{"url": "https://rihtimdergi.com/110901-france/", "text": "11 Eylül tarihinde yaşanan ikiz kule felaketine ve o tarihte dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanmış diğer felaketlere atfen yapılmış, 11 yönetmenden 11 farklı kısa öyküden biri olan ve Claude Lelouch'un yönettiği kısa film, yönetmenin kariyerinde ağırlık bulan kadın erkek ilişkisi yüzeyselliği üzerine kurulan bir öykü yapısına sahip olmakla birlikte oldukça simgesel bir görsel anlatıma dayanarak, sıradan bir kadın-erkek ilişkisinden öteye geçtiğini söyleyebiliriz. Filmin sonuna doğru evi terk etmesi üzerine bilgisayar masasına oturup kalkan kadının kadrajın ortasında ayakta dikilirken büyük resmi verdiğini görüyoruz. Ardından duvarın sol üst köşesinde asılı dört ayrı portrede yine 11 filmin temelini oluşturan kapitalizm eleştirisi göze çarpıyor. Bununla eş zamanlı önde, sol altta televizyonda gösterilen ikiz kule felaketi ve kadının sağır oluşundan televizyonu işitmeyişi doğrudan kapitalizmin tesirlerine hicvediyor, görselliğe hakim mavi tonda her şeyin normalmiş gibi gelen sahte sakinliğinin altında derinden gelen tedirgin edici bir uğutuyla baltalanıyor. Kapital sistemin körelttiği bireylerin ruhsuz oluşlarını da betimleyen kadın karakterin fiziksel engelleri, nihayetinde yine kapitalden gelen duyarsızlaşmanın, yine onun felaketiyle silkelediği bireyler, kadın ve erkek bedeni toz dumanı içinde kalmış şokta adamın kadının kapısına çaresizce ve gerçeğin sarsıcı tesirine bulanmış şekilde gelişi; hikayeyi, mutlu farkındalık refahına erişmiş kadın ile erkek üzerinden bitiriyor. Bu mutlu farkındalık, semptomatik anlama bürünüyor. Kamera kullanımı Penn'in USA filmine göre yer yer daha sabit. Fakat yönetmenin kadın-erkek ilişkisi şekillendirmesine hizmet ederek karakterlerin psikolojik çıkmazlarında hareketli, onların durağanlaştığı ve sıradan uğraşlarına döndüğü sahnelerde ise sabit ve daha durağan kullanım söz konusu. Ama genel olarak ilişkileri doğrultusunda içinde bulundukları psikolojik etkiyi verebilmek adına, yönetmen yakın planlarda sallantılı kullanımı daha çok tercih etmiş fakat bunu yaparken de alan derinliği nur nimetinden faydalanmayı es geçmemiş. Mesela sağır-dilsiz kadın karakterin erkek arkadaşı gittikten sonra çalışma masasında, bilgisayar başında otururken genel plan hali ve ayaklandığında aynı ölçekte genel plan hali, kısa filmin tüm metaforunu barizce ortaya koyuyor. Işık kullanımı ise daha mavi üzerine temellendirilmiş, yer yer beyaz ışıklarla mavinin tonlarının gizlendiği dekorlar üzerinden görüntüye hizmet edecek kontrast açığa çıkarılmış."} {"url": "https://rihtimdergi.com/1336-2/", "text": "Kırışmış yüzüne, çoğu beyazlamış olan o siyah saçlarına ve artık görmemesine rağmen inatla görüyorum dediği kahverengi gözlerine rağmen sanki 72 yaşında değilmiş gibi kocaman bir kahkaha attı. Taşınıyoruz, gidiyoruz. Ben 1336 kere seni seviyorum, yetmez mi? dedi. Necdet'le üniversitede tanıştığımız günden beri bu böyleydi. Ben mutluyken de mutsuzken de hastayken de o laf hiç değişmedi. Açık olan yaralarımı saran, benimle mutlu ve mutsuz olan yol arkadaşımın yıllar geçse de değişmeyen sözüydü bu. Tanıştığımız ilk zamanlar, önünden bu bizim evimiz olacak diyerek geçtiğimiz, hedeflediğimiz evi aldık. Bu evde çocuklarımızı büyüttük. Şimdi bu evde son günümüz. Tüm eşyalar toplanmış, salonda sadece tekli koltuğumuz kalmış. Camın yansımasından Necdet'e baktım. Hatırlıyor musun? Bir yılbaşı Nerminlerle çok kalabalık olduğumuz için salonda bu camın önünde uyumuştuk, herkes her yerde uyuyordu dedim. O yılbaşı senin grip olduğun, ertesi gün hastane hastane gezdiğimiz yılbaşı değil miydi? Unutur muyum hiç dedi. Elimde anahtar odaları dolaşıyordum. Mutfağa gittim. Yere döktüğüm mercimek çorbasına ağlamamı, soğanları diri kalan taze fasulye yemeğini, fırında unutup yaktığım keki, arkadaşlarım geldiğinde gülmekten ağladığımız kahve sohbetlerimizi düşündüm. Necdet! diye seslendim. Geldi. Bak bu fayansları ilk aldığımız zaman beğenmemiştim ama şimdi nasıl güzel gözüküyor değil mi? dedim. İlk defa beni dinledin ve pişman olmadın dedi. Belimi kavrayarak sarıldı. Bunları nasıl unutabilirdik, nasıl geride bırakabilirdik. Bak aklıma ne geldi Kızıl Çiçek dedi. Ne geldi? dedim. Hamile olduğunu öğrendiğimiz ilk gün çalışma odasını çocuk odasına dönüştürmeye başlamamız, ilk günden gidip aldığımız o mavi bebek ayakkabıları geldi dedi. Gülümsedim. Biz de ne kadar hevesliymişiz! Nasıl bir tez canlılıkmış, gençlik işte dedim. Sonra bir yorgunluk çöktü. Salondaki tekli koltuğa otur, ben muslukları kapatıp geleceğim dedi. Biliyor musun? 1336 kere seni seviyorum dedi. Seni seviyorum dedim. Tekli koltuğa gittim. Anne hadi uyan. Anne hadi kalk gidiyoruz! diye bir ses. Gözlerimi açtım, karşımda oğlum. Hiç gitmek istemiyorum hiç dedim. Ama her şeyi götürdük, haydi bakalım sultanım, kalk! dedi. Dur babana seslen bakalım, o gelsin öyle dedim. Anneciğim sen kalk hadi dedi. Necdet geldi. Necdet gidiyor muyuz şimdi? dedim. Sustu. Anne, babam yok, hadi biz inelim! dedi. Oradaydı, görüyordum. Necdet bir şey söylesene, gidelim diyor dedim. Susuyordu. Anne 2 yıl oldu babam gideli, hadi artık dedi. Necdet oradaydı ve oğlum gitti diyordu. Hayır, gitmedi! Konuşsana Necdet dedikçe o sadece gülüyordu. Necdet, kız artık şuna, seni görmemezlikten geliyor galiba dedim ama o konuşmuyordu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/18-2/", "text": "Sabah üç sularında eve girmeden önce son kez kustum. Soğuk havayı ciğerlerime çekip ayılmayı denedim. Başaramadım. Binanın çevresini dolaşıp üçüncü katta bulunan dairenin ışığının yanıp yanmadığına baktım, yanmıyordu. Asansörün ışığı sönüyor, kapıyı açıp kapatıyorum. Işık yanıyor, ben düğmeyi buluyorum. Evin kapısında anahtarları birer birer deniyor ve doğru anahtar, doğru delikte, doğru kapıyı açıyor. Bu hep böyle olur. Yanlış anahtar doğru kapıda, doğru anahtar yanlış kapıda bir işe yaramaz. Sabah üç sularında oğlumla mutfak penceresinin kenarındaki masada karşılıklı oturuyoruz. Bitki çayı içiyorum, oğlum da su. Telefonumdan gelen e-postaları kontrol ediyorum. İyi o zaman. diyor ve beni yalnız bırakmaya karar veriyor. Yüzüm yalnız kalmak istediğimi yeteri kadar net bir şekilde ifade ediyor olmalı. Çocuk beni maskesiz yakaladı. İğrenmiş olmalı, utanmış olmalı acz içindeki babasından. İçim acıyor, telefon ekranına bir şeyler karalıyor, fikrini değiştirmesi için ikna etmeye çalışıyorum ama o kararını çoktan verdi. Değişmeyecek. Posta kutusunu kapatmış. Ulaşabileceğim her yer kapalı... Baştan sona bir yalana inandırıldığımın farkında olmama rağmen yine de inanmayı seçmiş olmak benim tercihimdi. Normal bunlar. İnsanlar sıkılır, insanlar gider, insanların arabaların arkasından koşan köpeklerden farkı yoktur. Bir o arabanın peşine, bir bu... Ben de o köpeklerden biriyim ve köpekler git denildiğinde giderler. Arkadaşlarımın hiçbiri yok. Bu saatte herkes evine gitmiş olmalı. Bir apartman boşluğuna sığınıyorum. İki de sokak köpeği yanımda. Bekri'nin beslediği köpekler bunlar. Bekri evsiz. Evsiz kaldığı zaman henüz sekiz yaşında... Şimdi neredeyse otuz. Daha ilk günden buna sokak köpekleri sahip çıkınca bu da sokak köpeklerine sahip çıkıyor. Dilendiği paralarla kasaplardan kemik alıp esnafa kaynattırıp köpeklere vermeyi alışkanlık ediniyor. Bu yüzden ağzı ilik kokan iki köpeğin sıcak nefesiyle ısınıyorum. Sabaha karşı kalkıyor köpekler, kuşlar cıvıldıyor. Kocatepe Camiinde okunacak ezanın ardından yeni bir gün doğacak ve benim sokakta geçirdiğim sayısız günden biri daha geride kalacak. Serseri üniformamla okuduğum liseye gidecek, yarı kapalı gözlerle ders dinleyecek, tenefüste damarıma zerk edeceğim ilaca ulaşmaya çalışacağım. Köpekler Bekri'yi bulacak, Bekri onlara Şerefsizler! Neredesiniz la ibneler! Dün gece nerede kaldıysanız siktirin gidin orada kalın! diye fırça atacak ama başlarını okşamayı, kulaklarını ısırmayı ihmal de etmeyecek çünkü onları çok özlemiş olacak. Faydasız emek sarf etmeye alışık her insan gibi bir cigara sarıp ucunu ateşliyorum. Gözlerim buğulanıyor, başım ağırlaşıyor, içimden konuşurken mahalle camisinden ezan sesi, ağaçlardan kuş cıvıltıları eş zamanlı yükseliyor. Yeni bir gün, yeni yoksunluklara alışmak için hep hazır bekler. İçindeki sıkıntıyı saklamalı, alay konusu olur... Günün en güzel tarafı budur. Hemen yamalarını sıvar, taş gibi olursun. Elin günün içinden dimdik geçersin hatta karşına çıkacak olursa poker maskeni takıp, kolaylıkla Nerede kaldıysan oraya git! diyebilecek yüze ulaşırsın. Az sonra ifadesiz bir yüzle çıkacağım evden. İlk gördüğüm arabanın peşine takılıp hayatımın rutinine koşacağım. Odasına girip oğlumun saçlarını okşuyor, yüzünü görebilmek için parmaklarımın ucuyla yüzündeki saçları kulağının arkasında topluyorum. Onu sevdiğimi söylüyorum, narin bir kuşa söyler gibi usulca. Uyanmıyor. Okul bittiğinde ayaklarım beni eve sürüyor. Doğru anahtarla, doğru kapıyı açıyorum. Sarhoşum. Ayağımda postallar, üzerimde deri mont ve altımda siyah kadife pantolonla kendimi yatağıma bırakıyorum. Ne kulağımdaki çengelli iğneler, ne de darmadağınık uzun saçlarım rahatsız ediyor. Sızma ile ölme arası bir uyku tutturuyorum. Yanlış anahtarla açılmış, yanlış kapıdan girilmiş bir hayat yaşadığımı bilemeyecek."} {"url": "https://rihtimdergi.com/2001-a-space-odyssey/", "text": "Yapay zeka ve insan evrimi gibi dönemine yabancı tematik unsurları irdeleyen 1968 yapımı Bir Uzay Macerası her bilim-kurgu gibi bilinmeyenle ilgilenmiştir. Ancak zamanının aksine bilinmezliği güneş sisteminin karanlıklarına taşıyabilmiştir. Arthur Charles Clarke'ın kısa öyküsünden esinlenen filmin senaryosu yine Clarke ve yönetmeni Kubrick tarafından yazılmıştır. İnsanlığın Ay'a ayak basmasından bir sene evvel, bir bilgisayarın bir satranç dehasını yenmesinden otuz yıl önce çekilmiştir. Cinayete meyilli süper bilgisayar ile insanlığın, uzaylı zekasıyla ilk teması gibi bilim-kurgu unsurlarından süre-giden film insan evriminin dönüm noktaları üzerine kuruludur. 2001'in açılış sahnesi kabilesi su için birbirine düşmüş tarih öncesi maymunun iptidai yaşam biçimi üzerinedir. Monolith'in belirişi maymunların kültürlerinde varyasyonu tetikler. Eski gereçlerden, kemikten silah yapmaya başlarlar. O unutulmaz sekansta maymunun silahı kemiğin havaya savruluşu, bağıntı kurgusu'yla kesif kara boşlukta dünya yörüngesinde dönen benzer biçimde uzay aracının görüntüsüne biner. Bu insanlığın yıldızlara uzanan sonsuz yolculuğunun başlangıcıdır. Astronotlar Bowman Poole Discovery uzay aracında Jüpiter görevine geçeriz. Bu zorlu yolculukta yaşamları HAL 9000 isimli geminin beyni süper bilgisayara emanettir. Douglas Rain tarafından mesafeli bir soğukkanlılıkla seslendirilen yapay zeka bir süre sonra bilinmeyen sebeple olağan dışı reaksiyonlar sergilemeye başlar; kibarca asileşir. Ekip HAL'i devre dışı bırakmaya uğraştığında onlara karşı koyar. Bowman kendisine emir verdiğinde ona bilinen replikle karşı koyar, Üzgünüm Dave, ne yazık ki bunu yapamam. Kubrick burada izleyiciye, aletlerin maymunlara düşman kesilişini göstermektedir. Discovery giderek felakete sürüklenirken Monolith yeniden görülür. Filmin başlarındaki küçük merak, kafaları kurcalayan nevi spekülasyonları doğurur. Bu ne anlama gelir? Yabancı türle temas mıdır? Tanrı'nın varlığının apaçık emaresi midir? Bilim insanları ve seyirci münhalleşir. Açıklama yapmaktan öte yolculuğa çıkaran Kubrick olağan yanıtlar vermekten büyük titizlikle kaçınır. 2001 sonu itibariyle geleneksel hikaye anlatımından sıyrılır. İzleyici, Bowman'ın zamanın bükülüşüyle bir ışık tünelinden geçip başka bir boyutta bir mekana gidişini izler. Monolith onu burada beklemektedir. Bowman kendini yaşlı bir adam olarak görür ve fezada süzülen cenine, filmin tabiriyle 'Yıldız Çocuk'a dönüşür. Maymunla başlayan evrimleşme yıldızlara uzanmış ve başlangıca ererek saf hale bürünmüştür. İnsanı çok şey yapabilme güdüsünden alıkoyan iptidailiklerinden arındırarak onu ait olduğu gerçeklik bilincine erdirmiştir. 2001: Bir Uzay Destanı gelmiş geçmiş en iyi filmlerden kabul edilmektedir. 'En İyi Senaryo' 'En İyi Sanat Yönetmeni' 'En İyi Yönetmen' dallarında Oscar adayı olmuş, Görsel Efekt Oscar'ını kazanmıştır. 1991 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından 'kültürel, tarihi veya estetik açıdan önemi' gerekçesiyle ABD Ulusal Film Arşivi'ne alınmıştır. Filmi öne çıkaran bariz nitelikler, gerçeküstücülüğü, geleneksel anlatı kurgusu yerine sessizliği ve minimal düzeyde diyaloglarıdır. Filmin özel efekt süpervizörü Douglas Trumbull, 2001'in özel efektleri üzerinde çalışmaya başladığında 23 yaşındaydı. To the Moon and Beyond belgeselinde ortaya koyduğu muazzam iş Kubrick'in dikkatini çekmiş, 2001'deki dört özel süpervizörden biri olma şansına nail olmuştur. Saykodelik yıldız geçidi sekansını tasarımlamaktan sorumluydu. Daha sonra Spielberg'in, Close Encounters of the Third Kind filmiyle Oscar kazanmıştır. Clarke'ın seriye erdirdiği romanın devam öykülerinden ikincisi 2010, 1984 senesinde aynı zamanda senaristi olan Peter Hyams tarafından çekilmiştir. Başrolde Dr. Heywood Floyd olarak Roy Scheider yer almıştır. Ona Helen Mirren ve İngiliz komedyen John Lightgow eşlik etmişlerdir. İlk hikayenin mitinden giden film yine Monolith'lerin izini sürer. Tek farkla bu kez insanoğlunun dersini almak adına kolektif bütünlüğe ermesi, zihin evrimi gösterilir... Film üzerine yıllarca pek çok sav ileri sürülmüşse de ilk zamanlarki büyük derin gizemini halen korumaktadır. Kim bilebilir, belki sizler tekrar ve tekrar izledikçe daha iyi anlaşılacaktır. Mutlak surette defalarca izlenmesi gerekli bir başyapıttır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/41-kere-masallah/", "text": "Günlük hayatımızda bazen gerilimden kaçmak, kendimizi bir süre iyi hissetmek ya da durumu geçiştirmek için türlü türlü yollara başvururuz. Bunlar takınılan tavırlarla, sözel bildirimle yani yalanlarla kendini belli eder. Niyetine bakılmaksızın kişi; gerçeğin farkında olduğu halde gerçeği daha farklı hale getiriyorsa, hiç olmamış bir şeyi iddia ediyor ya da olanı gizliyorsa, bu bir yalandır. İyi niyetle bile söylenmiş olsa, kendini sıklıkla tekrar etmeye başlayan yalanlar ilişkileri zedeler. Direkt olarak birilerini kandırmak ve ilişkileri bozmak için yalanlar söylenir ki bunlar artık hastalık haline gelmiş olan patolojik yalan ya da kompulsif yalanlardır. Bu hastalığa yakalanan insanlar adeta yalan makinesidir. Bir şeyin önce doğrusunu düşünmek varken yalanına yönelirler. Sonucu ne olursa olsun yalan söylemeden rahat edemezler. Yalan söylemek onlar için sıradan bir hal almıştır. - Senin yaşındayken ben kırk beş kiloydum. - Sen de gel diyeceğim de sıkılırsın diye demiyorum. - Rehberim silindi de o yüzden numaran yok canım kusura bakma. - Erken gelirim anne merak etme sen. - Tamam beş dakikaya atıyorum güncellemeyi. - Ben de tam sizin dosyanızı inceliyordum. - Sen zaten çok güzelsin makyaja ihtiyacın yok. - Burnum estetik değil. Geniz eti aldırdım bir miktar da kemik kıkırdak gibi şeyler. - Bu ürün elimizde tek kaldı. - Ya olsa dükkan senin ama bende de yok ki. - Ya bunların kalıpları dar ondan seni kilolu gösterdi. - Sen daha iyilerine layıksın bence o kaybetti. - Ben de tam seni arayacaktım kalp kalbe karşıymış derler. - Ne hediyesi düşünmen yeterli canım benim. - Onun da sana selamı var. - Hediye canım o yoksa sana verirdim. - Vallahi yeşilde geçtim memur bey ! - İkinci dönem daha çok çalışacağım. - Ekmek asla yemiyorum da su içsem yarıyor işte. - Şu hayatta bir kere olsun yüzüm gülmedi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/5-dalga-kimse-ne-olacagini-bilmiyor/", "text": "Aynı dediği gibi bir dünyada geçiyor 5. Dalga kitabı. Uzaylılar tarafından istila edilen distopik bir dünyanın üzerine temel atan hikaye, Hollywood sinemalarından alışık olduğumuz klişelerden bir kaç adım uzakta; akıcılığını gerçekçi olmasına borçlu. Kitabın başında gökyüzünde bir uzay gemisi beliriyor ve bir süre hiçbir şey yapmadan bekliyor. Gördüğümüz her şeye bir süre sonra alıştığımız gibi, buna da alışıyoruz. Uzaylıların yukarıda beklediğini biliyoruz ve alışıyoruz. Twitter sayfaları açılıyor, youtube videoları çekiliyor, teoriler ortaya atılıyor ve Rick Yancey bunları, olacağını bildiğimiz bir şekilde yazdığı için kitaba kolayca adapte olabiliyorsunuz. Klasikten uzak duran Rick Yancey, hikaye anlatımında da tek kişi yerine kitaptaki birkaç karakteri ağzından anlatıyor ve yarattığı dünyaya kapı aralığından değil kapıyı açıp bakmamızı sağlıyor. Beş yaşındaki bir çocuğun böyle bir dünyayı nasıl gördüğüne şahit oluyorsunuz ve buna rağmen hikaye kendini örmeye devam diyor. Distopik kitaplarda aşk konusunu ya tamamen az yapar yazarlar ya da kurguyu üstüne örerler. Burada ise tam dozundaydı ve siz karakterleri çoktan benimsemiş olduğunuz için sizi itmiyor, aksine kendine çekiyordu. Daha en başından kurgusu gereği aksiyonla başlayan hikayede siz dünyaya değil, dünya size alışıyor. Elinde ateşli silahlarla küçük kardeşini bulmaya yemin etmiş bir genç kız, nereye girdiğini bilmeyen ve ablasını bekleyen küçük bir çocuk, kendini bulmak için uğraşan bir genç adam ve yolunu kaybeden bir köpek balığı. Karakter gelişimleri, uzaylıların istila nedenleri, geride kalan insanlar, hepsi yeterli hızda anlatılıyor. Ayrıca kitabın tasarımı iç sayfalar olsun orijinal kapak kullanmaları olsun çok güzel. Üç kitaplık bir seri olan 5. Dalga'nın ikinci kitabı Sonsuz Deniz daha yeni satışa çıktı. Filminin de çıkış tarihi 29 Ocak 2016, beyaz ekranda görmeden önce okumanızı öneririm."} {"url": "https://rihtimdergi.com/71-2/", "text": "71; aksiyon, drama ve gerilim türlerinin güzel harmanlandığı 2014 İngiltere yapımı, yaklaşık 100 dakikalık başarılı bir yapım. Yönetmeni Yann Demange'ın ilk uzun metraj deneyimi olmasına rağmen oldukça iyi övgüler aldı. BAFTA adaylıkları, Atina, Berlin ve İngiliz Bağımsız film ödülüyle taçlandırmış bir yapım. Yann Demange, kısa metraj çekerek başladığı kariyeriyle, pek başarılı olduğu söylenemeyecek dizi yönetmenlik deneyimlerinin ardından sinemada kendini bulma yolunda çok önemli bir adım atmışa benziyor. Yıl 1971, kimilerininhiç bir zaman kabul etmediği ismiyle Birleşik Krallık'ta kan gövdeyi götürmektedir. İrlanda Cumhuriyet Ordusu ve İngiltere hükümeti, IRA yanlılarının işbirlikçi olarak adlandırdığı protestan İrlandalılar arasındaki savaşın en şiddetli olduğu yıllardan birine götürüyor bizi yönetmen. İlk defa savaşa giden bir İngiliz askerinin peşinden Belfast'a gidiyoruz. IRA ile savaş halinde olan BÜYÜK Britanya krallığı ve onun cepheye sürdüğü, öldürdüğü, terk ettiği onlarca KÜÇÜK piyonun arasında bir tek kale maç. Yoksul ve yetimhane de yaşayan küçük kardeşinden başka kimsesi olmayan İngiliz askeri Gary Hook'u dünyanın belki de en şanslı adamına dönüştürüyor. Hook karakteri; son zamanların parlayan genç oyuncularından; Jolie'nin Unbroken'ında Zamperinni'yi oynayan, Jack O'Connell. Filmdeki oyunculuk performansları oldukça başarılı. Belfast sokaklarının yaşayanları bir dönem filmi içinde olduğunuzu size hatırlatıyor. Set dekorasyonları oldukça başarılı. Kostümler ve makyaj konusunda filmi açıkçası başarısız buldum. Belfast gibi doğal bir sete rağmen kimi yerlerde karakterler fazla moderndi. Müzikleri Hollywood sinemasına yabancı olmayan David Holmes tarafından yapılmış. Özellikle Hook'un koşarak IRA militanlarından kaçtığı bir sahne var ki, gerek müziklerin yarattığı atmosfer gerekse görüntü yönetimi açısından muazzam. Fakat film bol müzikli, ses efektli bir aksiyon filmi olmamasına rağmen, kurgusu ve görüntü seçimleriyle seyirciyi perdeye bağlıyor. Zaten işin içinde Luca Bellano ve Tim Kaplan gibi oldukça başarılı iki görüntü sanatçısı var. Tecrübeli Matt Fisher'ın Steadicam ile çektiği sahnelerin bir çoğu muazzam güzellikte. İzleyiciyi açılarıyla yorduğu kimi yerler yok değil. Fakat filmin kısa süresi üstesinden geliyor. Sosyolojik kaygıları olan ve taraf tutmayarak sinemanın dilinden konuşmaya çalışan bir film 71. Bunu da oldukça iyi başarmışa benziyor. Süregelen kavganın en şiddetli yıllarından biri diyorum 70'li yıllara. Çünkü bu savaş pek bitmişe benzemiyor günümüzde de. 2006'da IRA silah bırakmasına rağmen içlerinden çıkan bir grup 2009'da iki İngiliz askerini öldürerek adeta kanın devam edeceğini ilan ettiler. Belfast'ta her yıl yaşanan Protestan, Katolik kavgalarında ise ölen ve yaralanan onlarca insan var hala. Orta çağdan kalma tutkuların ve emperyalist sömürgeci çıkarlarının arasında bir yerde bu savaş. 71; günümüze uzanan bu duruma anti militarist bir çerçeveden bakıyor. Sanal olarak yaratılmış tarafların değil, küçük ya da büyük insan arasında bir tercih yapıyor. Bu tercihi de Hook karakterine defalarca şans vererek yapıyor aslında. Hook ve Hook gibiler fazla yaşamıyor gerçek dünyada. Sinema; tüm kötülüklerin baş düşmanı; Seni umursamazlar, onlar için sadece bir et parçasısın diyor. İyi çekilmiş güzel bir senaryo, ufak tefek seyirciyle uzlaşmayan yanları olsa da insanın tarafını tutan başarılı bir yapım."} {"url": "https://rihtimdergi.com/90larin-cocuklariydik-mutluyduk/", "text": "Zil ne zaman çalacaktı artık? Kahvaltı biterken aklımdaki tek soru buydu o an. Bugün hangi oyunları oynayacaktık, ip de atlar mıydık, ya da belki arka bahçedeki en büyük ağacın dallarına çıkmayı dener miydik? Derken çok bekletmeden çaldı kapımız, koşarken ayağım takıldı, düşeyazdım. Arkamdan bizimkilerin isyan sesleri: 'Yavrum, sakin ol.' diye... Hiperaktiftim ben, sadece ailemin bundan haberi yoktu, hiç olmayacaktı. Bir ara kendimi arka bahçedeki ağaçlardan birine tünemiş, gökyüzündeki bulutları izlerken buldum. Hayallere dalmış, bir şarkı mırıldanıyordum. Kendimi bir kitap karakteri ile eşleştirdiğim nice anlardan biriydi. Ağaçtan ineceğim sırada kedinin biriyle göz göze geldim, dikkatim dağılmış olacak ki ayağım kaydı, o son dala tutunamayıp toprağı öptüm. Ne ara akşam olmuş ve sokaklarda çınlayan 'sobe' sesleri kesilmişti, hatırlamıyorum. Dizlerimde sızlayan yaralara rağmen kocaman bir gülümseme kondurup yüzüme, epeyce yorgun tuttum evin yolunu. Deniz tatilinde de nice maceralar yaşanmıştı, kızlarla kumsalda birbirimizin günlüklerini okuyup yaşça bizden büyük arkadaşlarımızı kıskanmış ve artık büyümek istediğimize, hayatın böyle çekilmediğine karar vermiştik. Seneye yaza dair nice umut dolu planlar yapmış, ailelerimizden ve ödevlerimizden yakınıp durmuştuk. Şimdi dönüp bakınca o yıllara... Ne büyük bir şansmış, ne büyük bir servetmiş bahşedilen, anlıyorum. Havalimanındaki yürüyen bantlara konan bir bavul gibi çocukluğum... Her geçen an uzaklara gidiyor; o giderken ben bakıyorum, gittikçe küçülüyor, bense kaybolmasından ölesiye korkuyorum. Canım çocukluğum, canım 90'lar, bildiğim en güzel zamanlardı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/abel-ferrara/", "text": "Henüz gençliğinin baharında 8 mm'lik kamerayla Dogma Sinema'ya soyunan Ferrara elbette Auteur denildiğinde aklıma gelebilecek en uçuk Bronx'lu isimlerden. Benimsediği tür olarak suç ve suça meyilliliği aynı mahalleden çıkan dünyaca ünlü ana akım yönetmenlerinden daha ayrımlı ve çarpıcı işlemesi onu öne çıkarmak için kanımca yeterli olabilir. Filmlerinin çoğu anlaşılamamıştır zaten. Bir Ms. 45 bir King of New York dururken ben 2011 yapımı, 4:44 Last Day on Earth filmine değinmek istiyorum. Hamarsiya gütmeyen aktsız yalın hikaye kurgusuyla hafif sallantılı kamera kullanımı özellikle yakın planlarda sınırların olmadığı hissiyle tüy denli hafif rejimantasyonu özünde toplu iğne başı kadar hikayeciği ziyadesiyle belirgin kılıyor. Sabaha karşı 4:44'te dünya genelinde insanoğlu için çok büyük bir felaket yaşanacağı, tabi bunun nasıl olacağı filmin sonunda neticelenecek olmasına karşın ilgiyi tek bir an koparmaksızın yukarıda değindiğim hafif ve bir o kadar müstehcen kamera kullanımıyla bir nevi hipnoz ediyor. Zaten yönetmenin tüm filmlerinde amaç aslında sinemanın özünde olan ile aynı... Bundan sponsorların da payına düşeni aldığını belirtmekte fayda var. Çünkü 4:44'te yer yer, hem yakın planlar hem de genel planlar, truck çekimler olsun dekadrajlarla sağlanan promosyonel vurgulu fenomenolojik ürün yerleşimi nitekim yedirilir cinsten. Ferrara bu ve benzeri unsurlarla Camera Stylo yaklaşımının 21. Yüzyıl yansıması ki zaten kariyerine 20. Yüzyılın ikinci yarısının ortalarında başlamış ve bunu başarıyla alışıla gelmişliğin ötesine taşımayı başarmıştır. Mesela kızın Airbook, adamın ise Macbook kullanması yaşlarına bir gönderme."} {"url": "https://rihtimdergi.com/acemiler-cahillere-karsi/", "text": "Elleri cebinde, biraz hava durumu tahmini yapacak bakışlarla gökyüzünü seyre dalmış, ıslık çalarak ilerlerken aniden heyecanlanan, ellerini ceplerinden çıkardığı gibi koşmaya başlayan, yüksekliği bir karışı geçmeyen çimlerin arasındaki parlak şeye doğru atılan bir çocuk düşünelim. Tam da elleri o parlak şeye temas edecekken, düşündüğümüz çocuğun tıpkısının bir benzeriyle kafa kafaya çarpıştığını da görelim. Diğer çocuk da heyecanlı, ilk düşündüğümüz çocuk gibi. Çarpışmanın etkisiyle hem ilk çocuk hem de ikinci çocuk yaralanarak yere yığıldı. Parlak olan o şey her ne ise, parlamayı bıraktı. Kafasının sızlayan yerlerini elleriyle bastırıp iyileşmeye çalışan, avaz avaz bağıran, bolca da ağlayan iki çocuktan başka bir şey kalmadı elimizde. İşte; şans dediğimiz şey, böylesine parlayıp sönen bir şeydir. Acemiler ile cahilleri birbirine düşürür; onları birlikte yere yığdığı ve süründürdüğü bolca görülmüştür. Bu çimenlik alanda sadece iki çocuk olmadığının farkına kısa sürede varacağız, hemen bir sonraki cümlede, bazı çocuklar parlak şeyleri tutmuş sevinçle sağa sola sallarken etrafındakiler onları Bak bu acemi şansıydı ama tebrikler. diye kutlarken diğerlerini ise sadece Şansın yaver gitti. cümleleriyle kutluyor. Acemi şansına sahip olanların tekrar parlak şey, yani; fırsat peşinde koşacağı biliniyor. Cahil şansına sahip olanlara ise Senin fırsatlarla işin olmaz ama ne hikmetse fırsat sana yaverlik etti, yardımcı oldu da geldi seni buldu, ulan işe yaramaz köpek. denilmiş oluyor. Kafasını karşısındakinin kafasına çarpmış, yerde kıvranırken ağlamakla meşgul olan bir çocuk fırsatın ne olduğunu bile bilmezken üzerine atlama cesaretini nereden buluyor? Deprem bölgesindeki binaların hangileri, hangi fırsatları yakalamaya çalışan çocukların başarısı sonucu oluşuyor? Şansın yaver gitti. mi derler bu fırsatı zamanında kullanana, Bak bu acemi şansıydı ama tebrikler. mi derler? O fırsat ne idiyse; onca yıldır birilerinin ellerinde parlak parlak dolaştırdıklarında yaşadıkları heyecan, enkaz etrafında cenazelerini arayanlarca hangi cümlelerle kutlanıldı, bunu bilemeyiz ama çimenlikteki kutlanması gereken çocukların bolluğunun da farkındayız. Bir heyecan geliyor, kağıt borsası tamamen dışa bağımlı hale geliyor. Bir heyecan geliyor, ayçiçek yağı gemileri beklenir hale geliyor. Bir heyecan ki size ekmeğin fiyatının sene sonu kaç lira olacağını düşündürüyor. Heyecan bu ya; Malatya'da dolar yakıp halay çektirerek kutlamalar yaptırıyor. Öylesi heyecanda; geçilse de geçilmese de, tedavi olunsa da olunmasa da garanti ödemeli yapılar bulunuyor. Acemilerin fırsat savaşında tekerrür pek önemli. Bir fırsat ele geldi mi ikincisi hemen bulunmalı. Cahillerin fırsat savaşı ise günübirlik geçiyor. Bazen bir kilo çaya tavken, bazen bir asgari ücret düzenlemesi, EYT model parlaklık ve kooperatif market gibi şeyler. Bazıları ise bir türlü parlak şeylere dokunamıyor. Kafa kafaya çarpışıp duruyor. Acemiler cahillere, cahiller de acemilere iyice benzer oluyor. Hepsinin dilinde aynı marş, Şans bize de bir gün gülecek! diye haykırıyor. Kimse de bunların karşısına dikilip Arkadaş! Şans sana zaten gülüyor, başkalarına yaverlik ediyor! demiyor. Çimenlik kalabalık, bir yanda çarpışanlar yere yığılıyor, bir yanda ellerinde parlak şeyler olanlar sevinç çığlıkları atıyor. Çığlıkların hiçbiri Sesimi duyan var mı?ya benzemiyor. İnsanların başlarına maden ocakları yıkılıyor ya; şans, hayatta kalanlara gülüyor. Düzenli bir yaşamı ilke edilenlere de kapı gösteriliyor. Şans bu ya, sadece acemilere ve cahillere gülüyor. Canının istediklerine de yaverlik ediyor. Ama, öyle konu üstüne düşünenin, plan-program yapanın yüzüne gülmüyor, gülmüyor işte, aksine; somurtuyor. Git, benden uzak dur. diyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/aclik-2/", "text": "Çocukluğundan itibaren zor bir yaşam süren bu adamın durağanlığa hiç kapılmadığı söylenebilir. Daha küçük bir çocukken bir rahibin yanına eğitim alması için verilmiş, bu ağır şartlar altında dört sene kadar dayanabilmiştir. Daha sonra çeşitli yerlerde çalışmak için çabalayan Knut'un önüne hayat hep gitmesi gereken yollar çıkarmış ve o da bu yollara düşmekten çekinmemiştir. Hakkında sadece bunları ve genç yaşında içini kaplayan yazma arzusunu bilince bile Açlık pek çok soruyu cevaplayan bir kitap. Kitabın her sayfasında adının hakkını verdiğini ve okuyucuda ana karaktere yönelik yoğun hisler yarattığını söylemek lazım. Zira kitabı okurken insan kendini bazen onun adına üzülmüş, bazense ona son derece sinir olmuş olarak buluyor. Yumruğunu yemedikçe kimsenin bırakıp gitmediği o garip şehir Kristiania'da aç açına sürttüğüm günlerdeydi... diye başlıyor birinci bölüm. Yazar olmak için bütün benliğiyle çaba gösteren, son derece yoksul bir genç anlatıyor hikayeyi. O kadar çok reddedilmiş ki artık halinin bitik olduğuna emin fakat hala hayatı yaşamaya dair bir istek içinde. Eline geçen azıcık parayla yemek alıp bir yerlerde oturarak uzun uzun düşünüyor çoğu zaman. Gerçi eline para geçmesi zaten oldukça nadir gerçekleşen bir olay. Yazma girişimleri genelde başarısızlıkla sonuçlanıyor, şevkiyse nadiren kırılıyor. Hep bir arayış içindedir yazar, umudunu kaybetmez, nadiren umutsuzluğa kapılınca da bunu güzel bir manzara ya da çekici bir kadınla unutacak kadar romantiktir. Zaten kitabın yazıldığı dönemde ülkede toplumsal gerçekçilik akımı hakimdir, fakat gerek dili gerekse içeriğiyle Açlık bu akıma karşı çıkar ve toplumdan yazarın kendisi kadar kopuk bir karakterle ilerler. Bir ilk romana göre oldukça büyük başarı elde eden kitap Knut'un hayatının dönüm noktalarından biridir ve yer değiştirmeyi savunur. Genç yazar sürekli dibe batıp geri çıkmaktadır. Tam anlamıyla açlıktan ölmek üzereyken de, eline birazcık para geçtiği zaman da gençliğin ve karakterinin verdiği gamsızlıkla aklı beş karış havada ve plansızdır. Yarını düşünerek değil de sadece hayaller kurarak yaşadığı söylenebilir. Kitabın ani gelişen kısa sonuysa 158 sayfalık bu hikayenin özeti niteliğindedir aslında."} {"url": "https://rihtimdergi.com/agir/", "text": "Bu coğrafyada hava hep kapalı benim gibi. Bir, kuş sesine hasretim; bir de senin nefesine. Sigara dumanım akar gider, sonunu göremediğim bir uzayışlık içinde. Ve ben sevdiğim, ölür giderim de ben bile bilmem. Ölü sineklere ağıt yakarım sabahları; kibrit kutularından mezar taşları olur, kurumuş gül yapraklarından toprakları. Örselenmiş yüreğim kendine büyük gelen bir kafese tıkıldığından beri gökyüzünde yıldız görmem. Hepsi bir hayale tutunup yeryüzüne bırakmışlar kendilerini. Oysa benim dokunacak bir hayalim bile yok. Sayfaları çevrilmemiş bir gazete yığınıdır yokluğun, gün hep o anda takılı kalmış gibi. Keşke alabilsek saatleri geri de hep aynı zamanda olabilsek. Şehrin bütün isini taşıtmışım gibi küskün bir bakış atıyor ipte unutulmuş çamaşırlarım. Sobamdan arta kalanlar fonuyla uyum içinde savruluyor grilikte. Ve beni de cezalandırıyor soğuk bir rüzgar, bir asılı kalıyorum, bir savruluyorum bu kentte. Dakikaların arkalarından kovalayanı olmaz; kapıların çalanı, içime attığım çığlıkların duyanı... Örümcek ağları kaplar lambalarımın üstünü, bazen geceleri ürpertir yere sızan görüntüleri. Bazen de sevinirim varlıklarına, sen gittiğinden beri. Elektrik kesildiğinde uzun kış geceleri, mum ışığında düşünürüm. Önceden var mıydı sanki derim, ne kadar alışmışız ışığın aydınlığına. Mutfağa geçerken de elim hep düğmeye uzanır. Ne zor değil mi alışkanlıklarımızdan vazgeçmek? Zamanla öğreniyormuş insan, öyle diyorlar. Neyi öğreniyormuş biliyor musun? Alışmayı. Oysa ben alışmışsam, yok olmuşumdur. Yatağının başucundaki pencereye suskun bir kuş konardı. Uzaktan severdim tüylerini gözlerimle. Ekmek kırıntısı bıraktığımdan beri gelmiyor, o da terk etti beni. Soframda ekmek, gecemde uyku, yastığımda huzur, kirpiğimde yaş, tenceremde yemek, içimde taşıdığım umut, kalemimde cümleler terk edip gittiler beni."} {"url": "https://rihtimdergi.com/aglayan-devler-kumari/", "text": "İnsanların iletişim yöntemleri kadar neden iletişim kurdukları da önemli. Bir fikir beyanı ya da fikirsizlik bildirgesi niteliği taşıyan milyonlarca farklı iletişim çabası yaşanıyor şu an. Tam da sen bunları okurken gerçekleşiyor; verilerin interaktif ortamlarda dolaşması, medya , sohbet, aile içi konuşmalar, aile dışı konuşmalar, binlerce yıllık öğretilerin tekrarları, öyküler, romanlar, şiirler, şarkılar, danslar, sanatlar... Fikir barındırsın ya da barındırmasın, bunun cidden bir önemi yok, karşısındaki kişiye bir algı oluşturmak için milyonlarca düşünce türüyor, sönüyor, tekrar doğuyor, güçleniyor, sakat kalıyor, uçuyor, derinlere dalıyor ve daha niceleri yaşanıyor... Ama bu göl her zaman maya tutmuyor. Gelelim Demek ki böyleymiş... kısmına, hani şu etrafımızdan topladığımız verileri değerlendirip bir sonuca ulaştığımız kısım: DÜŞÜNMEK! İşte; tam da burada işler karışıyor çünkü topladığımız verilerin biri, bir diğerini yalanlamaktan öteye geçmeyen bir halde beliriyor. Atasözlerinden daha güzel örnek olmaz bu konuda; gün gelir Damlaya damlaya göl olur. deriz fakat Taşıma suyla değirmen dönmez. demeyi de unutmuş değiliz... Günü gününe tutmayan hayatımızda da her zaman doğruyu ya da optimum faydayı sağlayacak kudrete/şansa sahip olmadığımıza göre de hatalı ya da zararlı sonuçlara ulaşabiliriz. İşin kumar kısmı burada: Sorunlar neredeyse anlık olarak değiştiği için sonuçların sabit kalması da mümkün değil. Önemli olan şey Demek ki böyleymiş... dediğimiz anda zararlı durumda olsak bile olayın aslını kavrayabilmek. Kavrayabilmek için düşünebilmek. Düşünebilmek için yeterli veriyi toplayabilmek. İnsan konuşurken düşünemez, eğer ı-, e-, a- gibi sesli harfleri düşünmekte olduğunu belli etmek ister gibi uzun uzadıya seslendirmiyorsa, daha önceden oluşmuş bir düşünceyi sunuyordur bu kişi. Bu ı-lamalara alerjisi olan birinin karşısında konuşuyorsa da dinlenilmiyordur, bu kesin. Yüz yüzeyken görüşmesek zaten daha iyi, ver bana kendimi ifade edebilmem için bir köşe, oh, saatlerce yaza-sile bir şeyler hazırlarım, uf, birileri de okur ve kendimi ifade etmiş olurum, ı-, şey, tam olarak böyle gitmiyor bu iş çünkü yazılı olarak sunulan bir fikirlilik ya da fikirsizlik yazısının da sonuna kadar okunması için belirli şartları taşıması lazım. 750 kelimeyi aşkın bir yazının sadece 15 kelimelik bir cümlesinin alınıp da konu dışı bir yere sürüklenme ihtimali var. Aslında bu bir ihtimal bile değil; bir meslek ama konumuz bu değil, nasıl konumuz bu olmasın, yazıyı yazan ben, ifade etmeye çalıştığım şeylerin dışına taşınmaya çalışılan benim konum, ama Bu beni ilgilendirmez. mi demeliyim? Kendini ifade etmeye çalışan herkese bol şans dilemekten başka bir çaremiz yok çünkü bu ifade işi tam bir kumar."