Anthony bu yemekte tanışırlar. Birkaç kez buluşurlar ve sonra birbirlerine aşık olurlar. Laurence olmadığı zamanlarda görüşürler. Sürekli mektuplaşırlar. Anthony, Jennifer'den kocasından ayrılmasını ister. Jennifer ailesinden ve çevresinden korktuğu için ayrılmak istemez. Anthony'e gazetenin New York'taki bürosunda çalışması teklif edilir. Anthony bu işi kabul eder. Jennifer onunla gelirse orada birlikte yaşayacaklardır. Eğer gelmezse de Anthony ondan uzakta olmanın iyi olacağını düşünür. Jennifer'a onunla gelmesini istediği bir mektup gönderir. Jennifer mektubu okuyunca Anthony ile birlikte gitmeye karar verir.Jennifer valizini hazırlar ve çıkar. Ama dışarıda yağmur yağdığı için taksi bulamaz. Anthony'nin arkadaşı Felipe'e gider ve onu götürmesini ister. Arabaya binerler ama Felipe çok sarhoş olduğu için korkunç bir kaza yaparlar. Anthony, garda Jennifer'ı bekler ama gelmeyince Jennifer'ın gelmek istemediğini düşünür. Trene binip New York'a gider. Kazada Felipe ölür. Jennifer haftalarca hastanede kalır. Laurence, Jennifer'ın çantasında Anthony'den gelen mektubu bulur. Jennifer kazadan sonra hafızasını kaybeder. Kocası, arkadaşları, evi ona yabancı gelir. Zamanla alışmaya başlar. Hatırlamadığı şeyleri de hatırlamadığını belli etmez. Bir gün bir kitabın arasında Anthony'den gelen bir mektubu bulur. Ama bu mektubun kimden geldiğini hatırlamaz. Evi aradıkça başka mektuplarda bulur. Jennifer bu mektupları yazanın kim olduğunu bulmaya çalışır ama bulamaz. Kazadan önce başkasını sevdiğini bildiği için kocasından da uzaklaşır. Bir tartışma sırasında kocasının kendisinin başka birisini sevdiğini bildiğini öğrenir. Laurence, Jennifer'ın sevgilisinin öldüğünü söyler. Kazada onun da arabada olduğunu ve Jennifer yüzünden öldüğünü söyler. Jennifer bunu duyunca çok üzülür ve vicdan azabı çeker. Dört yıl boyunca Jennifer ve Laurence'nin mutsuz evlilikleri sürer. Bir de kızları olur. 1964'te Jennifer ve Anthony bir davette karşılaşır. Önceden hatırlamadığı halde onu görünce hemen tanır. Jennifer kazadan sonra hiçbir şey hatırlamadığını, onun öldüğünü öğrendiğini söyler. Birbirlerini gördüklerinde dört yılın özlemi uçup gider. Jennifer, Anthony'yi görmek için onun kaldığı otele gider. Anthony yine kocasından ayrılıp onunla gelmesini ister. Jennifer onunla gelemeyeceğini söyler. Çünkü artık bir kızı vardır ve onu bırakamaz. Laurence'in ondan boşanmayacağını, kızını da ona vermeyeceğini biliyordur. Bu yüzden Anthony'ye onunla gelemeyeceğini söyler. Anthony bunları unutmak için o sırada savaş olan Afrika'ya muhabir olarak gitmek ister. Önceden oraya gitmiştir ve kendisinin gitmesinin doğru olacağını söyler. Anthony içki içmemesi gerektiği halde sürekli içer ve hastalanır. Hastaneye yatar. Laurence'nin sekreteri Moria'nın iş yerindeki konumu değişince Moria, Laurence'nin Jennifer'den sakladığı mektupları ve Laurence'nin sakladığı bazı dosyaları Jennifer'a verir. Bu dosyalarda Laurence'nin konunsuz işler yaptığını kanıtlayan belgeler vardır. Jennifer bu dosyaları koz olarak kullanıp kızını alıp evden ayrılır. Anthony ile gitmeye karar verir. Fakat Anthony'yi bulamaz. Gazetedeki Don onun Afrika'ya gittiğini söyler. Jennifer dosyaları ve bir mektubu Anthony'ye ulaştırmaları için gazeteye bırakır. Jennifer Anthony'yi bulmak için Afrika'ya gider ama savaşın olduğu bölgeye gitmesine izin verilmez. Anthony'e ulaşamaz ve onun savaşta öldüğünü düşünür. Don, Anthony'ye Jennifer'ın onu aradığını söylemez. Anthony Afrika'ya gitmeye hazırlanırken oğlu Phlipp gelir. Anthony'nin eski eşi hastadır ve oğlu da Anthony ile kalmak ister. Anthony bunun üzerine Afrika'ya gitmekten vazgeçer. Oğluyla birlikte yaşamaya başlar. Ama yazarlık yeteneğini olanlardan sonra kaybeder ve artık eskisi gibi yazılar yazamadığını fark eder. Laurence de kanser yüzünden ölür ve Jennifer da kızıyla bir eve yerleşip yaşamaya başlar. Kırk yıl boyunca Jennifer ve Anthony birbirlerinden habersiz Londra'da yaşarlar. 2003 yılında Ellie'nin evli olan John ile bir ilişkisi vardır. John bir yazardır ve Ellie de Nation Gazetesi'nde çalışmaktadır. Ellie John ile röportaj yapmaya gider ve orada tanışırlar. Ellie John'u çok sever ve onun eşinden ayrılıp onunla evleneceğini düşünür. John'un ise böyle bir düşüncesi yoktur. Karısından ayrılmayı düşünmez. Ellie bir yazısı için gazetenin kütüphanesinde araştırma yaparken Jennifer'ın Anthony'e bıraktığı dosyaları ve mektupları bulur. Mektuplar çok duygusaldır ve Ellie bu mektuplardan çok etkilenir. Çünkü kendisinin de evli birisiyle ilişkisi vardır. Ellie bu mektupların kime ait olduklarını bulmaya karar verir ve araştırmalara başlar. Ellie yazması gereken yazıyı unutur ve bu mektuplarla ilgilenmeye başlar. Melissa yazıyı isteyince gazetedeki konumu tehlikede olduğundan mektuplardan bahsetmek zorunda kalır. Melissa da bu mektupların sahipleriyle konuşmasını ve bununla ilgili bir yazı yazmasını ister. Ellie posta kutusunun sahibini araştırarak Jennifer'a ulaşır ve onunla konuşmaya gider. Mektupları ona iade eder. Jennifer da ona hikayesini anlatır. Ellie onların hikayesinin özel olduğunu bunu gazeteye yazmaması gerektiğini düşünür. Ellie'nin John'a yazdığı mesajları John'un eşi görür ve Ellie ile konuşur. Ellie de John'dan ayrılır. Zaten John'un rşinden ayrılmayacağını, kendisini sevmediğini anlamıştır. Ellie araştırmaları sonucunda Anthony'e ulaşır. Anthony Nation gazetesinin kütüphanesinde çalışmaktadır ve Ellie onunla önceden karşılaşmıştır. Ellie ona Jennifer'dan bahseder. Ellie gazete yazısını yazar ve onların mektuplarından çok küçük bir alıntı yapar. Melissa yazıyı çok beğenir. Jennifer ve Anthony birkaç kez mektuplaşırlar ve görüşmeye karar verirler. İkiside çok heyecanlıdır. Kırk yıl geçmesine rağmen ikisi de hala birbirlerini seviyordur. Buluşurlar ve birdaha ayrılmamak üzere birbirlerine sarılırlar. Sevgilimden Son Mektup Konusu Jojo Moyes, Senden Önce Ben romanı ile herkesi kendisine hayran bırakmıştı. Hayat dolu bir hayat yaşarken tekerlekli sandalyeye mahkum olan bir adam ile basit bir hayat yaşarken tekerlekli sandalyedeki bir adam sayesinde hayata bakışı değişen bir kızın romantik hikayesi herkesi derinden etkilemiş ve bir çoğunu da ağlatmıştı. Joje Moyes şimdi Sevgilimden Son Mektup kitabı ile tekrardan okurlarının karşısına romantik bir aşk romanı ile geliyor. Bir tarafta 1960larda geçen bir hikaye. Zengin bir hayat yaşayan ve hayatta herşeye sahip olan bir kadın. Herşeyi bırakıp onunla olmasını isteyen bir adama aşık olunca büyük bir ikileme girer. Ya tüm zenginliğini ve ailesini bırakıp aşık olduğu adam ile olacak yada tüm zenginliğin içinde aşkız bir hayat yaşayacaktır. Diğer tarafta ise 2003 yılında geçen bir hikaye. Aşk umudu ile yapılan bir evlilik. İhanete uğrayan bir kadın. Yeni bir aşka yelken açmışken bulduğu mektupların onun hayatını yeniden değiştirmesi. Bu mektuplar 1960 yılında geçen hikayeden geriye kalan mektuplardır. İki kadının yolu bir şekilde kesişir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sevim-ak-kitaplari", "text": "Sevim Ak, 1958 yılında Samsun'da dünyaya gelmiştir. Yazarlığı ile tam bir tezatlık şöleni oluşturarak aynı zamanda da kimya mühendisliği ve biyokimya uzmanlığı eğitimi görmüştür. 1985 yılından itibaren ise sadece çocuk edebiyatı ile ilgilenmiştir. Sevim Ak konusu ile ilgili diğer çocuk edebiyatçılardan ayrılıyor. Sevim Ak daha çok çocukların ilk başta hata yapıp sonradan ders çıkartmasından tarafa değil de, olayları çocuklar gibi yaşayıp onların gözlerinde yaşandıktan sonra, çocukları geleceğe hazırlamakla alakalı. Kısacası daha çok doğru yanlış konularını ele almaktan ziyade gerçekleri yaşamak tarafında. Bunun yanında aile sorunları yaşayan çocuklar içinde öyküler yazmış. Çocuk edebiyatıyla ilgileniyor olabilir ama öykülerini ebeveynlere de oldukça büyük katkıları bulunmakta. Çocukların gözünden görüp nerede hata yaptıklarını kavrayabilirler. Sevim Ak, daha 1997 yılında yayımladığı ilk kitabı olan Uçurtmam Bulut Şimdi kitabı ile Akademi Kitapevi Öykü Ödülü'nü kazandı. Onun haricinde kitap olarak yayımlanmayan öyküleri, Kırmızı Fare, Bando, Vakıf Çocuk gibi çocuk dergilerinde yayımlanmıştır. Öyküleri ve senaryoları çocuk programlarında yayımlanmakta kalmayıp, sahneye de dökülmüştür. Türkiye'deki Doğu ve Güneydoğu bölgeleri için hazırladığı yaratıcı yazarlık ve kitap okuma etkinliklerinin sonuçları Fransa'da ki Lignes D'ecritures'in bazı sayılarında yer aldı. Yayınladığı eserlerden toplam iki ödül kazanan Sevim Ak, Can Yayınları'nın basımı olan Kırık Şemsiye adlı resimli öyküsü ile Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği'nin ölçütlerine göre 2006 yılında en iyi yılın resimli öyküsü olarak seçildi. Sevim Ak, hala çocuklar için eğlenceli öykülerini yazmaya devam ediyor. Sevim Ak Kitapları: Ada ve Adam, Anahtar Öyküler, Az Buçuk Teo, Babamın Gözleri Kedi Gözleri, Bir Tanışma Öyküsü, Çilekli Dondurma, Dalgalar Dedikoduyu Sever, Domates Saçlı Kız, Dörtgöz, Duvarlar Resim Olsa, Dünyanın En Şişmanı, Eskiler Alırım, Gazete Fısıltıları, Gemici Dedem, Gökkuşağı Yazı, Gökte Biri Var, Gözlerinde Güneş Var, Güneşin Çocukları, Horoz Adam ve Korsan, Karşı Pencere, Kırık Şemsiye, Kuşlar Kralı Nikola, Küçük Sırlar, Lodos Yolcuları, Mahalle Sineması, Melo, Pembe Kuşa Ne Oldu, Penguenler Flüt Çalamaz, Puf, Pufpuf, Cuf, Cufcuf ve Cino, Puldan Taştan Lahanadan, Saçlarında Soru İşaretleri, Sakız Kızın Günleri, Sen, Ben ve Elma Ağacı, Sıcak Çikolatalı Yolculuklar, Sirk Kızı, Şarkını Denizlere Söyle, Toto ve Şemsiyesi, Toto'nun Sınıfı, Uçurtmam Bulut Şimdi, Vanilya Kokulu Mektuplar, Yıldızlar Nereye"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/seyahatname", "text": "Evliya Çelebi 25 Mart 1611' de Unkapanı'nda dünyaya gelmiştir. Ailesi aslen Kütahyalı olup fetihten sonra İstanbul' a yerleşmiştir. Bunun yanında Sandıklı, Bursa ve Manisa' da mülkleri olduğu bilinmektedir. Tatlı dilli ve şair ruhlu olduğu için hizmet ettiği padişahlar tarafından sevilen Evliya Çelebi, Kanuni Sultan Süleyman ile bir çok sefere çıkmış, II. Selim ile Kıbrıs fethine katılmış, I. Ahmet zamanında Kabe'nin altın oluklarını yapmış ve ayrıca Sultan Ahmet Camii'nin süsleme işlerinde de çalışmıştır. Evliya Çelebi' de genç yaşta seyahat merakının başladığı görülür ve bu merakın temeli ilk olarak babası Derviş Mehmet Zilli'nin anlattığı hikayelerdir. Sonunda bir gün bahsedilen o meşhur rüya gelir ve Evliya Çelebi'nin hayatında yeni bir dönem başlamış olur. 1630 yılının Muharrem ayının aşure gecesi İstanbul' da Yemiş İskelesi yanında ki Ahi Çelebi Camii'nde Hz. Peygamberi görür ve huzurunda \"şefaat ya resulullah diyeceğine seyahat ya resulallah der ve peygamberimiz tarafından seyahat ve şefaat ile müjdelenir. Bu olay sonrasında imparatorluğun izniyle önce İstanbul' u sonrasında da koca imparatorluğu adeta bir baştan bir başa dolaşır, gittiği yerler hakkında ne gördüyse ne öğrendiyse biraz abartılı biraz mizahi ama tatlı ve sıkıcı olmayan bir dille anlatır. Seyahatname, tarih, coğrafya bilgisi, iktisat, folklör, yollar, hamamlar, evliyalar, menkıbeler, binalar, medreseler, hastahaneler, iklimler, dil, yiyecekler ve kısacası kültür ve hayatın içinde yaşayan her türlü unsurdan örülmüş zenginliklerle doludur. Seyahatname, sadece bizim için değil başka milletler ve ülkeler için de kaynak olmuştur. Bu nedenle Almanca, Bulgarca, Farsça, Fransızca, İngilizce, Rusça, Yunanca ve Sırpça gibi dillere çevrilmiştir. Seyahatname Evliya Çelebi'nin kendi anlatımıyla başlamıştır. Kendi diliyle anlatılan bu seyahatname de ilk önce meşhur Adıyaman anlatılmaktadır ve sonrasında aşağıdaki başlıklar teker teker ele alınarak ilgili yerler ve konular hakkında detaylı bilgilere yer verilmiştir. Seyahatname'de yer alan başlıklar; - Osmanlı Devletinin ortaya çıkışı - İstanbul' da olan garip ve acayip tılsımlar hakkındadır - Denize ait tılsımlar - Eski sarayın hayat suyu - Büyük Ayasofya'nın yapılışı, sanat özelliği ile eni boyu - Süleymaniye Camii - Karahisari'nin yazısına övgü - Evliya Çelebi'nin çocukluğu - İstanbul'daki bu ustalık sahibi üstatlar - İstanbul'daki hastahaneler - Bursa, Bursalılar, Osmanlı Şehzadelerinin mezarları - İstanbul'dan İzmit seyahat - Sürmene, Günye, Çoruh Irmağı - Defterdar Zade Mehmet Paşa efendimizin Mevlevi Vezirle münakaşası - Akşehir - Konya - Urfa - Malatya - Bitlis - Tokat - Amasya - Erciş' ten İstanbul' a seyahat - Danişmentlilerin başkenti Niksar - Fla Kalesi - Kızılhisar - Eski büyük şehir Atina - İnebahtı Kalesi - Ohri Kalesi - Kütahya - Manisa - Maraş - Eski Kale ve eski kıble olan Beytulmukaddes - Medine' den Mekke' ye gidiş - Sultan Selim Şah İsmail ile Çaldıran' da Sultan Selim' in kardeşlerini ve kardeşlerinin çocuklarını şehit ettiğidir - Sultan Selim Mısır' a giderken Mercidabık' ta Sultan Gavri ile savaşması - Muhiddin-i Arabi'nin mezarı - Mısır' da olan bitki ye benzeyen yiyecekleri beyan eder - Mısır' da olmayan sanayiden, yiyecek, içecek ve tahıllardan haber eder"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/seytan-ayrintida-gizlidir", "text": "Ahmet Ümit kalemi polisiye olan ve oldukça sevilerek okunan bir yazardır. Öyküleri gerilim, heyecan içinde bırakmasa da kahramanlarının gündelik hayattan olması ve baş komiser Nevzat'ın sezgileri sayesinde kendimi akışa bırakabildim. Kitaptaki 18 öyküyü biraz yavan olsa da sıkılmadan okudum. Polisiye roman yazmanın her zaman daha fazla işçilik gerektirdiğine inanırım. Zeka, ayrıntılar ve son ana kadar belirsizlik bu işin bir parçasıdır. Belki kısa öyküler olduğu için kendimi büyük bir heyecanın ortasında bulamadım fakat kalemi güçlüydü. Nevzat karakteri üzerinden olayları okumak ve onun fikirlerini, sezgilerini görmek kitabı bitirmemi sağladı. Boş bir vakitte açıp birkaç saat içinde bitirilebilecek bir eser. ÖZET Kitabın adını veren Şeytan Ayrıntıda Gizlidir öyküsünde baş komiser Nevzat ve yardımcısı Ali olay yerinde cesedi incelerler. Başak adında genç bir kız zemine çizilen yıldızın üzerine elleri ve kolları bağlanarak öldürülür. Bir çeşit kurban etme vakasıdır. Baş komiser Nevzat önce cesedi bulan ve Başak'ın amcası olan Abdülbaki ile konuşur. Amcanın anlattığına göre Başak yani ailesinin verdiği isimle Büşra satanistlerin grubuna dahil olan ve oldukça asi olan bir kızdır. Anne ve babası öldükten sonra Kaan adında sevgilisiyle ayrı eve çıkar. Baş komiser önce Kaan'ı sorgular fakat Kaan Başak'ı öldürmediğini savunur. Başka bir satanist gruba dahil olduğunu söyler. Hep gittiği barın adını verir. Baş komiser Ali'yi de yanına alıp Kaan'ın bahsettiği bara gider. Orada Başak'ın birçok sevgilisi olduğunu ve bakire olmadığı için şeytana kurban edilemeyeceğini öğrenir. Baş komiser bu kez Başak'ın babasının evine gider. Orada Başak'a ait bir not defteri ya da günlük bulmayı umar fakat hiçbir şey bulamaz. Evde oldukları sırada bir telefon gelir ve Başak'ın babasının borsada senetleri olduğunu öğrenir. Bu senetler Abdülbaki'nin kasasındadır ve bir hayli yüklü miktardır. Baş komiser Nevzat ve Ali Abdülbaki'nin katil olabileceğini düşünürler ve hemen onu sorgulamaya giderler. Amca bunu reddeder fakat baş komiser onu adli tıbba gönderir. Bir ay sonra çıkan sonuçlarda Başak'ın tırnaklarının arasındaki derinin amcası Abdülbaki'ye ait olduğu öğrenilir. Abdülbaki yeğenini öldürmekten tutuklanır. Onur Eczanesi öyküsünde olay yeri eczanedir. Orada çalışan Kemal silahla öldürülür. Polislerin olay yerinde yakaladığı Suat sorgulanır fakat öldürmediğini iddia eder. Baş komiser Nevzat yanına Ali'yi de alarak eczanenin sahibi Ruhi Bey'in evine gider. Ruhi Bey onları köpeği Boncuk'la birlikte karşılar. Kemal'in iyi bir çocuk olduğunu babasının ölmeden önce yanına çırak vererek adam etmesini söylediğini anlatır. Nevzat oradan çıkıp tekrar olay yerine döner. Eczanenin yanında olan berber Kemal'in Rum bir kadınla beraber olduğunu ve tefecilere bulaştığını anlatır. Bu sırada Suat'ta sorgulanmıştır. Cango Kemal adında birinin adını vererek Kemal'in uyuşturucu sattığını söyler. Nevzat önce Rum kadınla konuşur. Kadın ona Kemal ile birlikte olduklarını fakat Cango'nun Kemal'i öldürmeyeceğini çünkü Kemal'in Cango'ya para kazandırdığını anlatır. Bu ifade Nevzat'a mantıklı gelir ve Nevzat tekrar Ruhi Bey'in evine gider. Ruhi Bey köpeği Boncuk'u yürüyüşe çıkardığı için iki polisi Ruhi Bey'in karısı karşılar. Kemal'in son zamanlarda çok değiştiğini ve eczaneden para çaldığını anlatır. Ruhi Bey ile sık sık tartıştıklarını anlatır. Nevzat Ruhi Bey eve geldiğinde Kemal'i onun öldürdüğünü düşündüğünü söyler. Ruhi Bey kanıt olmadığı için inkar eder. Nevzat ona şerefi ve namusu için Kemal'i öldürdüğünü fakat bunu kanıtlayamadığını söyler. Ruhi Bey yirmi yıldır ilk kez rahat bir uyku çektiğini söyleyerek onları yolcu eder. Ali katili yakalayamadıkları için pişmanken Nevzat bu duruma pek bozulmaz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/seytani-uyandirma", "text": "John Verdon'un yarattığı Sherlock Holmes olan emekli dedektif Dave Gurney cinayetleri çözmeye kaldığı yerden devam ediyor. John Verdon'un serinin üçüncü kitabı olan Şeytanı Uyandırma kitabı okurları yine mükemmel bir seri katil hikayesinin içine sokuyor. Emekli dedektif Dave Gurney bu kez seri katiller üzerine bir belgesel hazırlayan birine yardım etmeyi kabul eder ve birden bire kendini yine gizemli bir seri katilin peşinde bulur. Olaylara farklı bakma ve gözden kaçan detayları görme yeteneği sayesinde seri katile yaklaşan dedektifi yine tehlikeli bir macera beklemektedir. Mercedes marka araç kullanan kişileri kendine hedef belirleyen katilimiz imza olarak da kurbanlarının yanına oyuncak hayvanlar bırakmaktadır. Şimdiye kadar yakalanamamış olan katil, için içine Dave Gurney'in girmesi ile kendine yeni bir hedef bulur fakat hedefteki kişi Dave Gurney olunca işler değişir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/seytanin-ciragi", "text": "Eizo Shimamura ortaokul zamanlarındayken ailesi tarafından bir yatılı okula verilir. Buraya alışmakta uyku düzenini tutturmak da çok zorlanan Shimamura sık sık gece yürüyüşleri için okulun bahçesine çıkmaktadır. Bu yürüyüşlerden birinde Hachiro Tsuchido isminde kendisinden iki yaş büyük biriyle tanışır. İkisinin de uyku sorunlarıyla boğuşuyor olması ikisini birbirine yakınlaştırır. Tsuchido, Shimamura'nın korktuğunu fark ederek ona korkunç hikayeler anlatmaya başlar. Anlatmanın etkisi geçince ise ona dil öğrenme de yardımcı başlığı altında korku kitapları verir. Shimamura bunlara rağmen Tsuchido'ya gittikçe bağlanır. Ancak kendisinden iki yaş büyük olan bu çocuk bir süre sonra mezun olur. Arkadaşlıklarının sonsuza kadar süreceğini düşünen Shimamura kendini büyük bir boşlukta bulur. Biraz zaman geçer bu duruma alışmaya başlar ve bu sırada İshihara adında bir kıza aşık olur. İlişkileri en başta çok güzel bir şekilde ilerlemektedir. Shimamura artık Tsuchido'yu unutmuş yerine İshihara 'yı almıştır. Ancak İshihara da kendisini sevmesine rağmen ailesi kızı başkasıyla evlendirir. Bundan da olan Shimamura, gittikçe daha da sinirli bir hal alır ve okuldan atılır. Bir daha da geri dönmez. Shimamura'nın hayatı gittikçe kötüye ilerlemektedir. Artık kafelerde çalışmaya başlar. Lise arkadaşlarının çok yükseldiğini duydukça daha da yere batmaktadır. Bu sırada kendisine aşık olan kafede çalışan Tsuyaka isminde bir kızla evlenir. Bu kız kendisine o kadar aşık ve iyi niyetli bir kızdır ki, sırf kendisini bırakmaması için Shimamura'nın yaptığı tüm eziyetlere katlanır, kazandığı parayı, birikimini her şeyini önüne serer. Ancak Shimamura bu iyi insanın karşısında ezilir. Onun gitmesi için elinden geleni yapar ancak kız gitmez. Bu sırada da İshihara ile tekrar karşılaşır. Kızın kocası ölmüştür. Bu yüzden tekrar birleşirler. Ancak Tsuchido hamiledir. Shimamura bunu öğrendikten sonra onu öldürmeye karar verir. Günler boyunca cinayet planını düşünür. Sonunda kendisinin kullandığı aşırı etkili uyku ilacını ona vererek öldürmeye karar verir. Hem İshihara'nın evinde hem Tsuchido'nun evinde aynı ilaçtan vardır. O gece İshihara çok istemesine rağmen kendi evine giden Shimamura, Tsuchido' ya aşırı doz ilaç verse de kız bu ilacı bildiği için çok azını içer. Ancak İshihara için durum aynı değildir. Adamin ilacını gece aşırı doz da yutmuş ve ölmüştür. Adam karısını öldürmek isterken biricik sevgilisini öldürür. Onları öldürdü mü? Michiko Oda, bir profesörün kızıdır. Çok flörtöz bir yapısı vardır. Gördüğü her erkek ile flörtöz şekilde konuşur ama kimseyle ciddi bir şekilde konuşmaz. O sıralarda İchiro Odera ile de aynı şekilde konuşmakta Odera'nın ona olan ilgisini kullanmaktadır. Michiko en sonunda Seizo Oda ile evlenir. Seizo ile mutlu ilerleyen bir ilişkisi olmasına rağmen Odera'ya evliliğini sürekli olarak kötüleyerek onu kendisine daha fazla bağlamaya çalışmaktadır. Bir gün Michiko ile Seizo başka bir dostları olan Tomado'yu evlerine misafir olarak çağırırlar. O gün şans eseri olarak Odera'da onların evlerine ziyarete gelir. Geceye kadar oyun oynarlar bu sırada Seizo ile Odera arasında gerginlik vardır. O gece aşırı yağmur yağdığı için aynı kasabada oturan Tomado evine dönse de Odera evine dönemez ve Michiko 'nun evinde konaklar. Seizo'ya verilen oda Michiko ile Seizo 'nun odasının tam altındaki odadır. Odera'yı bir türlü uyku tutmamakla birlikte yukarıdan kavga sesleri duymaya başlar. Sevdiği kadının eziyet görmesine müsaade etmemek için yukarıya çıkar ve izler. Baktığında Michiko şiddet görüyor gibidir. Odera daha fazla dayanamayarak içeriye girer ancak bunun bir fantezi olduğunu Michiko'nun kendisine aptal demesiyle anlar. Ancak bu sırada Seizo bir sinir krizi geçirerek karısı Michiko ve kendisini öldürür. Odera ise sadece izlemiştir. Michiko hayattayken hiç kendisinin olmamasına rağmen, ölümünden itibaren sonsuza kadar kendisine ait olsun diye bunu bir aşk cinayeti olarak kafasında kurgular ve kendi idamı için çabalar. Değerlendirme: İki farklı cinayeti konu alan kitapta iki cinayetin temelinde de derin ve karşılık bulunamayan bir sevgi işlenmiştir. Evet sevginin insanı iyileştirici bir gücü olduğu kadar insanı içten içe yiyen, mahveden, onu bir katile dönüştüren yönü de olabilir. Bazı sevgiler zarar verir. Her şeyin fazlasının zarar verdiği gibi yönetilemeyen, aklın önüne geçen sevgi insana zarar veren bir duygu biçimine dönüşebilir. Kitapta iki cinayette etkili bir sekilde anlatılıyor. Bir solukta okunabilecek bir kitap. Ama yine de bir cinayet romanına göre fazla sönük bir eser. Kendisini okutsa da içine alamıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sherlock-holmes-matematik-dehasinin-hikayesi", "text": "Matematik Dehasının Hikayesi, Sherlock Holmes'ün çözdüğü altı vakayı konu almaktadır. Tüm vakalar Holmes'ün yakın arkadaşı olan Watson tarafından anlatılmaktadır. Watson'ın kısa ama detaylı anlatımı ise okurun kafasında soru işareti bırakmamaktadır. Gümüş Şimşek Albay Ross, kayıp atı Gümüş Şimşek'i ve antrenörü John Straker'in katilini bulması için Sherlock Holmes'ü çağırır. Sherlock Holmes de bu vakayı çözmek için arkadaşı Watson ile birlikte yola çıkar. Oraya vardıkları zaman Holmes hiç vakit kaybetmeden hem kayıp at ile hem de ölen antrenör ilgili detaylı bilgi alır. Daha sonra olay yerlerini ve çevrelerini inceleyerek deliller toplar. Bu süreçte Holmes koyunların bazılarının topallamasından, olay gecesi ahırdaki gence baharatlı yemek verilmesine kadar pek çok ayrıntıyı dikkatle ele alır. Böylece kısa sürede hem kayıp atı hem de antrenörün katilini ortaya çıkarır. Reigate Bulmacası Sherlock Holmes ve arkadaşı Watson küçük bir tatil yapmak amacıyla Watson'ın bir dostuna misafir olurlar. Ama tatil niyetiyle gelinen bu yerde bir hırsızlık ve cinayet meydana gelir. Bu duruma kayıtsız kalamayan Holmes de cinayetin işlendiği yere giderek bilgi toplar. Kimi zaman kasıtlı hatalar yaparak kimi zamansa numaradan kriz geçirerek şüphelendiği durumları doğrular. Elde ettiği bilgiler ışığında da kimsenin şüphelenmediği asıl suçluları bularak herkesi şaşırtır. Üç Cumbalı Ev Bir gün eski bir müşterisinin eşinden gelen mektup Sherlock Holmes'ü harekete geçirir. Yaşlı kadın, mektubunda eviyle ilgili tuhaf şeyler yaşadığından bahsedip yardım ister. Böylece arkadaşı Watson'la yola çıkan Holmes, mektubu gönderen yaşlı kadın ile görüşür. Yaşlı kadının oğlunu da tanıyan Holmes bu olayı da kısa bir sürede çözer. Zümrüt Taç Vakası Bir bankanın ortağı olan Alexander Holder, acil bir kredi karşılığında rehin alınan zümrüt tacın başına gelenlerden dolayı Holmes'ten yardım ister. Holmes de, içine düştüğü zor durum yüzünden mahvolan adama yardım etmek için hemen harekete geçer. Böylece Alexander Holder'in evine giderek araştırma yapar. Zümrüt tacı oğlunun çaldığını düşünen Holder'in aksine Holmes gerçek suçluları ortaya çıkarır. Bunun için de tüm izleri inceleyerek en masum görünen kişilere bile şüpheyle bakar. Üç Öğrencinin Hikayesi Önemli miktardaki bir burs için yapılacak sınav metni, Hilton Soames'in odasındayken bir öğrenci tarafından kopyalanır. Durumu fark eden Hilton Soames, Sherlock Holmes'ten yardım ister. Holmes hem olay yerini hem de üç şüpheliyi dikkatlice inceleyerek bu vakayı da çözer. Ayrıca açılmış kalem çöplerinden, masada oluşan hasardan, etrafta bulunan çamurlardan ve hatta odanın pencere boyundan bile deliller ortaya çıkarır. Son Vaka: Matematik Dehasının Hikayesi Sherlock Holmes büyük bir örgütü çökertmek için uzun süre çabalar. Attığı her adımda da, örgütün başında bulunan Profesör Moriarty'nin en az kendisi kadar akıllı bir adam olduğunu dikkate alır. Bu kadar temkinli olmasına rağmen yine de Profesör Moriarty ile başa çıkamaz. Defalarca ölüm tehlikesi atlattıktan sonra dostu Watson'ın özel muayenehanesine gider. Böylece çıkacağı Avrupa seyahatine onu da davet eder. Watson da dostunu yalnız bırakmamak için bu daveti kabul eder. Holmes sorun çıkmaması için her şeyi planlar ve bu planlarını Watson'a anlatır. Watson yol boyunca, Holmes'ün planına harfi harfine uyar. Böylece trene kadar hiçbir sorun yaşamazlar. Ama tren hareket ederken Profesör Moriatry istasyonda telaşlı telaşlı koşar. Bu durumu gören Holmes ve arkadaşı planlarını biraz değiştirirler. Böylece beraber birkaç gün geçirdikten sonra bir şelalenin yakınında ayrılmak zorunda kalırlar. Watson geri döndüğündeyse Holmes'ün veda notunu bulur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sifira-dogru", "text": "Yazarımız kitaba; ileride yaşanacak olan zekice planlanmış bir cinayete tanıklık edecek, daha doğrusu kaçınılmaz olarak cinayetin içine doğru çekilecek karakterlerin yaşantılarından birer günü alıntılayarak başlar. Karakterlerin arasında iyi bir sporcu, soğukkanlı bir müfettiş, intihara kalkışan bir adam, kriminoloji ile ilgilenen yaşlı bir avukat, cinayet ile sonuçlanacak bir davete ev sahipliği yapan yaşlı bir kadın, sporcu adamın eski ve yeni eşi, aynı zamanda kadının yakasını bir türlü bırakmayan eski sevgilisi bulunmaktadır. Zeki ve sportif karakterimiz Nevile Strange, eski eşi Audrey Strange ve yeni eşi Kay Strange'i , eskiden beri tanıdığı yaşlı kadın Camilla Tressilian'ın kendi köşkünde düzenleyeceği davette, ikisini tanıştırıp arkadaş olmalarını sağlamak ister. Fakat Kay bunu kesin bir dille istemediğini belirt ve katiyen o kadınla arkadaş olmayı reddeder. Audrey'i her ne kadar kıskanmadığını söylese de içten içe kıskanıyor ve kocasının eski eşi ile birlikte bırak aynı köşkte iki hafta kalmayı, aynı ortamda bile bulunmaya tahammül edemeyeceğini biliyordu. Fakat Audrey zaten her sene o köşke davet edilmektedir, çünkü Leydi Tressilian kendisini çok sever ve sayardı. Nevile'in yeni eşi Kay Strange'den ise hiç hazzetmez, kendisini de bu köşke tamamen incelik olsun, Nevile gücenmesin diye çağırır. İşin aslı o köşkte bulunan kimse Kay'i sevmez, fakat şaşılır derecede güzel oluşuna imrenirler. Yazar tam olarak baş döndürücü bir güzelliğe sahip, insan kullanmayı bilen ve sinsi planlar kurabilecek zekaya sahip, aynı zamanda paraya önem veren bir kadın profili oluşturmak istemiş ve bunda da başarılı olmuş. Böylece diğer karakterlerin hazzetmeyeceği ve sadece sevip değer verdikleri insan için aynı yerde bulunmaya tahammül edecekleri bir karakter meydana gelir. Nevile'in yeni eşine kıyasla Audrey sessiz, içine kapanık bir karakterdir. Kocasını ayartıp kendisinden boşanmasına sebep olan o kadına bile her zaman iyi niyetle yaklaşır, kadının yaptığı tüm imaları görmezden gelir, bir tatsızlığa sebep olmaktan ölesiye korkardı. Hepsi köşke geldikten sonra ortama uzun süren bir sessizlik hakim olur. Bunu fırtına öncesi sessizlik olarak da adlandırabiliriz. Birlikte yedikleri ilk akşam yemeğinden sonra beklenmedik ama sebebi tahmin edilebilir bir ölüm gerçekleşir. Bu ölüme neyin neden olduğu az çok bilindiği için kimse üzerinde durmaz fakat daha sonra aniden yaşanan bu ölüm tekrar su yüzüne çıkar ve etrafındaki herkesi içine çeken bir girdap haline gelir. Elbette her zaman tehlikeli sularda yüzmeyi seven katilimiz de boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kalır ve bundan şimdilik- kurtulur. Daha sonralarda ise bu ölümün aniden yaşanmadığı, aksine basitçe işlenmiş bir cinayet olduğu üzerinde durulur. Nevile'in eski eşinin o köşkte bulunmasının Kay'i rahatsız ettiği kadar aynı şekilde Kay'in eski sevgilisi Ted Latimer'in de orada bulunması Nevile'i rahatsız etmektedir fakat bunun üzerinde çok durmaz çünkü Ted her zaman Kay'e umutsuz bir aşkla bağlı olmuştur. Kay ise Audrey'den neredeyse elini kana bulayacak kadar nefret ediyordur. Nevile'in ikisinin arkadaş olmasıyla ilgili yaptığı plan başarısız olmuş, hatta herkesin içindeki bazı duyguları körüklemiştir. İlerleyen zamanlarda esas cinayetimiz meydana gelir ve hiçbir şey, hiç kimse eskisi gibi kalmaz. Katilin kim olduğu, cinayet silahı ve cinayetin işlendiği saat apaçık ortadadır fakat başmüfettiş Battle,tüm bunun herkesi katilin başka biri olduğuna inandırmak için asıl katilin kurduğu bir komplo olduğu teorisinin üzerinde durur . Daha sonra farklı deliller de ortaya çıkar ve herkes katilin başka biri olduğuna emin olur. Başmüfettiş Battle hala bunların zekice planlanmış bir komplo olduğunu düşünmektedir ve asıl katil yakalanana kadar da bu işin peşini bırakmaz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/silahlara-veda", "text": "Savaşın acı yüzünü anlatan birçok roman raflarda yer alıyor ve dünyaca ünlü yazar Ernest Hemingway'in Silahlara Veda romanı da savaşın gerçek yüzünü anlatan en iyi romanlardan bir tanesi olma özelliğini taşıyor. Silahlara Veda kitabının konusu 1. Dünya Savaşı sırasında geçiyor ve İtalyan Ordusunda görevli olan Teğmen Henry Tenente'nin hikayesini anlatıyor. Henry 1915 yılında Almanya ile İtalya arasında geçen muharebe yaralılardan sorumlu teğmendir. Savaşın içinde tam anlamı ile yer almayan teğmen buna rağmen savaşta yaşananların ilk tanıklarındandır. En yakın arkadaşı olan doktor Rinaldi ile birlikte her fırsat bulduklarında savaşın acımasızlığında kurtulmaya çalışırlar. İtalya'nın müttefiklerinden olan İngiltere yaralılara yardımcı olmaları için bölgeye iki tane hastabakıcı gönderir. Hastabakıcılardan birinin adı Catherine'dir ve kendisi çok güzel bir bayandır. Doktor Rinaldi kendisine ilk görüşte aşık olur fakat utangaç kişiliği nedeni ile en yakın arkadaşı Henry'den yardım ister. Fakat Henry de Catherine'ni gördüğü gibi çok etkilenir. Henry ve Catherine birlikte görev yaptıkları için zamanla aralarında bir aşk doğar. Rinaldi şansının olmadığını anlayınca aradan çekilir. Henry ve Catherine cephede yaralıların arasında bir aşk yaşarlar. Fakat savaşın acımasızlığı bir şekilde onları da bulur ve yanlarında patlayan bir top mermisi ile Henry bacağından yaralanır. Bunun üzerine heme hastaneye kaldırılır ve Catherine de onun yanından hiç ayrılmaz. Bu acı olay Catherine ile Henry'nin daha da yakınlaşmasına neden olur. Henry'nin en amacı artık bir an önce iyileşip Catherine ile mutlu bir hayat sürmektir. Bu arada Catherine de hamile kalır ve Henry artık onunla evlenmek için fırsat kollar. Fakat savaşın sürmesi nedeni ile bir türlü bunun fırsatını bulamazlar. Henry iyileştiğinde zorunlu olarak yeniden cepheye gönderilir. Cephede işler iyice kötüye gitmektedir ve İtalyanlar Almanlara karşı başarısız olmaktadır. Bunun üzerine İtalyan ordusu çekilme kararı alınır. Henry ve askerler çekilirken arkalarından Alman ordusu da onları yakalamak için yola düşmüştür. Almanlar çekilen İtalyan askerlerine yetişir ve aralarında çatışma çıkar. Bunun üzerine Henry kaçarak hayatını kurtarır. Fakat bir süre sonrada tanımadığı İtalyan askerleri tarafından yakalanır. Fakat bu seferde İtalyanlar Henry'yi Alman casusu sanırlar ve onu kurşuna dizmeye karar verirler. Bunun üzerine Henry bir yolunu bulup onlardan da kaçar. Henry uzun bir kaçışın ardından Catherine ulaşır ve asker formasını çıkartıp sivil olarak hayatına devam eder. Fakat o artık bir asker kaçağıdır. Bu yüzden Catherine ile birlikte kaçarak İsviçre'ye giderler. Burada da İsviçre polisi tarafından yakalanırlar fakat maddi durumlarını kullanarak polisten kurtulurlar ve İsviçre'ye yerleşirler. Artık mutlu olmaları açısından hiçbir engel kalmamıştır fakat bu zorlu kaçış Catherine'i çok yormuştur. Riskli bir hamilelik dönemine girer ve bu yüzden sezeryan ile doğum yapması gerekmektedir. Fakat bu da bebeği kurtarmaya yetmez. Dahası fazla kan kaybı ile Catherine de hayata veda eder."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/simru", "text": "Su, camdan bir şeklin içine konduğu için o şekli alıyordu. İnsanlarda yaşadıkları anılara göre şekil alıyorlardı. Simru çocukluğundan kalma bir aşk acısı çekmişti. Hem aldatılmıştı hem de aldanılmıştı. Kapılarını da uzun zamanlığına aşka kapatmıştı. Simru'nun üniversiteden mezun olacağı yıl çok ünlü olan bir fotoğraf stüdyosuna gidip; kendisini bile tanımadığı halleriyle çeken Ceyhun'la tanışan, Simru hayatına bir fırtına gibi geçip giden ama izlerini üzerinde barındıran biriyle tanışmasına şans olmuştu. Ama bu fırtına iyi bir fırtına... Ceyhun'un Su neden yanmaz? sorusu Simru için cevabı bulunması zor ama bir yandan da anlamının büyük olduğunu düşünerek, sorunun yazılı olduğu kağıdı kolyesinin içinde taşıyordu. Birde Simru'nun asosyal arkadaşı Hakan vardı. Kendisi olmasa da sebebiyet verdiği durumlar oluşturuyordu; kitabın kurgusunu. Hakan bir geceliğine Simru'ya bir baloda eşlik etmesini isteyip, geleceği için çok önemli olduğunu söyleyince Simru, Hakan'ı kıramayıp kabul etmişti. Baloda tanıştığı Şeyhmus ve Kemal ile tanışmıştı. Üniversite'den yeni mezun olan Simru iş arıyordu ve Şeyhmus da onun bu vesileyle yeni patronu olmuştu. İlk işinin yanı sıra hem Kristal Küre gibi kazanımlı bir yerde hem de yüksek maaşla çalışmaya başlayan Simru'nun mutluluğu fazla sürmemişti. Her şeyin tamamladığını bir tek aşkın eksik olduğunu düşünen Simru; kendi evini bile alıp yerleşmişti ve bir tek kapısının çalınmasını bekliyordu. Oysaki bir gece bulunduğu apartmanı alevler sarmış ve Simru 'da o alevlerin içinde yanmıştı. Ta ki kahramanı olan itfaiyeci Ali onu kurtarana kadar... Simru gözlerini araladığında tüm yüzü sargı içindeydi ve yüzü tamamen yanmıştı. Duru güzelliğini kaybeden Simru ise büyük bir psikolojik depresyona girmişti. Kurtarıcısı olan Ali ise hastaneye Simru'yu alevlerin içinden çıkartırken yere düşürdüğü ve içinde 'Su neden yanmaz? sorusunun olduğu kolyeyi ve itfaiye istasyonunun bahçesinde yetişen bir çiçek getirmişti. Yeşermemiş çiçek. Oysaki Simru, Ali'ye teşekkür etmek yerine neden beni kurtardın diye yakınıyordu. Simru şımartılarak büyümüş ve egolu bir karakter değildi. Sadece tüm güzelliğini kaybetmişti ve bu büyük sorunuyla boğuşuyordu. Aradan geçen birkaç günün ardından işine de sırf güzelliği kaybettiği için son verilen Simru; tükendiğini hissediyordu. Kendisini kurtaran Ali, Simru 'ya telefon açıp hal hatır ve çiçeğin durumunu sorarken oldukça dostaneydi. Ve dertleşmek isterse kendisinin gönüllü olduğunu da vurgulamıştı. Simru her ne kadar içinden gelip ilk başta reddetse de daha sonra kendisi teklif etmişti. Her bir bulaşma ötekini doğuruyordu ve dostlukları gittikçe pekişiyordu. Simru'nun hayatında ise neredeyse hiç arkadaşı kalmamış hale gelmişti. Yanında bir tek Ali vardı ve bu da bundan çok memnundu. Her ne olursa olsun tekrar eski güzelliğine dönmek isteyen Simru, estetik ameliyatlarını araştırmış ve çok pahalı olduklarına karar vermişti. Ve bir gün Ali'ye aniden düşen miras, Simru'nun ameliyat parası olmuştu. Simru artık eskisinden de güzeldi ve bir şekilde tekrardan eski işine başlamıştı. Hem de Şeyhmus'un sağ kolu olarak. Şeyhmus, Simru'nun yeni halinden çok etkilenmişti ve ona aşık olmuştu. Simru ile evlenmek istediğini dile getirdiğinde ise Simru' da kabul etmişti. Peki ya Ali ne olacaktı? Ali'ye de yaşananları anlattığında; Ali'nin de aslında daha Üniversite'nin başından beri kendisine aşık olduğunu öğrenen ve Ali'yi ruhum diğer parçası olarak adlandırırken, seçimi kimi olacaktı? Bu sorunun cevabını söylemek bana düşmez. Kitap da en beğendiğim karakter Ali'ydi. Çünkü Simru'yu yalandan ya da başka bir neden koşulu olmadan olduğu gibi sevmişti. Aşkı gerçekti bunu hissedebilmiştim ama Şeyhmus'un sadece güzellik için olduğuna da adım kadar eminim. Onun haricinde kitabın son 30 sayfasında başka bir hikaye anlatılıyordu. Ve Kahraman Tazeoğlu'da bu yeni hikayeyi Başka Bir Külkedisi Masalı olarak adlandırmıştı. Kurguda baskın olsan da zenginlik veya fakirlik değildi, karakterlerin acı dolu geçmişiydi. Kahraman Tazeoğlu'nun okuduğum ilk romanıydı ve siz diğer Tazeoğulcular, aşağıya yorumlarınızı bekliyorum. Yazan: Selin Gürcüoğlu Simru Konusu Son zamanlarda aşk kitapları denilince ilk akla gelen isimlerden biri olan Kahraman Tazeoğlu yeni romanı Simru ile yine okurların beğenisini kazanmayı amaçlıyor. Kahraman Tazeoğlu bir önceki romanı olan Mor'u M. H. Kan ile birlikte yazmıştı ve hayranlarında az da olsa hayal kırıklığı yaratmıştı. Kendisinin kaleme aldığı Simru kitabı ile bunu telafi etmeyi amaçlıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/simsek", "text": "Kitabımızın türü romandır. Yazarımız kitapta olaydan daha çok psikolojik tahlillere ağırlık vermiş. Okurken Müfid 'in buhranlı ruh haline şahit olacaksınız. Bir konakta Müfid, onun dayısı Sacid ve Pervin yaşamaktadırlar. Müfid, Pervin'le evlenmeden önce dayısı Sacid aracılığıyla evlerinde büyük davetler olduğunda Pervin bu konağa gelip gidermiş. Bu gelip gitmeler sonucunda Sacid'in çapkınlıkları sonucu Pervin'le aralarında bir etkileşim olur. Pervin kendini ne kadar korumaya çalışsa da Sacid'in aşk tuzağına düşer. Sacid ise bir kadına bağlı kalabilecek kapasiteye sahip biri değildir. Pervin'le ilişkisi de uzun sürmez. Öyle bir absürtlük olur ki Sacid'in yeğeni Müfid ile Pervin'in evlendirilmesi düşünülür ve bu durum gerçekleşir. Müfid, silik bir tiptir. Çok fazla kendini ifade etme becerisine sahip değildir, çoğu şeyi yapmaya korkar. Bu davranışlarından dolayı da dayısı Sacid onu hep küçümser, Pervin'le ilişkisini devam ettirmeye çalışır. Pervin de güya kocasından çekinir korkar ama yine de evli bir bayana yakışır hareketler sergilemez. Müfid'i ezik bir tip olarak gördükleri için Sacidle gayet rahat hareketler sergilerler. Bir gün evlerine arkadaşlarını davet düzenleyip çağırırlar. Bu davetler Müfid 'in pek hoşuna gitmez, gelen kişileri sevmediği içindir. Yemek yenir arkadaşı Ali ile bulundukları odadan ayrılıp sohbet etmeye dışarı çıkarlar. Bu sohbetleri esnasında karısı Pervin'e karşı şüphelerinden bahseder. Karısının kendisini aldattığını, yalanlar söylediğini düşünür. Ali de Pervin'in Sacid'le olan eski ilişkisini bildiği halde Müfid üzülmesin diye bir şey söylemez. Ama alttan alta felsefik konuşmalarıyla ona karısıyla ilgili mesajlar verir. Sohbetleri bitince eve dönerler. Misafirler de kalkar. Müfid 'in içini karısına dair şüpheler kemirirken bir gün karısı evde yokken çantasını karıştırır, çantanın içinde bir telefon numarası bulur. Bu numarayı arar. Aradığı numara arkadaşlarından birinin eşi olan Arif'in iş yerine aittir. Bu durumu öğrenince kendini kötü hisseder ve karısına bir bahaneyle Arif'in numarasının lazım olduğunu söyler. Ona numarayı biliyorsa söylemesini ister karısı da bilmediğini söyleyince şüpheleri artar. Şüpheleri beynini kemirmeye devam ederken bir gün Pervin'in arkadaşı Behire ile karşılaşır. Behire de Pervin'i fazla sevmez, açığının çıkmasını isteyen biridir. Fırsatı bulmuşken Müfid'le yakın sohbet kurmaya çalışır. Müfid bu kadını sevmiyordur ama içindeki şüphelerin de bu kadın sayesinde açığa çıkacağı kanısındadır. Behire onu evine davet eder, sohbet ederler. Müfid'e bazı noktalarda Pervin'in açığını verir. Sohbetleri bitince Müfid eve döner. Eve geldiğinde de karısı ile dayısı evde değillerdir. Bekler bekler zaman baya geç olunca ikisi aynı anda gelir. Bu durum Müfid 'in dikkatini çeker. Vapuru kaçırdıkları için geç geldiklerini söyleseler de Müfid 'in içine kurt düşmüştür, inanmaz. Odasına çıkar, karısı yanına gelip konuşmaya çalışır ama Müfid oralı olmaz. Sert bir şekilde tepkisini ortaya koyar. Müfid bu yaşanan olaydan sonra Pervin'den iyice uzaklaşır. Ondan ayrılma kararı alır. Bu kararını da belirtip teyzesinin yanında yaşamaya karar verir. Pervin bu durumu beklemediği için çok şaşırır ve üzülür. Müfid'i bu ayrılık kararı çok sarsar, hastalanıp yatağa düşer. Pervin de bunu duyunca yanına gelir. Onun hastalığında yanında olmak ister. Önceleri Müfid onu yanına kabul etmek istemez ama sonrasında rüyalarında onu gördüğü için hasretinden kabul eder. Yağmurlu bir havada dayısı Sacid'de Müfid'i ziyarete gelir. O gün geceyi orada geçirir. Pervin'le yakınlaşırlar. Bu durumu Müfid görür. Ona yakalandıklarını anlayınca Pervin çığlık atarak bahçeye gider. Müfid arkalarından gider. Önce ortaya çıkmazlar sonrasında Sacid Müfid'i yemek odasında eline ne alsa yere attığını görünce yanına gitmek ister, Pervin gitme dese de o gider. Dayı yeğen aralarında bir boğuşma olur, ikisi de masanın altında kanlar içindedir. Bunu gören Pervin çıldırır. Bağırarak kendinden geçmiş bir halde ıssız yolda yürür de yürür. Bunu gören köylüler onu alıp hastaneye götürürler. Pervin hastaneye yatırılır... DEĞERLENDİRME Peyami Safa eserlerinde psikolojik tahlillere çok fazla yer verir. Bu eserinde de Müfid'in yaşadığı şüpheler buhranında onun iç dünyasında yaşadığı sıkıntıları öyle tasvirlerle betimlemiş ki hayran olacağımız tarzda. Yazarımız işinin ustası bir eser ortaya koymuş. Psikolojik tahlilleri seven okurlara tavsiye ederim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/simyaci", "text": "Kitabın arkasında der ki; İspanya'dan kalkıp Mısır piramitlerinin eteklerinde hazinesini aramaya giden Endülüslü çoban Santiago'nun masalsı yaşamının öyküsü. 1988 yılında yayınlanan romanı Simyacı, Coelho'yu en çok okunan çağdaş yazarlardan biri yaptı. 42 ülkede yayınlanan, 26 dile çevrilen Simyacı, benzersiz bir başarıya ulaştı ve bu kitap sayesinde Gabriel Garcia Marquez'den sonra en çok okunan Latin Amerikalı yazar oldu. Romanımızın kahramanı çoban Santiagodur. Çoban olmadan önce aslında babası onun rahip olmasını ve kilise de çalışmasını ister. Ama o bir rahip olup bir yere kapanmak istemez. Farklı yerleri, farklı insanları tanımak ve görmek istediğini söyler. Babasıyla yaptıkları bir konuşmanın ardından babası bunu kabul eder. Ve ona biraz para verir, bu parayla koyun sürüsü al ve çobanlık yap der. Bu amaç doğrultusunda bir sürüye sahip olur. Aslında romanda bu şekilde başlar, daha sonra babası ile konuşması anlatılır. Koyunlarına çok bağlıdır ve birbirlerini anladıklarını düşünürler. Ve istediği olmuştur. Çoban özgür ruhlu biridir ve gökyüzü her gece yaktığı ateş ile onun yorganı olmuştur. Aradan zaman geçer. Koyunlarını kırktırıp, onları satmak için şehre iner bir dükkana girer ve sıra beklemesi söylenir, kapının önünde bekler. Bu bekleyişte bir kız görür, yanına gelir ve konuşmaya başlarlar. Kız koyun kırktıracağı adamın kızıdır. İyi anlaşırlar. Ona hayatını ve okuduğu kitaplardaki hikayelerden bahseder. Çobanın; yatağı olan kapçiği, ufak bir heybesi ve her gün severek okuduğu ve başına yastık yaptığı kitabı bulunurdu. Kız şaşırır okuma bilir misiniz der? Romanın yarısındayız ve aslında şu göze çarpar: Okuyabilmenin şaşılacak ve herkeste bulunmayacak bir şey olduğuna vurgu yapılır. Kız şaşırmıştır... burada; \"bir çobansınız, okumayı nasıl bilebilirsiniz?\" İleri ki sayfalarda da çoban bankta otururken yanına gelen adam hakkında düşünürken acaba okuma bilmiyor mudur diye iç geçirir. Ve sıklıkla teorik bilgiler de barındıran, bilgi ve okumanın vurgulandığı kısımlar vardır. Santiago kıza tutulur. O gün koyunları kırkıldıktan sonra adam seneye yine gel kırkalım der. Çobanımız oradan ayrılır ama aklı kız da kalmıştır. Seneye o gün gelene kadar sabırla bekler. Günler günleri kovalar. Ve son 3 gün kalmıştır. Hazırlıklarını tamamlamak, yeni bir kitap almak için şehre iner bu arada bir rüyayı iki kez aynı şekliyle görmüş ve bu onu etkilemiştir. Bunu bir rüya yorumcusu kadına yorumlatmak ister. Kadın ilkin para gözce davranır, çoban pişman olur. Çoban anlatınca ise, kadın: Tamam senden para istemiyorum ama eğer hazinenin yüzde onunu bana verirsen der. Santiago rüyasında piramitler de olduğunu ve orada bir adamın kendine yardım ettiğini bir hazineye sahip olacağını görmektedir. Çocuk oradan ayrılır. Saçmalık bunlar oyuna geliyorum diye düşünürken bir banka oturur. Kitabını okumaya koyulur. Yanına yaşlı bir adam gelir. İlkin adama kitabını okumaya çalıştığı ve habire sorular sorduğu için sinir olur. Sonra öğrenir ki adam zengin bir kraldır. Ve ona çobanın tüm hayatını anlatır. Çoban şaşırır nasıl bilebilirsin benim en gizli sırlarımı bile der. Adam ona hazineyi bulmaya çıkmasını, herkesin bir amacı ve herkes kendi kişisel menkıbesinin peşinde koşmalıdır der ve pek çok öğütte verir. Çoban inanmak istemez ama onca şeyi nasıl bilmiştir? Adam göğsünü açar parlayan elmasların olduğu göğüslüğünden iki taş çıkarır. Taşlardan biri siyah diğeri beyazdır. Bunların ona yol göstereceğini söyler. Çoban artık bir seçim yapacaktır. Yaşadığı yeri, koyunları ve aşık olduğu ve belki evleneceği kızı bırakıp bilinmez bir yolculuğa çıkacaktır. Biz roman boyu Santiago'nun bu tarz seçimler yapma durumunda kaldığını ve bu sıralarda aklı ve gönlü ile bir çatışmada kaldığını görüyoruz. Zor bir düşünme aşamasından sonra yola çıkmaya karar verir. İlk gittiği yer Afrikadır. İnançlı ve umutludur. Bir gümüşçü ile tanışır.Onun yanında çalışmaya başlar. Kristal eşyalar satan adamın işleri kötüyken Santiagonun gelmesiyle iyileşir ve eski ihtişamlı günlerine döner. Çoban 1 yıl orada çalıştıktan sonra hem 2 katı koyun hem de Mısıra gidecek parayı elde etmiştir. Yola çıkmadan önce yakınlardaki bir ahıra gider nasıl gidilmelidir? Burada İngiliz diye hitap edilen biri ile karşılaşır bu simyacıyı arayan bir İngilizdir. O bakır madenini altına dönüştüren formülü öğrenmek ister ve buna ömrünü vermiştir. Ve uzun çöl yolculuğuna başlarlar. Yol boyu İngiliz kitap okurken, çoban etrafı izler. Çobanın öğrenmesi ve keşfi doğa ile Simyacının ise kitaplarladır. Yolda haydutların ve gruplar arası savaşlarının yaşanabileceği haberini alırlar ve daha dikkatli olmaya, geceleri ateş yakmamaya başlarlar. Yolculuk bitmiştir. Bir vahaya gelmişlerdir. İngiliz, simyacıyı bulacağı yere gelmiş ama çobanın mısıra ulaşmasına daha çok yolu vardır. Burada konaklar en azından etraf sakinleşip, daha güvenli hale gelene dek. Bir gün çoban burada bir kız ile tanışır ona aşık olur. Kızın adı Fatimadır ve ona bir hazinenin peşine düşerek buralara geldiğini anlatır ama onu gördükten sonra bundan vazgeçtiğini onunla burada evlenip yeni bir hayat kurabileceğini söyler. Bu arada çoban gezinirken gökte iki kartalı süzülüp kapışırken görür o yöne baktığında bir an gözünde bir kare canlanır ve burada düşman atlılıları görmüştür. Bu kısımdan sonra artık biz çobanın olağanüstü davranışlar sergilediğini göreceğiz. Simyacı bunu hisleriyle duyar hemen oraya atıyla gelir. çobanla tanışırlar ve çoban hayat hikayesini ona anlatır. Bunu kabile reisine anlatmasını söyler. Anlatır ve anlattığı daha sonra gerçekleşir ve ona hazine maliyesinden sorumlu olmasını teklif eder. Tam da bu kısımda Hz.Yusuf ile benzerliği konu edinilir ve yazar bilerek onu hazine maliyesinden sorumluluk unvanını verdirtir çünkü Hz. Yusuf'ta rüya yorumlamakta ve bunun sonucunda zindandan çıkınca ona bu görev verilmiştir lütuf olarak...Çobanımızın durumu artık çok daha iyidir ve sevdiği kızda yanındadır gitmekten vazgeçer ama Fatima ona şunu der: Sen isteklerini gerçekleştir bizim durumumuz seni bu hayalinden ve amacından alıkoymasın biz arap kadınları çöl hayatında erkekleri hep bir yerlere giden ve bazen dönen bazen dönemeyen bir hayata sahibiz ve sabredebiliriz. Çoban onu çok sevmektedir ama yola çıkmaya karar verir. Bu arada ingiliz, simyacının yanına gittiğinde ona senin keşfetmen lazım şunu şunu dene diyerek ona yol gösterir. Simyacının da özel güçleri vardır. Çobanın yolculuğunda onun yanında bulunup ona çölün dilini, işaretlerini anlamayı öğretecektir. Yolda yine pek çok haydutla karşılaşırlar onlardan da kurtulurlar. En son Mısıra varış öncesi son aşamayken ikisini yakalarlar ve hırpalarlar artık kaçış yoktur, tüm değerli eşya ve paralarını da alırlar. Simyacı onları ikna için, Arkadaşım bir simyacıdır ve özel güçleri vardır. Hatta rüzgarın yerine bile geçebilir. der. Roman ilahı, El diye sembolize etmiştir. El'inde yardımıyla çok büyük çöl rüzgarı estirir ve oradakileri ikna eder. Bu aşamalar aslında epey uzun geçmiştir. Çoban rüzgarla, ayla, güneşle ve gökyüzü ile tek tek konuşur. Bu konuşmalar içinde romanının genelinde hakim olan varlığa, yaşamaya dair felsefik konuşmalar yer alır. Aşktan söz edilir bu kısımda da...Oradan ayrıldıklarında sona yaklaşmışlardır. Simyacı onu arkadaşının yanına götürür ve malzemeleri gözünün önünde uygulayarak bakırı altına dönüştürür. Çoban geri kalan 3 saatlik yolu kendi aşar ve görkemli piramitlere gelir. İhtişamını izler sonra bir şey kalbine ilham olur. Piramitlere yaklaşır aklına yaşadıkları ve sevgilisi gelir ve gözünden yaş gelir. Burayı elleriyle kazmaya başlar, tam bu sırada iki haydut gelir. Onu döverler ve öldürmemeleri için tüm parasını alırlar. Tam bu an da niye orada bulunduğuyla ilgili 2 kez üstüste aynı rüyayı gördüğünü anlatır. Burada ki adam böyle basit şeylere kanacak kadar boş vaktimiz yok ben de seneler evvel iki kez bir rüyayı üstüste gördüm ama ben koskoca çölü aşacak kadar şaşkın değilim der ve rüyasını anlatmaya başlar.... Rüyası çobanın koyunlarıyla bulunduğu yeri tarif etmekte orada çobanın çoğu kere yattığı tavanı kırık yıldızları izlediği kilisenin içinde firavuninciri çiçeğinin dibinde hazine var demektedir. Adam bunları söyler ve uzaklaşır. Çoban tebessüm eder...Aslında yaşlı adam en başından beri her şeyi bilmektedir. Hazine geldiği yerdedir ama bunu bilebilmek içinde kendi yaşam sınavını tamamlaması gerekmektedir. Eve geri döner. Kiliseye firavunincirinin dibine...orayı kazmaya başlar. Ve keşiş rüzgarına söylenir bunca şeyi yaşamadan erişseydim beni bunlardan koruyamaz mıydın en başında..? Hayır diye yanıtlar rüzgar eğer bu yolculuğa çıkmasaydın bunca ihtişamlı ve güzel olan piramitleri göremeyecektin :) Çoban orayı kazar ve pek çok mücevheratın dolu olduğu sandığı alır içine yaşlı adamın verdiği iki taşı da içine koyar ve bir rüzgar eser sevgilisinden bir öpücük getirir. Geliyorum fatima diyerek, son bulur. Kitap basit bir kurguya sahipti ve komplike olabilecek karakter, yer, mekan yoktu. Açık, net karakterler, betimlemeden uzak belli başlı şahıslar etrafında dönen, başlangıç yerinin mekan olarak İspanya ve bitiş olarak Mısırın hedef alındığını görüyoruz. Roman boyu biz yazarın İncil de, eski lahit bölümünden alıntılar yaparak bir kurgu oluşturduğunu görüyoruz. Dini terminolojinin kullanıldığı, hissedilir ölçüde mistizim barındırdığı kadar simya ilmi ve incelikleri denebilecek birkaç özel kavramını da öğreniyoruz. Ve özellikle hayata dair soru-cevap şeklinde oluşan, bilgi vermek ve düşündürmek amaçlı, benim felsefi anlatıma sahip diyebileceğim bir yapısı da vardı. Ama her şeyden öte acaba sonunda ne olacak düşüncesi kitabı da akışkanlaştırıyor. Kim bilir bu da belki yazarın taktiğidir ve bu taktik içinde bilimsel, dinsel ve tinsel bilgiler barındırsa da romanı okunabilir kılmış. Simyacı Konusu Paulo Coelho'nun dünya klasikleri arasında yer alan romanı Simyacı dünyanın en çok satan romanlarından bir tanesi olmasının yanında en fazla okunması tavsiye edilen romanlarında başında geliyor. Mükemmel felsefik masalımsı hikayesi ile okurlarını kendine bağlayan Simyacı verdiği mükemmel mesajlar ile de kişisel gelişim açısından tam bir başucu romanı. Kitapta bir çoban olan Santiago'nun hikayesi anlatılıyor. Gezmeyi seven ve bu yüzden çoban olmayı tercih eden ve bununla gurur duyan Santiago ardı ardına Mısır Piramitlerinde kendisini bekleyen bir hazine olduğuna dair bir rüya görür. Bunun üzerine bir falcı çingeneden rüyasını yorumlamasını ister. Çingene de ona Mısır'a gidip hazineyi bulmasını söyler. İlk başta saçma bulsada daha sonra karşısına çıkan ve Kral olduğunu iddia eden yaşlı adam da ona aynı şeyi söyler. Bunun üzerine koyunlarını satıp Mısır'ın yolunu tutar. Afrika kıtasında daha ilk durağında bir hırsız ile karşılaşır ve tüm parasını çaldırır. Bunun üzerine hayalinden vazgeçmek üzeredir. Fakat geri dönecek parası da yoktur ve bunun üzerine Kristal satan bir tüccarın yanında işe başlar. Zekası sayesinde satışları arttıran çoban geri dönmesi için gerekli olan parayı bir senede toplar. Tam geri dönmeye hazırlanırken bu kez ingiliz bir gezgin ile tanışır. İngiliz Mısır yakınlarındaki bir kasabada yaşayan 200 yaşında olduğu iddia edilen bir Simyacı'yı bulmak için yola çıkmaya hazırlanır. Bunun üzerine çoban da onunla birlikte hayallerinin peşinden gitmeye karar verir. Kuzey Afrika'da bir savaş vardır ve yol çok tehlikelidir. Fakat kervan sonunda Simyacı'nın bulunduğu kasabaya varır. Fakat savaş nedeni ile Piramitlere gitmek pek mümkün görünmemektedir. Çoban burada bir kıza aşık olur ve aradığı hazinenin o olduğunu sanır ve ona evlenme teklif eder. Fakat bir gün Simyacı ile tanışır ve Simyacı düşüncesinin yanlış olduğunu belirtir ve Piramitleri bulmak zorunda olduğu söyler. Bunun üzerine birlikte Piramitlere doğru yola çıkarlar. Simyacı ile yaptığı yolculuk boyunca ruhunun derinleri ile konuşmayı öğrenen çoban sonunda Piramitlere ulaşır. Ulaştığında ise hazinenin yerini anlar ve bu onun yüzünde bir gülümseme oluşturur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sineklerin-tanrisi", "text": "SİNEKLERİN TANRISI Britanyalı bir grup çocuğu nükleer savaşının etkisinden kurtarmak için taşıyan uçak, ıssız bir adaya düşer. Ralph, iyi huylu ve zeki bir çocuktur. Büyüklerin baskısından uzakta kendi hallerinde bu adada yaşayacaklarını düşündükçe mutlu olur. Başlarında onlara ne yapmaları gerektiğini söyleyecek kimse yoktur. Domuzcuk lakaplı şişman ve gözlüklü çocuk ise tam tersine korkmaktadır. Domuzcuk adada mantıklı olarak düşünebilen tek çocuktur. Adadan nasıl kurtulacaklarını düşünmekte ve adada kaç kişi olduğunu saptamak ve hemen bir iş bölümü yapmaları gerektiğine inanır. Bunun için Ralph'in denizden çıkardığı deniz kabuğunu öttürmesini ve uçaktan kurtulan herkesin toplanmasını sağlamasını ister. Ralph ilk başka pek önemsemese de Domuzcuk'un dediğini yapar ve uçaktan kurtulan çocuklar adanın kıyısına gelirler. Çocuklarla hemen bir toplantı yapılır ve toplantıda deniz kabuğunu kim tutuyorsa onun konuşmasına izin verilir. Böylece toplantıların demokrat bir düzen içinde sürdürülmesi sağlanır. Deniz kabuğunu öttürerek tüm çocukları bir araya toplayan Ralph, bu özelliği sayesinde adanın şefi seçilir. Bu karar Jack'ın pek hoşuna gitmez. Jack kilise korosunun başkanıdır ve kendi grubuna liderlik etmektedir. Jack ve grubu hayatta kalmak için avcılığa önem verilmesini savunurken, Ralph ve Domuzcuk ise kurtulabilmek için devamlı yanan bir ateşin olması ve duman sayesinde gemilerin onları kurtarabileceğini savunurlar. Bu anlaşmazlık nedeniyle adada liderlik bölünür. Jack ve ekibi avcılıkla ilgili konulardan sorumlu, Ralph ise düzeni sağlamaktan yükümlü olur. Adanın en yüksek yerine ateş yakılmasına karar veren çocuklar bu görevi Jack ve ekibine verirler. Avcılık yaparken ateşi de kontrol edebileceklerini düşünürler. Jack çok istemese de bu görevi kabul eder. Yatacak yer için barınak yapılması, meyvelerin toplanması gibi konular ise Ralph ve diğerlerinin görevidir. Ancak kimse Ralph, Domuzcuk ve Simon'a yardım etmez. Ralph her şeyi tek başına yapmak zorunda kalır. Adadaki diğer çocuklar sürekli olarak denize girip eğlenmekte hiçbir işe yardım etmemektedirler. Kurtulmak gerektiğini düşünmemekte, büyüklerin ve kuralların olmadığı bu adada yaşama düşüncesi onları mutlu etmektedir. Jack ve ekibinin avcılıkla ilgilendiği bir gün sahilden bir gemi geçer. Ancak ateş söndüğü için adadakileri fark edemez. Bunun üzerine Ralph ve Domuzcuk hemen dağın tepesine çıkarlar ve Jack ile yüzleşirler. Ralph ateşin adada en önemli şey olduğunu savunurken, Jack ona aldırmaz ve avladığı domuzdan yemesini söyler. Ancak aralarındaki gerilim başlamıştır bile. Tam bu sıralarda, küçük çocuklar yılan gibi bir canavardan bahsederler. Her ne kadar Jack ve Ralph onlara inanmasa bile, onlarda gizli gizli korkar canavardan. Bir gece dağın tepesine ölü bir paraşütçü düşer ve rüzgarın etkisiyle paraşüt şişip hareket eder. Çocuklar bunun korktukları canavar olduğuna emin olurlar. Jack ve Ralph ne kadar korksalar da dağa gidip canavara bakmanın en doğru yol olduğuna inanırlar. İkisi de korktuğunu birbirine itiraf edemez, kendilerini en güçlü olarak göstermek isterler. Dağın doruğuna ulaşan Jack ve Ralph artık canavarı inkar edemezler ve korkudan sahile hızla koşarlar. Bir daha hiçbir çocuk dağa gitmez ve ateş yakılamaz. Ateşin sahilde devam etmesi gerektiğini düşünen Ralph ve Domuzcuk bu düşünceyi uygulamaya koymakta başarılı olamazlar. Canavarın kabul edilmesiyle birlikte Jack ve Ralph arasındaki gerilim artar. Jack, Ralph'in adayı koruyamayacağını iddia eder ve onu korkaklıkla suçlar. Kendisinin avcılık yetenekleri sayesinde herkesi koruyabileceğini söyler ve kendi topluluğunu yaratmak ister. Başlangıçta oy alamasa bile adadan ayrılır ve ormana gider. Büyük çocukların tümü ve küçüklerden bir kaçı Jack'ın yüzü boyalı vahşi kabilesine katılır ve böylece demokratik düzen yerle bir olur. Domuzcuk ve Simon, Ralph'i terk etmezler ve onun şeflik görevine devam etmelerini isterler. Ralph, Domuzcuk'un zekasının farkına varır ve şefliği onun yardımı sayesinde yapabileceğini anlar. Adada canavar olmadığına sadece Domuzcuk ve Simon inanmaktadır. Simon bunu kanıtlamak için dağın tepesine çıkar ve canavar sandıklarının ölü bir paraşütçü olduğunu anlar. Bu haberi vermek için hemen ormana koşar. O sırada Jack ve ekibi gene bir domuz avlamışlar ve şölen tadında ayin yapmaktadırlar. Simon bir anda kendini bu kabilenin oluşturduğu halka içinde bulur. Jack ve ekibi Simon'ı canavar sanar ve kan dökme isteğine yenik düşüp onu vahşice öldürürler. Artık adada iyi ve kötü diye bir şey kalmaz. Jack ve adamlarının Domuzcuk'un gözlüğünü çalması ise bardağı taşıran son damla olur. Hakkını aramaya giden Ralph ve Domuzcuk dikkate alınmaz ve Domuzcuk adanın en kötü kişisi olan Roger tarafından öldürülür. Artık Ralph için kaçış avı başlatılır ve tüm ada ateşe verilir. Ralph, yakalanırsa Jack ve diğerleri tarafından öldürüleceğinden emindir. Ralph için her şeyin bittiği, ölümle burun buruna geldiği sırada dumanı gören bir askeri gemi adaya çıkar ve çocukları adadan, Ralph'i de ölümden kurtarır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sinekli-bakkal", "text": "Sinekli Bakkal İstanbul'da bir mahalledir. Roman bu mahallede geçtiği için biraz üstünde durmak istedim. Mahallemiz eski İstanbul'da evlerin genelde ahşap olduğu, çocukların sokaklarında oynadığı şirin bir mahalledir. Bu mahallenin hacı İlhami Efendi adlı bir imamı vardır. İmam devamlı cennet cehennem kavramlarından bahseder. Verdiği vaazlarıyla halk içinde cehennemin hayalini vurgulamaktadır. İmamın karısı ölmüş, kendisine emine adlı kız çocuğunu miras bırakmıştır. Zaman su gibi akıp giderken emine Tevfik diye biriyle evlenir. Tevfik orta oyunu oynatan, bazen de kadın kılığına giren bir karakterdir. Bu evliliğe Hacı İlhami Efendi çok üzülür. Emine ve Tevfik bakkal dükkanı açarlar. Ama Tevfik tüm vurdumduymazlığına devam eder. Dolayısıyla dükkanı emine yürütmüştür. Bir gün emine uyurken tevfikan arkadaşları bakkala gelir. Sohbet ederlerken Tevfik karısını dükkandaki taklidini yapmaya başlar. Uyanarak bunu gören emine çok kızar ve şikayetçi olur. Tevfik Gelibolu'ya sürülür. Olaylar gelişirken emine terfikten hamiledir. Emine babasının evine özlem duyar ve babasının yanına gider. Çocuğunu babasının yanındayken doğurur ve adını Rabia koyar. Rabia dedesinin yanında yetiştiği için dini duyguları bütün bir kızdır. Sesinin güzelliğini ilk önce dedesi fark eder. Kur'an okurken sesinin tonunu ayarlaması ve yerli yerine oturtması onu bir anda gündeme getirir ve mevlitler de Kur'an okumaya gider. Mevlitlerin birinde Rabia'yı gören selim paşanın karısı Sabiha Hanım onu çok beğenir ve köşke çağırır. Köşkte selim paşaya görünen rabiz onu da büyüler. Selim paşa onun musiki dersleri almasına karar verir. Hacı ilhamının efendinin de gönlü alındıktan sonra Rabia köşkte kalmaya başlar. Vehbi efendiden dersler alır. Köşkte Hilmi ve kanarya adında iki kişi daha yaşamaktadır. Hilmi Bey Selim Paşa'nın oğlu kanarya ise Çerkez kızıdır. Hilmi Bey'in galip şevket ve Peregrini adına üç arkadaşı vardır. Arkadaşların hepsi Avrupai görüşlü insanlardır. Bu yüzden selim paşa ile oğlunun arası açıktır. Peregrini Avrupa'dan göçmüş eski bir rahip, şimdi ise dinsiz birisidir. Rabia'nın sesini O'da beğenir. Zaman ilerlerken Tevfik sürgünden döner. Babasını gören Rabia onunla yaşamaya karar verir. Tevfik bir bakkal açar. Başına da Rabia geçer. Padişah ile genç Türkler akımının elektriklendiği günlerde Tevfik padişaha göre ölüsü bir telgrafla yakalanır. Kime ait olduğunu söylemez. Tevfik bu sefer şama sürülür. Babasının sürülmesiyle Rabia selim paşaya küser ve bir daha köşke uğramaz. Rabia'nın küstüğünü anlayan selim paşa çok üzülür. Bu sırada emine ölür ama Rabia buna fazla üzülmez. Çünkü annesinin ona küçükken çok acılar çektirdiğini düşünür. Rabia dükkanı amcası rakım ile yürütmektedir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sinirda-kisilik-bozuklugu-borderline", "text": "Sınırda Kişilik Bozukluğu Sınırda kişilik bozukluğunun temel özelliği, ilişkilerde ve ruh halinde dürtüsellik ve istikrarsızlıktır. Diğer bireylere yönelik tutumlar tutkulu bir idealleştirmeden küçümseyici bir öfkeye bile dönüşebilir. Başkalarının duygulanımlarına yönelik aşırı hassasiyet söz konusudur. Dürtüsel davranışlar arasında; büyük yatırımlar, kumar oynama, riskli cinsel davranış ve kendine zarar verme de görülebilir. Terk edilmeye ve yalnız kalmaya aşırı hassasiyetleri söz konusudur. Kendilerini daima önemli hissetmek isterler. Yapılan araştırmalara göre bu kişilerde ölüm isteği var olmasa bile kendilerine zarar verme davranışları görülebilir. Vücudunda yanıklar oluşturma, kesici aletlerle yaralar açma ve aşırı madde kullanma vb. davranışlar gözlenebilir. DSM-5'e göre terk edilmekten kaçınan aceleci gayretler, başkalarını idealleştiren ya da değersizleştiren kişilerarası ilişkiler, istikrarsız benlik duygusu, kendine zarar veren kontrolsüz davranış örüntüsü, tekrarlayan intihar girişimleri, ruh hali tepkiselliği, kronik boşluk hisleri, tekrarlayan yoğun ya da kontrol edilmiş öfke nöbetleri, stres altında geçici paranoyak düşünceler ve disosiyatif semptom deneyimleme eğilimi başlıca belirtiler arasında gösterilmektedir. DSM 5 sınıflandırmasına göre BKB tanısı koyabilmek için erken ergenliğin başından itibaren birçok bağlamda kendini göstere 9 kriterden 5'inin ya da daha fazlasının varlığı gereklidir Etiyolojik olarak inceleyecek olursak genlerin etkisi diğer değişkenlere göre yüzde altmış daha fazladır. Beynin duygulanım bölgesi amigdalada aşırı reaksiyon görülmekte ve duygudurum bozuklukları seyretmektedir. Kişinin ebeveynlerinde de görülmüş olması olasıdır. Beck'e göre, sınırda kişilik bozukluğu olan bireylerde en temel üç algının; Dünya tehlikeli ve zararlı bir yer, Ben güçsüzüm ve zarar görebilirim ve Doğduğumdan beri kabul edilmeyen biriyim olduğu görülmüştür. Bu algılar, bireyin her zaman temkinli olması, uyanıklığı elden bırakmaması ve kontrollü olması sonucunu doğurur. Buna bağlı olarak kaygı, tehlikeli olabileceği düşünülen durumlara karşı aşırı hassasiyet, tedbirlilik ortaya çıkar ve uyanık-savunmacı tutum gelişir. Sosyal faktörler de etkili diğer bir unsurdur. Çocukluk çağında yaşanan ebeveyn ayrılığı, sözlü taciz ve duygusal taciz geçmişi olasılıkları hastalığın geçmişinde görülme ihtimali daha yüksektir. Özellikle çocukluk çağında gerçekleşmiş olan taciz hastalığın seyrini etkilemekte ve semptomların varlığını tetiklemektedir. Marsha Linehan, Yatkınlık-Stres Teorisine göre çocukluk çağında duygu, düşünce ve davrannışları önemsenmeden, görmezden gelinerek yetiştirilen bireylerin duygularını kontrol etmekte zorlandıkları ve sınırda kişilik bozukluğunun gelişebildiğini ifade etmektedir. Ebeveynlerin cezalandırıcı tutumu da çocukların kendi duygularını bastırmalarına ve bastırılan duyguların ilerleyen yıllarda bir patlama olacak şekilde ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Tedavisi oldukça zor ve uzun bir süreci ifade etmektedir. Her konuda olduğu gibi bu konuda da en etkili önlemin anne- baba tutumları olmakta ve bireylerin sağlıklı ortamlarda, korunaklı bir şekilde yetişmesi gerekmektedir. İLGİLİ KİTAPLAR 6 Adımda Borderline- Vamık D. Volkan Dr. Volkan'ın tedavi yaklaşımı, hastalarının terapötik süreçte birbiri ardına yaşadıkları deneyimlerini gerçekte yaşandıkları sırayla ele alan altı adımdan oluşuyor. Dr. Volkan psikoza eğilimli borderline hastalarından dokuzunun özel tedavilerini anlatırken, ağır biçimde regrese olmuş yüksek düzeyde borderline hastalar ve diğer tiplerdeki hastalarla engin deneyimlerine dayalı klinik çalışmalarını paylaşıyor. Süreç içinde yalnızca hastalarla ilgili yaşananları anlatmaktansa kendisiyle ilgili de oldukça fazla paylaşımda bulunuyor. Karşıtaktarımlarını, hastaya yönelik duygulanımlarını, kendisiyle ilgili ikilem ve karmaşalarını tüm şeffaflığı ile bizlere aktarıyor. Vaka örnekleriyle de zenginleştirilen eser ilgilisine sağlam bir kaynak niteliğindedir. Sınır Durumda Yaşamak - Ataman Tangör Bizler özellikle yakın ilişkilerimizde sıklıkla anlayışsızlaşabiliyor ve karşımızdakine savunmacı kötü yanımızı gösterebiliyoruz. Dahası kendi kötülüğümüzü karşımızdakinin içine sokarak onu da kötü ve değersiz kılabiliyoruz. Bu kitapta içimizdeki iyi ve kötünün uzlaşmaz ve durulmaz çatışmasının işleyişi vaka örneklerinin ışığında anlatılmıştır. Günümüzde sınır durumların ve kişiliklerin önlenemez artışı tedavisini de gerekli duruma getirmiştir. Son yıllarda gelişen psikoterapi teknikleri sınır durumlarda özel bazı tedavi yöntemleri oluşturmuştur. Kitabın son bölümünde yine örnekleriyle bu tür iyileştirici teknikler anlatılmıştır. Siyah Beyaz Sınırda Kişilik Bozukluğu - Ertuğrul Köroğlu Bu kitapta, sınırda kişilik bozukluğunun doğru tanınıp tanımlanması, nedenleri, gidişi ve sonlanımıyla ilgili bilgi verilmesinin yanı sıra, sınırda kişilik bozukluğuna özgü çağdaş psikoterapiler ve ilaç tedavileri anlatılmıştır. Ayrıca bu kitapta, sınırda kişilik bozukluğu olanların yakınlarının bu durum ile nasıl baş edecekleri gösterilmeye çalışılmıştır. Bu kişilerin, bir yandan iyileşme sürecinde yol alırlarken, bir yandan da, yakınlarıyla aralarında nasıl daha güçlü bir ilişki ve iletişim kurabilecekleri gösterilmiştir. Borderline- Filiz Sezer Aslan Bu eserde Rachel adında bir genç kızın çocuk yaşta aile içi olumsuzluklara maruz kalmasının neticesinde hayata atıldığı dönemlerde karşılaştığı güçlükler anlatılmaktadır. Bu çalışmam kurgusal olmasına karşın kahramanımız Rachel'in, günlük hayatımızda milyonlarca insan içerisinde kaybolmuş binlerce kopyası vardır. Bu kitapta amacımız kaybolmuş Rachel'leri bulup onlara destek verip sağlıklı bir birey olarak hayata tutunmalarına yardımcı olmaktadır. Borderline Kişiliğin Psikoterapisi - Frank E. Yeomans, John F. Clarkin, Otto F. Kernberg Bu kitabın psikodinamik terapi için bir el kitabı olduğunu dikkate alırsak, bu basılmış olan pek çok el kitabına benzer olmakla beraber oldukça farklıdır da. Tedavi 12 - 15 seanslık kısa bir zamanı aştığında, takip eden her bir seansta ne olacağının detaylarını tanımlamak ve engellemek mümkün değildir. Terapistin konuşmaktansa eylemde bulunan ve seans akışını bozma eğiliminde olan daha pek çok beklenmeyen anın ortaya çıkmasına yol açar. Sınır hastalarla bir yıl veya daha uzun süreli bir tedavi sürecinde pek çok beklenmedik ve umulmadık durum açığa çıkacaktır, bunlar öyle durumlardır ki hiçbir tedavi el kitabı bu durumda terapistin ne yapması gerektiğini net olarak ifade edemez. Bu yüzden, bu kitap sınır hastalara yönelik müdahale tekniklerine dair ilkeleri tanımlayan bir tedavi el kitabıdır. Borderline Kişilik Bozukluğu Olan Birini Sevmek- Shari Y. Manning Bu kitap Borderline tanısı almış bireylerle yaşayan veya ilişki kuran kişilere destek olma amacını taşır. Eğer Borderline Kişilik Bozukluğu tanısı almış bir yakınınızla zorlu bir mücadele içindeyseniz bu kitap tam size göre. Kitabın yazarı, Dr. Shari Manning uzun yıllar Diyalektik Davranışçı Terapi yöntemini kullanan ve çok sayıda Borderline hasta ile çalışmış deneyimli bir hekimdir. Çeyrek asırlık klinik deneyimleri içeren ve hasta yakınlarına güçlü stratejiler kazandırmayı hedefleyen Dr. Shari Manning'in bu kitabı, kendine yardım serisinin bestseller kaynaklarından biridir. Borderline ile Yaşamak- Seda Bir İyi hallerimle de kötü hallerimle de bu hastalığı kabullenmeye mecburum, onunla yaşamayı öğrenmeye de. Hastalığımla inatlaşarak yaşıyorum. Bazen o yeniyor bazen ben. Ama onun galibiyetleri daha çok. Benim, hisler ve Borderline'ın özellikleri konusunda anlattıklarım belki yarısı eder. Günde yedi defa ilaç alıyorum ve ilaç kullanırken bu kadar oluyor. Benim işkencem, beynimdeki cehennem sonsuza kadar benimle. Bazen mantığımla, bazen içgüdülerimle, bazen duygularımla, bazen toplum kurallarıyla, toplumun normal saydığı şeylerle, işte bu karışımla hayatıma devam edeceğim. Her şeye rağmen, herkese rağmen yaşamayı seçtim ben. Borderline ile yaşamak, bir uçurumun kenarında çiçekler içerisinde yaşamaktır. Hem ölüm hem kötülükler hem yaşam hem güzellikler içerisinde. İLGİLİ FİLMLER Betty Blue (1986) Kahramanımız Betty'nin hastalığının etkisiyle yaşadığı sancılı sürece tanıklık etmekteyiz. Sevgilisi ile bir mutlu bir dargın bir hırçın ilişkileri Betty'nin sınırda kişilik bozukluğunun etkisiyle ne hale gelecek? Keyifle izlenecek ve konumuzla ilgili güzel bir film. Fatal Attraction (1987) Avukat olan Dan Gallagher, karısı ve kızı ile mutlu bir yaşam sürer. Bir gün karısının şehir dışında olmasının fırsat bilen Dan, Alex adında bir kadın ile tek gecelik bir ilişki yaşar. Bu kaçamak Dan'in hayatının alt üst olmasına neden olur. Dan, yaşadığı bu ilişkiyi ardında bırakmak istese de Alex ilişkilerini devam ettirme niyetindedir. Tüm ısrarlarına rağmen Dan tarafından reddedilen Alex, Dan'ın gitmesini engellemek için her şeyi yapmaya hazırdır. Girl, Interrupted (1999) Angeline Jolie'nin Lisa karakterini canlandırdığı film psikotik bozukluklarla ilgili adeta bir görsel şölen sunuyor. Lisa, borderline'ı olan genç bir kızdır ve hastaneden kaçışları, kendine zarar verme girişimleri ve inişli çıkışlı duygudurumu ile hastalığın seyrini gözler önüne sermektedir. Patch Adams (1999) Patch Adams, hayatın herkese biraz takdim ettiği dertlerden pek de nasibini almamış olan bir adamdır. İyimserliği öyle bir noktadadır ki, bu, etrafındakileri rahatsız etmektedir. Günün birinde tıp fakültesindeki hocalarından biri sinirli bir tavırla palyaço olmasını önerir. Patch Adams buna sıcak bakar. Ancak öğrenim gördüğü okulu bitirerek bir doktor olmayı da istemektedir. Patch, birçok unvana aynı anda sahip olacağı ilginç bir yolculuğa çıkmak üzeredir. Wild (2014) Cheryl Strayed çok sevdiği annesinin ölümüyle sarsılmış, uyuşturucu batağına saplanmış ve evliliğin sona ermesiyle kendini adeta kendi kendini yok etmeye adamış bir kadındır. Cheryl annesi Bobbi'nin hatıraları başta olmak üzere geçmişin kabuslarıyla boğuşurken bir anda radikal bir karar alır. Çantasını alıp yollara düşecek ve Amerika'nın en uzun, zorlu ve tehlikeli bölgelerinden biri olan Pasifik Crest Yolu'nda tek başına yürüyecektir. KAYNAKÇA Davison, A. Johnson, S. Kring, A. Neale, J. (2019). Anormal psikoloji. M. Şahin . Obsesif kompulsif bozukluk ve travma ilişkili bozukluklar içinde (s. 202-210). Ankara: Nobel Yayınları. Yorumlar"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sirca-kosk", "text": "Sırça Köşk Sabahattin Ali'nin en fazla ses getiren öykülerinden bir tanesidir. Boş gezmeyi iş yapmaktan çok seven üç uyanık arkadaş bir şehre gelirler ve şehrin yerlilerine sırça köşkün nerede olduğunu soralar. Daha önce sırça köşkün ne olduğunu duymayan halk adamlara bunu sorar fakat adamlar sırça köşkün olmadığı bir yerde kesinlikle durmayacaklarını söyleyerek şehri terk etmek ister. Merak artınca halk gitmelerine izin vermez ve sırça köşkün ne olduğunu gerekirse yapabileceklerini söylerler. Bunun üzerine halktan para toplanır ve bir sırça köşk yapılır. Üç arkadaş sırça köşke yerleşir ve halka bunun tam olmadığını ama şimdilik idare edeceğini artık sırça köşke hizmet etmek gerektiğini bilidir. Bunun üzerine halk yediğinden içtiğinden keser ve sırça köşkün büyümesi için daha fazla para toplar. Sırça köşk git gide büyür ve içindeki hizmetçi sayısı da artar. Fakat sırça köşkün gözü doymak bilmez ve büyüdükçe büyümek ister. Hep daha fazlasını ister, karşı çıkanları tehdit etmeye başlar, köşkün çok sağlam olduğu, asla yıkılamayacağı ve halkın ona muhtaç olduğunu anlatarak halktan para toplamaya devam eder. Bir gün halktan son koyunları toplanır ve halka mesaj vermek için aslında sırça köşktekilerin yediklerinden fedakarlık yaparak koyların kafalarının halka dağıtılacağı söylenir. Kafaları alan halkın kafası iyice karışır. Çünkü kafaların içinden beyin alınmıştır. Elebaşı beyne ihtiyaçlarının olmadığını söyler. Biri de dilin olmadığını söyler. Elebaşı yine dile lüzum olmadığını söyler. Biri de gözlerin olmadığını söyler. Elebaşı yine ona da gerek yok der. İçlerinden biri dayanamaz ve ben böyle kafaya da gerek yok deyip kafayı sırça köşke fırlatır. Yıkılmaz denilen sırça köşk kafanın dokunması ise kırılır. Bunu gören halk birden kendine gelir ve herkes kafaları sırça köşke fırlatarak onu yerle bir eder. Bir daha da başlarına böyle tepelerine sırça köşk kurmamak için akıllanır. Sırça Köşk Konusu Sırça Köşk, Sabahattin Ali'nin birbirinden güzel, anlamlı, yer yer manidar öykülerinin yer aldığı muhteşem eseridir. Yazarın daha çok kendi hayatından esinlendiği, bazen de tamamen kendi anılarını anlattığı öyküleri ve yönetime, düzene gönderme yaptığı başkaldırı niteliğindeki masallarından oluşan kitapta, Sabahattin Ali adeta tüm çıplaklığı ve gerçekliğiyle okura kendini gösteriyor. Belirtmeliyim ki öyküleri ve özellikle masalları ise oldukça manidar. Benim en beğendiğim, açıkçası sonunda ağlatan Cankurtaran adlı öyküsünde yazar, kaderine boyun eğmiş bir kadının hikayesini anlatıyor: Bir akşam üzeri Anadolu köylerinden birindeki küçücük bir kulübeden canhıraş çığlıklar yükselmektedir. Doğumunu bir türlü gerçekleştiremeyen Asiye, ikindiden beri deyim yerindeyse ölümden beter doğum sancıları çekmektedir. Köyün ebesi bir çare bulamamış, komşu köyün ebesini de çağırtmıştır. Asiye'nin kocası İbrahim ise, çaresizliğin verdiği ağırbaşlılıkla, evin kapısı önüne çökmüş, bir haber beklemektedir. Komşu köyün ebesi içeri girdiğinden belli ise kızın çığlıkları iyice artmıştır. Sonunda iki ebe birden dışarı çıkar ve İbrahim'e doğumu gerçekleştiremediklerini, kızı şehire götürmesi gerektiğini, yoksa bebeğin de anasının da öleceğini söylerler. İbrahim de çaresiz öküz arabasının arkasına attığı döşek ve yorganın üstüne gencecik karısını da koyar ve yollara düşer. Sabaha karşı hastaneye vardığında ise ümidi iyice kırılmıştır. Çünkü alanı olmadığı halde birçok ameliyat yaptığı için daha önceden şehirdeki özel muayenehanenin sahibi, Doktor Mutena Cankurtaran tarafından şikayet edildiğinden, ameliyat yapamayacağını söyler. Ne kadar yalvarıp yakarsa, oraya verecek parası olmadığını söylese de, doktoru ikna edemez. Bunun üzerine Asiye'yi aldığı gibi Mutena Cankurtaran'a götürür. Fakat bu doktor da çok para istemektedir. Doktorla bir kağıt imzalayarak Asiye'yi hemen ameliyata almalarını, öküzlerden birini satıp döneceğini söyler. Döndüğünde bebeğinin öldüğünü, karısının ise iyi olduğunu öğrenir. Fakat doktor ölü bebeği çıkardığı için de ayrıca para istemektedir. İbrahim diğer öküzü, arabayı ve hatta içindeki yatak yorganı da satar ama parayı denkleştiremez. Nitekim Doktor Mutena Cankurtaran da Asiye'yi İbrahim'e vermez. Asiye hasta haliyle muayenehanede çalışmaya, geceleri ise pis bir döşekte yerde yatmaya başlar. İbrahim sürekli gidip gelmekte, karısını almak için elinden geleni yapmaktadır. Fakat doktor nuh der peygamber demez. Sonunda bir gün canına tak eden İbrahim doktorun karşısına çıkar ve Asiye'nin hayrını görmesini, köyde başka kadın mı olmadığını söyler. Sinirle kapıyı çeker ve çıkıp gider. O sırada doktorun kapısına sinmiş ağlayan Asiye'yi görmemiştir bile. Asiye, gece yarısı ağlayarak hastaneden kaçar ve yalınayak köyün uzun yolunu tutar. Bir yandan ağlayıp, bir yandan İbrahim'in sözlerini tekrar etmektedir: Bana köyde karı yok, a!\" Bu sırada açılan yarasından oluk oluk kan akmaktadır. Sabaha karşı köylüler onu bulduğunda, çoktan ölmüştür."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sis-ve-gece", "text": "Sis ve Gece, Ahmet Ümit'in muhteşem polisiye romanlarında yalnızca biridir. Oldukça heyecan verici ve sürükleyici bir roman olduğunu düşünüyorum. Başladığı andan itibaren okuyucuyu akıl almaz bir maceranın içine sürüklüyor. Polisiye roman sevenlere kesinlikle tavsiye ediyorum. Kitabın konusuna gelecek olursak, bir MİT görevlisi olan Sedat ve onun kaybolan sevgilisi Mine'yi arayışının öyküsü. Kitabın kısa özeti ise şöyle: Sedat, evli ve iki küçük kızı olan bir MİT görevlisidir. Aynı zamanda aşık olduğu başka bir kadın daha vardır: Mine. Uzun süre birlikte aşklarınız tadını çıkarmış, fakat sonra aralarına başka bir adam girince Mine'in Sedat'a olan tüm ilgisi silinip gitmiştir. Her şey, Mine'in ortadan kaybolmasıyla başlar. Mine'nin Sedat'tan sonraki sevgilisi Fahri, eski bir yasadışı örgüt üyesidir. Fahri, Mine'nin önceki sevgilisinin bir polis olduğunu bilmektedir. Mine'nin kendisini terketmesini kendine yediremeyerek kızı kaçırıp bir zarar vermiş olabileceğini -belki öldürmüş bile olabileceğini- düşünür. Mine'den sonra kendini de öldüreceğini düşündüğünden 'o beni öldürmeden ben onu öldürmeliyim' mantığıyla hareket eder ve hapisten izne gelmiş olan eski bir arkadaşı ile birlikte Sedat'a bir saldırı planlar. Fahri'in babası eski ve kıdemli bir askerdir. Fahri üye olduğu örgütteki faaliyetlerinden dolayı hapise girdiğinde, bir görüş günü sırasında kendisini ziyarete gelen babası eski askeri Cuma ile karşılaştığında oğlu Fahri'yi Cuma'ya emanet eder. İşte Cuma'ya Fahri'ye planladıkları saldırı sırasında yardım etmesi de bu şekilde olur. Saldırı sırasında Sedat'a bir kurşun isabet eder, Fahri ise Sedat'tan gelen bir kurşunla olay yerinde hayatını kaybeder. Hastaneden çıkar çıkmaz daha tamamen iyileşmeden Mine'yi aramaya başlayan Sedat, başlarda Fahri'in onu kaçırdığını düşünse de sonraları bu düşüncesinde yanıldığını öğrenecektir. Hem bir istihbaratçı hem de aşık bir adam olarak aramalarını sürdürdüğünden işler onun için kat kat daha zordur, ilerleyen zamanda ise içinden çıkılmaz bir hale gelir. Bir yandan Mine'yi ararken bir yandan da yeni gelen müsteşarın yürüttüğü sorgulamalarla başa çıkmaktadır aynı zamanda. Arayışları sırasında Sedat, Fahri'nin dosyasında en yakın arkadaşı Sinan'ın da eskiden kendiyle birlikte örgütte olduğunu, beraber hapise girdiklerinde örgüt ile görüş ayrılıklarına düştüklerinden örgütten atıldıklarını öğrenir. Sinan'ın şimdi bir kitapçı dükkanı vardır ve düzenli olarak 'Hurufat' adında bir dergi yayımlamaktadır. Hapiste örgütten atıldıktan sonra kendini tamamen edebiyata vermiştir. Sedat bir yolunu bulup Sinan ile konuşur. Fahri'nin planladığı saldırıda ona yardım edenin Cuma olduğunu da bu konuşma sırasında öğrenir. Sinan'ın öğrendiği bir diğer şey ise Mine'nin hamile olduğudur. Bebek muhtemelen Sedat'tandır. Bu haber onu çok şaşırtır, yeni bir olasılık ile baş başa bırakır: Mine kürtaj sırasında ölmüş olabilirdir. Bu çok çok zayıf bir ihtimal olsa da, araştırmaları sırasında Mine'nin kürtaj için gittiği hastanede kendine yardımcı olan Gülizar Hemşire'nin örgüte yardım eden bir kadın olduğunu, Mine kürtaj sonrası Gülizar Hemşire'nin evine gittiğinde Sedat'ın gözlemci olarak katıldığı bir operasyonda yine kendi tarafından vurulduğunu öğrenir. Evden kaçan iki kişiye rastgele ateş açmış, birini vurmuştur. Vurulan kişi pek bir hasar almamış, hızla olay yerinden kaçmıştır. Demek ki vurulan Mine'dir. Tüm bunları öğrenmesiyle suçluluk duygusu ile boğulan Sedat için her şey daha da karmaşık bir hal almaya başlamıştır. Bu bilgi Sedat'ı çok farklı teorilere götürür. Hem bu soruşturmayı yürütmek, hem suçluluk ve pişmanlık duygularıyla boğuşmak, hem de karısı ve kızları ile ilgilenmek çok zorlaşmaya başlamıştır. Kitabın geri kalanını ise okuyucunun hayal gücüne bırakıyorum. Okuduğunuzda sonu sizi şoka uğratacak. Baştan sona okuyucuyu heyecan verici ve bitmez tükenmez bir maceraya sokan kitap, her Ahmet Ümit kitabında olduğu gibi şaşırtıcı bir sonla bitiyor. Bu kitapla farklı bir dünyaya gireceksiniz, bittiğinde etkisinden kurtulmanız ise çok zor olacak."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sishaneye-yagmur-yagiyordu", "text": "Haldun Taner, Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu adlı kitabında; akıcı ve esprili bir dil kullanırken, sürprizlerle karşılaşılacak macera dolu olayları aktarmıştır. Tecrübelerinden yola çıkarak oluşturulan kitapta, yazarın olaylara bakış açısını ve karakter analizlerini keskin zekasıyla sunduğunu çok kolay görebilmekteyiz. Kısa olmasına rağmen serüven dolu ve anlamlı hikayeleri ile okunması gereken eserlerden biridir. Kitaba ismini verdiği ilk hikayesi Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu ile başlar. Amerikalı bir fotoğrafçı. Makinesinin objektifini çıkarıp yerine bir at gözü takmak suretiyle, çeşitli resimler çeker. Bu resimlere göre de aslında görünenden yarım misli daha iri aksedildiği anlaşılır. Hikayemizin kahramanı olan at, alelade bir çöpçü beygiri olduğundan, her şeyi yarım misli daha iri gören cinstendi. Belediye temizlik işleri kadrosuna Muhittin Bey'in valiliği zamanında girdiğinden hatta emekliye ayrılması yaklaşmıştı. Üstelik adı da Kalender'di. Vaka, saat üç sularında Kalender'in her günkü vazife bölgesi olan Şişhane'de geçer. Hamalın biri, sırtına koca bir ayna vurmuş götürüyordur. İşte Kalender kendi hayalini bu aynada görür. Tabi görüntüsünü bizim gördüğümüzden ve gerçek olandan daha büyük olarak görür, kişner ve ürker. O arada kazalar meydana gelir. Hayvana çarpmamak için durmaya çalışan tramvaya bir de otomobil çarpar ve trafik tamamen kapanır. Araçta Artin Margusayan adında bir adam vardır. Soruşturma için karakola götürülür ve iflas eder. Çünkü aynı zamanlarda Sao Paulo da ki bir firma kendisinden bir telgraf bekler. O telgraf gelmeyince de mallar başka yere gönderilir. Şişhane de Kalender'in kişnemesi zenginlere felaket fakire ise saadet getirmiştir. Hikayenin ikinci bölümünde, Kantar Katibi Ali Rıza Efendi, gittiği kahvehanede ölenler, kalanlar, mahallenin olayları ile ilgili sohbet eder. Konçinalar bölümünde ise, iskambil kağıtlarındaki resimlerle insanlar üzerine kişileri, tipler arasındaki benzerlikleri konu eder. Şöyle ki Kupa Papazı için; pek babacan, cana yakın olduğunu vurgular. Karolardan; kişizade, görmüş geçirmiş bir aile olarak bahseder. Kupa kızı ise, beyaz, dolgun, hanım hanımcık bir kızdır. Bir Ermeni ailesi olarak da Maçaları uyarlar. Ablam diye bahsettiği bölümde; abla, yazarın Almanya da öğrenci iken tanıştığı Tük bir kadındır. Birkaç kere evlenmiş ayrılmış sonralarında üniversitelerle düşüp kalkan bir kadın olmuştur. Yazar, Ablam, dediği kadın hakkında aldığı son duyumlardan sonra, yaptığı kepazeliklerden kendi ablası kadar utanç duyacak hale gelmiştir. 1931-1932 yıllarında yazar, o zamanlar sekizde ya da dokuzuncu sınıfta Galatasaray Lisesi'nde öğrencilik yaparken, Atatürk okullarını ziyarete gelmiştir. Bu ziyaretteki izlenimlerini aktarmıştır. Fraulein Haubold'un kedisi bölümünde ise; durmadan şarkı söyleyen evi sadece sesiyle değil vücudu ile de dolduran bir kızdan bahseder. Yazarın bu bayanla olan ahbaplığı; merdivende karşılaştıkça selamlaşmaktan, Sultan Reşat pullarına karşılık Fransız Joseph pulları almaktan bir de geceleri tepesindeki gürültüyü kesmek için dolabın üzerine çıkıp süpürgeyle tavana vurmaktan öte değildir. Bu bayanın kedi sevgisi ve aşk maceralarına değinmiştir. İlerleyen bölümde eczanenin akşam müşterileri yer alır. Bahsettiği mahalde, üç kahve vardır. Birinde kumar oynanıp kavga çıkarıldığından, diğerinde nargile içilip uyuklanıldığından, birinde ise yaşlı bayan, çoluk çocuğun geldiği rıhtım bahçesinden söz eder. Tüm bunlar dışında geriye kalan birde eczane vardır. Eczanenin akşam müşterileri, hep kerli ferli, efendiden görmüş geçirmiş insanlardır. Bu semtin değerli insanları bu eczanede toplanmıştır. Buradaki kişiler ve durumlara değinir. Fasarya denilen bölümde, bu ismi kim takmış ne zaman takmış bilemeseler de bu ismin ona çok uyduğunu hatta asıl isminin unutulduğu Kazımdan bahsedilir. Hiçbir işte doğru düzgün tutunamamış olması en belirgin özelliğidir. Son hikaye olan memeli hayvanlar da Allah akıl fikir versin denecek, maliyeden emekli bir adamın, ineklere daha doğrusu süte ve süt sağmaya olan merakını, kadınlar üzerinde uygulamaya kalkınca içeri atılması, gayet uçuk kaçık bir bey üzerinden konu alınır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sitem", "text": "Ahmed Günbay Yıldız, dilindeki ince işçilikle ve olay örgüsüyle kitabı su misali işlemiş. İçinizde uyanan merak duygusuna yenik düşünüyorsunuz ve kitabın sonuna geliveriyorsunuz. 1970'li yıllarda dinin etkisini yitirişi ve toplumda başlayan çirkinleşme güzel ifade edilmiş. Yazarın muhafazakar ve manevi tutumu her satırda göze çarpıyor. Bir zamanlar televizyonda yayınlanan dizilerin olay örgüsünün ana kaynağı olduğuna şüphe yok. Kafa dağıtmak için güzel bir kitap olduğunu söyleyebilirim. SİTEM Bahar ve Ferhat 12-13 yaşlarında ikiz kardeşlerdir. Annelerinin gebeyken ölümüyle hikaye başlar. Büyükannelerini kızının kanamasını durdurmak için kızının eşinin ayakkabıyla karnına bastırır. Kızının ölümünü engelleyemediği gibi ayakkabı izleri karnında yaralar yaratmıştır. Eşi Sadık her şeyden habersiz tutuklanır. Herkese yardım eden biri olan Sadık eşini öldürmekle suçlanır. Ferhat ve Bahar duyduklarına inanamazlar. Kendileri gibi ikiz dayıları bütün nefretlerini kusarlar ve o günün gecesinde ikizlerin evini basmaya kalkışırlar. Ferhat tabanca ile uzaklaştırır ikisini. Ertesi gün babalarını ziyarete giderler. Babası Bahar'ı yakın bir dostuna kendi kızı gibi bakması için gönderir. Büyükannesinin Ferhat'a her şeyi anlatıp, suçlunun annesine zehirli bir ilaç içiren kadın olduğunu söylemesiyle Sadık serbest kalır. Artık o diyarı terk edip kente yerleşme kararı alırlar. Ferhat abdest almak için çeşmeden su almaya gidip geldiğinde babasının kendini ipe asarak intihar ettiğini görür. Aslında bu intihar değildir. Dayıları yapmıştır. Koşarak karakola gider. Dayılarından biri tutuklanır. Öbürü ise paraları alıp kaçmıştır. Ferhat biçare İstanbul'a kız kardeşinin yanına gider. Kız kardeşini bulur. Fakat kardeşine bakan aile Ferhat'ı istemez ve Ferhat da teklifte bulunmaz. Kendi başının çaresine bakıp sokaklarda yatarken bir gün bekçi onu soyguncu olarak tutuklar. Nezarethanede kalır. Asıl suçluların yakalanmasıyla Ferhat serbest kalır. Onu tutuklayan bekçi vicdan azabı çeker. Ona Ferhat gibi iki çocuğa daha baktığını söyler ve gelmesini teklif eder. Ferhat Kenan ve Kemal ile tanışır. İkisi de ailesini kaybetmiş gariplerdir. Kenan kendi halinde bir çocukken, Kemal hırslı ve kıskançtır. Anne babası onu zengin insanlar için terk edip vesayetini almamışlardır. Bu yüzden zengin olma hırsıyla yanıp tutuşur. Ferhat, oto tamircide çalışmaya başlar. Her yerde kendi doğrularını savunur. İmandan ve ibadetten asla vazgeçmez. İkiz kardeşi Bahar'ın başka bir eve taşınmasıyla bir kez daha izini kaybeder. Hırslı Kemal, Bahar'ın yeni evini bulur, ileriki yıllarda koz olarak değerlendirmek için kimseye söylemez. Bir gün sokak lambası ışığında ders çalışırken bir adamın arabası bozulur ve sohbet etmeye başlarlar. Ferhat, İbrahim beyin arabasını tamir eder. Karşılığında İbrahim Bey, Ferhat'ın okula gitmesine yardım eder. Onu yatılı bir okula yazdırır. Kemal bu şanslılığa dayanamaz ve kendi de okumak için İbrahim Bey'e yalvarır. Aynı okula giderler fakat Kemal her seferinde Ferhat'a tuzaklar kurar. Okullarında farklı dinlerden insanlar da bulunduğundan Ferhat'ın namaz kılmasına şiddetle karşı çıkarlar. Hristiyan çocuklar, Ferhat bizim kiliseye gitmemize mani oldu derler. Hatta Ferhat'tan hoşlanan bir kızla işbirliği yapıp Ferhat'ın ona sarkıntılık yaptığını iddia ederler. Ferhat o kadar iyi yüreklidir ki en katı kalpleri bile yumuşatıp gözyaşına boğar. Bütün iftiralardan alnının akıyla çıkar. İbrahim Bey'in kızı Esma, Ferhat'a vurulur. Onun için geçmişinden vazgeçer, tesettüre girer. Onun sevdiği hayatı kendi de sevmektedir. Ancak İbrahim Bey'in yeğeni esma ile evlenmek istemektedir. Ferhat'ın engel teşkil etmesi üzerine İbrahim Bey'i bir akşam kimse yokken vurur. Kemal vuranın yeğeni olduğunu görür ancak personel müdürü olma ve bir miktar para vaadiyle suçu Ferhat'a atarlar. O saatte içeri giren tek kişi Ferhat olduğundan sanık olarak yargılanır. Ancak İbrahim Bey'in iyileşmesi ve Ferhat'ı getiren şoförün tanıklığı sayesinde Ferhat kurtulur. Yine de İbrahim Bey, Ferhat'a güvenemez. Kızıyla aralarındaki nişan da bozulmuştur. Ferhat'ı ve Kemal'i işten çıkarır. Ferhat'a yeni bir iş kurması için teklifte bulunur ama Ferhat reddeder. Üniversitenin hukuk bölümünde okuyup aynı zamanda geçimini sağlamaya çalışır. Kemal ile birlikte yeni bir eve çıkarlar. Bu sırada Kemal, Bahar'a kendini Ferhat olarak tanıtır ve inandırarak ondan para tırtıklamaya başlar. Bahar'ın üzerine olan arsanın satılması için ikna eder ve satım işleminin yapılmasını bekler. Ferhat lisedeki hocası aracılığıyla yeni bir iş bulur ancak burada da yaşlı kocası öldükten sonra yönetimin başına geçen genç bir kadına asistanlık yapar. Kadın bir süre sonra Ferhat'a göz koyar. Ferhat'ın onu reddetmesi üzerine Kemal ile işbirliği yaparak kumpas kurarlar. Genç kadının arkadaşı tüm bu olanlara şahit olur. Ferhat'ın evinde mücevherler bulunur. Kadın şikayetçi olur. Ferhat için tutuklama kararı çıkacağı sırada kadının arkadaşı her şeyi itiraf eder ve Ferhat serbest kalır. Bu sırada Kemal de İbrahim Bey'in kasasını boşaltır. Ferhat her şeye rağmen avukatlığını üstlenir ve serbest bırakılır. Duruşmadan hemen sonra Ferhat gizlice Kemal'in peşine takılır ve paraları sakladığı yeri olur. İkisi arasında kovalamaca yaşanır. Kemal Ferhat'tan kaçar ve iki ailenin evini soyarak bütün mücevheratlarını alır. Bahar'a gider ve bunları almasını ister. Bahar bunların haram olduğunu bildiğinden kabul etmez. Üstelik gazete gerçek abisini görmüştür. Kemal son kez abisini görmek istiyorsa duruşmaya gelmesini ister. Ferhat o gün yine Kemal'i savunur. Kemal tüm yaşananları itiraf eder. İbrahim Bey'i vuranı, Ferhat'a kurulan kumpasları ve iki aileyi neden soyduğunu anlatır. İki aile de Kemal'i yetiştiren aileye lanetler okur. Oysa bilmezler ki Kemal onların evlatlarıdır. Kemal yüzlerine vurur. Bu onların eseridir. Ferhat ve Bahar sonunda kavuşurlar. İbrahim Bey, kızı esma ile tekrar evlilik süreçlerinin başlamasını ister."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/siyah-inci", "text": "Anna Sewell'ın büyük ilgi gören, aynı zamanda yayımladığı ilk ve tek hikayesi olan bu kitap, Siyah İnci isimli bir atın otobiyografisini içermektedir. Siyah İnci henüz tay iken, kendisinden başka altı genç tay ve annesi Düşes ile birlikte bir otlakta yaşamaktadır. İlk sahibi Siyah İnci'ye ve diğer atlara karşı her zaman şefkatle yaklaşmış, onları adeta kendi çocukları olarak görmüştür. Böylece ileride Siyah İnci'nin karşılaşacağı olası sorunların da önüne geçmiştir. Aynı zamanda ilk sahibi Bay Gordon, atımız Siyah İnci adını kazanmadan önce kendisine Arap ismiyle hitap etmekteydi. Siyah İnci o kadar sakin, o kadar sahibine bağlı bir canlıdır ki, ilk defa terbiye edildiğinde bile sakinliğini korumuş, kimseye bir sorun çıkartmamıştır. Siyah İnci büyür, daha olgun bir at olur. Bu vesile ile annesinin yanından alınıp başka bir yere verilir. Gideceği yeni yeri, oradaki insanları ve kendisine gösterecekleri tavrı çok merak etmektedir. Aynı zamanda endişelidir de çünkü kendisine Bay Gordon'ın davrandığı gibi şefkatli mi, yoksa kaba mı davranacaklarını bilmemektedir. Kendisini ismi Birtwick Park olan güzel bir araziye getirirler ve orada bulunan diğer atlarla tanışır. İlk zamanlar atlarla geçinmekte zorluk çekse de zaman geçtikçe Şenbacak ve Zencefil isimli iki at ile çok yakın arkadaş olur. Aynı zamanda oradaki seyisin kendisine yaklaşımı da çok nazik olur. Zencefil yüzünden ailenin çocukları ahıra girememektedir, çünkü kendisinin ne kadar asabi bir at olduğunu görmüşlerdir ve zarar görmekten korkmaktadırlar. Zencefil'in böyle olmasının sebebinin, tamamen daha önceden içinde bulunduğu yaşam şartlarından kaynaklı olduğunu öğrenirler. Ona hiçbir zaman Siyah İnci'ye olduğu gibi şefkatli yaklaşılmamış, kendisini hep ağır şartlar altında çalıştırmışlardır. Siyah İnci, seyisi John Manly'den çok hoşlanmıştır. Kendisinin bir eşi, aynı zamanda küçük bir çocuğu vardır ve ahırlara çok yakın bir seyis kulübesinde oturmaktadırlar. Seyis John Manly, Siyah İnci'den o kadar memnun kalmıştır ki sürekli kendisinin ne kadar hızlı, iyi huylu ve kolay yönlendirilebilir olduğundan bahsetmektedir. Kendisi için bir sürü isim düşünmüşledir ve en sonunda Siyah İnci isminde karar kılmışlardır. Siyah İnci yeni yerinde çok mutludur, fakat eksikliğini hissettiği bir şey vardır. Her ne kadar sahiplerinin işine yaramaktan, onlara yardımcı olmaktan çok büyük memnuniyet duysa da eksikliğini hissettiği şey özgürlüktür. Yine de zaman zaman özgür bırakıldığı, iş yapmak zorunda olmadığı bazı günler vardı ki bunlar genelde pazar günü oluyordu. Çünkü pazar günleri kilise fazla uzakta olmadığı, yürünebilecek mesafede olduğu için araba hiç çıkarılmazdı. Sahiplerinin başka bir yere taşınması gerektiğinden Siyah İnci ve Zencefil başka bir yere verilir ama Zencefil ile her zaman bir araya gelme imkanı bulamazlar. John bu iki attan ayrılacağı için çok üzülüyordur, çünkü daha önce hiç bu kadar iyi bir çift at ile karşılaşmamıştır. Siyah İnci'nin yaşayacağı bu yeni yerdeki yaşam şartları, Zencefil'in aksine alışık olduğundan çok daha farklıdır ve henüz kendisini ne tür acıların beklediğinin farkında değildir. Değerlendirme: Öncelikle bu kitabın benim empati kurma yeteneğimi büyük ölçüde arttırdığını rahatlıkla söyleyebilirim. İnsanların atlara olan tavırlarını, onları nasıl hor kullandıklarını okuyunca, atların hayatları boyunca tecrübe ettiği her şeyi daha iyi anladım ve bizim dünyamızla aralarında büyük bir benzerlik olduğunu fark ettim. Hayvanlar içgüdüleriyle hareket eden varlıklardır ama bu onların duyguları olmadığı anlamına gelmez, bunu okurken çok daha iyi anladım. Anna Sewell'ın bilinen tek romanı olmasına rağmen çok büyük iş çıkardığını düşünüyorum. Bende adeta bir Beyaz Diş etkisi yarattı. Beyaz Diş'i okuyup sevmiş birine bu romanı rahatlıkla tavsiye edebilirim. Yazan: Ecem Atlığ Siyah İnci Konusu \"Siyah İnci\" adlı kitapta, dört ana başlık altında kırk dokuz bölüm yer alıyor. Kısa ve sürükleyici bölümler kimi zaman sevindirici kimi zamansa üzücü olaylar içeriyor. Çocuklar için de uyarlamaları bulunan Siyah İnci, yediden yetmişe herkese hitap ediyor. BİRİNCİ KİTAP İlk Evim Henüz bu ismi almamış olan Siyah İnci bu bölümde, iyi bir şekilde hatırladığı ilk evinden bahsediyor. Annesinin yanında olduğunu ve ona iyi bir at olmasını öğütlediğini anlatıyor. Av Bu bölümde ise, annesiyle ve diğer taylarla birlikte şahit olduğu, bir insan ve bir atın ölümüne sebep olan olayı anlatıyor. Terbiye Edilişim Bu bölümde de sahibinin iyi ve bilgili bir insan olduğunu, bu yüzden şanslı olduğunu anlatıyor. Birtwick Park Bu bölümde ise uzun yıllar kalacağı yeni evinden ve orada tanıştığı arkadaşlarından bahsediyor. İyi Bir Başlangıç Siyah İnci, bu bölümde isminin neden Siyah İnci olduğunu anlatıyor, ahırdaki diğer atları tanıtıyor. Özgürlük Bu bölümde ise yeni evinde her şeyden memnun olduğunu sadece özgür olmadığını anlatıyor. Zencefil Bu bölümde Zencefil'in geçmişini öğreniyor. Zencefil'in onun gibi iyi huylu bir at olmamasının nedenlerini anlıyor. Zencefil'in Öyküsünün Devamı Siyah İnci, hiç takmadığı mengene kayışının ne olduğunu Zencefil'den öğreniyor. Zencefil'in yaşadıklarını dinledikçe onun için daha çok üzülüyor. Şenbacak Bu bölümde ise ahırdaki diğer atlardan biri olan Şenbacak'ın, sahipleri Bay Gordon ve köy papazının çocuklarıyla oynarken yaşadıklarını dinliyor. Meyve Bahçesinde Bir Sohbet Siyah İnci her gün ahırdaki arkadaşlarını biraz daha tanıyor. Kendisinin hiç yaşamadığı kötülükleri onların geçmişlerini dinleyerek öğreniyor. Açıksözlülük Bu bölümde sahipleri Bay Gordon'un kötü muamele gören atları görmezden gelmediğini, onların sahipleriyle konuşup onlar için elinden geleni yaptığını anlatıyor. Fırtınalı Bir Gün Siyah İnci, sahibi Bay Gordon'un bir işi için uzun bir yola gittiklerini, bu yolda ölmekten onun sayesinde kurtulduklarını anlatıyor. Şeytanın İşareti Bu bölümde ise Siyah İnci ile seyisi John bir yerden dönerlerken bir olaya şahit oluyorlar. John da Bay Gordon gibi atlara yapılan kötü muamelelere seyirci kalmıyor. James Howard Siyah İnci, Bay Gordon'un bir tanıdığının Bay Gordon'dan kendisine güvenilir bir seyis bulmasını istediğini, Bay Gordon'un da bu iş için Siyah İnci'nin seyisi olan John'un yardımcısı James'i uygun gördüğünü, James'in de bu teklifi kabul ettiğini anlatıyor. Yaşlı Seyis Bu bölümde Siyah İnci, Zencefil, James, Bay Gordon ve hanımı ile uzun bir yolculuğa çıktıklarını, James'in orada yaşlı bir seyisle tanıştığını anlatıyor. Yangın Siyah İnci bu bölümde kaldıkları hanın ahırında çıkan yangını, James'in onları nasıl kurtardığını anlatıyor. John Manly'nin Konuşması Siyah İnci bu bölümde, artık James'in gitme vaktinin geldiğini, onun yerine Joe Green adında bir çocuğun geleceğini anlatıyor. Doktora Gidiş Siyah İnci, James gittikten sonra bir gece, Bay Gordon'un hanımının hastalandığını bu yüzden John ile doktor çağırmaya gittiklerini anlatıyor. O gece Joe Green yüzünden kendisinin de hastalandığından, John'un bu duruma çok üzüldüğünden ve sinirlendiğinden bahsediyor. Sadece Bilgisizlikten Siyah İnci, hastalığı sırasında Joe'nun babasıyla John'un Joe hakkında konuştuklarını duyuyor. Joe Green Siyah İnci bu bölümde, bir gün Joe ile bir yerden dönerken atlara eziyet eden bir adam gördüklerini, Joe'nun buna kayıtsız kalmadığını ve Joe sayesinde adamın yargılandığını anlatıyor. Ayrılış Bu bölümde Siyah İnci, Bayan Gordon'un hastalığı nedeniyle ev halkının sıcak bir ülkeye gideceğini, bu yüzden Bay Gordon'un onu ve Zencefil'i eski arkadaşı W. Kontu'na sattığını, Şenbacak'ı ise kilise papazına verdiğini papazın da Şenbacak'ın bakımı için Joe'yu tuttuğunu anlatıyor. İKİNCİ KİTAP Earlshall Siyah İnci bu bölümde yeni evinden bahsediyor. İlk defa burada mengene kayışı taktığından, bu durumdan çok rahatsız olduğundan bahsediyor. Özgürlük Vuruşu Bu bölümde ise bir gün mengene kayışlarının çok gerildiğini ve o gün Zencefil'in dayanamayıp şahlandığını anlatıyor. Leydi Anne ya da Kaçak At Siyah İnci, Leydi Anne'in hep kendisine bindiğini fakat bir gün daha sinirli bir at olan Lizzie'yi denemek istediğini ve bunun sonucunda gelişen olayları anlatıyor. Reuben Smith Bu bölümde Siyah İnci, Reuben Smith adlı bir adam yüzünden dizlerinin üzerine düşüp yaralanmasına sebep olan olayı anlatıyor. İşin Sonu Siyah İnci düşüp Reuben'i üstünden atınca Reuben'in öldüğünü ve bu yüzden soruşturma başlatıldığını, soruşturma sonucunda ise kendisinin bir suçunun olmadığının ortaya çıktığını anlatıyor. Perişan ve Tepetaklak Siyah İnci, çok kötü yaralandığı için W. Kontu'nun kendisini artık ahırlarında tutmak istemediğini, bu nedenle iyi bir yer bulunup satılacağını anlatıyor. Daha sonra ise yeni evinden bahsediyor. Bir İş Atı ve Sürücüleri Siyah İnci yeni satıldığı yerde iş atı olduğundan, bu yüzden çeşit çeşit sürücüyle karşılaştığından bahsediyor. İşçi Sınıfı Bu bölümde ise maruz kaldığı kötü muameleleri ve yeni sahibi Bay Barry'ye satıldığını anlatıyor. Bir Hırsız Siyah İnci yeni sahibi Bay Barry'nin seyis olarak tuttuğu adamın, Bay Barry'nin kendisi için aldığı yulaflardan çaldığını, onun yüzünden güçsüzleştiğini ve sonunda adamın yakalandığını anlatıyor. Bir Şarlatan Siyah İnci bu bölümde, yeni seyisinin kendisine kötü davranmadığını ama yeterli bakımı da yapmadığını anlatıyor. Yeni seyisi yüzünden pamukçuk olduğundan ve iyileştikten sonra sahibinin onu sattığından bahsediyor. ÜÇÜNCÜ KİTAP At Panayırı Londra'da Bir Kira Arabası Atı Eski Bir Savaş Atı Jerry Barker Pazar Günü Kira Arabası Altın Kural Dolly ve Gerçek Bir Beyefendi Kılıksız Sam Zavallı Zencefil Kasap Seçim Zor Gün Dostu Yaşlı Kaptan ve Yerine Geçen At Jerry'nin Yeni Yılı DÖRDÜNCÜ KİTAP Jakes ile Hanımefendi Zor Günler Çiftçi Thoroughgood ile Torunu Willie"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/siyah-kan", "text": "Polisiye romanların usta kalemi olan Fransız yazar Jean Christophe Grange Siyah Kan romanı ile okurlarına gerilim dolu anlat yaşatmayı başarıyor. Siyah Kan farklı bir polisiye diyebiliriz. Katil zaten en baştan belli. Arada bu konuda şüpheye düşmenize rağmen katilin o olduğunu biliyorsunuz. Kitabı mükemmel kılan ise iki bölüm var. Birincisi katilin avlarını neden ve nasıl öldürdüğü sorusu. Bu bölümü okurken tüylerinin diken diken oluyor ve bazen de mide bulantısı hissedebiliyorsunuz. İkinci bölüm ise gerilimin tamamen yaşandığı yer. Bu bölümde korku ile yüzleşiyorsunuz ve cinayeti bire bir yaşayarak nasıl ve neden sorularının cevaplarını katilden öğreniyorsunuz. Kitap karanlık bir odada katilin kan ile yüzleşmesi ve bu sırada yakalanması ile başlıyor. Jacques Reverdi yakalandığında bilincini tamamen kaybetmiş bir durumdaydı. Daha önceki cinayetlerden gizemli bir şekilde sürekli kurtulmuştu fakat bu kez cinayet odasında kurban ile birlikte yalnız yakalanmıştı. Bilincini yeniden kazandığında ise beklenmeyen bir yol izlemeye başlar. Psikolojik sorunları öne sürüp deli gibi görünerek idamdan kurtulmak yerine aklı başında olduğunu iddia eder ve normal bir hapishanede idam cezasını beklemeyi kabul eder. Hayatında inişli çıkışlı zamanları olan paparazzilik bile yapan ve sonunda cinayetleri araştıran bir gazeteci olan Marc Dupeyray Reverdi davasına farklı bir ilgi duyar. Onun için seri cinayetler farklı bir yer tutar. Bunun nedeni ise onun geçmişte yaşadıklarına dayanır. Daha lisede iken en yakın dostunu bileklerini keserek intihar etmiş bir halde bulur ve görüntünün şoku ile komaya girer. Uzun süre bunu atlatmaya çalışır. Daha sonra ise gazeteci olarak sevgilisi ile birlikte Scilya'ya giderler. Marc otel odasına döndüğünde karşılaştığı manzara ile yine çok geçirir ve yine komaya girer. Sevgilisi önce tecavüze uğramış, elektrik akımı ile vücudunun bazı noktaları yakılmış, daha sonra karnı yarılarak iç organları odaya dağıtılmıştır. Bu cinayetten sonra Marc seri cinayet işleyenlere merak duymaya başlamış ve nasıl bir kişiliğin yada psikolojinin bu tarz bir cinayet işleyebileceğini anlamaya çalışmıyor. Reverdi işlediği cinayetler ve kurbanlara yaptıkları nedeni ile onun için ideal bir davadır. Marc, Reverdi'ye ulaşıp işin derinliklerine inmeye kararlıdır fakat tek sorun Reverdi'nin kimse ile konuşmamasıdır. Marc ona ulaşmanın yollarını ararken aklına çok farklı bir fikir gelir. Üniversite öğrencisi güzel bir kız olarak Reverdi'ye hayran mektubu gönderecek ve onunla arkadaşlık kurmaya çalışacaktı. Sonuçta Reverdi'nin tüm kurbanları genç kızlardı ve kızlara karşı bir zaafı olduğu belliydi. Fakat tehlikeli bir katil söz konusu olduğu için önlemleri almaya balar ve önce sahne bir isim bulur, bu isim için sahne bir posta adresi oluşturur ve onun adı ile Reverdi'ye ilk mektubunu gönderir. Reverdi hapishanenin iğrençliğine rağmen hayatını kontrol altında yaşamaya devam eder. Avukatı tam bir ucubedir fakat zaten ona ihtiyacı yoktur. Bu kokuşmuş hapishanede geçmişi nedeni ile herkes ondan korkar ve uzak durmaya çalışır. Reverdi sıkıcı geçen günlerden birinde avukatının getirdiği hayran mektuplarına göz atar. Röportaj isteyen gazeteciler, kitap isteyen yayınevleri, aklını kaçırmış hayranlar derken kendini gerçekten ünlü biri gibi hisseder. Mektupların hepsine göz atıp bir kenara atarken bir mektup dikkatini çeker. Mektup kendini beğenmiş bir üslup ile yazılmış fakat daha sonra masum bir kıza dönmüş biri tarafından yazılmıştır. Reverdi bir oyun oynamaya karar verir ve kıza cevap yazar. Marc, cevap geldiğini gördüğünde elleri titremeye başlar. Katil yemini yutmuştur ve ona bir şans vermeyi kabul eder. Fakat bunun için ona bir dizi ipucu gönderecektir ve ipuçlarını takip ederken çözüme ulaşırsa daha fazlasını vermeyi vadeder. Bunun için de Marc'ın ilk olarak Güney Asya'ya gelmesi gerekmektedir. Marc yola koyulur ve ilk ipucunun peşinden gider. İlk ipucu Yengeç Dönencesi ile Ekvator'un çizgisinde siyah kan ile çizilmiş yoldur. Marc, burada Reverdi'nin kurbanlarına ne yaptığı öğrenir. Vücuttak bıçak izleri adeta bir sanat eseri gibidir. İkinci ipucu ise Uçuşan ve Çoğalan, Sonsuzluk İşaretidir. Marc bunun içinde derin bir araştırma yapar fakat bir sonuca ulaşamaz. Reverdi hayal kırıklığına uğrar ama ona bir şans daha verir ve yeni bir ipucu gönderir. İkinci ipucu ile Marc, Reverdi'nin kurbanlarını nasıl öldürdüğünü, dahası ölümlerini nasıl bir sanata dönüştürdüğünü öğrenir. Sıra üçüncü ipucuna gelmiştir. Marc, Arınma Odası'nı bulması gerekir ve bulduğunda Reverdi'nin kurbanlarını gerçekte nasıl öldürdüğünü ve neden bu yol ile öldürdüğünü öğrenir. Siyah Kan. Bunu öğrenmesi ile artık oyuna son vermesi gerektiğini anlar. Korku ve başarısının mutluluğu ile hemen havaalanına gider. Kitap yazmaya ve Reverdi'yi tamamen geride bırakmaya kararlıdır. Fransa'ya geri döner ve kullandığı Elizabeth sahne ismini de tamamen geride bırakır. Ama içinde bir korku vardır. Çok tehlikeli bir yola girdiğinin farkına yeni yeni varmaktadır. Marc, başarısına rağmen kitabı basma konusunda tereddüt içindedir. Reverdi'yi kandırmak için gönderdiği fotoğrafın sahibi manken artık Fransa çapında ünlü bir isimdir. Her yerde resimleri vardır ve Reverdi'nin bir şekilde bunu öğrenmesinden korkmaktadır. Bu yüzden de kitap baskısını geciktirmeye çalışır fakat Reverdi'nin idamına az kalmıştır. Fakat aldığı bir haber ile dünya başına yıkılır. Reverdi'yi taşıyan araç nehre uçmuştur ve herkes ölmüştür. Tek sorun ceset bulunamamıştır. Marc, Reverdi'nin ölmediğini ve peşinden geleceğini bilmektedir. Kendini eve kapatır ve şoku atlatmaya çalışır. Kendine geldiğinde ise çevresindekileri koruması gerektiğini anlar ve Reverdi'nin kendisine ulaşmasını sağlayacak kişiler ile iletişime geçmeye çalışır. Fakat Reverdi Fransa'ya çoktan gelmiş ve çevresindekileri öldürmeye başlamıştır bile."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/siyah-kehribar", "text": "Olay, Faşizmin etkisi altındaki İtalya'da doktora yapmak için giden bir gencin; kaldığı yerde Fernando isimli bir genç ile tanışmasıyla başlıyor. Genç adam ile aynı pansiyonda kalan Fernando bir gece yine çok içtiği için mide ağrısıyla tüm pansiyonu inletmiş ve genç adam onun odası gitmiştir. Ona birkaç tavsiye ve ilaç reçetesinden sonra 5-6 kez Fernando tarafınca aranmış, merdivenleri birlikte çıkarken ve ertesi gün için sözleşmişlerdir. Fernando bu Türk gencini Siyah kehribar isimli ucuz bir bara götürür orada arkadaşlarını tanıştırır. Siyah kehribar çalışanı Leonardo, Leonardo'nun oğlu Barbaryo, eşsiz sese sahip Sofia, ve genç adamın aşık olacağı Melina... Fernando sayesinde tanıştığı bu insanlar onun çekingen ruh halinin bir boşluğundan girerek hayatının merkezi noktasına ilerlemek üzereydi. Kadınlarla nasıl konuşacağını dahi bilmeyen genç adam Melina'yı ilk gördüğü anda onun büyüsüne kapılmış, kısa cümleleri bile kekeleyemeden söyleyemez olmuştu. Genç adamın bu durumuna karşın Melina'nın da ona karşı birtakım duyguların esiri olduğu zannı içerisindeyken genç adam ile arasındaki bağ arkadaşlık sınırını neredeyse aşmak üzereydi. Bir gün Melina Ostio'ya ünlü ressam amcası Umbarto'yu ziyaret etmeye gideceğini söyler ve genç adamın da gelmesini teklif eder. Genç adam bunu memnuniyetle kabul eder. Ne yazık ki bu yolculuk iki kişilik değildir. Barbaryo da onlarla gelir. Ostio'ya gitmeden önce genç adam odasında garip bir mektupla karşılaşır. Mektupta ona 'Ostio'ya gitme' yazmaktadır. Genç adam bu mektubu dikkate almayarak Melina ve Barbaryo ile Ostio'ya giderler. Orada Umbarto ile tanışıp onun, eserlerinin ve bir takım İtalya gündemi hakkında bilgi kırıntıları öğrenir. Umbarto genç adama bir resim paketler ve hediye eder. Daha sonra Umbarto'nun yanından ayrılıp bir pansiyona giderler. Bu pansiyonda Barbaryo ile aynı odada kalan genç adam, Melina ile biraz gezmeye karar veririler ve Barbaryo' ya da teklif ederler fakat Barbaryo bu teklifi kabul etmez. Daha sonra genç adam odaya girdiğinde Barbaryo'nun cansız bedenini yerde görür. Biri onu öldürmüştü ama kim? Olayı Umbarto 'ya bildirirler ve polislere haber verirler. Melina bu olayla birlikte çok sarsılır, genç adam ona bir müddet buradan uzaklaşma fikrini sunar.Melina bu fikre hayır demez, bir müddet olaylardan uzaklaşırlar. Roma'ya tekrar döndükten sonra Melina ve Fernando'da kaybolur. genç adam Melina'yı arar arkadaşlarına sorar ama net bir yanıt alamaz. Fernando ise İspanya'ya gitmiş izlenimi vererek ortalıktan bir müddet kaybolur. Faşist ülkenin ajanları İvetin yazmış olduğu yazıların genç, tecrübesiz bir kadına ait olamayacak kadar olgun üslupla yazdığı gerekçesiyle onu ve eşi Gizo ve onlar gibi ülke çapında tanınmış kişilere; idarenin taraftarları olmaları için baskılar yapmaktadır. Hatta rejimin adamları sebepli sebepsiz pek kişiyi öldürmekte birçok kişi bu yüzden faili meçhul cinayetlere kurban gitmektedir. Ivet ve Gizo'da bu nedenle kaçmışlar fakat daha sonra yaşananlar yüzünden intihar etmişlerdir. Leonardo ise oğlu Barbaryo'yu öldüren polis amiri Ciyo'ya suikast planı kurmuş; onu gece evinde öldürmek için gitmiş fakat Ciyo onu fark edip öldürmüştür. Tüm bu olanlar genç adamı derinden etkilemiş, oldukça sarsmıştır.artık burada duramayacağına kanaat getirir. Fernando ise Barbaryo,Leonardo, Gizo ve İvet'in intikamı için; Siyah kehribar'da Ciyo'yu öldürdükten sonra Erik çiçeğinin yardımları sayesinde: belki de hayatın ona bahşettiği yaşamı, yaşaması için serbest kaldıktan sonra Niva ile Amerika'ya gitmiştir. Aşk, cinayet, aksiyon, siyaset. Yazarın duygu karmaşasını bol bol hissettirdiği bir kurgu. anlatım türü olarak hem Türk gencin ağızından hem de ilahi bakış açısından yararlanılmış. Karakterlerin çok olması, birden çok temanın aynı anda işlenmesi kitabın akıcı biçimde okunmasına olanak sağlamamış. Yazarın ilk romanı olmasından mütevellit birtakım aksaklıklar meydana gelmiş ve konusu çokça eleştiri almıştır fakat şahsımca konusunun sadeleştirilmesiyle daha iyi sonuçlar elde edilebilirdi. Yine de insanı anlamak açısında güzel bir kitap."