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ahmak-dunya/", "text": "Çok kırılacak, çok üzüleceksin. Üstelik olur olmaz yerlerde, Neden ben? sorusuyla isyan ederken bulacaksın kendini. Alelade yoluna çıkan sevgililerin öpüşmelerine takılacak gözün, derinden bir sızı kaplayacak içini ve ister istemez ah edeceksin seni terk edip gidenlere. Gözünden akan yaşı bir insan evladının fark etmesini ve önüne atılarak sana bir mendil uzatmasını bekleyeceksin. Akşam uykuya dalmak zor, sabah uyanmak zül gelecek. Canın çok yanacak ve canın çok yanarken telefonun ekranında annenin cevapsız çağrısı senin içini ferahlatmayacak. Bileceksin ki arayışlarının tek sebebi senin iki göğsünün arasında tepinen işçileri yok etmek değil, sitemin dibine vurmuş olmak için olmuş olacak. Yediğin kazıklardan sonra teselli olmak nedir, dost kucağında öğreneceksin. Bazen teselli edecekler seni, bazen de onların teselli sözleri bile kafi gelmeyecek yaralarını sarıp sarmalamaya, ister istemez buluşmaların seyrini azaltacaksın. Pazar gezmesine çıkmış aileleri gördüğünde, yanındaki boşluğa takılacak gözün. Cebinden ne kadar para çıkarsa, ruhun bir o kadar temize çekilecek gibi en yakın alışveriş merkezlerinin ruhsuz pençelerine şuursuzca atacaksın kendini. Vitrindeki kıyafetlerin renklerini gördükten sonra, üzerindeki siyahlar daha bir kederli gelecek. Elin uzanacak renkli çiçeklerle bezenmiş o birbirinden güzel kıyafetlere. Lakin yakıştıramayacaksın bir türlü kendine. Eğreti duracağını düşünerek daha önce bir milyon kere bıraktığın gibi yine yerlerine bırakacaksın bir bir. Bir çocuk ölecek bir gece yarısı, bir annenin kalbi taş bağlayacak, bir sela sesi senin kalbinin sesini dağlayacak ve sen onca şeye rağmen yanı başındaki odada, usulca yatağında yatan o minnacık canın yaşamına binlerce kez şükrederken bulacaksın kendini. Bir adam, buruşuk çarşafların ardında sevdiği kadını aldatıp, pişmanlık duyarak kendine lanetler yağdıracak. Bir yuva gözyaşları içerisinde umarsızca yıkılacak ve sen bu sahneye seyirci kalmaktan başka bir şey yapamayacaksın. Pazar gününün sakinliğinde yeni yazarlar keşfetmenin hazzıyla bir dolu satır arşınlayacaksın. Sanal medya saatlerini hınzırca çalacak, ama sen zamanının nasıl boşa geçtiğini fark etmeyeceksin bile. Kahveler çayların, şaraplar kahvelerin yerini alacak. Sen her geçen gün içindeki hüzün çukuru derinleştirip, şizofren edasıyla yaralarına tuz basmaktan büyük bir haz duyacaksın. İş yerinde yaptığın hatalar yüzünden patronun bıyık altından bir dolu laf sayacak. Canın o kadar burnunda olacak ki söyledikleri vız gelip tırıs gidecek belki de. İş çıkışı yanı başında yere ansızın düşen tonton amcaya için sızlayarak el verip, Ha gayret amca, hadi kalk! diyeceksin. Onun gözlerindeki şükran duygusu da göğüs kafesindeki boşluğa ışık tutmaya yetmeyecek. Derdin nedir? diyenlere verecek cevabın iki cümleyi geçmezken; yan komşunun hastasına şifa olmak, apartman görevlisine günaydın demek, özellikle de yüzündeki tebessüm ile onlara cevap vermek, boynunun borcu olacak. Kilosundan hayıflanmadan iştahla tarif veren teyzenin göbeğine takılacak gözün, tebessüm edeceksin en gamlı zamanında. Garsondan çay isterken hesabı getirmesine bozulacaksın. Puslu bir gecenin sonunda, büyük usta Zeki Müren eşliğinde çakır keyif olma çabaların bir türlü amacına ulaşmayacak. Vizyondaki Türk filmlerinin başarısızlığından dem vuracaksın. Kahve falları senin düşlerine umut vermeyecek ve umut vermediği her an ise yaraların daha bir perçinleyip yeşillenecek. Sen nereye gittiğini bilmediğin upuzun yollarda seyir halindeyken; benzin ışığının sürekli yanıp sönmesi, olmadığı kadar çok gözünü alacak ve kaderine bir dolu laf ederken bulacaksın kendini. Bankadan gelen mesajlara sinir olup sileceksin, onlar ise yılmayıp tekrar tekrar gönderecek. Baban sanki kendi çok hayırlıymışçasına senin hayırsız evlatlığından yakınacak. Yan masadaki adamın kahkahası eşliğinde ayakkabılarının çamuru gözüne takılacak, mahcup olacaksın. Yaşanan olayları olduğu gibi kabul et diyen psikiyatristinin suratına bir tane şaplak atmak isteyeceksin, ama buna cüret etmek seni aşan bir tutum olacak. Tüm vazgeçenlere inat sen kendi kendine, Sen bari vazgeçme! diyeceksin. Beynin durmadan seven gelirdi deyip; kendisiyle mücadele edecek. Çaresiz şekilde bir dolu spritüel kitapların içinde ruhunu iyileştirmenin yollarını arayacaksın. Telefonun sanki her an birinden gelecek haberi bekler gibi demirbaşın olarak tarihe geçecek, gözünün önünden ayırmayacaksın ve yangın anında ilk onu kurtarmak vazifen olacak. Samimi olan bir el, bir söz, bir bakış, bir mesaj hep kazanacak. Anne ve babandan alamadığın şefkat hep başına dert olacak, teselliyi başka kollarda ararken, anne babanın ebeveynliklerine bir dolu söverken bulacaksın kendini. Yaş almak hep ağırdan olsun isteyeceksin. Ama o seninle dalga geçer gibi, yarış atı kıvamında ardına bakmadan koşup yitip gidecek. Ondandır ki her geçen yıl doğum günleri, önemli günlerin arasında sayılmaktan vazgeçilmiş olacak. Yorulacaksın, yorulmak da yetmeyecek; bu hayatta kalabilmen için birçok kez yara alacaksın. Tam yara aldım derken bir o kadar da yaşam ateşi ruhunu sarmak için sana hayalini kurduğun o muhteşem aşkı verecek ve çok seveceksin. Hal böyle olunca bir bakmışsın ki yandım derken, küllerinden yeniden doğmuşsun ve bir şükür deryası sarmış seni. Sen bu keşmekeş hayatın içinde bunca duygu seline kapılıp, bir gün ölmediğin için, her gün dolu dizgin yaşamak zorunda kalırken; hayat ya sana kısa gelecek ya da yorulmak nedir bilmeyen benliğin yaş alırken uzun uzadıya saltanatını sergileyecek. Kim bu zaman selinde sevgi denen muhteşem duygunun ulviliğine tutunursa, yaşam onu mucizeleriyle kucaklayacak; sen düşüp kalkarak, durmadan ve yılmadan her geçen gün biraz daha çok seveceksin... Zira sevmekten kimseye zarar gelmeyecek."} {"url": "https://rihtimdergi.com/akhilleusun-sarkisi/", "text": "Hikayelerimiz gerçeği söylemiyor. Savaşın kazananı olmaz. Çağlar geçer, üstümüzde takımyıldızları dönüp durur, ayla güneş her zamanki yollarını bitkin takip eder ve biz, biz felakete uğramışlar, biz sevdiğinden ayrı düşmüşler, aşkın içimizi titreten şarkısı kulağımızda, huzursuz yatarız düştüğümüz yerde. Tanrıların ve kralların hüküm sürdüğü topraklarda babasının hoşnutsuzluğunun gölgesinde büyüyen Patroklos, kendi kelimeleriyle çelimsiz, beceriksiz ve silik bir evlattı. Çocukken işlediği bir suç nedeniyle sarayından çok uzaklara sürüldüğü zaman bile bir ölümlü olmanın ağırlığını üstünde hissederek en ufak bir itirazda bulunmadı. Hayatı hakkında hiç söz sahibi değilmiş gibi davranan Patroklos, bu durumu düzeltmek için bir çaba da sarf etmedi ki etseydi hikaye Akhilleus'un Şarkısı olamayabilirdi. Sürüldüğü yer yarı tanrı Akhilleus'un babasının krallığıydı Patroklos'un ve Akhilleus da altın sarısı saçları, insanüstü olarak tabir edilen yakışıklılığı ve zarif hareketleriyle burada en az onun kadar yalnızdı. Birisi krallıktaki çocukların tüm umutlarına rağmen hiçbirini kendine bir yol arkadaşı olarak seçmiyor, ötekindense buradaki çocuklar bile korkuyordu. Dışlanıyordu, yine yapayalnızdı. Derken Akhilleus onu seçti. Tarihi dokusu ve mitolojik sürükleyiciliğiyle Akhilleus'un Şarkısı, yazarın diğer mitolojik romanı Ben, Kirke gibi bir destan. İki aşığın gözünden iki hayatın ve bir savaşın bu kadar incelikle anlatılması oldukça emek ve çalışma isteyen bir durum. Gerek çarpıcı finali, gerek karakterlerin monologları ile kitap okuyucunun zihninde pek bir eksiklik bırakmadan geçip gidiyor, boşlukları dolduruyor ve son sayfa da okunduğunda okuyucunun kalbinde derin bir hüzün bırakıyor. Türkçe çevirisi 370 sayfa olan kitabın aldığı temel eleştiri ise uzunluğu, daha doğrusu kısalığı. Çoğu yerde tarihi gereksiz detaylara girmeden anlatan, mitoloji hakkında temel hatırlatmalar yapan kitapta zaman fazla hızlı ilerliyor. Bazı kısımların hızlı geçilmesi oralardan alınan tadı azaltıyor; çünkü insan kitabın bitmesini gerçekten istemiyor ve mitolojiye de ilgi duyan biriyse daha fazlasını talep ediyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/alaskanin-pesinde-ilk-ask-ilk-dost-son-soz/", "text": "Hepimiz gideceğiz, diyor John Green kitabında. Büyük Belki aramak için ölene kadar beklemek istemeyen sıradan bir gencin ve güzel, zeki ve arkasından insanları sürükleyebilecek kadar güçlü bir genç kızın hikayesi. Alaska'nın Peşinde genç-yetişkin türünde 2012 yılında raflara Pegasus Yayınları etiketiyle çıkan John Green'in ilk romanı. Kitap önce ve sonra diye bölümlere ayrılarak Miles Halter'ın yaşadıklarını anlatan bir roman. Büyük Belki'yi bulabilmek amacıyla ailesinden uzakta bir yatılı okula yazılan Miles'ın alışılmadık bir takıntısı var; ünlülerin son sözlerini okumak. Sadece Miles'ı anlatmıyor aslında kitap, Miles üzerinden gençlerin sorunlarını, sorularını bunlarla nasıl başa çıktıklarını, başa çıkamadıklarında yaşadıklarını başarılı bir biçimde aktarmış. Okulda yasak olan her şeyi uyuşturucu, sigara, alkol, eşek şakalarını yapmayı seven lisenin haylaz denebilecek takımıyla dost olan Miles, kendi arayışında yepyeni deneyimler ediniyor. Yaşıtlarından çok farklı bir o kadar da aynı Alaska sayesinde aşık olmayı öğreniyor. Beklediğiniz gibi mutlu ya da mutsuz sona sahip bir aşk hikayesi değil. Ama yatılı okul bir süre sonra Miles için Alaska haline gelmeye başlıyor. Onun cümleleriyle sorularını soruyor, davranışlarıyla arıyor ve ilkleri deniyor. Ona labirentten çıkmak için o yokmuş gibi davranmak değil daha fazlasını aramak için riskler alması gerektiğini öğretiyor. Miles, İnsanlar yağmur olsaydı, ben serpinti olurdum, o ise kasırga. ile kendi cümleleriyle tanımlıyor Alaskayı. Ayrıca arkadaşları Albay, Takumi ve Lara da kitabın örgüsünün gençlerin gözünden gitmesine yardımcı olmuşlar. Fakir, çalışkan, farklı ve nihayetinde hepsi aynı grupta. Kitapta kültür farkını hissedebiliyorsunuz. Lisede yaşadıkları deneyimin bizim kültürümüzde çok fazla yeri yok fakat Skins gibi dizileri izleyenlerin yabancılık çekeceğini sanmıyorum. Benim yorumuma gelince, John Green'i kalemini seviyorum. Meteforları kullanıp içinde yaşadığımız ama sormayı unuttuğumuz soruları sanki hep oradalarmış gibi işlemesi sanırım kitabın okunmasını sağlayan en büyük nedenlerden biri ve araya eklediği dramlar bizim gibi duygusal bir milleti kendine çekiyor. Tabii ki roman bazı yerlerde mükemmelliğe kaçmış ama bunun olması normal zira realist tarzda yazılmamış fakat ona çok yakın. Sevginin ve kırılganlığın ne kadar iç içe olduğunu gösteren roman, değişimlere karşı istikrarını koruyabilen fakat hiç beklemediğiniz anda küçük bir papatyayla bile dağılabilen köklü kararların dünyasını anlatan bir hikaye. Ve sizi aklınızda bir soruyla bırakıveriyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/anadolu-tiyatro-odulleri/", "text": "Yedi yıldır sürdürdüğü yayın hayatında bir ilke imza atarak Anadolu Tiyatro Ödülleri kapsamında yıl boyunca sergilenen tüm tiyatro hareketlerinin arasından en etkili eserler seçilecek ve ödüllendirilecek. Anadolu Tiyatro Ödülleri, 'En İyi 'Ana'dolu Ödülü' her yıl bir kadın oyuncuya verilecek. Türkiye genelinde bir çok temsilciliği bulunan ve ülke tiyatrosuna destek sağlayan Tiyatro Gazetesi bu kapsamda hedeflerinden biri olan Anadolu Tiyatro Ödülleri'ni Kasım 2014 tarihinde düzenleyeceği organizasyonla sahiplerine takdim edecek. Bugüne kadar verilen pek çok saygın ödülün İstanbul merkezli olduğunun altını çizen Tiyatro Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Nazif Uslu, 'Herkesin bildiği gibi, kurumlar daha çok İstanbul merkezli değerlendirmeler yapıyor ve ödüller de yine İstanbul merkezli olarak sahiplerini buluyor,' diyor. 'Oysa tiyatro yalnızca İstanbul'da ya da büyükşehirlerde yapılmıyor. Ülkemizin hemen her yerinde tiyatrolar başarılı oyunlar sergiliyor. Tercihler ya da imkansızlıklar İstanbul'un dışındaki tiyatroların emeklerini taçlandırmaya yetmiyor. Anadolu Tiyatro Ödülleri, 1 Aralık 2014'de İstanbul Fatih Kültür Merkezi'nde gerçekleştirecek ödül töreni ile sahiplerine takdim edilecek."} {"url": "https://rihtimdergi.com/andy-warholun-yeralti-sinemasinin-video-arta-etkileri/", "text": "Slovak asıllı bir ailenin ABD'nin Pensilvanya eyaletinde dünyaya gelen oğlu Andy Warhol, I. Dünya Savaşı'nın bitmesinden on yıl sonra doğmuştu. Gerçek adı Andrew Warhola olan sanatçı, çok erken yaşlarda geçirdiği rahatsızlık nedeniyle vaktinin çoğunu evde geçirmeye başladı. Vakit geçirmek için yapmaya başladığı çizimler onun sanatının da temelini oluşturdu. Andy Warhol'un hayatında annesi oldukça önemli. Zira Andy en büyük desteği annesi Julia Warhola'dan görmüş. Annesinin de çizim yapıyor olması Andy'nin sanatla iç içe büyümesini sağlamıştır. Carnegie Teknoloji Enstitüsü Sanat ve Tasarım Bölümü'nden 1949 yılında mezun olan Andy Warhol, mezuniyet sonrası ilk iş olarak New York'a taşındı. Sanat yapmak istiyorsa olması gereken yerin New York olduğunu bilen Warhol; Glamour, Harper's Bazaar gibi ünlü moda dergileri için çizimler yapmaya başladı. Çizim yaptığı yazılardan birinin altına yanlışlıkla adının Andy Warhol olarak yazıldığı ve sanatçının da adını bu şekilde kullanmaya başladığı söylenir. Andy Warhol hep aynı şeyi yapmaktan sıkılmıştı. Bir gün bir parti çıkışında arkadaşlarına Film yapacağım. Resim yapmak bir iş ama film yapmak tamamen eğlence dedi. Sözlerinde ne kadar ciddi olduğunu hemen gidip aldığı 16 mm'lik kamerası ile kanıtladı. Birbiri ardına filmler çekmeye başladı. Bazıları kısa bazıları da oldukça uzundu. Örneğin, 'Empire' adlı filmi tam sekiz saatti ve Empire State Binası'nın karşısına konulmuş kameranın sekiz saat boyunca çektiği görüntülerden oluşuyordu. Altı saat boyunca uyuyan birini çektiği bir diğer filmi Sleep ile Warhol yine dikkatleri üzerine çekti. Filmleri çoğu kişi için birini gözetlemekten ibaret olan Warhol konuyla ilgili şunu söylemişti: Birisinin yazdığı kitabı okumaktansa, kendine iç çamaşır alışını seyretmeyi tercih ederim. Andy Warhol bu yolla, ''yeraltı sinemasını'' beslemiştir. Günümüzde, uluslararası sinema alanında, ticari film endüstrisinin dışında üretilen ve dağıtım yapılan; genellikle yapımcılığını, yönetmenliğini, senaristliğini, görüntü yönetmenliğini ve kurguculuğunu aynı kişinin yaptığı, yönetmenin kişisel sanat tutumunu yansıtan ve ticari filmlere oranla gerek biçim, gerekse teknik ve içerik yönünden daha özgür filmlere Yeraltı sineması anlamında Underground denilmektedir. Underground sinemanın geçmişine değinirsek; 1918'den sonra Fransa da Rene Clair, Fernand Leger, Marcel Duchamps, Man Ray, Luis Bunuel; daha sonra 1930'lu yıllarda Jean Cocteau tarafından başlatılan deneysel filmler akımı 1960'lı yıllarda Amerika'da yayınlanan manifestoyla yeniden rağbet görmüştür. Yeni Amerikan Sinema akımının bir alt türü olarak Hollywood'un ticari sinemasına karşılık, amatörce denemeler yapılıp ucuz bütçeyle üretildiği için, piyasaya çıkmayan bu tür filmlerin Amerika'daki ünlü yönetmenleri içinde: VanDerBeek, Jonas Mekas, Kenneth Anger, Gregory Markopoulos, Stank Brokhage, Ken Jacobs, Mike ve George Kuchar, Jack Smith ve pek tabii ki Andy Warhol gibi adlar bulunmaktadır (Onaran 1999: 146). Baudrillard' e göre (2006: 98-100) sıradan bir görüntünün, arzudan yoksun bir varoluşun fetişizme, estetik ötesi fetişizme katan ilk sanatçı Warhol'dur. Bu fetişist değişim, Warhol'u Duchamp'dan ve tüm öncüllerinden ayırır. Çünkü Duchamp, Dada ve gerçeküstücülerle, temsiliyeti yapıçözümüne uğratmaya ve sanat yapıtını parçalamaya uğraşan herkes hala avangard akıma dahildir. O'Neill'e göre (2003:616) Warhol, film yapmaya başladığında, bir endüstri ve toplumsal fenomen olarak Hollywood'dan derinden etkilenmiştir. Warhol, sinematografik zamanı ve izleyicinin filmle ilişkisini temel bir şekilde yeniden tasarlamaktaydı. Ayrıca, kendini her şeyi gören bir katalizör olarak genel yönetimi üstlenmişti. Bir çok filminde minimal anlatı, genellikle cinsel ve ekonomik değişim ve sonuçsuzlukların söz konusu olduğu bir öyküyü anlatan bir araya getirilmiş birtakım doğaçlama sahneleri içermektedir. Kaliç (1992: 77-79), Warhol'un Deneysel Sinema yaşamını; Hareketsiz Filmler Dönemi, Sesli Dönem, Chuk Wein Dönemi, Çoklu Perde Kullanımı Dönemi olmak üzere dört dönem halinde incelemiştir. Hareketsiz Filmler Dönemi: Bu döneminin ilk çalışması belirleyen Uyku (Sleep, 1963) filminde Warhol, günlük zaman ve perde zamanı kavramlarını perdede çakıştırarak, zaman kavramına kendine göre bir yorum getirir. Temelde hiçbir şey olmayan bu dönem filmlerinde Warhol'a göre altı çizilmek istenen, yaşamın durağanlığı, sıkıcılığı ve bundan doğan anlamsızlık duygusudur (Kaliç 1992: 77- 78). Parkinson'a göre (1995: 200) Warhol'un erken dönemi filmleri olan Empire (1964) ve Uykuda onun grafik geçmişinin minimalist anlayışları gözlenebilmektedir. Ayrıca, bu filmlerde zaman kavramı sorgulanmaktadır. Empire filmi 8 saat sürüyordu ve yapımı, Empire State Building'in karşısına konulmuş bir kameranın 8 saat boyunca sabit bir noktada çalıştırılmasıyla gerçekleşmişti (Smith 2000: 22). Sleepin konsepti de buna benzemekte, uyumakta olan birinin 6 saatlik uykusu görüntülenmektedir. Altı haftada çekilen film, onar dakikalık parçalardan ve üç saatlik iki bölümden oluşmakta, her bir bölüm ikişer defa oynatılmaktadır. Sesli Dönem: 1965 yılında yapılan Sürtük filmi ilk dönemi bitirir ve Sarhoş (Drunk, 1965) filmiyle Warhol'un sesli dönemi başlar. Bu dönemin filmleri, senaryoları genellikle Ronald Travel tarafından yazılan dramalar olup bir çoğu küçük hatalarla gözden kaçan yapımlardır (Kaliç 1992: 77-78). Warhol'un ikinci dönemi olarak bilinen bu dönem çalışmalarından Sürtük doğrudan optik eşlemeli ses kullanan ilk filmidir. Mutfak (Kitchen, 1965) filminde ise, yeni bir ilgi alanı olarak, beyaz duvarlarla çevrili durumda yüz yüze gelen insanla nesnenin aynı düzleme gelme süreci önemlidir. Warhol'un Mutfak alanına bir fotoğrafçı sokması izleyicileri filme kendini vermekten alıp, farkındalıklarını mekana yöneltmelerine neden olmaktadır. Çoklu Perde Kullanımı Dönemi: Warhol'un dördüncü dönemi Kamp (Camp, 1965) filmiyle başlamaktadır. Bu dönem daha çok, çoklu perde kullanımının önemiyle özgünlük kazanmaktadır. Bu yıllarda yaptığı çalışmaları en ünlüsü Chelsea Kızları (Chelsea Girls, 1966) filmidir. Chelsea Kızları içerik açısından, New York'taki açık sanat stüdyosundaki kameraların tüm gelişmeleri ve sıkıcı konuşmaları kayda aldığı olağandışı bir çekim tekniğinin örneğidir (Abrams ve Bell 2001: 281). Yaklaşık üç buçuk saat uzunluğundaki Chelsea Kızları ikiz bir perdede gösterilmekte, toplam süresi yedi saate çıkmaktadır. İçerikleri birbirleriyle bağlantısız yarım saatlik bölümlerle film, iki ayrı göstericiden birden gösterildiğinde, sesler anında eşlemeli olmaz. Renkli film sol, siyah beyaz sağ yanda sunulmaktadır (Coşkun 2003: 223). Baudrillard'e göre Warhol, sanatçının ve yaratıcı eylemin hiçe indirgenmesinde en üst noktada yer almaktadır. Warhol ile birlikte, asgari varolma iddiası, amaç ve araçların asgari stratejisi söz konusudur. Düşsel niteliği dışlamak ve katıksız bir görsel ürüne dönüştürmek için herhangi bir görüntüden yola çıkar. Ayrıca, Warhol'un görüntüleri, sıradan görüntüler değildir; bunun nedeni sıradan görüntüler olmaları durumunda sıradan bir dünyanın yansıması niteliğinden öteye geçemeyecekleri değil, yorumlanacak bir konu içerme savını gitmemelerinden kaynaklanmaktadır. Warhol'da her şey yapaydır: Nesne yapaydır, çünkü özneyle değil yalnızca nesne arzusuyla ilintilidir. Burada görüntü yapaydır, çünkü estetik bir taleple değil, yalnızca görüntü arzusuyla ilintilidir. Bu anlamda Warhol, yabancılaşmanın son aşaması olan kökten fetişizm aşamasına geçmiş ilk sanatçıdır. Şehirde bir ağacın önüne oturamam, çünkü şehirlerde hiç ağaç yok. Ve bir ağacı düşündüğümde, ağacın medya tarafından yapılan taklididir aslında aklıma gelen. Ben nesnenin kendisinden çok, taklidini algılarım. ABD'de, Pop-Art ve onun uzantısı kabul edebileceğimiz Video Art, birbirlerine çok yakın zamanda, çok benzer neredeyse aynı sosyolojik ortamda ortaya çıkmıştır. Nitekim birbirlerini peşi sıra takip etmişlerdir. Andy Warhol sineması biçimsel olarak da video art'a ilham vermiştir. Medyanın ve Hollywood'un çok yoğun propaganda yaptığı dönemde, halkın teknolojiye kendini kaptırıp gittikçe mekanikleşmesi esnasında Warhol çektiği filmlerle hayatın sıkıcılığı ve durağanlığını insanlara gösterirken, zaman içinde hiçbir şeyin değişmediğini anlatmak istedi. Bu anlatı biçimi, bilhassa zaten sisteme karşı duran video art için bir örnek oldu. Çünkü videonun bir çerçevesinin olmadığına dolayısıyla da insanın hayal gücü oranında özgür olduğuna inancı kuvvetlendirdi. Andy Warhol, afişlerinin aksine, filmlerinde, kısa filmlerinde ve videolarında karmaşadan uzak durdu. Ancak video art'cılar, Warhol'un afiş ve resim kolaj tekniklerinden, eserlerinden oldukça etkilenerek görüntü bozumları gibi teknikleri daha sık denediler. Andy Warhol ve onun pop-art'ı bir nevi, video art'ın el kitabıydı. Aynı zamanda Warhol'un öykü anlatma çabasının olmamasıi video art fikrini de bu yönde ateşledi. Andy Warhol, filmlerinde ve videolarında double screen kullanarak kontrast iki görüntünün oluşturduğu anlamsızlıktan bir anlam çıkarma yoluna gitti. Böylelikle aynı zamanda farklı insanlar ve farklı zamanda aynı insanlar aynı kare içinde gösterilebiliyordu. Kullandığı bir başka yöntem ise, benzer görüntüleri art arda göstermekti. Bu yolla insan ifadesine karşı hissizleşmeyi, ve devamlı gördüğümüz bir görüntünün etkisini yitirdiğini göstermek istiyordu. Böylelikle dolaylı yoldan mevcut propagandalara maruz kalmış halkın, karşılaştığı tüm kötü şeylere karşı artık duyarsızlaştığını yumuşak bir dille anlatıyordu. Nitekim zaman içinde sesi kısılmış bir toplumla yüz yüze kalındı. Video art, pop art'tan aldığı bu bayrağı, halkı harekete geçirmek için kullanırken Andy Warhol bunu tamamen kişisel zevkine dönüştürmüştü."} {"url": "https://rihtimdergi.com/anne-nolur/", "text": "Halının ortasına işeyiverdi. Hem de gözümün içine baka baka. Ellerime baktım gayri ihtiyari: klorlu sudan kuruyup çatlamış parmak uçlarıma. Burnumun sızlayan direğinden gözlerime doğru yürüyen yaşları engellemedim. Koltuğa oturdum öylece. O da gitti öbür koltuğa kıvrılıverdi. Babam diyalizden gelene kadar halıyı temizlemem lazımdı. Mutfaktaki işlerimi yeni bitirmiştim. Çamaşırları da asıp çıkacaktım. Annemin gidişinden sonra almıştı babam bu köpeği. Evin içinde yalnız kalmayacak, oyalanacak diye sevinmiştik önce. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum, söylenmeye başladı. Sabahları dışarı çıkart diye havlıyormuş, hiç hali olmuyormuş ama mecbur çıkartıyormuş. Çok yiyormuş, yok efendim koltuğun kumaşını yırtmışmış, sokak kapısından geçenlere de havlıyormuş, komşular rahatsızmış. Kıvrıldığı koltuktan bakıyor öylece bana. Gözlerimi çeviriyorum ama biliyorum, bana bakıyor. Hayır, atamam evden. Kesin. Ama evime de alamam. Kalkıp çamaşırları asıyorum. Ne yapacaksa yapsın babam! Halısını da siler çıkarım. Benden bu kadar! Akşam babam aradı. Tosun benim terliklerimi getirip halının üstüne koymuş. Tosun, köpeği. Kapıya gidip ağlıyormuş. Gelip terliklerimin üstüne yatıyormuş. Bu köpek seni çok seviyor diyor. Köpeğine kapı arıyor besbelli. Babam sonunda ağzındaki baklayı çıkardı. Yıllar geçip gitti, artık babam benim çocuğum. Evde de var iki tane. Çocuklar hep seni kandırdıklarını sanırlar. Babam da beni kandırmaya çalışıyor. Olmaz baba. O dediğin olmaz! Babam ben ne dedim ki diyor. Anlaşmamız mümkün değil. Yatakta kitap okuyorum. Eşim homurdanıyor; Kapa şu ışığı da, uyu biraz! Biliyorum, yorgun görünüyorum; aklım hep babamda. İki günde bir diyalize gidiyor, yorgun geliyor. Önüne bir kap çorba koyacak kişi yok. Yalnız. Köpeği de istemiyor. Sabah boynum tutulmuş olarak uyandım. Yamuk yatmışım besbelli. Mutfakta sesler, konuşmalar. Kahvaltı ediliyor. Hazır kahvaltıya kalktım diye mutlu oluyorum. Krepler yapılmış, reçeller, ballar ortaya çıkmış. Kahvem önüme geliyor. Çocuklar pek heyecanlı. Eşim çıktı. Çocukları okula gönderdim. Sabah güneşi ön camdan eve giriyor. Saksı çiçeklerinin yaprakları olanca yeşillikleri ile güneşin ışıklarını yansıtıyor, içimi sıkan ne varsa dağıtıyor. Odanın sağında solunda birkaç parça lego, kanepenin kenarına sıkışmış bir kitap, sehpanın üstünde akşam çayının bardakları. Aklıma babamın evi geliyor. Ne yaparsak yapalım annemin boşluğunun yarattığı girdabı yok edemiyoruz. Şimdi içimi ısıtan yaşam dolu kendi evim, annem öldüğünden bu yana bende suçluluk duygusu yaratıyor. Babam bize geldiğinde gece kalmak istemiyor, evine dönüyor. Ben hep onun yanında olamıyorum. Babalar kız çocuklarının kalp yarası. Çocukların odasında yapacak çok iş var. Halının üstünde tahta bloklar, yapboz parçaları, büyük oğlumun bacaklarından sıyırdığı andaki şeklini koruyan pijama altı, üstü kim bilir nerede. Küçük oğlanın çalışma masalarında boyalar, kağıtlar. Panosunda yeni bir resim asılı. Telefon çalıyor. Babam. Gece uyuyamamış, Bir uyku ilacı yazdırsam olur mu? diyor. Tosun havlıyor. Babacığım uyku ilacına gerek yok, öğleden sonra kestirirsin biraz diyorum. Tosun'un havlamasından konuştuğumu duyamıyor. Kapatıyoruz. E, bu köpek kim? boş boş soruyorum. Anne, lütfen Tosun bize gelsin, n'olur! Oğlum en sevimli haliyle yalvarıyor. Olmaz! diyorum; Babama ne olacak? Yapayalnız mı kalsın? Eşim araya giriyor, O iş tamam diyor, Baban haftada bir gün bizde kalacak, Tosun her gün. Anlaşma böyle, eğer sen kabul edersen. Babam haftada bir gün dahi bizle olsun, Tosun hep kalsın. Bir anda ağzımdan dökülüyor kelimeler. Çocuklar çığlık çığlığa neşe saçıyorlar. Ellerime bakıyorum, parmak uçlarıma. Krem iyi gelmiş. Her şey geçici diyorum. İçimde bir ferahlık."} {"url": "https://rihtimdergi.com/arap-camii/", "text": "Çoğu kişinin her gün önünden geçtiği fakat sıradan bir cami olarak gördüğü bu yapı İstanbul'da yapılan ilk camidir. İstanbul Galata'da bulunan cami, 15 Ağustos 717 yılında yapılmıştır. Cami İstanbul'un ilk camisi olma özelliğini taşır. İstanbul'da ilk ezan bu camiden okunmuştur. Cami İstanbul kuşatması sırasında yapılmıştır. Emevi kumandanlarından Mesleme Bin Abdülmelik İstanbul'u kuşatmış, şehri alamasa da Galata'yı fethetmiştir. Sonra Bizans ile anlaşma yaparak burada Arap mescidini inşa edip ibadete açtırmıştır. Endülüs'ten göç eden Müslümanların bu cami etrafına yerleşmesi sonucu Arap Camii adını almıştır. 7 yıl kadar cami olarak kaldıktan sonra Şam'da çıkan isyan nedeni ile ordu Şam'a giderek burayı boşaltmıştır. Bunu fırsat bilen Dominiken papazı ve rahipleri burayı kiliseye çevirmiştir. Şimdiki minare olarak kullanılan çan kulesi o zamandan kalmadır. Buraya Cenevizliler San Paola kilisesi adını vermiştir. Cami İstanbul'un fethine kadar bu isim ile anılmıştır. Camideki en büyük değişim 1731'de çıkan büyük İstanbul yangınlarından birinden sonra olmuştur. II. Mustafa'nın eşi ve I. Mahmut'un annesi Saliha Sultan tarafından tamir ettirilmiş, genişletilmiş ve şadırvan eklenilmiştir. Cami çeşitli restorasyonlar görmüş olsa da aslına sadık kalınarak yenilenmiştir. Caminin avlusundaki kabir, bazı sadık rüyalara göre Hz. Mesleme'ye aittir. Doğruluğu tartışılır çünkü aynı isimde Şam'da da bir türbe bulunmaktadır. Restorasyonlar sırasında caminin zemininde Cenevizlilere ait mezar taşları ve mumyalanmış iskeletler bulunmuştur. Bu iskeletler İstanbul Arkeoloji müzesinde sergilenmektedir. Mimari açıdan çok farklı bir yapıya sahiptir. Bu farklılığın sebebi önce cami olarak inşa edilmesi ve kiliseye dönüştürülüp sonra tekrar cami yapılmasıdır dışarıdan farklı bir görünüme sahiptir. Camiyi üç kat halinde 70 pencere aydınlatmaktadır. Cami dikdörtgen şeklindedir. Ahşap tavan, 22 ahşap sütun ve dört duvarına oturtulmuştur. Barok üslubunda bir mahfili vardır. Kürsüsü Sokullu Mehmet Paşa Camisi'nden getirilmiştir. Caminin mihrabı kıbleye dönüktür ve kilise duvarına yerleştirilmiştir. Mihrabın solundaki küçük mihraplı oda Mesleme hazretlerine ait çilehanedir. Minaresi çan kulesinden çevrilmiş dikdörtgen şeklindedir. Her gün yanından geçtiğimiz fakat Müslümanlar için ne kadar değerli olduğunu bilmediğimiz bu mabet, Şişhane'den Karaköy'e inerken Galata'da uğranılacak en önemli yerlerden biridir. Benim de İstanbul'da gezilip görülecek yerler listemde bulunmaktadır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/arayis-2/", "text": "Güneş, yarınki yaşamına yeni bir sayfa açmak ister gibi yavaş yavaş sönmeye yüz tutuyordu. Bense -adım Kemal- ev sahibiyle geçen günkü görüşmemizde bana tarif ettiği adresin yerini hatırlamaya çalışıyordum. Dilimin ucuna gelip duran ama adı bir türlü dişlerimin arasından çıkmayan...... Meydanı'ndaki Saat Kulesi'nin önünde, akşam altıda görüşecektik. Uzun bir yürüyüşün ardından, kulenin önüne son adımlarımı atmama karşın henüz gelmediği aşikardı. Bir iki dakika durdum ve sağa sola bakındım. Beni bekliyordur diye düşündüm. Göremedim. O sırada caddeden geçmekte olanları seyre daldım. Çok sürmedi... Biraz ileriden bana doğru yürüyen ev sahibini, melon şapkası ve çarpık yürüyüşüyle hemencecik tanıyıvermiştim. Yaklaşık üç-dört geniş adım sonunda karşıma dikildi. Başımı hafifçe eğip selamladım. Gülümsemeyle karşılık verdi. O kadar merdiveni bir solukta nasıl çıktım ben de bilmiyorum. Kapıyı açtığımda karşımda gördüğüm kutu kadar dar bir odaydı ama burası bir odadan fazlasıydı benim için. İlk dikkatimi çeken, iki yana eğimli tavanı, perdesiz oval penceresi, ayaklı abajuru ve saman yatağı olmasıydı. Tam da istediğim bir yer diye geçirdim içimden. Eski benin yüzüne kapıyı hızla çarptım ve yeni hayatımın ilk adımlarını içeri attım. Hayatımı belinden kavrar gibi kendimi pörsümüş berjerin kollarına sarılmış buldum. Beni adeta içine çekti. Bir müddet yerimden kalkmak istemedim. Evin sıcaklığıyla uyuyakalmışım. Saat şimdi kaçı gösteriyor acaba? derken, o hafif karanlıkta etrafı kolaçan ettim. Duvar saatini göremedim. Ayağa kalkıp lambaya doğru uzandım. Odanın karanlığına gözlerim alışmıştı. Lambayı yakarken ışığı birden gören gözlerim kısılır sandım ama tavanımda ölü bir ışığın yuvalanacağını tahmin edememiştim. Beni asıl üzense duvarda asılı bir saatin olmayışıydı. İyice bakındım fakat yoktu. Sessizce sabahı bekledim. Dakikalar arasından düşe kalka saatler de geçiyordu. Geceden kalmış biraz huzursuzluk ve biraz da karamsarlık çöreklenmişti bedenime. Nihayet gün hafif bir şekilde ağarmıştı. Bir geminin güvertesinden dürbünle ufka bakar gibi oval pencereye ellerimi dayamış, sabahın yüzünü seyrediyordum. Rüzgarın sürüklediği bulut yığınları, uzaklara doğru göç ediyordu. Aralarından süzülen güneş ışığı ise gözlerimi alıyor, göz kapaklarımı kısarak yaşama ince bir çizgiden bakmaya çalışıyordum. Karşıda damlar, aşağıda pencereler ve sokak... Günün her saati adeta bir hengameydi. Sokak aralarında geçen tartışma seslerinin yükselişi, insanların alışkanlık haline getirdiği klakson sesleri ve alt kat komşumun karşı komşuyla olan muhabbetleri... Bir de bütün bunlar yetmezmiş gibi çatıma yuva yapmış kuşlar, kiremitlerin üstünde dolanan, susmak bilmeyen martı ve kargalar... Kim bilebilirdi ki böyle olacağını? Ben bilemedim... Şimdi düşünüyorum da buraya yerleşmek ömür boyu sürecek pişmanlığımın tohumlarını atmıştı göğüs kafesime. Oysa aradığım huzur, sükunet burada da yokmuş. Hayalimdeki ile gerçek uyuşmayınca kendimi çok suçladım. Sadece ufak bir inzivaya çekilmek istemiştim. Başaramamış olmak gururumu kırmıştı. En büyük pişmanlık, gururun gemisinde pinekleyen sıçan gibidir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ask-i-file/", "text": "Şu naylon poşetler yüzünden gün ışığına bunca zamandır hasret kaldım. Kulaklarım kirişte geçti; ha Saliha Hanım beni hatırlar, ha biri bana ulaşır diye. Bir gün ansızın, çekmeceden çıkarılınca irkildim, şaşırdım. İster istemez büzülmüşüm. Aman, annem de ne saklamış ki bunu, atalım abla ya. Neler olduğunu konuşmaların devamında anladım. Saliha Hanım hakkın rahmetine kavuşmuş; kızları evi yeniden düzenliyorlardı. Bana tarihi eser muamelesi yapan Sevim oturacaktı artık bu evde. O gün çok üzüldüm. Saliha Hanım'ı çok severdim. Birlikte az mı çekmiştik hayatın yükünü. Bilmem kaç yıl daha geçtiğini anlayamadan yaşarken, bir gün, Sevim beni çekmeceden çıkardı. Nazikçe yıkadı. Sıkmaya bile kıyamadı. Kuruttu. Bir itina, bir itina... Hayretler içindeydim. Heyecandan düğümlerimin sayısı kadar boğazım düğümlendi neredeyse. Akşam kocası gelince anladım ki; bizim Bozcaada Belediyesi artık o iğrenç naylon poşetleri yasaklamış. Kullanan işyerlerine para cezası verilecekmiş. Oh be! Bir gün hak yerini bulacaktı. Buna emindim. İşte o gün gelmişti. Hele iyi, güzel, yepyeni kalmış ama yetmez bir tane daha alalım demesin mi Sevim. Bunların şimdi naylonları var. Renkli, üstleri çiçeklerle süslü, öyle güzel ki, diye devam etmesin mi sözlerine. Allah'ım, körün istediği bir göz sen verdin iki göz. Kızlar olmalı bu Sevim'in beğendikleri. Naylon maylon, olsun, file ya! Zamane kızları işte. Yaşasın! Bunca sene sonra sevgilim olacak. Evet ya, Sevim'in dediği gibi yakışıklılığımdan hiçbir şey kaybetmedim. Beni beğenmeyecek kızın alnını karışlarım. Çekmecede geçireceğim aşk saatlerinin hayali ile sabahladığım gecenin sonunda Sevim'in pardösüsünün cebinden dışarıyı seyrediyorum. Sevim, önce sevgili bakmaya başladı bana. Ara sıra başımı çıkarıp göz kırptım onlara. Şu elektrik meselesi var ya; çok önemli. Olmayınca olmuyor. Evet! Evet! Nihayet beni de elektrik çarptı işte. İnşallah Sevim onu alır. Bana bir bakışı var ki kızın, içimin yağı eridi doğrusu. Aa, evet! Sevim'e bak, yan yana yatırdı bizi, kızı çekeleyip boylarımızı ölçüyor. Canım ya, ne tatlısın. Sen bütün gün boş boş gez; ben senin yükünü de taşırım. Gık demem; ama akşama ödülümü de isterim bak, bilesin ha."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ask-icin-bir-kelime/", "text": "Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da bir süre yaşayan ve okuyan Emily Robbins, hem oranın kültürel bağlarıyla hem de diliyle yakından ilgilenerek bize içeriden kısa bir kesit sunmuş; Arapçanın kıvrak kelimeleri arasında aradığı aşkı ve aramadığı hüznü bulan bir kadın. Leyla ile Mecnun hikayesini hepimiz biliriz, kültürümüze geçen acıklı bir aşk hikayesi. Kays'ın Leyla'ya olan aşkı, sonuçsuz kalacak ilişkileri, çöllere düşüp bir süre sonra adını unutup Mecnun olması ve o çölde ona arkadaşlık eden belki de hikayenin fark edilmeyen kahramanı Çoban.. Evet Çoban, bu masalı birkaç kere okumuşumdur fakat Çoban karakterini hiç hatırlamıyorum. İşte bu romanla keşfettim hem Çobanı hem de Arapçayı eski usule göre aşk şiirleri okutularak öğretildiğini. Amerika'dan öğrenci olarak Suriye'ye Arapça öğrenmek için gelen Beatrice , bu dilde aşkın doksan dokuz adı olduğu biliyor ve okuyan herkesi ağlatan Leyla ile Mecnun'un hikayesini okuyup gerçek bir aşk hikayesinin izini sürmeye çalışıyor. Böylece orada kalırken zamanla o aileden biri haline geliyor. Aşkın her zaman yardımcı olamadığını, bazen kendimize sahip çıkmamız gerektiğini öğrenmişti. Kays ve Leyla olmaktansa istediği zaman kanatlanıp uçabilen ve yüreğini takip eden bir kuş olmak daha iyiydi. Savaşın sınırında bir ülkede, direnişi ve diktatörlüğü öğrenir, yaşadığı yerde söylediği bir cümle ya da yazdığı bir yazı yüzünden insanların hapse atılabileceğini öğrenir. Gerekli olmadıkça evden çıkmamayı, çölde yaşadığı için tozdan kaçılamayacağını öğrenir. Ama en önemlisi aşk hikayelerinin sadece kelimelerle ve sayfalar arasında olamayacağını keşfeder. Burada bir iç savaşın ve devrimin arasında kalan Bea, aynı zamanda aradığı saf aşkın, bağlılığın ve karşılıksız güvenin de arasında kalıyor. Arapçada aşk anlamına gelen birçok kelime öğrenmiştim. Madam'ın Baba hakkında en sevdiği şey ise anlamadığım bir kelimeydi. Şiirsel, neredeyse lirik bu romanı okurken yazarın Orta Doğu'da geçirdiği süre ve öğrendiklerini kitaba çok güzel aktardığını görüyorsunuz. Yaşadığı yerin hiç ismini vermese de kitap aralarında verdiği ipucuyla tahmin etmenizi istiyor. Dilin duygu aktarımı için ne kadar önemli olduğunu fark ediyorsunuz okurken. Yazar da Beanin yabancılığını betimlerken, iç savaşın başlangıcında devrimci bir aileyi anlatırken, Müslümanlık kültürünü verirken cömert davranmış ve metni zenginleştirmiş. Bu tarz şiirsel hikayeleri seviyorsanız hemencecik okuyabileceğiniz kısacık bir yaşam öyküsü."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ask-toprak-vuslat/", "text": "Kar boran kış artık benim baharım. Düşüm de günüm de anıyla doldu, Sen kokar soluduğum her bir zerre, İyi ki şu dünya gelip geçici, Sen yanık sinemde eşsiz bir inci, Eşim dostum bilir mi ki enkazım. Elimde martı gibi ak bir kağıt, 1982 yılında Kütahya'nın Emet ilçesinde doğdu. Çocukluk ve gençlik dönemlerini Antakya, Batman ve Eskişehir illerinde geçirdi. 2002 yılında Anadolu Üniversitesi İlköğretim Matematik Öğretmenliği Bölümü'nden mezun oldu. Aydın, İzmir, Erzincan, Balıkesir ve Eskişehir illerinde görev yaptı. Halen Eskişehir'de yaşamaktadır. 2016 yılından bu yana edebiyat yarışmalarında dereceleri ve edebiyat dergilerinde yayınlanan öykü ve şiirleri vardır. Çeşitli şiir/öykü yarışmalarında jüri üyeliği yapmıştır. 2018 yılında yayınlanan \"Bir Şiir Bir Öykü\" isimli bir kitabı bulunmaktadır. Öyküleri çeşitli kitap seçkilerinde yer almıştır. TEMA'ya üyedir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ask-yollari/", "text": "İnsanlar genelde dört temel başlıkta arıyorlar bu yalnızlıktan kurtulmak için gerekli olan kişiyi/şeyi. Bunlardan ilki gözlerin algıladığı güzelliktir. İnsanlığın bir bölümü görsel estetikten etkileniyor. Görsellik diğer etkenlerin her zaman bir adım önünde olduğu için, sevdiceğine övgülerini sürekli görsel güzelliği üzerinden yapıyor. İkinci olarak kulakların algıladığı güzellik geliyor. Sevilen kişinin/şeyin ne söylediği pek önemli olmaksızın, çıkardığı seslerin tınısına esir oluyor seven kişi. Bir de ritmini bulduysa bu güzel ses, ne güzel danslara vesile oluyor. Üçüncü ise beyin ile doğrulanan, kişinin deneyimlerine bağlı olan, mantıksal güzellik oluyor. Yani, sevilen kişi/şey ile seven kişinin düşünce tarzı aynı doğrultuda ilerliyor. Bir elmanın iki yarısı olmak da buna örnek olarak verilebilir ."} {"url": "https://rihtimdergi.com/askin-bicim-degistirmis-hali-her/", "text": "Spike Jonze'un gümbür gümbür gelen son uzun metraj filmi Her-Aşk bir yandan güldürüyor, bir yandan üzüyor bir yandan endişe duymamızı sağlıyor. En azından ben izlerken bunların hepsini hissettim. Günümüz teknolojisinin geldiği ve geleceği noktalar düşünüldüğünde filmde yansıtılan günler çok da uzağımızda değil gibi. Telefonlarımıza ve tabletlerimize olan bağımlılığımız, internetsiz kendimizi eksik ve çaresiz hissettiğimiz bir gerçek. Onları araç olarak kullandığımız dönemler çok eskiler de kaldı sanki. Birer kimlik verdik her birine. Teknolojinin geldiği noktalar ile birlikte bizler de değiştik. Beğenilerimiz, zevklerimiz, tercihlerimiz gibi çağımızın yalnızlaşan bireylerini ve değişen ilişkilerini anlatan çok hoş bir film Her. Teknolojinin bize birçok kolaylık sağladığı gibi bizleri değiştirdiğinden daha önce de bahsettik. Günümüz insanlarının etrafının sanal ağlarla çevrili olduğu bir gerçek. Bütün bir günü sosyal medyada, sanal arkadaşlıklarla geçirirken aynı zamanda ne kadar yozlaşıyor, hayattan uzaklaşıp asosyalleşiyoruz. Jonze, son filmi Her'de yakın gelecekte karşılaşabileceğimiz türden romantik bir öyküyü ele alıyor. Bir dünya düşünün ki insanların yapması gereken her türlü işi artık bilgisayar programları onların yerine yapıyor. Böyle bir ortamda Theodore Twombly hayatını nadir bulunan bir şeye dönüşmüş olan el yazımı mektupları yazarak kazanmaktadır. Mutlu bir evliliğin ardından eşiyle boşanmaya hazırlanan, bir apartman dairesinde tek başına yaşayan, tuhaf bir kişiliği ve hayattan zevk almadığı her halinden belli bir adam. Bir gün yolda yürürken gördüğü bir reklamda dünyanın ilk yapay zekaya sahip işletim sisteminin tanıtıldığına şahitlik ediyor ve yalnızlığını gidermesi umuduyla bilgisayarına bu sistemi kuruyor. Samantha isimli yapay zeka ürünü karakter, Theodore'un hayatına böylece girmiş oluyor. Kusursuz bir yapay zeka programı sunan yeni bir işletim sistemi olan Samantha, Theodore için programdan çok daha fazlası oluyor. Ağır bir depresyonun içerisinde olan Theodore, asla dokunamayacağı bu sanal işletim sistemine aşık oluyor. Çok uzun bir süreden sonra Samantha sayesinde gülüp eğlenmeye hayattan tat almaya başlarken yapay zeka programıyla arasındaki ilişki de gitgide tuhaflaşıyor. Teknolojinin bayağı geliştiği bir dünya tasarlarken bile sadelikten yana olan Jonze, yarattığı dünyada abartı hiçbir unsur kullanmamış. Filmin çekimlerinin büyük bir bölümü Los Angeles'ta gerçekleştirilirken, arka planda gökdelenlerin yer aldığı sahneler Çin'in Şanghay şehrinde çekilmiş. İzlerken modern, tertemiz, kalabalıksız ve gösterişten uzak bir Los Angeles izliyorsunuz. Öyle ki teknolojinin gösterişli yanlarını kullanıp uçan arabalar göstermektense, tüm gelişmişliğe rağmen yalnızlaşan ve kendine kapanan insanları, insan özelliği kazandırılmış teknolojik yapılar ön plana çıkartılmış. Öyle ki Theodore ile dalga geçip onu azarlayan, insan zihni modelinde yazılıma sahip bir konsol oyunu bile var. Kısacası Her, Spike Jonze'un başarılı senarist- yönetmenliği ve Joaquin Phoenix'in takdir edilesi oyunculuğu ile izlenilesi bir film olmuş. Altın Küre Ödülleri'nde 'En İyi Özgün Senaryo' dalında ödüle layık görülen film, Akademi Ödülleri'nde ise 'En İyi Film' ve 'En İyi Özgün Senaryo' dahil beş kategoride ödüle aday gösterildiğini hatırlatıyor ve yazıma burada son veriyorum."} {"url": "https://rihtimdergi.com/askin-sinir-noktasi/", "text": "Aşkın Sınır Noktası, Ertuğrul Odabaşı'nın nisanda Tilki Kitap tarafından okuyucuya ulaştırılan 147 sayfalık kısacık bir romanı. İçerisinde birçok karakteri barındıran, bize onların hayalleri üzerinden bir bakış açısı sunan bir özgürlüğü elde etme çabası aslında. Yazar, Howard'ın hayali ile başlayan kitabı bize Mustafa, Serra, Yasemin, Okan gibi birkaç karakterin de üzerinden anlatıyor. Bana kalırsa kitap bir olay kitabı değil. Ertuğrul Odabaşı, bir yazar olarak belki de yaşama karşı hissettiklerini teker teker karakterlere vermiş ve her birinin ağzından yaşadıklarımızın ne kadar çekilmez olduğunu, sıkıcı işlerde ve evlerde yaşadığımız için çekip gitsek ne kadar özgür olacağımızı anlatıyor. Bazı noktalar vardı, kitabın akışını bozan. Özellikle karakterlerin kendi kendilerini anlatması biraz çiğ durmuş. Sanki daha okumaya başlar başlamaz bir yerden okuyormuş gibi karakterlerin kendilerini tanıtmalarını sevmedim, hareketleriyle biz okuyucu olarak gözlemlesek daha çok içine girerdik kitabın sanki. Fakat kısa bir kitap olduğu için yazar yapabileceği kadar çabalamış sanırsam. 147 sayfalık kitapta karakterlere yüklenememiş tabii ki. O yüzden diyorum zaten; aslında anlatılmaya çalışılan kim ne yapmış değil, bütünlük. Hayatlarımız, kimin o hayatla ne yaptığı ve özgürlüğün bedeli.. Çok fazla karakter üzerinden giden kısacık kitap, okuması zor olsa da konusu güzel ve işlenişi başarılı. Hatta bir yerde olayların gidişatı beni oldukça şaşırttı diyebilirim. İyi yönde bir şaşırtma bu; kitabın sondan başlayıp nasıl o noktaya ulaştığını okumak da kitabın pozitif yönlerinden. Kimlikler hakkında verilen bilgilerin sözlük bilgisi gibi kalması, karakterleri sadece okuduğumuz fakat tanıyamadığımız hissi yaratıyor ve bağ kuramıyorsunuz. Ama bence yazarın istediği de bu. Karakterlerden ziyade sorgulama istiyor. Anlatmak istediklerini ihtiyacımız olduğunu bilerek azar azar veriyor bize; onun sorguladığını biz de sorgulayalım, en azından soruları bilelim istiyor. Ufak tefek yazım yanlışları vardı, çok sıkıntı yaratmıyor. Zaten kısacık bir kitap, uzun kitapları okumak istemiyorsanız size uygun olacaktır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/avmde-kabus/", "text": "Ne olduysa AVM'nin açılış töreninin ardından oldu. O gün varlıklı müşteriler dünya markalarının satıldığı mağazaları doldurmuştu. Her şey yolunda görünüyordu. Fakat çok geçmemişti ki insanlar yüzlerinde huzursuzluk, gözlerinde korku kaçarcasına terk ettiler gösterişli devasa binayı. Çıkanların elleri boştu; ne bir paket ne bir poşet. Mağaza personeli dışında kimse kalmamıştı içeride; bir de güvenlikçiler. Yaşananlar anında yöneticilere ulaşmıştı. Milyonlarca dolar yatıran ortaklar tüm yöneticileri ve ilgili üst düzey personeli giriş kattaki salonda acil toplantıya çağırdı. Büyük patron sanki çıldırmıştı. Öfkeden kulaklarına kadar kızarmıştı. İlk günden sinek avlıyoruz, diye haykırıyordu. Salondakiler pimi çekilmiş bomba gibiydiler. Nerede hata yaptıklarını soruyorlardı. Çok laf edildi. Ama söylenenlerin hepsi boştu. Kimse olup bitene anlam veremiyordu. Dakikalardır aklı başında açıklama bekleyen deri koltuğa gömülmüş büyük patron yerinde doğruldu. Elini hiddetle masaya vurdu. Unvanların arkasına sığınmış insanlar suspustu. Saklanacak delik bulsalar gireceklerdi. Onca para alan yöneticilerin çaresizliğine isyan etmekle kalmayıp hesap soruyordu adam. Seçkin müşterilerin ilk günden AVM'yi kaçarcasına terk etmesinin sonuçları aklına geldikçe kan beynine sıçrıyordu. Fırsattan istifade ayak takımının bu nadide yapıyı istila etme ihtimali ürkütücüydü. Uzun süren gerilimli toplantıda müşterilerin şikayetlerini öğrenme kararı alındı. Bunu alenen yapmanın doğuracağı sakıncalar da gözlerini korkutmuyor değildi. Çalışmalar gizli yürütülecekti. Günler geçmesine rağmen elleri boştu. Nedeni bilinmeyen suskunluk işi zorlaştırıyordu. Alevlerden, yanık et kokusundan ve yüksekten düşmekten bahsedildiği çalınmıştı hafiyeliğe soyunanlardan birkaçının kulağına. Ciddiye alınmayacaklarını düşündüklerinden sustular. Amirlerin baskısı her geçen gün artıyordu. Sonunda bunalan personelden biri cesaretini toplayıp kulağına gelenleri anlattı. İşittikleri garip gelse de Güvenlik Müdürü yeni ipuçları yakalama umuduyla, gizli görev verilen personelle tek tek konuştu. Birkaçı daha benzer şeyler söyledi. Duyduklarına inanamıyordu. Açılış günü AVM'ye gelen müşterilerden ulaşabildikleriyle görüştü. Başta konuşmak istemeyen müşterilerden birkaçı o gün yaşadıklarını anlattı. Kafelerin-restoranların bulunduğu katta detaylı inceleme yapıldı. Bizzat ekibin başındaydım. İddialar asılsız görünüyordu. Bırakın yanık et kokusunu rahatsız edeci en küçük koku dahi hissedilmiyordu, dedi Güvenlik Müdürü. Bitmek bilmeyen tartışmalara rağmen yerlerinde sayıyorlardı. Sessizlik çaresizliğin teslim aldığı salonun üstüne çökmüştü. Koltuğa gömülüp derin düşüncelere dalmış yaşlı ortak, Kalkın gidiyoruz, diye haykırdığında soru dolu gözlerle adamın peşine takıldılar. Ölüm sessizliğine bürünmüş kattaki kafeleri-restoranları dolaştılar. Yine elleri boştu. Hemen bir üst kata merdivenlerden çıktılar. Ne merdivenlerde ne de katta kötü koku vardı. Aksine ferahlatıcı hava dolaşıyordu en kuytu köşede bile. Erkek giysileri satan ilk mağazaya girdiler. İçeridekilerle tek tek konuştular. Kimse yanık et kokusu hissetmemişti şimdiye kadar. Birkaç mağazaya daha uğradılar. Ne müşterisizlikten morali bozulmuş işletme sahipleri ne de çalışanlar o kötü kokudan haberdardı. Katın öteki ucundaki mağazayı ziyaret ettiler. Erkek giyiminde en tanınmış markalardan birinin şubesiydi. Yaşlı ortak kapıda durdu. Derin derin nefes aldı. En sevdiği koku karşılamıştı gelenleri. İçeride dolaştılar, konuştular. Her şey normal görünüyordu. Tam iyi işler dileyip kapıya yönelmişlerdi ki yaşlı ortak durdu; gözü mankenin üstündeki takım elbiseye takılmıştı. Mağazadakilerin moralini yükselteceğini düşünerek bedenine uygun takımı denemek istedi. Hemen genç tezgahtar koştu, söylenen bedeni alıp geniş ve gösterişli soyunma odalarından birine astı. İçeri giren adam kapıyı örttü. Dışarıdakiler teşhir edilen ürünlere bakıyor, şakalaşıp kahkahalar atıyordu. Keyifsizliği her halinden belli mağaza sahibinin taktığı gülümseyen maske düştü düşecekti. Şimdiden işsizlik korkusu yüreklerine çöreklenmiş çalışanlar ciddiyetlerini koruyarak hizmete hazır bekleşiyordu. Sessizliği bozan yardım çığlığıyla irkildiler. Herkes birbirine bakıyordu. Soyunma odasının kapısını yumruklayan yaşlı ortağın haykırışları mağazaya sığmıyordu. İlk şoku atlatanlar yardıma koştu. Kapı açılmıyordu. Omuzla yüklendiler. Nafile. Mağaza sahibi tezgahtarlardan birine soyunma odasına girmesini emretti. Çaresiz genç sessizliğin arkasına sakladığı korkuyla içeri girdi, kapıyı kapattı. Dakikalar geçmesine rağmen çıt çıkmıyordu. Bayılmış olabileceği akıllara geldiğinde telaşla koşturdular. Kapı zorlanmadan açıldı. Delikanlı, müşterilerin yüksek beklentilerini karşılayacak kalitedeki koltuğa oturmanın keyfini sürüyordu. Kalabalığı gördüğünde telaşla yerinden fırladı. Dışarı çıktı. Sorulara kısa karşılık verdi. Ne alev görmüş ne de yanık et kokusu almıştı. Büyük patronun hayal gördüğünü düşünen ortaklardan biri ile üst düzey yöneticilerden birkaçı kendilerinin de içeri girmek istediklerini söylediler. Sırayla soyunma odasının yolunu tuttular. Sonları büyük patrondan farksızdı. Yaşananlara anlam veremeyen Güvenlik Müdürü çareyi diğer mağaza çalışanlarını sırayla soyunma odasına sokmakta buldu. Ne içeriden çığlıklar yükseldi ne de dışarı çıktıklarında alevlerden ve yanık et kokusundan bahsettiler. Mağazayı terk eden ortaklar yanlarında üst düzey yöneticilerle soluğu toplantı salonunda aldılar. Kimse olup bitene anlam veremiyordu. Hepsinin kafasında aynı soru vardı. Ama dilleri bağlanmıştı adeta. Sorun çözülmezse işini kaybedeceği korkusuna kapılan Güvenlik Müdürü, Sanırım asansörleri de test etmemiz gerekecek diyebildi sesi titreyerek. Öneri kabul edildi. Asansöre ilk kimin bineceği uzun tartışmalara yol açtı. Bitmek bilmeyecek duygusu uyandıran tartışma yaşlı ortağın müdahalesiyle son buldu. Önce AVM çalışanlardan sekizi, sonraki seferde ise kendisi, üç ortağı, Güvenlik Müdürü ve üç üst düzey yönetici asansöre binecekti. Yarım saate kalmadan giriş kattaki asansörün önündeydiler. Butona basıldı, kapı açıldı. AVM çalışanlardan oluşan ilk grup asansöre bindi, kapı kapandı. Asansör kapısının hemen üstündeki küçük ekranda numaralar tek tek artıyordu; 1,2,3... Son kattaki kısa bekleyişin ardından numaralar küçüldü, küçüldü... Giriş katına ulaştığında karşılaşacakları manzarayı herkes merakla bekliyordu. Kapı açıldı. İçeridekilerin yüzü gülüyordu. Zoraki asansör yolculuğu sorunsuz tamamlanmıştı. Kısa sorgulama sırasında işittikleriyle rahatlayan diğer grup asansöre bindi, kapılar kapandı: 1,2,3... Geri dönüş yolculuğu başladığında aşağıdakilerin merakı daha da artmıştı. ...3,2,1,0. Kapı açıldığında manzara içler acısıydı. Sekiz adam kan ter içinde üst üste yığılmıştı. Yardımlarına koşanların çabalarıyla çok geçmeden asansör önündeydiler. Kimi uzatılan suyu bir dikişte bitirmiş, kimisi de elini yüzünü yıkıyordu. Kendilerine geldiklerinde anlattıkları korkunçtu. Çıkışta her şey yolunda gitmişti. Fakat inişte... Kabini çevreleyen paneller ve zemin yok olmuştu. Sadece ayaklarını basabildikleri kabin iskeletine sığınmışlardı. Çığlıklar arasında bitmek bilmeyen düşüşün sonunu görememiş, yığılıp kalmışlardı. Yaşananların ardından toplantı üstüne toplantı yapıldı. Kendi yaşadıklarının neden sıradan çalışanların başına gelmediğine anlam veremiyorlardı. Farklı ekiplere defalarca yaptırılan teknik kontroller yine sonuçsuz kalmıştı. Çaresizlikten AVM'nin açılışında dua eden hocayı getirtip dualar okuttular, kurban kesip dağıttılar. Sorun halledilemeyince hocanın itirazına rağmen namlı falcılara başvurdular. Ne yaptılarsa nafile. Artık herkes AVM'nin sonunun geldiğini düşünüyordu. Sermaye koyanlar, üst düzey yöneticiler kapıya kilit vurma kararı için toplantı salonunda büyük patronu bekliyordu. Yaşlı adam coşkuyla içeri girdi. Beklenenin aksine yüzü gülüyordu. Koltuğuna oturdu. Sabaha karşı gördüğü rüyayı anlattı. Al yazmalı yaşlı bir kadın girmiş düşüne. Yaşanan felaketin nedenini yüzüne vurmuş. Başlarındaki beladan kurtulmanın yolunu göstermiş. Susmuş. Arkasını dönmüş, yaşlı adımlarla uzaklaşıp göz kamaştıran aydınlığın içinde kaybolmuş. Geride kalan karanlığı daha da koyulaştıran beyazlığın orta yerinden yaşlı kadının yaktığı ağıt yükselmiş. Toplantı salonundakiler işittiklerine inanamasalar da, 'rüyadaki çözüm yolunu denemekle ne kaybederiz!' deyip hemen işe koyuldular. Mimarlar, mühendisler çağrıldı. Ne istendiği anlatılıp projeleri ortaya koymaları için iki hafta süre verildi. Belirlenen tarih geldiğinde ortaya çıkan projeler arasından seçim yapıldı. Birkaç güne kalmadan AVM'nin giriş kapısı yakınlarında uygun bulunan yer kimsenin göremeyeceği şekilde brandalarla kapatıldı. İki hafta süren geceli gündüzlü çalışmanın ardından her şey hazırdı. Açılış günü TV kameraları, gazeteciler ve konuklar, arkasında neyi sakladığı bilinmeyen brandanın karşısında yerlerini almışlardı. Hemen sol taraflarındaki kılık kıyafetleri kendilerine benzemeyen, yoksulluklarını sessizce haykıran topluluğa bakıyorlardı göz ucuyla. Burada ne işleri bulunduğunu soran bakışları gizleyemiyorlardı. Yaşlı büyük ortak konukları selamlayıp dev ekrandan gözlerinin ayırmamalarını rica etti. On dakikayı aşmayan görüntülerde AVM'nin inşa sürecinden kesitler yer almaktaydı. Ekran karardığındaki sessizliği yaşlı ortak bozdu. Sıranın günlerdir brandanın arkasında gizlice yürütülen çalışmanın sonuçlarıyla buluşmaya geldiğini söyledi. Lafı uzatmadı. Bu muhteşem esere emeği geçen herkese teşekkür ederek konuşmasını bitirdi. Kurdele kesilip branda açıldığında ortaya çıkan anıtın hemen altındaki mermere üç sütun halinde çok sayıda isim kazınmıştı. İlk sütunda, AVM inşaatında çalışan işçilerin yatakhane olarak kullandıkları çadırda çıkan yangında can veren işçilerin adları tek tek sıralanmıştı. İkinci sütunda dış cephedeki iş asansörlerinden birinin düşmesi sonucu hayatını kaybeden beş işçinin, son sütunda diğer iş kazalarında can verenlerin adları kazınmıştı. Büyük ortak inşaatta hayatını kaybeden işçilerin adlarını tek tek sayarken kalabalığın arasından al yazmalı yaşlı bir kadın çıkıp anıtın önüne gitti. Yere çöktü. Yüreğinin derinliklerinden yükselen ağıta gözyaşları karıştı. Gözlerine inanamayan adam sözlerin ardını getiremedi, sustu. Rüyasındaki kadındı ağıt yakan ihtiyar. Ağıt aynı ağıt. Koştu, yanına gitti; dizlerinin üstüne oturdu, yaşlı elleri avuçlarının arasına aldı. Sen... Rüyama girdin. Sen o kadınsın, dedi kekeleyerek. Kelimeler boğazında düğümlendi Yaşlı kadın ağıtı kesti. Yaşlar sessizce akıp sadece gönüllerin görebildiği yerdeki mermere ruh olmuş işçilerin terine karıştı. Yaşlı adam bir şeyler yapmak istedi. Elini cebine attı. Çek defterini çıkarıp yüklü miktarı özenle yazdı, imzaladı. Yaşlı kadın güçlükle kalktı, anıta yöneldi. Adamın eli parmaklarının arasındaki çekle havada asılı kaldı. Kadın, tanımadığı işçilerin mermere kazınmış adlarını tek tek okşadı, öptü; en son oğlununkini. Yüreğine gömdüğü evlatlarıyla vedalaştı. Uzaklaşırken yaşlı adama baktı. Artık kabus peşinizi bırakacak, dedi yorgun sesiyle. Elindeki çeki ne yapacağını bilemeyen adamın şaşkın bakışları arasında ağır adımlarla uzaklaştı. Bir köşede duran işçi yakınlarının arasına karışırken diğer gruptakiler müşterilerin öncü gücü edasıyla AVM'nin kapısından girdiler. Kendilerini birer küçük tanrı görenlerin rekabeti kabusun bitmesiyle yeniden başlamıştı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ayak-sesleri/", "text": "Bu sözlerden sonra daha fazla dayanamayarak kendisini gürültülü bir şekilde yere attı. Soner birden yerinden sıçradı. Bütün gece bir o yana bir bu yana dönerek buruşturduğu çarşafı biraz daha ezerek mırıldandı. Bırak da uyuyayım azıcık. Zaten son günümüz. İşte ondan ben de kalkmanı istiyorum ya. Saatler geçer gider hemen. Soner, onu yerden kaldırıp yanına alarak sağ dizinin altındaki yirmi santimlik kısmı gösterdi. Of! Görmüyor musun şu halimi? Bak! Bak şuna! Açılmış irili ufaklı yaralarda birleşti ikisinin de bakışları; sonra da birbirlerinin gözlerinde. Benim suçum değil. Çok mu hoşuma gidiyor sanıyorsun kan kokusu? Dün mahkemede çok terledin ya ondan olmuştur. Adam elini biraz sonra sağ bacağının yerini alacak protezinin üstünde gezdirerek okşadı. Biliyorum Takır, çok stresliydim ne yapayım. Alınma hemen. Öyle uydurma değil gerçek yoldaşız biz seninle. İşte böyle cana, kana işleyen. Sımsıkı. Terle yoğrulup tek vücut olmak bizimki Takır'ım. Hadi kalk ismim gibi takırdayalım biraz. Biz gidince alt kattakiler sevinecekler. Komşu, bıktık artık senin tak tak ayak seslerinden; bul şuna bir çare diye ikide bir gelmekten de kurtulacaklar. Mutfağa ilerlerken salonda Sevda'yı gördüler. Bigudilerini saçlarından yeni çıkardığı belliydi. Kahverengi sabahlığı, salonun renklerine olduğu kadar derli topluluğuna da sağladığı uyumla dikkat çekiyordu. Bacak bacak üstüne atsa da bir ayağını devamlı sallaması onun da dün geceyi pek rahat geçirmediğinin göstergesiydi. Üzülse de o konuşmaları özlüyordu işte Takır. Hani Soner'in doğum gününü unutup o asla unutmadığı günü karısına defalarca anlatmasını. Bir çocuk yatıyordu caddede. Yola sızan kan, vücudunu terk etmeye ne kadar da hevesliydi. Otobüs şoförü Görmedim vallahi billahi diyordu. Göremezdi zaten. Gözleri kaldırımdaki güzel kadında takılıyken. Gönül gözü Bu sağlam, alın sizin olsun, diye kendi çocuğunu üzüntüden kahrolmuş aileye teklif edecek kadar kapalıyken. Geçmiş olsun ziyaretlerini de anlatırdı Soner sık sık. İyi ki benim çocuğumun başına gelmedi düşüncesini tahtaya vurdukları kıvrılmış işaret parmaklarına yükleyenleri. Kendi aralarında Evlerden ırak sağ dizinin altından kesmişler, cıva gibi çocuktu nasıl da inerdi merdivenleri üçer beşer diye fısıldananları. Çayını içmeye balkonda devam etti adam. Güneşin ılık nefesini hissetti. Güneş gibisi var mı? Kumaş altından da olsa güzel. Ben yıpranmayayım diye onunla gezmeni hazmedemiyorum, ne yapayım. Allah'tan ona isim koymadın ya. Pantolonunun üstünden sevdi Soner onu. Ellerini gezdirdi şefkatle. Pat pat diye iki minik vuruş yaptıktan sonra eğilip fısıldadı kulağına. Hadi uzatma. Sen yedeğini değil, görmediğin halde senden öncekileri de hep kıskandın zaten. Ben sensiz, sen bensiz yapamayız. Biz bütünüz. Ne olursa olsun ayrılmayacağız. İçeriden karısının mutfağı toplama sesleri geliyordu. Sert sert hareketler miydi neydi onlar? Hani Sevda, Ölmemişsin ya kazada şükret; ya felç kalsaydın, ya kör olsaydın, derdi ya ara sıra. Soner de kulaklarını kapatırdı ya öyle konuşmalarına, işte o zamanlarda da böyle gürültüler gelirdi mutfaktan. İlla şükretmemi istedi benim diye düşünerek söylendi. Rahmetli babası, iki kızdan sonra o doğunca nasıl da sevinip adını askerle ilgili koymuş, her önüne gelene tekrarlayıp durmuştu Benim oğlum subay olacak diye. Kazadan sonra ise oğlundan kaçırdığı bakışları, dokuz yaşındaki çocuğun hayatında doksan dokuz ötesi zorlukla karşılaşacağının sinyallerini veriyordu. Yo, biliyorsun onun kaç mislini yaşadık seninle. Dün bir kadın çocuğuna Otur bakayım, yaramazlık yaparsan sen de öyle olursun! diye beni göstermiş, ne çıkar. Vergi indiriminden yararlanmamı hazmedemeyip Özürlü olsaydık keşke diyebilen arkadaşlar bile tanıdım ben. Al renk, adamın yüzünde ardı ardına bütün tonlarını sergiliyordu inatla. Terleme, olanca şiddetiyle başladı. Dünkü boşanma davasındaki halini aratmaz olmuştu birbirine eklenen damlalar. Protezi çıkardı, yanına koydu. Yol uzundu. Saatlerce can cana gideceklerdi. Protezin içinde kalacak kısmın görünüşüne bakılınca, kan kana da olacaktı bu yolculuk. Biraz bakım yapmak lazımdı Takır'a. Metal aksamını kontrol etti Soner. Vidaları sıkıştırdı. Yağladı orasını burasını Takır'ın. Merak etme, dikkat ediyorum canını yakmamak için. Sessizce bir fincan kahve uzattı karısı bu arada. Kırk yılın hatırına bakıştılar son kez kocasıyla. Sıra protezin içindeki deri kısma geldi. Yara olmuş yerlerine denk gelen kısımları yumuşatmak amacıyla biraz onarımlar yaptı. Takır mutluydu, ne kadar güzel bakılırsam ömrüm o kadar uzun olur, onunla daha fazla yaşarım diye düşündü. Albümden pırıl pırıl bakan iki minik oğlan ne zaman büyümüşlerdi. Penaltı atışlarında babalarına yenilince Ama senin tahta bacağın kuvvetli vuruyor diye nasıl da mızmızlanırdı o yumurcaklar. Önceki protezler göğüslerini kabartırlardı o anlarda; övünecek bir şey bulduk diye. Şimdi de torunlarıyla top oynayabilirdi aslında. O, torunları ve Takır. Ne eğlenceli olurdu. Ama sadece bayramlarda görüşüldüğünden top oynayacak vakit kalmıyordu ki. Sağ ayağını topun üstüne koyarak çektirdiği yedi yaşındaki fotoğrafına bakıp elini havada birkaç kez sallayarak üzüntüyle mırıldandı. Hey gidi geleceğin sağ açığı Soner, büyüyünce futbolcu olacağım diye babanla az tartışmadın. Ya o takım arkadaşlarım... Sen gelmezsen karşı mahallenin çocuklarını nasıl yeneriz deyip de kazadan sonra aksayan halime bakıp bir kere bile şut attırmayanlar. O mutfaktan gelen koku karnıyarık kokusu muydu ne? Keşke bileti öğleden sonraya alsaydım diye düşündü Soner. Bir yandan da sevindi erken gideceğine. Yüreğinin dünden beri düzensiz çırpınışı evden ayrılınca geçerdi belki de. Annesinin de bir resmini almalıydı mutlaka yanına. Hani o üzüntüden aniden adetten kesilen annesinin... Eğildi, öptü fotoğrafı. Takır hüzünle ona bakıyordu. Gözyaşlarını sildi Soner. Artık hazırlanmak gerekiyordu. Vakit daraldı. Uzak yolların trenine binmeye az kaldı. Evin döşemelerinde takırdadı son kez ayak sesleri. Sevda ile kuru bir vedalaşmaya inat, su kesti adamın vücudu baştan aşağı. Ardından sokak kapısı otuz senenin üstüne kapandı sessizce. Göğsüne oturan koca düğüm, yukarılara erişip boynuna yerleşti. Nefesi yetmez oldu düşüncelerinin akışına. Tüm vücudunu ele geçiren titreme dalga dalga proteze ulaştı. Her zaman, her yerde, her olayda birlikte değiller miydi? Önce bavulun sapını tutan elleri gevşedi... Sonra basamaktan kayıverdi protez."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ayasofya/", "text": "İlk girişinden itibaren herkesi büyüleyen dünya mimarlık tarihinin günümüze kadar ayakta kalabilmiş en önemli anıtları arasında yer alan Ayasofya mimarisi ve gizemi yönünden büyük bir önem taşır. Ayasofya, Doğu Roma tarafından yapılmış en büyük kilisedir. İlk olarak Büyük Kilise diye adlandırılmıştır. Daha sonra Ayasofya adını almıştır. Ayasofya, yapıldıktan sonra Bizans hükümdarlarının taç giydiği kilise olarak görev yapmıştır. Taç giyme merasimi kilisenin tam ortasında yapılırdı. Bu alanı şu an da gidip görebiliriz. İlk yapılan kilise İmparator Konstantinos tarafından ahşap olarak yapılmıştır. 404 yılında çıkan isyan sonucu ilk yapılan kilise halk tarafından yakılıp yıkılmıştır. Günümüzde ilk kiliseye ait herhangi bir kalıntı bulunmamakla birlikte, müze deposunda bulunan Megale Ekklesia damgalı tuğlaların bu yapıya ait olduğu düşünülmektedir. İkinci Kilise, İmparator II. Theodosios tarafından 415 yılında yeniden inşa ettirilmiştir. Bu yapının, ahşap çatı ile örtülü ve anıtsal bir girişe sahip bazilikal planda olduğu bilinmektedir. Kilise, İmparator Justinianos'un (527 565) 5. saltanat yılında, aristokrat kesimi temsil eden maviler ile esnaf ve tüccar kesimi temsil eden yeşillerin İmparatorluğa karşı birleşmesi sonucunda çıkan ve tarihte Nika İsyanı olarak geçen, büyük halk ayaklanması sırasında 13 Ocak 532 yılında yıkılmıştır. 1935 yılında İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü'nün A. M. Scheinder başkanlığında yapılan kazılarda, bugünkü zeminin yaklaşık 2.00 m altında görülebilen II. yapının Anıtsal Giriş Kapısına ait basamaklar, sütun kaideleri ve On İki Havari'yi temsil eden kuzu kabartmaları ile süslü friz parçaları bulunmuştur. Ayrıca anıtsal girişe ait diğer mimari parçalar ise batı kısımdaki bahçede görülebilmektedir. Günümüz Ayasofya'sı İmparator Justinianos (527-565) tarafından dönemin iki önemli mimarı olan Miletos'lu İsidoros ile Tralles'li Anthemios'a yaptırılmıştır. Tarihçi Prokopios'un aktardığına göre, 23 Şubat 532 yılında başlayan inşa, 5 yıl gibi kısa bir sürede tamamlanmış ve kilise 27 Aralık 537 yılında törenle ibadete açılmıştır. Kaynaklarda, Ayasofya'nın açılış günü İmparator Justinianos'un, mabedin içine girip, Tanrım bana böyle bir ibadet yeri yapabilme fırsatı sağladığın için şükürler olsun dedikten sonra, Kudüs'teki Hz. Süleyman Mabedi'ni kastederek Ey Süleyman seni geçtim diye bağırdığı geçer. Ayasofya'nın içinde günümüze kadar gelmiş mozaikler bulunmaktadır. Bu mozaikler genellikle dini tasvirli olup Hz. İsa ve Hz. Meryem mozaikleri günümüze kadar gelmiştir. Mozaiklerin yapımında altın, gümüş, cam, pişmiş toprak ve renkli taşlar kullanılmıştır. Fatih Sultan Mehmed cemaati toplar ve: Aranızda ikindi namazının sünnetini hiç kaçırmayan var mı? diye sormuş. Eğer kaçırmayan varsa bütün cemaatin başına o geçecek ve imamlığı o yapacak, demiş. Herkes büyüklere bakmaya başlamış. Fatih Sultan Mehmed'in orada bulunan lalası da diğer alimlere ve en son da Akşamseddin'e bakmış. Ama herkes başını yere eğmiş. Akşamseddin bile başını yere eğmiş ve: Bir keresinde evime misafir geldi. Misafirleri kıramadığım ve çok meşgul olduğum için ikindi vakti keraate girdi. Hayatımda sadece bir kez ikindi namazının sünnetini kılamadım demiş. Akşemseddin'in bu sözü üzerine Fatih Sultan Mehmed: Ben hayatımda hiç ikindi namazının farzını ya da sünnetini kaçırmadım demiş. Bunun için de oradaki heyet tarafından İstanbul'un fethinden sonra Ayasofya'da kılınacak ilk cuma namazına imamlık yapmaya Fatih Sultan Mehmed layık görülmüş. Yani hem padişah olduğu için hem de o kadar savaşın arasında ikindi namazının sünnetini kaçırmadığı için imamlığa geçmiş. Padişahımız üç defa tekbir getirdi. Birinci tekbirde baktım ki, Ayasofya'nın yönü kıbleye bakmıyor. İçimden İnşallah bir yanlış yapmayız dedim. İkinci kez tekbir getirdi, tekrar namazı bozdu, namazı bozduğu için sevindim. Üçüncü tekbirde yine içimden: İnşallah namazını bozar dedim. Fakat o an bana manevi alemde cemaatin en arka safı gösterildi. En arka safta, bir kişilik yerin eksik olduğunu gördüm. Bir an baktım ki Hızır Aleyhisselam, o bir kişilik yere doğru saf tutmak için gelirken terler direğe parmağını soktu ve Ayasofya'nın yönünü kıbleye doğru çevirdi. Ondan sonra da bir kişilik yerin eksik olduğu o safa geçti ve namaza durdu. Böylece padişah üçüncü kez tekbir getirdikten sonra Kabe'yi tam karşısında gördü, bir daha selam vermedi ve böylece İstanbul'un fethinden sonraki ilk cuma namazını kıldırdı. Ayasofya'nın kuzeyine, Fatih Sultan Mehmed Dönemi'nde bir medrese yaptırılmış, her dönemde bakım ve onarım çalışmalarından geçmiş, en kapsamlı tamir çalışması Sultan Abdülmecid Dönemi'nde Fossati tarafından yapılmıştır. Sultan Abdülaziz Dönemi'nde Ayasofya çevresinin yeniden düzenlenme çalışmaları sırasında medrese 1869- 1870 yılları arasında yıktırılmış ve 1873- 1874 yılları arasında ise yeniden yaptırılmıştır. 1936 yılında yıkılmış olan Medresenin kalıntıları 1982 yılında yapılan kazılar sonucu ortaya çıkarılmıştır. Osmanlı Dönemi'nde, 16. ve 17. yüzyıllarda, Ayasofya'nın içine mihraplar, minber, müezzin mahfilleri, vaaz kürsüsü ve maksureler eklenmiştir. Mihrabın iki yanında bulunan bronz kandiller, Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) tarafından Budin Seferi (1526) dönüşünde camiye hediye edilmiştir. Ana mekana girişin sağ ve sol köşelerinde bulunan Helenistik Döneme (MÖ. 4.-3. yy) ait iki mermer küp ise Bergama'dan getirilerek, Sultan III. Murad (1574-1595) tarafından Ayasofya'ya hediye edilmiştir. Aynı dönemde Hattat Kadıasker Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılan 7.5 m. çapındaki 8 adet hat levhası ana mekanın duvarlarına yerleştirilmiştir. Allah, Hz. Muhammed, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin yazılı bu levhalar İslam aleminin en büyük hat levhaları olarak bilinmektedir. Aynı hattat kubbenin ortasına ise Nur Suresi'nin 35. ayetini yazmıştır. Ayasofya'ya girdiğinizde tavanda dört tane melek görünür. Bu meleklerin Cebrail, Azrail, Mikail ve İsrafil olduğuna inanılır. Bu meleklerin Ayasofya'yı koruduğuna inanılır. Ayasofya Mustafa Kemal Atatürk'ün emri ve Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye çevrilmiş ve 1 Şubat 1935'te müze olarak, yerli ve yabancı ziyaretçilere açılmıştır. 1936 tarihli tapu senedine göre, Ayasofya 57 pafta, 57 ada, 7. parselde Fatih Sultan Mehmed Vakfı adına Türbe, Akaret, Muvakkithane ve Medreseden oluşan Ayasofya-i Kebir Camii Şerifi adına tapuludur. Atatürk'ün müzeye çevirdiği söylenir fakat bazı kaynaklarda da Bakanlar Kurulunun kararının altındaki imzanın Atatürk'e ait olmadığı söylenir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ayna/", "text": "Denizi hissediyordu ve ötesi yok. Kayalıkların hemen yanıbaşında bir iskemlede oturuyordu. Masa eşlik ediyordu suyun hırıltısına. Ufak bir gıcırdama. Bir martı ses verir belki. Zaman öylece geçip gider. Çayından bir yudum aldı. Zamana yenik düşmüş bir tat. Bunu kendine söyleyebilmesi güç değildi. Yansıma. Ayna. Aynalar yapıp satan bir adam kendinden ne kadar gizlenebilir? Denize baktı. İçine. Yüzen balıkları gördü. Hiçbir şeyden mahçup olmayan ve asla utanmayan gözlerini inceledi dikkatlice. Dükkanına döndüğünde ıslanmıştı. Yolda, yağmur ona dert yanmıştı. Dokunarak. Gönlün hissetiğinden fazlası. Işıkları yaktı. Ahşap dükkan aydınlandı hiç tereddüt etmeden. Sarı bir ışık, adamın tenini de sararttı. Yalandan bir yaz günü. Aynalar dört bir yanda. Adam nereye dönse, durmadan kendiyle karşılaşıyor. Oysa biraz vakti olmalı insanın, kendinden uzaklaşmaya. Yürüdü. Kendini izlemeden de edemedi. Gramafonuna yanaştı. Sevdiği bir plağı taktı. İlk notada doldu kulakları. Si. Minör mü? Belki. Anlamazdı müzikten falan. Sessizce şarkılar söylerdi yalnızca kendini izleyerek, kendini izlerken de duramazdı kendinden tiksinmeden ama vazgeçemezdi de bundan. Ne büyük çelişkilere yol açıyor insanın kendisini bilmesi. Sakallarını sıvazladı. Nemli paltosunu çıkarıp astı. Ne diye erkenden geldiğini bilmiyordu. Belki birden değişiverir her şey. İnanması güç. İnanmadı kendine. Saat sabah yedi. Giyindi. Müziği iyice sıkıştırdı kulağına. Ani bir hüzne hazırladı kendini. Kapadı dükkanı, aynaları, tüm yansımalarını. Soğuk. Bu saatte yürüyen insanlara ne demeli? Neden buradasınız? Mutsuz insanlar erken uyanır. Hepiniz mutsuz musunuz? Ben de öyleyim. Beni de yanınıza alın. Diyemedi. Yürüdü. Hatrındaki müziği yineleyip durdu. Hava bulutlu ve gri. Gözlerim güzellikleri ve hüznü görebilse, ne güzel bir filme dönüşürdü bu sabah. Dönüşemedi. Çünkü aynalarda bile güzel göremedi kendisini. Büyüdüğü tek göz tahta evin bahçesinde de güzellikler değil, yağmurdan aşınan taşlar vardı. Ne kadar çabuk büyüdüm. Masumca bir çocukluğum oldu kendimce. Ama mutlulukla bezeli bir çocukluk olduğunu söyleyemem. Bu yüzden olgunluğu sevmem gerek. Zaman çabuk geçiyor, ne iyi. Böylece büyüyüverdim erkenden. Özleyebilecek bir çocukluğum yok. Gözleri doldu, kendine bunu fısıldarken. Sarı yağmurluklu bir kadın geçti. Mutsuz. Üşüyen. Peşine takıldı. Dakikalarca yürüdü kadın, üstündeki yağmurluğu dahi üşüten soğuğa aldırmadan. Yağmur diniyordu. Sis gösterdi kendisini. Yürüdü. Tahtaları kabarmış bir banka oturdu, denize karşı. Adam uzaktan bakıyordu ona. Güzel bir filme denk geldim sabah sabah. İstedi ki, kulağındaki müzik çepeçevre sarsın bütün bu anı. Sardı; kendi zihninde. Denize doğru yürüdü. Dalgasız. İlginç. Kış günü. Hafifçe eğildi. Kendisini gördü. Doğruldu. Kadına baktı. Kadın mahcubiyetle bakıyordu adamın yüzüne. Gülümsedi. Hangisi? Adam kadının yanına doğru yürüdü. Oturdu. Sormadı. Denizin derinliği suskunluğundan geliyor. Ne diyorum. Hiçbir şey demedim henüz. Ne denirse ısınır havalar? Baharın gelmesine daha var. Saçları ıslaktır. Sarı yağmurluk. Sarı bir imgelem. Artık ölsem de unutamam. Sizin gözlerinizden mi kendime bakıyorum yoksa? Bir nevi öyle fakat tam anlamıyla demek istediğiniz gibi değil. Nasıl? Gülümsedi. Oysa ben alışığım kendimi görmeye. Hiç böylesine güzel gelmemiştim kendime. Biliyorum. Nereden? Nereden bilinirse oradan. Korkuyorum. Korkma. Seninle mi konuşuyorum, kendimle mi? Bir aynayla. Aynayla. Benim gözlerimden kendinizi görüyor olamazsınız. Eğer böyle olsaydı... devam etmedi. Adam da ısrarda bulunmadı. Müzik sarıyor etrafımızı biz böyle susunca. Yoksa, gözleriniz mi sağlıyor bunu ? Belki. Si. Evet. Sen de duyuyor musun? Kimi? Boşver. Adam ağladı. Yağmur etkisini yitirdi iyice. Geride bir tek ıslaklığı kaldı. Kuşlar birikintilere konup kendi yansımalarını gagaladı bir süre. Teraslardan sular yerlere damladı. Kadın yağmurluğun şapkasını çıkardı. Güldü. Hava erken aydınlandı ama güneş geç doğdu. Hoş geldin. Çok zamandır bekliyorum. Hoş geldin, hoş geldin. Diyemediğim tüm günlerin acısına: Hoş geldin. Kadın ellerini birleştirdi usulca. Günaydın. Aydınlanan ilk günün şerefine, günaydın. Bütün acılı gecelerin anısına günaydın. Sarıldılar. Tanıdık bir sarılma. Kaç yıl oldu gideli. Bilmem, belki yirmi yıl. Tanıdım, sarı yağmurluğundan. Tanıdım, mutsuzluğundan. Aynacı oldum. Sen gidince, kendimi başkasının gözlerinde görmekten korktum, ama kendimi, o mutsuz halimi de görmeden edemedim. Hoş geldin. İyi gitmedi işler. Babamdan kalan birkaç yeri sattım. Yalnızca o kadar. Kendimi görebilmek için aynalar yaptım. Hoş geldin. Ne uzun zaman ve savaş ve göç. Geri dönmenin mümkün olduğunu düşünmekti en büyük yanılgı. İnsana yardım eden umutsuzlukmuş aslında. Seni bulacağımı ummazdım. Yaşlandım. Oysa, yağmurluğun hala genç. Çünkü ona genç gözlerle bakmıştın en son. Evet. Bir imgelemin kayboluşu gibi, kaybolmuştu gözden. Keşke sis yüzünden görememiş olsaydım. Mesafeleri ilk defa böyle tanıdım. Yaşlandığım ilk gündü. Ağladılar. Bir filmde demişlerdi ki, eğer bir acı varsa ortada, o ilk Balkanlar'da yaşanmıştır. Oysa ayrılık, ilk kez değil. İlk kez bu sebep yüzünden de değil. Ama ilk kez. Onlarca kişiden önce, bizim başımıza geldi. Biz, başka kimselerin acıklı coğrafyasıyız. Acılı tarihi. Ağlamaya devam ettiler."