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/siyah-pelerinli-adam", "text": "Eserdeki olaylar, 20. yüzyılda İstanbul'da geçmektedir. Eserde Ma href=\"https://kitap.yazarokur.com/goethe-kitaplari\">Goethe'nin Faust'undan esinlenmeler vardır. Siyah Pelerinli adam, şeytanı Şair ise insanı temsil etmektedir. Şair, bir akşam dağınık masasında eserlerini icra ederken elektrikler kesilir. Otelden bir mum alır ve onu yakar. Sonrasında kapı çalınır. Gelen kişi, Siyah Pelerinli Adam'dır. Şair, bu adama kim olduğunu sorar. Siyah Pelerinli Adam, Şair'e kim olduğunu kendisinin bildiğini söyler. Şair, siyah pelerinden başka bir şey görmediğini söyler. Bunun üzerine Siyah Pelerinli Adam, insanoğlunun görmediği şeylere anlam yüklemeye alışık olduğunu ve Tanrı'yı da görmediği halde ona anlam yüklediğini söyler. Şair, Siyah Pelerinli Adam'a ruhunu onun kirli düşüncelerine alet etmeyeceğini söyler. Birden ışıklar kapanır ve Siyah Pelerinli Adam kaybolur. Şair ışıkları açtığında karşısında Kadın'ı görür. Kadın, şeytanın kendisidir. Kadın, Şair'i etkileyecek hoş sözler söyler. Yanına gelmesini ona dokunmasını söyler. Şair, onun şeytan olduğunu anlar ve onun dediklerini yapmaz. Kadın ne kadar dil dökse de Şair'i ikna edemez. Bu sefer Kadın kaybolur ve yerine cüce, yahudi Kambur gelir. Kambur, Şair'den ruhunu ona satmasını istemekte ve karşılığında çok para vereceğini söylemektedir. Şair, ruhunu vermek istemez ama bir yandan da ruhunu ne yapacağını merak etmektedir. Kambur, meslek sırrı olduğunu söyler. Şeytan, Şair'i kaldıramayacağını anlar ve bu sefer de mont giyinmiş İskelet olarak geri döner. Şeytan, Şair'e bu sefer de devlet ve hakimiyet iksirini sunar. Şair bu teklif karşısında çok direnir. En sonunda rahmetli ninesinden kalan kitabı çıkarır. Şeytan, ortadan kaybolur. Goethe'nin Faust eserinde şeytan; erkek ve kadınların zaaflarını bulup onların ruhunu satın almaktadır. Erkeklerin zaafı kadınlar, kadınların zaafı da mücevherlerdir. Şeytan, Şair'i; kadın, para, mevki ile sınasa da başarılı olamamıştır. Şair tüm bunlara rağmen direnmiştir. KUMANDAN Bir denizaltında Yüzbaşı, Üsteğmen, Üstçavuş, Teğmen mahsur kalır. Yüzbaşı gayet sakin bir şekilde yardım haberi beklemektedir. Üsteğmen ise panik olmuştur. Yardım geldiğinde ise hepsine birden yardım edilmez. Teğmen ve Yüzbaşı geçmişe dönerek balo gününü hatırlarlar. Balo günü, Teğmen ve nişanlısı dans ediyordur. Teğmen'in nişanlısı Yüzbaşı'na gönlünü kaptırmıştır. Bunu dışarıdan izleyen herkes kolaylıkla fark edebilmektedir. Teğmen de durumun farkındadır. Nişanlısına niçin sürekli Yüzbaşı'yı izlediğini söyler. Nişanlısı da çok güzel dans ettiğini, onunla dans etmek istediğini söyler. Teğmen de Yüzbaşı ile gidip dans etmesini söyler. Daha sonra nişanlısı ilk fırsatta Yüzbaşının yanına sohpet etmeye gider. Teğmen'in kız kardeşi de Yüzbaşı'ya aşıktır. Onunla kısa bir süre tartıştıktan sonra Yüzbaşı ile sohbet etmeye koyulur. Teğmen nişanlısının Yüzbaşı ile olduğunun farkındadır. Kız kardeşi ile tartışan Teğmen sahip olduklarının aslında kendisinin olmadığının farkına varır. Kız kardeşine aralarında geçen tartışmadan dolayı tokat atar. Bunu duyan Yüzbaşı Teğmen'in yanına koşar. Niçin böyle bir şey yaptığını söyler. Teğmen ve nişanlısı ayrı, Yüzbaşı ve kız kardeşi de ayrı eve dönerler. Devamında Yüzbaşı ve Teğmen göreve dönerler. Bu küçük hatıradan sonra boğulma tehlikesi ile boğuşmaktadırlar. Çavuş'un aklına küçükken suda öldürdüğü kaplumbağa gelir. Bu korkusunu Yüzbaşı ile de paylaşır. Devamında herkesi bir korku salar. Bu zamana kadar sık sık anmadıkları Allah akıllarına gelir. İnsanoğlu böyledir. Başı sıkıştığında, bir musibetle karşılaştığında Allah'ı anar. Her şey yolunda olduğunda şükretmek, Allah'ı anmak aklına gelmez. Yüzbaşı ve Teğmen boğulmak üzere sıralarını beklerken geçmişe dönük anılarını akıllarına getirirler ya da bulundukları mekanı hayali olarak değiştirmeye çalışırlar. DEĞERLENDİRME 1943 yılında Necip Fazıl Kısakürek tarafından yazılmıştır. İnsanoğlunun şeytan tarafından nasıl kandırıldığını anlatır. Şeytan; kadın, para, mevki, şöhret ile insanoğlunu kandırmaya çalışır. Sahnelenmekten ziyade okunmak için yazılmış bir oyundur. Goethe'nin Faust adlı eserinden esinlenmedir. Faust'u okumadıysanız öncelikle onu okumanızı öneririm. Sonrasında okunabilecek bir kitaptır. Kitapla kalın..."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sizi-canan-tan", "text": "Edebiyatın sevilen kalemlerinden Canan Tan, Sızı adlı kitabı ile astrolog Filiz Özkol'un yaşam öyküsüne değinmiştir. Hiç görmediği babasına olan özlemi, hep yanında olan ama sevgisini hiçbir zaman tam alamayan annesi, vefat eden eşi Erkan'a olan aşkı ile ve zorunlu olarak ayrıldığı İzmir'de ki yaşama tutkusu ile yarım kalmışlıkları konu alan bütüne varmanın hikayesidir. Efsun dünyaya geldiğinde kırk gün boyunca ağlamayan, narin uslu ve hep annesinin gözünün içine bakan bir bebektir. Ne yazık ki annesinin bu bebeği görecek gözü yoktur. Anneannesi farklı bir çocuk olduğuna karar verip adını Efsun koyar. Annesinden on yaş büyük güzelliği ile dillere destan teyzesi ve kendini yetiştirmeyi bilen, bilinçli, kültürlü cıvıl cıvıl bir anneannesi vardır. İtalya'dan Rodos'a Rodos'tan İzmir'e uzanır geçmişleri. Film yıldızlarını aratmayan güzelliğe sahip olan teyzesi için talipleri kapıyı aşındırır ve dedesi olmayacak birine gitmesin diye Aydınlı yakışıklı, zengin bir çiftçiye verir kızını. Başta her şey mükemmel gitse de damat kavgacı, çapkın biri olur zamanla. İki çocuğuyla çaresiz bu hayatı çekmeye göze alır Reyhan Teyze. Efsun'un anne ve babasının tanışıklığı Rodos günlerine uzanır. Maraşlı zengin bir babanın oğludur. Yakışıklı, şımarık olan Adana' da yaşayan Abdülkadir Bey Nergisini görür ve aşık olur. Defalarca dedesinden istese de asla kabul etmezler. Çünkü iki karısından ayrılmış ve çocuklu bir adamdır. Pes etmeyen Abdülkadir sonunda Maraş'ta ki çiftliğe kaçırır sevdiğini. Bu adamdan büyülenen kadın masal prensesi gibi hisseder başlarda kendisini ne var ki büyü bozulur. İzmir'de ki modern yaşantısını aramaya başlar ve ayrılmak ister ama deliler gibi aşık olan Abdülkadir Bey böyle bir şeyi asla kabul etmez. Odalara kilitler, başına nöbetçiler diker, dayaklar, işkenceler... Ve o arada hamile olduğunu öğrenir. Önce aldırmak için kapı kapı gezer doktorları sonra da düşürmek için elinden geleni yapar ama bir türlü başaramaz. Sonunda kaçmayı başarıp İzmir'e ablası Reyhan'ın yanına yerleşir. Nefret ettiği adamın çocuğunu doğurmak zorunda kalır ve başta sütü dahil her şeyini esirger Efsun bebekten. Onun yerine anneannesi ve teyzesi sevgileri ile sahip çıkar. Anasının yanında anasız bir çocuk olarak büyümeye devam eder Efsun. Kızına baktıkça kocasını ve kayınvalidesini hatırlatmaktan başka bir işe yaramaz onun gözünde. Her ne kadar sevgisinden mahrum etse de öfkesine, sevincine, heyecanına, güzelliğine... Hayrandır annesinin. Annesi ise \"seni doğurmaz olaydım,\" diye haykırır her seferinde. Maceracı, vurdumduymaz olan annesini adı çıkmasın diye evlendirmeye karar verirler. Böylece yakışıklı, çapkın ve dördüncü eş olarak gittiği bir kaptan ile ikinci evliliği gerçekleşir. Derken bir kız kardeşi olur pabucu iyice dama atılır. Başta sevinmese de bir kardeşi olduğuna zamanla alışır hatta bir oyuncak bebek edasıyla sever. Ancak korktuğu olmamış bir kız bebek daha doğurmanın ezikliği ile annesi onunla da ilgilenmemiştir. İkinci evliliğinde de çatırdamalar başlar ama yeni bir bebek daha olmuştur ve bu kez dünyaya gelen bir erkektir. Herkesin sevgilisi olan erkek bebek bu evliliği kurtarmaya yetmemiş sonunda kaptan annesini terk edip gitmişti. Annesinin güçlü kişiliği, duyarsızlığı zamanla Efsun'a rehber olmuştu. Ne yapıp ediyor annesi kaldığı yerden tüm yaşantısını sürdürmeye devam edebiliyordu. İçine kapanık bir çocukluk geçiren Efsun lise yıllarına geldiğinde edebiyat hocası ondaki yazma yeteneğini keşfeder. Lise müzik grubundaki Erkan'a aşık olur. Yedi yıl süren sevdalarının ardından ailelerini tanıştırıp evlenmeye karar verirler fakat bir tarafta takmış takırmış asil bir aile diğer tarafta geleneksel, muhafazakar bir aile. Erkan'ın babası ılımlı olsa da annesi ve ablası kesinlikle istemezler Efsun'u. Alelacele bir kararla da Ankara'ya yollarlar Erkan'ı. Bir taraftan müzik hayatına devam eden bir taraftan makine mühendisliğinde okuyan Erkan ile edebiyat bölümünde okuyan Efsun ailelerin pek gönlü olmasa da sonunda evliliğe ikna ederler. Efsun'un astroloji ile tanışması da o yıllarda olur. İngilizce hocasının eşi Amerikalı bir astronottu ve ona ders vermeye başlamıştır. Annesi yüzünden bir türlü Efsun'a ısınamayan kaynanası ayırmak için elinden geleni yapar. Ne hayal ettiği düğünü ne gelinliği ne de takıları olmuştu. Yetmemiş kaynanası tüm mahalleye kısır gelin diye yaymıştı. Oysa onlar henüz erken olduğunu düşünüyordu. Zamanla korkuya kapılsa da çocukken ettiği dualar kabul olmuş bir erkek bebek sahibi olur Efsun. Kaynanasından uğradığı haksızlıklar, eziyet devam etse de kocasının ve kayınpederinin desteği ile mutlu olmaya çalışıyordu. Bir süre sonra ikinci oğlunu da dünyaya getirmişti. Annesiyle arasında esen barış rüzgarları o dönemin en büyük kazanımıydı onun için. Kayınpederini vefatı ile kaynanası da biraz daha ılımlı olmaya başlamıştı. Her şey çok güzeldi. Efsun televizyon ve radyo programları yapıyor, aşklarının tam gaz devam ettiği eşi Erkan müzik çalışmalarına gidiyor iki oğlu büyüyordu. Yeni evleri, gönüllerince döşedikleri eşyaları vardı. Ölümüne 1 yıl kala Erkan'da değişimler başlamış mahzunlaşmıştı. Birlikte benzer rüyalar görüyorlardı. Eşi sürekli hüzünlü, dalgın, neşesizdi ve öngörüyle hep \"ben öldükten sonra... \" ile başlayan konuşmalar yapıyordu karısına. Efsun başta sıkıntılı bir dönem geçirdiğini düşünüp tüm desteği veriyordu... Sıradan bir gündü aslında ama Erkan aylardır veda ediyordu ve sahnede olduğu bir akşam fenalaşıp, hayata gözlerini yummuştu. Arkadaşı Nazan'ın desteğiyle ve çocukları için hayatına devam etmeye çalışırken üç yıl sonra beklenmedik bir tanışma yaşar Efsun. Eşinden boşanmak üzere olan Ahmet ile zamanla iki iyi arkadaş olmuşlardır. Çocuklarının ve ailesinin desteği ile evlenmeye karar verirler. Aslında Efsun'un içini rahatlatansa rüyalarında Erkan'ın ona gösterdiği Ahmet'in ikinci hayatının kahramanı olmasıdır. Çocukları ve Ahmet Bey'le İstanbul'a yerleşen Efsun artık Türkiye'nin Astroloji dalında bilinen yüzüdür. Yazan: Pınar Çağlayan Sızı Konusu"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sodom-ve-gomore", "text": "Türk edebiyatında çok önemli bir yere sahip ve aynı zamanda Sodom ve Gomore kitabının yazarı olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 1889 yılında dünyaya gelmiştir. Fecri Ati topluluğuna katılarak edebiyat dünyasına adım atan Karaosmanoğlu, ilerleyen yıllarda Milli Edebiyat akımını benimseyerek birçok roman ve hikayesini bu anlayış ile yazmıştır. Eserlerinde romantizm ve realizm etkileri görülürken Doğu-Batı çatışması ve yanlış batılılaşma konulu eserler vermiştir. Sodom ve Gomore adlı eserinde de dönemin işgal altındaki İstanbul'unu tüm gerçekliğiyle çarpıcı bir şekilde gözler önüne sermektedir. Dönemine göre çok başarılı ve cesur kabul edilen romanda, homoseksüel ilişkilere dahi değinmektedir. Yazarın, romanına neden Sodom ve Gomore ismini verdiği de kitabın başında şu şekilde açıklanmaktadır: Sodom ve Gomore, Tevrat'tan aldığımız bilgiye göre Lut ve İbrahim devrinde, Filistin diyarının türlü ahlak bozukluklarıyla Tanrı'nın gazabına uğramış iki büyük şehridir. ...İşte İstanbul düşman işgali altında iken romanın yazarına böyle görünmüştü. Romanda mütareke dönemi konu alınırken, o zamanki İstanbul da türlü ahlaksızlıklara ve terbiyesizliğe sahne olmaktadır. Eserin başkahramanlarından biri olan Leyla, tam bir İngiliz hayranıdır. Babası da işgal kuvvetlerine yardımda bulunan bir vatan haini olduğu için kızını da İngiliz hayranı yetiştirmiştir. Sık sık evlerinde partiler, balolar düzenlenir; fakat Anadolu insanından haberdar değillerdir. Bu düzenledikleri balolara katılan davetliler genellikle İngiliz ve Fransız subay veya zabitlerinden oluşmaktadır. Leyla, çok hoppa ve eğlence düşkünü bir kızdır. Dayısının oğlu Necdet ile nişanlı olmalarına rağmen hiç nişanlı gibi davranmaz, özellikle İngiliz zabiti Captain Gerald Jackson Read ile fazla samimiyet içerisinde bulunur. Necdet bu durumdan fevkalade rahatsız olsa da Leyla'yı çok sevdiğinden ona bir şey diyemez, yaptıklarını alttan almaya çalışır. Fakat eve gittiği vakit acısından kahrolur, bu yaşadıklarından kurtulmak için Anadolu'ya gidip savaşa katılmak arzusuyla yanıp tutuşur. Fakat bir türlü Leyla'yı bırakıp gidemez. Yaptığı tek şey birkaç haftalığına ortadan kaybolup Leyla'nın dikkatini çekmeye ve ona olan kızgınlığını Leyla'ya anlatmaya çalışmaktır. Leyla'nın bu gidişinden ders aldığını umarak geri döndüğünde Leyla Necdet'in gittiğine üzülmüş gibi davranır ama yine de huylu huyundan vazgeçmemiştir. Necdet'e kendini affettirebilmek için birkaç küçük cilve yapar ve kendisine aşık bu adamın saniyeler içinde mutlu olmasını sağlar. Leyla'nın yanında sağlıklı düşünemeyen Necdet, Leyla gidince onu bu kadar kolay affedebildiği için kendisine çok kızar. İlerleyen günlerde Leyla Captain G. J. Read ile daha da fazla zaman geçirmeye başlamıştır. Bunu masum bir eylemmişçesine ortaya koyan genç kız, gerek Captain Read ile gerekse başka işgal kuvvetleri askerleriyle yapmadığını bırakmaz. Bunlara rağmen aptal aşık Necdet, hala Leyla'dan vazgeçememekte; bu yüzden de kendine kızmaya devam etmektedir. Zaman geçtikçe Leyla ile Jackson Read münasebetleri daha da artar ve artık çevredeki insanların da dikkatini çekmeye başlar. Bu durumda Necdet hep acınan taraf olur. Gittikleri parti veya balolarda kendisinin yerini İngiliz zabiti almış ve yine kendisinin varlığı da yokluğu da tamamen önemsiz bir hal almaya başlamıştır. Olaylar bu şekilde cereyan ederken, Necdet de Anadolu'ya gidip savaşa katılma ve tüm bu işkenceden kurtulma düşünceleriyle sık sık baş başa kalır; ama bir türlü bu düşünceleri hayata geçiremez. Bir fark olarak, günler geçtikçe birçok şeyi daha somut görmeye ve uzun zamandır bir rafta beklettiği aklını yavaş yavaş kullanmaya başlamıştır. Git gide Leyla'nın bu havailiklerine tahammül edememeye başlar. Bu da Leyla'ya karşı soğuk bir tavrı doğurur. Leyla bunun hiç farkında olmaz. Necdet her zaman onun için elinin altında bekletebileceği bir alternatiftir. Ta ki, Captain Gerald Jackson Read kendisinden soğumaya ve ilgisiz davranmaya başlayana dek. Leyla'nın nasıl biri olduğunu görenler sadece Necdet ve Jackson Read değildir. Tüm tanıdık çevresi de Leyla'nın git gide artan laubali tavırlarına tahammül edememeye başlamıştır. Bu yüzden yapılan balo veya toplantılara dahi çağırılmamaktadır. Bu gerçek ile çok acı bir şekilde yüzleşen genç kız, istenmiyor oluşuna inanamaz. Tüm bu olayların tesadüften ibaret olduğunu düşünür ve bu düşüncesini kanıtlamak üzere de bir parti düzenlemeye karar verir. Şayet her şey tesadüften ibaret ise, tüm davetliler Leyla'nın partisine katılacaklardır. Oysa hiçbir şey beklediği gibi olmaz. Partisine gelen kişi sayısı bir masayı dolduracak kadar bile değildir. Bunun üzerine Leyla üzüntüsünden hastalanır ve sinir krizleri geçirmeye başlar. Tedavisini üstlenen doktor ise, Leyla'nın bu içler acısı durumunu dışarıdaki insanlara alay ederek anlatmaktadır. Leyla'nın bu şekilde iyileşemeyeceği anlaşıldıktan sonra hava değişimi ve tedavisi için Avrupa'ya gönderilir. Leyla'nın Avrupa'da olduğu zaman diliminde Necdet genç kızı tamamıyla unutmuş ve kalbinden silmiştir. Kalbinde kalan boşluğa ise vatan sevgisi ve milliyetçiliği oturtmuştur. Vatanı için her şeyi yapmaya hazırdır. Leyla iyileşip geri döndüğünde Necdet ile tekrar nişanlanmak istemektedir. Gittiği hava değişiminde birçok şey kafasına dank etmiştir fakat çoktan iş işten geçmiştir. Leyla'nın tüm ısrar ve cazibesine rağmen Necdet tekrardan onunla birlikte olmayı kabul etmez ve Leyla her şeyi kabullenmek zorunda kalır. Sodom ve Gomore Konusu Sodom ve Gomore romanı Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Hüküm Gecesi kitabının devamı olarak varsayılır. İstanbul'un işgal yıllarında geçen hikayede Necdet ile Leyla'nın karmaşık aşk ilişkisi anlatılır. Leyla'nın babası tam bir İngiliz hayranıdır ve kızını da buna göre yetiştirmiştir. O yüzden Leyla zamanının büyük bölümünü İngiliz ve Fransız subay ve zabitlerinin bulunduğu partilerde geçirir. Aslında Leyla Necdet ile nişanlıdır ama bunu pek umursamaz. Necdet'in onu asla terk edemeyeceğini düşünerek İngiliz subaylar ile samimi olur. Necdet bu durumdan çok rahatsız olur fakat Leyla'ya olan aşkı nedeni ile sürekli içine atar. Bazen Leyla'nın buna değmeyeceğini düşünür ve Anadolu'ya gidip savaşa katılmak ister. Ama içinde bu cesareti bir türlü bulamaz. Leyla ile İngiliz Subay Captain Gerald'ın yakınlaşması bardağı taşıran son damla olur. Necdet artık gerçeği kabullenmeye başlar ve yavaş yavaş kendisini Leyla'dan uzaklaştırır. Dahası Gerald'ın da Leyla'dan zamanla soğuma ile birlikte Leyla depresyona girer. İlgi meraklısı bir kızın ilgiden uzak kalması durumunu daha kötüye getirir. Ailesi de kendisini toparlaması için onu Avrupa'ya gönderir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sofienin-dunyasi", "text": "Sofie Amundsen, her şeyin her zamanki olağanlığında aktığı bir günde okuldan dönmüş ve posta kutusunda bir zarf bulmuştur: Kimsin sen? İşte bugüne kadar oldukça sıradan bir yaşam sürdüğünü düşünen Sofie, bu iki kelime karşısında adeta sarsılmıştır. Bu zarf çok büyük bir yolculuğun ilk biletidir ve asla son değildir. Sofie, zarflar almaya devam eder ve bir felsefe kursunun içinde olduğunun bilincine varır. İyi de kimdir Sofie'ye bu oyunu oynayan? Sofie yaklaşmakta olan 15. Doğum günü için babasının ona bir sürpriz yaptığını düşünür ama olaylar gerçeklikten sapmaya başladığında bunun hiç de basit bir sürpriz olmadığının farkına varır. Sofie, olur olmadık yerlerde bu zarfları bulmaktadır. Ayrıca zarflarda tıpkı kendisi gibi 15 yaşına basacak olan Hilde diye bir kızdan da bahsedilmektedir. Sofie'ye göre ortada büyük bir karışıklık vardır. Sofie, bu karışıklığı çözmek için posta kutusuna kimin zarfları bıraktığını görmek ister ve beklemeye başlar. Yaşlı ve oldukça garip görünümlü birini gören Sofie peşinden koşsa da bu gizemli adamı yakalayamaz. Sofie birgün yatağının altında bir kaset bulur ve kasetin içerisindeki videoda gördükleri Sofie'yi iyice tedirgin etmeye başlamıştır. Alberto ismindeki filozof Atina sokaklarında yüzyıllar öncesinde dolaşmakta ve Platon ile Sofie'yi tanıştırmaktadır. Sofie ve Alberto'nun felsefi yolculuğu mitlerden doğa filozoflarından günümüze kadar dayanmaktadır. Mektuplaşmalara son veren Alberto ve Sofie felsefe derslerine yüz yüze devam etmeye karar verirler. Felsefe dersleri saatler sürmektedir çünkü Hilde ve Sofie'nin 15. Yaş gününe çok az kalmıştır. Alberto'ya göre binbaşının ne yapacağı hiç belli değildir. Tabi tüm bunlar Sofie için hala belirsizlikken kafasını daha da karıştıran olaylar yaşar: Yerde bulduğu paranın Hilde tarafından kaybedilen para olduğunu öğrenir, Alberto'nun köpeği Hermes'in kendisiyle iletişime geçtiğini görür. Sofie, tüm bunları yaşarken annesi artık bu gizemli hallerden çok tedirgin olmaya başlamış ve Sofie'ye 15. Yaş günü partisine Alberto'yu da davet etmesi gerektiğini söylemiştir. Sofie için durum iyice karmaşıklaştığında kitap Hilde'nin gözünden yansıtılmaya başlanır. Sofie ve Alberto Knax, Hilde'nin babası Binbaşı Albert Knag'ın kızına hazırladığı 15. Yaş günü hediyesinin bir parçasıdır. Binbaşı kızına BM tarafından görevlendirildiği Lübnan'daki taburundan bir kitap yazmaya karar vermiştir. Kitap, Sofie isimli bir genç kızın başından geçen olaylardan bahsetmektedir. Hilde, kitabı elinden düşüremez ve bir çırpıda öyküyü bitirmeye kararlıdır. Aynı zamanda da Alberto ve Sofie'nin durumuna oldukça üzülmüş onları bir kitabın içerisine sıkıştıran babasına öfkelenmiştir. Babasına bir oyun oynamaya karar verir ve tıpkı Sofie'nin başına gelenler gibi babası havaalanındayken ona farklı noktalarda bulabileceği notlar bırakır. Alberto ve Sofie ise binbaşının öyküsünden kaçmanın planlarını yapmaktadır. Her şeyi Sofie'nin doğum günü partisinde sonlandırmaya karar verirler. Doğum günü partisinde bir sürü beklenmedik olay gelişir. Sofie ve Alberto için özgürlük zamanı gelmiştir. Sofie, evcil hayvanları ve annesi ile vedalaşır, onların gerçek olmadığını bilmesine rağmen Sofie için oldukça duygusal bir andır. Binbaşı kitabı şöyle noktalar: Sanki yer yarıldı da içine girdiler. Bu cümle Sofie ve Alberto için binbaşının en başından beri elinde tuttuğu iplerden kurtuluşun sihirli sözcükleridir. Binbaşı Sofie ve Alberto'ya fark etmeden de olsa başka bir dünyada varoluşlarını sürdürme imkanı vermiştir. Hilde ve babası bahçede göle karşı otururken ve büyük patlamadan bahsederken Sofie ve Alberto onları izlemektedir. Artık işler tersine dönmüştür. Dışarıdan izlenebilen ve gözlenebilen tek yaşam 'Sofie'nin Dünyası' değildir. DEĞERLENDİRME Jostein Gaarder, bizlere didaktik bir eser sunmaktansa insanlığın var oluşunun ilk kıvılcımlarından günümüze kadar olan süreci öyküsel bir anlatımla harmanlamayı tercih etmiştir. Çok da güzel yapmıştır çünkü hem felsefe konusunda sizi içine çeken aynı zamanda da sizi Sofie'nin dünyasında sürükleyen harika bir yapıt ortaya çıkmıştır. Dili oldukça anlaşılır ve felsefeye başlangıç için güzel bir eser olduğunu ifade edebiliriz. Yukarıda yapmış olduğum özet kitabın öyküsel boyutudur. Sizlere asırlık felsefe tarihi hakkında özet ama tadında bilgi alabilmek için bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Önemli olan içinizdeki hayreti uyandırmanızdır. Yetişkinlik evresinde günlük hayata öylesine bağlanıyoruz ki dünyaya hayret etme yeteneğimizi kaybediyoruz. Belki bir filozof gibi süslü ya da derin cümleler edemeyeceğiz ama dünyaya duyarlı kalıp içimizdeki çocuğu besleyecek aktivitelerde bulunabiliriz bu kitap da bu günlerde sizlere önerebileceğim aktivitelerden biridir. Hilde Moller Knag, on beş yaşına girmek üzere olan genç bir kızdır. Babası Birleşmiş Milletlerin Lübnan temsilciliğinde binbaşı olan Hilde, doğum günü sabahı erkenden uyanır ve başucunda kendisi için yazılmış bir kitap bulur. Kitap, Hilde'nin babası tarafından yazılmış bir doğum günü armağanıdır. Hilde sabırsızlıkla hediyesini okur ve Hilde'nin felsefe tarihindeki yolculuğu başlar. Kitap, Sofie adındaki bir kızın posta kutusunda notlar bulmasıyla başlar. Sofie, kendini ummadığı bir anda felsefe kursunda bulur. Başlarda, mektuplarla başlayan bu kurs, zamanla Alberto Knox tarafından video kayıtları, ilginç kıyafetler, esrarengiz mekanlar ve farklı anlatımlarla desteklenir. Kitap süresince, Sofie binbaşı tarafından çoğu kez Hilde için gönderilen kartlarla, binbaşının ilginç oyunlarıyla karşılaşır. Başlarına gelen onca olayı anlamlandıramayan felsefe hocası Alberto ve öğrencisi Sofie, bir süre sonra kendilerinin Hilde için yazılmış bir romanın kahramanları olduklarını fark ederler ve binbaşının hayal dünyasından kurtulmak için bir plan yaparlar. Aziz Yahya gününde doğum gününü kutlamak için hazırlanan Sofie, yaşanacaklar için merak içerisindedir. Nihayet doğum günü gecesi gelir ve Sofie ve Alberto bu ilginç felsefe kitabından çıkarak, masal kahramanlarının, cinlerin ve perilerin yaşadığı ruhlar alemine geçerler. Hilde babasının kendisi için yazdığı bu felsefe kitabını çok beğenir ve eve dönmek için hazırlanan babasına bir sürpriz yapmaya karar verir. Havaalanına inen babası için kartlar hazırlar ve onları bulmasını sağlar. Hilde'nin sürprizi babasının felsefe kitabında Sofie'ye gönderdiği kartların benzeridir. Babasının gelişiyle çok mutlu olan Hilde, doğum günü hediyesiyle adeta bir felsefe kursu görür. Kursun devamında öğreneceklerini babasından dinlemeyi sabırsızlıkla beklemektedir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/soguk-kahve", "text": "Son dönemin en ilgi çeken ve en fazla okunan yazarlarından biri olan Ahmet Batman, Soğuk Kahve eseri ile okurlarını oldukça etkiliyor. Her sayfasında kısa bir hikaye, sitem, arzu, hayat yada yazarından gönlünden kopan neyse olduğu kitap günümüz gençleri için mükemmel bir eser diyebiliriz. Kitabın sadece içindekiler kısmı 8 sayfadan oluşur. Her sayfada güzel bir mesaj var ve hepsinin özetini çıkartmak pek mümkün değil. Fakat bazılarından kesitler sunmak bile okurları etkilemek ve kitabın tamamını okumalarını sağlamak için yeterli olur. Zaten ilk sayfadaki Aslında her yazı bir cümledir ve sen kendi cümleni mutlaka cebine koy sözü ile kitabın başından mesajı alıyorsunuz. Okuyup cebinize koymak istediğiniz yada sosyal medyadan paylaşmak için can atacağınız bir çok cümle kitabın içinde mevcut. Daha sonra ise Sosyal Medya Otobiyografisi ile yazarı kendi kaleminden tanıyoruz. Daha sonra yavaş yavaş derinlere inmeye başlıyoruz. Akıl mı Kalp mi sorusuna cevap arıyoruz. Akıl olmazdı, eğer kalp her zaman doğruyu söyleseydi cümlesi ile cevabı alıyoruz. Sonra yazarın lise dönemine gidiyoruz. Tabi o zaman ortaya karışık sivilceleri ve söylemekten çekindiği cümleleri var. O çocuk gibi severken karşısındaki sadece sevmek istiyordu. Akılda kalanlardan biri de Çay Kaşığı. Aşktan çıkıp kahvede çay kaşığı ile karıştırılır o yüzden neden sadece çay kaşığı denir de kahve kaşığı denmez, onu bulmaya çalışıyoruz. Sonra bunu kendimize yoruyoruz. Tek yönlü olmamak gerektiğini, çok yönlü olmamız gerektiğini öğreniyoruz. Bunu çay kaşığı ile yapıyoruz tabi. Bir çok söz var sizi derinden etkileyen. Örnek vermek gerekirse ben hala seni tekrar tekrar sevmek için yeniden uyanıyorum. Sonra Ahmet Batman'ın diğer kitabının ismi geliyor karşımıza. Sabah Uykum. Güzel bir aşk mesajı veriyor bize. nasılsın sabah uykum diye mesaj atıldığında sabah uykusunu çok seven bu adamın kendisini ne kadar çok sevdiğini anlayacak birini arıyor. Yolculuk ise kitabın en uzun yazısı ama en derin mesaj veren yazısı da diyebiliriz. Ölümle yüzleşen ve kendini değil çocukları öksüz kalacak diye üzülen babanın uyandığında öksüz kalanların babası olması anlatılıyor. Duygulanıyorsunuz... Hiç kullanılmamış bir çocuk kalbi vardı bende ve kötülük nedir bilmezdi seni tanımadan önce.... Kitabın en eğlenceli yazısı ise Ayrılmak İçin Çok Erken. Bir çiftin mükemmel bir ayrılma konuşmasını okuyorsunuz. Yüzünüzde bir gülümseme oluşuyor... Olmadı sigarayı bırak, hem bahanen de hazır, yakacak kimsen yok bu da sigara içenlere gitsin. Kitap bu şekilde devam ediyor. Güzel sözler, güzel mesajlar, güzel yıldızlı laf kondurmacalar, güzel farklı bakış açıları. Kitabın sonuna doğru da soğuk kahve mesajını alıyoruz. Herkesle kahve içilmez, sadece aşık olduğun insanla kahve içilir, bırak onu izlerken kahve soğusun, soğuk kahveyi sırf onun yüzünden sev. Soğuk Kahve Konusu Ahmet Batman ilk kitabı olan Soğuk Kahve ile edebiyat dünyasına oldukça iddialı giriyor. Kadın erkek ilişkilerine, aşklara daha doğrusu hayata farklı bir açı ile bakan farklı bir kitap sizi bekliyor. Ahmet Batman kitabında günlük hayatımızda yaşadıklarımızı anlatıyor fakat farklı bir açıdan görmemizi sağlıyor. Bunları anlatırken hem ironi yapıyor hem de ince iğnelemeler ile kendine göre kitaba bir mizah katıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sokagin-zulasi", "text": "Aslen Antepli olan yazarımız, bir şehirden ayrılmanın zorluğundan bahsediyor bu şiirinde. Bir şehirden giderken özellikle bu şehir bizim büyüdüğümüz bir şehirse, o şehirde çocukluğumuz, gençliğimiz barınıyor, tatlı acı bir dolu hatıra barındırılıyorsa daha da zor oluyor ayrılık. Tüm anılar kafanın içinde biliyorsun, ama yine de gitmek acı veriyor insana. Sanki şehri değil de anıları terk ediyor gibi geliyor insana. Ama asla öyle değil. Nereye gidersen git seninle geliyor hepsi. İstanbul'da Sıradan Bir Gün Bu şiirde İstanbul'da bir günün koşuşturması anlatılıyor. Her mimari başka bir havada her gün. Her insan farklı duygularla ilerliyor. Yan yana yürüyen kişilerin aklından çok başka şeyler geçiyor. Herkes bir koşuşturma peşinde. Herkesin bir işi var. Kimisinin bir işi yok. Bunu düşünüyor. Tarihi de var bu şehrin. Tarihi de geliyor gözler önüne, kimse görmüyor, kimse duymuyor onları ama onların acıları, anıları da kendisine belki de. Kimse bunu bilmiyor. Beşinci Mevsim Sevdiği bir kişinin evin içinde uyuyor oluşundan bahsediyor yazar. Dışarıda güneş batıyordu. Saatin tik tak sesleri bile duyulmaz olmuştu, soğumuştu dışarısı. Ama o uyuyordu. Üstünü örtüp sessizce durdu odada. Madam Monjasina Eskiden oturduğu bir sokak ziyaretinde eski sıcaklığı göremez. Orayı ısıtan şey güneş değil, sevgiymiş yeni anlar. Eski sevgililer ölmüş çoktan, eşyalar kırık dökük kalmış ama anılar sapasağlam. Hiçbir fiziki güç bir şey yapamaz anılara. Çalamazlar anıları, zarar veremezler onlara. Artık tanıdık kimse kalmamış oralarda. Sadece yalnızlık var. Fırtına Kırılmış, dökülmüş birinin çıkardığı fırtına'ya etrafı kırıp dökmesine vurgu yapılıyor. Tüm hırçınlığı kırgınlığından onun. Kırgınlıklarının anlaşılmıyor oluşu daha da kötü bir hale getiriyor onu. Aslında ruhu çocuk. Ama kırgın bir çocuk. Bahar Baharın gelişini anlatıyor. İnsana nasıl mutluluk verdiğini, yıldızların aydınlığını, ortaya çıkışını, ağaçların meyve verişini, hayvanların ötüşünü, tüm canlıların elde ettiği o eşsiz mutluluktan bahsediliyor. Sokağın Zulası Keşke sokaklarında bir dili olsa anlatsa yaşadıklarını, her şeyin şahidi o duvarlar şahitliğini anlatabilse. Dili olmasa da yazabilse. Bir şekilde o anlar, anılar yalnızca insanlarda saklı durmasa. O gün kimlerin ağladığını o sokakta kimlerin güldüğünü, kimlerin aşığını gördüğünü, hüzünle geçtiğini, şahit olduğu ayrılıkları, mutlulukları, göz yaşlarını bir bir anlatsa bizlere. Yaşam Döngüsü Bu şiirde bir bulutla birlikte çekip gitmek istiyor yazarımız. Acılardan, eski aşklardan, yitik dostluklardan bu şekilde kaçmayı planlıyor. Ama akla şu soru geliyor. Bir yer terk edilince oradaki anılar, yaşanmışlıklar da siliniyor mu beynimizden? Biz nereye gidersek gidelim aklımızda bizimle birlikte geldiği sürece kurtulamayız kötü anılardan. Peki ya kötü anılar. Tecrübe değil midir bizlere? Hayatı öğrenmemiz için yardımcı olmaz mı? Hep iyi anılar mı yaşamalıdır insan. Acı çekmeden bir aşkın varlığından söz edilebilir mi? Hep her şeyin yolunda gittiği bir hayattan bahsedilebilir mi? Küçük Kız Ahmet Ümit'in kızı Gül için yazdığı şiir. Kızının bir resmi de şiirin yan sayfasında veriliyor. Onu ne çok sevdiği, onun gül bahçelerini kıskandıran gülüşünden, göz yaşlarının inci oluşundan, onun umutlu oluşundan bahsediliyor sık sık. Böylece kızını ne kadar çok sevdiğini bir kez de şiirle dile getiriyor yazarımız. Değerlendirme: Polisiye eserleri ile bilinen Ahmet Ümit, bu defa bir şiir kitabı ile okuyucunun karşısına çıkıyor. Şiirleri okurken o derinlik maalesef ki hissedilmiyor. Romancılığını çok beğendiğim yazar şairlikte sevmediğim bir kaleme dönüştü. Şiirleri bir his vermiyor. Ayrılıkları, mutlulukları insana hissettirip şiiri insana hissettiremiyor. Öylesine okunup geçilecek bir şiir kitabı halini alıyor. Böyle bir yazara bu kitap olmamış maalesef. Öylesine yazılmış şiirler kitabı da denilebilir. Şiirler bu durumda olunca hiç şair diye hitap etmek gelmedi kendisine içimden. O hep bizim polisiye eserleriyle, masallarıyla düşlere daldırıp farklı dünyalarda Nevzat Başkomiser ile maceralara daldıran yazarımız."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sokratesin-savunmasi", "text": "Kentimiz uyanıp kendine gelmesi için bir at sineğine ihtiyaç duyan, soylu ama iri ve hantal bir ata benziyor. Bana öyle geliyor ki, tanrı beni hiç ara vermeden peşinizden koşarak her birinizi uyandıracak, hasihat edecek ve azarlayacak bir at sineği olarak kentin başına sarmış. Sokrates'in adı ile anılan ve onun hayatından parçaları içeren hiçbir kitap onun tarafından yazılmamıştır. Sokrates'in öğrencisi Platon tarafından yazılan bu kitapta Sokrates'in ölüm cezası almadan hemen yaptığı savunma metni üzerine yazılmıştır. Üç bölümden oluşur. İlk bölüm savunma, ikinci bölüm yargı üçüncü bölüm ise ölüme yürüyüşü içerir. Kitabın çoğu kısmında olan olaylar aynen aktarılır. Olayların doğruluğu tarafsız bir bakış açısıyla ele alınmaya çalışılsa da Sokrates, Platon'un öğrencisi olduğu için çok tarafsız olduğu söylenemez. Sokrates düşüncelerini yaydığı ve toplumdaki gençleri kötü yönlendirdiği, devlete karşı kişiler yetiştirdiği gerekçesiyle suçlanmıştır. Aynı zamanda Sokrates'in Tanrı'ya inanmadığı ve çevresindeki insanları da türlü yalanlarla yoldan çıkardığı düşüncesi suçlamalar arasındadır. Suçlamaları kimin yaptığı tam olarak bilinmemekle birlikte, bazı isimler verilmektedir. Bunlar Meletos,Anytos ve Lycon'dır. Sokrates, kendine yöneltilen suçlamalara bir açıklama yaparak başlar konuşmasına. Kendisinin alakalı olduğunu sanmadığını ve suçlamaların saptırılma sonucunda ona yöneltildiğini söyler. Sokrates alakalı değildir çünkü düşüncelerini yayması için bir bilgiye sahip olması gerekir fakat o, bu bilgiye sahip değildir. Suçlamaların aksine Sokrates, tek tanrıcılık inancına sahiptir. Yani istediği şey gençleri yoldan çıkarmak değildir. Suçlamaların aksine o, Tanrı'ya inanmaktadır. Ona göre Tanrı her şeyi bilen ve tüm bilgilere sahip olan varlıktır. Tanrı, doğruyu ve yanlışı bilir ve bizim yapmamızı istediği şeyleri ona göre belirler. Fakat Sokrates, bu bilgileri birine sunamaz çünkü o da bu bilgileri savunacak bilgiye sahip değildir. Dolayısıyla da etrafındaki insanlara bilgi dağıtamaz. Bilgiyi arama sürecinde, bilgiyi aradığı kişileri sorgular. Şairlerin şiirleri gösteriş için yazdığını ve bir bilgiye sahip olmadıklarını söyler. Devlet adamları da aynı şekilde bilgisizdir. Bu yüzden de halka bilgi dağıtamazlar, bilgisizlik dağıtırlar. Bilgisizlik cahiliyete sürükler. Peki bilgiye sahip olan kişi kimdir? Tüm bilgilere sahip olan tek bir kişi, tek bir varlık olabilir düşüncesinden hareket eder. Bu varlık Tanrı'dır. Sokrates'e verecekleri ceza belli bile olsa onu mahkemeye çıkarırlar. Halka açık bir yerde Sokrates'e sorular sorarlar ve savunmasını dinlerler. Sokrates düşüncelerinden vazgeçmek yerine ölmeyi yeğler. Bu yüzden af dilemek yerine savunma yapar. Sonucu baştan belli olan mahkemede suçlu bulunur. Ona verilecek ceza için bir süre düşünürler. Başka bir ülkede düşüncelerini yayacağı gerekçesiyle onu başka bir ülkeye sürgüne yollamazlar. Parası olmadığı için para cezası da veremezler. Onlara göre Sokrates'in düşüncelerini yok etmenin tek yolu onu yok etmekten geçmektedir. Bu yüzden ona ölüm cezası verirler. Ölümü baldıran zehri ile zehirlenmesiyle gerçekleşecektir. İyice bilin ki, bir değil bin kez ölmem gerekse de, doğru bildiğimi yapmaktan vazgeçmeyeceğim. Sokrates, ölüme yürürken öğrencileri ve ailesi yanındadır. Baldıran zehri içerek ölen Sokrates ölene kadar asla başını eğmemiş, cezasından dolayı özür dilememiştir. Platon, onun ölüme yürürken aslında gerçekten ölüp ölmediğini yalnızca Tanrı'nın bileceğini söyler. Platon'a göre Sokrates, düşünceleri ile içimizde yaşamaya devam eder. Baldıran zehri içen Sokrates, bir süre odada dolanır. Odanın içinde biraz dolanan Sokrates'in ayakları uyuşmaya başlayınca öğrencileri onu yatağa yatırır. Bir süre sonra da ölür. Ölümüne korkarak gitmemiştir. Yaşamı boyunca fikirlerinin arkasında durmuştur ve fikirlerini savunmaktan vazgeçmeği içinde ölüme mahkum edilmiştir. Ölümün insanoğlunun başına gelen iyiliklerin en iyisi olup olmadığını kimse bilmiyor, ama güya başa gelebilecek en büyük kötülük olduğunu sandıklarından ondan korkuyorlar. Birinin bilmediği bir şeyi bildiğini sanması cehaletin en utanç verici türü değil midir? Yazan: Sena AKSOY Sokrates'in Savunması Kitap Özeti Sokrates, Platon 'un öğretmenidir. Öğretme faaliyetinin neredeyse tamamını insanlarla, öğrencileriyle konuşarak, tartışarak, söyleşi tarzında geçirdiği ve bunların hiçbirini yazıya geçirmediği için Sokrates hakkında birinci dereceden kaynak elimizde bulunmamaktadır. Bu kitap ise Sokrates'in öğrencisi Platon tarafından Sokrates'e açılan bir davada Sokrates'in kendisini savunmasını kaleme alınmış bir eserdir. Sokrates, ölüme gitmeden önce son sözlerini ve tanrı tanır oluşunu bu sözlerle ifade etmiş, Atina halkına inandırmaya çalışmıştır. Sokrates, görünüş olarak çok çirkin biriydi. Bir filozof değil de bir işçiye benziyordu. Çarşıda, pazarda, yolda gözünü birini kestirdiği zaman gidip onunla konuşur, onu doğru yola, erdeme çağırır bunun hakkında ona ayaküstü bir ders vermeye çalışarak öğrenci kazanırdı. Bu çalışmalardan, ders verişlerden de hiç para almazdı. Tek bir derdi vardı ki o da ilmi ve bilimi yaymaktı. Üstelik de çok alçak gönüllü biriydi. Bir bilge olmasına rağmen kendisini asla öyle görmezdi. \"Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.\" Sözleriyle de bu durumu dile getirmiştir. Sokrates'e göre bilge insan neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilen bir kişidir. Hiç kimsenin bilerek ve isteyerek kötülük yapmayacağını savunur. Bilge bir insanın öz denetimli olmanın, öz denetimsiz olmaktan, haklı olmanın haksız olmaktan, yürekli olmanın yüreksiz olmaktan daha iyi olduğunu muhakkak bilir ve ona göre davranışlarını şekillendiren insandır. Bilge insan alçakgönüllüdür. Hiçbir şeyi bilmediğini düşünür, her zaman bilgiye açtır. Devlet yönetimi konusuna gelinecek olursa, ülkeyi bir gemi olarak düşünür. Geminin dümenini nasıl ki yol bilmeyen, bu bilgiden yoksun birini veremeyiz, ülke yönetmekten anlamayan, devlet için iyi olanı bilmeyen bir kişiyi de devlet yönetimine getirmemeliyiz. Yoksa nereye gittiğini bilmeden ilerler bir noktada da batmak kaçınılmaz hale gelir. Her konu işinin ehline verilmelidir anlamını buradan çıkarabiliriz. Savunmasına geldiğimiz zaman, onu tanrı tanımazlık, çocukları, gençleri yoldan çıkarmak için faaliyetlerde bulunmak ile suçluyorlardı. Bu suçlamaların temel nedeni ise kendini bilgin sanan devlet adamlarının, devlete sırtını dayamış olanların bilgisizliğini ortaya çıkarmasından kaynaklı düşmanlar edinmişti. O düşmanların şikayetleri yüzünden şu an da burada kendisini savunmak zorunda kalmış hatta ölüme mahkum edilmişti. Halk tarafından bilgin sayılan kişileri sorgulamaya başlamış olmasının bir sebebi vardı. Bu sebep, bir gün tanrının Sokrates'in yaşayan insanların en bilgilisi olduğunu söylemiş olmasıydı. Sokrates de bunun böyle olmadığını ispatlamak amacıyla halk tarafından bilgin sayılan kişilerin yanlarına gitmeye başladı. Ancak bu kişiler çok böbürleniyor ancak Sokrates'in sorularına cevap veremiyorlardı. Ancak her şeyi bildiklerini sanıyordu. Kime gitse böyle oluyor, kendisi de karşısındaki kişilere neden bilgin olmadıklarını açıklarken herkesle arası bozuluyor, bol bol düşman ediniyordu. Bir gün zanaat sahibi kişilere gitti. Bu kişiler kendini bilgin sayanlardan daha bilgiliydi. Hepsi kendi alanında uzmanlar ve harikalar yapıyorlardı. Sokrates bir an için doğru kişileri bulduğunu düşünse de biraz sohbet edince onların da tüm zanaatları bildiğini sandıklarını, bilmedikleri konular hakkında bile rahatça yorum yapıp, kendilerini bilgili göstermeye çalışmalarını görünce onlara da neden bilgin olmadıklarını açıklamaya çalıştı ancak yine kendisine düşman edinmeye devam etti. Bu sürecin sonunda artık buradaydı. Zehirle ölmesine karar vermişti Atina halkı. Kendisinden geriye bildikleri, fikirleri ve öğrencileri kalacak, miras bıraktığı bilgileri onlar yaşatacaktı. Sokrates'in üç oğlu vardı. Platon'dan son isteği ise kendisi öğrencilerini nasıl yetiştirdiyse oğullarını da onun öyle yetiştirmesiydi. Erdemli ve bilgin kişiler olmalarını istiyordu. Değerlendirme: Felsefenin başlarından sayılan Sokrates'in, ölmeden önce son sözlerini bize aktaran bu kitap, eski zamanlardan beri bilime, bilene, doğruya ne kadar karşı olunduğunu doğru söyleyeni değil dokuz köyden tüm dünyadan kovarak yerle bir edilişlerinin ispatını bir kez daha sunuyor. Çevirmenin de oldukça sadeleştirmesiyle kitap çok okunur bir hale gelmiş. Öylece akıp gidiyor. Sanki Sokrates karşında savunuyor kendisini. Öyle bir hayalin içinde bulduruyor kitap insanı. fena kitap değilmiş bazı yerleri güzel bazı yerleri gereksiz uzatılmış 30-11-2018 16:58 ikinci paragrafta bilgi yanlışlığı var: sokrates platon'un değil, platon sokrates'in öğrencisidir. 16-03-2019 21:39 sokratesin savunması özeti için teşekkür ederim böyle sıkıcı ve saçma bir kitabı okuma derdinden bizi kurtardınız çokta güzel bir özet olmuş 18-03-2020 22:15 mükemmel bir kitap ve mükemmel bir özet.. 21-11-2020 20:58 oradaki sözler sokrates'in kendi sözleri mi? 18-12-2020 09:01 özeti buradan kopyalamıştım ufak tefek değişiklikler yapıp verdim 100 almışım allah sizden razı olsun hayatımda ilk kez bir ödevden 100 aldım çok mutluyum 25-04-2022 11:09 kitap analizi gerekli özeti yazsak olur mu 10-08-2022 16:01 bu kadar harika bir kitap beklemiyordum isimler çok eski olunca insan güncelliğini yitirmiş sadece tarih dersleri için sanıyor ama okuduktan sonra etkisini hala hissediyorum o kadar yıl önce yazılmış ve hala etkisini sürdüren bir eser mutlaka okunması gerekiyor 16-11-2022 19:39 kitapta geçen kişileri ve özelliklerini arıyorum yardımcı olabilecek var mı 16-02-2023 23:04 performans ödevi için okudum bir dahada okumam 17-05-2023 19:19 o dönemden bu zamana güncelliğini korumuş bakış açısı önemli 16-08-2023 18:34 keyif için okunacak bir kitap olmadığını söyleyebilirim"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sol-ayagim", "text": "Merhaba sevgili okurlarımız. SOL AYAĞIM isimli kitabı daha önce duymuş muydunuz bilmiyorum. Ben birkaç yıl önce almaya niyet etmiştim ama sonradan aklımdan çıkmış olmalı ki; geçen hafta bir listede gözüme ilişene kadar unutmuşum. Yazar Christy Brown'un otobiyografisini yazdığı bir kitap bu. Nora Kitap tarafından, oldukça düzgün bir çeviriyle yayınlanmış. Yazarın dili oldukça akıcı ve esprili. Asla kendini övmeyen, kendini ve engellerini kabullenmiş, hayatla ve ona sunduklarıyla barışmış bir yazarın dilinden; size tebessüm ettirirken gözlerinizden yaşlar akıtacak bir kitap. Kitabı okuyalı birkaç gün oldu ancak zihnimde bu kitabı yorumlayacak kelimeleri toparlamakta çok zorlandım. Bunun sebebi kitabın karmaşıklığı değil, bende bıraktığı duygu yoğunluğu. Gelelim kitabımıza. Bana göre bir kitaptan çok; bir aydınlanma, fark etme, kabullenme ve başarı hikayesi. Yirmi iki çocuklu fakir bir ailenin ortanca çocuklarından biri olarak; beyin felciyle dünyaya gelmiş Christy Brown; onu 'insan' olarak bile görmeyen doktorlara inat, hayat hikayesini yazabilecek kadar aşıyor engellerini. Annesi, doktorların 'küstahlık' olarak gördüğü bir inançla; oğlunun fiziksel engelini kabul etmesine rağmen zihinsel engelini asla kabul etmez. Tüm çevreleri ve doktorlar, oğlundan vazgeçmesini söylese de; o umudunu asla kaybetmez. Bir gün oğlunun zekasının eksik olmadığını herkese kanıtlayacaktır. Gerçekten de Christy; beş yaşındayken, kardeşinin elinden 'sol ayağıyla' aldığı bir parça tebeşirle aklının kıt olmadığını annesine ispatlamıştır. Yıllar geçtikçe sol ayağıyla yazı yazmaya alışır. Okumayı öğrenir. Yaşı henüz çok küçük olduğundan, ilk aşkın büyüsüne kapılana dek, farklılıklarının ayırdına varamaz. Ne en büyük destekçisi olan ailesi, ne de çocukluk arkadaşları onun farklılığını asla hissettirmemişlerdir. Ancak aşkını ilan ettiği ilk kız; sadece bir bakışla tüm gerçeği onun yüzüne vurmuştur. İçine kapanan Christy'ye artık yazmak yetmemektedir. Dört duvarının arasında kendini resme verir. Aklı son derece yerinde olmasına rağmen, konuşamadığı için kendini ifade edememek onun için son derece aşağılayıcıdır. Ancak tüm ailesi, el birliğiyle onun için ne gerekiyorsa yapar. Gerek dua gerekse tedavi. Bir doktor, Christy'nin fizik tedavi ile gelişme gösterebileceğini öne sürdüğünde Christy on yedi yaşına girmiştir. Nasıl gözüktüğünün, neler yapamadığının farkında olan ve neredeyse hayata küsmüş olan Christy'nin bakış açısı; fizik tedavi merkezine gittiği gün değişir. Engelleri oldukça fazla olmasına rağmen, Christy; gördükleri karşısında kendisiyle ilk barışını imzalar. Azmi, yazma tutkusu, hayata olan bağlılığı ve en önemlisi ailesinin ona olan bağlılığı ile; yapabildiği kadar çok engeli aşıp duvar ustalarından oluşan bir ailenin 'Yazar Oğlu' olarak hayata geri dönmüştür. Ve henüz yirmi yaşındayken, defalarca kez kardeşlerine dikte ederek yazdırdığı ve defalarca kez düzenlemek zorunda kaldığı otobiyografisi; en sonunda doktoru tarafından halka okunmuştur. Kendisinin de sahnede yer aldığı bir beyin felci farkındalık konserinde; doktoru kendi konuşmasını yapmak yerine; asıl farkındalığı yaratarak Christy'nin kendi yazdığı otobiyografisini okumuştur. Bu kitap bir azim ve cesaret örneği. Bir annenin, tüm engellerine ve imkansızlıklara rağmen evladından vazgeçmeyişinin hikayesi. Aslında olması gereken, normal olan da bu değil midir? Ne yazık ki toplumumuz o kadar bozuldu, insanlığımız o kadar öldü ki; aile bağlarının güçlülüğünü okumak bile beni çok ciddi derecede duygulandırdı. Ve ne yalan söyleyeyim, internette arattığım ilk kişi Christy Brown değil annesi oldu. Ben bu kitabı herkesin okumasını isterdim. Evli, bekar, anne veya baba fark etmez. Birgün anne- baba olmak isteyen herkesin okumasını isterdim ki; gerçek ebeveynlik nedir, bir de Christy'den dinlesinler. İrlandalı yazar Christy Brown'un dünyanın en iyi otobiyografi kitaplarından bir tanesi olan Sol Ayağım otobiyografiden öteye daha çok motive edici mükemmel bir kişisel gelişim kitabı da diyebiliriz. Christy Brown'un gerçek hayat hikayesini ve mücadelesini okudukça hayata olan bakışınız değişiyor ve başarmak istediğiniz hedefler gözünüzde daha erişilebilir hale geliyor. Sol Ayağım romanı 16 kısa bölümden oluşuyor ve her bölüm Christy Brown'un hayatından bir macera sunuyor. Beyin felci ile doğan ve bu yüzden doktorların zihinsel özürlü olduğu ve fazla yaşamayacağını düşündüğü Christy Brown'un farklı bir çocuk olduğu annesi keşfediyor. Doktorların ne dediğini umursamadan ve umudunu kaybetmeden oğlu için her şeyi yapıyor. Bunun farkında olan Christy Brown bir süre vücudunu hareket ettiremeden çevresini gözlemleyerek hayatına devam ediyor. Bir gün kız kardeşinin tebeşir ile ödevini yapmasını izlerken içinden bir dürtü ile tebeşiri sol ayağı ile alıp bir şeyler çizmeye başlıyor. Bu annesi dahil herkeste bir şok etkisi yaratır ve annesi ondaki umudu bir kez daha durur. Bunun üzerine annesi ona harfleri öğretmeye karar verir ve Christy Brown ilk olarak sol ayağı ile A harfini yazar. Bir sonraki bölümde Christy Brown sol ayağını kullanarak ve annesinin yardımı ile alfabeyi baştan sona öğrenmesi anlatılıyor. Sol ayağı ile bir şeyler çizmek ve öğrenmek onun hayatında yeni bir sayfanın başlangıcıdır. Christy Brown daha fazlasını ister ve alfabenin ötesinde kelimeleri de öğrenmeye başlar. İlk olarak da annesini yanına çağırır ve ona ilk kelimesini gösterir. Kelime ANNE'dir. Christy Brown hayatını tamamen sol ayağına dayanak yaşamaya devam eder. Fakat onun bağımlı olduğu bir de oyuncağı vardır. O da oyuncak bebek arabasıdır. Onun vasıtası ile birlikte kardeşleri ile her yere gidebilir ve hayatının tadını çıkartabilmektedir. Onu dış dünyaya bağlayan tek şey Hanry adını verdiği oyuncak bebek arabasıdır. Fakat araba eskidir ve bir gün kırılır ve kullanılamayacak hale gelir. Christy'nin hayatı başına yıkılmıştır. Kardeşleri artık onu almadan oynamaya giderler ve o elinden bir şey gelmeden onları öylece izler. Bir süre sonrası annesi Christy'ye yeni bir araba alır fakat hayat artık eskisi gibi değildir. Christy büyümektedir ve çevresinde olanları artık daha iyi algılayabilmektedir. Bir keresinde kendisini aynada görür ve gördüğü pek hoşuna gitmez. Yeni arabasına rağmen Christy artık dışarı çıkmak istemez ve eve daha da kapanır. Yeni yıl gelir ve herkes yeni yıl hediyelerini açar. Christy oyuncak askerler almıştır fakat onun gözü kardeşine hediye edilen boyalara takılır. Onları her şeyden çok ister. Bir gün yalnız başına iken boyaları alır ve boyamaya başlar. Annesi bunu görünce ona yardımcı olur. Christy'nin dünyası bir kez daha değişmiştir. Uzun bir aradan sonra yeniden hayata döndüğünü hisseder. Resim yapmak Christy Brown'un en büyük arzusu haline gelir. Fakat zamanla aşk ile de tanışır. Fakat onun ki umutsuz bir aşktır ve ilk aşk acısını da bu şekilde daha küçükken yaşar. Fakat bundan da vazgeçmez. Mahalledeki Jenny adındaki kıza da aşık olur ve ona bir not gönderir. Notta onun resmini yapmak istediğini söyler ve onu davet eder. Kız buna sevinir ve Christy ile vakit geçirir. Fakat zamanla o da Christy'den uzaklaşır. Beklentileri boşa çıkan Christy tekrardan bir aşk acısı yaşar. Christy zamanla yine içine kapanır. Artık resim yapmak da beklenen etkiyi yapmaz. Karşısına çıkan tedavi imkanlarını kullanmaya başlar. Bir keresinde Fransa'nın yolunu tutar ve kendi gibi bir umut için gelen insanlar ile tanışır. Fakat umduğunu bulamaz. Daha sonra bir doktorun yardımı ile fizik tedaviye başlar fakat bunun karşılığında ondan tek sahip olduğu şeyden vazgeçmesi istenir. Fizik tedavide başarılı olmak için Christy'nin sol ayağını kullanmasını bırakması gerekir. Christy bunu kabul eder ve fizik tedavi başlar. Fakat ev çok küçüktür ve doktor ile Christy rahat çalışamaz. Bunun üzerine yine imdadına annesi yetişir. Zar zor biriktirdiği paralar ile Christy'ye arka bahçede bir ev inşa eder. Annesi yine başarmıştır. Christy bir taraftan tedaviye devam ederken bir taraftan da yeni arayışlar içine girer. Bir gün kardeşi ödev yaparken yazmakta ne kadar zorlandığını görür ve aklına bir fikir gelir. O söyleyecek ve kardeşi onun için yazacaktır. Böylece Christy kitap yazmaya karar verir fakat bir şeyler eksiktir. Bunun üzerine doktorundan yine yardım ister ve doktoru bu kez ona kitap yazmayı öğretir. Böylece Christy kendi otobiyografisini yazmaya başlar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/son-ada", "text": "Son Ada, anakaradan uzak kendi doğasında yitip gitmiş, haftada bir uğrayan vapurun getirdiği gazete hariç dünya ile bağlantısı olmayan, birbirinin işine karışmayan, sakince yaşayıp giden kırk haneden oluşan huzurlu bir dünyadır. Adayı yıllar önce çok zengin bir iş adamı satın alır, güzel bir malikane yaptırıp, yaşlılık yıllarını burada huzur içinde geçirmeye başlar. Zamanla canı sıkıldığı için birkaç tanıdığını buraya ev yapmaları için teşvik eder. Her gelen eşine dostuna söylediği için sonunda bu sayı kırka ulaşır. Burada kimseye ismi ile hitap edilmez, insalara ev numaraları ile seslenilir. Romanın anlatıcısı adsız yazarımız otuzaltı numaralı evde, en yakın dostu Yazar ise yedi numaralı evde oturmaktadır. Adanın asıl sahibi ise martılardır. Yüzlerce yıl önce buraya yerleşen martılar, sonradan gelen ada halkı ile sorunsuzca yaşayıp giderler. İki tarafta, yaşam alanlarını birbirine karıştırmama konusunda sessiz bir anlaşma imzalarlar. Adadaki huzurlu yaşam, görevden alınan eski darbeci devlet başkanının buraya yerleşmesi ile son bulur. Başkan ilk iş olarak; adaya medeniyet getirmek için ağaçlık yoldaki, güneşin kavurucu etkisinden insanları koruyan ve bir tünel gibi dallarını birbirine dolayıp gölge yapan ağaçları budatır. Daha sonra her kafadan bir ses çıktığı vakit bunun anarşiye yol açacağını söyleyerek, ada halkının bir yönetime ihtiyacı olduğunu beyan eder ve bir genel kurul oluşturur. Bu zamana kadar bir yönetime ihtiyaç duymayan ve kendi aralarında anlaşabilen ada halkı başta bunu garip karşılar ama sonra birkaç kişi hariç geri kalanlar bu durumu benimsemeye başlar. Günler geçer ve başkan yeni bir fikirle halkın karşısına çıkar. Adanın yüzyıllık sahibi olan martıların yok edilmesi gerektiği kararını açıklar. Onlar yok edilirse, en güzel koylara beş yıldızlı oteller, lüks kumarhaneler yapılarak herkesin çok para kazanacağını söyleyerek halkın kafasını karıştırır. Ve halkı martıların insanların düşmanı olduğuna ikna eder. Böylece başlayan martı avı ile doğanın dengesi geri dönüşü olmayacak şekilde bozulmaya başlar. Bu duruma karşı çıkan birkaç kişi olsa da azınlıkta kalmaları ve başkanın tehditleri sonucu diğer haneler yapılacak olanları onaylar. Önce kendileri tüfeklerle martı avı gerçekleştirip, başarılı olamayınca da adaya martı yumurtalarını yemleri için tilkiler getirirler. Gelen tilkiler süratle çoğaldığı için, martı nüfusu giderek azalmaya başlar. Martılar azaldığı için bu kez de ortaya yılanlar çıkar. Yılanlar evlere girerek insanlara zarar vermeye başlarlar, bunun önüne geçmek için yılanlara yedirmek amacıyla siyanürlü et getirtirler. Fakat bu etleri sadece yılanlar değil, diğer etçil hayvanlarda yer ve zehirlenirler. Bir çare daha düşünüp, adaya leylekleri getirerek, yılanları azaltmayı amaçlarlar. Bunun için bir uzman çağırıp, direkler diktirirler ama gelen kişi ada halkını dolandırarak kaçar. Ormanı yakmaktan başka çare kalmaz artık. Yangında kaçan tilkileri öldüreceklerdir. Fakat bu plan da başarılı olamaz ve yangın evleri dahil her yeri yakıp kül eder. Yapacak bir şey kalmayınca başkan adadan ayrılmaya karar verir. Adadan ayrılırken adsız yazarımızın sevgilisi ile bir tartışma yaşarlar, bu esnada adanın tek bakkalının dilsiz oğlu başkanın üstüne atlar ve ikisi birlikte uçurumdan düşerek ölürler. Adaya gelen askerler halkı tutuklar ve doğa insanlarla verdiği savaşı kazanır. Livaneli bu harika eserinde, bütünü anlatmak için küçük bir parçadan yola çıkıyor. Bir ada örneği ile modernleşme ve uygarlaşma adı altında doğanın dengesinin nasıl bozulduğunu, otorite ve güç karşısında çoğunluğun ne şekilde sindirilip, sessiz kalabildiğini, sessiz kaldıkça haksızdan yana olmaya başladığını güzel örneklerle anlatıyor.Verdiği mesajlarla okuru, bir parçası olduğu doğayı ne derece tahrip ettiğini görmeye ve bütünün geleceğini ilgilendiren kararları verirken kendini bir kez daha sorgulamaya itiyor.Bencillik, vurdumduymazlık, küçük hırslar ve boyun eğme ile gelinecek son noktanın uçurumdan düşmek olacağını akıcı dili ve sade anlatımıyla okuyucularına sunuyor. Yaşar Kemal'in bu roman için Zülfü büyük kapıdan bu romanıyla girmiştir sözü kitabın mutlaka okunması gerekenler arasında olduğunu bir kez daha vurguluyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/son-adanin-cocuklari", "text": "Son Adanın Çocukları, anlatımındaki sadeliğe karşın benzersiz kurgusuyla bir solukta okunabilecek türden bir yapıt. Zülfü Livaneli romanıyla genç okurlarına düşünme, sorun çözme ve sorgulama yolunu açmaktadır. Son Adanın Çocukları, huzur ve mutlulukla bir araya gelmiş insanların yaşadığı, cennet gibi bir adada geçer. Adada toplam kırk aile yaşar ve her bir aileyi oturduğu evin numarası temsil eder. Mütevazı bir yaşam anlayışının hüküm sürdüğü, paraya bile çok az ihtiyaç duyulan, şiddet ve gücün kullanılmadığı ada, diktatör bir başkanın emeklilik yıllarını geçirmek üzere adaya gelmesiyle sarsılır. Adadaki olağanüstü düzen ve dostluk anlayışı, zorba başkanın gelişiyle birlikte şekil değiştirir. Başkanın yaptığı ilk iş, ada halkı tarafında çok sevilen, yol boyunca gölgelik yapan ağaçların budanması olur. Pek itiraz görmeyen bu dayatmanın sonrasında ise başkanın talebi doğrultusunda yönetim kurulu oluşturulur. Başkan, ada halkını, adaya medeniyet getireceği fikri ile etkiler. Adanın asıl sahipleri olan martıları düşman ilan eder. Kurul kararı ile martıların öldürülmesi kararı alınır. Böylelikle martıların el koyduğu adanın en güzel koylarına beş yıldızlı oteller yaptırılabilecektir. Bu duruma itiraz edenler olsa da başkanın gücü karşısında etkisiz kalırlar. Martıların katliamıyla artık adada hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Martıları yok etmesi için adaya tilkiler getirilmiştir. Bu yöntemle martılar azalır fakat bozulan doğa dengesi yılanların çoğalmasına neden olur. Yılanlar ada halkına zarar verince bir uzmana danışılır. Uzman adanın her yerine direkler diktirerek leyleklerin adaya yerleşmesini sağlamak ister. Leyleklerin yılan sayısını azaltacağını düşünür. Fakat leylekler adaya uğramazlar. Uzman ada halkını dolandırarak kaçar. Ada halkı son ümit, başkanın yönlendirmesiyle ormanı kontrollüce yakıp sorunlarından böylelikle kurtulmak isterler. Ama yangın tüm adayı küle çevirir. Yangından geriye kıyıdaki tekne, bakkal ve en kıyıdaki iki ev kalmıştır. Başkanın iki torununun dışında adada yaşayan iki çocuk vardır. Bunlardan biri romanın anlatıcısı diğeri ise bakkalın dilsiz oğludur. Anlatıcının ve ailesinin mücadelesi, bakkalın oğlunun martıları yaşatma savaşı; tüm adayı yaktıktan sonra gerçeği gören ada halkının hüzünlü hikayesi, başkanın adadan gitmesi ve geri kalanların bir fidan dikerek yitirdikleri adayı tekrardan bulmalarıyla son bulur. Livaneli'nin romanında yarattığı hayali ada, okuyucuya benzersiz bir huzur hissi verirken, sonrasındaki olaylar zinciri, okuyucunun düşünme yetisini geliştirme ve yaşanılan hayata karşın uyanık ve dirençli kalma bilicini vermektedir. Son Adanın Çocukları, genç okuyucuların dünyaya umutla, iyimser bir tutum içinde ama gerçekçi bir bakış açısıyla bakmalarını sağlayan, sosyal ilişkileri ve doğal çevreyi önemsemeyi temel ilke edinmiş bir yapıt. Son Ada'nın Çocukları Konusu Türk edebiyatının usta kalemi Zülfü Livaneli Son Ada'nın Çocukları kitabı ile bu kez çocukların dünyasından bizlere mükemmel bir ders sunuyor. Zamanın gerçekleri ile hikayeleri mükemmel bir şekilde birleştiren ve tarih içinde kısa yolculuklara çıkartan Zülfü Livaneli bu kez daha genç bir okur kitlesine hitap ediyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/son-av", "text": "Komiser Niemans yakalamaya çalıştığı katil tarafından saldırıya uğramış ve ciddi yaralar almıştır. Tedavisi sonrasında mesleği öğretmenlik olarak değiştirilmiş ve sahalardan uzaklaştırılmıştır. Öğretmenlikte başarılı olamayacağı anlaşılması üzerine bir cinayet vakasına uzaktan destek olması amacıyla Alsace bölgesine gönderilmiştir. Zamanında öğretmenlik yaptığı öğrencisi, polis Ivana ile Alsace'ye varırlar. Orada bir cinayet vakası üzerinde Alman polis Kleinert ile çalışıp davayı sonuçlandırmaya çalışacaklardır. Jürgen von Geyersberg Kara Orman'da vahşice öldürülmüş olarak bulunur. Organları dışarı çıkarılmış ve çırılçıplak olarak o bölgede bırakılmıştır. Bölgede adını duyurmuş Geyersberg ailesinin kökenleri çok eski yıllara dayanmakta ve şaibeli olaylarla anılmaktadır. Niemans, Ivana ve Kleinert bu ölümün ardındaki sır perdesini aralamaya çalışırken Jürgen'in kardeşi Laura, amcası Franz ve kuzenleri Max ve Udo ile görüşürler. Sırlarla dolu bir geçmişe sahip aileden gelen Laura, Niemans ve Ivana'yı evinde ağırlar. Kardeşinin katilini bulmak amacıyla polislere bilgi verecek ve ekibin kuzenleri ile görüşmelerini sağlayacaktır. Polisler sarhoş olan Udo ve Max'ten yararlı bilgiler alamazlar. Laura da bir şeyler biliyor gibi görünmesine rağmen fazla bilgi vermemektedir. O garip geçen gecenin ardından bir ceset daha bulunur. Bu sefer Max öldürülmüştür. Jürgen ile aynı şekilde öldürülen Geyersberg ailesinin ferdi bir gerçeği açığa çıkarır. Ailenin otuzlu yaşlardaki bireylerinin hedef alındığı gerçeği. Soruşturmayı ilerletmeye çalışan polisler, ailenin düşmanlarına ve Laura'da konakladıkları gece Laura'ya saldıran röetken köpek ve gizemli adama odaklanırlar. Röetken Naziler tarafından zamanında yetiştirilmeye başlamış ve saldırı amacıyla kullanılmış köpeklerdir. Yetiştirilmesi yasak olan bu ırk soruşturmayı genişletme konusunda bir kapı açmış olur. Çevrede bu ırk ile ilgili bilgi sahibi olabilecek kişi sayısı çok azdır. Bir ırk uzmanına gittikten sonra Laura'nın amcası Franz'ın derneğinde çevre koruyuculuğu görevi yapan köpeklere ve Nazilere ilgisiyle tanınan adamın yanına giderler. Oldukça saldırgan tavırlar sergileyen bu adamın evinde röetkenlerin bulunduğu öğrenilir. Geyersberg ailesinin yıllardır Nazi Kara Avcılar'ı yanlarında barındırdıkları ve onlara destek verdiklerini öğrenen Niemans ve ekibi bu konu üzerine yoğunlaşmaya karar verir. Röetkenlerin yetiştiriciliğini de üstlenmiş olan Kara Avcılar yaşadıkları zamanlarda korkunç işler yapmış, Nazi katliamlarında etkin rol üstlenmişlerdir. Kara Avcılar ve röetken köpeklerle olayın seyrinin değiştiği noktada ırk uzmanı cinayetlerin sebebi olabilecek bir sır keşfeder ancak ekip onun yanına gidene kadar öldürülür. İşyerinin tamamen sırlardan arınmış olması sayesinde uzmanın birlikte çalıştığı arkadaşından gerçek öğrenilir. Laura ve Jürgen kardeş değillerdir. Geyersberg ailesi yıllardır evlatlık almıştır. Her ailede bir tane evlatlık çocuk bulunmaktadır. Bu garip olay ve yıllardır evlatlık olan çocukların öldürülmüş olması bir soy temizleme olayı gibi algılanmasına sebep olur. Bu konu üzerinde yoğunlaşan ekip ormanda bir saldırıya uğrarlar. Jürgen ve Max'in hatta Geyersberg soyundaki tüm evlatlık çocukların ölüm sebebi olan Pirsch avının kurbanı olmak üzeredirler. Avcılıkla uğraşan aile Pirsch avı ile avlarını savunmasız bırakıp onları öldürmektedir. Ekibin başına da tam olarak bu gelmek üzereyken ailenin korkunç sırrı da ortaya çıkar. Saldırıya uğrayan ekip dağılmış ve Niemans katilin peşine düşmüştür. Karşısında Laura'yı gören Niemans için gerçekler bir bir ortaya dökülür. Ailenin en korkunç sırrı, yıllardır soylarının en güçlü soy olduğunu kendilerine ispat etmek için başvurduğu yöntemdir. Her aile bir evlatlık alıp, onu en iyi şekilde yetiştirir ve otuzlu yaşlara geldiğinde de ailenin öz evladı ile evlatlık alınanın av/avcı durumuna düşmesi sağlanır. Yıllar boyu öz evlatlar bu avdan sağ kurtulmuş ve evlatlık alınanlar bir bir öldürülmüştür. Geleneği bozmayan Laura Jürgen'i, Udo da Max'i öldürmüştür. Yıllardır saklamayı başarmış oldukları bu gelenek Laura'nın başarısını duyurmak istemesi sebebiyle ortaya çıkmıştır. Kara Avcılar'ı bünyesinde barındıran aile, onlara yer ve iş verirken, onlardan da güvenlik gücü olarak yararlanmaktadır. Yıllarca kitlelere korku salmış Kara Avcılar, Geyersberg ailesini canları pahasına korumak ve Pirsch avının kusursuz işlemesini sağlamak üzere çalışmışlardır. Laura'yı oyalamak ve aklındaki tüm soruları yanıtlamak isteyen Niemans'ın imdadına Ivana yetişir. Onurunu korumak isteyen Laura oracıkta kendini öldürür. Böylece katillerden Laura ölürken, Udo da hapse gider. Olay halka tam olarak asla açıklanmaz ve Niemans ile Ivana tekrar Fransa'ya dönerler. Geleneğin en garip tarafı ise yıllardan beri ilk kez evlatlık alınan çocuğun ve bir kadının avı kazanmasıdır. Aile yıllardır tüm çocuklara diğer çocuğun evlatlık olduğunu söylemiştir. Jürgen'in evlatlık olduğunu sanan Laura bunu öğrenemeden vefat eder. Grange'ın kitaplarını her okuduğunuzda bambaşka dünyalara giriyorsunuz. Her kitabı için detaylı araştırmalara girdiğini ve titizlikle konuları işlediğini söyleyen yazar, en korktuğu şeyleri kitaplarına yansıttığından bahseder. Nazilerin dünyasındaki acımasızlığı romanlarından birine taşımış ve bunu korkunç bir aile geleneğiyle süslemiş. Yazarın söyleşine katılana kadar hikayelerinin basitleştiğini düşünürdüm ancak amacının korkutmak değil de korktuklarını anlatmak olduğunu öğrendim ve bu tüm kitaplarına farklı bir bakış açısıyla bakmamı sağladı. Bu bağlamda düşünüldüğünde roman diğer kitaplarından daha sade ancak yine de oldukça başarılı. Hikayenin şekillenmesi, en başından beri Laura'dan şüphelenmenize sebep olurken, cinayet sebebine gelince ters köşe yapması yazarın tarzını oldukça güzel özetliyor. Bir Kızıl Nehirler ya da Kurtlar İmparatorluğu değil ancak yine de oldukça başarılı ve damağınızda hoşnutluk hissi bırakacak bir eser. Sadece Grange'dan beklenen o korkunç cinayetler, seri katiller yok ancak korkunç bir gelenek var. E bu da tam Grange'lık hareket! Keyifli okumalar dilerim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/son-kuslar", "text": "Sait Faik Abasıyanık'ın Son Kuşlar kitabındaki hikayeler ekseriyetle Adalar'a, balıkçılara, işinin ehli fakir insanlara, ölümü bekleyen yaşlılara, şuh kadınlara ve zavallı çocuklara dairdir. Bu hikayelerde bulunacak şey hayata karşı rint bir tavır, muhteşem bir insan sevgisi, biraz tuz ve biraz denizdir. Toplumun çeperinde yaşayan insanlar, Sait Faik'in hikayelerinde birden karşımıza dünyada eşi benzeri bulunmayan birer kahraman olarak çıkıverirler. Hiç görediğimiz, hiç tanımadığımız, gerçek mi yoksa yazarın hayalinden mi ibaret olduğunu dahi bilmediğimiz bu insanları, sanki yıllardır dostmuşuz gibi sever, onlarla yüz yüze konuşmuşuz gibi mutlu hissederiz. Bazen hikayelerde bizzat Sait Faik'i görürüz. Yazar, bir günlük tutar gibi, bizzat kendi hikayesini yazmıştır. Bazen de yazacak bir şey bulamamış, olmayacak bir hayal üretmiş, ardından niye böyle yaptığını serbestçe açıklamış, kendini savunmuştur. İçerisinde toplam on dokuz adet hikaye bulunan kitabın ilk öyküsü Son Kuşlar, kitaba adını veren hikayedir. Konstantin Efendi denilen adam, Ada'nın çocuklarını örgütleyip, bin tanesi iki yüz elli gram etmeyecek saka, iskete, florya ve serçeleri avlamakta, onları akşam yemeğinde pilav üzerine koyup yemektedir. Hikayenin kahramanı bu olaya çok üzülse de elinden bir şey gelmez. Ada'da gezinirken ne zaman bir kuş sesi duysa korkar; çünkü Konstantin Efendi'nin bu kuşların peşinde olduğunu bilir. Aradan zaman geçer; artık kuşlar adaya uğramaz olur Konstantin Efendi yüzünden. Hikayenin kahramanı yine bir gün Ada'da gezinmektedir ve yol kenarındaki çimlerin söküldüğünü görür. Müdahale etmek ister; ancak işçiler, bu çimleri Mühendis Ahmet Bey'in söktürdüğünü söyler. Çünkü bu çimler, deri tüccarı Hollandalı'nın bahçesine yerleştirilecektir. Kahraman, kuşların boğulduğu, çimlerin söküldüğü ve yolların çamur içinde kaldığı bu güzelim Ada'nın geleceği için üzülür. Kendisi kuşları ve çimleri çok görmüştür; fakat gelecek nesiller, tüm bunlardan mahrum kalacaktır. Bulamayan adlı hikaye, çok hızlı gidecek olan bir gemi tasarlayan yaşlı bir adam hakkındadır. Adam, Arşimet kanununu kullanarak geminin ağırlığını sıfırlayabileceğini iddia etmektedir; ancak cazibe kanunundan habersizdir. Bu bilgisizliği, yıllarca üzerinde çalıştığı projenin hayal kırıklığıyla noktalanacağı ana dek sürecektir. Kendi Kendime adlı hikaye ise, bir taşın üzerine deniz şortuyla oturmuş Sait Faik'in bizzat kendisinin hikayesidir. Sait Faik, yanındaki köpeğiyle birlikte yalnızlıktan dem vurur. Bir vapurdaki iki kişi onu tanırlar, Sait Faik ise onları tanımaz. Ardından Sait, her şeyin insanla güzel olduğunu, insansız hiçbir şeyin tadının olmadığını düşünür. Yine de, Sait Faik yapayalnız değildir; çünkü denizde yunuslar geçmektedir. Radyoaktiviteli, Röportajlı Hikaye, kamusal bir mekanın kapitalistlerce ranta dönüştürülmesi hakkındadır. Bir köyde bulunan kaplıca, her sene yüzlerce kişi tarafından ziyaret edilmektedir. Bunların çoğunluğu ise fakir köylülerdir. Ardından buraya bir otel yaptırılır ve köylüler kaplıcadan uzaklaştırılır. Kaplıca suyu, yalnızca otel masrafını karşılayacak kadar zengin olanlara sunulur. Köylüler ise, kaplıcalarını ellerinden aldıkları için otel sahiplerine karşı kinlenmişlerdir. Gün Ola Harman Ola adlı hikaye, gerçek bir karakter olan Mercan Usta'dan esinlenerek yazılmıştır. Mercan Usta işinin ehli ve mert bir adamdır. Fakirdir; ancak gerçel bir sanatçıdır. Kendisinden bir boyacı sandığı yapmasını isteyen çocuğa, elinden gelenin en iyisini yaparak verir. Çocuk, sandığın üzerine şu yazının yazılmasını istemiştir: Gün ola harman ola. Ağıt, Barba Apostol'un ölümüne dair bir hikayedir. Barba Apostol, istakoz tutma konusunda uzamandır. Hayatı boyunca denizcilikle geçinen Barba Apostol, bir balıkçının ağlara sarılarak defnedilmesi gerektiğini düşünür. Nitekim öldüğünde de, elleri hala balık ağlarını tutmaya devam etmektedir. Ne var ki düşüncesiz insanlar, onu ağlardan ayırırlar, ona en güzel kıyafetlerini giydirirler ve kilisede adına bir tören düzenlerler. Bu durum, hikaye anlatıcısını tarifsiz üzüntülere gark etmiştir; çünkü Barba Apostol, balıkçı ağlarıyla gömülmelidir. Balıkçısını Bulan Olta, bir türlü balık tutamayan, en sonunda oltasını bir sokak çocuğuna çaldıran Sait Faik hakkındadır. Barba Antimos ise, Adalar'da yaşayan ve yaşı epey ilerlemiş bir duvarcı ustası hakkındadır. Bazı hikayelerden bahsettik, bazılarındansa bahsedemedik. Zaten bu özette bütün hikayelerden bahsetmek, yazının sınırları açısından imkansızdır. Son Kuşlar özetinin amacı okuyucuyu söz konusu kitabı okumaya teşvik etmek olduğu için, bu kadarı yeterlidir. Denilecek son şey, Sait Faik'in bütün hikayelerini okumak, bu ilginç, yer yer rintleşen, zaman zaman insan sevgisiyle dolan, bazen de samimi bir üslupla yazarlığa dair düşüncelerini paylaşan adamı tanımak gerektir. Kitaptaki her hikayenin beklentiyi karşılayacağına söz veremem; ancak pek çok hikayenin unutulmayacaklar arasına gireceğinden eminim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sozde-kizlar", "text": "Peyami Safa'nın 1924 yılında basılan Sözde Kızlar romanı, insanı daha ilk sayfasında sarıp sarmalıyor ve her sayfasında dolu dolu işlenen konusuyla okuru kendine hayran bırakıyor. Peyami Safa, kişilik tahlillerini ve psikolojik öğeleri öyle ustaca sayfalar arasına gizliyor ki okuyucuyu hiç sıkmadan kitabın okunmasını sağlıyor ve takdiri hak ediyor. Kitabın özetine gelecek olursak; Mebrure, Kurtuluş Savaşı'nın son dönemlerinde Yunan askerlerine esir düşmüş ve kızını da koruyabilmek için arkadaşlarına emanet ederek ortadan kaybolmak zorunda olan Tuhafiyeci İhsan Efendi'nin kızıdır. Babası ortadan kaybolunca ne yapacağını bilemeyen Mebrure, tek çareyi İstanbul'a gitmekte bulur fakat orada da sığınabileceği tek yer, uzaktan akrabaları Nazmiye Hanım'ın evidir. Bu durumdan çok memnun olmasa da el mahkum katlanmak zorundadır. Sığındığı bu evde yaşayanlar Batılılaşmayı çok da iyi anlayamayan ve ahlak yoksunu olan insanlardır, öyle ki ilk zamanlar Mebrure'yi kendilerinden çok aşağılık görmüşlerdir. İlerleyen zamanlarda evin oğlu Behiç, Mebrure'ye zorla fiziksel temasta bulunmuştur. Evden atılacağı korkusuyla bunu kimseye açamayan genç kız, bir yandan da kendini bu oğlandan korumaya çalışmaktadır. Evin kabul gününde tanıştığı Nadir, Mebrure'ye hiç karşılık beklemeden babasını bulması için yardım etmeye çalışır. Nadir, Mebrure'nin İstanbul'a geldiğinden beri gördüğü belki de tek iyi insandır. Ona güvenerek babasını bulmak adına çeşitli girişimlerde bulunmuşlardır. Bu süreç içinde Nadir'in bir arkadaşı olan Fahri ile de tanışma fırsatları olmuştur. Fahri; annesi babası olmayan, İstanbul'un bir köşesinde viran bir evde yaşayan gariban bir oğlandır. Birkaç görüşme sonucu bu oğlan, Mebrure'ye abayı yakmıştır. Aynı zamanda bu ilerleyen günlerde evin oğlu da Mebrure'yi elde etmeyi planlamaktadır. O zamanki sevgilisi Belma'yı bile kirli bir mendil gibi fırlatıp atmıştır. Mebrure'ye ise babasına bulmaya dair çok iddialı sözler verip kendisine olan aşkını ilan etmiştir. Mebrure de son zamanlarda Behiç'te ki ahlaki değişimlere aldanıp derhal teklifini reddetmemiş ve düşünmek istediğini bildirmiştir. Ona rağmen ev ahalisi hemen gelin güvey olup kendi kendilerine Mebrure ile Behiç'in evlenme düğünlerini planlamaya başlamışlardır. Bu olayları duyan Belma'nın abisi Salih, zaten daha önceden bu aileye sinirli olduğundan daha da fazla sinirlenmiş ve çileden çıkmıştır; hatta o kadar ki delirip bir hastaneye yatırılmıştır. Aynı zamanda Belma da derdinden yataklara düşmüş ölümünü beklemektedir. Mebrure'nin ise aklı hala karışıktır. Fahri'ye karşı o da boş değildir aslında, fakat Behiç çok büyük zaafı olan babasını bulma konusunda kendisine kesin sözler verdiğinden ondan da vazgeçememektedir. Zaten ortada bir aşk söz konusu değildir. Fahri çok fakir olduğundan Behiç'in ona sağlayacağı imkanları sağlayamayacağını düşünerek zaten henüz büyümemiş olan aşkını kalbine gömer. Düğün hazırlıklarının devam ettiği günlerden birinde yine babasından haber var mı diye sık sık uğradığı babasına telgraf gönderilen binaya uğrar. Orada da Nadir ile karşılaşır. Nadir Mebrure'yi kolundan tuttuğu gibi apar topar Belmaların evine getirir ve Belma'nın onunla çok acil konuşmak istediği şeyler olduğunu söyler. Hiç zaman kaybetmeden ölüm döşeğinde olan kızın odasına giren Mebrure, kızdan duydukları sonrasında büyük bir şoka uğrar. Evleneceği adam olan Behiç'in Belma'dan gayrimeşru bir çocuğu olduğunu ve Behiç'in bu çocuğun doğmasını bile istemediğini öğrenir. Bu yetmezmiş gibi bir de çocuk doğunca Behiç'in bu çocuğu diri diri gömdüğünü öğrenince çok şaşırır. Eve gidip derhal düğün hazırlıklarını iptal ettirir ve Behiç'in bu hareketlerinden haberi olmayan ailesi, Behiç'e sırt çevirirler. İlerleyen günlerde Mebrure babasını bulur. Genç kız bu duruma çok fazla sevinir ve babasıyla derhal aşık oldukları Anadolu topraklarına doğru yola çıkarlar. Yanlarına ise Fahri'yi alırlar. Mebrure ve Fahri, birbirlerine ait olduklarını anlamışlardır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/stephen-king-dirilis", "text": "\"Sonra hepsi şarkı söylemeye başladı. Doğum günü şarkısıydı ama sözlerini değiştirmişlerdi. 'Bir şey oldu SANAAA! Bir şey oldu SANAAA! Bir şey oldu, sevgili Jamie, bir şey oldu SANA!' Ve çığlık atmaya başladım.\" Stephen King'in yakın zamanda çıkan kitabı Diriliş, yazarın sıkı takipçilerini tatmin eder mi bilmiyorum ama King'in klasik tarzından uzakta olduğu bir gerçek. Her zamanki gibi doğaüstü öğeler kullanılmasına rağmen gayet somut bir gerçek olan elektriğin de bu öğelerle uyum içerisinde kullanılması kitabın farklı yanlarından sadece biri. Stephen King önceki kitaplarıyla çıtayı üste koyduğu için olsa gerek, Diriliş zevkle okunan herhangi bir romandan çok farklı olmayan bir yapıya sahip olduğunu hissettiriyor; hatta zaman zaman ana karakterin hayat akışının asıl hikayenin önüne geçmesinden okuyucu sıkılabiliyor. Kitapta tahmin edilebilen bazı kısımlar da okuma keyfine çok pozitif etkiler sağlamıyor. Son sayfalarda bizi hayata dair soru işaretleriyle bırakan kitap, yine de okuyucuyu huzursuz etmeyi başarıyor. Ölüm üzerine düşünceler üzerinden bu huzursuzluğu yaratmayı başaran King, bu olumsuzluklara rağmen okunabilir ve akılda kalıcı bir kitapla daha karşımıza çıkıyor. Kitapta geniş ailesiyle bir kasabada oturan Jamie'nin küçük yaşlarda o zamanlar bir rahip olan Charles Jacobs'la tanışmasından itibaren yaklaşık 50 yıl boyunca başına gelenler anlatılıyor. Charles Jacobs 20'li yaşlarda, güzel bir karısı ve Morris adında bir çocuğu olan zeki bir adamdır. Rahip Jacobs, elektriğe özel bir ilgi duyar ve çocuklara din hakkında öğretiler vermek amacıyla zaman zaman elektriği de kullanır. Onun bu küçük gösterileri esnasında piyano çalarak ona destek olan karısı ve minik oğlu hep yanındadır. Minik oğlu, sürekli rahibe gelen çocukların peşine takıldığından 'Kuyruk Morris' lakabını almıştır. Küçük numaralarla çocukları etkileyen rahip, işleri o kadar ilerletir ki Jamie'nin abisi sesini kaybettiğinde onu elektrikli bir tedaviyle geri getirmeyi başarır. Jacobs ve Jamie arasında o günlerde başlayan yakınlaşma, yakınlarda gerçekleşecek olan korkunç bir olayla gölgelenecektir. Rahibin karısı ve oğlu korkunç bir trafik kazasında feci şekilde ölürler. Bu acı haberi vermek de Jamie'nin annesine düşecektir. Bu olaydan sonra oldukça sarsılan rahip günler sonra kilisede 'korkunç vaaz'ı vererek kaderine kahredecek ve Tanrı'nın olmadığını, her şeyin bir yalandan ibaret olduğunu söyleyecektir. Bu olaydan sonra kiliseden kovulan rahibi Jamie uzun süre görmeyecektir. Yıllar sonra; Jamie ilk aşkını yaşamış, bir müzik grubunda çalmaya gitar çalarak turnelere çıkmaya başlamış ve bir uyuşturucu bağımlısı haline gelmişken eski rahiple tekrar karşılaşırlar. Uyuşturucu bağımlılığı ve sorumsuzluğu yüzünden gruptan atılan Jamie, beş parasız ve hasta bir halde bilmediği bir şehrin sokaklarında dolaşırken Charles'ın gösterisiyle karşılaşır. Elektrik konusunda kendini oldukça geliştiren Charles, artık göz alıcı gösteriler yapıyordur. Gösteriyi izlerken şaşkına dönen Jamie, bir yandan da hastalığa dayanamayarak bayılır. Gözlerini açtığında eski rahibin karavanındadır. Rahiple tekrar yolu kesişen Jamie, uzun bir karar sürecinin sonunda bağımlılığı için elektrikle tedavi olmayı kabul eder. Tedaviden sonra Charles ona bir müzik kayıt stüdyosunda bir iş de bulacaktır. Fakat kısa bir süre sonra Jamie tedavinin yan etkilerini görmeye başlar. Bazen kendini kaybedip koluna kalem saplamaya çalışmakta, bazense çok korkunç rüyalar görmektedir. Zamanla yan etkiler hafiflese de Jamie eski rahibin tedavi ettiği diğer kişilerde de anormallikler olduğunu fark eder. Bazılarında bu etkiler çok daha ileriye gitmektedir, akıl hastalığı ve intiharla sonuçlanabilmektedir. Yıllar sonra tekrar Charles'a rastladığında artık o 'diriliş' isimli seanslar yapmakta ve bu seansa gelenleri elektrikle tedavi etmektedir. Ama Charles'ın bunu inanmamasına rağmen din adı altında yapması Jamie'yi ve eski rahibin daha önce iyileştirdiği kayıt stüdyosunun sahibini şüphelendirir. Bir süre sonra Jamie, Charles'ın aslında çok daha büyük bir şeyin peşinde olduğunu keşfedecektir. Diriliş Konusu Stephen King gibi mükemmel bir yazarın kendisini içine soktuğu durum hem okurlarını üzüyor hem de oldukça fazla şaşırtıyor diyebiliriz. Dünya klasikleri arasında girmiş romanları bulunan, kitapları sürekli beyazperdeye uyarlanan bir yazarın daha fazla para kazanmak için özentisiz her yıl kitap yayınlama çabasını pek anlayamıyorum. Yazarın son zamanlarda çıkan hiçbir kitabı yeterli beğeniyi toplayamadı ve çok sıradan bulundu. Bu yüzden bir ara yazarlığı bırakır gibi oldu fakat yeniden yazmaya başladı. Böyle bir hayal gücü olan bir yazarın bu kadar basit kitaplar çıkartması gerçekten çok şaşırtıcı. Akla gelen tek neden olarak ise yayınevinin baskısı ile kısa sürede roman yazmaya zorlanması diyebiliriz. Diriliş, orijinal adı ile Revival da hayal kırıklığına neden olan Stephen King'in son kitabı. Aslında kitap önceki romanlara bakılınca daha iyi diyebiliriz fakat Stephen King'in son zamanlarda aldığı eleştirilere karşı yaptığı kitabı acayip bir sonla bitirmesi kitabı biraz farklı kılsa da Stephen King'in artık kendi içgüdüsü ile yazmak yerine çevresindeki baskılar ile yazdığının da kanıtı gibi."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/stephen-king-kitaplari", "text": "21 Eylül 1947 doğumlu olan Dünya edebiyatının yaşayan efsanelerinden biri olan Stephen King kitap ile korkutmayı başarabilen yazar olarak da tanınmaktadır. İlk romanı olan Göz 1974 yılında yayınlanmış ve o günden beri 100'e yakın roman yazmış, romanlarının hemen hepsi beyazperdeye ya da televizyon dizisine uyarlanmış, 200'e yakın kısa hikayeler yazmıştır. Stephen King yazarlık kariyerine daha okul yıllarında başlamıştır. Okul gazetesinde makaleler yazan ve izlediği filmlerden esinlenerek kısa hikayeler yazan Stephen King, İngilizce üzerine Üniversite eğitimini tamamladıktan sonra gazeteci olarak kariyerine başlamıştır. Kısa hikayeler yazarak satmaya başlayan ünlü yazar bu şekilde geçimini kazanmaya çalışmıştır. Mezun olduktan sonra kısa süreliğine öğretmenlik de yapan Stephen King, bu süre zarfında ilk romanı olan Göz üzerinde de çalışmıştır. 1973 yılında ilk romanının kabul edilmesi ile resmen yazarlık kariyerine başladı. Göz kitabını tamamladığında hikayeyi yeterli bulmayıp çöpe atmış fakat eşinin desteği ile üzerinde gerekli düzeltmeleri yapıp yayınlanmasını kabul etmiştir. Daha sonra Korku Ağı romanını kaleme almış fakat istediği başarıyı elde edememiştir. Yazarlık kariyerinin yanında senaryo yazarlığına da yöneldi ve birçok film de televizyon serisinde görev aldı. Aynı zamanda dergilerde yazmaya ve danışman olarak çalışmaya devam etti. Stephen King asıl çıkışını Kara Kule serisinin ilk kitabı olan Silahşör ile yaptı. Kitap ilk başlarda az sayıda basıldı ve bulması oldukça zordu. Fakat okuyanların beğenmesi ve şiddetle tavsiye etmesi ile bir anda en fazla aranan kitap haline geldi. Kısa sürede tüm Amerika'da en fazla satan kitap haline geldi."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/stres-ve-stres-yonetimi", "text": "Stres ve Stres Yönetimi Günlük yaşamımızda çok farklı deneyimler ediniyoruz. Farklı yaşam olayları ve kişilerle karşı karşıya kalıyoruz. Tüm bunlar karşısında fiziksel ve psikolojik birtakım tepkiler veririz. Bu tepkilerin bazıları olumlu bazıları da olumsuz olabilmektedir. Olumsuz tepkilerden biri de stres olabilmektedir. Kimi zaman da optimal düzeyde stres kişiyi başarmaya iten başarıya götüren önemli bir unsurdur. Stresin kalp atışında hızlanma, ağız kuruluğu, terleme, çeşitli bölgelerde ağrı, yorgunluk, çökkünlük gibi bazı fiziksel belirtileri vardır. Ancak bu belirtileri kontrol etmek mümkün olabilmektedir. Stres yönetimi herkesin başaramadığı ama düşündüğümüzden daha kolay olan çeşitli baş etme şekilleri anlamına gelmektedir. Bireysel stres kişilerin hayalleri, istekleri, gereksinimleri, karakter, mizaç, ve kişilik özelliklerinden oluşur. Çevresel stres hayatımızdaki değişikliklerden oluşur ve yaşadığımız çevre de önemli bir stresördür. Örgütsel stres çalışma hayatımızla ilgili ortaya çıkar. Örgütsel stres işle ilgili beklentinin doğurduğu tepkidir. Gelişimsel stres yaşamın ilk yıllarına ait içsel streslere denir. Bu streslerin nedenleri yaşamın ilk yıllarındaki beslenme bozuklukları, uyuma güçlükleri ve arkaid olarak adlandırılan kalıtımsal korkulardır. Yaşanılan döneme has psikolojik özellikler normal stres düzeyini aşacak kadar zorlayıcıdır. İç stresler bireyin gelişimi ve olgunlaşmasıyla ilgili olduğundan kaçınılması pek de mümkün değildir ve yaşam için gereklidir. Dış stresler ise yaşamla ilgilidir. Kişi doğduğu andan itibaren bakıma muhtaçtır. İç streslerin karşılanmamasından dolayı dış stresler ortaya çıkabilmektedir. Genelde kişinin kontrolünde olmayan çevreyle ilgili streslerdir. En belirgin fiziksel belirtiler; terleme, sindirim bozukluğu, nefes darlığı, baş ağrısı, tansiyon yükselmesi, yorgunluk, alerji ve mide bulanması şeklindedir. Zihinsel olarak ise karamsarlık, can sıkıntısı, fobiler, ilgi eksikliği, dikkati toplayamama vb. belirtiler seyreder. Psikolojik olarak yansıması, sinirlilik ve kaygı, çevreye karşı agresif davranışlar, özgüven kaybı şeklinde görülmekle birlikte zamanla çözümlenmediği takdirde depresyona yol açabilmektedir. Stres süreci üç boyutta ilerlemektedir: Alarm aşaması, sempatik sinir sisteminin etkisiyle savaş ya da kaç tepkisi yaratır. Kişi stres kaynağıyla yüzleşmeyi ya da kaçmayı seçer. Kalp çarpıntısı, nefes hızında değişimler, kan akışının hızlanması bu aşamada kendini göstermeye başlar. Alarm aşamasını uyum ya da direnme aşaması izler. Stres kaynağına uyum sağlanırsa her şey normale döner. Bedensel rahatlama görülür, kas gerilimi azalır. Direnme aşamasında kişi stresli bir bireyin özelliklerini gösterir. Belirli bir süre durum devam eder. Direnme aşaması sonuçsuz kaldığında ya da çok uzadığında kişi tükenme evresine geçebilir. Cesaret kırılır, davranışlarda sapmalar görülür ve psikosomatik belirtiler ortaya çıkabilir. Stres kaynağı kabullenilmiştir fakat etkin mücadele söz konusu değildir. Kişi başka stres kaynaklarına da açık hale gelir. Günlük yaşamımızda stres kaynakları olarak trafik, iş yaşamındaki rekabet, maddi problemler, sağlık sorunları, ailesel faktörler, küresel ısınma ve çevre kirliliği doğrudan ya da dolaylı olarak strese yol açmaktadır. Savaş, göç, terör, doğal afet ve salgın hastalık gibi evrensel sebepler de mevcuttur. Yaşamdaki kimi değişiklikler de stres kaynağı olabilmektedir. İş değiştirme, emekli olma, hamilelik, sınav, yakınını kaybetme vb. şeklinde yaşamın farklı dönemlerindeki değişimler de strese yol açabilmektedir. Stres hayatımızın her anında ve her alanında ortaya çıkan kaçınılmaz bir gerçektir. Önemli olan stresi ortadan kaldırmak değil, yaşamın gerçeği olan stresi kabul edip baş ederek verimli bir yaşam sürmektir. Çeşitli yöntemlerle stresin kişi üzerindeki baskısı azaltılır ve kişinin daha sağlıklı tepkiler geliştirmesi sağlanır. Birincil değerlendirme sürecinde kişinin yaşamında stresin yerine artılarına ve eksilerine bakılır. İkincil değerlendirmede kişinin durumuna uygun yöntem seçilir ve kaynakların ulaşılabilirliğine dikkat edilir. Stres yönetimi bir anlamda 'yaşam tarzı yönetimidir çünkü stres yaşamın bir parçasıdır. Stresi yönetmeye karar vermek demek; bireyin duygusal, fiziksel ve psikolojik yaşam kalitesini ve baş etme stratejilerini iyileştirmeye karar vermesi anlamına gelmektedir. Braham'ın geliştirdiği DKBY , bireylerin yaşadıkları stresi kontrol altına almaları, yönetmeleri için geliştirilen dört aşamalı bir modeldir. İlk adım olan değiştir aşamasında stres yaratan durum değiştirilmeye çalışılır. Kontrol edemediğimiz durumlarda ise modele göre kabul et aşamasına geçmemiz gerekiyor. Boş ver evresinde değiştiremediğimiz durumu hayatımızın merkezinden alıyoruz. Değiştirmek için harcadığımız enerjiyi farklı yönlere çeviriyoruz böylece saplantıdan kurtuluyoruz. Yaşam tarzını yönet evresinde ise kendimizi iyi hissedecek yolları hayatımıza empoze ediyoruz. Egzersizler, meditasyon, rahatlama sağlayan ilişkiler kurmak bu yollara örnek verilebilir. Fiziksel olarak yapılabilecek birtakım egzersizler mevcuttur. Kişinin stres durumlarında gerçekleştirebileceği nefes egzersizleri kişiye öğretilir. Kişi bu egzersizler sayesinde gevşemeye çalışır. Kişi için fayda sağlayacak olan basit ritüeller geliştirmesine de yardım edilir. İçinden sayma, herhangi bir nesneyi sıkma bırakma tutma, ortamdan kısa süreliğine uzaklaşma, rahatlatan içsel konuşmalara yer verme stres için etkili olabilecek ve oldukça çeşitlendirilebilecek bir takım davranış biçimleridir. Bazı kişiler dua ederek rahatlamayı da seçebilmektedirler. Dua etmek küçüklükten beri çoğumuza öğretilen bir rahatlama yöntemidir. Kendimizden daha güçlü ve çözüm sağlayacak varlık tarafından dinleniliyor olma fikri hepimiz için rahatlatıcı olabilmektedir. Çevremizdeki insanlara kin beslemek, nefret etmek bize yalnızca yük olacak davranış biçimleridir. Karşıdaki kişide hiçbir şeyi değiştirmez ve hiçbir rahatlama sağlamaz. Affetmek son yıllarda psikolojik araştırmaların da ilgisini çekmektedir. Kişi bağışlama yoluna giderek aslında kendisi için büyük bir iyilik yapmaktadır. Meditasyon bizlere sunulanın aksine değişik ortamlarda değişik kıyafetlerle yapılan bir eylem değildir. Bireyin zihnini rahatlatma biçimidir. Meditasyon sırasında beynimizin sağ yarısı ile çalışırız. Meditasyon için kendinizi rahat hissettiğiniz bir şekilde tutun. 30 sn. boyunca derin nefes alın ve zihninizin sakinleşmesi için kendinizi yönlendirin. Sakin ol, odaklan vb. talimatlarla sakinliği sağlayın. İLGİLİ KİTAPLAR Mutluluk Psikolojisi ve Stresle Başa Çıkma- Nevzat Tarhan İnsan bedensel ve ruhsal olarak her an dışarıdan gelecek etkilere açıktır. Hatta bazı durumlarda ruhsal halini tümüyle bu uyaranlar belirleyebilir. Çünkü her bir etki ve uyaran insanın bedensel ve ruhsal dengesini düzenini uyumunu etkiler. İnsanın içindeki mekanizma bilinçli ya da bilinçsiz olarak bu dengeyi koruyan sistemler dengeyi ve uyumu sağlamak sürdürmek için sürekli çaba harcar. Bu çabaların yetersiz kaldığı noktada da stres ortaya çıkar. Kitapta hem insanın stresle olan ilişkisine hem de stresi nasıl mutluluğa dönüştüreceğimize odaklanıyor. Bu mücadele esnasında insanın kendi kişiliğini karakterini daha iyi tanıması gerektiğini vurgulayarak aslında tümüyle bize özgü bir mücadele yolu çizmiş oluyor. Sahip Olduğunuz Stresi Doğru Kullanmak- Kelly McGonigal Kelly McGonigal, stresle ilgili bildiğiniz her şeyi unutacağınız bu kitabında yepyeni bir bakış açısına dikkat çekerek stresin olumlu taraflarını ortaya koyuyor ve stresten nasıl faydalanabileceğiniz konusunda size yol gösteriyor. Yazar, stresi anlamanın, kabullenmenin, kucaklamanın, hayatınızın her anında fark yaratabileceğini, stres hakkındaki düşüncenizi değiştirdiğinizde vücudunuzun strese karşı tepkisini de değiştirebileceğinizi yaşamsal hikayeler ve bilimsel bulgularla ortaya koyuyor. Kitap, stresten kurtulmanız değil, stres altındayken de daha iyi hissedebilmeniz ve çok daha fazlasını başarabilmeniz için sizlere rehberlik ediyor. İş Yaşamında Stres- Doç. Dr. Güler TOZKOPARAN Stresin, iyi yönetildiğinde harekete geçirici ve motive edici etkisi nedeniyle davranış ve sonuçlara olumlu yansımaları söz konusu olurken, iyi yönetilemediğinde ise tam tersi bir etkisi ortaya çıkmaktadır. Bu kritik dengede, bireylerin stresi tolere etme düzeylerinin önemli olması kadar işletmelerin stresle mücadele konusunda aldığı önlemlerin de büyük rolü vardır. Ancak uygulamada, ne yazık ki yöneticilerin çoğu, stres kaynaklarını ya görmezden gelmekte ya bu stres kaynaklarının hiç farkına varamamakta ya da çok geç farkına varmakta, farkına vardığında ise önlem alma konusunda geç kalmaktadırlar. Stresle mücadele konusunda geç kalınmasının maliyetinin ise çok yüksek olduğu, yapılan araştırmalarla da kanıtlanmış durumdadır. Bu nedenle öncelikle stres kaynaklarının tanınması, konuyla ilgili önlem alınmasında anahtar rol oynamaktadır. Böylece, 'sivrisineklerle uğraşmak yerine bataklığı kurutmak' metaforunda olduğu gibi, görünen sebeplere değil kaynağa yönelik önlemler alınarak yaşanan sıkıntıların giderilmesi daha akılcı ve kalıcı olacaktır. Bu doğrultuda çalışmada, öncelikle stres olgusu açıklandıktan sonra, stres kaynaklarının neler olduğu, sonuçları ve stresin azaltılması konusunda yardımcı olacak yöntem ve teknikler detaylı şekilde anlatılmıştır. Stres Yönetimi- Arthur Rowshan Stres Yönetimi, yaşamımızda stresin rolüne olumlu bir bakış geliştiriyor. Kişisel stres belirtilerimizi nasıl tanıyacağımızı öğretiyor, stressiz bir yaşama bütüncül bir yaklaşım sunuyor. Stres danışmanlığı deneyimine dayanarak Rowshan, stres yönetiminin dört boyutunu keşfeder; manevi, zihinsel, duygusal ve fiziksel boyutlarını. Meditasyon, olumlu içe dönük konuşma, görsel imajinasyondan, diyet, nefes alma, gevşeme tekniklerine kadar kendini algılama ve ruh hali yönetimi, iletişim ve problem çözme, eğlence ve mutluluğa ait ipuçlarıyla birlikte Rowshan stres ve belirtileriyle başa çıkabilmek için kolayca uygulanabilecek tekniklerin ve zihinsel becerilerin geniş bir yelpazesini sunuyor. Günlük yaşamın dinamiğine çok uygun pratik önerilerle olduğu kadar, örneğin sevilen bir kişinin ölümü gibi özel yardım gerektiren durumlarla ilgili işe yarayan öneriler ve yeni fikirlerle dolu bir kitap. 3K Tekniği ile Öfke ve Stres Yönetimi- Nedim Taktak Stres, insanoğlunun yaratıldığı günden itibaren varlığını hissettiren ve herkesin günlük yaşamında karşılaştığı bir durumdur. İnsanların büyük bölümü, kendilerine özgü stres tanımlarına ve sonuçlarına sahiptir. Eğer sıkıntılarımızı her zaman taşırsak, er ya da geç taşıyamaz duruma geliriz, yükler gittikçe artarak daha da ağır gelmeye başlar. Yükümüzü ara sıra bırakmalı, dinlenip tazelendikten sonra yolumuza tekrar devam etmeliyiz! İLGİLİ FİLMLER Jagten Lucas, geçirdiği zor boşanma döneminin ardından hayatını düzene koymaya çalışır. Kreşte bir iş bulur ve yeni bir kız arkadaş edinir. Her şey yolunda gitmeye başlarken kasabada hiç beklemediği bir dedikodu yayılır. Lucas, kendisini bir savaşın içinde bulur. Waking Life Hayat, meditasyon, kontrol edilebilir rüyalar üzerine bolca felsefeyle izleyiciye dokunan bir animasyon. Hayatın anlamı, evren ve gerçeklik olgularını tekrar tekrar düşündüren, her seferinde farklı bir cevap bulduran, izlemeden ölmemek gerek dedirtenlerden. Office Space Peter, orta yaş bunalımına girmiş ve oldukça sıkıcı bir şirkette çalışan bilgisayar programcısıdır. Ne özel hayatı ne de işi yolunda gitmektedir. Bir gün meditasyon yapmaya karar verir. Meditasyon sırasında olaylar öyle bir gelişir ki Peter, kendini hiç beklemediği değişimin içinde bulur. The Company Man Bobby'nin iyi bir işi, mutlu bir evliliği ve güzel bir arabası vardır. Bir gün çalıştığı şirketi küçülme kararı alır ve arkadaşları ile birlikte işten çıkarılırlar... Amerika ve sonrasında dünyayı etkileyen ekonomik krizin yarattığı çaresizlik ve değişen hayatları konu alan başarılı bir yapım. Le Capital Avrupa'nın en büyük bankalarından birisi olan Phoenix Bank CEO'su Jack Marmande hastalanınca, onun sağ kolu olan, genç ve hırslı bankacı Marc Tourneuil yönetimin başına getirilir. Bankanın Amerikalı yatırımcılar tarafından satın alınmasının gündeme gelmesiyle birlikte tam bir kurtlar sofrasına dönen ortamda, Marc zekice taktikler ve stratejiler geliştirerek bu işin içinden çıkmaya çalışacaktır. Headspace Meditasyon Rehberi Netflix'in 10 bölümlük mini dizisinin oldukça başarılı olduğu görüşündeyim. Animasyonlar ve seslendirmeler eşliğinde başlangıç seviyesinde meditasyonla tanışmak isteyenlere güzel bir alternatif olacaktır. KAYNAKÇA Güçlü, N. (2001). Stres yönetimi. G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 21, Sayı 1 (2001) 91-109. Yorumlar"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/su-cilgin-turkler", "text": "20. yy.da dönemin büyük güçleri olan Emperyalist devletlere karşı yapılan mücadeleyi anlatan bu muhteşem roman Turgut ÖZAKMAN'ın çok büyük emeği ve uzun süreli çalışması ile Türk Tarihine kazandırılmış bir başyapıt. Kurtuluş Savaşını ve Milli mücadele ruhunu anlamak adına, NUTUK'TAN sonra her Türk'ün okuması gereken bir kitap. Çok fazla canlı tanık ile on yılı aşkın bir süre ile röportaj yapan ÖZAKMAN, canlı tanıkların yanı sıra yüzlerce tarihi belgeyi tarayarak, tarih kitaplarında henüz hiç yer almamış bilgilere yer vermiş. Kitabı okurken Atlarımızın mücadeleci ruhunu, tüm imkansızlıklara karşı verilen mücadeleyi duyumsarken gözyaşlarıma hakim olamadım. Görünen düşmanlar İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Ermeniler, Yunanlılar... Birde buzdağının görünmeyen yüzünde; İstanbul Hükümeti ,Hilafet ve Saltanat yanlısı din adamları, İngiliz, Amerikan, Fransız mandası isteyen Osmanlı aydınları Ankara Hükümeti ile birlikte gibi hareket eder görünüp, dış güçlerle gizli anlaşma yapanlar, farklı planlar kuranlar... Görüldüğü gibi düşman her yerden saldırırken, bir an olsun umutsuzluğa kapılmayan Mustafa Kemal ATATÜRK gibi bir lider kaç ulusun başına nasip olur? Ne kadar şanslı bir ulus olduğumuzu görelim ve yakın tarihimizi iyi öğrenelim. Bu kitap yıllardır sıkılarak okuduğumuz tarih kitaplarının çok ötesinde. Tüm yaşanılanları bir film gibi gözler önüne seriyor. Mutlaka alıp okunmanızı tavsiye ediyor ve kitabın özeti ile sizleri baş başa bırakıyorum... 1918 Yazında tahta geçen 36.padişah VI. Mehmet Vahdettin tahtının geleceğini dönemin süper gücü olan İngiltere'ye bağlıyordu ve bir an önce yönetimi devralmalarını istiyordu. Tüm ordular terhis edilmişti. İngiltere ise bir tampon devlet olarak gördüğü Yunanistan'ı Osmanlı topraklarının varisçisi addetmişti. Yunan orduları Ege bölgesine geldi ve kanlı bir kıyım başladı. Yüzyıllardır devam eden barış sona erdi. Daha önce İtalyanlara vaat edilmiş olan İzmir Bölgesinin Yunanistan'a verileceği resmen açıklandı. Yunanistan'ın Megae İdea hayali bu küçük devletin yayılmacı politikasını alevlendirdi ve akabinde Yunalılar İzmir'i işgal ettiler. Hasan Tahsin'in düşmana ilk kurşunu sıkması ile düşmana karşı verilecek olan amansız mücadele başlamış oluyordu. Mustafa Kemal 9.kol ordu komutanı olarak 19.Mayıs 1919 günü Samsun'a çıktığında, Türk mücadelesini Times dergisi; Tüm cihan kuvvetlerine karşı bir milli mücadele ruhunu başlatmanın çocukça bir hayalden öteye geçemeyeceğine değinerek sayfalarında yer verdi. Adeta bu direnişi alaya aldı. Sadece yabancılar değildi bu direnişi hayalci bulan. Umudu Amerika'da, İngiltere de Fransa'da arayan dönemin aydınları büyük bir kibirle karşılarlar bu direnişi. 12 Ocak 1920 'de Ankara'nın baskısı ile Milli Ant kararlarını İstanbul Hükümeti kabul etti. Milli Ant'ın özü şuydu.Bölünmez, bağımsız, çağdaş bir Türkiye. Vahdettin Sadrazamlığa Damat Ferit'i getirdi ve Milli Mücadelecilere isyancı gözüyle bakarak onları durdurmalarını istedi. Damat Ferit, Dürrizade Abdullah Efendiye bir fetva yayınlattırdı. Milli Mücadeleye katılanların günahkar olduklarını, milliyetçileri öldürmenin caiz olduğunu yazdırdı ve bu fetvaları Ermeniler, Yunanlılar ve Hürriyet ve İtilaf partisinin adamları tarafından her yere dağıttırdı. Birçok milletvekili ve subay İstanbul'dan kaçarak Ankara'ya geldiler. Bu grubun arasında; Dr. Adnan ADIVAR, Halide Edip ADIVAR, Albay İsmet Bey, Yunus NADİ, Harbiye Nazırı Fevzi ÇAKMAK yer almaktaydı. 23 Nisan 1920 'de Türkiye Büyük Millet Meclisi, Son Osmanlı Mebuslar meclisinden katılan milletvekilleri ile birlikte açıldı ve Milli Antta belirlenen amaçları gerçekleştirmek üzere tüm gücüyle çalışmaya başladılar. Bu arada İstanbul Harp divanı Mustafa Kemal ve kadrosunu idama mahkum etti. Vahidettin bu kararı hemen onayladı ve ayrıca Mustafa Kemal'in rütbesini yarbaylığa indirdi. Bununla da yetinmeyen İstanbul Hükümeti, Yunan Ordusunun ilerlemesi için hutbe okutturdu. Dua edilmesini istedi. Trakya, Balıkesir, Bursa, Uşak illerine kadar ilerleyen Yunanlılara açıkça destek verdi. Yunanlıların ilerleyişi Hükümetimiz programına uygundur.Denildi. İngiltere'nin bütün isteklerine boyun eğen İstanbul hükümeti, tarihte eşi benzeri görülmemiş maddeleri ile ün salmış SEVR anlaşmasını da kabul etti. Bu anlaşma ile özetle artık Türkiye, Türk hakları diye bir şey kalmayacak, bu büyük millet, İngiltere ne isterse onu yapacaktı. Anadolu toprakları, Fransa, İngiltere, İtalya, Yunanistan, Ermenistan'a pay edilecek. Boğazlar ayrı bayrağı bulunan bir milletler komisyonunca idare edilecek. Kapitülasyonlar ağırlaştırılarak uygulamaya konulacaktır. Başkan Lloyd GEORGE Türkler tarih sahnesinden siliyor diye üzülecek değiliz. Açıklamasını yapar.(The Times 25.05.1920) Bu sırada Doğu Cephesinde bulunan Kazım KARABEKİR Paşa, Ermenileri Doğuda yenilgiye uğratır. Sarıkamış ve Kars'ı geri alır. Artvin ve Gürcistan'ı barışçıl yolla geri alır. Dolayısı ile bir cephe kapanır ve Sovyetler Birliği ile bağlantı kurulur. Batı Cephesinde ise Yunan Orduları, Bursa'dan Eskişehir'e doğru ilerlerken, Kuva-i Seyyehare adı verilen en kalabalık çetenin komutanı olan Çerkez Ethem, Türkiye Millet Meclisi'nin kurmak istediği düzenli orduya katılmak istemez ve ayaklanır. Henüz yeni kurulmakta olan Türk Ordusu bir taraftan Yunan ordusunu durdurmaya çalışırken diğer taraftan da Çerkez Ethem Ayaklanması ile uğraşır. Ne sayısı ne teçhizat bakımından yeterli olmayan Türk Ordusunun başarısız olmasını temenni edenler az değildir. Bütün bunlara rağmen Türk Ordusu Yunan Ordusu püskürtür. (6-11 Ocak I.İnönü Savaşı) Ethem Yunanlılardan yardım ister ve Yunan Ordusuna tabi olur. Bütün bunlara rağmen Yunan ordusunu bozguna uğratan Türk düzenli ordu birliklerine ve TBMM Hükümetine halkın güveni artar. Ankara da mecliste tartışmalara rağmen, anayasa şartnameleri onaylanır. Bunlardan bir tanesi doğrudan rejim ile ilgilidir. Her ne kadar saltanatçıları ve hilafet rejimleri savunucularını ürkütse de Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir. Maddesi ile birlikte yeni ana yasa kabul edilir. Bu; Padişahın Allahın gölgesi olarak kabul edildiği, yüzyıllardır halkı kul olarak gören inancın yıkılması ve artık milletin kendi demokratik haklarını kazanarak yönetilmesi anlamına gelmektedir. Sevr Anlaşmasını uygulamaya koymanın zor olacağını anlayan Batılı devletler, şartların biraz daha yumuşatılmasını sağlamak amacıyla Londra'da bir konferans düzenlemeye karar verdiler. Bu konferansa Ankara Hükümetini de çağırdılar. Ethem ve ordusu İzmir'de Yunan ordusu lehine propagandalar yaparak, Batıya asla karşı koyulamayacağını düzenli teçhizatlı Yunan ordusu karşısında Türk ordusunun bir saat içinde bozguna uğrayacağını anlatmaya başladı. Osmanlı Türk aydınlarından olan Ali Kemal'de Batı güçleri karşısında asla başarılı olamayacağımızı, imkanlar ve gidişat neticesinde bu güçlere karşı koymanın anlamsız olduğunu anlatan demeçler verir. Bu sırada Londra'da bulunan dışişleri bakanı, Bekir Sami Bey, Fransızlarla barış yapılmasını sağlayacağını düşünerek gizli bir anlaşma imzalar. Ancak daha sonra bu anlaşma Ankara Hükümeti tarafından Milli Ant kararlarına aykırı bulunarak fesih edecektir. Tüm bunlar olurken Sovyet Rusya ile Türklerin görüşmelerinden rahatsızlık duyan Lloyd GEORGE savaşmaya zaten çok hevesli olan Yunanlılara tam destek verdiğini açıklar. Rusya ile Moskova Dostluk Anlaşması imzalanır. Boğazların ve İstanbul'un güvende kalması için bu cephelerde Türk ordusuna silah ve cephane yardımı yapmayı ve yılda on milyon ruble vermeyi kabul eder. Fakat Yunanlılar bu olumlu gelişmeyi engellemek, Karadeniz'den Türkiye'ye ulaştırılacak her türlü yardımı engellemek ve Karadeniz'i abluka altına almak amacıyla Karadeniz'e açılır. Böylece Londra Konferansı henüz sonuçlanmadan tarihin derin sularına gömülür. Batı kanadında ilerlemekte olan Yunan orduna karşı, Türk Askerleri; kuzeyde İnönü cephesinde mevzilenilir. Eskişehir demir yolları tamir edilerek iki büyük topun hazırlanması ile birlikte beklemedikleri bir direnişle karşılaşan Yunan Ordusu büyük bir darbe alır. Süngüsü olmayanlar, tüfeklerinin dipçikleri ile silahı olmayanlar ellerindeki her şeyi ortaya koyarak savaşır. Öylesine savaşılır ki 3. Tümenin 3.kolordusunun tüm komutanları ölür. Komutanlar da canları pahasına ileri mevzilerde savaşır. Her cephede canları pahasına, tüm güçlerini ortaya koyarak savaşmış bir milletin, azim ve kararlılığı ile kazandığı büyük bir savaştır KURTULUŞ SAVAŞI. Kimlerle Savaşıldı? Emperyalistlere karşı savaşarak; Türklerin hiçbir güce karşı boyun eğmeyeceğini, ispatlayarak, sömürgeci devlerin işgallerine karşı koydu. İstanbul Hükümetine karşı savaşarak; Türklerin asla esaret pazarlığı yapan, ülkesinin geleceğini düşünmeyen bir hükümetin parçası olmayacağının göstergesi oldu. Osmanlı Aydınlarına karşı savaşarak; Batı devletlerin hayranlığı içerisinde nemalanmaya çalışan, halkı aşağılayan zihniyete karşı koyarak milli benliğini yükseltti. Cahil Çetelere karşı savaşarak; çıkarlarına ters düştüğünde, vatan bütünlüğünü hiçe sayarak saf değiştirebilen hainlere karşı koydu. Din Simsarları ile savaşarak; dini politik ve kişisel çıkarlara alet eden zihniyete karşı koydu. Çağdışı Teokratik rejiminin kulluk anlayışı altında yüzyıllardır ezilmiş olan halkın, uyanışının bir simgesi olmuş, BÜYÜK BİR ONUR MÜCADELESİDİR KURTULUŞ SAVAŞI. Ne Mutlu Türküm diyene... Ne mutlu vatanının, ecdadının kıymetli hatırasını unutmayan Türk evlatlarına... Şu Çılgın Türkler Konusu Türk edebiyat dünyasının en fazla satan romanlarından bir tanesi olan Turgut Özakman'ın Kurtuluş Savaşını anlattığı Şu Çılgın Türkler ilk olarak 2005 yılında yayınlanmıştır. Çok uzun süre çok satanlar listesinde yer alan ve büyük beğeni toplayan kitap Kurtuluş Savaşı dönemini anlatan en iyi roman olarak kabul edilmektedir. Turgut Özakman, Şu Çılgın Türkler romanında ilk olarak 1914-1920 yılları arasında yaşananları ve Türkleri Kurtuluş Savaşına sürükleyen süreci okurlarına anlatmaktadır. Bu bölümden sonra Yunan Büyük Taarruzu adı altında Kurtuluş Savaşını anlatmaya başlayan ünlü yazar, bu bölüm boyunca Mecliste yaşananları, İnönü, Kütahya Eskişehir savaşlarının detaylarını okurları ile paylaşıyor. Daha sonraki bölümde Kurtuluş Savaşının kazanılmasını sağlayan Türk Büyük Taarruzu'nu anlatılıyor. Bu bölümde Büyük Taarruz ve öncesindeki hazırlık süreci detaylı olarak sunuluyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/su-sebahattin-ceylaner", "text": "\"Bir yakıt düşünün ki havayı kirletmiyor, çok ucuz, her yerde üretilebiliyor. Hiç bitmiyor... Dünya bu enerjiden Kıyamet'e kadar yararlanabilecek. Şu anda tün dünya bu enerjiye geçmek için çalışmalar yapıyor. Bizim tek hedefimiz Türkiye'yi hidrojen enerjisi konusunda öncü ülkelerden biri yapmaktır...\" \"Hidrojen enerjisi fikri dünya literatürüne ilk kez bir Türk tarafından geçirilmiş biliyor muydun? Nejat Veziroğlu; Sedat Bey'i yetiştiren kişi.\" Hacettepe Üniversitesi'nde Kimya profesörü Sedat Kıvılcım, Dünya'nın ihtiyaç duyduğu yeni temiz enerji kaynağı hidrojen üzerindeki çalışmalarını sonuçlandırmak üzeredir. Bu konuda önemli bir konferans vereceği sabah ortadan kaybolur. Asistanı Özgür, birçoğu şehir dışından gelen davetlilere konferansın iptal olduğunu açıkladıktan sonra hocayı bulmak üzere laboratuvara gider. Hocanın yerine kilidi kırılmış bir evrak dolabı, yerdeki gözlük ve kan izleri karşılar genç asistanı. Durumu polise anlattıktan sonra gönderilen ekiple laboratuvara tekrar girdiğinde ise ortada göze çarpan hiçbir şey yoktur. Sedat Hoca fark etmeden kimin düşmanlığını kazanmıştı? Ya da çalışmalarını, onu kaçırmayı göze alacak kadar önem veren kişi kimdi? EGM bunu nasıl gözden kaçırmıştı? İzleri yok ederek Özgür'ü yalancı çıkaranlar kimlerdi? Gizli deponun sırrı neydi? Gece yarısı bir eve hırsızlardan başka kim, hangi amaçla girerdi? Sedat Hoca'yı koruyan özel bir ekip, halinden memnun olmayan asistan, işe karışan polis memuru, meraklı bir yüksek lisans öğrencisi ve anıların içinde kaybolmuş bir genç... Polisiye romanları en sevdiğim kategoriler listesinde yerini özenle korumaya devam ediyor. \"Su\" kitabı uzun zamandan sonra okuduğum ilk yerli polisiye kitabıydı. Yazarın tek polisiye romanı olarak oldukça başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Ayrıca yalın dili beni diğer romanlarını da almaya teşvik etti. Kitaplarda birden çok karakterin ön planda olması olayı beni her zaman cezbeder ve bunu başarabilen yazarların zekasına hayranım. Bu kitapta da bu kadar çok karakterin eşit şekilde yer almasını ve kısa bölümlerin, bize her birinin hayatından kesitler sunmasını okumak kesinlikle çok zevkliydi. Kitapta bahsi geçen Nejat Veziroğlu'nun gerçekte yaşayan biri olması bence önemli ve ince bir ayrıntıydı. Sebahattin Ceylaner'in Su kitabının sayfalarının arasında kelimenin tam anlamıyla kaybolduğumu söyleyebilirim. Bazen nefes almayı unuttum bazen Servet'le birlikte Ankara trafiğinden sıkıldım; Özgür'le Hacettepe kampüsünü arşınlayıp \"h\" heykeli üzerinde düşündüm; Beyza ile Yıldız Amfi'yi, laboratuvardaki depoyu inceledim. Sedat Hoca ile akan suyu izlerken susadım, Aslı'yla kimyasal denklemleri anlamaya çalıştım, Münir ile operasyonu yönetip Ahmet ile geçmişin gölgelerinden kaçtım, Kemal'le kötü adamlardan kurtuldum, Musa ile nanoteknolojik kameraların sistemini kırdım."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/suc-detayda-saklidir", "text": "Sarı Surat olayında Holmes ona danışmaya gelen adamın telaşından ve heyecanından gizemli bir vaka olduğunu anlar. Adam isminin Grant Munro olduğunu üç yıldır evli olduğu karısında son zamanlarda bir gariplik sezdiğini ve yardıma ihtiyacı olduğunu söyler. Olay şöyledir; Karısı Effie Bay Munro'dan önce bir evlilik yapar ve kocasını erken yaşta kaybeder. Bay Munro ile tanıştıklarında aşık olup evlenirler. Başlarda her şey çok iyidir birbirlerini çok seven güvenen çift Effie'nin Bay Munro'dan yüklü miktarda para istemesi ile çıkmaza girer. Bay Munro parayı verir fakat daha önce hiç istemediği için de şüphelenir. Evlerinin yakınındaki köşke de yeni insanlar taşındığında karısını birkaç kez o köşkten çıkarken görür. Kendisi de köşkün camından suratı sarı bir insan silueti görür. Dayanamayıp eve girdiğinde tüm odaları dolaşmasına rağmen yaşlı bir kadından başka kimseyi bulamaz. İşler iyice içinden çıkılmaz hale gelince de soluğu Sherlock Holmes'un yanında alır. Sherlock olayın gizeminden çok hoşlanır ve doğrudan Bay Munro'nun evine gider. Sarı surat tekrar camda belirdiğinde içeri girmeye karar verirler. Effie ne kadar yalvarsa da Bay Munro onu dinlemez ve içeri girer. Gördüğü o sarı yüzün aslında yüzüne maske takmış bir çocuk olduğunu anlar. Maske çıkarıldığında altındaki çocuk siyahidir. Effie ağlayarak gerçekleri anlatır. O çocuğun kendi çocuğu olduğunu ve kocasının kabul etmeyeceğini düşündüğü için ondan sakladığını istediği parayı da bu köşkü almak için kullandığını anlatır. Daha önce Bay Munro'nun gördüğü yaşlı kadında çocuğun bakıcısıdır. Bay Munro gerçekler ortaya çıktığı için mutludur ve çocuğu kucağına alarak karısıyla birlikte evine döner. Diğer sevdiğin öykülerden biri de Borsa Katili. Sherlock'un danışanı bu kez Bay Hall Pycroft. Yıllarca çalıştığı işini ve lojmanını kaybeder ve uzun bir süre iş arar. Büyük bir borsa şirketine başvurur ve başvurusu kabul edilir. İşe başlayacağı günden birkaç gün önce onu biri ziyaret eder ve finans konusundaki yeteneklerini duyup geldiğini söyler. Mali danışman olduğunu söyleyen adam Bay Pycroft'a iş teklifinde bulunur. Ona söylenen maaşın daha fazlasını vadeder. Bay Pycroft şüphe duysa da kabul eder. Adam ona borsa şirketinden istifa etmemesini iddiaya girdiğini ve kazanmak için hiçbir şey söylemeden işe gitmemesi gerektiğini anlatır. Danışanımız bunu da kabul eder ve ertesi gün yeni işi olan hırdavat şirketine gider. Ne bir tabela vardır ne de ofis. Onunla konuşan adama tıpa tıp benzeyen biri onu karşılar ve yalnızca bir masa bir koltuğu olan ofise çıkartır. Bu adam danışanla konuşan adamın ikiz kardeşidir. Bay Pycroft daha da şüphelenerek Sherlock Holmes'dan yardım ister. Sherlock gerçekleri öğrenmek için hırdavat şirketinin ofisine gider. Bay Pycroft onları iş arayan arkadaşları olarak tanıtır fakat adamın suratı asıktır. Beklemelerini söyleyerek başka bir odaya girer. Sherlock durumdan şüphelenip arkasından gider ve adamın kendisini asmaya kalktığını görür. Watson onu hemen kurtarır. İşin aslı ortaya çıkar ki ikiz kardeşler Bay Pycroft'u oyuna getirmişlerdir. Biri yeni iş diye onu oyalarken diğeri ülkenin en büyük borsa şirketinde Bay Pycroft adıyla çalışmaya başlamıştır. Paraları çalarken yakalanır ve ikizi de kendisinin de yakalanacağından korktuğu için intihara kalkışır. Olayın sır perdesi böylece aralanmış olur. DEĞERLENDİRME Sherlock Holmes'u bilmeyen yoktur diye düşünüyorum. Artur Conan Doyle öyle bir eser kaleme almış ki yalnızca kitapları değil film ve dizileri bile büyük bir ilgi gördü. Dedektif Sherlock çözdüğü vakalar ve hayranlık uyandıran kıvrak zekasıyla karşımıza çıkıyor. Bizim baktığımız dar görüşten çok uzak tüm detaylara dikkat ederek çözümlüyor. Bu da biz okuyucu ya da izleyiciye müthiş bir haz veriyor. Gerilim, merak, şüphe, varsayım...anlayacağınız her şey bu eserde. Serinin diğer kitapları yani Sherlock'un birbirinden gizemli diğer öyküleri de okunmaya değer. Bu kitapta 11 adet öykü vardı ve hepsi birbirinden güzeldi. Sherlock'un dostu doktor Watson'a da ayrı bir parantez açmak gerek. Olayları onun gözünden görüyor ve dinliyoruz. Dostuna olan güveni ve hayranlığı her satırda hissediliyor. Müthiş ikili ve okunmaya değer bir eser. Kesinlikle bir şans verilmeli."