} {"url": "https://rihtimdergi.com/aynada-iki-golge/", "text": "Otuzuncu yaşını dün dolduran İlkan, iki senedir hemen her şeye karşı süregelen alakasızlığını büyük bir istikrarla muhafaza ediyordu. Bir zamanlar, bazılarını öfkelendirmeye dahi yetebilecek o iyimserliğinden eser kalmamış; attığı her adımda bir şeylerden şikayet eden, uykusuzluk çadırında kamp yapan, küle dönmüş hayallerinin üzerine uzanıp boşluğa küfreden biri çıkmıştı ortaya. Düzelmeye niyeti olmayan biri hem de. Kötü şeyler yaşayan pek çok insan gibi hayattan keyif almaya ara vermiş, ancak bunu haddinden fazla uzatınca kontrolü de tamamen kaybetmişti. Oğlunun doktor olmasını isteyen bir babaya sahipti İlkan. Kendisi de bir doktor olan Tuğrul'a göre meslek seçimi, bir çocuğun karar veremeyeceği kadar ciddi bir meseleydi ve diğer konularda olduğu gibi bu konuda da kararı baba vermeliydi. Yıllar sonra İlkan da kendi oğlunu aynı şekilde yetiştirmeliydi, oğlu da torununu. Bu düşüncenin nesiller boyu tekerrür etmesi gerekiyordu. Müteakip yıllarda İlkan'a da bu düşüncelerini başarıyla aşılamıştı Tuğrul. Oğluna, evladı için türlü fedakarlıklar yapan bir babanın mutlu olmayı hak ettiğini ve bunun yegane yolunun da doktor olması olduğunu anlatıp durmuştu. İlkan ise bir insanın çocuğuyla gurur duymasının ya da çocuğu adına mutlu olmasının, o çocuğun seçtiği meslekle nasıl bir ilgisi olduğunu belli bir yaşa kadar hiç anlayamamıştı. Bir noktadan sonra ise anlamaya da gerek kalmayacaktı, zira Tuğrul'un bu otoriter dünyasında bile, beklenmedik bir şekilde, İlkan adına kayda değer bir hamle gerçekleşecekti. İlkan'ın yedinci yaş gününde eve bir piyano almıştı Tuğrul. İyi bir meslek sahibi olmak yeterli olamazdı, yüksek düzeyde hobileri de olmalıydı insanın ve Tuğrul'a göre piyano, yüksek düzeyde bir hobiydi. Ne var ki bu piyano, İlkan için sıradan bir hediye olmaktan, bir hobiden çok daha öte bir hal alacaktı. O günden sonra hayatında okul ve piyano dışında pek az şey olmuştu çünkü. Ders dışındaki zamanlarında neredeyse sadece piyanoyla meşgul oluyordu. Zamanla başka enstrümanlara da yöneldi lakin piyanonun verdiği tadı diğerlerinden alamayıp bıraktı. İlkan'ın piyano sevgisi zamanla bir bağımlılığa dönüştü ve bu bağımlılık, onu diğer tüm planlarından da yavaş yavaş koparmaya başladı. Tabii yine de tıp fakültesini bitirmişti İlkan, tıpkı babasının istediği gibi. Ancak özellikle fakültenin üçüncü yılından itibaren hem ileride sahip olacağı mesleğe hem de diğer uğraşlara karşı içinde yeşeren o ilgisizlik fidanı, bugün itibarıyla babasının beklentilerini tamamen gölgeleyen dev bir ağaçtı artık. Her geçen gün, hastalarına şifa dağıtan bir hekim olarak geçireceği günler hakkında biraz daha az hayal kurmaya; yüzlerce seyircinin önünde piyano çaldığını ve bitirdiğinde insanların onu çılgınlar gibi alkışladığını ise biraz daha fazla düşlemeye devam ediyordu. İplerin koptuğu yer de tam olarak burası oldu. Diplomayı aldıktan bir gün sonra babasının karşısına geçip mesleğini yapmak istemediğini söyleyen İlkan'ın suratında sert bir tokat patladı. Daha önce de tokat yemişti ama bu kadar acıtmamıştı. Hayatı boyunca ne yapmak istediğini hiç sormayan babası, yıllar sonra kendisini gerçek anlamda bulan oğlunu da anlayışla karşılamamıştı. İlkan, bunun şaşırtıcı bir şey olmadığını düşünüyordu. O gün evi terk etti İlkan. Artık ayrı bir yoldan ilerliyordu. Bir doktorun mesleğini bir kenara bırakarak kendisini piyanoya vermesi, bir noktadan sonra dikkat de çekti ve zamanla İlkan'a başka başka kapılar açıldı. Orkestralarda az da olsa yer bulmaya, ufak çaplı konserler vermeye dahi başlamıştı. Şöhrete kavuşmuş değildi, lakin özellikle klasik müzikle ilgilenenlerin zihinlerinde İlkan'ın ismi yavaş yavaş yerleşiyordu. O kadar harika çalıyordu ki bazen ayakta alkışlanıyordu. Anlayışsız bir babanın inşa ettiği hapishanenin duvarlarını yıkmayı başarmış olmanın verdiği heyecana bir de seyirci tarafından alkışlanmanın kattığı mutluluk eklenince; geride bıraktığı yılların sebep olduğu sancıları hemen unutuyordu İlkan. Gerçek bir terapiydi bu. En önemlisi ise, Tuğrul'un düşündüğü gibi bir tekerrür yaşanmayacaktı. Bu bile tek başına rahatlatıyordu onu. Aradan iki sene geçti. Bir akşam vakti İlkan'a telefon geldi. Annesi, ağlamaktan konuşamıyordu. Yine de bir müddet sonra Baban öldü. diyebildi annesi, sonra da telefonu kapattı. İlkan meseleyi kavrayana kadar birkaç dakika öylece durup boş duvarları izledi, sonra da hızla babasının evine vardı. Apartmanın önünde polislerin olduğunu gördü. Kötü bir şey duyma korkusuyla ne olduğunu bile sormadan doğruca eve yöneldi. Acı gerçeği orada öğrendi, babası intihar etmişti. Annesinin yanına gidip sarıldı, neler olduğunu sordu ama annesi, oğlunun sarılışına karşılık vermedi, bir şey de söylemedi. Sadece sessizce ağlıyordu. Karşılık vermek mi istememişti, yoksa üzüntünün etkisiyle mi böyle davranmıştı; o an için anlayamadı İlkan. Ancak sonraki günlerde de annesiyle arası düzelmedi. Belli ki annesi bu intihardan ötürü İlkan'ı suçluyordu veya suçlayacak birilerini arıyor, bulamıyor ve bu yüzden masum olduğunu bildiği oğluna istemsizce öfke duyuyordu, ne kadar yanlış bir tutum olduğunu gayet iyi bilmesine rağmen. İlerleyen aylarda annesi de hastalandı, durumu giderek kötüleşti. Babasının ölümünün altıncı ayı dahi dolmadan, annesini de kaybetti İlkan. Ertesi gün toprağa hem annesini hem de geleceğini gömdü. Piyanoyu bırakıp doktorluğa başladı, fakat onu da beceremedi. Kendisini işe veremiyordu. Başkalarına zarar vermekten korkup eve kapandı. Parası bitene kadar yaşamaya, sonrasında da ne olacağını düşünmemeye karar verdi. Normalde bu denli sağlıksız bir düşüncenin beynini kemirmesine izin vermemeliydi ancak bugünün gerçeklerinin, iki sene öncesinin gerçeklerinden hayli farklı olduğunu da biliyordu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ayrac/", "text": "Erkenden kalkmıştı genç adam. Pencereyi açtı. Sabah serinliği kucaklayıverdi uykusuz gecenin hırpaladığı bedenini. Birkaç saate kalmaz haziran sıcağı sabah ağalığının sonunu getireceğinden anın tadını çıkartmaya çalışıyordu. Ama boşuna. Dışarısı ışıl ışıl. İçinde tarifsiz karanlık. İş görüşmesine gidecekti. Yine umutsuzdu. Üniversiteyi bitireli sanki asırlar geçmişti. Dört yıl da kısa sayılmazdı yeterince hayal kırıklığı biriktirmek için. Biri 'gitme' dese hemen vazgeçecekti. Yanında kimse yoktu. Olsa da, 'gitme' demezdi herhalde. Kendisinin de kendine 'gitme' diyecek hali kalmamıştı. Ona 'gitme' diyecek tek kişi, sevgilisi, aylar önce, 'gidiyorum' demişti sadece. O gün sevgilisinin ardından koşamayıp içine düşen 'gitme'yle birlikte çürüyordu aylardır. Başını pencereden uzattı, göğe baktı. İçindeki sonsuz karanlığın sonlu maviliği nasıl öldürdüğünü gördü. 1.80'lik tabuta dikiverdi cesedini. En ciddisinden siyah takımı ve ayakkabıları giydi. İçine girdiği tabutu sırtladı. Masanın üstünde hazır bekleyen çantayı aldı. İçinde cesedin CV'si, yanında da merhumun sevdiği kitaplardan biri. Sokağa adımını atar atmaz anlamıştı kendi cemaati olmanın, kendi tabutuna tek başına omuz vermenin zorluğunu. Yine de, hakkını helal etmeyeceği cemaatin yokluğunun acısını hissetmedi. İçini yaralayan, yolun sonunda Kabristan Anonim Şirketi'ne kabul edilmenin garantisinin bulunmamasıydı. Yürürken kimse hürmet edip yol vermedi mevtaya. Sadece, ön sağ ayağı aksayan siyah sokak köpeği ciddiye alıp takıldı peşine. Anlaşılan insanların göremediklerini görüyor köpekler, diye aklından geçerken köpek yolunu kesti, dikildi karşısına. Durdu. Uzun uzun bakıştılar. Önce kuyruğunu salladı, ardından gelip ayaklarına sürtündü. Sen ölmedin, diyordu sanki. Buz kesmiş vücuduna sıcacık kan yürüdüğünü hisseti. Şimdiye kadar hiçbir ölünün yapamadığını yaptı, köpeğin başını okşadı. Her şeye rağmen yaşıyordu. Birlikte yola koyuldular. Siyah köpek önden yürüyordu. Sık sık durup eşlik ettiği adama bakıyordu. Sokağın başına yaklaştıklarında bir kez daha durdu. Genç adam da. Göz göze geldiklerinde siyah takımlı adam eğildi, siyah köpeğin başını bir kez daha okşadı. Tam doğrulmuştu ki önüne düşün şeyin çıkardığı sabah sessizliğinde yankılanan sesle irkildi. Takımı ucuz kurtardık, diye aklından geçerken gözleri karavanacı kuşu aradı. Yanılmıştı. İri, olgun dut gökten inip uzanmış yatıyordu yol ortasında. Soldaki iki katlı evin bahçe duvarından sokağa haylaz çocuklar gibi kafasını uzatmış muzip bakışlar fırlatan dut ağacının dalları, yanından hep aylak aylak geçen komşusuna iyi şanslar diliyordu anlaşılan. Düşmüş olgun dutların kokusunu çekti içine. Döndü, dut ağacına selam verdi bu hoş sürpriz için. Saatine baktı. Artık gitme vaktiydi. Adımını attığında işittiği sesle neye uğradığını şaşırdı. Günlerdir düşen olgun dutlar tutkal olmuş yeni boyadığı siyah ayakkabının façasını almıştı. Aldırmadı yoluna devam etti. Belediye otobüsüne bindi. Cam kenarına oturdu. Otobüs hareket ettiğinde, kendisini uğurlayan sokak köpeğine el salladı. Karamsarlıktan eser kalmamıştı içinde. Evden çıktığından beri yaşadığı bunca güzel şey tesadüf olmamalıydı. Olup biteni iyiye yordu. Bu kez işe alınacağını düşündü. Haliç geride kalırken birkaç nefes daha yaşam çekmek istedi, kendisini bekleyen sayfaya çevirdi gözlerini. Heyecanlandı. Hayat fışkıran ıssız sahilde kumsala en cilveli haliyle uzanmış kadın edasıyla dizelerin üstüne habersizce konuvermiş dalgalı sarı saçı gördüğünde gülümsedi. Bugün galiba güneş güzelliklerin ve benim üstüme doğmaya karar verdi, diye geçti aklından. Bu mutluluğu sunan yakınlardaydı muhakkak. Başını kaldırdı. Orta kapının arkasındaki koltukta oturmuş dalgalı sarı saçı beyaz kolsuz elbisesine dokunan kadın olmalıydı Havva'dan beri elden ele taşınan emaneti rüzgara teslim eden. Uzun uzun defalarca baktı kadına; gözleri dalgaları aşıp ulaşamadı sığınacağı yüzün dinginliğine. Sayfaya uzanmış saç telinden dalgalanmayı öğrenen gönül denizinin orta yerinde salınan dizelerde aradı o meçhul yüzü. Kaç durağı geride bıraktığının da, o kıpır kıpır denizde kaç kulaç attığının da farkında değildi. Ufuktaki erişemediği düşe uzandığında telaşlandı. Denizlere yumuşacık dalgayı öğreten saçlar fırtına olmuş içindeki sarp kayalıklarda patlıyordu ardı ardına. Duracak yazısı alarm işareti gibi kızıl gözleriyle bakıyordu. Eli ayağına dolanmıştı toparlanırken. Gönlünün orta yerine düşen davetsiz misafiri ayraç yaptı, kapattı kitabı. Kumsalda yayılan, yol bulup kızgın kumlar arasında diğerlerinden ileri gitmeye çalışan sular gibi sayfalar arasından üç parmak taşmıştı tarifsiz güzellikteki ayraç. Emaneti yüreğinin orta yerinde saklayan kitabı çantaya koydu. Apar topar fırladı yerinden, arka kapıya geçti. Düğmeye bastı. Gönderdiği sinyal şoförün sağ üstündeki onun eseri Duracak yazısına usta hırsız sessizliğiyle dokunuverdi. Kendisinden başka kimse fark etmedi o dokunuşu, orta kapıdaki kadın da. Otobüs durağa yaklaştı. Kapı açıldı. Kadın indi, arka kapıdan genç adam ve iki kişi daha. Kadının acelesi yok gibiydi. Yüksek topuklu ayakkabının davetkar sesini takip eden gizli hayranından habersizdi. Işıklardan karşıya geçti. Adam bekledi, ışıkların yanı başındaki ağacın dibinde. Uzaktan izledi sabah rüzgarıyla savrulan dalgalı sarı saçları, yelken olmuş elbisenin altındaki dalgaları beraberinde karşıya taşıyan kadını. Gösterişli şirket binasına kart okutarak girdi. Nerede çalıştığını artık biliyordu. Saatine baktı. Fazla zamanı kalmamıştı. Durağa koştu. İlk gelen otobüs işine yarıyordu. Yüzünü, yaşını bilmediği dalgalı sarı saçlı kadın aklında, atladı otobüse. Evli miydi, sevgilisi var mıydı? Bilmiyordu. İhtimaller arasında bu seçenekler yoktu. İş görüşmesinden çıktığında hala işsizdi. Dert etmedi bu kez. Aklında o. Saatini bilmediği öğle tatilini kaçırmamak için acele ediyordu. Şirket binasını gören yolun karşı tarafındaki banka oturacak, onu bekleyecekti. Heyecandan kalbinin yerinden fırlayacakmış gibi attığı yere ulaştığında öğle tatiline daha çok vardı. Ağacın gölgesinde keyif çatan banka misafir oldu. Oturdu. Çantadan kitabı çıkardı. O eşsiz ayracı emanet ettiği şiiri açtı. Parmakları sarı dalgalarda dolaşırken kapattı gözlerini, yüreğinden süzdüğü dizeleri okudu umutlanan yalnızlığına. Gözlerini açtığında telaşlandı; tam karşısındaki binanın önündeydi o. Yine yüzünü görememişti. Masa yaptığı doğalgaz kutusunun üstüne kupayı bırakmıştı. Şekersiz kahvesinden asansörde birkaç yudum almıştır mutlaka, diye aklından geçti. Arkası dönük, sigarasını yakıyordu dalgalarla oynaşan gizli hayranından habersiz. İlk dumanı ciğerlerine dolduracakmışçasına yolun karşı tarafından derin bir nefes çekti adam. Gözlerini kapattı. Sanki sigaranın dumanı içinde en ücra köşelere kadar ulaşmıştı. Sigaranın böylesini görmemişti şimdiye kadar. Dumanı, sarhoş etmeye yetmişti onca mesafeden. Gözlerini açtığında yıkıldı. Aniden patlayan fırtınanın orta yerinde kalmıştı, çaresiz. Uzun boylu, özenerek giyinmiş adamın parmakları dalgaların arasında dolaşırken, göremediği yanağa öpücük konduruyordu korsan dudaklar. Güzel başlayan günün ikinci mağlubiyetiydi bu. Hem işsizdi, hem de aşksız. Hayat, mutluluğu deneme süresi bile tanımamıştı. Sabah yoldaşlık eden siyah sokak köpeğini, önüne atlayan dutun kokusunu anımsadı. Sonra... şiirin üstüne düşen dalgayı. Elindeki kitaba baktı. Orta yerinden taşan dalgayı gördüğünde gemilerin düdükleri, martıların çığlıkları yankılandı kulaklarında. Kravatı çözdü, ceketi çıkardı. Banktaki çantayı aldı, omzuna astı. Nerede durulacağını bilemediği akıntıya bıraktı kendini. Bata çıka sürükleniyordu. Çınar ağacının gölgesinden sessizce Boğaz'ı seyreden bankın kucağına sığındı. Usul usul güneye doğru yol alan yük gemisine baktı. Uzun yol yolcusu olduğu belliydi ağır gidişinden. Keşke ben de o gemide olsaydım, diye geçti içinden. Fakat ne gidebiliyor ne de kalabiliyordu. Uzaklaşan gemi ardında gidememenin hüznünü, kalamamanın çaresizliğini bırakıyordu beyaz köpüklere bulayarak. Kaçıp uzaklara gitmeye çalışan kıyıya bağlı sandalın çaresizliğine takıldı gözü. İçindeki adam eli başının altında sırt üstü uzanmış, sağ ayağını sol bacağının üstüne atmıştı. Dalıp gitti kendine benzeyen sandalın hakikatine. Birkaç adım öteden, çimenleri yatak yapmış sokak köpeğini seyretti. Yerinden kıpırdamamış ayraca dokunmadı. Sayısız kez bıraktığı göz izlerini emanet edip kitabı kapattı. Bankın ucuna çantasını koydu, üstüne kitabı yerleştirdi. Uzandı. Sırdaşının, yoldaşının üstüne başını koydu. Ne halta yaradığını bilemediği ceket sonunda bir işe yaramıştı; üstüne yorgan yaptı. Uykuya daldı. Karanlıkta ilerleyen yük gemisi selam verecek kimse bulamadan karşıdan usulca geçip gitti. Sayısız rüya gördü. Aynı o yük gemisi gibi rüyaları da yaşamın içinden fark edilmeden akıp uzaklaştı, aslında var olmayan bildik limana doğru. Şehir, içindekini saklayan gürültüyü sükunetle bekliyordu. Karşıda yük gemisi sessizce gidiyordu yoluna. Kargalar, martılar var güçleriyle haykırıyorlardı tarihin derinliklerine uzanan geleneği bozmamak için. Sokak köpeği uyandı. Kalktı. Günü eksik karşılayan banka baktı. Merakla yaklaştı. Çanta da üstündeki kitap da derin uykuda; geceyi birlikte geçirdikleri adamın yokluğundan habersiz. Sabah rüzgarı esti. Kitabın sayfalarını önüne kattı. Tam o sayfaya geldiğinde ayracı aldı, taşıdı denize. Dalgalı sarı saç maviliklere karıştı. Deniz hafiften dalgalandı. Geride, ayracını bekleyen sayfanın çaresizliği kaldı. Sokak köpeği, gidenin peşine takılmak için yanan dizelerin yalnızlığına baktı hüzünlü gözlerle. Gün ne güzel doğarmış meğer açık denizde! ) Orhan Veli, Deniz Kızı şiirinden."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ayrilik-duasi/", "text": "Ben, yine ben. Sizin için yeni olabilir ki yineyim ben kendime. Fadime Abla görmeden erkenden yola düştüğüm bir gün daha. Çaresiz kaçışımın sebebi olan bu kadıncağız, oturduğum evin sahibidir. Yüreği çok hoştur, sanırım bir onda bana katlanacak hüsnüniyet kalmış. Kira için sıkboğaz etmez asla fakat ödeyemediğim her gün vicdan azabı çekerim. Allah razı olsun kendisinden, akşam vakti girdi mi yemek bile getirir bu aciz timsali aç kalmasın diye. Tabii her lokmasında yine vicdanım sızlar, yüreğim ağlar. Vücudumu fetheder çaresiz mahcupluk. Her gün söz veriyorum ona, o duymuyor lakin o yüce gönüllü kadına söz; ödeyeceğim borcumu. Bu düşüncelerle çıkıyorum her gün olduğu gibi, ruhum kadar yıkık ancak kehribar rengini henüz kaybetmemiş binamdan. Güneş doğuyor sayılır. Kendim gibi gideceğim yer de bir yine benim için. Yine bu şehrin en tepesine, yine aynı manzarayla buluşmaya gidiyorum. Güneş doğarsa belki söyler bana ne yapmam gerektiğini. Nasıl aydınlatıyorsa yeryüzünün en kuytu köşelerini ihtimal ki bir zerresi yeter bana yol göstermeye. İşte bu kadar acizim. Ya da belki kendimi böyle kandırıyorum. Bu bahanelerle manzaranın tadını çıkarıyorum. Neyse ki manzaranın bana ayırdığı loca çok da uzak değil. Her gün olduğu gibi yolumun sonunda, köşede evsiz dostlarım var. Her gün elimi uzatmak istiyorum, en azından bir gün doyurayım karınlarını ama ne çare. Boğazıma kadar borç... Fadime Abla ödediğim kiradan geçiniyor zaten. Tek yapabildiğim selam vermek zavallılara, hal hatır sormak. Bugün ayrıca fark ettiğim bir şey var içimde. Şu köşeyi her dönüşümle birlikte, güzel bankımı ve üzerindeki ağaç dallarını görmek yüzümü gülümsetiyor. Nedense hiç fark etmemiştim bunu. Ancak şehre olan sevgim değil gülümseten, bana hatırlattıkları. Bahanelerle geldiğim şu güzel tepe, bana neler kazandırıyor hissetmeye başlıyorum galiba. Bank her gün olduğu gibi geceden kalma soğukla iyice kaynaşmış. Neyse ki babamdan yadigar montum sıcak tutuyor. Allah rahmet eylesin, bana güzel anılarla birlikte bu sıcaklığı da bıraktı. İşte şu, gözlerimi dolduran sonsuz manzara bana babamı hatırlatmıyor değil. Gerçi her yerde görüyorum rahmetliyi. Oturup izliyorum sadece, belki de anlatmasını bekliyorum, istiyorum. Babam gibi masal anlatmasını... Ama hiçbir anı bir değil şu gerçek sandığım manzaranın. Birçok şey bekliyorum belki ancak şu an bilerek beklediğim tek şey güneşin doğuşu. Ha bir de şu ölüm denen gizemi düşünüyorum. O kadar yakın ki aslında ve bir o kadar da uzak. Ne zaman ölürüm bilmem, bilemem. Geleceğim için harcadığım bu günlerim belki de birazdan son bulacak ve ben ne bugünümü uğruna heba ettiğim geleceği görebileceğim ne de harcanan anlar geri gelecek. İşte bu heyecan sardı her yanımı. Kusura kalmazsınız, dilerim."} {"url": "https://rihtimdergi.com/bahar-alerji/", "text": "Tersten başlamayı deneyelim. Elimizde olan ve inceleyeceğimiz durum Bahara karşı olan alerjik korkular olsun. Olgunun özü olan korku, burada kendini savunma amacı güden kişinin ilk refleksi olarak nitelendirilebilir. Bunun anlamı da, söz konusu olan korku sahibi kişinin daha önceden kötü bir deneyim geçirdiği olacaktır. Örneğin, günlerden birinde afacan bir çocuk suyun sıcaklığına bakmaksızın havuza atlasın. Buz gibi! hitabını gerçekleştirdiği o günden sonra, yüzmeyi sevdiği için, tekrar havuza girecekken ayak parmağını suyun sıcaklığını ölçme amacıyla kullanacaktır. İşte bu eylemleri yaptıran ve savunma mekanizması gibi olan korkuyu ele alıyoruz. İkinci noktada alerjik olma durumunu incelemeliyiz. Alerji kelimesini, henüz örneklediğimiz korku anlatımının yanı sıra, kendimizi korumak için verdiğimiz aşırı tepkiler olarak nitelendirebiliriz. Öyle aşırıdır ki bu tepkiler, bedenimizin varoluşuna devam etmesi için son çare refleksi gibidir. Alerjik olan şeyler ise bu aşırı tepkileri doğuracak olan nesnelerdir. Yani, polen alerjisine sahip olan bireyin bahardan beklentisi o huzur dolu cıvıl cıvıl günler değil, polen yağmurlarının başlamasıdır. Başlayan polen yağmuru kişinin alerjisi tetiklenecek ve büyük bir huzursuzluk çekecektir. O halde Bahara karşı olan alerjik korkular aynı zamanda Huzursuzluğa sahip olmanın verdiği huzursuzluk anlamına gelmektedir. Tabii ki burada açıklanacak duygu durumlar temsilidir. Yani, Bahara karşı olan alerjik korkular duygusal açıdan hassas olan kişilerce Aşka karşı olan alerjik korkular olgusuna kadar devinilebilir. Son olarak, bu tarz düşüncelerin en güzel dillendirildiği bir eser önerisi sunabilirim. Bahsettiğim ambivalans durumu işitsel olarak tatmak isteyenlere Replikas-Bahar çalışmasını dinlemelerini öneririm. Gitmezdim, sen gelmesen bahar sözlerine sahip bu parçanın derinliğine olan sonsuz hayranlığımı tekrardan sunmak isterim."} {"url": "https://rihtimdergi.com/balikci-ve-oglu/", "text": "Kalemini de bestelerini de çok sevdiğim, toplumsal konulara her daim duyarlı Zülfü Livaneli bu romanında işte tam da bu yarayı dile getiriyor. Balıkçı Mustafa ve hayat arkadaşı Mesude'nin gözünden ortak ediyor bizi bu kanayan yaraya. Aylan bebeğin bulunduğu yerde, Muğla sahillerinden birinde yaşayan kendi halinde bir balıkçıdır Mustafa. Yıllar önce oğluyla balık tutmak için denize açıldıklarında hiç beklenmeyen bir şey olur ve oğlu Deniz'i birdenbire yutar karanlık sular. İşte o gün bu gündür daha bir içine kapanır Mustafa. Ta ki küçük bir şişme botun üzerinde o göçmen bebeği bulana kadar. Deniz, kendi Deniz'ini alıp başka bir Deniz yollamıştır ona hediye. O morarmış bebeğin minicik ağzıyla hayata tutunma çabası Mesude ve Mustafa'nın da hayata tekrar tutunuşudur aslında. Yaşamak için, yaşamanın hakkını vermek için artık bir sebepleri vardır. Hem de hiç ummadıkları bir zamanda çıkmıştır karşılarına. Ve bağırlarına basarlar adını Deniz koydukları yavruyu, o minik can artık kendi parçaları olmuştur. Başka cesetler de bulmuştur Mustafa. Hatta o cansız bedenlerin Deniz'in annesi ve babası olabileceğini düşünmüştür üzülerek. Daha bir sahip çıkmıştır Deniz'e. Yaptıklarının suç teşkil ettiğini bile bile göze almışlardır her şeyi, Mesude'siyle birlikte. Romanda doğanın hissettirilmeden ya da hissettirilerek zaman içinde nasıl katledildiğini de anlatıyor değerli yazar. Otel için ormanların, yol için ağaçların yok edilmesini, siyanür denen zehirle altın aranmasını, denizi sahiplenen balık çiftliklerini, hıncahınç sıkıştırılmış balıkların tabandan başlayarak çürümelerini ve daha pek çok şeyi anlatıyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/bar-bahr/", "text": "Uzun bi aradan sonra tekrar bu platformda seninle buluştuğum için çok mutluyum sayın okur. Bu sayıda sizlere bahsedeceğim yapım; 36. Film Festivali kapsamında izleyiciyle buluşan 'Bar Bahr' filmi. Orjinali 'Bar Bahr', ingilizce vesiyonu 'In Between', dilimize çevrilmiş hali ile 'Duvarlar Arasında' filmi; İsrailli kadın yönetmen Maysaloun Hamoud'un ilk uzun metrajlı filmi. İsrail Fransa ortak yapımı olan bu filmi izlemeden önce, filmle ilgili beklentim çok da yüksek değildi açıkçası. Ancak açılış sahnesiyle birlikte izlenmeye değer olduğunu düşündüm. Çünkü ilk dakikadan izleyiciyi içine alan bir konusu ve kendine has bir tarzı var filmin. Maysaloun Hamoud'un konuya yaklaşım şekli olabildiğince nahif, buna rağmen minimal tutumun etkisi olabildiğince güçlü işlenmiş. Unutmamak gerekli ki ilk film için bu başarılı bir adım. Film konusuna gelecek olursak; Tel Aviv'de bir apartman dairesinde yaşayan üç genç kadının günlük hayatlarına değiniyor Maysaloun Hamoud. Birbirinden farklı ama bir o kadar da birbirlerine benzeyen üç kadının günlük yaşamlarında karşılaştıkları görünmez duvarlara, engellere şahit oluyoruz. Açılış sahnesinde yaşça büyük bir kadının genç bir kızın bacağına ağda yaparken ona nasihat niteliğinde bilgiler verirken görüyoruz. Sözde nasihat, geleneksel ideal kadının kanunlarını kapsıyor. Karşısındaki kıza; canı acısa da sesini çıkartmaması gerektiğini çünkü ağda sonucunda ortaya çıkan pürüzsüz bacakların kocasının memnuniyeti açısından ne kadar önemli olduğunu, bu uğurda çekilen acının kutsal görevmiş gibi benimsenmesi gerektiğini anlatmasını izliyoruz. Geleneksel ideal kadının titizliği, bedensel temizliği, hamaratlığı, düzenli ve tertipli olmasının tek bir kutsal amacı vardır. Hayatındaki erkeği memnun edebilmek. Erkek ancak böyle elde tutulur, ancak bu öğretiler doğrultusunda mutlu ve memnun hisseder. Bu noktada Hamoud, filmin devamında izleyeceğiniz sahnelerde de ağda benzetmesi gibi canınızı acıtsa da olması gerekenin bu olduğunu ve buna katlanmak zorunda bırakıldığınızı hissetmenizi istiyor. Tel Aviv kadınları için en görünür ikilemlere odaklanıyor. Geleneksellik ve çağdaşlık, maneviyat ve dünyevilik... Her iki çelişkiyi de en saf haliyle bulmak mümkün bu filmde. Hamoud da bu arada kalmışlığı hem senaryo aşamasında hem de çekim açısından filme başarıyla aktarmayı başarmış. Farklı yaşam tarzlarının soyut ve sert çatışmasını, hayattan alınan zevkin farklı tanımlarını ve farklı adanmışlıkları üç genç kadın üzerinden anlatıyor. Senaryo itibari ile bu sert konuyu yumuşatmak ve doğal göstermek amacıyla senaryoya dozunda mizahi bir bakış açısı da katılmış. Bu katkı filmin perdede daha doğal ve bizden olmasını, izleyiciye geçmesini sağlayan temel etkenlerden biri. Filmin ana karakterlerine değinecek olursak; Noor muhafazakar ekolle yetiştirilmiş bir üniversite öğrencisidir. Geçici bir süreliğine kalacak yere ihtiyacı vardır ve kuzeninin önerisi doğrultusunda Salma ile Leila'nın yaşadığı eve oda arkadaşı olarak gelir. Cinsiyetçi zihniyetin kodladığı kadın tasvirinin ideal bir örneğidir. Okulda başarılı, inançlı, imanlı, nişanlı ve nişanlısını- yani yakın gelecekteki kocasını- memnun edebilmek için tüm öğretileri yerine getiren bir karakterdir. Nişanlı sadece 1 dakikalığına ziyaretine uğrayacağını söylese bile; evi temizler, onun sevmeyeceği objeleri ortadan kaldırıp yerine onun seveceği objeler koyar, onun sevdiği yemekleri yapar, duşunu alır, son olarak onu güzel karşılayabilmek için hazırlanır. Bu sahneyi filmde birçok defa görürsünüz. Noor içinde bulunduğu durumdan hoşlanmasa da bunu asla dile getirmez, sadece nişanlısının memnuniyeti için kendi önceliklerini erteler. Bu öyle bir aşamaya gelir ki, Noor tarafından memnuniyete alışmış nişanlısı düğün tarihini öne almak istediğini Noor'a açıkladığında kız ilk kez onun isteğini reddeder. Okul ve aile sorumlulukları gereği çok yoğun olduğunu, bir de düğün telaşının onu fazladan yoracağını, düğünü daha önce planladıkları tarihte tutmalarının daha iyi olacağını uygun bir dille açıklamaya çalışır. Bu fikirden memnun olmayan nişanlısı, Noor'un ev arkadaşları yüzünden değişerek bir orospuya dönüştüğünü söyler ve sırf bu düşünce sebebiyle Noor'a tecavüz eder. Bu olay, Noor'un, yetiştirildiği geleneksel ideal kadın kalıplarını sorgulamasına sebep olur. Noor, artık kendisi için bir şeyler yapmanın ilk adımını atması gerektiğini anlayacaktır. Bir diğer ana karakterimiz ise Leila. Filmdeki modern kadının tasviridir. Ne istediğini bilen, işinde başarılı, hayatını yalnızca kendi istediği şekilde yaşayan bir kadındır. Dışarıdan çizdiği güçlü, çevresindeki erkeklerin ona taktığı etiketleri umursamayan kadın profilinin altında üzgün, yaralanmış ve yılgın bir Leila taşır. Tel Aviv gibi bir yerde girdiği her ortamda kendine has tavırları ve güzelliği sayesinde istemeden de olsa erkeklerin ilgisini üzerine toplayan Leila, her defasında alanına giren erkekleri geri püskürtmeyi becerir. Çünkü umutlanmaktan korkar. Çünkü bilir ki seveceği erkek onun cesur ve kendinden emin halinden hoşlanarak ilişkiye başladıktan sonra geleneksel toplum ve aile kuralları gereğince daha 'kadın' gibi davranmasını ileri sürerek değişmesini isteyecektir. Bu sebeple Leila; Tel Aviv erkeklerinin alışmış oldukları 'erkeğinin doğruları ışığında yaşayan kadın' kalıbının tersine, kendi yolunu çizip kendi doğrularını yaşayan hayata gücenmiş modern kadın imajını izleyiciye sunar. Salma ise muhafazakar-modern kalıpları arasına sıkışmış iki farklı hayatı tek bir bedende yaşamaya çalışan kadının resmi gibidir. Kendi arkadaşlarının yanında; dj'lik ve barmenlik yaparak geçimini sağlayan, çalıştığı bara içmeye gelen güzel bir kadınla sevişmekten hoşlanan, dövmeleri ve piercing'leriyle rahat ve mutlu bir kadındır. Diğer yandan neredeyse her gün annesiyle telefon konuşmaları yapmak zorunda kalan, ailesi tarafından sürekli elbise giymesi gerektiğini dinleyen, her hafta sonu aile yemeğinde bir görücü ile karşılaştırılıp artık bir koca bulması gerektiği dikte edilen bir kadındır. Salma, ailesinin yaşamasını istediği hayatla, kendi yaşamak istediği hayat arasında kendince denge kurmuştur. Ancak bu denge; sözde modern ailenin Salma'nın lezbiyen olduğu öğrendiğinde psikolojik ve fiziksel şiddete başvurmalarıyla bozulur. İşte bu üç kadın, ruhlarını özgür bırakmak istediğinde çevrelerindeki din algısı, ahlak algısı gibi kavramlarla nasıl mücadele ettiklerine, ideal kadının toplumdaki konumunu sorgulayan, muhafazakar aileleri tarafından nasıl kısılıp kaldıklarına tanık oluyoruz film boyunca. Film herhangi bir şekilde dramatik veya abartılı değil. Zevkle bize empati ve anlayışı daha fazla paylaşmamız gerektiğini aşılıyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/barbarella/", "text": "Filmde en önemli etken Barbarella'nın kostümleri... Giyimleri plastik, metalik, pelüş gibi rüküş giysilerden oluşuyor. Ünlü tasarımcılar, Jacques Fonteray ve Paco Rabanne'ın imzasını taşıyan bu kostümler Barbarella'nın olabildiğince az yerini örtecek biçimde tasarlanmış. Film, bilim-kurgu türüne yeni bir alt tür kazandırmıştır; science-fiction değil de, science-fashion diye nitelendirilmektedir. 60'lar ürünü Barbarella'nın set tasarımlarının da kostümlerinden kalır yanı yok elbette. Dönemin Pop-Art tesiri filmin bütününe sinmiş durumda. Jane Fonda'nın Barbarella'ya kattığı seksüel kadın imgesi ve kitsch estetik yanında ardışık tuhaf vakalar dizisine eşlik eden acayip diyalogları filmin külte dönüşmesinde en büyük etkenler olarak görebiliriz. Açılış sahnesinde izlediğimiz yerçekimsiz ortamda striptiz sahnesi, Fonda'nın göğüsleri filmin bariz uvertürü. Devasa nargileler içinde çırılçıplak erkeklerin esansını içen kadınlar, kayıp ve çılgın bilim adamı Duran Duran'in sıradışı orgazm makinesine kadar varıyor. Normalde kişiyi aşırı zevkten öldüren makine Barbarella üzerinde ters tepiyor ve onun doyumsuzluğuna dayanamayıp bozuluyor... İngiliz pop grubu Duran Duran'in adı buradan gelmektedir. Grup, Electric Barbarella adında single da çıkarmıştı. 1994'te Kylie Minogue, adını taşıyan albümünden çıkan Put Yourself In My Place adlı single'a çektiği klipte Barbarella'nın striptizmini taklit etmiştir. Ayrıca 2003'te çıkan Body Language albümünün ön kapak resminde oturuşu ve siyah, opak çorap giyimi Barbarella tesiri taşır. Casablanca'nın farklı yeniden çevrimi Barb Wire Pamela Anderson, Barb Wire karakteri Barbarella'nın kopyasıdır. Joel Schumacher'in yönettiği Batman & Robin filminin mekan atmosferi de Barbarella'dan esinler taşır. 68 yapımı Barbarella, her yönüyle keşfedilmeyi, tam anlamıyla anlaşılmayı hak eden kült yapımlardan."} {"url": "https://rihtimdergi.com/barisamamak/", "text": "Ne zaman içinde barış geçen şarkılar duysam ardından silah sesleri patlıyor zihnimde. Öyle kara oluyor ki saatler ve öylesi kan kaplıyor ki ışıklar içinde hissettiğim yeri, bir savaşın anatomisini yazarken buluyorum ellerimi. Özgürlük türküsü dinliyorum, sesi en yüksek ayara getirmişim. Bir boğukluk hapsediyor beni, içime saklanıyorum. İçimde korkudan tırnaklarını yiyen bir çocuk var. Korkmuş, sinmiş, dayak yemiş ve kalbi mosmor. Kan fışkırıyor gözlerinden. İçimdeki çocuğa sesleniyorum; Korkma! Yanına geldim kan duracak. diyeceğim, ama kulakları bombalardan sağır düşmüş, bunu nasıl söyleyeceğim? Umutsuz kalıyorum içimde de. Oradan da gitmek, uzaklara belki de bir uçurtma yollamak istiyorum, rengarenk olan. Uçurtmada kuşlar olmalı, kuşlarla özgürlüğe uçmalı ama kuşları da vuruyorlar. Uçurtmaya yoldaşlık edecek kuşları vuruyorlar. Ne içim ne dışım güvenli değil artık. Belki düşünmekten belki de düşünememekten bilmiyorum. Umutsuz halimi aynada gördükçe, kendime lanet etme oranım artıyor. Birileri umudu kesmeyi düşündükçe biz gerçek kılıyoruz bu düşüncelerini. İyiliği düşünüp, kötülüğe hizmet ediyoruz. Bir gün savaş kelimesini literatürden kalktığı, geçmişin en kirli oyunu bu savaş idi cümlesini duyar mıyız tartışılır ancak umudu yitirmemek adına bekliyoruz daima."} {"url": "https://rihtimdergi.com/basarisizliktan-korkmak/", "text": "Başarısızlık, hayatın her döneminde herkesin maruz kalabileceği olağan bir durumdur. Başarısızlık, başaramama halidir. Çevremizdeki insanları ve kendimizi gözlemlediğimizde, genel olarak başarısızlıklarını bir son olarak değerlendirmekte olduğunu görebiliriz. Başarısız olduğumuzda hemen olumsuzluğa kapılırız ve pes ederiz. Yenilgiyi kabul eder, tüm öz güvenimizi ve kendimize olan saygımızı yitirerek bir köşeye çekiliriz. Deyim yerindeyse havlu atarız. Oysaki başarısızlık, sandığımız gibi bir son değil, bir başlangıçtır. İnsanın yeniden başlamak için bir nedeninin olmasıdır. Geçmişte başaramadıklarımız, yeniden başladığımız zaman da bizim için bir noksan değil motivasyon ve tecrübe kaynağı olmalıdır. Her gerçek başarının temelinde bir başarısızlık yattığı söylenir. Bu söz kısmen doğru da olsa burada bahsedilen başarısızlık, düşündüğümüz gibi ham başarısızlık değildir. Uğraşıldıktan, emek verildikten, ter döküldükten ve çaba gösterildikten sonra ulaşılan başarısızlıktır. Yani buradaki başarısızlıktan kasıt, bir nevi tecrübedir. Tecrübe, bir konuda zamanla ve çabayla elde edilen bilgi birikimidir. Bu yüzden de kaybedilerek kazanılan çok az şey ve belki de tek şey tecrübedir. Örneğin, Thomas Edison ampulü 999 kez denedikten sonra bulmuştur. Ona 999 kez başarısız olduktan sonra bininci deneyi yapacak gücü nereden bulduğu sorulduğunda, o hata gibi görünen denemelerin aslında bininci deney için gerekli birer öğrenme olduğu cevabını vermiştir. Tarih; başarısız olanları, ilk bozgunda havlu atanları, ümitsizliğe ve karamsarlığa kapılanları değil, azim ve çaba sonucu yılmadan usanmadan çalışarak başarıya ulaşanları yazar. Başarısızlık korkusu taşıyan birinin mağlup olması işten bile değildir. Dünyaca tanınmış büyük liderler dahi başarısız olmaktan korkmadıkları için ''dünyaca'' tanınmışlardır. Örneğin, Sultan II. Mehmed'e ve ideallerine kimse inanmıyor, en yakınları bile onu toy ve hayalperest bir sultan olarak görüyorlardı. Ancak o başarısız olmaktan korkmayarak ve başarılı olacağına inanarak dünyaca tanındı ve tarihe ''Fatih'' olarak geçti. Fatih'in torunu olan Yavuz Sultan Selim, geçilemez denilen ve doğal bir engel olan Sina Çölü'nü, başarısızlıktan korkarak değil başarıya inanarak geçmiştir. Son örnek olarak Mustafa Kemal'i örnek verebiliriz. Yurdun her yeri işgal edilirken her türlü imkansızlığın içinde bulunan ve sıradan bir Osmanlı Subayı olan Mustafa Kemal, ''Zafer, zafer benimdir diyebilenindir. Başarı ise başaracağım diye başlayarak sonunda başardım diyebilenindir.'' ilkesiyle başarısızlıktan korkmayarak mücadele etmiş ve büyük bir başarıya imza atarak günümüzde ''Atatürk'' olarak anılmaktadır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/baska/", "text": "İki şey: Ne olduğu hiç fark etmez, insanın canı yandığında iki şey yapmalı. Ya en acısını tatmak için bastırmalı yarasına böylece sıradan acılarına alışabilmeli- ya da eline geçtiği bütün ağrı kesicileri yutmalı -ki böylece insanı çıldırtan belirsizlikten kurtulmalı- Benim tercihim ilkinden yana. Acı eşiğinden atlamak ve huzura düşmek! Hayatım yaşanmaya değer mi? Bir filozofun sorusu, benim değil: Yalnızca gerçekten ciddi tek bir sorun vardır: İntihar. Yaşamın, yaşanmaya değip değmeyeceğini düşünmek... Evet, o bu konuyu daha aydınlatıcı açıklayabilir. Ben de hayatım süresince açıklamaları anlamakla uğraştım. O kadar çok durmuş olmalıyım ki bunun üzerinde, başımdan böyle bir olayın geçmesine şaşmamalı. Şimdiyse derdim bunu size anlatmak çünkü ancak böyle anlayabilirim. Çünkü biliyorum ki isterse karşımda dünyadaki tüm insanlar olsun ve onlara ne olursa anlatmaya kalkayım, yine de kendime anlatırım. Anlatırken başka insanları muhatap almamız sadece kendimizi sınırlamak ve düşüncede daha sistematik ilerlemek içindir. Ve ben de bugün de düşünüyor, oyalanıyor ve etrafı seyrediyordum... Tiyatronun yanına gelmiştim. Tam geri dönüyordum ki; 20'li yaşlarda bir kız dikkatimi çekti. Başı bağlıydı. Ve oldukça sade giyinmişti. Sabit bir yürüyüşü vardı sürekli önüne ya da bazen çıkarıp telefonuna bakıyordu. Nedenini bilmiyorum ama bana 'başka' bir alemden dünyaya bırakılmış gibi geliyordu. Nedenini bilmemek mi? Bu mümkün değildi elbette, nedenini biliyordum. Ama bu tamamen hislerle ilgiliydi. Bunu feleğin bilmesini istemiyordum. Bilmesin diye kendime bile itiraf etmiyordum. Onunla ilgili başka şeyler hissediyordum işte. Onda belli bir şekilde umursamazlık vardı: Ani bir fren, korna sesleri, tatlı küçük bir çocuğun yanından geçişi... Onda herhangi bir ilgi uyandırmıyordu. Sadece ara ara telefonunu çıkarıp biraz bakıyor ama orada da ilgisini çekecek bir şeye rastlamıyor olacak ki hemen geri koyuyordu. Onun ilgisizliği benim ilgi alanıma giriyordu. Ama yine de takip etmedim onu, önüne geçip yürümeye devam ettim. Neden sonra arkamı döndüm. Hızla geçen arabalara yaklaşmıştı, yüzünü göremiyordum. Ona bakarken onu düşündüm uzun uzun. Korkmuyordum, çekinmiyordum. Nasılsa beni umursamayacağını biliyordum ve bu beni özgür kılıyordu. Düşünüyordum ona bakarken, onun hakkında: Bu şehirde olmasa nasıl olurdu? Yine umursamaz mı olurdu? Yoksa mutlaka bir ilgi alanı seçer miydi kendisine? Sonunda bunun fark etmeyeceğine karar verip yürüyüp gitmek istedim, tüm hikayelerin sonu yeterince uzatılırsa ölümle bitecekti ne de olsa. Tam gitmeye karar vermiştim ki, telefonu yine çantasına koydu ve yoldan yana bir adım daha attı. Sonra bir adım, bir adım ve bir adım daha... Bir anlık şaşkınlıktan sonra yanına koştum, kolundan tutup kaldırama çektim. Düşmemek için bana tutundu. İşte ancak o an yüzüne bakma fırsatı buldum. O an aslında benim onu değil, onun beni tuttuğunu düşündüm. İnsan eğer gerçekten hissetmişse bu anlatılamaz. Ama yine de o an için hissettiğime en yakın kelime: Başka olurdu. Başka şeyler hissetmiştim. Gözlüğün varmış dedim. Büyük kırmızı gözlüğü vardı. İstemsizce eli gözlüğüne gitti. Düzeltti. Bir süre birbirimize baktık. Yüzünde hiçbir zaman okuyamayacağım, sabit, hissiz bir ifade. Benimse gözlerim kısık, kaşlarım hafif çatık, söyleyecek hiçbir şeyim yoktu. Filmlerde ve romanlarda o kadar sık tekrarlatıldı ki bu bize, onu öpmemem ölüm cezası olabilirdi ve öpmedim. Bir süre daha bakıştıktan sonra artık gözlerinde gitme vaktimin geldiğini görmüştüm. Arkamı döndüm. Birkaç adım attım. Ama gözlerim sanki arkamdaydı. Ondan yana gelen her sese dikkat kesilmiştim. Onun öylece orada durduğunu ve bana baktığını hissediyordum. Hiçbir şey düşünmeden geri döndüm. Hala bıraktığım yerde ve arabaları seyrediyordu. Benimle gel dedim. Bu kez o beni takip etmeye başlamıştı. Görmemiştim ama peşimden geldiğini biliyordum. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Düşünmek de istemedim. Hızlı karar vermem, onu anlamam gerekiyordu. Hiçbir şeye zorlamadım aklımı, özgür bıraktım onu. Artık tüm binalarının yıkıldığı Kuzgundere mahallesinin yanından geçtik. Onca anı, onca birikmişlik silinip gitmişti; yerini yeni anılar, yeni inşalar alacaktı. Bir an için ama çok kısa bir an için belki de kırık dökük bir binanın yıkılmasına mani olduğumu, doğru olanın bırakıp gitmek olduğunu düşündüm. Sonra bu saçma düşünceyi kafamdan sildim. Kırık dökük eski bir bina bile bir saraydan daha değerli olabilirdi. Canından olmaya razısın ama gözlüğüne kıyamıyorsun. dedim. Bakıştık yine. Gözlüğü ona uzattım. Taktı. Elini tuttum. Gel dedim. Yüz ifadesi donuktu ama göz bebeklerinden ne hissettiğini anlayabiliyordum. Büyüyüp küçülmesine göre ben de konuyu değiştiriyordum. Onuncu bardağımdaydım, normalde en fazla üç bardak içebilirdim. Şimdi anladım ki üçüncü bardaktan sonra bira artık bira olmaktan çıkıyormuş. Atış serbest gibi içiş serbest oluyor. Yeterince alkol alırsanız içkinin tadı dönüşür acısı hafifler, belki de her şey için geçerlidir, her neyse... Sarhoş olmamıştım. Aklımın kontrolü hala bendeydi. Zaten yapı olarak kendimi özgür bırakma alışkanlığım olmadığı için kendimi hep dinç tutardım ve bunu alkol yıkamazdı. Şüphe dinç tutar! Düşünsene belki de bu dünyadaki yaşamına son vermekle kendin için sonsuz bir yaşamı başlatacaksın! Ölümden kurtuluş olmadığı gibi yaşamdan da olmaması... Her şeyi sonlandırmak isteyen biri için ne büyük bir kazık! Diğer yandan onu ölümden vazgeçirmeye çalışırken; benim de içimde derin bir ölüm arzusu vardı. Gerçi içimdeki ölüm arzusu hep vardı. Ama bir çocuğun elindeki hiç önemsemediği oyuncakla oynadığı gibi ölümle oynamak... İntihara meyilli birini daha da azdırıyordu. Öyleyse neden kurtarıyorum onu? Tek bir cevabı var; en öze dönelim, en öze. Özün özüne, görmek istemediğimiz öze, sakladığımız öze, korktuğumuz öze, arada bir sesini duyduğumuz ama susturduğumuz öze-töze. [Çünkü ona tutunmak istiyorsun, çünkü onun kurtuluşu senin kurtuluşun. Özler kimi zaman orospu çocuğudur ama doğruyu söyler. Kalabalığın ortasına kustu. Güzel bir manzara... Bir an da olsa kalabalık bizi fark etti. Ne yani insan sokaktayken şöyle bir öğürme gelip kusamaz mı, yapmayın bu kadar yapmacık olmayın! Ağzını silip güldü: iğrenç dedi. Bunu temizlemek istiyorum dedi. Bir gazete alıp olabildiğince temizledi. Gerçekten iğrenç ve saçma bir manzaranın içindeydik. Gerçekten saçma bir manzaranın içinde... Gerçekten iğrenç olan saçma bir manzaranın içinde... İçinde manzara olan saçmalık ve iğrençliğin içinde... İğrençlik. Saçmalık. Manzara. Ve. Anlamadım. Neden bunu bu kadar dert etmişti? İnsanların onun cesedini temizlemesi daha zahmetli olacaktı halbuki. Uzun süre kusmuğu temizledi. Ona araba çarpınca içi dışına çıkacaktı. Bağırsakları savrulacak. Belki de gövdesi asfaltta ezilip lastiğin kaymasına, başka bir kazaya sebep olacaktı. İnsanın en güzel yanı bu, illa bir şey düşünür: Ne düşünüyorsun? Büyük bir senaryo vardı kafasında sanki. Cevap vermedi. Bir yolu var dedim. O sustukça ben daha fazla amaçsız konuşuyordum. Güldü. Hiçbir şey söylemedi. Artık içimde konuşma isteği kalmamıştı. O da hiçbir şey söylemiyordu. Karşımızdaki manzarada ışıklar yanıp sönüyor, arabalar geçip gidiyordu. Konuşulacak ne çok şey vardı. Ne çok sonsuzluk vardı. Sonsuzluk içinde sonsuzluk, ayrı ayrı sonsuzluk, sonsuzluklarla dolu sonsuzluklar! Bu yüzden susuyorduk. Susuyorduk, çünkü çok fazla söylenecek söz vardı. Her şeyi devirmek istiyordum. Her şeyi! Etrafımda ne gördüysem hepsini paramparça etmek! İnsan kendini ifade edemeyince başka yollar bulur. Dil ile yapamayan şiddetle! Şiddetle yapamayan dille! Masayı devirmek. Bardakları kırmak. Oturduğumuz yokuştan aşağı masayı yuvarlamak... İkide bir gelen garsona okkalı bir tokat atmak... Mekanı dağıtmak, yerle bir etmek! Ama hepsi az kalır, hepsi az! Kendini öldürmek? Az kalır. İnsan, kendini ifade etme biçimi bulamazsa gerekirse atomu bile parçalar! Orada hiç kıpırdamadan ne kadar durdum bilmiyorum. Bir ses duydum, arkamdaki caminin hoparlöründen gelen bir ses. Darbe teşebbüsüne karşı, tüm halkı sokağa meydanlara davet ediyordu. Allah'ım çıldırmak üzereydim neredeydim ben? Tüm gün başımdan neler geçmişti ve bu saatte caminin hoparlöründen çıkan bu ses? Kafama düşünceler üşüşmeye devam ediyordu. Üzerimde hiçbir kontrole sahip değildim. Hayır, ama delirdiğimi falan hissetmiyordum. Ama bunun açıklaması ne olabilirdi. Sabah öylece sokağa çıkmış, hiç tanımadığım bir insanı ölümden kurtarmış ve muhafazakar görüntüsüne aldırmadan onunla içmiş şimdi vakit gece yarısına bu kadar yaklaşmışken beni bırakıp gitmiş ve ardından aldığım darbe haberi? Hangi birinin mantıklı açıklaması vardı? Neyse ki daha fazla orada durmadım. Kalktım. Yola çıktım. Birini gördüm. Yanına gittim Hangi devirdeyiz amına koyayım. Çok kötü şeyler olacak, diyerek hızlı adımlarla uzaklaştı? Deliren sadece ben değildim sanırım. O adamla birlikte kaygılanıyorduk. Öz haklıydı. Her zaman haklı çıkardı. Onu bulamayacaktım. Mantık, evet, mantık... İntihar etmek isteyen bir kız... Neden? Bilinenden bilinmeyene? Soru sorma. Bölme! Her şeyden umudunu kesmiş ilgisiz bir kız... Bütün değerlerini de hayatına son vereceği için silmiş bir kız. Ve içinde bulunduğu insanların asla kabul etmeyeceği şeyi ölmek üzere olduğu için yapıyor. Alkol! Sarhoşluk! Ben! Tüm bunları günün sonunda bırakıp gidiyor. Çünkü vakit geliyor. Ölüme gidiyor. Ölüme gidiyor. Ölümü bir arabanın elinde olacaktı. Bir kaza eseri gelmişti dünyaya belki, belki bir kaza sonucu da gidecekti. İntihar aracı özel miydi? Hayır. Herkes, her şey onun ölümü, Azrail'i olabilirdi. Azrail! Her yer her şey AZRAİL! O zaman? Her yer onun ölüm yeri her şey onun katili! Öyleyse? Hiçbir yere gidemezsin. Hiçbir yerde onu bulamazsın! Siktir! Orospu mantık! Onu ilk gördüğüm yere koşmaya başladım. Her yerde olabilirdi! İntihar etmeye kalktığı o yerin onun hayatında bir anlamı olmasını istiyordum. Ancak bu halde bir ihtimal bulabilirdim onu. Yıkık Kuzgundere mahallesinin üstündeydim, köprüde. Yarı yıkılmış bir evde bir beyazlık gördüm. Oydu! O olmalıydı! Bu saatte yıkık bir evde herkes evine kapanmışken sadece o olabilirdi. Onun olmasını o kadar çok istiyordum ki! Koştum! O evin yanına gittim. Çok sessizdim! Onu anında yakalamak istiyordum. Bir avcı gibiydim! Sessizce dolaşırken yerde bir kırmızılık gördüm. Biraz daha yaklaşınca su birikintisini kırmızıya döndürmüş şeyin o olduğuna emindim. Biraz daha yaklaştım. Yağmurun ve rüzgarın etkisiyle dökülmüş bir boya kabı. Kırmızı. Kırmızının üzerine yattım. Üstüm başım kırmızı. Eğer bir yerlerde Tanrı varsa bunun başka izahı olamazdı, benimle alay ediyordu. Tanrıya meydan okurcasına kalktım ayağa. Tekrar koşmaya başladım. Koştum. Nefes nefese kaldım. Durmadım. Koştum. Yere düştüm, taşlar ayağımı kesti. Düşünce dinlendim saydım, koştum. Onu ilk gördüğüm yere gittim. Kimse yoktu. Bekledim. Arabalar hep geçiyordu. Arabalar sabaha kadar hep geçti. Kimse gelmedi. En sonunda uyku o kadar ağırlaştı ki bedenim de ona teslim oldu. Bilmiyorum. Ama ihtimali var; ne de olsa beynimiz bizi hayatta tutmaya programlı. Uçurumdan kendimizi aşağı atsak hala nasıl yukarı çıkacağımızı düşünürüz, elimizde değil. Özge, tüm bunların hepsi yalan. Tüm bunlar uydurma. Elindeki telefon, üstündeki kıyafetler, gittiğimiz yerler yalan. Seninle ben gerçeğiz, Özge. Ama hayır, ben bile gerçekten ben değilim. Sana tüm o hikayeleri anlatan... Seni bir yerlere sürükleyen, saatlerce konuşan ben var ya, ben değilim, o da yalan. Durdum. Anlatamıyorum. Bunu izah edemem ama biliyorum işte, hisler de çoğu kez yalan. Çünkü biz doğal değiliz ki hislerimiz doğal olsun. O yüzden ölme. Hangi yüzden ölme? Sana gerçeği işte adım gibi söylüyorum Özge! Bak! Ne sebepten bilmiyorum, sığamıyorsun dünyanın kabına. Ama bak ben de sığamıyorum. Dünya beni de boğuyor, Özge. Seni ne sebepten boğuyor, bilmiyorum. Ama ben de nefes alamıyorum. Anlatamıyorum, Özge. Ama ne olur hisset beni. Az önce demiştim ya hisler de yalan diye. Olsun, sen hisset. Hissediyorsan önemsiyorsun demektir. Hem ne kaldı ki bu gök kubbenin altında anlatılmayan bir şey? Sen hisset. Ölümü gömdüm geliyorum, diyor ya şair; ben mesela onu hep hissediyorum. Heyecanlanıyorum. Çünkü ben de gömmek istiyorum ölümü. Ve gövdemi yırtıp bir gömlek gibi çıkıp gelmek istiyorum bir yerlere. Ama elimden gelen ne, Özge? Oturup şimdi sana bunları yazıyorum. Hissediyorum. Ama o da yalan. Bilmiyorum, Özge, ben çok bilmiyorum. Hep soruyorum. Ama herkes gerçeği kendine göre uyduruyor. Sonra benim de bir gerçeğim olsun diyorum. Sonra bakıyorum, ben de öyle... Böyle bir durumda her şey karışıyor Özge. İnanç karışıyor. Gerçek karışıyor. Bence bu dünyadaki en komik şey ne biliyor musun? İntihar. Kişinin kendini öldürmesi... İşte gerçek espri bu! Kimin kime kazık attığı belli değil. Bedeni korumaya programlı denilen beyin mi sana kazık atıyor yoksa hislerinden oluşan ruhun mu? Yoksa ikisi arasında kalan sen mi? Yoksa anlaşmalı mı? Tanrıyı hiç saymıyorum bile! Neyse alakasız yerde alakasız bir şekilde bitiriyorum mektubumu, ölüm gibi. Şimdi bir masaldan bir peri, sessizce dinlesin beni. Alsın yorgun başımı, alsın cümlemi, usulca kalbine koysun."} {"url": "https://rihtimdergi.com/baskalarinin-hayati-das-leben-der-anderen/", "text": "Das Leben Der Anderen, 2006 yılında Florian von Donnersmack'ın zihninden fırlayıp Alman sinemasının en güzide örneklerinden biri oldu. Aynı yıl, Yabancı Dilde En İyi Film Oscar'ını alarak dikkatleri tamamen üzerine çekti ve geçtiğimiz yıllar içinde değerini yitirmemiş, yitirmeyecek olan bir başyapıta dönüştü. Tamamen kişisel gözlemime dayanarak söylüyorum; elimden geldiğince birçok kişiye izletmeye çalıştım bu filmi. Bizzat izlettiklerim de, benden tamamen bağımsız izleyenler de özellikle filmin dramatik bütünlüğünü oldukça beğendiler. Diğer bir taraftan ise, film özellikle bizler için umut verici bir sonla bitiyor. Belki de bu yüzden dünyanın diğer ülkelerindeki insanlardan daha çok sevdik filmi. Çünkü birçok şey, nasıl oluyorsa bize tanıdık geliyordu. Film bir STASI ajanı olan Gerd Wiesler 'in Doğu Almanya karşıtı bir vatandaşı sorgulamasıyla başlıyor. Ardından Wiesler'in derste bu sorgulamayı anlattığını görüyoruz. Aynı zamanda bu kısacık iki sahneden, Wiesler'in ne derece rejime bağlı ve taviz vermez biri olduğunu hemen anlayabiliyoruz. -Wiesler bir geometrik şekil olsaydı kare olurdu.- Üstelik sorgu sırasında yaratılan durum ve kullanılan detaylar filmin ilerisinde karşımıza çıkıyor. Bunlardan birisi şüphelinin oturduğu sandalyenin derisi. -İnanılmaz akıllıca olmasının yanında filmin sonuna doğru ortaya çıkması izleyende 'hoşlanma' yaratıyor.- Şüphelinin sorgusu bittikten sonra bu deri alınıp saklanıyor ki herhangi bir firar durumunda eğitilmiş köpeklere koklatılarak iz sürülebilsin. Artık 'başkalarını' görmenin vakti geliyor. Wiesler, Yarbay Anton Grubitz ve Kültür Bakanı Bruno Hempf , oyun yazarı Georg Dreyman'ın oyununu izlemeye gittiklerinde, Dreyman'ın güzeller güzeli karısı Christa-Maria Sieland'ı görüyorlar. Wiesler, duygusal yönden içe kapanık olduğu için Maria'ya karşı oluşan hisleri hayranlık düzeyinde kalıyor. -Ama Bakan Hempf niyeti bozuyor. Ben söyleyeyim.- Oyun sonra erdikten sonra senelerce aklımızdan çıkmayacak bir cümle kuruyor Hempf: Yazarlar toplumların mimarlarıdır. Doğu Almanya gibi oldukça tutucu bir rejimde kültür bakanlığı yapan biri bunu elbette tiyatro ve edebiyatı yüceltmek adına söylemiyor. Çünkü rejim için önemli olan şey, farklı düşünmeyen ve otoriteye itaat eden bireyler ve sanatçılar yetiştirmek. Bunun aksi yönde hareket eden sanatçılar ise 'kara listeye' alınıyorlar. Kara listeye alınanlardan biri de Dreyman'ın en iyi dostlarından biri Albert Jerska . Ama Hempf böyle bir listenin varlığını reddediyor. -Bizim Kültür Bakanlığı da reddediyor böyle bir durumu. Bence de yoktur. Zaten olsa Venedik'ten ve Sundance'ten ödül alan filmlerimizin yönetmenlerine destek vermezlerdi öyle olsa... Zaten vermediler mi? Hadi ya...- Dreyman ve Hempf aralarında konuşurken Maria yanlarına geliyor. Hempf kimseye sezdirmeden Maria'yı taciz ederken Maria'nın buna olumsuz tepki vermemesi hepimizi şaşırtıyor ilk anda. Film biraz ilerledikten sonraysa, kariyerinin biteceği korkusuyla otoriteye yüz veren bir kadın olduğunu anlayıveriyoruz. -İşte gerçek sanatçılık - Maria ve Hempf arasında oluşan istismar ilişkisine şahit oluyoruz devamında. Film özellikle bu noktadan sonra 'ironinin ' kullanımının ne derece önemli olduğunu gösteriyor bize. Wiesler, Dreyman'ın evini dinlerken, Dreyman piyanosuyla 'İyi Bir İnsan İçin Sonat' parçasını çalıyor ve çalarken de soruyor: ''Bir insan, böyle güzel bir müziği dinledikten sonra kötü kalmaya devam edebilir mi?'' Wiesler, müzikten öyle etkileniyor ki kolayca fark edebileceğimiz bir dönüşüme giriyor. Bir kanepede cenin pozisyonunda yatarken onun yeniden doğduğunu biliyoruz artık. Filmin henüz başında da sanatın nasıl köşeli hale getirildiğini, otoritenin sanatı nasıl yönettiğini ve otoriteye karşı çıkanların nasıl cezalandırıldığını göstermişti bize yönetmen. Bunun sebebinin insanın derinindeki nahif duyguları bastırmak, iyiliğinin açığa çıkmasını engellemek, ideolojiye ters düşecek bir fikrin filizlenmesinin önüne geçmek olduğunu da anlamış oluyoruz böylelikle. Wiesler, gerçek sanatın ilk tınısıyla karşılaştığında başka biri oluyordu ve ilk icraati, Hempf ve Maria arasındaki istismar ilişkisini ortaya çıkarmaktı. Böylelikle, Wiesler'in amacının Dreyman'ın suçlarını örtmek olduğunu kolayca fark edebiliyoruz. Daktilonun izi sürülüp Dreyman'dan şüphelenildiğinde ev aranıyor ancak evde, bir kapı eşiğinin zeminine saklandığı için bulunamıyor ve Maria sorguya alınıyor. Filmin başında gördüğümüz o sorgu kuralları Maria için esnetiliyor. Ancak Maria konuşmak yerine, düzen tarafından zarara uğratılmamak adına yeniden bedenini ortaya koymaya yelteniyor. Sonuç olaraksa kabul edilmiyor ve Wiesler mutlaka konuşturmak için sorguya oturuyor. Sinema sanatında ironi kavramının gerilimi ve heyecanı ne kadar yükselttiğine bu sekansta yeniden şahit oluyoruz. Seyirciyle beraber her şeyi bilen Wiesler'in karşısında hiçbir şeyden haberdar olmayan koca bir ülke var. Biz de Wiesler'le beraber yüceleşiyoruz böylelikle. Yönetmense ironiyi kullanarak ''Siz olsanız ne yapardınız?'' sorusunu sorduruyor izleyiciye. Bu önemli bir eşik. Doğru olanla, bencil olan arasında seçim yapma anı çünkü. Bencilliği kötü anlamda kullandığımı düşünmeyin. Ama izlerken bencil olanların 'keyfimize bakalım' ideolojisi olduğunu göz ardı etmeyin. Dolayısıyla, burada seyircinin vereceği karar, anlatı boyunca yakaladığı özdeşliğin kırılması ya da kırılmaması seçeneğinin izleyicilere bırakılmış olduğu bir an. Daktilonun yerini öğrenen Wiesler 'yapması gerekeni yaparak' hikayeyi çözüme ulaştırıyor. Zaten spoiler içeren yazımda, filmin en can alıcı kısımlarını izleyenlere bırakmak istiyorum. Yine de finaline dair söyleyebileceğim bir şeyler var. Film Doğu Almanya döneminde geçiyor ve Doğu Almanya'nın yıkıldığını hepimiz biliyoruz. Filmin sonunda da olan bu. Tabii ki bunu sağlayan direkt olarak Wiesler değil. Peki Wiesler'in önemi ne? Wiesler, bu distopik dönemlerde dönüşmemiz gereken kişi. Sisteme, düzene, ideolojiye vs. olan bağlılığımızın haksızlık karşısında bir anlam taşımaması gerektiğini söyleyen kişi. Hatta gerekirse, başkalarının hayatı için kendimizi feda etmemizi öğütleyen karakter. Çünkü bu korku toplumları ancak vicdan ve hakkaniyetin ağır basmasıyla yenilgiye uğratılabilir. Filmi belki diğer ülke insanlarından daha çok sevmemize sebep olacak duygusal nokta bu. Hepimizin vicdana, barışa, özgürlüğe hasret olduğu bu günlerde, bu kötü günlerin biteceğine dair umut tohumları eken filmlerden biri Das Leben Der Anderen. Zaman elbet geçecek ve devran bir gün dönecek. Bir gün tüm dünyada iyilik ve vicdan, iyi ve vicdanlı insanlar sayesinde mutlaka kazanacak. - Ministerium für Staatssicherheit özellikle Stasi olarak bilinir, Demokratik Almanya Cumhuriyeti'nin güvenlik ve istihbarat organizasyonudur. Stasi Doğu Berlin'den yönetilmekteydi. Lichtenberg şehrinde geniş kapsamlı bir komplekse sahipti, bunun dışında şehrin muhtelif yerlerinde değişik komplekslere de sahipti. - Durum İronisi: Karakterlerin olayı nasıl gördüğü ve olayın gerçekte nasıl olduğunu anlatan ironi. - Dramatik İroni: Seyircilerin olayı karakterlerden çok bildiği durumlar."} {"url": "https://rihtimdergi.com/baslangic-2/", "text": " Höst lan! Götür hemen bunu, çok oturgaçlılardan getir! Ne bekliyon ulan, ara hemen getirsinler! Filiz Akın'ın bu olayla bir ilgisi yoktu. Esasen kendisinin hiçbir şeyden haberi yoktu. Olay bir yerel gazetenin önünde gerçekleşti. Tabanı delik ayakkabı giyen birini öldürdüler. Ogün ayrıca kimse orada değildi zaten. İstihbarat sağlam abi, buradan geçecekler. Reis homurgalanmadan işi bitirelim. Bıktım lan beklemekten! Yalova'da bomba patlamış, güya Üçkişilerdenmiş faili. E, noldu, sonuç? Yokgenlere karmalaştırılmış dediler, kapadılar üstünü! Deme öyle kardeşim devletimiz sağ olsun, vardır bir bildikleri! Bir Meydan günü başlamıştı Öcü Olayları. Fareler her köşeyi kesmişler, etrafa sürekli gaz salıyorlardı. Bir sürü bıcırık oraya buraya kaçışıyor, bulabildikleri dosthanelerde fare gazı dolu ciğerlerini temizlemeye çalışıyorlardı. Fareler bıcırıkları sevmediklerinden, yakaladıklarını toplayıp yer altına götürüyorlardı. En çok da geceleri boş sokaklarda yalnız kıstırdıklarını öldüresiye ısırıyorlardı. Topluca bir kişiye saldırmak, sinsice takip ve durmadan boğucu gaz çıkarmak bunların işiydi. Evine bir ekmek ile ikiyüzelli gram kıyma almaya çıkmış en bıcırığa bile acımadılar. Gece dışarı çıkamayacak kadar küçük olduğundan, güpegündüz kafasına isabet aldılar, uzaktan tabii. Oluyor böyle şeyler karmalaştırılmış işlerde. Devletimiz bilir yokgenler yaratmayı, evelallah! Fırfırları söküyorlarmış anne, koşmam lazım, şimdi kapatıyorum. Gardırobun içine bu kadar çok para nasıl girmiş olabilir, sülüntalar bunu merak ediyorlardı en çok. Etrafı bir sürü çok oturgaçlı götürgeç doldurmuş, köşebaşlarını tutmuşlardı. Yine de çoktu Zühreler, bir elin parmaklarından çok, daha çok. Ve daha da sürü sürü sülünta yağıyordu meydana. Vaktiyle kimsenin ciddiye almadığı bu sülüntaları Takunya halkının gözünden düşürmek için bunlar bir avuç bıcırık demişti Başkan. Takunya halkı -Ekvador halkı kadar olmasa da- espriden anlardı. Böylece sülüntalara herkes bıcırıklar demeye başladı. Bu arada bir bıcırık evini aramayı akıl etti. Fareden saklandığı köşeden, annesine merak etmemesini, sakin bir kafede çay içmekte olduğunu söyledi. Bıcırığını tanıyan her anne gibi o da kalktı Meydan'a çıktı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/bavul/", "text": "Aslında anaokuluna gidebilirmişim. Annem paramızın yetmediğini söylemişti. Komşunun oğlu Ali nasıl gitmişti? Onun da annesi, babası çalışıyordu, benim de. Hem Ali'nin kardeşi de vardı. Babam bir de ikinci işe gidiyordu. Bu yüzden gece yarıları eve geliyormuş. Bizim paramız neden yetmiyor diye hep düşündüm. Babaannem, bize bu evi bıraktığı için dedeme her gün dua ediyor. Eskiymiş ama kira vermiyormuşuz ya. Annem yatmadan önce beni hep koklayarak öperdi. Mavi gözleri hep ıslak olurdu ama Gözüme bir şey kaçtı deyip dururdu. Babam, annem gibi öpüp koklamazdı beni. Zaten içtiği sigaranın kokusunu hiç sevmezdim. Babamın o kocaman elleriyle ben uyurken başımı okşadığını bilirdim. Komşu teyze ile babaannem, her gün evlilik programı seyrediyorlar. Bir gün babaannem, Çok pişmanım, kızın başı yandı. Unutur sanmıştım. Olmadı, sevemedi bir türlü bunu; bugünlere geldik işte! dedi. Kimin başı yanmıştı? Kim kimi sevmiyordu? Ağlayan babaanneme oyuncaklarımı yerde bırakarak koştum, sarıldım. Gözlerini sildi. Konuşmadan çaylarını içmeye devam ettiler. Çişim geldi, diyerek odadan çıktım. Kulağımı kapıya dayadım. Hiçbir şey anlayamadım. Biraz durup içeri girerken babaannem, Bu senede yaz gelmiyor bir türlü, baksana soğuğa diye başladı. Komşu gidince O başı yanan kız kim, nerede yakmış başını? diye sordum. Babaannemin sözleri beni korkuttu. Komşunun akrabası bir kız varmış, sobayla oynayıp başını yakmış, Anlaşılan artık sobanın yanından geçerken daha dikkatli olmalıydım. Bir hafta sonra bir teyze kucağında bebeğiyle bize geldi. Ne tatlı bir bebekti. Başındaki azıcık saçında pembe bir toka vardı. Eline arabalarımı verdim. Biliyorum, kızlar hoşlanmaz ama başka oyuncağım yok ki. Annesi ağlamaya başladı. Zaten teyze gelince babaannem değişti. Bebeğe bakarken sanki bana bakar gibiydi. Teyzeye bakarken de Çürükleri doldurmuşsun yine dediği pazarcı amca vardı sanki karşısında. Teyze Dayanamıyorum artık! Ne olacaksa olsun. Ben çocuğumu düşünmek zorundayım. Kirayı veriyor ama açız, bebeğin mamasını bile alamıyoruz. Mecburum buraya gelmeye. Ona söylesem hemen kabul eder ama önce sana söylüyorum dedi. Babaannem, Buna karar verecek olan ben değilim, zaten kızın hayatını kararttık. Nasıl razı olsun? diye fısıldadı. Karnıma ağrılar girmeye başladı. Teyze gittikten sonra bir sürü soru sordum babaanneme. Bu teyzenin Kenan isimli bir akrabası varmış. Babaannem konuşurken niye yüzüme bakmıyordu? Hiç böyle yapmazdı. Misafir geldiğini de annene anlatma diye tembih etti. Annem, teyze gibi dertli insanlara çok üzülürmüş. Olanları anneme hiç anlatmadım ama o tatlı bebeği söylememek için de kendimi zor tuttum. Annemi iyileştir Allah'ım... diye dua ederken uyuyakalmışım. İki gün sonra geçen günkü bebekli teyze yine geldi. Bu sefer elinde bir de bavul vardı. Bavulu salonun ortasına kadar getirdi. Kapıda teyzeyi gören babaannemin yüzü önce sarardı. Sonra bir de baktım ki kıpkırmızı olmuş. Bütün gün hiç konuşmadılar. Bir şey soracak olduysa, hemen tersledi teyzeyi babaannem. Akşam eve gelen annem, ağlayarak yatak odasına koşunca hala iyileşmediğini anladım. Yanına gittiğimde Sen git burası soğuk dedi. Hastalar soğukta durmazdı ki. Babamın o akşam eve ilk defa erken gelmesine çok sevindim, koştum boynuna sarılmak istedim ama sanki çizgi filmlerdeki robotlar gibiydi. Teyze, konuşmadan bir köşeye oturan babamın kucağına bebeği bırakıp sofrayı kurdu. Bebeğe bakışını gördüm babamın. Bana Ne haber yakışıklı? dediği zaman da öyle bakardı. Sofraya gelemeyen anneme yemek götüren babaannem, az sonra ağlayarak geri döndü. Elindeki tepsiyi masaya attı. İçindekiler lunaparktaki çarpışan arabalar gibi tokuştu. Artık annemin hastalığının çok kötü olduğuna emindim. Vakit geç oldu ama teyze evine gitmedi. Kendine benim yatağımın yanına yatak hazırladı. Tamam, ben hastaneye yatacağım. Sen güzel güzel oyuncaklarınla oyna, yemeklerini ye, babaanneni de üzme olur mu oğlum? dedi. Kapının önünde bir bavul gördüm. Sıkı sıkı sarıldım annemin boynuna. Babaannem, Çocuk üşüyecek deyince annem beni kucağından yere bırakıp bavulu eline aldı, bir daha bana bakmadan yürüyüp gitti. Babam yine erken geldi o akşam. Bağırıp çağırdı. Annemin hastalığının onu da çok üzdüğü belliydi. O akşam için için ağlayarak uyudum. Rüyamda annem beni çağırıyordu karşılarda bir yerden. Koşuyordum, koşuyordum, bir türlü yaklaşamıyordum. Sıçrayarak uyandım. Çok terlemiştim. Babaannemi uyandırayım, söylemezsem kızar diye kalktım. Yanımdaki yatakta sadece bebek vardı. Teyze herhalde tuvalete gitmişti. Yaz geçti. Annem hala hastanede. Babam çocukları almadıkları için beni hastaneye götürmüyor. Telefonla konuşabiliyoruz sadece. Onun bıraktığı giysilerini yatağıma aldım. Sarılıp koklayarak uyuyorum. Okullar açıldı. Ben yine duvarından bakıyorum. O koşup hoplayan çocuklar niye benim arkadaşım olamıyor? Babam artık her akşam eve erken geliyor. Yüzü de hep gülüyor. Teyzenin kızını sarılıp sarılıp öpüyor. Beni de öpüyor tabii. Teyzeyle de çok şakalaşıyorlar. Babam şişmanladı ama ben zayıfladım. Tabağımdakileri arkamdan ağlamasın diye zorla bitiriyorum. Ara sıra oyuncaklarımın arasına bebeğinkileri de katıyorum. Arkadaşlarım duysalar alay ederler benimle. Pazar günü gittiğimiz parkta teyzenin kızı ile kumlarla oynarken çok eğlendik. Ağaçların arkasından bize bakan kadın, anneme çok benziyordu. Hemen babaannemin yanına koşup söyleyince Oğlum bilmiyor musun annen hastanede? diye beni azarladı. Anneme bu kadar benzeyen bir kadın olur muydu? Parka her gittiğimizde yine o kadını görebilir miyim diye baktım ama yoktu. Bugün teyze Ben artık burada yatmayacağım dedi. Sus, bari bunu yapma! Garibim anlamasın bir müddet. Zaten ne zaman uyansam yatağında değilsin diye parmağını dudaklarına götürerek susturdu babaannem onu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/beklenen/", "text": "Beklediği bir şeyler vardı, kuşkusuz, biliyordu. Tam adını konduramadığı ama içinin derinlerinde eksik kalan, tamamlanmayı bekleyen bir şeyler... Hayat uzun bir tren yolculuğu gibiydi son günlerde. Bir yandan ha geldi ha gelecek bir yandan da hiç varamayacak gibi bir his vardı içinde. Beklediği neydi? Tam olarak bilmiyordu. Cuma gününün gelmesini, tatili, toplantının bitmesini, birilerinin konuşup, birilerinin susmasını, mesai saatinin gelmesini, terfi almayı, ilkbaharı, trafiğin bitmesini bekliyordu. Çalıştığı bilgisayardan başını kaldırıp saatine baktı. Mesaisi bitmesine rağmen göze batmamak için biraz oyalanıp 10-15 dakika sonra çıktı şirketten. Bir oh diye nefes alması, trafiğe girmesiyle son buldu. Yolda giderken akşam ne yemek yapacağını düşündü. Et haşlaması yapmaya karar verdi; etleri buzluktan çıkarıp buzdolabı poşetiyle sıcak suya koyarsa hemen çözülürlerdi. Ama evde havuç yoktu. Eyvah! Havuç almak için markete uğraması lazımdı, şu trafikte bir bitmiyordu ki. Yeşil ışığın yanıp, önündeki arabaların stop lambalarının bir bir sönüp, yavaşça ilerlemelerini bekledi. Alelacele arabayı park edip markete girdi. Havuçlara bakınırken kendisini haftalık mutfak alışverişini yaparken buldu. Apartmanın otoparkına girdiğinde hava çoktan kararmıştı. Ellerini yıkayıp, üstündekileri değiştirip, hiç oturmadan yemeği hazırlamaya koyuldu. Yemek olmak üzereyken kocası girdi içeri, günün en neşeli, içten anları. Birlikte sofrayı kurdular. Popüler bir yabancı diziyi izlerken yediler yemeklerini. Bulaşıkları yıkarken günlerinin nasıl geçtiğini anlattılar birbirlerine, kötüye giden ülke gündemini konuştular, hafta sonu ne yapacaklarına karar vermeye çalıştılar. Sonra telefonlara daldılar. Instagram'a bakarken üniversiteden arkadaşının çocuğunun doğum günü fotoğraflarına denk geldi. Kocaman bir salon abartılı makyaj ve kıyafetler, herkesle teker teker çekilen aynı pozlar ve gülümsemeler. Yaşım geçiyor artık çocuk yapmalıyım diye düşündü, gerçekten bunu isteyip istemediğini bile bilmeden. Günün yorgunluğu iyiden iyiye bastırırken, bir türlü bitiremediği romanını aldı eline, nerede kaldığını bulmaya çalıştı. Loş ışıkta çayını yudumlayıp kitabını okudu. Bu saatte istediği edebi bir metinden çok, zihnini günün stresinden uzaklaştırmaktı. İşe yaradı da; yarım saate kalmadan düşüverdi göz kapakları. Yavaş yavaş uykuya dalarken dışarıda sert bir rüzgar esiyor, yılın ilk karı usul usul yağıyordu. Rüyasında bir trende yolculuk ederken gördü kendisini. Cam kenarından dışarı baktığında çocukluğundan hayal meyal hatırladığı bir bozkır manzarasıyla karşılaştı: uçsuz bucaksız bir sarı, yer yer kahverengi tarlalar, tek tük ağaçlar... İnsanda zaman hiç akmıyor hissi yaratıyordu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/beklenmedik-misafirin-oykusu/", "text": "Bir anlık sessizlik oldu. Duraksadı, bir süre sessizce bekledi. O anda ben de onu hatırladım. Bu köye ilk geldiğimde Okul nerede? diye sorduğum kadındı. Sanki aniden gözleri parladı ve yüzüne bir tebessüm yayıldı. Gelip yanına oturdum. Gözleri uzaklara dalmıştı. Sanki uzaktan bir şey görmüş de ona bakıyor ama aynı zamanda da benimle konuşuyormuş gibiydi. Sakin bir şekilde konuşmaya başladı. Köyde doğdum, kızım. Sessiz, dürüst, çalışkan bir ailenin son çocuğuydum. Herkes gibi liseye gittim. Üniversite içinse ne hevesim ne de zamanım vardı. 18 yaşında evlendim. Torununun askerlikten dönmesine iki ay kalmıştı. Kadın, annemleri yanına çağırdı: `Biz iyi komşu olduk.` dedi. Beni torununa istedi. Babam ve annem, hasta olduğu için kadının kalbini kırmadılar. `Çocuklar kabul ederse biz de razıyız.` demişlerdi. Torunuma mektup yolladım, senin kızından başka bir kıza ihtiyacım olmadığını söyledim. 'Sen nasıl istersen, öyle olsun babaanne.' diye cevap verdi. Aslına bakarsan ben de çocuktan hoşlanıyordum. Yakışıklı, uzun boylu, terbiyeli bir çocuktu. Üniversitede okumuştu. Yani aynı zamanda da eğitimli biriydi. Ama dürüst olmak gerekirse, onun bana aşk gözüyle baktığını hiç görmedim. Ama yine de ondan hoşlandım. Böylece birbirimizden habersiz nişanlandık. Çocuk askerden döndüğünde büyükannesinin durumu kötüleşti. Son dileği düğünümüzü görmekti. Bir hafta içinde sade bir düğün yaptılar. Oğlanın askerden dönmesi ile benim onlara gelin gitmem birkaç günün içinde oluvermişti. Evliliğimizin 10. gününde eşimin babaannesi vefat etti. Ancak son sözü 'Sizin düğününüzü gördüm ya, artık mutlu ve gözüm arkada kalmadan ölebilirim.' olmuştu. Eşim bana asla kaba davranmadı ama her zaman çok düşünceliydi. Kara bir bulut gibi hareket ediyordu. İlk zamanlar bunu, büyükannesinin ölümüyle ilişkilendirdim. Ancak büyükannesinin ölümünün üzerinden altı ay geçmesine rağmen hiçbir şey değişmemişti. Ben ablamlara misafirliğe gittim, o ise iş aramak için Bakü'ye. Ablamın güzel bir kızı vardı. Ben orada olduğumda, onu istemeye gelmişlerdi. Ama kız gözyaşları dökerek evlenmek istemediğini söyledi. Ablama daha fazla zorlamamasını söyledim. Birkaç gün onlarda kaldım, daha sonra ise evimize döndüm. Kocam da Bakü'den döndüğünü, bir iş bulduğunu ve bir ev kiraladığını söyledi. Ailemle vedalaşıp Bakü'ye taşındık. Kocama, ablamın kızına görücü geldiğini, ama onun istemediğini, ağlayarak neredeyse kendini öldüreceğini söyledim. Hiçbir şey söylemedi, sadece yere baktı. Geldiğimizden bu yana iki aydan fazla zaman geçmişti. Bir öğleden sonra kapımız çalındı. Kapıyı açtığımda gözlerime inanamadım. Ablam ve yeğenim... Bizi ziyarete gelmişlerdi. Onlara sıkıca sarıldım. Ama ikisi de sessiz görünüyordu. Biraz oturduktan sonra mutfağa gidip çay almak istedim. Ablam oturmamı söyledi, `Çaya ihtiyacım yok. Sana söylemem gereken önemli bir şey var.` dedi. Oturup heyecanla yüzlerine baktım. Kız kardeşim ağlayarak bana her şeyi en başından anlattı. Duyduklarıma inanamamıştım, şok olmuştum. Olduğum yerde öylece kaldım. Bu bir rüya mıydı yoksa gerçek miydi, anlayamıyordum. Kocamı seviyordum ama sevilmiyordum. Ertesi gün ablamı köye yolladım. Yeğenim ise bizde kaldı. O gece onları bu evde evlendirecektim. Gittim, bir takım elbise ve kına aldım. Kızı giydirdim, ellerine kına sürdüm ve kocamın eve dönmesini bekledim. Ayrılacaktım... Onların arasından çekilmek zorundaydım. Köyümüze değil, kimsenin beni bulamayacağı, kimsenin beni tanımadığı bir yere gitmeye niyetliydim. Neredeyse akşam olmuştu ve üçümüz hayal kırıklığı içinde birbirimize bakıyorduk. Zaten ayrılmaya hazırlanıyordum. Aylar geçti... Sanki her şey benim suçummuş gibi yeğenimi korudum, köye gitmesine bile izin vermedim. Onu okuttum. O evlendi... Bense kimseye güvenmeden hayatıma devam ettim. Sessizdi. Sanki rahatlamış gibiydi. Yüzünde garip bir ifade, gözlerinde hüzün vardı. Ayağa kalktı, gitmeye hazırlandı ve beni rahatsız ettiği için defalarca özür diledi. Sessizce kalkıp vedalaştım. Sonra kapıyı kapatıp koltuğa oturdum."