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/suc-ve-ceza", "text": "Suç ve Ceza, kendini kanıtlamış herkes tarafından okunmasa da bilinen Rus Edebiyatı klasiklerinden birisidir. Kitap, Raskolnikov isimli karakterin bir cinayet işlemesi üzerinde döner. Kitap boyunca Raskolnikov'un işlediği cinayetin ardından geçirdiği psikolojik buhranlar ve içsel çatışmalar konu edinilmektedir. Cinayet kavramının toplumun büyük bir çoğunluğu için anlamı aynıdır. Kabul edilemez bir eylemdir. Dostoyevski ise altı yüz seksen yedi sayfa boyunca bir cinayetin iyi amaçlar için işlenebilme, hakkaniyetli suç kavramının var olabilme ihtimali üzerinde duruyor. Dostoyevski'nin böylesi bir konuyu ele almasında kuşkusuz Hegel'in fikirleri ile tanışmış olmasının etkisi mevcuttur. Hegel; bir davranışın doğruluğunu ya da yanlışlığını ancak kişinin vicdanının belirleyebileceğini savunuyor. Bu herkes kendine doğru geleni yapabilir anlamına gelmiyor yani biri sırf canı istedi diye birini öldüremez çünkü vicdan davranışın arkasındaki motivasyonun 'acı vermek' olduğunun farkında olacaktır. Birilerini kurtarmak ya da bir toplumun yararını sağlamak için işlenen bir cinayet eyleminin motivasyonu iyi niyetli olduğu için takdir etmek gerekebilir. İşte Raskolnikov'un işlediği cinayetin ardındaki motivasyonu tamamen iyi niyetlilikten gelmektedir ya da o buna inanmaktadır. Belki de işler planladığı gibi gitseydi biz Raskolnikov'un iç dünyasına şahit olamayacaktık çünkü o kendisini haklı görecek ve acı çekmeyecekti. Öldürdüğü koca karı tefecilik yapmakta dara düşen borçluların mallarına el koymakta ve insanlara acılar çektirmektedir. Hesapta olmayan şey ise koca karının kız kardeşi olan zavallı Lizaveta'nın cinayet sırasında çıkıp gelmesi ve Raskolnikov'un mecburen onu da baltayla katletmesidir. Raskolnikov'un cinayeti işlerken ki motivasyonlarından birisi de annesinden almış olduğu mektuptur. Mektupta kız kardeşi Dunya'nın Lujin isimli bir adamla evlenecek olduğu, adamın maddi durumunun iyi olduğu kendilerini içinde bulundukları zor durumdan kurtaracak olduğu ve hatta Raskolnikov'a bir de iş bulabileceği yazılmıştır. Raskolnikov, mektubu okuyunca kendisini adeta kaybeder ve sefaletin pençesinden kurtulmak için bir yol düşünür. Kendisi aslında bir hukuk öğrencisidir fakat içinde bulunduğu buhran sebebiyle derslerini takip etmeyi bırakmıştır; annesi ve kız kardeşine karşı da içinde bunun burukluğunu taşımaktadır. Cinayeti işlediği gün koca karının para kesesini ve rehin tuttuğu kıymetli eşyaların ne olduğuna bile bakmaksızın bir taşın altına saklamıştır. Raskolnikov için işler hiç yolunda gitmez. Yakalanma kaygısıyla içi içine yerken karakola çağırılır. Her şeyin bittiğini düşünür fakat karakola çağırılma nedeni kirasını ödeyemediği için ev sahibinin şikayetçi olmasıdır. Raskolnikov tam oradayken öldürülen koca karı ve zavallı Lizevata'nın konusu açılır. Yaşadığı stresi daha fazla kaldıramayan Raskolnikov bayılır. Bir suçlunun psikolojisinin bu kadar etkileyici yansıtılması insanda ürperti uyandırır. Raskolnikov'un olayın ardından cinayeti işlediği eve dönmesi duvarları temizlemesi için tutulan boyacıyla gerçekleştirdiği pek de akıllıca olmayan fakat bir suçlunun hiç tanımadığı birine suçunu itiraf edip kısmen rahatlamasını yansıtan konuşma yüzünden başı tekrar belaya girmiştir. Şüpheyi üstünde taşıyan iki kişi vardır: Birisi Raskolnikov diğeri de cinayet günü alt katta çalışmakta olan genç boyacıdır. Polisin sorgulama ve oyunlarına daha fazla g-dayanamayıp geçirdiği hezeyan sonucu boyacı genç işlemediği cinayeti itiraf eder. Raskolnikov aklanır fakat onun haklılığına inanmayan tek bir kişi vardır, polis memuru Porfori, Raskolnikov'un karakolda bayıldığı günden beri onun katil olduğundan emindir fakat elinde bir kanıtı olmadığından onu tutuklayamamaktadır. Kitaptaki önemli ve etkileyici karakterlerden birisi de Sonya'dır. Sonya babasının ölümünün ardından veremli üvey annesi ve kardeşlerinin bakımını sağlamak için hayat kadınlığı yapmaktadır. Babasının cenazesinde yolu Raskolnikov ile kesişir. Raskolnikov bu zavallı çelimsiz kızın gözlerinde Lizeveta'nın gözlerinde gördüğü aynı masumiyeti görür ve Sonya'dan çok etkilenir. Sık sık Sonya'yı ziyaret eder ve hatta bir ziyaret sırasında Sonya'ya cinayeti itiraf eder. İtirafı yan odadan duyan ve Raskolnikov'un hiç haz etmediği birisi vardır: Svidrigaylov. Svidrigaylov, Dunya'ya adeta takıntılıyı. Dunya'nın evlerinde hizmetçilik yaptığı zamanlara kadar uzanan mazileri vardı. Svidrigaylov, Dunya'ya Raskolnikov'un işlediği cinayeti söyler ve bunu kimseye söylemediğini Dunya'nın onunla olması gerektiği söyler, Dunya ise her şeye rağmen bu isteği kabul etmez. Svidrigaylov, kendini başından vurarak intihar eder. Raskolnikov, kendisini suçlayan hiçbir delil olmamasına rağmen içinde bulunduğu durumun yükünü daha fazla kaldıramaz. Vicdanı sonuna kadar haklı olduğunu düşündüğü bu eyleme rağmen onu hiç rahat bırakmaz. Gidip suçunu kelimesi kelimesine itiraf eder. Cinayeti itiraf etmesi, daha önce pek çok insana iyilik etmiş olması vb. hafifletici sebepler sayesinde 8 yıl kürek cezasına çarptırılır. Onun her şeye rağmen kendini suçlu bulduğu tek bir nokta vardır: Sonuna kadar dayanamayıp teslim olmasıdır. Kendini niçin öldürmediği sorusu da ona acı veriyordur. Kendini aşağıda akan suya bakarken düşünür fakat kendisini öldürmek yerine gidip teslim olmuştur. Yaşama isteğinin çok güçlü, bu isteği bastırmanınsa, çok güç olması mıydı bunun nedeni? Ölümden onca korkan Svidrigaylov bu güçlüğün üstesinden gelmişti ama? Böylesine kalın bir kitabın genel havası oldukça kasvetlidir. Yine de okuru içine çekerek kendine bağlar. Hep bir ikilemde bırakır: Raskolnikov'a kızmalı mı yoksa ona hak mı vermeli? Kitabın sonunda Sonya ve Raskolnikov beraber olur. Kürek cezası bittiğinde yeni bir hayatı olacaktır. Fakat bu yeni hayat yeni bir öykü demekti. Raskolnikov'un yeni bir dünyaya geçmesi, hiç bilmediği yepyeni bir gerçekle tanışmasının öyküsü.. ve bu tabi ki yeni bir öykünün konusu olabilecek kadar uzaklıkta. Dünya edebiyat tarihinin başyapıtlarından biri olan Dostoyevski'nin Suç ve Ceza romanı mükemmel dili ile dünya edebiyatını oldukça etkilemiş bir romandır. Mutlaka okunması gereken kitapların başında gelen ve herkesin kütüphanesinde bulunması gereken naçizane bir romandır. Dostoyevski Rusya'da yaşanan siyasi ve ekonomik olaylar sonrasında gözlemlediği hayatlardan esinlenerek 1866 yılında yazdığı eser ilk olarak Rus Habercisi isimli edebiyat dergisinde yayınlanmıştır. Büyük beğeni toplayan eser daha sonra kitap haline getirilmiş ve o günden beri birçok kitap ve sinema filmine konu olmuştur. Suç ve Ceza Dostoyevski'nin başyapıtı sayılır. Kitabın başkahramanı olan Raskolnikov Rusya'nın St. Petersburg şehrinde hukuk fakültesinde okuyan başarılı bir öğrencidir. Fakir olduğu için hayatını ve öğretimini devam ettirmekte oldukça zorlanır ve hukuk fakültesini bırakmak zorunda kalır. Yaşadığı hayat iç dünyasında kalıcı zararlar vermeye başlar ve kendi içinde birçok çelişkiye düşmeye başlar. Okumak için geldiği St. Petersburg şehrinde kirasını ödeyemez. Yakınlarda bulunan hiç kimsenin sevmediği tefeci kadına giderek saatini satar. Karşılığında aldığı para ile de meyhaneye gider. Bir taraftan içerken diğer taraftan meyhanedeki insanların hayatları içini daha da karartır. Fakirler ile zenginler arasında acımasız ayrıma bir anlam veremez. Raskolnikov içindeki çatışmalara daha fazla dayanamaz ve içindeki şeytana kulak verek eline bir balta alarak tefeci kadının evine gider. Baltayı kadının kafasına indirerek onu orada öldürür. Tam bu sırada yaşlı kadının kız kardeşi gelir ve Raskolnikov o anda onu da öldürür. Tefeci kadının kötülüğünün yanında bir masumun ölmesi pek önemli değildir. Ne yapacağını bilmeden Raskolnikov birkaç altını alarak oradan uzaklaştı. İşlediği cinayet sonrası Raskolnikov'un durumu daha da kötüye gider. Bir zamanlar iç çelişkiler yaşamasına neden olan şeytan ortadan kaybolmuş fakat ondan daha da kötü olan vicdan azabı gelmiştir. Duyduğu pişmanlıklar ve iç çekişmeler Raskolnikov'u iyice bitkin düşürür ve hastalanır. İmdadına en yakın arkadaşı olan Razumikin yetişir. Ona destek olur, doktor bulur ve elinden gelen her şeyi yapar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/sultani-oldurmek", "text": "Müştak Serhazin tarih alanında profesördür. İri yarı ve zayıf biridir. Geçmişte Nüzhet'e aşık olmuştur. Nüzhet terk edip Amerika'ya yerleşip Jery diye biri ile evlenmiştir. Yirmi yıl sonra Müştak'ı Nüzhet arar. İstanbul'da Müştak'ı yemeğe davet eder. Müştak Nüzhet'e aşıktır. Bu aşk onda psikolojik rahatsızlıklar doğurmuştur. Gelgitler ve bilinmezlikler ile yaşayan Müştak ne yaptığını bazen hatırlayamamaktadır. Nüzhet'in onu terk ettiğinden dolayı kırgındır. Yemek teklifini kabul eder. Kış günü Nüzhet'in oturduğu Sahtiyan apartmanına gider. Müştak, psikolojik füg hastasıdır. Bazen her şeyi unutmaktadır. Nüzhet'in yanına gittiğinde Nüzhet boynuna saplı mektup açacağı ile öldürülmüştür. Olayları hatırlayamayan Müştak apartmana yeni geldiğini düşünmektedir. Müştak, Nüzhet'in Osmanlı'da Baba Katli adlı araştırması yüzünden öldürüldüğünü düşünür. Psikolojik füg hastası olan Müştak, bazı anları hatırlayamamak ile birlikte kendisinin de yapacağı muhtemel bir şüpheli olarak okuyucunun gözünde şüphe çeker. Müştak, cinayetten kendisinden şüphe eder ama hatırlayamaz. Müştak kendini zorlasa da cinayeti kimin işlediğini bulamaz. Roman bu gelgitler ile devam edip gider. Nüzhet tarihçi olduğu için sürekli Fatih Sultan Mehmet ve oğlunun onun katili olup olmadığını da sorgular. Deniz kenarı bir yere gider. Burada Nüzhet'in çalışacağı konuyu düşünür. Diğer bir taraftan da mektup açacağını denize atar. Bu kısımdan sonra Fatih Sultan Mehmet, II. Murat ile ilgili bilgilere yer verilir. Müştak o kadar etkilenir ki bir rüya görür. Rüyasında sigmund Freud'u görür. Sigmund Freud, ona teşhis koyar ve akıl hastanesine kapatmaya çalışır. Müştak sağlıksal olarak iyi olmadığı için paranoyaları artar. Kendisi de dahil çevresindeki tüm insanlardan şüphelenir. Bu şüphesinin merkezinde Tahir Hakkı vardır. Tahir Hakkı, Nüzhet'in fikirlerini farklı bulduğu için öldürmüş olabileceğini düşünür. Tahir Hakkı ve asistanı Çetin arasında bir tartışma yaşanır. Bu tartışma Nüzhet'in çalışacağı Osmanlı'da Baba Katli konusudur. Tahir Hakkı, Nüzhet'in sadece ilgi çekecek konulara yoğunlaştığını düşünür. Bilime değer vermediğini düşünür. Nüzhet'in asistanının ortadan kaybolmasıyla Müştak daha da şüphelenir. Onun da güvenli olmadığını anlar. Akın'ın evine gitmeye karar verir. Gittiğinde Akın'ı evinde yaralı bir durumda bulur. Müştak, Akın'ın ev arkadaşı olan Teoman'dan Nüzhet'in ölmeden önce türbeyi açtırdıklarını ve eceliyle ölüp ölmediğini araştırdıklarını öğrenir. Bu türbenin II.Murat'ın olabileceğini düşünür. Diğer gün Çetin ile birlikte Boğazkesen'e giderler. Bu bölümde geniş Osmanlı bilgilerine de yer verilir. Tahir Hakkı, Nüzhet'in ölümünden Çetin'den şüphelenir. Fakat onu ihbar etmeden önce dinlemek ister. Başkomiser Nevzat'ın aramasıyla Boğazkesen gezisini bitiren Müştak yanındaki silahını teyzesinin kızı olan Şadiyeye bırakıp olay yerinin olduğu apartmana gelir. Ali ve Zeynep komiser bu cinayeti soruşturmaktadır. Sezginden şüphe etse de bir kanıt bulunmaz. Tahir Hakkı da aynı yemeğe davetlidir. Cinayeti onun işleyebileceğini bile düşünür. Müştak teyzesinin kızı Şadiye'den şüphelenmesinin yanı sıra kendisinden de şüphe duymaktadır. Tahir Hakkı ile Akın arasındaki tartışma onu şüphelendirir. Nüzhet'in mezarını açtırmaya çalışır. Bir sonuç çıkmaz. Soruşturma devam ederken şüphelendiği hiçbirinin katil olmadığını fark eder. Müştak katil olduğuna inanır ama cinayeti boynundaki kolyeyi almak için hizmetli Fazilet işlemiştir. Tüm şüpheler Müştak'ın üzerinde iken yazarımız okurunu ters köşe yaparak Fazilet'i katil olarak gösterir. Müştak'ın içinde yaşadığı durum romana farklı bir lezzet katarak okuru sıra dışı ismiyle müsemma bir romanın içine atmıştır. Müştak'ın Nüzhet'i Sultanım diye sevmesi, Fatih Sultan Mehmet'in de oğlu tarafından mı öldürülüp öldürülmediği romanda sıkça sorgulanmıştır. Diğer taraftan belirsizlik içinde roman bitmiştir. Değerlendirme Roman, Ümit'in polisiye eserlerinden farklı olarak postmodern unsurlar içermektedir. Romanına farklı bir tat veren bu unsurlar Müştak Bey kahramanı ile oluşturulur. Müştak Bey, psikolojik rahatsızlıkları olan bir karakterdir. Kendisini olmayan şeylerin içinde boğar. Sevgilisi Nüzhet'i mektup açacağı ile öldürmüştür. Öldürdüğünü hatırlamamaktadır. Müştak Bey yıllar önce aşkta çok haksızlığa uğramış ve saplantılı bir aşık haline gelmiştir. İd, ego ve süper ego izlerini bu romanda izleyebiliriz. Müştak Bey, incinen gururu ve daha birçok sebep için bir cinayet işlemiştir. Başkomiser Nevzat yine bu romanda olayları çözümüne kavuşturmaktadır. Kitapseverler Ahmet Ümit'in kaleminden ortaya çıkan Sultanı Öldürmek isimli tarihi bir polisiye roman ile kendilerini farklı bir yolculuğun içinde buluyorlar. Kitabın ana teması \"Tarih, geçmişte yaşananalar mıdır yoksa tarihçilerin anlattıkları mı?\" sorununu irdeliyor ve tarihte işlenen bir cinayetin sır perdesini aralıyor. Ömrünü şahane bir aşkı bekleyerek geçiren bir tarih profesörü sapında Fatih Sultan Mehmed tuğrası bulunan bir mektup açacağı ile ölü bulunur. Bu aşk cinayetini araştırırken kendilerini bir an da bir aşk cinayetinden kökleri Ulu Hakan'a kadar uzanan bir entrikanın içinde bulurlar. Tarihini içinde gizemli bir polisiye roman okumak isteyenlerin mutlaka okuması gereken güzel bir kitap Sultanı Öldürmek. Bu kitabın kurgusunu çok beğendim ancak tarihi bölümlerini biraz eleştirdim.Kitap hakkındaki yorumlarımın hepsini buraya yazmam mümkün değil ama göz atmak isterseniz tıklayın 26-06-2012 16:52 Yazarın mail adresi varsa, böyle güzel bir kurguyu cahilce harcadığı için selamlarımı iletmek isterim. Müştak beyi mobilya dükkanında büük bir felaketten kurtaran anlı şanlı Türk polisi, en ciddi katil zanlısı Çetin ortalarda arz-ı endam ederken, nasıl oluyor da Müştak beyle caddenin ortasında bir saate yakın sohbet edebiliyor. Ahmet Ümit denilen amatör yazar, okura hitap ediyor, okur-yazara değil... 20-07-2012 02:32 ahmet ümit türkiye'nin gelmiş geçmiş en iyi polisiye yazarlarından biridir. kitapları dünya dillerindedir. yalnızca ülkemizde değil, tüm dünyada çok satan bir yazardır. bu kitabı hariç eserleri bir baş yapıttır. sultanı öldürmek ümit'in en beğenmediğim kitabı. hikaye çok güzel ama olmamış. Patasana, Kavim ve İstanbul Hatırası'nın 10da 1i olamayacak bir kitap. ama yinede eline sağlık ahmet ümit. 23-07-2012 13:21 okudugum en güzel polisiye romanlarından biri çok begendim ama biraz uzundu. 20-08-2012 13:40 ahmet ümit in kitaplarını çok seviyorum kitaplarının hepsini okumak istiyorum ama kitaplarına ulaşamıym almak istesem de çok pahalı internette yayımlasalar çok memnun olurum 22-08-2012 12:23 beğenmeyen okumasın biladeeerr 24-08-2012 21:46 sürükleyici,heran katilin değiştiği,tam karar verip katili bulmuşken bir sürprizle karşılaşılan harika bir roman ben okumadım ama bence naaaarrrriiikaaa bir kitap ole bole deil yaa:) 08-09-2012 15:33 Kitabı yeni bitirdim. Çok güzel ve sürükleyici. Ancak eleştirilerin bir kısmına katılıyorum. Kurguda eksiklikler var. 26-09-2012 10:56 ahmet ümit çok sevdiğim bir yazardır ben henüz kendisini yeni tanıdım 2 kitabını okudum istanbul hatırası ve bab-ı esrar ikisinide tavsiye ederim bu kitabıda okumak isterim tarihi romanlarda tarihin nasıl anlatıldığını eleştiriyorsunuz fakat roman kurgudur gerçeklerden alınan şeyler kurgulanır yani roman bir tarih kitabı değil kurgudur bu yüzden eleştirmeye gerek yok beğenir yada beğenmezsiniz o size kalmış 06-10-2012 13:27 Ben henüz okumadım ama Ahmet ÜMİT hayranıyım bir çok kitabını okudum Patasansını hepsinden çok bğendim.Sultanı öldürmek kitabını okumak istiyorum.henüz almadım en kısa sürede alıp okumak istiyorum 09-10-2012 16:27 ben bazen yorum yazıyorum ama hiç bir zaman kendi yorumuma raslamıyorum.bunu açıklayan varsa bu sayfaya yazsın 09-10-2012 16:30 Kitap sürükleyici. Umarım bu roman da geçen tarihi alıntılar, üzerinde oynama yapılan cinsten değildir. 15-10-2012 14:42 bizim hocamız bu kitaptan yapıcak burdan oku 100 al 29-10-2012 19:35 ahmet ümit beyin bu muhteşem eserini okuyorum şu an.. bu ülkenin fatihlere igtiyacı var 29-10-2012 21:13 kitap güzel sürükleyici fakat konusu çok saçma. 06-11-2012 17:16 hay ben boyle kıtabın... bu kıtap yuzunden bugun sınav olucam :S 09-11-2012 10:29 yanlız nüzhetin ölümü esrarengiz onu temizlikçi fazilet öldürüyor çeşmi lal yüzünden???????????? 21-11-2012 13:40 kardeşim sınav olcaksın ya ne sordular bende olacağımdaaa 23-11-2012 21:18 Ben kitabı beğendim diyebilirim fakat belli yerlerinde kitap hiç akmıyor kitabın ilk 50 sayası karakterleri tanımakla kitabı anlamakla geçiyor 150 ye kadar olan bölüm güzel fakat 150 den 300 ye kadar olan bölüm sıkıcı çünkü yazar sürekli aynı şeyleri karalayıp durmuş '' ya ben öldürdüysem '' ''bütün işaretler beni gösteriyor ben öldürdüm'' cümlelerini okumaktan sıkıldım ama sonradan kitap akıyor ve sürüklüyor. okumanızı tavsiye ederim. 25-11-2012 14:03 hiç iyi bir özet degil konusunu anlatmıyo hc bıse anlamadım yaaaa 25-11-2012 16:50 kanka adam gibi özet yazın behh 26-11-2012 18:08 okuyanlardan gerçekten rica ediyorum biri anlatsın çünkü 300 den sonrası kopuk hocaya anlatmam lazım. 26-11-2012 18:13 güzel kitap ta özet bulamazsak dersten kalacagız 28-11-2012 03:12 bilmiyorum okumalıyım.. 29-11-2012 00:00 bu kitap yüzünden cuma sınavım var ne olurdu basit yazsan Ah AHMET ÜMİT yaktın bizi katılıyonuz demi? 29-11-2012 19:59 daha önce tanışma fırsatı bulduğum mükemmel bir yazar ama tıpkı patasana vb. gibi tarih ve günümüzü aynı anda verdiği kitaplarda artık kendini tekrara gitmeye başladı ve bunu röpörtajlarda duyunca kızıyor. Biraz kendini güncellemenin zamanı gelmedi mi ahmet ümit? 08-12-2012 15:47 bu kitapla ilgili sekiz sayfa eleştiri ne yazılabilir kitabı okudum ama eleştiri anca bir sayfa çıkıyor ahmet ümit diğer kitapların çok güzel eleştiriyede açıkta bu kitap niye kapalı bu kitap yüzünden başım dertte 09-12-2012 17:25 Çok akıcı iki tarih arasındaki geçişler her zamanki gibi Ahmet Ümit ustalığında... 10-12-2012 11:34 hemen okumak istiyorum.... 11-12-2012 10:25 bayıldım bu ne müthiş bir kitap 11-12-2012 10:26 sayfası çokmuş işim olmaz 11-12-2012 10:29 çok güzel gerçekten tavsiye ediyorum herkeze 14-12-2012 22:32 abicim ne çok yorum var ya,ben daha 10 yaşındayım bu kitabı okuyamadım adamın kafasını patlatıcaklar be şurda proje ödevi var adama az saygınız yokmu yazıcaksan doğru düzgün yaz şunun özetini aaaa!!!:D:D 22-12-2012 12:27 süper okudum,anneeeee su ver!!!:):) 22-12-2012 12:29 Allah aşkına üstten 4. yazıyı okurmusunuz ne biçim bir yorum o yorumu yazanı bir elime geçirsem ondan geriye sadece kanı kalacak bence bu kitap süper 22-12-2012 12:56 çok güzel çok beğendim.başta almak istemedim sıkılırım kalın bi kitap diye ama harika elimden mırakmak istemedim 29-12-2012 17:58 çok güzeldi herkese tavsiye ederim 29-12-2012 17:58 BU KİTABI OKUYAMADIM AMA ÇOK İSTERİM AMA ÖNCE ÖDEVİM VAR ŞU KİTABIN ÖZETİNİ Bİ OKURSEVER BİDE YARDIMSEVER YAZSIN 20 SAYFA ÖZET ÇIKARACAM BAZI ARKADASLAR ÇOK HAZIRCI BENCE HAZIRCILIK İYİ BİR ŞEY DEĞİL 23-01-2013 12:37 ÇOK GUZEL KİTAP TAVSİYE EDERİM 23-01-2013 12:40 HIM HAZIRCILIĞA ÇOK ALIŞMİSLAR BENCEE 23-01-2013 12:41 HAZİRCİLIGA ALISMISLAR .............. 23-01-2013 12:44 BIR KUL ÖZET GEÇMEZ MI YA 24-01-2013 16:50 Güzel bir kitap anlayana 28-01-2013 01:36 bir kitap bu kadar mı güzel olur yeni aldim ama 222 syfdayım mükembel 13-02-2013 14:51 süperin ötesi. çok beyendim 14-02-2013 22:01 konusu güzel farklı, ancak zaman zaman çok sıkıcı oluyor hep aynı düşünceler ,hep aynı diyologlar.... 22-02-2013 13:21 yha kitap çok güzel fakat sayfaları çok hep bi tarihten bahsedio konusunu soylüyorum tarihçinin ölümü anafikiri bilinmezlikten ölünen bir tarihçinin gizemlerel dolu hayatı 02-03-2013 14:24 müştak ve eski sevgili olan nüzhet varmış 20 yıl önce ayrılmışlardır ayrılmalarınn nedeni nüzhet onu kırmak isincitmek istememiştir evlenecekleri bir faciaya yol açacağını anlamıştır vee tahr akkı sayesnde cihaigo üniversitesine yurtdışına gider evlenir daha sonra ayrılırlar nüzhet müştak'ı arar ve nasıl olduğunu sorar bu aramayı müştak 20 yıl boyunca beklemiştir nüzhet buluşmalarını söyler evine davet eder evine gittiğinde onu ölü bulur psikonojik füg diye bir hastalığı vardır müştağın müştak kendi yaptığını düşünür kriz geçirerek onu öldürdüğünü sanar bir türlü kimseye ifade edemez bunu hastalığının olduğunuda teyzesinin kızı söyler nüzhetin boynuna saplanmış fatih sultan mehmed'in tuğrası işlenmiş mektup açacağıyla öldürüldüğünü görür kendi öldürdüğünü düşünür ve el izlerini siler mektup açacağını ve sabunu cebine koyar mektup açacağını denize fırlatır bir süre sonra kendi öldürdüğünü açıklamaya çalışır ama açıklayamaz tarih profösörü müştakfatih sultan mehmedin ve II.murad'ın ölümüyle karşılaştırır feurud'un katkılarıyla ve dayanamaz ve nevzat komiser'e gider kendi öldürdüğünü söyler ve polisler dalga geçerler nevzat katili bulduklarını söyler katil bina temizlikçisi ve ayrıca nüzhet'in evini temizleyen bir kadın çıkar çeşm-i Lal denen o gerdanlığı ve küpeleri almak için öldürmüştür baktığında boynundaki mektup açacağını görmeyince korkarak fazilet nüzhete gerdan'ı geri takmıştır gerdanlıkta parmak izini unutmuş ve fazilet olduğu ortaya çıkmıştır :) Kamil Özer... 07-03-2013 21:48 ahmet ümit en sevdiğim yazarlardan biri sultanı öldürmek müthiş bir kitap ahmet ümitin babı esrar istanbul hatırası aşk köpekliktir şeytan yrıntıda gizlidir kitaplarının tavsiye ediyorum:))) 09-03-2013 13:03 evet sultanı öldürmek çok güzel tavsiye ediyorum 11-03-2013 19:57 kitabı okumadım özet için tşkkler 17-03-2013 15:10 bu Kitabın Tam GüzeL Özeteni Cıkartamazmısınız.. 17-03-2013 17:26 çok teşekkür ederim yarın sınavım vardı bu kitaptan özeti çok işe yarıyacak çok teşekkür ederim allah razı olsun :) 17-03-2013 19:50 kitabın yarısındaydım özet işime yaradı teşekkürler:) 20-03-2013 20:01 Kitabı okudum bitirdim sınavda çıkana bak bilmem ne karakteri tip mı yoksa karaktermi kitaptan bir cümleyle açıklayınız depresyona girdim ya ben sınav için kitabın 300 sayfasını bir günde okudum 25-03-2013 22:42 ben sımdı okuyorum kıtabı keske katilin kım oldugunu sylemeseydınızde bızde bı heycanla okusaydık . Neysee ynede okuycm ama 27-03-2013 18:56 Çok akıcı, sürükleyici bir roman. Ahmet Ümit'i ilk defa okudum. Güzel yazıyormuş. 4 günü 500 küsür sayfayla anlatmış. 21 yılı anlatsa set olurmuş. İyi de olurmuş . Kesinlikle okuyun derim. 27-03-2013 21:29 10-12 sayfalık özet lazım para veririm 01-04-2013 20:49 sıkıldım bıraktımmm 05-04-2013 01:37 Kitabın yorumlarını okuduğum diğer sitelerde de bu kitap beğenilmemiş. Neden anlamadım. Ümit'in okuduğum ilk kitabıydı. Gercekten cok beğendim. Tabi tarihi sevmem de bir etken olabilir.. arkadaş tarih dyor ama içinde genel de halktan bahsediyor 17-04-2013 12:48 bence okurken insan çok bunalıyo zaten hocamız zorla okutturuyo =( 26-04-2013 16:40 hayatımda gördüğüm en güzel kitaptı. 06-06-2013 15:59 Ahmet Ümit'e teşekkur ederim.Kendisine bir kere daha hayran oldum.Ustelik Çandarlılılar olarak bizleri onurlandırmıştır. 03-07-2013 00:39 ÖZET İÇİN ÇOK TEŞEKKÜRLER KİTABI ÇOK MERAK EDİYORDUM 05-07-2013 16:28 istanbul'un fethi çok güzel anlatılmış hacı 14-07-2013 13:22 Kitabın ilk 80 sayfasından sonra katlanamadım arayı atlayıp son yirmi sayfasını okudum acaba ne kaybettim ? konu ilk 80 sayffada ortaya çıkarken daha o kadar çok tekrar vardı ki bitene kadar harap olacaktım herhalde. çok tekrar çok aptalca değil mi ? anlatı kusuru var gibiydi... 22-07-2013 04:39 Adından anlaşılcağı gibi müstak serhazin biraz antika biraz antin kuntin bir karakter.olay zincirinin en başında çok salak bir kararla hastalığı sebebiyle anımsayamadığı bir cinayeti örtmeye suçtan suçlanmaktan kaçmaya çalışıyor. tüm kitap onun bu mantıksız davranışının mantıklandırılması çalışması. karakter itik bir tip cinayetten kaçmaya çalışması için gerekli hinlik ve adilik yüklenmediği için olay öylece sırıtıyor. yorucu bir kitap okunmasa da olabilir. kurguya kurgucuya çanak tutan diyalogları sevmiyorum. aslında yazarın eli iyi ama iskelet zayıf.işler ete kemiğe bürünürken davranışlarda çelişkiler beliriyor. 22-07-2013 04:55 ahmet ümit in kitaplarına bayılıyorum.böyle usta bir yazardanböylesine güzel kiap okumak harika 03-08-2013 18:56 güzel ve etkileyici bir kitaptı 04-12-2013 14:55 ÖDEVİM VAR OKUMAM LAZIM ÇOK UZUN AMA YA 12-12-2013 18:07 bu kitabı cok beğendim 12-12-2013 18:25 heleşükür özeti buldum sağol kardeş. 28-12-2013 16:03 yorumlarda lütfen sonunu söylemeyin. 04-01-2014 11:19 ahmet bey bu sefer biraz olmamış. diğer kitaplarınızı bir solukta okumuştum. ama bu kitap akmıyor. çok fazla tekrar var. sürekli aynı şeyler üzerinde duruluyor. aslında bu kitaptaki tek hata konunun 500 küsür sayfaya yayılmak için gereğinden fazla detaylandırılması,uzatılması ve tekrara düşülmesi 04-01-2014 11:22 valla mükemmel bi kitap okurken bi sonraki sayfa için heyecanlandığım nadide kitaplardan 09-01-2014 12:19 Kitabı oku özetini bana yaz diye buyuran beyzadelere baksan hepsi sanırsın holding işletiyor. Ayıp be. Azıcık az oynayın nette. Begenin ya da begenmeyin. Yazar bir emek vermiş. Tartışma eleştirme adabiniz olsun. Ne diploması alırsa alsınlar asla saygı duyulan kişiler olamayacaklar. Sözel sayisalla butundur. Günümüzden bihaber muhendis,doktor olunmayacagi gibi matematikten habersiz ev kadını bile olunmaz. Yuh ki ne yuh.. Ahmet Ümit 'e gelince, saygısızca elestirmem için en azından bir kitap yazıp bastirtabilmeliyim. İllaki sevmeniz, begenmeniz gerekmez. Duzeyli olun da molla diyelim. 22-01-2014 18:48 kitap 3 günden ibaret cook saçma 27-01-2014 23:18 :) BenCe Tarih severlerin Kesinlikle okuması gereken bir roman :D Valla okutan öğretmenimizden Allah Razı olsun :) 03-02-2014 15:21 süper yardımcı oldu bana :) 10-02-2014 13:35 becede cokk sacmaaaa cok korkunc 11-03-2014 16:41 Ya yeni bitirdim kitabi bazi sayfaları ekskti baski hatasi sanirim . tahir hakkiyi kim öldürdü cozemedim ? 14-03-2014 16:19 BENÇE KİTAP ÇOK TETAYA GİTMİŞ VE SAÇMA SAÇMA OLAYLARA GİDİYOR 19-03-2014 12:01 BEN BİR ÖĞRETMEN OLARAK GÜZEL KİTAP DİYORUM VE AYRICA GÜZEL DEMEYEN İNSAN GİTSİ N BİLGİ VE DETAY ÖĞRENSİN SONRA YORUM YASIN DİYORUM :)... 19-03-2014 12:09 KİTAP COK GÜZEL BİR TARİHÇİ OKUMALI BUNU :):):) 19-03-2014 12:22 aslında mükemmel bi roman ödev olduğu için aceleye geldiği için özetini okumak zorundayım şu an çok üzülüyorum :( 01-06-2014 23:48 okumaya değer bi kitap ancak FSM dönemini bilmiyosanız kitapta okuduklarınıza tamamen inanmayın başka yazarların yerli, yabancı kitaplarına da bigöz atın derim ben 13-08-2014 04:06 yazarın tüm romanları harika ... 04-10-2014 23:57 Yorumlari okumak iyi oldu fikir sahibi oldum . 06-12-2014 21:02 ahmet umit surukleyici anlatimiyla kurgusundaki basarisiyla okuru ters koseye yatirmasiyla ve kitapi okurken insani heyacan duygsu bir turlu birakmiyor essiz bir yapit tabi elestirecek yanlarida var ama bu enfes yapitinin yorumunu butunsel yapinca bu yorumdan farkli bir objektif yorum yapilamaz 27-12-2014 00:49 çok güzel kitabı okurken ağladım çok duygulu bence 09-05-2015 14:42 kitap uzundu diyenlere sesleniyorum roman okuyorsunuz ayşegül tatilde serisi değil!!! kitabın kurgusu çok güzel bu kitap da diğer romanlar gibi güzeldi okumanızı tavsiye ediyorum kitabı okumaya başlayayım mı başlamayayım mı diye düşünürken buradaki tüm yorumları okudum.katili de öğrendim. kitabı birkaç hafta sonra okumak daha iyi olacak galiba... 30-07-2015 18:05 şu anda elimde ahmet ümit kitabıyla kahvemi yudumlar ken satırlarda kayboluyorum çççok güzel........ 31-03-2016 22:32 sıkıcı basit bir kurgu 22-04-2016 20:49 guzel bi kitaptı ama katil çok basitti daha dolambaçlı daha iyi bi katil bekliyorum ahmet umitin okuduğum 4.kitabiydi güzeldi ama kavim istanbul hatırası ve beyoglunun en güzel abisinden daha iyi deildi tarihi fazla yer verilmiş okurken biraz sıkıldım açıkçası ama yinede guzeldi okunması gereken bir kitap tır 😂 06-06-2016 17:17 gerçekten ahmet ümit'in tüm kitapları gibi güzel bir kitap herkese okumasını tavsiye ederim. 10-08-2016 19:22 yazar kitabın başlarında fazla ayrıntıya girdi ve bir zamandan sonra ayrıntılar sıkmaya başladı.genel olarak çok emek verilmiş güzel bir kitap. okumanızı tavsiye ederim 11-01-2017 19:58 ilk defa ahmet ümitin bir kitabını beğenmedim.olay kurgusu çok uzun ama sonucu çok güzel değildi müştak serhazin bizim bir hocamıza benziyor. ama kitabı fazla beğenemdim hiç beğenemedim .bu kitabı benim hocam da okuda ben onun üzerine 6 kitabını okudum biraz uzundu 05-02-2017 20:13 konusu çok güzel tarihi kullanarak güzel bir esere imza atmış çok beğendim 26-11-2019 14:56 harika bir özet olmuş emeğinize sağlık :) 26-08-2020 22:02 özet harika olmuş, fatma hocam 🌸 09-09-2020 19:47 nüzhet'in katili kim söyler misiniz 23-04-2022 23:12 10 numara kitaptı okurken elimden bırakamadım harika bir roman 05-11-2022 19:11 katili söylersek kitabı okumanın ne anlamı kalacak?"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/suphelerin-alaca-karanliginda", "text": "Özkan Öze'nin yazdığı Çaylak ile Filozof 5 / Şüphelerin Alaca Karanlığında, inanç ve şüphe kavramlarını konu alıyor. İlk kez Uğurböceği Yayınları tarafından 2022 yılında yayımlanan kitabın pek çok sayfasında Nurcan Karabağ Yılmaz'ın çizdiği siyah beyaz resimler bulunuyor. 9 yaş ve üzeri okurlar için uygun olan kitap, bir babaanne ile torununun felsefe ve düşünce odaklı sohbetleriyle torun olan Çaylak'ın duygu ve düşüncelerinden oluşuyor. Her yaştan okurun faydalanabileceği nitelikteki birbirinden önemli mesajlarını eğlenceli kurgusunun içine gizleyen kitabı; sadece çocukların değil, yetişkinlerin de keyifle okuyabileceğini söylemek mümkün. Kitap, 126 sayfa ve 10 bölümden oluşuyor. Bölüm başlıkları: 1. Gri bölge 2. Şüphelerin alaca karanlığında 3. Cevap mı, bahane mi? 4. Aklın almadıkları 5. Wittgenstein'ın gergedanı 6. Russell'ın kutsal çaydanlığı 7. Mühürlü kalpler 8. Orada neler oluyor? 9. Yeryüzü ayetleri 10. Sebepler perdesi açıldığında Çaylak ile Filozof 5 / Şüphelerin Alaca Karanlığında Özeti Kitap, Çaylak'ın anne ve babasının inançlı insanlar olup olmadıklarını Filozof'a sormasıyla başlıyor ve Filozof'un bu soruya net bir cevap veremeyip insanların büyük bir kısmının yer aldığı gri alanlardan bahsetmesiyle devam ediyor. Filozof, konuyu onlar hakkında iyi şeyler umduğunu söyleyerek kapatıyor ve bu konuda bir daha soru sormaması için Çaylak'ı uyarıyor. Çaylak da böyle bir soru sorarak Filozof'u üzdüğü için çok pişman oluyor ve kendi kendine Allah'a inanmak hakkında düşünmeye devam ediyor. Bir gün Çaylak, Filozof'a kendisinin ne kadar şüpheci olduğundan bahsediyor. Filozof da bunun sandığı kadar kötü bir şey olmadığını çünkü şüphenin bir düşünme biçimi olduğunu söylüyor. Ardından da Antik Yunan filozoflarından Pyyron'un hocası ile yaşadığı şüpheye dair bir anekdotu anlatıyor. Daha sonra insanların cevabını bildikleri soruları neden sordukları hakkında konuşuyorlar ve böylece Çaylak aklına gelen sorulara cevap mı yoksa bahane mi aradığını düşünmeye başlıyor. Başka bir gün Çaylak, bazı şeyleri aklının almadığını Filozof'a söylüyor. Bunun üzerine Filozof, aklın almasıyla anlamanın farklı şeyler olduğunu, yaratılan her şeyin bir sınırı olduğu gibi aklın da sınırının bulunduğunu anlatıyor. Daha sonra ise Çaylak bazı insanların nasıl olup da Allah'ın varlığını inkar edebildiklerini soruyor. Filozof ise bunun sadece bir iddia olduğunu ve kimse tarafından ispatlanamadığını Wittgenstein'ın Gergedanı örneğiyle açıklıyor. Wittgenstein'ın Gergedanı'ndan sonra Russell'in Çaydanlığı analojisinden bahsediyor ve böylece agnostizm ile ateizm arasındaki farka dikkat çekiyor. Başka bir sefer Çaylak ile Filozof, imanın en büyük nasip olduğu ve \"kalpleri mühürlenenler\" hakkında konuşuyorlar. Çaylak, bir insanın kalbinin Allah tarafından mühürlendiği halde sorumlu tutulmasına anlam veremiyor. Filozof ise buna karşılık olarak kalpleri mühürlenenlerin kendi tercihlerinden dolayı böyle bir sonuçla karşı karşıya kaldıklarını anlatıyor ve \"Allah benim kalbimi mühürlediği için ona inanamıyorum.\" demenin ne kadar mantıksız olduğunu Çaylak'ın anlamasını sağlıyor. Bir gün Çaylak, Filozof'a evde çikolata olup olmadığını soruyor ve evde çikolata olmaması üzerine yok olanın nasıl olduğunun sorgulanamayacağını ancak var olanın nasıl var olduğunun sorgulanabileceğini fark ediyor. Böylece konu bir şeyin ne olduğunu bilmekle nasıl olduğunu bilmek arasındaki farka geliyor. Filozof, bu farkı anlatırken fotosentez olayı ve hipopotamların derilerinden bir sıvı salgılanması örneklerini kullanıyor ve \"Ne?\" sorusuna verilen cevabın bilimin, \"Nasıl?\" sorusunun cevabının ise inancın konusu olduğunu açıklıyor. Çaylak ile Filozof'un başka bir sohbetlerinin konusu ise ayetler oluyor. Çaylak, başlangıçta sadece Kur'an-ı Kerim'de geçen cümlelerin ayet olduğunu düşünse de Filozof sayesinde yerde ve göklerde de pek çok ayetin bulunduğunu öğreniyor. Uzun sohbetlerin ardından yağmurun yağmasını da fırsat bilerek birlikte yürüyüşe çıkıyorlar. Yağmur tanelerinin henüz yaratılmış olduğundan, trenle yolculuğa çıkmaktan ve daha pek çok şeyden bahsedip eve dönüyorlar. Dönüş yolunda ise kazaya karışan ve Karanfil'in babası olan Çiçekçinin boşaltıp gittiği dükkanın yıkılmaya başladığını görüyorlar. Serideki diğer kitaplar: Çaylak ile Filozof / Ben Bir Neyim? Çaylak ile Filozof 2 / İnsan Diye Bir Kelime Çaylak ile Filozof 3 / Ruhun Irkı Yok! Çaylak ile Filozof 4 / Güzellik, İyiliktir Çaylak ile Filozof 6 / Özgürlük Kaderimizdir"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/suyu-arayan-adam", "text": "Çocuğum! Sen zavallı bir yolcusun. Ve yolculuğun, saptığın çölün kumları içinde, susuzluktan sona erecektir (s. 136)... Bu kitap ne bir tarih ne bir vesika kitabıdır. Bu kitap bir hayat hikayesidir ki, onun kahramanı, hadiselerin içinde aslında dikkatli bir gencin ilgisiyle yaşamıştır. Bu itibarla, bu hadiseler üzerinde, yanlış bile olsa, kendine göre bazı hükümleri vardır (s. 171). Biyografi, yakın tarih anlatısı, belgesel, seyahatname... Suyu Arayan Adam bu türlerin hepsini karşılıyor. Osmanlıcılık, Turan Ülküsü, Devrimcilik, Komünizm, Sosyalizm ve Devletçilik, Atatürkçülük... Hayatı sorgulamaya çok küçük yaşta başlayan bir insanın tüm bu düşünceler arasında yaptığı geçişe yine bu kitapta şahit oluyoruz. .Suyu Arayan Adam'ın Edirne'den başlayıp, Anadolu şehir ve köylerine devam eden yolculuğu, Avrasya illerine seyahati ve sonunda Türkiye'ye yeniden dönmesi; suyu burada, emekli olduktan sonra toprağa yönelişiyle bulması şeklindeki macerası, günümüze etkin ideolojilerin kökenini anlamak açısından özel bir bilgi sunuyor. Yazarın ismi vefatından sonra Ankara'da ikamet ettiği sokağa verilmiştir. Kitabın Özeti Babası varlıklı bir ailenin bahçıvanlığını yapan Şevket Süreyya Aydemir, Balkan Savaşlarının eşiğinde 1897 yılında Edirne'de dünyaya gelir. Çevresindeki herkes siyaset ve güncel olayları konuşmaktadır ve savaşlar, karışıklıklar hayatın bir parçası haline gelmiştir. Bu nedenle küçük yaşta siyasetle ilgilenmeye ve olayları yorumlamaya başlar. Çocukluk hayali ise asker olmaktır. Kuleli Askeri Lisesi'ndeki eğitimi esnasında Osmanlı'nın geniş sınırları ile övünmektedir. Geçmişteki sınırlara ulaşılacağına inancı tamdır; ancak, toprak kayıplarının sürekli olması onu yeni bir arayışa sürükler. Dahası Meşrutiyet'in ilanı sonrası birbiriyle kucaklaşan halklar çok geçmeden ayrımcı düşüncelere dönmüştür. Osmanlıcılığın artık ortak payda olmadığı daha da belirgin hale gelmektedir. Bu dönemde ortaya çıkan Turancılık akımı onun için bir çıkış yoludur ve bu düşünceye sıkı sıkı sarılır. Çünkü Osmanlı toprakları kaybediliyor olsa da Türk'ün bulunduğu her yerin vatan olduğu düşüncesiyle sınırlar bir anda hayalleri aşan genişliğe ulaşabilecektir. Bunun için Türk'lerin tüm vatanları tam bir dayanışma içinde olmalıdır. Bu esnada Birinci Dünya Savaşı başlamıştır. Ağabeyinin birisi Balkan Savaşı'nda şehit olan Şevket Süreyya Aydemir'in diğer ağabeyi Sarıkamış'ta şehit olmuştur. Kendi de aynı yerde şehit olmak üzere Kafkas Cephesi'ne gitmeye gönüllü olur. İstanbul'dan Kars'a yolculuğu esnasında tanık olduğu Anadolu izlenimi tam bir hayal kırıklığıdır. O tarihte Anadolu, fakirlik, sefalet ve cahilliğin vücut bulmuş halidir. Anadolu insanı dinine de yabancıdır. Hangi dinden olduğunu, peygamberin kim olduğunu bilmeyecek haldedir. Kimine göre Hz. Peygamber sağdır, kimine göre vefat etmiştir, kimine göre İstanbul'da ikamet etmektedir... Vatan savunmasıyla kendine her yönüyle yabancı bu toprakları savunmayı hayal etmemiş olan Aydemir uzun süre orada bulunma nedenini sorgular ve sonunda geri kalmışlığın Anadolu insanının suçu olmadığını, bu insanların kendinden ne istendiyse verdiğini, İmparatorluğun insan ve vergi kaynağı olduğunu; ancak, tarih boyu ihmal edildiğini ve şimdi Anadolu'ya olan borcun ödenmesi gerektiğini düşünür ve bu topraklar için hayatını seve seve feda etmenin bir vefa borcu olduğu sonucuna ulaşır. Kafkasya Cephesinde başarılı sonuçlar alınır. Yöre halkı Türk askerine karşı oldukça ilgilidir. Aydemir Turancılık fikrini buradaki insanlara anlatmaya çalışır. Fakat savaşın kaybedildiği ve orduya çekilme emri verilmesi onu çok büyük hayal kırıklığına uğratır. İstanbul'a yeniden gelir. Bu şehir ona yabancılaşmıştır ve orada bulunduğu her dakika onu bunaltmaya başlar. Bu sırada Azerbaycan Türk eğitimcileri talep etmektedir. Savaş öncesi öğretmenlik eğitimi almış olan Aydemir bunu bir fırsat olarak görür ve Türk birliğini sağlamak üzere derhal Azerbaycan'a gider, bir taşra ilinde eğitim vermeye başlar. Buradaki siyasi akımlara ilgisiz değildir. Enver Paşa ile burada karşılaşır ve hareketinin temelsiz olduğu izlenimini edinir. Bolşevik hareketinin Nuha'ya ulaşmasıyla da Turancılık fikrinin gerçekçiliğini sorgulamaya başlar, çünkü komünizmin Nuha'daki temsilcisi de Türk kökenlidir. Komünizmin yaygınlaşmaya başladığı topraklarda bu akıma kayıtsız kalamaz. Stalin, Troçki, Kamenev gibi hareketin önemli temsilcilerinin toplantılarına katılır. İttihat ve Terakki hareketini yönetenlerin iktidarı halkla paylaşmak yerinde sıkı bir istibdata yönelmesini eleştiren Aydemir, komünizmin de benzer yönlerini fark eder. Ona göre halkla paylaşılmayan iktidarların ismi farklı olsa da temelde hepsi aynıdır. Cumhuriyet'in kurulmasıyla birlikte Türkiye'ye dönen Aydemir, komünizm içerikli yazıları ihtiva eden Aydınlık Dergisi'nde yazmaya başlar. Derginin kapatılmasının ardından İstiklal Mahkemelerinde yargılanır ve 10 yıl hapse mahkum edilir. Mahkum olmasına rağmen hükümete kırgın değildir. İki yıl sonra genel af ile hapishaneden çıkar. Sonrasında tekrar tutuklanır ancak beraat eder. Beraatının ardından Ankara'ya gelen Aydemir, ilkokul öğretmenliği hayalini kurarken kendini bürokrasinin içinde bulur. Bürokrasi ise hiç tahmin ettiği gibi değildir. Dinamik ve ülkesinin kalkınması için gecesini gündüzüne katan kamu görevlileriyle birlikte çalışmaktadır. Yine bu sıralarda Kadro dergisinin çıkarılmasına ön ayak olur. 1923-1932 dönemi Türkiye Cumhuriyeti'nin liberal ekonomi anlayışını eleştiren Aydemir'e göre devletin ekonomi üzerindeki etkinliği artırılmalıdır. Ancak bu anlayışı yüzünden komünistlik ile suçlanır, fikirleri hayata geçmez. Ülke ekonomisinin Büyük Buhran'dan bu nedenle fazlaca etkilendiğini düşünen Aydemir, yaklaşmakta olan İkinci Dünya Savaşı'nı da büyük bir fırsat olarak görmektedir. Buna göre gelişmiş ülkelerin sanayi teçhizatları bu karışıklık esnasında Türkiye'ye çok az bir maliyetle getirtilebilecektir. Ancak kanunların küçük işletmeciyi koruması nedeniyle bu düşüncesi de hayata geçmez. İkinci Dünya Savaşı'nı takip eden yıllarda Vekiller Heyeti kararı ile 1951 yılında emekli edilen Aydemir huzuru toprakta aramaya karar verir ve daha dingin bir hayat sürmeye başlar. Değerlendirmeler Kitapta, ideolojiler arasındaki geçişlerin altında yatan nedenler ayrıntısıyla ele alınmış ve genel olarak şu unsurlara bağlanmış: heyecan ve ülke için bir şeyler yapma ülküsü. Bu durum yazarın birçok görüşün hararetli savunucusu olup sonrasında bundan vazgeçmesine ilişkin bir açıklama çabası içinde olduğu izlenimi veriyor. Enver Paşa oldukça fazla eleştirilmiş, Sarıkamış'ın stratejik bir facia olduğu ve neredeyse tüm askeri şehit olan ordunun yok olmasıyla diğer cephelerde de sorunlara yol açtığı, Orta Asya'daki girişimlerin başarısızlığa mahkum olduğu özellikle vurgulanmış. Kitabın birinci ağızdan döneme ilişkin önemli bilgiler vermesine ek olarak gerek kelime sayısı gerek tasvirler açısından edebi olarak zengin bir içeriğe sahiptir. Suyu Arayan Adam'la birlikte kendinizi olayların içinde buluyor, zorluğu ve heyecanı hissediyorsunuz. Otomat bölümü (s. 301-307) kitabın özeti niteliğinde. Yazar bu bölümde başından geçen her şeyi bir kendini sorgulama çerçevesinde en başından anlatıyor. Vakti olmayanlar için bu bölümün okunması faydalı olabilir. Suyu Arayan Adam, yakın tarihe ilgi duyan, günümüz Türkiye'sini bu çerçevede anlamaya çalışan kitapseverlerin okuma listesinde bulunmalıdır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/taassuk-i-talat-ve-fitnat", "text": "Aksaray'da ufacık bir evde Saliha Hanım, dikiş dikmektedir. On dokuz yaşlarında olan Talat Bey önünde bir kitap düşünmektedir. Arap Kadın ise şaşkınlıkla Saliha Hanım ile Talat Bey'i izlemektedir. Talat Bey aşık olmuştur. Talat, küçük yaşta babasız kalmıştır. Annesi Saliha Hanım ve Arap kadın ile birlikte büyümüştür. Talat, kalemden eve gidip gelirken tütüncü Hacı Mustafa'nın dükkanına uğrar. Fitnat'ı pencereden görür. İlk görüşte hoşlanır ve devamlı Hacı Mustafa'nın dükkanına uğrar. Talat'ın bu aşkı karşılıksız değildir. Fitnat da bu oğlana aşık olur. Fitnat, Hacı Mustafa'nın üvey kızıdır. Fitnat'ın annesi hamileyken Hacı Mustafa ile evlenmiştir. Bu evlilikten birkaç yıl sonra Fitnat'ın annesi ölmüştür. Ölmeden önce Fitnat'ın boynuna muska görünümlü vasiyetini yazıp kızın boynuna takmış ve on sekiz yaşına gelince o muskayı açıp okumasını söylemiştir. Fitnat'ı babası kapıdan dışarı çıkarmaz ve sürekli Şerife Hanımdan dikiş dersleri alır. Bu sebeple Talat düşünür ve taşınır. Kadın kılığında Şerife Hanımın evine dikiş dersleri almaya gider. Kendisini Ragıbe Hanım olarak tanıtır. Fitnat ile Ragıbe'yi Şerife Hanım tanıştırır. Birlikte dikiş yaparlar ve aynı zamanda Fitnat can sıkıntısından kurtulur. Fitnat bu kızı sırdaşı olarak görür. Abisi Talat'a aşık olduğunu anlatır. Ragıbe Sevincinden adeta uçmaktadır. Şerife Hanım, zengin ve dul Ali Bey ile Fitnat Hanımı evlendirmeyi düşünür. Bu fikrini Hacı Mustafa'ya açar. Hacı Mustafa onayı verir. Fitnat bunu duyunca üzüntüden kendini yıpratır. Ragıbe eve geldiğinde onu ağlarken bulur. Neden ağladığını sorar. Fitnat sevmediği bir adamla evlendirileceğini söyler. Ragıbe de kadın kılığından çıkar ve Talat olduğunu söyler. Fitnat artık geç olduğunu nikahının kendi rızası olmadan perde arkasında başka bir kızın evet demesiyle kıyıldığını anlatır. Fitnat ve Talat birbirlerine söz verir. Evlenemeyecek olurlarsa canlarına kıyacaklardır. Fitnat'ın bu durumuna üzülen Şerife Kadın Hacı Mustafa ile bir plan yaparlar. Fitnat'ı yazlığa gideceğiz diye kandırırlar. Fitnat, evden ayrılmadan önce Talat'a mektup yazar tüm olanları anlatır. Mektuba gideceği evin adresini de yazar. Zavallı Fitnat, Ali Bey'in evine gelince tüm gerçeği öğrenir. Yine yataklara düşer. Ali Bey ve Fitnat'ı ölen eşine benzetir. Ona sahip olmaya çalışırken Fitnat'ın muskası eline gelir. Fitnat kapıyı üzerine kilitler ve canına kıyar. Ali Bey, Fitnat'ın babası olduğunu öğrenince şuur kaybı geçirir sadece altı ay Yaşar. Talat, Fitnat'ın öldüğünü görünce bayılır. Talat da bu dertle uzun yaşamaz. DEĞERLENDİRME Edebiyatımızın ilk yerli romanı sayılan Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat romantizmin bir ürünüdür. Talat ve Fitnat'ın aşkı anlamına gelir. Görücü usulü evliliğin sakıncalarını anlatır. Fitnat'ın boynundaki muska sayesinde Ali Bey, Fitnat'ın kendi kızı olduğunu öğrenir ve bu korkunç evlilik sonlanır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/taht-oyunlari", "text": "Farklı karakterler ve o karakterlerin bulunduğu farklı ortamlarla anlatılan Taht Oyunları, karmaşık gibi görünse de aslında öyle değil. Tüm kurgu 'kışın gelmesi' üzerine dayalı olup akgezenler üzerine kurulu olsa da karakterlerin entrikaları daha da ön planda. Yedi krallığın Kuzey kısmını yöneten Stark'lar yedi kişilik bir aileden oluşup gayrimeşru çocuk Jon ile sekiz kişilerdir. Kuzey'e hüküm süren Stark'lar için asıl olay ise Yedi Krallığın hükümdarı Robert ve ailesinin ziyaretiyle başlar. Uzun zamandan beri görüşmeyen Nedd Stark ve Kral Robert; eki günleri yad etmekten daha çok Robert'ın ihtiyaç duyduğu yardım için bir araya gelmişlerdir. Robert'ın sağ kolu yani Kral Eli ölmüştür ve Robert kral olarak sadece zevk, sefa sürdüğü için devlet işleriyle ilgilenmek istemez; bunun içinde yeni Kral Eli'nin güvenebileceği tek insan olan Nedd Stark'ın olmasını ister. Nedd Stark her ne kadar bu teklifi reddetmek istese de eninde sonunda kabul etmek sonunda kalacaktır. Ama o vakte kadar Robert Baratheon'nun hanedanı Stark kalesini karıştırmaktan geri kalmayacaktır. Kraliçe Cersei ve gizli aşığının sırrı Nedd Stark'ın küçük oğlu Bran'in bacaklarına mahal olmuştu. Jon, Stark'ların onu dışlamasına artık dayanamayıp, amcası ile beraber Sur'a gitmeye karar verip hayatını bir kenara atmıştır. Gün geldiğinde ise Nedd Stark, kızları Arya ve Sansa'yı da yanına alarak başkentte gitmiştir. Baratheon ailesinin ziyareti, Stark'lara pahalıya patlamıştı. Kış Kalesinin leydisi olan Catelyn Stark, kocasını pas tutmuş gizemleri çözmesi için tehlikenin kalbine yollamıştı. 2. Aerys'in tahtan indirilip, Ejderhaları ve Targaryen soyunun yok edilmesinden sonra geriye Targaryen soyundan kalan Viserys ve Daenerys'ı bilseler de kimse onları umursamıyordu. Ejderhaların nesli tükeneli çok olmuştu ve ejderha kanı hala süregelmekteydi. Dany abisi Viserys tarafından köle gibi yetiştirilerek, kaybettikleri Demir Taht'ın asıl sahibi olduklarını vurgulayıp bu uğurda her şey yapabileceğini dile getiriyordu. Tüm bunların yanı sıra birde kendisinin ejderha olduğunu savunup kardeşini bununla tehdit ediyordu. Gözü dönmüşlüğün verdiği hissiyatla kardeş kardeşle evlenir adetini bozarak Dany'i Khal Drago'ya karısı olarak satmıştır. Gücün artık elinde olduğunu bilen Dany bir kraliçe ve khaleesi gibi davranarak ilk abisini öldürdü, sonra kocası ile gerçek bir ilişki kurdu ve daha sonra da tüm dünyaları yakıp kavuracak üç büyük güce sahip oldu. Başkentte duran Stark ailesi için ise durumlar pek iç acıcı değildi. Arya sürekli yaramazlıklar yapıp, erkek gibi davrandığından ya da sürekli gerçekleri birilerinin yüzüne vurduğundan pek sevilen bir kız değildi. Sansa ise Kral Roert'ın oğlu Jofrrey ile evleneceğinden kardeşinin kendisini rezil etmesini istemiyordu. Ve sürekli bu uğurda çabalıyordu. Nedd Stark ise hanedanın olağanüstü borçları, çözmesi gereken sırlarıyla uğraşıyordu. Birde açık etmemesi gereken kendi sırlarıyla... Nitekim sarayın Örümceği yani 'ben her şeyi bilirim'i gerçekten de her şeyi biliyordu. Mali Müdürü serçeparmak ise Nedd Stark'a çarpırttığı laflarla nefes aldırmıyordu. Kış Kalesinde ise Catelyn Stark, oğlu Bran'e bunun kimin yaptığını bulma niyetindeydi. İlk başta küçük şeytan Tyrion Lannister'dan şüphelense de; o cücenin bu işle hiçbir alakası olmadığını anlamıştı. Arkada daha büyük bir sır yatıyordu ve bunun içinde kocasını uyarması gerekiyordu. Lakin bazı şeyler için zaman gereklidir. Aslında bizler ne kadarda şanslıyız. İstediğimiz bir mesajı anında karşımızdakine iletebiliyoruz. Ama o dönemin şartları için en önemli olan şey zamandı. Ve maalesef fazla bir zamanda yoktu. Robert Baratheon ölmüştü. Nedd Stark sırları çözmüştü ve o sırları ifşalayamadan kendisi de ölmüştü. Geride kalan kızlarından Arya kaçaktı ve krallık tarafından aranıyordu. Sansa ise müstakbel eşi Joffery tarafından sürekli aşağılanıp, ölmüş babasına atılan 'hain' lakabıyla dalga geçiliyordu. Nedd Stark'ın ölmesiyle düşmanlar harekete geçmişti. Herkes birbirine savaş açmaya başlamıştı. En önemlisi ise Kuzey'le Yedi Krallık düşman olmuştu. Hepsinin nedeni ise Kralın hain karısı Cersei idi. Taht hak etmeyenlerin elindeydi. Ve o küçümsedikleri Daenerys Targaryen ise kocasını ve küçük bebeğini kaybettikten sonra bir orduya ve herkes tarafından efsaneleşen ama Dany'nin tekrardan hayata döndürdüğü üç ejderhaya sahip olmuştu. Ve şimdi sıra ise adaleti ve güzelliğiyle kendisine ait olan tahtı almaktaydı. Uzun uzuna, karmakarışık bir kitap olsa da kendisini okutmasını biliyordu. Eğer fazla kafam karışır diye düşünüyorsanız dizisini de izleyebilirsiniz. Çünkü tıpatıp aynılar. Ama şahsen o duygu ve hissiyatları diziden alabileceğinizi sanmıyorum. Taht Oyunları kitabındaki bölümler hemen hemen her başrol karakterin ağzından anlatılmıştı. Ama benim en sevdiğim karakter Daenerys Targaryen idi. Güçlü, güzel ve düşünebilen bir kadındı. Beni en çok şaşırtan nokta ise başrollerden biri olan Nedd Stark'ın ölmesi idi. Belirteyim diye söylüyorum; Taht Oyunları kitabında sonradan dirilenler yok, akgezenler haricinde. Ejderhalar devrini modern bir dille okumak isterseniz, buyurun derim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/tarik-bugra-kitaplari", "text": "Cumhuriyet dönemi edebiyatının usta yazarı Tarık Buğra, 2 Eylül 1918 yılında Akşehir'de dünyaya gelmiştir. İlk ve ortaokulu Akşehir'de okuyan yazar, l ise öğrenimini İstanbul Lisesi'nde başlayarak Konya Lisesi'nde tamamlamıştır.1936 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde başladığı eğitimine ise Hukuk Fakültesi ve ardından da Edebiyat Fakültesi'ne geçmiş fakat mezun olamadan ayrılmıştır. Gazetecilik hayatına 1947 yılında Akşehir'de babası ile birlikte Nasreddin Hoca gazetesini çıkartarak başlamış, ardından Milliyet, Vatan, Yenigün, Yeni İstanbul, Tercüman gazeteleri ve Yol dergisinde yazılarını yayınlatıp bir kısmında da yazı işleri müdürü olarak görevde bulunmuştur. Köşe yazarlığı görevinden istifa eden yazar, vaktini tamamıyla edebiyata ayırarak Devlet Tiyatroları'nda Edebi Kurul Başkanlığı ve Kurul üyeliğinde bulunmuştur. Tarık Buğra, ilk piyeslerini ve Yalnızların Romanı adlı eserini askerlik döneminde kaleme alıyor ve bu dönemden sonra birbirinden önemli eserler sığdırıyor hayatına. Kısa bir süre içinde yazdığı iddia edilen Oğlumuz adlı hikayesiyle Cumhuriyet Gazetesi'nin açtığı bir yarışmaya katılıp ikincilik ile ayrılan yazar, ismini büyük bir kitleye duyurmayı başarıyor. Genellikle Orta sınıf insanların hayatından kesitlere yer verdiği, aşkı şiirsel bir dille anlattığı hikayelerinden sonra Siyah Kehribar ile romana geçiş yapıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/tas-meclisi", "text": "Jean Christophe Grange kitaplarında gizemli öğeleri kullanmayı seven bir yazar fakat genelde romanlarında işin sonu mantıklı bir gerçeğe çıkıyordu. Taş Meclisi kitabında ise mistik değerleri fazlaca kullanmış ve bunlar bu şekilde kalmış. Bu yüzden roman biraz gerçeklikten uzaklaşmış ve okuduktan sonra okuyucu da bir boşluk oluşturuyor. İnsan açıklanmayan şeyleri okuduğunda kendisini boşa okumuş gibi hissediyor ve Taş Meçlisi kitabında da aynı hisler oluşuyor. Laura uzun zaman önce ailesini kaybetmiş ve bu acı ile büyümüş bir öğretmendir. Onun için daha da kötüsü çocuk sahibi olmasının mümkün olmamasıdır. Bunun üzerine daha bebek sayılabilecek uzak doğulu bir çocuğu evlatlık edinir. Bu onu hayata bağlayan tek şey olur. Fakat çocuk 7 yaşına geldiğinde bazı şeyler değişmeye başlar. Çocuğun göğsünde bir iz oluşmaya başlar ve dahası ikisi de kabuslar görerek uyanırlar. Laura oğlu Liu San ile gizemli bir trafik kazası geçirir. Kendisi yaralı olarak kurtulur ama oğlunun ölümcül yaraları vardır ve hayatta kalması pek mümkün değil gibi görünür. Fakat çocuk gizemli bir şekilde normalden daha hızlı iyileşir. Tam bu sırada çocuğun kaldığı hastanede Laura'nın arkadaşı olan doktor ölü bulunur. Laura'da oğlunun farklı bir dilde konuşması olan bir ses kaydı bulur ve bunun ne olduğu anlamaya çalışır. Sürekli hayvanlar ile ilgili halüsinasyonlar görür ve kimseye söylememesine rağmen doktorun nasıl bulunduğu hastanede olduğunu öğrenmeye çalışır. Ses kaydını tercüme etmesi için tavsiye edilen bir profesörün evine gider fakat adamı orada ölü bulur. Dahası adamın aslında hem kendisin hem de ailesinin tanıdığı biri olduğunu öğrenir. Adamı öldüren kişide yaralıdır ve ölmeden önce Laura'ya çocuğunun tehlikede olduğunu söyler. Bunun üzerine Laura konu ile ilgili daha derinlemesine bir araştırma yapar ve olaylar Moğolistan'a kadar uzanır. Oğlu hastaneden kaçırılmıştır ve Laura onun nereye götürüldüğünü bilir. Kendisi de Moğolistan'ın yolunu tutar ve onu orada gizemli bir kurban ayini beklemektedir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/thomas-hardy-kitaplari", "text": "2 Haziran 1840 yılında İngiltere'de dünyaya gelmiştir. Zanaatkar babası sayesinde sanata olan bakış açısı farklı biçimler kazanmaya daha küçük yaşlarda başlamıştır. Ortaöğretimini bitirdikten sonra bir mimarın yanında çalışmaya başlayan Thomas Hardy, patronunu örnek olarak mimar olmayı seçmiştir. Amma ve lakin asıl görevini biraz daha yabana atıp yazarlığa olan ilgisini arttırmıştır. Üniversite'den hemen mezun olduktan sonra ilk romanını yazmaya başlayan Thomas Hardy, bazı gerekçeler üzerine başvurduğu yayınevi tarafından yayımlatamadı. Ama hiçbir zaman kendine olan inancını ve kalemine olan güvenini yitirmeyip yazmaya devam etmiştir. Ve ardından yayımlandığı romanları sayesiyle adını duyurmayı başarmıştır. Romanlarında fazla olay örgüsü oluşturmayan ama anlatımını şiirsel bir tarzda gerçekleştiren Thomas Hardy, kendine özgün yazıları ve fikirleri ile bilinmektedir. Şehirde yaşayan insanları geçip, taşra da yaşayan insanların hayat ve ruh hallerini yazarak oluşturduğu romanları, onu diğer yazarlardan ayırıyordu. Kaleminin gerçekçiliği ile beraber 29. Yüzyılın çığır açanları arasına girmiştir. Yayımlanan son romanı Asi Kalpler ile o dönemin ki İngiltere halkıyla fikir ayrılıklarına düşmüş ve büyük eleştiriler almıştı. Bu eleştirilerden ötürü mü bilinmez daha roman yazmayan Thomas Hardy, ölünceye kadar şiir yazmıştır. Ve şiirlerine de taşralı insanların hayat ve ruh hallerini yansıttığı görülür. Thomas Hardy'in birçok eseri sinemaya uyarlanması ile birlikte işte bu yüzden Victoria İngiliz Edebiyat Dönemi'nin en çok okunan ve klasikleşmiş yazarlarının arasına girmeyi başarmıştır. 28 ve 55'li yaşları arasında Thomas Hardy'in en başaralı olduğu dönemler olarak bilinir. 50'li yaşlarından sonra hayatını şiir yazdırarak devam ettiren Thomas Hardy, 11 Ocak 1928 tarihinde Dorchester'da hayata veda etmiştir. Thomas Hardy Romanları: Bir Çift Mavi Göz (1873), Çılgın Kalabalıktan Uzak (1874), Tess (1891), Karanlık Jude, Ağaç İşçileri, Orman Köylüleri, Yuvaya Dönüş, Ethelberta'nın Eli, İlgisizin Biri, Kulede İki Kişi, West Poley'deki Serüvenlerimiz, Wessex Öyküleri, Garip, Neşeli ve Sıradan, Solmuş kol, Casterbridge'in Başkanı"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/tiamat", "text": "Tahtelbahir gemisi bir denizaltı çeşididir. Osmanlı zamanında bir görev gereği denize açılmıştır. Ve bir düşman gemisini vurduktan sonra T1AMAT adlı şifre ile devlete bildirerek savaş ganimetlerini almak amacıyla düşman gemisine geçiş yaparlar. O gemiye en üstleri ile birkaç er ve çavuş geçer. İki tane sandık bulurlar. Bu sandıklardan birinde ilk başta altın var zannetseler de 7 tane çivi çıkar içinden. Hevesleri kursaklarında kalan askerler ikinci sandığı yine altın bulma umuduyla açmaya çalışırlar ancak üç kişi uğraşmasına rağmen sandığın ağzı bir türlü açılmaz. Biraz açtıktan sonra çavuş eliyle açmaya çalışınca aniden çavuşun kolu kopar. Bunun şaşkınlığını yaşayan askerler hemen çavuşu kendi gemilerine götürür ve ganimetleri alarak kendi gemilerine çekilirler. Kendi gemilerinde herkes kendi arasında zafer sarhoşluğu eşliğinde yemeklerini yer, düşman gemisinden almış oldukları içkilerin içerken koğuştan bağırışlar çıkmaya başlar. Kolu kopan çavuş aniden ortadan kaybolmuş, yerini içinden ateş saçan bir canavar almıştır. Bu canavar önüne gelen herkesi yemekte karşısına çıkanı affetmemektedir. Askerler bununla baş edemedikleri gibi bu canavara kurşun işlemediğini gördükleri zaman da korkuları iki katına çıkmıştır. Başlarında bulunan en üst rütbeli kişiyi de yedikten sonra sonunda canavarı bir yere kapatmayı başarırlar ancak artık gemi batmaya başlamış, düşman kuvvetleri onların yerlerini tespit etmiştir. Hemen bir plan kuran askerler, kurtulma ihtimalleri çok az olsa da bunu değerlendirmeye çalışırlar. Planları şudur: Yemle dolu bir torbayı denize atacaklar, o torba yaklaşık 10 dakika pervane sesi çıkararak düşmana yerlerini farklı gösterecek o esnada kaçarak gemiyi vurmaya çalışacaklardır. Eğer başarırlarsa kurtulma ihtimalleri vardır. Gemide hava gittikçe azalmakta yaşama umutları sönmekte olsa da hala yaşamak için çalışmaktadırlar. Planı uygularlar ancak tam umudu kestikleri an da plan işler ve kurtulduklarını düşünürler. Kurtuldukları anda yerde gezen 7 çivi dikkatlerini çeker. Yakalamaya çalıştıkça bu çiviler onlardan kaçmakta bir türlü yakalanmamaktadır. Ardından çivinin biri tepeye tırmanarak içlerinden birinin kafasına girer ve onu kan kaybından öldürür. Herkes onu öldü zannederken aniden dirilir ve çivinin onu yönetmesiyle bir arkadaşının boğazını sıkarak onu öldürür. Derken çivilerin 5 tanesi daha tepeye çıkar. Sırayla 5 kişinin kafasına saplanarak hepsinde aynı etkiyi yaratır. Sağ kalanlar koşarak kendilerini bir odaya kapatır böylece gözlerine görünmeyecek ve kurtuluş için plan kurabileceklerdir. 7 kişi birbirinden helallik ister. Yaptıkları suçları söyleyerek birbirlerinden helallik isterler. Odanın içinde gezen bir fareden gördükleriyle son kalan ekmek ve içkilerini birbirleriyle bölüşür ve her lokmanın tadına vararak yerler. Ardından başları olan Mülazım bir plan kurar. Plan gereği sessiz olmak zorundadırlar. Buradan çıkmaya odaklanırlar. Önce elektrikleri keserek görüş açılarını yok ederler. Ses çıkarmayarak duyularını da yok ettikleri için rahat rahat yukarı çıkmayı hedeflerler. Bu sırada biri yakalanarak ölür. Diğeri de son kalan çiviyi kafasına yiyerek zombiye dönüşerek ölür. Kalan askerler zombileri öldürme yolunu keşfederek hepsini temizler. Son olarak canavar yollarına çıkar canavarı da içlerinden biri kendini feda ederek öldürür. Son kalan 2 kişi ise gemiden kurtulmayı başarır. Tahtelbahir gemisi böylece sonsuzluğa doğru batmaya devam eder. Değerlendirme: Kitabın kurgusu hoşuma gitse de betimlemeleri çok yetersiz buldum. Bir türlü kitabın içerisine giremedim. Normalde bu şekilde bilim-kurgu, fantastik kitaplar insanı içine çekerek o gerilimi yaşatırlar. Bunun yaşanmasındaki nokta da betimlemelerdir. Betimlemeler eksik olunca kitap yalnızca okunuyor. Ve böyle bir kurguya da bu yakışmıyor. Ama kitabın kurgusu merak uyandırarak kendisini okutturuyor. ihsan oktay anar'in tiamat adlı bu kitabın konusu bir denizaltı gemisinde geçmektedir. fantastik tarzda kurgulanmiş bir kitap diyebiliriz. bir düşman donanması olan denizalti genimisine 2 er sızar. görevleri ganimetleri bulmaktır. 2 sandık bulurlar ancak bu sandıklarda kendileri kötü bir son beklemektedir. çünkü sandıklar lanetlidir. bu lanet tüm gemiye yayılır. canlarını kurtarmak icin olağan üstü çaba sarfedeceklerdir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/tohum", "text": "Eserimizin türü tiyatrodur. Öncelikle kişilere dair kısa bilgi vererek başlamak istiyorum. Ferhad Bey: Maraş şehrinde bir ağadır. 39 yaşındadır. Hancı: Ferhad Bey'in baba olarak gördüğü yaşlı bir amcadır. 78 yaşındadır. Hanım: Ferhad Bey'in erkek kardeşinin hanımıdır. 24 yaşındadır. Yolcu: Savaşta esir olmuş, zorluklar görmüş, memleketine giderken Maraş'tan geçen bir yabancı adam. Şerife Teyze: Hanım isminde kadının yanında görevli çalışan. 60 yaşındadır. Reis: Maraş şehrinde kahvehanesi bulunan, sözü geçen ağalardan biridir. 40 yaşındadır. Küçük Ali: Ferhad Bey'in yakınında bulunan bir çocuk. 12 yaşındadır. Olaylar Maraş'ın işgali sırasında geçer. Kitabın ilk kısmı Hancı ile yolcu arasında konuşmalarla başlar. Ferhad Bey'in kardeşi Osman'ın komiteciler tarafından öldürülmesi meselesi konuşulur. Osman Bey'e komitecilerden erkeksen filan saatte şuraya gelirsin diye bir haber gelir. Tabi bir erkeğe bu söz söylenince yerinde duramaz, kanı deli akar ve gitmek ister. Osman da önce bu durumu abisine bildirir. O da gitmesini söyler. Osman komitecilerin dediği yere gider. Osman'ı yedi sekiz yerinden bıçaklarlar. Ondan öyle korkarlar ki atını dahi hunharca öldürürler. Bir söğüt dalına atı asarlar üzerine de Osman'ın cesedini koyarlar. Kötü haber tez zamanda duyulur. Kardeşi Ferhad Bey kalabalığın içinde komitecilerin içine ben gönderdim Osman'ı der. Herkesin gözleri fal taşı gibi açılsa da Bey'den korktukları için ses çıkaramazlar. Yolcuyla Hancı aralarında sohbet ederlerken yolcu hancıya Ferhad Bey'i merak ettiğini görmek istediğini söyler. Hancı da ona görmediğin sıkıntı kalmamış, esir düşmüşsün, kaç zamandır yollardasın var yürü git yoluna git der. Bu söylenenlere rağmen yolcu ısrarla Ferhad Bey'i görmek istediğini söyler. Hancı ısrarlara dayanamaz yolcuyla ağanın evine doğru giderler. Kapının tokmağını çalarlar. Kapı açılır. Ferhad Bey'in ağalarla konuştuğu söylenir. Bu sırada hancı da yolcuya ağayı beklerken kahve yapar. Tam o sırada hancının yanına bir yaşlı kadın gelir. Gelen Şerife Teyze'dir. Hancı'ya telaşlı bir şekilde Ferhad Bey'in emaneti olan hanımı komitecilerin kaçırdığı haberini getirir. Ne kadar çabalasa da hanımım ellerimden kayıp gitti der. Bu durum yaşanırken Ferhad Bey'le yolcu arasında konuşma geçer. Ferhad Bey yolcuya nereli olduğunu, nereden geldiğini, mesleğini, tahsilini sorar. Daha sonra onun zor şartlar altında buraya geldiğini memleketine dönmesi gerektiğini burada ne işinin olduğunu söyler. Yolcu ise Maraş'a uğradı uğrayalı öyle şeyler duydum ki bu şehre ve insanlarına hayran kaldım der. Bu sohbetten sonra hancıyla Ferhad Bey arasında hararetli bir konuşma geçer. Kendinin bu durumu söyleyemeyeceğine Şerife Teyze'nin söylemesinin daha doğru olacağını söyler. Ferhad Bey iyice sinirlenir. Şerife Teyze anlatmaya başlar. Gece kapılarını biri tıklatır. Komitecilerin Fransızlardan habersiz evleri basacaklarını duyduklarını, yerinizi öğrenmişler Hanımı Ferhad Bey'e götüreceğiz diye seslenirler. Bunu duyan hanımım gaz lambasıyla dışarı çıktı. Oradan Ali'nin hanımım sesini duyduk, bir anda ne olduysa gölge belirdi, benim kafama sert bir şeyle vuruldu. Ne olduğunu anlamadan uyandığımda hanımım ortada yoktu. Bunu duyan Ferhad Bey çok sinirlenir. Hancı beyin bu sinirliliğini görünce onu sakinleştirmeye çalışır ama fayda etmez. Bey, yolcuya bizimle hala kalmak istiyor musun diye sorar. Evet diye cevap verir. Yolcuya seni Maraş'a Reis'e yazacağım kağıdı vermeye göndereceğim der. Yolcu verilen kağıdı yerine teslim etmeye gider. Reis'e teslim eder. Haberi alan Reis komiteci arkadaşlarına bildirir. Ferhad Bey, Reis'in kahvehanesine gelir. Kaşla göz arasında numarasını yapıp Reis'i oradan kaçırır. Kaçırılan Reis korkudan hanımın yerini söyler. Hanım kurtarılır. Ferhad Bey, hanımı eve götürür. Dışardan silah sesi gelir. Haber gelir ki Maraş, Fransızlardan kurtulmuştur. Bu haber üzerine yolcu İstanbul'a gitmek için hazırlanır. Bey de yanında hanımı da memleketine götürmesini söyler. Yolcu da tamam der. Bey de Maraş merkeze bu aldığı güzel haber için gider. DEĞERLENDİRME Yazarımız eserde vatan sevgisi, cesaret vb. birçok değerli konuyu ele almış. Anadolu'ya dair değerli görüşlerini Ferhat Bey'in ağzından aktarmış. Kitapta insanlara aşılanmak istenen değerler var. Yazarın dili sade, anlatımı akıcı. Ben çok beğenerek okudum. Sizlere de canı gönülden tavsiye ederim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/tom-sawyer", "text": "Tom Sawyer, St. Ptersburg kasabasında Polly teyzesi, üvey kardeşi Sid ve Polly teyzesinin kızı Mary ile birlikte yaşamaktadır. Tom, yaramazlığı ile kasabaya ün salmıştır. Polly teyzesi onu ne kadar severse sevsin yine de kızmadan edememektedir. Tom'un, Amy isimli bir kız arkadaşı vardır fakat kasabaya yeni taşınan Becky, Tom'un gönlünü çalmıştır. Tom, derste aldığı ceza sonrası Becky ile tanışma fırsatı bulmuş ve Becky'nin yanına oturmuştur. Bir şekilde Becky'i etkilemiş ve onun gönlünü çalmıştır. Bu iki çocuk okul dışında da vakit geçirmeye başlamıştır. Tom Becky'e evlenme teklif etmiş ve kendilerince nişanlanmışlardır. Tom, eski sevgilisi Amy ile de nişanlandığını ağzından kaçırınca Becky, Tom'a çok sinirlenmiş ve onu yanından kovmuştur. Canı sıkılan Tom gezerken kasabanın en sevilmeyen çocuğu Huck ile karşılaşır ve Huck'ın elinde bir ölü kedi vardır. İki kafadar arkadaş olur ve ölü kedinin siğillerden kurtardığına inandıkları için de dolunay sırasında kedi ile beraber mezarlığa gitmeye karar verirler. Mezarlıktayken karanlıktan birtakım sesler duyarlar ve kasabanın en azılı haydutlarından olan Muf Potter'ı, Kızılderili Co'yu ve Doktor Robinson'u bir mezarı kazarken görür. Haydutlar, Doktor Robinson'dan para isteyince kavga çıkar. Beklenmedik bir şekilde Kızılderili Co Potter'a vurur ve Potter bayılır. Co, doktoru kalbinden bıçaklar ve bıçağı Potter'ın eline tutuşturur. Potter uyandığında zaten sarhoş olmasının verdiği etkiden dolayı da cinayeti kendisinin işlediğini kabul etmiştir. Çok korkan çocuklar, olay yerinden koşarak kaçmışlardır. Tom evde mutlu değildir. Becky ile aralarının da bozuk olması iyice canını sıkmaktadır. Tom, buralardan uzaklaşmayı ve büyük bir adam olmayı kafasına koymuştur. Huck ile beraber korsan olmaya karar vermişler ve Tom 'un kankası olan Joe Harper'ı da yanlarına alarak gece yarısı adaya doğru sandalla yola çıkmışlardır. Günlerin geçmesi üzerine bütün kasaba bu çocukların nehirde boğulduğuna inanmış ve büyük bir üzüntü içinde cenaze töreni düzenlemeye karar vermişlerdir. Tom, arkasından kimin ne kadar üzülmüş olduğuna merak eder ve bir gece yarısı eve gider. Teyzesinin harap haline çok üzülen Tom adaya döner ve ada şartlarından bıkmış olan üç çocuk geriye dönmeye karar verirler. Pazar günü kilisede düzenlenen cenaze törenine giderler. Önce herkes çok sevinir fakat daha sonra çok kızarlar. Tom okulda çok havalı olur ve herkes ona saygı duymaya başlar. Bir kişi hariç, bu kişi Becky 'den başkası değildir. Becky, Tom 'un Amy ile olan yakın ilişkisini kıskanır ve o da başka bir çocuk ile yakınlaşmaya başlar. Tüm bunlar olurken de bir yandan Muf Potter'ın davası görülür. Muf Potter'a hapiste de yardım etmeye çalışan Tom vicdanına yenilir ve hayatını tehlikeye atarak mahkemede gördüğü her şeyi anlatır. Kızılderili hakkında ölüm kararı verilir fakat Kızılderili kaçar. Tom'un korkulu günleri başlamıştır. Bu olayın ardından Tom kasabada kahraman muamelesi görür. Tom rahat durmaz ve arkadaşı Huck ile beraber hazine aramak için bir harabeye girerler. Harabenin içinde yabancı olmayan bir sima ile karşılaşırlar. Kızılderili Joe ve bir arkadaşı perişan bir kılıkta altınlarını ve paralarını gömmek için harabeye gelirler. Saklanan çocuklar Joe'nın altınlarını almaya karar verirler. Joe ve arkadaşı ortalıkta gözükmez ve olaylar biraz duraklar. Tom, Becky ile barışır ve Becky'nin ailesinin önderliğinde düzenlenen pikniğe giderler. Mağaraların dehlizlerinde Tom ve Becky kaybolur. Bütün çocuklar vapura doluşur ve kasabaya dönülür. Çocuklar arkadaşlarında kalacaklarını söyledikleri için anneleri ancak ertesi gün yokluklarını fark eder. Herkes iki kaybı aramaya başlar. Çocuklar ise mağarada çıkış aramaya çalışırlar fakat gün geçtikçe açlık ve susuzlukla beraber bastıran umutsuzluk çocukları adeta yiyip bitirir. Tom mağaranın dehlizlerinde çıkış ararken Kızılderili Joe'yu görür. Bu durum işleri daha da zorlaştırır. Derken çocuklar ölmek üzereyken çıkış yolu bulurlar. Kasabaya döndüklerinde herkes onları karşılar. Bütün kasaba çok sevinir. Becky'nin babası mağaranın tüm girişlerini demirle kapattırır. Bunun üzerine Tom içerde Kızılderili Joe'nun olduğunu söyler. Mağaraya gidildiğinde Kızılderili Joe'nun cansız bedeniyle karşılaşırlar. Tom güvende olmanın verdiği huzura rağmen kendi yaşadıklarını düşünerek aç susuz can veren hayduta üzülür. Tom'un aklına Joe'nun altınları ve parası gelir. Huck ile bunu paylaşır ve mağaraya gidip hazineyi çıkarmaya karar verirler. Yanlarında kaybolmamak için ip ve mum götürürler. Kızılderili'nin sembolünü bulup kazdıklarında altına kavuşmuşlar. Artık ikise de zengindir. Tom mağaradayken Huck'ın başından bir sürü olay geçmiştir. Huck, haydutları takip etmiş ve Bayan Daglıs'ı ölümden kurtarmıştır. Yalnız yaşayan Bayan Daglıs evsiz Huck'ı evlat edinmiştir. Huck alıştığı hayattan çok farklı olan bu düzene alışmakta zorlanmış ve kaçmıştır. Tom arkadaşını bulup geri dönmek için ikna eder. Yeni maceralara atılmak için sözleşen iki kafadar evlerine giderler. Tom Sawyer, Mark Twain'in sanat dünyasına kazandırdığı ve yıllar boyu da birçok esere ilham kaynağı olmuş çocuk kahramandır. Hem çocuklara hem büyüklere aynı anda hitap eden bu eser herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği türdendir. Çocukluğun ne denli masum ve gözü karalık olduğunu insanın en güzel anılarının çocuklukta birikebileceğini ve gerçek dostluğun ne olduğunu apaçık görüyoruz serüven boyunca. Sizlerde çocukluğunuzun sıcak yaz günlerini ve neşe dolu anlarını özlediyseniz bu yolculuk çok iyi gelecektir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/toprak-ana", "text": "Toprak Ana romanı, tarlasını ailesi kadar seven Tolganay'ın onunla dertleşmesiyle başlar. Daha küçücük bir çocukken toprakla tanışan Tolganay, önceleri toprakla neşe içinde oynarken, sonraları toprağı sürüp, geçimini sağlamaya başlar. Onu toprakla tanıştıran dedesinin borçlarıdır. Daha sonra o da ailesi gibi bir toprak işçisi olur. Bir süre sonra Tolganay, kendisi gibi toprak işçisi olan Suvankul'a aşık olur ve evlenirler. Tarlalarda çalışarak geçimlerini sağlarlar. Hayatlarını toprakla kazanırlar. Üç çocukları olur. Traktör sürmeyi öğrenen Suvankul, köye ilk traktörü getiren ekip başıdır. Aradan yıllar geçer. Çocuklar büyür. Kasım babasının izinden giderek biçerdöver sürücüsü olur. Maysalbek öğretmen olmak için, köy okulunu bitirince kente gider ve en küçükleri Caynak da Gençlik Kolu Kulübü'nün başkanı olur. Bir süre sonra Kasım evlenir ve eve gelin gelir. Tolganay gibi herkes bu durumdan memnundur. Tolganay, Suvankul, Kasım ve gelin Aliman hasat zamanlarını tarlada beraberce geçirirler, her şey yolundadır. Hayat onlar için güzel giderken, bir gün ansızın tarlaya gelen bir Rus askerinden savaş çıktığı haberini alırlar. Köydeki erkekler birer birer askere çağrılır. Ve bir gün Kasım'ın da askerlik çağrısı gelir. Bütün aile ne kadar üzülse de onu askere uğurlarlar. Aile daha sonra Maysalbek'ten de askere çağrıldığını öğrendikleri bir mektup alır. Savaş tüm hızıyla devam ederken, cephedeki erkek yetersizliğinden, bir gün Suvankul da askere çağrılır. O günden sonra ekip başı görevi Tolganay'a verilir. Tolganay tüm zorluklara rağmen var gücüyle çalışır. Caynak zaman zaman eğitime çağrılan köyün genç delikanlıları arasındadır. Bir gün, anasına eğitime gittiğini söyleyerek cepheye gider. Niyeti Tolganay'ı üzmemektir. Evinin bütün erkeklerini cepheye gönderen Tolganay, bir gün oğlu Kasım ve kocası Suvankul'un şehit olduğu haberini alır. Şehit haberleriyle perişan olan Tolganay gelini Aliman ile hayata kaldığı yerden devam eder. Ancak bu sefer de oğlu Maysalbek'ten umutsuz bir mektup alır ve bir oğlunu daha cephede kaybeder. Uzun süre Caynak'dan da haber alamayınca onu da yitirdiğini düşünüp bütün umudunu kaybeder. Tolganay cephede kaybettiği tüm erkeklerinin acısını gelini Aliman ile dindirmeye çalışır, onu kızı gibi sahiplenir. Savaşın izleri yavaş yavaş silinmeye başlar. Zaferin gelmesi yakındır. Cephelerden evlerine dönen askerler, yeniden tarlalarda çalışmaya başlarlar. Tolganay gelini için endişelenmektedir. Onun evlenmesi gerektiğini düşünür. Ancak Aliman evlenmek istemez. Sonbahar aylarında sürü otlatmaya gelen bir çoban, Aliman'ı hamile bırakır. Ancak Tolganay bu durumu çok sonraları öğrenir. Aliman'ın doğumu yaklaştıkça Tolganay'a olan davranışları değişir. Tolganay bir gece ahırda Aliman'ı doğum sancıları içerisinde bulur. Aliman hastaneye giderken, yolda doğum yapar. Ancak ölür. Tolganay ismini Canbolat koyduğu torununu zorluklar içerisinde büyütür. Toprak Ana Konusu"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/trendeki-kiz", "text": "Çok fazla sayıda polisiye roman okuyanlar genelde bu tarz kitapların klasik gidişini bilirler. Ortada gizemli bir cinayet vardır ve yazar tek tek şüphelileri şüpheli olduklarının üzerine basa basa okurlarına sunar ve sonunda katil onlardan biri çıkmaz. Böylece okuyucuyu şaşırttıklarını sanırlar. Bir de en sonuna katil ile işi çözenin karşılaşmasını koyarlar. İşte Paula Hawkins'in Trendeki Kız romanı böyle klasik bir polisiye roman. Öncelikle belirtmek isterim ki kitabın ilk yarısı gerçekten çok sıkıcı. Alkolik bunalımda olan bir kızın sürekli tekrarlanan tren seyahatlerini okuyoruz. Tamam, kurbana olan ilginç bağını göstermek için gerekli fakat fazla uzatılmış diyebiliriz. İkinci yarısı ise hızlanıyor ve merak artıyor ama yazar da bu kısımda klasik polisiye roman taktiklerini kullanınca bu tarz kitapları okuyanlar katilin kim olduğunu ve sonunda ne olacağını biliyor. Rachel adındaki kız her gün tren ile yolculuk ediyor ve tren yolunun kenarındaki bir evdeki çift sürekli onun dikkatini çekiyor. Yaşadıkları huzurlu hayat o kadar ilgisini çekiyor ki onlara takma isim bile veriyor. Bunun en büyük nedenlerinden biri ise o çiftin yaşadığı evin hemen yakınında kendisinin de bir zamanla hayalini kurduğu ev yer alıyor. Rachel bir zamanlar evlidir fakat çocuğu olmayacağı öğrenince bunalıma girer ve içmeye başlar. Bunun üzerine kocası onu aldatır ve aldattığı kadın ile evlenerek çocuk sahibi olur ve Rachel'in hayalini kurduğu evde oturur. Bu yüzden bu çifte baktıkça onlarda bir anlamda kendi geçmişini, kendi hayalini görür. Fakat bir gün kadını başka bir adam ile görünce şaşırır ve hayal kırıklığına uğrar. Rachel bir gün karşılaştığı haber ile daha da şoka uğrar. Sürekli izlediği çiften kadın kayıplara karışmıştır ve kocası şok içindedir. Böylece Rachel çiftin gerçek adlarını da öğrenir. Şüpheli kocadır fakat Rachel buna inanmaz. Bir kaç gün önce gördüğünü kocaya iletmek üzere evin yoluna gider. Adamın ona inanması için de eşinin bir dostu olduğunu ve trenden gördüklerini adama anlatır. Aynı şekilde bildiklerini polise de aktarır fakat alkolik olması ve eski kocasını sürekli rahatsız etmesi nedeni ile söyledikleri dikkate alınmaz. Dahası Rachel kadının kaybolduğu gece yine kocasını rahatsız etmek için sarhoş bir halde o bölgededir ama o gece yaşananları hatırlayamaz. O geceden kalan tek şey bir şekilde yaralandığı ve kaybolan kadının eski sevgilisinin yeni eşine çok benzemesidir. Polis sonunda kaybolan kadının cesedini bulur ve kadının hamile olduğu ortaya çıkar. Tüm şüpheler kocanın ve kadının kocasını aldattığı sevgilisinin üzerine çevrilir. Rachel de olayı çözmek, sempati duyduğu kocayı kurtarmak için araştırmalarına devam eder. Fakat ölen kadının kocası Rachel'in eski bir dost olmadığını dahası alkolik olduğunu öğrendiğinde ona şiddet uygular. Bunun üzerine Rachel onun da katil olabileceğine inanır. Rachel kendini bir çıkmaz içinde bulduğu anda tren istasyonunda karşılaştığı biri o gece olanlara dair onun hatırlamasını sağlar. Rachel artık gerçeği bilir fakat kimsenin ona inanmayacağını da bilir. Şüphesinde haklı olduğunu öğrendiğinde ise katil ile yüz yüzedir. Başta da dediğim gibi polisiye romanları sevenler için kitabın sonu pek heyecan verici değil. Zaten yazarın şüpheliler üzerinde çok fazla durup şüpheli olacak kişiyi görmezden gelme çalışması katili ele veriyor. Bundan sonra sadece haklı olup olmadığını anlamak için kitabın devamını okuyorsunuz ve çok da klasik bir şekilde bitiyor zaten. Yazan: Kitap Kurdu Trendeki Kız Konusu Paula Hawkins çok iyi bir yazar fakat nedense kitapları Türkçeye pek çevrilmedi. Trendeki Kız romanı onun Türk okuyucuları ile buluşturan ilk kitap ve kitap aslında Paula Hawkins için de bir ilk. Trendeki Kız kitabı Paula Hawkins'in yazdığı ilk gerilim polisiye türündeki romanı. Gerçek anlamda patlamayı da bu kitap sayesinde yaptı. Romanda Rachel adındaki karakterin yaşadıkları anlatılıyor. Rachel eşi tarafından aldatılmış ve bu yüzden alkolik olan işsiz bir kadındır. Yaşadığı bunalım ve alkol nedeni ile hafızasında sürekli gitgeller yaşıyor ve her gün aynı tren ile yolculuk yapıyor. Bu yolculuklar sırasında sürekli trenin penceresinden aynı mutlu çifti görüyor ve onların hayatı ile kendisinin terk edilmese yaşayacağı hayatı karşılaştırıyor. Daha sonra demiryolunun yakınında bir kadın öldürülüyor ve hikaye de tam burada başlar. Rachel, boşandığı eşinin yakınında oturan bir kadının öldürülmesi ile işin içine dahil olur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/tufek-mikrop-ve-celik", "text": "Kan nehri savaşını daha önce hiç duymuş muydunuz ? İşte o savaşın bedelinin Zulular tarafından nasıl ödendiğiyle hiçbir Avrupalı ilgilenmez. Eli taş balta tutan yerliler, eli tüfek tutan yerleşimciler tarafından katledildi. Süresi saatlerle kısıtlı olan savaşın sonunda 3.000-3.500 arası Zulu hayatını kaybetti. ''Tüfek'' onları yenmişti. Avrupalı yerleşimciler tarımdan umduklarını bulamayıp, sıtmayla cebelleşirken adeta işi inada bindirmişlerdi. Belçikalılar bin yıllık tropikal medeniyeti gözlerini kırpmadan yaktılar. Bir çok yerli madenler ve demir yolu inşaatında zor şartlar altında çalıştı. İtildiler, kakıldılar ve vicdanı olan her insanın kalbini yerinden sökebilecek tarzda zulme maruz kaldılar. ''Çelik'' onları yenmişti. Avrupalıların mikroplar evcilleştirmesi sonrası, yerliler eskiden bağışıklıkları olan ve sulu alanlarda yaşamadıkları için yakalanmadıkları sıtma hastalığının pençesinde didindiler. Yaşı beşten küçük çocuklar için hayat başlamadan bitiyordu. Anneleri bu çocukların başında sürekli bekledikleri için ekonomiye katkıda bulunamıyorlardı. Böylelikle ''mikrop'' onları yenmişti. Çeliğin, mikropların ve silahın dünyamızı şekillendirmesi sonucu Afrika fakir bir geleceğe mahkum oldu. Bu cümleler Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabına ismini veren tüfek, mikrop ve çeliğin geçmişteki dünya insanların hayatlarını nasıl etkilediğini özetleyerek anlatıyor. İnsanlık tarihi birçok toplum üzerinden örneklendirilerek anlatılıyor. Örnek olarak, bir arada yaşayan bir topluluğun zaman içerisinde farklı adalara yayılarak Maoriler ve Morioriler ayrılmasıyla doğal bir tarih deneyi başlıyor. Morioriler avcılığa ve yiyecek toplayıcılığına döndü. Maoriler çiftçilikle yaşamını sürdürdü. Bu karşıt seçimler ileride aralarında çıkacak çatışmanın kaderini belirledi. Maoriler çiftçilikte kendilerini geliştirdiler, daha çok ürediler. Topraklarını korumak için savaşçılıkta ilerlediler. Buna karşın küçük bir topluluk olarak kalan Morioriler aralarındaki sorunları barış yoluyla çözüyorlar. İki topluluk savaştığında Maoriler galip geliyor. Bu doğal tarih deneyinde çevrenin insanlar üzerinde ve seçimlerinde daha açık bir şekilde yazgılarında ne kadar etkili olduğunu göstermiştir. Geçmişte Ortadoğu evcilleştirilmiş en çok hayvanın bulunduğu, hayvanları ve insanları besleyecek kaynağın bol olduğu bir yerdi. Evcil hayvanlar yetiştikleri bölgeden çıkarıldığında o çiftçi için fazladan yük oluşturuyordu. Çünkü belirli bir bölgede yaşayan hayvanın verimi en yüksek o bölgede olur. Bölgesinden çıktıkça verimi düşer. Bu hem hayvanın gereksinimlerini karşılayacak olan çiftçiye hem de halka yüktür. Bu nedenle Ortadoğu'da kültür olarak çok gelişkindi. Dünyayı var eden kültürün kaynağıydı. Tüm üstünlüklerine rağmen Ortadoğu, günümüz dünyasının iktidar merkezi ya da bir zamanlar olduğu gibi tahıl ambarı neden değil? Bu soruya cevabı Diamond, şöyle veriyor: Ortadoğu coğrafyası bereketliydi ancak kuraktı da ve ekolojisi yoğun tarımı kaldıramayacak kadar kırılgandı. İnsanlar o dönemde coğrafyayı tahrip ediyor, toprağı verimsizleştiriyor ve su kaynaklarını büyük bir hızla tüketiyordu. Topraklarını işleyemeyen/ yönetemeyen Ortadoğu insanları göç etmek zorunda kaldı. Böylece bereketli hilalde bulunan kaynaklar Ortadoğu'dan çıkarak tüm dünyaya yayılmaya başladı. Bu yayılma Kuzey Afrika'da Mısır medeniyetini, Avrupa'da ise Avrupa medeniyetini var etmişti. Yani Ortadoğu aynı zamanda medeniyetlerin tohumlarını salmıştı dünyaya. Bereketli hilalden götürülen bitkisel ve hayvansal besinler o kadar verimli bir şekilde üretiliyordu ki Mısır'da piramitleri yapabilecek insan kitlelerine ve yine Avrupa'da farklı zanaatlarla uğraşan insanlara yetebilecek güçteydi. Avrupalılar bu besinleri 16. ve 17. yüzyıllarda Yeni Dünya'ya kadar taşıdılar. Yeni Dünya'da, İnka medeniyeti ile karşılaşan İspanyol savaşçılar çok kısa sürede İnka ordularındaki askerleri yendiler. Bu zaferlerdeki en temel neden İspanyolların Yeni Dünya'ya götürdüğü mikroplar ve kullandıkları savaş aletleri idi. Kökeni bereketli hilalden gelen ve tıpkı Avrupa'da olduğu gibi diğer coğrafyalara yayılan bu savaş aletlerini geliştirmeyi Avrupalılar başardı. Avrupalılara bu imkanı sağlayan etmenler ise kıtaların şekli, hayvan ve bitki dağılımı, Avrasya teknolojisinin yayılımı gibi coğrafik etmenlerdi. Mikrop işgalcilerin farkında olmadıkları en büyük silahlarıydı. Tüfekse onların somut görünen silahıydı. . Mikrop, çelik ve tüfek Avrupa'dan çıkmış, masumca yaşayan toplumların laneti olmuştur. Tüfek, Mikrop ve Çelik, antropoloji alanında Türkçeye çevrilmiş nadir kaynaklardan. Bu kaynakta evrimcilik kuramı merkezde olup difüzyonizm kuramından da biraz bahsedilmiştir. Difüzyonizm, kültürlerin bir merkezde doğup, yayıldığını öngörür Jared Diamond Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabında insanlık tarihi hakkında hiç sormadığımız soruların merakını düşmüş ve bu soruları kitapta bizim için cevaplıyor. İnsanlık tarihini derinlemesine araştırıp bize yalın bir dilde aktarmış. İnsanlık tarihini oldukça anlaşılır bir biçimde okurlarıyla buluşturmuş. Kitap bittiğinde dünyada neden her yerin eşit derecede gelişmediğini, bu gelişmelere sebep olan etkenleri ve gelecek üzerine öngörüleri edinebilirsiniz. Bu konu hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak için Daron Acemoğlu'nun Ulusların Düşüşü kitabını okumanızı tavsiye ederim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/tuneldeki-cocuk", "text": "Adam tünele bindiğinde bir çocuk fark etti. Çok mutlu bir çocuk. Tünele binmekten dolayı çok mutlu olan bir çocuk. Bir şeyi ilk kez deneyimlemiş olmanın mutluluğu vardı çocuğun üzerinde. Bunu fark etti adam. İyice izledi. Belki kendisi de ilk bindiğinde bu kadar mutlu olmuştu, hatırlamıyordu. Çocuk kendisinin ona baktığını fark edince gülümsemesi soldu adeta. Sonra indi tünelden mutlu mutlu ilerledi. Sevgilime Mektuplar İşsiz adam, ayrılmış olduğu sevgilisine verdiği sözü tutmak için bir işe girmeye çabalar. Sonunda bir gazetede röportaj işi bulmuştur. Görevi fabrikaları gezip işçinin, işverenin durumlarını gözler önüne sermek, haber yapmaktır. İlk gittiği fabrika çok büyük bir fabrikadır. Ancak fabrikanın sahibi başka gün gelmesi için rica eder. Başka bir yere geçtiğinde işçilerin halinin içler acısı olduğunu görür. İşçilerin hastalanması, haklarını alamaması, eldivensiz, çizmesiz tehlikeli işlerde çalışıyor olmaları patronları zerre ilgilendirmediğini, işçilerin hallerinin kötü olduğunu görür. En büyük fabrikaya gittiğinde her şey tamdır ancak bunun bir gösteriş olduğu çok bellidir. İşçiyi kimse hesaba almıyor, durumunu, haklarını umursamıyor. Fakirin halinden hep fakir anlıyor. Zenginler ise fakirlerin emeğini yiyor. Ama hiç doymak bilmiyor. İki Kişi Arasında Kendisi sevgilisiyle gezerken bir kadın bayılır yanlarında bu kadına ne olduğunu anlamazlar en başta. Ardından açlıktan olabileceği gelir akıllara. Sahi insanın yalnızca karnı mı aç olabilir? Ruhumuz acıkamaz mı? Sevgiye, ilgiye, bazen hüzne... sebepsiz ağlama hissi üzüntüye duyduğumuz ihtiyaçtan da gelebilir. Sevgiliye Mektup Savaş zamanı ayrı kalan sevgililer. Biri \"Memleket bu haldeyken bana duygularından bahsetme.\" Diyor. Diğeri de \"Savaşı onlar başlattıysa bitirecek olan biziz.\" diyip aşkından, hayallerinden bahsetmeye devam ediyor. Umut ediyor bir gün savaşın biteceğini, sevgiliye kavuşacağını. Savaşlar çok şey götürüyor insandan. Sevdiklerini, evlerini, ülkelerini ama zihnin içine karışmaya hiç kimsenin gücü yetmiyor. Ne umudumuzu sökebiliyorlar ne hayallerimizi yok edebiliyorlar. Rakı Şişesinde Balık Olmak İsteyen Şair Orhan Velidir bu şair. Nurullah Ataç ile küskündürler bir ara. O ara Nurullah Ataç 'a sorulduğunda iyi şairdir ama tanımam demiştir. Orhan Veli'ye Nurullah Ataç sorulduğunda ise Şiirden anlar hakkını yiyemem der. Ardından Orhan Veli ile bir sohbettir başlar. En çok hangi şairleri seversiniz diye sorarlar. O da isimsiz şairleri, türküleri oluşturanları cevabını verir ve okur hemen ezberden bir tane. Şiire ne zaman başladın diye sorulacak olduğunda şairliği bir hastalık olarak tanımlar. Bu hastalık çok küçükken 11-12 yaşlarında başlamış, öyle bahsediyor kendisi. Geçmiş şiirlerini eleştiriyor daha sonra. O şiirleri artık beğenmediğini söylüyor. Artık Halk edebiyatından faydalandığını vurguluyor. Kendisinin en sevdiği şiiri olarak \"sere serpe\" yi okuyor. Ardından gidiyor Orhan Veli Anadoluhisarına doğru. Değerlendirme: Usta hikayeci Sait Faik'in hikayeleri hep çok yavaş akıyor bende. Her kitabı sular seller gibi okuyabilirken söz konusu Sait Faik olunca okuyamıyorum bir türlü. Ondan ötürü de suçlu hissediyorum hep kendimi yazara karşı. Karşımda oturuyor, konuşuyor, anlatıyor ama ben bir türlü anlamıyorum gibi hissediyorum. Onda kendimi mi bulamıyorum, napıyorum hiç anlamıyorum. Kitaplarının etkileyici yanı çok fazla aslında. Anlaşamasam da seviyorum kendisini, eserlerini umuttan, halktan bahsedişini. Galiba onu anlayabilecek düzeye erişemedim henüz. Sait Faik severlerinin sevgiyle okuyacağı bir eser."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/turk-inkilabina-bakislar", "text": "Peyami Safa'nın Türk İnkılabına Bakışlar adlı eseri 1938 yılında Cumhuriyet Gazetesi'nde tefrika edilmiş, aynı yıl kitap olarak bastırılmıştır. Bu eser temel olarak iki ana bölüme ayrılmaktadır. İlk bölümde yazar, Tanzimat'tan Cumhuriyet'e dek Türk aydınları arasındaki inkılap ve değişim düşüncelerine yer vermiş, Osmanlı'yı kurtarmak için öne sürülen Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık ve Türkçülük düşüncelerini tartışmıştır. Peyami Safa'ya göre bu dört siyaset anlayışı aslında birbirinden tamamen kopuk değildir, iç içe geçmiş durumdadır. Bu düşüncelerin yayın organlarında diğer düşünce sistemine sahip yazarların metinlerine yer verilmesi, ayrıca bazı hususlarda farklı düşünce tarzlarının aynı kanaatte olması bunu göstermektedir. Her biri Osmanlı Devleti'ni kurtarma hedefine sahip bu siyasi düşüncelerin Batı dünyasına karşı yaklaşımları da birbirine yakındır. Osmanlıcılık ve İslamcılık, Batı'yı yalnızca ilmi açıdan örnek almayı ama kültürel anlamda Doğu dünyasına bağlı olmayı önerirken Batıcılar Avrupa'yı hem kültürel hem de bilimsel açıdan örnek almayı savunur, yani Osmanlı, her açıdan Batılı bir devlet olmalıdır. Türkçüler ise Batı'ya karşı tavırlarında Osmanlıcılara ve İslamcılara yakın bir hareket düşüncesi içerisindedir. Batı ilmi açıdan örnek alınmalı ama bir Turan ülküsü devam ettirilmeli yani Orta Asya Türk dünyasına bağlı kalınmalıdır. Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde ortaya çıkan bu siyasi düşünceler ilk inkılap düşüncelerinin de yeşerdiği ortamlardır. Medeni hukukun kabulü, harf devrimi ve Latin harflerinin benimsenmesi, Batılı tarzda kılık kıyafet, Avrupa standartlarında eğitim gibi düşünceler ilk olarak bu dönemde ortaya çıkmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu andan beri bu düşüncelerden bazılarını hayata geçirmiştir. Bununla beraber Mustafa Kemal Atatürk'ün öncülüğünde gerçekleştirilen Türk inkılabı, kendinden önceki düşüncelerin çok daha üstünde bir hamledir. Öncelikle Türk inkılabının daha önceden ortaya konan belirli bir planı ve programı yoktur yani bu hareket temellerini bizzat hayattan ve yaşamsal zorunluluklardan almıştır. Bundan dolayı ayağı yere basan, akılcı bir inkılap hareketidir, idealist değildir. İkinci olarak Türk inkılabı, Osmanlı dönemindeki Batıcıların savunduğu gibi Avrupa'yı hem kültürü hem de bilimiyle kabul etmiş ama onlar Osmanlı Batıcılarının hayalperestliğiyle değil akılcılıkla hareket etmiştir. Kitabın ikinci bölümünde Peyami Safa, Atatürk'ün Batı'yı niçin olduğu gibi kabul ettiğini medeniyet bağlamındaki araştırmalarıyla ve düşünceleriyle ortaya koymaya, sonrasında Türk inkılabının hangi yönde gitmesi gerektiğini söylemeye çalışır. Ona göre Batı temellerini Eski Yunan, Roma ve Hıristiyanlıktan alan tek bir bütündür ama Doğu Brahman-Budist ve İslamiyetten oluşan iki ana kısma ayrılmaktadır yani tek bir Doğu yoktur. İslamiyet Hıristiyanlığın bir devamıdır, Eski Yunan felsefesinden etkilenmiş ve onu Avrupa'ya tanıtmıştır, ayrıca Osmanlı Roma'nın devletçi düşüncesini benimsemiştir. Dolayısıyla İslam dünyası Avrupa'nın üç temeline de sahiptir. O halde nasıl oldu da Avrupa hem bilimsel hem de kültürel olarak gelişirken Doğu ve özellikle İslam dünyası Batı'nın gerisinde kaldı? Peyami Safa'ya göre İslam dünyası ilk olarak akılcıydı, Yunan felsefesinden çeviriler ve şerhler yapıyordu, bilimsel çalışmalara katkıda bulunuyordu. İslam düşüncesinin zirveleri Farabi ile İbn Sina'dır. Ancak Ortaçağ'da Gazali, İbn Arabi ve Mevlana tarafından felsefe geri plana itildi ve İslam düşüncesinde çöküş başladı. Ayrıca İslam medeniyeti Hıristiyanlık, Yeni Eflatunculuk ve Budizm'den etkilendi ve mistik bir hal aldı. Bu da İslam medeniyetini geriletti. Batı dünyası ise İbn Sina ve Farabi'yi benimsedi, Eski Yunan düşüncesine döndü ve akılcılığı temel aldı. Bu sayede ilerleyebildi. Bundan dolayı Türkiye Batı dünyasını hem kültürüyle hem de bilimsel yönüyle örnek aldı çünkü medeniyet değişimi zorunluydu. Yazara göre akılcılık yanında şehirleşme de medenileşmenin temel koşullarındandır. Dolayısıyla Türkiye taşralılıktan şehirleşmeye geçmeli ve böylece medenileşmeye hız kazandırmalıdır. Bu yapılırken yalnızca ilmi düzeyde kalınmamalıdır çünkü ilim de kendi içinde tıpkı din gibi katı kurallara ve sınırlara sahiptir. Türkiye, ilimde kendini geliştirmekle birlikte, mistisizme sapmadan, Doğu'dan getirdiği sezgiciliği de muhafaza etmelidir. Bu eser, Türk inkılabı hakkında yazılan ilk eserlerden biri olması bakımından önemlidir. Mustafa Kemal Atatürk'ün yaşadığı dönemde yayımlanan bu yazılar, inkılap hareketlerinin propagandasını ya da eleştirisini yapmaktan ziyade bir medeniyet tahlili niteliğindedir. Türk inkılabının Tanzimat'tan beri bir sürecin ürünü olduğunu, temellerini hayattan aldığını ve var olan keskin medeniyet değişimin zorunlu olduğunu savunur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/turlerin-kokeni", "text": "Darwin, eserinin ilk bölümünde evcilleştirme etkisi altındaki varyasyona değinmektedir. Bu bölümde anlatılan evcilleştirme adı altında insan eliyle türlerin çeşitli yöntem ve yollarla değişmelerini ve farklı çaprazlama yöntemleriyle de yeni varyetelerin ortaya çıkmasını anlatmaktadır. Örnek olarak da güvercinleri detaylı olarak incelemiştir. Doğal seçilim kavramına bu bölümde giriş yapan Darwin insanların bile evcilleştireceği türleri seçerken yaşam koşullarını, dayanıklılıklarını ve hayatlarını sürdürme imkanı daha fazla olanların seçildiğini ifade etmiştir. Bütün değişim nedenleri göz önüne alındığında ister yöntemli ve çabuk, isterse bilinçsiz, yavaş ancak daha verimli bir şekilde uygulanmış olsun, seçilimin birikimli etkisinin başlıca yönlendirici güç olduğunu belirtmektedir. Kitabın ikinci kısmında birinci kısımda anlatılan insan eliyle gerçekleşen değişimin dışına çıkarak kendiliğinden gerçekleşen değişim kavramına odaklanılır. Kitapta sık sık \"varyete\" kavramı kullanılır ve bu kavram Darwin tarafından aralarında oldukça küçük farklar olan iki form genellikle varyete olarak kabul edilir şeklinde ifade edilmiştir. Yazılanları anlayabilmek için bu kavramı bilmek önemlidir. Doğal seçilime de değinip büyük cinslerin en çok serpilen ve baskınlık gösteren çeşitli varyeteleri olduğuna değinilmiş ve bu varyetelerin yeni ve farklı türlere dönüşeceğini ifade etmiştir. Bu büyük cinsler küçük cinslere parçalanacak ve evrendeki yaşam formları birbirleriyle alt üst ilişkileriyle bağlantılı gruplar haline geldiğini belirtmektedir. Üçüncü bölümde doğadaki savaşın sürekli olduğuna zaman zaman mevsimsel, dönemsel kırılmalar yaşandığına ve sonuç olarak en güçlünün, en mutlunun, en sağlıklının hayatta kaldığına değinmiştir. Burada güçten kastedilen fiziksel güç değildir; uyum gücüdür. Burada doğal seçilimin kurallarına büsbütün giriş yapar. Ayrıca bu durumu dayanaklandırmak için de sık sık örneklere yer vermiştir. Dördüncü bölüm doğal seçilim yani en uyumlu olanın hayatta kalması şeklinde başlıklandırılmıştır. Anlaşılacağı üzere doğal seçilim kavramının iyice derinleştirildiğini söyleyebiliriz. Bu kısımda ağaç üzerinden bir metafor geliştirerek doğal seçilimi somutlaştırmıştır. Büyük bir ağacın yeşil ve tomurcuklanan dalcıklarının türleri, önceki yıllarda oluşmuş olanların da yok olmuş türlerin uzun ardışıklığını temsil ettiğini belirtmiş. Ağaç yalnızca bir çalıyken gelişen dalcıkların yalnızca bir kaçı büyük dal haline gelebilmiştir. Ağacın ilk büyümesinden bu yana çürüyüp düşen dallar ise şu an yaşayan hiçbir üyesi bulunmayan ve yalnızca fosil olarak bildiğimiz tüm takım, aile ve cinsleri simgeleyebilir, şeklinde metoforunu açıklamıştır. Beşinci bölüme değişkenliğin yasalarına değinmiştir. Burada türlerin değişiminden organların değişimine pek çok konuya değinmiştir. Bir değişim bir varlığın çok az işine yarıyorsa ne oranda doğal seçilimin biriktirici etkisine ne oranda da yaşam koşullarının kati etkisine başvuracağımızı bilemeyeceğimizi ve değişimin yasalarına ilişkin bilgisizliğimizin derin olduğuna değinmektedir. Teorinin Sorunlu Tarafları isimli bölümde Darwin şu yüzyılda bile hala oturdukları yerden eleştiride bulunan pek çok kişiye ve zihniyete cevap vermektedir. Darwin, kuramının yüzde yüz doğru olduğunu savunmaz her zaman geliştirilmeye açık olduğunu iddia eder ve bunu yine meslektaşları olan bilim insanlarından bekler. Doğal Seçim Teorsine yapılan çeşitli itirazlar bölümünde görüşlerine yapılan çeşitli itirazlar üzerinde durmuş ve bazı konulara daha fazla açıklama getirmiştir. Elbette hepsine yer vermediğini çünkü eleştirilerin büyük bir bölümünün meseleyi anlama gayretinden uzak olduğunu ifade etmiştir. Örneğin ünlü Alman doğa bilgini teoriye bütün türlerin kusurlu olması gibi bir eleştiri getirmiştir fakat Darwin kesinlikle böyle demediğini ve organik varlıkların içinde bulundurdu koşullara göre yeterince mükemmel olmadığını ifade ettiğini belirtmiştir. Sekizinci bölümde evcil hayvanların zihinsel niteliklerinin değişkenlik gösterdiğini ve bu değişkenliklerin de kalıtıldığını göstermiştir. Bazı içgüdülerin de doğal seçilimin tüm organik varlıkları ileriye götüren genel yasanın küçük sonuçları olduğunu ifade etmektedir. Melezleşme bölümünde Darwin kısırlık, çaprazlama vb. konularda doğru bilinen yanlışlara değinip karşı tezlerini sunuyor fakat ilk çaprazların ve melezlerin kısırlığının kesin sebebine dair bilinmezliği de sık sık vurguluyor. Jeolojik kaydın eksikliği üzerine isimli bölümde teorinin karşısına konabilecek en net ve ciddi itirazın çalışmlaarın ara formlarda ve zaman içinde sayısız varyetenin varlığını işaret ederken neden bunlara ulaşılmadığı konusunu jeolojik kaydın eksikliği ile açıklamaktadır. Fakat bu eksikliğin teorisi için bir eksi anlamına gelmediğini tam aksine bu alanda çalışmalar yapılıp veriler elde edildikçe kuramının daha da güçleneceğini ifade etmiştir. Organik varlıların jeolojik olarak birbirini izlemesi isimli bölümde ise yine jeolojik kaydın eksikliği nelere yol açtığı ve neden böyle olduğu üzerinde durulmuştur. Ayrıca eski formların yok oluşuyla yeni formların ortaya çıktığı üzerinde durmuştur. Kitabın okurken en keyif aldığım bölümü Coğrafi Dağılım adı verilen iki kısmıdır. Belki de zaten bir şekilde üzerinde düşünüp merak ettiğim bir konu olduğu için merakımı cezbetmiştir. Özetlemek gerektiğinden farklı coğrafi konumlardaki türler incelendiğinde aynı sonuca varılmaktadır: Hangi devirde yaşarsa yaşasın ya da hangi uzak köşelere göç ederse etsin canlıların birbirleriyle basit nesil bağlarıyla bağlandıkları görülmüştür. Kitabın bir diğer bölümünde ise morfoloji, embriyoloji ve körelmiş organlara değinmektedir. Ardından gelen bölüm kitabın son bölümüdür ve kitabın geniş özetine yer verilmektedir. Eserin en büyük eksisi Viktoryen Akım denilen akımla yazılmış olmasıdır. Uzun ve süslü cümleler anlamayı zorlaştırmaktadır. Özellikle de fazla aşina olmadığımız ya da daha önce karşılaşmadığımız bilimsel kavramlarla birleşince okuyucuyu yorabilmektedir. Ben de eseri okuyup özetlerken hayli zorlandım ve kitabı okurken de bitirdiğim anda da tekrar okumam gerektiğini düşünüyordum. Yani evrim üzerine ilk okumalarınıza bu kitaptan başlıyorsanız pek de doğru tercih yaptığınızı söyleyemeyeceğim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/tutunamayanlar", "text": "Bilindiği üzere bu romana Türkiye'de ilgi son yıllarda fazlasıyla artmıştır. Bu artışın nedeni bana göre, popüler kültür içinde ve sosyal medyada sıkça romanda geçen sözlerin paylaşılmasıdır. Kabul etmek gerekirse romanda çok çarpıcı sözlerin olduğunu bir gerçektir. Nitekim bu sözler sanıldığının aksine çok farklı anlamları da içinde barındırır. Öncelikle bu kitaba başlamadan önce en dikkat çektiğim husus eserin adıydı. Tutunamayanlar tabiri çok çarpıcı gelmişti. Çünkü kim, neye, neden tutunamıyor sorularını da beraberinde getiren bir kitap adı olmuştur. Tutunamayanlar; kendi yaratılışı ya da hayattan beklentisi itibariyle onu hayatta bulamayan, çevresinde göremeyen, dolayısıyla bir tür hayal kırıklığı içerisinde olan ve ne yapacağını bilmez bir konumda kalan kişilere denir. Günümüzde de bu kavram geçerliliğini koruduğu için bana yabancı gelmedi. Roman karakterlerine bakıldığında ise kendi hayatımızdan, çevremizden hatta zaman zaman kendimizden bile bahsedildiğini düşünebiliriz. Bu tanım beni yansıtır diyebiliriz. Tabii ki hayatın herkese her beklediğini sunmayacağını biliyoruz. Fakat yine de hayat içerisinde mücadeleyi bırakıp yılmamak lazım. Tutunamayanlar, intihar olayı ile başlamış ve onun çevresinde gelişen olaylarla devam etmişti. Oğuz Atay'ın bunu anlatması okurun hayattaki o mücadeleyi bırakmamasını göstermektir. Çünkü eğer bırakırsa başına neler geleceğini anlatır. Yani Oğuz Atay'ın vermek istediğini mesajı kısaca söyleyecek olursak; kendinizi hayatta var kılabilmek için mücadele edindir. Oğuz Atay, tutunamamaya çok geniş bir perspektiften bakar. Herhangi spesifik bir şeye tutunamamaktan ziyade bunu okurun kendi algısına bırakmıştır. Unutmamalı ki her bireyin tutunamadığı veya tutamadığı bir şey mutlaka vardır. Geçmişten günümüze, hayat şartları değişse de değişmeyen bir olgudur bu. Tutunamayanlar hakkında birçok çalışma ve inceleme yapılmıştır. Nitekim bu durum eserin hacimli olmasının yanında içinin, dıştan görünenden daha fazlasını içermesinden kaynaklıdır. Günümüzde popüler edebiyatın en çok satan eseri olan Tutunamayanlar'ı ilk okuyuşta anlamak pek mümkün değildir. Hatta belli bir bilgi birikimine sahip olmadan da anlaşılabilecek türde bir eser sayılmaz. Esere başlamadan önce Oğuz Atay'ın hayatı hakkında bilgi edinmek de fayda vardır. Çünkü her ne kadar edebiyat eserleri kurmaca olsa da içinde birtakım gerçeklikler de barındırır. Yazarın hayatı bir bakıma metne dahildir. Okur olarak esere başlamadan önce ilk olarak yazarın hayatına, nerede doğup büyüdüğüne, hangi dönemde yaşadığına bakılmalıdır. Böylece o eserin yazıldığı dinamiklere ve dolayısıyla esere daha bilinçli yaklaşırız. Yani okur olarak yazarın hayatını bilmeliyiz. Daha sonra esere geçmemiz gerekmektedir. Eseri okurken, eğitim düzeyimiz, mesleğimiz, yaşadığımız çevre hatta o döneme dair farklı yaklaşımlar bulunabilir. Herkes, bu açıdan aynı metni farklı açılardan okumaya meyillidir. Tutunamayanlar, Türk edebiyatında çığır açmış bir romandır. Bunun nedeni Oğuz Atay'ın Türk edebiyatında geleneksel çizgiden çıkarak bambaşka bir türü romana getirmiş olmasıdır. Bunlar; modernist ve postmodernist roman türleridir. 19 yüzyıl gerçekçi romanı, materyalist, pozitivist bir dünya görüşüne dayanıyordu. Herkesin aynı şekilde algıladığı nesnel bir dünya görüşü vardı. 19. Yüzyılın gerçekliğe güvenli ve iyimser bakışı herkes için sorgusuz sualsiz ortak bir dünya görüşü yaratmıştır. Ancak 20. Yüzyıla gelindiğinde durumlar değişir. Özellikle Birinci Dünya Savaşı'nın toplumlara etkisi bu iyimser havayı yok etmiş ve gerçekliğin ne olduğu sorgulanmaya başlanmıştır. 20. Yüzyıl yazarları, 19. Yüzyılda olduğu gibi topluma değil, insanın iç dünyasına ve bilincin karmaşıklığına yöneldiler. Klasik gerçekçi romanın öğeleri olan olay örgüsü, karakter ve çevre modernist romanda önemini yitirmiştir. Bunların yerine örüntü, simge, imge, ritim gibi öğeler geçmiştir. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra postmodern dediğimiz roman akımı hem 19. Yüzyıl gerçekçi romanını hem de modernist romanın dayandığı estetiği yetersiz bulmuştur. Postmodernistlere göre romanın işlevi gerçeği yansıtmak veya örüntülerin kurgusuyla, simgelerin, motiflerin düzenlenmesiyle elde edilecek bir biçim estetiği sunmak değildir. Buradaki yazarlar kurmaca kavramını romanın konusu haline getirmeye çalışmışlardır. Postmodernist yapıtlar üstkurmaca özelliğine sahiplerdir. Ancak bu işlevi romana yerleştirerek bilinçli olarak vurgulamak ya da parodisini yapmak suretiyle ele alırlar. Oğuz Atay'da bir parodisttir. Fakat asıl parodistler okurlardır. Gerçekçi yazarlar, okura eserin kurmaca olduğunu unutturup gerçekmiş hissi uyandırırlardı. Dolayısıyla yazarın başlıca kaygısı anlattığı olayların, karakterlerin inandırıcı ve gerçekçi olması yönündeydi. Postmodern yazarlar tam tersine, romanın uydurma olduğu olgusunun altını çizerler. Zaten Tutunamayanlar'ın da herkes okusun ve anlasın diye yazılmış bir kitap olmadığını biliyoruz. Yani okunma kaygısı Oğuz Atay'da yoktur. Gerçekçi romanın parodisini yaparak, anlatı öğeleri arasında oyunlar kurarak gerçeklikle kurmaca arasında varsayılan bağları sorgularlar. Bu bağlamda postmodern romanın bir özelliği de sanatı bir tür oyun olarak görmesidir. Oyun oynama bilinçli şekilde yer alır. Oğuz Atay'ın da yaptığı tam olarak budur. Roman, oyunlar üzerine kurulmuş ve bir bakıma eseri eğlenceli hale getirmiştir. Denilebilir ki Tutunamayan romanının bir ayağı modernde bir ayağı da postmoderndedir. Tutunamayanları anlamak için öncelikle bu iki çağdaş roman türünü zihnimizde tutmalıyız. Oğuz Atay'ın hayatı bakıldığında ilk olarak babasının baskısı altında kaldığı görmüştür. Yani aşırı sert ve kontrolcü bir baba figürü ile karşılaşırız. Bu nedenle Oğuz Atay annesine sığınmış ve daha çok annesinin desteğini görmüştür. Oğuz Atay için çok yönlü bir insan diyebiliriz. Bunu eserine fazlasıyla yansıtmıştır. Çok yönlü bir insan olması aslında yazdığı eserin her yeni okumada yeni şeyler keşfetmeye açık olduğunu gösterir. Mühendis olmasına rağmen hemen hemen her konuyla ilgilenmiştir. Eserde birçok alana dair bilgiye yer verilir. Tarih, edebiyat, mühendislik, müzik, kimya, felsefe gibi bilimlerden yararlanıp, bunlarla ilgili bilgileri de içermesi bakımından çok değerli bir roman haline gelmiştir. Atay'ın hayatında kızıyla mektuplaştıkları bilinir. Bu noktada dikkat çeken, şey, mektuplaşma olurken Oğuz Atay'ın yurt dışında bir hastanede tedavide olmasıdır. Kızıyla uzun zamandır görüşememiştir. Hasta haliyle kızından gelen mektuplardaki imla kurallarını önemsemiş ve düzeltmesi gereken yerler hakkında onu uyaran cevap yazmıştır. Bu bilgiden yola çıkarak anlıyoruz ki Oğuz Atay dilbilgisine önem veren birisidir. Fakat Oğuz Atay'ın kızına yazdığı bu yazıyı doğru bulanlar olduğu gibi eleştirenler de vardır. Bana göre Oğuz Atay gibi bir yazarın bu hassaslığı göstermesi gayet doğaldır. Kendi kızının iyiliği için ona doğrusunu öğretmiştir. Çocuğun ilk öğretmeni ebeveynleridir. Bu nedenle yaptığını doğru buluyorum ben de olsam bu şekilde davranırdım. Tutunamayanlar, okuru düşündürmeye yöneltir. Eserin başlarında Oblomov'dan bahsedilmiştir. Edebiyat okuduğum ve bu eseri bildiğim için cümlede geçen kitabı araştırmadan da Oğuz Atay'ın neden bu örneği verdiğini anlayabildim. Ancak farklı bir alanda bilgili kişiler belki bu eseri hiç duymadığı için merak ederek ve araştırıp okuma eğilimine giderler. Kendi bilgimiz dışındaki alanlarda verilen bilgilerde romanın her yerinde bu merak duygusu uyanır. Oğuz Atay okuyucuda merak uyandırmaya çalışır. Bazen de yanlış bilgi vererek okuyucuyu bu şekilde araştırmaya teşvik eder ve doğruyu bulmalarını sağlar. Bilindiği üzere Oğuz Atay'ın dile hakimiyeti ve dilbilgisi çok iyidir. Bu yeteneğini dili farklı şekillerde kullanarak öne sürdüğü de olmuştur. Örneğin; arabanın arka koltuğu yerine kanepe demesi gibi. Bugün bakıldığında kanepe sözcüğünü arabalar için kullanmayız. O zaman demek oluyor ki Oğuz Atay burada bir söz oyunu yapmıştır. Okurun ilgisini çekmek için söz oyunlarına başvurmuştur. Benim en çok ilgimi çeken oyun otobüs durağı oyunuydu. Burada zamana karşı bir mücadele söz konusudur. 14-0 zamana karşı bir galibiyet vardır. Esere bakıldığında göze çarpan birçok yazım yanlışı vardır. Bunların bazılarını Oğuz Atay bilinçli olarak yapmıştır. Bilmeden yaptığı düşünülemez çünkü dili kullanımı buna müsait etmez. Mesela bilinen yazarların isimlerini yanlış yazarak okurun bu yanlışı fark edip araştırmasını istemiştir. Atay'ın bu eserini 40'lı yaşlarda yazdığını biliyoruz. Dolayısıyla bu noktada aklımıza bu kadar bilgi birikimine nasıl sahip olduğu geliyor. Hem başarılı bir mühendis olup hem de iyi bir edebiyatçı olmasını çok okumasına bağlayabiliriz. Yine de sahip olduğu bilgi birikimi ilgimi çeken bir noktadır. O dönemde bilgiye ulaşmanın zorluğu ve imkansızlığında bunu başarması Oğuz Atay'ı dönemindeki çağdaşlarından ayırmamızı sağlamıştır. Romanın bir yerinde tarihçi demek yerine ''müverrih'' ve ''müşterek'' sözcüklerini kullanmıştır. Bunlar Öztürkçe sözcüklerdir. Tutunamayanları diğer romanlardan ayıran bir özellikte çeşitli üsluplara yer vermesidir. Osmanlıca, Türkçe ve Öztürkçe sözcüklerden faydalanarak bir bakıma okurun dikkatini çekmesini amaçlar. Sadece üslup açısından değil romanın içerisinde ansiklopedi, günlük, şiir, tiyatro, mektup gibi çeşitli söylemlere yer vermiştir. Eğer eseri doğal okur olarak araştırmadan veya merak etmeden okursak Oğuz Atay'ın vermek istediği bilgilere ulaşamayız. Aynı zamanda tam anlamıyla anlatılanlarla bağlantı kurmamız zor olacağı için kitabı sıkıcı ve anlamsız bulabiliriz. Romanın bir yerinde Turgut Reis'ten bahsederken bir anda tarihe ve coğrafyaya kayan başka bilgiler vermiştir. Tutunamayanlara eleştiri getirecek olursam bu da sadece bütün bilgi birikimini esere sığdırmaya çalışılmış olmasıdır. O kadar çok bilgi vardır ki Oğuz Atay ne biliyorsa kitaba yazmış denebilir. Bütün bilgi birikimini bu kitaba aktarmış ve eserini kaleme alırken ciddi emek sarf etmiştir. Zaten herkes okusun, anlasın diye yazmadığını yani okunma kaygısı olmadığını biliyoruz. Hatta eserini yazdığı zaman çok kalın diye hiçbir yayınevi basmak istememiş, döneminde hoş karşılanmamıştır. Kendisi de okurun neye ilgisi varsa onu araştıracağının farkındadır. Bu nedenle her kesime hitap etmeye çalışmaz. İroni ve hicivlere de yer vermiştir. Kurmaca hikayeler anlatılır. O hikayeleri doğru olmasa da o kadar gerçekçi anlatır ki okuyucuyu bir an gerçek zannettirir. Her okurun kitabı kendine göre değerlendirme ölçütü vardır. Herkes aynı mesajı alacak veya sona ulaşacak diye bir şart söz konusu değildir. Fakat herkes tarafından kabul edilen birtakım olgular da vardır. Bu kitabın Türk edebiyatında çığır açtığı ve yeni bir tarz yaratması gözle görünen somut ve değişmez bir gerçektir. Oğuz Atay'ın bilgi dağarcığının çok kapsamlı olmasını akış içinde daha önce bildiği bilgileri oraya yerleştirmesiyle somutlaştırabiliriz. Onları zaten biliyordur, okumuştur. Eserini kaleme alırken bir anda düşüncelerinin arasına gelenleri akışa yerleştirmiştir. Yani yazma sırasında özel bir arayış içinde olmadığını söyler. Bilgiler dağınık ve karmaşık şekilde eserde var olmuşlar. Özellikle yazacaklarının yanı sıra araya sıkıştırdığı bilgiler bana da kendisinin zaten bildiği bilgiler gibi geliyor. Eserin bir bölümünde Orhun Yazıtlarından bahsetmesi ilgi çekiciydi. Çünkü bu yazıt Türklerin bilinen ilk yazılı belgelerindendir. Oğuz Atay yeni bilgiler verdiği gibi var olan bilgileri hatırlatması açısından da okuru ihmal etmemiştir. Oğuz Atay'ın Türkçesi iyi olduğu gibi yabancı dillere de hakimdir. Fransızca, İngilizce ve Almancası iyidir. Bu dillerdeki kelimeleri okunuşlarıyla yazar. Örneği; papyon kelimesini kullanmıştır. Bu kelime Fransızcadır. Sonuç olarak bu romanı okumaya başlamak demek derin bir bilgi dağarcığını da beraberinde getirir. Okumaya ilk başladığımda bu durum beni zorladı ve bir o kadar da yordu. Fakat yine de bu asla okunamayacak bir eser olarak görülmemelidir. Herkes mutlaka birkaç kez okuyup farklı yorum ve bilgilere ulaşarak esere daha farklı bakabildiğini görmelidir. Oğuz Atay'ın bilinçli yaptığı kelime oyunları üzerinde durmuştur. Tarihsel bir kişinin adını yanlış yazılıp aslında okura onun doğrusunu öğretmeyi hedeflemiştir. Oğuz Atay'ın entelektüel seviyesinin yüksek ve çok bilgili biridir. Kendi okurunun art alan bilgisinin yüksek olmasını istemektedir. Bundan dolayı sanat, edebiyat, kimya, matematik, müzik ve mühendislik gibi birçok alandan söz etmiştir. Modernizm olgusu Türk edebiyatında postmodernizm ile birlikte yer almıştır. Bu eserde de karşımıza çıkan bireyin tutunamamaya karşı duyduğu yalnızlık ve bir tutunma çabası vardır. Oğuz Atay bireyin karşı çıkışını ve çevresiyle iletişim kuramayıp yalnızlaşan bireyi yansıtmıştır. Üst kurmaca yapılmış yani romanın yazılış hikayesi anlatılmıştır. İki ön söz olması esere başlamadan kafa karışıklığa sebebiyet verir. Birinde bu eserin tamamen gerçek kişi ve olaylardan söz ettiği söylenirken diğerinde ise kurmaca olduğu öne sürülür. Bu da dikkatimi çeken bir detay oldu. Bir diğer ilgi çekici kısım ise Günseli'nin Turgut'a Selim'i anlattığı kısımdır. Burada anlatılanlar sayfalarca noktasız ve virgülsüz süren cümlelerden ibarettir. Kimin konuştuğu belli olmayan ama bir aşk söyleminden söz edildiği vurgulanan bu bölümü okurken cümlelerin bitmemesi şaşırtıcı ve değişik bir detay olarak karşıma çıktı. Bir edebiyatçı olarak noktalama işaretlerinin olmaması beni rahatsız eden bir husus oldu. Bir edebiyatçı ve doğal okur kimliklerimle esere bakışım bu şekildedir. Editör olarak puan verecek olursam eğer bu 9 olur. Çünkü eserde bilinçli veya bilinçsiz yazım yanlışları olduğunu söylemiştim. Oğuz Atay'ın bilinçli yaptığı yanlışlar, okuru doğru bilgiye ulaştırma da bir araç niteliğindedir. Fakat bilinçsiz şekilde, bu hatayı Oğuz Atay'ın yapamayacağını düşündüğüm, yayınevinden kaynaklı yazım yanlışları da dikkatimi çekti. Kitabın hacimli olmasından ötürü bu yanlışlıkların çok göze batmayacağı düşünülüyor. Art alan bilgim gereği beni rahatsız eden yanlışların olduğunu gördüğüm için bir puanı kırıyorum. Eser tek kelimeyle muazzam. Ona diyebileceğim tek eleştiri aşırı bilgi yoğunluğu olur. Yazan: Yağmur Duman Tutunamayanlar Kitap Özeti HAYATA 'TUTUNAMAYANLARIN' ROMANI Türk edebiyatının en iyi yazılmış eserlerinden biridir Tutunamayanlar. Alışılmış üslubun dışında, yer yer kasvetli, okuyucuyu kızdıran, sevdiren ama bir o kadar da bağlılık yapan, bizi, insanlığı kısaca hayatı anlatan bir roman... Unutulmaz karakterler, Selim Işık, Turgut Özben, Süleyman Kargı, Metin, Esat ve diğerleri... Her biri bir roman karakteri belki... Okuyunca hayattan koparan bir yerlerde Selim var mı, Turgut ben miyim diye düşüncelere daldıran bir metin. Kısacası hayata tutunamayan, gidişatı kabul etmeyen, inkarın ve isyanın romanı. Aslında bu kitap bir karakter romanı, çok fazla olay örgüsü yok. Oğuz Atay'ı ve eserlerini anlamak için öncelikle karakterleri iyi özümsemek ve iç dünyasını anlamak gerekmektedir. Roman bir trende başlar. Turgut trende tanıştığı bir gazeteciye bir mektupla yazdığı notları gönderir. Mektupta gazetecinin bu 'eser'i yayınlamayı düşünürse ilgili kimselerle görüşmesini ve onların onayını aldıktan sonra harekete geçmesini ister. Böylece romanımız başlar. Tutunamayanlar'ın başlıca kahramanları Selim Işık, Turgut Özben, Süleyman Kargı, Metin Kutbay, Nermin Özben, Günseli Ediz'dir. Düşünceleri ve sözü en çok edilen kahraman Selim Işık olsa da olay örgüsü Turgut Özben üzerinden anlatılmaktadır. Evli ve iki çocuk sahibidir. Kahramanlarını tutunan ve tutunamayan olarak sınıflandırdığımız romanın, her iki kavramın arasında kalan bir karakterdir. Mühendistir ve rahat bir hayatı vardır. Selim'in intiharından sonra, bir dönüşüm sürecine girecek kendi benliğini sorgulamaya başlayacak ve özben soyadını alacaktır. 1933 doğumlu ve çocukluğu İkinci Dünya Savaşı'nda geçmiş biridir. Aydınlanmaya üniversite yıllarında başlar ve en çok örnek aldığı kişi ise Selim'dir. Onun gibi çok okumaya özenip okunmadığı birçok kitap almıştır. Fakat iş hayatına atılıp evlenince birincil amacı para kazanıp rahat bir hayat sürmek olmuştur. Fakat Selim'in intiharı onu altüst eder ve arkadaşının hayatını araştırarak bir nevi benliğini bulmaya çalışacaktır. Ki intiharı bir gazete haberinden öğrenir ve çok sarsılır. Öncelikle Metin ve Esat'la konuşur. Metin Zeliha adlı bir kızdan bahseder. Eski sevgilisidir. Selim'in bu kızı Metin'e yakıştırmadığını söyler. Beraber bir tiyatro gurubunda rol aldıklarından bahseder. Metin kızı bırakınca Selim'in ona aşık olduğunu söyler. Fakat kız sonunda başkasıyla evlenmiştir. Esat ise Selim'in okuma tutkusundan ve Oscar Wilde'a olan hayranlığından bahseder. Sonra devreye Süleyman Kargı girer. Süleyman Turgut'a Selim'in şarkı diye yazdığı 600 mısralık bir şiir verir. Bu satırlardan Selim'in düşünen ve sorgulayan ama mutsuz bir insan olduğu anlaşılmaktadır. Turgut'la tanışmak isteyen, kendini Selim'in arkadaşı olduğunu söyleyen bir kadın gelir. Adı Günseli'dir. Günseli Selim'le nasıl tanıştıklarını, aralarındaki ilişkiyi anlatır. Anlattıklarıyla Selim'in tutunamayan karakteri daha çok ortaya çıkar. Bunları duydukça Turgut, ben o zamanlar neredeydim neden Selim'i anlamadım diye hayıflanmaya başlar. Turgut sonra Selim'in günlüğünü bulur. Günlüğü okudukça Selim'i intihara sürükleyen sebepler bir bir ortaya çıkmaya başlar. Selim'in son zamanlarında Türk Tutunamayanları Ansiklopedisi hazırladığı anlaşılır. Hüsnü Ergeç, Ahmet Çekingen, Nazmiye Erdoğdu yazdığı bazı 'tutunamayan' karakterlerdir. Turgut bu ansiklopediyle sonuca ulaşır. Selim toplum tarafından kabul edilmeyen, farklı bir kişiliktir. Selim'in de tabir ettiği gibi bir tutunamayandır. Böylece Turgut kendisinin de bir tutunamayan olduğuna karar verir. Sonunda da trende tanıştığı birine yazdıklarını verir ve ortadan kaybolur. Tutunamayanlar'ın unutulmazlarından, Turgut'un kendi iç benliğini anlattığı Olric diye bir karakteri vardır. Toplumdan uzaklaşıp kendi iç sesini dinlemeye başladığında hep Olric'e başvurur. Olric devamlı 'efendimiz' diye hitap eder Turgut'a. Romanın sonunda ise Turgut sadece Olric'le yaşamaya karar verir ve hayattan çıkıp gider. Tutunamayanlar, anlatım şekli olarak bir devrim niteliğindedir. Türk romanına çağdaş bir görünüm kazandıran ilk eserlerdendir. Bu roman, kişinin benliğini bulma ve sorgulatma kitabıdır. Zekice kurgulanmış eserlerin en güzelidir. İçimizdeki Olric'lere ses vererek kendimizi bulup benliğimizi kabul etmek dileğiyle.. Tutunamayanlar Kitabının Özeti Turgut Özben arkadaşı Selim Işık'ın kendini vurarak intihar ettiğini bir gazete haberinde görür. Bu intihar onu oldukça etkiler ve bu intiharın peşine düşmeye karar verir. O günden itibaren çeşitli araştırmalar yapar ve Selim ile birlikte kendi benliğini adeta yeniden keşfeder. Selim'in evine gider, annesiyle Selim hakkında sohbet eder. Selim'in odasına girerek eşyalarını karıştırır. Selim'in daha önce yalnızca adını duyduğu ve Selim'in arkadaşlarını kaynaştırmaktan pek hoşlanmadığı gerekçesiyle tanıştırılmadığı pek çok arkadaşıyla tanışır. Bu kişilerden başlıcaları Süleyman Kargı, Esat, Metin Kutbay ve Günseli Ediz'dir. Selim her arkadaşına sanki bambaşka yüzlerini göstermiştir. Herk arkadaşından Selim'in hiç bilinmeyen yönlerini dinler. Zaman zaman kıskanır zaman zaman Selim'e atılan iftiralara öfkelenir. Tüm bunlar sırasında da yalnız değildir. İç sesi Olric Turgut Özben'e eşlik eder. Selim'in farklı taraflarını keşfettikçe ve hayatının farklı kavşak noktalarında yaptığı her vazgeçiş ve seçime tutunma olasılıklarını görüp Selim'in nasıl bir tutunamayan haline geldiğini merak eder. Selim mi tutunmayı reddetmişti yoksa tüm bu olasılıklar birer yanılsama mıydı? Selim'in bir sevgilisi olduğunu öğrenir. Kızın ismi Günseli'dir. Turgut, Selim'e sitem eder; insan bunu da anlatmayacaksa neyi anlatacak arkadaşlarına. Günseli ve Selim bir dargın bir barışık ilişkilerini bir süre sürdürürler. Günseli evlenmek ister Selim ise evliliğe yanaşmaz çünkü gelecek onu kaygılandırır, geleceğe umutsuzlukla bakar ve ölüm korkusu zaten dört bir yanını sarmıştır. Günseli'ye gönderdiği bir mektubun ardında da intihar eder. Selim kendini yönetemediği fakat bir takım törelerin, kuralların ve alışkanlıkların da kendisini yönetmesine izin vermediği için yaşamına son vermiştir. En azından Turgut böyle inanır ve kendisinin de aynı şeylere tutunmuş olduğunu fark eder. Evlilik, iş, evlat olma, ebeveyn olma ve toplumda bir birey olma gibi çeşitli görevler Turgut'un tutunmasına sağlasa da bu tutunmadan Turgut büyük bir memnuniyetsizlik duyar. Tüm bunlardan sıyrılıp tutunamayan yani Selim Işık olmak için bir yolculuğa çıkar. Halk ve aydın olarak gruplaştırmanın mevcut olduğunu hepimiz biliriz. Biraz olsun kendini geliştirmeye yüz tutan kişiler halktan sıyrılıp aydın olmaya çabalar. Kitabın başında aydın oldukları izlenimi veren Selim Işık ve Turgut Özben bırakalım topluma yön verip toplumun önüne geçmeyi daha kendi yaşamlarına bile yön veremediklerini görürüz. Turgut Özben, kendini Selimleşmeden önce yumuşakçalar grubuna ait hissettiğini ifade etmiştir. Selim hakkında yaptığı araştırmalar sırasında aslında kendisinin de bir tutunamayan olduğunun farkında varır. Öz benine ulaştığında kendisine de tutunamayanlar ansiklopedisinde bir yer verir. Hatta Garip Yaratıklar Ansiklopedisinde: Beceriksiz ve korkak bir hayvandır. İnsan boyunda bile olanları vardır. Yalnız pençeleri ve tırnakları zayıftır. Gözleri çok büyük olmakla birlikte, görme duygusu zayıftır. Bu nedenle tehlikeyi uzaktan göremez. İçgüdüleri tam gelişmemiştir. Kendilerini korumayı bilemezler. Din kitapları bu hayvanları yemeyi yasaklamışsa da gizli olarak avlanmakta ve etleri kaçak olarak satılmaktadır. Anlayışlı bakışlarla süzerseniz, hemen yaklaşırlar size. Başları daima önde gezdikleri için çeşitli engellere takılırlar ve her tarafları yara bere içinde kalır. Tutunamayanları bu şekilde tanımlar. Tutunamayanlara sempati duymamızı sağlayan bir ironi ve mizah vardır söylemlerinde fakat tutunamayanları eleştiren hor gören burjuvayı ise sert bir dille yerer. Eser büyük bir içeriğe sahiptir. Çeşitli yerlerinde de Cumhuriyetin ilanıyla başlayan dil tartışmalarına göndermede bulunur, tarih tezini, Öz Türkçeçilik akımını, Doğu-Batı tartışmalarını da pek çok yerde eleştirir. Orhun Abidelerini Türk olmayan Türkologların incelemesini ve oraya siyasi sebeplerle uzman göndermemiş oluşumuzu da alaycı bir dille eleştirmektedir. Aynı zamanda da tarihe bakış açımızı eleştirir. İsa ise yine bir kurtarıcı olarak resmedilmekle birlikte Selim'in ezilenlerin yanında olmak için ikinci kez dünyaya geleceği ifadesi İsa'nın ikinci kez dünyaya gelişi ile ilgili bir parodi olarak nitelendirilebilir. Selim Işık'ın yazdığını belirttiği öyküdeki Orkan Talmug, Salgan Saçak, Durman Elger, Yılgın Mete, Gökçin Karma, Düzgen Silik isimli kahramanlarda geniş bir ideoloji eleştirisinin kahramanıdırlar. Atay, ayrıca giridği sosyalist çevrelerden uzak düşüşüyle ilgili bu kahramanlardan yola çıkarak bize ifade eder: Kendilerine değiştirme kurulu adını takan bu yedi kişi sabahlara kadar içiyorlar. Bir iş görecekleri yok Sosyalizme değil ama sosyalist aydınların halka üstten bakış açısı ve yabancılaşmaları dolayısıyla güvenmediğini de dile getiriyordu. Herkesin bir Tutunamayanlar okuma girişimi vardır, kimisi yarım bırakır kimisi tamamlar. Eminim ki herkesin hayatının farklı bir döneminde tutunamadığı ya da tutunduğu şeyleri sorguladığı olmuştur. İşte böyle dönemlerde de kitabı yeniden elimize alabiliriz diye düşünüyorum. İçerik bakımından oldukça zengin yavaş yavaş okunması gereken bir eser çünkü Oğuz Atay dehası sizi satır aralarında verdiği mesajlarla alt edebiliyor. Türk edebiyatının klasikleri arasında yer alan ve her kitapseverin mutlaka okuması gereken kitaplardan bir tanesi olan Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar romanı ilk olarak 1971 yılında yayınlandı. 