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ben-gezegen-olsam/", "text": "Doğal seleksiyonda, vicdanı az olan insan, çoğalır oldu sanki. Bu işin anahtarı, o gün her ne yaptıysa, kafasını yastığa koyduğunda, rahat uyumasından kaynaklanıyor olabilir mi? Büyük ihtimalle deliksiz uyku ile metabolizmalarını besleyerek, daima kuvvetli kalıyorlar. Kitaba göre, ilk insandan bu güne, iyi-kötü savaşı hep süregelmiş. Sonuçta birçok insan türünden, temelde ahlak yapısı farkı nedeniyle, Homo Sapiens hayatta kalmıştır. Diğer türler en iyi ihtimalle yüzdesi az da olsa, % 1-6, Homo Sapiens'in DNA'sında bir iz olarak, ancak bugüne ulaşmayı başarabilmiştir. Burada ilginç olan ise, tüm diğer insan türlerine nazaran, daha kaslı, daha büyük beyinli ve ahlakça güzel vasıflara sahip Neandertal türünün de, Homo Sapiens tarafından yok edilmesidir. Garibim Dünya, taş sofralarda, aş olarak, homo sapiens tarafından afiyetle mideye indirilen ve nesli tüketilen, ne çok farklı insan ve hayvan türü görmüş. Bir arkeolog gibi katmanları tek tek kaldırırsak, insanlığın utanç verici binlerce katmanını, bir kitabın sayfaları gibi teker teker çevirebiliriz. Bu gerçek, insanlığı görece rahatsız ettiği için pek dile getirilmese de; Homo Sapiens, tarih sahnesine çıktığından beri cebren ve hile ile hep baş aktör olmuştur. Dünyanın farklı yerlerinden haberlere artık parmak ucumuzla erişebildiğimiz için yozlaşmanın arttığını düşünüyor olabiliriz. Çünkü katman kaldırmaya gerek kalmadan, teknoloji birçok şeyi oturduğumuz yerden bize sergiler oldu. Sadece insan sayısının artması bile, sistemin bozulma hızını ışık hızına yaklaştırdı diye düşünüyorum. Az kaldı ha gayret, boyut atlayacağız! Hiç mi iyi bir örnek yok derseniz, WA eyaletindeki Seattle şehri. Amerika'nın en yalnız şehri olmasına rağmen (insanların %63,4'ü bekar) herkesin beslediği en az bir hayvan dostu var. Kendine gösterdiği özeni hayvana ve doğaya da gösteriyor, çevresini seviyor. Evler ağaçlardan arta kalan yerlere, orman içine saklı ve doğaya saygılı biçimde inşa ediliyor. Ağaçlar kesilmiyor. Sevginin ve aşkın ille de iki birey arasında olması gerekmez. Doğayı, kuşu, kediyi, sincabı, rakunu, kargayı da sevebilirsiniz. Ormanın içine kurulu, kendi kendine yeten, sevgi kanalları açık, devasa biyolojik bir şehir, hatta gezegen gibi. Biraz yürüyüş yapınca çok güzel engin bir enerji ve tertemiz hava ile doluyorsunuz. Unutmayalım ki, oradakiler de Homo Sapiens. Kadim orta doğuda ise, uzun zamandır insana saygı, tok ağırlamak gibi; saygısızlığa doydukları için, tabaktaki saygıdan bir çatal alan olmuyor. Herkes konuşuyor ama birbirini dinleyen yok. Her ferdin kendini kral ilan ettiği, ama hiç kimsenin bir diğerini kral olarak tanımadığı, kalabalık Homo Sapiens güruhu. İşte şimdi elmayı yiyerek, cennetten kovulmayı düşünebiliriz. Sümer metinlerinde de, köleye ihtiyaç olduğunda, insanlığın bir köle projesi olarak üretildiği yazılır. (Bkz. Zecharia Sitchin 12. Gezegen) Geldik mi başlangıçtaki, Homo Sapiens'e. Karşılıklı aynalardaki sonsuz görüntü gibi, oyun içinde oyun sergileyen neslimiz... Olumsuzlukları yok edemeyiz ama unutmayalım, azaltmak bizim elimizde. İki sene önce evimizin önünde, beni içeri alın diye yalvaran bir kediyi, yakarışına dayanamayarak içeri aldık. İlk zamanlar tekrar dışarı atılma korkusu veya sokaklarda atlattığı zor günler nedeniyle, severken aniden kallavi bir tokat yemeniz an meselesi idi. Nereden geldiğini anlamadığınız bu tepki canınızı çok yakabiliyordu, o yüzden adını Bulgaristan'ın kuvvetli halterci kadınlarına ithafen Bülgish koyduk. Ailenin tüm fertleri, bereler hatta vurma şiddetine göre morarmış tırmıklarla toplumda gezer olmuştuk. Bir sene içinde azalarak bu tokatlar bitti. Gösterdiğimiz sevgi, onu iyileştirdi. Şimdi yaptığı maskaralıklarla tüm ailenin mutluluk sürahisi oldu. Biri üzgünse, bardakları doldur Bülgish diyoruz. Hemen komik bir oyun sergiliyor. Tırmıktan çekindiğimden değil, sağlıkla var olsun istediğimden, maşallah diyelim. Öyle ki onun mutluluğu artık bize yansıyor. Günümüzde, çoğunluğa baktığınızda, üstün meziyetlerine rağmen maalesef bir kedi kadar olamadı, insan. Ben gezegen olsam, dünya olmak istemezdim. Ne kadar muhteşem güzellikleri sunsan da bir o kadar insan denen şeytana şapka çıkartacak varlığı taşımak zorundasın... Onun yerine, üzerinde amip benzeri tek hücreli varlıkların olduğu bir gezegen daha makbul olabilir. Zira güzellik de önemli değil, kum yığını olmaya razıyım. Yeter ki içinde kötülük barınmasın! Verilen emek geç de olsa mutlaka size dönecektir, sevgi en iyi ilaç ve yaşam denen varlığın yegane anahtarıdır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ben-kamil/", "text": "Salt benlik kaygısıyla fikir ayrılığına düşmek, bendeniz ve izleyicilerde şüphe uyandırmamalı. Eğer istersem yaparım ederimcilik oynuyoruz, dünyanın öğretilerine bakmadan. Suyun aktığı, engel tanımadığı bir sıfatla karşınıza çıkıyorum. Bendeniz üç kuruşa beş kuruş satan Kamil. Eğrelti kaderime boyun eğmekle meşgulüm. Sizler kadar çalım atmayı da iyi bilirim lakin fırsatı bulmak çok mühim meseledir. Siz ona bakmayın, o sabahtan akşama kadar devirir koca kıçını; ben varmışım/yokmuşum umurunda değildir. Tasası tasa olmasın diye didinip dururum. Savaş çıksa, diye başlarsam lafa nereye gideceği malumdur. Size gelince Gülünç olan her şeye tepki verebilirken içten bir ağıt için neden kalbiniz alev gibi olmaz? diyemeyeceğim ama bu nasıl anlatılır bilemiyorum. İnsan değerli olsun ister, istisna olsun ister. Bana göre hava hoş değil, üstadım. Değil, hiç değil. Küçüklükten kalma bir el seğirmesi vardır bende. Damarım atar gibi. Göremezsiniz. Kahvehane de olmasa ne yapardım? Yani çalıştıran olarak. İşim büyük değil ama ahımı alan çoktur, diye aklıma düşer hep. Duyuyorum öyle orada burada. Üçe beş diyeceğim herhalde, devir böyle dönüyor. Senin çayın benim ekmeğim, kardeşim. Yastığa kafamı rahat koyarım ondan. Küçük kızımla sabah kahvaltımızı beraber yaparız. Bizimki uyanmaz. Uyanamaz değil de uyanmaz. Neyini bahsedeceğim onun, inanın ben de bilemiyorum. Mesela, en basitinden; ben inadı keçiden hallice ama şöyle biri vurdu mu yere yığılan cinsten biriyim. Tabii ki latife ediyorum. Ben kendimle barışığımdır. Kızdırabilmesi zordur beni ama öyle gamsızlıktan değil. Hayat telaşesi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ben/", "text": "Kadın avaz avaz Yaptı işte, bunu da yaptı! İstanbul'da okul varken sen Ankara'ya git bir de bu haltı ye. Sanki biz onu okumaya yollamadık. Yemedik yedirdik, giymedik giydirdik. Kız hamileymiş! Ben milletin yüzüne nasıl bakacağım şimdi, diye bağırdı elindeki nikah davetiyesiyle mektubu evirip çevirirken. Adam iki ay önce geçirdiği kalp krizinden sonra doktorun dediklerini anımsasa da yüzünün ala dönen rengine engel olamadı. Kocasının durumunu anımsayan kadın, biraz daha temkinli olmaya karar verdi. Elindeki mektuba piiler yaparken bir yandan alçaltmaya çalıştığı sesi ile konuşmaya devam etti. Ne yapalım kendi düşen ağlamaz derler, misafir gibi gider geliriz nikaha. Gerisi bizi ilgilendirmez. İkisi de kaldıkları yurtta yaşamaya devam ederler. Bir müddet ev açamayız. Kolay mı hem çocuk okutup hem de ev açmak? Ah ah! Ben anlamalıydım, bana hep Bursalı bir kızdan bahseder dururdu. Hatta geçen gelişinde evlilik falan gibi şeyler ağzında gevelemişti de ben de önemsemeyip Tabii tabii hemen evlendiririz seni, diye resmen dalga geçmiştim. Bak, elin kızı nasıl bir punduna getirip oğlanın elini ayağını bağlamış gör, Adam, konuşmanın Bursalı kızdan sonrasını dinleyememişti bile. Daldı gitti Bursa'nın ufak tefek taşlarına. Bu evliliğe tavırlı olduklarını göstermek maksadıyla salona nikahtan yarım saat önce gittiler. Gelini gördüklerinde adamın ilk dikkatini çeken şey kızın sağ elindeki büyük kara bir bendi. İrkildi... Selma'nın da aynı elinde, aynı yerde böyle bir beni vardı. Buluştuklarında ilk işi tokalaşırken o beni öpmek olurdu. Daraldı birden. Tavan sanki yavaş yavaş aşağıya doğru gelmeye başladı. Kızın sesi ile kendine geldi. Hoş geldiniz anneciğim, babacığım, size babamı tanıştırayım. diyerek asabi görünümlü biriyle zoraki tokalaştırdı onları. Adam, dünürünün surat asmakta haklı olduğunu düşündü. Kız istemeye bile gidememişlerdi. Gelin, Ağabeyim askerde, annem de anneannemin ani rahatsızlığı yüzünden gelemedi. Annem Mete'yi çok sevdi. Babamı Sevenleri ayırma. diye ikna etmek için çok uğraştı. Mete sizin de bir zamanlar Bursa'da oturduğunuzu söyledi, deyince adam biraz daha daraldı. Göğsünde tanıdık bir baskının ayak izlerini hisseder oldu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/benim-adim-dul/", "text": "Salona girdiğimde konuşmaları aniden kesildi. Çay kaşıklarının şıngırtısı dışında çatal, bıçak hatta peçete sesleri bile duyuldu uzun zaman. Tutamadım kendimi artık. Geldiğinizde bıcır bıcırdınız; ne oldu kızlar, ne bu haliniz? sorumu Eline sağlık, kekin çok güzel olmuş, bu börek senin eski tarifinden mi? diye geçiştirdiler. Ben mutfaktayken ne olmuştu da yanlarına gelince dut yemiş bülbüle dönmüşlerdi bunlar. Aklıma yiyeceklerden saç falan mı çıktı diye bir düşünce bile geldi. Onları uğurlayana kadar sessizliklerini devam ettirdi bizim kızlar. Meloş, Seboş, Canoş. Hepsi mahalleden can arkadaşlarım. Kocam öldükten sonra yaşadığım günleri onlarsız atlatamazdım. On beş gün sonra kabul günü sırası Canan'daydı. Ben de o zaman ağzıma fermuar çekip suratımı asarak saatlerini zehir etmeye karar verdim. Süslüyüm ya, hazırlanacağım ya; yardıma ihtiyacın var mı bahanesiyle Canan'ı aradım birkaç gün önce. Canoşcuğum sen beğenirsin benim kısırımı; istersen yapayım. Ay ben de seni arayacaktım Sevoşcuğum. Grip oldum. O yüzden iptal ettim günümü. Çok geçmiş olsun. Çorba yapıp getireyim o zaman sana. Sabah mantar almıştım sizin dükkandan. Mis gibi yaparım. Yok yok, gelme gelme. Sana da geçer. İçimden sanki çok meraklıydım ben de diyerek kapattım telefonu. Neyse, saçlarıma dip boyası attırmaktan kurtulmuştum bir müddet. Bu yüzden sevindim bile. Ben de o günü alışverişe ayırırım diye düşündüm. Biraz mağazaları gezmek iyi gelecekti. Yola çıkmadan manava uğradım. Meyve ve sebzeleri alıp, dönene kadar orada bırakırsam rahat olacaktı. Akşama yorgun argın çarşıdan gelince onları seçmekten kurtulacaktım böylece. Kendimi tezgahtaki renk cümbüşünün arasına atmıştım ki bizim Canoş'un kocası manav Hamdi sırıtarak yanıma geldi. - Siz daha gitmediniz mi Sevda Hanım? Bizim hanım dünden beri neler hazırladı neler. Bak şu zillilere! Bana nasıl haber vermezlerdi. O sinirle nar ve elma renklerinin yüzüme transfer olduğundan emindim. Aynı zamanda tüm soru işaretleri beynimde itiş kakış durumuna geçtiler. Adamın bozulduğumu anlamadığımı umarak Aa, unutmuşum! diye hızla uzaklaştım oradan. Baskın basanındı artık. İşaret parmağım zile yapıştı adeta. Klasik kuş sesi apartmanın dışına taşadursun kalp atışlarımı daha da arttı. Kapıyı açan Canoş, ani bir refleksle iki elini boya küpüne dönmüş yanaklarında şaplattı. Biraz önce açılan gözleri acıyla daha da büyüdü. Hışımla daldım içeriye. Çektim karşıma üç yellozu. Sinirden tir tir titremeye başlamıştım, onlarsa kem küm ediyorlardı. En nihayet Canoş o koca ağzını açıp üstelik ellerini de yüz elli santimlik beline koyarak çemkirmeye başladı suratıma suratıma. Kızım biz artık seninle görüşmek istemiyoruz. Ne yaptım ya! Ben ne yaptım, söylesenize! Canoş'dan cesaret alan Meloş'la Seboş da atılmadı mı üzerime Biz de o günden sonra kocalarımızın ağzını aradık; onlar da senin için öyle düşünüyorlarmış! diye. Artık kendimde olmadığımı ağzımda bulduğum bir tatla anladım. Hanım göbeğinin şurubuna yine fazla şeker koymuştu işte bu kadın. Şimdi baksan dolaplarının üstleri de toz içindedir mutlaka. Bunları düşünebildiğime göre aklım başımdaydı canım. Haklı tepkimi verdim hemen tabii. Ee, kızım o onların sorunu; benim sizinle bir derdim yok ki! Aldığım yanıtla omuzlarımı düşürüp kapıyı nasıl çarparak çıktığımı bilmiyorum. Bizim kimseye kaptıracak kocamız yok! Kulaklarımda çınladı durdu bu ses. Ne gece, ne gündüz, ne arşınladığım sokaklarda, ne nihayet gittiğim kuaförde. Bir türlü beynimi tırmalamaktan vazgeçmedi. Bunca yıllık arkadaşlarım bana bunu yapacaklardı ha! Tabii benim adım büyüktü. Dul... Onlar için açık kapı yani... En çok da Çiroz Sebahat'a kırıldım. Onun yeri ayrıydı yüreğimde. On beş gün sonra manavın önündeydim. O gün semt pazarı olduğu için bizim manav Güdük Hamdi indirim yapmıştı. Oldukça kalabalık olan müşterilerine yetişmek için yere yakın göbeğini oradan buraya koşturup duruyordu. Erotik müzik araştırmalarım sonucu telefonuma yüklediğim Tito&Tarantula'dan After dark'ı sonuna dek açtım önce. Manavdaki müşterilerin müzikle şöyle bir silkelenen omuzlarına, üzerimdeki pardösüyü çıkardığımda fal taşı gibi açılan gözleri de eklendi. Güdük Hamdi'nin tam tartıya koyacakken elinden düşürdüğü poşetteki razakı üzümler, salkımlarından ayrılıp yayıldılar zemine. Sutyenimin içine soktum telefonumu. Müziğe uyum sağlayan hareketlerle dans etmeye başladım. Saçlarımla aynı renk olan sutyen-külot takımım ve siyah fileli çoraplarımı tutan jartiyerim, sonbaharın soğuğuna benden daha çok direnç göstermekteydiler. Oradakilerin gözlerinin dışında sanki meyvelerin, sebzelerin de bakışları üzerimdeydi. Kimse kıpırdamıyordu. Sokak arası olmasına rağmen caddeden geçenlerle kalabalık daha da arttı. Gözlerimi kapattım. Müziğe konsantrasyonumu bozmamalıydı bu insanlar. Bir ara elime geçen bir metalle gözlerimi açtım. Bu, tenteyi tutan kalın bir destekti. Hiç kaçırmadım. Hatta çok sevindim. Ben artık bir kabare kızıydım. Bugün için daha önce onlarca kez videolarını seyrettiğim tüm erotik figürleri üzerinde uyguluyordum ki tiz bir sesle ortalık çınladı. Aa, yeter artık bu kepazelik! Beyaz saçlarının kalanlarından ensesine topuz yapmaya çalışmış geçkin yaşta tombul ötesi bir kadın, yerdeki pardösümü eline geçirmiş oramı buramı örtmeye çalışıyordu. Benimse pozisyonumu bozmaya hiç niyetim yoktu. Böylece üçümüz bir vücut olmuştuk artık. Buna ilk isyan eden direk oldu. Hepimiz koca tentenin altında kalıverdik bir anda. Bağrış, çağrış, oradan çıkabilmek için benim biraz önce yaptığım figürlere taş çıkartan hareketler, meyve ve sebzelerle alt alta üst üste olmalar. Ve küfürler... İnsanların can havliyle ne kadar çabuk değişebildiğini görmek acıydı aslında. Ne kadar vakit geçti farkında değilim ama pardösümü giyip uzaklaşırken avaz avaz bağırmamdan kim ne anladı bilmiyorum. Erotik Sevda'ymış ha! Erotik öyle olmaz; böyle olur işte!"} {"url": "https://rihtimdergi.com/bertolt-brecht/", "text": "Şair, tiyatro kuramcısı, yönetmeni ve yazarı olan Bertolt Brecht, hiç kuşku yok ki 20. yüzyıl dünya edebiyatına damgasını vuran çok yönlü edebi kişiliklerden biridir. Aklı ile yüreği arasındaki alışverişi hiç kesmeyen sanatçı, adil olmayana isyan eden tavrı, kuşkuculuğu ve var olan dünya düzenindeki çarpıklıklara muhalefeti ile ön plana çıkar. hoş olsun diye şu bayların gönlü, Bizce en iyisi, kalkmak, yeter artık! demektir, Karşı çıkmaktır var gücümüzle acıyı doğuranlara, Benim nazarımda, Nazım Hikmet ve Pablo Neruda ile birlikte, 'Marksist Öğreti'yi benimsemiş, dünyanın üç büyük şairinden biridir. Her iki dünya savaşını da görmüş ve yaşamış bir insan olarak (1898-1956), şiirlerinde savaş karşıtlığı vurgusunu ön plana çıkarır. Buna karşın, haksızlıklara karşı sonuna kadar savaşmayı öğütler. Bertolt Brecht, büyük şairlik becerisinin yanısıra, tiyatral kurguda klasik tiyatro tekniklerini kullanmaktan kaçınmış, 'Dramatik Tiyatro'nun vazgeçilmezi olan ve seyirci ile oyuncuyu bütünleştirmeyi esas alan 'Özdeşleştirme Tekniği' yerine, seyirci ile sahne arasına mesafe koyan 'Yabancılaştırma Tekniği'ni benimsemiştir. Bu tavrı ile dramatik tiyatronun bir anlamda antitezini yaratmış, sahnede sergilenenlerin bir oyun olduğunu vurgulamayı amaçlamış, seyircinin; kendisini oyunun akışına kaptırması, karakterlerinden biri ile özdeşleştirmesi, dolayısı ile kendini oyunun bir parçası gibi görmesini ve bunun sonucu olarak akla dayalı eleştirel tutumunu bırakıp duygularının etkisine kapılmasını engelleme amacı gütmüştür. Bu yöntem, tiyatro literatüründe 'Yabancılaştırma Efekti' olarak bilinir ve 'Epik Tiyatro'nun 'Dramatik Tiyatro' ile en belirgin yol ayrımlarından birini oluşturur. Brecht, tiyatronun güçlü bir eğitim kurumu olarak kullanılabileceği ve bu sayede her yaştaki bireyin eğitilebileceği görüşündedir. Cahil toplumların evrilerek, algılama ve sorgulama yeteneği gelişmiş, düşünen, düşündüklerini ifade edebilen bilinçli toplumlar haline dönüştürülebilmesi için tiyatronun aktif olarak kullanılmasının gereğine inanır. Yazdığı tiyatro eserlerinin hemen tümünde buna yönelik tavrını açıkça hissedebilmek mümkündür. kuşkuyla bakın en küçük olaya bile ! Sakın doğal bulmayın hep alışılageleni !"} {"url": "https://rihtimdergi.com/bes-cayi/", "text": "Nesrin, çay yaptım. Kızı da al gel diye seslendi Kamuran Abla. Şükran Abla'yı da çağırmıştı biz gittiğimizde. Aynı dönemin kadınlarının her şeyi aynı oluyor. Kimse kimseden bir şeyini saklamıyor sanki. Aynı basmadan etekler, omuza doğru sallanan baklava küpeler, düz alyans hani şu herkeste olan, ince. Mutlaka bir yelek, yakasında çiçek olan işlemeli bluzun üzerine. Efkarlanınca bir sigaranın elde ele dolaşması. Kimin evine gidilse aynı sanki. Kısır var kenarı mavi, iç içe geçmiş halkalı porselen tabakta. Bugün yapılmamış, belli. Kıvırcıklar azıcık baygın. Kimsenin taktığı da, burun kıvırdığı da yok. Çay var bir demlik. Biterse hemen altına biraz su koyup çoğaltmalık. Mühim meseleler konuşuluyor ve ondan olsa gerek ev sahibinin hemen yanındaki küçük tüpte kaynıyor. Kimse gidip yorulmasın, eksik kalmasın bir kelimeden diye. Sigara böreği... Kamuran Abla, sabah kızartmış, taze yani. Domates, salatalık... Zaten bu bir gün değil. Öylesine günün ortasına sıkışıp kalmış bir kadının hayatına üç bardak çaylık bir mola. Birazdan Kamuran Abla elinde kırmızı bir leğen ve bir poşet yeşil fasulyeyle geliyor. Çayını çekiyor bir seferde. Aman demli olsun bu sefer, zindana buluyor bardağını. Fasulyeler iyi. Çıtır çıtır ses çıkıyor. Ben gülüyorum. Ayşe kadın diyor biri. Yüzüm asılıyor. Kadınlığıma laf değdi, diyorum. Tazeliğim çıtır olmak zorunda mı? Ya da niye illa kadına bir laf değecek, diye düşünüyorum. Ağzımı açıp bir şey söylemek istiyorum. Kamuran Abla soğanı da oturduğu yerden doğramaya başlıyor. Ama ben ağlıyorum. Herkes üç bardak çayını içmiş. Birer dal da Samsun çekmişler ciğerlerine. Ne var bu akşam da yemek yok desem diyor biri. Ne olacak, ertesi gün kapıya çarptım gözümü dersin, diyor birisi. Öbürü, şöyle bir uyusam da iki saat kimsecikler bana dokunmasa, diyor. Bebeler tependen mi iner Allah aşkına, diyor beriki. Gidip üç beş kılık kıyafet alasım var, diyor bir başkası. Ay sonu gelir mi, diye kursağına tıkıyor en yakınındaki. Oysa ne küçük, ne minik istekler, diyorum. Annem de istiyor mu, diyorum. Ya da istedi mi diyorum? Acaba o neler diledi, diliyor diyorum. Kamuran Ablanın soğanı bitmiyor da bitmiyor. Ben ağlıyorum da ağlıyorum. İnsan ne küçük şeylerin özleminde, ne büyük şeylerin hayalsizliğinde diyorum. Kısırdan son bir çatal alıyorum. Keşke istemek istemeyi istemesem. Kız huysuzlanınca bahane ediyorum, oysa kaynıyor içim. Usulca süzülüyorum, bu da amma bebeci falan diyorlar. Bizimkiler büyüdü şuralarda, nereye, diye takılıyorlar. Dudağımın ucundan düşüverecek gülüşüm. On dört basamağı sırtlıyorum ikişer ikişer. Kaç kez saydığımı da kaç kez indiğimi de hatırlamak istercesine bir kez daha sayıyorum. Dili tutmayan kapıyı itişimle, kapının dışındakileri birer birer yüreğime oturtuyorum. Dilimden dökülen ninniye, ılık bir süt gibi yakışıyor uyku. Mahallenin kadınları erkeklerini öldüredururken ben en çok anneme ömür veriyorum. Murat geliyor aklıma. Annesi ve babası boşanmıştı. Birinci sınıftık. Müzik dersinde tahtaya çıkıp çok modaydı o zamanlar boğaz temizlenir ve en iyi söylenildiğine inanılan şarkı her defasında bıkıp usanmadan sınıfta yankılanırdı. Murat, kapkara gözleri ve kısacık kesilmiş saçlarıyla karşımda belirdi şu an. Kulaklarımdaysa çoktan ezgisi. Gerisini hatırlamak için zorladım beynimi. Annenin çocuğuna baktığından, evine taptığından bahsediyor. Murat yanık sesiyle sınıfı inletiyor. Boşanmak pek yoktu bizim oralarda o zaman. Hayret ediyordum Murat'a. bir de gıpta ediyordum iki evi var diye. Ne bileyim babası da annesi de ayrı ayrı bayramlık falan alıyorlardır ona diye. Ama o analar çeker yükü derken niye öyle aktı gözlerinden damlalar. Şimdi düşünüyorum da ne çocuk şarkıları dinlemişiz diyorum. Çileyle bezenmiş, yüklerle donatılmış dizeler. Kadına tanınan haklar, ömründen çalmış da çalmış. Kederden erken gitmişler bu alemden kim bilir. Oysa büyükbabam, otobüslerde hep kadınların olduğunu, kocaları mezara yollayıp kendilerinin gezdiğinden bahsediyor. Oysa babaannemin ondan önce gittiğinden haberi yok gibi. Murat çok geliyor aklıma bu sıralar. Her anne deyişimde o kara çocuk öyle kara tahtanın önünde mavi önlüğünün altında şimşeklerini çakacak iki gözüyle bana bakıyor. Annesinden alamamış da yüklerini. Kızı ayağımda sallıyorken beynim gel-gitlerle oyalıyor beni. Nefesini minik bir mendil gibi yüzüme örtmek istiyorum uykuyla mayalayıp. Nefesi mi çoğalır, uykum mu ağırlaşır bilmiyorum. Perdenin arasından Murat güneş gibi parlıyor, bütün alasını almış güneşin. Kara, kısa kesilmiş saçlarını okşuyorum, anne de bana, diyorum. Hıh, diyorum gözlerimi aralamaya çalışıp, tekrar dalıyorum. Kız uyanıyor, memeyi veriyorum kuş gibi açtığı ağzına. Kalbim sıkışıyor ve her defasında öleceğimi sanıyorum. Bizim ailenin kadınları kırklarını göremiyorlar, kalbim diyorum. Kalbim bana bağışla yavrularımı. Ölmekten korkmuyorum da annesiz kalacakların başlarına gelecekten korkuyorum. Murat uzanmış yanımda, yedi yaşında. İki diş dökülmüş ağzından oysa kalbinden dökülen sözleri sayamıyorum."} {"url": "https://rihtimdergi.com/betonarme-asklar/", "text": "Şahit olan herkes bana eşlik ediyor; aynı yolun yolcusuyuz. Her kırmızı ışıkta geçmişten bir parça bıraktım ağaç gölgelerine. Her mola yerinde ilk defa gördüğüm insanları unutmuş bulundum. Tren istasyonlarına uğrayıp vedalaşmaları not ettim, bir gün lazım olur diye. Bir gül almak istedim, aslında koparmak. Çiçek dalında güzel diye vazgeçtim. Sen de dalında güzeldin. Koparamadım, koklayıp yanından geçtim. Ben bir kadın sevmek istedim, uzaklar bizimdir dedi. Uzaklar da karanlığa bürünmüş; uzaklarda iki ihtiyar, tanışmamış henüz. Aynalar kırdım sokaklarda, yere bakınca da göreyim istedim mavilikleri. Betonarme aşklara ağaç diktim, gölgesine sığındılar. Denizlere simit ısmarladım, martılara el salladım. En giyilmemiş vapurundayım denizin, peşkeş çekilmiş iskelelerde turnikelerin üstünden atlıyorum. Sahile paralel binalar dikmişler, önlerinden geçtim. Deprem öldürmüyordu, kuştan bile korkan bu binalar öldürüyordu beni. Yolların kenarlarını yeşile boyamak vardı şimdi seninle. Aydın olmayan yol sonları var önümüzde. Bölüm sonu canavarlarının bile bir rengi vardı oysa ki. Gitmiyoruz, açacağımız boşluğa bina dikecekler diye."} {"url": "https://rihtimdergi.com/beyazit-yangin-kulesi/", "text": "İstanbul'un simgelerinden biri olan Beyazıt Yangın Kulesi, İstanbul Üniversitesi sınırları içerisinde bulunan tarihi yapıdır. İstanbul'da bir yakadan diğer yakaya deniz yoluyla geçildiğinde büyük heybetiyle asil bir şekilde Galata Kulesiyle beraber yolcuları selamlamaktadır. Yıllardır Galata Kulesi ile birlikte Haliç girişini bir bekçi gibi beklemektedirler. Haliç metrosundan geçerken, tramvayla geçerken ya da otobüsle geçerken ağaçların arasından yükselen Yangın Kulesi ilk olarak 1749 yılında ahşap olarak inşa edilmiştir. Fakat 1774 yılında büyük bir yangının çıkması sonucu ahşap olmasından dolayı kule de yangında yanmıştır. 1826 yılında II. Mahmut tarafından tekrar ahşap olarak inşa edilen kule Yeniçeri Ocağının kaldırılmasına bağlı olarak Tulumbacı Ocağının da kaldırılmasıyla kuleye ihtiyaç kalmadığı için yıkılmıştır. İstanbul'da çıkan yangınları tespit edip müdahale etmek için kule II. Mahmut tarafından 1828 yılında tekrar İstanbul Üniversitesi ana kapısının arkasındaki bahçeye kagir olarak yapılmıştır. 85 metre olarak yapılan kule günümüzdeki görüntüsüne 1849 yılında ulaşmıştır. 85 metrelik kulenin üzerine 3 kat daha eklenmiş ve böylece 118 metreye ulaşmıştır. Kule bu şekilde 4 kata ulaşmış oldu. Sırasıyla: sancak katı, sepet katı, işaret katı ve nöbet katı. 1849 yılındaki depremde zarar gören kulenin külah şeklindeki sonradan eklenen bölümü değiştirilerek yukarıya doğru daralan ve yine üç katlı olacak şekilde tekrar tasarlanmıştır. Yangın kulesi ismi sonradan ortaya çıkmıştır. Yangın kulelerine eski zamanda yangın köşkleri denirmiş. Burada yaşayanlara ise köşklü denirmiş. Köşklüler kulede yaşarlarmış. Beyazıt yangın köşkünde 20 tane köşklü bulunurmuş. Köşklülerin arasında farklı bir konuşma geçer- gözetleme nöbetindeki köşklü eğer bir yerde yangın görürse kulenin baş görevlisi olan ağaya bir çocuğun oldu ağa diye bağırırmış; bu, yangın var anlamına gelirmiş. Ağa da kız mı oğlan mı? diye sorarmış. Oğlan eski İstanbul olan sur içini kız ise Beyoğlu ve Anadolu yakasını temsil edermiş. Kule Cumhuriyet döneminde de görev yapmaya devam etmiş fakat farklı bir işlevde kullanılmış. İstanbul'un hava durumu bu kuleye yansıtılan ışıkların renginden anlaşılırmış. Kule mavi ışık olursa ertesi gün havanın açık olacağını, yeşil olduğu zaman yağmurlu, sarı olduğu zaman sisli, kırmızı olduğu zaman da karlı olacağını bildirirmiş. Günümüzde İstanbul Üniversitesi merkez kampüsünde bulunan kule, Beyazıt Kulesi Anıt Müzesi adını alarak 2013 yılında özel müze olmuştur. Yılların yaşanmışlığını ve yorgunluğunu şimdilerde sessiz ve sakince İstanbul'u izleyerek geçiren kule, bu güzel şehrin tadını çıkarıyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/bez-bebek/", "text": "Hastanenin bodrum katındaki küçük ve pencereleri demir parmaklıklı odada beş kişi yatıyorduk. Loş odanın devamlı lambayla aydınlatmasına kıyamadığı için her gün içeriye girmeyi deneyip beceremeyen güneşin, öğleye doğru camlarımızı yalayıp geçmekten başka çaresi yoktu. Dışarıda gördüğümüz tek canlı, pencerenin önüne oturmaya gelen sarı kediydi. Onun için toprak düzeyinde olan pencere, bizim için kollarımızı uzatamayacağımız yükseklikte olduğundan sadece Pisi pisi, diyerek sevgimizi gösterebiliyorduk. Oysa o günlerde onu okşamak için neler vermezdim. Hastaneye ilk geldiğim gün, oda kapımızın önünde gördüğüm kediyi sevmeme geçit vermeyen kelepçeli ellerime bir de polisin attığı tekmeye kahrettiğimin bin mislini, her gün o yukarıdaki küçük demirli pencereye yollayıp durdum. Halime dışında diğerleri ayrı hapishanelerdendi. Birinin ağır bir ameliyatla yumurtalıkları, rahmi alınmıştı. Serum bağlı olmasa ölü zannederdi gören. Onunla hiçbir iletişim kuramıyorduk. Diğeri, üçüncü evre yumurtalık kanseri olduğunu yeni öğrenmişti. Yani hepimiz bel altımızdan vurulmuştuk. Ortak bir özelliğimiz de kocalarımızı öldürmüş olmamızdı. Ama Halime daha evlenmemişti. Aynı koğuştandık. Yirmi yaşında, bedeni diri, bakışları ölü bir kadındı. Halime. Ağabey dediği halasının oğlunun tecavüzüne uğramış. Ne kadar karşılaşmamaya, yalnız kalmamaya çalışsa da becerememiş. Tecavüzler artıp dururken Halime'nin dudaklarını adamın tehditleri mühürlemiş. Ama elleri isyan etmiş en sonunda. Bir ekmek bıçağıyla buluşan elleri... Hapse girdiğinde hamile olduğunu bilmiyormuş. Öğrendiği zaman yanındaydım. Bir insan nasıl ağlama krizi geçirir o zaman gördüm. Hemen kürtaj yaptırmak istediğini iletti hapishane yetkililerine. Yasakmış... O zaman bir kez daha yıkıldı Halime. Tuvaletten çıkmaz oldu. Kızım hadi! diye diye bir hal olduk. Koğuş hanım ağası koğuşa bir bebek geleceği için çok heyecanlanıyor, daha önce tuvalet temizliği dahil her işi yapan Halime'ye hiçbir iş yaptırmıyordu. Halime'nin canı ne çekerse onu yemek zorunda kalıyorduk. Böyle böyle iki ay geçmişti ki bir gece canhıraş bir sesle uyandık. Halime'nin tuvalette neden o kadar çok durduğunu anladık. Firkete, toka, eline ne geçerse kullanıp bebeği düşürmek için uğraşıp durmuş meğer. Sanki o değildi aylardır bebek düşsün diye kurcalayan. Gözyaşları ip gibi akıyordu. Kendi derdimizi unutmuş sadece onunla ilgileniyor, dil döküyor, sarılıyor, öpüyorduk ama hepsi boşunaydı. İşte tam o sırada girdi içeri o uğursuz. Neymiş efendim; rahminde yakılarak geçmeyen yaralarının kontrol altına alınması gerektiği için yatırmışlarmış onu. Gelmeden önce tuvalete girdiğinde yerde gördüğü böbrek şeklindeki iki madeni kapta duran, kürtajla alınmış avuç içi kadar ceninlerden biri yoksa Halime'nin bebeği miymiş? Birinin bacağı, diğerinin kolu kopukmuş. Koridorlarda gezen kediler belki de onları çoktan midelerine indirmişlermiş. Tüm bunları büyük bir heyecanla hatta zevkle anlatan başına dikilmiş kadının inip çıkan koca memelerini var gücüyle ittiren Halime, kapıya doğru hışımla koştu. Sanki az önce öleyazan o değildi. Kilitli kapıyı yumruklayıp tekmeleyerek Açın kapıyı, açın! Ben bebeğimi istiyorum, bana bebeğimi verin! diye bağırıp ağlamaya, tepinmeye başladı. Zorla yatağına götürdüğümüzde şiddetli bir kanamasının başladığını kırmızı eşofmanın üstüne aynı rengin koyusunun dalga dalga yayılmaya başlamasıyla anladık. Kapı açıldı. Gelen polislere durumu anlattık. Biraz sonra gelen hemşirenin taktığı sakinleştirici ilave edilmiş serum, Halime'yi odadan uzaklaştırdı. Biz biraz rahatlarken o kendini bilmez kadın, sanki çeyiz yetiştirircesine harıl harıl dantel örmeye devam etti. Halime, biz uyuyana kadar kendine gelemedi. Sabah saat altıda kahvaltı için kapı açılıp ışıklar yandığında gördük Halime'yi. Karyolasının demirine bağladığı serum hortumunu boynuna dolayarak nefessiz kalana dek bacaklarının tüm gücüyle kendini yatağının ayakucuna çekmiş, kalan son nefesini, çarşafı yırtarak yaptığı bez bebeğine sarılarak vermişti. Kahvaltıyı getirenler koşarak haber vermeye çıktılar. Bir doktor gelip ölüm raporu yazdı. Morga götürün, dedi yanındakine. Biraz sonra iki görevli bir sedye ile geldiler. Bez bebeği yere atıp serum borusunu keserek Halime'yi sedyeye aldılar. Bez bebeği kaptığım gibi arkalarından koştum. Bunu da koyun mezarına n'olur! diye seslenmemin üstüne ağır oda kapısı kapandı. Hapisten çıktığım gün mezarını bulup yavrunu koynuna koyacağım, söz sana Halime, diye ağlayarak yatağıma giderken sonradan gelen kadına gözüm ilişti. Halime'nin kahvaltılıklarını da almış büyük bir iştahla yerken bir yandan da Hep aynı şeyler, bari burada kahvaltıda değişik bir şeyler verseler canım, diye söyleniyordu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/big-bang/", "text": "Nasıl betimlenir karanlık, hiçlik mi deriz yoksa tüm renkleri içinde barındıran mı. Soru değil ikilem bu, gidip gelen yıldızlar arası. Birkaç sözcükle devrilir yaşam, devrilir koca putlar. Değişim getirir kürsüdeki kağıttan kapı isimliklerine kadar. Birkaç renkle kirlenir her beyaz olan. Hiçbir şeyin karanlığından her şeyin var olması, hepsinin toplanıp onun gözlerinde yansıması. İki farklı dünya arası karanlık yolculuklarda yaktığımız kısa far, bir gezegenin yörüngesinde oluyor rüzgar. Bu kendimizin kendimize yansıması, karanlıklara ışık tutan. Her ışıkta farklıdır yansımam. Her baktığında değişir gökyüzü, hiçbir şey aynı değildir artık yönünü değiştirdiğinde bakışlarının. Saatler, geleceğini çizer geçmişin. Evren döner belki başka evrenlerin çevresinde. Galaksimiz döner galaksiler evreninde. Dünya, Güneş'in etrafında ve kendi ekseninde; biz kendi kendimize, ışıktan gölgeye. Bir süreçtir tekrarlayan kendini, yani yaşam dediğin. Belki karanlıktan ışığa belki ışıktan hiçliğe. Belki de yaşanmadı henüz büyük patlama. Geçmişe baktıkça geleceğimizi görüyoruzdur belki de. Yine de yaşanıyor karanlıkta. Saatler geçmiş, gelecek çizilmiş. Far sönmüş ve rüzgar dinmiş. Birkaç sözcükle devrildi yaşam."} {"url": "https://rihtimdergi.com/bilinmeyen-adanin-oykusu/", "text": "Yoksul bir köylü ailesinin evinden Nobel'e uzanan yolda, Saramago'nun kelimelerle nasıl ustaca oynadığı gözden kaçmaz. Yalın, anlaşılır diline rağmen cümlelerinin insanı bu kadar etkisi altına alışı, yazarın çok yönlülüğü ile ilgili olmalıdır. Zira makinistlik eğitimi alıp teknik ressamlık, çevirmenlik ve editörlük yapan; düz yazılarının yanı sıra şiir ve oyun da yazan sanatçıya rastlamak o kadar kolay değildir. Bilinmeyen Adanın Öyküsü (1997), kısa bir masalın herhangi bir yaş grubu ile kısıtlanamayacak hali. Bir adamın kralın Dilekler kapısını çalmasıyla başlayan 58 sayfalık kitap, bolca çizimle devam ediyor. Bütün adaların keşfedildiğine, artık bilinmeyen hiçbir adanın kalmadığına inanılan günlerde, adamın talebinin yeni bir ada aramak için bir tekne olduğu öğrenilince işlerin rengi değişir; kral istemeyerek de olsa o tekneyi adama vermek zorunda kalır- lakin mürettebatı o sağlamayacaktır. Adamla kral arasındaki diyalogların okunmaya değer olduğu eklenmeli; bilinmeyen bir adanın olmamasının mümkün olmadığını söyleyen ve kitap boyunca ismi geçmeyen ana karakterin krala söyledikleri gerçekten çarpıcı. Bu adayı kimden duydun, diye sormuş kral ciddileşerek, Çok basit, bilinmeyen bir adanın olmaması imkansız olduğu için."} {"url": "https://rihtimdergi.com/bilmiyorum-ne-olacak/", "text": "Zihin ile kalem arasında muazzam bir ilişki olması ve aynı zamanda doğu-batı gibi birbirinden ayrı meziyetlere sahip olmasının sıkıntısı var idi epeydir içimde. Yazacaklarım zihnimden öteye gidemedi ve yazamadım. Ne kanayan yaralara dokunabildim ne de o yaraya tuz bastım, sadece düşündüm. Ve düşünmenin faydadan çok hamlığını gördüm, beynim kötü bir gece ardından susuz kalmış gibi buruştu. Bundan yıllar önce, ilkokul dönemindeyim, hani 5-10 yıl da değil 19-20 yıl önceden bahsediyorum. Eğer bir mahallede büyümüşseniz çoğu anımız ortaktır. Orta halli bir ailenin sıradan çocuğu olursunuz, ailenizin tercihleri doğrultusunda yaşarsınız, onların istediği yemekleri yersiniz, istediklerini düşünürsünüz. Hep olumsuz durumlar değildir tabii . Mesela aileniz bacaklarınız kanamasın diye paten almaz size, bir yeriniz incinmesin diye 3 tekerlekli bisikletten öteye geçemezsiniz. Gizlice bisiklet sürersiniz arka sokaklarda, sonra düşersiniz, canınız acır, keşke gizli kullanmasaydım dersiniz de izin verseydiniz bunlar olmazdı demezsiniz; çünkü çocuksunuzdur. En güzel düştüğüm yıllardayım, ilkokuldayım. Mavi önlük altına hiç sevmediğim garip bir pembe çorap giyiyorum. Ama öyle içtenim ki; bir kozalağı anneler gününde anneme hediye edecek kadar güzelim. Annem de o dalı saklayıp yıllar sonra bana herkes anneler gününde hediye almıştı sen de bana bu kozalağı getirdin deyip onu gösterecek kadar anne. Bir de babaannem var, hikaye uzun işte. Beslenme çantamı Allah ne verdiyse hazırlayıp torununu mutlu edemeyen bir babaanne. Elimde evde ne bulmuşlarsa koyulmuş beslenme çantamla gidip geliyorum okula. Beslenme çantamı benden beklendiği gibi sürekli boş geri götürüyorum eve, iştahla bitirilmiş olarak. Tabii o beslenme çantasını iştahla boşaltan ben değilim. Sınıfta bir arkadaşım var ama onun beslenme çantası yok ve keza yemeği de yok. Beslenmemi ona veriyorum; gizlice. Hem yemekleri yemiyorum hem de arkadaşım doyuyor ve ailemin de bundan haberi olmuyor. Ancak bir terslik var ki romatizmanın ve kan değerlerimin düşüklüğünden ötürü okulda sürekli bayılıyorum. Gizlice yemekler başka yere gidiyor, gizlice. Öğreniyor, kızıyorlar. Aradan yıllar geçince kızmak eylemi yerini gülmek eylemine bırakıyor. Beslenmeye muz koymanın ayıp sayıldığı bir dönemden bildiriyorum tabii size. Sokakta ekmek yedikten sonra kilim serip yattığımız ve asla arkamızın kollanmadığı bir dönemden işte. Çok yabancılık çekiyorum bundan ötürü şimdiki zamana. Gizlice yemeklerin verildiği, pahalı yiyeceklerin ayıp sayıldığı zamandan, üzerindeki kıyafetin markasını anlatmaya hevesli ve keza yüksek fiyatlı eşyaların anlatıla anlatıla bitirilemediği bozuk bir zamana yabancıyım. Kendimi bisikletim yokken bile bu kadar dışlanmış hissetmemiştim, öylesi bir yabancılaşma hali. Yakartop -yani bana göre ortada sıçan- oynarken, top değdiği halde değmedinin tartışmasını yapardık ve bu büyük bir meseleydi. Şimdi meseleler yalnızca aciz tutku eserleri. Ve 9-10 yaşlarımda giymekten utandığım o pembe çorabı giysem."} {"url": "https://rihtimdergi.com/bir-an/", "text": "Benim görünen gerçeğim bu kadar. Ama görünmeyen gerçeğim her gece camda beni bekleyen karım, bir de bonus tabii... Küçük Rüya'm! Ben koydum adını... Olur ya mesaiye kalırım, kaçamak yapıp beş on dakika rüyama gelsin diye, onu koklayamadığım nöbet geceleri her kapanışta gözüm onu görsün diye... On ay, beş gün, altı saat, kırk yedi saniye oldu doğalı. Doyamadım... Konuşmaya başlamış dediler ama ben eve gelince susuyor bizimki. Hiç duyamadım. Yoruldum. Bu kelimenin görünmeyen ögelerinden beş cilt ansiklopedi olur. Onca yaşanmışlık, onca uykusuzluk, onca özlem, olağanca sabır ve daha bir sürü şey saklıyor çünkü. Çok yoruldum. Azılı manyakların peşinde koştururken hayatı ıskalamaktan... Yorgunum ama pes etmiş değilim. Benim işim biraz da başkaları hayatı ıskalamasın diye uğraşmak çünkü. On yedi saat geçmiş, operasyon sonrası eve gidecekken çalıyor yine telefon."} {"url": "https://rihtimdergi.com/bir-cuval-incir/", "text": "Çok uzun zaman oldu; ama artık başarmıştım: onu unutmuştum. Kalbimin kapısını penceresini yeniden aralamış, tozunu almış, kirini pasını atmış ve iyice havalandırmıştım. Kötü düşünceleri, kötü tecrübeleri, hayal kırıklıklarını eskimiş birer eşya gibi kapının önüne koymuş, kalbimin her bir yerini yepyeni hislerle donatmıştım. Nihayet birilerini kalbime buyur etmeye hazırdım. Çok geçmeden bunu da başardım. Kalbimde birini ağırlamaya başladım. Her şey önceki teşebbüslerimin sonuçlarından ötürü gösterdiğim çok ümitlenmemek yaklaşımıma rağmen ziyadesiyle iyi gidiyordu. Bu defa olacaktı. Arkadaşlarıma ondan bahsetmek için sabırsızlanıyordum. Her birinin vereceği tepkiyi zihnimde tasarlıyor, kendi kendime tebessüm ediyordum. Çünkü onların, yeniden birine kalbimi açmam için verdikleri tüm çabaları sonuçsuz bırakmış, tanıştırmaya çalıştıkları her insanı itmiş, itemediğimde de ben uzaklaşmıştım. Neyse ki arkadaşlar bir yere kadar diretip bir vakit sonra tercihime saygı duyuyorlardı; ancak akrabalarım bu konuda daha anlayışsızdılar. İş, davet edildiğim düğünlere parmağıma nişan yüzüğü takarak katılmalarıma kadar varmıştı. Neyse ki günün sonunda tüm bu saçmalıklar son bulacak, göğsümü gere gere kalbimde biri var diyebilecektim. Böylece herkesin gönlü olacaktı. Onunla birbirimize o kadar ısınmıştık ki, birlikte geçirdiğimiz vakitler yetmemeye başladı, geceleri de birlikte olmalıydık. Çok geçmeden ilk gecemizi tertipledik. Sabahına, günlerdir yerli yersiz anlarda yüzümde beliren şapşal gülümsemenin sebebini tüm meraklılarına açık edecektim, kafamda bunu tasarlamıştım; ama gelin görün ki bu mümkün olmadı. Çünkü ayrıldık... Hem de daha o gecenin sabahı ayrıldık. Üstelik çoğu zaman bunu yapan ben olmama rağmen, bu defa ayrılmak isteyen ben değildim. Bu çok da önemli olmayan farklılığı önemliymiş gibi düşündüren şaşkınlığımı anlamlandırmaya çalışırken, sebebini sormaya da fırsat bulamamıştım. O gitti ve ben yine yalnız biri oldum. Neden ayrılmak için o gecenin sabahını seçmişti, düşünüp durdum. Gerçi daha önce de bunu yapan birkaç kişi olmuştu; fakat onlarla, onu bir tutmayacağım; ama yine de geçirilen ilk gecenin sabahına terk ediliş vakaları beni artık kötü seviştiğim düşüncesine de itmiyor değildi. Tutunabileceğim tek mazeret bu olduğundan bir-iki gün bu mazerete tutundum. Sonra kendi kendime bu vedanın sebebini öğrenmeye hakkım olduğunu telkin edip onu buldum, karşısına çıktım. Ayaküstü de olsa konuştuk. Kurduğu birkaç cümleden anladığım, ayrılığın her ikimiz için de iyi olacağı düşüncesinde olduğuydu; bu ondan pek beklenmeyecek kadar klişe bir açıklamaydı. Haliyle beni asla tatmin etmemişti. Otuz yılı aşkın yaşantımda biraz insan tanıdıysam, biraz vücut dili öğrendiysem, dilinin ucuna kadar gelip de söyleyemediği gerçek bir başka sebep vardı. Bir sigara yaktım. Ben her bir çuval incir berbat olduğunda bir sigara yakarım. Şimdi ne yapmalıyım diye düşünürüm. Yine öyle yaptım, düşündüm. Ne yapmam gerektiğini biliyordum; ama nasıl yapacağım konusunda bir fikir yürütebilmiş değildim ve üstelik yaktığım sigarayı aldığım derin nefeslerle çabucak bitirmiştim. Biten sigaramı bir başka sigarayı tutuşturmak için kullanıp o esnada aklıma gelen ilk şiiri, kimsenin duyamayacağı bir sesle sigaranın dumanıyla harmanlayıp dudaklarımın arasından üfledim gitti."} {"url": "https://rihtimdergi.com/bir-deli-utopya/", "text": "Dediklerini onaylarcasına koridordan gelen çığlıkları kulak ardı etti. Görevli boş tabağı almak için odaya girdi. İnsanlar kapı tıklatacak kadar nazik değil, dedi gözleriyle görevliyi takip ederken. Görevli tabağı aldı, kıza bakarak gözlerini devirdi ve dışarı çıktı. Ama artık alıştım, diye devam etti. Dizleri acımaya başlayınca bağdaş kurdu. En önemlisi de, burada mutlak bir sessizlik var. O kötü kız eskisi kadar sık ziyaretime gelmiyor. Biraz sevinçle biraz da üzüntüyle iç çekti. Üzüntüsü kendini bile şaşırtmıştı. Galiba onu özlemeye başladım; eksikliğini çekiyorum. Dibe çöktüğümde, o yanımda durmuştu. Buradaki düşüncesiz insanlar değil. Gerçi, en başında beni dibe çeken de oydu. Eliyle alnına şaplak attı. Bunlar, tanrıya anlatılmaması gereken şeylerdi. Öte yandan, o her şeyi bilmez miydi zaten? Bilir, dedi tanıdık bir ses."} {"url": "https://rihtimdergi.com/bir-dunya-top/", "text": "Evde sağlık hizmeti için gelenler, babamın bir ay önce açılıp ne yapsalar kapanmayan belindeki yarasına pansuman yapıp gittikten sonra sızlayan burnumla öylece kalakaldım. Nasıl geçecekti, geçecek miydi? Koskoca iki buçuk yıl itina ile bakmamın sonucu bu olmamalıydı. düşüncesi beynimi kemirirken o güne döndüm. Gezmeyi çok seven biri olarak dört günlük Karadeniz gezisine gitmek üzere anlaştığım acenteden çıkarken çalan telefonla babamın iki kez kalp krizi geçirdiğini öğrenmiştim. Hastaneye koşturdum. Çıktığımızda üstünden bir ay geçmişti. Baba evi de olsa böyle elim bir olayla oraya dönme durumuna uyum sağlama sıkıntım, evime bir daha gidemememin verdiği huzursuzluk, gözlerimin altında gittikçe kabaran torbaların sorumlusu uykusuz gecelerim ve tüm bunları katmerleştiren, babamın hastalığının gittikçe kötüleşmesinin yarattığı çaresizlik silsilesi. İşte yeni yaşamım buydu. Babamın, Ne güzel işte kartal pençesi oldu, dediği eli ise yeni bir çaresizlik getirdi yaşamıma. Öyle bir durum ki parmakları yavaş yavaş, günden güne avuç içine doğru kapanmaya meylediyordu. O eğilme kalıcı oluyormuş zamanla. Bir şeyi tutamamak ne kötü. Bir çatalı, tabağı, bardağı. Her şeyden vazgeçtim, zayıflıktan bir deri, bir kemik kalsa da elinizin içini yüzünüzde şöyle bir gezdirememek. İşte ondandı benim o parmakları çalıştırarak eski hallerine gelmeleri için işe yarar bir yöntem bulma amacıyla fellik fellik dolaşmam. Babamın durumu yıllardır yaşadığı diyabet sonucuydu. Yatağa bağımlı olduğu için hastaneye götürmek zordu. Dizlerinden kıvrık kalmış bacaklarını da uzatamıyordu. Hastaneden eve talep ettiğim fizyoterapist, babamın çığlıklarından sonra kalbi yüzde yirmi çalışan doksan yaşındaki biri için bu kadar acı çekmenin tehlikeli olduğunu söyleyerek masajı bıraktı. Devam etmesini ben de istemiyordum zaten. Kartal pençesi ismini babam kendi koydu. Hem de büyük bir memnuniyetle. Beşiktaşlı mıydı rahmetli? diyeceksiniz ama takım tutmazdı. Elindeki yenilgiyi kuvvetli bir hayvana yüklemek istedi sanırım. Aslan, kaplan dururken niye kartal, derseniz, yatağa bağımlılığın verdiği özgür olma bunalımı diyebilirim. Hani o Kartallar yüksek uçar. söylemiyle karışık bir bunalım olabilir. Çünkü iki günde bir, hareket edemeyen bacaklarına inat, dirseklerine yaslanıp Durun, ben bir ekmek alıp geleyim, derdi. Kolay değildi, evin suyunu yıllarca mahalle çeşmesinden taşımaya mecbur kalan, beş kişilik aileyi bir memur maaşıyla geçindirmenin yanı sıra kıyıda köşede biriktirdiği ile iki gözlü de olsa bir ev yapmak için sırtında tuğla, harç taşıyan bir insan için yıllarca yatağa bağımlı kalmanın acısı. Babamın eline çareyi daha önce bulamadım mı? Arayan buluyor. Buldum tabii. Minik lastik bir topu kaptım getirdim. Stres topu diyorlar ama ondan değildi. Şimdilerde sanal oyunlar yüzünden pek görmüyoruz. Eskiden kızların bacak arasından sayılarla geçirdiği, havaya atıp ellerini arkalarında önlerinde çırpıp hemen tuttuğu o minik lastik top. Pembesini almayayım laf eder babam, diyerek koyu mavi-lacivert arası olanı aldım. Pişmiş tavuğun başına gelmedi o topun başına gelen. Önce husumetle karşılandı Çocuk muyum ben? diye. Ne kadar yalvarsam da Nuh dedi peygamber demedi. Avucunun içine zorla sıkıştırdığım topu biraz sıkmasını istemek sanki küfür etmek gibi geldi ona. Yine bir gün Ne olur birazcık daha devam etsen baba, der demez Siz beni sokağa atsanıza kızım, biri alır sizden daha iyi bakar, demesin mi? Gelin şimdi devam edin alıştırmalara. O laf çok dokundu bana. Sonradan düşününce onca zaman yatağa bağımlı olan birinin iyiliği için ne yaparsanız yapın ya da yaptığınızı sanın ona her şey sıkıntı verebilirdi. Pes etmedim. Hadi hentbol oynayalım, diyerek başladım babama atmaya bizim topçuğu. Bu kez iyi gidiyordu. Babam sağlam elini kullansa da razı oldum. Bari onun kaderi öteki gibi olmasa, yemeklerini biz yedirsek de haplarını o eliyle alıp yutabilseydi. Kendine olan güvenini koruyabilirdi belki böylece. Atışları bayağı iyiydi. Artan bel ve boyun fıtığı ağrılarıma aldırmadan kah masa altına kaçan topu sürünerek sandalye aralarından alırdım, kah koltukların altından yer silme bezinin sopasıyla çıkarmaya çalışırdım. Nasıl oldu bilmem bir ara top tavana yapıştı. Biz şaşkın şaşkın bakarken babamın kartal pençesi eli, bugünü de atlattık diye kıs kıs gülüyordu. Top tavandan indi, indiği gibi de bir köşeye atıldı. Bir süre hayal kırıklığımın esiri olsam da harekete geçmem çabuk oldu. Bir çare bulmalıydım. Bu bir top olamazdı artık anlamıştım. Bingo! Oyun hamuru geldi aklıma. Koşturdum. En iyi markadan aldım. Bak baba bunlarla istediğin şekilleri yapabilirsin, canın sıkılmaz hem, dedim. Demez olsaydım. Tabii kızım tabii, kurt kocayınca köpeklerin maskarası olurmuş, yanıtını duymaz olsaydım. Hamurları ambalajını açmadan çöpe götürmek üzere elinden alırken Aşk olsun baba, demem, yüreğimdeki acıyı ne kadar saklayabildi bilmiyorum. Onu görene kadar umutsuzdum. Koskoca dükkanda bir tane kalmış küçücük şeyi miyop gözlerim nasıl da fark etti. Algıda seçicilik bu olsa gerek. Oyun hamuru hezimetinden sonra günlerdir ne yapsam ne etsem diye düşündüğümden olsun ayaklarım birbirine dolanarak koşuşturdum. Elime aldığımda evirdim çevirdim. Orta sertlikte oluşuna sevindim. Bakalım bu kez bahanesi ne olacak düşüncemin dudaklarımdan aktığını kasadaki kızın Sever, sever yumurcak, demesi ile anladığımda yüzümde acı bir gülümseme belirmesi hiç de garip değildi. O eski şen şakraklığını içinde bulunduğu koşullarda bile koruyan babam, bu kez benim esprime bayılacaktı. Yeni aldığım şey, ufak bir lastik toptu ama üzerinde dünya haritası vardı. Yani minik bir dünyaydı. Başına dikildiğimde Yine ne yumurtlayacaksın, bir gün de rahat ver! deyince Baba, dünyayı avucunun içinde tutmak ister misin? diye sordum. İstemem mi? dedi muzip muzip gülerek. Çıkarttım topu çantamdan, koydum avucuna. Yine mi bu musibet? dedi gür kaşlarını çatarak. Ardından biraz önce ışıldayan üzüm gözleri gölgelendi. Top ama nasıl bir top bak, dedim. Topun üstündeki dünya haritasını gösterdim. Hımm! dedi birkaç kez. Oley! İşte bu! İlgisini çekebilmiştim nihayet. Espri yaptığımı sanarak yine Dünyayı avucunda tutacaksın işte böylece, diyerek sırıttım. Başını duvara çevirdi. Gözlerinin hizasına indirmemizi istediği saate uzun uzun baktı. Bir şeye alınıp küstüğü zaman hep böyle yapardı. Korktum. Saçlarının bitimini yıllardır işgal eden Yağ bu, deyip doktorların ellemediği ceviz büyüklüğündeki yumru, bana Aldırma, biraz sonra sakinleşir, gibilerden baksa da aklım akşam yemeğine kayıverdi. Ya geçen günkü gibi küstüğü için dudaklarını kilitleyip yemeğini yemezse; ya yine şekeri düşerse; ya yine ara ara damlalıkla dudağının kenarından şekerli su damlatıp şekerini sık sık ölçmek zorunda kalırsam kuruntuları yaşarken babam başını çevirdi. Gözlerinden süzülen birer damla yaş, çökmüş yanaklarına doğru yol almıştı bile. Ben gümrükte çalışırken dünyanın her yerinden gemiler gelirdi limana. Gemi dediysem Kadıköy-Karaköy vapuru gibi değil ha. Kocaman, uluslararası çalışan gemiler. Hep hayal ederdim onlardan birine binip ülke ülke, liman liman dolaşmayı. Dünyayı avucumda hissetmeyi. Olmadı, olamazdı. Çoluk çocuğum vardı. Devlet memurluğunu da bırakamazdım. Hayallerim rüyalarımda kaldı. Babam bunları anlatırken babasız akşamlarımın burukluğunu hatırladım. Sahi, ya o gemilerle dünyayı gezmeye kalksaydı. Babamın haftada üç gece nöbeti vardı. Sanki evde başkaları yokmuş gibi babam olmayınca kendimi bir garip hissederdim. Bir de annemin yemek yapmaya üşenmesi, o akşamları sevmediğim kahvaltılarla geçirmemiz usuma geliverdi. Titreyen elim, babamın saçları iyice azalmış başına yöneldi. Okşamak istedim. Yüzünün ifadesi anında yumuşadı. Benim tadını bilmediğim bu duygu ne hoştu demek ki. Eskiden özellikle babaların çocuklarına sevgilerini göstermesi, hele büyüklerinin yanlarında sevmesi hoş karşılanmazmış. Kardeşimle, babamızın herhalde bu yüzden küçüklüğümüzde başımızı bir kez bile okşamadığını hep konuşuruz. Geçmişi hemen silkeledim zihnimden. Ama babamın gözlerindeki nem yüreğime işlemişti. Alzheimer hastalarının geçmişi çok iyi anımsadıklarını bildiğimden bu topla istemeden babamı ne kadar üzdüğümü düşündüm. Keşke vermeseydim diye tasalanarak kaşla göz arasında ortadan kaldırdım. Bu koşullarda onunla da alıştırmaları yapmayacaktı anlaşılan. Yapsa da gördükçe daha üzülecekti. Sonraki günlerde birkaç kez topu soracak oldu babam. Araya laflar sokup geçiştirdim. Bir de nasıl da meseleyi hallettim diye için için övündüm. Tabii kartal pençesi için yeni çareler düşünüyordum bu arada. Birkaç gün sonra babam, Havalı yatak aldık sana diye hava atıp durduğunuz yatak iniyor bak, dediğinde hayretle yatağını inceledim. Evet, sorun vardı. Orasına burasına baktım, anlayamadım bir türlü. Tüm gece hızını alamayan yatağın sabaha kadar dümdüz olmasını üzülerek izledim. Acil bakım gerekliydi. Bir cumartesi günüydü. Gelip bakmalıyım, dedi yatağı aldığımız yerdeki adam. Geldi ama hiç alışkın olmadığımız bir durumla, yanında sevimli küçük bir erkek çocuğu ile. Meğer eşi hemşireymiş. Nöbetçiymiş. Çocuğu bırakacak bir yer bulamamışlar. Babamın altından yatağın alınması, yere serilmesi, incelenip onarılması derken çocukcağız başladı mızmızlanmaya, ardından ağlayıp sızlanmaya. Babası bir işine, bir oğluna bakarken bayağı sıkıldı. Hatta o ara eşinden gelen telefonda bunu belirtmesi benim de canımı sıktı. Evde bir oyuncak olsaydı keşke diye düşünürken o top aklıma geldi. Hemen getirdim. Çocuk o kadar sevindi ki. Atıp tutmalarla başlayan oyunu, bir vazoyu son anda kurtarmamdan sonra yerde yuvarlamalarla devam etti. Topu çocuğu vermek geldi içimden. Arabalarına elinde topla binen çocuğun sevinçle el sallaması, uzun zamandır böyle mutlu olmadığımı hissettirdi bana. Balkondan yüzümde güller açarak içeri girdiğimde babamın yaşlı gözleriyle karşılaştım. Telaşla koştum yanına. Sen beni uyuyor sandın ama ben her şeyi gördüm. Kaç gündür nerede dediğim o dünya nasıl çıktı ortaya? Neden verdin o çocuğa? Dünyayı avucumda tutabilirdim. Hem sen öyle dememiş miydin? Sen benim dünyamı yıktın kızım. Sadece Baba! diyebildim. Gırtlağımdan gelen ses sanki benim değildi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/bir-dus-icin-agit/", "text": "Yıkımın ve sevginin Hubert Selby Jr. tarafından çarpıcı bir şekilde kaleme alınmış hali Bir Düş İçin Ağıt. Brooklyn'e Son Çıkış ve İblis kitaplarından üslubuna aşina olduğumuz Selby'nin olayları akıcı bir şekilde anlatması okuyucuyu kendi atmosferine çekiyor ve böylece Selby kitabın odağına kendisini koyuyor. Dört ana karaktere ev sahipliği yapan bu kitapta karakterlerden her biri kendi amaçları uğruna yaşamaktadır. Sara Goldfarb, eski zayıf haline dönüp bir televizyon şovuna çıkmayı delicesine istemektedir. Oğlu Harry ise uyuşturucunun derinliklerinde çoktan kaybolmuştur, Harry'nin aşkına tutulan Marion ve arkadaşları Tyrone'ı da bir nevi yanında sürüklemiştir. Bu üçlünün amacı, uyuşturucu sayesinde köşeyi dönmektir. Hayallerini yaşamlarının merkezine koyan bu dört insan harekete geçer. Uzun yıllardır hayatının aşkı saydığı buzdolabı ile ilişkisini sonlandırmaya hazır olan Sara artık bu televizyon şovuna çıkacağından, kırmızı elbisesini giyip kırmızı saçları ile ekranda göz kamaştıracağından emindir. En büyük destekçisi olan komşuları artık Sara'nın televizyona çıkacağı günü iple çekmektedir. Günler birbiri ardına ilerlerken Sara televizyona çıkacağından bir an bile şüphe etmez. Bütün bunların yanında, pasif Tyrone karakterininin hikaye ilerledikçe geldiği nokta şok edicidir. Kitabın nabzı her sayfada yükselirken, bomba finalde patlıyor. Yazarın kaleminden çıkan her sözcük, yapbozu tamamlayan en önemli parça gibi; ama yapbozun oluşturduğu resim finalde belli oluyor. Tanıdıkça anlayacağınız karakterlerin kaçınılmaz sonu ise kalbinizde bir boşluk bırakıyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/bir-gun-bitecek/", "text": "Kadın cinayetlerinin durdurulamadığı, siyasisinden sanatçısına, toplumun en ileri gelenlerinden en geriden gelenlerine kadar kadına karşı söylem şiddetinin doruğunun yaşandığı bir ülke oldu Türkiye. Çok değil bundan 10 yıl öncesine kadar toplumu derinden sarsan bir cinayet gerçekleşmiş ve ülke tabiri caizse ayağa kalkmıştı. Çünkü ilk kez böyle bir vahşete şahit olunmuş ve belki de korkulmuştu. Bir genç kadın, kafası vücudundan ayrılmak suretiyle öldürülmüş, katili de yalnızca 24 yıl hapis cezası almıştı. Konuşuldu, tartışıldı ve gün geldi unutuldu. Uyanma vakti gelmişti ve bundan dört yıl önce toplumu uykusundan uyandıracak başka bir cinayet daha gerçekleşti. Yine bir genç kadın, tecavüze karşı direndiği için öldürülmüş, cinayet anlaşılmasın diye daha korkunç detaylarla beraber yakılmış ve toplum yine ayağa kalkmıştı; ancak bu da uzun sürmedi. Henüz bu yıl ise toplum ilk kez bir cinayeti duymamış, izlemişti. Bir kadın çocuğun gözü önünde kanlar içerisinde can çekişmiş ve o görüntüleri gören herkes bir kez daha ayağa kalkmış, sonra oturmuştu. Toplumun üç kez ayağa kalktığı cinayetler için yargı iyi hal indirimleri veriyor, yasama ve yürütme ise tüm bu olayları sadece şiddetle kınıyordu. Kadın cinayetlerinin kınamalarla çözülemeyeceği gerçeği bir soğuk rüzgar gibi çarpsa da ilk imzacı devlet olarak onayladığımız İstanbul Sözleşmesi hala yürürlüğe sokulmuyordu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/bir-kadin-ve-bir-adam/", "text": "Bir zamanlar çekilmez bir adam vardı. Sıkıcı mı sıkıcı. Her şey canına bir anda tak ederdi sanki. Halini tavrını görseniz, siniri hep bir, delirmeye ramak kalmış derdiniz. Tüm dünyanın onunla uğraştığını düşünür dururdu daima. Hani böyle, merkezde o, etrafı dikenli insanlarla çevrili. Tek akıllı, tek haklı, tek düşünür ve bu yüzden geri kalanlara tahammülsüz. Öyle bir adam. Her şey 'eh işte' idi ona göre. Güzel güzel değildi, çirkinse çirkin. Ne çok heyecanlanırdı, ne öylece sakin. Her şeyin grisini giyinmişti üstüne, her şey ona 'idare eder' idi. Görseniz, hayata dair hiç heyecanı kalmamış dersiniz. Ancak öyle güzel taşır ki üstünde o 'eh işte'liği, bir süre sonra normal olduğuna inandırırdı sizi. Sağı solu yoktu hayatın onun için, orta yolu bulmak en güzeli. En sevdiği cümle idi, sık sık tekrar eder 'her şeyin fazlası zarar.' İnandırırdı da sizi öyle ki, aşkın bile abartılacak bir şey olmadığını düşünürdünüz onunla. Yanında kahkahalarla gülerseniz, aşırı hissederdiniz kendinizi. Utanırdınız, ne bu şimdi sorusu belirirdi kafanızda bir anda. Hıçkıra hıçkıra da ağlayamazdınız, olur mu hiç öyle her şeyi doya doya yaşamak, her duyguyu. İnsan ortalamaların varlığıdır, öyle ya. Öyle bir adam, öyle bir adam ki, çok güzel de çok çirkin de aynı şeydi onun toprağında. Bir zamanlar çekilmez bir kadın vardı. Heyecanlı mı heyecanlı. Her şey canına bir anda tak ederdi sanki. Halini tavrını görseniz, siniri hep bir delirmeye ramak kalmış derdiniz. Tüm dünyanın onunla uğraştığını düşünür dururdu daima. Hani böyle, merkezde o, etrafı dikenli insanlarla çevrili. Tek akıllı, tek haklı, tek düşünür ve bu yüzden geri kalanlara tahammülsüz. Öyle bir kadın. Her şey 'aşırı' idi ona göre. Güzel aşırı güzel, çirkin aşırı çirkin olmalıydı. Gri diye bir şey yoktu renklerinde. Her şey ve herkes, hatta tüm duygular, ya siyah ya beyaz idi. Komik olana kahkahalarla gülmek, dramı hıçkıra hıçkıra ağlayarak yaşamadığınız sürece, yaşamış sayılmazdınız ona göre. Orta yolu bulmak korkakların işiydi onun için. Mantığına sığınmış, duygularına düşman sürüngenler. En sevdiği cümle idi, sık sık tekrar eder 'Evrende gerçek yaşamın olduğu iki yer vardır; Bulutların üstü, cehennemin dibi'. Bir filme ağlamıyorsanız nefes almayı bırakın daha iyi. Aşkın da nefretin de sınırlarını zorlayanlardan idi. İnsan aşırılıkların toplamıdır, öyle ya. Öyle bir kadın, öyle bir kadın ki, çok güzelin de çok çirkinin de hakkı verilmeliydi onun toprağında. Bu adamla kadın, tanıştı bir gün. Merhaba ben adam, merhaba ben de kadın. Çok memnun oldum dedi kadın. Erkek için memnun olma derecesi 'eh işte' idi. Daha fazla ne olabilirdi. Tanıştıklarında güzel bir fon müziği çalınıyordu kulaklarına. Chopin diye düşündü adam. Kadın bir kadeh şarap söylemişti. Rose. Bana da bir bira dedi adam. Dediği anda pişman olmuştu, Chopin ruhuna yakışmamıştı neticede. Ne önemi vardı diye rahatlattı kendini. Kadın güzeldi. Çok güzel ya da çirkin değildi. Ama güzeldi. Hatta belki ortalamalarımı zorlar diye düşündü adam. Aşık oldular, sevdiler, kavga ettiler, bağırıp çağırdılar. Herkes gibi. Her kadın ve erkek gibi. Kadın daha çok bağırdı. Erkek bu denli çabaya ne gerek var diye düşünüyordu. Seviyordu sevmesine, ancak o bir Mecnun değil, kadın ise Leyla değildi. Ancak kadın Leyla olmak istiyordu. Hayatı boyunca Mecnun aramış, ancak hep 'ortalama' adamlara aşık olmuştu. Kitaplara gömüldü kadın, adam sevmezdi okumayı. Okumadan ne çok şey biliyor diye düşünürdü kadın. Sanki bilgisi doğuştan yüklenmişti adama, birden çok ansiklopedi taşıyordu beyninde. Ben bunca okuduğum halde bu denli cahilken, okumadan nasıl öğreniliyordu onca şey. Hem korku hem hayranlık. Yine devamlı hissediyordu kadın. Tüm duyguları, her gün, birkaç saat içinde yaşıyordu. Yoruluyordu kadın, adam kuş gibi hafifti sanki. Yoruluyordu kadın, ancak yoruyordu adamı. Baş etmesi ne zor diye düşünüyordu adam, kadın her konuştuğunda. Bu denli anlam yüklemeye ne gerek vardı her şeye. Kadının yerinde olmak çok zor olmalı diye düşündü adam. Kadının yanında olmak da bir o kadar zordu. Erkek, sevmesem seninle olur muydum, diye yanıtladı. İşte, dedi kadın. Her şey mantıkla cevaplanabilecek kadar yalın onun için. Aşık oldular, sevdiler, kavga ettiler, bağırıp çağırdılar. Herkes gibi. Her kadın ve erkek gibi. Ve ayrıldılar. Kadın kendini ve adamı yordu. Adam sadece kadını. Kadın çok ağladı. Aşk kadar ayrılık da hakkıyla yaşanmalıydı. Erkek üzüldü elbet, ancak hayat devam ederdi. Etti. Kadına üç gün üç yıl gibiydi. Erkeğe üç gün ise, üç gün. Bir gün karşılaştılar adam ve kadın. Kadın, güzel kahkahasıyla sokağı inletiyordu. Erkek duyar duymaz tanıdı o gülüşü. Bir an güneş açtı içinde. Hiç değişmemişsin dedi adam kadına. Kadın umarım değişmiştir diye geçirdi içinden. Bir süre sustular. Kadın nefret ederdi sessizlikten, adam biliyordu. Kadın, yanıtlamadı. Yeni bir dünya verebilecek kadardı duyguları. Dünyalar kadardı. Yorgundu kadın. İşte, dedi adam. Susarak dahi birçok şeyi anlatabilirdin kadın. Canı acıdı adamın. Bir ağrı girdi göğsüne. Kafası karıştı. Oysa her şeye bir cevabı, her derdinin bir devası vardı. Canı acıdı kadının. Kafası daima karışıktı. Hoşça kal dedi kadın. Bir damla yaş süzüldü adamın gözünden. Kadın görmedi. Elinin tersiyle sildi gözünü. Düşündü adam. Üç günlük dünya, bir kavgalık aşk. Bir kadın, bir adam."} {"url": "https://rihtimdergi.com/bir-koku-bir-hayat-pieces-of-a-woman/", "text": "Bir yıla yakın bir zaman önce izleme listeme not aldığım bir filmi dün akşam nihayet izleyebildim. İyi bir izleyici ve takipçi olduğunu düşündüğüm arkadaşımın önerisiyle bu şansı elde ettim. Şans diyorum çünkü izlediğim öyle alelade bir film değildi bana göre. Fazlasıyla gerçekti ve bunu bana hissettiren de kesinlikle kadın başrol oyuncusu Vanessa Kirby diyebilirim. Bazen bir konu harika oyunculuk performansıyla öyle güzel sergilenir ki sanki o sahnenin içinde olursunuz siz de. Bazen de akla hayale gelmeyecek mevzular üzerinde kötü performans diyebileceğimiz oyunculuklar sergilenir ki o ilginç konu kaybolur. Tabii ki bunun istisnaları mevcuttur. Birkaç yıl önce gittiğim bir resim sergisinde bir soyut resme gözyaşları içinde bakan birini hatırlıyorum ki o kişinin yaptığı şeye bakmak değil de görmek desem daha doğru olur. Dakikalarca bakmama rağmen bende sonbaharın renklerinden öte bir hatırlatma uyandırmayan o resim, başka kalplerde başka başka duygular uyandırmaya devam edecekti asıldığı duvardan."} {"url": "https://rihtimdergi.com/bir-kultur-olarak-irkcilik/", "text": "İnsanların toplumsal özelliklerini biyolojik, ırksal özelliklerine indirgeyerek bir ırkın başka ırklara üstün olduğunu öne süren öğreti. diye tanımlar TDK ırkçılığı. Tanımı Türkçe yaptıktan sonra; ırkçılığı Türksel olarak ele almak ve Türkiye'de yaşanılan olaylara değinmekle beraber Sadece Türkiye'de yaşanabilen olaylar adı altında da incelemek gerekiyor. Ünal Aysal'ın söylediği bu cümle; kişisel bir yorumdan ziyade iktidar baskısı ile zaruri olarak 'söyletilmiş' gibi duruyor. Bu cümlenin kurulmasının öncesine gidecek olursak; Türkiye 2020 olimpiyatlarının adayları arasındaydı ve Türk kamuoyu tarafından olimpiyatların ülkemizde yapılmasına kesin gözüyle bakılıyordu. Tam da bunlar konuşulurken 'zamanlaması manidar' bir olay yaşandı ve 12 Mayıs 2013'te oynanan Fenerbahçe Galatasaray maçı öncesinde tribünlerde siyahi oyunculara yönelik ırkçı bir eylem yapıldı. Futbolcular ısınmak için sahaya çıktıklarında kendilerine muz sallayan bazı taraftarlarla karşılaştılar. Maç oynanırken ve maç sonrasında bu konu gerek sosyal medyada gerek televizyondaki sözde spor programlarında gündemi meşgul etti. Hiç kimse bu olayı Fenerbahçe kulübüyle ya da Fenerbahçe taraftarıyla özdeşleştirmediği halde; maçtan birkaç gün sonra bu ırkçı taraftarlar Fenerbahçe kulübü tarafından televizyon karşısına çıkartılarak kendilerini savunmalarına fırsat tanındı. Bu da yetmezmiş gibi fotoğraf ve video montajlanarak kamuoyuna sunuldu. Bu görüntülerin montaj olduğu basın toplantısında ve sonraki günlerde maça giden bir taraftarın çektiği kamera görüntüleriyle kanıtlandı. Basın toplantısında yayınlanan görüntülere saat eklenerek, taraftarların muz salladığı saatte sahada sadece beyaz bir futbolcu olduğu ve ırkçı bir eylem olmadığı söylendi. Ancak tüm bu montajları yaparak insanları kandıracaklarını zanneden kendilerince akıllı aşağılık kişiler, görsellerin özelliklerinde yer alan 'Photoshop' yazısını kaldırmayı unutmuşlardı. Irkçılığın, faşistliğin, anarşistliğin, teröristliğin, iyiliğin, dürüstlüğün vb. birçok farklı kavramın kültürlerle değil bizzat insanlarla alakası vardır. İnsanlar toplumları oluştururlar ancak birkaç insanın yaptığı olumsuz hareketler asla bir toplumu ilgilendirmez. Yani bir gruba bağlı olan kişilerin davranışları o grubu temsil etmez. Dolayısıyla ırkçılık kültürümüzde yoktur gibi dar bir bakış açısı kabul edilemez. Irkçılık Türksel bakış açısında sadece siyah-beyaz olarak şekillenmiş görünüyor. Ancak milliyetçilik adı altında yapılan ırkçılıkları nedense kimse gündeme getirmiyor. Ermeni olduğu için sövülüp muhalif olduğu için öldürülen yazar da oldu bu ülke de, Kürtçe şarkı söyledi diye yuhalanan da. Milliyetçiliği hamur zannederek herkes kendince şekillendirdi ve ırkçılığı siyah ve beyaz'a indirdiler. Çok fazla sayıda farklı etnik kökene sahip insanların yaşadığı Türkiye'de milliyetçiliğin bu şekilde kullanılmasına şaşmamalı. Türkiye tarihinde siyah insan yok, öyleyse ırkçılık da yok!"} {"url": "https://rihtimdergi.com/bir-kurban-hikayesi/", "text": "Kurban kesme ayinini kim sever ki! Deme öyle, çok seven var. Ama Nermin sevmiyor. Yine de, bir şekilde, akan kanın kötü nazarları yıkayacağına inanıyor. Tabii, fakirlere dağıttığı et, bir yandan da, yediği önünde yemediği arkasındaki yaşantısında -en azından bir süre için- vicdanını da rahatlatmış oluyor. İşte o yüzden, kalktı gitti kocasıyla kurbanın kesileceği köye. Kurbanı kesecek olan adamın evinde misafir edildi, kahvaltı ve çay ikramları yapıldı. Kesilecek ineği görmedi hiç, bakamıyordu kesilecek hayvanların gözlerine. Üzülüyordu. Kocası o işlerle ilgileniyordu. Evin içi kalabalıktı. Kadınların oturduğu gürül gürül soba yanan odada, genç bir kadın ile iki ergen kızı, ev sahibinin akrabalarından olan ve kendisi de kurban kestirmek için orada bulunan yaşlıca bir başka kadın ve bir de durmadan içeri girip çıkan, yüzünde mahcup bir gülümse ile misafirlere çay taşıyan genç kız vardı. Yaşlı kadın -ki 'Halime hala diyor ona telaşlı ev sahibi- odadaki diğer kadın ve kızlarını sorgulamayı yeni bitirmişti ki, Nermin geldi oturdu karşısına. Halime hala biraz da ev sahibi pozisyonu nedeniyle fazla sessiz kalamadı yeni misafire ve selamlaşma faslı biter bitmez nerelisiniz kızım? diye soruverdi. Nermin, hiç sevmediği bu soru karşısında bir an sessiz kaldıktan sonra İstanbul diye cevapladı ses tonu soğuk. Aslen? Hah, işte bu soru da ilkinin oynaşı! Hele bir de İstanbul demişsen! Halime halanın Nermin'in teyzecim deyişindeki sabırsız vurgusuna, dimdik duruşuyla dışarıya yansıyan vücut dilindeki yabancılığa falan dikkat ettiği yoktu. Aldığı cevaptan mutlu karşılık verdi Nermin'e. Biz de Gürcü göçmeniyiz kızım. Abaza'yız. Ben burada doğmuşum, ama aslımızı hiç unutmadık. Yüzünde sevecen bir gülümseme. Nermin, Halime halanın samimi açıklamasıyla biraz gevşedi. Muhabbet etmek isteyen kadına şefkat göstermek ve iki satır daha konuşmayı uzatmak için bir cümle arandı. Aklına hiçbir şey gelmiyordu. Halime halanın sevecen ve yumuşak yüzüne bakakalmıştı. Birden Sizin de mi kurbanınız kesiliyor burada? deyiverdi. Ne büyük bir rahatlamaydı o: sonunda muhabbet sazını Halime halanın eline geri vermişti ve artık bundan sonra hiç konuşmasa da olurdu. İlk başta Halime Halanın muhabbeti pek sarmadı Nermin'i ama yapacak başka şey de yoktu. Hep birlikte kurbanlarının kesilmesini bekliyorlardı. İçinde eve götürecekleri etten duyduğu huzursuzluk, yapacağı kurban taksimini, kan kokusunu, hala titreşen ılık et parçalarını elleyişini düşünüyor ve o rahatsızlıkla dinliyordu kadını. Yine de, yaşına hürmeten, yüzünde saygılı ve mesafeli bir gülümseme, arada hafif hafif başıyla tasdik ederek dinliyordu Nermin. Halime hala, vermek lazım diye anlatıyordu. Her fırsatta vermek lazım. Vermek için fırsat beklemek değil, fırsatı aramak bulmak lazım diyordu. O anlattıkça muhabbetinin derinlerinden kendini çok ön plana çıkarmayan bir bilgenin varlığı ortaya çıkmaya başlamıştı. Nermin'in saygılı, ölçülü ve biraz da yüzüne kondurulmuş gibi duran yapay gülüşü yavaş yavaş silinmeye başladı. Yaşlı kadın konuştu, Nermin dinledi. Yeni yeni kafa yorduğu bir konuya gelmişti kadının anlattıkları. Ramazan ayı boyunca epey araştırdığı ama tam bir cevap bulamadığı için ay bitince rafa kaldırdığı zekat konusuna. Bu tür dini meselelerde hocalardan, fetvalardan falan ölesiye kaçardı Nermin, kendi yanıtını inandığı dinin kitabını okuyarak aramak ve kendi biricik sonucuna varmak isterdi. O yüzden, Kuran'ın ilgili ayetlerini çeşitli çevirilerinden okumuştu, hadisleri incelemişti ama yine de hesaplama işine kafası tam yatmamıştı. Neredeyse her kafadan bir ses çıkıyordu. Biraz altını, oğlunun eğitimi için biriktirmeye çalıştığı ve bankada vadeli hesapta duran bir tasarrufu vardı, o kadar. 85 gramın üstünde altının kırkta birinin zekat olarak verilmesi gerekiyordu. Ulaştığı en net bilgi buydu. Bir de gümüş konusunda net bilgi vardı ama Nermin'in çok az gümüşü vardı ve bu durum onu sevindiriyordu. Malın insana yük olduğunu yeni yeni anlamaya başlamıştı. Şimdiki gençler çok müsrif, kılık kıyafet almaya doymuyorlar be kızım dedi Halime Hala Nermin'e hitaben. Diğer misafir kadın ve iki ergen kızı yerlerinde hafifçe kıpırdandılar. Herkes bu laf bana mı geldi muhasebesi yaparken o konuşmaya devam etti. Kaç yaşındaydın teyze evlendiğinde? Muhabbet artık Nermin ile Halime Hala arasındaydı. Anam ölünce babam kırk gün zor bekleyip yeniden evlendi. Bahanesi de hazır: 'üç çocuğa nasıl bakacağım...' Üvey ana da hemen hamile kaldı, çocuğu doğunca, benim kardeşlerim ona yük olmaya başladılar. Ben kucağımda kendi bebem her gün ağlıyorum; kocam çöktü dizlerimin dibine -Allah gani gani rahmet eylesin- dedi ki 'alalım kardeşlerini de yanımıza, biz ne yersek onlar da onu yerler'. E tabii kaynanamla duruyoruz. O ne der diye çekiniyoruz ama -Allah yerde değil nurda yatırsın- o da 'al kızım kardeşlerini yanımıza, bırakma üvey ana elinde' dedi. Halime hala yutkundu boğazında kocaman bir lokma varmış gibi. Lokma gitmemiş gibi bir daha yutkunurken Nermin dayanamadı. Ay Allah razı olsun kadından. Kocan da ne iyi yürekli adammış teyzeciğim! dedi. Sesi normalden yüksek çıkmıştı. Ama öyle taze, öyle heyecan doluydu ki sesini tanıyamadı. Halime hala gülümsedi Nermin'in yorumuna. Bir kez daha yutkundu, yumruyu tamamen gönderdi boğazından. Allah her ikisinin de mekanlarını cennet etsin dedi. Derin bir nefes çekti içine. Ellerinde kavrulmuş kurban eti dolu tabaklarla ev sahibi kadın ile kızı çıkageldiler o sırada, kendi kurbanlarından kavurmuşlar onca işin, onca kalabalığın arasında. Önce teyzeye, sonra Nermin'e ve sobanın öbür tarafında oturan kadınla iki kızına ikram ettiler, yanında ayranlarla. Birazdan kuzineden yeni çıkmış mis gibi köy ekmeği geldi. Tepside eliyle parçaladı ekmeği, orta sehpaya koydu ev sahibi. Haydin buyurun dedi herkese kıvançla. Nermin elinde kavrulmuş et donakalmıştı. Vejetaryen değildi ama kurban eti yiyemezdi o. Kafasında ev sahibini kırmadan nasıl geri çevireceğini tartıyordu ki Halime hala ilk lokma ağzında çevirme geri kurban etini, ye dedi Nermin'e. Bir şey diyemedi, tedirgin gülümsedi sadece. Sehpaya uzanıp ekmek aldı, isteksizce bol ekmekle az az etten alarak yemeye çalıştı. Sabırla Halime halanın yemeğini bitirmesini bekledi. Bitirince sanki onun işiymiş gibi kalkıp boş tabağını elinden aldı, çaktırmadan yarım yamalak yediği tabağının üstünü kapayarak mutfağa götürdü. Bir su getiriver kızım gelirken, sana zahmet diye seslendi Halime hala ardından. Suyu aldı geldi Nermin. Sabırla içmesini beklediği anlaşılmasın diye diğer kadına bakıp gülümsedi. Sonra ne dedi kayınvalideniz basmalara? Nermin'in damdan düşer gibi sorduğu soru karşısında Halime hala hem biraz şaşkın, hem de onun konuya ilgisinden memnun Basmalar... dedi ve durakladı. Nermin'in yüzüne baktı bir an, söyleyeceği şeyi Nermin'in anlayıp anlayamayacağını tartarcasına. Bu dünyada insana basmalar bile yük, be kızım dedi. Nermin sanki uzun zamandır soluk almayı unutmuş gibi aniden derin bir soluk aldı, aldığı soluğu heyecanı belli olmasın diye yavaş yavaş bırakırken Halime hala konuşmasına devam etti. Kardeşlerime de sahip çıkan kaynanama diyemiyordum basmaların zekatını vermem gerektiğini. Utanıp sıkılıyordum. Anamın sözleri kulaklarımda çınlıyor, acısı yüreğimi yakıyordu. Ama söyledim sonunda. 'Anam bana vasiyet ettiydi' dedim. Kaynanam, Allah ondan bin kere razı olsun 'yavrum, sen 3 tane yetime bakıyorsun. Bunlar büyüdükçe o basmalar onları giydirecek. Sen ananın vasiyetini yetimlerine bakarak yerine getiriyorsun zaten' dedi bana, biliyor musun? Sesi cümlenin sonunda kırılmıştı. Nereden bilecekti Nermin. Birden şakaklarında bir zonklama peyda oldu; gözlerinin içi yanmaya başladı. İki dudağını içe doğru dişlerinin arasına çekerek durdurmaya çalıştı gözlerini yakan hüznü. Zekat için Ramazan ayından beri sorduğu sorulara cevabı Allah bu kadının ağzından kendine iletmişti sanki. Bundan belki altmış yıl önce ölmüş bir kadının verdiği dersle anlamıştı ödevini. Altınlarının gramından, pırlantaların altından sayılıp sayılmayacağına, 24 ayarla 18 ayar arasında nasıl bir hesaplama yapılması gerektiğine kadar yaptığı bütün hesaplardan tiksindi tek tek. Beş top basma onu almış, yerle yeksan etmişti! Nermin, burnunun direğine yapışıp kalmış ince sızı, yaşlı teyzenin elini tuttu iki eliyle, öptü. Seni tanıdığıma çok memnun oldum teyzeciğim. Allah anneciğine, kocana, kayınvalidene rahmet eylesin. Sana da sağlıklı uzun bir ömür versin. dedi. Halime hala, iki eliyle Nermin'in başını kavradı, yüzünü kendi yüzüne yakın tutarak sevgiyle baktı yüzüne, Haydi yavrum Kurban Bayramın kutlu olsun dedi. Odadaki diğer kadın cep telefonuna gelen mesajları okuyordu bir süredir. Kızlardan biri de kendi telefonunda tek parmağıyla hızlı hızlı bir şeyler yazıyor, ondan küçük olanı da ekranı görmek için kafasını ablasının omuzundan uzatıp duruyordu. Nermin onları rahatsız etmeyecek kısalıkta 'iyi günler, iyi bayramlar' dileyerek çıktı odadan. Dış kapının önünde evin hanımına 'her şey için teşekkür' ederek vedalaştı. Bahçenin sol tarafında, o gün için kesimhaneye çevrilmiş çardakta başka bir hayvan asılıydı şimdi. Yeni kesilmiş ve derisi yüzülmeye başlanmıştı. Evet, kim sever ki Kurban Bayramlarını? Seyreden adamları görünce, seven çok diye cevapladı kendini. Hafifçe ısıran soğuklukta kapalı bir kış günüydü. Nermin arabaya doğru yürüdü. Kurban etleri parçalanmış ve kalın çöp torbalarına paylaştırılmıştı. İki adam torbaları arabanın bagajına yerleştiriyor, kocası da işlemi seyrediyordu. Nermin etlerin yerleştirilişiyle ilgilenmiyordu. Eğilmiş diz kapaklarına kadar uzanan yeni deri çizmelerine bakıyordu, bir sağdan bir soldan. Allah kahretsin, topuklarına çamur bulaşmıştı. Okurken gözlerim doldu. Bir bir gözümde canlandı olay ve mekan. Nazik mesajınızı yeni gördüm. Çok teşekkür ederim yorumunuz için. Selamlar, sevgiler."} {"url": "https://rihtimdergi.com/bir-mektubun-yolculugu/", "text": "Artık kırk yaşını dolduran, kocaman bir yetişkindi şimdi. Doğduğu bu coğrafyaya olan merakını yenemeyip yaklaşık bir buçuk gün süren zorlu yolculuğunu tamamlamıştı. Gözlerini ufka dikip derin bir nefes almış, nefesi bir süre içinde tutmaya çabalamıştı. Fakat nafile, sanki bütün bedeni bir kalp olmuştu da durmaksızın atıyordu. Neden daha önce söylememişti acaba teyzesi, neden onu aramamıştı. Arayıp bulamamış olabilir miydi? Neden milyonlarca, milyarlarca insan dururken kendi başına gelmişti bütün bunlar? Bir türlü kabullenemiyordu. Teyzesinin vefatından ve aylar süren bir yolculuktan sonra eline geçen o zarf, içinde bir sürü belge ve anılarla dolu mektuplar ile çapraz astığı çantasındaydı şimdi. Dokundu zarfa, gözleriyle dağları izledi. Elini hiç çekmek istemedi zarfın üzerinden. Gözleriyle göremediği dereyi kalbiyle görmüştü, köprüden eğildiğinde içindeki minik balıkları da. Sağ elinin parmak uçlarını dere gibi kuruyan dudaklarına götürdü. Suyunu yanına almadığına üzüldü. Yavaş yavaş dönmeye başladı. O döndükçe değişen manzarayı zihnine kazıyordu. Büyük olasılıkla tekrar gelemeyeceği bu unutulmuş coğrafyada tüm dağları, tepeleri, gökyüzüne uzanan ağaçları ezberlemek istiyordu. Bir süre sonra yorulup olduğu yere çöküverdi. Dakikalardır tuttuğu gözyaşları istemsizce iniyordu yanaklarından aşağı. Oysa hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordu. Üzerine ellerini koyduğu topraktan ve onun eşsiz kokusundan güç alarak ayağa kalktı. Hırkasının kollarıyla gözlerini kuruladı. Kavaklı yola doğru yürümeye başladı. Bakmıyordu arkasına, çünkü bakarsa her şeye, bütün bunlara yeniden başlamaktan korkuyordu. Bir kısır döngü içinde hapsolmaktan korkuyordu. Yolun sonuna geldiğinde önce onu sessizce bekleyen arabasına kavuştu. Sonra da onu bekleyen bir sınıf dolusu minik kalbe doğru yola çıktı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/bir-ucmak-tiradi/", "text": "Yeniden doğmamı bekliyor, ant olsun ki doğmayacağım! Kuru dallar, ateş, tüylerim, bitmek üzere olan ömrüm... Neden aynı çirkinlikleri bir kez daha göreyim? Dostum Garuda'nın zamanı olmamış, uzun yoldan gelememiş, derme çatma cümleleri varmış -ki içinde uçmalarımızı barındıran- diyememiş bana. Şu gökyüzünden geçmek kadar, bu yuvayı yapmak kadar ne yolunda uçtum ki başka? Sevgiden, dostluktan, gök başkanının hiçe saydığı ben, bu acizler tarafından kutsalım şimdi. Rengarenk tüylerime, yaktığım ateşe aldanmayın. Eksiğim.. Kısrak, dört nala bir sevişten aldanacak yağmura. Yeniden uçmamı bekliyor, ant olsun ki uçmayacağım! De ki : Görecek baharların var, gökyüzü sensin hatta. Yok! Ben kaybetmenin eşiğindeyim. De sen: Öteden de öte, beri var. Yok! Ben şimdi buraya kanadımı bırakayım.. Ben Feniks, herkes kendi gördüğüne doğru der. Ben Feniks, uçtum ve hikayem başladı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/bir-umidin-var-mi/", "text": "Saatler önce mi gelmiştim buraya? Belirsizliğin içinde dolanıyor ara sıra bir garson. Üstündeki kir mi duman mı seçemediğim bir bulanıklık denizinde.... Ölüm... Kara bir el gibi sıkıyor boğazımı. Ağlayamıyorum. Biraz hava alırım belki diye düşünüp dışarı attığım bir ben, bir de kendim yan yanayız şimdi. Karanlık sulara dalıyor düşüncelerimiz. Yüzme bilmediklerini hatırlarken, yakaladığım düşüncelerim beni hıçkırıklara boğuyor. İşte yaklaşıyor kısa boylu, bıyıklı bir garson. Düşümdekiyle aynı olmadıklarını fark ediyorum. Midemin bulantısıyla içeri giriyorum. Başım dönüyor. Tutuna tutuna ilerlediğim bir aralıktan geçiyorum. Kirden, pastan yapılma bir musluktan akan suyla yüzümü yıkıyorum. Başımı kenarda duran bir masaya yaslayıp ağır kokular içinde kendimden geçiyorum. Yanı başımda fısıldayan bir sesle açılıyor gözlerim. Başka bir ses duyulmuyor. Garip bir koku geliyor burnuma o an. Islak yerlerin üzerinde dizili bir düzine masaya, masaların üzerlerinde ters çevrilip duran sandalyelere takılıyor gözlerim. Başım çatlayacak gibi ağrıdan. Yavaş yavaş ayrıldığımız rıhtımdan, biraz daha hızlı adımlarla ilerleyip arabaya biniyoruz. Evim çok uzakta değil. Gitmek istediğimden tam olarak emin değilim. Bu iyi çocuğa nasıl denilir ki şimdi bu. Onun hatırına ilerliyoruz bu bomboş yollardan, onun hatırına unutacağım diyorum her şeyi. Unutacağım, gömeceğim maziye; benim gibilerin yaptığı gibi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/bireysel-cocuk/", "text": "İletişim kurmak için, birkaç kelime ile, hafızalarda imgelemler oluşturmak ve dahili ya da harici olan bilginin aktarımını sağlamak yeterlidir. İşin özüne bakıldığında, herkes doğru olanı aniden anlatmış olsaydı, ortalıkta iletişimsizlikten başka bir şey olmazdı. Yani, insanların birbirlerine doğruları doğrudan değil de dolaylı yoldan anlatmaları bir usul kabul edilmiştir. Kendi öykülerini kendilerine anlatan çocukların toplum ile iletişim kurması biraz daha zor bir hal alıyor çünkü kendi öykülerini dinleyip anlayabilecek tek kişinin yine kendileri olduklarını düşünüyorlar. Aynanın karşısına bolca çıkarak ne tatlı şeysin sen derlerse narsist, beni bir tek ben anlıyorum derlerse şizoid, sen de iyisin ama senden nefret ediyorum derlerse manik depresif, sana mı soracaktı, yaptı ve haklı derse bir avukat, otur çocuğum yerine derse bir öğretmen ve hatta aynanın karşısında dans ederken müziğin sesini duymayanlar dans edenleri deli sanıyor derse bir filozof bile olabiliyorlar. Çocukların bireyselciliğe odaklanmaması için , bu küçük yol arkadaşımıza ortak realiteyi ve bu ortak realitede bizim ve kendisinin nerede olduğunu sıklıkla hatırlatmamız gerekir. Rüyaların kabuslara ve gerçeklerin kaygılara dönüşmediği bir dünya, en azından bir ütopya olmasa da, bizler için optimum kalite sağlayacaktır. İster, ister, ister ve daha da fazlasını bekler. Çok da dinlemeyin yoksa bakın bakalım,"} {"url": "https://rihtimdergi.com/bisiklet-izi/", "text": "Bisiklet izi, uzayıp giden toprak yolu ikiye bölmüştü. Yolun ortasında durmuş, sağından mı solundan mı yürümeli diye düşünürken bir kadın koluma girdi. Dönüp koluma giren kadının yüzüne baktım, yüzündeki siyah beyaz kıvrımlara, tozlanmış kirpik ve kaş izlerine. Aramızda toprak yolu yaran bisiklet izleri. O, on beşinde bir aşka tutulup, sirke içerek romantik bir ölümü düşünmüş. Ben, on yedimde yüksek bir yerden mor kayalıklara çakılmanın beni kurtaracağını. O, Haymarket Meydanı'nda bombaların gölgesinde yükselen haykırışları duymuş. Ben, Çet Yaylası'nda hamile kadınların bomba parçalarından kaçarken peşinden sürükledikleri bağırsaklarını görmüştüm. Kan sıçratmamıştık bisiklet izlerine ama gözlerimiz bayat kan kokuyordu. Gülümsedi. Sessizce yürümeye devam ettik. İmgeler dünyasında bir kurgu değildi bizim yaptığımız. İkimiz de acının sözcükleri olmadığını biliyorduk. Yol bitti, bisiklet izleri güne battı. İkimiz de yaşamaya karar vedik. O, 1884'e gitti ben, 2009'a."