1972'de ikinci cildi de yayınlanan eser daha sonra birleştirilerek tek kitap olarak okurlara sunulmaya başlandı. Oğuz Atay Tutunamayanlar kitabı sayesinde o zamanların en prestijli edebiyat ödüllerinden bir tanesi olan TRT Roman Ödülünü kazandı. Edebiyat dünyasının başkaldırı romanı olarak ünlü eder daha sonrasında birçok yazarı ve eseri de etkilemiş ve Türk edebiyatının şekillenmesine büyük katkı sağlamıştır. Kitabın aynı zamanda Türk edebiyatının çağdaş dünya edebiyatına geçişini de sağladığı düşünülmektedir. Kitapta Oğuz Atay başkaldırı ve mizahı ile olarak bir araya getirmeyi başarmış ve bunu yaparken mükemmel bir dil kullanmıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/uc", "text": "Sarah Lotz yazarlık kariyerinden gelen bir isim fakat bir türlü gerçek bir kitap yazamamış bir yazar. Üç romanı ile daha ilk kitabında mükemmel bir iş çıkartmış diyebiliriz. 12 Ocak tarihinde belirli aralıklar ile dünyanın dört tarafında dört farklı uçak kazası olur. Biri Güney Afrika'da, biri Japonya'da, biri Florida'da ve son olan ise okyanus üzerinde olmuştur. Her bir kazadan sadece bir çocuk kurtulmuştur. Okyanusa düşen uçaktan ise kimse sağ kurtulamamıştır fakat sadece bir çocuğun bedeni kayıtır ve bulunamamaktadır. Hayatta kalan üç çocuk çok farklı psikolojik davranışlar sergilemeye başlar. Bunun üzerine medya ayağa kalkar ve hayatta kalan çocuklar üzerine efsaneler ortaya atılmaya başlanır. İnsanlar bedeni bulunamayan çocuğun da hayatta olduğuna inanır ve bu dört çocuğun aslında Mahşerin Dört Atlısı olduğuna inanmaya başlarlar. Mahşerin Dört Atlısı Hristiyan dininde yer alan ve kıyamet öncesi ortaya çıkacağına inanılan dört atlıdan oluşur. Dahası uçak düşmeden önce kaydedilen bir ses kaydı korkuları iyice arttırır. Mesajda bu iddiayı güçlendirecek bir mesaj vardır ve ölüm herkes için gelmektedir. Sarah Lotz'un Üç romanındaki hikaye bir gazetecinin gözünden anlatılıyor. Olayları yaşanana bölgede takip eden ve farklı kültürlerdeki insanların ölüme olan bakış açılarını, dahası kıyamet gününe olan inançlarını aktaran yazar diğer taraftan da kayıp olan dördüncü çocuğun peşindedir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/uc-anadolu-efsanesi", "text": "Üç Anadolu Efsanesi Köroğlu, Karacaoğlan, Alageyik Özet Bilinen üç halk hikayesinin Yaşar Kemal'in usta kalemi ile buluştuğu Üç Anadolu Efsanesi; Köroğlu, Karacaoğlan ve Alageyik olmak üzere üç bölümden oluşur. Bunları sırasıyla şöyle özetleyebiliriz. Köroğlu, at yetiştiriciliği yapan bir aileden çıkan Ruşen Ali ve babası Koca Yusuf'un Bolu Beyi ile yaşadığı olayları konu edinir. Koca Yusuf'un babası namlı bir at yetiştiricisidir. Ancak kuraklık başlayınca tüm atları gider sadece Kırat kalır yanında. Babası üç defa Koca Yusuf'a Kırat'ı açlıktan ölmeyeceği bir yere götürmesini söyler. İki sefer geriye dönen atın üçüncü sefer kulağına bir şey söyler ve Koca Yusuf onu denize götürür. Kırat denize gider ve dönmez. Babası oğluna bu mesleği devam ettirmesini öğütleyip gözlerini yumar. Koca Yusuf Bolu'ya gelir. Arkadaşı olan Bolu Beyi'nin seyisbaşı olur. Atları deniz kenarında otlatırken denizden gelen bir beyaz at üç at ile çiftleşir. Bunlardan üç yavru olur. Koca Yusuf gözünden sakınır bu üç tayı. Osmanlı ile arası bozuk olan Bolu Beyi arayı düzeltmek için Koca Yusuf'tan üç eşsiz at seçmesini ister. O üç atı padişaha hediye edecektir. Koca Yusuf istemese de bu üç tayı getirir. Taylar çok cılız olduğu için Bolu Beyi gözüne mil çektirir. Ancak zamanla bu taylardan birisini Bey'den alır Koca Yusuf. Onu öyle yetiştirir ki rüzgardan hızlı eşsiz bir at olur. Diğer iki tay da eşsiz iki at olur. Bolu Beyi hatasını anlar ama geçtir artık. Koca Yusuf rüyasında denizden üç renkli köpük görür. Rüyasındaki kişi bu üç köpüğün onu iyi edeceğini söyler. Ruşen Ali köpükleri getirmeye gider. Susuzluktan üçünü de içer. Ona sonsuz bir cesaret verir bu köpükler. Babası, Bolu Beyi'nden intikamını almasını öğütleyip ölünce nişanlısı olan Bolu Beyi'nin kız kardeşini kaçırır ve Çamlıbel dağında eşkıyalık yapar. Zenginden haraç alıp fakire dağıtır. Karacaoğlan, aşık Karaca ve bey kızı Elif'in aşkını konu edinir. Yaylaya çıkan bir aşiret ile birlikte evinden dönmemecesine çıkan Karaca da yola koyulur. Yolda türkü söyler Karaca. Türküyü o kadar güzel söyler ki Deli Hüseyin onu yanından ayırmaz. Bir süre sonra kan kardeşi olurlar. Kervan giderken aşiret beyinin kızının devesi çöker ve kalkmaz. Ne yapılsa kar etmez. Deve inadı derler ya inat etti mi bir deve ölene kadar yerinden ayrılmazmış. Deli Hüseyin devenin başında bekler. Onu merak eden Karaca döner ve Deli Hüseyin'in isteği üzerine bir türkü söyler. Türküyü duyan deve yerinden kalkar. Deli Hüseyin beye haber verir. Başta inanmasa da Karaca ve deveyi görünce inanır. Günden güne namı yayılan Karaca ile bey kızı Elif arasında bir aşk başlar. Bir gün iki aşık kaçar. Deli Hüseyin onları bulup getirir. Bir şey olmamış gibi davranılsa da bey hariç tüm obanın olanlardan haberi vardır. Hüseyin tekrar kaçmak için plan yapar. Demirci Mıstık Ağa ve başka bir arkadaşına kaçacaklarını anlatır. Arkadaşı beyime ihanet etmem deyip olayı duyurur. Bey adamlarının onları bulmasını emreder. Dağ taş aramadık yer kalmaz ancak bulunmazlar. Çünkü obada saklanmışlardır. Tüm oba beye karşı onları desteklemektedir. Deli Hüseyin Demirci Mıstık Ağa'dan aldığı mektupla Küçükalioğlu Bey'e gider. Yanında Elif ve Karaca da vardır. Bey onları büyük bir törenle karşılar. Onlara düğün yapılır. Karacaoğlan'ın şöhreti daha da artmıştır. Sesini duyan büyülenir. Bey de adeta onun emrine girmiş sürekli ondan türküler dinlemektedir. Bey'in hovardalığı ile meşhur Halil adlı öksüz, yetim bir yeğeni vardır. Her güzel kıza sahip olmaya çalışır Halil. Elif'i görünce ona da vurulur. Sürekli Elif'i rahatsız etmeye başlar. Öyle ki Elif günden güne erimeye başlar. Tüm oba bunu bilir. Sadece Karaca, kan kardeşi Deli Hüseyin ve Bey ile karısı durumdan habersizdirler. Bir gün Elif Halil'e gider ve peşini bırakması için yalvarır. Halil bir gece ona dokunmadan yanında yatma şartı ile kabul eder. Karacaoğlan o kadar meşhur olmuştur ki nerde bir düğün olsa onu çağırırlar türkü söylemeye. O gece de bir düğüne gitmiştir ama içinde bir huzursuzluk vardır. Çaresiz Halil'in şartını kabul eden Elif ile Halil çadırdadırlar. Huzursuzluktan sazının teli yırtılan Karaca, bir günlük mesafeyi rüzgar hızıyla kısa bir sürede aşıp çadırına gelir. Ne görsün Elif ile Halil yanyana. Alır sazını rüzgar gibi terk-i diyar eyler. Ne yapılsa bir daha Karaca'nın izine rastlanmaz. Deli Hüseyin onu bulmak için çıktığı yolda ölmüştür. Elif gelenden geçenden Karaca'sını sormaktadır ama nafile. Ömrünün son demlerinde bir çerçiye Karacaoğlan'ı sorar. Çerçi gidip Karacaoğlan'ı bulur ve ona Elif'in ölmek üzere olduğunu söyler. Birlikte yola çıkarlar ama geldiklerinde Elif ölmüştür. Karaca mezarının başında bir türkü söyler ve sazını oradaki dut ağacına asar. Bu saz burada kıyamete kadar kalacak der Karacaoğlan. Ne zaman rüzgar esse sazdan şu nağme duyulur. Kimi cennet ister kimi cehennem. Cennetten beride daha neler var. Alageyik, geyik avı tutkunu Halil'in yaşadıklarını anlatır. Babası geyik avında ölen Halil ölümcül bir tutku ile Toroslarda geyik avına çıkar. Halil'in nişanlısı vardır: Zeynep. Halil'in düşmanı olan Karaca Ali, Zeynep'e aşık olmuştur. Ancak Halil ile nişanlı olduğu için onu alması güçtür. Halil'in on beş günlüğüne ava çıktığı bir dönemde Zeynep'i ister. Halil'in köyü ile Karaca Ali'nin köyü arasında ezeli bir düşmanlık olduğu için kimseye bir şey olmasın diye Zeynep'in abileri kızı verirler. Sultan Ana diye cesareti ile bilinen bir kadın Halil'i dağda aratır ve getirtir. Durum ortaya çıkınca Karaca Ali'nin yüzüğü evine atılır ve nişan bozulur. Karaca Ali, Halil'in av tutkusunu bildiği için ona sürekli tuzak kurar. Bir gün Zeynep de peşinden gider ona bir şey olmasın diye. Çıkan çatışmada Zeynep kolundan vurulur. Yarası ağır olduğu için Koca Cerrah namıyla ün salmış cerrahı getirirler. On beş gün uğraşıp Zeynep'i iyi eder. Ama Halil'den bir geyik ister karşılığında. Karaca Ali'nin adamları köyün civarında sürekli geyik sesi taklidi yapıp Halil'i tuzağa çekmeye çalışırlar. Zeynep ile Halil'in düğün gecesinde yine bu ses duyulur. Halil dayanamayıp gider. Birden ona ateş ederler. Kolundan vurulur ancak kurtulup Karaca Ali ve bir adamını öldürür. O esnada karşısına bir geyik çıkar. Ateş eder ve geyiği de vurur. Ancak geyiği kesmeye çalışırken geyik onu iter ve uçurumdan düşer. Sabah köylüler onu aramaya giderler. Karaca Ali ve adamını sonra da geyiği ölmüş bulurlar. Kayadan Halil'in sesi gelir. Urgan getirirler ancak Halil'i kurtaramazlar. Zeynep de ardından atlar ve canına kıyar. O gün bu gündür o kayadan bir türkü sesi gelir. Kayanın dibinde her yıl iki çiçek çıkar. Tam boyları uzayacakken bir geyik gelip onları yer ve kavuşmalarına engel olur. Üç Anadolu Efsanesi: Köroğlu, Karacaoğlan ve Alageyik efsaneleşmiş halk hikayelerinin Yaşar Kemal'in muhteşem üslubuyla buluştuğu eşsiz bir eser. Yazan: Şahin Yıldız Üç Anadolu Efsanesi Köroğlu, Karacaoğlan, Alageyik Kitap Özeti Eser, üç ayrı efsanevi hikayeden oluşuyor. Yaşar Kemal, bu efsaneleri kendine has üslubunu katarak oluşturmuştur. Köroğlu'nun Meydana Çıkışı Hikayeler Bolu Beyliği zamanında geçer. Bolu Beyliği'ni yöneten Bolu Beyi, acımasız, çıkarcı bir yöneticidir. Dış yönetimde Osmanlı beyleriyle arası bozuk olan Bolu Beyi, yetiştirdiği atlarla ünlenir. Önceden top, tüfek, motorlu taşıtlar olmadığından at yetiştiriciliği önemli bir paya sahiptir. Yusuf'un babası beylik bünyesinde bir seyistir. Yusuf'un babasının denizden gelen bir atı vardır. Bir anda kıtlık baş gösterir. Birçok hayvan ya açlıktan ölmüş ya da kaçmışlardır. Yusuf'un babasının atının çoğu da ya kaçar ya da ölür. Elinde kala kala bir kır atı kalır. Bu merak onu yataklara düşürür. Yusuf'un babası bu kır atı beş yıl deniz kenarında bekleyerek sahiplenir. Bu atın çok sadık olduğunu söyleyen babası denize hasret olduğunu da söyler. Yusuf'a kır atı doğaya bırakmasını söyler. Yusuf kıratı doğaya bırakır. Atlarının başına gelenler onu en sonunda öldürür. Yusuf, diğerlerinin yaptığı gibi kıtlıktan göç etmek durumunda kalır. Bolu Bey'i Yusuf'u beyliğine davet eder. Ün salan atlarını düşündüğünden ona babası gibi yetenekli olduğunu söyleyerek babasının yerine onun seyis olarak geçmesini ister. Yusuf'un sevdiği kız olduğunu bildiği için evlenmelerine vesile olur. Zaman geçer, bu atlar dünyaya ün salar. Yusuf, evliliğindeki mutluluk ile yeteneğini birleştirerek atlara iyi bakım yapmaktadır. Bolu Beyi, onu mükafatlandırmak ister ve kızıyla Yusuf'un oğlunu beşik kertmesi yapar. Bir gün deniz kenarına atları götürür. Deniz birden taşar ve bir at ona doğru gelir. Aynı olay sonraki günde tekrarlanır. Bolu Beyi'nden at istenir. Yusuf, en iyi üç atı verir. Küçük oldukları için bu atlar sıska durmaktadır. Atları görünce çılgına dönen Bolu Beyi, Yusuf'un öldürülmesini ister. Lakin öldürmez ama gözüne mil çekilir. Yusuf, ailesini alarak saraydan gider. Fakirlik içinde yaşam sürer. Ama gel zaman git zaman Yusuf'un oğlu Ruşen Ali büyür. Ruşen Ali, korkak ve temkinli birisidir. Yani kavgadan hoşlanmamaktadır. Bu yüzden ekmeği de sokak eşkıyaları elinden almakta eve bir ekmek getirmektedir. Bir gün yolda gördüğü bir olay onu derinden etkiler. Küçük bir köpek yiyeceğini vermemek için büyük köpeklere karşı koymaktadır. Ruşen Ali, etkilendiği bu olay sayesinde kendisine öz güven gelir. Artık her gün sofrasına iki ekmek getirir. Yusuf oğluna Bolu Beyi'nden atlarını alıp gelmesini ister. Ruşen Ali, sadece kır atı getirir. Bolu Beyi bu atların özelliğini keşfeder. Yusuf ile oğlu Ruşen Ali'yi kovalasa da yakalayamaz. Yusuf, rüyasında onu iyileştirecek şifalı bir köpük görür. Bu köpüğü oğlu Ruşen Ali'den getirmesini rica eder. Oğlu nefsine yenilerek oracıkta köpüğü içer. Yusuf ölür. Ruşen Ali, o köpükten içtiği için inanılmaz güçlü ve cesur olmuştur. Diğer bir söylem ile namı değer Köroğlu olur. Babasının vasiyetiyle Bolu Beyi'nin beşik kertmesi yaptığı Telli Nigar'ı saraydan kaçırmak için yola çıkar. Çamlıbel dolaylarında Köse Kenan isimli eşkıya ve onun adamları vardır. Bu eşkıyanın adamları Köroğlu'na saldırır. Hepsinin hakkından gelen Köroğlu onları ağaçlara bağlamıştır. Köse Kenan'ın adamları gelmeyince meraklanır ve bakar ki Köroğlu adında bir yiğit adamlarının hakkından gelmiştir. Köse Kenan, ihtiyarladığı için Köroğlu'na bir teklifte bulunur. Onun eşkıya olmasını istemektedir. Köroğlu, kan dökmeden eşkıya olma yolunu seçer. Dediğini kanıtlamak için yolda yolcu kervanlarını bekler. Güçsüz, zayıf olan insanlara karışmaz. Güçlü bir yiğitten para alır. Daha sonra saraydan Telli Nigar'ı alarak görkemli bir düğün ile evlenir. Karacaoğlan Karacaoğlan adında bir yiğit kendini yollara vurur. Yolda giderken Deli Hüseyin isimli bir adama yardımcı olur. Deli Hüseyin de onu kendi yaşadığı obasına kadar götürür. Karacaoğlan, burada sazını eline alıp türkülerini söyler. Oradaki insanların ve en önemlisi de Deli Hüseyin'in gönlünü fetheder. Karacaoğlan ile kan kardeşi olan Deli Hüseyin'in obası göç etmeye karar verir. Obada bir beyin kızı Elif'in devesi kalkmayınca Karacaoğlan bu deveyi sazı ile kaldırır. Elif o olaydan sonra Karacaoğlan'dan etkilenir. Elif ve Karacaoğlan bir gün kaçmaya karar verirler. Deli Hüseyin bu durumu bir arkadaşına açar. Elif eve gecikince babası durumu anlar. Elif, babasının zarar vermesinden korkarak Karacaoğlan ile yan obadaki Hürüce'nin yanında misafir olur. Hürüce onların başka bir obaya kaçmalarını sağlar. Burada günlük gülistanlık içinde yaşayan çift halinden memnundur. Halil adında biri Elif'e tutulur. Halil, peşini bırakmak için Elif'e bir koşul öne sürer. Halil'in koşulu Elif'in bir gece yanında uyumasıdır. Elif ondan kurtulmak için öne sürdüğü koşulu kabul eder. Karacaoğlan'ın, evinde olmadığı bir gün Elif ile Halil yatar. Karacaoğlan saz çalmaya bir eğlenceye gitmiştir. Bu eğlencede Karacaoğlan'ın sazının teli kopar. Karacaoğlan eve geldiğinde bunları yatakta birlikte görünce sazını alır ve gider. Elif ardından yetişemez. Ümitli bir şekilde Karacaoğlan'ı yaşlanıncaya kadar bekler. Ama ne gelen ne giden vardır. Elif, ölür. Karacaoğlan birisi aracılığı ile haber yollar. Öldüğünü haber alınca onun mezarına gider. Sazını mezarının başındaki ağaca asar. Meçhule doğru yol alır. Zaman bir değirmen misali bu iki aşığı öğütmüş ve aşklarına artık çok geç kalmışlardır. Alageyik Gökdere adlı köyde Halil isimli bir delikanlı yaşamaktadır. Ava ve avcılığa meraklı olan Halil'i avcılıktan kimse vazgeçiremez. Geyik avcılığının bu köyde uğursuzluk getirdiğine inanılır. Halil her geyik avladığında duman ile köye haber verir. Meydanda yemek verilir. Ava gittiğinde günlerce dönmemektedir. Halil, Zeynep ile nişanlıdır. Bir gün bu nişanlısını Sarıcalı Köyü'nden Karacaali görür. Kızın nişanlı olduğunu öğrenir. Halil'i öldürmeye karar verir. Halil'in avlanmaya gittiği bir gün ormana pusu kurdurur. Ama onu öldüremeyip dönerler. Ali bu sefer de onu öldürmeden kızı almayı dener. Karacaali, bir ağanın oğludur. Zeynep'in ailesi istese de istemese de onu verirler. Bir gün avdan döndüğünde Sultan Karı adında bir kadından olan biteni duyar. Zeynep de Karacaali'nin hediyelerini gönderir. Gökdere ağası ile Karacaali birleşip Halil'e tuzak kurmak ister. Geyik sesleri ile Halil'i kandırırlar. Buna anlayan Zeynep, engel olmak için Halil'in peşinden gider. Halil'in ölmesine engel olur. Alageyiğe öfke duyarak onun yavrusunu öldürür. Zeynep ile Halil sonunda evlenir. Gerdek gecesi Karacaali yine onları rahat bırakmaz. Geyik sesleri çıkartır. Halil, Zeynep'i bırakarak geyik avlamaya gider. Çatışmanın ortasında kendisini bulur. Halil yavru geyiğin annesi ile karşılaşır. Geyiği vurur ama ölmez. Halil'e geyik tekme atarak uçuruma yuvarlar. Zeynep, Halil'i uçurumda o şekilde görünce o da kendini uçurumdan atar. Değerlendirme Yaşar Kemal, edebiyatımızın kilometre taşlarından bir şahsiyettir. Asıl adı Kemal Sadık Göğçeli olmakla beraber Toplumcu-gerçekçi bir yazardır. Anadolu insanının sorunlarını eserlerinde işlemiştir. İncelediğim kitapta sık gördüğüm sorunlardan biri ağalık sistemidir. Yoksullar ezilip sömürülmesinden dolayı insanlar arasındaki tabaka kalınlaşmıştır. Birinci hikayede siyasi ve ekonomik gücü olan Bolu Beyi'nin Yusuf'un gözüne mil çektirmesini örnek verebiliriz. İkinci hikayede bey kızının bey oğluna verilmesi gibi toplumsal eşitsizlik baş gösterir. Karacaoğlan'ın beyin kızına sevdalanıp evlenmesi, daha sonra beyin oğlu Halil'in de Elif'e sevdalanması ve beyliğine güvenerek onunla evlenmek istemesi sosyal eşitsizliğe işarettir. Üçüncü hikayede bey oğlu olan Karacaali'nin Halil'i küçümseyerek nişanlısını almak istemesi de toplumsal ayrışmayı arttıran sorunlardandır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/uc-buyuk-usta", "text": "Zweig, Dünya Fikir Mimarları, Yaratıcı Ruhun Tipolojisi üçlemesinin birincisi olan Üç Büyük Usta'da 19. yüzyılın üç büyük yazarını, toplumu anlatan Balzac'ı, aileyi anlatan Dickens'i, bireyi ve insanlığı anlatan Dostoyevski'yi okurlarına bir arada sunmuştur. Bu kişilerin ortak yanının kişiliklerinin karşıtlığı bakımından birbirini tamamlıyor olması önemli bir ayrıntıdır. Zweig, bu ustaları anlatırken kimi zaman birbirleriyle kimi zaman da Goethe, Zola ve Shakespeare gibi başka ustalarla da karşılaştırma yoluna gider. Zweig'in Fransız edebiyatının Napoleon'u olarak nitelediği Honore Balzac, edebiyat dünyasına Clisson ve Eugenie adındaki ilk ve tek kitabıyla giren Korsikalı İmparatorun izinden, 96 eserden oluşan dev külliyatı İnsanlık Komedyasıyla Charlemagne Tacını giyer. Yarattığı iki binden fazla karakter ordusunun elli bin kadar genç neferini bir muharebe alanının ortasına bırakır. Bunları paraya, üne, şana, şöhrete ulaşmak için kavanoza kapatılmış örümcekler gibi primitif duygularla kıyasıya birbirleriyle savaştırır. Bedeli ne olursa olsun tutkularıyla dünyayı Toulon gibi kuşatanlara Memlüklü Rüstem Rıza, Joachim Murat gibi unvanlar, zenginlikler bağışlar. Yarattığı karakterlere öyle inanır ki ölüm döşeğindeyken Pierette, Taşralı Bir Büyük Adam Paris'te, Kibar Fahişelerin İhtişamı ve Sefaleti, Goriot Baba gibi eserlerinde yer verdiği Doktor Bianchon'dan medet umar. Swedenborg felsefesinin, Mesmerizmin, fizyonominin ve frenolojinin gölgesinde, litrelerce kahve içip günde 16 saat çalışarak ulaşmaya çalıştığı başarı hemen gelmeyince aristokrasiye dahil olma sevdasını hayal olmaktan çıkarır, Galyalı köklü bir derebeyi olan d'Entraguelerle akraba olduğunu iddia ederek Kırmızı Han adlı öyküsünden itibaren eserlerini Honore de Balzac adıyla imzalamaya başlar. Ancak bu soyluluk sevdası daha da geriye dayanmaktadır. 1824'te Auguste Le Poitevin de l'Egreville'nin Faust'u olduğu sıralarda bile Honere'nin anagramı olarak seçtiği R'hoone müstearının başına Lord unvanını eklemiştir. Zweig'in 30 yıldır hayalini kurduğu, bu hırslı roman makinesi üzerindeki ayrıntılı çalışması tıpkı İnsanlık Komedyası gibi yarım kalmış, geride bıraktığı 600 sayfalık elyazması, 2000 sayfa not ve 40 tane altı çizili kitap yayıncısı tarafından düzenlenerek Balzac&Bir Yaşam Öyküsü adıyla çıkmıştır. Okurlarının karşısında ilk defa Boz mahlasıyla çıkan Charles Dickens 58 yıllık ömrüne 15 roman, yüzlerce öykü sığdırmıştır. İçindeki İngiliz'le mücadele etmeye çalışan Oscar Wilde'nin, George Gordon Bryon'un, Percy Bysshe Shelly'nin aksine Dickens yüzlerce yıllık İngiliz geleneğini dehasıyla birleştirerek konforlu, dostane, sindirimi kolay sanat beklentisindeki halka kendisini sevdirmeyi başarmıştır. Fransa'da ve Rusya'daki olaylardan yorulmuş halka climaxlerle sonlanan ertelenmiş gerilim fikrini sevdirmiş, Mister Pickwick'in Serüvenleri'nin, David Copperfield'in fasiküllerini dört gözle bekleyenleri mutlu etmenin yanında pazarlama dahisi olduğunu da göstermiştir. Eserlerinde gündelik hayattan sade işçileri, mütevazi karakterleri sıradan bir burjuva ideali içinde işleyen usta yazar, küçük şeyleri bile hayal gücüne yer bırakmayacak şekilde tanımlar. Bedensel yaratımı öyle net çizgilerle belirler ki tüm Dickens karakterleri her okurun zihninde aynı şekilde tezahür eder. Bu özelliğine stenograflık yaptığı zamanlardan gelen yetenek denilmesi hiç de yadsınacak bir bakış açısı değildir. Yediden yetmişe herkesin sevgisini kazanan Büyük Eğlendirici, Fakirlik Yasasına, Nazi Almanya'sının çalışma kamplarına fikir veren Workhouse Sistemine, Sanayi Devriminin etkilerine, eğitim sistemine, dini ve ahlaki değerlere değindiği eserlerinin finallerini de ilahi bir mahkeme, kıyamet günü sahnesi gibi oluşturur. 184 yıldır aynı heyecan ve ilgiyle okunması da okurda yarattığı bu katarsis duygusundandır belki de. Pythia gibi nöbetler içindeki hayatını, yaşam ve ölüm arasındaki bu gidiş gelişleri sanatının en büyük sırrına dönüştürmüştür Dostoyevski. Henri Troyat bu kutsal esrimeyi Dostoyevski, gökle yer arasında asılı kalmıştır. Hem gök hem de yer tarafından etkilenmiştir. sözleriyle ifade eder. Petersburglu usta, kimi zaman eserlerinin bazı bölümlerini yeniden yazmaya itecek kadar artan zihin bulanıklıklarının yarattığı çıkmazdan amor fati felsefesine ve İncil'in öğretilerine sarılarak kurtulmuştur. Kaderine karşı tek isyanı malikane efendileri diye adlandırdığı Tolstoy ve Turgenyev gibi özgür, aceleciliğe sürüklenmeden, sefalete düşme korkusu çekmeden yazma imkanı bulamamasıdır. Beyaz Geceler onun hür ve yaratma sevinciyle dolu olarak yazdığı tek eserdir. Kumara duyduğu hastalıklı sevgi de sara nöbetlerinde ve Semenovski Meydanında yaşadıklarına benzer bir korku, bir sinir sarhoşluğu simülasyonudur. Bu gerilim hazzı, bu ıstırap, eserlerinin en önemli yapı taşıdır. Tam da bu nedenle kitaplarının sadeleştirilmiş halleri tıpkı Dante'nin Cehennem'ini atlamak gibidir. Tüm bunlara rağmen hayatla dopdoludur Dostoyevski. Hayat güzelliktir, sadece acıdadır anlam, ah hayat ne kadar güzel! diye haykırır. İsa'nın kanatları altında, evrensel Rus idealiyle yanıp kavrulur. Versilov'un Altın Çağıdır istediği. Hayallerine kavuşamaz belki ama bir asrı aşkın süredir pek çok yazar ve yazar adayının hedefi olmuştur ve olmaya devam etmektedir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/uc-kiz-kardes", "text": "Üç Kız Kardeş, havanın soğukluğu yahut insanların soğukluğunda üşüyorsanız içinizi ısıtacak sımsıcak bir kitap. Güzel günler, acılı vakitler, hastalıklar, sırlar, hayaller, aşklar, ihanet, sevgi, iyilikler, merhamet, dostluk, kardeşlik... Kısacası İclal Aydın'ın Üç Kız Kardeş kitabı hayatın içinde var olan her duyguyu harmanlayan Ayvalık'ta başlayıp ve Ayvalık'ta sona eren samimi bir hikayenin sunuyor. Defne'nin New York'a geleceği gün, teyzesi Dönüş'ün uçağa binmeden sırt çantasına bir defter sıkıştırmasıyla birçok gerçeğe, bambaşka hayatlara şahit olmasına olanak verir. O defterle tüm o hayatlar artık Defne'ye emanettir. En büyükleri olan Türkan, ortancaları Dönüş ve en küçük kardeşleri Derya'nın hikayesidir bu. Anneleri ilkokul öğretmeni babaları Sadık Bey de PTT Müdürüdür. İlk çocuk olan Türkan oyuncak bebek edasıyla büyütülürken o dönem Eskişehir'dedirler. Babalarını n tayini Ayvalık'a çıkınca annesinin tayinini de oraya aldırmak biraz zaman alır. Asıl bilmedikleri ise anneleri hamiledir. Kocasından kızından uzak ve zor bir hamilelik süreci geçirirken Dönüş dünyaya gelir fakat doğumundaki doktor yaşamasına fazla ihtimal vermez. Ayvalıkta ki çocuk doktoru Metin Bey aracılığı ile Ankara'ya başka bir doktora götürülür ve kısa bir süre sonra her şey yoluna girer. Nihayet ikinci kızları ile Nesrin Hanım da Ayvalık'a eşinin yanına yerleşir. Sonrasında Metin Bey haftalarca ilgilenir Dönüş'le. Onun da oğlu Serdar o dönem yeni doğmuştur. Bir süre sonra üçüncü kız kardeş Derya dünyaya gelir. Liseden mezun olur olmaz İstanbullu zengin bir aile Türkan'a talip olur. Rüçhan Hanım gelini Türkan'ın zarifliğine, güzelliğine, iş bilmesine gittikçe hayran olmuştur. Oğlu Avrupa'ya gitmiş tahsilini İngiltere' de bitirmiş ve İstanbul da yaşamaya karar vermiştir fakat iş dolayısıyla sürekli yurt dışındadır. Oysa böyle olmadığı yıllar sonra Türkan'ın itiraflarıyla ortaya çıkar. Nihayetinde sadece düğün gününde gördükleri damatları aslında ailesini hep tedirgin ediyordur. Defne Türkan'ın kızıdır. Dünyaya geldiğinde hastane ziyaretini yaptıktan bir gün sonra anneleri Nermin Hanım vefat eder. Bununla ilgili büyük sırda daha doğrusu Türkan'ın vicdan azabı bir takım gerçekleri yine gün yüzüne çıkarır. Daha çok bir erkek çocuğu edasında, korkusuz, başına buyruk olan Derya İstanbul'da Mimarlık Fakültesi'ni kazanıp üniversiteye gider. Dönüş çocukluk aşkı olan Serdar'a aşıktır. Serdar Ankara'da tıp okur ve Dönüş'ün en büyük korkusu onu kaybetmektir. Birkaç sene sınavlara girmesine rağmen panik atak halleri yüzünden o çok istediği Edebiyat Fakültesi'ni bir türlü kazanamaz. Aslında Serdar da Dönüş'e aşıktır, yıllarca ona mektuplar yazar ama ne haber alır ne de karşılaşabilir. Bu gizli aşk yıllarca birbirlerinden habersiz kimseye söyleyemeden geçer gider. Bu güzel ailenin içinde bir de Mesut vardır. Mesut, kimsesiz Ayvalık'ta dolanırken Sait Bey zamanla onu himayesine alır ve o da artık ailenin bir ferdidir. Sait Bey'in ona sırtındaki paltoyu hediye etmesi ile Mesut ölene kadar o paltoyla gezer. Baba dediği Sait Bey onun için hayattaki en değerli kişidir. Yaş olarak büyük olsa da zeka olarak gelişemeyen bir birey olan Mesut bir gün tomarla para yakar sobada. Hava soğuktur düşünür ki Sait Babası üşümesin. Ama Mesut'un yaktığı aslında onların evi, barkı tüm geleceğidir. Beş parasız kalan Sait ve Dönüş mecburen İstanbul'da ki halalarının yanına yerleşir. Derya'da üniversitede tanıştığı Erdem ile evlenir ve onunda bir kızı olur. Kız kurusu olarak gördüğü, kardeşi Derya'nın kızının bakıcısı Dönüş için halası bin bir çeşit kısmetler bulup Dönüş'ü zorla yollar ama hepsinden boş döner Dönüş çünkü onun aklıda kalbide Serdar'la doludur. Nihayet sonunda halası kısmetini bulur. Dönüş için bu sefer davet ettiği kişi Serdar'dır ve yıllardır içlerinde yaşattıkları aşkları gün yüzündedir. Serdar ve Dönüş'te aile arasında sade bir törenle evlenir. Türkan kocası Somer'in yıllarca çilesini, yokluğunu, çapkınlığını, ihanetlerini, kaynanası Rüçhan'ın hakaretlerini, dayaklarını yaşadıktan sonra kızı Defne'yi alır ve boşanır. Yıllar sonra karşısına çıkan kendi hayat mücadelesini verdiği şirketin sahibi ve patronu aşık olur ve hayatını onunla yeniden birleştirir. O kadar mutludur ki hayatında hiç olmadığı kadar güzel günler artık onlarındır. Derya tüm hırsını, ilgisini, enerjisini iş hayatına yöneltip kızını ve kocasını ihmal edince onun evliliğinde de çatırtılar başlar. Kocası Erdem boşanmak istediğini hatta onu tanıdıkları olan bir kadınla aldattığını söyler. Oysa attığı bu yalana kendi bile utanırken tek isteği Derya'nın dikkatini kendisinde toplamaktır. Eniştelerinin araya girmesiyle Derya da hatasını anlar ve evlilikleri devam eder. Hayatı kitaplar, şiir olan, kendi halinde naif ruhlu Dönüş çocukluk aşkına kavuştuktan sonra Can adında bir oğulları olur her şey güzel giderken Dönüş'ün kanser olduğu ortaya çıkar. Ama büyük destek öyle güzel bir ailenin içindedir ki o günleri atlatır. Sırlarıyla hatıralarıyla, bildikleri, sonradan öğrendikleri ile hastalık döneminde yazmaya başladığı defter bir gün Derya'nın eline geçer ve bu ortaklığa Türkan da girer. İşte bilinmeyenler de o dönem ortaya çıkar ve onlarda bu deftere kayıt edilir. Dönüş'ün yeğeni Defne'ye eğitim için giderken gizlice tutuşturduğu hayat hikayeleri artık ona emanettir. Yazan: Pınar Çağlayan Üç Kız Kardeş Kitap Özeti Birbirlerine benzemeyen farklı karakterleri olan fakat buna rağmen bir araya geldiklerinde sanki tek bir bedende yaşayan üç kız kardeşin hikayesi. Kişiliklerindeki zıtlıklar onlar bir araya geldiğinde kaybolurdu. O zıtlıklarla birbirlerini tamamlar. Bir bütün olurlardı. Ayvalık'ın denize uzanan taş sokaklarından, zeytin ağaçlarından, hayatın kaynağından akan suyundan, eski evlerinden doğmuş bir aile hikayesi. Ayvalık'ta başlayan çocukluğun İstanbul kıyılarına vuran hüznü... İyileşmenin yolculuğu... Türkan ailenin en büyük kızı, ortanca kızı Dönüş ve en küçükleri Derya adında üç tane kızları varmış, Nesrin hanım ve Sadık Bey'in. Nesrin hanım ilkokul öğretmeni, babaları ise PTT de çalışan bir devlet memuru. Hikaye Türkan'ın kızı olan Defne'nin uçağa binmeden önceki aile fertleriyle vedalaşmasıyla başlıyor. O zor kazanılan ve çok istediği bir eğitimi New York'ta kazandığı için oraya altı aylığına eğitime gidiyor. Vedalaşma sırasında hikayemizi başlatan sona anlatan ortanca çocuk Dönüş teyzesi hayatlarını, acılarını, sevinçlerini kaleme aldığı günlük tarzındaki defteri Defne'nin sırt çantasına atıyor. Artık tüm geçmişi Defne'ye emanet ediyor. Nesrin Hanım ve Sadık Bey başlangıçta Eskişehir de yaşamlarını sürdürüyorlardı. İlk çocuk olan Türkan Eskişehir de doğmuştur. Yedi yılın sonunda tayini Ayvalık'a çıkan Sadık Bey işi gereği Ayvalık'a Türkan'ı da alıp gitti. Karısını da birkaç ay daha Eskişehir'de kalması gerekiyordu mesleğinden dolayı. O sırada Nesrin Hanım bir öğretmen arkadaşının evinde kalıyordu. İkinci çocuğa hamile olan Nesrin Hanım bunu bilmiyordu. Kocasından ve kızından bir süre ayrı kalan Nesrin Hanım yaşadığı bunalımlar ve üzüntüler sonucu Dönüş, yedi aylıkken erken doğumla dünyaya gelmiş. Hemen Ankara 'ya sevk edilen Nesrin Hanım, doktorların Dönüş bebeğin kurtulmasının bir mucize olduğunu söylemiş .Eşi Sadık Bey, Nesrin Hanımı ve kızını da alıp Ayvalık'ta ki çocuk hekimi olan Metin Bey haftalarca Dönüş'le ilgilenir. Metin Bey evlidir ve o dönemde onunda Serdar adında bir oğlu olmuştur. Metin Bey, Dönüş bebeği o kadar çok sevmiş ki belki ileride gelin alırız demiştir. Artık iki katlı evlerinde Komşuları olan İsmet Bey ve Emel Hanım'ın yardımlarıyla bahçesinde bin bir çeşit çiçek olan, Cunda adasına bakan o güzel evde yaşamaya başlamışlar. Çok zaman geçmeden üçüncü çocuk olan aksi ve açık sözlülüğüyle meşhur Derya'yı kucaklarına almışlardır. Türkan daha çok annesine benzemektedir. Annesi Nesrin Hanım ona çok düşkündür. Dönüş ve Derya ise daha çok babalarına benzemektedir. Nesrin hanım Dönüş ve Derya'ya sinirlendiğinde bunlar hep halaları olan Nezahat'e çekti derdi. Güzelliğiyle ön planda olan büyük kız Türkan, annesiyle Cumhuriyet törenine gittiği bir günde Rüçhan Hanım adında İstanbullu zengin bir aile Türkan'a talip olur. Somer adındaki oğlu hayatının çoğu kısmını Avrupa da özellikle İngiltere de geçirmiştir. Rüçhan Hanım'ın kocası Özer Bey çok güvenilmez eşini aldatan bir adamdı. Nesrin Hanım da oğulları olan Somer'in babasına çekmesinden korkuyordu. Bir yandan da zengin aileye gideceği için kızı bunları düşünmemeye çalışıyordu. Evin yemekleri ve temizliğiyle ilgilenen Zekiye Hanım da İngiltere de okumuş bir insanın bu gibi çapkınlıklarla ilgilenmeyeceğini söyleyip Nesrin Hanım'ın içini rahatlatıyordu. Çok geçmeden Türkan'ı istemeye geldiler. Somer gelmemişti. Rüçhan hanım çok çalışıyor, yurt dışında işi çıktı gelemedi bahaneleriyle aileyi avutuyordu. Sürekli Paris'ten hediyeler getirtiyordu. Somer'in aslında babasına çektiğini yıllar sonra Türkan'ın itiraflarıyla ortaya çıkacaktı. Sadece düğün günü Türkan, Somer'i gördü. Hikayenin başında da dediğim gibi Defne adında bir kızları oldu. Doğduktan sonra Nesrin Hanım vefat etti. Derya ise sayısalı iyi olduğu için çok istediği mimarlık fakültesini kazanıp üniversiteye gider. Dönüş ise edebiyat okumak istemektedir. Ve çok sevdiği çocukluk aşkı Metin Bey'in oğlu Serdar'a aşıktır. Serdar Ankara da tıp okumaktadır. En büyük hayali de Doğu Anadolu'ya gidip orda ki insanları iyileştirmektir. Dönüş'te onunla evlenip öğretmen olmak istemektedir. Dönüş panik atak hayalleri yüzünden o çok sevdiği Edebiyat Fakültesi'ni kazanamaz. Serdar da Dönüş'ü sevmektedir ama bu aşklarını uzun yıllar birbirlerinden gizli yaşamışlardır. Bu ailenin bir de evlatlığı olan Mesut vardır. Mesut kimi kimsesi olmayan Ayvalık'ta yaşayan biraz zeka geriliği olan bir çocuktur. Sadık Bey onu himayesi altına alır. Mesut zarf toplamayı severmiş. Bir gün sattıkları evlerinin parasını Sadık Bey büyük bir zarfa koyar. Mesut bu zarfı görünce ev ısınır diye sobaya atıp yakar. Bu olayı Dönüş ileride kendi oğlunu uyutmak için sürekli anlatacaktır. Derya ise üniversitede tanıştığı Erdem adındaki bir oğlanla evlenir onunda bir kızı olur. Dönüş'e çok talip gelmesine rağmen o kimseyi beğenmez aklı hala çocukluk aşkı olan Serdar'dadır. Serdar nihayetinde Dönüş'ü istemeye gelir. Aile arasında bir törenle evlenirler. Türkan ise yıllardır çilesini, ihanetini, acılarını çektiği kocası Somer'den boşanmaya karar verir. Kaynanası Rüçhan Hanım da ona eziyet etmekteydi. Kızını da alıp boşanır. Yıllar sonra Türkan bir şirketin patronuna aşık olur ve evlenir. Hayatında hiç olmadığı kadar mutludur. Yaşadığı hatalı evlilikten sonra artık güzel günler Türkan'ı beklemektedir. Derya ise kocası Erdem ile evliliklerindeki ilk çatırtıları baş göstermeye başlamıştı. Derya tüm ilgi ve alakasını işine verince evliliğini ihmal etmişti. Erdem, Derya'dan boşanmak istiyordu. Çünkü artık eskisi gibi ne kızıyla ne eşiyle ilgileniyordu. Bunun üzerine Erdem tanıdıkları biriyle seni aldatıyorum yalanını Derya'ya söylemiştir. Aslında kendisi de bu yalana inanmıyordu. Ailesinin araya girmesiyle özellikle eniştelerinin Derya hatasını anlayıp evliliğini sürdürmeye devam etmiştir. Hayatı tutkusu kitaplar olan Dönüş ise çocukluk aşkına kavuştuktan sonra Can adında bir oğlu olur. Çok geçmeden kansere yakalandığını öğrenen Dönüş de samimi ailesinin desteğiyle ve özellikle ablası ve kız kardeşinin destekleriyle kanseri yener. Sırlarını, hatıralarını, sevinçlerini, üzüntülerinin yazdığı defteri Derya ve Türkan'ında eline geçer. Bilinmeyenlerde o dönemde çıkar ve kayıt edilir. Dönüş defteri eğitim için yurt dışına giden yeğeni Defne'ye emanet eder. Artık o da annesinin ve teyzelerinin tüm yaşantısının ortak bir parçası olmuştur. Tüm yaşanılanlar bir defterde saklı Defne'ye emanet edildi. kitabın kurgusu, anlatım dili çok başarılı. sürprizler, bir ileri bir geri gidip gelmesi beni çok etkiledi. gerçekten son zamanlarda okuduğum en iyi romandı. biraz feminen bir roman olmasına rağmen bir erkek olarak çok eğlendim okurken. eleştireceğim tek yönü ise kitap 4 bölümdense daha çok bölümlere ayrılabilirdi. bu yönü okumayı zorlaştırıyor bence. herkese tavsiye ederim. 24-05-2019 16:14 ilk kez iclal aydın okudum ve hayran kalmış üç kız kardeş mükemmel bir roman olmuş elimden bırakmakta zorlandım. sanırım devamını da yazıyormuş. merakla bekliyorum bu kitabı birkaç günde bitirmiştim. kardeşlerin hayatları sanki tanıdığımız bizden biri gibi samimi bir şekilde anlatılmış. okurken hüzünlendiğim zamanlar da oldu sevindiğim zamanlarda oldu birden fazla duyguyu tattım bu kitabı okurken.. herkese tavsiye ederim. iclal aydindan yine şahane bir kitap gelmiş okurken çok keyif aldigim kitaplardan hem sürükleyici hem sıkmadan anlatılmış bir kitap kalemine sağlık diyorum ve devamını bekliyorum bugün bir haber aldım devamı ekim ayında gelecekmiş beni çok çok sevindirdi merakla beklediğim bir kitap 😍😍😍 03-08-2019 01:51 bence harika bir kitap çok güzel olmuş 13-10-2020 23:52 bizde üç kardeşiz o yüzden bu kitabı çok sevdim 05-02-2022 13:08 hikayesi çok güzel dizisini izledim meraktan şimdi kitabını okuyacağım 02-06-2022 11:57 dizi olmasa romandan haberim bile olmayacaktı umarım dizi kitabın da okunmasını arttırır harika bir konusu var özellikle de kız kardeşiniz varsa umarım devamı gelir 13-10-2022 20:18 kitabın sonu ile dizisinki aynı mı okuyup okumama arasında kaldım"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/uc-minik-sercem", "text": "Marmara'nın doğu kıyısında yoksul bir sütçü yaşamaktadır. Çok sevdiği ve otuz yıl süren evliliği vardır. Annesi ilk kızlarını vişne zamanında doğurur. Eşiyle ismini İlkçiçek koyarlar. Uzun sürmeden ikinci kızları dünyaya gelir. İkinci kızlarına da Narçiçek adını verirler. İlk iki kızı gelinlik yaşına gelirler. Anne ve babası onlardan ayrılacağını bilir. Üçüncü çocukları dünyaya gelir. Ona da Sonçiçek adını verirler. Sonçiçek'in annesi ve babası konuksever bir ebeveyndir. Ahır damının aralığına yuva yapan serçe kuşlarını kendi öz ve öz kızlarından ayırmazlar, onların güven içerisinde yaşamaları için ellerinden geleni yaparlar. Sonçiçek anne ve babasından kaptığı bu hoşgörüyü çevresindeki hayvanlara da yansıtır. Köpeği Sürmeli ve kedisi Kınalı bu küçük kızın yakın arkadaşıdır. Bu arkadaşların arasına serçe kuşları da eklenmiştir. Sonçiçek, Sürmeli ve Kınalı'yı serçe kuşlara zarar vermemesi için uyarır. Sürmeli ve Kınalı sahibine zarar vermeyeceklerini söyler. Sürmeli içten içe Kınalı'ya güvenmemektedir. Kınalı'nın serçe kuşa zarar verip suçu üzerine atacağını düşünür. Bu yüzden gözünü dört açmaktadır. Bir gün yabancı kediler, serçelere pusu kurar. Köpek onları kaçırmak için ıslık çalar. Kediler kaçar. Köpek, Kınalı'nın yanına gelir ve uyuduğu için ona kızar. Kınalı uyumadığını pusuya yattığını ve küçük bir ıslıkla planını berbat ettiğini söyler. Sonçiçek, güleç yüzlü, yaşamayı seven, neşeden yerinde duramayan bir çocuktur. Bu görünüşü ile serçelerin güvenini kazanmıştır. Karadut, Bolugüzeli ve Kuzeyli adında üç inekleri vardır. Bu ineklerin üzerinde serçeler çoğu zaman konaklar ve cıvıldaşırlar. Atmaca gibi yırtıcı kuşlardan da ağaçlar sayesinde serçeler korunmaktadır. Sütçü ve ailesi neşe içinde yaşarken beklenmedik bir sorun ile karşı karşıya gelirler. Komşuları evlerini satmıştır. Devamında ise bu evlerin yıkılacağı konuşulmaktadır. Sütçü bu duruma çok üzülür. Onları benimseyen onlarca hayvan vardır ve onlara ne olacağını düşünmektedirler. Kızı Sonçiçek babasını suçlu hissetmemesi için onu teselli eder. Sonçiçek otlaklarına yerleşecek olan leylekleri düşünerek kendinde güç bulur. Diğer yandan anne ve baba leylekler göç için hazırlanacaklardır. Fakat anne leylek hastadır. Baba leylek de eşini bırakıp göç etmek istemez. Oğlunu karşına alır ve ona bu yıl bu görevin kendisinin yerine getireceğini söyler. Oğul leyleği yıkılan yeni yapılara yuva yapmaması için sıkı sıkı tembihler. Sonçiçeklerin hoşgörülüğü leyleklerin dilindedir. Baba leylek Sütçü ve ailesine sığınmasını ister. Leylekler göç ederek Sütçü'nün bahçesine gelirler. Hemen bir ağaca konup iki günde yuvalarını yaparlar. Diğer taraftan anne ve baba olmaya çalışan serçe çiftini heyecan sarmıştır. Baba serçe yavrularına her gün yiyecek aramaktadır. Fakat bir gün eve dönemez. O gün son serçe de kabuğunu kırıp dünyaya gözlerini açmıştır. Babaları dönmeyince anne serçe her gün yiyecek aramaya çıkar. Minik Serçe'yi ablası ve abisi sevmez. Onu hep dışlarlar. Annesinin getirdiği yiyecekleri hep ablası ve abisi yer. Annesi bu durumu fark eder ve Minik Serçe'nin beslenmesine daha da önem gösterir. Abla ve abi serçe kuşlar, Minik Serçe'yi yuvadan itip düşürmek isterler. Tüm bu planları duyan Minik Serçe kendini yuvadan aşağıya atar. Kendisini istemeyen ve sevmeyen bir yerde yaşamaktansa nasibini aramaya koyulur. Yumuşak bir yere düşer. Kınalı hemen sesine irkilir. Yanına gider ve Minik Serçe'yi izler. Ardındandan leylek gelir ve Kınalı ile tartışırlar. Sonçiçek, Minik Serçe'ye güzel bir yatak yapar. Onu elleriyle besler. Bazen arkadaşı Yeşim de onunla ilgilenir. Bir gün bahçelerinin önüne bir araba gelir. Sonçiçek'e babasını sorarlar. Sonçiçek babasının birazdan eve döneceğini söyler. Tam üzerine babası gelir. Uzakta bu adamlar ile babası konuşur. Konuşmaları bittikten sonra babası bahçelerini satmaya karar verdiğini başka çaresi olmadığını söyler. Bahçeleri belediye imar edip yerleşim yerine açılacaktır. Babası tüm bunları eşi ve kızına güzelce anlatır. Yeni ev ve bahçelerinin olacaklarını tüm hayvan dostlarını da götüreceklerini söyler. Sonçiçek kabullenemese de de ikna olur. Bu esnada Minik Serçe'de büyümüştür. Hatta aşık bile olmuştur. Bir serçe ile tanışmış ve tekrar buluşmak için söz vermişlerdir. Tüm bunları Sonçiçek'e anlatır. Son çiçek duygulanır ve vedalaşırlar. Sonçiçek ve ailesi yeni evlerine gitmek için yola koyulurlar. Sonçiçek'in macerası başka yerlerde devam edecektir. DEĞERLENDİRME Necati Cumalı Uç Minik Serçem adlı eserini 1989 da kaleme almıştır. 1990 yılında yayınlanmıştır. 6 ve 9 yaş aralığına uygun bir kitaptır. Eser güzel bir üslupla yazılmıştır. Çocukların ilgisini çekebileceği kahramanlar ile donatılmıştır. Eserde Sonçiçek adlı çocuğun hayvan sevgisi anlatılmaktadır. Dili sade, akıcıdır. Kitapta argo kelime kullanılmamıştır. Bu kitabın çocuklarımızın hayvan sevgisinin pekişmesine katkıda bulunacağını düşünüyorum."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/uc-silahsorler", "text": "Monte Kristo Kontu, Demir Maske ve Siyah Lale gibi kitapların yazarı Alexander Dumas, Üç Silahşörler adlı eserini 1844 yılında yazmıştır. Yazarlığa tiyatro eserleri ile başlayan Dumas, birçok türde eser vermiş ve kitapları tüm dünyada birçok dile çevrilip en çok satanlar listesine girmiştir. Kitapları, sadece yetişkinlere değil çocuklara da hitap ettiği için ülkemizde de 100 Temel Eser listesine girmeyi başarmıştır. Yazar ile ilgili bilinen bir ilginç bilgi de şudur ki, Baba Alexander Dumas olarak anılır. Bunun sebebi ise kendisiyle aynı isme ve mesleğe sahip olan oğludur. Üç Silahşörler romanı, yazarın tarihi macera türündeki eseridir. Kitap, birçok filme uyarlanmasıyla birlikte çizgi filmlere de adapte edilmiştir. Eserin başkahramanlarından biri olan D'Artanyan'ın maceraları, yazarın On Yıl Sonra ve Yirmi Yıl Sonra adlı eserlerinde devam etmektedir. Gelelim kitabın özetine: 17. yüzyılın ortalarında, Melung kasabasında yaşayan Gaskonyalı bir aile vardır. Bu ailenin babası, gençliğinde kralın sarayında silahşör olmak istemiş ama başaramamıştır. Ben yapamadım, en azından oğlum yapsın düşüncesiyle, gençliğe daha yeni adım atmış oğlunun eline bir mektup tutuşturarak kasabaya M. de Treville'nin yanına göndermiştir. Adı D'Artanyan olan bu genç, yolda çeşitli kavgalara dahil olmuş ve geçtiği yerlerde yadırganmıştır. Sonunda kasabaya ulaştığında insanlar yine onu yadırgayıp alay etmişlerdir. D'Artanyan dayanamayıp yine kavga etmiş ama bu sefer kendini yerde baygın bulmuştur. Onu bayıltanlar, D'Artanyan'ın cebinden babasının yazdığı mektubu alıp gitmişlerdir. D'Artanyan ise bu durumu hancıdan bilmiş ve üzerine saldırmıştır. Mektubun onda olmadığını öğrenince adamı serbest bırakıp saraya doğru yola çıkmıştır. Sarayda, babasının mektup yazdığı adam olan M. de Treville'yi bulup durumu anlatmıştır. Fakat tam o anda sarayın bahçesinde, cebindeki mektubu çalan adamı görmüş ve onu yakalayabilmek için hızla atılmıştır. Koşarken, kralın silahşörlerinden biri olan Athos'a çarpmış ve özür dilemiştir ama Athos özrü kabul etmeyerek D'Artanyan'ı on birde düelloya çağırmıştır. El mahkum kabul eden D'Artanyan, koşmaya devam etmiş ve bu sefer de kralın bir diğer silahşörü olan Portos'a çarpmıştır. Her ne kadar özür dilese de Portos da özrü kabul etmemiş ve onu saat on üçte düelloya çağırmıştır. D'Artanyan, tüm bu harcadığı zamandan sonra kovaladığı adamı elinden kaçırmıştır. Bunun üzerine, düelloya söz verdiği Athos'un yanına gitmeye karar vermiş ama yolda giderken bir başka silahşör olan Aramis ile de sorun yaşamış, onunla da saat on dört için randevulaşmışlardır. Düello için Athos ile anlaştıkları yere gelince Athos'un, yanında şahit olarak Portos ve Aramis'i getirdiğini görmüştür. Birbirleriyle bir iki kelam edince, aslında dördünün de iyi birer insan olduklarını ve iyi bir şekilde anlaştıklarını görmüşler fakat bu düelloyu yapmayı kendilerine görev bildiklerinden vazgeçmemişlerdir. Ülkede de birçok kişi tarafından Üç Silahşörler olarak tanınan bu üç adam; cesur, korkusuz ve aynı zamanda kararlıdırlar. D'Artanyan, adamların hırslarını ve kararlılıklarını görünce bu düellodan sağ çıkamayacağını, öleceğini düşünmüştür. Tam düelloya başlayacaklardır ki, kardinalin askerleri oraya basmıştır. O zamanlarda gizlice dövüşmek yasak olduğundan, askerler silahşörlere saldıracaklardır. D'Artanyan ise askerlerin değil de silahşörlerin yanında yer almaya karar vermiş ve silahşörler ile birlikte askerlere karşı çarpışmıştır. Bu kalabalık düelloyu kazanan Üç Silahşörler ve D'Artanyan, M. de Treville tarafından takdir edilmiştir. Aynı zamanda bu düellonun sonucunda Üç Silahşörler, D'Artanyan'ı yanlarına almaya karar vermiş ve bunu kendisine söylemişlerdir. Artık aralarında hiçbir husumet kalmayan bu arkadaşlar, her zaman birbirlerinin yanında olup olumsuzluk ve adaletsizliğe karşı baş kaldırmışlardır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ucan-sinif", "text": "Uçan Sınıf kitabı yazarın bir Noel öyküsü yazmaya karar vermesiyle başlıyor. Tabi yazın ortasında bir Noel öyküsü yazamayacağını düşünüyor ve Zug Dağı'nın eteklerine gidiyor. Noel öyküsünü yazarken Gottfried adını taktığı kelebek ona eşlik ediyor. Onu akşamları alan Eduard dediği ineği de unutmamak lazım. Noel öykümüze gelirsek. Öykümüz Johann Sigismund Lisesi adlı yatılı bir okulda geçmektedir. Öğrenciler Noel için bir oyun hazırlığı içindedir. Oyunun adı Uçan Sınıf'tır. Oyunda öğrenciler coğrafya öğretmenleriyle birlikte uçak yolculuğuna çıkarlar. Sloganları\" Ders yerinde keşfe dönüşür. \"dür. Öğrenciler oyunun provasını yaparken içeri bir çocuk girer çocuk çok sinirlidir. Öğrenciler ona ne olduğunu sorarlar. Çocuk anlatmaya başlar. Rakip okulun öğrencileri arkadaşlarının birini kaçırıp güzel yazı defterlerini çalmışlardır. Öğrenciler plan yapmak için Sigare İçmez'in bahçesinde toplanırlar. İlk olarak Sebastian'ı rakip okuldan Egerland'ın yanına elçi olarak gönderirler. Rakip okulun talepleri ağırdır. Sebastian gelip öğrendiklerini diğer öğrencilere anlatır. Öğrenciler karşı tarafa düello teklifinde bulunurlar. Rakip okul kabul eder. Matthias rakip okulun öğrencisini yenmiştir. Ama rakip okul inatla defterleri ve esir aldıkları öğrenciyi vermemektedir. Bunun üzerine Johann Sigismund Lisesi öğrencileri kar topuyla atağa geçer. Bu sırada sınıf birincisi olan Martin, Matthias'la birlikte esir olan arkadaşlarını kurtarmaya gider. Esir öğrenci rakip okulda okuyan bir öğrencinin evinin bodrumunda kilitlidir. Diğer öğrenciler kar topu savaşı yaparken Martin ve Matthias arkadaşlarını kurtarırlar. Okula döndüklerinde izin almadan dışarı çıktıkları için başları beladadır. Öğrenciler, öğretmenleri Doktor Bökh'e durumu anlatırlar. Bunun üzerine öğrenciler hafif bir ceza ile kurtulurlar. Ama öğretmenin onları hemen salmak gibi bir niyeti yoktur. Onlara bir öykü anlatmaya başlar. 20 yıl öncesini anlatan bir öyküdür. Bir çocuk vardır. Bir gün annesi hastalanır. Okuldan kaçıp annesini görmeye gider. Nöbet tutan son sınıf öğrencilerinden biri onu sorguya çeker. Çocuk bir şey söylemeyince onun yarın için olan iznini alır. Fakat çocuk annesini görmek için yine kaçar. Daha sonra müdür çocuğa ceza verir ama cezaya arkadaşı kalır. Bu çocuk ve arkadaşı hep beraberlerdir. Üniversiteye bile birlikte giderler. Ama bir gün çocuğun arkadaşının eşi doğum yaparken bebekle birlikte ölür. Bunun üzerine arkadaşı ortadan kaybolur. Bu öyküdeki çocuk öğretmenlerinin ta kendisidir. Ve ortadan kaybolan arkadaşı, Sigara İçmez dedikleri öğrencilerin arkadaşı olan adamdır. Öğrenciler bunu fark ettiklerinde iki arkadaşı tekrar buluşturmak isterler. Martin ve Johnny öğretmenlerini Sigara İçmez'in yanına götürürler. Öğrenciler tahminlerinde yanılmamışlardır. İki eski dost birbirini gördüğüne çok sevinirler. Bu sırada Noel'de sergileyecekleri oyunun hazırlıkları tam gaz devam etmeyken ufak tefek bir öğrenci olan Uli cesaretini kanıtlamak ister. Okuldaki jimnastik direğinden şemsiyeyle atlayacaktır. Uli arkadaşları onu durduramadan atlar ve bacağı kırılır. Noel'de evine gidemeyecektir. Tabi ki sergileyecekleri oyunda da yer alamayacaktır. Eve ailesi para gönderemediği için gidemeyecek biri daha vardır. O kişi Martin'dir. Acaba bir Noel mucizesi gerçekleşip Martin evine gidebilecek midir? Kitabın geri kalanında bunun cevabını alıyoruz. Uçan Sınıf , yeri geldiğinde beni güldüren yeri geldiğinde duygulandıran bir kitaptı. Aynı zamanda gerçekçi de bir kitaptı. İçinizi ısıtacak bir kitap okumak istiyorsanız bu kitap tam size göre. Uçan Sınıf Konusu Yazdığı çocuk romanları ile dikkatleri üzerine çeken dünyaca ünlü Alman yazar Erich Kastner Uçan Sınıf kitabını kariyerinin en iyi kitabı olarak tanımlamıştır. İlk olarak 1933 yılında yayınlanan ve hem çocuklar arasında hem de yetişkinler arasında büyük beğeni toplayan kitap dramatik komedi tarzındadır. Uçan Sınıf kitabının konusu yeni yıl öncesi yatılı bir okulda geçiyor. Yılbaşı için Uçan Sınıf adında bir oyun hazırlayan bir grup arkadaş bunun için büyük emek harcarlar. Fakat hazırladıkları oyun rakip okulun öğrencileri tarafından bir anlamda sabote edilir ve iki öğrenci grubu arasında amansız bir rekabet başlar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ucurtma-avcisi", "text": "Sovyetler Birliğinin Afganistan'ı işgali ile birlikte birçok dram yaşanmıştır ve tarihte bunu dramı en mükemmel anlatan kitap Uçurtma Avcısı'dır. Olaylara iki çocuğun gözünden mükemmel bir dram ile bakan kitabın yazarı Khaled Hosseini yada Türkçe adı ile Halit Hüseyni en ünlü Afgan yazarlardan biri haline gelmiştir. Emir ve Hasan birlikte büyüyen çok iyi arkadaş olan iki süt kardeştir. Emir'in babası bölgede nüfuzlu ve yardımsever biri olarak tanınır. Hasan'ın babası ise Emir'in babasının hizmetlisidir. Her şey mükemmel giderken Emir ve Hasan başlarını belaya sokarlar ve Hasan Emir'i kurtarmak için kendini öne atar. Emir ona destek olmak yerine oradan kaçar ve Hasan'ı kaderi ile baş başa bırakır. Hasan hayatı boyunca unutamayacağı bir şiddete maruz kalır ve Emir bunu sadece uzaktan izlemekle yetinir. Emir bu olanlardan dolayı büyük utanç duyar ve bir daha Hasan'ın yüzüne bakamaz. Fakat birlikte yaşadıkları için duyduğu utanç ile her gün yüzleşmek zor gelir ve Hasan'a bir tuzak kurarak onu hırsız gibi gösterir ve böylece babasının işten atılmasına sebep olur. Her ne kadar Emir'in babası bu olayı görmezden gelip Hasan'ı affetse de Hasan'ın babası bu utanca dayanamaz ve oğlunu alıp bölgeyi terk eder. Bu sırada Sovyet işgali başlar ve Emir ile babası her şeylerini kaybederler. Bunun üzerine ellerinde kalanlar ile birlikte Amerika'nın yolunu tutmak zorunda kalırlar. Fakat yeni hayatta Emir'in içinde bulunduğu duruma değiştirmek ve geçmişinden gelen pişmanlık ve utanç ile yaşamak zorunda kalır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ucurtmam-bulut-simdi", "text": "Uçurtmam Bulut Şimdi, on dört kısa hikayeden oluşmaktadır. Hikayelerin ana karakteri Meltem, yaşadığı türlü olayları ve bu olaylar karşısındaki duygularını anlatmaktadır. Birbirinden farklı birçok konuya sahip olan hikayeler Behiç Ak'ın eğlenceli çizimleriyle renklenmekte, yediden yetmişe geniş bir okur kitlesine hitap etmektedir. Uçurtmam Bulut Şimdi Bir gün Meltem yeni uçurtmasını uçurmak için arkadaşı Kerem'le dışarı çıkar. Uçurtmalarını göğe salarlar ama Meltem'in uçurtması epey yükseldikten sonra elinden kurtulur. Meltem yeni uçurtmasını kaybettiğine üzülür. Bir yandan da arkadaşının kaybolan eşyaların buluta dönüştüğünü söylemesi üzerine düşünür. Satılık Kitap Meltem ve Murat yeni kitap alabilmek için çokça okudukları eski kitaplarını satmaya karar verirler. Bunun için de bir tezgah kurarlar. Fakat sadece kitapların yer aldığı tezgah insanların dikkatini çekmeye yetmez. Böylece evden çiçekler getirip tezgahı süslerler. Ama beklemedikleri bir şey olur. Çiçekleri gören kadınlar çiçekleri satın alırlar. Satış işi umdukları gibi gitmese de epey para kazanırlar. Ama Meltem eve gidince büyük bir pişmanlık yaşar. Çünkü annesinin o çiçeklere çok emek vererek uzun süredir baktığını öğrenir. Yağmur Bulutu Ders çalışırken canı sıkılan Meltem, babasına yağmurun nasıl oluştuğunu sorar. Ama sorusuna cevap alamadığı gibi anne-babasının tartışmasına sebep olup üzülür. Daha sonra babaannesinin yanına gider ve babaannesinin sözleriyle düşüncelere dalar. Pisipisiotları Meltem bisikletiyle gezerken arkadaşı Gökhan da ona katılır. Fakat yollarına çıkan küçük bir taş ikisinin de düşmesine sebep olur. Düştüklerinde Meltem'in gözlüğünün camlarından biri kırılır. Gözlük camları daha yeni değiştiği için babasına söylemek istemez. Bu yüzden Gökhan'ın tavsiyesine uyarak yastığının altına pisipisiotlarıyla gözlüğünü koyarak uyur. Böylece kırılan camın düzeleceğine inanır. Ama sabah uyandığında daha büyük bir, hatta iki sorunla karşılaşır. Elişi Kağıtları Meltem'le annesi balkonda bir masanın başında otururlar. Meltem ödev yaparken annesi de dolma yapar. Ödev yaparken annesini de izleyen Meltem farkında olmadan elişi kağıtları yerine biber ve patlıcan kabukları kullanır. Durumu fark ettiklerindeyse epey gülerler. Büyümek İstiyorum Meltem abisiyle cam kenarında oturup babasının gelmesini bekler. Bu sırada hava hakkında konuşurlar. Abisi Meltem'e bilmediği şeylerden bahseder. Meltem öğrendikleri karşısında epey korkar. Babası gelince ise abisinin şaka yaptığını öğrenip rahatlar. Bir Buluş Meltem uzun süredir üzerinde uğraştığı icadını tamamlar. Hava kirliliğini önlemek için yaptığı icadını Alper'in yardımıyla bacaya sabitler. Annesi sobayı yakınca icadının işe yarayıp yaramadığını görmek için dışarı çıkarlar. İşe yaradığına karar verince icadını Sinan'a da göstermek ister. Sinan'ı çağırıp eve döndüklerindeyse hiç ummadıkları bir şeyle karşılaşırlar. Bir Çığlık Beden eğitimi dersinde öğretmen özel takımlar oluşturmaya karar verir. Bu yüzden çeşitli elemeler yapar. Meltem de bu elemelere katılır ama istediği hiçbir takıma giremez. Sonunda ise yaşadığı aksiliklere dayanamayarak bayılır. Gözlerimi Geri Verin Meltem annesi için hediye arar. Ama her şey çok pahalıdır ve Meltem'in çok az parası vardır. Tüm gününü hediye arayarak geçiren Meltem, yaşadığı onca olayın sonunda ise hem cebine uyan hem de içine sinen bir hediye bulur. Zamanı Gelmeden Havanın çok güzel olduğu bir gün, Meltem okuldan erken çıkar. Eve varınca komşularla oturan annesinin sorusu üzerine beraber yaptıkları ödevden düşük not aldığını söyler. Komşuların yanında rencide olan annesi Meltem'i azarlar. Böylece Meltem, havaya aldanıp erkenden çiçeğe duran erik ağacının yanına gider ve her şeyin bir zamanı olduğunu düşünür. Dut Ağacının Korkusu Meltem, bahçelerindeki dut ağacının hiç dut vermediğinden şikayetçidir. Bu yüzden anne-babasıyla konuşur ve meyve vermeyen ağaçların meyve vermeleri için korkutulduğunu öğrenir. Öğrendiklerinin gerçekliğini test etmek için de o gece işe koyulur. O gece dut ağacını korkutur ama hiç beklemediği şeylere de sebep olur. Herkesin Bir Yıldızı mı Var? Bir sabah Meltem, annesi ve anneannesine kayıp cetvelini nasıl bulduğunu anlatır. Bunun üzerine annesiyle anneannesi Meltem'in altıncı hissinin kuvvetli olduğundan bahsederler. Konuşulanlardan etkilenen Meltem de arkadaşı Sibel hakkında aynı şeyleri düşünür. Vitrindeki Mavi Bahçıvan Meltem vitrinde mavi bir bahçıvan pantolonu görür ve çok beğenir. Ama pantolonu almaya gittiklerinde annesi, fiyatı öğrenince vazgeçer. Pantolonu alamadıkları için çok üzülen Meltem'i mutlu etmek için çok çabalar ama sonuç hayal kırıklığı olur. Böylece Meltem hayaline kavuşmak için biraz daha sabretmek zorunda kalır. Öyle Bir Gün Meltem, ödevi için yaşlı bir teyzeye yardım etmek ister. Ama işler hiç umduğu gibi gitmez. Yaşlı teyzeye yardım etmek isterken onu zarara uğratır. Daha sonra ise hatasını telafi etmek için çabalar ve başarır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ugultulu-tepeler", "text": "Uğultulu Tepeler ilk kez 1847 yılında yayımlanmış olan, İngiliz yazar ve şair Emily Bronte'in ölümünden bir yıl önce yazdığı ilk ve tek romanıdır. Emily Bronte otuz yıl süren kısacık yaşamından geriye birkaç şiir kitabı ve tek romanı olan Uğultulu Tepeler'i bırakmıştır. Emily Bronte bu ilk romanını ilk olarak Ellis Bells takma adıyla yayımlatmış, ölümünden sonra kız kardeşi Charlotte Bronte asıl adıyla yeniden yayımlatmıştır. Yayımlandığı senelerde büyük tepki görmüş olsa da, günümüzde Uğultulu Tepeler İngiliz edebiyatının klasikleri arasındadır. Türkiye'de ilk olarak Rüzgarlı Bayır adıyla yayımlanmış, sonrasında bu isim Uğultulu Tepeler olarak değiştirilmiştir. Catherine Earnshaw ve babasının küçük bir çocukken Liverpool'dan getirdiği zenci çingene çocuğu Heatcliff arasındaki aşkı anlatan bu uzun roman, seneler boyu radyo ve televizyon oyunlarına, filme ve tiyatroya uyarlanmıştır. Kitabın kısa özeti ise şöyle: Hindley Earnshaw ve Catherine Earnshaw İngiltere'de aileleriyle yaşayan iki kardeştir. Babalarının Liverpool'a yaptığı bir iş gezisinden döndüğünde Heatcliff adında zenci bir çingene çocuğunu evlerine getirmesinden önce gayet normal bir yaşamları vardır aslında. Babaları sokakta gördüğü bu çocuğa acımış ve çocuklarıyla birlikte büyütmek için eve getirmiştir. Hindley Heatcliff'i hiçbir zaman sevmemiş olsa da, Catherine onu çok sevmiştir. Ayrıca Bay Earnshaw'un da Heatcliff'e karşı tuhaf bir zaafı vardır. Bay Heatcliff öldüğünde, ardında hiçbir işe yaramaz ve boş bir insan olan Hindley'i ve içten içe birbirlerini seven Heatcliff ile Catherine'i bırakır. Bir akşam Catherine dadısı Nelly ile sohbet ederken Heatcliff'i sevdiğini fakat onun gibi cahil biriyle evleneceğine komşuları olan ve Thrushcross Grange malikanesinde yaşayan Edgar Linton ile evlenmeyi yeğlediğini anlatırken, bahçe kapısında olan Heatcliff bunu duyar. Duyduğu gibi de arkasını dönerek koşmaya başlar. Heatcliff seneler sonra kültürlü ve zengin bir beyefendi olarak döndüğünde, Catherine çoktan Edgar Linton ile evlenmiş ve Thrushcross Grange'e taşınmıştır. Heatcliff zalim ve hilekar bir adam olarak geri dönmüştür ve tek amacı her iki aileden de intikamını almaktır. Bunun için de Edgar Linton'un kız kardeşi Isabella'yı kandırarak onunla evlenir ve ona korkunç acılar çektirir. En sonunda Isabella ağabeyinin soyadını verdiği küçük oğluyla beraber güneye kaçar. Heatcliff seneler önce bir şekilde Uğultulu Tepeler'de Hindley ile yaşamaya başlamıştır. Hindley öldükten sonra ise oğlu Hareton'ın velayetini üstlenmiş, onu mümkün olacak en kötü şekilde yetiştiriyordur. Catherine, seneler sonra ilk çocuğunu doğururken hayata veda eder. Babası Edgar Linton korkunç derecede annesine benzeyen bu küçük kıza annesinin adını verir. Tesellisini kızı Cathy'de bulmuştur ve tüm sevgisini kızına vererek onu en iyi şekilde büyütür. Isabella da Catherine in ölümünden birkaç sene sonra vefat eder. Ölümünden önce ağabeyini yanına çağırmış ve oğlu Linton'a onun bakmasını istediğini söylemiştir. Linton derhal Thrushcross Grange'e getirilir. Çok hastalıklı ve çıtkırıldım bir oğlandır. Fakat Heatcliff oğlunu alıp derhal Uğultulu Tepeler'e götürür. Edgar ise bir tatsızlık çıkmaması için buna göz yummuştur. Heatcliff'in amacı oğlu Linton ile Catherine'i evlendirerek Edgar öldükten sonra tüm mirasına sahip çıkmaktır. Büyük uğraşlar sonucu bunu başarır da. Edgar öldükten sonra Cathy'i Uğultulu Tepeler'de büyük bir ıstırap beklemektedir. Kitabın geri kalanını okuyucuya bırakıyorum. Umarım siz de okur ve benim gibi çok beğenirsiniz. Uğultulu Tepeler Konusu Emily Bronte ilk ve tek romanı olan Uğultulu Tepeler konusu ile ilk yayınlandığı zaman büyük tepki görmüştür. Bunun nedeni ise beyaz ile siyah ten arasında bir aşk hikayesini anlatmasıdır. Earnshaw kardeşlerin hayatı babalarının acıyarak birlikte yaşaması için getirdiği Heatcliff adında bir zenci çocuk ile tamamen değişir. Catherine ve Heatcliff arasında kardeşlikten öteye bir yakınlaşma olur. Fakat dadısı ile olan bir sohbette Heatcliff'ten cahil biri olarak bahseder ve onunla evlenmektense varlıklı komşuları ile evlenmenin daha mantıklı olduğunu söyler. Heatcliff buna kulak misafiri olur ve yaşadığı hayal kırıklığı ile evi terk eder."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/uluc-reis", "text": "Uluç Reis, 16. yüzyılda yaşamış bir Türk korsanın gerçek hayat hikayesinden esinlenerek yazılmış, tarihsel olaylara uyumlu olma iddiasında olan bir romandır. Akdeniz'e ve Anadolu'ya karşı tutkusuyla bilinen yazar Halikarnas Balıkçısı , bu kitabında da coşkulu, heyecanlı ve keyifli üslubunu sürdürmektedir. Kitapta kullanılan denizci kavramları ve bazı deyimler, bu romanın büyük bir çaba sonucunda yazıldığını göstermektedir. Roman, Uluç Ali'nin annesinin doğumuyla başlar. Çok küçük yaşlarında öksüz kalan anne Perçim, günün birinde Avrupalı korsanlara esir düşüp Anadolu'dan kaçırılır, İtalya'ya götürülür. Kostaççiyo adlı birisine köle olarak satılır. Burada bedeninden faydalanmaya çalışan köle sahibiyle büyük bir mücadeleye girişen Perçim, günün birinde bir mağarada, yaralı bir Türk denizcisiyle karşılaşır. Bir deniz savaşı sırasında yaralanan ve buraya sığınan Ali adındaki bu adam Perçim'e aşık olur. Perçim de Ali'ye karşı kayıtsız değildir. Nihayetinde evlenirler ve bu evliliği gizli tutarlar. Ne yazık ki bir gün Ali bulunur, İtalyanlar tarafından kafası kesilir ve şehirde gezdirilir. Bu manzaraya şahit olan Perçim çok üzülür. Perçim, şehit olan Türk denizcisinden hamile kalmıştır. Şehirdeki insanlar Perçim'in çocuğunu Kostaççiyo'dan bilseler de hakikat öyle değildir. Gururunun kırılmaması için Kostaççiyo gerçeği açığa vurmaz ve Perçim'in oğlundan köle olarak faydalanmayı düşünür. Ne var ki babasının adını taşıyan bu çocuk, annesinin ölümünden kısa bir süre sonra bir sandalla denize açılarak özgürlüğe doğru yola çıkar. Küçük Ali'nin sandalı meşhur Türk korsanı Kara Yusuf'un gemisine rast gelir. Onu gemiye alan korsanlar, çocuğun Türk olduğunu ve bir Türk denizcisinin oğlu olduğunu öğrenirler ve Ali'ye adeta bir baba şefkatiyle yaklaşıp onu korurlar. Gemiye kabul edilen Ali, gemide bazı küçük görevler yapar. Tayfa, sünnet olmadığını keşfettikleri Ali'ye en kısa zamanda bir sünnet düğünü tertip ederler. Her ne kadar Kara Yusuf, Ali'yi Cezayir'deki bir dul kadına evlatlık olarak bırakmayı düşünse de Ali gemide kalmayı ve bir korsan olmayı ister. Yine de bir süreliğine, Cezayir'deki dul kadına bırakılır ve buradaki denizci okuluna devam etmesi sağlanır. Ali, bir gün gizlice Kara Yusuf'un gemisine biner ve tekrar denize açılmayı başarır. Korsanlar arasında kalmayı ve bir korsan olmayı isteyen Ali, çok kısa bir zamanda büyük bir korsan olmayı başarır. Uluç Ali, Kara Yusuf'un gemisinin, sisli bir havada İspanyol donanması arasına girip savaşmak zorunda kalmasından ve bu savaşta yenilmesinden sonra, köle olarak İspanya'ya götürülür. Burada bir müddet çiftçi olarak çalışan Uluç Ali, orada bulunan iki Türk kölesiyle kaçma planları yapar; ancak tek başına kurtulmayı başarır. Bu arada, Uluç Ali'nin kaçmasına yardım eden bir çingene kız vardır ki bu kız Uluç Ali'nin ilk göz ağrısıdır. Ne var ki kaçış esnasında öldürülür. Uluç Ali, Cezayir'e ulaşmayı başarıp Barbaros Hayreddin Paşa'nın himayesine girer ve Akdeniz'de tüm Avrupa korsanlarına kan kusturur. Barbaros Hayreddin ve Turgut Reis gibi usta denizcilerden iyi bir eğitim alan Uluç Ali, oldukça başarılı bir denizci olmuştur artık. Barbaros Hayreddin, bir korsan ülkesi haline gelen ve gittikçe büyüyen Kuzey Afrika'yı artık korsan yasalarına göre yönetemeyip profesyonel bir yönetime ihtiyaç duyar ve böylece Osmanlı Devleti'nin himayesine girer. Kanuni Sultan Süleyman, Barbaros Hayreddin'e kaptanı deryalık ünvanını verir. böylece korsanlar, birer Osmanlı bahriyelisi haline gelir. Türk korsanlarının Akdeniz'deki hakimiyetinden rahatsız olan Avrupalılar bir Haçlı donanması oluşturup Osmanlı'nın zerine gönderir. Andreia Doria yönetimindeki bu Haçlı donanması, Barbaros Hayreddin Paşa yönetimindeki Osmanlı donanmasıyla Preveze'de karşılaşır. Çıkan savaşta Osmanlı donanması, Haçlı donanmasının neredeyse tamamını ortadan kaldırır. Bu ağır yenilgiden sonra Avrupalılar, Türk denizcilerine karşı bir süre hiçbir karşılık veremezler. Barbaros Hayreddin'in vefat etmesinden sonra onun yerine Turgut Reis'in kaptan-ı derya seçileceği düşünülse de Osmanlı Devleti'ndeki makam-mevki kavgası hiç de masum değildir ve Turgut Reis çok geç bir dönemde kaptan-ı deryalığa kavuşur. Bu arada Osmanlı, İnebahtı Deniz Savaşı'nda ağır bir yenilgi almıştır. Turgut Reis'in kaptan-ı derya olmasıyla donanma kendi haline gelir. Bir süre sonra da Uluç Ali, Kılıç Ali Paşa adıyla kaptan-ı derya olur. Böylece Kılıç Ali Paşa, kölelikten denizciliğin en yüksek makamına yükselmeyi başarır. Romanın ilk yarısı coşkun dili ve heyecanlı anlatımıyla sürükleyici bir niteliğe sahip olsa da ikinci yarısı tarihi gerçekleri aktarma görevini üstlenmesiyle sıkıcı bir anlatı halini almıştır. Yazar, adeta bir makale yazar gibi yerli ve yabancı kaynaklardan alıntılar yapmış, en çok da Katip Çelebi'nin metinlerini kullanmıştır. Katip Çelebi'den alınan kısımlar günümüz Türkçesine çevrilmeyip orijinal halinde bırakılmıştır. Yazar, romandaki olayların ihtilaflı olması halinde, bir tarihçi edasıyla bunu dile getirmiş, ayrıca, roman kurgusu açısından hangi rivayeti seçtiğini söylemiştir. Böylece, roman tarihi olaylara daha uyumlu hale gelirken kurgusal açıdan zayıflamıştır. Yine de, tam bir Akdeniz tutkunu ve Osmanlı denizciliği meraklısı olan Halikarnas Balıkçısı'nın bu romanı, okunmaya değer bir kitaptır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/umut", "text": "Kitabımızın türü tiyatrodur. İçeriğinde kişilerin karşılıklı konuşmaları dışında aralara şiirler serpiştirilmiştir. Kitabın içeriğinde olay örgüsü çok çok az olduğu için yazarın sizlere vermek istediği mesajları vermeye çalışacağım. Öncelikle kitabın kahramanlarını tanıtacağım: Söylevci, Bayan, Bay, Hizmetçi, Bir Numaralı İşçi, Bekçi, Soruşturmacı, Birinci Köylü, İkinci Köylü, Tabutçu, Sonsuz İşçi. Oyun Söylevcinin konuşması ile başlar. Söylevci bize yazarın amacından bahsederek konuşmasına başlar. Yazarın amacı bilincimizin farkında olmamızı sağlamaktır. Kötü ruh kavramından bahsedilir. Oyun boyunca kişilerinde dilinden düşmeyen bir kavramdır. Söylevci kent hayatında nüfusun artmasıyla insanlar arasındaki bağın azaldığına değiniyor. Bay isimli kişiyle bu konuda görüş alışverişinde bulunuyor. Bu konuşmalardan sonra sahneye bay ve bayan isimli iki kişi gelir. Bay ve bayan kendi aralarında sohbete başlarlar. Bayan anne olmaya dair benzetmelerden yola çıkarak konuşmaya başlar. Bay ise bu konuşmanın devamında topluma dair düşüncelerini belirtir. Kentin doğaya karşı acımasızlığından sohbet açılır. Kitapta da özellikle bu konu üzerinde durulur. Kentin insanı yalnızlaştırdığı, doğaya yabancılaştığından yakınılır. Ülkelerin düşünce yapılarıyla bizim ülkemiz arasındaki düşünce yapıları üzerine konuşmalar yaparak göndermeler yapılır. Kentin konumunun ülkeyi simgeleştirdiği üzerinde durulur. Açıkçası Bay ve Bayan arasındaki konuşmaların çoğu net bir şekilde anlaşılmıyor. Bu konuşmalar felsefik düşünmeye yönelik gibi geldi bana. Söylenenleri anlamlandırma konusunda insan zorlanıyor. Yazarın vermek istediği mesaj, anlatmak istediği şeyler hemen anlaşılacak türden değil. Bizlere kurulan cümleler üzerinden düşünmeye sevk ediyor. Sorgulayan bir düşünce yapısına sahip olmamız isteniyor. Kentin doğayla olan konumundan yola çıkılarak oyunun ana konusu olan kötü ruh arasında ilişki kurulmuş, bizleri kötü ruh kavramı üzerinden düşünmeye yönlendiriyor. Kötü ruhun içimizden çıkması için yapılacak birkaç öneride bulunulmuş. Kitabın olay örgüsünün geçtiği zaman dilimi anladığım kadarıyla ülkenin siyasi olarak sıkıntılı olduğu dönemlerden biri bu yüzden insanlarda hep bir buhran, iç sıkıntısı hakim. Konuşmalar hep sorgulama, korkular üzerinedir. Suç işleyen biri vardır bu kişi soruşturmacı tarafından kitabın akışı boyunca araştırılır. Kişilerin bir kısmı soruşturmacı tarafından sorguya çekilir. Ama suçu işleyen bulunamaz. DEĞERLENDİRME Yazarımız bu eserde kentte yaşayan insanların yalnızlığı, doğanın terk edilişi, kötü ruh kavramları üzerinde durmuş. Buhranlı bir zaman diliminde yaşayan insanların hayatı algılayışı, sorgulayışı üzerinde durulmuş. Düşünme kavramı üzerine tembel bir toplum olduğumuz için yazar bizlere ilk okunuşta anlaşılacak bir eser yazmamış tam tersi derin düşünmeye yönelik cümlelerle kurulan bir eser yazmış. Ne kadar anlatılmak istenen konusunda kendimi zorlasam da yazarın bizleri düşünme eylemine yönlendirmek amacıyla yazdığı eserini sevdim. Yazarın kalemiyle mutlaka tanışın isterim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ursula-leguin-kitaplari", "text": "Ursula Kroeber 1929 yılında Amerika Birleşik Devletlerinin Kaliforniya eyaletinde dünyaya gelmiştir. Psikologluğun yanı sıra yazar olan bir anne ile Antropolog bir babanın kızıdır. Ailesi ile beraber kültürel çeşitliliklerin yaygın olduğu bir ev ortamında büyüyen Ursula Kroeber, Massachusetts Radcliffe 'da lise eğitimini tamamlamıştır. Edebiyata her zaman ilgisi olan Ursula Kroeber, Columbia Üniversitesi'ni de bitirdikten sonra, Fransa ve İtalya'da Ortaçağ ve Rönesans üzerine yüksek lisans yapmıştır. Ursula K. Le Guin, Bilimkurgu ve Fantastik için en önemli yazarlardan kabul edilir. Bu türler haricinde ki eserlerinin yanı sıra, tiyatro, şiir, çocuk ve genç edebiyatında da katkıda bulunarak çevirmenlik yapmıştır. Ursula K. Le Guin, 1960 yıllarında bilimkurgu üzerine yazılar yazmaya başlamıştır. İlk öyküsü ise 1962 yılında yayımlanmıştır. Asıl ününü ise 1969 yılında yayımladığı 'Karanlığın Sol Eli' adlı eseri sayesinde gerçekleşti. Çünkü bu eseri sayesinde çok değerli olan Hugo ve Nebula ödüllerini kazanmıştır. Yerdeniz Beşli adlı oluşturduğu seriyle çok büyük bir hayran kitlesine ulaşmıştır. Bu serinin üçüncü kitabı olan En Uzak Sahil ile 1973 yılında ABD'nin milli ödülü olarak verilen National Book Award'ı kazanmıştır. Ve 1990 yılında ise Tehanu ile tekrardan Nebula ödülünü kazanmıştır. Şimdi mütevazı bir yaşam süren Ursula K. Le Guin ABD'nin Oregon eyaletinde yaşamaktadır. Düşünce yapısı ile okurlarını derinden etkileyen Ursula K. Le Guin, geniş bir hayran kitlesi bulunmaktadır. Yazdığı gerek makaleler olsun gerek eserleri her zaman kendi düşüncelerini savunmuştur. Karşıt olduğu görüşlere sahip insanlar ise Ursula Kroeber, kaleminden etkilendikleri için okumaya devam etmiştir. Zira kendisi kimseyi rahatsız edecek yazılar yazmamıştır. Ve bu yüzden bir çok kişinin kalbini fethetmiştir. Ursula K. Le Guin Kitapları: Öteki Rüzgar, Yerdeniz Öyküleri, Tehanu, En Uzak Sahil, Atuan Mezarları, Yerdeniz Büyücüsü, Marifetler, Sesler, Güçler, Uçuştan Uçuşa, Başka Bir Yer, Hep Yuvaya Dönmek, Bağışlanmanın Dört Yolu, Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, Dünyaya Orman Denir, Rocannon'un Dünyası, Her Yerden Çok Uzakta, Başlama Yeri, Balıkçıl Gözü, Hayaller Şehri, Karanlığın Sol Eli, Atmacanın Türküsü, Gülün Günlüğü, Mülksüzler, Sürgün Gezegeni, Kanatlı Kediler Masalı-1 Dört Yavru , Kanatlı Kediler Masalı-2 Yuvaya Dönüş, Kanatlı Kediler Masalı-3 Yeni Arkadaş, Kanatlı Kediler Masalı-4 Kentte Tek Başına, İçdeniz Balıkçısı, Lavinia, Malafrena, Dünyanın Doğum Günü"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ustumuzde-gokyuzu-altimizda-deniz", "text": "1946 Avustralya'sında Kraliyet Donanması Victorious'a binen ve ülkelerinden ayrılarak İngiltere'ye sevdiği erkeklerin yanına gitmeye çalışan dört kadının altı haftalık seyahatini konu alan kitap karakterlerin sayfalarda hayat bulması ile okuru içine çekiyor. Yıllar sonra yaşlı bir kadının torunu ile yaptığı Hindistan seyahati ile başlayan kitap bu yaşlı kadının hurdaya ayrılmış bir gemiyi görüp ağlamaya başlaması ile ilerliyor. İsmi verilmeyen bu kadının kim olduğunu anlamaya çalışırken kendinizi gemiye binen insanların hayatı içinde buluyorsunuz. Sayfalarında hikayenin gerçekliğini vurgulamak için o dönemin gazete kupürlerine yer veren roman kimi zaman kaptanın hayat hikayesine değinirken kimi zaman gemi personeli ve o yaşlı uçak gemisinin hayatlarını anlatıyor. Yoksulluk ve fakirliğin, ipek hışırtıları ve inek kokularının, gevezeliğin ve suskunluğun bir araya toplandığı bir kamaraya yerleştirilen dört kadın zaman zaman kişilik çatışmaları yaşasalar da hayatlarını etkileyen olaylarda birlik olmayı ihmal etmiyorlar. Gelinlerin en küçüğü olan Jean henüz on altı yaşında. Ailesinden ve ülkesinden ayrılmak fikrini çok da önemsemeden kendine eş olarak gördüğü adamın peşinden gitmek uğruna hamilelik yalanı ile gemiye binen bir kız. Bu yaşın getirdiği deneyimsizlik ile hareket eden ve üzerine atılan bir iftira ile hayatı değişen Jean arkadaşlarının desteğini almayı başarsa da ne yazık ki kendisine gelen bir ' gelme ' mektubu üzerine kaptanın emri ile ilk limanda indirilmiştir. Arkadaşları bir daha kendisinden haber alamadı. Gelinlerden en zengin olan ve bunu davranışları, kıyafetleri ile arkadaşlarına her daim gösteren Avice. Daha lüks bir gemiye binme düşüncesi varken nişanlısına kavuşma acelesi ile beğenmese de o savaş gemisine binmiştir. Ailesinin gönderdiği para desteği ile ipek elbiseleri içinde gemideki kraliçelik yarışmasına hazırlanan Avice hamile olduğunu öğrenmesi ile oldukça şaşırır. Bu durumu nişanlısına nasıl söyleyeceğini düşünürken diğer taraftan kendi içindeki annelik duygularını tartmaya başlar. Haftalar sonra kamara arkadaşlarını kabullenmeye başlayan kız İngiltere' ye varmak üzereyken kendisine nişanlısından gelen ' ben burada zaten evliyim ve çocuklarım var ' mektubu ile hayatının şokunu yaşar. Kimseye bu durumdan bahsetmeden kendi iç dünyasına gömülür. Bir gece gemide çıkan yangında bebeğini düşürürken onun sırrını saklayıp destek olanlar bir zamanlar beğenmediği kamara arkadaşlarıdır. İngiltere' ye varınca kendisini ailesi karşılar ve ülkesine geri döner. Arkadaşları ile iletişimi sürdürmüştür. Annesinin terk edip gittiği Margaret bir çiftlikte babası ve boy boy erkek kardeşleri ile yaşamaktadır. Sempatik tavırlı kız bir gün inekleri ile uğraşırken kalbini kaptırdığı adamdan evlilik teklifi alır. Evin bütün ihtiyaçlarını karşılayan kıza hamileliği ilerlerken gemiye binme haberi gelince çok zor olsa da hayatındaki diğer erkekleri bırakıp kocasının yanına gitmek üzere gemiye biner. Annesinden kalan tek hatıra olan köpeğini sepet içinde gizleyerek gemiye sokar. Başlarda oda arkadaşları istemese de daha sonra onlarında yardımıyla yaşlı dostunu yanında tutmayı başarır. Ta ki gemide çıkan yangında köpeği ölene kadar. Margaret İngiltere' ye varınca kocası tarafından karşılanır ve hep çok mutlu yaşarlar. Her zaman sessiz bir şekilde dolaşıp kendi iç dünyasında yaşayan Francis. Mesleği hemşirelik olan kız savaş alanında yaralanan askerleri tedavi eden içine kapanık biridir. Zaman içerisinde kendilerine gözcülük eden piyade Nicol'e ilgi duymaya başlayan Francis bu hislerinin karşılıksız olmadığını anlar. Birbirlerini evli olarak bilen ve gemi limana varınca ailelerinin yanına gideceklerini düşünen bu çift birbirinden uzak durmaya gayret etse de bunu başaramazlar. Bir gün gemideki askerlerden biri Francis' i tanır. Önceden yaptığı ve bundan kaçmaya çalıştığı hayat kadınlığı döneminden. Olayın doğruluğundan sonra tüm gemi tarafından dışlanan hemşire eski yalnızlığına geri döner. Gemi limana yaklaşırken kaptanın yardımı ile birbirlerine açılan çift hayatları ile ilgili tüm gerçeği öğrenir. Francis durumu ağır olan bir askerin son isteğini yerine getirmek için evlenmeyi kabul eder ve yarım saat sonra dul kalır. Onun eski hayatını bilen baş hemşire ise bu mesleğinde yetenekli kızın yeni bir hayat kurması için İngiltere' ye giden gemiye bindirilmesini sağlar. Nicol ise karısı tarafından aldatılan bir adamdır ve karısı çocukları ile birlikte sevdiği adamın yanına Amerika' ya yerleşmiştir. Kimseye bundan bahsetmeyen çift sonunda gerçekleri öğrenir ve kendilerini kimsenin beklemediğini bildikleri limandan el ele ayrılırlar. Üstümüzde Gökyüzü Altımızda Deniz kitabının son sayfalarına gelindiğinde baştaki yaşlı kadının hemşire Francis olduğu ortaya çıkıyor. Anlattığı hikayeye çok şaşıran torunu detay öğrenmeye çalışırken dedesi Nicol onları karşılamak için gelmiştir. Kitap güzel bir sonla bitti. Kendimce bu kitabı yorumlamam gerekirse yazarın dili gayet anlaşılır. Sadece bazı bölümlerinde verdiği geminin hayat hikayeleri ve gazete kupürleri kafa karıştırıcı olabiliyor. Kimi zaman devam etmesini dilediğim bölümler kısa kesilmişti, kimi zaman ise bazı olaylar çok uzatılmıştı. Kitap okunduktan sonra pişman olunacak bir yapıda değil lakin ilk başlarda hikayenin içine girmekte zorlandım. Yine de olay akışı ve kişilikler okuru içine çekmeyi başarabiliyor. Özellikle Margaret'ın köpeğinin cansız bedenini denize bırakmasını anlatan satırlar benim göz yaşlarıma neden olmuştur. Yazan: Betül PALACI Üstümüzde Gökyüzü Altımızda Deniz Konusu Senden Önce Ben romanı ile tüm dünyada büyük beğeni toplayan Jojo Moyes'in 2005 yılında yazmış olduğu roman olan Üstümüzde Gökyüzü Altımızda Deniz sonunda Türk okurlar ile de buluşuyor. Senden Önce Ben romanının getirdiği başarıdan sonra Jojo Moyes'in daha önce yayınlanan romanları da bir bir Türkçeye çevrilmeye başladı. Üstümüzde Gökyüzü Altımızda Deniz romanı da bunlardan bir tanesi ve okurlara dört genç kızın deniz yolculuğunu anlatıyor. Kitabın hikayesi 1946 yılında Avustralya'da başlıyor. İkinci dünya savaşı sona ermiştir ve savaş boyunca Avustralya'ya yolu düşmüş olan İngiliz askerlerine aşık olan genç bayanlar savaşın sona ermesi ile birlikte sevdiklerine kavuşabilmek umudu ile Londra'ya doğru yola koyulurlar. Bazıları evlenmiş, bazıları nişanlanmış, bazıları ise sadece kalbini kaptırmıştır fakat tek ortak noktaları ayrılığa son vermektir. Jean, çok genç yaşta aşık olup evlenmiş olan on altı yaşında bir kızdır. Maggie ise çiftçi ve çok zekidir. Avice zengin ailesinin nimetlerini sonuna kadar kullanır. Francis ise hemşiredir. Bu dörtlü yaklaşık 6 hafta sürecek olan bir deniz yolculuğuna aynı hayali kurarak başlar. Yolculuk boyunca ise önemli olanın içinde bulundukları yolculuk olduğu anlayacaklardır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/uzaya-giden-tren", "text": "Mert Arık'ın Uzaya Giden Tren adlı kitabı 6-10 yaş grubuna hitap etmektedir. Yazarın daha önceki kitabı olan Benim Zürafam Uçabilir'in devamı niteliğindeki bu eser yine bir sınıf ortamında başlar. Öğretmen sınıfa gelir ve öğrencilere bir hikaye yazdırmak ister. Bu konuda öğrencilerine cesaret veren öğretmen herkesin bir hikaye yazabileceğini söyler. Onlara bir örnek de verir: tren. Herkes bir tren öyküsü kaleme alabilir. Sınıftaki öğrenciler ellerine kalemleri alırlar ve yazmaya başlarlar ama neredeyse hiçbiri bu görevin altından kalkamaz. Nihayetinde yazı yazmak, resim yapmaya benzemez. Belirli bir tekniği, üslubu, olay örgüsü olan hikaye, öğrencileri epey zorlar. Bunun üzerine öğretmen, bazı sorularla öğrencilerini yönlendirmeye başlar. Hadi biraz hayal edelim. Bu trenle nereye gitmek isterdiniz? diye sorar. Sınıftan çıt çıkmayınca öğretmen, hikaye yazma görevini bir ekip çalışması haline getirir ve bu hikayeyi bütün sınıfın hep birlikte yazmasını ister. Teneffüse çıkınca öğrenciler, öğretmenin sorduğu soru üzerine düşünmeye başlar. Trenin nereye gidebileceği sorusu çocukların hayal güçlerini uyandırmaya başlar. Çocuklar tarafından farklı farklı fikirler öne sürülür. Kimisine göre bu tren Cumburlop kasabasına, kimisine göre ise Gergedanlar köyüne gidiyordu. Tren Corcor ilçesine, okyanusa, hatta elmanın içine dahi gidebilirdi. Mete, trenin geçmişe gidebileceğini hayal etti, belki de bu tren dinozorlar çağına gidebilirdi. İnci ise trenin geleceğe gidebileceğini söyledi. Moni, bu trenin hiç kimsenin gitmeyi düşünmeyeceği istasyonlara gidebileceğini söylemesi üzerine İnci raydan çıkmayı teklif etti. Raydan çıkma teklifi herkesin hoşuna gitti ve çocukları bir heyecan sardı. Moni, bu trenle uzaya gitmeyi teklif etti. Bu teklif, diğer çocuklar tarafından kabul edildi. Artık hikayede trenin nereye gideceği belliydi. Trenin hedefini belirleyen çocuklar, hikayenin kelimelerle yazılması dolayısıyla kelime avına çıktılar. Eski kitaplar, sahaflar, kütüphaneler, sokaklar ve diğer pek çok yer kelime bulmak için kullanıldı. Sıra bu kelimeleri saklama meselesine geldi. Kimisi bu kelimeleri konserve yaparak saklamayı önerdi, kimisi ise bunlarla turşu yapmayı teklif etti. Kelimeleri dondurmak da saklama önerileri arasındaydı. Nihayetinde kelimeler kağıtlara yazıldı, iplere dizildi, kurutmak üzere evlere asıldı. Böylece elde hikaye yazmak amacıyla ciddi bir koleksiyon oluştu. Artık geriye hikayeyi yazmak kalmıştı ama bu öyle kolay bir iş de değildi. Sporcular nasıl antreman yapıyorsa, müzisyen konserden önce enstrümanıyla nasıl çalışıyorsa yazar da bir eser ortaya koymadan önce alıştırmalar yapmalıydı. Böylece çocuklar yazı antremanları yapmaya başladılar. Bunun için on bir maddelik bir liste takip ettiler. Bu listenin başlangıcında kelimelerden hikayeler yazma idmanı bulunmaktaydı. Bu alıştırmaya göre birbiriyle alakasız beş kelime seçilmeli ve bunlardan kısa bir hikaye meydana getirilmeliydi. Yazma alıştırmalarından sonra çocuklar ilham arayışına çıktılar. Her şey bir ilham konusu olabilirdi çünkü ilham her yerdeydi. Kullanma kılavuzları, çikolata ambalajları, şarkı sözleri, dükkan tabelaları, ilaç prospektüsleri gibi pek çok malzeme ilham arayışları için kullanıldı. Okumakla yetinmeyen çocuklar gökyüzünü, yağmurun yağışını ve güneşin batışını izledi; müzik, kapı gıcırtısı ve suyun sesini dinledi... Sonunda Moni ilhamı buldu. Dünyanın en büyük kitabını yazacaklardı. Bunun için ilk hikayeyi Moni'nin sınıfı yazacaktı. Ardından hikaye sonunda bir tren bileti olacaktı ve kim uzaya giden trenle yolculuk etmek istiyorsa bir hikaye yazması gerekecekti. Böylece binlerce çocuk bu hikaye treninde yer alabilecekti. Üstelik isteyen herkes istediği durakta yer alabilecekti. Moni'nin fikri harikaydı. Uzaya Giden Tren adlı eser hem harika bir hayal gücü hem de oldukça hoş bir motivasyon içermektedir. Yazar, çocuklar için eğlenceli ve ufuk açıcı bir kitap yazarken ayrıca onlara yaratıcı yazarlık dersi de vermekte ve onları yazmaya teşvik etmektedir. Bundan dolayı Mert Arık'ın bu eseri her çocuğun okuması gereken modern bir klasik olmaya adaydır. mert arık güzel eserlere imza atıyor bu da onlardan biri çocukların hayal gücünün nasıl çalıştığını çok güzel anlatmış 08-12-2022 11:14 kitap ile ilgili sorular paylaşacak var mı sınav olacağız 22-05-2023 17:32 sınav soruları lütfen 10-06-2023 20:56 uzaya giden tren adlı bu hikaye 6 ile 10 yaş arası çocuklara hitap etmektedir. öğretmen birgün çocuklardan tren konulu bir hikaye yazmasını ister. hikayenin kahramanı mete trenin geçmişe yolculuk yapan bir tren olduğunu hayal eder. moni ise treninin uzaya gideceğini hayal eder ve kitabı uzaya giden tren olarak yazmaya karar verirler. 31-07-2023 13:47 okumak istiyorum harçlıklarımı biriktiriyorum ilk fırsatta alıp okuyacağım"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/uzaylilar-geliyor", "text": "Bilgin Adalı'nın kaleme aldığı Uzaylılar Geliyor, çocuk kitabını kısaca özetleyecek olursak: Kitap 15 bölümden oluşmaktadır. Her bölüm çocuk kitabı olması dolayısıyla kısa ve açıklayıcı şekilde yazılmıştır. Televizyon kanallarında yayınlanan bir haber dünyayı yerinden oynatır. Bu habere göre dünyaya yaklaşmakta olan uzay cisimleri belirlenmiştir. Bu haber karşısında tüm ülkeleri çatısı altında toplamış olan Birleşmiş Milletler Topluluğu bir toplantı düzenler. Bu toplantıda kimi ülkeler gelmekte olan bu cisimlerin bizim düşmanımız olduğunu onların yok edilmesi gerektiğini savunurken, bazı ülkelerde onların dost mu düşman mı olup olmadığını bilmediklerini savunur. Dünyaya yaklaşmakta olan bu cisimler uzaylılardır. Türkiye temsilcisi Bilgin amcanın önerisiyle uzaylılarla evrensel bir dilde iletişime geçilmeye çalışılır. Bu çağrıya uzaylılar yanıt verir. Kurdukları iletişimler iki zeki canlının karşı karşıya olduğu dışında pek bilgi vermez. Bu yüzden daha etkili iletişim yolu bulunması gerektiğine karar verilip bu konuda tartışmak için toplanırlar. Birleşmiş Milletler bu konuyu tartışırken 6.Sınıf öğrencisi Doğay adında bir kız çocuğu internet üzerinden uzaylılarla iletişim sağlamış ve kendi gibi Şin a-ta'lı Akita adında bir kız çocuğundan bilgi almayı başarmıştır. Anlaşılan o ki uzaylılar yardım istiyormuş. Nedeni ise nükleer atıkları fazla kullanmaları yüzünden, zararsız masum hayvanlar canavar gibi tehlikeli olmuşlar ve onların Şin-a-ta adlı gezegenlerinin kasabalarını yerle bir etmeye başlamışlar. Dünyadaki ülkeler bu olaya kayıtsız kalmayıp Şin-a-ta'ya yardım etmeye karar verirler. Berk yüzbaşı pilotluğunda, askerler ve Doğay'la beraber uzaya Şin-a-ta gezegenine giderler. Şin-a-ta tıpkı dünya gibi içinde yaşamın olduğu çok güzel bir gezegendir. Berk yüzbaşı ve Şin-a-ta'nın komutanı birlikte canavarları nasıl alt edebileceklerini bulmaya çalışırlar. Bunun için dünyadan destek toplanır ve canavarları helikopterlerle etkisiz hale getirmeye çalışırlar ama canavarlar çok güçlüdür ve zırhlarını yenileyebiliyorlardır. Bu yüzden başarısız olurlar. Bu sırada Akita ve Doğay canavarlara çok üzülseler de onları nasıl alt edebileceklerinin yolunu bulurlar. Doğay daha fazla gecikmeden canavarları yok etmek için ne gerektiğini Yüzbaşı Berk'e söyler. Doğay'ın önerisi Yüzbaşı Berk'e mantıklı gelir ve uygularlar. Sonunda canavarları yok edip kasabaları onlardan temizlerler. Şin-a ta gezegeninin kabusu sona erer. Dünyaya dönme vakti geldiğinde bu iki gezegen arasında çok güzel bir dostluk kurulmuş olur. Kitapla ilgili yorumum: Uzaylılar Geliyor kitabının çocuklar için okuma alışkanlığı ve edebiyat sevgisi kazandırmak için yeterli olduğunu söylemek mümkün. Aynı zamanda kitabın bilim kurgu türünde yazılmış olması, çocukların hayal gücünü geliştirebilmesi ve küçük yaşta bilim kurgu türüyle karşılaşmaları açısından önemli. Bilgin Adalı'nın usta dili ve Sedat Girgin 'in kaliteli çizimleriyle Uzaylılar Geliyor'un keyifli ve başarılı bir çocuk kitabı olduğunu söyleyebiliriz. Kitapta olumsuz olarak eleştirebileceğim nokta ise çocuklara yönelik olmasından dolayı masum hayvanların canavara dönüştüğünü bilerek onların öldürülmesini hoş karşılaşamadım. Canavarlar öldürülmek yerine daha farklı bir çözüm yolu bulunabilirdi. Yine de kitabın genel hatlarıyla barış ve dostluktan sık sık bahsetmesi güzeldi. Bu kitaba puanım 6."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/uzun-hikaye", "text": "Mustafa Kutlu ,1945 yılında Erzincan'da doğdu. Erzurum Atatürk Üniversitesi'nde Edebiyat bölümünden mezun oldu. Edebiyat öğretmeni olan Mustafa Kutlu hikayeleri ve denemeleriyle tanınmıştır. Aynı zamanda yazarın incelemeleri ve senaryoları da bulunmaktadır. Mustafa Kutlu Uzun Hikaye isimli eserini 2000 yılında yazmıştır. Kurgusu dram olan bu hikaye 2012 yılında Osman Sınav yönetmenliğinde beyaz perdeye aktarılmıştır. Başrollerinde Ali karakterini Kenan İmirzalıoğlu, Münire karakterini ise Tuğçe Kazaz canlandırmıştır. Uzun Hikaye adlı sinema filmi çoğu izleyici tarafından beğenilmiş ve ün kazanmıştır. Ali hem yetim hem de Bulgar muhaciridir. Dedesi Pelvan Sülüman ile Bulgaristan'dan Türkiye'ye kaçmışlardır. Kendi babasını küçük yaşta kaybeden Ali Türkiye'ye geldikten sonra diğer akrabalarından bir türlü haber alamamıştır. Pelvan Sülüman İstanbul'a gelince hemşehrileri yardımıyla Eyüp Sultan'da bir ahşap ev bulur. Torunu ile birlikte orada yaşamaya başlar. Bunca sene geçimini hayvancılıkla sağlamış olan Pelvan Sülüman, burada da hayvancılık yapmak ister. Ahıra bir koyun alır. Zaman geçtikçe koyunların sayısı artar. Dede torun birlikte yaşayıp giderler. Ali de orta okulu bitirmiştir. Her şey yolunda giderken Pelvan Sülüman'ın vefat etmesi üzerine Ali artık tamamen yalnız kalır. Evdeki bütün hayvanları satar ve bir daha o eve girmez. Askerliğini bitirir. Avukat yardımcılığı, katiplik gibi mesleklerde çalışır. Yalnız daktilosunu yanından ayırmaz. Hep bir şeyler yazar. Münire ise Ali'nin sevdiği kızdır. Sarı saçlı ve mavi gözleri onun güzelliğini tamamlayan özellikleridir. Münire ile Ali Eyüp'ten tanışırlar. Münire'nin ailesinin Eyüp'te bir sineması vardır. Münire'nin ağabeyleri Eyüp'ün belalılarından oldukları için Münire'yi sıkı bir yönetim altında tutarlar. Münire ile Ali bu ağabeylere karşı birbirlerini severler. Günün birinde ağabeyleri Münire'yi zengin bir adamın oğluyla evlendirmeyi ister. Münire buna karşı çıksa da işe yaramaz. Dayak üstüne dayak yer. Her yeri morluklar içinde kalır. Bu olayları duyan Ali çok sinirlenir. Herkes sinemada tıklım tıklım film izlerken perdeler tutuşarak yanmaya başlar. Ali sinemayı yakmıştır. Daha sonra Münire ile kaçmışlardır. Ali'nin bu yaptıkları Eyüp'te efsaneleşmiş herkesin dilinde \"sinemayı yakıp Münire'yi kaçıran Bulgaryalı Ali'nin efsanesi\" dolaşır olmuş. Bu yaşananlardan sonra ağabeyleri durur mu? İkisinin peşine düşmüşler. Münire ile Ali izlerini bulamamaları için bir yere bağlı olarak yaşayamamışlar. O kasaba bu köy derken günler birbirini kovalamış. Bu yüzden Ali doğru düzgün bir işe girememiş. Bir erkek çocukları olmuş ve o da yollarda büyümüştür. İkili bir vagon evde geçimini sürdürmeye başladı. Çocukları beş yaşlarındaydı. Ali ise bir kasabada orta okul katipliği yapmaya başladı. Çalıştığı yerde yabani otlar içinde kalan bir bahçe vardı. Bu bahçe Ali'nin çok dikkatini çekti. Bahçeye çeki düzen vermek için müdürle konuştu. Müdür ilk başta pek olumlu bakmasa da kabul etti. Ali ve orada çalışan yardımcılar bahçeye güzelce meyveler ektiler. Gün geçtikçe müdür bu olanlardan böbürlenip herkese bahçeyi kendisinin yaptığını söylemeye başladı. Meyvelerden de kimseye vermez oldu. Ali, haksızlığı kaldıramazdı. En nefret ettiği şey buydu. Müdürün karşına geçip meyveleri herkese eşit olarak dağıtması gerektiğini söyledi. Eşit kelimesini duyan müdür Ali'ye sosyalist misin sen yoksa tarzında bir soru yöneltti. Aslında Ali sosyalist olmasa bile o sinirle evet sosyalistim dedi. Müdüre diklenen Ali kısa bir süre sonra işten çıkartıldı. Bu olaydan sonra lakabı sosyalist Ali olarak kaldı. Müdürün yaptıklarını kendine yediremeyen Ali gece yarısı bahçede ekili olan bütün ürünleri toplayıp kaçtı. Artık burada barınamazlardı. Ailesi ile birlikte kasabayı terk etmek zorunda kaldı. Çocuğu ve karısıyla bir trenin yolunu buldu. Karısı Münire hamileydi. Ali trende istasyon şefi ile ahbap oldu. Bir vagondan evde kalmaları için müsaade etti. Burada günler güzel geçmeye başladı. Ancak hayat bu... Hep güzel gidecek sanılır. Ne yazık ki sonu güzel bitmedi. Münire bir gece ansızın fenalaştı. Evin ağır işlerinden dolayı olacak ki bedeni buna dayanamamıştı. Ali ile Münire'yi şehre gönderdiler. Oğlu ise bir komsuda annesi ve babasının gelmesini bekliyordu. Günler sonra Ali geldi. Eve tek gelmişti ve ağlıyordu. Münire hayata gözlerini yummuştu. Günler geçti. Ali'nin oğlu on altı yaşındaydı. Liseye gidiyordu. Ali o dönemler Sarıkaya otelinde dava vekilliği yapıyordu. Emin Sarıkaya ise otelin sahibiydi. Gençliğinde parasının birçoğunu boş yerlerde harcamış olan Emin Efendi'nin şimdilerde evinde pek bir şeyi kalmamıştı. Ama yine de hatırı sayılır bir adamdı. Baba-oğul bu göçebe hayatlarında her gittikleri yerde ev bulmakta zorluk çektikleri için Emin Efendi'nin yardımıyla Çerçi Abdullah adında bir işportacının evini tuttular. Çerçi Abdullah'ın Celal adında bir oğlu vardı. Celal'de kas erimesi hastalığı vardı. Yoksulluktan dolayı bir çare bulunamamıştı. Ali'nin oğlu ile hemen arkadaş oldular. Celal bir pencere kenarında oturuyor, boncuk dizip bileklik yapıyordu. İşportacı babası ise bu bileklikleri satıyordu. Celal ile Ali'nin oğlu aynı kıza aşık oldular. Sanat okulundan savcının kızı Ayla. Okulun en güzel kızlarından birisi. Celal, Ayla'yi görünce uzun süre boncuk takamaz yapacağı işi şaşırırdı. Cemal bir gün Ali'ye yaptığı bileziklerden birisini verip Ayla'ya götürmesini istedi. Celal'in çok az bir sürelik ömrü kalmıştı. Ayla anlayışlı bir kız olduğundan bileziği kabul etti. Ali'nin oğlu ise hem yaptığı işten dolayı mutlu oluyor hem de üzülüyordu. Çerçi Abdullah, Ali ve Emin Efendi işportacı Çerçi'ye yardım etmek için el ele verdiler. Ona kışın rahat etmesi için el emeğiyle dükkan açacaklardı. Bütün hazırlıklar tamamlanmıştı. Derken çarşı ağası İskender Zapuroğlu zavallı Çerçi'ye aklını taktı. Bu işin olmaması için elinden geleni ardına koymadı. Emin Efendi bu toprağın kendisine ait olduğunu söylese de dinletemedi. Ama esas Zapuroğlu'na direnen kişi Ali'ydi. Çünkü Ali haksızlığa gelemiyordu. Zapuroğlu Ali'ye takmıştı. Onu rahat bırakmadı. Ali artık gitmeleri gerektiğini anlamıştı. Oysa Ali'nin oğlu ilk aşkı Ayla'yı nasıl bırakıp gideceğini bilmiyordu. Ali'nin oğlu Mustafa artık liseyi bitirmiş genç bir delikanlı olmuştu. Üniversite sınavına iki kez girmiş ve kazanamamıştı. Büyüdükçe babasına benzetilmekten gurur duyuyordu. Yeni gittikleri yerde Ali bir kitabevi satın aldı. Buraya yeni kitap türleri getirmek istiyordu. Amacı bir kültür ocağı oluşturmaktı. Zamanla dükkandaki bütün işleri hallettiler. Dükkanın adını küçük kitapçı koydular. Tabelayı yapmak için Turan isminde bir genç geldi. Turan, Osman adında bir ressamın yanında çıraklık yapmış ustası ölünce de dükkanın başına geçmişti. Mustafa ile dost oldular. Turan, kasabadaki kuaför Mualla'nın kızı Suna'ya aşık olmuştu. Onun için her türlü romantikliği yapmış olmasına rağmen Suna onu sevmemişti. Suna oyuncu olmak, şöhrete kavuşmak istiyordu. Bir gün ansızın kaçtı. Suna'nın kaçması Turan'ın içinde yara açtı. Etkisinden uzun süre kurtulamadı. Ali ile Mustafa'nın açtıkları kitabevi artık sinek avlar duruma gelmişti. Kimse kitap almıyordu. Kasaba okuyan bir toplum değildi. Ali bir gazetede yazmaya başladı. Yazdığı siyasi görüşleri yüzünden ihbar edildi. Küçücük kasabanın hapishanesine mahkum edildi. Mustafa ise kimsenin uğramadığı bu kitabevinde yalnız kalmıştı. Bir gün Selma Hanım ve yanında başörtülü bir kız kitabevine girdi. Kızın ismi Feride idi. Mustafa bu gizemli kızdan çok etkilendi. Feride dükkana tek başına gelmeye başladı. Mustafa ise ona ithafen Çalıkuşu romanını okuması için verdi. Kitabın arasına onsuz yapamadığını yazdı. Feride ise kısa bir süre sonra notuna olumlu bir cevap vermişti. Böylece aralarında bir ilişki başlamış oldu. Bir gün Feride ile Selma Hanım yolda yürürken kasabanın sarhoşu Selami peşlerine takılmıştı. İki kadın zorla kendilerini kitabevine attılar. Selami cebinden silahını çıkardı ve Mustafa'yı tehdit etmeye başladı. Olaylar büyümeden polis geldi. Selami'yi götürdüler. Bu olayların üstüne Mustafa ve Feride sokağa çıkamaz hale geldiler. Bu yaşananlar Mustafa'yı cesaretlendirdi. Babasının annesini kaçırdığı gibi o da Feride'yi kaçıracaktı. Ama Feride Mustafa ile kaçmayı kabul etmedi. Mustafa'yı çok sevdiğini ama kocaya kaçan kız olmak istemediğini söyledi. Bunun üzerine Mustafa babasını ziyarete gitti. Bütün olanları anlattı. Artık bu kasabada durmak istemediğini söyledi. Ali, kendisinin gençliğinde yaptığı cesareti oğlunun da göze aldığına şaşırdı. Gülerek \"demek kaçıracaktın he\" dedi. Mustafa'ya bir tanıdığının adresini verip burada ona is vereceklerini söyledi. Oğluyla vedalaştı. Ona daktilosunu verdi. Her zaman daktiloyla yazmasını istedi. Sözlerine, bu alete yazdığında ben konuşuyorum demektir diye ilave etti. Mustafa tren ile İstanbul'a gitmek için harekete geçti. Babasının ona verdiği daktiloyla ne yazacağını bilmiyordu. Yazsam da neye yarar düşüncesindeydi. Düşündü ve kendi hayat hikayesini yazmaya karar verdi. Gittiği bu yerde de hangi işe girerse girsin başarabileceğinden yüreği emindi. Uzun Hikaye: Topluma uymayıp, düzene baş kaldırışlığın getirdiği bir göç öyküsüdür. Yazar, hem yaşam koşullarının ağırlığını anlatmış hem de Ali karakteri ile okuyucuya cesareti tanıtmıştır. Ali, topluma uymayan ve herkes gibi haksızlığa göz yummayan bir adam olduğundan dolayı gittiği hiçbir yerde barınamıyordu. Bu yüzden hayatı göçebe olarak geçti. Ama bundan asla mutsuz olmadı. Çünkü o herkes gibi değildi. Herkes gibi olmaması ona verilmiş en büyük ödüldü belki de. Eserin dil özelliklerine değinecek olursam Mustafa Kutlu, eserini bir solukta okutan anlatımıyla son derece açık şekilde yazmıştır. Bir kitabın kapağı adı ve içeriği kadar önemlidir. Kitabın yeni basımında 2012 yılında sinemaya aktarılan filmdeki oyuncuların olması daha fazla dikkat çekmesine neden olmaktadır. Bizlere gerçeği her sayfasında gösteren bu öyküyü özellikle manevi duyguların gücünü görmek isteyenlere tavsiye ediyorum. Yazan: Elif POYRAZ Uzun Hikaye Kitap Özeti Pelvan Sülüman yetim torunu Ali'yle birlikte Bulgaristan'dan İstanbul'a göç eder. Hemşerilerinin yardımıyla Eyüp Sultan'da bir eve yerleşirler. Burada sebze yetiştirip, hayvan bakarak hayata tutunurlarken Ali de bir yandan okula gider. Pelvan Sülüman'ın ölümüyle Ali, dedesiyle yaşadığı eve dönmek istemediğinden her şeyi satıp evden ayrılır. Bu sırada ortaokulu bitirir; katiplik, kitapçılık, muhasebe ve avukat yardımcılığı gibi pek çok işte çalışır. Aynı mahalleden tanıştığı Münire'yle birbirlerine aşık olurlar. Münire'nin ailesi sinema işletmektedir ve mahallenin belalılarındandır. Evlenmelerine izin vermeyeceklerini bildiklerinden durumu Münire'nin ailesine hiç açmazlar. Münire de ağabeylerinden korktuğundan kaçamaz. Bir gün aile Münire'yi sinema sahibinin oğluyla evlendirmeye kalkar. Münire karşı çıkınca da onu tekme tokat döverler. Bu olay üzerine Münire, Ali'yle kaçmaya karar verir. Ali hem Münire'yi kaçırır hem de işlettikleri sinemayı ateşe verir. Münire'nin ailesi peşlerine düşer. Çift, aileye yakalanmamak için yıllarca şehir şehir dolaşır. Şehir şehir dolaşmalarının neticesinde Ali hiçbir işte uzun süre tutunamaz. Bir kasabada ortaokul katipliği yaparken ilgisiz, kaba okul müdürüne rağmen okul bahçesini hademelerle birlikte düzenler. Meyve ağaçları diker, havuz yapar, çardak kurar. Güzelleşen bahçeyi gören müdür, kasabanın ileri gelenlerini her gün bahçeye davet ederek kendi yapmışçasına övünür ama Ali'yi ve hademeleri bahçeden yararlandırmaz. Duruma sinirlenen Ali karşısına dikilince de onu Sosyalist diye damgalayarak işten atar. Ali de kasabadan ayrılmadan bahçeyi darmadağın eder; tüm mahsulü toplar, dağıtır. Aile yine yollardadır. Bu sırada oğulları Mustafa 5-6 yaşlarındadır ve Münire ikinciye hamiledir. Bindikleri trenin şefi yardımıyla bir bucakta metruk bir vagona yerleşirler. Ali bir tahıl tüccarının yanına muhasebeci olarak girer. Tüm sıkıntılara rağmen geçen güzel günler Münire'nin doğumda ölmesiyle sona erer. Ali ve Mustafa vagon evi arkalarında bırakarak oradan ayrılır. Aradan yıllar geçmiş Mustafa 16 yaşına gelmiştir. Yaşadıkları kasabada Ali arzuhalcilik yaparken, Mustafa da bir yandan liseyi okumakta bir yandan da çalışmaktadır. Ev sahibi Çerçi Abdullah'ın kas erimesi hastalığı olan oğlu Celal'le de yakın arkadaştır. İkisi de savcının kızı Ayla'ya aşıktırlar. Mustafa ilk aşkının sarhoşluğu içindeyken Ali, Çerçi Abdullah'a dükkan yapmaya kalkınca Çarşıağası İskender Zopuroğlu ile çatışır. Zopuroğlu, Ali'yi sakıncalı yayın bulundurmaktan polise şikayet eder. Mustafa, Ali'nin yıllardır daktilosunda yazdığı yazılardan oluşan dosyayı kirli çamaşırlarının olduğu poşette unutunca polis bir şey bulamadan evden ayrılır. Hem yaşanan bu durum hem Mustafa'nın Ayla'yla konuşmasının savcıya bire bin katılarak anlatılması nedeniyle o kasabayı da terk ederler. Gittikleri Hanyeri Kasabasında bir kitapevini devralırlar. Liseyi bitirmiş, üniversiteyi de kazanamamış olan Mustafa Küçük Kitapçıda çalışırken biçki dikiş öğretmeni Sevim Hanımın öğrencisi Feride'yi görür ve ona aşık olur. Ali de açtığı kitapevinin hayal ettiği gibi bir kültür ocağı haline gelmediğini görünce kendini yazmaya verir. Artık Yeşil Hanyeri Gazetesinin başyazarıdır. Yazdıklarından rahatsız olanlar tarafından şikayet edilince hakkında dava açılır, daha ilk duruşmada tutuklanır. Yalnız kalan Mustafa'nın dükkanına bir gün, kasabanın sarhoş fotoğrafçısı Selami tarafından takip edilen Sevim Hanım ve Feride girer. Mustafa, kadınları koruduğu için mahalle dedikodularına malzeme olur. Feride de ev hapsine alınır. Mustafa, babasını örnek alarak Feride'yi kaçırmak ister ancak Feride ailesine laf gelmemesi için teklifi reddeder. Yıkılan Mustafa, babasına her şeyi anlatır ve kasabadan ayrılmak için izin ister. Babasının desteğiyle ve hediye ettiği daktilosuyla İstanbul'a doğru trenle yola çıkar. Aniden gelen bir dürtüyle bilmediği bir istasyonda iner ve gittiği otelde daktiloyla hayatını yazmaya koyulur. Pek çok ayrıntıları bulunan, anlatması uzun sürecek, anlatılmadan da anlaşılmayacak olan olay ya da konu anlamına gelen ve kitabın adını oluşturan Uzun Hikaye, anlatılan dönemin siyasal ve sosyal yapısını aşk ve sevgi çerçevesi içinde ele alan 107 sayfalık anlatımıyla isminin ve türünün hakkını vermektedir. İki bölümden oluşan eserde yazar, hikayeyi bir çocuğun ağzından aktarır. Aktarılanlardan ve yazarın diğer eserlerinden yola çıkarak kitabın otobiyografik özellikler taşıdığı görülebilir. Yer yer mizahi, akıcı bir dil ve üslupla, adeta bir sohbet havasında ilerleyen kitap, küçük nüanslarla 2012 yılında Osman Sınav tarafından beyaz perdeye aktarılmıştır. Mustafa Kutlu'nun Türk Edebiyatı Klasikleri arasına giren kitabı olan Uzun Hikaye aslında kısa bir kitap fakat anlattıklarından uzun bir hikaye çıkıyor. Mustafa'nın gözünden anlatılan hikayenin ana karakteri olan Ali dürüst, namuslu ve hep haktan eşiklikten yana olmuş biridir. Münire isminde bir kızı sever fakat abileri kızı ona vermezler. Bir gün Münire'yi bu yüzden döverler. Onu morarmış bir yüzle gören Ali birlikte kaçmayı önerir ve Münire kabul eder. O günden sonra tren ile yolculuk yaparlar ve kader onları hangi durakta indirirse kısa süreliğine hayatlarına orada devam ederler. Mustafa 6 yaşında iken tren şefinin yardımı ile eski bir tren vagonunu eve çevirirler. Ali burada okulda işe başlar fakat müdürü çok kötü bir adamdır. Yine de Ali ailesi ile güzel zaman geçirir. Bir gün karısı yeniden hamile kalır ve Ali buna çok sevinir. Fakat Ali'nin okulda yarattığı bahçeyi okul müdürü herkesle paylaşmak yerine sadece kendi keyfi için kullanınca Ali bir gece gizlice bahçeye gider ve tüm sebzeleri toplayıp okuldaki öğrencilerin ailelerine eşit dağıtır. Fakat o gece Münire uyandığında Ali'yi göremeyince panikler ve erkek doğum başlar. Ali de olmayınca Münire'nin durumu kötüleşir ve fazla kan kaybından hayata veda eder. Bunun üzerine Ali oğlunu da alıp yeniden tren yolculuğuna başlar. Kısa süreli birkaç kasaba gezdikten sonra Ali ve oğlu Mustafa yeni bir yerde yuva bulurlar. Ali çok sevdiği daktilosu ile Emin Efendinin kıraathanesinin bir köşesinde insanların dilekçelerini yazarak geçimini sürdürür. Adamlığı ile yine herkesin sevgisini kazanır. Mustafa da artık 15 yaşındadır ve kemik erimesinden dolayı yürüyemeyen bir arkadaşı vardır. İkisi de aynı kıza aşık olurlar fakat Mustafa arkadaşını üzmemek için duygularını gizler. Dahası arkadaşına bu konuda yardım eder ve onun adına kızla konuşur. Kız gerçeği anlamasına rağmen o da açılamaz ve Mustafa bu yüzden acısını arkadaşının mutluluğu ile bastırır. Bu sırada bela yine Ali'yi bulur. İşler ilerleyince kıraathanenin yanındaki boşluğa kulübe şeklinde ufak bir dükkan yaparlar fakat belediye sorun çıkartır. Eski eşkıya şimdi zabıta olmuştur ve bunu güç kavgası olarak görür. Kanunsuz bir şekilde kulübeyi yıkarlar ve Ali'yi de oğlunu kaçırmakla tehdit ederler. Bunun üzerine Ali oğlunu da alıp yeniden yollara düşer. Yine kasaba kasaba dolaştıktan sonra Ali ve artık büyümüş olan Mustafa kitap okuma oranı düşük ufak bir kasaba kitapçı açarak hayatlarına devam ederler. Mustafa aşkını ve en iyi arkadaşını bırakmak zorunda kaldığı için babasına kızgındır. Fakat gerçeği öğrendiğinde bu kez birlikte kaçmak yerine mücadele etmek için birbirlerine söz verirler. Bunun üzerine Ali oğlundan güç alarak gazetede yazmaya başlar. Çok geçmeden bela yine onları bulur. Mustafa kasabanın savcısının kızına aşık olur. Baba da buna karşı çıkar. Mustafa vazgeçmeyince savcı Ali'yi gazetede yazdığı bir yazıdan dolayı tutuklattırır ve mahkemenin uzaması için de elinden geleni yapar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/vadideki-zambak", "text": "Istıraplar sonsuzdur, oysa sevginin bir sınırı vardır. Vadideki Zambak ilk kez 1836'da yayınlanan ve yazarın en verimli zamanlarından birine denk gelen başyapıtlarından biridir. Vadideki Zambak için bir imkansız aşkın ve ıstırabın romanıdır demek yanlış olmaz. Romantik pasajların yanı sıra felsefe, din ve tabiat da yoğun oranda işlenmiştir. Balzac, ıstırabı her açıdan incelerken karakterlerle beraber okuyucuyu da kitapta zaman zaman ikilem içerisinde bırakmıştır. Şehvetli aşk mı kazanmalıdır, kutsal aşk mı? Vücudun sevgilisi mi galip gelmelidir, ruhun sevgilisi mi ? Romanın çoğunluğu Fransa'nın Touraine eyaletinde, toz haline gelen binlerce insanın yattığı ve şimdi ruhlarıyla aydınlattıkları bir vadide geçer. Başlangıçta ağabeyi Charles'ın aksine ailesi özellikle annesi tarafından ilgisiz davranılan ve ihmal edilen Felix'in Pont-le Voy'da yatılı okul günlerinden bahsedilir. Aristokrat bir ailesi olmasına rağmen yeterli miktarda maddi olanak sağlanmayan ve yetersiz beslenen Felix, yaşıtlarına göre cılız bir çocuktur. Daha sonra 15 yaşında Paris'teki bir okula alındığında ailesinin ihmalleri ve Felix'in ıstırabı devam etmektedir. Ailesinin tutumu yüzünden vücutça bir çocuk ancak kafaca bir ihtiyar kadar olgun olan Felix, Paris'ten Tours'a geldiğinde iki kız kardeşi tarafından da hoş karşılanmaz. O günlerde annesinin de hasta olmasını fırsat bilerek Kral Louis XVIII. yanlısı şehirdeki, prens onuruna yapılan baloya gitmeyi başarır. Baloda gördüğü güzeller güzeli bir kadından çok etkilenir ve o ana kadar tatmadığı duygular içerisinde onu omuzlarından öper fakat bir kraliçe gibi azametli olan bu kadın şaşkınlık içerisinde, bir yandan da heyecanından dolayı Felix'i affettiğini belli eden bakışlarla oradan uzaklaşır. O andan sonra kadını aklından çıkaramayan Felix, daha sonra Clochegourde şatosuna kadar kadının izini sürerek kadının Madame de Mortsauf olduğunu keşfeder. Madame de Mortsauf, o gece baloda gördüğü genci hatırlamasına rağmen bir şey söylemez ve Felix zamanla Madame de Mortsauf'un kocası, kral yanlısı ve Napolyon'dan sonra zenginliğini kaybetmiş eski bir asker olan Monsier de Mortsauf'un dostluğunu kazanmayı başarır. Mortsauf çiftinin sağlıkları çoğunlukla pekiyi olmayan çocukları Jacques ve Madeleine de zamanla Felix'i çok sevmişlerdir. Ailenin bir parçası haline gelen Felix, şatoda vakit geçirdikçe ailenin bilinmeyen diğer bir yüzüne şahit olur. Sürekli sıhhatleri bozulan çocukları, sürgünde geçirdiği zamanlarından dolayı ruh sağlığı bozulmuş bir koca ve şefkatten yoksun bir anne yüzünden Madame de Mortsauf'un da ıstırap konusunda Felix'ten aşağı kalır yanı yoktur. Bu asil ruhlu kadın da zamanla içini Felix'e döker, bir zamanlar ona Henriette diye hitap eden çok sevdiği halasının odasını Felix'e verir, bunun yanında ona Henriette diye hitap etmesine de izin verir. Ancak tüm bu aşamalarda asla kocasına sadakatsiz davranmamaya, iffetini korumaya özen göstermiştir. Felix'e çoğu zaman dostum diye hitap eder, hatta bir gün Felix'e niyetinin onu ileride kızı Madeline ile evlendirmek olduğunu söyler. Felix'i Paris'e gidip onu bir kariyer yapıp yükselmek konusunda destekleyen Madame de Mortsauf, aynı zamanda Felix gittiğinde yazdığı mektuplarla ona yol gösterici olur. Kralın huzurunda çalışkanlığı ve dürüstlüğüyle kısa zamanda yükselen Felix, Henriette'e olan aşkını da hiçbir zaman unutmamıştır. Ancak bir gün onu daha önce hiç tanışmadığı maddi zevklerle tanıştıran ve 'vücudunun sevgilisi' olan Lady Dudley'le tanışır ve Henriette'i unutmamasına rağmen onunla birlikte olur. Annesinin yazdığı bir mektupla durumu öğrenen Madame de Mortsauf Felix'e yazdığı mektupları kesince, Felix de her şeyi bırakıp vadideki zambağı Henriette'e dönmeyi seçer. Fakat artık kendisine Henriette diye hitap edilmesini istemeyen ve ızdırap içerisinde kıvranan Madame de Mortsauf, Lady Dudley'i de gördükten sonra onları mutlu olmaları için bırakarak şatosuna çekilir. İşine dönen ve Lady Dudley'le yaşamaya devam eden Felix de merak içerisinde kıvranmaktadır. Bir gün Henriette'inin çok hasta olduğunu öğrenir ve tekrar her şeyi bırakıp vadiye doğru yola çıkar, Henriette'in son anlarına yetişir. Henriette ıstıraptan ölmek üzeredir çünkü bir kadın sevdiği adamın başka biri tarafından mutlu edildiğini görmektense onu can çekişirken görmeyi tercih eder. Daha sonra ona yazdığı vasiyetnamede Henriette, onun da baştan beri Felix'i delice sevdiğini, hatta belki de Felix'in onu sevdiğinden daha çok sevdiğini ancak bu imkansız aşktan, kocasından ve dindarlığından ötürü önceden söyleyemediği bütün itirafları kağıda dökmüştür. Kitabın başından beri Henriette'in duyguları hakkında arada kalmışken bu itirafla her şey açığa kavuştu zannederken, kitabın sonlarına doğru bütün hikayede Felix'in arada Natalie adında birine hitap etmesiyle, kitabın başındaki Madame La Comtesse Natalie De Manerville'e yazısını hatırlarız. Aslında bütün kitap Henriette'den sonra Lady Dudley'i de bırakıp kadınlardan tümüyle soğuyan ve inzivaya çekilen Felix'in, yeni aşkı Natalie'ye kendini ve zaman zaman dalıp gitmesinin nedenini anlatmak ihtiyacıdır, ona yazdığı bir mektuptur. Kitabın sonundaysa, Natalie'nin Felix'e cevabını okuruz. Mektubunda Natalie Felix'e, ona acıyarak onu sevemeyeceğini, Felix'in bir aşıktan çok hastabakıcıya ihtiyacı olduğunu ve Henriette ve Lady Dudley'in ruhlarıyla yarış edemeyeceğini söyler. Aşk itirafı yapacağı bir sonraki kadından bu anıları saklaması gerektiğini, zira kadınların kurumuş bir kalbin acılarını dindirmek için kullanılmaktan hoşlanmayacağını söyleyerek mektubunu bitirir. Istırabın her aşaması incelenen ve müthiş betimlemelerle dolu bu romanda, ne çektiği acılar yüzünden psikolojisi bozulan ve eşine kötü davranan Monsier de Mortsauf'a, ne annesinin ölümünden sorumlu tuttuğu Felix'e kızan Madeline'e, ne ağırlaşmış hastalığını annesinden gizleyen Jacques'e, ne de üzüntü dolu bir çocukluktan sonra ilk aşk deneyiminde böyle acı dolu bir tecrübe yaşayan Felix'e kızabiliriz. İnsani duyguların en derinine inen bu kitabın layığıyla anlaşılması için belki de birkaç defa okunması gerekir. Vadideki Zambak Konusu Romanın başkahramanı olan Felix, aristokrat bir aile tarafından sevgi ve ilgiden yoksun olarak büyümüş genç bir delikanlıdır. Sıkı ve ilgisiz büyümüş olmasından kaynaklı olarak toplum içinde kendisini de çekinik görmüştür. Felix genç delikanlılık çağına geldiği zaman babası onu eğitimine devam etmesi için Tours'a çağırır ve artık orada yaşamaya başlar. Bir gün düzenlenen bir baloya katılır, balodaki kalabalık arasında gördüğü Henriette adındaki bir bayandan öyle çok etkilenir ki bir şekilde onunla dans etmeye çalışarak onu dansa davet eder. Onunla dans etmesi hayatının en anlamlı zamanlarından olmuştur Felix için ve kendisi bile şaşırırcasına bir anda Henriette' in açık omzuna bir öpücük kondurur. Henriette bu durumdan gizlice çok etkilenmiş olmasına rağmen balodaki diğer davetlilere durumu belli etmeden balodan ayrılır. Felix bir daha Henriette' i hiç unutmamıştır. Felix, İndre nehrinin kıyısındaki bir vadide yer alan şatoda, tanıdıklarının yanında kalmaktadır. Bir gün tanıdıkları ile birlikte aynı yerdeki komşu şatoya giderler ve Felix orada Henriette ile yeniden karşılaşır. Hiç ummadığı bir yerdeki bir karşılaşmanın verdiği şaşkınlık ile beraber büyük bir mutluluk yaşar. Bulundukları vadinin adı zambaktır ve Henriette' in güzelliği ile zambağın güzelliğini özdeşleştirerek Felix için artık Henriette, Vadideki Zambak olmuştur. Henriette, şatoda yaşayan iki çocuk sahibi evli bir kadındır. Mutsuz bir evlilik yaşamasına, asabi, sinirli, kaba davranan ve huysuz bir eşe sahip olmasına rağmen asla eşine saygısızlık yapmayan, eşine sadık, çocuklarıyla ve eşiyle daima ilgili bir kadındır. Felix ve Henriette artık sık sık görüşmeye başlamışlardır. Henriette' in eşi tarafından da çok sevilen Felix sürekli görüşmeler sonucunda neredeyse ailenin bir ferdi haline gelmiştir. Henriette ile aralarındaki ilişki ise görüşmelerden ileriye gitmese de artık aralarında gizli bir aşk başlamıştır. Birbirleri ile geçirdikleri zamanlardan büyük mutluluk duymaktadırlar. Felix, kariyer sahibi, mevki sahibi olmak ve iyi bir yerlerde olmak istemektedir. Fakat bunun için oradan uzaklaşması ve çok çalışmalıdır. Her ne kadar Henriette, Felix' in uzaklaşmasını istemese de ailesine olan bağlılığı ile Felix' e verdiği değerden dolayı Felix' in yükselmesi için teşvik de bulunur ve Felix geri dönme vaadi ile oradan ayrılır. Yüksek mevkilerde yer almak isteyen Felix saraya girer ve kısa zamanda kralın dikkatini çekmeye başararak başyardımcılığa kadar yükselir. Kendisiyle ilgilenen başka kadınlar olmasına rağmen, yoğun çalışma anlarında bile Felix, Henriette' i hiç unutmamıştır ve sürekli olarak da mektuplaşmaya devam etmektedirler. Henriette, Felix için yazdığı mektuplarda güzel duygu ve dileklerini belirtirken bir yandan da Felix' e insanlara karşı dikkatli olmasını, konumunu koruyabilmesi için nasıl davranması gerektiğine dair öğütlerde vermektedir. Uzun bir ayrılıktan sonra Felix, Henriette' in kocasının hastalığından dolayı onu görmeye gelir. Bu hastalalık Felix için Henriette' e daha fazla yaklaşabilmek için bir umut olmuştur. Fakt Felix bir süre sonra Paris' e tekrar geri dönek zorunda kalmıştır. Felix, yine ayrılığın getirdiği özlemle geçen günlerde Henriette' e olan sadakatini korumaya çalışmaktadır. Ancak bir gün şehvet düşkünü zeki biri olan Lady Arabelle, Felix' in aklına girerek onu elde eder. Bu haber kısa zamanda Henriette' e ulaşır ve bu sadakatsizlik ve ihanet karşısında Henriette yıkılmıştır. Bu sıkıntıyla beraber yemeden içmeden kesilen Henriette hastalığa yakalanmıştır. Felix kısa zamanda yapmış olduğu hatayı fark edip Henriette' in yanına gitmiştir. Henriette her ne kadar onu affetmiş olsa da yakalanmış olduğu hastalık artık onu ölüme götürmektedir. Felix, Henriette'i ilk defa baloda öpmüş ve ikinci öpücüğü ise maalesef Henriette ölüme giderken olmuştur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/vahsetin-cagrisi", "text": "Vahşetin Çağrısı kurtların zamanla tüylerinde bazı değişikliklerin görüldüğü bir zamanda geçer. Kurulan tuzakların parçalandığı, hayvanların çalındığı güçlü, hayali bir köpeğin geçmişi anlatılır. Kutuplarda kızak köpeğiyken buza saplandıklarında ölmemek için tüyleri yanarcasına ateşin etrafında koşmak zorundadırlar ya da buz tutan tüylerinin bütün kanını akıtmasını beklemekten başka tercihleri yoktur. Uysal bir köpeğin zamanla vahşi bir kurttan daha nefret dolu olması ''eli sopalı insan'' karşısında köpekler için tek hayatta kalma yoludur. Bunun da en büyük şahidi Buck adlı köpektir. Altının arayışında geçen bir arka plana sahip kitabı okurken efendilikten köleliğe uzanan; sosyolojik yanları olan bir yolculuğa çıkacaksınız. Her defasında da insanın acımasızlığı ve hırslarıyla dolu sahnelerle bu kanlı yolculuğun ve soğuğun en ölümcül yanının insan hırsları olduğuna inanamayacaksınız. Bir ev köpeğiyken satılarak çeşitli işlere koşulan köpeğin öncelikle savaşı vahşi doğa şartları gibi görünse de insanları tanırken çok daha fazla acı çekecektir. Eğitim sırasında sopayla eğitilir. Sopa karşısında çaresizliğini bütün yaşamı boyunca hisseder. Ta ki ilk insanın şah damarını koparana dek... Sonrasındaysa John Tornton'un katillerine ölüm karşısında kurbanla oynama zevkini bile tattırmaz. Buck adlı köpeğin bütün saldırganlıklarında sahibine olan sadakat ve yaşama dürtüsünden başka bir şey yoktur. Kışın zor koşulları ve insanların köpekleri hesaplamadan aç bırakmaları onları zamanla değiştirecektir. Posta kızağına sürüldüğünde Spitz adlı saldırgan bir köpekle liderlik savaşına girer. Köpeklerin yeterince yemek yiyememelerinden dolayı; yemeğini hızlı yiyen köpekler diğerlerinin yemeklerini yiyebilmektedir. Spitz adlı köpekten korktukları içinde buna hiç ses çıkarmazlar. Çünkü o sürünün lideri ve bu güne kadar yenilmemiş bir köpeğidir. Buck'u kendisine bir rakip olarak görmekte ve yemeğini ve yerini tehdit etmektedir. Her defasında sertçe hırlamakta ama bir şey yapmamaktadır. Bir gün Buck'un karın altında yaptığı yuvaya girmesi işleri değiştirecektir. Sahte hareketlerle Spitz'i yaralayan Buck onun gitmesini sağlayacaktır. O günden sonra artık bir liderdir. Vahşetin Çağrısı yer yer çok acımasız sahnelere yer verir. Güçsüzleştiği için Buck'un sahiplerinin yetersiz yiyecek almalarından dolayı oracıkta baltayla kafalarını keserler. Ölümün kavram olarak algılanmasının zor olduğu dönemlerde bu kitabın okunması çocuklar için uygun değildir. Lise düzeyinin üzerinde okunması daha anlamlı olacaktır. John Tornton sonrasında Buck'la yolları kesişir. Buck sahibinin kavga eden kişileri ayırmak istemesi sahnesinde yere düşer. Buck onu korur. Sonrasında bir iddiada para kazandıran Buck, sahibiyle kendisini çeken zaferin dürtüsüyle altının ve ölümün ortasına doğru yola koyulur. Bu zaman diliminde Buck öldürmeye alışmış bir canavara dönüşür. Tavşanları ve diğer hayvanları öldürebilecek güce gelir. Bazen de avıyla bir oyuncak gibi oynar. Soğuğun canını aldığı diğer köpekler gibi onlarında acı çekmelerini ister adeta... Sonrasında bir ses duyar. Bu ses Vahşetin Çağrısı'dır. Ormanın derinliklerinden gelir. Gözleri karanlıkta bir görünür bir kaybolur. Ölümün uysal bir kediyi bir katile çevirmesinin ardından daha da güçlü duyar bu sesi. Anılarından silinmiş bir geleceğin sesidir. Çok derinden gelen ve durduramadığı... Buck bu sesi insandan öğrenmiştir. Elinde sopası olan güçsüzün öldürüldüğü, dişe diş yasasının olduğu bir efendiden öğrenir. Öğrenmek içinde pek çok defa ölümün yanından, ucundan ve içinden geçmek zorunda kalır. Altına yolculuğun akıbeti bilinmez ama Buck'un sadakati gösterme günü gelmiştir. Tornton saldırıya uğrar. Buck ona saldıranların bir kısmını öldürür. Buck ormana karışır. Ve ardında okura bırakılmış bir efsane kalır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/vanilya-kokulu-mektuplar", "text": "Eylülün son günleridir. Günler iyice kısalmaya başlamıştır. Dostumuz Kıymık bugünlerde aklını havayı erkenden karartan suçlu ile bozmuştur. Suçlu dediği ise gökyüzünde bulutların arasında oturan, her gün gündüzden bir dakika çalıp geceye ekleyen terzidir. Kıymık; kızıl-sarı saçları gözlerinin içine giren, burnunun üstü çillerle kaplı, kısacık boylu, zayıf, anne ve babasının tek çocuğu, anneannesinin tek torunudur. Kıymık'ın gecelerle alıp veremediği ise anneannesi ile geçirdiği zamanlardır. Anneannesi yaşının ilerlemesi ile ağrıları artmış, hayatla bağını koparmıştır. Kıymık bir gün gazete de felçli bir adama kitap okumak için birinin arandığını görür ve gitmeye karar verir. Eğer işi alırsa ilk parası ile çikolata almayı ve Baldudak'ı sinemaya götürmeyi düşünür. Baldudak kim mi? Baldudak; Kıymık'a göre sınıfında ki en güzel kızdır. Sarı saçlı, pembe yanaklı, iri mavi gözlü ve şişmancadır. Kıymık Baldudak'ı öteki kızlardan daha çok seviyordur. Baldudak tam bir sinema delisi olduğu için onu sinemaya götürmek ister. Ertesi gün okuldan çıktıktan sonra adrese gider. Felçli adam Bay Tırtır denemek için kitap okutur ve onu işe alır. Kıymık o gece heyecandan uyuyamaz. Ertesi gün beklediğinden güzel geçer. Hatta Bay Tırtır ona kitaplığından kitap almasına bile izin verir. Bay Tırtır dört ay önce felç geçirmiş ve oğlu evlendiği için tek yaşamaktadır. Yine de hayata sıkı sıkı bağlı, gitmek istediği yerlere düşlerinde giden mutlu bir adamdır. Bir gün Kıymık cam kenarında otururken postacı Bay Güleryüz gelir. Hayatlarını değiştirecek mektubu bırakır. Mektup dedesine çok eskiden Paris'te bir arkadaşından gelir. Kıymık mektubu çok merak eder ve açar. Mektup aslında bir masaldır. Bu masal bir kralın hiç düş görememesinden dolayı krallığını, karısını bırakıp sokaklarda derdine çare aramasını anlatır. Kıymık masala da mektubun pasta kokmasına da bayılır. Kıymık'ın anneannesi Bayan Körpegül mektubu kahvaltıyı toplarken görür ve okur. Okuduktan sonra ona enerji gelir, kendini zinde ve mutlu hisseder. Yıllardır dinlemediği plağını açar, eski güzel elbiselerini giyer. Dans bile eder. Dans ederken bacaklarında ki sertlik yumuşar, ağrıları azalır. Kıymık ise Baldudak'ı sinemaya davet etmiş ama istediği cevabı alamamıştır. Üzgün bir şekilde eve gelen Kıymık anneannesinin değişimi ile her şeyi unutup mutlu olur. Ertesi gün her şey yolunda gider. Baldudak sinemaya gelmeyi kabul eder, matematikten iyi alır, artık eve ise koşarak gider. Bir gün Bay Tırtır'a da bir masal gelir. Masalda; bir balıkçının sabırla beklediği aşkı anlatır. Kıymık bu masalı daha çok beğense de Bay Tırtır düşüncelere dalar. Anneannesi ise her geçen gün daha gençleşmiş, eski eşyalardan sepetler, örtüler yapıp satar. Kıymık hafta sonu Baldudak ile sinemaya gider. Hiçte beklediği gibi geçmeyen sinemadan sonra aslında sınıftaki diğer kızların Baldudak'tan daha sevimli olduğunu düşünür. Büyüsü bozulmuştur. Günler hızla akıp geçer. Bay Tırtır daha da içine kapandığı için Kıymık artık çalışmak istemez. Söylemek için gittiğinde Bay Tırtır'ı eskisi gibi neşeli bulur. Meğer Bay Tırtır'ın oğluna da bir masal gelmiştir. Bu masalda; emanetçi Sava ile kemancı kızın aşkını anlatır. Kıymık artık onları tanıyan birinin mektupları yolladığını düşünür ve araştırmaya başlar. Her ne kadar mahalleden mektupları toplasa da hatta Postacı Bay Güleryüz ile konuşsa da o kişiyi bulamaz. Bu durumda Kıymık daha da mutsuz olur. Bay Tırtır da olduğu gün kapı çalar. Gelen kişi Bay Güleryüz'dür. Yeni Postacıyı tanıştırmaya getirmiştir. Bu arada Kıymık Masalları Bay Güleryüz'ün yazdığını öğrenir ve oldukça şaşırır. Mektuplar ise karısının vanilya kutusunun yanına koymasından dolayı kokmaktadır. Kıymık defterine not alır: \"Vanilya dünyanın en güzel kokusudur. Vanilya kokusu giren eve mutsuzluk girmez.\" Sevim Ak'ın Vanilya Kokulu Mektuplar isimli tatlı kitabından sonra kitabı küçük büyük demeden herkesin okuması gerektiğini düşündüm. Aslında daha çok hiçbir hayali olmayan büyüklere ders veren bu kitap oldukça hoşuma gitti."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/varolmayan-sovalye", "text": "İtalo Calvino'nun yazdığı Varolmayan Şövalye, ilk kez 1959 yılında İtalyanca olarak yayımlanmış. Özgün adı \"Il cavaliere inesistente\" olan eser, Atalarımız adlı üçlemenin son kitabı. Üçlemenin diğer kitapları İkiye Bölünen Vikont (Il visconte dimezzato-1952) ve Ağaca Tüneyen Baron (Il barone rampante-1957). Yazar, tek ciltte toplanan bu üçlemesiyle 1960 Salento Ödülüne layık görülmüş. Bunun yanı sıra Varolmayan Şövalye, İtalyan yönetmen Pino Zac tarafından 1969 yılında animasyona uyarlanmış. 1962 yılında \"The Nonexistent Knight\" adıyla İngilizceye çevrilen kitabın ilk Türkçe baskısı 1985 yılında Ada Yayınları tarafından yapılmış. 2013 yılında ise kitap, Mondadori Education baskısı esas alınarak Neyyire Gül Işık çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanmış. 146 sayfa ve 12 bölümden oluşan kitabın pek çok sayfasında Federico Maggioni'nin çizdiği renkli resimler yer alıyor. Doğan Kardeş Gençlik dizisinin roman kategorisinde yer alan kitabın arka kapağında bu resimli baskısıyla her yaştan okura hitap ettiği söyleniyor. Ayrıca yayınevinin sitesinde kitabın hedef kitlesinin 12-14 yaş arasındaki okurlar olduğu belirtiliyor. Ancak kitabın içerisinde uygunsuz bölümler bulunması nedeniyle 18 yaş altındaki okurlar için uygun olduğunu söylemek pek mümkün değil. Bu nedenle ebeveynlerin ve öğretmenlerin kitabı gençlere önermeden önce okumaları ya da en azından görselleri incelemeleri ve metne göz atmaları önem taşıyor. Kitap, Hristiyan Fransızlarla Müslüman Mağripliler arasındaki savaşı, savaşın ne kadar anlamsız olduğu düşüncesi çerçevesinde anlatıyor. Kitapta Müslümanlara karşı pek çok hakaret bulunuyor ve Müslümanlar oryantalist bakış açısıyla hakikatten oldukça uzak bir şekilde yansıtılıyor. Hikayede Agilulfo dışında birkaç önemli karakter daha yer alıyor. Bunlar; Kral Carlomagno, Rambaldo, Gurdulu, Torrismondo, kadın savaşçı Bradamante namıdiğer Rahibe Teodora ve Sofronia. Varolmayan Şövalye Özeti Kitap, Paris'te Kral Carlomagno'nun ordusunu denetlemesiyle başlıyor. Bu denetim sırasında okurlar Varolmayan Şövalye Guildivernizade ve Corbentraz ve Suralı Vesairezade, Aşağı Selimpia ve Fez Şövalyesi Agilulfo Emo Bertrandino ile tanışıyor. Kitap boyunca kısaca Agilulfo olarak anılan Varolmayan Şövalye, tertemiz ve yepyeni bir beyaz zırhtan ibaret olarak betimleniyor. Maddi anlamda bir varlığı olmayan Agilulfo, aslında duygu ve düşünceleriyle var oluyor. Bedeni olmadığı için bir şeyler yiyip içemeyen ve uyuyamayan Agilulfo, bir gece kalkıp ordugahta dolaşıyor. Bir süre dolaştıktan sonra ise ıssız bir yerde talim yapmaya başlıyor. Talim yaparken Rambaldo adlı delikanlıyla tanışıyor. Bu tanışmadan sonra Rambaldo, Agilulfo'yu yakın takibe alıyor ama ondan beklediği ilgiyi göremiyor. Daha sonra Kral ve ordusu yaklaşma yürüyüşüne çıkıyor. Bu yürüyüş sırasında varolmayan şövalyenin aksine bedeni olan ama aklı olmayan Gurdulu'yu görüyorlar. Kral, Gurdulu'yu Agilulfo'ya seyis olarak veriyor. Daha sonra da savaş başlıyor ve Rambaldo babasının intikamını almak için Emir Isoarre'yi öldürüyor. Ancak intikamını aldıktan kısa bir süre sonra Mağripliler tarafından tuzağa düşürülüyor ve menekşe eteklikli bir şövalye tarafından kurtarılıyor. Bu şövalyenin kadın olduğunu anlayınca ona aşık oluyor. Ama Bradamante adındaki bu kadının Agilulfo'ya aşık olduğunu öğrenince hayal kırıklığına uğruyor. Daha sonra Rambaldo, Agilulfo'dan şövalyelik görevlerini öğreniyor. Agilulfo ve Gurdulu ile ölüleri gömüyor. Bradamante ile ok atma yarışı yapıyor. Tüm bunlardan sonra bir şölen veriliyor ve tüm şövalyeler bu şölene katılıyor. Şölen sırasında Agilulfo adeta doğrucu Davutluk yaparak tüm şövalyeleri hatta Kralı bile irite ediyor. Bunun üzerine Torrismondo adında bir şövalye, kendi saygınlığını kaybetmek pahasına Agilulfo'nun aslında şövalyeliği hak etmediğine dair bir iddiada bulunuyor. Böylece Agilulfo şövalyelik ünvanını hak ettiğini ispatlamak için, Torrismondo da babası sayılan Gral Şövalyelerini bulmak için yola çıkıyor. Agilulfo'nun ardından Bradamante, Bradamante'nin ardından ise Rambaldo yollara düşüyor. Torrismondo Gral Şövalyelerini buluyor ama hayal kırıklığına uğruyor. Agilulfo da Sofroniayı Mağriplilerin elinden kurtarıyor. Torrismondo bir köy halkını Gral Şövalyelerinden kurtardıktan sonra annesi olduğunu sandığı Sofronia ile bir araya geliyor ve Sofronianın aslında üvey kardeşi olduğunu öğreniyor. Agilulfo ise bu gerçeği öğrenemeden kaçıp gidiyor ve tek varlığı olan tertemiz zırhını Rambaldoya bırakıyor. Rambaldo zırhı alıp giyiyor ve bu sayede Agilulfo'nun yerine geçiyor. Böylece Bradamante'nin ilgisini kazanıyor ama Bradamante gerçeği öğrenince Rambaldo'yu terk ediyor. Hikayenin sonunda ise Rambaldo, Bradamante'yi manastırda buluyor ve Bradamante de Rambaldo'yu sevinçle karşılayarak manastırdan ayrılıyor. Torrismondo ile Sofronia ise evlenip Torrismondo'nun Gral Şövalyelerinden kurtardığı köye yerleşiyorlar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/vassaf-bey", "text": "Behice ve Perihan 22 yaşlarında iki arkadaştırlar ve Ankara'da oturmaktadırlar. Behice evli ve bir kız çocuğu sahibi olmasına rağmen Perihan hala bekardır ve bir koca aramaktadır. Ne yazık ki hiç kimse Perihan'a alıcı gözle bakmaz. Perihan'ın çok sevdiği halası onun için Nüzhet adında bir doktor bulmuş olsa da bu adam bir süreliğine yurt dışına çıkmıştır. Behice'nin kocası Nihat de bir aday bulmuştur; ancak bu adayın evlenmeye pek gönülsüz olduğu kısa zamanda anlaşılır. Perihan, artık gençlerden ümidini kesmiştir ve bunu kendince mantıksallaştırarak gençlerin epey toy olduğunu, genç biriyle evlenmenin çok zor olduğunu, kurulu düzene sahip, evi ve arabası olan, maaşı iyi, kişiliği oturmuş yaşlı biriyle evlenmenin en doğrusu olduğunu düşünür. Üstelik Perihan'ın kafasında böyle bir aday da vardır: Vassaf Bey. Vassaf Bey yetmişli yaşlarda bir bürokrattır. İstanbul'da bir yalısı, Ankara'da güzeller güzeli bir evi vardır. Temiz giyinir, kibardır ve aklı başında bir ihtiyardır. Hiç evlenmemiştir. Babası siyasetçi olan Perihan'ın evine de bazen gider gelir. Bir toplantı sırasında Perihan'ın arkadaşları Vassaf Bey'den hayranlıkla bahsedince, 22 yaşında gencecik bir kız olan Perihan'ın aklına bu takılır ve Vassaf Bey ile evlenmek ister. Bu fikrini de en yakın arkadaşı Behice'ye açar. Behice Perihan'a Sen delirdin mi? ondan koca olur mu hiç? dese de Perihan onu dinlemez ve gidip Vassaf Bey'e açılır. Vassaf Bey Perihan'ı beğendiğini; ancak yaşlı bir adam ile genç bir kızın evlenmesinin doğru olmayacağını söyler ve bu şekilde Perihan'ı reddeder. Perihan Vassaf Bey'e açıldığı için pişman olup üzülür, ne var ki birkaç gün içerisinde onu unutur. Artık Perihan'ın gözü, Güzide Hala'sının kendisine bulduğu doktordadır. Perihan'ın ablası Neriman, babasının kızını vermek konusunda gönülsüz olmasına rağmen Bedri ile evlenir. Düğüne Güzide Hala'nın Perihan için bulduğu Doktor Nüzhet de katılır. Doktor Nüzhet sarışın, uzun boylu ve altın çerçeveli gözlüklü bir adamdır. Perihan ile Doktor Nüzhet dans ederler. Her ikisi de birbirini beğenmiştir. Doktor, Perihan'ın ailesi ile tanışmak ister. Perihan Olur. der. Doktoru birkaç gün içinde tekrar görmeyi ve evinde misafir etmeyi bekleyen Perihan, ondan uzun bir süre haber alamaz. Bu arada emekliye ayrılıp İstanbul'a giden Vasaaf Bey'in ölüm haberi gelir. Perihan birkaç gün gözyaşı döker. Sonra Vassaf Bey'i gerçekten sevmediğini, onunla evlenmek fikrinin tam bir çılgınlık olduğunu düşünür. Günlerden bir gün Perihan'ın evine sarışın, uzun boylu ve altın çerçeveli gözlüklü bir adam gelir. Perihan uyumaktadır. Kapıyı açan hizmetçi, gelen adamı geri çevirir ve daha sonra gelmesini söyler. Uykusundan uyanan Perihan, durumu hizmetçiden öğrenir ve gelenin Doktor Nüzhet olduğunu düşünür. Bir süre sonra adam tekrar gelir. Bu, Doktor Nüzhet değildir. Perihan'a bir kutu getirmiştir. Bu kutuyu ise Vassaf Bey göndermiştir. Kutu içerisinde iki pırlanta yüzük, birkaç gelin eşyası ve biri babasına biri de kendisine olmak üzere iki mektup vardır. Mektupları okudukları zaman Vassaf Bey'in, kutuyu getiren çocuğu yalnız bırakmamalarına dair bir dileği olduğunu görürler. Baba ve kız, Vassaf Bey'in bu genci Perihan ile evlenmek üzere Ankara'ya gönderdiklerini düşünürler. Bir süre sonra genç yine çıkar ve Vassaf Bey'in Ankara'daki evi Perihan'a bıraktığını söyler. Perihan, bu gencin adının Tuğrul olduğunu ve makine mühendisliği okuduğunu öğrenir. Dedikodu çıkmasından korkan Perihan evi ve kendisine bir kutuda gelen hediyeleri reddeder. Behice'ye durumu anlatır. behice ise Tuğrul'un Doktor Nüzhet'ten daha yakışıklı olduğunu, bu genci kaçırmaması gerektiğini söyler. Oysa Perihan'ın gönlü hala doktordadır. Ne var ki doktordan hiç ses soluk çıkmaz. Bir süre sonra Perihan, Doktor Nüzhet'in Ankara'ya bürokrat olarak geleceğini, ayrıca Mehmet Ali Paşa'nın kızı ile evlenme hazırlıkları içerisinde olduğunu öğrenir. Bunun üzerine Tuğrul ile buluşmaya karar verir. Tuğrul ile buluşan Perihan, Vassaf Bey'in ona da bir mektup bıraktığını ve bu mektupta Tuğrul'un kendisi ile evlenmesini istediğini öğrenir. Tuğrul bu buluşmada Perihan'a evlenme teklifi eder. Perihan da bu teklifi kabul eder. Önce Güzide Hala'ya sonra da babasına damat adayını kabul ettirir. Çok geçmeden evlenirler. Ardından, Vassaf Bey'in İstanbul'daki yalısına taşınırlar. Kitap, kısa cümlelerle ve oldukça sade bir şekilde yazılmıştır. Romandaki kadınların tek derdi evlenmektir ve dedikoduları da bu konu üzerindedir. Roman kişilerinin çoğu kadındır ve bu kadınlar orta ve üst sınıflardan oluşmaktadır. Bundan dolayı romanda geçim derdine, siyasete ya da Ankara'daki bürokratik ilişkilere pek rastlanmaz. Bir Yeşilçam filmi tadındaki bu roman, her ne kadar yüzeysel olsa da, okuyucuya sadeliğiyle keyif vermekte ve merak duygusunu diri tutmaktadır. Romanda zirve yoktur; bütün olaylar olabildiğince sıradan bir şekilde ilerler. Evlilik üzerine yazılmış bu romanda aşk da oldukça basit ve ilkeldir. Perihan'ın Tuğrul'u sevmesi bir an meselesidir ve hiçbir tutku, acı ya da kuvvetli duygu yoktur bu sevgide. Ancak Tuğrul'a söz verdikten sonra Perihan, aşktan ziyade, bir bağlılık hissetmiştir. Pek çok evliliğe değinilen romanda aşk ilişkisi varsa o da ancak Neriman ile Bedri arasındadır. Romanın bitişi de hayli sıradandır. Perihan'ın Behice'ye yazdığı mektuplardan bazı parçalar, Perihan'ın İstanbul'daki hayatını anlatması amacıyla romana eklenmiştir. Bu bitiş oldukça basit ve sıradandır. Perihan'ın evlenme hikayesini anlatan roman, evliliğin gerçekleşmesinden sonra kendiliğinden bitmiş görünmektedir. Perihan ile Tuğrul'un mutlu olduğunu öğrensek de yazar bize bu yeni evlilerin yaşamına ve aralarındaki ilişkiye dair pek az malumat vermektedir. Dolayısıyla romanın ana konusu da zayıf bırakılmıştır. Zaten yazar da romanda bazı eksiklikler görmüş olacak ki bu kitabı yeniden yazmaya kalkmış; ancak bitirememiştir. Yarım kalan bu metin de, yayınevi tarafından kitabın sonuna eklenmiştir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/vatan-yahut-silistre", "text": "Namık Kemal yazıları sebebiyle sürgün edilir. Sürgün Namık Kemal için Vatan sevgisini artırırken kalemini tiyatro tarihimizde önemli örneklerinden bir tanesini atmasını sağlar. Çocukluk yaşlarından itibaren şiire olan tutkusu defterlerinden taşan Namık Kemal binlerce insanın yüreğine ulaşan eserinde de şair kimliğiyle özgün bir esere imza atar. Vatan Yahut Silistre böyle doğar. Sevgili için ''aşkından yanarak mum gibi erimek'' ve ''sensiz geçen bir göz kırpması bir ömür gibi geçmek'' anlamı taşıyan dil işçiliğiyle okurun ağzında müthiş bir tat bırakmaktadır. Zekiye ve İslam Bey karakterleriyle Silistre adlı bir kale savunması arka planında işlenen aşk kurgusu döneminin çok çok ötesinde sahnelenen ve toplum tarafından beğenisini kazanmış bir oyundur. Namık Kemal muhalif kimliğiyle yazıları ve sürgünleriyle geçen yaşamında kahramanının ismi İslam Bey olmasına karşın aile ve sosyal değerlerimiz tarafından çizdiği portre nedeniyle sert eleştirilere maruz kalmıştır. Oysaki sahne tekniği, kurgu ve kompozisyon açısından başarılı ve toplumun beğenisi kazanmış bir eserdir, Vatan Yahut Silistre. Kitaba getirilen eleştiriler arasında çocuk yaşta bir kadının erkek kılığında askere alınması yerine mermi işlemesi ya da eleştirmenlerin deyimiyle daha hafif işlerde işlenmesi kültürümüz açısından uygunmuş gibi uygun olmayan eleştirilere maruz kalmış. Bir diğer eleştiri de Zekiye'den İslam Bey'in helallik almak için mektuptan sonra pencereden girmesi sahnesinin evlilikten önce bırakın gönül işini tanışmanın dahi olumsuz olarak algılandığının böyle bir olayın toplumun ahlaki yapısını bozacağını uygunsuz eleştirilerle adeta cadı ilan edilmesine sebep olmuştur. Toplum tarafından görüştüğü için bile namus kavramı şaibeli kişilerin tiyatro vb. eserlerde işlenmesi uygun görülmemiştir. Bu da aile değerlerinin sosyal, dini yönlerle şekillendirilmesine yazarları mecbur kılmıştır. Oysaki Namık Kemal yüzlerce sayfalık ahlak kitabı yerine toplumlara büyük ölçüde etkileyebilecek bir gücün tiyatro sayfaları arasında olduğuna inanmıştır. İçinde taşıdığı bu sevgi vatanı uğruna dini açıdan ve para açısından karşılık beklemeden ölüme yürüyen İslam Bey'in sayfalarından sahnelere taşımasını sağlamıştır. İslam Bey Zekiye ile mektuplaşıp görüşmektedir. Silistre'nin zor durumda kalmasıyla Zekiye'den helallik alıp yola düşer. Giderken kendisi gibi düşünenleri arkasından çağırır. Ekmek yedikleri bu Vatan için sıra onlara geldiklerinde üstlerine düşenleri yapacaklarını korkmadan gideceğini söyler. Zekiye erkek kılığına girip İslam Bey'in peşinden gölgesi gibi kaleye gider. Zekiye İslam Bey'in bu davranışının babası da bir dönem asker olarak gitmesinden dolayı kendinden haber alınamadığı için çekingen davranır. İslam Bey'in peşinden gitmekten kendini alıkoyamaz. Kalede bir kişiye on kişi savaşılır. Komutanları bir mucizenin onları kurtarabileceğini söyler. Kaleden birkaç kişinin diğer kaleye gizlice saldırma planı olduğunu anlatır. İslam Bey, Zekiye ve bir asker daha saldırırlar. İslam Bey yaralanır. Diğer askerin anlatımıyla iki silah deposunu patlatırlar. Hikaye de bir diğer kilit noktaysa komutandır. Komutan en yakın arkadaşının üst rütbeli komutanı karısına saldırdığı için infaz kararı verilir. Ve bu kararı uygulamaz. Rütbesi sökülüp ordudan atılır. Komutan kendi ismini unutur. Yeniden orduya girer. Yeniden kendine bir hayat çizer. Hikayenin sonuna doğru komutanın kim olduğu da okuyucunun aklına kazınır. Silistre kazanılır. Ülkesi uğruna her ne kadar hoş konuşmasa da her vatandaşın ülkesine doğrultulmuş bir silah karşısında canını korkmadan vereceği anlatılmış. Namık Kemal'in şairane üslubu ve iki türkü de ölümsüzleştirilmiştir. Yakın tarihimizde yazdıkları için tutuklananların ve yargılananların sayısı ciddi bir düzeydeyken Namık Kemal'in toplumu adeta bir okul gibi eğitebileceğini düşündüğü tiyatroya, ölümsüz bir eseri kendisinin pek çok kez yargılanması hatta bir toplum düşmanı olarak yansıtılmasına rağmen o yıllarda vermesi büyük bir cesaret ve başarı örneğidir. Vatan Yahut Silistre Konusu Namık Kemal'in 1872'de kaleme aldığı tiyatro eseri olan Vatan Yahut Silistre, ilk kez sahnelenmesinden sonra büyük ses getirmiş ve Namık Kemal'in sürgün hayatının da başlamasına neden olmuştur. Daha sonra birçok kez tiyatroda sahnelenen, kitaplara konu olan, sinema filmleri çekilen ünlü yapıt vatan ve yurt sevgisinin yanında Türk edebiyat tarihinin en romantik eserlerinden bir tanesi olarak da kabul edilmektedir. Namık Kemal, Vatan Yahut Silistre eserini ilk olarak Vatan ismi ile kaleme almış fakat uygulanan sansür nedeni ile daha sonra Silistre ismi ile sahnelenmiştir. Yasakların kalkması ile birlikte Vatan yahut Silistre adı ile anılmaya başlamıştır. Namık Kemal, bu eserinde Türk-Rus savaşından etkilenmiş ve bunu Silistre savaşına uyarlamıştır. Silistre adı da oradan gelmektedir. Vatan Yahut Silistre kitabının konusu genel olarak 1853 yılında yaşanan Osmanlı ile Rusya arasındaki Kırım savaşında geçmektedir. İslam Bey yarini geride bırakıp gönüllü olarak askere katılmış ve Silistre'ye gönderilmiştir. Zekiye hanım, İslam Bey'e olan aşkı nedeni ile sevdiğini yalnız bırakmak istemez ve erkek kılığına girerek askere yazılır. Gönüllü olarak da Silistre'ye gönderilmesini ister ve sevdiğinin peşinden erkek kılığında Silistre'nin yolunu tutar. Zekiye Hanım artık Adem ismini almıştır ve bir an olsun İslam Bey'in yanından ayrılmaz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/vatan-yolunda", "text": "Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Milli Mücadele yıllarına ait hatıralarını konu aldığı Vatan Yolunda adlı kitabı, yazarın İsviçre hastanelerinde geçirdiği günlerden bahsederek başlamaktadır. Bir hastalık sebebiyle buraya gelmiş olan Yakup Kadri'de başka bazı Milli Mücadele taraftarları ile bazı eski İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi paşalar da İsviçre'de bulunmaktadır. Anadolu'da düşmen işgaline karşı Mustafa Kemal önderliğinde başlayan direniş hareketini yabancı gazeteler vasıtasıyla takip eden yazar milli bir heyecan duyup bir an önce yurda dönmek istese de binbir türlü engelle karşılaşır ve böylece sözde medeni Avrupa'nın karanlık yüzüyle tanışır. Bu dönemde, gurbette kendisine ve diğer Türklere yapılan saygısız muameleye de katlanmak zorunda kalır. Nihayet bir gün İstanbul'a dönmenin bir yolunu bulur. Yurda dönünce, ne yazık ki İstanbul'un artık eski İstanbul olmadığını anlar ve İtilaf Devletlerinin işgali altında bulunan bu şehrin haline üzülür. İlk önce ailesinin peşine düşen Yakup Kadri aramaya nereden başlayacağını bilemez. Haberleşme vasıtalarının son derece kısıtlı olduğu o günlerde, elinde bir adres de yoktur. Bir gün Kadıköy taraflarında bir akrabasına rastlar ve ailesinin Manisa'ya göç ettiğini öğrenir. O dönemde Manisa, Yunan işgali altındadır. Yakup Kadri İngiliz, Fransız ve İtalyan askerlerinin gölgesindeki ve hükümetin hiçbir varlık gösteremediği İstanbul'da Milli Mücadele yanlısı İkdam gazetesinde yazılar yayımlamaya başlar. Bir an önce Anadolu taraflarına geçip Milli Mücadele saflarına katılmayı bekleyen Yakup Kadri, bu arzusunu şimdilik yerine getirmek hususunda bir faaliyette bulunamasa da İstanbul'daki milliyetçi dostlarıyla görüşür ve bu hisler doğrultusunda birtakım yazılar kaleme alır. Bir gün gazete, Fransızlar tarafından kapanır. Yakup Kadri, en düşük rütbeli işgal subayının bile İstanbullu Türk halkının yüzüne bakmadığı ve onları aşağıladığı bir dönemde, büyük bir cesaret göstererek, yüksek rütbeli bir Fransız yetkili ile gazetenin durumunu konuşmak üzere bir randevu ayarlar. Fransız yetkili Yakup Kadri'yi ayaküstü kabul etse de bu görüşme netice vermiş ve İkdam gazetesi yeniden yayın faaliyetlerine başlama izni almıştır. Nihayet Yakup Kadri, bir yolunu bulup Anadolu'ya geçmek üzere Sirkeci'den bir vapura biner. Yolculuk, 16 18 yaşlarındaki bir grup gencin milliyetçi şarkıları eşliğinde coşkulu bir havada geçer. İnebolu taraflarına çıktıktan sonra ise buradaki halkın cephaneyi vapurlardan teslim alıp Anadolu içlerine kadar götürmek konusunda ne gibi fedakarlıklara katlandığına dair kahramanlık hikayeleri dinler. 15 20 kişilik bir grupla Ankara'ya yoluna düşen Yakup Kadri, hayatında ilk defa Anadolu gerçeğiyle tanışır. Ne var ki bu şehirli adamın çektiği bütün eziyetler ve mahrumiyetler, gözüne hayli güzel, olağanüstü görünür; çünkü o, artık, Milli Mücadele gibi ulu bir davanın içindedir. Ankara'ya vardığında buranın anlatıldığı kadar kötü olmadığını görür. İlk olarak Halide Edip ile Adnan Bey'in misafiri olan Yakup Kadri, Ankara'ya varışından bir hafta sonra Mustafa Kemal ile tanışır. Ayrıca, buradaki arkadaşları Hamdullah Suphi ve Ruşen Eşref ile de sık sık görüşür. Bir vesileyle Garp cephesine gitme fırsatını yakalayan Yakup Kadri İsmet Paşa ile tanışma onuruna da erer. Bririnci ve İkinci İnönü Muharabesi'nden sonra Mustafa Kemal'in başkamutanlığında Sakarya Meydan Muharebesi de kazanılmıştır. Yakup Kadri, Halide Edip ve Yusuf Akçura'dan oluşan bir ekip, Yunan askerlerinin Türk köylerindeki mezalimi üzerine bir araştırma yapmak, bunun sonuçlarını ise ileride kitap olarak basılmak üzere - bir rapor halinde sunmakla görevlendirilir. Yakup Kadri'nin zafer heyecanı yerini Anadolu köylüsünün uğradığı zulümlerden dolayı üzüntüye bırakır. Görev bitince Yakup Kadri, söz konusu kitabı bastırmak üzere İstanbul'a gönderilir. Bu dönemde aylarca Ankara'dan bir haber alamayan Yakup Kadri oldukça endişelenir. Ne var ki bir gün Büyük Taarruz'un başladığını ve Yunan ordularının İzmir'e doğru kaçtığını haber alır. Yakup Kadri, kısa bir zaman sonra Mustafa Kemal ve İsmet Paşalar ile İzmir'de buluşur. Mustafa Kemal, Yakup Kadri'ye Milli Mücadelemizin bu safhası kapanmıştır, şimdi ikinci safhasını açmamız lazım geliyor. diyerek yeni ve modern bir Türkiye'nin işaretini verir. Milli Mücadele hakkındaki yazılar arasında Yakup Kadri'nin kitaplarının ayrı bir yeri vardır. Bizzat o günleri yaşamış ve mücadelenin yazarlığını yapma görevini üstlenmiş bu muharrir, üst düzey yetkililerle görüşme fırsatı elde ederek mücadeleyi hem halk hem de hükümet açısından açıklayabilmiştir. Ayrıca o, Milli Mücadele'nin hem Avrupa'dan hem İstanbul'dan hem de Anadolu'dan nasıl göründüğünü aktarabilmiştir. Kitapta yer alan bazı anekdotlar oldukça ilginçtir ev kayde değerdir. Falih Rıfkı Atay'ın Çankaya adlı kitabında yaptığı gibi Yakup Kadri de bu kitabında Mustafa Kemal Atatürk'ü büyük bir komutan ve siyasetçi olması yanında bir de insani yönüyle yansıtmaya çalışmıştır ki bu konuda anlatılanlar, bence kitabın en güzel bölümlerinin başında gelir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/vazgectim", "text": "Ankara'da tanıştığı neşeli ve çılgın Koray; çocukluğundan yanında taşıdığı, içinden bırakamadığı Mehmet ve Werthervari bir aşkın kahramanı Feza, \"Vazgeçtim\" kitabında teninize dokunacak yürek burkan bir haykırış! Çocukluğumuzdan veya yaşamımızdan çevremizde ve çoğunlukla yanı başımızda akan giden kişisel tarihimize yaşattığınız, yeşerttiğimiz ve öldürdüğümüz pek çok aşk için ''Vazgeçtim!'' Pek çok neden, iç içe geçmiş hayatlar ve pek çok başlangıçlar barındıran \"elveda\" fakat durdurulamayan geçip giden zamanın küçük bir mizaha konu olacak türden sürprizi... Aradığınız veya kaybettiğimiz samimi, çocukların sokaklara taştığı İstanbul'un sıcak bir semtinde aile dostluğunun içerisinden görüntüler sunarak başlıyor, kitap. Mehmet çocukluğunda yanında olan ve aile olarak iletişim kurdukları güçlü bir karakter olarak dikkat çekiyor. Feza'nın Ankara'ya gidip Koray'la tanışmasının ardından Koray'la evlilik ve diğer süreçler hızla devam ediyor. Okul bittikten sonra Mehmet Feza'ya olan ilgisini açıkladığında Feza Koray'ı çok sevdiğini söylüyor. Evleneceklerini ekliyor. Koray ilerleyen zamanlarda kanser tanısı konulup birkaç aya öleceğini öğrenince Feza'yı evlenmelerinden önce bırakıp gidiyor. Haber vermeden bir anda yok oluyor. Feza Mehmet'le evleniyor. Koray yanlış tanı konulunca Feza'nın yanına geri döner ve artık hiçbir şey bıraktığı gibi değildir. Vazgeçtim Koray'ı intihara sürükleyen Feza'nın içerisinde filizlenen büyüyen bir çınarın aniden yok oluşu ve ''Gitmek kaçmak mı?''gibi sorulara cevap arıyor. En güzel yıllarını paylaştığı bir insanla mutsuz olmaması için ölümü paylaşmamak adına bir karmaşa kendisine güçlü bir yer bulmuş! Feza Koray'ın ayrılışından sonra evlenmesi ölüm gerçeğini kabullenmesi Koray'da ki çaresizlikten daha fazla aşktan kaçmaya razı olmuşa benziyor. Evlilik gibi bir kavramın toplumsal beklenti ve gelecek için kaygılarının var olması Feza'nın Koray için yaşattığı pek çok duyguyu içerisinde öldürmesine neden oluyor. Feza Koray ve Mehmet duygu ve gerçeklik arasında ki insanın içerisinde ki bir soyut tablo gibi! Feza ve Koray'ın seçimiyse kaçmak ve kabullenmek çizgisinde yer alıyor. Yaşama ve sevginin bedelinin gerçekle duygular arasında bir bütün olduğu da fark edilmesi gereken bir diğer kanı. Genç dönemlerinde verdiği mücadeleyi Koray, yaşamak veya Feza ile evlenmek için mücadele vereceği zaman umudu ve nedenlerinin güçsüzleştiğini kabul etmek gerekli. Koray'ın dönüşüyse başka bir çaresizlik dramı ve neden Feza? Vazgeçmek ve tekrar bir umudun içinde filizlenmesi yaşamın bitişinden sonra ufku görmesine neden oluyor. Ama artık çok geç! Koray büyük ölçüde kurgu ve akışın yönünü belirliyor. Bu kitabı okuduğunuzda çocukluğunda Mehmet'in kızları olarak görülmüş bir aile başka bir deyişle Mehmet'in ailesini kendi ailesi gibi gören bir Feza'nın çocukluğun izlenimi oluşturuluyor. Kahraman Tazeoğlu id-ego-süper ego çatışmalarını dert edinmiş midir, bilemiyoruz!? Dert edinmese de kitapta gözlemlemek mümkün. Koray'ın çılgın, durdurulamaz enerji ve mizahi, Koray kaybolur kaybolmaz Feza'nın, herkesten tanıyı gizleyerek toplumsal olarak \"uygun damat\" Mehmet'le evlenmesi sonrasında Koray'ın evlendiklerini duyar duymaz intihar etmesi bir dizi büyük resmin parçaları olarak karşımıza çıkıyor. Kahraman Tazeoğlu kendi tarzını oluşturmuş ve edebiyatımıza kendi mirasını bırakmış son dönemlere damga vuran bir isim olarak damgasını vuruyor. Samimi, şiir içeren ve okuyucuyu sarsan bir üslubun olduğu yadsınamaz bir gerçek. Gerçekle kurgu arasında Almanya ve teknolojik yaşın giderek daha küçük yaşlara kadar kullanımın kolaylaşması gibi pek çok değere yer veren güçlü bir kalem! Hepimiz, sırtımızda ve elbisemizin altında, gözlerimizin içinde bir müstakbel ölü gezdirmiyor muyduk? Yazan: Şeyhzade Bilgin Vazgeçtim Konusu Romantik kitapların en iyi isimlerinden bir tanesi olan Kahraman Tazeoğlu Vazgeçtim kitabı ile yine sevenlerin kalplerine seslenmeye devam ediyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ve-daglar-yankilandi", "text": "Abdullah ve Peri fakir bir ailenin çocuklarıydı fakat birbirlerine çok bağlı oldukları için çok mutluydular. Peri'nin annesi onu doğururken kay kaybından ölmüştü. Bunun üzerine babası yeniden evlenir ve bu evlilik ile çocukların hayatı da tamamen değişir. Karısının kardeşi zengin bir çiftin yanında çalışır ve çiftin çocukları olmaz. Peri'yi aile bu zengin çifte evlatlık olarak verir. Abdullah Peri'den ayrılmamak için çok çabalar fakat daha 8 yaşında olduğu için elinden bir şey gelmez. Peri'nin ailesini tamamen unutması için ailesi ile görüşmesi kesin olarak yasaklanır. Dahası dayısının da akraba izi yasaklanır ve dayı onun için bir hizmetkardan başkası değildir artık. Peri bir süre sonra yeni babasının hastalanması ile annesi ile birlikte Paris'e gider. Yeni ailesi Peri ile pek ilgilenmez ve Peri zamanının büyük bir kısmını dersleri ve öğretmenleri ile geçirir. Zamanla geçmişine dair her şey böylelikle silinir. Peri artık büyüyüp genç bir kız olduğunda annesini bir kazada kaybeder. Onun eşyaları arasında dolanırken annesine ait bir sağlık raporu dikkatini çeker. Annesi bir hastalık nedeni ile rahmini aldırmıştır. Bunun anlamı Peri'nin evlatlık olduğudur. Peri bunu öğrenince bir şok geçirir ve geçmişini araştırmak ister fakat bu sırada hamile olduğunu öğrenir. Bunun üzerine olanlarını erteler fakat zamanla çocuklar nedeni ile geçmişini araştırmaya fırsatı olmaz. Peri bir gün bir telefon alır ve hizmetkar olarak bildiği Nebi dayısının öldüğünü öğrenir. Ölmeden önce ona bir mektup bırakmıştır. Peri mektubu okuduğunda tüm gerçekleri öğrenir. Abdullah adında bir abisinin olduğunu öğrenir ve onu bulmak için bir zamanlar yaşadığı kasabaya geri döner. Abdullah sürekli Peri'yi aramıştır fakat bulamamıştır. Daha sonra evlenmiş ve bir kızı olmuştur. Kızının adını da Peri koymuştur. Peri abisini bulduğunda Abdullah çok hastadır ve gelenleri tanıyamayacak durumdadır. Abdullah'ın durumu daha da kötüye gidince onu bir huzur evine yerleştirirler. Eşyalarını karıştırırken de Abdullah'ın kardeşine bıraktığı notu bulurlar. Notta Abdullah'ın yıllardır içini yakan kardeşinin eksikliğinin acısı vardır. Ve Dağlar Yankılandı Konusu Afganistan kökenli Amerikalı ünlü yazar Khaled Hosseini'nin merakla beklenen son romanı Ve Dağlar Yankılandı sonunda meraklı okuyucular ile buluşuyor. Uçurtma Avcısı ile bir anda tüm dünyanın tanıdığı bir yazar haline gelen ünlü yazar Bin Muhteşem Güneş romanı ile de başarısını devam ettirmişti. Şimdi yeni romanı Ve Dağlar Yankılandı ile yine adından oldukça söz ettirmeye hazırlanıyor. Khaled Hosseini yeni romanında Abdullah ile Peri'nin hikayesini anlatıyor. Annesiz olan iki çocuk kardeş olan Abdullah ve Peri için hayat tamamen birbirlerinden ibarettir. Babası ise çocuklarına daha iyi bir hayat sunabilmek için amansız bir yolculuğa koyulmuştur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/ve-degirmen-donerdi-lutfen-dokunmayin", "text": "Sevgi, Prut Savaşı ve ardından imzalanan antlaşmada Baltacı Mehmet Paşa ve Rus Çariçesi I. Katerina'nın etkisi üzerine yazmayı planladığı doktora tezini araştırmak üzere sık sık Topkapı Sarayı Müzesi Yazma Eserler Kütüphanesine gitmektedir. Cuma namazı çıkışında bu konuda ona yardım etmeyi üstüne alan babasının arkadaşı İbnülhasip Mehmet Nesip Bey'i beklerken müzede, kendini Katerina'nın ruhu sanan geçkin bir Amerikalı, emekli bahriye subayı olan bir Fransız, genç bir İtalyan kızı ve bir Alman gencinden oluşan kafileyi gezdiren turist rehberi Oktay'la sohbete başlar. O esnada müzenin müdürü olan arkadaşını ziyarete gelmiş olan eski eniştesi emekli hariciyeci Ekmel Bey de oradadır. Nesip Bey dönüşte, gözünün hiç tutmadığı ve biraz da kıskandığı Oktay'la konuştuğunu gördüğü Sevgi'yi sürüklercesine kütüphaneye götürür. Ona, büyük atası Tarihçi Halepli Mustafa Naima Efendi başta olmak üzere Ahmet Cevdet Paşa'nın, Mehmet Raşid Efendi'nin, Yeniçeri Katibi Hasan'ın yazdıklarından hareketle görüşlerini aktarır. Nesip Bey'e göre Baltacı, aklı fikri parada olan, şehvet düşkünü bir uğursuzdur. Osmanlı Devleti'nin üstünlüğünde ilerleyen savaşın aniden bir antlaşmayla sonuçlanmasına neden olan da bu karakteridir. Baltacı'nın, barış karşılığında, Büyük Pedro'nun sevgilisi Katerina'yla bir gece geçirmesi ve bütün Rus ordugahından toplanan para ve mücevherleri alması fikri Sevgi'ye inandırıcı gelmeyince Nesip Bey olayı canlandırmaya başlar. Nesip Bey'in son sözlerine yetişen Ekmel Bey, bu bilgilerin eksik ve yanlış olduğunu ona sürer. Dimitri Kandemir'i referans alarak tedbirli ve mantıksal bir asker olan Baltacı'nın, uzun bir savaş neticesinde yorgun düşen orduyu tekrar savaşa sokmanın ülke açısından iyi sonuçlar doğurmayacağını görerek önerilen barış şartlarının Osmanlı açısından yararlı olacağını düşünüp barış yaptığını söyler. Ekmel Bey ve antitezini kendisine bir hakaret olarak gören Nesip Bey arasındaki tartışmayla birinci perde sona erer. Bir başka gün Sevgi yine çalışmak için aynı kütüphaneye gelmiştir. Oktay da izinli olduğu halde genç kadını tavlamak için oradadır. Ona göre Nesip Bey'in de Ekmel Bey'in de savundukları yanlıştır. Dünya tarihinin en esrarlı olaylarından biri olarak görülen Prut Antlaşması'nın arka yüzünü anlamak için Baltacı'nın, III. Ahmed'in annesi Gülnuş Sultan'a ve Midilli'de sürgündeyken çocuklarına yazdığı mektuplarını okumak gereklidir. Oktay'a göre Baltacı, yumuşak huylu, veziriazamlık mührünü sırf imparatorluğun çıkarı için üzerine alan barışçıl bir adamdır. Babasını bilmemesi sebebiyle kaderdaşı olarak gördüğü Katerina'nın ziyaretiyle bitmek bilmeyen horoz dövüşünü sonlandırmanın uygun olduğuna karar vermiş ve antlaşmayı imzalamıştır. Oktay'ın bu bakış açısı Sevgi'yi kendine çeker. Bu arada Nesip Bey ve Ekmel Bey içeri girerler ve iki genci birbirine sarılmış şekilde bulunca bozulurlar. Ama en büyük bozgunu Sevgi'nin tezini Baltacı'nın kendisi açısından anlatacağını öğrenince yaşarlar. Oktay'ın sözünü ettiği Midilli mektupları belki gerçek değildir ama zaten tarihte tek gerçek yoktur. Tarihçiler olayları kendi şartları altında bir prizmadan geçirerek yorumlar. Baltacı da mezarından kalkıp gelse üç farklı Baltacı yorumundan sonra kendi gerçekliğini sorgulayacaktır. Taner, üç farklı kuşağın bakış açısıyla üç farklı kaynak göstererek anlattığı iki perdeden oluşan Lütfen Dokunmayın'da oyun içinde oyun tekniğini ve tarihselleştirmeyi oldukça başarılı bir şekilde uygulanmıştır. Bu sayede de tekil ve anlık bir tarihsel gerçeğin birden fazla söylemle kurgulanabilmesinin tarih biliminin ve tarihsel algının kaçınılmaz bir cilvesi olduğunu gözler önüne sermiştir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/veba-geceleri", "text": "Pakize Sultan ve eşi Doktor Nuri Çin de olan veba salgınında Müslümanlar ile konuşmak ve onları karantinaya ikna etmek için Çin'e doğru yola çıkmışlardır. Aziziye gemisinde mutlu mesut ilerlemektedirler. Pakize Sultan, padişah 5. Murat'ın en küçük kızıdır. Babası tahttan indirildikten sonra bir saraya evlatlarıyla birlikte Abdülhamid Han tarafından kapatılmışlar ve evlilik çağına kadar o sarayda yaşamışlardır. Evlilik çağlarına gelince ablaları ve kendisine kendi yanına gelmeyi teklif eder Abdülhamid han. Ablaları kabul etse de Pakize Sultan anne ve babasından ayrılmak istemeyerek bu teklifi reddetmiştir. Ancak amcası Abdülhamid Han kendisiyle Doktor Nuri'yi tanıştırmış ve evliliklerine vesile olmuştur. Şimdi de Çin'e doğru yol almaktadırlar. Gemi de eczacı ve aynı zamanda karantinadan iyi anlayan Bonkowski Paşa ve onun yardımcısı Doktor İlias'ı görürler. Bonkowski Paşa ile konuştuklarında Minger adasında veba salgınından şüphelendiğildiği bilgisini alırlar. Bonkowski Paşa ve yardımcısı Doktor İlias'ı Minger adasına bıraktıktan sonra gemi Çin yolculuğuna devam etmiştir. Kendilerinin yanına koruma amaçlı bir Osmanlı askeri olan Kamil, Pakize Sultan ve eşi Doktor Nuri'nin yanındadır. Sabah uyandıklarında Bonkowski Paşa'nın öldürüldüğünü ve veba salgını olduğunun kanıtlandığına dair Abdülhamid Han dan bir mektup alırlar. Abdülhamid Han onların derhal Minger adasına gitmelerini istemektedir. Ada'nın valisi olan Sami Paşa, Bonkowski Paşa'nın katili olarak bir tekke şeyhi olan Şeyh Hamdullahın üvey kardeşi olan Ramiz'i tutuklamıştır. Ancak Osmanlı'dan gelen bir telgrafla Ramiz'in idam kararı ertelenmiştir. Salgın gittikçe daha çok yayılmakta, halk karantina kurallarına uymamaktadır. Minger halkının çoğu yurt dışına kaçmak için gemilere binmeye çalışır. Salgının kendi ülkelerine yayılmasını engellemek için Osmanlı'nın Mahmudiye isimli savaş gemisiyle birlikte iki ülkenin daha gemisi adayı abluka altına almış ada'ya giriş çıkışlar böylece yasaklanmıştır. Vali Sami Paşa, Osmanlı'dan gelen telgraflar yüzünden karantina'yı tam olarak yönetemediğini düşünmektedir. Karantina Neferlerinin başına getirilen komutan Kamil, Ramiz'in eski sevgilisi olan Zeynep ile aşık olarak evlenmiş ve görevini yerine getirmeye çalışmaktadır. Kamil, bir sabah uyandığında vali daha rahat yürütebilsin diye postaneyi basarak, telgraf geliş gidişlerini durdurmuştur. Böylece artık Osmanlı onlara emir veremez bir hale gelmiştir. Ancak yine de karantina kurallarına uymayan halk yüzünden salgın hızı durdurulamamıyordur. Bunlara sinirlenen Osmanlı hükümeti Vali Sami Paşa'yı başka bir vilayete vali olarak atamış, yerine de başka bir vali atamıştır. Ancak Sami Paşa'nın buradan gitmeye niyeti yoktur. Bir umut belki Abdülhamid Han kararında döner diye beklerken yeni Vali'nin adaya geldiği haberi duyulur. Sami Paşa onları karantinaya alıp bekletirken hem Şeyh Hamdullah hem de papaz efendiden birlikte karantina vaazı vermeleri için toplattırır. Bu sırada Ramiz, yeni valiyi kaçırır ve vilayet binasını basar. Vali'nin adamları ile Ramiz ve adamları arasında çatışma çıkar. Ramiz ve adamları orada tutuklanarak idama mahkum edilir. Komutan Kamil, yeni bir bayrak alarak eline bağımsızlıklarını ilan eder. Ve artık Osmanlıya bağlı bir ada olmadıklarını söyler. Çatışma sırasında gönderilen yeni vali öldürülmüştür. Kamil, Cumhurreisi olmuştur ve yeni bir devlet gibi hareket etmeye başlamışlardır. Bir zaman sonra eşi Zeynep hamile haliyle veba'ya tutulur. Veba Zeynep'ten de Cumhurreisi Kamil'e geçmiş bir hafta arayla ikisi de vefat etmiştir. Onlar vefat ettikten sonra hapishane de isyan çıkmış ve Şeyh Hamdullah ve adamları yönetimi ele geçirmiştir. Karantinayı tamamen kaldırmışlar, 2 ay boyunca hüküm sürmüşlerdir. 2 ay da her gün 50'yi aşkın ölü vermişler ve veba gittikçe daha hızlı yayılmaya başlamıştır. Doktor Nuri ve Pakize Sultan odalarında hapsolarak kalmıştır. Vali Sami Paşa idam edilmiştir. Şeyh Hamdullah vebaya tutulunca 2 gün içerisinde ölür ve şeyh Hamdullah'ın adamları yönetimi Pakize Sultan ve Doktor Nuri'ye bırakırlar. Tamamen sokağa çıkma yasağı ilan eden Doktor Nuri, birkaç doktor ve Mazhar Efendi ile birlikte sokağa çıkma yasağını çok iyi uygulamış bu yasak etkisini gösterdikten bir süre sonra salgın durmuş, her şey eskiye dönmeye başlamıştır. O zamanlar kraliçe ilan edilen Pakize Sultan ve eşi Doktor Nuri, Mazhar Efendi tarafından bir zaman sonra adadan Çin'e gönderilirler. Bu bir tür hem Osmanlı hem de Minger adası tarafından verilen bir sürgün durumudur. Çin de tam 25 yıl kalan çift ardından Londra gibi Ülkelere gitmişlerdir. Kitabın sonunda ise şimdiki Minger adasını Pakize Sultan'ın torununun gözüyle anlatılmaktadır. Değerlendirme: Kitabımız bir veba salgınını, uygulanamayan karantinayı, bir adanın hürriyetine kavuşmasını anlatmaktadır. Çok sürükleyici ve etkileyici bir romandır. Şu an yaşadığımız karantina şartlarını düşündüğümüz de o zaman olan insanları çok daha iyi anlayabiliyoruz. Minger adası hayali bir şehir de olsa okurken oraları gidip gezme isteği uyandırıyor insan da. Ne kadar kurgu da olsa benim için gitmeyi çok istediğim bir Minger adası var. yine bir orhan pamuk harikası. özetiniz de yine çok güzel olmuş. emeğinize sağlık 05-06-2021 19:50 okumak için tam zamanı diyebileceğimiz bir roman hazır pandemi de var osmanlıda pandemiyi anlatmış konuyu da harika ele almış insan okurken ister istemez günümüz için karşılaştırıyor orhan pamukun okuması en keyifli romanlarından bir tanesi tavsiye ederim 01-04-2022 19:11 pdf ya da epub ekleseniz tam olacak 06-05-2022 18:07 bir orhan pamuk eserini beğeneceğim pek aklıma gelmezdi ama bana göre harika bir roman olmuş çok beğendim 04-08-2022 17:28 çok güzel bir roman orhan pamuk çok eleştiriliyor ama adam iyi yazar bunu kabullenin artık önce bir kitaplarını okumayı deneyin 14-10-2022 00:11 sıkıcı bir roman yarıda bıraktım okumadım 14-12-2022 20:26 orhan pamukun en güzel eserlerinden bir tanesi mutlaka okuyun"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/venedik-taciri", "text": "Antonia, Venedikli bir tüccardır. Bütün gemileri açık denizde dolaşmakta ve nakit sıkıntısı yaşamaktadır. Antonia'nın çok yakın arkadaşı Bassonio'nun da parayı ihtiyacı olur ve Antonia'dan borç ister. Hem nakit sıkıntısı olan hem de arkadaşını geri çevirmek istemeyen Antonia, Shylock'tan borç ister. Shylock, sözleşmenin sonuna bir şart koydurur, eğer borç zamanında ödenmezse Antonia'nın kalbine yakın bir kısmında et parçası koparılacaktır. Portia, zengin bir varistir ve babasının nasihati üzerine doğru kutuyu bulan adam ile evlenecektir. Bassonio, doğru kutu olan kurşun kutuyu bulur ve Portia ile evlenmeye hak kazanır. Antonia'nın borcunu ödeyemediği ve yargılanmak üzere olduğu haberi Bassonio'ya ulaşır. Bassonio, karısının da iznini alarak arkadaşının borcunu ödemek için yola koyulur. Yahudi tüccar Shylock, kızını kaçıran Hristiyan'a olan nefretini adeta Hristiyan olan Antonia'dan çıkarmak ister. Teklif edilen üç katı parayı kabul etmez ve etinden bir parça istediğini söyler. Davaya bakan hakim bir damla Hristiyan kanı yere akamaması koşuluyla istediğini alabileceğini söyler. Shylock, üç katı paraya razı olduğunu söylese de hakim, bir Hristiyan'ın canına kast ettiği için öldükten sonra mal varlığına el konulacağını söyler. Kaderi ise Antonia'nın eline bırakılır. Antonia ise Hristiyan olması koşuluyla onu bağışlayabileceğini söyler. Hakim oyununu oynayan genç kadın Portia'dan başkası değildir. Portia, hem Antonia'nın hayatını kurtarmış hem kötü tüccara bir ders vermiş hem de tüccarın zavallı kızı ve sevgilisine tüccar öldükten sonra mallarını alabileceklerini garantilemiştir. Theseus ve Hippolyta'nın düğün töreni hazırlıkları ülkeyi adeta ayağa kaldırmıştır. Hermia, güzeller güzeli bir genç kızdır ve Lysander'e aşıktır. Demetrius da Hermia'ya aşıktır üstelik Hermia'nın babası Egeus, damat olarak Demetrius'u istemektedir. Hermia ve Lysander çareyi kaçmakta bulurlar. Helena ise Demetrius'a deliler gibi aşıktır. Hermia ve Helena yakın arkadaş olduklarından Hermia planlarını Helena'ya anlatır. Helena, Demetrius'tan gelen bir teşekküre muhtaç olduğundan kaçma planlarını Demetrius'a anlatır. Hermia ve Lysander, ormanın derinliklerinde kaybolurken Demetrius onların peşine Helena da Demetrius'un peşine düşer. Peri Puck, yeni bir iksir üzerinde çalışmaktadır ve ormanda Hermia ve Lysander uyurken onlara rastlar. Lysander, Hermia'ya sırtını dönmüştür. Peri Puck, bu durumu kızı reddettiği şeklinde yorumlar ve Lysander'in gözlerine iksiri sürer. İksir sürülen kişi gözünü açtığında ilk gördüğü kişiye aşık olacaktır. Şansa bak ki ikiliyi ormanda bulan Helena olur. Gözlerini açan Lysander, Helena'ya aşkını itiraf eder. Zavallı Hermia olanlara bir türlü anlam veremez. Periler kralı Oberon, Puck'a her şeyi düzeltmesini söyler. Puck, Demetrius'un gözlerine de iksiri sürer ve Demetrius da Helena'ya aşık uyanır. Helena ise bu olanlara inanmaz ve kendisiyle alay edildiğini düşünür. Demetrius ve Lysander, dövüşmeye karar verir. Oberon, Puck'a ormana bir sis perdesi indirmesini söyler. Hepsi uyandığında her şey eskiye dönmüştür. Tek farklı olan Demetrius'un Hermia'ya değil Helena'ya aşık olmasıdır. Milano dükü Prospero ve kızı Miranda sihirli bir adada yaşamaktadır. Adada bir de Ariel adlı bir peri ve onun oğlu Kaliban ile paylaşmaktadır. Prospero'nun kardeşi Antonia ve Alonso, Prospero'nun tahtını elinden almıştır. Ariel, havayı da kontrol edebilmektedir. Prospero, Alonso ve kardeşi Sebastian'ın deniz yolculuğuna çıkacağını duyurur. Ariel'den bir hava olayı yaratmasını kimsenin canına kastetmeden herkesi korkutmasını emreder. Ariel hem kendisi hem de oğlu için özgürlük istemektedir. Prospero ise bu intikamı almadan onu azletmeyeceğini söyler. Alonso'nun oğlu Ferdinand fırtına sırasında denize düşer ve Prospero ve Miranda'nın yaşadığı adaya sığınır. Sonunda Prospero, Napoli Kralı ve kardeşi Antonio ile uzlaşır. Ferdinand ve Miranda evlenir. Ariel ve oğlu Kaliban ise özgürlüğüne kavuşur. Değerlendirme İnsan doğasındaki her türlü duygu ve çatışmayı eserlerinde yansıtmayı başarmış, sözcükler ve imgelerle işlemiştir. Bu kitapta yer alan üç eser komedi, intikam ve romantik trajedi türündedir. Eserlerinde bol bol ironi mevcuttur ve insan ilişkilerinden doğan çatışmalar eserlere konu olmuştur. Mitolojiden de oldukça fazla esinlenen hatta mitolojinin sahneye uyarlamasını yapmıştır, Shakespeare. Üç eser de evlilikle son bulmaktadır. Bu da bize yazarın dönemin beklentilerini karşılamayı amaçladığını işaret etmektedir. Yarattığı eserler ile hala tartışılan Shakespeare'n eserleri incelenmeye değer olarak görülmekte ve popülerliğini günümüzde de korumaktadır. Sade ve akıcı bir çeviriye sahip olan bu kitap da yazarın üç eserini içermektedir. Venedikli bir tacir olan Antonio, en yakın arkadaşı Bassanio'yu sevgilisi Portia ile buluşturabilmek için Yahudi bir tüccar olan Shylock'tan üç bin duka borç alır. Bu durum Bassanio'nun Antonio için ne kadar değerli olduğunu kanıtlamaktadır, zira Antonio Shylock'tan hiç hoşlanmaz. Hatta geçmişte ona hakaretler yağdırmıştır. Ancak en yakın arkadaşı Bassanio için yapamayacağı şey yoktur. Bu durumu fırsat bilen Shylock borç vermeyi kabul eder ancak bir şartı vardır. İmzalanacak olan senedin sonuna bir madde ekleyecektir. Eğer alınan borç zamanında geri ödenmezse, Shylock Antonio'nun vücudundan yarım kilo et alacaktır. Bütün gemileri açık denizlerde dolaşmakta olan Venedikli tüccar Antonio, gemilerinden gelecek olan paraya güvendiği için şartı kabul eder ve senedi imzalar. Günler hızla geçmekte ve paranın ödeneceği gün gittikçe yaklaşmaktadır. Ancak Antonio gemilerinden güzel haberler beklerken, gemilerinin hepsi tek tek batar. Bu sırada da Shylock'un kızı Jessica, Lorenzo'ya aşık olur ve onunla kaçarak Hristiyan olur. Kızının kaçmasının da gerginliğini yaşamakta olan Shylock, Antonio'ya sarmaya başlar ve onu mahkemeye verir. Ödeme günü gelmesine rağmen ödeme yapılmadığını belirten Shylock, hakkı olanı istediğini ve senetteki son maddenin uygulanması gerektiğini söyler durur. Shylock haklı olduğunu ve Antonio'nun etinden yarım kilo alacağını düşünür ancak hesaba katamayacağı bir şey vardır. Avukat, kılık değiştirerek mahkemeye gelen Bassanio'nun sevgilisi Portia'dır. Portia Shylock'a haklı olduğunu ve eti alabileceğini söyler. Ancak senette yazan maddede Antonio'nun yarım kilo etinin alınacağı yazmaktadır, kanının akıtılacağı değil. Bu durumda Shylock'un Antonio'nun kanını akıtmadan etini alması gerekmektedir. Kan aktığı takdirde, bir Hristiyanın canına kastetmesinden dolayı Shylock'un bütün mal varlığına el koyulacaktır. Kan akıtmadan et alamayacağının farkında olan Shylock, isteğinden vazgeçmek zorunda kalır. Ancak bu sefer de dolaylı olarak bir Hristiyan'ın canına kastetmiş olmaktan ceza alır ve bütün mal varlığına el koyulur. Canını bağışlayıp bağışlamama kararı ise Antonio'ya bırakılır. Antonio Shylock'un canını Hristiyan olması şartıyla bağışlar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/veronika-olmek-istiyor", "text": "Veronika ölmek istiyor, Brezilyalı ünlü yazar Paulo Coelho tarafından 1998 yılında kaleme alınmıştır. Yazarın diğer bir kitabı Simyacı kadar bilinmese de en az onun kadar okunması gereken bir eserdir. Yazar Paulo Coelho bu eserini yazarken kendi hayatından ve deneyimlerinden esinlenmiştir. Paulo Coelho gençken anne ve babası tarafından üç kez akıl hastanesine gönderilmiştir. Aylarca hastanede kalmış, sakinleştiriciler ve elektroşok verilerek tedavi edilmeye çalışılmıştır. Veronika görünüşte mutlu bir hayata sahiptir. Gençtir ve güzeldir. İstediği her şeye sahiptir. Ama ne kadar denerse denesin mutlu değildir. Hayatının maratonluğundan bıkar. Bu yüzden intihar etmeye karar verir. Sabırla biriktirdiği uyku haplarını içer ve sonsuza dek uyumayı bekler. Ne yazık ki bu o kadar kolay olmaz. Gözlerini akıl hastanesinde açar. Ölmediği yetmezmiş gibi bir de deli damgası yiyerek akıl hastanesin yatmıştır. Hastanede ona istemediği bir hayatı yeniden vermeleri onu deli gibi öfkelendirir ve kendini yeniden öldürme planları kurmaya başlar. Ama doktorunun ona verdiği haberle buna gerek kalmaz. İçtiği haplar kalbine onarılması imkansız hasarlar vermiş ve bunun sonucunda 5 gün eğer birazcık şansı varsa da 1 hafta ömrü kalmış olduğunu öğrenir. Veronika bunu öğrendiğinde kalan ömrünü olabildiğince kısaltmak ister ve intihar etmek için planlar kurar. İlk etapta yeniden ilaç içecek eğer ilaç bulamazsa da hastanenin çatı katından aşağı atlayacaktır. Hastanedeki ilk gecesinde Zedka adında bir depresyon hastasıyla tanışır. Zedka her ne kadar akıl hastanesinde yatan bir deli olsada ona akıl hocalığı yapar ve yaşamla ilgili ona öğütlerde bulunur. Zedka'dan ona ilaç bulmasını ister. Zedka bunu yapamayacağını ama kardeşlik çemberi adlı grubun ona bu konuda yardım edebileceğini söyler. Her ne kadar Veronika böyle bir grubun var olmadığını Zedka'nın uydurduğunu düşünse de şansını denemek ister. Onlarla konuşmak için yanlarına gittiğinde alaylara maruz kalır ve oradan uzaklaşır. Ama daha sonrasında deli olduğu ve kimsenin onu yargılamayacağı aklına gelince hızla geri dönerek Mari isimli liderlerine tokat atar. Ama daha sonrasında bu yaptığına pişman olur. İçindeki yaşama arzusunu uyandırmaya korkar ve kendisine kızar. Bu yüzden herkesten uzak durmaya kimseyle iletişim kurmamaya dikkat eder. Günlerini olabildiğince tek düze yaşar, öleceği güne hazırlanır. Bu sırada Zedka'yla oyunlar oynamaya, yürüyüşler yapmaya devam eder. Bir gün Zedka'yla yürüyüş yaparken hemşire gelerek Zedka'nın tedavi zamanının geldiğini söyler. Veronika hemşirenin karşı çıkmasına rağmen onlarla gitmekte direnir ve sonunda hemşire pes eder. Zedka'nın altmışlı yıllardan kalma bu tedavi sonrası yapay bi komaya girmesi Veronikayi korkutur ve endişelendirir. Zedka'nın sağlam bir şekilde uyandığını görünce rahatlar. Gece Veronika piyano çalmak ister ve hiç bir şekilde uyuyamaz. Çoktan intihar ettiği için pişman olmuştur. Yeniden yaşama arzusuyla dolmuştur ama ne yazık ki zamanı az kalmıştır. Bu yüzden kendine delice nefret besler. Salonda bulunan piyanonun yanına gider ve çalmaya başlar. Kısa bir süre sonra Eduard isimli şizofren hastası genç salona girerek onu dinlemeye başlar. Veronika bu gençten korkmaz aksine ona gülümser ve gençte aynı şekilde ona karşılık verir. Ertesi gün Eduard'e yeniden piyano çalar. Veronika Mari ile konuşur ve Mari asıl benliğini bulmasını, utanmasına gerek olmadığını ona söyler. O gece Eduard'e piyano çalarken engellenemez bir çoşkuyla kendinden geçer ve o andan sonra yaşamı ne kadar sevdiğini fark eder. O geceden sonra Eduard'in kıza dair fikirleri değişir. Ona bağlanmaya başlar. Ertesi gün Eduard'in hastaneden gitmek istemesi üzerine ona elektroşok verilir. Veronika yanında bulunur ve bütün gece yanından ayrılmaz. Gece yarısı Zedka yanına gelerek artık iyileştiğini, buradan çıkıp kocasının yanına döneceğini söyler. Veronika'nın hikayesinden etkilenen Mari'de Vilette'n çıkmaya karar verir. Hayatın güzelliklerinin ve Eduard duyduğu aşkın farkına varan Veronika da hastaneden çıkmak ister. Ne yazık ki Dr. İgor buna izin vermez. O da son çaren olarak Eduard ile kaçar ve ömrünün son gününü doyasıya yaşamaya çalışır. Gittikleri pahalı restorandan kovulduktan sonra sokakta gezerler ve sonunda uykuya dalarlar. Sabah uyandıklarında Veronika hala hayattadır ve bu mucizenin tadını çıkartırlar. Veronika Ölmek İstiyor, okurken gerçekten etkilendiğim bir romandı. İnsanın yaşadığı toplumu, seçimlerini, asıl benliklerini sorgulamasını sağlıyor. Üstelik kısa olması ve sıkmaması okunmasını kolaylaştırıyor. Bence en kısa sürede okumanız gereken bir kitap. Yazan: Zerda Nur Zeybek Veronika Ölmek İstiyor Konusu Veronika Ölmek İstiyor, Paulo Coelho'nun diğer romanlarından farklı bir tarzda yazdığı romanıdır. Veronika adlı genç bir bayanın yaşam isteğini elde edişini anlatır. Veronika genç, güzel, sağlıklı, ailesi tarafından sevilen ve gittiği yerlerde ilgi gören bir bayandır. Fakat gelgelelim hayatından memnun değildir ve bir gün bunu kendisine de itiraf etmek zorunda kalır. Çevresini saran kendisine hayran kalabalığın içinde bile kendisini yalnız hisseden Veronika, bir akşam Slovenya'nın Ljubljana kentindeki evinde intihar etmeye karar verir. Banyo yapar, dişlerini fırçalar, en güzel geceliğini giyer ve yatağına uzanır. Beş kutu uyku ilacını -belki kendine karar vermek için biraz zaman tanımak amacıyla- tek tek yutar. Ölümünü beklerken eline geçirdiği bir derginin ilk sayfasını okumaya başlar. Yazının ilk cümlesi \"Slovenya nerededir?\" dir. Veronika buna çok sinirlenmiştir. Bir kağıt ve bir kalem alarak intihar sebebinin dergideki yazının ilk cümlesi olduğunu not etmiştir. İntiharına ufak bir gizem katmak istemiştir belki de. Uzun bir süre bilincinin kapanmasını bekler fakat ölüm bir türlü gelememiştir. Sonunda yavaş yavaş bilincini yitirmeye başlar. Ölüm kesinlikle böyle bir şey olmalıdır. Veronika gözlerini açtığında kendini bir hastanede bulur. Kendisini yatağa bağlamışlardır. Ne olduğunu anlayamadan tekrar kendini kaybeder. Böylece uzun bir süre komada kalır. Uyandığında yine bir hastanededir, fakat bu kez Vilette Akıl Hastalıkları Hastanesi'ne kaldırılmıştır. Hastane başhekimi Dr. İgor Veronika'ya aldığı yüksek dozdaki uyku ilaçlarının kalbine büyük zarar verdiğini, en çok bir hafta içinde öleceğini söyler. Kötüsü, son bir haftasını hastanede deliler arasında geçirmek zorunda oluşudur. Bir gece Veronika kendisiyle aynı yatakhanede kalan Zedka adında bir kadınla tanışır. Başta deli olduğunu düşünür, fakat sonra anlar ki Zedka ve buradaki diğer birçok insan kendini akıllı sayan diğer birçok insandan daha akıllıdır. Zedka Veronika'ya son haftasını burada değil, dışarıda dilediğince geçirmesini söyler. Dışarıya çıkabilmek için de Vilette' te kendilerine Kardeşlik Çemberi diyen bir grup insandan birisinden yardım istemesini önerir. Ertesi gün, hastaların bahçede zorunlu hava almaları sırasında Zedka Veronika'ya Kardeşlik Çemberi'nin bir üyesi olan Mari'yi gösterir. Veronika düşünmeden kadının yanına gider ve onunla konuşmak ister. Fakat onlar Veronika ile dalga geçerler. Kız da oradan uzaklaşır. Veronika'nın gururu kırılmıştır. Fakat sonra deli olduğu aklına gelir. Utanmak, aşağılanmak gibi şeyleri hissetmek zorunda değildir; o delidir ve sonucunu düşünmeden ne isterse yapabilmelidir. Hem ne de olsa bir haftadan az bir ömrü kalmıştır, kaybedecek hiçbir şeyi yoktur. Veronika bu düşünceyle bahçeye geri döner ve kendisiyle dalga geçip gülen yaşlı adama sağlam bir tokat savurur. Herkes donup kalmıştır. Vilette' te yaşamının son günlerini Zedka ile beraber geçiren Veronika, yavaş yavaş yaşama isteği duymaya başlasa da kendini tutmaya çalışmaktadır. Bir gece ayın yeni ay evresinde gökyüzünde belirdiğini gören Veronika çok keyiflenir ve çocukluğunda çalmayı çok sevdiği piyanonun başına geçer. Gecenin bu saatinde piyano çalmak uygunsuzdur belki ama istediği şeyleri anında yapmak için çok az vakti vardır. Piyano çalarken Eduardo adında kronik şizofreni hastası bir gencin kendisini izlediğini farkeder. Genç adam oldukça yakışıklıdır, aynı zamanda kıza duyduğu derin ilgi ve sevgi gözlerinden okunmaktadır. Veronika yeniden yaşam isteğiyle dolduğunu hissetmektedir. O gece Eduardo'nun karşısında kendini kısıtlamadan zevkin doruklarına ulaşır. Eduardo ile aralarındaki her neyse çok kuvvetlidir. Birbirlerine çoktan aşık olmuşlardır. Yaşamının son günü gelen Veronika, sabah uyandığında son gününü akıl hastanesinde geçirmek istememektedir ve dışarı çıkabilmek için Dr. İgor'dan izin ister lakin gerekli izni alamaz. Bunun üzerine Eduardo onu Vilette' ten kaçırır. Beraber kentin en pahalı restoranında yemek yerler, fakat delice davranışlarından dolayı para ödemeden oradan kovulurlar. Sonra da kentteki eski bir şatoya giden dik yokuşu tırmanmaya başlarlar. Yokuşu tırmanırken ise uykuları gelir ve beraber toprağın üzerinde uyuya kalırlar. Sabah uyandıklarında Veronika'nın ölmemiş olduğu gerçeği ile karşılaşırlar, aslında zaten ölmeyecektir de. Dr. İgor yeni keşfettiği vitriol zehrinin etkilerini Veronika üzerinde denediğinden Veronika'ya yalan söylemiştir. Bu yalan, başta Veronika ve Eduardo'ya, Mari'ye ve Zedka'ya yaşamlarını geri vermiştir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/veysel-cavus", "text": "Veysel Çavuş, Memduh Şevket Esendal'ın ilk hikayesidir. Bu hikaye kitabında da Veysel Çavuş ilk sırada yer almaktadır. Kitaba adını veren bu hikaye ana hatlarıyla şöyledir: Veysel Çavuş, hikaye anlatıcısının Trablus'tan tanıdığı bir askerdir. Savaştan döndüğünde ninesini ölmüş bulan Veysel Çavuş, çalışıp didinerek kendine bir iş kurar. Bir de tarla kiralar. Ardından komşu köylerden bir kızla evlenir. Ne yazık ki temmuzun sonlarında bir hasat zamanında asker silah altına çağırılır. Veysel Çavuş ise daha hasadını tamamlamamıştır bile. Hikaye anlatıcısı, bu az konuşan, çok iş yapan, mert, cesur, devletin kendisine ihtiyacı olduğu anda hiçbir hizmetten kaçınmayan bu fedakar askerle bir akşamüstü yolda karşılaşır. Ona orduya katılıp katılmayacağını sorar. Veysel Çavuş ise katılacağını söyler. Hikaye anlatıcısı, Veysel Çavuş'un çok zengin olmadığını, askere giderken geride bıraktığı genç hanımına pek de fazla bir miktarda para veremeyeceğini bildiği için, ona bir ihtiyacı olup olmadığını sorar. Veysel Çavuş, komşu namusunu korumak gerektiğini, genç hanımını hikaye anlatıcına emanet etmek istediğini söyler. Hikaye anlatıcısı da bunu kabul eder. Ertesi gün Veysel Çavuş askere uğurlanır. Neden sonra savaş Osmanlı Devleti lehine ilerlemeye başlar. Ne yazık ki hikaye anlatıcısı ile Veysel Çavuş'un eşi bu habere sevinemez; çünkü Veysel Çavuş'un şehit olduğu haberi gelmiştir. Günlerden bir gün hikaye anlatıcısı Edirne'de iken Veysel Çavuş'la aynı birlikte vazife yapan bir askerle karşılaşır ve onun şehadetini bu askerden dinler. Veysel Çavuş, bir orman içerisinde Bulgar çetelerini kovaladıkları bir sırada emrindeki adamlarla devriye gezerken yanağından vurulup oracıkta şehit düşmüştür. Onunla beraber şehit olan bir kişi daha vardır. Bu iki şehit, oraya gömülür. Kivi hikayesinde anlatıcının kardeşi şehirden bir at alır. Köy çocuğudur, ata ve eşeğe meraklıdır. Satın aldığı atı gelip heyecanla abisine ve arkadaşlarına gösterir. Bu ata bir isim düşünürler ve ona Kivi adını koymaya karar verirler. Ne var ki ertesi günü Kivi'nin, at arabasında iki kişiden fazla olması halinde yerinden kıpırdamadığını fark ederler. Hatta Kivi, yokuş çıkarken arabada hiç kimseyi istemez. Üstelik hızlı hızlı koşmaz da. O, sakin sakin yürüyen bir attır. Anlatıcının kardeşi Kivi'yi eğitmek için epey uğraşır. Bir gün gelir, anlatıcının kardeşi Selime ile evlenir. Gelin alayında Kivi de araba çeker. Tabi ki yine ağır ağır ilerlemektedir bu emektar at. Düğünden sonra anlatıcının kardeşi, Kivi'nin satılma zamanı geldiğini, zaten bu hayvanın pek bir işe yaramadığını, hazır alıcısı varken atın satılmasının gerektiğini söyler. Anlatıcı ise, bu emektar atın satılmasına karşı çıkar. Bir Genç Efendinin Defterinden adlı hikayede, uzun süren savaşlardan dolayı dört beş ev ile ilgilenmek zorunda kalan bir adamın, Güzide adındaki evli akrabasına ilgi duyması, bu ilgisinin de karşılıksız kalmaması anlatılmaktadır. Oldukça güzel ve akıcı bir üslupla yazılmış bu hikayede genç efendi ve Güzide, hiçbir zaman buluşamamışlardır. Her ne kadar Güzide genç efendiye gece yatak odasına gelmesi için fırsat sunmuşsa da genç efendi, gerek çekingenliğinden, gerekse komşuların dedikodusundan çekinerek bu fırsatı değerlendirememiştir. Bir Cinayet adlı hikaye, Kafkas cephesinde çarpışan bir askerin kıskançlıktan dolayı işlediği bir cinayeti konu almaktadır. Katil, bir doktordur ve cephede hummaya yakalandığı için iyileşmek üzere evine dönmüştür. Karısının bir avukatla ilişkisi olduğu düşüncesine kapılarak avukatı öldürür. Neden sonra mahkemede ortaya çıkan bir mektup, katilin pişmanlık duymasına neden olur. Sayı mı, Yazı mı? adlı hikayede genç ve güzel bir hukuk öğrencisi, mesleğini yapmak istememekte, koca parası yemeyi arzulamaktadır. Gözüne bir doktor kestirmiştir ve onun ilgisini çekebilmek için hasta rolü yapıp kendisini ona muayene ettirmek istemiştir. Doktorun meseleyi anlamaması üzerine de kız, derdini açık açık anlatma yoluna gitmiştir. Doktor, ilk olarak kıza uzak durup ona bir koca bulmak istese de, daha sonra muaheyenaheye gelen bir başka doktorun kızla ilgilenmesi üzerine o da bu kıza ilgi duymaya başlamıştır. Ne var ki ikinci doktor, kız için mücadele etmeye hazırdır. En sonunda, kavga etmeden, meseleyi halletmek için bir çözüm bulmuşlardır ki bu da yazı tura atmaktır. Onlar yazı tura atadursun, kız, bahsi birinci doktorun kazanmasını istemektedir; çünkü gözü ondadır ve başka kimseyi görmez. Hamid İçin Bir Yazı, Abdülhak Hamid Tarhan gibi büyük yazar ve şairleri, onları çok iyi bilmeyen, haklarında okumamış kişilerin yazıp halka anlatması eleştirilir. Bunun yapılmasını teşvik eden ya da bu sorumsuzluğa göz yumanlar da gazete yönetimlerinden başkaları değildir. Komiser, bir akşam sokakta birbirlerini öpen eşlerin, bir polis memuru tarafından karakola getirilmesini anlatır. komiser, eşlerin birbirlerini öpmeye hakkı olduğunu düşünse de eşinden uzun yıllar önce boşanmış olan polis memuru komiserle aynı fikirde değildir. Kitabın en uzun kikayesi olan Muzaffer, öksüz kalmış Muslih ile Adviye'nin kızı Muzaffer'in evlenme hikayelerini anlatmaktadır. Adviye, bir komşusunun düğünü için evini düğün misafirlerine açar. Bu misafirlerden biri de Muslih'tir. Muhlis, bir yastıkta Muzaffer adının işlendiğini görmüş ve düğün sahibine bu kızı sormuştur. Her ne kadar kızı görmemiş olsa da onunla evlenmek istemiştir. Kız, babasızdır. Ayrıca Adviye ve Muzaffer'in maddi durumu pek parlak değildir. Bu nedenle kızın Muhlis ile evleneceği öngörülür. İlk başlarda Adviye ve Muzaffer Muhlis'i beğenmeseler de sonunda Muzaffer, onunla evlenmeye razı olur. Hikayede, Muhlis'in geçmişi ve onu evlenmeye sevk eden sebepler uzun uzun anlatılır. Veysel Çavuş hikayesi 1908'de yazılmış. Kitaptaki hikayelerin bir kısmı da 1949 yılına ait. Memduh Şevket Esendal'ın 1952 yılında aramızdan ayrıldığını düşünürsek, Veysel Çavuş adlı hikaye kitabında yazarın acemilik döneminden ustalık dönemine uzanan çeşitli hikayeler olduğunu söyleyebiliriz. Bu hikayelerin tümünün de güzel olduğunu söylemek imkansızdır. Kitabı bitirip iki elimiz arasına aldığımızda, aklımızda kalan ve bizde iz bırakan hikayelerin adedi, bir elin parmaklarını geçmez. Kitaptaki bazı hikayeler tekrar tekrar okunmayı hak eder. Bunların bazıları birkaç sayfadan oluşurken bazıları onlarca sayfayı bulabilir. Hatta Muzaffer adlı hikaye, elli sayfadan fazladır. Memduh Şevket Esendal bize neyi anlatır? Vatanı uğrunda ailesinden geçip ölümü göze alan bir vatansever, bir garip atın hikayesi, taşrada çalışan ve taşra tembelliğine alışmış bir memur, evli bir kadına aşık olan bir beyefendi, hastalık bahanesiyle hastaneye gelen ve doktorlarla ilgilendiğini belli eden genç ve güzel bir kız için yazı tura atan iki doktor, sokakta birbirini öpen eşleri karakola götüren bir polis memuru, yeni atandığı vilayette okulları teftişe çıkan bir vali, filmlerle yaşayan bir kadının evlendiği adama karşı anlamsızca davranışları, şarkıcı bir Yahudinin fakir hayatı, kocasını aldatmış bir kadının intikam anlayışı... Sıradan insanlar, küçük hesaplar, gündelik yaşam... Yazar, hayatın tam ortasından konuşur bize. İnsanoğlunun en genel arzularını, korkularını ve sıkıntılarını anlatır. hikayelerde dedikodu ve çekememezlik boldur. İşte bu özellik, Memduh Şevket Esendal'ın hemen hemen tüm hikayeleri için geçerlidir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/vicdan-zorbaliga-karsi", "text": "Şüphesiz ki insan doğasını temelinde toplum içinde eriyip gitmek gibi gizli bir özlem yatar; Dostoyevski'nin 'Büyük Engizisyon Yargıcı', acımasız bir diyalektik içinde aslında çoğu insanın kendi özgürlüklerinden ürktüğünü kanıtlamıştır. (s. 16) O vahşice ve barbarca gaddarlıkları yapma hırsı buradan doğar; bu tür kışkırtıcı iftiralardan dolayı bazı insanlar öylesine galeyana geliyor ki infaz ettikleri biri işkenceler içinde ağır ateşte yakılmadan önce suda boğularak öldürülmüşse eğer, hiddete kapıldıklarını bile görüyoruz. (s. 154) Neden kitap okuruz, kitap okumak hayatımızdaki neyi değiştirir gibi soruları duyarız, bazen kendimize de sorarız. Stefan Zweig'in Vicdan Zorbalığa Karşı Ya Da Castellio Calvin'e eseri bu sorunun adeta cevabıdır. Yapılan gözlem, analiz ve tespitler oldukça etkileyicidir, öyle ki Neden kitap okuyoruz? sorusunun yerini Neden daha önce bu kitabı okumadım? sorusu alır. Monografi türündeki Vicdan Zorbalığa Karşı eseri Kalvenizm öğretisinin kurucusu Jean Calvin'in Kalvenizm öğretisini kurması, geliştirmesi, insanlara zorla kabul ettirmesi, kendisinden farklı düşünenlere karşı tavizsiz müdahaleleri ve otoritesinin zirvesindeyken Sebastian Castellio adındaki bir teolog ve vaizin, yapılan her şeyin yanlış olduğunu savunmasını ve Castellio ile Calvin arasındaki mücadeleyi anlatmaktadır. Vicdan Zorbalığa Karşı Kitabının Özeti Katolik inancına karşı tepkilerin arttığı, dinde reform hareketinin başladığı ve Protestanlığın ortaya çıktığı yıllardır. Cenevre'de vaiz Farel Katolikliğin temelini sarsmak için insanları örgütler, vaazlarıyla belli bir taraftar kitlesi oluşturur ve sonuçta başarılı olur. Katolik papazlarının otoritesi dağılmaktadır; ancak Farel'in hesaplamadığı bir şey vardır: bundan sonra ne olacaktır... Zira Katolikliğin dağılmasının ardından büyük bir inanç boşluğunun doğması kaçınılmazdır. İyi bir eğitim almış ve disiplin kelimesinin içini tek başına doldurabilecek bir genç, Jean Calvin, yeni bir mezhebin sistematiğinin belirlenmesi ihtiyacını ilk fark edenlerdendir ve Institutio Christianae Religionis adlı çalışmasıyla ortaya çıkar. Farel, Calvin'i Tanrı'nın bir lütfu olarak benimser ve Cenevre'yi Institutio'ya göre yönetmesi için Calvin'in en sadık destekleyicilerinden olur. Cenevre meclisi, Protestanlığı desteklediği için Fransa'dan göç etmek zorunda kalan bu adamın Cenevre'ye gelmesinden hoşnut olur ve onu vaiz olarak atamaktan çekinmezler; çünkü Institutio'yu hiç okumamışlardır ve dolayısıyla her türlü günahtan kaçınmayanların ve Calvin'in diğer kurallarına bağlılık yemini etmeyenlerin şehri terk etmek zorunda kalacaklarından habersizdirler. Institutio, kendine her türlü zevki ve lüksü yasaklamış Calvin'in sert mizacı kadar tavizsizdir. Calvin'in kuralları ortaya çıktığında insanlar yavaş yavaş şikayet etmeye başlar, bir Fransız göçmeninin Cenevre asillerine uyguladığı tavrı kabul etmezler ve Calvin'i ülkeden gönderme kararı alırlar. Calvin Cenevre'yi terk eder. Fakat, Farel'in korktuğu şey kendini gösterir. Reformla Katoliklik yıkılmış; ancak, yerine başka bir şey konmamıştır. Toplumda kaos çıkmak üzeredir. Önce Farel Calvin'i yeniden çağırır. Calvin ise bunu kabul etmeyeceğini kesinkes bildirir. Sonrasında Cenevre meclisi ve sonunda da tüm Cenevre halkı Institutio yazarının yeniden ülkeye gelmesi için adeta yalvarır. Calvin ikinci gelişinde, tüm Cenevre halkı sevinç içinde, fakat Calvin'in tüm katı uygulamasına boyun eğmiş şekilde Cenevre'yi teslim alır. Calvin işe koyulur ve otoritesini derinleştirir. Kendisinden habersiz kuş uçurtmamayı talep edebilecek biri, onayı olmadan kitap basılmasını da yasaklamıştır. elbette ki sansür her zaman, her diktatörlüğün doğuştan kardeşidir. Bu sırada genç bir teolog Castellio, Kitab-ı Mukaddes'in Fransızca tercümesini hazırlamıştır ve Calvin'den kitabın basımı için izin vermesini rica eder. Castellio'nun umduğunun aksine Calvin'in tepkisi sert ve aşağılayıcı olur, çünkü halihazırda bir akrabası Fransızca tercümeyi yayımlamış ve Calvin de bu kitaba bir önsöz yazmıştır. Castellio ne cüretle, Calvin'in önsöz yazarak onaylamış olduğu bir eserin üzerine yeni bir çalışma ortaya koyar! Yine de kitabı yayımlayabilir; ancak önce tercümeyi Calvin'e sunacak ve Calvin'in uygun gördüğü düzeltmeleri yapacaktır. Castellio bunu kabul etmez ve şehirden ayrılmak zorunda kalır, hayatının bundan sonrası altı nüfuslu ailesinin geçimini sağlamaya çalışmakla ve yoksullukla geçecektir. Castellio'nun yeniden ortaya çıkması Protestanlığın ilk din cinayetinin gerçekleşmesiyle olacaktır. Protestanlığa göre Hristiyanlık için tek kaynak Kitab-ı Mukaddes olmalıdır; bu şekilde Kitab-ı Mukaddes'e ilaveten kilise geleneklerini de kaynak olarak gören Katoliklerden ayrılır. Fakat Kitab-ı Mukaddes'in de farklı yorumları bulunmaktadır ve Michael Serveto, teslis inancının Hristiyanlıkta olmadığı savıyla yeni bir düşünceyle ortaya çıkar. Michael Serveto, koyu bir Hristiyandır; fakat araştırmaları onu Hristiyanlığın temel inanışlarını değiştirecek bir sonuca ulaştırır. Teslis'in Yanlışlıkları Üzerine adlı kitabın yayımlanmasının ardından kimliğini değiştirmek zorunda kalır ve Villeneuve ismini alarak Fransa'nın Vienne bölgesine yerleşir. Serveto, eğitim ve öğrenme açısından büyük bir yeteneğe sahiptir. Vienne'e geldiğinde daha önce tıp alanında yaptığı çalışmalara yeniden yoğunlaşır ve vali vekilinin doktoru olarak görev yapmaya başlar. Ancak Serveto hayatını doktor olarak tamamlama niyetinde değildir, çünkü bildiklerini paylaşmak, insanları bilgilendirmek zorundadır. Bu amaçla düşüncelerini, bunların kıymetini bilecek açık fikirli bir teolog bilim adamına göndermek ister. Serveto'ya göre bunun için en uygun kişi Jean Calvin'dir. Serveto'nun ilk mektubuyla çılgına dönen Calvin sert bir cevap yazar. İkili arasındaki yazışmalar çok geçmeden hakarete varır. Hatta Calvin, arkadaşı Farel'e Serveto olur da Cenevre'ye gelecek olursa onu sağ çıkarmayacağını söyler. Serveto'nun cevabı ise Calvin'in Institutio'suna karşılık verircesine isim kullanmadan Restitutio'yu yayımlamak şeklinde olur. Calvin, arkadaşları üzerinden kendini gizleyerek Seveto'nun kafir olarak yargılanmasını talep ettirir. Öncelikle delil yetersizliğinden serbest bırakılan Serveto, Calvin'in davaya doğrudan müdahil olması ve türlü hileleriyle mahkum edilir. Serveto ise özellikle doktorluk kariyeri sonrası çok sevilmektedir ve geniş bir çevre edinmiştir. Arkadaşları vasıtasıyla hapisten kaçırılır. Fakat Vienne'den kaçan Serveto şaşırtıcı biçimde ve canavarın mağarasına girercesine Cenevre'ye gelir. Bir vaaza katılan Serveto burada tanınınca hapsedilir. Serveto hakkında hüküm henüz o yakalanmadan verilmiştir; teslisi inkar eden bu kafir, kitaplarıyla birlikte yakılacaktır. Serveto ise en temel ihtiyaçlarının bile karşılanmadığı bir hücrede tutulurken son ana kadar suçsuzluğunun ortaya çıkmasını, hatta tazminat olarak Calvin'in tüm malvarlığının kendisine verilmesini bekler. Ancak karşısına çıkan, teslis inancını kabul ederse yakılmak yerine hemen öldürülme teklifidir. Serveto yıkılmış ve her şeyin sona erdiğini anlamıştır; fakat, inandığı şeyi inkar edemeyecek bir dindardır. Düşüncesini ifade etmesinden dolayı, değil yanacak olmak ölmek bile ona göre büyük bir haksızlıktır. Fakat, tüm Cenevre halkı -Calvin dışında- bu sapkının diri diri yakılmasını seyretmek üzere meydana toplanmıştır. Calvin ise Serveto İsa'ya yakarışlar içinde yanarken çalışma odasına gizlenmiştir. Serveto'nun ölümü bazı vicdanları oldukça rahatsız eder. Serveto en nihayetinde kendince bir gerçeği savunmuştur. Bu hoşnutsuzluğu açık açık dile getirme cesaretini ise sadece Sebastian Castellio gösterir. Castellio başlangıçta kimliğini gizler, çünkü; Öyle bir zaman gelir ki insanlığın en basit en açık hakikatleri insanlara ulaşabilmek için sisler arkasına saklanmaya, kılık değiştirmeye gereksinin duyar; açık duran büyük ön kapı iktidar sahibinin zabıtaları ve gümrük memurlarının gözetiminde olduğundan en insanca ve kutsal düşünceler hırsızlar gibi gizli saklı, arka kapılardan içeri sızmak zorunda kalır. Castellio oldukça yalın şu cümleyle Serveto'nun idamının bir cinayet olduğunu vurgular: Bir insanı öldürmek asla bir öğretiyi savunmak değildir; bir insanı öldürmek demektir. Castellio, Serveto cinayetinin ardından dinsel hoşgörü manifestosunu yayımlar. Bu manifestoya göre insanları sapkın, kafir olarak etiketlemenin yanlışlığı, farklı düşüncelere saygı duymak gerektiği şu şekilde anlatılır: Sapkın diye nitelenen herkesin sapkın olduğuna inanmıyorum... Bu niteleme günümüzde o kadar hakaret içerir niteliktedir ki, birileri şahsi düşmanını ortadan kaldırmak isteyecek olsa bunun en kolay yolu onu sapkınlıkla suçlamak oluyor. Çünkü insanlar bu 'sapkın' kelimesinden, sadece adından bile öylesine büyük bir korkuya kapılıyor ki, işitir işitmez kulaklarını tıkıyor; sadece ona değil, lehine bir söz söylemeye cesaret eden biri olsa ona da gözü kapalı zulmediyorlar. Bütün hakikatler, özellikle de dini olanlar tartışılır niteliktedir ve birden çok anlamları vardır. Bu nedenle, sadece Tanrı'ya ait olan sırları, onun gizli planlarına katılmışız gibi böyle bilgiççe tartışmak haddi aşmak demektir ve aslında bir şey bilmediğimizi konular hakkında, kesin kanaatlere sahipmişiz gibi insanları kandırmak, öyle görünmek; kibirdir. Bütün bu tepkilerin ardından Castellio kendini açığa çıkarır ve Calvin'in iftira ve oyunlarıyla mahkum edilir. Başlangıçta mahkumiyetin hızlıca sona ereceği düşünülse de Castellio'nun sonu yavaş yavaş Serveto'ya benzeyecek olur. Castellio belki idamdan ya da diri diri yakılmaktan 48 yaşında eceliyle ölerek kurtulur. Calvin Castellio'nun da ortadan kalkmasıyla artık tüm düşmanlarını yenmiştir. Gözlerini Calvin'le açan yeni jenerasyon Calvin'i benimsemiş mutsuz ihtiyarlar ise dünyadan göç etmiştir. Calvin ideal dünyasını kurmayı başarır. Sıkı disiplin ve çalışmanın kutsanması ile bilime geniş bir alan doğar; fakat Kalvenist düşüncenin girdiği yerlerde hoşgörü de hızla yayılır. Öyle ki nerede Calvin'in dini kanun olmuşsa, özellikle orada Castellio'nun fikirleri hayata geçer. Calvin'in bir zorba olduğu ise ölümünden 400 yıl sonra Stefan Zweig ile iyice gün yüzüne çıkar. Kitaba İlişkin Değerlendirmeler Stefan Zweig tarihin derinliklerinde kalmış, belgelerin büyük kısmının o dönemde uygulanan etkin bir sansür ile yok olduğu önemli bir olayı ortaya çıkarıp, konu özelinde neredeyse tüm bilinenleri yıkıp tüm ezberleri bozarken; o ana kadar hümanist ve hoşgörülü olduğu bilinen Calvin'in tam tersi biri olduğunu savunurken, bunu tarafsız ve önyargısız bir şekilde yapabilmeye özen gösterdiğini Yayımcının Son Notu bölümünde özellikle vurgulamaktadır. Yazarın Calvin'e karşı tarafsız kalabilmeyi başardığı söylenebilir; ancak, Michael Serveto hakkında aynı özeni gösterdiğini söylemek güçtür. Yazara göre, Serveto birçok erdeme sahiptir; ancak, hiçbirine tam olarak sahip değildir. Ortalama üstü cesaret, bilgelik... kendisinde mevcut olsa da hiçbirinde en iyi değildir. Ancak, Serveto Calvin'e karşı fikrini savunmuş, arkasındaki güce rağmen Calvin'e karşı Vienne'deki ilk hukuk mücadelesini kazanmıştır. Dahası haksız yere mahkum edildiği Vienne hapishanesinden kaçırıldıktan sonra açıklanamaz şekilde Calvin'in hüküm sürdüğü Cenevre'ye gelmekten ve burada faaliyetlerini sürdürmekten çekinmemiştir. Cenevre'de yakalanıp hukuksuz bir şekilde ışıksız bir zindana atılıp sefalet içinde idamını beklerken inancından bir an olsun vazgeçmemiş, diri diri yakılırken bile doğru bildiklerini haykırmıştır. Bu durum, Serveto'nun kahramanlığının Castellio'dan eksik kalmadığını düşündürmektedir. Zweig ise Castellio'yu kahramanlaştırırken Serveto'yu neredeyse sıradanlaştırır. Bununla birlikte yazar bu eserinde, bir tarihi olayı anlatmakla yetinmez, çokça analiz yapar, görüşlerini ifade eder. Dünya düzeninin ve insan tabiatının değişmeyen prensipleri çerçevesinde etkileyici bir neden sonuç ilişkisini kurar. Sorgulatır, düşündürür. Bir söz de çevirmen Zehra Kurttekin hakkında söylemek gerek. Zehra Kurttekin bu kitabı sadece çevirmemiş, adeta yeni baştan yazmış. Öyle ki Almanca orijinalinin birebir çevirisi Castellio Calvin'e Karşı Ya Da Vicdan Zorbalığa olan kitabı Vicdan Zorbalığa Karşı Ya da Castellio Calvin'e şekilde sunmuş. Okurken kitabın orijinal dilinin Türkçe olduğunu sanıyorsunuz, akıp gidiyor, zorlamıyor. Son zamanlarda okuduğum en iyi çeviri kitaplardan olduğunu söyleyebilirim. Zweig'in bu eseri, ciddi kitap okumak isteyen okuyuculara özellikle önerilir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/victor-hugo-kitaplari", "text": "Romantizmin en büyük ismi olan Victor Hugo 1802 yılında Basançon'da dünyaya gelmiştir. Eğitiminin ilk yıllarını İspanya'da tamamlayan Hugo, Paris Hukuk Fakültesi'ne kaydolur. Fakat ailesinin maddi durumu sebebi ile okulu bırakır ve edebiyata olan ilk adımını atarak şiirler yazmaya başlar. Şiirleri, kraliyet tarafından beğenilmesi sonucu usta şair aylığa bağlanarak rahat bir yaşama kavuşur. Artık tamamı ile kendisini edebiyata adayarak Romantik yazarlarında bulunduğu La Muse Française adlı dergiyi kurar. Ülke ve edebiyat dünyasının en çok ses getiren Hernani adlı oyununu bu dergide yayınlar. Şiirleri, romanları ve tiyatro yapıtları ile başarılarla dolu bir hayat süren Fransız yazar, Cumhuriyetçi saflarda da yer alarak, cumhurbaşkanlığı için adaylığını koymuştur. Seçilememiştir fakat bir süre sonra Millet meclisine seçilmesine rağmen ünlü yazar, edebiyatı tercih ederek sayısız eserleriyle ününü yükseltmeye devam etmiştir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/visne-bahcesi", "text": "Çehov, modern klasikler açısından önemli bir yazardır ve gerekçilik akımının öncüsüdür. Gerçekçilik akımının etkisiyle oluşturulmuş eserlerde betimlemeler oldukça önemlidir ve yüzeysel geçilmez. Bu eserde de Çehov'u Rusya'dan dünyaya bakan bir gözlemci olarak görüyoruz. Eserimiz derebeyliklerin yıkılıp kölelerin özgür kalmasıyla değişen sosyal yapının ardından toplumun üst sınıfı olan ailelerin fakirleşip orta sınıfın zenginleşme dönemini anlatan bir içerikte ele alınmıştır. Bu değişime ayak uyduramayan bireyler ise ayak uydurmak için çabalamaz, birbirini anlamak için iletişim kurmaz ve geçmiş günlere özlem duyar. Eserimizde ele alınan Ranevaskaya ailesi de bu durumun etkisiyle türlü felaketlerle karşılaşmıştır. Ailemiz Rusya'nın eski zenginlerinden olsa da devir artık değişmiştir fakat onlar uyum sağlamak yerine eski şaşalı günlerin özlemiyle yaşamlarını sürdürmeye çalışmış ve başlarına türlü felaketler gelmiştir. Çiftlik sahibi Lubov Andreyevne Ranevskaya, beş yıllık gezenti hayatından sonra sevdiği adamın onu terk edip parasını da bir güzel yemesiyle beş parasız ve borç içinde ülkesine geri döner. Servetlerini son damlasına kadar tüketirler fakat evlerindeki çalışanlardan da lüksten eğlenceden de vazgeçmezler. Gezip tozar yiyip içerler fakat ellerinde tek kalan vişne bahçesini de satışa çıkarmak zorunda kalırlar. Ellerinde tek kalan yer olan bu çiftlik evinin de içinde bulunduğu vişne bahçesine çok kıymet verirler ve satılmaması için çareler ararlar. Bu çare arama şekli de pek akıllıca değildir aslına bakarsanız. Kahramanlar akıl ve mantık çerçevesinde değil yüzeysel çözümler bulmaya çalışırlar. Gerçeklikten uzaktırlar. Hatta evin kızı Anya ise vişne bahçesinin satılacak olmasından büyük bir keyif duymaktadır çünkü bunun yeni hayatın bir başlangıcı olacağına inanmaktadır. Bütün felaketler sanki onları bulmamış gibi Trofimov ile aşk yaşamanın peşindedir bu durum da o dönemin eski zenginlerinin yeni düşünüş biçimini benimsemeden düşünce tembelliği içinde oluşunun bir göstergesidir. Trofimov ise yüksekokul öğrencisi olarak resmedilmektedir. Düşünüş biçimi olarak Çehov aydınların toplumun sorunlarına yeterince değinemediğini, gerçek üstü bir pencereden baktığını Trofimov ile vurgulamaktadır. Kitapta ise uşak olarak betimlenen kişilerden Firs köleliğin kalkmasına rağmen aileye hizmet etmeye devam eden çok yaşlı bir hizmetkardır. Yaşa ise yeni dönemin hizmetçisi olarak betimlenmiştir. Firs, aile için her fedakarlığı yapmaya hazır, hiçbir saçmalığa ses etmeden hizmet eden bir uşakken; Yaşa, ailenin durumu umurunda olmayıp yalnız kendini düşünen birisi olarak resmedilmiştir. Zaten eserin sonunda da eskiyi temsil eden eski uşak Firs'in devri de vişne ağaçlarının kesilmesiyle aynı anda kapanacak. Lopahin, çiftliğin yeni sahibi olacak olan tüccardır. Ülkedeki toplumsal değişim ile birlikte eskiden fakir olan ve çiftlikte işçi olarak çalışan Lopahin zenginleşmiş ve çiftliğin yeni sahibi olmuştur. Vişne ağaçlarını kestirerek yerine kiralık yazlık yaptırma konusunda aileye sürekli akıl verse de kimse onu dinlemez. Lopahin ise eserin sonunda çiftliği alarak bu fikri hayata geçirir. Bu haber Andreyevne Ranevskaya için büyük bir yıkım olmuştur çünkü o kardeşi Gayev'in bir çözüm bulacağından emindir. Burada vişne bahçesini artık işlemeyen ve değişime ayak uydurması için sürdürülmesinde ısrarcı olunmaması gereken feodal düzeni anlatmak için kullanılmış bir metafor olarak düşünebiliriz. O gün geldiğinde büyük bir üzüntüyle çiftlikten toplanırlar. Eşyalarını çantalara doldurup yıllarının geçtiği ve son olarak ellerinde kalan bu çiftliğe de veda ederler. Lubov Andreyevne Ranevskaya, Paris'e kendisini aldatan sevgilisinin yanına geri döner, kardeşi ise bankacı olur. Veda zamanı herkes ayrı telden çalmaktadır. Zaten kitabın genelinde karakterler arasındaki iletişim eksikliği birbirini anlamamaktan doğan mesafe de göze çarpmaktadır. Kısa bir eser olmasından dolayı okuması oldukça kolay ve hızlı olacaktır. Bazı karakterlerin üzerinde yeterince durulmaması bir eksi olarak değerlendirilebilir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/vladimir-tumanov-kitaplari", "text": "Vladimir Tumanov, matruşkaları ve Tverskaya caddesi ile ünlü Rusya'nın Moskova kentinde 1961 yılında hayata gözlerini açmıştır. Haritada Kaybolmak ve Kraliçeyi Kurtarmak isimli kitapların yazarıdır. Genel olarak doğa bilimleri felsefesinin matematik yansımalarını ve yaşadığımız Dünya'yı çocuklara daha iyi anlatabilmenin mücadelesini eserleriyle ortaya koymaktadır. İlk eserlerini çocuklara matematik dersini öğretmek için verdiği bilinmektedir. Kraliçe'yi Kurtarmak kitabı yazdığı ilk eserdir. Bu kitabın yoğun ilgi görmesinden sonra Dünya'da ilk kez yayınlanan Haritada Kaybolmak adlı eseri Türkçe çıkarak okurla buluşmuştur. Türkiye'de ve Dünya'da büyük bir okur kitlesi bulunan Vladimir Tumanov çocukların ve ailelerin büyük beğenisini kazanmıştır. Vladimir Tumanov Kanada'da Ontario Üniversite'sinde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Dil bilimi ve edebiyat alanında çalışmalar yapmaktadır. Ülkemizde en fazla okunan eserleri: Kraliçeyi Kurtarmak, Haritada Kaybolmak ve Böcek Çocuk kitaplarıdır. Kraliçeyi Kurtarmak adlı kitabın konusu matematikle arasında mesafe olan Aleks'in Zümrüt Kraliçe'yi ve ülkesini kurtarmak için problemlerle uğraşmak zorunda kaldığı fantastik bir yolculuktur. Vladimir Tumanov'un Küçük Böcek adlı kitabı bir çocuğun uçabilen bir böceğe dönüşmesinin ardından yaptığı yaramazlıklarla dolu maceraların anlatıldığı serüven dolu bir okur deneyimi. Haritada Kaybolmak kitabı Vladimir Tumanov'un ülkemizde çok fazla kişinin beklediği Dünya'da ilk kez Türkçe olmasından dolayı büyük heyecan duyulan değerli bir kitaptır. Coğrafya ve çocukların zor ve neşeli dünyasını başarılı şekilde aktarılan bir başka başyapıttır. Vladimir Tumanov Kitapları: Kraliçeyi Kurtarmak, Haritada Kaybolmak, Böcek Çocuk"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/vurun-kahpeye", "text": "1884 yılında İstanbul'da doğan Halide Edib Adıvar, Vurun Kahpeye adlı ederini 1926 yılında yazmıştır. Milli mücadele yıllarına denk gelen bu tarih, kitapta da benzer konuları yansıtmaktadır. Babası şehit, annesi hasta olan bir Aliye vardır. Öğretmen okulundan mezun olup mesleğini yapmak için yaşadığı yer olan İstanbul'dan Anadolu'nun bir kasabasındaki okula gider. O zamanlarda mesleğini İstanbul'da yapmak için, varını yoğunu ortaya koyan insanlara nefretle bakmaktadır. Bir gün, tek bavulla İstanbul'dan yola çıkıp milli mücadelenin hissedildiği fakir bir kasabaya gider. Kendisine ve öğrencilerinin ailesine verdiği tek bir sözü vardır: Toprağınız toprağım, eviniz evim; burası için, bu diyarın çocukları için bir ana, bir ışık olacağım ve hiçbir şeyden korkmayacağım; vallahi ve billahi!. Kasabaya ulaştığında kalacağı yeri ve gerekli şeyleri öğrenmek için görev yapacağı okula gider fakat okulda kimse yoktur. Bir müddet bekledikten sonra iki adamın merdivenlerden konuşarak çıktığını duyar. Bunlardan biri okul müdürü diğeri ise Ömer Efendidir. Okul müdürü kadınlara karşı zaaf besleyen bir adamdır ve hemen Aliye'ye kendi evinde kalabileceğini söylemekten çekinmez. Müdürün aklından geçenleri anlayan Ömer Efendi ise kendi evlerinde kalabileceği teklifinde bulunur. Müdürdeki kötü havayı hemen sezen Aliye, Ömer Efendi'nin evinde kalmayı kabul eder. Ömer Efendi'nin bir de karısı vardır: Gülsüm Hala. Ömer Efendi ve Gülsüm Hala'nın kızları Emine öldüğü için Aliye'yi onun yerine koyup bağırlarına basarlar. Aliye'de onları çok sevmiştir. Aliye sınıfta ders vermeye başladığında sınıftaki ayrımcılığı fark eder; zenginin çocuğu fakirin çocuğunu her zaman ezmektedir. Bir gün böyle bir kavgaya denk gelen Aliye öğretmen, olaydaki haksız öğrenciyi sınıftan atar. Sınıftan attığı öğrenci ise zengin bir adam olan Hüseyin Efendi'nin oğludur. Bu olaydan sonra sınıfta Aliye'ye karşı olan saygı daha da artmıştır. Durumu öğrenen Hüseyin Efendi her ne kadar Aliye ile kavgaya geldiyse de ağzının payını alarak okuldan ayrılmak durumunda kalmıştır. Halkın alışkın olmadığı türden otoriter bir öğretmen olan Aliye, herkes tarafından Aliye hakkında gerek aleyhinde gerekse lehinde dedikodular yapmaktadır. Bunun yanında Aliye'nin güzelliğine hayran kalan birçok erkek de onunla evlenmek istediğini sık sık dile getirir. Tam bir vatan aşığı olan Aliye, öğrencileri de öyle yetiştirmek ister ve elinden geleni yapar. Sık sık öğrencileri de yanına alarak bayraklarla kasabanın meydanına gelir ve bu da Kuvayi Milliye taraftarı olduğunu açıkça belli eder. Yine böyle bir Cuma günü meydana geldiklerinde Fettah Efendi'nin konuşma yaptığı bir kalabalıkla karşılaşırlar. Bu kalabalık Kuvayi Milliye'ye karşı olan bir kalabalıktır. Ne yapacağını bilemeyen Aliye'nin kanı donar ama yine de oradan uzaklaşıp gitmeye gönlü razı değildir. Tam o sırada bir grup kuvayi milliye askeri meydana gelirler ve Aliye'nin orada oluşu halk tarafından unutulur gider. Kuvayi Milliye ordusunun komutanı Tosun Bey, birkaç gün sonra kasaba ahalisini toplar ve ordu için herkesten para ister. Halk içten içe para vermek istemese de bunu kimse dile getiremez, Fettah Efendi haricinde... Tosun Bey, bu durumu terbiyesizlik olarak nitelendirir ve Fettah'a ağır bir ceza vereceğini söyler. Bu durumu duyan kasaba halkının kadınları, başta Fattah Efendi'nin karısı olmak üzere bir sürü kadın Aliye öğretmenin kapısına dayanır ve Tosun Beyi vazgeçirmesini ister. Bu kadınlar karşısında dayanamayan Aliye elinden geleceğini yapacağına dair söz verir ve Tosun Bey ile konuşur. Tosun Bey de birçok erkek gibi Aliye'den çok etkilenir ve kararını geri alır. Aralarında bir gönül ilişkisi başlar. Fakat Tosun Bey'in gitmesi gerekiyordur. Tekrar geri gelmek üzere Aliye'yi Ömer Efendi'ye emanet eder. Aliye'de gönlü olan Fettah Bey ile Hüseyin Efendi Tosun'un kasabaya dönmesini istemezler ve kasabadaki düşman birliğinin komutanı Domyanos'a gidip durumu anlatırlar. Damyanos, tüm kasabayı kendine hayran bırakan bu kızı çok merak eder ve Tosun'un ona ulaşamaması için Aliye'nin evinin etrafına askerlerini dizer. Bu durumdan haberi olan halk, Aliye'nin düşmanla bir iş birliği içinde olduğunu düşünerek onu taşlarlar ve hep bir ağızdan VURUN KAHPEYE! VURUN KAHPEYE! diye bağırırlar. Aliye bu işkenceye daha fazla dayanamaz ve ölür. Vurun Kahpeye Konusu Vurun Kahpeye Halide Edib Adıvar'ın en fazla tartışılan kitaplarından bir tanesidir. İstanbul'da çalışma fırsatı varken Anadolu'nun ücra bir köşesine gidip öğretmenlik yapmayı tercih eden Aliye öğretmenin hikayesini anlatmaktadır. Aliye yeni tayin olduğu kasabada zengin çocuk fakir çocuk ayrımı yapmadan tüm öğrencilerine adaletli olur ve bu yüzden zengin kesimin tepkisini çeker. Fakat Aliye öğretmen buna aldırmaz ve görevini yapmaya devam eder. Aliye öğretmen aynı zamanda Kuvayi Milliyecidir ve bunu her seferinde göstermek çekinmez. Kuvayi Milliye ordusu komutanı Tosun Bey odu için herkesten para toplamaya çalışır. Fakat buna karşı çıkanlar olunca Tosun Bey bu kişilere ceza vereceğini bildirir. Bunun üzerine köylü Aliye öğretmenden yardım ister. Aliye öğretmen Tosun Bey'i ikna eder fakat Tosun Bey gönlünü Aliye öğretmene kaptırmıştır. İkili arasında bir aşk başlar fakat Tosun Beyin kasabadan ayrılması gerekir. Aliye öğretmen onu bekleyeceğini bildirir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yaban", "text": "Roman, sağ kolunu kaybetmiş olan Ahmet Celal'in hayatını anlatır. Ahmet Celal Cihan Harbinde kolunu kaybetmiştir. O halinde yanında sadece Mehmet Ali denen arkadaşı olmuştur. Mehmet Ali, Ahmet Celal'e kendi köylerine gelmesini söylemiştir. Ahmet Celal bu olayları unutup, kafasını dinlemek için arkadaşının teklifini kabul etmiştir. Köye gittiklerinde Mehmet Ali'nin annesi Zeynep Kadın ve kardeşi olan küçük İsmail Ahmet Celal'e pekiyi davranmamıştır. Küçük İsmail daha on dört yaşlarındadır. Fakat yüzü aynen bir yaşlı suratı gibidir, boyu da cücedir. Ara sıra Ahmet Celal'in yanına gelip sigara istiyordu. Ahmet Celal'e köyde \"Yaban\" adını takmışlardı. Çünkü köye yabancı yerden gelmişti, yabancıydı diye ona bu adla sesleniyorlardı. O diğer köylüler gibi değildi. Sürekli okuyan, kendine bakan, aydın bir insandı. Bir gün kahveye gidip köylüyü savaş hakkında uyarmak istedi. Mustafa Kemal'in başarılarını anlattı. Fakat köylüler onu ciddiye bile almadılar. Bunun üzerine Yaban morali bozuk şekilde, köyün kıyısına gidip, kafasını dinlemek istedi. Orda yeşil gözlü, genç ve güzel bir kız gördü. İlk görüşte aşık oldu kıza. Konuşmak istedi; ama kız ondan kaçtı da kızın peşinden gidip, kızı takip etti. Köyde Cennet adında bir kadın vardır. Bu kadın Süleyman denen adamla evliydi. Fakat başka kişilerle gezip tozuyordu. Köylü artık bu durumdan rahatsız olmuştu. Kadın Süleyman'ı kandırıyor ve Süleyman da eşine hak veriyordu. Köydekiler boşanmalarını isterler. Kadın da buna olumlu yanıt verir. Kadın gidip başkasıyla evlenir ve ondan da boşanır sonunda kötü yola düşer. Bunu duyan Süleyman çok sevinir. Şeyh Yusuf denen bir şeyh köye gelir. Adamın hastalara okuyunca iyileştirdiğini söyleyenler vardır. Köylüler bu adama çok hürmet eder severlerdi. Yaban bu adama inanmadı ve adamla kavga etti bunun üzerine köylüler, Yaban'ın çarpılacağını söylüyorlardı. Günler geçti ve Mehmet Ali tekrardan askere çağrıldı. İsmail abisinin evden gitmesiyle daha da hırçınlaşmıştı. Zeynep Kadın'ı da dinlemiyordu. Zeynep Kadın ise bu durumdan Yaban'ı sorumlu tutuyordu. Çünkü Yaban evlerine geldiğinden beri sorunlar çoğalmıştı. Kadın da Yaban'a incitici sözler savuruyordu. Yaban ise bunu pek de takmıyordu. Yaban yine köylü kızını takip ederken, İsmail'le karşılaşır. İsmail'e nedenini sorduğundaysa Emine denen kız için geldiğini söyler. Bu kız Yaban'ın dere kenarında gördüğü kızdır. Ve İsmail o kızla görüştüğünü söyler. İsmail gün geçtikçe daha da huysuzlaşır evlenmek istediğini dile getirir. Ve aynı evde yaşamayacağını annesine söyler. Depo olarak kullanılan bir ev bulurlar. Ahmet Celal sonunda bu kızı halasından istemeye karar verir. Bunun için Bekir Çavuş'u gönderir. Bekie Çavuş haber alınca kendisine bildireceğini söyler. Ve Emine cevap olarak '' ben elin yabanına varmam '' diye cevap verir. Bu sırada Yaban Bekir Çavuş'a bu işten vazgeçtiğini, Emine konusunun kapanmasını ister ama adam artık Emine'ye dediğini açıklar. Emine'nin cevabının duyunca adam şok olur. Ahmet Celal gün geçtikçe daha da sessizleşir. İçine kapanır. Yanında Süleyman'la yaşamaya başlar. Süleyman ise halen karısını affedebileceğini söylemektedir. Cennet'ten başka hiçbir şey konuşmaz. Yaban ona kötü davranmaya başlayınca evden ayrılır. İsmail, annesi karşı çıktığı halde Emine ile evlenir. Yaban bunu duyunca daha kötü olur. Başka evde yaşamaya başlayan Yaban'ın işlerini Emeti Kadın diye biri yapmaya başlar. Bu kadının bir de küçük yeğeni Hasan vardır. Hasan çoban ve çok saf bir çocuktur. Bir gün köyde Bekir Çavuş Emine'nin şehit olduğunu sandığı babasını görür. Adamın adı Şerif Çavuştur. Yaban da adamla tanışır. Adam hemen ailesini görmek istediğini bugüne kadar esir hayatı sürdüğünü anlatır. Bir gün Hasan'ı işkence edilmiş halde bulurlar. Emeti Kadın çığlık çığlığadır. Yaban çocuğu alıp yatağa yatırır ve ölmediğini söyler. Hasan yatakta uyurken düşman askerleri gelir ve Emeti kadından para isterler. Emeti Kadın onlara parasını verir. Adamlar o sıra Hasan'ı yatağından düşürürler ve Hasan ölür."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yabanci", "text": "Varoluşçuluk ve absürdizm akımının öncülerinden sayılan Albert Camus Cezayir'de dünyaya gelmiştir. \"Tersi ve Yüzü\" ve \"Düğün\" adlı eserlerinden sonra edebiyat dünyasında asıl çıkışını yapan Yabancı adlı romanı olmuştur. Topluma yabancılaşan bir bireyin, toplum normlarını hiçe saydığı ve umursamadığı için ölüme giden yolculuğunu anlatır kitap. Asıl adını hiçbir şekilde öğrenemediğimiz karakterin sadece soyadı yer alıyor kitapta. \"Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum\" diye başlıyor kitap. Annesinin kaldığı bakımevi Cezayir'den seksen kilometre uzakta Marengo'dadır. Genç kahramanımız Meursault saat 2'de otobüse biner ve annesinin cenazesini almaya gider. Çok büyük bir kayıtsızlıkla görevlilerle konuşur. Göstermiş olduğu soğukkanlılık bakımevindeki insanları şaşkına uğratır. Hiçbir şekilde annesini görmek istemez. Hatta tabutun başında sigara ve kapıcının ikramıyla sütlü kahve içer. Bu olaylar ileride mahkemede aleyhine delil olarak da kullanılacaktır. Asıl şaşırtıcı olay ise hiçbir şekilde bir damla dahi gözyaşı dökmemesidir. İlerleyen sayfalarda bu konu hakkında şunu söyleyecektir: \"Annemi elbette çok severdim; ama bu bir şey ifade etmezdi ki. Sağlıklı bütün insanlar, sevdiklerinin ölümünü az çok arzu etmiştir.\" Bu sözlerden de anlaşıldığı gibi kahramanımızın sıradışı bir yaradılışı olduğunu anlıyoruz. Annesinin cenazesinden sadece bir gün sonra Marie adında bir sevgili bulur ve her fırsatta buluşmaya denize gitmeye başlarlar. Marie neşeli ve çok sabırlı bir kadındır. Günler geçer. Meursault'un Raymond adlı çapkın ve belalı bir komşusu vardır. Bir gün sevgilisi Meursault ve Raymond sahilde gezerken komşusunun belalısı araplarla karşılaşırlar. Meursault çıkan hengamede yanlışlıkla bir arabı öldürür. Yanlışlıkla demek doğrudur çünkü ilerleyen sayfalarda savunmasında bu cinayete güneşin sebep olduğunu söyler. Bundan sonra mahkeme süreci ve iç hesaplaşmalar başlar. Kahramanımızın duruşması herkesin özellikle de basının ilgisini çeker. İlgi çekenler arasında Meursault'tan sonra bir de babasını öldüren birinin duruşması vardır. Bu yüzden savcı şöyle bir savunma yapar: \"Annesini manen öldüren biri, tıpkı kendisinin dünyaya gelmesine sebep olan insanın, yani babasının hayatına kasteden kimse gibi, insan topluluğundan kendi kendini kovmuş olurdu. Her halükarda birincisi ikincisinin eylemlerini hazırlar... Onun için beyler, şu sandalyede oturmakta olan adamın, bu mahkemenin yarın yargılayacağı cinayetten de suçlu olduğunu söylersem düşüncemi fazla aşırı bulmayacağınıza eminim. Kendisinin cezası ona göre verilmelidir.\" Görüldüğü gibi Meursault sadece cinayetten değil, toplum normlarını hiçe sayarak annesinin ölümünü kayıtsızca kabullenmesinden dolayı da yargılanır. Mahkemenin sonucu hiç de istediği gibi olmayacaktır. Kısa bir roman olmasına rağmen (110 sayfa) çok fazla derin anlamları olan bir eser olduğunu görüyoruz. Kısaca romanın temasına değinirsek bir bireyin kendisine, topluma yabancılaşmasıdır. Kahramanımız için hiçbir şeyin önemi yoktur. Ona göre hayat kocaman bir \"saçmadır\". Bu \"saçma\" kavramı zaten varoluşçuluk akımının önemli bir tezidir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yabanci-diana-gabaldon", "text": "Dizi olarak da uyarlanan Yabancı, anlatımı ve olay örgüsüyle okuyucuyu bambaşka bir boyuta götürüyor. Hem geçmişte hem de gelecekte kendisine bağlılık yemini etmiş olan iki adam arasında kalan Claire'in kaçma çabalarına ve mücadelesine ortak olacaksınız. Fantastik, tarih, dram ve aşk ögelerini barındıran romanı okurken adeta hayattan kopuyorsunuz. Yıl 1945. Claire ve Frank Kuzey İskoçya'da yaşayan evli bir çifttir. Frank tarihçidir. Yıllarca farklı ülkelere gitmiş ve araştırmalar yapmıştır. Claire ise savaş hemşiredir. Savaş yıllarında hastanede görev yapmıştır. Kuzey İskoçya'da olmalarının en büyük sebebi Frank'in atalarını araştırma arzusudur. Kökenlerine ve soy ağacına derin bir bağ ile bağlıdır. Claire bunu sıkıcı bulsa da kocasına ayak uydurur. Kitapta 6 yıllık evliliklerinde toplamda 6 ay birliktelikleri olduğu belirtilmiştir. Kocası atalarını araştırırken Claire de ilgi duyduğu bitkilere araştırmaya koyulur. Bay Crook'un yardımıyla taş yapıtı keşfeder. Frank'e bundan bahseder ve gün doğmadan oraya giderler. Frank, papazın anlattığına göre Craigh na Dun tepesinde yer alan taş yapıtta cadılar toplantısı olacağından bahseder ve bu anı kaçırmak istemez. Gün doğmadan oraya giderler ve yerel halkın güneş doğarken gerçekleştirdiği seremoniyi dikkatle kimseye görünmeden izlerler. Ertesi gün Claire tekrar bitkileri daha yakından incelemek için tek başına taş yapıta gitmeye karar verir. Frank'in de ricasıyla ayinde ateş yakılıp yakılmadığını anlamak için yerde iz olup olmadığına bakar ve bitkileri inceler. O sırada bir dikitin ortadan yarıldığını ve arasının 70-80 cm açık olduğunu görür. Burada böyle bir şey olduğunu hatırlamamaktadır. Dikite doğru ilerleyerek elini uzattığı anda taştan çığlık sesleri gelmeye başlar. Claire, bu çığlık karşısında kulaklarını kapatır ve güçlü durmaya çalışır. Adeta bir kasırganın ortasındadır. Daha fazla direnemez ve baygınlık geçirir. Kendine geldiğinde ormandadır. Üstü hırpalanmış gibidir. Ormanın içinde yolunu bulmaya çalışır. Askerler ve atlar gördüğünde orada bir film çekilmekte olduğunu düşünür. Sessizce yoluna devam ederken birden arkadan biri onu kendine doğru çeker. Claire bu kişiyi ona tıpa tıp benzeyen kocası zanneder. Fakat adamın giyim tarzı ve davranışları Frank'ten oldukça farklıdır. Adam kendini İngiliz Komutan Randall olarak tanıtır. Claire'e fahişe gözüyle bakar ve dudaklarına yapışır. Claire'i bu adamdan kurtaran atlı bir asker onu atının önüne atıp başka askerlerin olduğu ir kulübeye götürür. Claire bu yaşananların bir kabus olduğunu düşünmeye başlar. Kulübedeki adamlar da ona fahişe gözüyle bakmakta elbisenin yırtık kısımlarından görünen vücudunu incelemektedirler. Claire oradakilere kendini tanıtır. Kocasından fidye istenmemesi için kızlık soyadını verir. İngiliz olması nedeniyle hepsi ona ajan gözüyle bakar. Onu bu kulübede tek başına bırakmak gibi fikirler dönmeye başlar. O sırada içeri yaralı biri gelir. Kolu çıkmıştır. Oradakilerin hepsi onarmak yerine daha çok hasar verecek bir yöntem uygulamaya başlarlar. Claire, hemşire olarak bu görüntüye dayanamaz ve herkesi uzaklaştırıp adamın kolunun yerine oturmasını sağlar. Acıyla inleyen genç, artık acımadığını söyler. Claire, dikkatle kolunu sararak sabitler. Bu olay adamların ona saygı duymasını sağlar ve yanlarında götürmeye karar verirler. MacKanzie kalesine doğru ilerlemeye başlarlar. Claire, kolunu sardığı genç olan Jamie'nin atında yolculuk eder. O sırada gittikleri yer hakkında konuşurlarken Claire Frank'in ona anlattığı tarihi bir olaydan bahseder ve İngilizlerin pusu kurduğunu ağzından kaçırır. Onun sayesinde adamların hayatlarını kurtarır. Claire bu karmaşada kaçmaya çalışsa da uzaklaşamamıştır. Her yer zifiri karanlıktır. Şehrin ışıklarının yanmadığını söylediğinde hepsi anlamsız bir ifadeyle ona bakmıştır. Bu yolculuğun ardından MacKanzie kalesine ulaşırlar. Claire buranın dokunulmaz bölge olduğunu öğrenir. Burası onun için daha yaşanılası bir yerdir. Güzel bir şekilde ağırlanır. Temiz kıyafetler verilir. Bayan Fitz onunla yakından ilgilenmiştir. Çok geçmeden kalenin efendisi olan Colum MacKanzie ile de tanışır. Colum MacKanzie adil ve kibar biridir. Ancak bacakları bir rahatsızlık sebebiyle aşağı doğru büküktür. İnsanların bakışlarını yadırgamayacak kadar anlayışlı biridir. Claire, Colum'un sorgusunda dul olduğunu, Fransa'ya akrabalarını ziyaret yolculuğu sırasında saldırıya uğradıklarını anlatır. Taş yapıtta yaşananlara kimsenin inanmayacağını bilmektedir. Colum ona şüpheyle yaklaşsa da anlattıklarını tutarlı bulur. Yine de akrabaları bulunana kadar kalede misafir olacağını söyler. Oradaki bir mektupta yılın 1741 olarak görünce neye uğradığını şaşırır. Buradan kurtulmasının tek yolu o taş yapıta geri dönmektir. Kaçmak için an kollamaya başlar. Claire arada Jamie'nin yaralarıyla ilgilenmektedir. Tıpa olan ilgisi doğal iyileştirme yöntemlerinde bilgi sahibi olan Bayan Fitz ve Colum'un dikkatini çeker ve ölmüş olan bir şifacının yerini ona verirler. Gün geçtikçe oraya daha çok alışmıştır. Düzenlenen bir törende gaydacıların zaman arası yolculuk yapan kadınların öyküsünü anlatır. Geldiği zamanla arasında 200 yıl bulunması bunun gerçek olabileceği inancını attırır. Kasabalıların ve şehirlilerin toplanıp çeşitli etkinliklerin ve avların düzenlendiği büyük yemin töreninde Claire kaçmak için en uygun zaman olduğuna karar verir. O sırada Jamie'ye yakalanır. O da MacKanzie olmayı reddedip törene katılmamaktadır. Ancak Claire onun yakalanmasına sebep olur ve birlikte törene götürülürler. Jamie kendi tarzıyla Colum'a olan sadakatini belirtir ve Colum tarafından kabul görülür. Claire ise bu durumdan kendisini sorumlu hisseder. Ertesi gün Colum'un kardeşi Komutan Dougal MacKanzie Claire'e Jamie kendisi Ned Rupert ve Murtagh ile William Kalesi'ne doğru yola çıkacaklarını bildirir. Orada Claire'in tanıyabileceği birileri olduğunu söyler. Claire bu haberi sevinçle karşılar. Çünkü kale taş yapıta oldukça yakındır. Orada onlardan kaçarak oraya ulaşır ve evine dönebilirdi. Yolculukları boyunca çeşitli yerlerde durup konaklarlar. Yanlarında götürdükleri ürünleri satıp kayıtlarını tutarlar. Dougal ayrıca savaşlar için ek gelir olarak kullanılması amacıyla destek konuşmaları yapar. Bununla yetinmeyerek Jamie'nin İngiliz komutan Randall tarafından yüzlerce kez kırbaçlanan sırtını gösterir. Jamie bu duruma çok bozulur. Başka bir yerde dayanamayarak insanlarla kavgaya tutuşur. William Kalesi'ne varmalarına az bir zaman kala Dougal Claire'e İngiliz askerlerinin onunla konuşmak üzere geldiklerini söyler. Claire askerlerin olduğu odaya gittiğinde Komutan Randall'la karşılaşır. Herkese verdiği cevapların aynısını yineler. Komutan Randall'ın Frank'e olan benzerliğiyle kendini kaybedip haddinin aşan cevaplar vermesi üzerine komutan Randall askere emir vererek Claire'i kollarının arkasından tutarak sabitletir ve genç kadının göğüs boşluğuna yumruğunu geçirir. Claire neye uğradığını şaşırır. Onu tutan askerin de insafıyla odadan dışarı çıkar. Dougal onun bu halini görür görmez odadan içeri girer ve daha sonra askerler orayı terk eder. Dougal gayet sıcakkanlı bir tavırla Claire'i dışarı çıkarır. Onu tepenin ardında bulunan bir göl kenarına götürür. Claire oradan su içerek kendine gelmeye çalışır. Dougal burada Claire'e Jamie'nin yaşadıklarını anlatır. Kaleden kaçarken yakalanması sonucu Komutan Randall tarafından defalarca öldürene kadar kırbaçlanması ve Jamie'nin gıkını çıkarmadan katlanmasından bahseder. Claire bundan çok etkilenir. Dougal Jamie'nin dayısı olmasına rağmen hiçbir müdahele de bulunamamıştır. BU yaşananları Jamie'nin babası da görmüş ve çok geçmeden kahrından ölmüştür. Dougal artık Claire'in bir casus olmadığına inandığını -Aziz Ninian kaynağından su içenlerin yalan söylediğinde midesinde yanmalar olması ve bunun Claire'de gerçekleşmemesi- ve bu İngilizlerin baskısından kurtulması için İskoç biriyle evlenmesi gerektiğini söyler. Claire bunu kesin bir dille reddeder. O zaten evlidir. Evleneceği kişinin Jaime olması bunu daha da imkansız hale getirmiştir. Ancak Dougal onu dinlemez. Jaime de bu evliliğe sıcak bakmaktadır. Claire bu evliliğin kaçışı daha da kolaylaştracağını düşünür. Apar topar evlilik töreni gerçekleştirilir. Claire'e konakladıkları yerdeki kadın tarafından gerekli bakım yapılır. Claire bu görüntüsünden memnun kalmıştır. Törenin yapılacağı yere geldiğinde şok olur. Burası Frank'le evlendikleri eski binanın yüzyıllar önceki halidir. Şimdi ise yanında başka bir adam vardır. Claire güçlü durmaya çalışarak evlilik törenini atlatır. Artık Jamie ile karı kocadırlar. Geleneksel bir yeminlilik bağı olarak birbirine kenetlenmiş elleri havaya doğru kaldırıp hafifçe kılıç darbesinin ardından beyaz bir bezle sarılır. Artık yasal bir birleşme de gerekmektedir. Claire bu durumdan fazlasıyla utanç duyar. Kocası Frank'i düşünür. Bunu ona yapmayı göze alamaz. Üstelik kendisinden yaşça küçük ve bakir olan biri için bunun haksızlık olduğunu düşünür. Jaime odadan içeri girdiğinde ikisinin de yüzü kızarır. Birbirleri hakkında bilmedikleri şeyleri öğrenmeye başlarlar. Jaime ona ailesinden ve Randall tarafından gördüğü işkencelerden bahseder. Claire de uçak ve arabalardan bahsetmeden ailesini kaybetiğini ve ona bakan amcasından bahseder. Sohbet bittiğinde ikisi de birbirinin olur. Claire, Jaime'nin gözlerindeki bitmek bilmeyen şehveti görmekte ve buna kayıtsız kalamamaktadır. Jaime, \"Sana olan arzum ne zaman biter?\" diye sorar her seferinde. Claire artık gruptan biri gibi olmuştur. Jaime de katil olmadığını ispatlamak için Horrocks'ta şahit olacak bir İngiliz askeri bulmuştur. Dilsiz arkadaşı Munro aracılığıyla onunla görüşecektir. Tekrar yola çıktıklarında gece kamp kurmak için bir yerde dururlar. Ned onlara hikayeler anlatırken bir anda herkes irkilir ve aralarında yabancıların olduğunu fark ederler. Claire şaşkın bir şekilde onları takip eder. Ned bir şey yokmuş gibi hikayesini anlatmaya devam ederken hepsi çatışmaya hazırlıklı hale gelir. Jaime işaret verdiğinde Claire'i çalılıkların oraya doğru koşup gizlenmesini ister. Atlarını yağmaladıkları halktan bir grup onlara baskın yapmış ve onların elindeki tüm malları yağmalamaya başlamıştır. Claire çalılıkların arkasından olanları izler. Kargaşanın sonunda grubu dağıtmışlardı. Dougal bileğinde küçük bir çizikle atlatmıştı. Bu yaşananlardan sonra hepsi Clarie'in de kendini savunması için kama kullanmaya başlamasını önerirler. Claire Ned'den dersler almaya başlar. Bu oldukça keyif vericidir. Hepsi onunla ilgilenir ve akıl hocalığı yapar. Claire kendini savunabilecek düzeye geldiğinde yola devam ederler. Yolda atlarıyla ilerlerken Jaime atlarıyla ilerlerken Claire'i durdurur ve şişelere su doldurmak üzere göle gitmelerini söyler. Hepsi Jaime'nin asıl niyetini anlar ve ses etmezler. Claire de ulu orta yaptıkları şeyi ne kadar doğru bulmasa da Jaime'ye karşı koyamaz. Göl kenarındaki çimenlerin üzerinde birbirlerinin olurken iki İngiliz askeri ellerinde silahla ikisini sıkıştırır. Adı Harry olan asker Claire'in üzerine yapışır. Kafasına silah dayanmış olan Jaime hiçbir şey yapamamaktadır. Claire, aldığı saldırı eğitimler sayesinde üzerine çullanan askeri kamasıyla oracıkta öldürür. Jaime de şoka giren askeri oracıkta alt eder. Jaime ve Claire büyük bir utanç duyarlar. Yaşananlarla ilgili tek kelime etmezler. Tekrar yola koyulduklarında Jaime Horrocks'la buluşmak için diğerlerinden ayrılır. Tüm ısrarlarına rağmen Claire de onunla gelir. Her ihtimale karşı Claire'i civarda bir yere gizleyip oradan kıpırdamamasını aksi takdirde cezasına katlanması gerektiğini söyler. Claire gelmekte ısrar etse bile Jaime'nin onu ağaca bağlayacağı gerçeğini fark edince geri çekilir. Jaime ayrılınca etrafını gözlemler. Yanıbaşında bir göl vardır. Buranın Craigh na Dun'a oldukça yakın olduğunun farkındadır. Göle girer ve taşlara basarak ilerlemeye başlar. Bi ara ayağı kayıp tamamıyla suya gömülür. Sırılsıklam olmuştur. Birden arkasında birinin varlığını hisseder. Arkasını döndüğünde İngiliz askeriyle burun buruna gelir ve kendini William Kalesi'nde Komutan Jack Randall'ın ofisinde bulur. Ona ayak diretir ve sinirlerini bozar. Randall nöbetçi askerlerden birini çağırır ve Claire'in ellerini bağlamasını emreder. Asker denileni yapar ve odadan çıkar. Randall kıyafetlerini çıkarırken Claire çığlık atmaya başlar. Ancak bu Randall'ın hoşuna gitmesinden başka bir işe yaramamıştır. Randall genç kadının kalçalarını ayırır. O sırada pencereden elinde silah olan Jaime görünür. Randall'da silahını Claire'e doğrultur ve Jaime çaresizce teslim olur. İkisini yanına gider. Ani bir hamleyle Randall'a darbe indirir. Getirdiği silah boş olduğu için zarar görmemişlerdir. Hemen yüksek duvarlardan atlayarak kaleden kaçarlar. Jaime ve diğerleri Claire'e çok öfkelidir. Onları ele vermiş, askerleri peşine takmıştır. Jaime Claire'i uyardığı üzere onu cezalandırmaya kararlıdır. Claire direnir Jaime ile boğuşur ancak bu onun daha fazla dayak yemesine neden olur. Kaba etine yediği kırbaçlar yüzünden birkaç gün oturamaz. Jaime'den nefret eder. Atla seyahat ettikleri bir gün Claire daha fazla dayanamayarak attan iner. Grup yolculuğa devam ederken Claire'e Jaime eşlik eder. Ona küçüklüğünden beri yaptığı yaramazlıklıkların sonucu olarak yediği dayakların hepsini anlatır. Claire ona karşı yumuşar. İlişkileri normale döner. Gruptakiler de aldığı cezanın da etkisiyle ona daha şefkatli davranmaya başlar. Konaklamak için grubun gittiği yere giderler. Daha sonra Dougal onlara MacKanzie kalesine geri dönmeleri gerektiğini söyler. Kaleye Sandringham Dük'ü gelecektir ve onun gelişi Jaime'ye yarayacaktır. Eğer Jaime onu ikna edebilirse kaçak olarak yargılanmaktan ve idam edilmekten kurtulacaktır. Claire , Jamie ve diğerleri bir umut kaleye geri dönerler. Kalede Claire ve Jaime'nin evlendiğini gören tüm genç kızlar hayal kırıklığına uğrar ve Claire'e karşı nefret beslemeye başlarlar. Hatta Claire kendileri için hazırlanan odadaki yastığın altında çeşitli otların bulunduğu bir büyü bile bulur. Dük'ün gelmesine yakın herkes Jaime ile dalga geçmeye başlar. Dük Jaime'ye farklı hisler beslemektedir ve beraber ava çıkıp kamp yapacaklardır. Jaime affedilebilmek için bazı şeyleri görmezden gelecektir. Claire canı sıkıldığı bir gün Colum'un kütüphanesine gider. Kapı açıktır ve konuşan iki kişiyi dinlemeye başlar. Bunlar Dougal ve Colum'dur. Jaime'ye dükle birlikte gönderip kurtulacaklarını ve Claire'in de halledileceğini söyler. Claire yakalanmamak için oraya sonradan gelmiş gibi davranır. Dük'ün geldiği akşam yemek düzenlenir. Geile, Claire'i bir odaya çeker. Claire odalarına büyüyü koyan kişiyi söyleyeceğini umarken Geile yere örtü serer ve tavanın içine koyduğu otlarla bir şeyler yapmaya başlar. Üzerindeki kıyafetleri çıkarır. Claire ne olduğuna anlam veremez. Geile'nin açık göbeğine baktığında yaklaşık 6 aylık hamile olduğunu görür. Zihni bulanmıştır. Bir büyünün etkisine girmiştir. Geile ona kim olduğunu sorup araştırırken bir anda içeri Geile'nin kocası içeri girer ve yüzü bembeyaz bir şekilde odayı terk eder. İkisi de peşinden aşağı iner. Yemek keyifli giderken rengi değişen Geile'nin kocası salonun orta yerinde yere yığılıverir. Claire zavallı adama ulaşarak yardm etmeye ve hayata döndürmeye çalışır. Ancak elinden hiçbir şey gelmez. Geile'den uzak durur ve onunla görüşmez. Jaime'ye de ava çıkmadan önce bunun sözünü verir. Ancak kaledeki kızladan biri Geilie'in onun yardımına ihtiyacı olduğunu söylemesi üzerine yola koyulur. Geile'nin yanına gittiğinde kadın sarhoş ve yapayalnızdır. Konuşurlarken insanlar eve baskın yaparlar ve son anda saklanacak bir kuytu bulup gitmelerini beklerler. Orada Geile çocuğun Dougal'dan olduğunu ve kocasını kendisinin zehirlediğini itiraf eder. Ertesi gün güneşin doğmasıyla bulunurlar ve meydanda müfettişler tarafından yargılanırlar. Geile hakkında insanlar yaşadıklarını anlatırlar. Ancak Claire hakkında kimse konuşmaz. Sadece Rahip onun büyücü olduğunu bir gün düşmesine neden olduğunu ve iyileştirmek için büyü yaptığını söyler. Claire'in 'Ölecektin be adam!' diye kendini savunması herkeste rahibin haklı olabileceği düşüncesini uyardı. O sırada kaleden biri gelir. Claire gelenin Jaime olmasını çok ister ancak bu kişi bağımsız avukattır. Claire için elinden geleni yapar. Müfettişler bir sonraki gün devam etmeye karar verilir. Ertesi gün Claire'in cadı olup olmadığını görmek için elleri bağlı suya bırakılacaktır. Claire bu soğukta bunu yapmamak için direnir ve sonunda cezalandırılır. Meydanda çıplak vücuduna kırbaç atılır. Claire'in dayanacak gücü kalmadığı sırada Jaime çıkagelir. Kalabalığı yararak Claire'e ulaşır ve onu oradan çıkarır. O karmaşada Geile kendini ortaya atar ve cadı olduğunu itiraf eder. Bu karışıklıktan faydalanarak Jaime ve Claire kaçar. Jaime Claire'dan gerçekleri itiraf etmediğini cadı olup olmadığını söylemesini ister. Claire gözyaşları içerisinde ona her şeyi anlatır. Jaime şok olmuştur. Bir durgunluk olur ve yolda ilerlemeye devam ederler. Tekrar durduklarında Claire gözlerine inanmaz. Craigh na Dun'a gelmişlerdir. Jaime onu tarif ettiği kayalığa götürür ve Claire taşa dokunur. Tekrar aynı şeyleri yaşarken Jaime onu çekip kurtarır. Claire orada onu bekleyen Frank'i görmüştür. Jaime'ye sarılır. Jaime artık ona inanmaktadır. Ancak Claire'in gitmek isteyeceğini düşünerek oradaki bir kulübeye gider ve genç kadını tek başına bırakır. Claire Jaime'yi bırakamaz ve beraber Jaime'nin doğduğu yer olan Lallybroch'a, kız kardeşinin evine giderler. Jaime kız kardeşinin Randall'ın tecavüzüne uğradığını zannetmektedir. Durum farklıdır. JennyRandall'ın kadınlardan hoşlanmadığını ve ona dokunmadığını ama boğuştuklarını ifade eder. Ayrıca kocası vardır ve ikinci çocuğuna hamiledir. Jaime rahatlar. Orada birlikte keyifli zaman geçirirler. Halktan arazi kirası toplarlar. Jaime toprakların sahibi olarak görüldüğünden herkes saygı gösterir. Claire burada son derece mutludur. Ancak kırmızı urbalılara yakalanma riskleri vardır. Jenny bir kız çocuğu dünyaya getirir. Annesine ait olan Ellen adını koyarlar. Claire asla bir çocuk sahip olamayacağının hüznünü yaşamaktadır. Jenny bebekle ilgilenirken kocası Ian ve Jamie değirmene giderler. Akşam Ian tek başına eve döner. Atını ve tahta bacağını askerler almış ve Jaime'yi de yanlarında götürmüşlerdir. Claire Jenny'den güç alarak birlikte yollara koyulurlar. Jenny çok iyi bir iz sürücüdür. Bir gecelik kampın ardından tekrar yollara düşerler ve askerleri orada yakalarlar. Askerlerin arasında Jamie yoktur. Bir tanesi onun suya atladığını ateş ettiklerini ve yüzeye çıkmayıp öldüğünü söyler. Claire ve Jenny,Jamie'nin iyi bir yüzücü olduğunu bilmektedir. Yola koyulup aramaya devam etmeleri gerekmektedir. Murtagh'ın gelip onları bulmasıyla Jenny evine geri döner ve ikisi Jamie'yi arama çalışmalarına devam eder. Konaklama ve yemek için birlikte şarkı söyleyip falcılık yaparlar. Aynı zamanda Jaime'yi görüp görmedikleri konusunda ağız ararlar. Misafir oldukları çingene bir grup bilgi alırlarsa haber vereceklerini söyler. Çok geçmeden yolladıkları bir kişi Jaime'den haber verir. Claire'i beklemekte olduğunu ve yalnız gitmeleri gittiğini söyler. Murtagh'ı geride bırakıp bir mağaraya girerler. Orada onu bekleyen Jaime değil, Dougal'dır. Dougal ona Jaime'nin Wentworth Hapishanesinde olduğunu ve hakkında idam kararı verildiğini söyler. Claire oraya gitmek için ısrar eder ancak Dougal kararın çoktan verildiğini idamın gerçekleşmiş olabileceğini söyler. Claire deliye döner ve Dougal'a bütün nefretini kusar. Yüzleşme gerçekleşir. Dougal ona şaşırtan bir itirafta bulunur. Colum'un oğlu Hamish Dougal'ın oğludur. Colum'un rızasıyla bir varisi olması için böyle bir şeye karar vermişlerdir. Dougal şu an sadece Claire'i arzuladığını belirtir. Genç kadın ona tiksintiyle bakar. Dougal adamarını da alarak yola koyulur. Oraya ulaştıklarında Claire aile sözcüsü gibi kendini tanıtır. Çok iyi ağırlanır ancak Jaime'yi göremez. Hapishaneden çıkıp arkadaşlarının yanına döner. Plan yaparak oradan Jaime'yi kurtarmanın yolunu aralar. Askerlerin birinden anahtarı çalarak ertesi gün tekrar hapishaneye gider. Bir askeri bayıltırlar ve Jaime'nin bulunduğu koğuşlara yönelirler. Kapıların açılmasıyla mahkumlar arasında da kargaşa yaşanmıştır. Claire bu karışıklıkta Jaime'yi bulamaz. Sonunda onun Randall tarafından götürüldüğünü öğrenir. Claire bodrum katına iner. Randall'ın yapacakları şeyler için sessiz bir yere ihtiyacı olduğunu bilmektedir. Işık sızan kapıdan içeri girer ve Jamie'yi görür. Sol eli paramparça olmuştur. Claire'i karşısında görünce çok şaşırır. Oradan kaçamadan içeri yanında bir adamla Randall gelir. Jaime bir anlık boşlukta faydalanarak adamla boğuşur ve alt eder. Ancak Randall Claire'in boğazına bıçak dayayınca teslim olur. Claire serbest kalması karşılığında Randall'ın ona ne isterse yapabileceğini söyler. Jaime ertesi sabah asılacağı için hiçbir şeyi umursamamaktadır. Claire ve Jaime vedalaşır. Randall genç kadını hapishanenin arka tarafında leşlerin olduğu yerden dışarı atar. Claire burada bir kurtla karşı karşıya kalır ve bu boğuşmadan galip gelir. Ardından gelen iki kurt ise onlara saplanan bir ok tarafından öldürülür. Claire ne olduğunu anlayamadan bayılır. Gözlerini açtığında kendini MacRannoch'un kulübesinde bulur. Ona her şeyi anlatır ve yardım ister.Adam yardım etmek istemez. O sırada içeri Murtagh girer. Ardından ManRannoch'un sürüsünün Wentworth civarında kaybolduğunu öğrenir. Claire bunu Murtagh'ın planladığını anlar. Döndüklerinde yanlarında baygın halde yatan Jaime'de vardır. Her tarafı yara bere içindedir. ManRannoch onları evine alır ve Jaime'yi iyileştirmeye çalışır. Claire Jaime'nin kırık parmaklarını tek tek yerine oturtur. Jaime ise son derece iştahsızdır. Acılara dayanabilmek için alkol kullanır ve istifra eder. Wentworth'a yakın oldukları için askerlerin onları bulması için fırtınanın dinmesi yeterlidir. Orada daha fazla kalamazlar ve Murtagh'la birlikte kendileri için ayarlanan tekneyle Fransa'daki manastıra giderler. Orada Amseln ve diğerleri onu sıcak bir şekilde karşılar. Gereken bütün yardımları yaparlar. Claire burada ibadet etme fırsatı da bulur. Hiçbir şey yemeyen ve sadece istifra eden Jaime onu ümitsizliğe götürmüştür. Geceleri ne Jaime ne de Claire uyuyabilir. Bir gece Jaime'nin sayıklamalarını duyar. Yaralı eli iltihaplanmıştır. Jaime kendinde değildir. Claire onu kaybetmemek için elinden geleni yapar. Jaime için ümitler giderek tükenmektedir. Rahipler onu kutsal yağ ile yıkarlar. Claire bunu kabullenemez. Kimsenin olmadığı bir gece tıpkı Geile'nin yaptığı gibi Jaime'nin odasını kehribar ve çeşitli baharat kokularıyla dolar. Jaime'yi Randall ona davrandığı gibi davranarak kışkırtmaya başlar. Jaime uyanır. Claire'e saldırır. Karanlık odada boğuşurlar. Sabah uyandıklarında yan yanadırlar. Jaime artık daha iyidir. Yemek yemeye başlar ve Claire nereye isterlerse oraya gideceklerini söyler."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yabanci-veyl", "text": "Hissedemeyen insanlar yaşar aslında bu hayatta. Herkesi incelerken, bir sürü hayat yaşarlar... Hissedenler ise boş bir çukurdur. Anın eğlencesine kapılıp; geçmiş ve geleceğini yok sayanlar... Yabancının ikinci kitabı da oldukça fazla sayfa, küçük yazı ve sonsuz betimlemeler içeriyordu. Yaklaşık 600 sayfa olan bu kitap da yaşanan olayların, en azından elle tutulanların sayısı çok azdı. Başlangıçta. Levent Çağıran ve eşi arasında ki diyaloğu yansıtan yazarımız, ilk bölümde Ediz Çağıran'ın dünyaya gelmeden son saatlerinde neler yaşandığını anlatıyordu. Daha sonra tekrar Ediz Ve Doğa'ya dönerek, ilişkilerinin ilk kitap da ki gibi gitmediğini; karakterlerin kişiliklerini değiştiğinin farkına varıyorsunuz. Olayı şöyle özetlemek gerekirse eğer; Ediz, Doğa'ya gireceği üniversitesi için özel ders verip onu çalıştırıyordu. Kitabımıza dahil olan ve taht kurabilen herhangi bir karakterimiz yoktu. Kötü polis, iyi polis oyunlarına kaldıklarını yerden devam ederken bu sefer birden fazla kişi ölmüştü. İlk kitapta karşılaştığımız Gökhan daha fazla aktif olup Ediz'in yolluna taş koymaktan vaz geçmezken, Gökhan'ın sahip olduğu ortakları öğrendiğinizde şaşırmayacağınıza eminim. İhanetin ve yalanın kol gezdiği bu oyunda; Doğa'nın ayakta kalabilmesi çok zordu. Her şeyin yanı sıra Levent Çağıran'ın eski arkadaşı olan Uğur ilk olarak Levent Çağıran'ın bürosunu kiralamış ardından onun gibi davranmaya kalkışmıştı. Bu kitabımızda ki kurbanımız Uğur olurken, kendisi aynı zamanda Doğa'ya acıda çektirmiştir. Acılar birbirini takip ederken, Ediz; Doğa'nın kendi zaafı olduğunu kabul etmişti. Ve tüm akbabalar Doğa'nın üzerine çullanırken, yaptıklarından hiç pişman değildi. Uğur'dan sonra araya karışan Kemal Çağıran yani Ediz'in dedesi, torununa söz verdiği için Doğa'yı öldürmek yerine polislere teslim etmişti. Ediz ise her zaman ki önyargısıyla yaklaşıp Atalay'ı vurmak için harekete geçtiğinde asıl hedefi doğa olmuştu. Kendi katilinin elinde büyümeye çalışan bu kız çocuğu, Ediz tarafından morfinsiz bir şekilde dikiş atılıp, tokat yese ve aşağılansa da dönüp dolaşıp Ediz'in kollarına gitmesine anlam verememekteyim. Zaman aktı, ve yapılanlar toprağın altına gömüldü. Kemal Çağıran birileri tarafından öldürüldü ve Ediz Çağıran buna bile aldırış etmedi. Uygar ve Gece kitap da ki rollerini koruyup, Ediz'e destek çıksalar da artık onlarda sıkılmaya başlamıştı. Doğa, Ediz'in yaptıklarından dolayı hassas bir döneme girmişken, ziyaretine gelen Egemen ve arkadaşları Doğa'nın yüzünü güldürebilmişti. Bir anda değişen duygu ve olaylar zihinlerinizi gerçekten allak bullak edebiliyor. Ve kitabın sonralarında kurgu canlanması yaşıyoruz. Olaya dahil olan isimsiz bir karakterimiz var ve bir gün Ediz ile Doğa'nın karşısına çıkıp arada asılı kalan sis perdelerini ortadan kaldırırken, yine birileri başka birileri tarafından sınanıyordu. Doğa ve Ediz'i arama çalışmalarının kapsamı artıp, nefes alamayacak hale geldiklerinde bile Ediz umursamaz yanını koruyabiliyordu. O kadar sayfa arasından yaşanan olaylardan en çarpıcısı herhalde Doğa'nın kendi evinde Ediz ile beraber gidip, orada abisiyle kalma şansı varken, tekrardan Ediz'i seçmesiydi. Bu iki yabancının arasında ki ilişki cinsel sınırları da aşmaya başlamıştı ufaktan. Bu hale nasıl geldiklerini bile bilemiyorum ama Doğa'nın doğum günü, sırların ortadan kalktığı o gece de sizi bozguna uğratan aşağılık bir sır öğreniyorsunuz. Zaten kitabın son 80 100 sayfası kadar yeni yazılıp hiçbir yerde yayımlanmadığı için o sır bana da sürpriz olmuştu. Her şeye savaş açabilen Ediz, silahının namlusunu bir türlü Doğa'dan tarafa çeviremiyordu. Alkolle dans kalkan damarlarında ki akan kanlar, o gece onların akıtamadıkları gözyaşlarıydılar. Anlamsız olarak belledikleri küvet olan mabetleri, ikisinden birinin son nefes aldığı yer oluyordu. Yukarıda ki paragraflarda sadece kitap da gecen sayılı olayın birkaç tanesini anlattım. 600 sayfadan oluşan bu kitabın 450 sayfası için rahatlıkla betimleme ile süslenen cümleler olduğunu söyleyebilirim. Ve o kadar çok aynı betimlemeler birbirini takip etmişti ki bir yerden sonra tüm o paragrafları atlayıp sadece diyalogları okur bir hale gelmiştim. Yazarın kalemine laf edemem ve çok satan listesinin başını çektiği için gerçekleri inkar edemem. Herkes tarafından bu kadar çok ilgi gören kitaptan benim bu kadar haz alamam biraz düşündürücü oluyordu. Kitaba kesinlikle hakaret etmiyorum. Sadece Doğa'nın kitabın başında ve son sayfasında bu kadar değişikliğe uğramasını kaldıramıyorum. Her seferinde kendini mahveden bu adama koşmasını da... Güçlüyüm ve duvarlarım yıkılmaz diyen Doğa, artık dokunsanız ağlayacak bir moda girmiş ve katilini birçok kişiden kıskanıp sadece ona dokunmasını ister olmuştu. Babasından dolayı erkeklere karşı bir antipati besleyen bu genç kızın, narsist bir katile bu karşı bu kadar alttan alıp, namlunu ucuna sürekli kendisini atmasını da anlayamıyorum. Anlayamadığım birçok nokta var. Ediz karakterini gerçekten bende çok seviyorum ama Doğa'nın bir anda Veyl vadisiyle yaraşır bir büyüklükte ki değişimi gerçekten anlamsız. Genellikle kişilik çatışmaları ve kavgalarla sonuçlanan bu kitabın kurgusu gerçekten merak ettirici... Sadece karakterlerin bir anda bu kadar değişmesi bu kadar can sıkıcıydı. Zaman kaybı diyemem ama ilk kitap gibi muhteşemde diyemem. Yabancı- Veyl'den beklentimi karşılayamadı açıkçası. Yazan: Selin Gürcüoğlu Yabancı - Veyl Konusu Yabancı Şahmeran romanı ile bir anda tüm dikkatleri üzerine çeken ve geniş bir hayran kitlesine sahip olan Öznur Yıldırım yeni romanı Yabancı Veyh ile yeniden okurların karşısına çıkıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yagmur-beklerken", "text": "Türk edebiyatının saygın yazarlarından bir tanesi olan Tarık Buğra'nın ilk olarak 1981 yılında yayınlanan ve büyük ses getiren romanı olan Yağmur Beklerken, aynı zamanda 1992 yılında televizyon dizisi olarak da yayınlanmıştır. Yağmur Beklerken kitabı yeni kurulan Türkiye'nin Anadolu'daki insanları nasıl etkilediğini ele almaktadır. Toplam 10 bölümden oluşan kitap 1930lu yıllarda bir Anadolu kasabasına geçer. Romanın ilk bölümü olan Bir Açılış Töreni, kasabada açılan bir parkın açılış törenini ele alır ve törene katılanlar okuyucuya tanıtılır. İkinci bölüm olan Bir Başka Açılış'ta ise kitaptaki hikayenin de temelini oluşturan Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın şube açılışı ele alınır. Aynı dönemde kasabada derin bir kuraklık vardır ve kuraklığın devam etmesi halk arasında da sinirlerin gerilmesine neden olur. Kasabanın su kaynakları kasabaya hakim siyasiler tarafından yandaşlara verilir ve bu da tepkilere neden olur. Yeni bir Fırkanın kurulması da bu gerilimi daha da gün yüzüne vurur. Kitabın ana karakteri olan Rahmi aynı zamanda kasabada yaşayan bir avukattır. Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın kurucusu olan Kenan Bey, Rahmi'nin de partisine katılmasını ister fakat Rahmi'nin bu konuda tereddütleri vardır. Fakat Kenan Bey'in rahatsızlanmasından sonra kendisi üzerindeki emeğin hatırı olarak partiye katılmaya karar verir ve partinin belde başkanı olur. Kasabada iki partinin olması ile birlikte ikiye bölünmeler de başlar. İki tarafta her konuda birbirlerini suçlar, yandaş olanlar diğerlerini kötülemek için elinden geleni yapar. Zaten kuraklık ile başlayan gerginlik iki partinin varlığı ile daha da artar. Gerginlik o kadar artar ki taraflar kuraklıktan birbirlerini suçlamaya başlar. Yaklaşan seçim ile birlikte seçim çalışmaları da ayrışmayı iyice göz önüne sürer. Belediye seçimleri çıka gelir ve seçimlerde oy sayımı sırasında usulsüzlük nedeni ile olaylar çıkar. Oy sayımının tamamlanmasından sonra seçimi yine Cumhuriyet Halk Fırkası kazanır. Rahmi Bey seçimi kaybetmiştir ve bir anda kurtarıcı olarak görünürken suçlu haline getirilir. Bunun üzerine Rahmi Bey siyasetten çekilir ve partisinden ayrılır. Seçimden sonra kuraklık da sona erer ve her şey yatışmaya başlar. Tam bunun siyaset malzemesi olarak kullanılmaya başlaması sırasında bu kez de dolu yağar ve tarlalar zarar görür."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yagmur-kacagi", "text": "Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının önemli şair ve yazarlarından olan Atiila İlhan'ın Yağmur Kaçağı adlı şiir kitabı oldukça dokunaklı şiirlerin yer aldığı bir eser olup fabrika durağı, bulvardia ve acı ninni adlı üç bölümden meydana gelmektedir. meraklısı için notlar kısmında ise şairin, yazdığı şiirlerinin hikayelerini paylaştığı kısa notlar yer almaktadır. Kitabın ilk şiiri olan Yağmur Kaçağı, yağmurdan korkan bir aşığın sevgilisinden yardım istemesi hakkındadır. Burada yağmur tabii ki bir imgedir. Eğer sevgili aşığının elini bırakırsa yağmur onu alıp götürecektir. Yağmur aşk acısı, hatıralar, geleceğe dair ümitler ya da yalnızlık olarak yorumlanabilir. Sevgilinin yokluğunda aşığı bela girdabına sokacak her ne varsa o şiirde yağmur imgesiyle anlatılmak istenmiştir. Yağmur suları önüne gelen çerçöpü nasıl alıp götürürse sevgilisinden ayrı kalan aşık da bu şekilde ayrılık acısıyla, sevgiliden ayrı olmanın vereceği umutsuzluk, özlem ya da yaşanmışlıkların etkisiyle öylece hayattan geçip gidecektir. büyük istifham üzerine adlı beş bölümlük uzun şiir divan edebiyatından apaçık izler taşıyan bir aşk şiiridir. Sevgilisini kendisine dönmeye ikna etmeye çabalayan bir aşığın sözlerinden oluşur. İstifham bilindiği üzere soru anlamına gelir. Şiirde asıl soru ise son mısralarda açıkça ifade edilir: değil mi ki o büyük istifhamın üzerindeyiz / birbirimizi seviyoruz / ve sevgimizden şüphe ediyoruz. üçüncü şahsın şiiri Attila İlhan'ın gelmiş geçmiş en ünlü şiirlerinden biri olup pek çok kişi tarafından ezbere bilinmektedir. Şiirle hiç ilgili olmayanlar bile bir yerlerde mutlaka üçüncü şahsın şiirini dinlemişlerdir. Şiirin konusu aşık, sevgili ve rakip üçlüsü etrafında döner. Aşık, sevgilisini deli gibi sevmektedir ama bu sevgi karşılıksızdır. Üstelik sevgilinin sevdiği başka bir adam vardır. Aşık ise sevgilisi ile rakibinin beraberliğine, üstelik geceyi beraber geçirmelerine şahit olmaktadır. Bu durum ise onu tarifsiz bir biçimde üzmektedir. Aşığın psikolojisi, rakibi kötü görme eğilimindedir. Çöp gibi ipince bir oğlan olan rakip, aşığa göre, hayırsızın biridir. Güldüğü zaman ise adeta cenazeye benzer. Yine de o sevgili ile birlikte olup mutluluğu tadar. Aşığa düşen ise ağlamaktır. zehra kardelin şiiri hem müzikalite hem de geleneksel öğelere yapılan atıflar açısından son derece dikkat çekicidir. Kitabın bulvaria başlığı altında yer alan şiirler şairin Paris hatıralarından izler taşır. Paris'in gece hayatı, hayat kadınları, Fransız edebiyatı bu şiirlerde önemli rol oynar. acı ninni bölümündeki şiirler ise genellikle taşra insanlarını konu alması bakımından öne çıkar. ibrahim'in yıldızı şiiri bir taşralının cinsel arzularına dair imgelerle doludur. şaşı rıdvan ise eğlenceli bir üslupla yazılmıştır ve fakir bir taşralı şaşı tipini tasvir eder. tartımaklı adam yerel ağızla yazılmış bir şiir olup içerdiği kelimelerle kitapta farklı bir yerde durur. müçteba kulunuz şiiri hapse düşen bir memuru anlatır. eyi muz eyi şiiri de tıpkı tartımaklı adam gibi yerel ağızla yazılmış bir şiir olup İstanbul'a göç etmiş taşralı bir seyyar satıcıyı anlatır. berber salih hikayesi ise son derece eğlenceli hatta yer yer komik öğelerle örülü bir şiirdir. Berber Salih'in kaymakam eskisi biri olan Ercüment Bey'in kızına olan aşkını konu alır. Ne çare ki Berber Salih'in o kızı alma imkanı yoktur çünkü berber fakir bir insandır. Eserde yer alan şiirler Attila İlhan'ın bireysel ve toplumsal konularla alakalı şiirlerini içerdiği gibi şairin Paris izlenimlerine dair şiirlerini de barındırır. Attila İlhan bazı şiirlerini yerel ağızlarla dile getirmiştir. Şiirlerde yoğun bir duygu hissedilmekle birlikte müzikalite de önemlidir. Dolayısıyla Attila İlhan'ın şiirleri yüksek ve duygulu bir sesle okunmaya son derece uygundur. Şair aşk acısı, sevgiliye duyulan özlem, Paris'in gece kültürü, cinsellik, taşradan merkeze göç, toplumsal sorunlar ve sınıf çatışması gibi konulara eğilmiştir. Böylece hem toplumcu gerçekçi şair olmanın gereğini yerine getirmiş hem de iyi bir sanatçının göz ardı edemeyeceği genel geçer konulara parmak basmıştır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yagmurdan-kacarken", "text": "Son zamanların en çok okunan yazarlarından bir tanesi olan Jojo Moyes'in yazdığı ilk roman olan Yağmurdan Kaçarken beklediği başarıyı yakalayamamıştı. Jojo Moyes Senden Önce Ben romanı ile bir anda ünlenince yazarın diğer kitapları da Türkçeye çevrilmeye ve yayınlanmaya başladı. Yağmurdan Kaçarken romanı ilk olarak 2002 yılında yayınlandı. Aslında aile olan ama nesil olarak birbirinden farklı üç kişinin bir araya gelmesi ile yaşananları anlatılıyor. Hikaye 1950li yıllarda başlıyor. Genç bir kız olan Joy bir subay olan Edward'a ilk görüşte aşık olur ve 24 saat içinde evlenirler. Bir anda dünyanın en mutlu kişisi olan Joy zamanla evliliğin gerçekleri ile de yüzleşmek zorunda kalır. Edward'an Kate isminde bir kızı olur. Kate 16 yaşına gelince ailesi ile yaşamaya daha fazla dayanamaz ve evden kaçar. Kendi hayatını kurar ve Sabine adında bir kızı olur. Sabine yıllar sonra büyükannesi Joy'u merak eder ve onu görmek için onun yanına gider. Kızının isteği üzerine Kate de ona katılır ve üçlü ilk kez bir araya gelir. Nesil olarak birbirinden farklı olan bu üç kişinin bir araya gelmesi ile geçmiş defterler de ortaya çıkmaya başlar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yakin-tarihin-gercekleri", "text": "Son zamanların en bilinen ve en sevilen tarihçilerinden olan İlber Ortaylı, bu kitabında, Türkiye'nin yakın tarihiyle alakalı bazı konulara değinmektedir. İlber Ortaylı'nın yaptığı konuşmalardan ve röportajlardan derlendiği anlaşılan bu kitabın, bir akademik çalışma olmadığı açıktır. Dipnotsuz ve kaynakçasız olan Yakın Tarihin Gerçekleri kitabı konusunda ya bahsedilen konuyu iyi bilmeli ya da İlber Ortaylı'nın verdiği bilgilere ve yaptığı yorumlara güvenmelisiniz. Başka yolu yoktur. Zaten bu kitapta önemli olan, İlber Ortaylı'nın verdiği bilgilerden ziyade bahsi geçen meseleler üzerindeki yorumlarıdır. Nitekim söz konusu meseleler daha ortaokul ve lise döneminde öğretilen, herkesin aşina olduğu ve bu konular üzerinde bazı fikirlere sahip olduğu konulardır. İlber Ortaylı bu kitapta hangi konulardan bahseder? Yazarın öncelikle fikir beyan ettiği konu milliyetçiliktir. Milliyetçiliğin hem Osmanlı Devleti'nde hem de Balkan dünyasında aldığı şekillerden ve meydana getirdiği problemlerden bahseder yazar. Ardından İtalya'nın Trablusgarp'ı işgali meselesine gelir. Türkiye ile Fransa arasındaki yüzyıllarca öncesine dayanan dostluktan, yüzyıllar boyunca savaştığımız Almanlarla nasıl yakınlaştığımıza ve onlarla I. Dünya Savaşı'na katıldığımıza getirir konuyu. Sonra konu, imparatorlukların bitişi meselesine gelir. Okuyucu, imparatorluktan cumhuriyete geçişin sancılı süreçlerinin yalnızca Türkiye'ye has olmadığını, pek çok devlette ve imparatorluktan cumhuriyete geçiş sürecinde aynı sıkıntıların ya da bunların benzerlerinin yaşandığını anlar. Günümüzde çok konuşulan ve üzerinde birbirine zıt fikirler beyan edilen meselelerden biri Sultan VI. Mehmed Vahideddin'in İstanbul'u terk edip İngilizlere sığınması ve ardından Avrupa'da yaşamaya başlamasıdır. Kiminin hain ilan ettiği, kimininse adeta bir kahraman gibi kabul ettiği bu padişahın padişah olarak son eylemi hakkında İlber Ortaylı, daha geniş bir pencereden, daha anlayışlı ve daha detaylı bir bakış açısı sergiler. Vahideddin terk etmesine terk etmiştir devleti; ancak ne hazineden para almıştır, ne de alınmasına izin vermiştir. Ayrıca o, bilindiği üzere, Mustafa Kemal Atatürk'e dil uzatan bir yakınını susturmuş ve onun bir Osmanlı paşası olduğunu ifade etmiştir. İlber Ortaylı, konuyu fazla uzatmaz ve bazılarının ifade ettiği gibi, aslında Kurtuluş Savaşı'nı başlatmak üzere Mustafa Kemal Atatürk'ü geniş yetkilerle Samsun'a gönderenin bizat Sultan VI. Mehmed Vahideddin mi olduğu, yoksa Mustafa Kemal Atatürk'ün Sultan VI. Mehmed Vahideddin'e ve İstanbul yönetimine rağmen mi ulusal kurtuluş mücadelesini başlattığı gibi meselelere hiç girmez. Bu tarz teorilerden ziyade, somut gerçeklere odaklanır ve Sultan VI. Mehmed Vahideddin'in çokça bahsedildiği gibi basit bir hain veya korkak olmadığına, onun bazı kişisel değerlerine odaklanır. Yakın tarihin en önemli konularından biri de hiç şüphesiz İttihat ve Terakki Cemiyeti'dir. Bu cemiyetin oluştuğu ortam, cemiyete dahil olan kişiler ve komitacılık meseleleri tartışılır burada. Enver Paşa'nın o büyük hatalarının, aslında onun bilgisizliğinden ya da çılgınlığından değil de tecrübesizliğinden ve yaşça küçük olduğu halde paşa yapılmasından kaynaklandığı öne sürülür. Doğrusu Enver Paşa, Osmanlı Devleti'nin o zamana dek en büyük ordusunun kumandanlığını yapmış vatansever birisidir. Bu orduda Müslüman da vardır gayrimüslim de. Asker de vardır halk da. Ne yazık ki Enver Paşa, ne kadar milliyetperver olursa olsun, neticede genç ve tecrübesiz birisidir, bundan dolayı bu büyük orduyu kısa zamanda harcar. Osmanlı'nın nasıl çöktüğü meselesi, bir röportaj konuşmasında enine boyuna tartışılır. İlber Ortaylı, bu konuyu sadece tarih açısından değil, iktisat açısından de değerlendirir. Osmanlı'nın borçları, kültürel özellikleri, kimliği, nüfusu ve diğer özellikleri konuşulur. Konu, bir şekilde günümüzün siyasetiyle bağlanır. Zaten tarih de aslında günümüzü anlamak için öğrenilmez mi? İlber Ortaylı'nın bahsettiği konular devam eder; modern Türkiye'nin ilk anayasası, Mustafa Kemal Atatürk gerçeği, diğer anayasalar, Cumhuriyet'in ulaşım hamleleri, hukuk eğitimi, Osmanlıdan günümüze elit kesim, Kıbrıs meselesi, 1945 ve sonrası... Tabi ki her konudan burada bahsetmenin imkanı yoktur. Gerisi, meraklı okuyucuya kalmıştır. Türk edebiyatının ünlü tarihçilerinden olan Prof. Dr. İlber Ortaylı'nın son eseri olan Yakın Tarihin Gerçekleri kitapseverlere yine mükemmel bir tarihi kitap sunuyor. Tarihe ışık tutan kitapları ile dikkat çeken ve tarihin az bilinenlerini okurlarına sunan İlber Ortaylı son kitabında Osmanlı'nın son günlerini, Birinci Dünya Savaşını ve Kurtuluş Savaşı döneminin bilinmeyenlerine değiniyor. Türklerin nasıl Almanya'nın yanında kaldığını, savaşlarda yaşananları, milli mücadelenin doğuşunu, Mustafa Kemal'in ortaya çıkışını ve sonrasını mükemmel bir dil ile sunuyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yali-capkini", "text": "Fazıl Azmi babasının ölümünden sonra annesi ve abisi ile yaşayan, yakışıklı, İç işlerinde görevli, bekar kızların ve kız annelerinin gözdesi olan, fakat kendisi çapkınlıklarıyla ve gece hayatına olan düşkünlüğü ile bilinen iyi aile çocuğudur. O gece arkadaşlarıyla sözleşen Fazıl Azmi onları kalabalıkta bulamayınca Çubuklu'da eğlencesi ile ünlü bir yerde vakit geçirmeye karar verir. Tam içeri girerken duyduğu menekşe kokusuyla irkilir ve karşısında bir çift kahverengi gözle kalbinden vurulmuşa döner. Gördüğü gözler karşısında bir anda afallar ve kızı kalabalıkta kaybetmemek için arkasından gider. konuşmalarından abla kardeş olduklarını öğrendiği iki genç kız, kadınlar için ayrılan kafes içine girerler ve Fazıl Azmi onlara en yakın yere oturur. Eğlence bitimine kadar heyecanla kalabalığın dağılmasını bekler ve kızlar çıktığı anda etrafın dikkatini çekmeden kızların arkasından gider. Bulduğu ilk fırsatta kızların yanına yaklaşır ve kız ile görüşmek istediğini söyler. Kızlar biraz çekinse de ertesi gün Beykoz çayırında buluşmak üzere ayrılırlar. O gece Fazıl Azmi sabahın olmasını heyecanla bekler. İlk kez böyle bir hisse kapıldığı için kendi kendine inanamaz. Fazıl Azmi ertesi gün erkenden buluşma yerine gider ve beklemeye koyulur. Vakit geçmeden İki kız kardeş yolun kenarından görünür. Fazıl Azmi ilk kez söze nasıl başlayacağını bilemez fakat büyük olan kız sessizliği bozar ve beyefendiyi daha önceden tanıdıklarını söyler. Böylece koyu bir muhabbete başlarlar ve tekrar görüşmek üzere sözleşip ayrılırlar. Günün sonunda Fazıl Azmi kadife gözlü küçük olan kızdan hoşlanmasına rağmen yeni boşanmış büyük ablasının samimi tavırlarından ve cilveli hallerinden etkilenmiş ve hangisi ile münasebetini devam ettirmesi konusunda kafası karışmıştır. Kafa karışıklığı ile sabahı sabah eden Fazıl Azmi ertesi sabah işyerine gelen yaşlı bir kadının getirdiği mektupla kendine gelir. Mektup kadife gözlü küçük kız Sabiha'dan gelmektedir. Sözleştikleri gibi salı günü değil, eğer müsait olursa pazartesi günü görüşmeye davet etmektedir. Fazıl Azmi hemen bir kağıda müsait olduğunu yazıp yaşlı kadına verir. Mektupta yazdıkları gibi ertesi gün Emirgan Korusunda gözlerden uzak bir yerde, bu kez ablası olmadan başbaşa buluşurlar. Genç adam bu kez kafasındaki karışıklıktan kurtulur ve ilk anda vurulduğu bu gözlerin peşinden gitmeye karar verir. Artık Sabiha ve Fazıl Azmi haftanın belli günleri, belirli yerlerde buluşurlar, görüşemedikleri günlerde de birbirlerine yazdıkları mektuplarla hasret giderirler. Ailesiyle Boğaziçi'nde bir yalıda oturan Sabiha için artık hayat sadece Fazıl Azmi ile buluştuğu günlerden ibarettir. Fazıl Azmi her buluşmaya büyük bir heyecanla gitmektedir. Kalbindeki aşkın genç kıza evlenme teklifinde bulunmak için yeterli olduğundan emindir fakat evlilik hayatının getireceği yükün altına girip hayatının değişmesinden çekindiği için bu konuyu bir türlü Sabiha'ya açamamaktadır. İki genç aşık böylece koca bir yazı geride bırakmıştır. Artık Fazıl Azmi ailesiyle birlikte kışı geçirmek için Nişantaşı'ndaki evlerine taşınmak zorundadır. İki aşık birbirlerine sık sık mektup yazma sözüyle ayrılırlar. Dedikleri gibi ilk zamanlar sürekli mektuplaşırlar fakat çevresindeki arkadaşların etkisiyle Fazıl Azmi tekrardan gece hayatına ve eğlenceli yaşama geri dönmüş ve böylece mektuplar gitgide kısalmaya ve sayıları azalmaya başlamıştır. Ona karşılık Sabiha bıkmadan usanmadan sürekli uzun uzun sevgilisine olan özlemini yazmaya devam etmiştir. Öte yandan oğlunun gece hayatına düşkünlüğünden ve iyice yaşlanıp evlatlarının mürüvvetini göremeyeceğinden şikayetçi olan Necla Hanım büyük oğlundan aldığı onayla iki oğlu için iki kız kardeş aradığını yakınlarına haber salar. Çok geçmeden aranan iyi aile kızları bulunur ve Necla Hanım vakit kaybetmeden aile ile görüşüp onay verir. Sırada Fazıl Azmi ile konuşup onu bu evliliğe ikna etmek kalmıştır. Bunun için de iki gözyaşı dökmek yeterli olmuş ve Fazıl Azmi bu evliliğe mecburen onay vermek zorunda kalmıştır. İçinde hala Sabiha'ya olan aşkı taze dururken yaka paça evlendirildiğinden genç kıza bahsetmemiştir. Bir kaç hafta genç ve güzel karısıyla gönül eğlendiren Fazıl Azmi, Sabiha ile mektuplaşmaya devam etmiş, bir yandan da eğlence mekanlarına gitmekten geri kalmamıştır. Çok geçmeden Sabiha evlilik haberini alır ve sevgilisine yazdığı mektupta bu durumdan bahseder. Fazıl Azmi bu evliliğin annesinin ısrarları karşısında zorlama ile olduğunu, Sabiha'nın arkadaşlığının kalbinde çok özel bir yerde olduğunu yazar. Bunun üzerine Sabiha gönüllerin evlilik cüzdanları ile bağlı olmadığını söyleyerek bu evliliğin ilişkilerini değiştirmeyeceğini kabul etmiştir. Kış bitip Fazıl Azmi ve ailesi Boğaziçi'ne geri dönünce yine belli günler buluşmalar devam eder. Bir gün Sabiha Fazıl Azmi'ye ailesinin ona uygun bir izdivaç buldukları haberini verir fakat genç adam Sabiha'nın beklediği tepkiyi vermemiş ve genç kızı hayal kırıklığına uğratmıştır. Bunun üzerine Sabiha kendisi için bulunan doktor ile evlenmiştir. Sabiha belki bu evliliğin onun içini kavuran aşkından uzak tutacağını düşünür fakat artık münasebetlerini fiziksel olarak daha ileriye taşımışlardır. Artık buluşmaları gizli saklı gittikleri evlerde olmaktadır. Sabiha'nın evliliğinin üçüncü ayında kocasının tayini Diyarbakır'a çıkar ve Sabiha artık daha özgürdür. İstediği her an kendini Fazıl Azmi'nin kollarına atar. Etrafta onları izleyen kem gözlere aldırmazlar fakat artık Sabiha'nın adı yalı çapkınına çıkmıştır. Tez zamanda doktor olan kocasına haber gider ve duyduklarını daha fazla kaldıramayan doktorun bir gün intihar ettiği haberi gelir. Yaşadıkları yüzünden vicdan azabı duyan yalı çapkını artık evden sadece Fazıl Azmi ile buluşmak için çıkmaktadır. Ailesi büyük endişe duyar ve kızlarını yeniden evlendirmenin hem dedikoduların önüne geçeceğini hem de onun daha iyi hissetmesi için en doğru karar olduğunu düşünürler. Sabiha'ya eskiden beri sevdalı olan Bahriyeli genç bir adam hemen durumu fırsat bilip kıza talip olur. Gösterişsiz sade bir nikahla Sabiha ve bahriyeli genç evlenirler. Ikinci mutsuz evlilikten sonra iyice içine kapanan, bütün neşesini kaybeden genç kadın tek huzur bulduğu yer olan Fazıl Azmi'yle görüşmelerini sürdürür. Kıskanç kocası sürekli Sabihayı takiptedir ve bir gün ikisini yan yana görür. Deliye dönen genç adam Fazıl Azmi'ye saldırır ve Sabiha oradan hızla kaçar. Kıskanç koca bu davanın namus davası olduğunu ikisinden de şikayetçi olduğunu söyler ve böylece Sabiha'nın bütün gururunu inciten dava başlar. Mahkemeden kaçmak için çare arayan Sabiha'ya zorla getirme kararı çıkar ve mahkeme günü gelip çatar. Gözler salonda yalı çapkınını arar fakat hakimin önüne bırakılan kağıtta Sabiha'nın dün gece sebepsiz bir şekilde öldüğü yazmaktadır. Haberi alan Fazıl Azmi büyük bir acıyla yere yığılır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yalida-sabah", "text": "Yazar, öyküyü birinci tekil kişi kullanarak yazmıştır. Bu öykü baştan sonra İstanbul kokar. Kahramanımız sabah erkenden kalkıp kırk veya elli dakika İstanbul'u izlemektedir. Kahramanımız sabahın temiz havasının ferahlatıcılığı ve duyulan ilk seslerin insanlığın algıladığı ilk ses olduğunu söyler. Öyküyü okuduğunuzda martıların ağlaşmalarını, kargaların uyanık ve zekiliğini, Karabatak kuşlarının dörtlü arkadaş eğlencesini, Mihalıççık kuşlarının martılara eşlik etmesi ve tüm bunlar iki klakson melodisi ile İstanbul'un tarihi havasına karışır. Bu kuşlar arasında sabah kahvaltısı telaşı vardır. İnsanların günlük yaşamdaki geçim derdine benzetilir. Kara kuşlarının neden karada olduğunu ve martıların neden kayalara konduğuna dikkat çeker. Bunu aralarında yapılan bir centilmenlik antlaşması olarak görebiliriz. İnsanlarda olduğu gibi hayvanlarda da nefis vardır. Çoğunluk martılarda olduğu için kayaya ilk konanındır yer. Ve hiçbir kuş konan kuşu yerinden rahatsız etmez. Bu hayvanlar birbirine saygılı ve açgözlülüğe meydan vermezler. Okullu kızlar liselerine gitmeye başlamıştır. Yazar, sabah sabah aralarında bu kadar konuşacak ne olduğuna şaşırır. İlkokullu çocuklar servis bekleyişindedir. İşlerine giden kadın avukat, öğretmenler de bir yere yetişme telaşındadırlar. Topkapı Sarayı, Aya İrini, Süleymaniye, Ayasofya, Beyazıt, Sultanahmet gibi tarihi yerlerin güneşin doğuşuyla ışıkla dolmasını anlatır. Sahilde genç bir kız ve oğlan vardır. Oğlan kızla bir şeyler konuşuyor. Kız da ona bir şeyler anlatmaya çalışıyordur. Bankta otururken köpek kızı koklar. Geçen kapıcı oğlana göz kırpar. Yeni sevgilisi olduğu bellidir. Yazar, konuşmanın felsefi boyutuna değinerek savunmak için, suçlamak için, yalanlar söylemek için, sevişmek için insanın ne kadar çok konuşmaya ihtiyacı olduğunu söyler. Yazar, kıyıdaki gizli kayalara değinir. Gizli kayalardan yola çıkarak Yunan tragedyasının iç yüzünü söyler. İnsanoğlu kötü durumda olan bir olay veya bir insan gördüğünde dıştan acır ama içten sevinir. Bunu gizli kaya deyimi ile anlatır. Yazar, kendisinin üçüncü kat insanı olduğunu söyler. Üçüncü kat insanı, insan sarrafıdır. Diğer bir deyişle delikte yatan yılanı tanır. Her türlü insan tanımış ve her tür darbeyi yemiştir. Bu darbeler yalanlar, türlü oyunlardır. Birinci kat insanı da vardır. Bu insanlar ne kıyı görür ne martıların oyunu görür. Bu insanların hayatı küçük olaylar ve umutlar ile doludur. Yazarın, doğa ile insanı birleştirdiği bu öykü burada biter. Küçük Harfli Mutluluklar Nizamettin Bolayır, sivil koruma şefidir. Çevresinde albay olarak tanınır. Eşi Üftade ile ikinci evliliğini yapmıştır. Nizamettin Bolayır, erken kalkıp her sabah işine koyulur. Evden çıkmadan önce çayını fokurdatır. Tabi Üftade umursamaz derin bir uykudadır. Üftade'nin de ikinci evliliğidir. Önceki eşi de erkenci olduğu için duruma alışmış ve rahatsız olmamaktadır. Nizamettin Bolayır, sabah erken kalkanın işinin rast gittiğini ve gece mum bitiren gündüz minder çürütenlerden rahatsız olduğunu belirtir. Aslında herkes düzenli bir şekilde işini yapsa toplum daha da refah düzeye kavuşacaktır. Nizamettin Bolayır'dan başka Terlikçi Memduh da o gün erkencidir. Nizamettin Bey, şaşırır ve hasta olup olmadığını sorar. Tam cevap verecektir ki Yümnü Bey'in bahçesinde Denizli horozu öter. Terlikçi Memduh ve Yümnü Bey horozun toplam ötme saniyelerini tartışırken Nizamettin Bolayır, Cüneyt ile karşılaşır. Nereye gittiğini sorar. Kızılcahamam der. Nizamettin Bolayır, genç sporcuya size harcanan paraya yazık der. O da bize de iyi fırsatlar sunulsa biz de iyi olurduk der. Nizamettin Bolayır, genellikle otobüsten sonra vapura biner. Nizamettin Bolayır'ın oğlu vardır. Gelini Aynur kısa boylu, çilli bir hatundur. Torunu Aydanur'u çok sever. Karabük'te oturdukları için fazla görüşemezler. Nizamettin Bolayır, iş çıkışı bir nikaha gider. Nizamettin Bolayır, sonra kendini eve atıp hemen duş almaktadır. Sonra eşi ile yemek yerler. O anda hiç anlamadığı bir mutlukla eşine karşı mutluluk duyar. Küçük mutluluklar sebepsiz gelir. İnsan bazen bir televizyonu izlemedeki özgürlüğü, yanı başındaki insanın huzuru, gökyüzündeki bulutların farkına varmasıdır. Küçük mutlular yetinmeyi bilen insanların orkestrasıdır. Bazı insanlar bu mutluluğu yaşarken bazıları farkına bile varmadan geçer gider dünyadan. Bu öykü küçük mutluların farkına varmayı ve her gün son gün gibi yaşamayı insanlara anlatmaya çalışmıştır. Karşılıklı Yazar, başından geçen bir olayı öykü olarak anlatmıştır. Gürcistan'ın başkenti olan Tiflis'e romancı arkadaşları ile gezmeye gider. Ünlü Rus markalı saati öyle överler ki dayanamayıp alır. Memlekete geldiğinde arkadaşları yediğin içtiğin senin olsun bize gördüklerini anlat derler. Derler demesine ama hala yediklerini merak ederler. Kolundaki saat arkadaşlarının dikkatini çeker. Kronometreli, çalar saatli ve su geçirmez olduğunu anlarlar. Mütevazı yazarımız da sadece susar onları izler. Sadece hafif bir göz ile onaylama yapar. Arkadaşları bu saati o kadar beğenirler ki öve öve bitiremezler. Başka saatler ile kıyaslarlar. Yazarımız bu saati ilk duşta kolundan çıkarmaz. Çünkü su geçirmez bir saattir. Buna güvenerek çok rahat kullanır. Hatta tatilde bir gün saati havuza düşer. İki gün sonra sudan çıkarılır. Ona rağmen hala saati çalışır. Bir gün saati buğulanır. Yazarımız eşine saatim buğulandı der. Eşi geldiğinde buğulanma kaybolmuştur. Saati onu yalancı çıkarır. Eşi bence sen doktora görünmelisin der. Sonra saati yine buğulanır. Bir ustaya götürür. Usta saati özenle açar. Terzi Vortik adında Rusça bilen bir adam vardır. Rusça bildiği için onu çağırıp saatin arkasındaki yazının anlamını sorarlar. O da balık işareti o der. Su geçirmez olduğunu ifade ettiğini söyler. Usta, Vortik Efendi gidince kendi bildiğinin doğruluğunu savunur. Ona göre saat su geçiren bir saattir. Saati yapılır. Yazarımız koluna tekrar saatini takar. Bir gün saati durur. Yine saatçiye gelir. Saatçi artık yeni bir saat almasını söyler. Yazarımız saatini tekrar koluna taktığında saat çalışır. Usta çıkarıp bakar ve saat tekrar durur. Birkaç gün tek tük saat böyle duraksayarak çalışır. Ondan sonra yağmurlu bir günde tamamen durur. Öykü burada biter. Öyküde anlatılmak istenen aslında mutlak inanç ve güven duygusudur. Yazar, bu öyküde bunu sorgular. Ne kadar ve nereye kadar güvenebiliriz? Güvendiklerimiz bizi nereye kadar yolcu eder bilemeyiz. Şeytan Tüyü Ökkeş Topalmusagil isimli bir Almanya gurbetçisinin Hidayet'e yazdığı mektup anlatılır. Ökkeş, Almanya'da işçi olarak çalışmanın zorluklarını anlatır. Kaçak işçi olarak çalışmaktadır. Saklanmadığı için yakalanmadığını söyler. Almanya'nın disiplininin köpeklerine bile işlediğini anlatır. Ama ağaçlar, kuşlar ve gökyüzü her yerde aynı olduğunu söyler. Hatta yusufçuk kuşunun da onun gibi gurbete geldiğini Hidayet'e anlatır. Almanya'nın kadın ve erkek ilişkilerinin serbestliğini anlatır. Hidayet'e bir hayvanat bahçesinde ayı kostümü giyecek birinin arandığını söyler. Onu bu işe davet eder. Köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyeceğini söyler. Adresini polislere yakalanmamak için yazmaz. Öykü burada sona erer. Sonsuza Kalmak Sunuhi Bey, emekli öğretmendir. Eşinin eniştesi Razi Bey, uyanık bir müteahhittir. Razi Bey sayesinde Ayvalık dolaylarında arazi sahibi olurlar. Öyküde mekanın Balıkesir'de geçtiğini anlayabiliyoruz. Bir sabah posta başı Sunuhi Bey'e arazide taş olduğunu söyler. Bunların özel taş olduğunu anlayan Sunuhi Bey bunu devlete haber vermek ister. Bunun için Arkeolog Şükran Hanım vardır. Eşine durumu anlatır. Şükran Hanıma bildireceğini söyler. Eşi kıskançlık edip söylemesini istemez. Sunuhi Bey, eşine insan belli bir yaştan sonra ölümsüzleşmek için yaşadığını söyler. Medeniyet borcu olduğunu söylemesi gerektiğini söyler. Eşi bunu hemen Razi Bey'e yetiştirir. Razi Bey, Sunuhi Bey'i kararından döndürmek ister. Devlete söylersek arazinin ucuza gideceğini söyler. Devlet kazı çalışması için araziyi alabileceğini söyler. Sırrı Erdem ve Gavsi Bey de Sunuhi Bey'in o taşları devlete bildirmesini istemez. Öykünün sonunda kooperatif evlerinin ortak fosseptiğinin cidarlarının o taşlarla örüldüğünü Razi Bey söyler. Sunuhi Bey, şaşkın bir şekilde sadece pes eder. Neden Sonra... Bu kısa öyküde İhsan ve Melahat ikilisinin aşkı anlatılır. İhsan, Melahat'ı yağmurlu bir havada buluşmak için sözleştikleri yerde bekler. Elinde iki sinema bileti vardır. Melahat gecikince İhsan işkillenir. Onun hayatında biri olabileceğini düşünür. Melahat'ın tıp okumuş bir talibi vardır. İhsan'ın ise lise diploması dahi yoktur. Melahat geç olsa da gelir. Sinemaya geçerler. Melahat, İhsanın üstündeki suskunluğu sezer. Sebebini sorar. İhsan cevap vermez. En sonunda kız ağlayınca dayanamaz. Onu kendine çeker ve sarılır. Kendisi için ağlayan kız gururunu okşamıştır. Yaprak Ne Canlı Yeşil Kitabın son öyküsü bir kahve salonunu konu alır. Bu kahveye gelen giden tipler tasvir edilir. Yazarın dilinden aktarılan bu öykü Roksan sayesinde tanıştığı Zehra'nın hikayesidir. Yazar, üniversitede asistandır. Zehra ise hemşirelik okumaktadır. Zehra, kitap okumayı boş bulan bir kızdır. Yazar ile kahvede tanışıp samimi olurlar. Roksan'ın yaş partisinde sevgili olurlar. Birinci anlatıcı kişi Zehra ve kendisi için çok güzel hayaller kurar. Ama artık o hayallerin yeri boş bir avuntuya bırakılmıştır. DEĞERLENDİRME Haldun Taner'in son öykü kitabı olan Yalıda Sabah 1983 yılında yazılmıştır. Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'ne değer görülmüştür. Türk edebiyatının en alçakgönüllü yazarlarından biri olan Haldun Taner kendisini hiçbir zaman ön plana çıkarmak istememiştir. Kitapta yedi güzel öykü bulunuyor. Hepsi birbirinden güzel ve zevkle okuduğum öyküler oldu. Haldun Taner, bu öykülerde naif bir dil kullanması, hicvettiği olayları günlük yaşamdan alması okuyucuyu öykünün içine çekiyor. Kullandığı dil anlaşılırdır. Yumuşak bir söylem kullanmıştır. Yer yer günlük yaşamda kullanmadığımız kelimeler kitapta dipnot olarak eklenmiş. Bu da okuyucuya yeni kelime haznesi demektir. Yazar, öykülerinde farkında olmadığımız şeyleri ön plana çıkarmış ve günlük yaşamın o sıkıcı havasını renklendirmiştir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yalniz-efe", "text": "Türk edebiyatımızın önemli isimlerinden biri olan Ömer Seyfettin'in Yalnız Efe adlı öyküsü; iki köylünün birlikte ava çıkarken mola verdikleri yerde, uzun yıllardır tüm köyün dilinde dolanan Yalnız Efe destanını birinin diğerine anlatmasından oluşur. Eski zamanlarda Kumdereli Yörük Hoca diye bir adam varmış. Bu adam kırmızı yüzlü, bembeyaz sakallı, upuzun boylu, iri yarı bir adammış. Tüm köylüler tarafından sevilir sayılırmış. Karısı dört sene evvel vefat etmiş, hoca da kızı Kezban ile birlikte yaşarmış. Hocaya evlenmesi için çok ısrar ederlermiş fakat o, bu yaştan sonra evlilik değil ahreti düşünmesi gerektiğini söylermiş. Hiç ağzından düşmeyen bir sözü de varmış: Ah bir genç olsam... Bunu duyanlar her zaman Hoca, genç olsan ne yapardın? diye sorsalar da, hoca hiçbir zaman cevap vermez, sadece gülümser ve uzaklara dalarmış. Köy halkından birkaç kişi bazen toplanıp Yörük Hoca'nın evine giderlermiş. Kimi zaman yemek yerler, kimi zaman da Yörük Hoca onlara kitap okurmuş. Yine günlerden bir gün yedi veya sekiz kişi toplanıp hocanın evine gelmişler. Yemekler yenmiş, kahveler içilmiş. Sohbet için herkes sedirlere yerleşmiş. Hal hatır, sohbet muhabbet derken konu Eseoğlu'na gelmiş. Eseoğlu, bulundukları köy de dahil tüm civar köyleri borca bağlayıp ödemeyenleri de acımasızca öldürüyormuş. Bu durum birçok insanın canını sıksa da Eseoğlu'ndan korktukları için kimse müdahale edemiyormuş. Hoca o akşam ilk defa Genç olsaydın ne yapardın? sorusuna cevap vermiş. Dağa çıkıp Eseoğlu gibilerini öldürürdüm demiş. Ama hoca, Eseoğlu'nun bir sürü adamı var, bir değil ki sözlerine de Evvela birden başlanır diye yanıt verip Eseoğlu'nun kendisine borcu olduğunu eklemiş. Normalde insanların Eseoğlu'na borcu olduğu için bunu duyan ahali şaşırmış. Hatta Hoca, ertesi gün gidip borcunu isteyeceğini de belirttiğinde Eseoğlu'nun kendisine borcunu vermeyeceğini, boşuna gitmemesi gerektiğini söylemişler. Fakat Yörük Hoca bu, dinler mi? Ertesi gün babasını uğurladıktan sonra Kezban'ın içini bir sıkıntıdır kaplamış. Ne yaptıysa sıkıntıdan kurtulamamış. İşlerini bitirince belki geçer umuduyla köy halkından Kambur Hasan'ların evine gitmiş, sütannesi Kambur Hasan'ın karısıymış. Sütannesine babasının Eseoğlu'ndan borcunu almaya gittiğini ve gittiğinden beri de içinde bir sıkıntı olduğunu anlatmış. Herkesin verdiği tepkiyi veren sütannesi, başına bela alacağını söyleyerek endişelenmeye başlamış. Hava kararmaya başlayınca artık gitmesi gerektiğini, babası gelirse onu merak etmesin diye evde olması gerektiğini söyleyerek çıkmış. Evlerinin kapısına ulaştığı an köpek sesleri eşliğinde ona doğru yaklaşan genç oğlanı görmüş. Bu Nalbant İsmail'in oğlu Recep imiş ve Kezban'a babasının vurulup öldürüldüğünü söylüyormuş. Bunu duyan Kezban karışık duygulara boğulmuş. Yüzünü ellerinin arasına alıp yere çökmüş ve hıçkırıkları kesilene kadar ağlamış. Başında bekleyen Recep, kızı kaldırmaya çalışıp kendi evlerine gitmeleri gerektiğini söylese de Kezban sertçe kalkıp babasının ölüsünü bulmaya gideceğini söylemiş. Recep ne dediyse de kızı ikna edememiş ve Kezban zifiri karanlıkta yola koyulmuş. Sabaha karşı Eseoğlu'nun evine varmış. Evde çalışan hizmetkarlar kızı birkaç saat bekletip sonunda içeri almışlar. Kezban'a Eseoğlu'ndan izin alınarak, babasının ölüsünün yeri söylenmiş. Gübreliğin ortasına atılan babasının cesedini gören Kezban'ın tüyleri diken diken olmuş. Hızla yanına yaklaşıp korkarak babasının başını iki elinin arasına almış. Tam o sırada Kumdere köyünden gelen, babasını seven sayan birkaç adam cesedi bir sedyeye yükleyip köye geri götürmüşler ve cenazesini yapmışlar. Babasının ölümünden sonra Kezban'a sahip çıkmak isteyen, evermek isteyen çok insan olmuş. Fakat Kezban hiçbirini kabul etmeyip Babamın öcünü almadan hiç kimseyle evlenmem dermiş. Öcünü alacaktı almasına fakat babasını kimin vurduğunu bilmiyormuş. Eseoğlu'nun adamlarından biri olduğuna eminmiş fakat hangisi olduğunu kestiremiyormuş? Kezban, bir ay boyunca içindeki büyük intikam duygusuyla evde tek başına yaşamış. Tavukları, inekleri kendi beslermiş. Koyunları otlatırmış. Yine bir gün koyunları otlatmak için ormana çıkardığında civar köylerin delisi Mustafa'yı görmüş. Cevizli sucuk verme vaadiyle onu zor da olsa yanına oturtmayı başarmış. Sucuk yemeye dalan Mustafa, sıra sıra ağzındaki baklaları çıkarıyormuş. Sucuk bittiğinde Kezban da babasını öldürenin kim olduğunu öğrenmiş. 'Artık köye dönebilirim' diye düşünmüş. Köyde bir subay varmış. Eseoğlu'nun ahbabıymış. Kezban her gün bu subayı tutup Babamı vuranı daha yakalamayacak mısınız? diye sorarmış. Bir gün sabrı tükenen subay, bir daha aynı soruyu sorarsa bacaklarını ayıracağını söylemiş. Fakat Kezban korkmayıp daha da üstüne gitmiş. Bugün babamı öldüreni yakalamazsan seni öldürürüm diye tehdit etmiş. Bunu duyan subay büsbütün sinirlenmiş ve kızın üstüne atlayıp kızı iyice dövmüş. Bu olaydan sonra kız görünmez olmuş. İlerleyen günlerde başta Eseoğlu olmak üzere bu tip işlerle uğraşanlar tek tek ölü bulunmaya başlanmış. Kezban hiç ortada görünmemesine rağmen herkes, kendilerinin cesaret edemediği bu şeyi Kezban'ın yaptığına eminmiş. Tüm üçkağıtçıları alt ederken yanına hiçbir zaman yandaş almadığı için de ona Yalnız Efe demişler."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yalniziz", "text": "Peyami Safa'nın Yalnızız kitabı, yazarın ölümünden 10 yıl önce, yani 1951 yılında yayınlanmıştır. Romanda II. Dünya Savaşı'nın etkileri görülmektedir. Roman, psikolojik bir romandır ve kolay anlaşılabilen türden bir kitap değildir. Özetine gelecek olursak; Olay, Yeşilköy'deki köşklerden birinde oturan bir aile etrafında geçer. Samim, Mefharet ve Besim kardeşlere, babalarından kalan bu evde Mefharet'in kızı Selmin ve onun kardeşi de yaşamaktadır. Aynı zamanda maddi durumları yerinde olduğu için de Hasibe adında bir hizmetçileri de vardır. Selmin reşit olmuştur ve çocukluğundan beri Avrupa'nın hayalini kurmaktadır. Bu hayalini gerçekleştirebilmek için de annesi ve dayılarına hiç de küçük olmayan bir oyun oynar. O zamanlar nişanlısı olan Ferhat'tan ayrıldığını ve karnında bir bebek taşıdığını itiraf eder. Annesinin tüm ısrar ve baskılarına rağmen çocuğun kimden ve ne zaman olduğunu söylemez. İnatla çocuğu Avrupa'da doğuracağını, sonrasında da Avrupa'da bir adamla evleneceğini söyler. Halbuki her şey, Avrupa'ya gidebilmek için bir bahanedir ve Selmin kimseden hamile değildir. Mefharet Hanım, çok fevri ve duygularını zirvede yaşayan bir kadın olduğundan kızının bu tavırlarına kahrolmaktadır ve içten içe nefret beslemektedir. Öyle bir noktaya gelir ki, Selmin'in Samim ile birlikte olduğunu düşünmeye başlar. Dayı ve yeğen... Mefharet, bunu küçük kardeşi Besim ile paylaşır ve konu üzerinde düşünürler. Samim, uzun zamandır bir defter tutmaktadır. Bu deftere hayalindeki dünyayı yazar ve kendi Simeranyasını yaratır. Aynı zamanda günlük işlevi gören bu defterden, Mefharet'in haberi vardır ve duyduğu şüpheler yüzünden Besim'i de bekçi tutarak bu defteri karıştırır. Deftere tarih atılmadığından ve bahsettiği şahısların isimlerinin verilmediğinden dolayı Mefharet mecburen tahminde bulunmak zorunda kalır. Selmin'e ait birkaç özellik bulduğundan, yazılan diğer özellikler tutmasa da o kişinin Selmin olduğuna kendisini inandırır. Oysa o kişi Selmin değil, Selmin'in nişanlısının kız kardeşi olan Meral'dir. Samim, Meral ile sevgilidir. Meral aynı zamanda, Samim'in eski sevgilisi olan Necile'nin kızıdır. Samim ile Necile birbirlerini çok sevmişlerdir. Hatta Necile'nin Samim'den bir çocuğu bile olmuştur. Romanda bu çocuk hakkında herhangi bir bilgi ile karşılaşmadım fakat benim fikrime göre bu çocuğun Meral olma ihtimali çok yüksektir. Şayet bu çocuk Meral ise kitabın zaten ilginç olan kurgusu, daha da hayranlık duyulası hale gelir. Meral tam bir Paris hayranıdır. Sürekli Paris'e gitmek ister ve bu hayalini gerçekleştirebilmek için hep hayal kurar, fırsat kollar. İlerleyen günlerden bir gün hem Selmin'in hem de Meral'in okul arkadaşlarından biri olan Feriha ile görüşürler. Feriha ile aynı yaştadırlar ve Feriha, onun hayaline sahiptir; Paris'te yaşamaktadır. Fakat babası yaşında, zengin bir adamla evlenip oraya gidebilmiştir. Aynı zamanda çok hoppa ve ancak eğlenilecek bir kızdır. Meral, Feriha'ya çok özenmektedir, o da Paris'te yaşamayı çok istiyordur. Gerçi Feriha, Meral'e Paris'e gelmesi için ve ona da babası yaşında zengin bir erkek bulmaları için defalarca tekliflerde bulunmuştur. Ama Meral bir türlü karar verip gidememiştir. Samim'i bırakıp bırakmama konusunda bir türlü emin olamıyordur. Oysa Samim'in de maddi durumu yerindedir ve onu gayet güzel yaşatabilirdi: ama içindeki Paris arzusuna ne olacaktı bu durumda? Son günlerde iyice beynini meşgul eden bu konuyu sonunda oturup doğru düzgün düşünmeye karar verir. Birkaç gün düşündükten sonra, Paris hayalini bastıramaz ve hem babası yaşında zengin bir adamla evlenmeye hem de Samim'i yarı yolda bırakmaya razı olur. Bir an önce bavulunu hazırlar ve evden çıkacaktır. Ama ağabeyi Ferhat, kaçmasına engel olabilmek için kızın kapısını kilitler. Meral buna çok bozulur ve oturup ne yapacağını düşünür. Düşünürken bir yandan da sigarasını içer. O sırada yanlışlıkla yere dökülen benzin birden her yerin alev almasına sebep olur ve kapı kilitli olduğundan Meral dışarı da çıkamaz, içeride yanarak can verir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yalnizlar", "text": "Roman bir tiyatro oyununun kitaba dökülmüş halidir. Tarık Buğra'nın ilk eseri ve psikolojik tahlillerle dolu eseridir. Adı dikkatimi çekmiş bende okuma isteği uyandırmıştı. Dört karakterin hisleri, kendileriyle verdiği savaşları ve kelimenin tam anlamıyla yalnızlıkları işlenmişti. Doktor yalnızlığını küstahlık ve aşağılamayla gizlerken Şükriye fedakarlığı ve altı yıllık umuduyla bunu yapıyordu. İnsana dair, insanı insana anlatan müthiş bir eserdi. Okumak beni düşündürdü, kendi duygularımı sorgulamama sebep oldu. Tarık Buğra bunu çok iyi yapan bir yazardı. Satırlara gizlediği kelimeler her okuyanın kendinden bir şeyler bulmasına vesile oluyordu. Beni en çok etkileyen doktor karakteriydi ve tüm hikaye o olsaydı da sıkılmadan okurdum. Anlatılan, hissettirilen ve verilen mesaj bir bütündü. ÖZET Hikaye birbirlerinin ilk aşkı olan Murad ve Hürrem üzerinden başlıyor. Murad, hukuk fakültesini bitirmeden ayrılmış bu yüzden Hürrem'in annesinin gözünden düşmüştür. Bir zamanlar ideal damatken şimdi akrabası dışında hiçbir şeyi değildir. Hürrem ise Murad'ı seviyordur fakat onun cesaretsiz oluşu ona adım atmasına engel olur. Bir gün Doktor Rıza ile tanışırlar. Hürrem ondan çok etkilenir fakat annesi onu da istemiyordur. Doktor Hürrem'in önünde birçok kez Murad'ı aşağılar. Mizacı öyledir ve bunu herkese yapan bir adamdır. Hürrem ise onun cesaretli oluşundan etkilenir. Annesi izin vermese de doktorun baskısı sonucu onunla evlenir. Murad kendini kapatır duygusal bir çöküş yaşar fakat bunu sanata yönelerek atlatır. Başarılı olur adını duyurur ve yakın arkadaşı Macit'le birlikte tiyatro kurar. Hayatını yalnızlığın verdiği huzursuzlukla geçirirken Hürrem ve Doktorla görüşmeye devam eder. Bir gün Doktor Murad'ın memleketine gider. Hürrem emin olamadığı hislerinin kafasını karıştırmasından dolayı Murad'a aşkını ilan eder. Murad karşı koyamaz ve birlikte olurlar. Hürrem bundan hemen pişman olur ve Murad gittikten sonra kocasının yanına memleketine gider. Murad yeniden yalnızlığın pençesine düşer varlığını sorgular. Bu sırada Doktor Murad'ın çiftliğinde işleri devralır Murad'ın annesi Nigar Hanım'ın desteğiyle bütün çiftliği değiştirir. Hatta Murad'a para gönderilmesini de engeller. Nigar Hanım'ın ablasının kızı olan ve Murad'ın beşik kertmesi olan Şükriye'de Hürrem'le dost olur. Doktorla sürekli çatışan ve çiftlikte söz sahibi olmasından hoşlanmayan Şükriye'nin babası Hüseyin Bey Murad'a mektup yazarak memleketine dönmesini söyler. Murad çok zor verdiği karar sonucunda memleketine döner. Nigar Hanım Şükriye ve onu hemen evlendirmek niyetindedir fakat Murad Şükriye'yi yavaş yavaş hayatına sokmak ister. Hürrem'den tamamen vazgeçtiğine inanır. Doktor sık sık arlarındaki ilişkiye atıfta bulunur ve Şükriye ikisinden şüphelenir. Murad'ı altı yıl boşuna beklediğini düşünerek umutsuzluğa kapılır. Doktorun çantasından çıkardığı ve hem ölüm hem de şifa dediği zehri alarak intihara kalkışır. Bu doktorun bir oyunudur ve Şükriye'nin içtiği zehir değildir. Hüseyin Bey bıraktığı avukatlığa devam edeceğini Murad ise Şükriye ile mutlu olmak istediğini söyler. Hürrem ise Doktora tüm hissettiklerini anlatır. Doktor Şükriye'yi tedavi ettikten sonra yağmurlu gecede şehre döneceğini söyler. Hürrem onun bir zamanlar Şükriye'yi sevdiğini öğrenir fakat Doktor zor şartlarda büyümüş topluma olan nefretini kelimelerine saklamış bir adamdır. Kişiliği öfkesinin eseridir. Bunu kendine itiraf eder ve Hürrem'e, kendisine acır. Artık daha cesur olmaları gerektiğini ve birlikte olmaları gerektiğini söyler."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yalnizlik-sarkaci", "text": "Kitabın ilk hikayesi Yalnızlık Sarkacı, yalnızlığı demleyerek bize adeta damıtıyor. Öyle bir şey ki öyküyü okuduğunuzda yalnızlığın o sesini, hayatın insanı çiğneyip posasını yaşlılık gibi bir evreye getirdiğine hep beraber şahit oluyoruz. Öyküdeki ihtiyar adam eşi hastaneye kaldırılınca kendiyle yüzleşme fırsatı bulur. Eşi iki aydır hastanededir. Arada eş dost gelir. Ona eşinden haber getirirler. İhtiyar adam yalnızlığı süresince ölen kızı Selma'yı düşünür. Bir yandan onun her kahrını çeken eşini özler. Hastaneden çıkacağı günü bekler. Gençlikten yaşlılığa doğru gerek hayatın getirdikleri olsun gerek yaşam tecrübeleri ihtiyar adamın umudunun rengini değiştirir. Eşinin öldüğünü düşünür ve üzülmesin diye kendisine söylenilmediğini hisseder. Penceresini açtığında mezarlığın yanında çocuklar oyun oynamaktadır. Mezarlığın o uğultulu çam sesleri çocuk sesleriyle çınlamaktadır. Elini iki avucunun arasın alarak eşinin öldüğünü haykırır ve bir çocuk gibi ağlar. Akşamın Ucuna Tutunan Yine bu öyküde de yaşlılık, yalnızlık, geç kalmışlık hissi göze çarpar. Genç bir delikanlı elindeki fotoğrafı inceler. Bu fotoğrafta genç iki kadın vardır. Oradaki kadın dikkatini çeker. Ona günlerce ulaşmayı dener. Numarasını zorlukla bulduktan sonra kadınla konuşur. Resimde gördüğü kadın ile telefondaki kadının sesini birleştiremez. Bir fotoğrafta, televizyonda, derginin kapağında bir kadın ya da adam gördüğümüzde zihnimizden sesinin nasıl olacağına dair fikirler sunarız. Ne yazık ki görüntü ile ses çoğu zaman örtüşmez. Hele de araya yıllar girmişse... Genç delikanlı resimdeki kadının sesinden yaşlanmış olduğunu anlar. Yaşlı Kadın telefonda yalnızlığından dem vurur. Genç delikanlı bu kadına anne der. Sonra telefon kapanır. Bu kadın, genç delikanlının annesidir. Sayın Başkanın Masasında Kalan Çanta Yazar bu öyküsünde yalnızlığı anlaşılamamak, beklenti, yaşlılıkla gelen çaresizliği işlemiştir. Yaşlı bir milletvekili adayı kalabalık koridorda beklemektedir. Mülakata girip çıkanlar terini silip hiçbir şey demeden oradan uzaklaşırlar. Mülakattan sonra trene binip Ankara'ya Sayın Başkanın yanına gidecektir. Eşi ve oğlu aday adayı olmasına karşıdır. Ama onları dinlemeyerek trene biner. Geldiğinde bir sigara yakar. Eski tanıdığının oğlu olan Kadir'i görür. O da aday adayı olmuştur. Bu durumu içerler. Sayın başkanın odasına gittiğinde hayal kırıklığına uğrar. Sayın başkan kendisinin iyi göründüğünü söyler. Keşke gelmeden önce arasaydınız, yorulmazdınız. diye ekler. Bunun üzerine yaşlı aday bayılır. Elindeki çantayı başkanın masasına bırakırlar. Yaşlı adayın vefat ettiği anlaşılır ve morga kaldırılır. Kutsal Yemin Törenim ve Ben Farklı şehirlerden üç milletvekili bir araya gelmiştir. Bir milletvekilinin nasıl olması gerektiğini aralarında tartışırlar. Yemin metinlerini okuyacaklardır. Bir kadın tüm metni ezberlemiştir. Kendisi ise yanına metni almıştır. Yemin töreninde kadın ezberlediği gibi okur. Kendisi biraz takılsa da bunu heyecanına verir. Odasında sekreteri ona yapılacak planları anlatır. O da bunlara uyar. Zaman zaman halkın arasına karışmaktadır. Bu metin cebinde taşımaktan buruşmuştur. O da farkındadır. Bu kağıdı tuvalete atar ve sifonu çeker. Sekretere yeni metin yazdırır. Öykünün sonuna doğru para varsa insanın sevebildiğini, gezebildiğini söyler. Bir kızın peşine takılır. Kız genç ve güzeldir. Sonra kızı takip etmekten vazgeçer. Buruşuk Yüzün Ütüsü Yazar bu öyküsünde yalnızlığı ayrılık, hissizlik, düzensizlik olarak işliyor. Bir adam kalabalık bir sokakta yürüyordur. Kuşların cilveleşmediği, birlikte uçmadıkları, tüylerini kaşımadıkları kuşların bile yalnız olduğu bir sokaktır. Yazar, içindeki yalnızlığı dışarıya taşırmış ve her şeyden bir anlam yaratmıştır bu öyküsünde. Öykünün sonunda ayrılık vardır. Bu ayrılık ardına bakanın bile olmadığı kimsesiz bir ayrılıştır. İnsanın içinde kara bulutlar, kasırgalar, helezonlar dolaşıyorsa gökyüzü berrak olsa da yağmurlu olsa da onu ruhunun gözünden görecektir. Yazarın bu öyküsü olay odaklı değildir. Yazar, bir insanın gözünden ruh betimlemesi yapmıştır. Bir Gün İz Sürmek Öyküde bir memurun bir günü anlatılıyor. Biriken dosyalar, ofiste tartışılan konular, özellikle kahramanımızın gözüne takılan minik örümcek dikkat çekiyor. Memurun gözüne takılan örümcek onu düşündürüyor. Örümceğin ilmek ilmek işlediği ağlarına şaşırıyor. Yemek saati geldiğinde arkadaşlarından uzak bir şekilde yemeğini yiyor. O gün diğerlerinden farklı fazla konuşmuyor. Sonra ofise gelip kahvesini yudumluyor. Örümcek nasıl ağlarını işliyorsa o da ilmek ilmek öyküsünü öyle işliyor. Günüm Böyle Geçti Bir memur işe yetişmeye çalışmaktadır. Onun için vapurla işe gitmek rutinleşmiştir. Pencere kenarını kimseye kaptırmaz. Günlük gazete başlıklarına göz gezdirir. Vapurdan inerken amirinin görmemesi gereken gazeteyi denize fırlatır. Diğer gazete ise koltuğunun altındadır. İş yerine gelir. Amirine günaydın der. Amiri ona umursamaz davranır. O çıktıktan sonra hıçkırarak ağlar. Kırışmayan Pantolon Yazar, bu öyküsünde de bir memur ve iş yaşantısını konu alıyor. Yakut Bey, bir memurdur. Salih Bey'in kapısını çalıp içeri girer. Salih Bey, ona tepki vermez. Bunu içerleyen Yakut Bey, farklı bir kimliğe bürünür. Ofise geldiğinde iş arkadaşlarına selam dahi vermez. Patron Mehmet Bey gelir ve Yakut'tan dosya ister. O da Gül Hanım'dan ister. Bunun üzerine patron sinirlenir. Sonra dosyayı alıp kendisi verir. İş arkadaşları onun bu durumuna gülüp dalga geçerler. Yakut tuvalette otuz dakika geçirmektedir. Arkadaşları bu kadar saat ne yaptığını sorduğunda ise pantolonu kırışmasın diye çıkardığını söyler. Ölüm İlanlarını Okuyan Rıfkı Bey Rıfkı Bey, adında bir memur vardır. Bu memur çok suskun bir adamdır. İçine kapanık, planlı birisidir. Belli bir yaşa gelmiş evlenmemiştir. Bir kadın, Rıfkı Bey'e tutulur. Onun için saçlarını, giyimini değiştirir. Yine de aralarında aşk münasebeti olmaz. Bir gün ölüm ilanlarını okur. Arkadaşının öldüğünü duyar. Haberden sonra işinden ayrılır. Ondan sonra iş arkadaşlarının ölüm ilanlarına bakması gelenek haline gelir. Arkadaşları onun ölüm ilanına hiçbir zaman rastlamazlar. Değerlendirme Çalışmaları günümüzde de devam eden yazar öykü başta olmak üzere birçok dalda eser vermiş kıymetli bir yazarımızdır. Yazarın 1996'da kaleme aldığı öykü kitabı dokuz öyküden oluşmaktadır. Öykülerin her birinde yalnızlığı farklı boyutta işlemiştir. Okuduğum bu öyküler bende farklı bir tat bıraktı. Yalnızlığın ve karanlığın Yalnızlık Sarkacı'ndaki anlatımı beni etkiledi. Ali Haydar Haksal'ın eserlerini okumaya başlamak için ideal bir eser."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yanik-bugdaylar", "text": "Kötülerin, kötülük ve zalimliklerinden vazgeçmediği bor dünyada, iyilerle olan savaşı ve bu savaşı iyilerin er geç kazanmasını anlatıyor Ahmet Günbay Yıldız. Yanık Buğdaylar kitabı, oldukça acı bir hikayeyle bizi kimi zaman ağlatsa da, iyiliğin daima kazanacağını, bu yolda ölüm bile olsa doğru yoldan vazgeçilemeyeceğini anlatıyor bize. Oldukça yalın ve akıcı bir üslupla kaleme alınan Yanık Buğdaylar, hikayesiyle de kendine hayran bırakacak nitelikte. Yeşildere köyünde yaşanan bir deprem sonrası köy oldukça ağır kayıplar verir. Can ve mal kaybının fazlasıyla yaşandığı bu deprem sırasında kimi malları yağmalama derdine düşerken kimi de Sinan gibi imdat diyenleri kurtarmaya çalışır. Sinan bir süre sonra hem bu yağmacıların hırsızlığına kızmaktan hem de imdat seslerinden dolayı aklını kaybeder. Artık o, karda yalın ayak dolaşacak meczup biri olur ve adından da Deli Sinan diye bahsedilir. Bu depremden hemen önce doğan Murat, Abdulkadir'in büyük oğludur ve herkes onu uğursuz kabul eder. Yağma yapanlar ise Çivi Salih ile Çil Rasim'dir. Deprem sonrası zengin olurlar ve Çivi Salih bir bakkal dükkanı açarken Çil Rasim de kahvehane açar. Bakkalda fiyatlar oldukça yüksek tutulur, zor zamanlarda da daha da artar fiyatlar. Kahvehane ise kumarhaneye döner ve artık köyde kumar ve faizcilik baş gösterir. Köyün ileri gelenlerinden Pir Dede ile Hacı İsmail de artık köye söz dinletememektedir. Köydeki bu gelişmeler Deli Sinan'ı daha da rahatsız eder. Herkes yoksulluk içinde kıvranırken köydeki tek bakkalın bu denli pahalı oluşu, borçlara yüklenen faizler köylünün belini bükse de ses çıkaramaz. Deli Sinan sonunda Çil Rasim ile Çivi Salih'i diri diri yakmaya karar verir. Onların birlikte bulunduğu kulübeyi ateşe vererek onları yakar. Ancak suç Uzun Bekir'in üstüne kalır, Deli Sinan ne kadar ben yaptım dese de kimse ona inanmaz. Eğilmezler olarak bilinen Çil Rasim ile Çivi Salih'in çocukları da intikam yemini ederler. Yeşildere köyünde bir kan davası başlamıştır artık. Jandarmalar Bekir'i götürürken köylü de Eğilmezler safında yer alır. Bekir, hanımını komşusu Abdülkadir'e emanet eder. Bu durum Eğilmezler ile Abdülkadir arasında da düşmanlığa yol açar. Abdülkadir'in kardeşi bile ağabeyinin karşısında, güçlü bildiği Eğilmezlerin yanında yer alır. Bekir, karısının namusuna el uzatıldığı düşüncesiyle hapisten kaçar. Bu haberi alan Eğilmezlerin oğulları Bekir'i saklandığı yerde öldürür. Abdülkadir'in ihbarı üzerine tutuklanırlar. Ancak bu kez düşmanlık daha da artar. Artık Abdülkadir'e köyde Pir Dede ile Hacı İsmail dışında kimse selam vermez olur. 2 yıllık hapis sonrası Eğilmezler dışarı çıkar ve intikam hırsı içinde Abdulkadir'in oğlu Murat'ı öldürürler. Abdulkadir de Eğilmezlerin oğlu Budak Hasan'ı öldürüp diğer oğlu Kerim'i yaralar. Kendisi de aldığı yara sonrası yaşamını yitirir. Murat'ın katili Şakir hapse, babası Abdulkadir ise mezara girer. Abdulkadir'in diğer oğlu Dikçe Mehmet ise Şakir'i yaralamak sonucu kısa süreliğine hapse girse de sonrasında şehirde okumaya başlar. 20 yıl sonra ise köyüne öğretmen olarak döner. Ancak düşmanlık bitmemiştir. Artık hükümet adamı oluşundan Eğilmezler ona aşikar biçimde yaklaşamasalar da hep pusuda beklerler. Dikçe'nin annesi ile kardeşi Lale onu heyecanla beklerler. Annesi kız kardeşinin kızı Gül'ü de Dikçe ile nişanlamıştır. Dikçe, köyde bazı değişimler gerçekleştirir. Öncelikle çocukların kahveye gitmesine engel olarak onlara oyunlar öğretir. Sonrasında ise kahveyi kitaplığa dönüştürmeyi başarır. Böylelikle halk da zihniyet değişimi de yavaş yavaş gelişmiş olur. Eğilmezlerin öfkesi ise büsbütün kabarır. Artık halk da onlara çok fazla itibar etmemektedir ve Dikçe'nin namı köyde giderek yayılmaktadır. Dikçe ile Gül'ün düğün günlerinde bir kuduz köpek Dikçe'ye saldırır. Köpeğin kuduz olduğunu anlayan Dikçe tedavi için kaçar ve kendisinden haber alınamaz. Herkes öldüğüne hükmederken eşi Gül de damatsız eve gelin olarak eşinden ümidini kesmez. Nihayet 47 gün sonra Dikçe sapasağlam köyüne döner. Eğilmez yine Dikçe'den kurtulamayacağını düşünerek üzülürken köyde bayram havası eser. Dikçe'nin bir de oğlu olur. Adını Murat koyar. Murat 5 yaşlarındayken babasıyla Eğilmezlerin karşılaşmaları sırasında dereye düşerek boğulur. Kerim, Murat'ı babasının boğduğu iftirasını atar. Jandarmalarca tutuklanan Dikçe hapse atılır. Hapiste de düşmanlığı elden bırakmayan Eğilmezler, Gül'ün ağzından Dikçe'ye kendisinden ayrıldığını haber veren bir mektup yollarlar. Bu sırada Dikçe'nin annesi Hatice Ana da vefat eder. Dikçe intikam yeminleri ederek hapiste günlerini doldururken Kerim pişmanlık duyar ve Pir Dede'ye gelerek bağışlanma ister. Kerim'in kardeşi Selim ise düşmanlık hissiyle Dikçe'nin karısı Gül'e musallat olur. Kerim, iftira attığını söyleyerek Dikçe'nin hapisten çıkmasını sağlar. Bir süre sonra Dikçe Kerim'i bağışlar. Abisi gibi düşünmeyen Selim kötü niyetlerle Gül'e saldırır. Hacı İsmail ile Deli Sinan Gül'ü kurtarır, Selim ise hiddetle kaçar. Selim, abisi Kerim ile Dikçe'yi kol kola görünce iyice hiddetlenir ve Dikçe'yi vurmak ister. Kerim ise Dikçe'ye siper olarak onu kurtarır ama kendisi de yaralanır. Dikçe Kerim'in yarasını sarar, Kerim de kardeşini affederek onun da Dikçe ile karısından özür dilemesini sağlar. Gül ise bu sırada evinde kocasını bekler. Bir süre sonra diğer köye tayini çıkan Dikçe'nin peş peşe iki çocuğu olur. Birine Abdulkadir, ötekine de Hatice ismini koyar. Köyündeki kahvehane ise Dikçe Mehmet Kitaplığı adını alır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yankili-kayalar", "text": "Ahmet Yılmaz Boyunağa'nın \"Yankılı Kayalar\" adlı kitabı 11 yaş üstü okurlara hitap ediyor. İlk bölümleri çok acıklı olan kitap mutlu sonla bitiyor. Kısa bölümler ve resimlerden oluşan kitap az sözle çok şey anlatıyor. Tatlı Günler Mehmet, Doğu Anadolu'nun dağ köylerinden birinde yaşayan on bir yaşında bir çocuktur. İnşaat işçisi olan babası, iri yarı, yiğit bir adamdır. Herkes tarafından sevilir, yardımseverdir. Annesi de herkese karşı güler yüzlü, tatlı dilli, şefkatli bir hanımdır. Her akşam Mehmet'in okuduğu kitapları dinleyerek ailecek vakit geçirirler. Hastalık Bir gün Mehmet'in annesi çok hastalanır. Babası kasabadan doktor getirmek için yola çıkar. Ama bir daha geri dönemez. Karlar eridiğinde, üzerinde diş izleri olan çizmeleri bulununca babasını kurtların parçaladığı anlaşılır. Doktor Olacağım Babasının ölümünden sonra Mehmet kendini büyük bir insan gibi hissetmeye başlar. Annesi de oğluna güvenmektedir. Bir gece Mehmet annesine, doktor olacağına dair söz verir. Doktor olacaktır ve annesiyle kardeşine bakacaktır. Büyük Acı Babasının ölümünden bir yıl sonra Mehmet annesini de kaybeder. Küçük kardeşi Hatice artık ona emanettir. Unutulmaz Dostlarım Komşuları, hem öksüz hem yetim kalan Mehmet ve kardeşini yalnız bırakmazlar. Onlara ellerinden geldiğince destek olurlar. Gece Gelenler Komşular Mehmetler'i geceleri de yalnız bırakmaz. Bir gece Mehmet'in iki arkadaşı nine ve dedeleriyle Mehmetler'i almaya gelirler. Ama Mehmet kendi evlerinde kalmak ister. İyi İnsanlar Ertesi gün Mehmet'in öğretmeni, imam emmi ve birkaç komşu Mehmetler'e gelir. Her biri Mehmetler'i sırayla misafir etmek ister. Ama Mehmet kimseyi rahatsız etmek istemediği için bu teklifi de kabul etmez. Böylece her gece bir arkadaşının Mehmetler'de kalmasına karar verirler. Arkadaşlarım O akşam Mehmet'in arkadaşlarından Bekir yatıya gelir. Birlikte ödev yaparlar. Yemek yiyip şakalaşırlar. Mehmet annesinin vefatından sonra ilk defa o akşam güler. Kardeşim Hastalanıyor Mehmet yeniden okula gitmeye başlar. Okula giderken kardeşini Bekirler'e bırakır. Bir gün kardeşi hastalanır. O gece Bekirler'de kalırlar. Mehmet kardeşini de kaybetmekten çok korkar. Gece kardeşinin baş ucunda yatar ve iyileşmesi için hep dua eder. Ertesi gün kardeşi iyileşir, Mehmet çok sevinir. Birlikte evlerine dönerler. Canavarlar Mehmet ve kardeşi evde yalnızdır. Mehmet odun kesmek için dışarı çıkar. Odunları keser, odunları alıp içeri girecekken kurt ulumaları duyar. Biraz sonra kurtlar gelir. Mehmet, üzerine gelen bir kurdu baltasıyla öldürür. Diğer kurtları da korkutarak eve kaçar. Biraz sonra Mehmet'in öğretmeni, muhtar emmi ve avcılar gelir. Bu olay köyde günlerce konuşulur. Cafer Emminin Teklifi Okullar kapanınca Mehmet ve kardeşi İstanbul'a, dayılarının yanına, gideceklerdir. Bunu bilen Cafer Emmi, Mehmet'e evi ve mallarını kendisine satmasını teklif eder. Mehmet, öğretmeni ve imam emmiyle konuşur ve bu teklifi kabul etmez. Köyümden Ayrılıyorum Okullar kapanır. Mehmet ve kardeşi köydekilerle vedalaşırlar. Trenle İstanbul'a gitmek için yola çıkarlar. İstanbul Mehmet ve kardeşi İstanbul'a varırlar. Trenden inince dayıları onları alır ve evlerine doğru yola koyulurlar. Mehmet yol boyunca gördüğü İstanbul'u çok beğenir. Yengemiz Eve vardıklarında yengeleriyle tanışırlar. Dayısının yanında mutlu ve rahat olan Mehmet, yengesinin yanında kendini mutsuz ve rahatsız hisseder. Akşam dayısıyla yengesinin onlar yüzünden tartıştığını duyunca da çok üzülür. Okula Gidiyorum Okullar açılınca Mehmet yeni okuluna başlar. Buradaki arkadaşlarından geride olduğunu düşünür. Okuldan sonra dayısının arkadaşı olan bir marangozun yanında çalıştığı için de ders çalışmaya pek vakti kalmaz. Her şeye rağmen Mehmet, kardeşi ve kendisi için sabredip çok çalışmaya karar verir. Derslerim Düzeliyor Mehmet gayret eder ve altıncı sınıfı doğrudan geçer. Yedinci sınıfta dersleri daha da düzelir ve sekizinci sınıfta iyi öğrenciler arasına girer. Kaza! Bir gün Mehmet ustasının istediği çivileri almış marangozhaneye dönerken yola atlayan küçük bir kızı kurtarır. Kızın annesi Mehmet'e çok teşekkür ederek adresini alır. Selim Bey Amca Mehmet'in kurtardığı küçük kızın babası Selim Bey, Mehmet'i marangozhanede ziyaret eder. Kendisine teşekkür ederek Mehmet'e maddi yardımda bulunmak ister. Fakat Mehmet bunu kabul etmez. Başka bir gün Selim Bey, eşi ve kızları Mehmetler'in evine gelir. Mehmet'e hediye getirip tekrar teşekkür ederler. Mehmet bu kez onları kırmayarak hediyelerini kabul eder. O günden sonra Selim Beyler'le sık sık görüşürler. Garip Kuşlar Mehmet'in dayısı hastalandığı için hastanede yatmaktadır. Bu durumu fırsat bilen yengeleri Mehmetler'e daha kötü davranır. Bir gün iyice sinirlenir ve Mehmetler'i evden kovar. Mehmet ve kardeşi evden çıkarlar. Bir gün ustasında kalıp daha sonra ustasından borç para alarak köylerine dönmeye karar verirler. O sırada Mehmetler'e giden Selim Beyler, yolda Mehmetler'i görürler. Mehmet'i ve kardeşini evlerine götürüp durumu öğrenirler. Bir süre konuşup düşünürler. Daha sonra Mehmet ve kardeşine onları evlat edinmek istediklerini söylerler. Mehmet onları kıramayarak tekliflerini kabul eder. Yeni Bir Hayat Selim Beyler Mehmet ile kardeşini öz çocuklarından ayırmazlar. Bu iyi insanların yanında Mehmet de kardeşi de çok mutludur. Mehmet fırsat buldukça dayısını ziyaret etmeyi de ihmal etmez. Eski Bir Arkadaş Lise ikinci sınıfta Mehmetler'in sınıfına yeni bir kız öğrenci gelir. Mehmet bu kızın köydeki öğretmeninin kızı Serpil olduğunu ve öğretmeninin emekli olunca İstanbul'a taşındığını öğrenince çok şaşırır. Öğretmenini ziyaret eder. Ailecek görüşmeye başlarlar. Mehmet ve Serpil son sınıfa geldiklerinde istedikleri fakültelere girebilmek için çok çalışırlar. Yıllar sonra Mehmet doktor, Serpil öğretmen olur. Evlenirler ve köylerine dönerek oradaki insanlara hizmet ederler. geceleri yatmadan önce çocuğuma okuduğum kitaplardan bir tanesi tavsiye ederim 01-08-2017 18:48 kitabı bize okuldan verdiler ama ben kapak resmini sevmeyip okumadım ama bize her hafta kitap veriyolar ve sınav oluyoruz bende özetlere bakıyorum eğer özeti bulammassam kitabın yarısına kadar okuyorum ama bunun özeti olması çok iyi tşk..... 22-10-2017 16:14 çok güzel kitap çok duygulandım ya siz 23-10-2017 18:18 inanılmaz çok belediye bunun 2. bölümünde varmı 23-10-2017 18:33 sadecevap kitabın ismi mantıklı olmamış 13-11-2017 10:23 duygulandım kendime öz guven geldi 14-11-2017 12:39 bence çok duygulu bir kitap okumayanlara tavsiye ederim 15-11-2017 20:20 ben aslindabu yorumu ablamin tabletinden yaziyorum aslinda çok güzel ama çok uzun biraz lisa olsun lütfen 😉😉😉 16-11-2017 18:11 bence bu okuduğum en güzel kitap. duygulu ve acıklı ama sonu mutlu bitiyor😊 25-11-2017 23:30 kitap çok güzel oğlumun türkçe öğretmeni her ay 2 kitap veriyor okumaları için bende özetlerine bakıyorum çok beğendim 30-11-2017 08:10 çok güzel bir kitaptı 21-12-2017 22:51 kitap cok guzel ama adı mu deyil yani mehmeti caresisliği olabilir di ama ginede guzel olmuş 25-12-2017 20:15 cok beğendim bayildim 26-12-2017 17:27 bana kitap önerir misiniz 28-12-2017 21:26 çooooook güzel kitab 31-12-2017 10:53 yaa harbiden çooook güzel ağlıcam hümkür hümkür çok duygulu 07-01-2018 13:37 yaaa inanılmaz güzel bir kitap gerçekten herkese tavsiye ediyorum 11-01-2018 14:12 çok güzel bir özet tavsiye ederim 20-01-2018 21:23 muhteşem bir kitap 📚 22-01-2018 18:19 sondan dördüncü yorum yapan \"hümkür\" değil \"hüngür hüngür\" \"dört kardeştiler \"de çok güzel ve duygulu gülten dayioğlu yazmiş sizlere tavsiye ederim 01-02-2018 16:53 çok acıklı bir kitap çok üzüldüm 04-02-2018 15:46 arkadaşlar harika bir kitap yaa 04-02-2018 21:09 y ani mükemmel bir kitap okumanızı tavsiye ederim.eğer bunu sevdiyseniz;'bir küçük osmancık vardı' ve 'sol ayağım'ı almanızı tavsiye de ederim. :) 06-02-2018 16:07 arkadaşlar kitap çok güzel ve acıklı. bendeki kitapin kapağı neden farklı 24-02-2018 18:41 abi çok acıklı değil mi ama bence gerçek hayatta devem eden böyle bir sürü olaylar vardır 08-03-2018 23:24 bence çook güzel 16-03-2018 06:13 bence bu kitap çok güzel mutlaka sizde.okuyun 22-03-2018 20:12 çok güzel ama sonunu birazcikdaha uzatmasi gerekir 05-04-2018 20:48 bu kitap çok güzel çok beğendim. 07-04-2018 15:51 çok güxel kitap okumanızı tavsiye ederim mutlaka okuyun 08-04-2018 17:18 evet cok guzel hikaye 18-04-2018 20:46 harika çok begendim :d 22-04-2018 10:58 çoook guzel kitap 😚 02-05-2018 19:25 yaa bayıldım. kirap okumayı sevmem ama gerçekten çoook güzelll. 14-05-2018 18:27 bizde okuduk çok acıklıydı. 16-05-2018 10:05 öyle acıklı ki ağladım bi ara ama çok güzel bıravo türk yazar!!!!:) 16-05-2018 22:50 çok güzel bir kitap olmuş. anlatımı çok güzel. resimli . 17-05-2018 15:56 cok tesekkur ederim mukemmel yazilmis... 22-05-2018 21:30 kitabı sadece 35. sayfasına kadar okuyabildim. her bölümde gözyaşım daha da yoğunlaşıyor... teşekkürler... 29-05-2018 02:04 çok işime yaradı ne kadar teşekkür etsem az 07-10-2018 20:38 hem duygusal hem de sonu mutl u bitiyor.çok güzel bir kitap. 02-12-2018 22:00 aldım ve okudum harikaa 08-12-2018 15:55 burda yankılı kayalardan hiç basetmemişsin ki eyer yankili kayalardan basetmesen özetini yazmanin ne anlami var"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yanlis-anne", "text": "Her şey Sally ile tartışan çocuklarının dadası olmaya aday Pam ile başlamıştı. Tartışma sonrası çocuklarını almak için aracına koşarken kendini otobüsün önünde yara bere içinde yerde bulmuştu. Sert bir şeyin kendisini yola doğru ittiğini hissetmişti, telaş ile kalkmış, ona yardım etmeye çalışan kalabalığın içinde ki, Pam kendisini tanıdığını söyleyip adını telaffuz edip, iyi olup olmadığını sorma cesaretini göstermişti. Sally bütün öfkesini onun, kendisini öldürmeye çalıştığını söyleyerek kusmuştu ve hızla oradan uzaklaşmıştı. Çocuklarını okuldan alıp evinin yolunu tutacaktı. Eşi Nick onu bu halde görünce biliyordu ki üstün körü iyi olup olmadığını soracaktı. En iyisi olayları ona kısmen anlatmaktı. En büyük şansı ise eşi Nick'in, sadece yüzeysel anlamda soru sorup onu rahat bırakmasıydı. İlk defa bu huyundan dolayı Nick'e minnet duydu. Tam düşündüğü gibi de oldu. Ev de ki işlerini hallettikten sonra arkadaşı Esther'i arayıp olayı ona anlatırken, eşi Nick'in her zaman izlediği haberleri kendisinin de izlemesi için ısrarına daha fazla dayanamayarak, televizyonun karşısına geçip tam bir şok yaşamasına sebep olan haberi izlemeye koyuldu. Mark Bertherick bir iş seyahati sonrası, evine dönmüş ve karısı ile beş yaşında ki kızının cesetleri ile karşılaşmıştı. Adam televizyon kameraları önünde ağlıyordu. Sally eşinin bu haberi ne için izlemesini istediğine bir anlam verememişti. Tabi ki kadın ve küçük çocuğu için üzülmüştü, ta ki ekranda gösterilen Geraldine Bertherick'in resmini görene kadar. Geraldine kendisine ikizi kadar benziyordu, bu imkansızdı. Ama asıl imkansız olan kimsenin bilmediği iş tatilinde geçen yıl bir otel odasında kaçamak yaptığı adamın isminin de Mark Bertherick' olmasıydı. Yalnız ekrandaki adam kesinlikle o değildi. Bu işte bir yanlışlık vardı. Komiser Muavini Samuel Kombothekra, Dedektif Simon'un yeni çalışma arkadaşıydı. Her ne kadar Simon ,Kombothekra ile bir araya gelmek istemese de, onun adil ve dürüst olmasının katlana bilirliğini kolaylaştırıyordu. Geraldine ve küçük Lucy' nin intihar notunda bir şeylerin yanlış olduğu hakkında tezata düşseler de birbirleri ile çalışmak zorundaydılar. Geraldine' nin bilgisayarının hard diskinde buldukları günlük intihara şüphe bırakmıyordu. Geraldine, Lucy'nin şımarıklıklarından ve sızlanmalarından sıkılmıştı. Anneliğin kendine göre olmadığını düşünüp sürekli şikayetlerini yazmıştı. Lucy'nin arkadaşı Amy' den hoşlanmıyor hatta onu dövmenin nasıl bir keyif olacağını sık, sık düşünüyordu. Neyse ki Amy'nin ailesi aniden İspanyaya taşınma kararı almıştı da rahatlamıştı. Günlüğün sayfaları tüm bu şikayetler ile doluydu. Simon ve Kombothekra bu intiharların aile katliamı olmasına karar vermişken isimsiz bir mektup alırlar. Mektup onlara araştırmalarını daha derinleştirmeleri gerektiğini ve Mark Bertherick'in üstünde durmalarını, karısını ve kızını muhtemelen onun öldürdüğünü belki başka cesetlerinde olabileceği şüphesine dikkat çekiyordu. Sally, takip edildiğini düşünmeye başlamış ama tedbir olarak hiçbir şey yapmamıştı. İşinin yoğunluğunu bir kenara bırakıp Bertherick katliamını takip etmeye başlamıştı. Mark ile görüşmüş ona bir hafta kaldığı otelde tanıştığı insanın kendini tanıtırken onun işyeri ve ailesi hakkında birebir aynı bilgileri verdiğini söyledi. Mark çok şaşırmış ama acısı ile o an olayların üzerinde durmamıştı. Sally arkadaşı Esther'i arayıp ona bütün sırlarını açıklamış ve aşağılanmıştı. Her ne olursa olsun kendine bir şey olursa dahil Nick ile sırlarını paylaşmamasını tembih etmişti. Hoş Esther sır tutamazdı fakat başka şansı yoktu. Kendinden haber alamazsa polise gitmesini de söylemeyi unutmamıştı. Sally, arabasının altında bulduğu kesilmiş kedinin kendisini felaketler zincirine götüreceğinin farkında olmadan, yardım istemeye çalışıyordu. Arabasında bıraktığını sandığı su şişesinden, su içip sakinleşmeye çalıştı, kendini daha kötü hissedince dışarı çıktı. Ona yardım için uzanan el geçen yıl kendini Mark Bertherick olarak tanıtan adamdı. Kendine geldiğinde, loş bir odada olduğunu fark edip paniklemeye başladı. İçeri sızın karanlıktan saatin geç olduğunu anladı. Panik duyusu ile Mark diye seslendi. Bir yandan çocukları için endişeleniyor, kocası Nick'e haber vermediği için ne yapacağını bilemiyordu. Bu kabus olmalıydı. Çok geçmeden gerçek ile yüzleşmeye başladı. Adam ona her şeyi ayarladığını endişesinin yersiz olduğunu ve onun ile mutlu bir aile hayatının olacağını anlatıp duruyordu. Sally ise oradan nasıl kurtulabileceğinin hesabını yapmaya başlamıştı bile, kesinlikle ne pahasına olursa olsun bu hasta ruhlu adamın bir hafta boyunca Nick hakkında söylediği şikayetleri ile evliliğine zarar vermesini engelleyecekti. Profesör Jonathan Hey, aile katliamlarını araştırdığı için Simon ondan yardım almaya başladı. Günlükteki anlatılanların katliam üzerinde etkisinin hangi boyutlarda olabileceği ile ilgili profesörün görüşlerine katılmasa da, onun ile kadın ve çocuk katliamlarının sebepleri üzerinde durdular. Simon'a göre bu dava intihar veya aile katliamı değildi, ortada bir cinayet serisi vardı. Ama henüz katile bir adım bile yaklaşamamışlardı... Yanlış Anne kurgusu ile sizi içine alacak. Çocuklarınızın sizi yorduğu zaman, onların yanından ayrıldığınızda hissedeceğiniz korkunun ne kadar derin olabileceğini hatırlatacak. Anneliğin kutsiyetini iki biçimi ile okuyacaksınız. Geraldine'yi tanıyan herkes onun kızı Lucy için yaşadığını söylerken, kendi yazdığı günlüğünde kızına karşı neler hissettiğini ürpererek okuyacaksınız. Hangisi, gerçek ve hangisi yanlış anne? Onu tanıyanların söylediği mi, yoksa günlüğünde yazdıkları mı gerçek duygu ve davranışları. Önce kızını öldürüp sonra intihar eden bir annenin varlığına inanamayacaksınız. Sally, kendisini ve ailesini tehlikeye atarak bu aile katliamı için savaş vermeye başladığında kendi hatası ile de yüzleşecek. Polis yardım aldığı uzmanlar ile olayı ne kadar çözebilecekler. Son sayfasına kadar heyecanınız azalmayacak. Kitaba değerlendirme puanım 5."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yanlisliklar-komedyasi", "text": "Shakespeare girişi birinci dükün sarayında başlatır. İlk sahnede Efes dükünün ülkesine gelen Sirakuzalı bir tüccarı Aegeon ülkenin kurallarına karşı geldiği için yargılanmaktadır. Bunun sonunda idam edileceğine karar veririlir. Ardında Dükün sorması üzerine Tüccar neden o ülkeye geldiğini anlatmaya başlar. Çok eskiden severek evlendiği bir karısı varmış çok fazla ticaret ettiği için karısından çoğu zaman ayrıymış fakat karısı buna dayamayıp yanına gelmek istemiş. Biraz zaman geçtikten sonra karısı ikiz çocuğa hamile kalmış. Bu onları çok sevindiren bir habermiş. Doğum yaptıktan sonra çocuklarının ikisine de Antipholus adını vermişler. Kadın bir süre sonra memleketlerine dönmek istemiş tüccar karısını kıramamış ve bu teklifi kabul etmiş. O zamanlar yaşadıkları ülkede tüccarın karısı ile birlikte ikiz doğuran bir kadın varmış çok fakir olduğu için bu ikiz çocukları onlara hizmet etmesi için vermiş. Daha sonra Tüccar ve karısı o ikiz çocukları da alarak kendi doğdukları şehre gitmeye karar veriyorlar. Seyahat başladıktan bir süre sonra büyük bir fırtına çıkıyor. Sonradan doğan bebeğe daha düşkün olan Tüccarın karısı onu ve diğer ikizlerden birini denizcilerin kullandıkları direğe bağlıyor ve diğer ikizleri de kendi bağladığını söylüyor Sirakuzlu tüccar. Akıntı onları sürüklemesi sonucunda sert bir kayaya çarpıyorlar ve gemi ikiye ayrılıyor. Aile böylelikle birbirlerinin izini kaybediyorlar. Şans eseri adam, oğlu ve uşak kurtarılıyor. Yıllar geçtikten sonra oğlu ve uşağı kardeşlerini bulmak istediklerini söyleyerek diyar diyar dolaşmaya başlıyorlar ve en sonunda efese geliyor. Bu olayı duyan ülkenin dükü adamın durumuna gerçekten üzüldüğünü ama ülkesinin kurallarına karşı gelemeyeceğini söyleyerek ona idamdan kurtulmasının tek yolunun kefareti olan bin markın ödenmesi olduğunu ifade ediyor ardından ona bunun için bir günü olduğunu söylüyor. Ardından hikayenin diğer kahramanlarına dönüyoruz. Efes ülkesine yeni gelen Sirakuzalı Antipholus ve Sirakuzalı Dromi bir tüccardan aldıkları parayı paylaşarak şehri keşfetmek için birbirlerinde ayrılıyorlar. Kısa bir gezintiden sonra Sirakuzalı Antipholus uşağı olduğunu düşündüğü Efesli dromiyi görerek ona nasıl bu kadar hızlı gelebildiğini soruyor. Efesli Dromi başka bir konu açarak ona eşinden bahsetmeye başlıyor ve adamın aklı giderek karışmaya başlıyor. Efesli Dromiye verdiği paraları sorunca bu sefer adamın yaşadığı durumun aynısını Dromi yaşıyor. Bu karışıklığın ardından Sirakuzalı Antipholus yaverinden ayrılıyor. Biraz etrafı gezip dolaştıktan sonra bir hana giriyor. Orada gerçek uşağı Sirakuzalı Antipholusu görüyor. Biraz önceki davranışlarına anlam veremediğini, ne anlatmak istediğini soruyor. Bundan haberi olmayan Sirakuzalı Dromi şaşkınlık içinde kalıyor. Onlar bu karmaşıklığı çözmeye çalıştıkları sırada Efesli Antipholus'un eşi Adriana ve kız kardeşi Luciana Sirakuzalı Antipholus ve hizmetlisini handa görüp eve dönmeleri için onları ikna etmeye çalışıyor. Etrafındaki garipliklere anlam veremeyen Sirakuzalı Antipholus bu karmaşıklığı çözene kadar kadının söylediği eve gitmeye karar veriyor ve uşağı ile evin yolunu tutuyorlar. Eve varınca Luciana Sirakuzalı Antipholus'u yemek yemeye davet ediyor ve Efesli Dromi'yi kapıya bekçi olarak bırakıyorlar. Ardından bir diğer sahneye geçiyoruz ve kitabın bu bölümünde adeta kafa karışıklığı. Sırası; Efesli Antipholus ve Efesli Dromi'ye geliyor. Efesli Dromi Efesli Antipholus'a karısının ona iletmesini istediklerini söylüyor ve önce ki sefer neden garip davrandığını soruyor. Bundan haberi olmayan Efesli Antipholus yine bir kafa karışıklığı yaşıyor. Bir süre sonra bunu göz ardı ederek karısı ile barışmak istediğini ona söylüyor. Karısına bir hediye almak isteyen adam yanına Efesli Dromi'yi ve bir kuyumcuyu alarak evinin yolunu tutar. Kapıda nöbet tutan Dromi onları içeri almaz. Bunların üzerine çok sinirlenen Efesli Antipholus geceyi başka bir yerde geçirir. Ardından odağımızı evin içerisinde yaşananlara çeviriyoruz. Sirakuzalı Antipholus evde geçirdiği süre boyunca Luciana'ya aşık oluyor ve bunu onunla paylaşıyor. Bu durum Luciana'yı çok sinirlendirmekle kalmayıp aynı zamanda büyük bir şaşkınlığa da uğratıyor. Asıl ilgi göstermesi gereken kişinin kız kardeşi yani eşi olduğunu söyleyerek ona karşı tepkisini ortaya koyuyor. Sirakuzalı Antipholus Adriana ile hiçbir ilgisi olmadığını söylese de onu inandıramıyor... Ardından evden ayrılıyorlar. Sirakuzalı Antipholus yolda yürüken Kuyumcu bir kadın Sirakuzalı Antipholus'a Efesli Antipholus'un karısı için yaptırdığı kolyeyi teslim ediyor. Bunun üzerine adamın bugün yaşadığı karışıklıklar dayanılmaz bir hal alıyor ve kolyeyi de alarak bu ülkeden ayrılmayı planlıyor. Uşağını, limana onları için gemi bulması için gönderiyor. Kolyeyi teslim etmemenin mutluluğu ile alacağı parayı düşünen kuyumcu kadın bunun hayalini kurarken tüccar bir arkadaşının paraya ihtiyacı oluyor ve ondan borç istiyor. Bunun üzerine kadın hemen tüccara yeni bir kolye teslim ettiğini, gelen paradan ona borç verebileceğini açıklıyor. Tam o sırada kuyumcunun kolyeyi teslim etmesini bekleyen Efesli Antiphlous kuyumcudan kolyeyi istiyor. Kolyeyi ona verdiğini söylemesi üzerine dolandırıldığını düşünüyor ve kadına parayı vermiyor. Buna dayanamayan kadın polis çağırıyor ve iki tarafta istediklerini alamadıklarından şikayetçi oluyorlar. Kuyumcunun lehine birkaç kişi şahitlik yapınca Efesli Antipholus tutuklanıyor . Sirakuzalı Dromi bu durumu görüp yanına gidiyor. Efesli Antipholus serbest bırakılması için evden para alıp getirmesini ve kefaretini ödemesini istiyor uşağından. Aklı karışan Dromi bunu sorgulasa da efendisinin sözünden çıkmamak için ne söylediyse harfi harfine yerine getiriyor. Hemen Adrianaya giderek efendisini esir aldıklarını ve hapisten çıkabilmesi için para gerektiğini ifade ediyor. Parayı alan Dromi hemen yola koyuluyor ama yolda Sirakuzalı Antipholusa rast geliyor ve hapisten çıktığın görerek şaşkına dönüyor ve onun peşine takılarak gezmeye başlıyor. Bir hana giriyorlar o sırada bir fahişe yanların gelerek Antipholusun ona bir kolye sözünün olduğunu söylüyor. Adam bu kadının hayatında bir defa gördüğünü ve onu tanımadığını söyleyerek onu reddediyor ve kadın ısrar etmeye başlayınca ona kızarak başından atıyor. Bunun üzerine fahişe çözümü adamın karısına gidip yüzüğünü çaldığını söylemekte buluyor. Bu olaydan sonra sıra yeniden Efesli dromiye geliyor. Hapishaneye giderek Efesli Antipholusu bulup ona istediği ipi bulduğunu söylüyor. Serbest bırakılması için istediği parayla ip aldığını düşünen Antipholus ona çok kızar ve parayı ne yaptığını sorar paradan haberinin olmadığını anlayan Antipholus iyice küplere binmiştir. Evde bir süre vakit geçirdikten sonra eşinin getirmek isteyen Adriana yanına özel eğitimci olan Pinch'i de alarak hapishaneye doğru yola çıkarlar. Hapisaneye vardıklarında Efesli Antpholus onlara anında parayı sorar ve Adriana parayı Dromiye verdiğini söylemesinden sonra gariplikler içinden çıkılamaz bir hale almıştır. Bunların üzerine eğitimci Efesli Antipholusu şeytanın ele geçirdiğini düşünerek bağlarlar. Ardından Sirakuzalı Antipholus ve Sirakuzalı dromi bir anda kapıda belirirler. Oradaki insanlar kendini çözdüğünü düşünerek iyice ürkerler ve çığlık atarlar. Ardından Antipholus ve Sirakuzalı dromi orayı terk eder... Herkes olan olayları çözmeye çalışırken kuyumcu kadın borç vereceği tüccarla konuşmaktadır. O sırada yanlarından Sirakuzalı Antipholus ve Sirakuzalı Dromi geçmektedir. Adamı görünce ona hakaret etmeye başlar ve kavgaya tutuşurlar. O sırada Adriana gelir ve onlara bir şey yapmaması için tüccar adama yalvarmaya başlar. Yaşananlar üzerine neye uğradığını şaşıran Sirakuzalı Antipholus ve Sirakuzalı Dromiyi bu fırsattan istifade yakındaki bir manastıra saklanırlar. Bunun üzerine Adriana da manastıra girer ve başrahibeyi görür görmez ona manastıra giren iki kişiyi aradığını söyler ama başrahibe oraya sığınan kimseyi veremeyeceğini söyleyerek Adrianayı hayal kırıklığına uğratır. Adriana çok ısrar etse de istediğini elde edemez ve Dük ile bunu konuşmaya karar verir. O sırada bütün ülke idam edilecek Sirakuzalı tüccarı konuşuyordur. Bu karmaşık ortamdan sıyrılan Adriana dükü yanına gederek ona bütün yaşananları tek tek anlatmasının ardından ondan yardım ister. Dük Efesli Antipholus ülkesi için savaşan eski bir asker olduğun bildiği için bu konu hemen dikkatini çekiyor ve Başrahibeyi çağırması için askerlerini bunun için görevlendiriyor. Tam o anda bağırış çağırışlarla birlikte içeri Efesli Antipholus ve Efesli dromi giriyor. Dükten kendi suçsuzluğunu kanıtlaması için yardım dileniyor. Efesli Antipholus ve Efesli dromi'yi gören Sirakuzalı tüccar gelenlerin onun oğlu olduğunu kendini kurtaracak parayı onu verebileceğini ifade ediyor. Herkes hep bir ağızdan konuşmaya devam ederken Dük onları susturuyor ve sözü Efesli Antipholusa veiyor. Adam başından geçenleri şöyle anlatıyor. ''Kuyumcu benimle birlikteydi. Zincir kolyeyi almak için yanımdan ayrıldı. Ben yemek yerken o da kolyeyi kirpi hanına getirmek için söz verdi. Gelmeyince bende onu aramaya gittim sonra zincir kolyeyi ondan aldığıma ve onda olmadığına yemin etti.'' Bunu duyan kuyumcu şahitleri olduğunu ve bir çok kişinin zinciri onun boynundan gördüklerinei ifade etti. Hepsi birbiri ile çekişmeye devam edip duruyordu ve dük ne yapacağını bilemez bir hale gelmişti. Bunlara ek olarak Efesli Antipholus iki yerde aynı andan olmayacağını ve o arada handa olduğunu söyleyerek kendini savunmaya devam etti. Karmaşa sürerken dükün görevlendirdiği askerler, başrahibe, Sirakuzalı Antipholus ve Sirakuzalı Dromi'nin içeri girmesiyle ve herkes şok içinde kalır çünkü iki tane Antipholus ve iki tane Dromi vardır. Ardından bu karmaşıklığı çözen Sirakuzalı tüccar olur. Baş rahibeye bakınca yıllar önce kaybettiği karısı Aemelia olduğunu anlar ve sır perdesi aralanır. Kazadan sonra ailenin yarısı efes ülkesinde kalmış diğer yarısı Sirakuza ülkesine sürüklenmiştir. Aemelia sırada söz alarak kazadan sonra iki çocuğun da elinden alındığını söyler. Ardından tüccar adamın fidyesi ödenir ve aile mutlu bir şekilde yaşamlarına devam ederler. DEĞERLENDİRME: Kitaba ilk başladığında gerçekten biraz kafamın karıştığını itiraf etmeliyim. Hikayeye kendimi kaptırdıkça bu karmaşıklık giderek azaldı benim için. Kitabın yanlışlıklar komedyası ya da orijinal ismi olan yanılgılar komedyası isminin hakkını verdiğini düşünüyorum. Belli ki sadece adıyla kalmayıp bu karmaşıklığın seyirciye ve okurun zihnine de sirayet etmesini istemiş Shakespeare. Ama bu karmaşıklık eserin ortalarına doğru geldiğimde sabırsız bir okur olmamdan dolayı beni biraz sıktı diyebilirim. Karmaşıklığın bir an önce bitmesini ve bütün gerçeklerin ortaya bir an önce çıkmasını istedim. Olaylar tamamen çözüldükten sonra da biraz çabuk bittiğini düşündüm. Bu karmaşıklıktan sonra biraz daha onların hayatlarına dahil olmak ve daha çok detay elde etmek isterdim onların hakkında. Diğer yandan bu kısa bitirişin tiyatro eseri olmasının büyük bir payı olduğunu da düşünüyorum. Genel olarak kitap hakkında konuşmam gerekirsen Shakespeare'in ilk eseri olmasına rağmen başarılı bir yazım sergilemesi ileride ne kadar başarılı bir yazar olacağının sinyallerinin vermiş gibi duruyor. Genel olarak beğendiğim bir kitap oldu siz benim gibi sabırsız bir okur değilseniz ve daha fazla sabır gösterirseniz daha çok eğlenebilirsiniz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yarali", "text": "Kahraman Tazeoğlu'nun kuşkusuz mükemmel bir duygu anlatımı var. Duygusallığın yoğun olduğu bu kitapta, o duyguyu okuyucuya çok iyi geçiriyor ve bunu hiç sıkmadan yapıyor. Konu açısından çok yaratıcı. Özellikle Kaan ve Lavin'in ölen bir çocukla irtibatı ve aşkının kurucusu olması olağandışı bir olay iken, bunu okuyucuya çok doğal bir şekilde kabul ettiriyor. Eksik bulduğum taraf ise olayların geçiş sırası. Bir olayda başka bir olaya atlıyor ve bu da okuyucu da karmaşıklığa neden oluyor. Ama bütünüyle duygu yoğunluğuyla yoğrulmuş akıcı bir kitap. Ölmeden önce okunması gereken kitaplar listesinde bence yer alıyor. \"Bazı yaralar sardıkça kanar. Kiminin çöle döner yüreği, kimi içinde bir yanardağ saklar.\" Kaan'ın yarası da böyleydi. Hande'nin onu terk etmesinin ardından çöldeki kum fırtınaları onu kasıp kavurmuş, hiç doğmayan güneşten yanıp kavrulmuştu. Hande ansızın gidişiyle Kaan'ı ömür boyu taşıyacağı bir yaraya mahkum etmişti. Kaan ve Hande çocukluk arkadaşı, lise aşkıydılar. Liseyi İzmir'de beraber okuyup, aynı üniversiteyi okudular. İstanbul'da aşk dolu yılları geçti. Kaan Hande'nin olmadığı bir ömür düşünemiyordu. Üniversite bittikten sonra Hande hemen işe başlamıştı. Kaan ise henüz bir iş bulamamıştı. Bu durum Kaan'ı derinden üzüyordu çünkü okul bittikten sonra evlenmeyi planlıyorlardı. Kaan birkaç iş başvurusu yaptı, bu arada Hande ise iş hayatına bütünüyle alışmıştı. Kaan Hande'nin değiştiğini hissediyordu ama bunun önemli bir durum olmadığına kendini inandırmaya çalışıyordu. Kaan'ın iş başvurularından biri olumlu sonuçlanmıştı. Kaan pazartesi işe başlayacaktı ve bu mutlu haberi vermek için sabırsızlanıyordu. Hande'nin onu yapayalnız bırakıp gideceğini bilmeden. Pazar günü buluştular. Kaan Hande'ye bir iş bulduğunu pazartesi işe başlayacağını söyledi. Hande soğuk davranıyordu ve lafı uzatmadan Kaan'a birlikte olamayacaklarını, ayrılmak istediğini söyledi. Kaan adeta bir buz kütlesi kaldı. Hande arkasına bile bakmadan oradan uzaklaştı. Kaan onun gidişini hiç kabullenemedi ama Hande ondan çoktan vazgeçmişti. Kaan, Hande olmadan bir hayat süremeyeceğini anladı ve bileğini kesti. Su dolu küvete kanı hafif hafif dağılırken, Kaan'da adım adım uzaklaşıyordu hayattan. Ta ki komşusu onu bulup, hastaneye yetiştirene kadar. Kaan hayata tekrar dönmüştü ama kanayan bir yarayla. Bileğindeki yara Hande'nin enkazıydı. Kaan hayattan kopmuş, adeta bir ölüydü. Onu bu zor zamanlarında eski arkadaşı Ayça hiç yalnız bırakmamıştı. Ona kendi çalıştığı yerde bir iş buldu ve onu sosyal hayatına tekrar döndürdü. Kaan'ı hayata döndürmek için elinden geleni yaptı. Kaan artık daha hissediyordu kendini, şüphesiz bu Ayça'nın sayesindeydi. Kaan işe gidip geliyor, geceleri ise şiir yazıyordu. O bilinmeyen bir şairdi. Yazdıklarını bazen Facebook duvarında paylaşır ve arkadaşlarının yaptıkları yorumları okurdu. Tam da o sıralar hayatına Ece adında bir kız girdi. Aynı şirkette çalışıyorlardı. Ece ve Kaan, dostlukla başlayan bir aşk girdabına sürüklendiler. Neyse ki bu aşk başlamadan bitecekti. Ece bir akşam Kaan'ın evine gitti. Beraber vakit geçirdiler, sohbet ettiler. Ece başını Kaan'ın omzuna yasladı. Kaan'da yüzünü okşadı. Bu sırada Ece'nin yüzü kan olmuştu. Kaan'ın bileğindeki yara kanıyordu ve bu kan Ece'ye de bulaşmıştı. Kaan, Ece'ye her şeyi anlattı. Ece ondan yavaş yavaş uzaklaşarak, hayatından çıktı. Kaan bir süre sonra Duru ile tanıştı. Onunla da aynı şey oldu. Elele tutuştuklarında, Kaan'ın yarası yine kanadı. Kaan yarasının başka bir ilişkiye izin vermeyeceğini anladı. Yarası Hande ile olan aşkına çok sadıktı. Kaan bileğine peçete bastırıp arabaya bindi. Yolda giderken önüne bir deniz topu fırladı, ardından bir çocuk. Kaan hızla frene bastı ve çocuğun yanına gitti. Kaan'a 'bileğin kanıyor' dedi. Kaan 'bazen kanıyor' dedi. Çocuk ise bütün olanları bilir gibi ' bazı yaralar sardıkça kanar' dedi. Bu söz onu çok düşündürdü. Nereden bilebilirdi bunu. O çocuğun adını 'deniz çocuğu' koydu. Bu sözü Facebook duvarında paylaştı. Bir süre sonra Lavin adlı bir kızın 'Tıp dünyasını dramı' diye attığı yorum dikkatini çekti. Biraz sinirlense de bir yandan da güldü. Çok geçmeden Kaan Facebook duvarında bir yazı daha paylaştı. Lavin yine alaycı bir yorum yaptı. Kaan Lavin'i merak etti ve arkadaşlık isteği gönderdi. Lavin'de kabul etti. Lavin neşeli ve hayat dolu bir kızdı. Ancak onunda kanayan bir yarası vardı, tıpkı Kaan gibi. Bu yara her ayın son cumartesi günü kazada kaybettiği sevgilisinin mezarına gittiğinde kanardı. Lavin her gün bu kadar neşeli ve hayat doluyken, o gün geldiğinde bir ölü gibiydi. Bunu ailesi de merak ediyordu ama bir türlü Lavin'e soramıyorlardı. Lavin ve Kaan arkadaş olmuşlardı. Buluşup birlikte harika zamanlar geçiriyorlardı. Kaan, Lavin'e gitgide aşık olmuştu ama bunu Lavin'e söyleyemiyordu çünkü Lavin'de sevgilisinden kalan o yaraya çok sadıktı ve onu unutamıyordu. Kaan dayanamıyordu, bu aşk onu yiyip bitiriyordu ve Lavin'e uzun bir mesaj yazdı. Aşkını, onu nasıl çok sevdiğini bir bir anlattı. Lavin hiç cevap vermedi. Kaan'dan uzaklaştı. Onunla arasına görülmez bir duvar ördü. Kaan her gün Lavin'i düşünüyordu. Bu arada Ayça evleniyordu ve Kaan nikah şahidiydi. Ayça evlendi, yurt dışında yaşayacaktı. Kaan'ın da gelmesi için ısrar ediyordu ama Kaan, Lavin'i bırakamazdı. Kaan bir karar aldı. Lavin'i görmeye gidecekti. Sonu hüsran bile olsa onunla yüzleşecekti. Ayın son cumartesi günü mezarlığa gidecekti. O gün gitti ama Lavin onu yanına çağırmadı. Arabaya bindiler o sırada önlerine deniz çocuğu çıktı ve duvara çarptılar. Lavin o kazadan hiç yara almadan kurtuldu ama Kaan komadaydı. Lavin ona aşık olduğunu, onu nasıl sevdiğini bu kazadan sonra anlamıştı ama Kaan bir türlü gözünü açmıyordu, hayata dönmüyordu. Lavin bu zor günlerinde kardeşi Erdem'i arıyordu ama Erdem'de onu terketmişti, gelmiyordu. Lavin, Hande'ye haber verdi. Gelmesini ve bu zor günlerinde Kaan'ın yanında olmasını istediğini söyledi. Hande hastahaneye geldiğinde, Lavin , Kaan'a olan aşkını anlatıyordu. Hande buna şahit olmuştu. Hande'nin gelmesiyle, Kaan gözlerini açtı ve hayata döndü. Kaan, Lavin'i çok özlemişti. Lavin ise onu hayata döndüren Hande olduğu için Kaan'dan uzak duruyordu. Kaan Hande'yi bağışlamıştı ama asıl aşkı Lavin'di. Lavin onun ilk değil ama son ve ebedi aşkı olarak kalacaktı. Hande, Kaan'a asıl onu sevenin Lavin olduğunu ve Lavin'in dilinden dökülen aşk sözlerini Kaan'a anlattı. Kaan, Lavin'in yanına gitti ve kazayı konuştular. Kaan önüne atlayan o deniz çocuğunun Lavin'in yıllar önce ölen kardeşi Erdem olduğunu öğrenince çok şaşırdı. Lavin ve Kaan'ın karşılaşmasını, aşık olmasını sağlayan da Erdemdi. Bu aşkın temelini de Erdem atmıştı. Kaan, Lavin'e evlenme teklifi etti ve evlendiler. Bir çocukları oldu, adını Erdem koydular. Onların aşkı ilerde küçük Erdem'in bestelerinin konusu olacaktı. Bu aşkı Erdem sonsuza dek şarkılarıyla yaşatacaktı. Yazan: Nisanur Duvarcı Yaralı Kitap Özeti Hande, Kaan'ın çocukluk aşkıydı. İkisi de birbirini çok seviyordu. Kaan, Hande'ye şiirler yazıyordu. Liseyi birlikte okudular ve sıra üniversiteye geldi. Üniversiteyi de birlikte okumak istediler ve ikisi de İstanbul'u kazandı. Çok sevdikleri İzmir'den İstanbul'a geldiler. Üniversite'yi de burada birlikte bitirdiler. Hande mezun olduktan hemen sonra kendine iyi bir iş buldu. Kaan bu konuda şanssızdı. Bir türlü iş bulamadı. Hande de zamanla ondan soğumaya başladı. Kaan en sonunda bir iş buldu. Pazartesi günü işe başlayacaktı. Pazar günü Hande'yle buluştular. Kaan mutlu haberi vereceği için çok mutluydu. Ama o mutlu haberi veremeden Hande ondan ayrılmak istediğini söyledi ve onu bırakıp gitti. Kaan günlerce eve kapandı. Kendisine gelemedi. Arkadaşlarının çabasına rağmen kendisini toparlayamadı. Bir gece Hande olmadan yaşayamayacağına karar verdi ve bileğini kesip intihar etti. Komşuları onu kanlar içinde buldu ve hastaneye götürdü. Kaan kurtuldu ama bileğinde bir yara kaldı. Kaan'ın bu zor günlerinde arkadaşı Ayça ona yardımcı oldu. Kaan'ın eskisi gibi neşeli birisi olması için çaba harcadı. İşyerinde Kaan'a bir iş buldu. Kaan yavaş yavaş hayata dönmeye başladı. İşyerinde Ece adında bir kızla tanıştı. Ondan hoşlanmaya başlamıştı. Fakat Kaan'ın kıza ilk dokunduğunda bileğindeki yara tekrar kanamaya başladı. Kaan Hande'yi ve yaranın sebebini anlattı. Ece ile bir ilişkiye başlayamadan ayrıldılar. Kaan bir sene sonra Duru'yla tanıştı. Duru'yla da aynı şeyi yaşadı. Duru'nun elini ilk tuttuğunda yarası yeniden kanadı. Kaan bu ilişkinin de olmaması gerektiğini anladı. Kaan bileğini sardı ve arabasıyla eve dönüyordu. Yolda giderken bir anda gözleri karadı ve yolda önce bir deniz topu sonra bir çocuk çıktı. Kaan hemen durdu ve arabadan inip çocuğun yanına gitti. Çocuk Kaan'ın yarasını gördü ve ona 'Bazı yaralar sardıkça kanar.' dedi. Çocuğun söylediği söz Kaan'ın aklına takılmıştı. Bu sözü Facebook hesabında paylaştı. Biraz sonra Lavin isimli birisinin yazının altına alaycı bir yorum yaptığını gördü. Bu kızın kim olduğunu merak etti. Daha sonra yazdığı başka bir yazıya Lavin yine alaycı bir yorum yaptı. Kaan daha da merak etmeye başladı. Ayça'ya da danışarak Lavin'e arkadaşlık isteği gönderdi. Lavin de arkadaşlık isteğini kabul etti. Lavin yaşamdan zevk alan bir kızdı. Fakat her ayın son cumartesi günü hüzünlenirdi. Çünkü bir ayın son cumartesi gününde sevgilisini bir kazada kaybetmişti. Onun mezarına ziyarete gidiyordu. Bu olayı ailesi bilmiyordu onun nereye gittiğini merak ediyorlardı. Lavin'in de başında o kazadan kalma bir yara vardı. Mezara her gittiğinde o yara yeniden kanıyordu. Lavin ile Kaan uzun süre yazıştılar. Buluştular. İkisi de birbirine aşık olmaya başlamıştı. Lavin ölen sevgilisine ihanet ettiğini düşünüyordu. Bazen kardeşi Erdem ile konuşuyordu. Kardeşi Kaan ile birlikte olması konusunda onu destekliyordu. Kaan duygularından tamamen emin olunca Lavin'e bir yazı gönderdi ve ona aşık olduğunu söyledi. Lavin ona cevap vermedi. Telefonlarını açmadı. Kaan umutsuzluk içinde beklerken en yakın arkadaşı ayça evlendi ve Kaan onun nikah şahidi oldu. Ayça eşiyle birlikte yurt dışında yaşayacaktı. Kaan'a da onlarla birlikte gelmesi için ısrar ettiler. Ama Kaan Lavin'den vazgeçmedi. Kaan bir cumartesi günü Lavin'in mezarlıkta olacağını düşünerek oraya gitti. Lavin ordaydı. Arabada giderlerken kaza geçirdiler ve Kaan komaya girdi. Kaan günlerce kendine gelemedi. Lavin bu sürede Kaan'ı ne kadar çok sevdiğini, onun ölmesinden çok korktuğunu anladı. Kazadan sonra kardeşi de ortadan kaybolmuştu. Lavin dertleşecek kimse bulamıyordu. Kaan bir türlü kendisine gelmeyince Lavin Hande'nin de bu durumdan haberdar olması gerektiğini düşündü ve ona haber verdi. Hande hasteneye geldiğinde Lavin Kaan'ın yanındaydı ve Lavin'in Kaan'a söylediklerini, onu ne kadar çok sevdiğini duydu. Daha sonra Hande Kaan'ın yanına girdi ve Hande onunla konuşurken Kaan gözlerini açtı. Kaan Hande'nin yanında gözlerini açınca Lavin Kaan'ın Hande ile birlikte olması gerektiğini düşündü. Kaan'dan uzaklaşmaya başladı. Kaan günden güne iyileşiyordu. Ama Lavin'in eksikliğini hissediyordu. Hande'yi affetmişti ama artık onunla birlikte olamazdı. Lavin'in de kendisini sevmediğini düşünüyordu. Hande, Lavin'in Kaan baygın yatarken ona söylediklerini anlattı. Kaan da Lavin'in de onu sevdiğinden emin oldu. Lavin ile buluştular ve konuştular. Kaan konuşmaları sırasında kazaya sebep olan çocuğun Lavin'in rahmetli kardeşi Erdem olduğunu öğrendi. Lavin'in bir kardeşinin olduğunu bile bilmiyordu. Kaan'a 'Bazı yaralar sardıkça kanar.' sözünü söyleyen de Erdem'di. Erdem Kaan ve Lavin'in bir araya gelmesi için çok uğraşmıştı. Kaan ve Lavin'in bundan sonra mutlu bir ilişkileri başladı. Evlendiler ve Erdem adında bir çocukları oldu. Artık ikisinin de yarası hiç kanamıyordu. Yaralı Konusu Bazı Yaralar Sardıkça Kanar Güzel sözlerin usta kalemi Kahraman Tazeoğlu yine herkesin kalbini çalacak yeni eseri olan Yaralı ile raflardaki yerini alıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yarin-diye-bir-sey-yoktur", "text": "Oğlumuz Yarın Diye Bir Şey Yoktur adlı kitap, Tarık Buğra'nın öykülerinden oluşmaktadır. Üç başlığa ayrılan kitabın Oğlumuz başlığında yazarın 1948 1949 yılları arasında yazdığı öyküler yer alırken Yarın Diye Bir Şey Yoktur başlığı altında 1950 1952 yılları arasında yazdığı öyküler bulunmaktadır. Sonrakiler başlığı altında ise 1954 1964 yılları arasında yazılan öyküler toplanmıştır. Kitapta en çok hoşuma giden öykü 087956'nın Sıfırı oldu çünkü kahkahalarla okuduğum bu kısa hikaye bir yandan gizli bir aşka bir yandan da öğrencilik hayatının maddi zorluklarına dairdi. Hikayenin kahramanı yirmi üç yaşında pansiyoner bir tıp talebesidir. Sık sık Fatih taraflarında oturan uzak bir akrabasını ziyarete giden bu öğrenci, akrabasının on altı on yedi yaşlarındaki kızı İclal'e ilgi duymaktadır. İclal büyük yeşil gözlü, kumral saçlı, oldukça cana yakın ve sevecen bir kızıdır. Bir gün tıp öğrencisi ile İclal birbirlerine ne kadar şanssız olduklarını söylerken İclal'in annesi muhabbete karışır ve aslında o kadar da şanssız olamayacaklarını, bunu denemek için ortak bir piyango bileti almalarını tavsiye eder. Bir hafta sonrası yılbaşıdır. İclal hemen odasına gidip bir on lira getirir ve tıp öğrencisine verir. Hikayenin kahramanı parayı alır ve cebine koyar. Ona düşen, bu paraya bir on lira daha ekleyip piyango bileti almaktır. Ne var ki cebinde hiç parası yoktur. Sevgiliden gelen bir resim gibi olan on liraya uzun uzun bakar. Sonra yarım bilet almayı düşünür. Bunu da beceremez çünkü hem borçludur hem de paraya ihtiyacı vardır. Bundan dolayı parayı harcamayı, İclal'e de bilete amorti çıktığını söyleyip on lirasını geri vermeyi kurar. Böylece İclal'den borç para almış gibi olacaktır. Tabii ki bu planı başarıyla gerçekleştirmek için yeni yıla kadar İclal'lere gitmeyecektir. Aksilik bu ya, bir gün Beyazıt'ta havuz başında bir arkadaşıyla otururken İclal ve annesi kahramanı görür, uzun zamandır niçin uğramadığını sorar ve akşama eve davet ederler. İclal hemen piyango biletinin numarasını sorar. Tıp öğrencisi hemen aklından bir numara uydurur: 087956. İclal de hemen bunu bir kağıda yazar. Akşam radyoda İclal ile piyango sonuçlarını bekleyecek olan tıp öğrencisinin içine bir kurt düşer: Ya piyango bu numaraya çıkarsa? Numara da öyle güzel, öyle ahenklidir ki... Daha sonra bu numaraya piyangonun çıkacağına iyice inanır ve numarayı değiştirmek ister. Mesela; bu numarasının sonuna on üç getirse oldukça iyi olacaktır. İclal'e numarayı yanlış yazdığını söyler ancak İclal buna kanmaz. Tıp öğrencisi de meseleyi kurcalamaz; aksi halde İclal piyango biletini görmek isteyebilir. Zamanı gelince radyonun başına otururlar. Spiker aheste aheste numaraları okur, her numaradan sonra uzun uzun konuşur. Tıp öğrencisinin ise içi içini yer çünkü söylediği numaralar bir bir çıkmaktadır. İclal hep istediği üç oda bir mutfaklı, hava gazlı ve bahçeli evin hayalini kurar. Tıp öğrencisi ise gerçeği bilir ve bunu İclal'in yüzüne haykırmak ister. Piyangonun en son rakalmı 0'dan farklı bir rakam çıkınca İclal'in ve anne babasının hayalleri yıkılır. Tıp öğrencisi ise duruma içten içe sevinir. İclal'e de şansa, kadere, çok çalışmaya ve hak etmeye dair uzun uzun öğütler verir. Zamanla, yalnız İclal değil, onun annesi, babası da tıpkı hikaye kahramanı tıp öğrencisi gibi- bu teselli ve öğütlerin bal gibi de bir ilan-ı aşk olduğunu anlarlar. Oğlumuz adlı öykü, fakülteyi bitiren ve zamanla çocukluk alışkanlıkları değişip artık bir birey, kendi tercihleri olan ve anne babasından bağımsız yaşayan biri hakkındadır. Öykü, anne ve babasının çocuklarının değişimine dair gözlemlerine ve hatıralarına dayanmaktadır. Havuçlu Pilav Meselesi adlı ünlü öykü ise evlilikleri sıradanlaşan bir ailede kocanın pilava havuç katmak istemesi ve bunu yapması, karısının ise buna şiddetle karşı çıkıp kocasını mutfaktan çıkarmasını anlatır. Koca, mutfaktan çıkınca bir meyhaneye gider ve havuçlu pilav ister. Oradakiler havuçlu pilavı bilmezler tabii. Bunun üzerine koca bir pilaki ister ve havuçlu pilavın rahmetli karısının en iyi yemeği olduğunu söyler. Pilaki gelince ise ağlayarak Ben artık yemek yiyemem ki! der. Eve gidince karısının yatmış olduğunu görür. Onu öper. Ona Sarhoş! der. Koca ise Ben açım, havuçlu pilav isterim. diye tutturur. Karısı onu mutfağa götürür. Tencerede yarısından fazlası yenmiş havuçlu pilavdan kocasının tabağına koyar. Üzerine biraz itina gösterilse fena olmayacak. der. Kocası ise Vakit bırakmadın ki. diyerek karşılık verir. Kitapta mekanlara dair hikayeler de bulunur. Mesela Martı, sahipleri Yunan olan bir sahil meyhanesini anlatır. Küllük ise Beyazıt Camii civarındaki bir kahvehanenin öyküsüdür. Ömer hastalanan, yataklara düşen ve neredeyse ölecek kadar kötüleşen bir çocuğun öyküsüdür. Annesi her şeyin bittiğini düşünür ve çocuğunun ölmünü beklerken öyle olmaz, çocuk iyileşir. Çok Sonra ise bir eczahanede içki içen bir grup arkadaşın bir hikaye yaratma sürecini anlatır. Hiçbir Şey Bilmiyormuşum adlı öykü, aşık olduğu kızın kendisini nasıl değiştirdiğini anlatan bir gencin hikayesidir. Coğrafya Dersi aslında gezilip görülen yerlerin sürekli değiştiklerini, bundan dolayı bir yere gidildiğinde orasını yalnızca o zaman için bilme olanağı bulunduğunu anlatır. Sürekli değişen bu mekanlardaki değişmeyen unsur ise insan gerçeğidir. Borç adlı öykü ise bir simitçiye borç verip bu borç üzerinden egosunu tatmin etmeye çalışan birisine dairdir. Simitçi borcunu ödeyince adam hayal kırıklığına uğrar çünkü artık öğüt verecek ya da verdiği borcu başına kakacak kimse kalmamıştır. Tarık Buğra'nın öyküleri genel olarak hüzünlü ve kadercidir. Genel olarak geçmişe, hatıralara dönük olan bu öykülerde hayal kırıklıkları, kaderin parçalanmaz zinciri ve insan ruhunun derinlerde yatan bazı problemleri konu edilmiştir. Güzel bir Türkçeyle ve ilgi çekici bir üslupla kaleme alınan bu öyküler tekrar tekrar okunmayı hak ediyor. Yarın Diye Bir Şey Yoktur, Tarık Buğra'nın bütün hikayelerinin toplandığı bir hikaye kitabıdır. Kitap üç bölümden oluşmaktadır; Oğlumuz, Yarın Diye Bir Şey Yoktur ve Sonrakiler. İlk bölüm Tarık Buğra'nın 1948 ve 1949 yıllarında yazdığı hikayeleri kapsamaktadır. Bu bölüm 8 hikayeden oluşmaktadır. İkinci bölüm yazarın 1950 ve 1952 yılları arasında yazdığı hikayelerden oluşmaktadır. Bu bölümde 12 hikaye yer almaktadır. Ve son olarak üçüncü bölüm Buğra'nın 1954 ve 1964 yılları arasında yazdığı hikayeleri içermektedir. Bu son bölümde ise 14 adet hikaye bulunmaktadır. Kitap toplamda 34 hikayeden oluşmaktadır. Tarık Buğra olay hikayeciliğinden çok atmosfer hikayeciliğini kullanmıştır hikayelerinde. Yani, bu hikayelerin pek çoğunda bir olaydan ziyade, bir atmosfer yaratılmış ve bu atmosferin hikayenin ana karakterine hissettirdikleri üzerinde durulmuştur. Genel olarak hikaye kitapları okumayı sevmem ancak Tarık Buğra'nın hikayeleri okuyucuyu gerçekten fazlasıyla etkileyen hikayeler. Hikayelerin çoğunu okuyunca içinizin sıcacık olduğunu hissedeceksiniz. Tarık Buğra kitaba kısacık bir ön söz eklemiştir. Sadece bu ön sözü okumak bile okuyucunun içini sıcacık yapmaya yeter. Okuyucuya Ön söz bile böyle güzelse kim bilir hikayeler nasıl güzeldir dedirtir. Sizi temin ederim ki hiç kimse bundan daha güzel bir ön söz okumuş olamaz. En azından ben okumadım. Tarık Buğra ön söze Ön Söz başlığı atmak yerine Çam Sakızı der ve devam eder; Hikayelerimi asıl sahiplerine armağan ediyorum: Hikayelerimi umutlara ve umut kırıklıklarına, bekleyişlere ve kavuşmalara, ayrılıklara ve özleyişlere armağan ediyorum. Hikayelerimi gülümseyişlere ve öfkelere armağan ediyorum. Hikayelerimi tanışmalara, kırgınlıklara, barışmalara, hikayelerimi seslere, bakışlara armağan ediyor, inanışlara ve vaz geçişlere, yitirip buluşlara, düşüncenin, duygunun hürlüğüne ve yaşamanın ayak bağlarına armağan ediyorum. Hikayelerimi unuttuklarıma ve beni unutanlara, unutmadıklarıma, unutamayacaklarıma ve beni unutmayanlara, asıl sahiplerine armağan ediyorum. Bu hikayelerde bulamayacağınız, kimsenin bulamayacağı şey kin'dir, hınç'tır, insanın yerilişi horlanışıdır. Ben de bununla övünüyorum. Böylesine güzel bir başlangıcı olan bir kitabın içeriğinin kötü olması beklenir mi sizce? Bence imkansız. Ki zaten kötü değil de. Her hikaye ayrı ayrı sarıyor içinizi. Gülümseten, duygulandıran, yüreğinizi ısıtan onlarca hikaye... Ön sözde demişti ya Tarık Buğra bu hikayelerde kimsenin bulamayacağı şey kin'dir, hınç'tır, insanın yerilişi ve horlanışıdır diye, gerçekten de öyle. Hikayelere hakim olan duygu salt sevgidir. Kitabın en sevilen alıntılarından biri Çifte Tabancalı Hafiye hikayesinde geçmektedir. Tarık Buğra burada beğendiği kadının nasıl kendinde can bulduğunu ifade etmiştir; Kadına bir daha baktım: İçimde idi, beş duyumda ve; milyon mu, milyar mı, kılcıklar da dahil ne kadar damarım varsa hepsinde atıyor, sinir uçlarımda titreşimler yapıyordu, kısaca, olduğu yerde değil bende idi. Etkileyici bir anlatım olduğu yadsınamaz bir gerçektir sanırım. Büyük yazarlar yazdıklarının çok ötesinde şeyler anlatan yazarlardır bence. Böyle yazılar ya insan aklına, ya insan ruhuna ya da insan yüreğine dokunur. Akla, ruha ve yüreğe dokunan eserlerin ölümsüz olması da kaçınılmazdır. Tarık Buğra benim gözümde bunu başaran büyük yazarlardandır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yasamak-yu-hua", "text": "Fugui, Çin'de varlıklı bir aile olan Xu'ların tek oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Hep rahat şartlarda yaşamıştır. Fugui'nin babası aile servetinin yüzde kırklık bir kısmını kumarda ve hovardalıkta tüketmiştir. Fugui, aile servetini geri kazanacağını hatta daha da üstüne ekleyip atalarını gururlandıracağını söylemiştir fakat bunun için yanlış bir yol seçmiştir. Zamanla kumara ve geneleve olan bağımlılığı artmış eve uğramaz olmuştur. Fugui, Jiazhen ile evlidir. Jiazhen, şehirde büyümüş zengin bir ailenin kızıdır, çok güzel ve çok da iyi huyludur. Fugui'nin kötü alışkanlıklarına rağmen onu sevip ona güvenmeyi bir an olsun bırakmaz. Kızları Fengxia'yı çok güzel yetiştirmiş ve ona bir de erkek evlat vermek üzeredir. Fugui, için beklenen son gelmiştir. Ailesinin bütün servetini kumarda kaybetmiştir. Yıllardır yaşadıkları ev ve arazilerinin hepsine el koyulur. Küçük bir barakaya yerleştirilip yıllardır sahibi oldukları topraklarda işçi gibi yaşamlarını sürdürürler. Derken Fugui'nin babası bu acıya daha fazla dayanamaz ve yaşamını kaybeder. Jiazhen ise ailesi tarafından şehre götürülür. Fugui, yaşlı annesi ve kızları Fengxia oldukça kötü bir halde yaşamlarını sürdürmeye çalışırlar. Annesi zaten yaşlıdır. Fengxia ise daha küçücük bir kızdır. Bir yıl kadar karın tokluğuna çalışırlar. Fengxia'nın tarlada oynadığı bir gün bir yere baktığını fark eder, Fugui. Doğrulup o noktaya baktığında güzelliğine güzellik katmış karısını, kucağında bir bebekle karşısında dikilirken görür. Karısı artık eve dönmüştür. Youqing adını verdikleri erkek bebekle birlikte aileleri daha da büyümüş ve eski mutlu günlere döneceklerine inanmışlardır. Tüm bunlar olurken Çin'de de toplumsal ve politik yapı karmakarışıktır. Kültür devrimi ile yaşam herkes için bambaşka bir şekle girer. Toprak sahipleri ellerindeki toprakları halka vermek zorunda bırakılır ve Xu ailesinin topraklarını kumarda kazanan Longer direnince ölüm cezasına çarptırılır. Longer, ölüme giderken kalabalıkta kendisini izleyenler arasında Fugui'yi fark eder ve onun gözlerinin içine bakıp şöyle der: Senin yerine ben ölüyorum, Fugui. Fugui, bu cümle üzerine düşünür ve gerçekten de kumarda aile servetini kaybetmese Longer, yerinde kendisinin olabileceği gerçeğiyle sarsılır. Derken Fugui'nin annesinin hastalığı artar ve Fugui doktor bulmak için kasabaya iner. Aynı zamanda iç savaş da sürmektedir. Fugui, orduya alınır. Çok büyük acı, ölüm ve katliamlara şahit olur. Savaş alanından bir şekilde sağ kurtulmayı başarır ve ailesine döner. Döndüğünde ailesi perişan haldedir. Fugui'nun annesi vefat eder ve babasının yanına gömülür. Günler geçtikçe Youqing büyür, akıllı, güçlü, kuvvetli bir çocuğa dönüşür. Fengxia ise Fugui savaştayken geçirdiği bir hastalık sonucu hem sağır hem dilsiz olur. Youqing ve Fengxia tarla işlerinde aileye yardım eder fakat Fugui ve Jiazhen, Youqing'in okumasını ister. Böylece Fengxia'yı bir ailenin yanına çalışmaya vermeye karar verirler. Youqing, ablasını geri istese de yokluğuna alışmaya çalışır, alışamadıkça da beslediği kuzularına daha çok bağlanır. Bir gün Fengxia çıkıp geri gelir ve Fugui bir daha ailesini asla dağıtmamaya karar verir. Bir gün yeni valinin karısının doğumda çok kan kaybettiği ve okuldaki çocuklardan kan alınacağı duyulur. Bir tek Youqing'in kanı uyuşmaktadır. Doktor valinin karısını kurtarmak için Youqing'in neredeyse damarlarındaki bütün kanı alarak çocuğun ölümüne sebebiyet verir. Fugui ve ailesi Youqing'in ardından hayata tutunmaya çalışır. Jiazhen'in hastalığı vardır ve doktor kemik erimesi olduğunu çok yaşayamayacağını söyler. Jiazhen ise büyük bir dirençle hayata ailesi için tutunmaktadır. Flexia'yı kafası yamuk Erxi ile evlendirirler. Erxi'nin durumu iyidir hem Fugui ve Jiazhen'i hem de Flexia'yı el üstünde tutar. Onlar için harcamalar yapar. Hatta Flexia'ya köylülerin görüp göreceği en görkemli düğünü yapmıştır. Flexia'nın hamilelik haberi ise büyük bir coşkuyla karşılanır fakat Flexia doğumda hayatını kaybeder. Flexia'nın ölümünün ardından da Jiazhen hayatını kaybeder. Fugui, Erxi ve küçük torun Kugen, bir başlarına kalmışlardır. Erxi oğluna çok bağlıdır fakat Flexia'nın yokluğuna bi türlü alışamaz. Bir gün bir iş kazası geçirir ve yaşamını kaybeder. Fugui ise torununu yanına alarak yalnızca onun için yaşamaya başlar. Kugen, hastalandı bir gün onu tarlaya götürmeyip evde bırakır. Bir de fasulye verir ki mutlu olsun diye fakat döndüğünde torununu boğulmuş olarak bulur. İşte Xu ailesinin kötü talihi herkesi hayattan koparmıştır. Geride bir tek bunları yaşlı öküzüyle birlikte tarlada çalışırken, yoldan geçen yolcuya anlatan Fugui kalmıştır. Yazar yaşamayı; yalın, sade ve ağdalı cümleler olmadan anlatmıştır. Fugui, karakterine başlarda sinir olup büyük bir antipati beslerken başına gelen felaketlerin onu bilgeleştirip değiştirip geliştirmesiyle birlikte sizin de Fugui'yi sevmeye başladığınızı fark edeceksiniz. Çin'in tarihine de bir ailenin gözünden ışık tutan oldukça zengin içerikli bir eser olmuştur. Çin içindeki imparatorluk rejiminin yıkılarak cumhuriyetin gelmesi, ülke içerisindeki milliyetçi ve komünist grupların çatışmaları ve Japonya'nın Çin'e saldırmasına kadar geniş toplumsal olaylara yer verilmiştir. çin tarihini anlatıyor yasaklanmasa bu kadar da ünlü olmazdı fakat bana göre kitabın ilgi çeken yanı ülke kültür ne olursa olsun tüm insanlığın aynı sorunları aynı zorlukları yaşadığı bu da sorunun aslında insan olduğunu gösteren bir kitap 01-11-2022 23:32 bu kitabın özetini bulamam diyordum ama sayenizde buldum süpersiniz"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yasar-ne-yasar-ne-yasamaz", "text": "Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz kitabı, nüfus cüzdanı olmadığı için başına bin türlü olay geçen Yaşar Yaşamaz'ın yaşam öyküsünü anlatır. Yaşar Yaşamaz, önceden çıkarılmış ve kaybolmuş olan kimliğini çıkarmak için babasıyla beraber nüfus müdürlüğüne gider. Çünkü kasabada yeni açılan okula kayıt olabilmek için nüfus kağıdı gerekmektedir. Nüfus müdürlüğüne gittiklerinde memur Yaşar'a nüfus kağıdı veremeyeceğini söyler. Çünkü kütük kayıtlarında babası Reşit'in 1897'de doğduğu ve 1911'de ise evlendiği yazılıdır. Aynı zamanda Reşit'in oğlu Yaşar, 1915 yılında Çanakkale'de şehit olmuştur. Nüfus memuruna ne kadar yalvarıp yakarsalar, ne kadar dil dökseler de, ölü bir adama nüfus kağıdı verilmez gerekçesiyle kimlik alamaz ve çaresiz köylerine geri dönerler. Yaşar ise kasabadaki eski yazı okuluna devam eder. Yaşar'ın Anşe adında bir de beşik kertiği vardır. Büyüyüp genç bir delikanlı olunca, Anşe ile evlenmek ister. Anşe de aynı şekilde Yaşar'a aşıktır. Lakin Yaşar askerliğini yapmadan da evlenmek istemez. Yaşıtlarının askere gidip, terhis bile olmalarına karşın, kimse Yaşar'ı askere çağırmamıştır. Hal böyle olunca, Anşe'yi istemeye giderler. Tam kutlamalara geçileceği sırada, jandarma çıkagelir ve Yaşar'ı asker kaçağı olarak yakalar ve karakola götürür. Yaşar, karakolda derdini anlatmaya koyulur. Nüfus kağıdı olmadığından asker yoklaması dahi yapılmamıştır henüz. Jandarma komutanı bir belge ile askere gönderir Yaşar'ı. Yaşar, askerde verilen her işi canla başla yapar. Çünkü eğer komutanlarının gözüne girerse onların da derdine bir çare bulabileceğini düşünmektedir. Fakat aylar geçer, Yaşar'ın devreleri çoktan terhis olmuştur. Komutanı Yaşar'ı çağırtır. Yaşar derdini anlatınca da, terhis kağıdı yerine geçen bir belge imzalayarak onu köyüne gönderir. Yaşar askerden döndüğünde, babasının öldüğü haberini alır. Babasının ardından, borçları da Yaşar'a kalmıştır. Bir tanıdıktan borç alarak babasınınkileri öder. Ne de olsa yüklü bir miras kendisini beklemektedir. Fakat iş mirası almaya gelince, karşısına birçok problem çıkar. Nüfus kağıdı olmadığından, babasının oğlu olduğunu kanıtlayamamaktadır. Mahkemede bin bir zorlukla da olsa, babasının oğlu, mirasının tek varisi olduğunu kanıtlar. Mirası almak için yıllarca o müdür senin, bu imza benim, o belge senin, şu numara benim oradan oraya sürüklenir. Son gün de gereken bir numarayı zamanında alamayınca, başlar sövüp saymaya. En sonunda da tımarhaneye kapatılır. Siniri yatışınca, işin ciddiyetini anlar. Deli olmadığını söyler ama nafile. Hangi deli, ben deliyim diyecek kadar delidir ki? Aylar sonra Yaşar'ın deli olmadığı anlaşılır. Anlaşılır anlaşılmasına ama nüfus kağıdı olamadan taburcu edilemez. Sonunda da tımarhaneden kaçar. Lakin işsiz kalmıştır bu kez de. Bir tanıdığının tavsiyesiyle, yüksek makamda olan bir hemşerisinin kapısına varır. Zar zor içeriye girdikten sonra da, kendisinden iş ister. Satı Bey adındaki bu adam, imzaladığı bir kart tutuşturur eline. Bu kart sayesinde nerede isterse orada iş bulabilecektir. Yaşar, kartı da yanına alarak İstanbul yollarına düşer. Niyeti orada bir müzede bekçilik yapmaktır. Müzeye varınca, bir türlü müze müdürünü görmeyi başaramaz. Müdür aylarca ya hastadır, ya izinli veyahut tatile çıkmıştır. Sonunda müdürü görüp de kartı gösterdiğinde, karttaki yazıların çoğu silinmiştir. Kalanlar ise ancak müzeyi bedavadan gezmesine yarar. Yaşar, yeniden işsiz kalmıştır. Kaldığı oteldeki hemşerisi, Anşe'yi İstanbul'a çağırmasını, ona zengin bir evde iş ayarladığını söyler. Yaşar hemen Anşe'yi İstanbul'a çağırır. Anşe de zengin bir konakta çalışmaya başlar. Evin sahibi Güher Hanım adında yaşlı, zengin bir kadındır. Bu sırada Yaşar da bir arkadaşıyla manav dükkanı açar. Her ne kadar başlarda çok iyi para kazansalar da, sonu kötü olur: ortağı bir gece kasayı ve dükkanı boşaltarak kaçar. Anşe bir müddet sonra hamile kalır. Güher Hanım'ın ayak işlerine bakacak bir erkek aramasını fırsat bilerek Yaşar'ı da konağa aldırır. Fakat bir süre sonra nüfus kağıdının olmadığı öğrenilince işten atılır. Yine işsiz kalan Yaşar, kiralık bir ev bulur. Ev sahibi yaşlı bir adamdır. Karısıyla mahkemelik olduğundan, kendisini duruşmalara götürüp getirmesi karşılığında evi Yaşar'a kiralar. Fakat adamın kalbi bu mahkemelere dayanamaz ve ölür. Karısı ise Yaşar'ı evden kovar. Bu sırada karnı burnunda olan Anşe, gebe olduğu anlaşılınca işten atılır. Yaşar, yeniden iş aramaya koyulur. Fakat bu kez, namusuyla para kazanamayacağını anladığından, zengin arabaların önüne kendini atıp, şikayetçi olamamak kaydıyla sürücülerden para isteyerek bu şekilde para kazanmaya karar verir. Ancak daha ilk seferinde planı ters teper ve bir minibüsün altında kalır. Aylarca komada kalır. Bu sırada Anşe de doğum yapmış, bir erkek çocuğu dünyaya getirmiştir. Yaşar'ın oğlunun adı ise Hayati'dir. Yaşar uyandığında Anşe müjdeli haberi verir: Babası ikisini de affetmiştir ve onları köye çağırmaktadır. Köye bu kez üç kişi dönerler. Yaşar kayınbabasının evinde iç güveyi olarak yaşamaya başlar. Yaşar, oğlu da kendiyle aynı kaderi paylaşmasın istediğinden tez elden nüfus dairesinin yolunu tutar. Lakin ölü bir adamın oğlu da olamayacağından, bu kez de Hayati'ye nüfus kağıdı verilmez. İyice sinirlenen Yaşar, hükumete, devlete, yönetime, yöneticilere sayıp sövmeye başlar. Dur durak bilmeden sövünce, hükumete hakaret suçundan hapse atılır. Yaşar Yaşamaz, hapse ilk girdiğinde gariban bir haldedir. Ne var ki, zaman geçtikçe gözü açılır ve yasadışı yollardan para kazanmanın yollarını bulur. Yaşar, düzene uyum sağlamayı öğrenmiştir. Boynu bükük girdiği hapisten, iki dirhem bir çekirdek çıkmıştır. Aziz Nesin kitabında bürokrasiyi, bozuk düzeni eleştirerek bizleri bize anlatmış aslında. Hepimiz bir parça Yaşar Yaşamaz değil miyiz ki zaten? Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz Konusu Aziz Nesin Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz kitabı ile Türkiye'de bürokrasinin nasıl işlediğini çok güzel ele almıştır. Bu yüzden de Aziz Nesin'in en iyi kitaplarından bir tanesi olarak kabul edilir. Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz kitabının konusu aslında adında da gizli. Kitap Yaşar Yaşamaz adındaki birinin hayat hikayesini anlatır. Fakat Yaşar'ın en büyük derdi hiçbir zaman nüfus cüzdanı olmamasıdır. Babasının zamanında kayıt yaptırmamasının acısını tüm hayatı boyunca yaşar. Yaşar'ın maceraları küçük yaşta başlar. Okul kaydı için nüfus cüzdanı gerekli olunca babası çıkartmaya çalışır ama olmaz. Çünkü nüfusta babasının kayıtları yanlıştır ve dahası onun Yaşar adındaki oğlu Çanakkale'de şehit olmuştur. Babası yalvarsa da nüfus müdürlüğü hatayı düzeltmez ve Yaşar'a da kimlik vermez. Böylece Yaşar kimliksiz ilk macerasını yaşamış olur. Kimliksiz birinin başına gelebilecek tüm sorunlar Yaşar'ın başına gelir. Kimliği olmadığı için askere çağrılmaz ama daha sonra askere gitmek zorunda kalır. Yine kimliği olmadığı için terhis olamaz. Babası öldüğünde borçlarını ödemek zorunda kalır ama kimliği olmadığı için mirası alamaz. Çünkü babası olduğunu kanıtlayamaz. Yaşadığı zorluklara sitem edince deli sanılıp hastaneye yatırılır. Olmadığı anlaşılınca da kimliği olmadığı için salınamaz. Kimliği olmadığı için iş bulamaz. Geçim sıkıntısı yaşayınca başına gelmeyen kalmaz. En sonunda bir çocuğu olur. Çocuğu da aynı sorunları yaşamaması için hemen nüfus kağıdı çıkartmak ister ama kimliği olmadığı için bunu da başaramaz. Bunun üzerine daha fazla dayanamaz ve bürokrasiye küfürler yağdırır. Bunun üzerine de hapishanenin yolunu tutar. O da kimliksiz birinin yapabileceği tek yola sapar ve artık namuslu Yaşar yoktur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yasasin-c-harfi-kardesligi", "text": "Yaşasın Ç Harfi Kardeşliği, on iki bölümden oluşur. Teknolojinin yanlış kullanımı ve tüketim çılgınlığı gibi pek çok güncel soruna dikkat çeker. Gerek kurgusuyla gerekse dil ve anlatımıyla her yaştan okura hitap eder. Ali beşinci sınıfa giden, annesi Ayla Hanım ve babası Rıza Bey'le yaşayan bir çocuktur. Ayla Hanım çok fazla konuşmayan, sabırlı bir kadındır. Rıza Bey ise konuşmayı seven, evdeki eşyaları da üzerlerine yazılı kağıtlar yapıştırarak konuşturan bir adamdır. Ama Rıza Bey son zamanlarda çok durgunlaşır. Çünkü evdeyken kulakları çınlar ve çeşitli doktorlara gitmesine rağmen bu sorundan kurtulamaz. Bir gün Ali dönem ödevi için ailesiyle söyleşi yapmaya başlar. Annesiyle yaptığı söyleşi sayesinde babasının kulak çınlaması sandığı sesin kaynağı ortaya çıkar. Böylece Rıza Bey eski haline döner ve çok sevinçli olduğu için eski dizüstü bilgisayarını oğluna hediye eder. Ali, dizüstü bilgisayara sahip olunca ödevini onunla yapmaya başlar. Ama bu bilgisayar Ali'nin sosyal medyada çokça vakit geçirmesine de sebep olur. Ali o günlerde ödevi için nüfus kağıdını da bulmaya çalışır. Ama bir türlü bulamayınca babasıyla birlikte yeni bir nüfus kağıdı çıkarttırmaya giderler. Nüfus müdürlüğüne gittikleri zaman nüfus müdürü Ali'yi tanır. Bu duruma çok şaşıran Rıza Bey gittikçe daha da şaşırır. Çünkü Ali sosyal paylaşım sitelerinde ailesiyle ilgili neredeyse her şeyi paylaştığı için, nüfus müdürü pek çok şeyden haberdardır. Rıza Bey yeterince sinir olmuşken ortaya başka bir sorun çıkar. Ali'nin aslında Hoşgörü olan soyadı nüfus müdürlüğünde Hoşgörüç olarak kayıtlıdır. Rıza Bey bu durumun hemen düzeltilmesini isteyerek dilekçe yazmaya girişir. Ama Ali bu farklılıktan memnun olarak babasının dilekçe yazmasını engeller. Soyadındaki farklılıktan çok mutlu olan Ali bu farklılığı hemen sosyal medya hesaplarına da taşır. Böylece sosyal medyada çok büyük ilgi toplayarak adı ve soyadıyla hitap edilen biri olur. Ama sınıfındaki Sevinç tarafından da fark edilmek isteyen Ali, bunun için sosyal medyada Sevinç'in de katılacağını umduğu bir grup kurar. Grubun adı Yaşasın Ç Harfi Kardeşliği!dir. Tüm bunlar olurken Ali bir yandan da ödevi için söyleşi yapmaya devam eder. Böylece hem ödevi hem de soyadına eklenen ç harfi konusunda amcasının onay ve desteğini almak için amcasını ziyaret eder. Ali'nin amcası Sedat Bey bir giydiğini bir daha giymeyen, sürekli ev değiştiren, hatta kapı ziline yazılan ismini bile değiştirip duran garip bir adamdır. Zaten Sedat Bey'in mesleği de en az kendisi kadar gariptir. Ali'nin bile mesleğini tam olarak anlayamadığı amcası bir ömür törpüleme mühendisidir. Ali ödevi için amcasıyla görüştüğü gün amcasının ömür törpüleme mühendisi olarak ne yaptığını da öğrenir. Sedat Bey ürünlerin daha kısa ömürlü olması için çalışan bir mühendistir. Hatta eşyaların ne kadar ömrü kaldığını gösteren bir gözlüğü bile vardır. Böylece Ali onu ziyarete geldiğinde Ali'ye bilgisayarının sadece birkaç günlük ömrü kaldığını söyler. Ali buna pek inanmasa da eve dönünce her ihtimale karşı ödevini babasının belleğine yedekler. Pazar günü Ali ve ailesi, dedesinin çamaşır makinesinin yetmişinci yaş gününü kutlamak için dedesi Musa Bey'in evine giderler. Ali dedesiyle de söyleşi yapmak için bilgisayarını da yanına alır. Dedesinin anlattığı şeyleri heyecanla bilgisayarına kaydederken, bilgisayar birden kapanır. Ali ne yaparsa yapsın bilgisayar açılmayınca dedesi bilgisayarı tamir ettirmek için Ali'den alır. Ali, bilgisayarı bozulunca babasının belleğinden ödevine ulaşabileceğini düşünür. Ama belleğin bozulmuş olduğunu ve tamir edilemeyeceğini öğrenince çok üzülür. Bunun üzerine dedesinin bilgisayarı tamir ettirdiğini umarak bilgisayarını almaya gider. Ama dedesinin bilgisayarını kaybettiğini öğrenerek daha da üzülür. Tüm bu aksiliklerin ardından, Ali'nin nasıl gerçekleştiğine anlam veremediği iyi şeyler de olur ve işler kısmen yoluna girer. Şaşkınlık içinde olayların gidişatına ayak uydurmaya çalışan Ali bir sabah eskici bir çocukla tanışır. Bu çocuk sayesinde her şeyi öğrenir. O günden sonra, hem Sevinç'le hem de diğer arkadaşlarıyla sanal dünyada başlayıp gerçek dünyada gelişen güzel bir dostlukları olur."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yasasin-demokrasi", "text": "Haldun Taner, on öyküden oluşan kitabı Yaşasın Demokrasi'de toplumun her kesiminden insanını ruhsal değişim ve dönüşüm, vefakarlık, ikiyüzlülük, yalnızlık, kadın-erkek ilişkileri, gösteriş merakı ve beğenilme arzusu, yozlaşma, çıkarcılık, dürüstlük gibi temalar etrafında mizahi bir bakış açısı ile ele alır. Yağlı Kapı: Yirmi işçi lüks bir sayfiye yerinde yeni yapılacak asfalt yol için taş kırmaktadır. Paydos düdüğü öttüğünde Rıza diğerlerinden ayrılarak tramvay caddesindeki manavın yolunu tutar. Yorgun ve keyifsiz bir halde yürürken taş kırdıkları sokaktaki Sümbüllü Köşk'ün yaşı geçkince olan hanımını at sırtında görür. Kadın tam caddeye çıktığında gelen tramvayın çıkardığı ses atı ürkütür. Hırçınlaşan at, sahibini üstünden atmaya çalışır. Durumun ciddiyetini fark eden Rıza atı sakinleştirir ve baygın kadını kucaklar. Kazayı görüp tramvaydan atlayan bir gençle esnaftan üç kişi yardımına koşar ve kadını eczaneye taşırlar. Gelen genç, kaza geçiren kadının oğludur. Üç gün sonra oğul ve babası Rıza'ya otuz lira aylıkla köşkün bahçıvan yamaklığı görevini teklif ederler. Rıza teklifi önemsememiş gibi görünse de ertesi sabah köşkün kapısında belirir. Bir ay boyunca yediği önünde yemediği arkasında rahat bir yaşam süren Rıza izin günü arkadaşlarını görmeye gider. Dönüşte içinde anlamlandıramadığı bir boşluk hisseder. Bu his bir daha hiç peşini bırakmaz. Artık en mutlu zamanları bakkala, kasaba gittiğinde arkadaşlarını gördüğü anlar olur. Yol yapımı bittiğinden arkadaşlarının gittiğini fark ettiği gün içine çöreklenen gurbet acısı katlanılmaz olur. Bir gece rüyasına giren arkadaşları onu evin hanımının sevgilisi olmakla suçlayınca Rıza sabah erkenden her şeyini bırakarak köşkü terk eder ve arkadaşlarını aramaya koyulur. Dairede Islahat: Genç bir vekil, düzenini bozuk bulduğu bir kurumun müdüriyetine eski sınıf arkadaşı Bahadır Erdem'i tayin eder ve ona randımanı sağlaması için açık çek verir. Bahadır Erdem eski müdür zamanında rahatlığa alışmış olan odacıyı, Katibe Şükran'ı, Şevki Mutlu'yu, Müdür Muavini Hulusi'yi, Hulusi'nin yeğenini ve baldızını tasfiye eder. İşten çıkarmaları gören çalışanlar işlerine sıkı sıkıya tutunur, diğerleri ise öç alacakları zamanı kollar. Günlerden bir gün genç vekil anlaşılmaz bir nedenle istifasını veriverir. Kuruma doluşan müfettişler Bahadır Erdem'in bir açığını bulamasa da bir bahaneyle onu kurumdaki görevinden alıp merkezde başka bir göreve tayin ederler. Yerine gelen müdür emekliliğine iki yıl kaldığından işleri ağırdan alır, hesabı kesilenler geri döner, kurum yeniden eski halini alır. Heykel: Üryanizade Sıdkı'nın en büyük hayali heykelini diktirmektir ve bu arzusu için tüm imkanlarını seferber eder. Üç heykeltıraşın birlikte çalışıp yüz kırk günde tamamladığı heykel, Sıdkı Beyin apartmanın önündeki kaideye yerleştirilemeden belediye memurları tarafından izin alınmadığı gerekçesiyle engellenir. Tüccarın dört ay boyunca başvurularından netice alamaması nedeniyle evinde tutmak zorunda kaldığı bu dev tunç yontu, kaza sonucu boyundan aşağısı çatlayınca izne gerek olmadan büst olarak dikilebilir hale gelir. Beatris Mavyan: Beatris Mavyan varsıl bir ailenin geç yaşta sahip olunan tek çocuğudur. Bu sebeple de itinayla yetiştirilmiştir. Ancak aldığı yüksek eğitim çirkinliğini kamufle etmeye yetmediği için evlenememektedir. 28 yaşındaki Beatris bir gün Şişli Ermeni Yetimhanesi yararına verilen bir etkinlikte karşılaştığı Adonis Jirayir'e aşık olur. Jirayir, Beatris'i görmeye bile tahammül edemese de Varlık Vergisi Kanunun çıkmasıyla 75.000 lira karşılığında genç kadının kocası oluverir. Yaşasın Demokrasi: Bir genel seçim günü kasaba meydanında Demokrat Parti taraftarları hoparlörlü bir kamyonla halkı kendi partilerine oy vermeye çağırır. Nahiye Müdürü ve Halk Partisi Başkanı ahalinin ilgisini kendilerine çekmek için ne yapacaklarını kara kara düşünürken iki Halk Partili elinde sazıyla Aşık Mehmet'i kahveye getirir. Aşık Mehmet duyanı mest eden sesiyle altı oku temsil eden ilkeleri halk türküsü haline getirerek okur. Onu hayranlıkla dinleyen seçmenlerin artık kime oy vereceği belli olmuştur. Aşık Mehmet gittiği her yerde aynı yöntemi kullanarak seçimin Halk Partisi lehine sonuçlanmasını sağlamaktadır. Durumun vahametini farkına varan Demokrat Parti ileri gelenlerinden biri Aşık Mehmet'in bu iş için partiden iki yüz elli lira aldığını öğrenince ona kendi partisinin propagandasını yapması için üç yüz elli lira önerir. Öneriyi kabul eden Aşık Mehmet bu sefer de Demokrat Parti lehine türküler söylemeye başlar. Halk Partisi ona bir iki yüz elli lira daha teklif etse de kabul etmez ancak sonrasında çok pişman olur. Neden rekabeti kızıştırarak daha fazla kazanmamıştır ki? Bir sonraki sene yapılan ara seçimlerde düşüncesini uygulamaya koyar ve bol kazanç elde eder. Artık sırada Millet Partisinin de katılacağı seçimler vardır. Geçmiş Zaman Olur Ki: Gazetede, bir zamanlar aşık olduğu güzeller güzeli Mahinur'un büyüdüğü köşkün kiralık olduğunu okuyan adam eski anılarını yad etmek için ilandaki adrese gider. Karşısına Mahinur çıkınca da küçük dilini yutar. İlk aşkı 18 yılda o kadar değişmiş, itici olmuştur ki adam oradan ayrıldığında bir zamanlar kin beslediği koca Müteahhit Arif Beye de iki aşığı bir araya getirmeyen hayata da minnet duyar. Necmiye'nin Hatırı: Bir Zafer Bayramı gecesi Emrullah'ın kahvesinde toplanan müşteriler getirilen saz takımını beğenmemişler, ille de Klarnetçi Cemal Efendi'nin çalmasında ısrarcı olmuşlardır. Cemal Efendi tövbe etmiş, yıllardır klarneti ağzına götürmemiştir. İşvebaz Necmiye'nin karşısında büyülenen yaşlı klarnetçi yeminini bozup bir taksim icra ederken tıkanıp iki büklüm yere düşer. Durumu haber alan karısı hemen adamı kargatulumba oradan çıkarır. Cemal Efendi'nin Necmiye'yi bırakmamak için direnmesi fayda etmez. Sebati Bey'in İstanbul Seferi: Karantina katipliğinden emekli Sebati Bey çiçeklere olan aşırı düşkünlüğüyle bilinmektedir. Huyunu bilen süt eniştesi ona eline geçen Japon gülü tohumundan ayırmıştır. Sebati Bey ha bugün ha yarın derken tam da İstanbul'un kurtuluş günü Maltepe'den Saraçhane'ye tohumlarını almaya gider. Dönüşte Haydarpaşa Garında bir gençle çarpışır. Dökülen tohumlar insan selinin ayakları altında ezilir gider. İşgüzar Bir Polis: Mülkiye Müfettişi Asım Kutay ve genç karısı Cavidan Hanım yeni villalarına taşındıkları ilk gece soyulurlar. Komşularından bu duruma çok sık rastlandığını öğrenen Asım Bey, masrafın mahallenin zenginlerince karşılanacağı bir polis noktası kurulması isteğini ilgili kurumlara iletir. Bir hafta sonra Necmi Uyanık adlı genç polis memuru henüz betonu bile kurumamış kulübede görevine başlar. Varlığı sayesinde mahallede hırsızlık olayları bittiğinden Uyanık, baş tacı edildiği mahallede tüm dedikoduların hakimi olur. Sadece Kutay ailesi hakkında kulağına hiçbir gıybet çalınmamıştır. Genç memur bir akşam gizlice gittiği düğünden dönüşte Cavidan Hanımı yanında genç bir erkekle sarmaş dolaş öpüşürken görür ve gördüklerini Asım Beye anlatır. Cavidan arkadaşı Ferhunde'yi ve eroinman kardeşi Nail'i şahit göstererek olayı yalanlar. Asım Kutay tarafından yalancılıkla itham edilen Uyanık işin peşini bırakmaz. Nail'den ablasının lehine para karşılığı şahitlik yaptığını öğrenince doğrudan müfettişe koşar. Cavidan da aşığı Nazım'ı sevdiğini kocasına itiraf eder. Asım Kutay evi terk ederek ablasının yanına gider. Zamanla karısına duyduğu özlemle baş edemez ve karı koca yeniden bir araya gelirler. Uyanık da müfettişin talebi üzerine başka yere tayin edilir. Mahallede hırsızlık yeniden başlasa da Asım Bey başka bir polisin gelmemesinde ısrarcıdır. Harikliya: Harikliya dört kız kardeşi, ihtiyar babası ve sağır annesiyle kıt kanaat yaşayan, cana yakın tabiatlı bir genç kızdır. Nişanlısı Andon Vasilyadis'le evleneceği günü beklemektedir. Ancak Missouri Zırhlısının İstanbul'a gelmesiyle genç kadının huyu suyu değişir. Andon'la olan nişanını atıp bir Amerikan bahriyelisi olan Jimmy'le nişanlanır. On beş gün sonra ülkeden ayrılan zırhlının hemen ardından Harikliya da Amerika'ya gidip terhis olan sevgilisiyle evlenir ve bir çocukları olur. Andon da hayatına devam eder ve gül gibi geçinip gittiği zengin bir garaj sahibinin kızıyla evlenir. Harikliya ise ardında hala kendisi için sararıp solan bir nişanlı bıraktığını zannetmektedir. İlk baskısı 1949 yılında yapılan Yaşasın Demokrasi, içerisinde on kısa öykü barındıran bir eserdir. Eserin ilk öyküsü Yağlı Kapı'da Rıza'nın hikayesi anlatılır. Rıza bir taş işçisidir. Taşralıdır. Bir gün, İstanbul'da gezerken, atla gezinen yaşlı bir kadına rastlar. Kadının atı tramvayın çıkardığı iç gıcıklayan sesten dolayı ürküp şaha kalkar, tepinir, çifteler savurur. Yaşlı kadın atın kontrolünü kaybeder. Ne kadar gayret etse de atı dizginleyemez. Rıza yardımseverdir, ok gibi fırlayıp azgın hayvanı yularından kavrar ve onu sakinleştirir. Kısa süre sonra at acı bir kişneme saldıktan sonra durulur, sakinleşir. Yaşlı kadın, kendini kaybetmiş bir şekilde Rıza'nın kollarına düşer. Rıza kadını kucaklayıp üç dört kişinin de yardımıyla eczaneye taşır. Ermeni eczacının yaptığı iğne sayesinde kendine geldikten sonra hayatını bu genç adama, Rıza'ya borçlu olduğunu ifade eder. Rıza'nın bu yardımı karşılıksız kalmayacaktır. Rıza'nın asıl patronu, bu kadının kocasıdır. Sümbüllü Köşk'te oturan bu aile, Rıza'yı iyi bir maaşla bahçıvan olarak işe alır. Böylece Rıza, yağlı bir kapıya kavuşmuş olur. İşi artık daha kolaydır, ücreti de daha fazladır. Ancak Rıza'nın amele arkadaşları onun bu durumunu kıskanır. Aralarında dedikodu yapmaya başlarlar. Rıza'nın yaşlı kadınla samimiyetine dair söylentiler alır başını gider. Rıza bu durumdan rahatsız olur. Yediği önünde yemediği ardındadır ama aynı zamanda yalnız biridir. İçinde bulunduğu durumdan dolayı üzgündür. Taş kıran arkadaşları başka bir yere çalışmaya gönderilmiştir. Böylece Rıza'nın yalnızlığı arttıkça artar. Köşke de alışamamıştır. Ne de olsa o, böyle rahat bir yaşama alışkın değildir. Bir gün, hiç kimseye tek söz etmeden, bütün her şeyi geride bırakarak köşkten kaçar ve arkadaşlarını aramaya karar verir. Dairede Islahat adlı hikayede genç bir vekil, verimliliğinden memnun olmadığı bir müesseseye eski bir sınıf arkadaşı olan Bahadır Erdem'i müdür olarak tayin eder. Bahadır Erdem oldukça ahlaklı ve çalışkan biridir. Bu müesseseyi iyi bir hale getirmek için astığı astık kestiği kestik bir tavra bürünür. Bu tavır işe de yaramaktadır. Ne var ki çalışanlar bu durumdan oldukça rahatsızdır. Bahadır Erdem her ne kadar idealist bir insan olsa da bu durum uzun süre devam etmez. Nihayet çare, eski müdürün tekrar Bahadır Erdem'in yerine atanmasında bulunur. Heykel adlı öykü, ciddi bir para vererek kendi heykelini yaptırma sevdasına düşen zengin bir adam hakkındadır. Heykel çok güzel olmuştur. Bu heykeli, caddeye bakan bir mağazaya koymaya karar veren adam, kanunların engeline takılır. Devlet yetkilileri, herkesin kafasına göre heykel yaptırıp bunu ulu orta yere koymaya başlayınca işin zıvanadan çıkacağını belirtir. Adam da heykeli evin içinde görünmeyen bir yere koyar. Bu heykel, çocuklar tarafından, oyun esnasında yaşanan bir kaza dolayısıyla tuzla buz olur. Beatris Mavyan öyküsü güzellik yoksunu zengin bir kız hakkındadır. Hiç talibi yoktur ama bunu kendisinin seçici oluşuna bağlar. Bir gün, Jirayir Keklikyan adında, eğitimsiz bir manifaturacıya aşık olur. Bu adam çirkindir ama Beatris'le bir baloda dans etmiştir. Bu kısa yakınlaşma, Beatris'in ona vurulmasına vesile olmaya yetmiştir. Beatris'in babası, kızı ile Jirayir'in arasını yapmak için genç oğlanı sık sık eve ziyarete çağırır. Jirayir ise Beatris'ten hoşlanmamasına rağmen onun zengin babasına yakın olmak için bu ziyaretlere devam eder. Bu sıralarda Varlık Vergisi kanunu çıkarılır. Jirayir bu vergiyi ödeyemeyecektir. Beatris'in babası, Jirayir'in kızıyla evlenmesi karşılığında ona maddi yardımda bulunacağını vaadeder. Jirayir bu teklifi kabul eder. Böylece Beatris aşık olduğu adama, Jirayir ise maddi imkanlara kavuşur. Yaşasın Demokrasi hikayesi, bir seçim sırasında CHP ile AP arasında yaşanan çekişmeleri konu alır. Halk AP'nin mitinglerine daha çok gider. Bunun üzerine CHP bir aşık bulur. Sazını alıp CHP için düzenlenmiş türküyü çalıp söyleyen aşık, halkın ilgisini çeker. Bu iş için epey para almıştır. CHP o gün bu aşığı köy köy gezdirir. Durumun ciddiliğini anlayan AP'liler, aşığa, CHP'nin verdiğinden daha yüklü miktarda bir para teklif ederler. Şartları, artık daha fazla türkü söylemeyecektir. Aşık bu parayı kabul eder, CHP'lilere ise artık yorulduğunu ve dinlenmesi gerektiğini ifade eder. Böylece halk, tekrar AP'ye daha çok rağbet etmeye devam eder. Seçimden sonra aşık, tercihi dolayısıyla pişman olur. Keşke AP için de türkü söyleseydi... Böylece CHP daha çok para verip onu tekrar geri almak için uğraşırdı. Böylece hem CHP'yi hem de AP'yi soyup soğana çevirmiş olurdu. Özetlenenlerin dışında kitapta Geçmiş Zaman Olur Ki, Necmiye'nin Hatırı, Sebati Bey'in İstanbul Seferi, İşgüzar Bir Polis ve Harikliya adlı hikayeler de yer almaktadır. Haldun Taner, bu hikayelerle 20. asrın ortalarındaki Türkiye'nin demokrasi ve ahlak seviyesine, halkın yaşayışına, toplumsal sınıflara dikkat çeker. Dikkatli bir gözlemci ve iyi bir edebiyatçı olan Haldun Taner'in Türkçe'yi oldukça başarılı kullandığı söylenebilir. Su gibi akıp giden üslubu, başarılı ve esprili kurgusu okuyucuya gayet başarılı ürünler sunmaktadır."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yasli-adam-ve-deniz", "text": "Ne olursa olsun umutsuzluğa düşmemeyi, mutlaka savaşmayı ve umut etmeyi anlatan Yaşlı Adam ve Deniz çok sade bir dille yazılmış oldukça kısa bir roman. Fakat okuduktan sonra durup düşündüren bir etki bırakıyor insanda. Yüzü yaşını belli eden, ensesi kırışıklarla dolu yaşlı adam tam 84 gündür balık tutamıyordu. Her gün denize açılıyor fakat her seferinde eli boş dönüyordu mavi sulardan. Onun dışındaki diğer balıkçıların ise adeta kısmeti açılmıştı. Bir sürü balıkla dönüyordu hepsi. Denize açılırken bir de çocuk oluyordu yanında yaşlı balıkçının. Ona yardım ediyor sandalda gereken şeyleri hallediyordu. Bir nevi yardımcısıydı yaşlı adamın. Akşam denizden döndüklerinde sandalın içindekileri eve kadar getirmesine yardım ediyor, ona yemek ve gazete getiriyor sonra da geri gidiyordu. Yaşlı adamda onu her sabah erkenden uyandırıyordu. Fakat çocuğun ailesi 84 gündür balık tutamayan bu balıkçının kısmetinin kapandığını düşünüyorlardı. Bu nedenle onu başka bir balıkçıya verdiler. Yine de çocuk hep yardımcı olmak istiyordu balıkçıya. Bir sabah balıkçı yine kaldırdı çocuğu fakat onu yanına almadı. Diğer balıkçılarla olmasının daha iyi olacağını düşünüyordu. Tek başına açıldı ama herkesten çok daha fazla ileri gitti. Artık kıyı gözükmüyor sular koyu bir renge dönüşüyordu. Yaşlı adam oltalarını hazırladı ve altı adet ipi suya bıraktı. Yine balık yoktu. Oltanın ipini hiçbir balık titretmiyordu. Derken birden ipi bir şey kıpırdattı. Balıkçı heyecanlanarak ipi çekmeye başladı fakat çok ağırdı. Balıkçı bunca yıllık deneyimlerinin sonucu bunun çok büyük bir balık olduğunu anladı ve onunla savaşmaya karar verdi. Balıkçı önce balığın yorulması gerektiğine karar verdi ve tekneyi onun sürüklemesine izin verdi. Balık yavaş ama sürekli sürüklüyordu tekneyi. Artık gece olmuş her yer kararmıştı. Balıkçı geceyi burada geçireceğini anlamıştı. Fakat ip o kadar ağırdı ki elini uyuşturmuştu. İçinden dua etmeye başladı. Eğer bu balığı tutabilirse ona çok para getireceğini ve itibarını tekrar eline alacağını düşünüyordu. Balıkçı yoruldu fakat balık yorulmadı. Sabahın ilk ışıkları düşene kadar çekmeye devam etti balık tekneyi. Güneşin ortaya çıkmasıyla balık suyun üstüne çıktı birkaç kere. Balıkçı şimdi görebilmişti. 600-700 kilo olduğunu düşünüp heyecanlandı. Yine oltayla çekmeye çalıştı fakat ipler kopacak gibi olunca yine bıraktı. İkinci gecenin başlarında artık balık yorulmaya başlamıştı. Balıkçı hamle yapması gerektiğine karar verdi ve sandalın sabit durduğu bir anda zıpkınla balığı tam kalbinden yaraladı. Balık anında öldü. Onu başından, kuyruğundan ve gövdesinden zıpkın ipleriyle bağladı. Geri dönmeye başladı. Fakat önüne bir tane köpekbalığı çıktı. Büyük balığın kuyruğundan koca bir et parçası ısırınca balıkçı son kalan zıpkınla onu da vurdu. Yolda karşısına tekrar köpekbalıkları çıksa da o hepsiyle savaşmayı başardı. Fakat koskoca balığın neredeyse sadece başı kalabilmişti."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yedi-kocali-hurmuz", "text": "Oyun Hürmüz'ün ud çalarak şarkı söylemesiyle başlar. Anlatıcı kişi araya girerek Hürmüz'ü tanıtır. Hürmüz, geçimini kocalarından sağlamaktadır. En son vefat eden eşinden konak kalmıştır. Anlatıcı, Hürmüz'ü anlatırken abartır ve yedi kocasının olduğunu söyler. Hürmüz araya girerek Anlatıcının dediklerini yalanlar. Yedi değil beş kocası olduğunu söyler. Hürmüz, bu beş kocayı kendi yalanlarıyla idare etmektedir. Kocalarına konakta hizmetçi olduğunu söylemiştir. Birinci kocası berberdir. Ona salı günleri izinli olduğunu söylemiştir ve buluşacakları zaman berberin evine gitmektedir. Çarşamba günleri ise ikinci kocası Bekçi Memo ile buluşmaktadır. Onu kendi evinde ağırlamaktadır. En sıkıntısız kocası Bekçi Memo'dur. Sürekli nöbet tutmaktan yorgun düşen adam, Hürmüz'ün yanında uyuyakalmaktadır. Üçüncü kocası Hallaç'tır. Hallaç, esnaftır ve Hürmüz'ün sıkıntılarına koşan bir adamdır. Dördüncü kocası sarhoş Ömer'dir. Hürmüz'ün en uğraştıran kocası bu adamdır. Fakat hapise girdikten sonra kafası rahat etmiştir. Beşinci kocası Mehmet Ali'dir. Mehmet Ali, asker olduğu için Hürmüz ile iletişimleri kopuktur. Hürmüz'ün bu kadar çok kişiyle evlenmesi bedeni zevklerinden dolayı değildir. Dönemin şartlarına göre geçim sıkıntısı fazladır. Kendisine geçimi sağlayacak bir koca bulamayınca beş tane adam ile evlenmiştir. Kocalarından maddi destek almaktadır. Bu destekle yaşamını sürdürmektedir. Buluşmalarını günlere bölen Hürmüz, şimdiye kadar yakalanmamıştır. Hürmüz, Hızır adında bir adam ile tanışır. Bu adamı diliyle kendine bağlar. Hızır, Hürmüz ile evlenmek için can atmaktadır. Yakın arkadaşı Safinaz, Hürmüz'ün konağına sık sık gelip gitmektedir. Hızır ile evleneceğini duyunca büyük bir tepki gösterir. Safinaz, Hürmüz'ün evlilik konusunda aşırıya kaçtığını düşünmektedir. Hürmüz ise Safinaz'ın bu tepkisine nikahlanmanın ayıp olmadığını ve her şeyi yönettiğini söyler. Evlilik işlerini aceleye getirir. Evlenmeden evvel önceki evlendiği kocasını ölü gösterir. Bunu da nüfustakileri aldatarak yapar. Rüşvet yerine öpücük vererek işlerini tamamlatır. Yakın dostu Safinaz'ı çağırarak Kaptan'a gidip kendisine alınacak mehirleri söylemesini ister. Hürmüz için para önemlidir. Dolayısıyla mehir de önemlidir. Kendisine bakabilecek maddi durumu çok kötü olmayan adamlar ile evlenmeye çalışmaktadır. Tabi sonradan istediği gibi çıkmayan kocaları da yok değildir. Komşuları olsun yakın arkadaşı olsun önceki kocalarının hepsini öldü bilmektedirler. Komşuları Hürmüz'e çok acımaktadır. Altıncı kocasını Allah'ın ona bağışlamaları için dua etmektedirler. Hürmüz ve Kaptan evlenirler. Kaptan, Hürmüz ile gece beraber olmak ister. Fakat Hürmüz, Kaptandan kaçmaktadır. Türlü bahanelerle adamı oyalar. Hürmüz, tüm kocalarına aynı şeyi yapmaktadır. Parayı aldıktan sonra bir olay çıkartıp onları kendinden uzaklaştırmaktadır. Hiç bir kocasıyla cinsel ilişki kurmayan Hürmüz, kocalarını maddi gelir kaynağı olarak görmektedir. Hürmüz, kocası berberin dükkanına gider. Orada ilk defa gördüğü Doktor'a aşık olur. Hürmüz'ün üçüncü kocası Hallaç'ın bir eşi daha vardır. Bu eşinin adı Havva'dır. Havva, Hallaç'ın Hürmüz ile evlendiğini duyar. Hürmüz'e haddini bildirmek için yola koyulur. Hürmüz, Safinaz'a Doktor'a aşık olduğunu anlatır. Pencereden Doktoru gören Hürmüz, hasta numarası yapar. Doktor, Hürmüz'ü muayene etmeye gelir. İşveli cilveli hareketler sergileyen Hürmüz, Doktoru kendine aşık etmeyi başarır. Doktor, aşık olmuştur. Sokakta yürürken Hürmüz'ün hapisten kaçan kocası Ömer onu gasp eder. Doktor üzerindeki değerli eşyaları verir. Daha sonra Ömer gasp ettiği eşyalarla Hürmüz'e hediye alarak onun karşısına çıkacaktır. Hürmüz, Ömer'i görünce korkar ve kaçar. Bekçi Memo onları korur. Bekçi Memo, karısı Hürmüz'ü tanıyamaz. Hürmüz, yürüyüşüyle ve şive değiştirmesiyle olayları ucuz atlatır. Kına gecesi gelip çatar. Doktorun annesi Rukiye Hanım da kına gecesine gelmiştir. Arkadaşlarına oğlunun aşık olduğu kızı anlatmaktadır. Safinaz ve Hürmüz de Kına gecesine gelmişlerdir. Hallaç'ın ilk eşi Havva, Hürmüz'e oyun oynamak için kına gecesine gelmiştir. Hürmüz be Havva dost olurlar. Havva'nın eşiyle evlenen kadını Hürmüz bulması için yardım eder. Berber Hasan'ın dükkanına Hızır, Hallaç gelir. Onları tıraş ederken kendi eşleri Hürmüz'den bahsederler. Hasan, isim benzerliği olabilir diye susar. Rukiye Hanım da yolda geçerken Hürmüz'ün evini sormuştur. Hasan iyice işkillenir. Akşam buluşacakları aklına gelince içi rahatlar. Hürmüz'ün evine akşam ilk doktor gelir. Daha sonra belalı kocası Ömer gelir. Doktora Ömer'in abisi olduğunu ve hapisten yeni çıktığını söyler. Doktor uzak durur. Ardından Hallaç gelir. Hürmüz, kafasına ud geçirir. Ömer'i yıkanma bahanesiyle hamama yollar. Ardından Hızır gelir. Hızır, Hürmüz'ün anlattığı belalı abisinden Korkmaz. Hürmüz yeni bahaneler bulmaya çalışır. Ömer, hamamdan çıkar. Hürmüz öyle bir oyun oynanmıştır ki Ömer ve Hızır birbirlerini Hürmüz'ün abisi sanmaktadırlar. Bekçi, Mehmet Ali de gelir. Onları da güzel şekilde idare eden Hürmüz Doktor'a bir şey belli etmemiştir. Altı kocasından zor bela boşanır. Doktor ile evlenir. Olaylar burada son bulur. DEĞERLENDİRME Sadık Şendil, 1962'de Yedi Kocalı Hürmüz adlı eserini yazar. Oyunda Hürmüz karakterinin altı kocasından sonra yedinci evliliğini anlatır. Hürmüz altı kocası ile ekonomik sorunlar yüzünden evlenirken yedinci kocası Doktor ile aşık olup evlenmiştir. Sadık Şendil, modern tiyatroyu geleneksel tiyatro ile birleştirmiştir. Eserinde kara mizah örneklerini açıkça görebilmekteyiz. Edebiyatımızda değerli bir yere sahip olan bu tiyatroyu okumanızı öneririm."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yedinci-gun-orhan-hancerlioglu", "text": "Ömer, kırk üç yaşında kendisini genç ve güçlü hisseden bir adamdır. Bir bankada genel müdür olarak çalışmaktadır. Rezzan adında ilgisiz bir eşi, Işık adında oğlu, Sevgi adında kızı vardır. Kızının sevgililerini bildiği halde Ömer, bu duruma susmaktadır. Annesi de çocuklarına ilgi göstermediği için bu durumlardan bihaberdir. Rezzan, sabahları kahvaltıya inmez. Kahvaltıyı hep Fatma adında hizmetli bir kadın hazırlar. Ömer, o gün her şeyden habersizce işine gidecek ve işyerinde talihsiz bir olay yaşayacaktır. İş yerine geldiğinde müsteşar onu çağırıp evraklarla ilgili sorular sorar. Ömer, bir an cinnetle kendisine yapılan hakareti kabul edemez ve müsteşara yumruk atar. Yumruk atmasından sonra paniğe kapılır ve ani bir karar verir. Bu kararla bulunduğu Ankara'dan İstanbul'a tek gidiş bir bilet alır. Aslında bu olayla birlikte Ömer'in yıllarca biriktirdiği yorgunluğun yerini cesaret almıştır. Ömer, ailesini bırakarak, işten kovulma stresiyle de uçağa atlayıp İstanbul'a gidecektir. Uçakta düşünme fırsatı bulur. Kaba bir şekilde bakıldığında eşi ve iki çocuğu vardır. Ama sürekli aynı saatle aynı şeyi yapmak onu yormuştur. Üstüne işyerindeki stres de onu İstanbul'a iter. Buraya gelmesinin diğer bir amacı da kendi yaşamına son vermek istemesidir. Sirkeci Otel'ine gelir. Otelde oda tutmak istediğinde ondan adını ve soyadını isterler. Kendi ismini vermeyip farklı bir isim verir. Bundan sonra orada Hasan Tükenmez adıyla anılacaktır. Otel odasına geldiğinde kendini öldürmeyi erteler ve uyur. Sabahına ise hesabındaki parayı gönlünce harcamak ister. Ama daha sonra bunu yine anlamsız bulur. Bir kahvehaneye gider ve eline bir gazete alır. Kendisinin kayıp ilanını görür. Yanına teklifsizce gelip oturan adam ise gündemi sorar. Ömer, gündemde kaçırılan bir genel müdür olduğunu söyler. Yanındaki adam gazeteyi Ömer'in elinden çekip haberi okur. Bu adam, kaybolan adamın zengin bir adama benzediğini söyler. Yanı başındaki Ömer ise başkalarının hakkında düşündüklerine şaşırır. Oysaki ucu ucuna geçiniyordur. Kahvehaneden sonra bir bankaya gider ve para çekmek için memurla konuşur. Banka memuru ise Ankara şubesinden para çekileceği için biraz beklemesini söyler. Ömer, tanınma ve aranma korkusundan dolayı paradan da vazgeçer ve kapıdan çıkmak üzereyken onu banka memuru kadın görür. Az dikkatli baktığında bu kadın memurun onun üniversite yıllarını süsleyen aşkı olduğunu anlar. O gün pek konuşmasalar da Ömer'in içine bir umut pırıltısı serpilir. Gönül ile yeniden buluşma hayali onu sarıp sarmalar. Gönül, Ömer'e kırgındır. O yüzden ona kısa cevaplar verir. Ömer, askere gittiğinde Gönül ile sözleşmişlerdir. Fakat Ömer sözünü tutamayıp Rezzan ile evlenmiştir. Daha sonra Ömer otele gelir. Bu durum içinde bir şeyleri değiştirmiştir. Diğer gün onu telefondan arar ama Gönül onunla konuşmayı reddeder. Ömer, tam her şeyden vazgeçip, kendisini öldüreceği vakit Kiraz teyze adında yaşlı bir kadın gelir. Silahı elinden alır. Ölümden başka her şeyin çaresinin olduğunu söyler. Ömer, onun ağzından çıkan her şeyi sabırla dinlemektedir. Birkaç gün önce ona birisi böyle öğütler verse dinlemeyecek hatta kızacaktır. Kiraz teyze Gönül'e bir mektup götürmesini rica eder. Kiraz teyze mektubu götürür. Gönül'ün mektubuyla gelir. Mektupta Gönül buluşmayı kabul etmiştir. Ömer, bu duruma hayli sevinir. Yarın Gönül ile saat bir de buluşacaktır. Bu hayal ile uyuyup uyanır. Sabahına Kiraz teyze hazırlıklara başlar. Gönül, saat biraz geçmişken gelir. İki eski sevgili konuşup dertleşirler. Gönül ona isterse bir ev bulabileceğini söyler ve evine davet eder. Ömer, Gönül'ün annesiyle yaşadığı evine gelir. Burada Gönül'ün odasındaki göndermiş olduğu mektupları okur. O gece Gönül'ün evinde kalır. Ömer için yeni bir hayatın kapıları aranır. Değerlendirme Yedinci Gün, ortaöğretim okullarında okutulacak 100 Temel Eser arasında gösterilmiştir. Romanda Ömer isimli bir memurun sosyal-psikolojik yaşantısını anlatmaktadır. Yedi bölümden oluşan roman bitmeyen umut pırıltısını üzerimize serpmektedir. Orhan Hançerlioğlu'ndan mutlaka okunması gereken bir yapıttır. Kitapla kalın... Yazan: Begüm Attar Yedinci Gün Konusu Kitap Tevrat'ın Allah'ın dünyayı yarattığı yedi güne gönderme yaparak 7 bölümde yazılmış. Yedinci Gün, romandan çok, uzun hikaye tadında olan kitap, Ömer'in iç dünyasındaki değişimleri içeren 7 günü anlatıyor. Ömer, devlet dairesinde çalışan bir genel müdürdür. Yaşadıkları onu intihar etme seviyesine kadar getirmiştir. Bir gün kalkıp kahvaltısını yapmış, hazırlanmış ve işe gitmiştir. Her şey aynı giderken bakanlıktaki Müsteşar'ın ona bağırmasına dayanamamış ve yumruğu yüzüne indirmişti. Odasından silahını ve cüzdanını alıp kendini İstanbul'a atmıştı. İstanbul'a gelmekte tek bir amacı vardı: İntihar etmek. Sirkeci'deki bir motele yerleşir. Adını vermez onun yerine aklına ilk gelen ismi, çalıştığı bakanlıktaki hizmetlinin adını, Hasan Tükenmez'i verir. Odaya çıkar ve kendini yatağa atar. Ölüm onu birçok şeyden kurtaracaktır; Karısını düşünmemek, çocuklarıyla uğraşmamak, her gün işe kalkmamak... İstanbul'a ölmek için gelmişti. Ölecekti. Ölüm ya bir son ya bir aralık ya da bir başlangıçtı. Üç türlüsünü de umursamıyordu. İstanbulluydu. Burada doğmuştu. Orta halli bir ailenin üç çocuğundan biriydi. Onu seven ve onunda sevdiği bir sevgilisi vardı. Gönül. Askere gidene kadar gizli kaçamaklar yaşıyorlardı. Onu seviyordu. Gençlik aşkıydı. Askerden dönene kadar Gönül onu bekleyecekti. Ama Ömer beklememişti. Düşünmemişti bile. Gençlik hayallerine dalıp bir albayın kızıyla evlenmişti ve Gönül'ü düşünmemişti bile. Motelin garsonu Necmettin sıcak kanlı, güler yüzlü bir insandı. İlk günden itibaren Necmettin, Ömer'e sıcak davranıp ona yardım etmişti. Yaşamak neydi? Yaşamayı sevmiyordu. Ona yaşamak için neden veren hiçbir şey yoktu. Necmettin ona yemek ve su getirene kadar düşüncelere dalan Ömer karısını merak etti. Kayıp olduğunu fark etmiş miydi? Kimsenin onun İstanbul'a kendini öldürmek için geldiğini düşünmeyeceğini biliyordu. Üçüncü gün gara gidip kahvelerden birine girip oturdu. Gazetede kendi resmini gördü. Kayıp bildirisi yapılmıştı. Beraber oturduğu adam onu tanımamıştı. Ömer tümüyle pisti ve sakalı uzamıştı. Tanınmaz haldeydi. Bankaya gidip yedi yüz altmış lirasını çekmek istedi. Kimliği yoktu ve eğer para çekerse nerede olduğunu belirtmiş olacaktı. Para çekmek istediği zaman bunu düşünmemişti. Tam vazgeçtiği anda karşısındakinin Gönül olduğunu görünce duraksadı. Gönül de onu tanımıştı. Parayı verdi ve Ömer'de oradan kaçarcasına uzaklaştı. İstanbul'a bu yüzden gelmiş olabilir miydi? Onu tekrar görmek istiyordu. Necmettin'e görev verdi. Bir oda ayarlattı, gömlek aldırdı. Bir telefon kulübesinden Gönül'ü aradı. Onu görmek istediğini söyledi fakat Gönül onu göremeyeceğini söyledi. Ona tam onu görmeden ölmek istemediğini söylerken Gönül telefonu kapattı. Onu gördüğünü ondan itibaren oluşan umut ve mutluluk gitmiş yerini mutsuzluk ve çaresizlik almıştı. Kiraz Hanım'ın evine giderken yine mutsuzdu ve intihar etmek istiyordu. Kiraz bunu anlamışçasına onunla konuştu ve onu ikna etti. Orada kaldığı süre boyunca intihar etmeyecekti. Kalem kağıt aldı ve Kiraz'la birlikte Gönül'e mektup götürdü. Bir gün sonra Gönül'ün mektubu ile uyandı. Saat 1'de onunla görüşeceğini yazılıydı. Yine mutluydu. Tıraş oldu, temizlendi, temiz kıyafetlerini giyip Gönül'ü bekledi. Tam onun gelmeyeceğine inanırken Gönül kapıda belirdi. Sabahtan beri soğuk olan oda Ömer için sıcacık oldu. Onu görmek ona umut veriyordu. Yaşamak için neden. Dizinde ağladı. Konuştular ve Gönül ona oda bulmayı teklif edince kabul etti. Bir gün sonra onların eve gitti. Evi gezerken Gönül'ün çekmecesindeki mektupları buldu. Onun Gönül'e yazdığı gençlik hayallerini, aşkını anlatan mektupları okudu. Askerden sonra bunları hiç düşünmemiş ve hatırlamamıştı. Gönül'le evlenseydi her şey farklı olabilirdi. Ölmek için mi gelmişti yoksa Gönül'le birlikte olmak için mi gelmişti şimdi her şey birbirine karışıyordu. Gönül hiç evlenmemişti. Annesi ile birlikte Fatih'te kalıyordu. Ömer'e de bir ev ayarlamıştı. Ömer kolaylıkla geri dönebilirdi ama dönmeme kararı aldı. Cebindeki para bitmeye başlamıştı. Bir ev kiralamakta para istiyordu. Her işi yapabileceğini düşünüyordu. Bir yapıya girdi bir gün çalıştı. O gece Gönüllerde kaldı. Bir gün sonra kendine bir dükkan açtı, daktilo ve kağıt aldı. Necmettin ile etrafı temizledi. Artık bir dükkanı vardı. Gönül ile akşamleyin, gençliğinde olduğu gibi, sinemaya gidecekti. Hayatı bir şekilde yoluna giriyordu. Yeni bir hayatı vardı. Hasan Tükenmez olarak yeni bir hayatı vardı."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yeme-bozukluklari", "text": "Yeme Bozuklukları Günümüzde güzellik kavramı sosyal medyanın da etkisiyle bir norm haline gelmiş ve özellikle kadınların belli ölçülere, sayılara sahip olması gerektiği konusunda bir baskı söz konusudur. Söz konusu baskının etkisiyle kişiler yeme alışkanlıklarını gözden geçirir, kendi bedenine uygun olmayan diyet listeleri edinip dener, çeşitli uzmanlardan yardım alır ya da çeşitli operasyonlara başvurabilir. Sonu gelmeyecek bir döngü yavaş yavaş kişinin hayatının merkezine oturuverir. Her birey için durum tabi ki yeme bozukluklarına evrilmez. Özellikle psikolojik ve genetik yatkınlığı olan bireyler ya da gelişme çağındaki genç kızlarda daha yaygın olarak görülmektedir. Beden ve ruh arasında önemli bir bağlantı mevcuttur. Kişi kelimelere dökemediği şeyleri bedenselleştirerek ifade eder. Kimi zaman bulimiada olduğu gibi fazlaca baskıya maruz kaldığında bir başkaldırı olarak çokça yer ve ardından söyleyemediklerini kusar. Kimi zaman da tıpkı anoreksiyada olduğu gibi yaşananlar yüzünden kendini suçlar ve yemek yemeyi bırakarak kendini cezalandırır. Obezite ise belirgin bir psikolojik temeli olmadığı sürece daha çok klinik bir bozukluk olarak ele alınmaktadır. Anoreksiya, iştah kaybı anlamına gelirken; nervoza terimi kaybın duygusal nedenlerden olduğunu belirtmektedir. Anoreksik kişiler sanılanın aksine yemekten tiksiniyor değillerdir. Belki de kendilerini denemenin sınırlarını arttırmak için sık sık yemek kitapları okur ve sevdiklerine güzel yemekler yaparlar. Anoreksiyanın belirtileri üç özelliği kapsamaktadır: sağlıklı beden ağırlığını sağlayan davranışların kısıtlanması, kilo almaktan ve şişmanlamaktan korkmak, kişinin bedenini algılayışı ile ilgili bozukluğun mevcudiyeti. Anoreksiya genellikle erken ve orta ergenlik yıllarında, sıklıkla diyet yapma ve bir yaşam stresinin olmasının ardından başlamaktadır. Kadınlarda anoreksiya görülme olasılığı erkeklere oranla 10 kat fazladır. Anoreksiyanın fiziksel sonuçları mevcuttur. Böbrek ve sindirim sistemi bozuklukları, kap atımının yavaşlaması, hormon seviyesinin düşmesi, kansızlık, saç dökülmesi, yorgunluk vb. sonuçlarla birlikte ani ölüm bile gözlenebilmektedir. Bu olumsuz tablo ile birlikte anoreksik bireylerin %70'i zamanla iyileşmektedir. Ancak iyileşme süreci altı ya da yedi yıl sürebilmektedir. Anoreksiya bireyi ideal olduğunu algıladığı beden ölçülerine yaklaştırmakla birlikte ölüme doğru da sürükleyebilmektedir. Hafife alınmaması ve acilen tedavi edilmesi gerekilen bir rahatsızlıktır. Bulimiya nervoza ise seyir olarak biraz daha farklıdır. Bulimiya, Yunanca'da öküz eti açlığı anlamına gelmektedir. Bu rahatsızlık çok miktarda yiyeceğin birden alınması ardından da telafi edici kusma, aşırı egzersiz yapma vb. davranışların gerçekleştirildiği bir rahatsızlıktır. Normal bir insanın yiyebileceği orandaki yiyeceği daha kısa sürede yeme ve yemek yeme sırasında kontrolün kaybedildiği hissi, yani kişinin yerken duramayacağını hissetmesidir. Hastalığın seyrinde kilo kaybı söz konusu ise kişiye anoreksiya tanısı verilir. Çünkü bulimiyada belirgin kilo kaybı söz konusu değildir. Bulimiyada tıkınmalar gizli gizli olur ve stres nedeniyle tetiklenebilir. Ayrıca çok istenen bir yiyecekten kaçınılmasının ardından ertesi sabah tıkanırcasına yeme atağı görülmesi mümkündür. Çıkarma davranışı atak bittikten sonra gelen iğrenme duygusu ve utanç ile birlikte kalorileri telafi etmek amacıyla yapılır. Haftada bir kez bu döngünün görülmesi DSM-5 için yeterli bir tanı ölçütüdür. Bulimiya genellikle geç ergenlik veya erken yetişkinlik döneminde başlar. Bulimiya yanında depresyon, kişilik bozukluğu, kaygı bozukluğu, madde kullanımı vb. birçok başka tanı ile beraber görülebilir. Tıpkı anoreksiya gibi bulimiya da birçok tehlikeli fiziksel sonuca yol açmaktadır. Potasyum azalması, kalp atımında düzensizlik, karın ve boğazda doku yırtılmaları, mide asitlerinin dişleri yıpratması ve zamanla dişlerin kaybı, tükürük bezi şişmesi gibi sorunlar ortaya çıkabilmektedir. Bulimiya, erken teşhis edilirse tedaviye daha çabuk yanıt verilmekte ve genelin %75'i iyileşebilmektedir. Tıkınırcasına yeme bozukluğu ise tekrarlayan tıkınma dönemleri ve kontrolün kaybedilmesi ve tıkınma nedeni ile yaşanan stres, aynı zamanda yalnız ve hızlı yeme özelliklerini içerir. Aneroksiyadan farkı kilo kaybının olmaması iken bulimiyadan farkı telafi davranışlarının görülmemesidir. Çoğu kez tıkınırcasına yeme bozukluğuna sahip kişiler obezdir fakat obez kişi tıkınırcasına yeme bozukluğuna sahip değildir. Ayrıca bu bozukluk bozulmuş mesleki ve sosyal işlevsellik, depresyon, düşük özsaygı , madde kullanımı davranışlarını da beraberinde taşıyabilmektedir. Ortaya çıkmasına sebep durumlar, bozukluğun aile hikayesinde mevcudiyeti, çocukluk obezitesi, kilo üzerine eleştirel yorum ve kilo vermek üzerine baskılar ve çocukluk dönemi cinsel, fiziksel istismar da söz konusudur. Eşlik eden fiziksel sorunlar ise obezitenin ilerlemesi, diyabet tip 2'nin artışı, kalp ve damar sorunları, solunum sorunları, eklem ağrı ve sorunları, uykusuzluk olarak belirtilebilir. İyileşme süreci diğer iki bozukluğa göre çok daha uzundur. Bilişsel davranışçı kuramlara göre mükemmelliyetçi ve kişisel yetersizlik algısı olan bireyler bir kişinin görüntüsüne kafayı takmasına neden olabilir ve böylece kişi diyet yapmayı potansiyel bir pekiştireç olarak kullanabilir. Çıkarma geçici rahatlama sağlasa da kişinin özsaygısının düşürür böylece yeme ataklarını güçlendirerek döngüyü tekrarlatır. Sosyokültürel etmenler şüphesiz ki yeme bozukluklarının ortaya çıkmasında en etkili faktörlerden biridir. Örneğin geçmiş yüzyıllarda yapılan tablolara bakıldığında kadınların daha kilolu resmedildiği gözlenmektedir. Hatta tanrıça heykelleri bile kiloludur. Günümüze yaklaştıkça idealleştirilen kadın bedeni incelmeye başlamıştır. Zayıflıkla ilgili sosyokültürel idealler insanın şişman olma hatta şişman hissetme korkusunu öğrenmesini sağlayan bir araç gibidir. Ürünler tanıtılırken, web sitelerde zayıf modellerden yararlanılması ise her gün bu siteleri ziyaret eden kadınların bilinçaltına ideal beden ile ilgili salıkların verilmesine neden olmaktadır. Kişisel faktörler arasında öne çıkan en önemli özellik mükemmeliyetçiliktir. Aneroksiyaya sahip birçok kişide mükemmeliyetçi kişilik örüntülerine rastlanmıştır. Ailenin tutumu ise diğer önemli faktörler arasındadır. Aile içi iletişimin zayıf olması, ailenin mükemmeliyetçi tutumu, baskısı, kıyas ve şiddet bireyin yeme bozukluğunun temelinde yatabilmektedir. Aneroksiyada tedavi iki aşamalıdır. İlk ve acil amaç kişiye ölüm tehlikesi ve tıbbi sorunlardan kaçınması için kilo aldırılmasıdır. İkinci aşamada ise kilo alımının uzun süreli devamının sağlanmasıdır. Bir önemli nokta da aile terapisiyle ailenin sürece dahil edilmesidir. En yaygın olan terapistin aile ile öğle yemeğine katılmasıdır. Ailenin iletişim şekli, anoreksik kişinin hasta rolünü değiştirmek, kişilerarası sorunu yeniden tanımlamak temel amaçlardandır. Bilişsel davranışçı terapide ise bireyler takıntı haline getirdikleri kalıpları sorgulamaları için teşvik edilirler. Kendilerini aç bırakmalarına neden olan temel inançlarını ortaya çıkarırlar. Bu inançların değiştirilmesiyle birlikte kişiler yavaş yavaş normal beslenme düzenine dönebilmektedir. Psikoeğitsel yaklaşımlar çocuk ve gençlerin yeme bozuklukları konusunda bilgilendirerek yeme bozukluğunu geliştirmelerine engel olmaktır. Sosyokültürel etkenlerin önemi azaltılarak bireylerin bu dayatmalara direnç göstermeleri ve kendi doğrularını kendileri belirlemeleri sağlanır. Risk etmeni yaklaşımına göre risk faktörlerini barındıran bireylerin takip edilmesi ve gerekli müdahalelerin zamanında yapılması sağlanmaktadır. İLGİLİ KİTAPLAR Yeme Bozuklukları: Yaşanmış Örnekler, Pratik Öneriler, Uygulamalar Gillian Todd Yeme bozukluğu oldukça sinsi ilerleyen bir bozukluktur. Kişinin fazla kilolarından yakınmasıyla başlar ve giderek kişinin yaşamının merkezine yerleşiverir. Yazar Gillian, bu alanda çalışmalar yürütmekte ve eserinde yeme bozukluğuna sahip yetişkinlere bilişsel davranışçı terapiler yoluyla çözüm sağlayacak liste ve alıştırmalar sunuyor. Anoreksiya ve Bulimiya: Çocuğunuzu Nasıl Anlar ve Ona Nasıl Yardımcı Olursunuz?, G. Tixier, C. Tourte Yeme bozukluğu neden özellikle gençler arasında yaygın ve temelinde neler yatıyor olabilir? Kitapta temel olarak bu sorulara yanıt aranıyor. Ebeveynlerin bu rahatsızlığın tespitindeki rolünü ve sürece dahil olmalarının yararlarını vurgulayan yazar keyifli bir okuma serüveni yaratıyor. Yemek ya da Yememek, Feyza Bayraktar Bu bir diyet kitabı değil! Çünkü, itiraf edin, sizin bir diyet kitabından daha fazlasına ihtiyacınız var... Her pazartesi diyete başlayıp salı günü bozmaktan sıkıldınız değil mi? Kilo santim hesapları yapmaktan... Yediğiniz her lezzetli yemeğin ardından suçluluk duymaktan... Ya da kimi günler sanki mideniz dipsiz bir kuyuya dönmüş gibi televizyon karşısında sürekli bir şeyler atıştırmaktan... Dergilerde, reklamlarda gördüğünüz ideal vücuda asla ulaşamayacağınızı düşünerek mutsuz olmaktan... Öyleyse bu kitap tam size göre! Yemek ya da Yememek masum diyetlerle başlayıp anoreksiya ve bulimiya gibi yeme bozukluklarıyla son bulan; şişman olma korkusuyla ortaya çıkıp diyet bağımlılığına dönüşen bozuk yeme davranışlarını; gece yeme, sıkılınca yeme gibi yeme ataklarıyla duygusal bir kaçış noktasına dönüşen yemekle ilişkimizi masaya yatıran eşsiz bir kaynak. Tıkanırcasına Yeme Bozukluğu ve Bulimia için Diyalektik Davranış Terapisi, D. Safer, Christy Telch, Eunice Chen Dokuz bölümden oluşan bu kitapta tedavi kapsamlı olarak ele alınmıştır. Genel çerçevede, olumsuz duygularla başa çıkmanın daha uyumsal yollarını öğreten becerilerin kazanımı ile tıkanırcasına yeme ve boşaltmayı durdurma hedefine ulaşma yolu adım adım çizilmiştir. Blumia nervoza ve tıkanırcasına yeme bozukluğuna sahip insanların karılaştığı sorunlar ve mevcut tedavi yöntemleri ele alınarak okuyucuya genel bir bakış açısı kazandırılır. Standart terapinin detaylı bir şekilde tanıtımından sonra bunun adaptasyonunun neden gerekli olduğu, adapte etmenin mantığı mevcut kanıtlar ile sunulur. Daha sonra, tedavi öncesi ve başlangıç oturumlarından tedaviyi sonlandırmaya kadar olan süreç aşama aşama ele alınır. Nüksetmeyi önleme kısmına değinilir. Son olarak kapsamlı vaka örnekleri ile anlatılanların sağlam temeller üzerine oturması sağlanır. Yeme Bozuklukları Terapisi, İrvin D. Yalom Yeme Bozuklukları Terapisi, bu alandaki en seçkin klinisyenlerin, geniş çeşitlikteki çağdaş terapileri; anoreksia nervoza, bulimia nervoza ve tıkınırcasına yeme bozukluğu olan hastaları başarıyla tedavi etmek için nasıl kombine ve entegre ettiklerini detayları ile anlatmaktadır. Konu bireysel vakaların etraflıca sunumu aracılığıyla her yazarıngörüş açısı bağlamında dikkatlice tartışılmaktadır, kitap, yeme bozukluğu olan hastaların değerlendirilmesi ve tedavisi konusunda önemli yaklaşımlar ve güncel bilgiler sunmaktadır. Yeme Bozuklukları ve Bilişsel Davranışçı Terapi, Dr. Christopher, G. Fairburn Bu kitap, yeme bozukluğu ile ilgili olarak hastalara nasıl yardım edileceği ve nasıl fark yaratılacağını ele alıyor. Deneysel olarak desteklenmiş önde gelen yeme bozuklukları tedavisinin en yeni versiyonu olan Geliştirilmiş Bilişsel Davranışçı Terapi'nin nasıl uygulanacağını kapsıyor; farklı profesyonel geçmişlere ve farklı düzeylerde klinik deneyimlere sahip bilim insanlarının katkısına yer veriliyor. Annem ve Hayatın Anlamı, İrvin D. Yalom Yalom kitabının Güneyli Rahatlığı kısmında anoreksik olan bir hastasının grup terapisindeki etkileşimlerine değinmiştir. Rosa ve diğerlerinin terapideki alışverişi oldukça etkileyici. İLGİLİ FİLMLER To The Bone Ellen, yeme bozukluğu için şimdiye kadar 4 farklı tedavi merkezine gitmiş anoreksik bir genç kadındır. Ellen'ın ailesi onun gözlerinin önünde öldüğünü düşünmektedirler. Yetenekli bir sanatçı olan Ellen, yaptığı çizimin kendisi gibi anoreksik birine korkunç bir etkiye neden olunca çizmemeye başlamıştır. Kötü bir dönem geçiren, yaşamayı isteyip istemediğine karar veremeyen Ellen, sonunda 5. ve son kez tedavi olmaya karar verir. Kötü Alışkanlıklar Film küçük bir aileye odaklanır ve bu ailedeki farklı yeme bozukluklarını konu eder. Film boyunca, mevcut güzellik standartlarına yapılan çok sert eleştirilere tanık oluruz. Örneğin, bunlardan biri kızının fazla kilolarından utanan bir anne karakteridir. Girl, İnterrupted Filmin ana konusu yeme bozuklukları olmasa da film genel olarak ergenlik sorunları üzerine odaklanmaktadır. Filmdeki Daisy karakteri istismara uğramış bir genç kızdır ve yeme bozukluğuna sahiptir. Primo Amore Vittirio, zayıf kadın takıntısına sahip bir adamdır. Çevresinde hiçbir kadın yeterinde zayıf değildir. Daha sonra Sonia isimli kadınla tanışır. Sonia, aşık olduğu için kilo vermeye çalışır ve anoreksiyanın pençesine düşmeye başlar. Thin Anoreksiya ve toplumumuzun dış görünüş ile ilgili takıntısı konusunda çok derinlere iniyor. Bu film, bizlerin nasıl bu genelleştirilmiş güzellik standartlarına katkıda bulunduğumuzu düşünmemizi sağlıyor. Kaynakça Davison, A. Johnson, S. Kring, A. Neale, J. (2019). Anormal psikoloji. M. Şahin . Yeme bozuklukları içinde (s. 331-358). Ankara: Nobel Yayınları. Yorumlar"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yeni-dunya", "text": "Yeni Dünya öyküsü Sabahattin Ali'nin ölümle sonuçlanan acıklı hikayelerinden bir tanesidir. Bir düğün evinde 25-30 kişinin bulunduğu bir odada sazların çalması ile birlikte bir kadın avuçlarına kaşıkları alarak oynamaya başlar. Fakat kadının oynaması odadaki kimsenin dikkatini çekmez. Bunun üzerine düşün sahibi bu kadını nereden bulduklarını sorar. Bakımsız, hafif hasta bir kadının kimseyi eğlendiremeyeceğini düşünürler. Düğün koşturması arasında bula bula sadece Yeni Dünya'yı bulmuşlardır. Bunun üzerine düşün sahibi başkasını bulmalarını ister ve acele ile şehirden başka bir kadın getirirler. Deli Emine geldiğinde Yeni Dünya düğündekiler münakaşa eder. Bir kadının düğüne yeteceğini, oyna dediklerinde oynadığını, daha ne istediklerini sorup durur. Deli Emine'nin gelmesi ile ortam da şenlenmeye başlar. Deli Emine hünerlerini sergilemeye başlar ve yandan da Yeni Dünya'ya laf atar. Bunun üzerine de Yeni Dünya altta kalmamak için ortaya gelir ve iki kadın oynamaya başlar. Fakat Yeni Dünya'nın sahnede olması homurtulara neden olur. Sahneden inmesi istenir. Fakat Deli Dünya kendini kanıtlamaya niyetlidir. Yılların verdiği tecrübesi vardır ve meydanı bu yeni genç kadına bırakmaya niyetli değildir. Birden bire tüm hünerlerini göstermeye başlar. Bu davranış davetlilerin ilgisini çeker ve kadınların danslarını yarıştırması hoşlarına gider. İki kadın arasındaki bu dans inatlaşması yorulmak bilmeden dans etmeleri ile devam eder ve Yeni Dünya kan ter içinde kalır. Bu da zaten hafif olan hastalığını daha da kötüye götürür. Fakat meydanı diğer kadına bırakmaya da niyeti yoktur. Şenlik sürdükçe oynamaya ve düşüne gelenleri eğlendirmeye devam eder. Ertesi gün sabah erkenden yola koyularak gelinin köyüne doğru yola koyulurlar. Yeni Dünya'nın hastalığı daha da kötüleşmiş ve sürekli öksürmeye başlamıştır. Bu yola dayanamam dese de ona pek aldırış eden olmadı. Uzun bir yolculuktan sonra gelinin köyüne gelmişlerdi. Eğlence burada da devam ediyordu. Deli Emine'nin baskısı üzerine de yeniden meydanda oynamaya başlar ama hastalığı pek fırsat vermez. Daha fazla dayanamaz ve düşün sahibinden bir yere gidip onu yatırmasını ister. Düğün sahibi onu bir evde bir köşeye yatırır ve düğüne geri döner. Dışarda tüm coşkusu ile eğlence devam ederken Yeni Dünya öksürük krizlerine girer. Bir taraftan ateşi yükselir, nefes almakta zorlanır ama düğün eğlencesinde olanlardan yardım eden olmaz. Sabah olduğunda herkes toplanır ve dönüş yoluna geçer. Tam yola koyulacaklarında arkadan biri seslenir ve ölülerini de almaları gerektiğini söylerler. Herkes şaşırır ama Yeni Dünya sabaha kadar dayanamamış ve ölmüştür. Bunun üzerine düşün sahibi ölüsünü bir arabanın arkasına atar ve yola koyulurlar. Yeni Dünya Konusu Yeni Dünya, Sabahattin Ali'nin birbirinden muhteşem öykülerinin bulunduğu öykü kitabıdır. Kitabın içindeki on üç hikayenin tamamı ince bir ustalıkla kaleme alınmış. Sabahattin Ali'nin akıcı üslubu ve ele aldığı konuların inceliği yazarın ustalığını ön plana çıkarıyor. Kitabın içindeki ilk öykü olan Asfalt Yol'un kısa özeti ise şöyle: Uzak bir şehrin uzak bir köyüne bir öğretmen atanır. Köyün tek yolu olan oldukça bozuk bir yolun üzerinden köye doğru ilerlerken, kendisi de bir köylü olduğundan köylülerle iyi anlaşacağını düşünür. Köye girdiğinde köy kahvesinin önünde birkaç ihtiyarın oturduğunu görür. Yanlarına gider. Oldukça soğuk bir muameleyle karşılanmıştır. İhtiyarlar ona köye en son altı ay önce bir öğretmen geldiğini, fakat şu anda tarla işlerinin olduğunu bu yüzden de üç beş gün oturup dinlenmesini kimsenin okula gelmeyeceğini söylerler. Sesini çıkarmaz, bir süre sonra öğretmenliğe başlar. Bu süre zarfında bozuk köy yolunu yaptırmak amacıyla uğraşmaya başlar. Kendi köyü ve civar köyleri belediyeye başvurmaları konusunda harekete geçirir. Fakat kimse bir şey söylemez, evet veya hayır dahi olsa bir cevap vermezler. Öğretmen sürekli gidip gelmektedir fakat onu ciddiye almamakla kalmayıp, alay etmektedirler. Üstelik üst mevkiler ona sinirlenmeye de başlamaktadır, çünkü köylüye kanunu gösterip bilinçlendirerek kafalarına göre iş yapmalarına engel olmaya başlamıştır. Bir gün şehire büyük zatlardan biri gelir. Şehire giderken de bizim bozuk yoldan geçer. Valiye bu konuda neden bir şeyler yapmadığını sorar. Vali yol yapılırsa zatın tekrar geleceğine dair kendisinden söz alır. Böylece yol işi canlanmış olur. Vali yolu yaptırmakla kalmayıp bir de asfalt döktürmeye karar verir. Mühendisler masrafı hesaplar, yarım milyon lira gereklidir. Fakat bütçe yalnızca üç yüz elli bin liradır. Bankalardan borç almaya kalkışırlar, biraz meşakkatli olsa da başarırlar. Yol yapımına başlanır, birkaç ay sonra da biter. Öğretmen çok mutlu ve gururludur. Yolun açılışını da ön sıralardan izler. Fakat yolun sağlam yapılmadığı konusunda da söylemler gelir kulağına. Fazla umursamaz, şimdilik çok gururludur. Köylü de çok takdir etmektedir onu. Bir süre sonra yolun kağnı ve öküz arabalarının geçmesiyle bozulmaya başladığı fark edilir. Öküz arabaları bir yana, biraz yüklü bir kamyon geçtiğinde, yol yamulmaktadır. Bu durum valini kulağına gider, yetkilileri toplar, bir karar alırlar. Lastik tekerleği olmayan hiçbir araç asfalt yoldan geçemeyecektir. Köylü buna çok sinirlenir. Özellikle de öğretmen zan altında kalmıştır. Köylünün ne kağnısına lastik teker taktırmaya, ne de tek seçenekleri olan altı saat daha uzun süren dağ yolundan ilerlemeye gücü vardır. Muhtar birkaç gün sonra öğretmeni yanına çağırır, durumu anlatır. Köylü olanlardan onu sorumlu tutmaktadır. Hatta birkaç kez onu dövmeye kalkışmışlarsa da muhtar onları engellemiştir. Fakat ondan köyden ayrılmasını ister. Öğretmen zaten bir süredir bunu beklemektedir, birkaç parça eşyasını toplar ve asfalt yoldan geldiği gibi ilerlemeye başlar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yeraltindan-notlar", "text": "Yeraltından Notlar, iki bölümden oluşur. İlk bölüm Yeraltı bölümüdür. Bu bölümde adı belirtilmeyen, kırk yaşındaki bir adamın yaşadığı dünyevi ve psikolojik buhranı anlatılır. Yazar, kahramana bir isim vermemiştir. Bu adama Yeraltı Adam diyebiliriz. Yeraltı Adam, yaptıklarından pişmanlık duyan, öfkelenmeyen birisidir. Şekerli çayı ve insanları da seviyordur. Onlara zarar vermek istemez.19. yüzyıl insanı karakterli olmayı kaldıramaz. Bilinçli olmak bu devirde hastalık sayılmaktadır. Bu kadar fazla bilinçli olmaktansa bir böcek olmayı yeğler. Ona göre karakter sahibi insanlar çok dışlanır bu çağda. Eserin ilk başında bu Yeraltı Adam hasta bir adam olduğunu söyleyerek anlatmaya başlar. Bu yüzyılın aydınları bu hastalığa yakalanmaktadır. Bu hastalıkla övünenler de vardır. Yeraltı Adam, doktor misali kendi teşhisini kendisi koymuştur. Kendisini tedavi etmeye çalışmaktadır. En çok yakındığı durum farkındalık duygusudur . Kırklı yaşlara gelmiş ama kırklara karışamamış, hep ötekileştirilmiş bir adamdır. Bu kadar öfke dolu olmasına insanlar arasında yer edilememesinin payı büyüktür. Acıda zevklerin büyüğünden bahseder. Bir acı ilerledikçe veya aralıklarla devam ettikçe insan alışır ve artık acı değil zevk duymaya başlar. Kitabın ikinci bölümünde Yeraltı Adam bu duruma niçin geldiğini anlatır. Yirmi dört yaşında memurdur. İnsanlar ile iletişimi kopuktur. Kendisinden tiksinerek yaşar. O zamanlar yine çalışan bir memurun iğrenç suratından bahseder. Onun yerinde olsa kendisinden nefret edeceğini ve onun nasıl böyle yaşayabildiğine şaşırır. Bu Yeraltı Adam bir gün bir bilardo masasının orda duruyordur. Geçmek isteyen subay ona hiç haber vermeksizin onu omuzlarından kavradığı gibi durduğu yerden beriye çeker. Yeraltı Adam bunu çok içerler. Aralarında edebi bir kavga olsaydı daha güzel olurdu diye düşünür. Yeraltı Adam oldukça cılız bir adamdır. O yüzden bu adamı kuvvet yönünden hakkından gelemeyeceğini bilir ama elinden bir şey gelmez. Bu durum onu sinek kadar değersiz hissettirir. Yeraltı Adam onu düelloya davet etmek ister. Düello iki kişi arasında anlaşmazlıkları çözmek için silahlı bir dövüştür. Yine bir gün bu subay yolda yürürken kendisine yol vermez ama Yeraltı Adam yok verir. Yeraltı Adam'ın sorguladığı şey hep onun yol vermesi ve onun umurunda bile olmamasıdır. Bu duygu eşit değilmiş gibi hissettirir. Yeraltı Adam mektup yazar. Mektubu o kadar güzel bir dille yazar ki bunu göndermek istemez. Farklı bir plan aklına gelir. Yeraltı adam, bu plan için kabanının kürkünü yenilemek ister. Bunun için paraya ihtiyacı vardır. Para için patronu Anton Antoniç'ten maaşından kesilmesi şartıyla para alır. Kabanının kürkünü değiştirir. Yeraltı Adam, bu sefer karşılaştıklarında subaya yol vermek istemez. Bunun için de kılık kıyafet önemli yer tutmaktadır. Çünkü subaya fakir bir insanın yol vermemesi ile zengin bir adamın yol vermeyip çarpması aynı şey değildir. Yeraltı Adam, kendisinin eşit olduğunu görmek ister. Neyse ki beklediği an gelir. Yeraltı Adam, subay ile karşılaşır. Bu sefer yol vermez. Omuzdan hafif çarpışırlar. Yeraltı Adam, hafif sarsılır. Çünkü karşındaki güçlü bir adamdır. Yeraltı Adam, bazen yalnız kalmak ister. Bazen de bunu zıt bir duygu kalabalığa karışma isteğiyle karşılar. Anton Antoniç Setoçkin'in yanına gider. Ömrünün sonuna kadar konuştuğu tek insandır. Bir gün yine bu istekle kendini dışarı atar. Ama bu sefer Simonov'un yanına gitmek ister. Simonov okul arkadaşıdır. Kapılarını çalar ve üç arkadaş konuşmaktadır. Kimse onun geldiğini fark etmez. Bu onu çok değersiz hissettirir. Arkadaşları ciddi ciddi Zverkov için verecekleri veda ziyafetinden bahsederler. Mösyö Zverkov, kendini beğenmiş bir okul arkadaşıdır. Diğer üç arkadaşı Trudolyubov, Simonov, Ferfiçkin'e plan yaparken ben de gelmek istiyorum der. Bunun üzerine arkadaşları Yeraltı Adam'a bakarlar. Geldiğinden hiç memnun değillerdir. Zar zor da olsa ikna eder. Onların yemeğine Yeraltı Adam da katılacaktır. Yeraltı Adam'ın parası yoktur. Ama yine de hayatında bir dönüm noktası olacakmış gibi bir hisle Hotel Paris'e gider. Otele erken gider. Arkadaşları bir saat sonra gider. Geldiklerinde ise Yeraltı Adam ile alay ederler. Yeraltı Adam altta kalmamak için üsteler. Yine haklı çıkarlar. En sonunda masayı dört arkadaş terk eder. Zverkov'a düello yapmak istediğini söylediğinde bile alay etmişlerdir. Bu olaydan sonra intikam almak istese de intikam alamaz. Liza isimli bir kızla tanışır. Kız hayat kadınıdır. Ona saatlerce öğüt verir. Hatta ona evinin adresini bile verir. Simanov'a borcunu ödemek için Anton Antoniç'ten para alır. Simanov'a mektup yazar. Mektupta özür diler ve parayı da zarfa koyar. Günlerce Liza'yı bekler. Hem gelmesini hem de gelmemesini ister. Liza evine geldiğinde ise Apollo ile tartışırken gelir. O sinirle kendine hakim olamaz Liza'ya defol der. Aşk ilişkisi de kuramaz. Çünkü Liza onu sonsuza kadar bırakmıştır. DEĞERLENDİRME Yeraltından Notlar, 1864 yılında basılmış Dostoyevski'nin kısa romanıdır. Sara nöbetleri ve kumar bağımlılığı yüzünden maddi olarak sıkıntıda olduğu dönemde Yeraltından Notlar adlı eserini yazmıştır. Eserde Dostoyevski'nin derin ruh betimlemelerini, içsel çatışmalarını çok gerçek biçimde hissedebilmekteyiz. Gerçekçilik akımından etkilenen yazar bunu çok iyi biçimde eserinde işlemiştir. Eserde isimsiz bir kahraman yaratan yazar aslında kendi söylemek istediklerini bu kahraman aracılığıyla okura iletmiştir. Hiçbir yazar imkanı yok ki hayatından bağımsız bir eser yaratabilsin. Yazarın yaşamı, çektiği acılar, tecrübeler kaleminin sağlamlığıyla birleşir . Her insanın bu eserde kendisini bulacağı aşikardır. Okunması gereken benzersiz Dostoyevski klasiğidir. Yazan: Begüm Attar Yeraltından Notlar Konusu Kendini gerçek dünyadan soyutlamış birinin iç çatışmalarının, kızgınlıklarının, kırgınlıklarının, başkaldırışlarının ve daha yaşadığı birçok duygunun anlatıldığı bu kitapta kahramanımız kırklı yaşlarından, gençliğine bir bakış atar ve onun kendi dünyasına '' yeraltına'' sığınmasının nedenlerini bir sohbet havasında açıklar. İnsanların arasında hiçbir zaman kendine yer edinememiştir ve içi en çokta öfkeyle doludur. Diğerlerinden daha zeki olduğunu düşünür ve yer edinemeyişinin sebebi de kendince budur. Fakat öyle zaman olur ki kendini bir böcekten daha değersiz görür. İnsanların ondan iğrendiğini düşünür ve kendi de bir bakıma herkesten iğrenmektedir. Genel itibariyle insanları küçümser ancak aynı zamanda da onlardan korkar. Bakışlarını daima insanlardan kaçıran biridir ve kendini '' hasta bir adamım ben '' diye tarif eder. Ancak kendi içinde çelişkileri de fazlasıyla devam eder. Ona göre insan ne kadar erdemli, dürüst, mantıklı ve insan sever olsa da nihayetinde nankördür. Çıkarlarını daima ön planda tutan insanları da eleştirmeyi ihmal etmez ve kişisel çıkar nedir diye düşündürür. Ona göre bu değişken bir kavramdır, bazen mutsuzluk bile insanın çıkarına olabilir. İnsanların bile bile çıkarlarını bir kenara itip kendi iradeleriyle farklı yollara saptığından bahseder, yani çıkardan da önce kendi bildiğini okuma inadı insanlarda daha baskındır der. Ona göre çekilen acıya bile zamanla bağışıklık kazanılmaktadır ve verilen tepkiler değişmektedir. Kendine güvenemeyen biri olduğunu söyler ve sebebini de bilinçli oluşuyla açıklar. Ancak bu ifadesiyle bile çoğu zaman çelişir. Okul arkadaşlarını ve iş arkadaşlarını tamamen hayatından çıkarmıştır, kendi dünyasında kalabilmek için. Onların kendisini hiçbir zaman anlamadığından, hep hor görülen, alay edilen kişi olduğundan yakınır. Arkadaşlarının bu tavrının sebebini yine onlardan zeki oluşuna, onların kendisi gibi düşünemediğine bağlar. Hepsi daha küçük bir çocukken edebiyatın, sanatın, bilimin değil rütbenin peşindedirler ve bu hepsinden nefret etmesi için yeterlidir. Herkesten kaçıp kitaplara sığınır. Okuduğu kitaplardan, karakterlerden etkilenir ve asla gerçekleşmeyeceğini bildiği hayaller kurar ve sonra bunları hayal etmekten bile utanır. Düşündüğü, hissettiği hiçbir şeyi açığa vuramaz ve bu onu daha çok hırpalar. Aklı, bilimi, mantığı, sorgular ve gereksizliğinden bahseder ancak ardından bazı itiraflarda da bulunur. Uygarlığın insan üzerindeki etkilerinden bahseder ve ona göre uygarlık sadece insanın duygularındaki çeşitliliği artırmıştır. Bir gece küçük bir meyhanenin önünden geçerken içerde kavga ettiklerini görür ve birini camdan aşağı atarlar. Tuhaftır ki o adamın yerinde olmak ister ve kavgaya karışmak için içeri girer. Ancak hiçbir şey yapamaz ve öylece dikilir. Bu arada dışarı çıkmak isteyen bir subay ona çarparak ilerler. Bu onun gururunun kırılmasına sebep olur ancak kavga çıkaracak cesareti kendinde bulamaz ve öfkesini içine atıp sessizce çıkar. Ama olayı ve hissettiklerini asla unutamaz. Her gece gururunu kurtarmanın planlarını yapar. Bir caddede tekrar subayla karşılaşırlar ve yine yol vermek zorunda kalan kendisi olur. Bu onu daha çok öfkelendirir ve yıllarca o subaydan nefret etmeye devam eder. Ve bir gün kendince gerekli hazırlıkları yapmış, şefinden borç almış kıyafetlerini yenilemişken tekrar karşılaşırlar subayla. Bu sefer kararlı davranarak yoldan çekilmez ve çarpışırlar. Ona göre artık gururunu kurtarmıştır. Bazen birilerine ihtiyaç duyar, arkadaşlarının arasına girmeye çabalar ve ne yazık ki hep hüsranla sonuçlanır. Çünkü beceremez diğerlerine benzemeyi. Kafasında onlardan çok farklı bir dünyası vardır. Yine birilerine ihtiyaç duyduğu bir anda okul arkadaşlarıyla karşılaşır ve zorla onların planlarına dahil olur. Ama işler yine olması gerektiği gibi ilerlemez. Bir veda yemeğidir ve dahil olduğuna çoktan pişman olmuştur. Onu aşağılayışlarına tahammül edemedikçe içmeye devam eder ve sarhoş olup her şeyi berbat eder. Arkadaşlarıyla aralarında geçen tatsız konuşmalardan sonra onu bırakıp giderler ve gururu fazlasıyla incinir. Kendince intikam planları kurar, onların peşinden gitmeye karar verir ve yapamayacağını bildiği şeyler düşünür. Gittiği yerde bir kızla tanışır, aralarında geçen bazı konuşmalardan sonra kıza ev adresini verir. Eve gittiğindeyse çoktan pişman olmuştur. Gelmemesini dilese de her gün onu bekler, aşık olduğunu kendine dahi itiraf edemez. Ona göre aşk, evlilik birinin diğerinin üzerinde üstünlük kurma hakkı kazanmasıdır. Bir sabah yardımcısı Apollo ile fena halde tartışırken kız çıkagelir. Ve bu durum onu daha da öfkelendirir. Sözleriyle, tavırlarıyla ona da kendisine de yeterince acı çektirir ve başlamadan biter her şey."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yerdeniz-buyucusu", "text": "Ursula K. Le Guin'in yaratmış olduğu kocaman bir dünya ve içinde birçok hikayeyi barındırıyor. Uzun zamandır okuduğum en iyi fantastik roman. Yazarla niçin bu kadar geç tanıştığımı sorgulamama neden olan bir eserdi. Bende bıraktığı izlenim kesinlikle daha kitabın ilk sayfalarında eşsiz bir tat veriyor olmasıydı. Bu tarz eserler, gerçek dünyaya kısa bir süreliğine ara vererek kendinizi de hikayeye katarak yeni bir yaşamı kurmanıza olanak sağlıyor. Yerdeniz biz satırları okurken hayal dünyamızda varolmaya başlıyor. Roman Yerdeniz adı verilen bir dünyada geçiyor. Bu dünyanın en önemli özelliği içerisinde büyüyü barındırıyor olması. Diğer roman ve hikayelerde gördüğümüz gibi ucu bucağı belli olmayan, sınırsız bir büyü söz konusu değil. Yerdeniz'de büyü elle tutulur bir şekilde karşınıza çıkıyor. Gont adında bir adada doğan daha sonra Yerdeniz'in en kudretli ve yetenekli büyücüsü haline gelen Çevik Atmaca'nın hikayesini konu edinmiş. Çevik Atmaca içerisinde barındırdığı büyü gücünün farkına vardığında yaşadığı ada ona dar geliyor ve onu başka bir adaya gönderiyorlar aslında olaylar bu andan sonra başlıyor. Roke isimli bir adaya gidiyor ve bu adanın tek özelliği içerisinde bir büyücülük okulu olması. Büyücülük alanında çeşitli sınıfları içerisinde bulunduran bir okul. Romanımızın kahramanı burada eğitim alıyor. Genel anlamda büyücülüğü anlatıyor gibi dursa da aslında kitapta büyümek konusunun ele alındığını hissedeceksiniz. Büyümek her daim bizleri bilgeliğe götürmez kitapta bu ve bunun gibi olaylarla karşılaşıyoruz. Kendini keşfetmek, yaşamın sınırlarını görmek, hayatı öğrenmek üzerine düşünmemizi sağlıyor. Kendini ve yeteneklerini keşfeden çocukla birlikte kendimizi keşfedeceğimiz bir roman olmuş. Hislerinin tuzağına düşen Çevik Atmaca başına gelenlerle hep mücadele halindedir. Çocukluktaki o hırs, yersiz cesaret ve büyüklenme duygusu yerini sorumluluk sahibi genç bir bireye bırakır. Bizler de Çevik Atmaca'nın büyüme macerasına eşlik ediyoruz. Ursula İyiyi ve kötüyü akılla kavrayabildiğimiz bir dünyadan sesleniyor biz okuyuculara. Ursula K. Le Guin'in anlatımı oldukça heyecan verici ve akıcı bir dile sahip. Büyülü anlatımıyla sizi daha ilk sayfadan itibaren bu dünyanın içine sokuyor ve sayfalarda maceraya tanıklık ediyorsunuz. Kelimenin tam anlamıyla büyülü bir dünyanın içine giriyorsunuz ve heyecan verici satırlar, okumayı daha zevkli hale getiriyor. Sözlerinin ardındaki büyülü dünyayı hissediyor olmak büyük ayrıcalık aynı zamanda. İsimlerin gizemi de dikkat çeken konular arasında. Romanımız serinin ilk kitabı, Atuan Mezarları ve En Uzak Sahil serinin devam kitapları. Kitabın oldukça akıcı olması serinin diğer kitaplarını okuma arzusu uyandırıyor. Böylesine büyüleyici kitabın devamında neler olduğunu düşünmekten kendinizi alıkoyamayacaksınız. Ursula K. Le Guin kendinden sonraki yazarlara da ilham olmuş eşsiz yazarlardandır. Yazarın kelime dünyasına girdiğinizde onun kaleminin ayrıcalığını hissedeceksiniz. Bu kitaptan aldığınız tadı başka yazarların fantastik romanlarından alamayacağınıza garanti veriyorum. Sözlerinin ardında bambaşka bir kapı var ve o kapı eşsiz bir dünyaya açılıyor. Yoğun duygularla harmanlanmış kelimeler hayal dünyanızı ve ufkunuzu açacak. Hayal gücünüzün sınırlarını oldukça zorlamasının yanı sıra kendinizi ve geçmişinizi tatlı bir şekilde sorgulatıyor. Büyüme sancıları içinde olan gencin hikayesini kendi yolunuzla birleştirecek ve kendinizi hikayenin tam ortasında bulacaksınız. Keyifli dakikalar geçirten sayfaları hiç sıkılmadan bir çırpıda okuyacak büyülü dünyanın etkisinden uzun süre çıkamayacaksınız. Eğer kitabın size verdiği mesajları doğru bir şekilde alırsanız başucunuzdan ayırmayacağınız, hayat bavulunuza atacağınız bir kitap olması çok olası. Aklınızın ve kalbinizin bir yerinde her zaman yerini alacak tat da bir kitap olmuş."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yesil-yol", "text": "Could Mountain, Yeşil Yol adı verilen koridoruyla gelmiş geçmiş en azılı suçluların idam sehpasına gönderildiği meşhur bir hapishanedir. E koğuşundaki Yaşlı Sparky isimli idam sehpası yeni suçlusunu beklemekteyken, gardiyan Paul Edgecombe ve arkadaşları hayatları boyunca akıllarından çıkmayacak bir serüven yaşamak üzeredirler. Yaşlı Sparky'nin yeni konuğu John Coffey adında, iri cüsseli, çocuk ruhlu bir zencidir. Koğuşa geldiği andan itibaren tüm dikkatleri üzerine çeken Coffey, Yeşil Yol'daki en unutulmaz karakter olacaktır. İki kızın tecavüzü ve öldürülmesi suçundan hüküm giymiş olan Coffey, kaderini kabullenmiş ve sonunu beklemektedir. Köylülerin olay yerine ulaştığında kızlar kucağında bulunup, kendisini asla savunmadığı için idama mahkum edilmiştir. Onu idama sürükleyen en önemli şeylerden biri de derisinin rengidir. Çünkü bu olay zenci olmanın suçlu olmakla bir tutulduğu bir yerde gerçekleşmiştir. Koğuşa nakli gerçekleşen Coffey, birçok insanı ürkütebilecek iri cüssesine rağmen oldukça kırılgan bir ruha sahiptir. Nereden geldiği, kızları gerçekten öldürenin o olup olmadığı bilinmemektedir. Coffey'nin farklı olduğunu hapishaneye geldiği anda anlamış olan Paul, burada birçok mucizeye şahit olacaktır. Yaşanan ilk mucize mahkumlardan Eduard Delacroix'in faresinin acımasız gardiyan Percy tarafından öldürülmesi ve Coffey'nin fareyi hayata döndürmesidir. Bu ilerde yaşanacak olayların adeta bir fragmanı gibidir. Diğer mahkumların aksine, koğuşa geldiği günden beri hiç sorun çıkarmayan Coffey tüm gardiyanların ilgi odağındadır. Uzun zamandır Prostat sancıları çeken gardiyan Paul, ağrılarının en dayanılmaz olduğu bir anda Coffey tarafından iyileştirilir. Bu olaylardan sonra Paul'un Coffey'nin suçsuzluğu hakkındaki şüpheleri daha da artmaya başlar. Paul içindeki kuşkulara ışık tutabilmek için kızların öldürüldüğü yere giderek olaylara yeni bir bakış açısı getirir ancak şüphelerini kanıtlayacak bir yol bulamaz. İdam sırası gelmiş olan Eduard 'Del' Delacroix gelmiş geçmiş en acı ölüme gitmektedir. Sıradan bir idam durumunda her gardiyana iş düşmektedir. Aileden torpilli, uyumsuz, kötü ruhlu gardiyan Percy, Del'in idamında başrolde olacaktır. Del ile bir takım anlaşmazlıkları olan Percy intikamını almak için gün saymaktadır. Percy, idam sırasında acıyı hafifletmek ve ölümü kolaylaştırmak adına mahkumun başına koyulan ıslak süngeri kuru koyarak Del'in acı içinde ölmesine sebep olur. Bu acı olay koğuştaki herkesi oldukça derinden etkiler. Bu sırada koğuşa Coffey'den sonra getirilmiş, baş belası Vahşi Bill herkesin huzurunu kaçırmaktadır. Kendisini azılı bir suçlu olarak göstermek için her şeyi yapan, sorun çıkarmaktan başka hiçbir işe yaramayan Vahşi Bill aslında işlediği suçların hepsini itiraf etmemiştir. Hapishane Müdürü Hal Moores'ın eşi Melinda beyin tümörünün son safhasındadır. Coffey'nin mucizelerine şahit olan gardiyan Paul bu tümörün Coffey tarafından yok edilebileceğinden adı gibi emindir ve böylece geri dönüşü olmayan bir yola girer. Gardiyanlar Coffey'yi hapishaneden çıkarıp Moores'ın evine götürecek ve eşini iyileştireceklerdir. Kendisine hiçbir şey söylenmemesine rağmen her şeyi hisseden Coffey tam koğuştan çıktığı anda Vahşi Bill'in pençesine düşer. Bill, Coffey'ye dokunduğu anda onun iki küçük kıza tecavüz edip öldürdüğünü görür. Coffey'nin yargılandığı suç Vahşi Bill'in en iğrenç sırlarından birisidir. Coffey Moores'ın eşini iyileştirdikten sonra, koğuşa geldiğinde kötü kalpli Percy'ye Moores'ın eşinden aldığı tüm hastalığı aktarır ve onu Bill'e yönlendirir. Kısa sürede olup biten bu olaylar silsilesinin sonucunda Bill ölecek ve Percy de aklını yitirecektir. İdam anı gelip çatan Coffey sessiz sedasız bir şekilde Yaşlı Sparky'ye doğru yol alır ancak Paul ve tüm gardiyanlar onun suçsuzluğunu ispatlamanın yolunu aramaktadırlar. Coffey'yi bir geceliğine hapsihaneden çıkardıkları için onun suçsuzluğunu kimseye anlatamayan ekip, hayatlarında yaşayacakları en acı idama doğru yol alırlar. Coffey, Paul ile olan son konuşmasında ölümü isteyerek kucakladığını söylese de Paul vicdan azabından ölene kadar kurtulamayacaktır. Paul'un huzur evindeyken yazmaya başladığı bu hikayeyi okuyan tek kişi huzurevindeki arkadaşı Elaine olur. Bütün hikayeyi birisiyle paylaşmış olmak Paul'a bir huzur sağlamıştır ancak Coffey'nin prostatını iyileştirdiği gün kendisine bahşettiği uzun ömrü tüm arkadaşlarının ve Elaine'nin de sonunu görmesine yetmiştir ve Paul artık sadece ölümü beklemektedir. 1944 yılında 2 küçük kızın cinayetinden suçlu bulunmuş ve idama mahkum edilmiş, tarihteki en genç yaşta idam edilen insan ünvanına sahip George Stinney Jr'ın yaşanmış hikayesinden ilham alınarak yazılmış olan Stephen King'in bu eseri, aynı zamanda filme de uyarlanmıştır. Henüz 14 yaşındayken idam edilip, 70 yıl sonra suçsuz olduğu ispatlanan Stinney, Stephen King'in Yeşil Yol'u yazmasındaki en büyük etkendir. King, Yeşil Yol'da ustaca kullandığı dili ve hikayeyi zenginleştiren unsurlarıyla yıllarca hafızalardan kazınmayacak bir eser oluşturmuştur. Tek bir eksik ya da hata bulamadığım bu harika eser sonunu bilmeme rağmen okurken beni alt üst etti. King'in diğer kitaplarından duygu yönünden ayrıldığını düşünüyorum. King çoğu kitabında insanı geriyorken, bu kitabında insanın yüreğine en yoğun şekilde dokunuyor. King, Yeşil Yol ile tarihin en çirkin hatasını olabilecek en güzel şekilde eleştirmiş. Hali hazırda oldukça sarsıcı bir kitap ancak esinlenildiği hikayeyi bilerek okuduğunuzda sizi daha da çok derinden sarsıyor. Suçsuzluğunu ilk anda gördüğünüz karakterin adım adım ölüme gidişini yüreğiniz parçalanarak okuyacaksınız. Çok severek okuduğum, her daim başucumda yer alacak ve herkese tavsiye edeceğim bu eser, yıllar boyu 'en'ler listemde ilk sırada yer alacak. Yazan: Ebru S. Bektaş Yeşil Yol Konusu Korku gerilim romanlarının usta kalemi olan Stephen King'in gelmiş geçmiş en iyi romanlarından bir tanesi olarak kabul edilen Yeşil Yol okurlara gizem dolu bir gerilim sunuyor. Yeşil Yol romanındaki hikaye 1932 yılında Amerika'da geçiyor. Katillerin tutulduğu Could Mountain hapishanesi E Bloğu ile ünlüdür. Elektrikli sandalyeye giden son durak burasıdır ve elektrikli sandalyeye giden koridorun yerleri yeşildir. Bu yüzden herkes arasında burası yeşil yol olarak bilinir. Baş gardiyan olan Paul Edgecombe çalışanları ile birlikte işini çok ciddiye alır ve sürekli yapmalarına rağmen yine de her gün idam prosedürünü tekrar ederler. Acımasız katillerde olsa son yolculuklarına hiçbir sorun yaşanmadan gitmeleri gerekmektedir. Gardiyanların hayatları günlük olarak monoton geçerken hem onların hem de tüm hapishanenin kaderi John Coffey adında bir mahkumun gelmesi ile tamamen değişir. Dev cüssesi ile dikkat çeken bu adam iki küçük kız çocuğuna tecavüz ederek öldürmekten mahkum olmuştur. Bu yüzden ilk başta onun da diğer acımasız katillerden bir farkı yok gibidir. Fakat zamanla bu değişmeye başlar. Gardiyanlar John'u tanıdıkça onun aslında bir çocuk kalbine sahip olduğunu anlamaya başlar. Yine de hakkında verilen hüküm kesindir fakat tüm gardiyanlar arasında iki kız çocuğunu öldürenin o olmadı kanısı oluşmaya başlar. John'un şaşırtan bir tarafı daha vardır. Baş gardiyan Paul dindar bir adamdır. Fakat John ile tanışınca o da bir iç karmaşaya doğru sürüklenmeye başlar. Bunlardan en önemlisi ise John'un her türlü hastalığı iyileştirebilme özelliğidir. Paul da ağır hastalanınca imdadına John yetişir ve onu her zamankinden daha iyi olacak şekilde iyileştirir. John bununla da kalmaz. Gardiyanlar arasında yaşanan bir çatışmada öldürülen sevimli fareyi de alır ve ona yeniden can verir. Bu olay Paul'un tüm bakış açısını değiştirmeye yeter. Paul Tanrı'nın ona gönderdiği bu mucizevi insanı öldürmek zorunda olduğunu kabullenemez. Bu yüzden kendi içinde bir çatışma yaşar. John'un yeteneğini gören gardiyanlar çok sevdikleri hapishane müdürünün karısının ölümcül hastalığını da iyileştirebileceğini düşünmeye başlarlar. Bunun üzerine onu hapishaneden kaçırıp kadının evine götürürler. John kadının hastalığını içine çekerek onu tamamen iyileştirir. Fakat Paul ve arkadaşları bir gerçeği daha öğrenmiş olurlar. John aslında hastalığı iyileştirmiyor, onu birinden alıp kendi içinde mahkum ediyordur. Bu yüzden John'un durumu iyice kötüleşir ve gardiyanlar onu zor da olsa hapishaneye geri getirirler. John tam hapishane odasına gireceği zaman kadından aldığı hastalığı nefret edilen gardiyana verir ve onun tamamen kendini kaybetmesine neden olur. Bir anlamda kendi içinde adaleti sağlamış olur. Günler ilerler ve artık John'un da idam günü gelir. Paul böyle birini öldüremeyeceğini bilir fakat görevini yapmak zorundadır. John ona son bir hediye verir ve gerçekte yaşananları yine kendine ait güç ile ona gösterir. İki kızı aslında kendisi öldürmemiş ve başkası yapmıştır. O kişi de o anda aynı hapishanededir. Paul daha fazla dayanamaz ve John'a ne istediğini sorar. İsterse onu hapishaneden kaçıracağını da belirtir. Sadece istemesi yeterlidir. Fakat John bunu kabul etmez ve bu özellik ile daha fazla yaşamak istemediğini belirtir. Bunun üzerine gardiyanlar ve Paul son kez yeşil yolda ölüme doğru yürürler."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yeter-ki-sonu-iyi-bitsin", "text": "Ünlü bir hekimin kızı olan Helena, babasının ölümünden sonra hastası olan bir kontese emanet edilir. Kontesin evinde gündelik işlerle ilgilenmekte olan fakir bir kızdır. Buna rağmen Kontesle çok iyi anlaşırlar. Adeta anne ve kız gibidirler. Başrol karakterimiz Helena, aynı zamanda kontesin oğlu Bertrama karşı hisler besliyordur ama aralarında bir sınıf farkının olduğunun da farkındadır. Ardından bu sorunu çözmek için çabalamaya başlar. Bir plan yapar ve eline harika bir fırsat geçer. Ülkenin kralı o zamanlar ölümcül olarak bilinen Fistul adlı bir hastalığa yakalanır. Helena hemen kontese giderek durumu anlatır. Genç kızın planı babasından kalan mucizevi bir ilaç ile kralı tedavi etmek ve ardından kraldan Bertram ile evlenmeyi talep etmektir. Kontesi bu durum çok mutlu eder ve onu desteklediğini ona açık bir dille ifade eder. Ardından kral ile konuşarak onu iyileştirebileceğini söyler. Kral ilk duyduğunda Helena'ya inanmasa da en sonunda razı olur ve Helena ona tek şartının olduğunu söyler. Bu şart kendi istediği soylu bir erkek ile evlenmektir. Tedavi başarılı olunca kral kızın isteklerini yerine getirmek için her şeyi yapacağını ifade ederek ve odasına soylu erkekleri çağırır. Helena tam da planına uygun olarak Bertramı seçer ama planları bir anda yok olur. Çünkü Bertram Helen'in aksine ona en ufak bir duygu bile beslemiyordur. Krala asla öyle bir kız ile evlenmeyeceğini, asla bir soylu ile hizmetçinin birlikte olamayacağını söyler ve ona karşı çıkar. Ama kral verdiği söze sadık kalmak için onu zorluyor ve Bertram zorla Helen ile evlendiriliyor. Bu nikahtan sonra Bertram istemediği bir evliliğe razı olmak yerine savaşta yeğledini söyleyerek İtalya'ya kaçıyor ve Helen'e onu asla karısı olarak kabul edemeyeceğini, onun babası olduğu bir çocuk taşıdığı zaman onu kabul edeceğini ve bununda asla olamayacağını ona bir mektup arayıcılığı ile haber veriyor. Helen bu mektuptan sonra hayal kırıklığına uğramış ve vazgeçmiş görünse de bir süre sonra adeta vazgeçmediğini ilan eder gibi yeni bir plan yapıyor ve Bertramın hoşlanmaya başladığı kız olan Diane ile konuşmaya başlıyor. Bir süre sonra planını ona ve kızın annesine anlatır ve yardım ister. Hepsinin işbirliği ile Diane planın işleyişi gereğince Betramdan aile yadigarı olan yüzüğü istiyor ve onu yatağa alıyor. Ama Bertramın bu planların hiçbirinde haberi olmadığı için yatakta yatanın Helena olduğunu bilmiyor. Betram ve Helena birlikte oluyorlar. Ardından kralın huzuruna çıkıp Helena her şeyi anlatıyor. Bertramın mektubundaki şartı yerine getirdiği için Bertram bundan etkileniyor ve artık onunla evleneceğini söylüyor. DEĞERLENDİRME: Usta bir yazarın kalemini okumak benim için gerçekten çok zevkliydi. Özellikle en sevdiğim yazar olması bu kitabın okuma zevkini doruklara çıkardı benim için. Shakespeare genellikle hep sonu kötü biten kitapları ile tanınır. Gerek Romeo ve Julliet gerek Macbeth hepsi birer mutsuz son ve dramatik kurgulardır. Bu kitabı bunlara karşı çıkar gibi yazdığını düşünüyorum. Özellikle kitabın sonlarına doğru çoğu kez yeter ki sonu iyi bitsin yazılmış dizeler bunu kanıtlar nitelikte. Aslında Shakespeare'den sonu iyi biten bir kitap okumak beni de çok sevindirdi. İlk başlardan kitabı çekici kılanın çarpıcı ve dramatik sonu olduğunu düşünsem de benin bu düşüncelerimi boşa çıkaran bir kitap oldu Yeter ki sonu iyi bitsin. Sizde benim gibi Shakespeare sever bir okursanız şans vermelisiniz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yilanlarin-ocu", "text": "Fakir Baykurt'un en güzel romanlarından biri olan Yılanların Öcü memleket meselelerini köy hayatını mazlumla yiğidin, zenginle fakirin yerini, gücünü, üstünlüğünü işliyor. Fakir Baykurt bu ayrımın her yerde olduğunu savunmasına rağmen konuyu köy hayatını köylünün dilinden anlatarak sunmuştur. Edebiyatımızın en gerçekçi başyapıtlarından biridir. Karataş köyünün Kara Bayram'ı... Irazca'nın oğlu Hatça'nın kocasıdır. Üç evladıyla beraber babadan kalma eski bir evde yaşarlar. Tüm varlığı oturduğu ev, tarım yapacağı küçük bir arazi, tarlayı süreceği bir öküzdür. Anası Irazca dişli, tuttuğunu koparan, haksızlığa boyun eğmeyen, baskıcı muhtara başkaldıran bir kadındır. Hatça ise sessiz, sakin, evine tutkun ailesine bağlı bir kadındır. Kıt kanaat geçinerek de olsa huzurlu devam eden hayatları, yarım akıllı köyün delisi, Fatmaca'nın kocası Haceli yüzünden bozulur. Haceli karısı Fatmaca ile eski, rutubetli, yıkık bir evde karındaşlarıyla beraber yaşar. Kendine yeni bir ev yapmak ister. Köyün muhtarı Hüsnü'ye danışır. Aynı zamanda Haceli Karataş Köyü muhtarlığının da kurul üyesidir. Muhtar Hüsnü fena, yaman, hak hukuk bilmez, mazlumu ezer, zengini över, yetimi döver türden biridir. Haceli üstünden çıkarları olduğu içinde onu muhtar heyetine almıştır. Muhtar Haceli'ye arazi satın alıp ev yapmak için köyde yer olmadığını, Kara Bayram'ın evinin önünü satın alıp ev yapabileceğini söyler. Çünkü Kara Bayram yetimdir, onu savunacak karındaşları yoktur, fakirdir, mazlumdur, sesini çıkarmaz, başkaldırmaz diye düşünür muhtar. Ancak olaylar hiç muhtarın istediği gibi gitmez ve roman buradan itibaren başlar. Haceli evin önünü satın alıp, işçi tutup temel kazdırır. Irazca ana ve Bayram buna razı değildir çünkü köylük yerde ahır evin arkasına yapılır ve hayvanların pislikleri de ahırın arkasına atılır. Bu durumda Haceli'nin ahırının pislikleri de Bayram'ın evinin önüne geleceğinden ve Fatma'nın da pasaklı bir kadın olduğunu bütün bir köy bildiğinden Bayram ve Iraz ana buna razı gelmez. Irazca sinirlenir, kavgalar sel olur. Kim ne derse desin Irazca ve Bayram evinin önüne ev yapılmasına izin vermez. Bir gece Irazca torunuyla gidip temellerin içini toprak ve pislikle doldurur. Haceli bu durumu muhtara anlatır muhtar Bayram'ı evine çağırır ve gözdağı verir. Haceli kızsa da bağırsa da para vermiş araziye el mahkum temeli yine kazdırır. Bu arada Irazca başka planlar peşindedir. Haceli'nin karısı Fatmaca'nın Bayram'a yanık olduğunu bilir. Fatmaca en başından beri Bayram'a aşıktır fakat ailesi fakir olduğu için Fatmaca'yı Bayram'a vermez. Fatma Bayram'ın aşkını kalbine gömmeye çalışsa da bir türlü onu içinden koparıp atamaz. Onun kara gözlerini unutamaz. O da köyün delisi Haceli ile evlenir, nu zerre kadar sevmez, her gün kaderinden yakınır, gizli gizli Bayram'ı izler. Haceli' den ayrılıp Bayram'a varsa Haceli'nin karındaşlarının onu sağ koymayacağını bilir. Irazca'da fırsattan istifade Haceli'den öç almak için Bayramı'ın aklına Fatmaca'yı koyar. Bir süre sonra Bayram da Hatça' ya ilgi duymaya başlar, uzaktan uzağa bakışırlar ve bir gece Haceli'nin kazdırdığı temel çukurlarının birinin içinde buluşurlar. Bayram Hatça ile evli olmasına rağmen Fatmaca ile birlikte olur. Haram dese de günah dese de Hatça'yı sevmesine rağmen kendine engel olamaz. Aynı o gece Irazca da durmaz Haceli'nin iki yüz elli bin kerpicini balyozla kırar, un ufak eder. Amacı Haceli'yi bezdirmektir. Evinin önüne ev yapmasına engel olmaktır. Haceli çok para verdiği kerpiçlerin un ufak olduğunu görünce beyninden vurulmuşa döner ve bu duruma dayanamaz sinirinden Bayram'ın evine gidip Hatça'yı döver. Beline kocaman bir taş fırlatır ve yerlerde sürükler. Hatça da yeni gebedir ve çocuğunu düşürür. Aylarca yataklara düşer rengi sararıp solar iş yapamaz, yürüyemez hale gelir. Çok kan kaybettiğinden halsiz düşer ve kendisini toparlayamaz. Bu arada Haceli'yi kayıran muhtarda Bayram'ı evine çağırır, gözünü elini bağlayıp bir güzel dövdürtür bir de Bayram'ın bir ası kuzusunu kaymakama sunmak için Haceli' ye çaldırtır. Kaymakamın geleceği köyde yankılanırken Irazca da kaymakamla konuşup derdini anlatmayı, mazlumun hakkını aramayı kafasından geçirir. Kaymakam muhtarı görmeden önce olanları anlatmalı ondan derdine bir derman istemeli. Kaymakam köye varmadan yolunu keser. Olanları, muhtarın yaptıklarını, gelininin hastalandığını bebeğinin öldüğünü, oğlunun dövdürüldüğünü, ası kuzusunu ona sunulmak için çaldırttığını kaymakama birer birer anlatır. Kaymakam da muhtara cephe alır, aşından yemez suyundan içmez, yüzüne bakmaz sözüne itibar etmez köy içinde rezil eder ve dertli Irazca'nın evinin önüne ev yapılmasını yasaklar. Muhtar umduğu ilgiyi, güveni, saygıyı kaymakamdan bulamayınca korkmaya başlar ve Hatça' ya doktor getirtip tedavi ettirir. Bayram'a ise kuzunun parasını geri ödeyeceğini söyler. Muhtar ne teklif etse de Bayram kendisine ve ailesine yapılanları unutmaz, Irazca da zaten ona unutturmaz. Bayram mahkemeye gidip davacı olacağını kendisine yapılanların hesabını soracağını söylese de bir yandan da içi içini yer. Ya mahkeme onu haklı bulmazsa muhtar araya tanıdıklar koyarsa diye düşünüp durur. Hatça ve kendisinin hasta olduğunu, iş yapamadığını, şehre gidip gelmenin çok para olduğunu bu davadan vazgeçmeyi muhtarın teklifini kabul etmesi gerektiğini anasına söyler. Ancak Irazca ananın hali hal değildir bir tuhaflık vardır. Deli gibi davranır türlü hikayeler anlatır durur. Bayram bir ara fikrinden vazgeçecek gibi olsa da Irazca delirir, değişik halüsinasyonlar görmeye başlar. Bayram'da bu olaylardan sonra mahkemeye gitmeye ve yılanlardan öcünü almaya karar verir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yildiz-ve-kargalar", "text": "Küçük bir kızla kargalar arasındaki dostluğu konu alan Yıldız ve Kargalar, kitabın baş kahramanı Yıldız'ın kısa mektubuyla başlar. Bu mektupta Yıldız, kargalarla yaşadığı anıları sadece çocukların okumasını ister. Ayrıca bu çocukların okula arabayla giden zengin çocukları olmamasını özellikle belirtir. Samed Behrengi, Yıldız'ın hikayesiyle çocuklara kimi zaman temizlikle ilgili küçük öğütler verirken kimi zaman da iyi insan olmanın ve vefa göstermenin önemini anlatır. Ayrıca cahillik ve batıl inançların ne kadar kötü ve yanlış olduğunu da anlattığı çeşitli olaylarla göstermeye çalışır. Yetişkinler için de önemli mesajlar içeren Yıldız ve Kargalar, hem Yıldız hem de kargalar için mutlu bir şekilde sona erer. Yıldız, babası ve üvey annesiyle kasabada yaşayan bir kızdır. Bir gün üvey annesi Yıldız'ı evde tek başına bırakıp hamama gider. Kapı kilitli olduğu için evde canı sıkılan Yıldız pencereden dışarıyı izler. Bu sırada pis bir su birikintisinden su içen kargayı görerek ona pis sudan içmemesini söyler. Bunun üzerine karga Yıldız'a yaklaşır ve konuşmaya başlar. Böylece Yıldız ve Ana Karga tanışırlar. Bu tanışmada Yıldız kargaların sabunu çok sevdiğini öğrenir ve Ana Karga'ya bir kalıp sabun verir. Ardından da yavrularından birini kendisine arkadaşlık etmesi için getirmesini ister. Ana Karga yavrularından birini Yıldız'a getirir ve bu yavrunun henüz uçmayı ve konuşmayı öğrenmediğini söyler. Ardından da kısa sürede konuşmayı öğreneceğini, zamanı gelince uçmayı da öğrenmesi gerektiğini yoksa öleceğini anlatır. Daha sonra bu yavruyu Yıldız'la birlikte kullanılmayan kümese saklarlar. Karga yavrusu Kara Oğlan'ın gelişiyle Yıldız neşelenir ve günlerini Kara Oğlan'la geçirmeye başlar. Bir gün Yıldız, havuzlarındaki balıklardan birini yakalayıp Kara Oğlan'a yedirir. Balıklardan birinin eksildiğini fark eden üvey anne ise son zamanlarda evin etrafında gördüğü kargadan şüphelenir. Bir gün Ana Karga, Kara Oğlan'a uçmayı öğretmek için gelir. Bu sırada Yıldız'ı çağırmaya çalışırken üvey anneye yakalanır. Üvey anne Ana Karga'yı sopayla döve döve öldürür. Yıldız, Ana Karga'nın çığlıklarını duyarak gelip üvey annesine engel olmaya çalışır. Bunun için üvey annesini ısırır, üvey annesi de Yıldız'ı iterek düşürür. Bu sırada Yıldız kafasını taşa çarpar ve kafasından yaralanır. İyileşmek için günlerce yatmak zorunda kalır ve ayaklandığı zaman Kara Oğlan'ın uçmayı öğrenmesi için çok az zaman kaldığını düşünür. Kara Oğlan'ın ölmemesi için Yaşar'dan yardım ister. Komşularının oğlu olan Yaşar, Yıldız'ın tek arkadaşıdır ve Yıldız'a seve seve yardım eder. Ama bu sırada Yıldız'ın amcasının kargaları korkutmak için getirdiği köpek işleri epey zorlaştırır. Böylece Yaşar köpeği öldürür ve Kara Oğlan'ın yanına gider. Ama artık çok geçtir çünkü Kara Oğlan, Yıldız'ın tüylerinden birkaçını koparıp saklamasını ve bu tüyleri onu aramaya gelen akrabalarına vermesini istedikten sonra oracıkta Yaşar'ın yanında ölür. Hem Ana Karga'nın hem de Kara Oğlan'ın ölümüne sebep olmak Yıldız'ı çok üzer. Ama Kara Oğlan'ın ölmeden önce onlardan istediği tek şeyi yapmak için iki arkadaş kargaları beklemeye başlarlar. Nihayet bir gün Yaşar okuldan dönerken Karga Ağabey ve Karga Kız'la karşılaşır. Karga Oğlan'ın kardeşleri olan kargalar daha sonra yeniden gelerek Yıldız'ı Kargalar Kenti'ne çağırırlar. Yıldız bu davet karşısında ne yapacağını şaşırsa da Yaşar sayesinde gitmeye karar verir. Ertesi gün Nine Karga gelince Yaşar da bu yolculuğa katılmak istediğini söyler. Nine Karga, Yaşar'ın bu isteğini iyi bir annesi olduğu için annesinden izin almak şartıyla kabul eder. Ayrıca yolculuk için çocuklara bir ağ örmeleri gerektiğini söyler ve bu iş için gerekli yünleri onlara gönderir. Böylece Yaşar ve Yıldız yünü eğirip ip haline getirirler sonra da bu iple gizli gizli ağ örerler. Nihayet yolculuk günü geldiğinde Yaşar ağı dama sererek bekler. Ama karga sürüsü gelmesine rağmen Yıldız gelemez. Üvey annesi tarafından mutfağa kilitlendiği için gelemeyen Yıldız'ı birkaç karga ve Yaşar'ın annesi kurtarır. Böylece Yaşar ve Yıldız kargaların taşıdığı ağla yolculuğa başlarlar. Bu yolculuk sırasında Yıldız, Kara Oğlan'ın son isteğini yerine getirmek için sakladığı tüyleri Nine Karga'ya verir. yıldız ve kargalar da en güzel kitaplarından bir tanesidir çocuklara dair güzel mesajlar içeriyor 11-02-2020 15:15 ilk kez samed behrengi kitabı okudum. çocuk kitaplarında dahi toplum eleştirisi yapmasını çok beğendim. iran toplumundaki o yoksulluk ve din tüccarlığını çocukların gözü önünde yerden yere vurmuş. ülkemizde böyle çocuk kitapları yazılsa dini değerleri aşağılıyor diye kitaplar toplatılırdı. gerçi behrengi şah dönemini eleştiriyor ama devrimden sonraki iran'ı görse şah'ı alır başına koyardı. ben kitabı sevdim. 17-02-2020 09:43 hikaye çok güzel samed behrenginin çocuk kitapları zaten bir numara ailelere tavsiye ederim"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yilki-ati", "text": "Yılkı Atı, bir köy romanıdır. Üssüğün İbrahim, o yıl tarladan elde edilen ürünlerin azlığından yakınır. Fakir biridir Üssüğünoğlu; bu nedenle uzun uzun zenginlik hayalleri kurmaktan geri durmaz. Köylü ile arası bozuk olan İbrahim, hayallerinde bile Toprak Mahsulleri Ofisi'ni ürünleri ucuza almaktan eleştirir. O, eğer çok ürün elde ederse bunları Duran Efendi'ye satacaktır. Fakat, Erciyes dağının eteklerindeki bu köyde gerçek, hayallerdeki gibi değildir. Ürün azdır ve Üssüğünoğlu bu problemle baş etmek zorundadır. Çözüm olarak, artık yaşlanmış ve eski parlak günlerini geride bırakmış olan Dorukısrak'ın yılkıya bırakılması fikri bulunur. Dorukısrak, yetersiz üründen dolayı, kışı geçirmesi için ovaya bırakılır, eve kabul edilmez. Artık o, bir yılkılıktır. Dorukısrak ya ölecek ya da bir şekilde kışı geçirecektir. Şayet kışı geçirirse tabi ki ona Üssüğünoğlu tarafından bir vazife bulunacaktır. Üssüğün İbrahim'in Mustafa ve Hasan adlı oğulları, babalarına Dorukısrak'ı yılkıya bırakmasından dolayı tepkilidir. Tepki gösterenler arasında, İbrahim'in karısı Zeliha da vardır. İbrahim'in kızı ise oldukça silik bir tiptir. Sadece romanın başlarında ondan bahsedilir. Bu kız, babasına tepki dahi göstermez. İbrahim, oğulları ve karısının kendisine gösterdikleri tepkileri, onları baskı altına almak yoluyla savuşturur ve yılkıya at bırakmanın bir gelenek olduğunu, bu usulü kendisinin değil atalarının bulduğunu, ayrıca yılkıya at bırakan tek kişinin o olmadığını söyleyerek kendisini savunur. Dorukısrak, defalarca evin kapısına gelir, kavaktan yapılmış bahçe kapısını zorlar; ancak bazen dayakla, bazen de taşla kapıdan geri çevrilir. Halbuki o ev, Üssüğün İbrahim'in olduğu kadar, Mustafa ve Hasan'ın olduğu kadar kendisinin de evidir. Ayrıca, o evde Dorukısrak'ın bir tayı da bulunmaktadır. Dorukısrak öyle bir attır ki, Üssüğün İbrahim'i adam eden o attır. Zamanında öyle güçlü, öyle güzel ve hızlıdır ki, at yarışlarında hep birinci gelir ve İbrahim'e para kazandırır. İbrahim, Dorukısrak'ı çok sever ve onu ölünceye dek satmayacağına söz verir. Fakat, zamanla Üssüğün İbrahim'in Dorukısrak'a bakışı değişir ve hiç kimsenin dokunmasına dahi izin vermediği atı, gün gelir yılkılık olarak ayırır. Ondan bir avuç samanı esirger. Üssüğün İbrahim'in Dorukısrak'ı yılkıya ayırması, köylünün de tepkisini çeker. Köylüler, İbrahim ile Dorukısrak'ın ilişkisini ibretlik bir öykü olarak algılar. Bu işin sonunda İbrahim'in zararlı çıkacağı, Allah'ın daima mazlumun yanında yer almasından dolayı Dorukısrak'ı acımadan ovaya tek başına bırakan İbrahim'in başına bir felaket geleceği kehanetinde bulunur. Eve alınacağından ümidini kesen Dorukısrak, yılkıya bırakılan diğer atların oluşturduğu bir gruba katılır. Birçok arkadaşı olur. Zaman gelir, bir aygırla yakınlaşır. Bazen de aygırlar Dorukısrak için kavga ederler. Bu şekilde Dorukısrak, kaybettiği özsaygısını geri kazanır. Bazı zamanlar, atlar kurtlara karşı savaşır. Bu şekilde atlar, birlik duygusu kazanırlar ve Dorukısrak da kendisini belirli bir gruba ait hisseder. Zamanla Dorukısrak, özgürlüğün tadına varır ve Üssüğün İbrahim'in evinde kalan tayına acır. Onun da özgür bir hayat sürmesini arzular. Kış geçer ve bahar gelir. Üssüğün İbrahim, yılkıya bıraktığı Dorukısrak'ın akibetini merak eder ve her gördüğü köylüye onu sorar. Bir köylü, Dorukısrak'ı ovada gördüğünü, genç bir kısrak gibi olduğunu, ovada kışı geçirmenin Dorukısrak'a yaradığını ballandıra ballandıra anlatır. Ağzının suyu akan Üssüğün İbrahim, oğlu Mustafa'yı yanına alarak Dorukısrak'ı tekrar eve getirmek için yollara düşer. Yanlarında Dorukısrak'ın tayı da vardır. Üssüğünoğlu, tayı gören Dorukısrak'ın dayanamayacağını ve tekrar eve döneceğini düşünür. Fakat işler, düşündüğü gibi olmaz. Dorukısrak, tayını görünce onu özgür bir yaşama ikna eder. Böylece Dorukısrak önde tay arkada, birçok tepeleri aşarlar. İbrahim ve Mustafa, atları şaşkınlıkla izler. Üssüğün İbrahim ne yaptıysa ne ettiyse Dorukısrak'ı ve tayı bulamaz. Böylece, Dorukısrak'ı eve götürme planları yaparken evdeki tayından da olur. Bu hikaye, köylüler için ibretlik bir olaydır. Bu roman, bir yandan köylülerin hayvanlarla kurduğu çıkar ilişkisinin acımasızlığını anlatır; diğer yandan ise özgürlük hissini tadan hayvanların bir daha asla eskisi gibi olamayacağını söyler. Üssüğün İbrahim ibretlik bir şahsiyettir ve bu yönüyle hem ailesi hem de köylüler tarafından eleştirilmektedir. Bununla beraber, diğer köylüler de masum insanlar değildir. Her biri diğerini kıskanmakta, aldığı borcu ödememekte ve birtakım menfaatlere erişmeye çalışmaktadırlar. Bu açıdan ahlaksızlık, köyün en belirgin özelliklerinden biridir. Dorukısrak açısından ise bu roman, bir kendini bulma yolculuğudur. Yıllar boyunca Üssüğün İbrahim için çalışmış, ona para ve saygınlık kazandırmış bu at, gün gelip de güçten düşünce bir paçavra muamelesi görmüş, değersiz bir mal gibi bir kenara atılmıştır. Fakat bu olay, atın, içindeki özgürlük duygusunu uyandırmış, ona özsaygısını kazandırmış ve nihayet Dorukısrak'ın tekrar hayatla barışmasına vesile olmuştur. Üssüğünoğlu İbrahim, söylenerek çift sürer. Sürekli çift demirlerinin çalınmasından yakınır. Saman deyince aklına Dorukısrak gelir. Eve gittiğinde bir hal düşünürüm der. Dorukısrak'ın hikayesi şöyledir: İbrahim, on beş yıl önce Dorukısrak'ın anasıyla kasabaya gider. Köylüler atlarını ve eşeklerini gençlere bırakıp, işleri için pazara giderler. İbrahim de Kısrağını bir kazığa bağlar. At zayıf ve gösterişlidir. Birden nerden geldiği belli olmayan iki at ortaya çıkar. Güçlü olan at Kısrağı gebe bırakır. Dorutay da böylece dünyaya gelir. Dorutay koşuda birçok ödül alır. Bu altın çağı beş yıl sürer. Sonra at güçsüzleşir. Evin sofasından pis bir duman İbrahim'i karşılar. Karısı, ocakta bulgur kaynatmaktadır. İbrahim, titreyince eşi ve kızına tezekleri dışarda bıraktıkları için sinirlenir. Dorukısrak, aklına tekrar takılır. Ahırdaki saman ancak öküze, taya, kırata yeter der. O yüzden Dorukısrak'ı bu yıl yılkılık yapmaya karar verir. Baharda tekrar sağ salim dönmesini umar. İbrahim, oğulları Hasan ve Mustafa'ya Doru'yu dağa bırakmaya gönderir. Küçük Hasan, Doru'ya son defa binmek istemişse de Mustafa bindirmez. Hasan'ın içine kadar işler bu durum. O kadar işler ki rüyasında bile görür. Mustafa, Doru'yu bırakır ve kaçar. Hasan da geri dönmemesi için taşlar. Doru'nun yanağına sıcak bir kan yürür. Bunlara rağmen Doru evini bulur. Kapıyı açmak ister açamaz. Tahta kapı şimdi bir sur kapısı kadar sağlamdır. Doru, iyice acıkmış ve yorgun düşmüştür. Evde sessizlik hakimdir. İbrahim, sigaranın birini bitirmeden diğerini yakar. Karısı korkudan ağzını açamaz. Aşağıya hayvanların altına bakmaya gider. Kadın, iki atın yemini atın torbalarına doldurup boyunlarına geçirir. Doru, tan yeli ağarırken uyanır. İbrahim'in karısı Zeliha ahırı boşaltır. Dorukısrak'ı karşısında bulur. İbrahim'e haber verir. Kocası Doru'yu sakın içeri koyma der. İbrahim, sığırın ardını almaya çalışan çoban Tombak Emmi'ye Dorukısrak'ın bu yıl yılkılık olduğunu ve gördüğü yerde onu yıldırmasını ister. Doru, önüne ne gelirse yer. Çoban, İbrahim'e bu kısrak daha on yıllık at eder diye söylenir. Çobanın köye gitme vakti gelir. Atlar bir işaretle peşlerinden giderler. Mustafa ve Hasan yine hayvanı alıkoymaya gelirler. Hayvana bu sefer vurmadan köye geri dönerler. Doru, tekrar köye iner. Tahta kapıyı kırarak içeri girer. İbrahim, Doru'yu sopayla döver ve köy çıkışına kadar kovalar. Doru, sabah güneşle beraber içine acı girer. Yaklaşmakta olan sürüye bakar. Kırat ile göz göze gelirler. Başı ile Kırat'ın başını iter. Gözüyle tayını arar. İbrahim, Doru eve gelir diye tayını sürüye katmaz. Çoban ve Kaşifinoğlu karşılaşır. Kaşifinoğlu alacak işinin olduğunu söyler. Çoban latife yapar. Elini versen kolunu alamazsın bu milletten der. Kaşifinoğlu'na yaya gidiyorsun zaten İbrahim'in kısrağına bin der. Bu yıl İbrahim'in zekatlığı bu der. Bir zamanlar İbrahim Doru'nun tırnaklarını yalıyordu der. Kaşifinoğlu ata biner ve Devrek Köyünü görününce kısraktan iner. Atın yönünü tepeye çevirir ve Doru'ya kısraklığın gençliğinde şu İbrahim'in atının tüyünü okşayayım deseydim izin vermezdi diyerek yola koyulur. Doru, kişnemelerine cevap bulur. Çılkır bir at Doru'ya yaklaşır. Doru'da umut ve yaşama sevinci uyanır. Demirkır bir at koşarcasına yaklaşır. Başıboş atların klavuzu gibidir. Demirkır'ın peşine düşerler. Üç türlü yılkı atı vardır. Birinci türlüsü gözden çıkmışı, hesaptan düşürülmüşüdür. Yaz olsun kış olsun işsiz gününde bırakılır. Bu gibiler köy sınırları içersinde başıboş dolaşır. Akşamın ilk vaktinde köye, eve dönerler. Torbalarına bir kalbur saman bir avuç arpa atılır. Zulme ve kahra dayanıksız olurlar. İkinci türlü yılkı atı tek başlarına değildir. Grupça gezerler. Bunlar ahır bilmezler ama sahiplerini bilirler. Genç ve orta yaşlı kısımdır. Güçlü ve kuvvetlilerdir. Bunlara dünya vız gelir. Canavara papuç bırakmazlar. Düşmanın üstüne yürürler. Yılkı atının üçüncü türlüsü Dorukısrak ve kader arkadaşlarıdır. Dorukısrak'ın arkadaşı Çılkır çok zulüm görmüştür. Eşeğe düşen işi o yapmış ve onuru kırılmıştır. Kış kapıda görününce kendisine karar kılınmış ve yılkılık olmuştur. Doru ve Çılkır karınlarını iyice doyururlar. Artık kar kendini göstermiştir. Alaca aydınlıkta Aygır'la tanıştılar. Bu sayede Demirkır'ın sürüsünün yanına yaklaşırlar. Demirkır bu iki ata yaklaşır. Doru'ya yakınlaşmak ister. Çılkır bunu kıskanır. Aralarında büyük bir savaş olur. Savaşı Demirkır kazanır. Çılkır bu durumdan dolayı onuru kırılmış ve utanmıştır. Bir süre sürüye yaklaşamaz. Kurtlar sürüye saldırır. Demirkır ve üç at daha kurtlar ile savaşır. Diğer altı at güçsüz atlardır. Onlar geride beklerler. Demirkır kurdun üstesinden gelir. Tehlikeden kurtulurlar. Demirkır sürüyü dulda bir yere çeker. İbrahim'in evinin bacasından soğuk rüzgar girmekte ve içeriyi dumana boğmaktadır. Karısı, bulgur kaynatmaktadır. Karısı yine bu soğukta Doru'yu merak eder ve homurdanır. Kocası da bir siz mi merhametlisiniz?Usül böyle der. Karısı homurdanarak susar. O gün soğukta köy odasına gelenler de Doru'yu konuşurlar ve İbrahim'e laf atarlar. Doru, güçsüz düşer. Çılkır at onu bırakıp gitmek zorunda kalır. Doru'yu arabaya koşarlar ve bir köye getirirler. Burada fenalaşır. Ata Hıdır Emmi bakar. Ona sıcak saman kaynatır ve ağızlık takar. Kilimler örter üzerine. Diğer yandan Demirkır ve arkadaşları o gece kurtlar ile savaşır. Kurtlar Çılkır'ı avlar. Demirkır ve arkadaşları sonradan Çılkır'ın öldüğünü görünce acı acı kişneyerek saygı duruşuna geçerler. Hıdır Emmi, Doru'yu eski haline getirir. Doru, eski sağlığına kavuşunca huysuzlanmaya başlar yaşadığı yer ona yabancılaşmıştır. Hıdır Emmi durumu anlar. Güneşli bir havada törenle doğaya bırakır. Hıdır Emmi'yi atı iyileştirdiği için köylüler över. Doru, arkadaşlarını bulur. Ama eşi çılkır içlerinde yoktur. At sürüsü içinde yapayalnızdır. Ovaya Mart ayı düşünce yılkı atı ile geçinen üç adam ovaya gelir. At sürüsünden Doru ve Aygır'ı yakalarlar. Yakalanan atlar geride kalan arkadaşlarına acı acı kişnerler. Bahar gelince İbrahim Dorukısrak'ı aramaya koyulur. Murat er onları ovada gördüğünü ve Doru'nun da orda olduğunu söyler. Bunun üzerine İbrahim Doru'nun tayını alır. Oğlu Mustafa ile yola çıkar. İbrahim, Doru'yu tayı ile gafil avlayacağını zanneder. Tersine Doru ve tayı şahlanarak dört nala koşarlar. O günden sonra İbrahim atlarını bulamaz. YILKI ATI DEĞERLENDİRME Abbas Sayar'ın ilk romanı olan bu eser TRT 1970 Sanat Ödülleri yarışmasında başarı ödülü almıştır. Eser atların duygusal yönlerini ele almaktadır. Yazar dil konusunda kendini aşmış ve kahramanları yöresel bir dil ile konuşturmuştur. Romanda Doru, Demirkır, Çılkır, Aygır gibi atların psikolojik durumlarını tasvir etmiştir. Sembolik bir romandır. Kapitalist bir toplumu ele alır. Bizim millet davulun iki tarafına da vurur\" lafı ile insanların ikiyüzlülüğüne parmak basar. Yazan: Begüm Attar Yılkı Atı Konusu Türk edebiyatının saygın isimlerinden biri olan Abbas Sayar'ın ilk ve en ünlü romanı olan Yılkı Atı Abbas Sayar tarafından kaleme alınmış fakat yıllarca yayınlanamamıştır. Yazar, romanını onlarca yıl aradan sonra 1970 yılında yayınlayabilmiş ve kitap Türk edebiyat dünyasının klasikleri arasına girmiştir. Romanın ana karakteri olan Dorukısrak dünyaya geldikten sonra oldukça güçlü ve hızlı bir at olur. Yarışlara katılır ve hepsini kazandırarak sahibi İbrahim'i mutlu eder. İbrahim de en sevdiği atını kimseye satmaz. Fakat zaman Dorukısrak'ı da etkiler ve yaşlandıkça at gücünü ve hızını kaybetmeye başlar. İbrahim'in en büyük hayali çok zengin olmak, at sürülerine sahip olmak ve bir kervansaray yaptırarak hayatına devam ettirmektir. Fakat bu hayali bir türlü gerçek olmayınca sinirini Dorukısraktan alır. Atın artık yılkıya gönderilme zamanı geldiğini düşünür ve oğullarını görevlendirerek atı uzak bir tepeye götürüp bırakmalarını ister. Fakat Dorukısrak evin yolunu bulur fakat ahırın kapısını açamaz. Onu gören İbrahim kızar ve atı tekrar uzaklara gönderir. Ama Dorukısrak yine geri döner. Bunun üzerine İbrahim daha da kızar ve Dorukısrak'ı bir güzel döver. Dorukısrak artık bir evi olmadığını anlıyor ve oradan uzaklaşmaya karar veriyor. Bu sırada da Çılkır ile tanışır. İkili bundan sonra birbirine destek olmaya karar verir ve yollara birlikte düşerler. Zamanla diğer yılkıya bırakılmış atlar ile de tanışırlar. Fakat kışın gelmesi ile birlikte at sürüsüne kurtlar saldırır fakat atlar bu saldırıyı püskürtürler. Fakat kış ile birlikte açlık başlıyor ve atlar bitkin düşmeye başlıyor. Açlıktan dolayı iyice hastalanan ve bitkin düşen Dorukısrak at arabası izlerini görüyor ve bu izleri bir umutla takip ederek köye kadar iner. İlk gördüğü ahıra sığınmaya çalışıyor fakat kapısını yine açamıyor. Atın halini gören Hıdır Emmi atı himayesine alır ve ona kıç boyunca bakmaya başlar. Fakat bu sırada yalnız kalan Çilkır ve at sürüsüne yine kurtlar saldırır ve Çilkır bu saldırıda ölür. Bundan habersiz olan Dorukısrak tüm kışı iyileşerek geçirir. Baharın gelmesi ile birlikte İbrahim Dorukısrak'ı bulmak için yollara düşüyor. İbrahim ovada Dorukısrak'ı bulunca tayı da annesinin yanına gönderir. Böylece Dorukısrak'ı geri getirebileceğini düşünür fakat Dorukısrak ve tay birlikte koşarak kaçmaya başlar. Bunun üzerine İbrahim daha da sinirlenir fakat elinden bir şey gelmez. Tüm aramalarına rağmen bir daha Doğukısrak'ı ve tayını bulamaz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yillar-sonra", "text": "Bir zamanların genç kızı Serra, kırklı yaşlarına bastığı yıllarda selin isimli kızı 13 yaşında bir genç kız oluyor. İstanbul'da yaşayan Selin ve ailesi yaz tatilinde iken teyzeleri ve anneannesi ile birlikte daha fazla zaman geçirmek amacıyla çeşmede ki yazlıklarında bir araya gelerek özlem gideriyorlar. Ailecek çeşmeye varan selin; kuzenleri, anneannesi ve teyzeleri ile bütün bir yaz birlikte olmanın mutluluğunu yaşarlar. Bir gün Selin, öğle vakti mahalleyi keşif yapmak amacıyla kendini sokaklara atar ve işte olay burada başlar. Etrafı ilgi ile seyreden ve mahalleyi keşfeden Selin, deniz kenarına kadar yol alır. Deniz kenarında hoş bir müzik gider kulağına. Biraz ilerleyince, tuğlalardan inşa edilmiş, çiçeklerle bezenmiş şirin bir kafeye rast gelir. Kafeye doğru yürür ve kapının kıyısından sessizce içeriyi izler. O anda buyurun diyen bir sesle irkilir. Başını kaldırdığında, lacivert gözlü, yakışıklı ve kendinden yaşça büyük bir kişiyi görür ve aşık olur. Oradan ayrılan selin, bu durumu kimseye söyleyemez ve uzun süredir annesi Serra'nın ısrar ettiği günlük yazmada bulur çareyi. Bütün hislerini ve yaşadıklarını günlüğüne yazarak rahat bulur. Adını bilmediği bu kişiye gizli aşkım anlamında G.A. diyerek bahseder günlüğünde. Annesinin bu yaşında hala neden günlük yazdığına anlam veremeyen Selin, annesinin ne kadar haklı olduğunu bu saatten sonra daha iyi anlar. Aşık olduğu bu kişiyle tanışmak için yardım edecek birine ihtiyacı vardır. Bu kişide Sude isimli kuzenidir. Ona her şeyi anlatarak, tanışması konusunda yardım ister. Gezmek için farklı mekanlar arayan aile, selin ve Sude'nin ısrarları sonucunda yakışıklı gencin bulunduğu kefeye gezmeye giderler. Kafeye vardıklarında, sahibinin tanıdıkları olduğu ortaya çıkar. Sohbet sırasında eleman aradıklarını duyan Selin, fırsatı kaçırmaz ve çalışmak istediğini belirtir. Selim isimli yakışıklı çocuğu tanımak için bu iyi bir fırsattır. Genç kız, annesinin itirazını aldırış etmeden ertesi gün işe başlar. Selin, Gün geçtikçe G.A'yı daha iyi tanıyordur. Genç çocuğun dikkatini çekmek için türlü yollara başvuran Selin, bunun bir imkansız aşk olduğunun da farkındadır. Zaman zaman kafeye gelen kızların yakışıklı gence olan ilgileri karşısında kıskançlık duyguları hissetse de, Selin bu işten vazgeçmez. İstanbul'a dönme vakti yaklaşmıştır. Selin, hoşlandığı çocuktan ayrılacağı ve onu bir sene daha göremeyeceği için çok üzgündür. Ondan hoşlandığını söyleyemeden ayrılmak zorunda olması Selin'i bir kat daha üzüyordur. Bir gün yine hazırlanıp çalışmak için kafeye varır. G.A.'nın ertesi günü yurtdışına dönmek zorunda olduğunu duyunca kendini tutamaz ve ağlamaklı bir şekilde ona aşık olduğunu söyler. Bunu duyan genç, önce kızsa da daha sonra uygun bir dille onun yanlış duygular içerisinde olduğunu söyleyerek ikna eder. Ogün eve G.A ile birlikte yürüyerek giderler. Her zamanki gibi günlüğü ile dertleşen Selin, yaşadığı büyük acıları sırdaşına tek tek anlatır. Biliyordur ki bu bir imkansız aşk ama bir türlü kalbine söz geçiremez. Çeşmeden ayrılma vakti gelmiştir. Kuzenleri ve aşık olduğu genç ile geçen bir yaz sonunda Selin, hem buruk hem de mutlu bir sonla kuzenleriyle vedalaşarak ayrılır. Yıllar Sonra Konusu Yıllar Sonra, Bir Genç Kızın Gizli Defteri - 11 İpek Ongun'un büyük beğeni toplayan gençlik serisi olan Bir Genç Kızın Gizli Defteri serisi 11. kitap olan Yıllar Sonra ile kaldığı yerden devam ediyor. İpek Ongun Bir Genç Kızın Gizli Defteri serisi ile genç okurların hayata olan bakışlarını değiştirmeyi başarmıştı ve şimdi Yıllar Sonra kitabı ile de birçok konuda onlara yol göstermeyi başarıyor. Kitabın ana iki kahramanı olan anne Serra kırklı yaşlarda, kızı Selin ise on üç yaşında genç bir kızdır. İkisi de anı defteri tutmaya karar verir ve kitapta iki anı defterini birbirinden ayrı olarak okuyabiliyoruz. Böylece bir tarafta annenin bir tarafta da kızın birlikte yaşadıkları günlük olayları nasıl yorumladıklarını görebiliyoruz. Bu şekilde hem anne kızına karşı hem de kız annesine karşı bir empati oluşturabiliyor ve birbirlerini anlamaları kolaylaşıyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yolpalas-cinayeti", "text": "Mahkeme salonunda Akkız adında bir kadın yargılanıyor. Çalıştığı evin şoförünü öldürmüş ve evin hanımını yaralamış. Hakim şoförü nereden tanıdığını sorunca onun annesinin emmioğlu olduğunu sırf bu yüzden öldürdüğünü söylemiştir. Akkız babasını küçük yaşta kaybetmişidir. Annesinin ölümü üzerine köye ziyarete gelen Nuri Bey ve karısı ile tanışmış onların yanına hizmetçi olarak işe girmiştir. Hizmetçi olarak girmiş girmesine ama Nuri Bey ve karısı ona kardeşi gibi çok iyi davranmışlardır. Bir ziyaret sırasında Akkız, Nuri Beylerin aile dostu olan Sallabaş ailesinin küçük ve hasta oğlu Bülent'le tanışmıştır. Küçücük çocuk ve Akkız birbirine anne oğul gibi bağlanmışlardır. Bunun üzerine Sallabaşlar, Akkız'ı yanlarına dadı olarak almışlardır. Yolpalas apartmanının hanımı Sacide Hanım adeta bir sonradan görmedir. Yoksul bir gençlikten sonra Bay Sallabaş ile evlenmiş ve bir milyoner olmuştur fakat Sacide sanki yıllardır bu hayatın içindeymiş gibi davranmaktadır. Öyle ki babası Agah Efendiyi evine uşak yaptırmıştır. Fakir kesimin her zaman ezilmesi gerektiğini, emeğinin sömürülmesi gerektiğini yoksa yüz bulup zengin kesimin tepesine çıkacaklarını düşünmekte hatta bunu sesli dile getirmektedir. Hatta en çok bu sebeple Bay Sallabaş'ın yeğeni Rıfkı Bey ile münakaşaya girmektedir. Rıfkı Bey zengin kesimin karşısında fakir, ezilen işçi sınıfını desteklemektedir. Yolpalas da şatafatlı davetlerden birinin yapıldığı bir günde Sacide oğluna özel olarak diktirdiği tıpkı bir İngiliz Lordunun kıyafetlerine benzeyen takımı göstermek amacıyla hizmetçisi aracıyla dadının çocuğu giydirip aşağı indirmesini ister. Hizmetçi bir süre sonra aşağıya iner ve dadının; Çocuğun uykuya yeni daldığını uyandırmanın mümkün olmadığını söylediğini. bildirir. Misafirlerinin yanında reddedilen Sacide öfkelenir ve tekrar bir emir gönderir. Akkız, çocuğu aşağı indirdiğinde Rıfkı ile karşılaşır ve daha önce Rıfkı'nın arkadaşının evinde tanıştıkları ortaya çıkar. Bu hoş karşılaşmadan Sacide pek hoşlanmaz çünkü Rıfkı misafirlerinin yanında bir dadıyla ahbaplık etmiştir. Yolpalas apartmanında bir de Mükerrem adında bir şoför bulunmaktadır. Dik başlı sert mizaçlı bu şoför aynı zamanda işini çok iyi yapmaktadır fakat o akşam misafirlerin yanında Sacide'ye diklenmiştir. Bunu yediremeyen Sacide ertesi gün odasına önce şoförü sonra da dadıyı çağırıp ikisini de kovmayı aklına koymuştur. Ertesi gün sabah evde o elim hadise yaşanır ve Akkız şoförü sırtından bıçaklayarak öldürür, evin hanımını da yanlışlıkla yaralar. Mahkeme salonunda tek laf etmeyen Akkız cinayetinin sebebini hücresinde avukatlığını üstlenen Rıfkı'ya anlatır: Akkız küçücükken babası öldüğünden anasıyla bir başına kalmıştır. Anası tarlalara gidip ekmeğini taştan çıkarıp öküz almak için para biriktirirmiş. Akkız da çok sevdiği kazlarına ve palazlarına bakarmış. Palazlardan en sevdiği tek ayağı aynı Bülent gibi aksak olan Sırma adında bir kaz yavrusuymuş. Mükerrem'in bazı geceler gelir, Akkız'ın anasıyla bir odaya girer bir iki saat sonra çeker gidermiş. Bir gece kadının paralarını ona ucuza öküz bulduğu bahanesiyle kandırıp almıştır. Akıllı bir kız olan Akkız engel olmaya çalışırken Sırma da sahibinin peşinden koşmuştur. Mükerrem'in Sırma'nın üzerine basıp ezmiş ve onu öldürmüştür. Akkız, bunun acısını unutamamışken; kaybedilen paraların acısıyla annesi de kalpten ölmüştür. Sırma, bir başına kalmış ve Mükremin'den intikam almaya karar vermiştir fakat Akkız Yolpalas'taki o geceye kadar bu düşünceyi kafasından atmıştır. Mükremin çocuğun odasına gelmiş ve Akkız'ı çocuğu da aynı Sırma gibi öldüreceğini, Akkız'ı kovduracağını söylemiştir. Ertesi sabah da o elim olay gerçekleşmiştir. Rıfkı, bu ifadeyi mahkeme heyetine de okumuştur. Ayrıca Mükerrem'in mağdur ettiği bazı kadınlarında şahitliğiyle Akkız tutuklanmamış bir akıl hastanesinde gözlem altında tutulmasına karar verilmiştir. Halide Edip gerek yaşadığı dönemin şartlarına meydan okuyarak yaratıcılığını ve üreticiliğini idame ettirmiş bir kadın olması gerek de eserlerinin eşsiz tadı sebebiyle okumayı çok sevdiğim bir romancıdır. Yolpalas Cinayeti isimli bu kitabında Akkız'ın hikayesi irdelenmektedir. Akkız, kitapta oldukça masum ve temiz bir insan olarak tanıtılırken, bir cinayet işlemiştir fakat bu cinayetin kitapta sürekli saik kelimesiyle ifade edildiği gibi bir nedeni vardır. Akkız, bu cinayeti yıllar önce kaybettiği biricik kaz yavrusu Sırma için ve Sırma'nın yerine koyduğu Bülent için işlemiştir. Hatta Mükerrem'i bir daha öldürmekten bahsederken kast ettiği de budur bana göre. Mükerrem'in karanlık yüzüyle yeniden karşılaşan Akkız, çocukluk travmalarının da etkisiyle sevdiklerini korumak ve geçmişin intikamını almak için Mükerrem'i öldürmeye karar vermiştir. Halide Edip'in farklı olan yönlerinden biri de; bilinen cinayet romanlarının aksine katil kim? diye düşündürmekten çok sebep ne? diye düşünmeye itmiştir biz okurları. Akkız'ın yanında Yolpalas Cinayeti kitabında geniş yer tutan ikinci bir kadın karakterde Sacide'dir. Sacide'nin kitapta bu denli geniş yer tutmasının bana göre iki sebebi olabilir. Birincisi, Sacide'yi Akkız'ın annesi Ümmühan'ın yerine koymuştur. Akkız, karakterinin Sacide'yi yaralamasının sebebi de annesine benzetmesidir. Tıpkı Sacide'de annesi gibi yavrusunu ihmal etmekte ve onu koruyamamaktadır. İkinci bir sebep de Sacide'nin içinde yaşanılan çağın zenginlik atmosferini yansıtması amacıyla kullanılmış olmasıdır. Görgüsüzlük, o şatafatlı hayatın altındaki dinamikler, sosyetenin değerleri gibi kavramları inceleyebilmek için de Sacide isimli kahramana romanda geniş yer verilmiş olabilir. Yolpalas Cinayeti romanı genel olarak akıcı ve en fazla bir saatte bitirilebilecek bir romandır. Yazıldığı dönem neticesiyle çok fazla eski sözcük yer alsa da akıcılığı bozmamış ve Can Yayınlarının kitabın sonuna koyduğu sözlük son derece işe yaramaktadır. Gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim bir Halide Edip romanı... klask halide edip kitabı bir kerede bitirdim çok güzel 01-11-2018 15:49 romanın ana fikri ne paylaşabilir misiniz 15-11-2018 17:58 karakterleri hakkında daha fazla detay verebilir misin katil kim mesela? 28-05-2019 17:46 okurken halide edip romanı olduğuna pek inanamadım ilk kez polisiye bir roman yazdığını görüyorum hikaye de oldukça kısa ve bir kerede okunuyor anlatım halide edipe benziyor ağır ve kasvetli ama konusu onun tarzı değil yine de başarılı bir eser 28-03-2022 11:22 sanırım agatha christieden esinlenmiş denemek istemiş kötü kitap değil ama oldukça zayıf bir konusu var kendi tarzı ile agathanın tarzını birleştirmeye çalışmış 05-12-2022 15:10 bunun filmi çekildi mi çekilmedi ise yapılması lazım konusu tam filmlik olmuş"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yumurtayi-hangi-ucundan-kirmali", "text": "İnsanın Konumundan bahsetmektedir. Batı dünyası ve İslam dünyasında insanı nasıl ele aldığından söz etmektedir. Bugün çoğu Müslüman kendi tarihini, hatta dinini bile Batı'nın tuttuğu aynadan seyrediyor. Halbuki kendi kültürümüze olan güzellikler o kadar fazladır ki. Bunların kıymetini bilemiyoruz. Kitapta söz edildiği gibi beyaz insanların Kızıl derileri katlettikleri yurtlarından attıkları buna karşın bu toplumun hala direnç gösterdiğini biliyoruz. Özellikle köle ticareti de vardı. Batı'nın daha çok ırkçılık yapması. İslam toplumu ise daha hümanisttir. Peki Batı'nın iyi ve kötü yanı nedir? Batının iyi yanlarını mı almalıyız. Bu ayrımı da ülkeler kendi kültürel değerlerine göre yapmaktadırlar. b) İkinci Bölüm Batı'ya bakışlar bu bölümde özel hayat, kapitalizm ,Batı'da bilim ve din karşıtlığı gibi temel kavramlar üzerinde yoğunlaşmaktadır. Özel hayata müdahale eden sistemlere ,Batı terminolojisinde totaliter rejimler denmektedir. Peki totaliter rejim olmadan ,özel hayata tam gerektiği ölçüde müdahale söz konusu olabilir mi? Kişi özdenetimini kendi elinde bulundurmakta özgür bırakılmıştır; özgürlük uçurtmanın ipine benzer: ip koparsa orada özgürlüğün anlamı da boşa çıkar. Russell'in verdiği örnekte gibi kilisedeki rahiplerin yıkanırken peştamal giymesi. Kilisede başka evde başka sokakta başka davranılmasını eleştirmektedir. c) Üçüncü Bölüm Hukuk kavramı üzerinde yoğunlaşmaktadır. Batı usulü boşanma, suç ve ceza ,aydınlar ve suç gibi. İstatistikler Avrupa'da olsun Amerika'da olsun boşanma olaylarının hızla arttığını hatta otuzar kişilik kümeler halinde iki saatte çoğu kişinin boşandığını eleştirmektedir. Günümüzde ise Batı toplumuna özenen biz Müslüman ülkelerde de boşanmalar artmıştır. d) Dördüncü Bölüm Türkiye'de Batılılaşma yüzlerine değinmektedir. Özellikle Ziya Gökalp, Peyami Safa ,Mümtaz Turhan eleştirilerine yer vermektedir. e) Beşinci Bölüm Avrupa'ya özentiliğinin örneklerini ve bu özentiliğin altında yatan bir takım gerçekleri yine alıntılar yaparak eleştirilmektedir. Örneğin hayvanat bahçesi, Batı uygarlığının göstergelerinden biri olarak kabul edilirken, bizim gözümüzde vahşeti simgelemektedir. Batı adamı için Afrika'da maymun avlamakla, adam avcılığı yapmak arasında fazlaca bir fark olmasa gerek. Derisi siyah olanlar Amerika'da bu gün bile insan sayılmamaktadır. f) Altıncı Bölüm Dostoyevski, Rousseau, Malthus, Kafka, Lawrence, Camus gibi değerli bilgelerden alıntılar yaparak Batı toplumunu eleştirmektedir. Değerlendirme Bu kitabın ilk baskısı 1987 yılında yapılmıştır. O tarihten bu yana tam 20 yıl geçti. Dünya Sovyetler Birliği ve Komünist Çin'in temsil ettiği Doğu bloku ile Avrupa ve ABD'nin temsil ettiği Batı bloku diye ayrıldığı zamanda yani soğuk savaş döneminde yazılmış deneme türünde bir kitaptır. Kitap altı bölümden oluşmaktadır. Konusu ise batı ve İslam... Bu iki kültür arasındaki farklar nelerdir? Batı bizim gibi gelişmekte veya az gelişmiş olan toplumlara ne gibi mesajlar vermektedir? Bilimsellik ve çağdaşlaşma kavramından biz ne anlıyoruz? Gibi soruları Anekdotlar sunarak eleştirmektedir. Türkçeyi doğru ve ustaca kullanmıştır. Dönemi düşünerek okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum çünkü yazarın hangi mesajı vermek istediğini daha iyi anlarız. Herkesin okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. İyi okumalar..."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yuregim-seni-cok-sevdi", "text": "Canan Tan'ın en beğenilen romanlarından biri olan Yüreğim Seni Çok Sevdi kitabında Aslı ile Murat'ın duygusal aşk hikayesi anlatılıyor. Aslı İstanbul Teknik Üniversitesinde İşletme okuyan kendi halinde bir kızdır. Arkadaşları ile zaman geçirirken kendisi gibi İTÜ'de öğrenci olan Murat ile tanışır. Murat, Aslı'nın yakın arkadaşı olan Emre'nin arkadaşıdır ve varlıklı bir aileden gelmektedir. Bu yüzden Aslı ilk olarak onun zengin başı buyruk gençlerden biri olduğunu düşünür. Murat ise Aslı'ya ilk görüşte aşık olmuştur ve onu etkilemenin yollarını arar. İmdadına Nazım Hikmet'in şiir yetişir ve Aslı da Murat'ın aşkına inanmaya başlar. Zaman ilerliyor ve Murat Aslı ile Bursa'ya gider ve ailesi ile tanıştırır. Murat'ın ailesi gelenekle bağlı bir ailedir ve Aslı gibi bir kızı gelin olarak istemezler. Onların hayallerindeki gelin evinde oturacak, kocasına ve kaynanasına hizmet edecek biridir. Aslı onlar için okumuş ve entelektüel gelir. Bunun üzerine ikisinin aşkı karmaşık bir imkansız aşka dönüşmeye başlar. Aslı durumun daha da ileri gitmemesi için Amerika'ya okuma bahanesi ile kaçmaya karar verir. Oraya gittiğinde de kendine yeni bir hayat kurmaya başlar. Murat ise Türkiye'de zamanını Aslı'yı özleyerek ve ailesini ikna etmeye çalışarak geçirir fakat pek başarılı olmaz. Aslı Türkiye'ye dönmemeye çok kararlıdır ve bu uğurda en yakın arkadaşının nişanını bile iş bahanesi ile kaçırır. Fakat en yakın arkadaşından Türkiye ve Murat hakkındaki gelişmeleri de sürekli takip eder. Murat'ın babası hastalanır ve bunun üzerine şirketlerin başına Murat geçer. Bunun üzerine Murat'ın annesi Murat'ın istedikleri gibi biri ile evlenmesi için baskılarını arttırır. Bu sırada Aslı arkadaşının düğüne gelme baskısına daha fazla dayanamaz ve düğün için Türkiye'ye gelir. Tabi düğünde Murat ile de karşılaşır ve Murat onunla evlenmek istediğini bir kez daha Aslı'ya iletir. Aslı bu aşkın çıkmazda olduğunu ve Murat'a daha fazla umut vermemek için ona evlendiği yalanını söyler. Bunun üzerine Murat tamamen yıkılır. Aslı Amerika'ya geri döndüğünde hayatına kaldığı yerden devam ediyor ve pek istekli olmasa da sonunda Amerikalı ile evlenip hayatına Amerika'da devam ettirmeye devam ediyor. Fakat evliliği umduğu gibi gitmiyor ve bir süre sonra boşanıyorlar. Bunun üzerine Aslı Türkiye'ye dönmeye karar veriyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yurekdede-ile-padisah", "text": "Yürekdede ile Padişah kitabı, içinde kötülerin ve kötülüğün olmadığı, iyiliğin mutlak galip geldiği hoş bir masal. Hanımı Ayşe Nine ile kendi halinde, ibadet ve tefekkür içinde yaşayan Yürekdede'nin Padişah ile arasında geçen bu masalda Padişahın Yürekdede'den öğreneceği çok şey vardır. İnsanın gerçekte neye ihtiyaç duyduğu ve bu ihtiyacı kimden istemesi gerektiği öğretilirken, samimi bir duanın, menfaat gözetilmeden yapılan iyiliğin karşılığını nasıl bulduğu da Yürekdede ile Padişah arasında yaşanan hikayede cevabını buluyor. Güzel geçen kış mevsimine karşın aşırı ve bunaltıcı sıcaktan ötürü yazları yaylalara çıkılan bir köy varmış. Burada Yürek Hasan ismiyle bilinen bir delikanlı yaşarmış. Bu isim ona neden verilmiş bilinmez ama Yürek Hasan oldukça merhametli bir insanmış. Kendisi gibi hanımı Ayşe de doğma büyüme bu köylülermiş. Kışları köyde, yazları yaylada zaman böyle akıp geçmiş. Ayşe Nine ile Yürekdede 80li yaşlarına basmışlar. Köylüler kafileler halinde yaylaya göç ederken Yürekdede ile Ayşe Nine hastalıklarından dolayı bir türlü yola çıkamamışlar. Sonunda bir gün yola çıkmaya derman bulup hazırlıklarını tamamlamış ve küçük develerine eşyalarını yükleyip bir odadan oluşan evlerini de Allah'a emanet edip yola çıkmışlar. Şehrin ışıklarının pırıl pırıl göründüğü bir yerde mola vermişler, çadırlarını kurmuşlar. Tefekkür içinde geceyi burada geçirmişler. Sabah güneş doğmadan bir saat evvel kalkmayı adet haline getiren Yürekdede yine sabahleyin kalkmış, eşiyle namazlarını kılıp sıcak çorbalarını içmişler. Birbirleriyle 65 yıllık evlilikleri boyunca olduğu gibi muhabbetle sohbet etmişler. Bu sırada oradan geçmekte olan atlıları görünce sevinmişler ve kendilerine misafir gönderen Allah'a şükrederek onları ağırlamak üzere çadırlarına buyur etmişler. Yolculuktan ötürü haylı acıkmış ve susamış olan misafirlerine önce su getirmişler, sonra da yemek vermek için hazırlığa koyulmuşlar. Misafirlerine layık bir yemekleri de olmadığından biraz düşünüp yüklerini taşıdıkları deveyi kesip ikram etmeye karar vermişler. Deveyi kesip etlerini özenle ayırıp misafirlerine sunmuşlar. Çok acıkan misafirler yemeklerini afiyetle yedikten sonra müsaade ve helallik istemişler. Bu misafirler aslında tebdil-i kıyafet ile halk arasında dolaşmaya çıkan padişah ile onun vezir arkadaşlarıymış. Bu gönlü geniş iki ihtiyarın kendileri için yük develerini kestiklerini de bildiği halde ses çıkarmamış, kendisini de tanıtmamış. Yalnızca Yürekdede'ye, ışıkları görünen şu şehirde padişahın yaşamakta olduğunu ve her Cuma Ulu Cami'de padişahın hutbe verip namaz kıldırdığını söylemiş. Onun yanına gitmesini ve ondan bir şeyler istemesini söylemiş. Yürekdede de bunu kabul edip gideceğini söylemiş. Cuma namazını padişahın söylediği gibi Ulu Cami'de kılmak üzere yola çıkmış. Ama maksadı sadece padişahı yakından görmekmiş. Belki bir de deve isteyebileceğini düşünmüş. Camiye vardığında kalabalık bir grup olduğunu görmüş ve bunların türlü isteklerle padişaha yaklaşma çabalarını görmüş. Bunca ihtiyacı bulunan insanı görünce padişahın yanına varmaktan çekinip onu uzaktan görmekle yetinmek istemiş. Ancak padişah onu görünce yanına gelmiş ve kendisini namazdan sonra ağırlamak istediğini söylemiş. Yürekdede Padişahı tanıyamamış, teklifi kabul etmiş. Namazdan sonra dua ettikleri sırada padişahın Allah'tan kendisine rızık vermesini istediğini duyunca oradan ayrılmaya karar vermiş. Padişahın da bir başka Padişah'tan istediğini, kendisinin de ancak Allah'tan istemesi gerektiğine karar vermiş. Padişah da Yürekdede'nin böyle aceleyle oradan ayrılmasındaki hikmeti sezerek pişmanlık içinde Allah'a yeniden yalvarmış. Yürekdede, hanımı Ayşe Nine'nin yanına gelmiş, ertesi gün yeniden yola düşmeye karar vermişler. Ancak develeri bulunmayışından gitmek istedikleri yolun dörtte birini bile gidemeden yorulmuşlar ve bulundukları yerde konaklamaya karar vermişler. Çadırı kurmak için kazıkları çakmaya başlamışlar. Ancak son kazığı bir türlü çakamamışlar. Oradaki bir taşın çıkarılması gerekiyormuş. Yürekdede taşı çıkarmak için kazdığı sırada topraktan bir kazan çıkmış. İçinde de define bulunmaktaymış. Yürekdede Allah'tan istenilmesinin ne kadar doğru bir karar olduğunu bir kez daha anlayıp şükretmiş. Kazanın içindekileri fakirlerle paylaşmak için yeniden şehre inmiş. Gelirken yanına sadece bir deve almış. Binmeye kıyamayıp yanında getirmiş, hanımının ne kadar sevineceğini tahmin etmeye çalışarak."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yurekte-bukagi", "text": "Kitabımızın türü öyküdür. İçerisinde on tane öykü bulunmaktadır. Öykülerde özellikle dikkatimi çeken nokta olay örgüsü ağırlıklı olmamasıdır. Öykülerin içeriği durum öyküsünün özelliklerini yansıtıyor. Olay örgüsü ağırlıklı olmadığı için sizlere öykülerin içeriğinden bahsederken belli bir akış içinde anlatmak yerine öykülerden ne anladığımı, ne anlatmak istediğini, vermek istediği mesajları aktarmaya çalışacağım. Anlat Bana Her şeyin rutine bindiği hayat düzeninde, evli olan bir çiftin evine misafir geldiği, kalabalık bir ortamın olduğu bir günde ev sahipleri boğucu sessizliği bozmak adına birbirlerine bakıp bir konu açmaya çalışırlar. Anlamsız bir konudan giriş yapıp anlatsana diye söze başlar. Bu konuşma üzerinden yazar bizlere günlük hayattan kesitleri gözlemler, duygular eşliğinde yansıtmaya çalışmıştır. Bana göre bu öyküde yazarın ağırlık verdiği ana nokta insana dair duyguların iç monolog tarzında aktarılmasıdır. Güneşli Bir Gün Günlerden bir gün zamanın tam olarak belirgin olmadığı bir vakite dair yazarın doğaya ve insanlara dair düşünceleri betimleyerek kaleme dökülmüştür. Sokaklarda satıcıların olduğu, çocukların resimlerde çizdiği kocaman renkli dünya, kadınların rengarenk giyindiği bir dünya resmedilmiş. Ülkenin zor zamanlarında yaşanan bir günde jandarmanın tutukluyu arabaya bindirip götürdüğü o ana şahitlik eden insanoğlunun, tutuklunun suçuna dair pat diye yargılayıp suçu üzerinden bir konuşma yaftaladığı bir an bizlere resmedilmiş. Süt Payı Kazım Efendi isimli bir adamın binbir güçlükle aldığı Şavruli isimli arabası vardır. Bu arabanın taksitlerinin ödemek için arabasında öğrenci servisliği yapar. Her gün öğrencileri taşırken yaşadığı, gözlemlediği durumlar aktarılmıştır. Sultan isminde bir kadının kocasının tembelliğinden yana serzenişleri konu edinilmiş. Ayşe, Haklı Ayşe isimli bir kadının eski kocasının gözünden özellikleri aktarılmıştır. Ailesi için fedakar bir kadın, her gün uyurken yirmi beş kere saçlarını fırçalar, yatağa girmeden yakınındaki tahtaya üç kere vurur. Eski kocası Ayşe'yi uzaktan uzağa hep eleştirip onu yalnız bırakmayı tercih eden biri olmuştur bu durum da onu yıllar sonra pişmanlığa götürmüştür. Akan Sularla Yağmurlu bir günde bir karı kocanın arasındaki muhabbetten yola çıkarak öykü oluşturulmuş. Yağmurlu havanın tasviri eşliğinde kadının kızının geç kalması üzerine merakı anlatılır. Kocasından yana dert yanan bir kadının serzenişlerini okuyoruz. Düş Satmak Genç bir kızın bir dükkana girip ışıklı küpeleri görüp beğenmesiyle satıcı arasındaki muhabbet konu edilmiş. Bu dükkan öyle gizemlidir ki kızı içerisine çeker. Satıcı, kızı oğlunun yanına küpeyle ilgili bilgi almak amacıyla götürür. Satıcının oğlu kızı normal hayatın dışında farklı bir dünyada yaşamaya davet eder. Bu davet ışığında yazarın düş dünyası aktarılmış. Ilık, Yumuşak, Kahverengi Şeyler... Bir dede ile torununun bir gününden bir kesit aktarılmış. Dede ile torunun bizim günümüz dedikleri Pazar gününde Bahriye Hanım isminde bir kadını ziyaret etmek için yola çıkarlar. Bahriye Hanım zengin, varlıklı biridir. Ama son zamanlarında eşyalarını satıp farklı bir semte taşınır. Dede'yi gören hanım mutlu olur. Burada Dede'nin hanımla ilgili geçmiş zamanlara dair düşünceleri dile getirilmiştir. Dikkat! Kırılacak Eşya Serbest meslek görevinde bulunan bir adamın yanına eski bir arkadaşı gelir. Bu eski arkadaşın gelmesini hiç beklemiyordur. Hayatlarında değişen şeyleri konuşurlar. Geçmişte yaşadıkları anılarından bahsedip gülerler. Uzun Ölüm Enis Bey kırklı yaşlarda biridir. Bir iş yerine müdür olarak gönderilir. Bu iş yerinde çalışan diğer çalışanların Enis Bey'in ölümü üzerine onun karakteri, nasıl biri olduğu hakkında fikirleri konu edilmiş. Yürekte Bukağı Kitabımızda yer alan Uzun Ölüm isimli hikaye ile bağlantılı bir öyküdür. İç içe geçmiş bir öyküdür. Bir adamın roman yazması üzerine eseri ilgi görmez ve yeterince satılmaz bunun üzerine yayıncı onun basılan eserini geri dönüşüm haline getirip başka şeylerde kullanılmak üzere satacağını söyler. Yazar olan adam için bu bir hayal kırıklığıdır. Bu konudan bahsedildikten sonra Enis Bey'in ölümü üzerine uzun konuşmalar yapılır. DEĞERLENDİRME Tomris Uyar öykü, eleştiri, deneme türlerinde eserler kaleme almıştır. Bu kitabının türü de öyküdür. Öykülerde olay örgüsü çok çok azdı daha çok durum öyküsünün özelliklerini içerisinde barındırıyor. Ben Tomris Uyar'ın kalemi ile bu kitabı okuyarak tanıştım. Açıkçası ben bu kitabını pek beğenemedim neden derseniz öykülerinde ne anlatmak istediğini anlayamadım, okurken sıkıldığım bir eser oldu. Durum öyküsü sevenlere tavsiye ederim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yusuf-atilgan-kitaplari", "text": "27 Haziran 1921 tarihinde Manisa'da doğan Türk edebiyatının saygın isimlerinden Yusuf Atılgan yazdığı romanlar ve öyküler ile günümüzde bile okunmayı başaran bir yazardır. İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyat bölümü mezunu olan Yusuf Atılgan bir süre edebiyat öğretmenliği yaptı. Dönemin siyasi karmaşasında siyasi faaliyetler nedeni ile tutuklanan ve bir süre hapis yatan ünlü yazar, bu nedenle öğretmenlik mesleğinden de ihraç edilmiştir. Buna rağmen edebiyattan kopmayan ünlü isim 1959 tarihinde ilk romanı olan Aylak Adam'ı yazmıştır. 1973 tarihinde de Anayurt Oteli'ni yazan Yusuf Atılgan 9 Ekim 1989 tarihinde kalp krizi sonucu hayata veda etmiştir."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yuz-yuze", "text": "Seyde isminde bir kız İsmail ile evlenir. Evlendikten bir yıl sonra kocası savaştan dolayı askere çağrılır. Daha tazecik evli çiftler kısa zamanda ayrı kalırlar. Seyde İsmail'inin her zaman yolunu gözler. Hayallere dalar kocasının yanında olduğu zamanları düşünür. Bir gün yine hayallere daldığı günlerden biridir. Kapı çalar, korkar ama kocasının geldiğini düşünerekten heyecanla kapıyı açar. Gelen kocasıdır. Sessizce içer girer. İsmail eşini iyice tembihler, asker kaçağı olduğunu anlatır. Seyde ona göre hep dikkatli hareket eder. Bir gün kapısı çalar, polis seni köy heyetinde bekliyor diye haber alır. Seyde korkarak oraya gider. Sorguya alınır fakat ağzından hiçbir şey kaçırmaz tekrar evine döner. Seyde'nin kapı komşusu Totoy isimli bir kadın vardır. Bu komşusuyla her konuda yardımlaşırlar, onun da kocası askere gitmiştir. Fakat bir gün komşusunun kocasının ölüm haberi köye yayılır ama köy heyeti bir süre bu haberi söylemeyelim diye karar alır. Bunun üzerinden biraz zaman geçer. Totoy'un evinden çığlıklar yükselir, tüm halk oraya toplanır. Totoy'un ineği çalınmıştır. Tüm köy halkı bu durum üzerine ineği aramaya çıkar. Seyde'yi bir telaş alır, kocası mağarada saklanıyor ya onuda görüp bulurlarsa diye. Dualar ediyor yetimlerin yüzü suyu hürmetine inekleri bulunur inşallah diye. İnek bulunursa köy halkı köye dönerdi hemen Köye indiğinde inek bulunamamıştır. İçini bir sıkıntı almıştır. Evine gelince yorgunluktan hemen uykuya dalar. Tam o sırada kapı çalar. Gelenin İsmail olduğunu bilir. Kocası elinde yumuşak, ağır bir şeyle gelmiştir. Bu Totoy'un ineğinin etidir. Seyde kısık bir çığlıkla ayıp senin yaptığın der. Kocası senin aklın ermez demiştir. Seyde, bizim ineğimizi kesseydin yetimlerin ineğini niye kestin diye söylenir. İsmail'de kes sesini açlıktan, insan her şeyi yapıyor işte der. Seyde sesini keser. Sonra İsmail sabaha doğru evden ayrılarak mağaraya gider. Seyde kocası gittikten sonra baba evine gitmek için yol hazırlığı yapıp evden çıkar. Giderken askerler ve muhtar ineği aramaya devam ediyorlardı. O sırada muhtarın çığlığı duyuldu. İsmail karşısına çıkmıştı dur diye bağırdı muhtarın kolunu silahla vurdu. Askerler, Seyde'ye dur kadın olduğun yerde kal dedilerse de o hiç durmadan hızlıca gitmeye devam etti, durmadı. Bunu gören İsmail kendinden utanarak onun karşısında güçsüz, zavallı bir varlıktan başka bir şey değildi. İsmail sendeledi, tüfeğini onlara doğru koşan askerlerin önüne fırlattı, ellerini kaldırdı... ASKERİN OĞLU Avalbek adında beş yaşında bir çocuk vardır. Annesinin adı Ceyengül, devlet çiftliğinin telefon memuru olarak çalışmaktadır. Kocası savaşta ölmüştür. Babasını hiç görmeyen Avalbek, bir gün köylerine film gösterisi kurulur. Annesiyle beraber film gösterisine gider. Filmin konusu savaştır, askerlerin mücadeleci sergileniyordur. Orada çok iyi savaşan bir askeri Avalbek' in annesi bu senin baban diye tanıtmıştır. Çocuk ilk defa babasını film sahnesinde görmüştür. Sevinçten çığlıklar atmaya başlar. Filmi bir heyecanla izlerken filmin sonunda babası diye gösterilen asker ölmüştür. Buna rağmen bağırarak etraftaki tanıdıklarına bu adam benim babamdı diyerek övünerek geziniyordu. İnsanlar onun bu haline üzülmüştür. Arkadaşları o senin baban değil istersen sinemacı amcaya sor diye bağırırlar. Fakat sinemacı amca hiç oralı olmaz çocuğu üzmemek adına. Annesiyle birlikte oradan ayrılırlarken annesine tekrar sorar annesi de o senin babandı oğlum diye söyler ve oradan uzaklaşırlar. İlk kez orada bir şeyi yitirmenin acısını duyuyordu küçük çocuk. Bir zamanlar savaşta ölen babasının, içinde yaşamaya başladığından haberi yoktu küçük çocuğun... DEVE GÖZÜ Kemal adında bir genç çocuk okulu tarafından topluma yardımı olsun, belli konularda olgunluğa erişsin diye Anarhay adında bir kırsal kesime gönüllü olarak gönderilir. Orada Pullukçu olarak çalışmaya başlar. İlk zamanlar burada yaşamanın zorluğundan yakınır dururdu. Çevresindeki çalıştığı kişiler kendine kötü davranıyordu. Buna inat bir gün sabah erkenden uyanıp tüm işleri bitirmiştir. Yine tam su doldurmaya giderken bir kızı kaynağın oradan su doldururken görür. Kız kaynağın adı ne diye sorar, Kemal'de Deve Gözü diye cevap verir. Ondan sonra konuşmaya başlarlar. Meğer kız Kemal'in yaşadığı topraklardan gelmiştir. Onlar sohbet ederken Kemali Abakir adında biri azarlayarak çağırır bunun üzerine Kemal sus be adam beni rezil ediyorsun der ve yanına gider. Hala bağırmaya devam ettiğini görünce oradan uzaklaşarak hızlıca gider. Sakinleşince yine traktörün arkasından çalışmaya devam eder. Abakir bu gencin çavuşudur, onu okuduğu için hep ezmeye çalışır, bilgin diye lakap takmıştır. O isimle çağırır durur. Bir gün yine tarlada çalışırlarken Kemal'in hemen yanı başına sert bir maden düşer, bakar ki altın olduğunu anlar ve bağırır; altın altın diye. O sırada Abakir'de bunu duyar, gelir bakar cidden de altındır. Kasabaya inince ben değerine baktırırım der ve işe devam ederler. Bir süre sonra Abakir ben yoruldum bahanesiyle traktörü Kemal'e devreder ve hızlıca oradan uzaklaşır. Abakir oradan altınla beraber kaçmıştır. Kemal bunu anlar, onun ne kalitede biri olduğunu anlar. Abakir'in bir daha Anarhay'a dönmeyeceğini anlar. Kemal ondan kurtulduğuna sevinerek normal hayatına devam eder. OĞULLA GÖRÜŞME Çordon adında yaşlı bir adam vardır. Oğlunu yirmi yıl önce savaşta kaybetmiştir. Yıllar geçmiş olsa da bir gün içine oğlunun yaşadığı düşüncesi doğar. Bunun üzerine onun savaşta öldüğü yere gitme fikir kafasında belirir. Karısı yaşlılıktan bunadı yarına vazgeçer dese de tam tersi olur, kocası oğlum hep sağmış gibi geliyor onun yanına gideceğim der, yola çıkar. Yola çıktığı andan itibaren düşüncelere dalar. Oğlunun kendini askere gitmeden önce ziyarete geldiği günü anımsar ve hüzünlenir. Bıyığı terlemeden askere çağrılmıştı can oğlu. Oğlu aklına gelince onu yalnız sevmekle kalmayıp ayrı zamanda saygı duyduğunu da anımsıyordu. Oğlu askere gönüllü olarak gidiyordur. Bunu duyan ablaları tren istasyonuna gider babalarına durumu açıklarlar, komutan ile konuşup annelerinin ölüm döşeğinde olduğunu söyleyip kardeşini göndermemek için çabalarlar. Çordon hiç oralı olmaz oğlu karar verdiyse doğru olanı düşürüp karar vermiştir. Kızları çırpınırsa da, Çordon atını alır hareket eden trenle beraber yol alır. Belli bir durakta tren durunca oğluyla sarılarak vedalaşır. Ardından hüngür hüngür ağlar. Çordon 'un bu anıları aklına gelir, hüzünlenerek oğlunun yaşadığına inandığı kasabaya hüzünle bakar, yutkunur, oradan ayrılır. DEĞERLENDİRME Cengiz Aytmatov, Kırgızistan'ın Talas eyaletine bağlı Şeker köyünde doğar. Gençliğinde İkinci Dünya Savaşı sonrasının zorlu atmosferini yaşar. Eserlerinde savaşın etkileri ve zorlu süreçleri baya etkili şekilde ele alınmıştır. Özellikle bu eserinde benim dikkatimi çeken tarafı konular hep savaşta yaşanan atmosferi ele alıyordu. Realist bir gözlemle bu eserini anlatmıştır. Bu eserin içindeki Oğulla Görüşme ve Askerin Oğlu hikayelerini beğendim. Cengiz Aytmatov'u okumak isteyenlere bu kitabı öneririm."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/yuzyillik-yalnizlik", "text": "Albay Aureliano Buendia yıllar sonra idam edilirken babasının onu buzu keşfetmeye götürdüğü günü hatırlar. O zamanlar dünya öylesine çiçeği burnundadır ki, pek çok şeyin adı yoktur. Kurucularının arasında Buendia ailesinin de olduğu 20 hanelik kerpiç bir köydür Macondo. Her yıl mart ayında Çingeneler gelir Macondo'ya. Melquiades isimli bir Çingene Jose Arcadio Buendia'ya çeşitli aletler getirir her sene, simya hakkında bilgiler verir. . Jose Arcadio Buendia bir simya laboratuvar yapar kendine ve zamanının çoğunu orda geçirir. Karısı Ursula bu durumdan çok şikayetçidir ve karşıdır. Sürekli söylenir, çocuklarla ilgilenmesini ister. Köyü ilk kuranlar arasındadır Buendia ailesi. Jose Arcadio Buendia'nın önerisiyle nehre yakın kurarlar köyü. Ursulanın hamaratlı elleriyle güzel evler yaparlar. Ursula ve Jose Arcadio Buendia amca çocuklarıdır. Ursulanın annesi evlendiklerinde domuz kuyruklu çocukların olur diye korkutur kızını ve bekaret kemeri taktırır. Jose Arcadio Buendia bu duruma önceleri ancak köyde dedikodular çıkmaya başlar Ursula kız oğlan kız diye. Jose Arcadio Buendia sinirle bir adamı vurur ve karısına kemeri çıkarmasını onun yüzünden köyde başka kimsenin ölmeyeceğini söyler. İlk çocukları Jose Arcadio göç ederlerken yolda doğar ve kuyruğu yoktur. Ursula her doğan çocukta kuyruk var mı diye bakar. Sonra Aureliano doğar. Jose Arcadio aynı babası gibidir, Aureliano sessiz içine kapanık. Jose Arcadio, Pilar Ternera isimli bir kadınla birlikte olmaya başlar. Bu sıralar Ursula kızı Amaranta'yı doğurur. Amaranta doğduktan kısa bir süre sonra Pilar Ternera bir oğlan doğurur, 2 hafta sonra dedesinin evine getirilir ve Arcadio ismiyle vaftiz edilir annesinin Pilar Ternera olduğunu bilmez. Bir Pazar günü 11 yaşlarında bir kız çocuğu getirip Jose Arcadio Buendia'ya emanet ederler Usulanın bir akrabasının çocuğudur annesi babası ölmüştür. Kıza annesinin adını veriler, Rebecca. Köye bir Sulh Yargıcı atanır, Jose Arcadio Buendia ile araları ev boyama meselesi yüzünden açılır ve birbirlerine düşman olurlar. Sulh yargıcının kızlarından Remedios a Aureliano aşık olur ancak aradaki yaş farkından çekinir açılamaz. Amaranta ve Rebecca büyümüşlerdir, Rebecca çok güzel bir kız olur. Evlerine latrna alınır bunu onarmaya gelen Pietro Crispi isimli gence ikisi de aşık olurlar. Ev köşe bucak aşk doludur. Aşk acısı çeken Aureliano'nun da Pilar Ternera ilişkisi olur ve Aureliano Jose isimli bir oğlan doğurur Pilar Ternera. Melquiades ölür. Remediosla Aureliano evlenirler ancak kısa süre sonra Remedios ölür. Rebeccayla Pietro Crispi nişanlanır, Amaranta çok öfkelidir. Sürekli düğünleri ertelenir. O sıralar uzaklarda olan Jose Arcadio eve döner ve Rebeccayla ilişkileri olur, evlenirler Ursula bu duruma çok kızar ve onların eve ayak basmasını yasaklar. Pietro Crispi, Amaranta ya evlenme teklif eder Amaranta kabul etmez ve Pietro Crispi intihar eder. Aureliano Jose nin bakımını Amaranta ya verirler. Savaş başlamıştır. Aureliano artık Albay Aureliano Buendia olduğunu açıklar ve savaşa gider. Macondo yu Arcadio bırakır. Arcadio Pilar Ternera nın annesi olduğunu bilmeden onunla birlikte olmak ister. Pilar Ternera çare olarak gece karanlıkta onun koynuna Santa Sofia de la Piedad isimli kız oğlan kız sokar. Arcadio Macondo yönetimini kaybeder ve idam edilir. Santa Sofia de la Piedad bir kız doğurmuştur, daha sonra ikizleri olur. Kıza Remedios, oğlanlara Jose Segundo ve Aureliano Segundo isimleri konulur. Albay Aureliano Buendia yakalanmıştır idam edilecektir. Gittiği yerlerden beraber olduğu kadınlardan oğulları gelir ve hepsine Aureliano ismi ve annelerinin soy ismi verilir. Bu arada Amaranta ve Aureliano Jose arasında ilişki başlar. Jose Arcadio Buendia da bağlandığı kestane ağacının dibinde ölür. Yıllar geçtikçe evde yaşayan sayısın artmasıyla eve yeni odalar eklenir. Aureliano Segundo nun oğluna Jose Arcadio adı verilir. Ailenin uzun geçmişi boyunca adların yinelenmesi Ursulaya hemen hemen kesin sonuçlar vermiştir. Bütün Aurelianolar içe kapanık ve aklı başında, Jose Arcadiolar atak ve girişken ancak mutlaka belaya çatıyorlar. Ursula yüz yaşına gelmesine, gözlerine perdeler inmesine rağmen akli dengesinden en ufak bir şey yitirmez ancak kısa zaman sonra ölür. Onun ölümünden yıllar sonra Amaranta Ursula ve Aureliano arasında ilişki başlamıştır, bir çocukları olur ve çocuğun domuz kuyruğu vardır. Ursulanın hep korktuğu olmuştur. Evde yaşayan sayısı azaldığı için kullanılmayan odalar kapatılır ancak karıncalara çözüm bulamaz hiçimse. Aureliano Melquides'in yazmalarını çözmeye uğraşır ve çözer. Son cümlesi soyun atası ağaca bağlanır, sonuncusunu da karıncalar yer. yazmaktadır. Aureliano Melquidesin yazmalarını okurken olayları alışılmış zaman düzeninde sıralamamış, yüzyıl boyunca olan günlük olayları öylesine bir araya toparlamış ki, olayların tümü aynı anda olmuş gibi görünmektedir. Yazıların ortasına gelince kendi kimliğini öğrenir ve Amaranta Ursula'nın teyzesi olduğunu anlar. O bütün bunları okurken dışarıda kasırga kopmakta ve Macondo dağılmaktadır. Şifreleri çözdüğü anda kentin rüzgarla savrulup yok olacağı ve yazılanların yinelenmeyeceği yazmaktadır. Çünkü yüzyıllık yalnızlığa mahkum edilen soyların yeryüzünde ikinci bir şansı olmazdı. Yüzyıllık Yalnızlık Kitap Özeti Gabriel Garcia Marquez, ailesiyle gerçekleştirdiği bir yolculuk sırasında kitap için geçen kuluçka süresinin sonuna gelmiş ve eve döndüğünde eşine \"ailemiz sana emanet\" diyerek 18 ay sürecek olan yazım sürecini başlatmıştır. Eser, büyülü gerçeklik akımının önemli bir örneğidir. En başarılı ve belirgin özelliği de içerikle üslubu homojen bir şekilde harmanlamış olmasıdır. Yazar ,eserinde çocukluğundan itibaren yaşadıklarına değindiğini belirtmiştir. Yazarın çocukluğunun geçtiği köy kapitalizmin etkisiyle yıllarca sömürülmüştür. Ayrıca birtakım tabu ve geleneklere şahit olarak büyümüştür. Bu etkilenme Marquez'in belleğinden büyülü bir şekilde aktarıldığı eserde kendisini oldukça hissettirmektedir. Yüzyıllık Yalnızlık, Buendia ailesinin Macondo kasabasında geçen yüzyıllık bir aile destanını konu almaktadır. Yaklaşık 6 kuşak boyunca ailenin başına gelenler anlatılmıştır. Kitaptaki isimlerin benzerliği ve karakterlerin çokluğu kafa karıştıcı olsa ve hatta birçok okurun kitabı bırakmasına neden olsa bile bunun bir anlamı vardır. Kitabı bitirdiğinizde fark edeceksiniz ki aynı veya benzer isme sahip kişilerin kaderleri hep aynı olmuştur. Örneğin, Aurelianolar içe kapanık ve sessiz kişilerken; Jose Arcadiolar güçlü, çevik ve girişkendir fakat başlarını daima belaya sokarlar. Ayrıca her karakterin kitapta önemli bir görevi vardır, hepsi kendi içinde derinliklere sahiptir. Mesela Pilar Ternera okur üzerinde hep bir gerilim yaratmaktadır. Kiminle ne zaman sevişecek, hangi yasak sahnede rol oynayacak? vs. Pilar karakteri zihnimizdeki cinsellik tabusunun vücut bulmuş halidir. Bu tabularla yetişen yazar da Pilar karakteriyle toplumların belleğindeki cinselliği ete kemiğe bürümüştür. Jose Arcadio ve Ursula çifti kasabada yaşam kurmuşlardır. Kasabada yaklaşık 20 hane söz konusudur. Bu kasaba her açıdan büyülüdür: büyücüler, ölüp de dirilenler, toprak yiyen kızlar vs. Her şeyin mümkün olduğu bu kasabada kasabalının başına bela olan uykusuzluk hastalığı vardır. Bu hastalık zamanla unutkanlığa dönmektedir. Ursula ve Jose Arcadio, Buendia'nın amcasının çocuklarıdır. Ursula'nın annesi evlendiğinde kuyruklu çocuklar doğuracağını söyleyerek Ursula'yı korkutur. Ursula korkudan bekaret kemeri takar. Evlilikleri bir süre bu şekilde devam etmektedir fakat bir gün kasabada dedikodular yüzünden çıkan kavgada Jose Arcadio bir adamı öldürür. Eve gelerek Ursula'nın bu saçmalığa son vermesini ister. Daha sonra Ursula hamile kalarak bir bebek doğurur. Kuyruklu olmasından korkulan bebek gayet sağlıklı bir şekilde dünyaya gelmiştir. İlk bebekleri olan bu bebeğin adı Jose Arcadio'dur. Daha sonra Aureliano isimli bir erkek çocukları daha olur. Ursula, Amaranta isminde bir kız bebek daha doğrurur. Her yıl mart ayında sirk için Çingeneler Maconda'ya gelmektedir. Melquiadesi isimli Çingene, Jose Arcadio'ya her yıl simya ile ilgili malzemeler getirir ve ona yeni şeyler öğretir. Jose Arcadio da öğrendiği yeni bilgileri kullanmak için bir simya laboratuvarı kurar. Jose Arcadio, Pilar Ternera adında bir kadınla cinsellik içerikli bir ilişki kurar. Pilar Ternera, bu birliktelikten bir erkek bebek dünyaya getirir fakat Jose Arcadio bir çingene kızın peşine düşerek ortadan kaybolur. Annesi Ursula peşine düşse de oğlunun izini bulamamıştır. Bir gün köye elinde iskelet yığını dolu olan bir kadın gelir; ismi Rebecca'dır. Rebecca hiç sorgulanmadan aileye kabul edilir. Burada Marquez, yerlilere yapılan eziyetlere Rebecca karakteri üzerinden gönderme yapmaktadır. Köye bir sulh yargıcı atanır. Sulh yargıcı Don Apolinar Moscote, gelir gelmez evlerin tek renge boyanması gerektiğini bildirir. Jose Arcadio ise bu isteğe karşı çıkar. yıllardır huzur iççinde yaşadıklarını tek bir kimsenin bile ölmediğini bu şekilde köyü yönetip huzursuzluk çıkarmasına izin vermeyeceğini söyler. Bu olayların üstüne köye askerler yığılsa bile Jose Arcadio ve köylüler geri adım atmamış, orta yol bulunmuştur. Aureliano'nun da Pilar Ternera ile bir ilişkisi başlar.Aureliano Jose adında bir çocuk dünyaya getirir. Jose Arcadio yıllar sonra evine döner ve Rebecca ile ilişki yaşayıp evlenirler. Ursula ise bu durumu kabullenemez ve eve ayak basmalarını yasaklar. Aureliano albay olduğunu söyleyerek Macondo'dan ayrılır. Arcadio ise Pilar Ternera'nın annesi olduğunu bilmeden onunla ilişki yaşamak ister. Pilar ise çare olarak oğlunun koynuna farklı kızlar sokar. Arcadio idam edilir fakat koynuna aldığı kızlardan Santa Sofia de la Piedad ikiz doğurur. Devletin düzeni bozmaya çalışmasının ardından köye felaketlerin simgesi olan demiryolu gelir. Kapitalizm köye ayak basmıştır. Köyde tüketim başlar, yabancı şirketler gelir hatta köye elektrik bile gelmiştir. Makondo halkı üzerinden şirketler zenginleşirken halk fakirleşir. Köylünün köyüne sahip çıkması beklenirken kimse sesini çıkarmaz çünkü unutkanlık hastalığı başlamıştır. Ursula öldükten sonra Aureliano'nun birlikteliğinden domuz kuyruklu bebeği olur işte kehanet doğrulanmıştır. Aureliano, el yazmalarını deşifre ederek soyunun sonunu öğrenmeye çalışır. bulduğu kağıtta \"Soyun atası ağaca bağlıdır, sonuncusunu da karıncalar yer.\" yazmaktadır. Melquides'in anıları sayesinde soyunun bağlarını, akrabalıkları öğrenir. Yazmalarda kasırganın ailenin sonu olacağı ve soyun yüzyıllık yalnızlığa mahkum edilip bir daha tekrarlanmayacağı yazmaktadır. Gerçekten de Macondo bir fırtınayla yerle bir olur. Hayatın tüm melodilerini kitapta bulmak mümkündür. Cinsellik, politika, sanat, inançlar vs. kitabın her sayfasında duyulmaktadır. Gabriel Garcia Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık romanı yayınlandığı ilk zamandan beri değerini hiç yitirmeden günümüze kadar geldi ve dünya klasikleri arasına girmeyi başardı diyebiliriz. Kolombiyalı yazar olan Gabriel Garcia Marquez çocukluğunun geçtiği Aracataca kasabasında yaşadıklarını mükemmel bir sanatsal kurgu ile okurlarına sunuyor. Kitabı bu kadar mükemmel yapanda gerçek hikayenin sanatsal ruh ile buluşması diyebiliriz. Aracataca kasabası kitapta Macondo olarak geçiyor. Gabriel Garcia Marquez kitabı ilk olarak 1967 yılında yazdı. Kitabı yazmak yazarın yaklaşık iki yılını aldı fakat kitabı kurgulamak için yazar çok uzun bir zaman harcadığını belirtiyor. Nobel Edebiyat Ödülünü de kazanan yazar ne yazık ki 17 Nisan 2014 tarihinde aramızdan ayrıldı."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/zaman-bisikleti", "text": "Zaman Bisikleti, iki kız kardeş ile babalarının geçmiş zamana yaptıkları yolculukları konu almaktadır. On dört bölümden oluşmakta ve dokuz yaş üzeri okurlara hitap etmektedir. Bir gün Bilgin Bey kızları Damla ve Yağmur'a eski bisikletini verir ve bu bisikleti bir zaman bisikletine dönüştürmelerini ister. Daha sonra da kızlarını bisikletle bırakıp uyumaya gider. Uyanınca, kızlarının yaptığı zaman bisikletini şaşkınlıkla inceler. Daha sonra da hep birlikte, kızların her ayrıntıyı düşünerek hazırladığı bisikletle zaman yolculuğuna çıkarlar. Bazı tehlikeler atlatarak yüz bin yıl öncesine Karain'e giderler. Orada Çuka ve Anin adlı kardeşleri görüp izlemeye başlarlar. Çuka, çok akıllı bir çocuktur ve hayatı kolaylaştırmak için sürekli çabalamaktadır. O gün de taş ve ağaç dalı kullanarak bir balta yapmaya çalışır. İlk denemeleri başarısızlıkla sonuçlansa da pes etmeyerek güzel bir balta yapmayı başarır. Böylece kabile başkanı, başkanlık kolyesini Çuka'ya verir ve böylece onu kendinden sonraki başkan ilan eder. Kızlar ve babaları o gün eve dönerler ama birkaç hafta sonra daha fazla dayanamayıp yine yolculuğa çıkarlar. Böylece sabahın erken saatlerinde Karain'i izlemeye başlar ve Anin'in tek başına bir yere gittiğini görürler. Az sonra Anin bir kamış alır ve ucunu sivriltip yüksek dallardaki elmaları toplamak için kullanır. Abisi Çuka uyanıp Anin'i bulunca yaptığı icadı görür ve onunla gurur duyar. Ayrıca bu icadı geliştirmek için Taşçı Amca'dan özel bir taş yapmasını ister. İstediği biçimdeki taş hazır olunca taşı, ucu çatallaştırılmış kamışa sabitler. Böylece ilk mızrağı yapar ve Taşçı Amca'ya denetir. Akşam kabile reisi de bu yeni icadı görüp dener ve Anin'i mızrakçıbaşı ilan eder. Bu olaya şahit olan baba ve kızları eve dönerek yaşadıklarını annelerine anlatırlar. Bir süre sonra yine kızların isteğiyle, zaman bisikletine atlayıp yolculuğa çıkarlar. Ama bu kez bir yıl sonrasına giderler. Böylece Çuka, Anin ve babaları Ara'yı, Beldibi'nde kendilerinden daha ilkel bir kabileye ateş yakmayı ve av aletlerini kullanmayı öğretirken izlerler. Daha sonra ise evlerine dönüp heyecanla bir sonraki yolculuğu beklerler. Aradan çok fazla zaman geçmeden yeniden Çuka ve Anin'in yaşadığı zamana giderler. Bu kez Çuka'nın balık yakalamak için dereye gittiğini ve Anin'le birlikte yeni yöntemler deneyerek birçok balık yakalayıp döndüklerini görürler. Eskiden balık yakalamak için sırılsıklam olan kabile üyeleri Çuka ve Anin'in kullandıkları yeni yöntemi öğrenirler. Böylece kolay bir şekilde bütün kabileye yetecek kadar balık avlarlar. Tüm kabile üyeleri yakaladıkları balıklarla hazırlanan ziyafet çekerken kızlar ve babaları da eve gidip annelerinin kızarttığı balıklarla ziyafet çekerler. Başka bir gün ise sınavlarından yüksek not alan kızlara bir ödül olarak zamanda yolculuğa çıkarlar. O gün Çuka'nın çok üzgün olduğunu gören kızlar ve babaları Çuka'yla Anin'in konuşmalarını dinleyerek bunun nedenini anlarlar. Biraz sonra ise Çuka, suyu mağaralarının yanına getirmenin kabileye çok büyük kolaylık sağlayacağını düşünür. Bunun üzerine suyu mağaralarının yakınına getirebilmek için fikirler bulur ve denemeler yapar. Böylece kamışlarla su olukları yaparlar ve tüm kabilenin yardımlaşmasıyla mağaranın girişine suyu getirmeyi başarırlar. Tüm kabile bu güzel olayı kutlamak için hazırlık yaparken kızlar da babalarıyla evlerine dönerler. Güzel bir yaz günü Bilgin Bey, balık tutmayı düşünür ama kızlar her zaman olduğu gibi yine babalarını ikna ederler ve zamanda yolculuğa çıkarlar. Bu yolculukta Çuka'nın bir kütük ve dal parçasıyla uzaktan haberleşme yöntemini bulduğuna şahit olurlar. Eve dönerken de zamanı, yola çıktıkları ilk ana ayarlarlar ve balık tutmaya giderler. Daha sonra da birkaç defa daha zamanda yolculuk yaparlar. Hatta bir seferinde anneleri de onlara katılır. Bu yolculuklar sayesinde de köpeklerin evcilleştirilmesinden tuzakla avlanmaya kadar pek çok ilke şahit olurlar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/zaman-makinesi", "text": "Zaman Gezgini, bir dost meclisinde oturmuş icat ettiği Zaman Makinesi'ni anlatmaktadır. Ruhbilimci, Hekim vb. aydınlardan oluşan dost meclisinde kimse Zaman Gezgini'ne inanmamaktadır. Zamanda yolculuğun imkansızlığı üzerine konuşmalar yapılmaktadır. Zaman Gezgini de icat ettiği makineden şüphe etmektedir ancak onu denemekten de geri durmayacaktır. Zaman Gezgini makinenin tadilatını bitirdiği anda onu dener ve Sekiz Yüz İki Bin Yedi Yüz Bir yılına gider. Gittiği yerde Eloi adı verilen, çalışmayan, hayatlarını sadece mutlulukla geçiren, insan formundan uzak, mini boy varlıklar yaşamaktadır. Sekiz Yüz İki Bin Yedi Yüz Bir yılı hayat, gezginin yaşadığı Victoria Döneminden oldukça farklıdır. Eloi'ler toplu olarak yaşamakta, karanlıktan çok korkmakta ve bir çocuk gibi hareket etmektedirler. Dillerini bilmediği için Eloi'lerle anlaşmakta zorluk çeken Zaman Gezgini, bu varlıkların ilgisini bir an için çekmiştir ancak bir süre sonra çabuk sıkılan Eloi'ler yönlerini Gezgin'den başka şeylere yöneltmişlerdir. Eloi'lerin peşine düşen ve gittiği yılın dünyasını tanımaya çalışan Zaman Gezgini ortalıklarda keşif yaparken Zaman Makinesi ortalıktan kaybolur. Bunun çok sonra farkına varan Gezgin Eloi'lere sorular sorsa da dil bariyeri ve Eloi'lerin çabuk sıkılan yapıları Gezgin'in gereken cevapları bulamamasına sebep olur. Makinesinin bir Sfenks'in Tunç Kaidesi'nde olduğunu keşfeden Zaman Gezgini makineye ulaşmak için Eloi'lerle iletişim kurması gerektiği kanısına varır ve onların dilini öğrenmeye çalışır. Temel seviyede iletişim kurabildiği Eloi'lerden makinesi hakkında hiçbir bilgi alamaz. Makinesinden uzakta kalan Zaman Gezgini yaşadığı yıla dönememektedir. Bu süreyi de bu yeni dünyanın keşfine odaklanarak geçirir. Bu sırada bir gün deniz kenarındayken boğulan bir Eloi'yi kurtarır. Kurtardığı Weena, Zaman Gezgini'ne bir gönül bağı hisseder ve onun yanından ayrılmaz. Sekiz Yüz İki Bin Yedi Yüz Bir yılında yaşamak zorunda kalan Zaman Gezgini zamanını Weena ile geçirmektedir. Makinesini kurtarmaya çalıştığı anlardan birinde yeraltında yaşayan korkunç yaratıklar olan Morlock'lara rastlar. Bu insandan bozma, yamyamsı yaratıklar Zaman Gezgini'nin Eloi'lerin neden karanlıktan bu kadar korktuklarını anlamasını sağlar. Morlock'lar insansı duygulardan uzakta, sadece yıkım odaklı yaşayan varlıklardır. Yıllar boyu yeraltında sadece hizmet etmek üzerine yaşayan bu varlıklar, bir süre sonra evrim geçirmiş ve gün ışığına çıkamaz olmuşlardır. Zaman Makinesi'nin tutulmasından sorumlu olan Morlock'lar Zaman Gezgini ile ilk karşılaşmalarında ona zarar vermek isterler ancak Gezgin ateşin Morlock'ları korkuttuğu keşfetmesiyle kaçmayı başarır. Makinesini Morlock'ların elinden kurtarmayı kafaya koymuş olan Gezgin, kendisini korumasını sağlayacak bir takım eşyalar bulması gerektiğini fark eder ve istediği eşyalara en yakın araçları bulur. Ateş onun kurtuluşundaki en büyük destek olacaktır ancak bu süreçte koca bir ormanı da yakacaktır. Morlock'larla olan mücadelesinde Weena'yı da bir bilinmezde kaybeder ancak sonunda binbir zorlukla da olsa makinesine kavuşur. Kendi zamanına dönmeden önce çok daha ileri yıllara giden Gezgin, dünyanın yaşamaya devam ettiğine ancak yaşayan canlıların zamanla yok olduklarına şahit olacaktır. Yaşadığı döneme geri dönmüş olan Gezgin bir dost meclisinde bu macerasını anlatır ancak bu elit dostlar yine ona inanmazlar. Öykünün anlatıcısı ise şüphelenmektedir ve Zaman Gezgini'nin makineyi kullanışına tanık olan sadece Anlatıcı olacaktır. Gezgin tekrar makinesine atlar ve geleceğe gider. Anlatıcı'ya da elinde kanıtlar ile geleceğini söyler ancak aradan üç yıl geçmesine rağmen dönmez. Anlatıcı'yı Gezgin'in zamanda yolculuk yaptığına inandıran şeylerden birisi ise Weena'nın Gezgin'e vermiş olduğu çiçeklerdir. Wells'in 1895 yılında yazmış olduğu, Bilim Kurgu türünün ilk örneklerinden kabul edilen Zaman Makinesi, bize geleceğin ne kadar korkunç olabileceğini gösteriyor. Her şeyden bir haber yaşayan Eloi'ler zenginliği temsil ederken, yeraltında kötü bir hayata mahkum edilmiş olan Morlock'lar ise fakirliğin temsilcileridirler. Yazar, bize yılların insanlığa ne kadar acımasız davranabileceğini çok çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Son yolculuğunda hangi yıla gitti ve neler yaşadı tamamen bir muamma. Bu kısmı okuyucuya bırakılmış olan roman, eğer daha dikkatli davranmazsak bizlere geleceğin ne kadar kötü olabileceğini gösteriyor. Wells'in üslubu ilk başlardaki konuların daha çok Fizik ve Matematik ile ilgili olmasından dolayı bir tık ağır ancak üslup ilerleyen sayfalarda daha anlaşılır ve etkileyici. Yazar gitmiş olduğu yılın gündüzünden gecesine kadar her şeyi oldukça güzel bir şekilde tasvir ediyor. Yazıldığı yılın çok çok ötesinde olan bu roman, benim için korkunç gerçeklerin temsili oldu. Eğer geleceğin nasıl olabileceğini ve Wells'in 1800'lü yıllarda geleceği nasıl hayal ettiğini merak edenler varsa mutlaka okumalı."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/zamanda-kaza", "text": "Bilgin Adalı'nın yazdığı Zamanda Kaza, üç eserden oluşan Zaman Bisikleti adlı serinin üçüncü kitabı. Can Çocuk Yayınları tarafından basılan kitabın kapak tasarımı Mert Tugen'e ait. İlk kez 2009 yılında yayımlanan 102 sayfalık çocuk kitabı, 9 yaş ve üzeri okurlara hitap ediyor. Yazarın babasına ithaf ettiği eser, Bilgin Bey ile ailesinin yakın geçmişe yaptıkları zaman yolculuğuyla başlıyor. Uzun bir aranın ardından ilk kez zaman yolculuğuna çıkan aile üyeleri, kendilerini hiç ummadıkları bir maceranın ortasında buluyorlar. Oldukça heyecan verici bir kurguya sahip kitap, yazarın sade dili ve akıcı anlatımıyla bir çırpıda okunuyor. Ayrıca kitabın kısa kısa bölümlere ayrılması da okumayı kolaylaştırıyor. Pek çok betimlemenin yer aldığı kitapta hiç resim bulunmuyor. Ancak yazarın detaylı anlatımı sayesinde hikaye okurların zihninde kolayca canlanıyor. Bu da okurların hayal gücünün gelişmesine katkı sağlıyor. Zaman Bisikleti Özeti Yaptıkları son zaman yolculukları sırasında yaşadıkları büyük sorunlar nedeniyle tarihin akışını değiştirmekten korkarak zaman bisikletini kaldıran Bilgin Bey, torunlarını göremeden vefat eden babasını zaman bisikleti sayesinde kızlarıyla tanıştırabileceğini düşünüyor. Bu fikrini gerçeğe dönüştürmek için de zaman bisikletini yeniden ortaya çıkarıyor. Bilgin Bey'in niyeti, yakın geçmişe küçük bir yolculuk yapmak olsa da zaman yolculuğu süreci tam olarak planladığı gibi ilerlemiyor. Ufak tefek hazırlıklar yapıp yola çıkan aile, henüz vefat etmediği bir yılda Bilgin Bey'in babasının Antalya'daki evine gidiyor. Bu zaman yolculuğu sayesinde kızlar dedeleriyle, Elif Hanım da kayınpederiyle tanışıyor. Bilgin Bey ise yıllar önce kaybettiği babasıyla özlem giderme şansı buluyor. Uzun süredir zaman yolculuğu yapmayan kızlar, eve dönecekleri sırada hazır Antalya'ya gelmişken daha eski bir tarihte Karain'e gitmek istiyorlar. Böylece zaman yolcuları, geçmişe doğru yola koyuluyorlar. Yolculuk sırasında, hiç beklemedikleri bir anda bilgisayar kendi kendine kapanıyor ve buna bağlı olarak zaman bisikleti duruyor. Büyük bir sorunla karşı karşıyla kalan zaman yolcuları, kendilerini Çuka'nın başkan olduğu dönemde Karain'de buluyorlar. Bilgin Bey ve Yağmur, bilgisayarı yeniden çalıştırmak için epey uğraşıyorlar ancak bunun mümkün olmadığını anlayınca başlarının çaresine bakmaları gerektiğini düşünerek hazırlıklara başlıyorlar. Öncelikle geceyi geçirmek için korunaklı bir yere çadır kurup güvenlik önlemleri alıyorlar. Daha sonra ise iş bölümü yapıp belki de uzun yıllar sürecek olan yeni hayatlarına alışmaya çalışıyorlar. İlk gecenin ardından Bilgin Bey etrafı keşfetmek ve avlanmak için yola koyuluyor. Damla meyve topluyor, Yağmur ise bilgisayara ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Bu sırada Çuka'nın kabilesine yakalanmamak için çeşitli önlemler alan zaman yolcuları, kısa bir süre sonra onlar tarafından fark ediliyorlar. Böylece aralarında yeniden etkileşim başlıyor. Çuka'nın başkanlığındaki Karain halkı, Bilgin Bey ve ailesinin dost olduklarını düşünerek onlara çok iyi davranıyor. Karainliler Bilgin Bey ile ailesinin daha korunaklı bir barınak bulmalarına ve avlanmalarına yardım ederken Bilgin Bey ve ailesi de Çuka ile kabilesine oltayla balık tutmak, kille çanak çömlek yapmak ve yemek pişirmek için fırın kullanmak gibi pek çok şey öğretiyorlar. Karain'de yaşadıkları süre boyunca tüm aile fertleri çok farklı deneyimler kazanıyorlar. Kendi zamanlarındaki hayatlarından epey farklı olsa da Karain'de de keyifli bir yaşam sürüyorlar. Eski çağdaki hayatları genel olarak epey güzel geçse de bazen büyük tehlikeler de atlatıyorlar. Neyse ki Çuka ile kabilesi sayesinde çoğu sorunun üstesinden gelmeyi başarıyorlar. Hikayenin sonlarına doğru kış için büyük bir sığır avına çıktıklarında Bilgin Bey epey kötü bir şekilde yaralanıyor ve bir süre kendine gelemiyor. Ara sıra bilgisayarı yoklayan Yağmur, babasının rahatsızlığı sırasında da bilgisayarın yeniden çalışması için çabalamaya devam ediyor. Sonunda çok sinirlenip bilgisayara bir tekme atıyor ve bilgisayar çalışmaya başlıyor. Bilgisayar ve dolayısıyla zaman bisikleti yeniden çalışmaya başladığı için Bilgin Bey ve ailesi Çukalar'la vedalaşıp kendi zamanlarına dönüyorlar. Zaman yolculuğu sayesinde Bilgin Bey'in rahatsızlığı da ortadan kalkıyor ve zaman yolcuları kendi zamanlarındaki eski hayatlarına devam ediyorlar."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/zamanin-kisa-tarihi", "text": "İngiliz fizikçi ve yazar Stephen William Hawking zorlu yaşamına rağmen Nereden geldik? Evren neden bu biçimde? Gibi sorulardan yola çıkarak araştırdığı çalışmalarını toplayarak Zamanın Kısa Tarihi adlı kitabını oluşturmuştur. Kitabın bazı bölümlerini anlayabilmekte zorluk çekilse de birçok soruya cevap bularak evrene dair birçok konuya değinmiştir. Evrenin ya ezelden beri hiç değişmeyen bir durumda var olduğu ya da geçmişte sonlu bir zaman içerisinde hemen hemen bugün gözlemlediğimiz biçimiyle yaratılmış olduğu genel kabul görmüştür. Bunun nedeni, kısmen insanların ezeli ve ebedi doğrulara inanma eğiliminde olması, kısmen de kendiler yaşlanıp ölecek olsalar bile evrenin sonsuz ve değişmez kalacağı düşüncesinde buldukları rahatlama hissine bağlanmıştır. Evren daima var olmuş olsun ya da olmasın, zaman önceden beri daima vardır. Evrenin başlangıcından önce zaman kavramının bir anlamı yoktur. Bunu ilk olarak Aziz Augustinus vurgulamıştır. Ona sorulur : ''Tanrı evreni yaratmadan önce ne yapıyordu?'' Augustinus şu yanıtı vermez: ''Bu tip sorular soran insanlar için cehennemi hazırlıyordu.'' Bunun yerine zamanın Tanrı'nın yarattığı evreni bir mülkü olduğunu ve evrenin başlangıcından önce zamanında var olmadığını söyler. Bu sorunun gerçek cevabının metafiziğin ve din biliminin alanına girdiği ifade edilir. Günümüzde bilim insanlarının evreni iki temel kısmi kuramla açıkladığı anlatılır. Genel görelilik kuramı ve kuantum mekaniği. Her ikisinin de 20. yy.'ın ilk yarısının büyük entelektüel başarıları arasında yer aldığı belirlenmiştir. Ancak yine de yazar, bu iki kuramın birbirleri ile tutarsız olduğu, başka bir ifade ile her ikisinin birden doğru olmadığının bilindiğini söyler. Bugün fizikteki en hummalı faaliyetlerden biri ve bu kitabın da ana konusu, iki kuramı birleştiren yeni bir kuram, bir kuantum kütle çekim kuramı bulma yönündeki arayıştır. Çünkü evrenin gelişigüzel olmadığına ve ona belli yasaların hükmettiğine inanıyor, eninde sonunda kısmi kuramları birleştirerek evrendeki her şeyi açıklayacak tam birleşik bir kurama ulaşmak durumunda kalacakları anlamına geliyordur. Zamanın Kısa Tarihi kitabının Uzay ve Zaman bölümünde; Aristoteles ile Galileo ve Newton'ın fikirleri arasındaki farklılık, Aristoteles'in cisimlerin belli bir kuvvet veya itki tarafından hareket ettirilmedikçe eylemsizlik durumunda kalmayı tercih ettiklerine inanmasıydı. Bu bakışla dünyanın da hareketsiz olduğu düşüncesindeydi. Ancak Newton'ın yasalarından çıkan sonuç, özel bir eylemsizlik standardının var olmamasıydı. Mutlak eylemsizlik, mutlak zaman ve Aristo ile Newton arasındaki konulara bu bölümde yer verilmektedir. Aynı zamanda Nobel fizik ödülüne layık görülen ilk Amerikalı Albert Michelson'ın ve Edward Morley'in gerçekleştirdiği deneye de değinilir. Dünyanın hareket yönündeki ışık hızı ile dünyanın hareketine dik açılardaki ışık hızını karşılaştırırlar. Büyük bir şaşkınlıkla her ikisinin de aynı olduğu sonucuna ulaşırlar. Zamanın uzaydan tamamıyla ayrı ve bağımsız olmadığını, onunla birleşerek uzayzaman denilen bir nesneyi biçimlendirdiğini kabul eden Hawking çoğu açıklamasını şekillerle de anlatmıştır. Einstein'ın uzayzamanı kapsayan Genel Görelilik Kuramının, Büyük Patlama ile başlayıp kara deliklerle sonlandığını gösteren yine Stephen Hawking'dir. Büyük Patlama ile ilgili teorem sırasında Hawking kendi hayatına da değinmiştir. O dönem doktora tezini tamamlamak için konu arayışında olan bir araştırma görevlisi idi. İki yıl öncesinde kendisine ALS teşhisi konmuş ve sadece bir ya da iki yıl yaşayabileceği söylenmişti. Bu koşullar altında doktora derecesi peşinde koşmak ona anlamsız gelirken aslında öleceğini de kabul etmişti. Ancak iki yıl geçmesine rağmen durumu çokta kötüleşmemişti hatta Jane Wilde'la nişanlanmıştı. Sadece evlenebilmesi için bir işe ve bunun içinde doktora derecesine ihtiyacı vardı. Penrose'un Büyük Patlama ile ilgili teoremini okumuş ve kendi bulduklarını kanıtlamak için kullanmıştı. Sonucunda birlikte gerçekleştirdikleri çalışmanın devamına birçok itiraz gelse de çalışmaları genel kabul gördü. Hawking bugün sesini yitirmiş, koltuğuna yerleştirilmiş, yazıları sese dönüştürülebilen bilgisayarı sayesinde insanlarla iletişim kurabilse de bir fenomen haline gelen ve milyonlarca satan bu kitabı ile bilim dünyasında da rekor kırmıştır. Özellikle fizik sevenler için anlamlı hatta eğlenceli bir kitap olan Zamanın Kısa Tarihi'nde; evren betimlemeleri, uzay ve zaman, genişleyen evren, belirsizlik ilkesi, kara delikler, evrenin kökeni ve kaderi, zaman oku, solucan delikleri ve zaman yolculuğu, fiziğin birleştirilmesi gibi başlıklarla akıcı ve eğlenceli üslupta etkileyici konularla karşılaşmak mümkündür. Yazan: Pınar Çağlayan Zamanın Kısa Tarihi Konusu Stephen Hawking. Bilim dünyasının Einstein'dan sonraki dahisi olarak kabul edilen ve bilimsel alanda yaptığı keşifler dışında içinde bu keşifleri içinde bulunduğu hastalığa rağmen yapması ile herkesin büyük beğenisini kazanan bir bilim adamı. Stephen Hawking Zamanın Kısa Tarihi romanını ilk olarak 1988 yılında yayınlandı. Bilim dünyasında saygın biri olmasına rağmen tüm dünyada tanınmasını sağlayan da bu kitap oldu. Dönemin bilimsel bilgileri dahilinde uzay bilimi, evrenin oluşumu sayılan büyük patlama, zaman yolculuğu, kara delikler, kuantum fiziği gibi birçok bilimsel alanda yepyeni teoriler sunan Stephen Hawking bunların herkesin anlayabileceği bir dil ile de anlatması ile bir anda en çok okunan yazarlardan biri haline geldi. Fakat kitabı eşsiz yapan üzerinden zaman geçmesi oldu. Zamanla bilimsel çalışmalar ve yeni keşifler sonrası Stephen Hawking'in Zamanın Kısa Tarihi kitabında anlattıkları ile eşleşmesi onu bir anda Albert Einstein ile eş tutulmasına neden oldu."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/zar-adam", "text": "Zar Adam kitabında kitabın da yazarı olarak geçen Luke Rhinehart'ın hayatından bir kesit anlatılıyor. Luke Rhinehart, New York'da yaşayan ve işinde oldukça başarılı bir psikiyatrıdır. Güzel bir evliliği, iki çocuğu ve maddi sorunu olmayan bir hayata sahiptir. Bir anlamda hayatındaki her şey kusursuzdur fakat bu zamanda Luke Rhinehart'ın hayatında bir şeylerin eksik olduğu hissi yaratmaya başlar. Luke Rhinehart hastalarını tedavi ederken Sigmund Freud'un bulduğu kuram olan Psikanaliz'i kullanmaktadır ve bu zamanla ona ters gelme başlar. Psikanaliz'e göre insanlar id, ego ve süper ego'dan oluşmaktadırlar ve hayatlarına buna göre şekillendirmektedirler. Bunlardan bir tanesinde sorun olduğunda psikolojik sorunlar başlar ve psikologlarda bunları tespit edip çözüm üretmeye çalışırlar. İd dediğimiz tamamen içgüdülerimiz ve arzularımızdır. Bir anlamda öz bizi oluşturur. Burada herhangi bir mantık yoktur ve içgüdülerimizin istediklerini yapma eğilimi vardır. Sonuç önemli olmadan gerçekleşmesi durumunda rahatlama sağlar. Örnek olarak katiller sonucu düşünmeden öldürürler ve rahatlarlar. İkincisi olan ego ise mantığın işin içine girdiği kısımdır. İçgüdülerimizin ve arzularımızın farkında olduğumuz fakat onları tatmin etmek için ne yapmamız gerektiği ve sonucun ne olacağını analiz edip ona göre hareket etmemizi sağlayan kısımdır. Buna bir anlamda kendimizi tanıma dönemi de diyebiliriz. Son olan Süper ego ise içgüdülerimizi kendi analizimizin dışında toplumun getirdiği kurallara göre hareket etmemizdir. Luke Rhinehart mükemmel bir psikiyatrı olmasına rağmen Freud'un bu kuramına karşı farklı bir kuram bulma takıntısı içine girer. Ona göre insan hayatında olacaklar kaçınılmazdır ve bu yüzden zamanlama önemli değildir. Bir anlamda kaderciliğe inanır ve Freud'un kuramından çıkarak yeni bir kuram oluşturur. Bunun içinde zarları kullanmaya karar verir. Zarların her yüzüne kötüden iyiye olasılıkları yazar ve zarları atar. Koşulsuz çıkan sonucu yapmak zorundadır. Çünkü kendisi zar sonuçlarının kaderden gelen bir sonuç olduğunu şimdi yapmasa bile ilerde mutlaka aynı sonucu doğuracak bir şeyler yapacağını düşünür. Hem böylece karar verme için id, ego ve süper ego kişiliklerini kullanmasına gerek kalmadan ve tüm suçu kendi üzerinden almaktadır. Böylece Luke Rhinehart, Zar Adam olmaya karar verir ve bunu ilk olarak kendi hayatında kullanmaya başlar. Fakat bulduğu yeni kuramın haklılığını çıkartmak için fazla ileriye gider ve kendi üzerinde fazla kullanmanın yanında hastaları üzerinde de kullanmaya başlar. Sonuç olarak zarların getirdikleri Luke Rhinehart'ın hayatını tamamen alt üst eder. Evliliğini mahveder, tıbbi olmayan bir kuram kullandığı için işini kaybeder ve dahası anormal bir şekilde davrandığı içinde deli damgasını yer ve deli hastanesine kadar gider. Kendisi de bir zamanlar ki hastaları gibi olmuştur ve zar kuramı üzerine tedavi görmeye başlar. Zar Adam romanı gerçekten çok etkileyici bir hikayeye sahip. Kitapta yaşananlar ve zarların hayat yolunu belirleme kolaylığı okuru oldukça etkiliyor ve bu kuramı denemeye itiyor. Stres yok, sorumluluk yok ama ne çıkarsa yapma zorunluluğu olan ve işi kader oyununu bırakan bir yöntem. Eğer bunu denemeye kararlı iseniz hayatınızı tamamen değiştirmeye de hazır olmanız gerekiyor. Zar Adam Konusu"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/zavalli-cocuk", "text": "Tanzimat Edebiyatı'nın önemli isimlerinden olan Namık Kemal, günümüzde Vatan Şairi lakabıyla bilinmektedir. Zavallı Çocuk 1873 yılında Namık Kemal tarafından yazılan bir piyestir. İlk defa 18 Ocak 1974 tarihinde Gedikpaşa Tiyatrosu'nda sahnelenmiştir. Yazarın aşk ve evlilik ilişkilerine yoğunlaştığı Zavallı Çocuk, On dört yaşındaki Şefika ile on dokuz yaşındaki Ata'nın trajik aşk hikayesini anlatmaktadır. Zavallı Çocuk Namık Kemal'in diğer eserlerinden işlediği konu nedeniyle farklılık gösterir. Yazar yine de bu eserinde de toplumsal bir konuya değinmekten geri durmamış ve istenmeyen evlilikler hakkında güçlü bir mesaj vermeyi başarmıştır. Özet: Piyesin teması aşktır. Üç perdeden oluşmaktadır. Kitabın ana karakterleri Şefika ve Ata'dır. Şefika on dört yaşına basmış genç bir kızdır ve Ata'ya aşk duygusu beslemektedir. Ata'da on dokuz yaşında tıp okumakta olan genç bir delikanlıdır. O da Şefika'ya aşıktır. İki aşık birinci perde de aşklarını itiraf ederler ve karşılık alırlar. Bu karşılıklı aşk karşısında ikisi de birbirlerine aşk dolu sözler sarf etmektedirler. Bu sırada Şefika'nın babası Halil Bey onların bulunduğu odaya girer ve onların elindeki dergiden bir şeyler okumasını ister. Ata'da aşk ile ilgili bir makale okur. Ata'nın okudukları karşısında Şefika çok etkilenir. Halil Bey sizi daha fazla sıkmayayım diyerek odadan çıkar. Birinci perdenin sonunda birbirlerinden birer tutam saç alırlar ve Ata okula döner. Şefika'nın bu mutluluğu uzun süreli olmaz. Şefika'nın on dört yaşına basmasıyla artık evlilik yaşı da gelmiştir. İkinci perdede yatılı olarak tıp eğitimi alan Ata evde yokken Şefika'nın babası Halil Bey ve annesi Tahire Hanım Şefika'yı uzun süredir beğenen Paşa'yla evlendirmek istediklerini söylerler. Şefika bu durum karşısında çok üzülür. Babası Halil Bey, kızının bu halinin farkında olduğu için onun evlenmek istemediğini düşünür. Hoşgörülü bir adam olan Halil Bey, kızına bir sevdiği var mı? Diye sorar ama Şefika babasından utandığı için gerçekleri söyleyemez. Annesi ile baş başa kalınca Ata'yı sevdiğini itiraf eder ama Tahire Hanım, Şefika'ya sevgisinin heves olduğuna inandırmaya çalışır. Babasının borcu olduğunu söyleyerek Şefika'yı Paşa'yla evlenmeye ikna eder. Şefika bu durumdan Ata'nın haberdar olmasını istemez ve ondan saklar. Bir sonraki perde Şefika'nın kısa sürede ölçeğini düşünen hekimle açılır. Şefika vereme yakalanmıştır. Hekim, Şefika'nın yakın zamanda öleceğini iyileşme umudunun olmadığını söyler. Bu sırada Paşa'nın ailesine gönderdiği senet Şefika'nın hastalığı nedeniyle göz ardı edilir. Oyunun sonunda Ata okulunu bitirip eve döner ve Şefika'nın durumunu öğrenir. Onu hızlı bir şekilde muayene ettikten sonra reçete yazarak bir ilaç alınmasını bu ilacın iyi geleceğini söyler. Ancak Şefika'yla yalnız kaldığında bunun ilaç değil zehir olduğunu itiraf eder. Ata, Şefika'nın öleceğini anlamış ve onsuz yaşayamayacağı için intihar etmeye karar vermiştir. Ata zehri içer ve kısa süre içerisinde ölür. Şefika da onun ardından ölür. İkisinin de birbirinin ardından hayatını kaybetmesiyle oyun sona erer. Kitap hakkındaki yorumum: Namık Kemal Zavallı Çocuk 'ta toplumsal eleştiri yapmıştır. Bu toplumsal eleştiriyi Şefika'nın annesi Tahire Hanım üzerinden vermiştir. Tahire Hanım, aç gözlülüğü yüzünden kızını sevmediği bir adamla evlendirmeye çalışmış ve iki genç insanın hayatına sebep olmuştur. Okunulduğunda burada verilmek istenen mesajlar çok net bir şekilde anlaşılmaktadır. Oyun, akıcı ve yormayan diyaloglar içermektedir. Okumak için elinize aldığınızda bitirmeden bırakamıyorsunuz. Bilindik bir hikaye gibi düşünülse de verilmek istenen mesaj veriliyor ve insanın üzerinde etki bırakmayı başarıyor. Bir nefeslik ara deyip alıp okuyabilirsiniz."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/zelis-tutun-zamani", "text": "Necati Cumalı'nın Tütün Zamanı -1- Zeliş adlı eserinde; anlaşıldığı üzere tütün zamanında yeşeren, hızla büyüyen Zeliş ve Cemal'in aşkı anlatılmıştır. Bir zamanlar İzmir Urla da Türkler ve Rumlar birlikte yaşar, anlaşırlarmış. Kurtuluş Savaşı'nda Türkler ile Rumlar arasında kavga çıkmış, her yer ateşe verilmiştir. Ateşten kurtulan evlere Rumeli'den gelenler yerleştirilmiştir. O zamana kadar tütün kırmayı bilmeyenler gelenlerden öğrenmiştir. Yazları tarlaların orada çardakta yaşarlarmış. Zeliha çardaktan çıkınca keçiyi bağladığı yerde bulamaz. Biraz baktıktan sonra Topal Avni Bey'in yarıcılarının bahçesinde görür ve oraya koşar. Gittiğinde büyük oğlanın keçiyi dışarı sürüklediğini görür. Oğlan urganı gereksiz güç gösterisiyle koparır ve çürük olduğunu söyler. Oğlanın babası kıza kimlerden olduğunu sorduğunda; Kavalalı Recep'in kızı olduğunu söyler. Oğlan ipi kıza uzatırken beklenmedik bir durum olur ve keçi kaçmaya kalkışır. İkisini de tutmak isterken Cemal kızın elini tutmuş bulur kendini. Kız utanıp elini çeker ve çardaklarına döner. Zeliş ve Cemal'in aşkı burada başlamıştır. Zeliş ve cemal o günden sonra hep birbirlerini düşünürler. Öte yandan aşıkları zora düşürecek, aralarına girmeye çalışacak olay da baş gösterir. Bekir Zeliş'in babasının yanına ikramlarla gelir ve kızını sözünü alır. Zeliş'i tütünler kalkınca vereceğini söyler. Recep Ağa'nın dört kızı olmuş bir erkek evladı olmamıştır. Recep Ağa'nın erkek çocuğu olmasa da Zeliş tütün kırmada erkeklere taş çıkartır. Bir gün Cemal kuyuya su çekmeye gider. Çok geçmeden Zeliş'i görür, konuşmaya başlarlar. Konuşmaları ayak sesiyle bölünür. Gelen; gözlemecinin oğlu Yaşar'dır. Zeliş onu görünce Cemal'e hep peşinde olduğunu der ve gider. Yaşar'ın yüzünden sinirleri gerilen Cemal'in canı daha da sıkılır. Kuyuda konuşmanın üstünden bir hafta geçer. Aşıklar birbirini görmek için zaman kollasa da bir türlü görüşemezler. Temmuz ayında artan sıcaklarla tütünlerin çabuk kırılması gerekir. Ali Onbaşı zora düşen Recep Ağa'ya yardım eder; iki kızı ve küçük oğlunu yardıma yollar. Tütünler kısa sürede kırılır ve dizilir. Ali Onbaşının çocukları akşam herkesi çağırıp ateş yakalım der. O akşam herkes ateş etrafında toplanır; dans eder, şarkılar söyler. Bir ara Cemal ortadan kaybolur. Zeliş de Cemal'in peşinden gider. Bir süre sonra Cemal ve Zeliş'in yokluğu fark edilir ve tedirginlik yaratır. Her ne kadar Zeliş ve Cemal farklı yönlerden çıksa da herkes kuşkuya düşer. Gece Zeliş'in Annesi Recep Ağa'ya kızının başını bir an önce bağlamasını söyler. Gözlemecinin oğlu Yaşar Zeliş'in kendisine yar olmayacağını anlayınca intikam için ortalığı karıştırır. Herkese Cemal'in Zeliş'i kaçıracağını, Bekir'e ise Zeliş'in gönlünün Cemal'de olduğunu söyler. Bekir bunu duyunca Recep Ağa ile konuşur; Recep Ağa kızını tütün bitince kaçırmasını, kendisinin rızası olduğunu söyler. Bunlar olurken Zeliş Cemal'den kendisine mektup yazmasını ister. Çünkü annesi babası dikkat ediyordur. Cemal ve Zeliş birbirlerine diyeceklerini mektuba yazarlar. Bekir ise kendi içinde savaş vermektedir: Bir tarafı Zeliş'i bırakmasını söylerken, diğer tarafı Zeliş'le evlenince her yıl doğuracağı çocuğu, onlarla birlikte tütün kırmayı böylece çok parası olacağını düşünür ve Zeliş'i almaya karar verir. Bekir'in aşktan anlayışı bu düşünceden ibaret... Bekir Recep Ağa'nın sözünden sonra soluğu Kör Fehmi'nin yanında alır ve yardım ister. Yaşının önemli olduğunu ve öğrenmesini ister. Bekir yaşını Recep Ağa'dan öğrenir ve planı yaparlar. Kör Fehmi ve Bekir'in fısır fısır konuştuğunu gören Ali Onbaşı oğlunu uyarır. Durumu anlayan Cemal mektupla Zeliş'i uyarır. Günler geçer... Bir gün Zeliş'in Annesi mektupları görür ve kızına büyü yapıldığını düşünür. Hocaya okutur kızını. Yeni mektuplar görmeyen anne kızı iyileşti sanar. Fakat Zeliş mektupların yerinin değişmesinden anlar ve dikkat eder. Kör Fehmi ve Bekir Zeliş'in çardaktan çıkmadığını görünce gönlünü yapmaya çalışır ama o da boşa gidince ilk plana geri dönerler. Ekim ortalarına gelince yağmurlar başlar. Tütünler kırılmıştır. Recep Ağa zeytinler beklemek istese de o geceki yağmurdan sonra dönmeye karar verir. Bunu duyan Bekir ve Kör Fehmi pusuya yatar ve geçmelerini beklerler. Önden babasıyla giden küçük kız Rabiye onları görünce durumu anlar ve ablasına haber verir. Zeliş soluğu Cemal'in yanında alır ve kaçarlar. Cemal ve Zeliş'in kaçmaları dalga dalga Bekir'in olduğu yere kadar yayılır. Peşlerine düşseler de bulamazlar. Ertesi gün Cemal ve babasından şikayetçi olurlar. Aradan geçen on beş gün sonunda Nuri Bey'in çalıştırdığı işçiler arasında bulunurlar. Savcıya getirilen aşıklar ifade verirler. Zeliş babasının onu zorla verdiğini, Bekir ile evlenmemek için kaçtığını yoksa onların kaçıracağını tek tek anlatır. Jandarma Cemal'i tutuklar ve Zeliş'i babasına vermek istese de Zeliş oradan ayrılmaz. Zeliş ve Cemal'in aşkına orada şahit olanlar Bekir'in ve Zeliş'in babasının fikrini değiştirirler. Ali Onbaşı Bekir'e borçlarını öder. Hesap kapanır. Zeliş ve Cemal yeni hayatlarına kucak açarlar... Necati Cumalı'nın bu eserinde aşk güzel bir şekilde işlenmiştir. Bu konuları sevenler için birebir bir kitaptır. Zorluklara göğüs germeyi, onları sevgiyle aşmayı, her şeye rağmen birbirini sevmekten vazgeçmemek gerektiğini bize ustalıkla anlatmıştır. Bazı yerleri bana sıkıcı gelse de okunmasını tavsiye ederim."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/zeytindagi", "text": "Özellikle Atatürk üzerine çalışmalarıyla tanınmış gazeteci yazar Falih Rıfkı Atay; Birinci Dünya Savaşı'na yedek subay olarak katılmıştır. Bir süre 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa'nın emir subayı olarak Zeytindağı'nda görev almıştır. Bu kitabı ile İttihat ve Terakki dönemine uzunca değinen yazar, Meşrutiyetin kendisini anlatmak üzere yaşadığı olay ve anılarını aktarır. Zeytindağı'nın tepesinde, Lut Denizine ve Gerek Dağları'na bakıyordu. Daha ötede, Kızıl Deniz'in bütün sol kıyısı, Hicaz ve Yemen vardı. Başını çevirdiğinde Kamame'nin kubbesi gözüne çarptı. Burası Filistin'di. Daha aşağıda Lübnan, Suriye bir tarafta Süveyş Kanalı diğer yanda Basra Körfezi'ne kadar çöller, şehirler ve hepsinin üstünde bizim bayrağımız... İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar bir türlü sadrazamlığı kendine layık görmemişti. Yazar o dönemler Tanin Gazetesi'nde yazıyordu. Bir müddet Talat Bey'in hususi kalem katibi idi. Cemal Bey de İstanbul muhafızı idi. Her cumartesi Tanin'de İstanbul Mektupları yazardı. Cemal Bey ile de bu sırada tanıştı. Edirne'yi yeni aldığımızda Enver Paşa henüz binbaşı iken yazar, kendisini tanımıştı. Onu diktatör olarak tanımlıyordu. Türkiye'yi kurtarmak için sadece Alman zaferi yetmeyecek aynı zamanda Enver Paşa'dan da kurtulmak gerekecekti. Ama bunun için umut yoktu... Bütün edebiyatı, Tanin gazetesinin cumartesi sayılarında garpçılık davasını gütmekle geçiyordu. İş sonraları, arkadaşları ile şiir ve edebiyat konuşulurdu. Yine de yürekleri Edirne'yi geri almanın, Bulgaristan'ı yenmenin sevinci ile atıyordu. Fakat o sıralar Büyük Harp çıkmıştı. İstanbul için üç şey vardı: Rus düşmanlığı, Alman gücü, İngiliz yenilmezliği... Zeytindağı'nda 4. Ordu Karargahı'nın zabitleri ile Cemal Paşa'nın adamları diye iki sınıf oluşturulmuştu. Yazarın en korktuğu şey bu damga idi ve kendisine vurulan damga da; Cemal Paşa'nın adamı, olmuştu. Osmanlı saltanatı son bürokrat iken, bürokrasi bile tam Arap ya da yarı Arap'tı. Türkleşmiş hiçbir Arap göremezken, Araplaşmamış Türk'e az rast geliniyordu. Osmanlı İmparatorluğu, buralarda ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi! O zamanlar Suriye'de esaslı bir tedhiş politikasına neden gerek duyduğunu, Tiflis sokaklarında öldürülen Cemal Paşa bir sır olarak toprağa götürmüştü. Bolşevikler hesabına on binlercesine kendi eli ile hayat vermiş olduğu Ermeniler tarafından öldürülmüştü. Enver Paşa, Cemal Paşa, birkaç kurmay ve iki karargahın subayları, uzun külahlı Mevleviler ve Ermeni garson, Medine'ye gitmişlerdi. Medine'de Peygamber kabri ile tüccarlık eden ahlaksız simsarlar doluydu. Uzaklardan gelen saf halka, harap köylerinin taşını, toprağını, kuyu suyunu bile satarlardı. Dini mallaştırıp maddeleştiren bir Asya pazarı idi burası! Kudüs ise dini oyunlaştırmış bir garp tiyatrosu. Burada da oteller yarı kilise, uşaklar yarı papaz, hizmetçiler yarı hemşireydi. Kamame Kilisesi'nin en büyük günü, İsa'nın ruhunun göğe çıktığı ateş günü idi... Ne Kudüs'te ne Filistin'de aslında Hıristiyanlık diye bir mesele yoktu. Onların yerli meselesi; Yahudi-Arap meselesi idi: Bir avuç Yahudi, altı yüz bin Arap! Eski Filistin Arap köyü idi; harap yapılar, hastalıklı insanlar... Yahudi Filistini'nde ise; kasabalar, portakal kokuları, Frenk incirleri vardı... Suriye'yi Osmanlılaştırmak fikrinde olan Cemal Paşa, Beyrut'ta ki Amerikan ve eski Fransız Koleji'ne benzer modern Türk Okulları açmak istiyordu. Bunun için de Halide Edip Hanım'dan destek almıştı. Bunun yanında, Rumelihisarı'nı tamir ettirerek deniz müzesi, yabancı uzman yardımcılarla da örnek çiftlikler de yapmıştır... Osmanlı entrikalarının kol gezdiği dönemlerde önce Cemal ve Talat Paşaların arası açılmıştı. Yalnız yazarın keşke dediği tek bir şey vardı: ''Enver yerine Cemal Harbiye Nazırı olsaydı, Birinci Dünya Harbi'ne girmezdik ve batmazdık!'' Arabistan ve Irak çöllerinde yarı bağımsız şeyhlikler ve emirlikler vardı. Bunlara denizden İngiliz altını, karadan Osmanlı altını giderdi. Hail denen kasaba, beş altı bin kişi kadardı. Halk üç sınıftı: Asiller, melezler ve köleler! Asille dışarı kız vermez ve almazdı. Melezler, ak kadınlarla kölelerden çıkardı. Köleler ise alınıp satılan zencilerdi. Hükümet, kadı dedikleri şeyhten ibaretti ve nikah, miras, hırsızlık gibi vakalar ona verilecek rüşvetle hallolunurdu. Enver Paşa'ya Alman dostu, Cemal Paşa'ya Fransız dostu denirdi. Çünkü Enver Paşa, Berlin de ateşemiliter ve Almancası kuvvetliydi. Cemal Paşa'nın ise, Almancası yok ama idare edecek bir Fransızcası vardı ve Fransa da parlak bir seyahat yapmıştı. Yazarımız; Avusturya İmparatoru tarafından harp madalyası, bu madalyanın öneminden dolayı da memlekette kılıçlı liyakat madalyası kazanmıştı... Suriye ve Filistin'e Almanlar çok önem veriyordu. Bu cephelerde Cemal Paşa bulunmuştu. Diğer taraftan hiç kimsenin durduramadığı İngiliz selini bir Türk, öz kumandan Mustafa Kemal tutmuştu. Kudüs İngilizlerin elindeydi. Oradaki son Türklerin nasıl kahramanca vuruştukları gelip giden telgraflarda anlatılıyordu. Kudüs düşmüştü. Artık düşünülen sadece Anadolu ve İstanbul'du. İmparatorluğa veda ediyorduk. Şam'dan ayrılıp İstanbul'a döndüklerinde Cemal Paşa istifa edecekti ve ordu kumandanı olmayacaktı. Sakarya'ya yaklaştıklarında, bir millet olarak kalmak ve başarılı olmak gerekliydi. Hazinede para kalmamış, bulma ihtimali de yok olmuştu. Ancak ilim, ihtisas ve tecrübe sahibi tek insan vardı: Mustafa Kemal! Sakarya, Dumlupınar, İzmir, Lozan... Hepsi sayesinde ödenmişti. Mustafa Kemal, Büyük Harbe girmek aleyhinde idi: Kafa ve sanat adamı olduğu için! Kurtuluş Harbini asla bırakmak fikrinde değildi: Vatan adamı olduğu için! İşte yazarın bütün kitabın özü dediği buydu: ''İlim ve vatan adamı olunuz. Hiç biri yalnız başına ne sizi, ne de milletini kurtarabilir.'' Yazan: Pınar Çağlayan Zeytindağı Konusu Osmanlı İmparatorluğunun çöküşüne dair birçok eser kaleme alınmıştır fakat Falih Rıfkı Atay tarafından kaleme alınan Zeytindağı kitabı kadar savaşın içinden detaylı bilgi verenini bulmam mümkün değildir. Aynı zamanda Cemal Paşa'nın emir subayı olan Falih Rıfkı Mehmetçiğin içinde bulunduğu Yemen'deki, Gazze'deki ve Arap Çölleri'indeki savaşlarda yaşadıklarını, Mehmetçiğin acı veren hikayelerini güzel bir Türkçe ile okurlarına sunuyor."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/zikkimin-koku", "text": "Dikkat! Bu kitaba başlamadan önce çerezlerinizi ve içeceklerinizi hazırlamayı unutmayın. Çünkü film tadında bir kitapla karşı karşıyasınız. Bazen güldüren bazen ağlatan otobiyografik bu eserin konusuysa şu şekilde: Tüm ailenin tek odalı, az eşyalı bir evde yaşadığı yoksul ama mutlu bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi Muzo. Abisi Sefa, ondan bir yaş büyüktü. Muzo daha ilkokula giderken çalışmaya başladı. Açık hava sinemasında gazoz satıyordu. Bu işin kötü yanı Adana'nın kavurucu sıcağında sandalyeleri toplayıp etrafı temizledikten sonra tekrar yerleştirmekti ama yerde bulduğu birkaç kuruş onu mutlu etmeye yetiyordu. Daha sonraları darı ve şeker de sattı Muzo. Tüm gün sokaklarda geziyor ve para kazanmaya çalışıyordu. Şeker satmak için dolaştığı bir gün bir kız onu yanına çağırdı. Eline bir mektup ve para tutuşturdu. Muzo başta götürmekle götürmemek arasında kaldı ama para çok büyüktü, onu dövseler umrunda olmayacağına karar verdi. Kızın tarif ettiği dükkana gitti ve oğlana mektubu verdi. Bu yeni işinin başlangıcıydı. Çok para kazanıyordu ve iş yorucu değildi. Bir gün kız ve oğlan ortadan kayboldu. Öğrendi ki kaçmışlardı. Kendisi de mektupları taşıyarak buna yardımcı olmuştu. Bu işten daha fazla para kazanamayacağını öğrenince üzüldü ama başka bir iş bulabilirdi. Muzo ve Sefa yeterince büyüyünce aile, taşınmaya karar verdi. Annelerinin ölen kocasından kalan arsaya bir ev yapacaklardı. Muzo ve annesi buna çok üzüldü. Mahallelerini seviyorlardı ama Seyhan Nehri taşınca evleri yıkılmıştı. Bu yüzden o arsaya taşınmaları gerekiyordu. Sefa'nın notları kötü olduğu için okuldan alınmış ve terzinin yanına çırak verilmişti. Bu yüzden evi üçünün yapması gerekiyordu. Büyük bir uğraşla zor olsa da tamamlamayı başardılar. Artık kendi evleri vardı, kimseye boyun eğmelerine gerek yoktu. Yeni mahalledeki insanlar sokak satıcılığı yaparak geçimlerini sağlıyordu. Babası da onlara katıldı ve Muzo'yla tüm gün sokaklarda satış yapmaya başladı. Bir gün pencerenin kenarında oturmuş kitap okurken onu gördü. O da pencerenin kenarında oturmuş ve işleme yapıyordu. Günlerce pencere ardından bakıştılar. Sonra konuşmaya başladılar. Ardından da aşklarını itiraf ettiler. Raziye hemen evlenmek istiyordu ama Muzo önce okulunu bitirmesi gerektiğini söylüyordu. Yaz gelince Raziye pamuk toplamaya gitti. Öncesinde Muzo'ya evlenmek istediğini söyledi ama Muzo yine beklemesi gerektiğini söyledi. İki ay ayrı kalacaktı aşıklar. Bu, Muzo'ya çok zor geldi ve Raziye'nin peşinden o da pamuk toplamak için yola çıktı. Adana'nın sıcağına aldırmadan yollara düştü. Zor olsa da sonunda Raziye'sine kavuşmayı başardı. Bir buçuk ay boyunca birlikte pamuk topladılar. Raziye'nin babası Muzo'yu kabullenmiş ve yanlarında kalmasına izin vermişti. Tekrar şehre döndüklerinde Raziye evlenme konusunu açtı. Babası bir an önce evlenmelerini istiyordu. Yoksa başka birine verecekti kızını. Muzo yine aynı cevabı verdi. Bunun üzerine Raziye'nin üvey annesi ona bir koca buldu. Raziye, Muzo'dan kendisini kaçırmasını istedi. Ne yazık ki isteği karşılığı bulamadı. Ona kalan da çaresizce kaderini kabullenip evlenmek oldu. Muzo'nun ailesinin durumu gittikçe kötüleşiyordu. Babası hastalanmıştı ve çalışamıyordu. Abisinin kazancı da azıcıktı, kimseye yetmiyordu. Muzo mecburen okulu bıraktı ve bulaşıkçı olarak işe girdi. Hem Raziye'yi kaybetmiş hem de okulu bırakmıştı. Üstelik işini de sevmiyordu. Çalıştığı bir gün Raziye onu ziyarete geldi. O günden sonra buluşmaya başladılar ama çok uzun sürmedi. Raziye'nin kocası olanları öğrendi ve Mardin'e taşındılar. Muzo, yine kaybetmişti Raziye'sini. İşinden ayrıldı ve bir kamyonda muavin olarak çalışmaya başladı. Bu işte de uzun süre tutunamadı. Patronu Sefer, kamyonun parasını ödeyemeyince elinden aldılar. Muzo, yine işsiz kalmıştı. Muzo, sonunda Raziye'siz yaşamayacağını anladığında onun nerede olduğunu araştırmaya koyuldu. İstanbul'da olduğunu öğrenince ailesiyle vedalaştı. Bir daha Adana'ya gelip gelmeyeceğini bilmiyordu. Son kez şehrine baktı ve abisinin \"Gel ha kardeş, geri gel!\" sözleri kulaklarında yankılanırken yola koyuldu."} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/zor-zamanlar", "text": "45 yaşındaki Thomas Gradgrind sahip olduğu eğitim kurumundaki öğrencilerini Endüstri Devriminin yapı taşlarından olan utilitarianism öğretisine göre yetiştirdiği için kendisiyle gurur duymaktadır. Gradgrind'e göre yaşam için gerekli olan tek şey somut gerçeklerdir. Bu gerçekler arasında özgür, yaratıcı hayal gücüne, bireyselliğe kesinlikle yer yoktur. Beş çocuğunun eğitimini de bu ilke doğrultusunda veren Thomas, bir gün okulundan eve dönerken çocukları Louisa ve Tom'u kasabadaki sirki izlemeye çalışırken görünce gözlerine inanamaz. Ona göre yapılan bu eylemin hiçbir mantıklı yanı yoktur ve aile şerefi beş paralık olmuştur. Çocuklarının bu davranışa yönelmesinin nedeni olarak okulundaki Cesilia Jupe'un sirkte çalışan babasını görerek adamla, kızını okuldan alması hakkında konuşmak için arkadaşı Josiah Bounderby ile Coketown'a gider. Bay Jupe yaşlanmaya bağlı olarak hareketlerinde yavaşlama olduğundan gösterilerde teklemekte, bu durumdan dolayı da büyük utanç duymaktadır. Kızına bu utancı daha fazla yaşatmamak için de o gün hiç kimseye haber vermeden kasabadan ayrılmıştır. Gradgrind sirkle olan tüm bağlantısını koparmak şartıyla tek başına kalan Sissy'i evine alır ve eğitimini bizzat üstlenir. Yıllar geçmiş, Sissy, Gradgrindlerin eğitiminden geçse de istenildiği gibi mekanikleşmemiştir ve babasının geri döneceği umuduyla yaşamaktadır. Louisa'yla olan arkadaşlığı kızın Bounderby'le evlenmeyi kabul ettiği günden itibaren bozulur. Bounderby'nin yanında çalışan Tom için oldukça önemli olan bu evlilik, Gradgrind'in parlamenter arkadaşının kardeşi olan James Harthouse'nin şehre gelmesiyle tamamen bozulur. James'den oldukça etkilenen Louisa, taşıdığı duygusal yükten kurtulmak için babasına sığınarak tüm hislerini ona açıklar. Harthouse da Sissy'nin ricası üzerine kenti terk eder. Evinin işlerini yapmakla sorumlu Bayan Sparsit'ten gerçeği öğrenen Bounderby, verdiği mühlet tamamlandığı halde dönmeyen Louisa'yı boşayarak bekar hayatına geri döner. Bounderby'nin fabrikasında dokumacı olarak çalışan Stephen Blackpool, Cooktown'a gelen sendika temsilcilerinin savundukları görüşe sıcak bakmadığı için arkadaşları tarafından dışlanmıştır. Bu tavra rağmen arkadaşlarını Bay Bounderby'a ispiyonlamayınca da işinden kovulur. O da şansını başka şehirde aramaya karar verir. Zaten bir alkolik olan, gittiğinde uzun süre gelmeyen karısından boşanamamakta, onunla aynı fabrikada çalışan sevdiği kadın Rachel'le de evlenememektedir. Stephen'in Bounderby'la konuşmasına şahit olan ve kararını duyan Tom, Stephen'a yardım sözü vererek patronunun bankasının civarında onu beklemesini söyler. Günlerce banka civarında dolaşan Stephen, Tom'a bir türlü rastlayamayınca umudunu keserek kararını uygulayıp başka bir kente iş aramaya gider. Birkaç gün sonra Cooktown, Bounderby'nin bankasının soyulduğu haberiyle çalkalanır. Tüm şehir Blackpool'u suçlamaktadır. Bu suçlamaya katılmayan tek kişi ise Rachel'dir. Stephen'in haksız yere yediği hırsız damgasını düzeltmek için ona mektup yazar ve bu yanlış anlamayı düzeltmek için geri dönmesini söyler. Bounderby'a ve Gradgrind ailesine de Stephen'in Tom'la olan konuşmasından bahseder. Louisa ve onun eve dönüşünden itibaren araları tekrar düzelen Sissy, Rachel'le birlikte Blackpool'un dönüşünü dört gözle beklemeye koyulurlar. Güzel bir sonbahar günü Rachel ve Sissy çıktıkları bir kır gezisinde eski bir kömür ocağının açtığı devasa çukurun hemen dibinde Blackpool'un şapkasını bulurlar. Blackpool mektubu alır almaz altmış mil uzaklıktaki çalışma kampından yaya olarak yola çıkmış, Bay Bounderby'in evine giderken ayağı kayıp çukura düşmüştü. Çukurdan çıkarılmasından birkaç dakika sonra gerçeği onlara Tom'un anlatacağını söyleyerek bu dünyadan ayrılır. Kumar borçlarından dolayı bankayı soyanın Tom olduğu anlaşılınca aile, Tom'u ülke dışına çıkarmaya karar verir. Sissy'nin sirkten tanıdıklarının yardımıyla Tom, Amerika'ya kaçar ve orada ölür. Beş yıl sonra da Bounderby, Coketown sokaklarında ölü bulunur. Sissy babasının öldüğünü asla öğrenemez, evlenerek mutlu çocuklara sahip olur. Rachel de ömrünün sonuna kadar Stephen'in karısını koruyup kollar. Charles Dickens, Victoria Dönemi İngiltere'sini ve Endüstri Devriminin insan ve toplum üzerindeki etkilerini en iyi yansıtan yazarlardandır. 1838 yılında gittiği Manchester'deki pamuk fabrikası işçilerinin durumuna şahit olduktan sonra kaleme aldığı Zor Zamanlar eserinde Dickens, Endüstri Devrimi kuramının temelini oluşturan Ekonomi Bilimi ve Utilitarianism öğelerini olay örgüsünden tasvirlere ve karakter isimlerine kadar ince ince işlemiştir. 19. yüzyılda büyük önem kazanan istatistik biliminin kısıtlayıcı bakış açısı, matematiksel kesinliğin getirdiği sorgulama, düşünme, hissetme duygularının yok sayılması Dickens'in hicvettiği önemli noktalardır. kitabı dorlion yayınlarından aldım çok pişman oldum. kötü çeviri ve editöryel hatalarla dolu. kitaba olan saygımdan bitirdim yine de. tabi öncesi de var. orijinali ingilizce olan kitabı ingilizce okuyayım istedim ve ingilizce sipariş ettim. ancak 1840'larda yazılmış bu kitabın ingilizcesini anlamakta çok zorluk çektim ve yarısında bıraktım. ingilizcesi oldukça ağır bir kitap. charles dickens'ın dili de hem espiritüel hem de dönem ingilizcesini yansıttığından bence dile iyi hakim olmak gerekir. gelelim kitaba. ben, ingiliz edebiyatını her zaman çok sevmişimdir. o yüzden bu kitap da çok hoşuma gitti. charles dickens gerçekten üslubuyla gönülleri fetheden bir yazar. klask ingiliz yazarlarına hem benziyor hem de çok özgün. kitap sürükleyici değil ama şaşırtıcı diyebilirim. ve insanı yine de içine çekiyor. ben beğendim. diğer yandan adamların 19. yüzyılda eriştikleri seviyeye 21. yüzyılda bizim henüz ulaşamamış olmamız incitici geldi. bunun nedeni bu kitap fazla bilimsel olmayı, her şeyi matematikle açıklamayı ve insan duygularını hiçe saymayı yerden yere vuran bir kitap. gelin görün ki biz o bilimsel anlayışa ulaşamadık ki eleştirelim. 17-04-2019 22:01 kaliteli uzun özet arıyordum sayenizde buldum teşekkür ederim 06-05-2019 19:10 konusu güzel ama iki şehrin hikayesi ve oliver twist gibi akıcı ilerlemiyor yine de okumaya değer kaliteli bir kitap"} {"url": "https://kitap.yazarokur.com/zoraki-diplomat", "text": "Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Zoraki Diplomat adlı eseri, yazarın kırk beş yaşından sonra -Atatürk'ün emri üzerine- girmek durumunda kaldığı bürokratik yaşantısına dair anılarının olduğu kitabıdır. Eserde Yakup Kadri'nin bürokrasiye nasıl girdiği, bürokrasiye girerken yaşadığı bazı sıkıntılar ve elçi olarak görev yaptığı yerler hakkında ilk ağızdan son derece önemli bilgiler bulunmaktadır. Kitapta sırasıyla; Diplomatlık Mesleğine Nasıl Girdim?, Elçiye Zeval Olmaz Derler Ama, Tiran - Arnavutluk (1934-1935), Prag Çekoslovakya (1935 1939), La Haye Hollanda (1939 1940), Berlin Yoluyla Türkiye'ye, Bern İsviçre (1942 -1949), Tahran İran (1949 1951) ve Hafliye başlıklı yazılar yer almaktadır. Bu yazılardan ilk ikisi konu olarak daha geniş bir kapsama sahip iken diğerleri arada istisnalar olmakla birlikte- daha çok elçi olarak gidilen yere dair anılarla sınırlandırılmıştır. Bu yazılardan bir kısmını şu şekilde özetlemek mümkündür: Diplomatik Mesleğine Nasıl Girdim? adlı yazı, adından anlaşılacağı üzere, Yakup Kadri'nin bürokratlık serüvenine nasıl başladığı ile ilgilidir. Bilindiği üzere Cumhuriyet kurulduktan sonra hem yeni yönetim sistemi olan Cumhuriyet'i hem de Atatürk ilke ve inkılaplarını daha sağlam temellere oturtmak üzere çeşitli yayın organları faaliyete geçmiştir. İşte bunlardan bir tanesi de Yakup Kadri tarafından kurulmuş olan Kadro isimli mecmuadır. Yakup Kadri bu mecmuada çıkan yazılarla Atatürk ilkelerini ve cumhuriyetin kuruluş felsefesini halka benimsetmeye ve özümsetmeye çalışmaktadır. Ancak bazı yazılar tepki ile karşılanır. 1932 yılında mecmuada tepki çeken bir yazı çıkar. Bunun üzerine Yakup Kadri karşıtları bir yazı yazmak ve yazarın ardından kuyu kazmak isterler. Ancak Atatürk buna engel olur. 1933 1934 yıllarında da benzer bir hadise olunca Çankaya köşkünde konu yankılanır. Atatürk'ün son derece sevdiği kişilerden biri olan Yakup Kadri konuyu tekrar çözeceğini düşünür ama bu sefer nafile. Sırf karakterine ve mecmuasına gölge düşmesin diye Atatürk, Yakup Kadri'nin Tiran'a elçi olarak gönderilmesini emretmiştir. Daha önce kısa süreli bir öğretmenlik macerası dışında devlet görevinde bulunmamış Yakup Kadri için bu durumu kabullenmek çok zor olsa da arkadaşları onu Atatürk'e karşı gelmemesi konusunda uyardıkları için görevi kabul etmek durumunda kalır. Böylece yaklaşık 20 yıl sürecek olan bürokratik yaşantısının fitili ateşlenmiş olur. Elçiye Zeval Olmaz Derler Ama başlıklı yazıda ise elçilerin muzdarip oldukları bazı konuları Yakup Kadri'nin gözünden okuyucuya aktarılır. Bu konulardan ilki o yıllarda elçilik binalarının bulunduğu kötü koşullar idi. Bugün son derece lüks olan elçilik binaları, o dönemde çok köhne olabiliyordu. İkinci bir mesele ise elçilik binasının masrafları idi. Ülkeler arası ilişkileri düzeltme görevi olan elçilerin mesaisinin önemli bir kısmı elçilik binasının masraflarını hesaplamakla geçiyordu. Bu durum da Yakup Kadri için oldukça rahatsız edicidir. Diğer bir husus ise elçilerin sürekli olarak takınmak zorunda oldukları nezaket maskesidir. Yakup Kadri bu konudaki bir örneği şu şekilde açıklar: Bir gün Çin elçisi tarafından yemeğe davet edilir. Yemekte siyah bir çorba vardır. Tam içeceği sırada Çin elçisinin karısı çorbanın böcek kurularından yapıldığını söyler. Bu durum karşısında neredeyse kaşığı elinden düşen yazar son anda kendisini toparlar. Yazar bu yazısında bürokratların ülkeler arası olaylara dair haberleri çok geç almasını da eleştirir. Hatta çoğu zaman sıradan insanlardan bile sonra olayların elçilere duyurulmasını yadırgar. Bir gün kişiye özel ve mahremiyeti yüksek dereceli bir zarf alan yazar, heyecanla elçilikteki odasının kapısını kilitleyip zarfı okumak ister. Kapıyı kilitledikten sonra zarfı açan yazar o sırada açık olan radyoyu kapatmak ister. Bir de ne görsün! Radyoda yapılan anons, kendisine gizli belge diye gelen bilginin aynısı. Yazar tebessüm eder ve bürokratlar ile ilgili bir bilgisinin daha yanlış çıkmasına şahitlik eder. Yazar, bu bölümde özetle, elçilerin dışarıdan oldukça yetkili gözüktüklerini ama aslında sıradan ve mevcut iktidarların görüş ve bilgilerine harfiyen bağlı kalmak zorunda olan memurlar olduklarını ifade eder. Kitabın diğer bölümleri de yazarın elçi olarak gittiği yerlere dair oldukça ilgi çekici izlenimlerini içeren yazılardan oluşur. Türk edebiyatının en güçlü isimlerinden biri olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun kaleminden dökülen anı türündeki yazılardan oluşan ve işlenmeye muhtaç oldukça değerli tarih bilgilerinin yer aldığı Zoraki Diplomat, okuyucuya 20. yüzyılın ilk yarısını tüm çıplaklığıyla gösteren eşsiz bir eser."}