} {"url": "https://rihtimdergi.com/bizden-ne-sakliyorsunuz/", "text": "Bakalım, elimizde ne kalmış? ile Bakalım, elimizde ne varmış? soruları arasındaki farkı göremeyecek kadar köreldiğimiz günlere hoş geldiniz. Ne var ki siz de eli boş gelmişe benziyorsunuz fakat cebinizde, çantanızda, ötenizde ya da berinizde şimdilik sakladığınız şeyler olduğu bilinci içerisindeyiz. Bu güzel bir şey çünkü en azından eli bomboş olup da her şeyi etrafa dağıttığını düşünenlerden değilsiniz. En azından, bunu yapıyorsanız bile, biz henüz fark edemedik. Elimizde kalanlar ve olanlar arasındaki farkı dilimiz döndüğünce açıklamaya çalışırken diğer bir taraftan da bir duygunun, düşüncenin ya da eylemin nasıl oluştuğu konusuna değinmemiz gerektiğini fark ediyoruz çünkü tüm bu olanlar sebepsiz yere gerçekleşiyor olsaydı ne hayata ne de onu yaşayanlara bir anlam veremezdik. Anlam veremediğimiz şey bizi tedirgin eder; korkutur. Gel gör ki biz korkulara sığınacak varlıklar değiliz ve güvenli bir ortamda yaşadığımızı hissetmek isteriz. Durduk yere öfke krizine giriyorum! diyen kadar, Durduk yere aşık oluyorum! diyen insanın olması gayet mümkündür çünkü bu duyguların bir anda beliriverdiğine inanırlar ve hatta onlara doğayı gösterseniz ve Bu bitki örtüsü, bu hayvanlar, kısacası; bu canlılık nasıl oluşmuş? diye sorarsanız, cevapları yine Bir anda oluvermiş! olacaktır. İşte; Eli boş olanın her şeyi etrafa dağıtması benzetmesini yaptığımız durum, budur. Yine de siz, bizlerden bir şeyler saklamaya devam ediyorsunuz. Bahçesine neyin tohumunu ektiğini bilmeyen, hobi sahibi, emekli, hayattan beklentisi kalmamış, ne bir disiplin peşinde ne de hayatı daha güvenilir ya da verimli hale getirecek çabası var, imkanı varken toprak eşelemek istemiş, bu hayırsızdan bize ne, al, bak orada domates çıkmış, kimin işine yaradı ki, yüz ölçümü ile sunduğu ürün kıyaslandığında verimsizlikten ölüyor ama adama sorsak da Bu benim hobim. Bana karışamazsın. Arazi de benim, vergilerimi de ödüyorum, bırakın da biraz laylaylom edeyim. savunmasını yapacak, tabii ki kendisine topraksız tarımdan ya da katlı tarımdan bahsedersek Anlatamıyorum galiba, ticaret değil bu, ben sadece emekliliğimi yaşıyorum! diyerek dönüş yapacak, gördüğünüz gibi emekli insanlar huysuz oluyor, utanmasa bize yumruk atacak, sanki yaşam hakkını elinden aldık, diyoruz ki Yapma böyle. Bu arazide şu ve bu teknikler kullanılarak, bırak tek kahvaltılık domates bulmayı, köyün yarısına domates sağlarsın. Onlar da senin gibi bu dünyada bir kereliğine yaşam hakkına sahip değiller mi? Ama kime diyoruz, çevreciler ve hümanistler kısa süreli bir alkış tutuyor bizlere ve oturdukları koltuklara geri dönüyor, bu emekli adam da hakaret davası açacakmış gibi görünüyor, biz de dilimizi bağlıyor ve olay yerinden uzaklaşıyoruz. Henüz çok da uzaklaşmamışken yeni bir kalabalığın arasına dalıyoruz ki bunlar da Bakalım, elimizde ne varmış? diyerek bizlerden bir şeyler saklayanlar... Buradakiler sadece ceplerine değil; çantalarına, ötelerine ve berilerine de bakmışlar, tohumların ne kadar fazla olduğunu görünce de ekilecek arazinin yetersizliğinden şikayetçi olmaya başlamışlar. Bu noktadan sonra ise ikiye ayrılmışlar; ya daha fazla araziyi sahiplenmek istemişler ya da ellerindeki tohumları değerlendirerek / analiz ederek mevcut araziyi optimum seviyede kullanmayı... Bende filizlenen bu fikir sadece bende kalırsa hiçbir şey değişmez ama değişmesi gereken de pek çok şey var. O zaman; gideyim de kendi fikirlerimi başkalarına dikte edeyim. düşüncelerinin dolaştığı yerlerde Zaten herkesin sınırlı ömrü var. Ne diye ortak bir payda aramakla zaman kaybedeyim ki? Ben onlara bulaşmam, onlar da bana bulaşmasın; mis gibi geçinip gideriz! düşünceleri de dolaşmaktadır. Araziye şekil verme girişimleri, araziyi genişletme girişimleri ile kapışırken değer tohumlarının bazıları kullanılmaz hale geldi bile. Evet, bu aşamadaki kalabalığın ortaya koyduğu ürünlerde normale oranla çok daha yüksek verimden bahsedebiliyorken diğer taraftan da hiç filizlenememiş tohumların yitip gittiğini görüyoruz. Farkındaysanız artık araziler arasına dikenli teller çevrilmiş, paylaşım azalmış, isteyen istediğini aldığını düşünür olmuş ama nabız yükselmiş, tarla fareleri de zor girer bu arazilere, hele bir denesinler, bırakın sadece bu araziye girme teşebbüsünde bulunanları, sığındıkları yerler de tespit edilir ve yok edilirler. Yani; bizden sakladığınız tohumları saklamaya devam edebilir, sadece ceplerinizi karıştırabilir ve bulduğunuzu bize sunabilir ya da her yeri araştırıp da fazlaca tohum bulup ne yapacağınıza siz karar verebilirsiniz. Ortaya bir değer tohumu ektiğinizde ise farklı tepkilerle karşılanabileceğinizi de unutmamanız lazım. Ben buraya bir tohum ektim bile! Kimisi Ne tohumu, ben bir şey anlamadım! diyecek, kimisi Bu sivri dili sen kendine sakla! diyecek ve kimisi de Ağzına sağlık, ben de bundan bahsediyordum! diyecek... Tek bir tohum, binlerce farklı filiz verecek. Benim merak ettiğim şey; sizlerin bizden ne sakladığınız, daha fazlası değil."} {"url": "https://rihtimdergi.com/black-mirror-bandersnatch/", "text": "Yılbaşı arifesinde, pek çoğumuzun kullandığı Netflix, dünyanın her yerinde popüler olan içeriği Black Mirror için özel bir bölüm yayınladı. Hatta bu bölüme bir dizi bölümü demek yerine, Black Mirror'ın film çalışması demek yanlış olmayacaktır. Her ne kadar dizinin kalite seviyesi neredeyse sinema filmlerine eş ise de, 'Bandesnatch' bölümü, ulaşabildiği süre itibariyle de 'film' denmeyi hak ediyor. Black Mirror: Bandersnatch'i basitçe anlatmak gerekirse, geçmişte okuduğumuz 'Kendi Maceranı Yarat', 'Şahane Hatalar' gibi kitapların sinemaya uyarlanmış hali. Zaten filmin adını aldığı Bandersnatch de, filmin içinde bulunan bir çeşit 'Kendi Maceranı Yarat' kitabı. Filmin baş karakteri Stefan, bu kitaptan esinlenerek bir bilgisayar oyunu yazmaya karar veriyor. Sonucunda ise olaylar gelişmeye, pek tabii ki izleyicinin istediği şekilde, başlıyor. Temel yapı olarak Bandersnatch, Stefan'ın ikilemde kaldığı bir noktada iki seçenekten birini seçerek hikayeyi devam ettirmek üzerine kurulu. İhtimaller sonucunda senaryo son bulduğunda, önemli çatalların bulunduğu bu noktaya geri dönerek diğer olasılığı izlemeye devam ediyoruz. Böylelikle 'paralel evren' ve 'tekerrür' duygusu işin içine giriyor. Tabii Bandersnatch'in yazarları biricik bir iş yapmış değiller. Başlangıçta belirttiğim gibi daha önceden 'interaktif sinema' denen olgu var edilmiş fakat popülerleşememişti. Oysa ilk interaktif filmin tarihi epey eskiye, 60'lı yılların sonuna gidiyor. 1967 yılında 'Kinoautomat' adlı bir saatlik Çek filmi, tarihteki ilk interaktif film olma özelliğini taşıyor. Kolayca tahmin edebileceğiniz üzere, teknolojinin oldukça yetersiz olduğu bu dönemde seçim mekanizması tamamen sözlü olarak sunuluyor. Yani filmin bir noktasında perde kararıyor, bir tiyatrocu sahneye gelip seçenekleri sunuyor ve seyircinin oylamasına göre film devam ediyor. Daha sonraları ise ABD'de yapılan 'Choose Your Own Adventure The Abominable Snowman', 'SilckTricky', 'Bank Run' interaktif bazı filmlere örnek olarak verilebilir. İlginç nokta ise, Netflix'teki ilk interaktif içerik Bandersnatch değil. 'Minecraft: Story Mode', 'Puss in Book: Trapped in Epic Tale','Buddy Thunderstruck: The Maybe Pile' Netflix'in daha önce üretip kullanıma sunduğu animasyon içerikler. 'Black Mirror: Bandersnatch', Stefan adlı bir gencin, filmle aynı adı taşıyan kitaptan etkilenerek yeni nesil bir oyun yazması fikri üzerine temellendiriliyor. Kitabı yazanın eski bir katil olması ve Stefan'ın da onunla yüksek özdeşlik kurması filmin psikolojik çatışmalarından biri olarak göze çarpıyor. Bu özdeşlik/idol alma konusundaki ikinci kişi işe, oyun şirketinin dahilerinden olan Collin. Filmde dikkat çeken kısımlardan bir diğeri ise anne-baba kavramlarının silik ve işe yaramaz hali. Baba karakteri oldukça silik ve çocuğunu asla anlamayan biri olarak resmedilirken ortada olmayan Anne üzerine de pek fazla gidilmiyor. Filmin belli yerlerinde bu noktaya değinilse de, aile kavramı temelde Stefan'ın hayatını mahveden bir yapıda anlatılıyor. Bu da tek taraflı bir bakış açısı. Elbette 'Black Mirror' oluşturduğu dil nedeniyle birçok konuda bu tutumda bölüm yayımlamış olsa da, filmin diğer noktalarındaki ikili hal, aile kavramı üzerinde çok zayıf kalıyor; hatta illüzyon kıran, dördüncü duvarı yıkan bir kısımla da son bulabiliyor. Dikkatimi çeken ikinci nokta hikayenin 'oyun' temasıyla bağlanması. Günümüzde özellikle bir 'simülasyon evreninde' yaşadığımız fikri iyiden iyiye yükselirken hem Stefan'ın kesin kurallarla yaratılmış oyunu hem de bizzat Stefan'ın kesin kurallarla içinde bulunduğu evren, onun bir üst kademesinde yer alan kendi dünyamızın da 'simülasyon' olup olmadığına dair sorular sorduruyor. Delice bir fikir olmasının yanında, hayatın ne seçim yapılırsa yapılsın aynı yere veya seçilmiş yerlere vardıran bir oyun olduğu fikri ilginç. Ama bu fikrin ayaklarını yere bastıracak olursak da aslında 'fatalizmi' şiar edinmiş her din temelde bu fikri savunuyor ve milyarlarca insan da zaten bunun gerçek olduğu inancıyla yaşıyor. Çerçeveyi böyle çizdiğimizde de Stefan, kaderin farkına varmış ve ona isyan etmeyen aksine özgür iradesini teslim etmiş bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Filmin interaktiflik kısmında önemsenmesi gereken şey ise, verilen kararların hikaye ilerledikçe sertleşmesi. Başlangıçta mısır gevreği, müzik seçimi olarak başlayan silsile, uyuşturucu kullanımı, şiddet, öldürme, paranoyayı sürdürme gibi yerlere gidiyor. 'Black Mirror' pek çok bölümünde distopyaların karşısında direkt olarak yer alırken aynı zamanda ortaya çıkacak sorunları da göz önüne seriyordu. Dizinin bölümlerindeki yapılar iyi başlayan distopik bir fikrin felakete yol açmasıyla sonlanıyordu. Yaşanan şey kötülerin kazanmasının ötesinde insandaki ahlaki çöküntü, ahlaki yük gibi kavramlara da götürebiliyordu bizi. Bandersnatch'te ise yaşanan birçok şeyin sebebi bana kalırsa yok. Şiddetin doruğunun yok yere arttığı ve izleyicinin sadist hislerini besleyen birkaç sahne mevcut. İzlemeyenleriniz için spoiler olmaması adına herhangi bir şey yazmayacağım bununla ilgili ancak nereye vardığını anlayamadığım birkaç nokta oldu. Sonunda Stefan bunlar için ceza aldı ancak bu eylemler gerçekleştirilirkenki atmosfer diğer bölümlerdeki gibi rahatsız etmek bir yana, izleyiciye zevk de veriyordu. İster istemez benim de aklıma, üyelik sistemiyle çalışan Netflix'in bu yolla da bir izleyici algoritması ortaya çıkarıp çıkarmadığı geldi. Belki komplo teorisini andıracak şu an yazdıklarım. Data, günümüzde en önemli konulardan biri. Hatta tüketim toplumları söz konusu olduğunda, arz-talep ilişkilerini yönetmek adına datalar sık sık kullanılıyor. Sosyal medya, Google aramaları, Youtube algoritmaları... Nihayetinde Netflix, yapmış olduğu bu atılımı yeni projeler için istatistik haline getirmiş olabilir. Tabii belirttiğim gibi, bunlar benim komplo teorilerim. Yine de Bandersnatch'in içindeki aşırılıkları göz önünde bulundurduktan sonra Netflix'in 'Sex Education' ve 'You' gibi dizileri yoğun reklam kampanyasıyla yayına sokması ve çok iyi dönüşler alması tesadüf değilmiş gibi geliyor bana. Baudrillard, simülakrı, Bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünüm. olarak tanımlıyor. Simülasyon ve simulakr kavramı, görsel medyanın etkisini iyice artması sonrası kolayca gözlemlenebilecek iki kavram. Simülasyona dair basit bir örnekleme yapacak olursak; kişinin gerçek olanı salt izlediği ve ona sunulan olarak algıladığı bir durum. Bu durumda medya bir savaşa dair ne anlatıyorsa savaşın gerçeği o oluveriyor. Dolayısıyla büyük bir manipülasyon. İnsanın ise simülasyona uyum seviyesi gün geçtikçe artıyor. Bence adaptasyon birçok kişinin işine de geliyor. Üstelik bu adaptasyon hayatta gerçek bir varlık olarak yaşamı sürdürmektense bireyi sanal bir varlığa dönüştürüyor. Hatta nihayetinde gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünüm 'gerçek' olarak algılanır hale geliyor. Sıradan insan, sosyal medya ve Youtube aracılığıyla şaşalı hayatlar yaşayanları an be an takip etme şansına sahip artık. Her anına şahit olduğuna inandığı bu eğlenceli yaşama sahip olabilecek gücü ve kuvveti kendinde bulamadığında ise kendine simülakrlar yaratıyor. Aslında, şaşalı yaşayan insanların hayatlarından paylaştığı detaylar ve anlar da, izleyenler üzerindeki manipülasyonlardan bir tanesi. Üzücü olan kısım, insan algısının simülasyonlara direnmekteki acizliği. Dolayısıyla simülasyona maruz kalan kişi yeni bir simülakr ile ona karşılık verme girişiminde bulunsa da sonunda kendini tatmin olamamış ve yenilmiş halde buluyor. Çünkü işin bitiminde sosyo-ekonomik duvarlara çarpıp yeniden başladığı noktaya dönüyor. Yani artık insan, kendi kendini kandırabileceği yeni bir platform arıyor. Sosyal medya bu platformlardan bir tanesiydi. İnsanlar oldukları veya olmadıkları kişileri kurulmuş sanal bir ekrana aktararak ün veya para sahibi olmaya başladılar. Başlangıçta gerçekten sanala olan bu aktarım, şimdi sanaldan gerçeğe olarak değişerek kişiler gerçekte oldukları kişiyi sosyal medyaya değil, sosyal medyada oldukları kişi gerçeğe kendi benliklerine aktarıyor. Tabii bu tersine akış da zaman için yarattığı tatmin duygusundan yine sosyo-ekonomik duvarlar sebebiyle uzaklaşıyor. Bandersnatch, tam da bu iki ayrı ancak birbirlerinden doğan kavramın kesiştiği noktada duruyor. Yazının geri kalanında bahsettiğimiz sosyo-ekonomik duvarlardan sıkılan kişiler için Bandersnatch'in açtığı yol yeni bir umut kapısı. Dizinin içeriğindeki drug, şiddet, oyun, delilik temaları günümüz insanının dikkatini çeken, birçoğunun hala sahip olmaya devam ettiği etik değerler nedeniyle gerçekleştirmediği veya gerçekleştiremediği şeyler. Gün geçtikçe daha da hedonist ve tüketici bir yaşama sürüklenen toplumun elindeki imkanlarla doyması gittikçe güç hale geliyor. Bireyin, kurduğu simülasyonlar türlü sebeplerle etkisini yitirirken özgürlük isteği de aynı oranda artıyor. Mesele gerçek bir birey olma meselesindense bir simülakr olma arzusuna doğru akıyor. Ancak sınırları olan dünya artık insana yetmiyor. Oysa Bandersnatch gibi konseptler içinde, karakterle kurduğu parasosyal ilişkiyle beraber, kişi kendisini sosyal medyadaki bir hesap yerine bu kez bir karaktere transfer ediyor. Film sonrası gözlemlerime dayanarak da söyleyebilirim ki, herkesin dehşet içinde düştüğü heyecan, verdikleri kararların böyle kaoslara yol açabileceği yönündeki endişeden geliyordu. Film özdeşliğini interaktivite yoluyla kurarken aynı oranda bireyin sanallaşma isteğini körüklüyor. Nihayetinde belki de parasosyal etkileşim karakterle değil, ona sunulan evrenle olma yolunda adımını atıyor. Sanırım 'Black Mirror: Bandersnatch'ı açıklayacak daha iyi bir yol bulunamaz. İlginize ve emeğinize sağlık, harika bir yazı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/blade-runner/", "text": "1982 Bilim-Kurgu hayranlarının yılıydı. Sinemada, The Thing, Star Trek II: The Wrath of Khan, E.T. gibi döneminde popüler şimdi kült olan filmler gösterime girmişti. Bilim-Kurgu edebiyatta, William Gibson ile başlayan siberpunk kültünün miladı idi... Philip K. Dick'in, ilk 1968'de yayınlanan Do Androids Dream of Electric Sheep ? Romanından kanımca en iyi Ridley Scott filmi Blade Runner gösterime girdi. Özünde Film Noir biçimiyle fütürist bir dedektiflik hikayesini dönemine göre olabilecek en soyut haliyle ele alıyordu. Senaryosu, Hampton Fancher ve Unforgiven ile 12 Monkeys senaristi David Peoples tarafından sinemaya adapte edilmişti. 2019 Los Angeles'da geçen öyküde Rick Deckard isimli kahramanımız zorunlu üstlendiği misyon üzere 'Kopya' adı verilen Android'leri avlıyordu. Dünya dışı bir madende çıkan isyanda insanlar öldürülünce yeryüzüne firar edip dağılan insan zevahiri katil robotları avlamak farz olmuştur. Ancak polis yetersiz kaldığından iş Deckard gibilere devredilir. Kopyaları üreten ve sahibi olan Tyrell şirketini ziyaret eden Deckard burada Tyrell'in yeğeni olan Rachael ile tanışır. Şirket binasının piramit biçimi ve Tyrell'in ultra modern dairesinden hiç ayrılmaması manidar. Rachael aslen bir kopyadır. Tabii bu ortalarda birinci ağızdan beyan edilir. Tyrell ölen yeğeninin anılarını kendisi için özel tasarladığı bu Android'e aktarmıştır. Rachael tesadüf eseri Deckard'ın hayatını kurtarınca bulanıklık yiter ve avcının av olduğu netleşir. Kopyalar birbirinin aynı tepkiyi vermekle basitçe hayatta kalmak adına her şeyi göze aldıkları vahşi bir savaşın içindedirler. Yalnız biri farklı bir yan ortaya koyar. Roy Batty Amacını şiirsel bir ereğe bağlamıştır. Onun için salt yaşamak değil, manası olan bir varoluş vardır. Filmin sonunda retorik söylevinden bu çıkarıma varırız. Filmde sık yinelenen replik, Yaşamasının ne önemi var? Kim gerçekten yaşıyor ki? sözü görüşü destekler niteliktedir. Kopya olarak Rachael, yaşadığını sandığı ama ait olmadığı anılarıyla mücadele eden aklı karışık kadın imgesiyken onun anarşist yanını Pris ve savaşçı yönünü Zhora karakterleri tamamlamaktadır. Kadının faal olma ya da var-yok gelgitinde tasviri dişi figürler, eril dokunuşun kaçınılmaz tekdüzeliğine dayanak oluşturur. Blade Runner'ın yapım tasarımı filmin dokusunun karanlık oportünist geleceği yansıtması üzerine düşünüldü. Nüfus, küreselleşme, iklim değişikliği ve genetik mühendisliği konularına değindi. Ridley Scott prodüksiyonu, En kişisel filmim. olarak tanımlamıştır. Bu doğrultuda filmin mimarisi Brütalist dışavurumlar taşır. Müziklere değinmemek olamaz. Hele ki Vangelis kompozitörlüğü barındırıyorsa. 4 yaşında beste yapmış ve kendi kendini yetiştirmiş Vangelis, 1968'deki Paris öğrenci olaylarında Demis Russos ve Lukas Sideras ile birlikte inşa ettikleri Aphrodite's Child gruplarıyla sonradan öncüsü olacakları progresif rock türünde müzikler yapmışlar, 1972'de dağılmışlardır. Blade Runner soundtrack albümünde 'Rachael's Song' ile 'Memories of Green' parçaları çok nadidedir kanımca. 1492: Conquest of Paradise, Chariots of Fire ve birçoğuyla Vangelis'i ziyadesiyle bilen bilir, methiye düzmeyeyim satırlarca. Filmin geç gelen başarısı üzerine olağan biçimde Hollywood'un ilgisini romanın yazarı Philip K. Dick üzerine çekerek birçok yapıtının uyarlanmasının yolunu açtı. Film 1993 yılında kültürel ve estetik olarak önemli bulunduğu için Kütüphane Kongresi'nin Birleşik Devletler Ulusal Film Kayıtlarınca koruma altına alındı. 2007'de Amerikan Film Enstitüsü'nün 100. yıl, 100 film listesinin 10. yıl sürümüne giren 100 film arasında 97. olmuştur. 1992 yılında 'Yönetmen Kurgusu' geçildi. Warner Bros Blade Runner'ın 25. yıldönümü adına 2007'de 'Nihai Kurgu' adı altında DVD, HD DVD, BLU-RAY setleri satışa çıkardı. 2012'de 30. yıl anısına şık bir paket içinde Blu-ray özel edisyonu yayınlandı. Bu sunumun 2007'deki setten materyal olarak farkı yoktu. Blu-ray olduğu için 3 diske düşen sete ek olarak filmin ciltli sanat kitabı eklendi. Harici olarak, filmde Deckard'ın aracının birebir küçültülmüş modeli de yer aldı. Başlarda bir Remake gündemdeydi ama Prequel'lleri tüketmiş Hollywood'un, bütün yapımlarda ideal anlatı zamanı olarak seçtiği Sequel'ler envantere dahil olunca pek tabi sonrasını anlatan bir öyküde karar kılındı. Ryan Gosling ve Harrison Ford'un başrolünde olacağı, 2049'ta geçecek Sequel film kesinleşmiş durumda. Değişiklik olmazsa gösterim tarihi olarak 6 Ekim 2017 düşünülmekte. Filmin ya da Dick'in felsefesine burada uzun uzadıya değinmek istemiyorum. Gayem, Ridley Scott'ın sevdiğim tek filmini ele almaktı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/bos-bombos-yuzler/", "text": "Makyajı yapılan Serkan, yanından ayırmadığı kalem ve kağıdını ceketinin cebinden çıkarıp beklemeye başladı. Ne zaman boş kalsa hep aynı şeyi yapar; çizer, çizerdi... Öğle tatilinde herkes sohbet ederken, o bir köşede... Eli kaleminde, ruhu kağıtta... Uzun, yuvarlak, köşeli, oval, üçgen yüzler... İçleri boş, bomboş yüzler... Hep, bir ağız, bir burun, hiç olmazsa bir göz çizmek isteyen eli, dolduramazdı o boşlukları. Düşündekiler sırayla onu yoklayıp dururlardı. İçlerinden birini kapıp da kağıda geçirmek istemez miydi? Ne yazık ki buna cesaret edemedi hiç. O boş yüzleri çizmeye en çok gereksinim duyduğu günlerden birini yaşıyordu. Biraz sonra onu çağırdıklarında heyecanının iki misli artacağına emindi. Sen kim canlı yayın kim? diye içinden geçirdi pişmanlıkla. Benim gibi pısırık biri nasıl bu işi becerecek? Bunca yıl sonra karar verip de nasıl gelebildim bu kayıp programına; bilmiyorum ama canıma tak etti artık, çok bunaldım. Eşim bile beni anlamıyor. Belki de haklı kendince. Onun annesi öldü. Ya benimki? Benimki de ölmüş olabilir mi? Nereden bilebilirim? Hiçbir haber alamadım ki yıllardır, düşünceleriyle hızlandırdı kalemini. Kaldığı yurtta, arkadaşlarından bazıları annelerinin resimlerini gösterdiğinde bir tuhaf olurdu. Onlardan uzaklaşır, bir köşede gözlerini kapatarak saatlerce öylece dururdu ama usunu ziyaret edenler hep boş yüzlerdi. Boş, bomboş yüzler. Sayısız günler, binlerce kez denedi bunu. Eline kalemi aldığı her seferde, bir yüz çizdi; ama kaşını, gözünü, ağzını, burnunu yerleştiremedi bir türlü içine. Annesinin silik de olsa bir fotoğrafının olmasını onu görmesi kadar istemişti hep. Eğer anneannesi ve dedesi, evlerinin de yok olduğu o yangında ölmeselerdi şimdi elinde bakabileceği bir fotoğraf olabilecekti ama alevler anılara saygıları olmadığını bir kez daha göstermişlerdi. Yayına iki dakika anonsu ile düşündüklerinden sıyrıldı. Biraz sonra stüdyodaydı. Gömleğinin üstünden anlaşılıyor muydu kalbinin ne kadar hızlı attığı? Kendisinin de beklemediği akıcı bir konuşmayla başından geçenleri bir bir anlattı. Heyecanını bastırıp annesini artık mutlaka bulmak istediğini kararlı bir şekilde söylerken, kaç yaşına gelirse gelsin herkesin anne sevgisine muhtaç olduğunu vurguladı. On beş gün sonraki Anneler Günü'nü annesiz geçirmek istemediğini belirtirken, kameralar seyircilerin ıslak yanaklarında tur atıyordu. Bir hafta kadar gidip geldi canlı yayına. Her gün, kısa da olsa annesini aradığını izleyicilere anımsatacak konuşmalar yaptırdılar ona, ta ki Serkan Bey, anneniz telefonda, alo der misiniz? sözünü duyuna dek. Kalakaldı öylece. Ne ağzını açabildi, ne elini kaldırabildi. Stüdyo yönetmeni, ışık yanan kameraya konuşması için işaret edip dursa da Serkan'ın onu gördüğü yoktu. Sanki bir tek o ve annesi vardı artık orada. Ne seyirciler, ne sunucu, ne yönetmen, hiç kimse... Mavi bir duman sarmıştı onları. Düşler ülkesindeydiler artık. Kavuşma zamanıydı işte. Az kalmıştı. Serkan Bey, lütfen konuşun, anneniz sizi bekliyor. Bu ikazla mavi dumanlar dağıldı birden. İyi ki gelmişti bu programa. Öyleyse konuşmalıydı. Heyecandan kurumuş dudaklarını yaladı. Özlem yüklü sözcük, ağzından çıkmaya hazırdı artık. İlk kez... Ne güzeldi... Binlerce kez söylemek istese de heyecandan diliyle damağı arasında gidip gelen iki hecenin birleşiminin tadına varamadı. Oğlum, diye titrek ve bezgin bir ses geldi uzaklardan. Ağladığı hemen anlaşılıyordu kadının. Zaten birkaç saniye sonra sesli olarak ağlarken konuşmaya çalıştı. Affet beni oğlum, sana bu acıları yaşattığım için. Gelemedim, senin karşına çıkamadım. Namus uğruna hapse girdim; ama çıkınca namusumu koruyamadım. Rahat bırakmadılar. Karşı koyamadım onlara. Yüzüne bakacak halim yok. Hiç susmadan konuşmasını sürdürüyordu. Yer yer hıçkırıkların zulmüne uğrayan yerler varsa da sözlerinde; neler dediğini herkes anlayabiliyordu. Herkesin tüyleri diken diken oldu. Sinek uçsa duyulacak bir sessizlik hakim oldu stüdyoya. Nefesler tutuldu. Sorgulu bakışlar yöneltti yan yana oturanlar birbirlerine. Telefondaki sesle Serkan'ın boğazına oturan koca bir yumruk, ağzından Anne sözünden başka bir laf çıkmasına izin vermedi. Son beş dakikadır, dut yemiş bülbül misali oturan bir adamdı o. Bir yandan annesinin söylediklerini anlamaya çalışırken bir yandan da akan gözyaşlarını silmeye yetişemiyordu. Otuz beş senedir biriken gözyaşlarının tümü bugünü beklemişti sanki. Dizginlemeyi beceremiyordu onları. Birbirlerini iterek göz pınarlarından aceleyle dökülüyorlardı. Serkan'ın zaten çökük olan omuzları her saniye biraz daha çöküyordu. İzleyicilerin arasından ilk şaşkınlığı üzerlerinden atanlar yorum yapmaya başladılar. Sarışın bir kadın, Siz nasıl bir annesiniz hanımefendi, bunca yıl sonra bunları nasıl söyleyebiliyorsunuz? diye hışımla ayağa kalktı. Ardından orta yaşlı bir erkek, Görmüyor musunuz oğlunuzun halini? Sizde vicdan denen şey yok mu? sözleriyle yerine otururken onun elinden mikrofonu kapan başka bir kadının tiz bir sesle Gel de köpekler de doğuruyor deme şimdi. Sen nasıl bir annesin ayol? diye çemkirmesine program sunucusu, Sözlerinize dikkat edin. Kimseye hakaret ettirmem ben burada, diyerek tepki gösterdi. Telefondaki kadın ağlamadan konuştu bu kez. İstedikleri kadar hakaret etsinler. Kimse benim yaşadığımı yaşamadı. Namusum kirlenmesin diye kocamı öldürdüm ama hapisten çıkınca onu koruyamadım. Oğlumun yüzüne bakacak halim yok! O yüzden gelmeyeceğim. Ekrandan da olsa onu gördüm ya, ölsem de gam yemem artık. Başına gelen bilir, ne deseler boş, gelemem. Gelemem... Gelemem... Genç adamın kulaklarında eko yapmaya başladı bu ses. Yanıt vermeyecek misiniz annenize Serkan Bey? diyen sunucunun sesiyle kendisine geldi. Gözyaşlarının tekrar sildi. Eli istemsiz olarak cebine gitti. En yakın dostlarını okşadı. Kalemle kağıt, hep onunla olacaklardı. Üzerine boş yüzler çizilmiş kağıdı göstererek annesine seslendi. Anneniz bize gelemeyeceğini söylemişti Serkan Bey. Biz de ondan bir fotoğrafını istemiştik sizin için. Serkan merakla elini uzatırken ön sırada oturan bir erkek seyirci aniden yerinden kalkarak sunucunun elindeki fotoğrafı kapıp yırtmaya başladı. Öyle ananın fotoğrafını ne yapacaksın? Lanet olsun ona! Seyirciler gibi bir anda donakalan Serkan daha sonra kendini toparlayıp yerdeki parçaları birleştirmeye çalışırken stüdyo şefi programın bitme işaretini verdi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/bos-parmak-sendromu/", "text": "Sağ elimi masanın altına uzatıp, parmaklarıma bakıyorum gizlice. Yüzük parmağımdaki altın halka elimi ışıtıyor. Sanki mesafeleri aşıp onun yanına gitmişim, bir an onu görüp rahatlamışım gibi oluyor. Elimi masanın altından çıkarıp işimin başına dönüyorum. Aylin anlamış ne yaptığımı ve kafasını iki yana sallayarak halime gülüyor. Klavyenin üzerinde iki elimin parmakları çalışıyor. Ben ekrana bakıyorum daha çok. Aylık satış raporumu çıkarmam ve teslim etmem lazım hafta sonundan önce. Bir balıkçı teknesinde taktık nişan yüzüklerini. Kaptan ve miçosu vardı törenimizde. Geceyi yıldızların altında, teknenin güvertesinde geçirdik tek battaniye altında. Evrenin merkezinde sadece biz vardık ve sanki dünyanın yaratılmasındaki amaç tam da bu aşktı. Gökova Körfezi'nde bir koyda demir atmıştık ve uykumuza eşlik eden tek ses, denizden ara sıra fırlayıp, aynı hızda suya dalan oyuncu balıkların çıkardığı su şıkırtısıydı. Uyumadan hemen önce, çok yakındaki bir yıldızı tutabileceğim sanrısına kapılıp, gayri ihtiyari elimi gökyüzüne uzattığımı hatırlıyorum. Sabahın ilk ışıklarıyla balığa çıkmış balıkçı motorlarıyla selamlaşıyoruz. Ağlardan çeşitli balıklar seçiyoruz ve kaptan bize çabucak balık çorbası kaynatıyor kahvaltı niyetine. Gece ne kadar rakı içtik hatırlamıyorum. Çok içtik. Durmadan içtik. Kaptan Muazzez Ersoy hastası diye, bir sürü nostaljik şarkı dinledik ve kim bilir kaç kere şerefe kadeh vurduk. İstanbul'a parmağımda yüzüğü, çantamda son gün giydiği tişörtü ile dönmüştüm. Ondan ayrı kalınca nefessiz kalıyordum ve tişörtünü koklamak iyi geliyordu. Varlığını varlığımda hissetmem lazımdı sürekli. Üç ay boyunca, her hafta sonu Bodrum'da, yanındaydım. Sonra benim gidişlerim seyreldi. Hayat başka meseleler çıkardı önüme. Ertelenemeyecek meseleler. Onun da aramaları seyreldi bir süre sonra. O aramadıkça, ben de aramadım. Ne de olsa, bir sürü şeyle mücadele ediyordum ve benim onu değil, onun beni araması lazımdı. Bu arada beş, altı kilo vermiş, bir deri bir kemik kalmıştım. Parmağımdaki yüzüğü bol geliyordu artık ama yine de takıyordum. Sonra bir gün dayanamadım, Bodrum'a gittim. Yüz yüze konuşursak her şeyi çözeriz diye düşündüm. Ben hala çok aşıktım ve derdimin tek ilacı oydu. Havalimanına beni karşılamaya gelmedi bu sefer. Ben gelirim Havaş'la demiştim, o da Tamam demişti kestirmeden. Hep gittiğimiz o salaş balıkçıda buluştuk, Yalıkavak'ta. Parmağında yüzüğüm yoktu. Onun bendeki yüzüğü ise, daha bir parlak dönüp duruyordu çöp gibi kalmış parmağımda. Sözlerin söyleyemediğini ellerimiz söylüyordu zaten. Böylece yüzüğünü çıkardım ve önüne koydum. Dönüş biletim ertesi akşamaydı. Geceyi bir otelde tek başıma geçirdim. Sabah bir araba kiralayıp, uçak saatine kadar cinayet mahalline geri dönen katilller gibi, Bodrum'un anılarımız olan her bir noktasını dolaştım. Mayıs ayıydı ve bahar fışkırıyordu her yerden. Ertesi sabah işe gittiğimde kimse boş parmağımı fark etmesin diye türlü numaralar yaptım. Yemeğe inmedim, sigara molalarına çıkmadım ve sağ elimi cebime soktum sık sık. Kimse bir şey sormadı zaten. Hiç yaşanmamış, hiç olmamış gibiydi bu nişanlılık. Elimi görmek istemiyordum ama. Mecburen iş yaparken de bakmıyordum sağ elime. Uzun kollu gömlekler giyiyordum ve gömleğin kollarını elime doğru çekiştirme tiki geliştirmiştim. Aylin bir terapiste gitmemi önerdi. En azından bir ilaç almak için. Ona göre depresyondaydım. Önerisini reddettim. Ben iyiydim. Elim hariç. Akşamdan kalmaydım, sabah işe geç gittim biraz. Çoktandır geç kalıp duruyorum işe diye, üzerimde bir mahcubiyet, hemen masama geçip oturdum. Dosyalarla telefonun arasına gizlenmiş kutuyu fark ettim sonra. Hediye paketi yapılmış küçük bir kutuydu. Etrafıma göz attım, kimse oralı değildi. Paketi açtım merakla. İçinden önce minik bir kağıt çıktı. Şöyle yazıyordu kağıdın üstünde: Eline merhem olsun. Dostlukla. Kutuda bir altın yüzük vardı, üstüne üç küçük taş gömülmüş parlak sarı bir halka. Kutudaki yüzüğe bakarken hatırlayıverdim birden. Doğum günümdü bugün. Üzerine gömülmüş üç taş ile farklılaşan sarı, parlak halka nişan yüzüğüme benziyordu. Kutudan çıkarıp parmağıma taktım. Kafamı kaldırıp baktığımda, masasında oturan Aylin'le göz göze geldim. Gülümsüyordu. Bir anlık tereddüdün ardından, uzun zamandır aktif kullanmadığım sağ elimi coşkuyla ona sallarken buldum kendimi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/bulutlar-yeni-dostlar-ve-bir-isim-hikayesi/", "text": "Dün uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yapmak geldi içimden. Aniden düştü aklıma, belki de önce kalbime- demeliyim. Klasik bir cumartesi günüydü. Olabildiğince geç kalktığım, her gözümü açtığımda kendimi zorla uyutmaya çalıştığım bir gün. Vakit öğleye yakın demlenen çayın kokusu beni yıllar öncesine alıp götürmüştü. Kaç dakika orada kaldım bilmiyorum. O ana döndüğümde demliğin suyu kaynamaktan azalmıştı. Kalan suyla termosuma çay hazırlayıp aceleyle yaptığım, peynirle domates kıstırdığım ekmek arasını bir saklama kabına koymuştum. Yürüyüş kıyafetlerimi giyinirken kalbimin deli gibi çarptığını fark edip daha bir heyecanla koyulmuştum yola. İlk olarak bodrumda sessiz sedasız beni bekleyen emektar bisikletimi üç sokak ötedeki bisikletçiye götürdüm. Fren, vites kontrolleri, lastiklerin şişirilmesi, zincirin yağlanması derken çıkmıştım yola. Nereye gideceğimi henüz bilmesem de yüreğimin beni götürdüğü yere gideceğim kesindi. Şehir merkezinden uzakta yaşıyordum. Dolayısıyla şehrin çıkışına doğru sürsem mutlaka yeşil bir yerler denk gelecekti. Öyle de yaptım ve gerçekten kırk-kırk beş dakika kadar sonra uçsuz bucaksız tarlalar arasında, asfaltı epey kaybolmuş bir yolda ilerliyordum. Ben ve kendim... Unutmuşum ne zamandır, onlarca belki de yüzlerce kalabalıklar içinde en iyi arkadaşımı. Unutmuşum kendimi alarak şöyle kafama göre bir yerlere gitmeyi. Sahi en son ne zaman uzaklaşmıştım böyle? On yılı kesin geçmiştir, ne acı. Bir tarlanın ortasında tek başına asilce duran o ağacı gözüme kestirmiş, bisikletimi yol kenarına bırakarak o yöne ilerliyordum. Ağacın dalları altına oturduğumda o harika manzarayı izleyerek kahvaltı için seçilebilecek en güzel mekana geldiğimi fark etmiştim. Çayın tadı ne kadar da güzeldi. Ekmeğimi, kuyruk sallayarak yanıma gelen kahverengi bir dostla paylaşmıştım. Keşke biraz fazla alsaymışım. Yalanıp duruyordu yavrucak. Çimlere uzanıp uzun bir süre bulutları izlemiştim. Mavi bir tuvalin üstünde hareketli pamuk yığınları gibiydiler. Burada ne kadar vakit geçirdim hiçbir fikrim yoktu. Hatta biraz kestirmiş de olabilirdim. Gün ikindiye yaklaşmak üzereydi. Doyamadığım yolculuğuma biraz daha devam etmek istiyordum. Mayıs bitiyordu ama rengarenk çiçeklerin zamanı henüz geçmemişti. O güzelliklerin arasında bir zaman yolcusu gibi hissediyordum kendimi. On yıl öncesi... Yirmili yaşlarım... O zamandan bu zamana ne çok şey değişmişti. İş hayatı, her günkü monotonluklar, dökülen saçlarım, taşındığım şehirler... Hatta göbek bile yapmıştım hareketsizlikten. Aynı olan tek şey olan bekarlığımı saymazsak, neredeyse her şey değişmişti. Bir süre sonra tarlaların içinde tellerle çevrili alanlara rastlamıştım; içlerinde bakımlı bahçeleri, tek katlı evleri olan. Ne de hoş görünüyorlardı. Şehrin keşmekeşine hem yakın hem uzak, nefes alma alanları... Gerçekten çok güzel görünüyorlardı. Üç ihtiyar, hayat hikayelerinden tutun da o ana kadar neler yapmış ve yapıyorlarsa anlatmışlardı bana. Nöbetleşe nöbetleşe hem de. Arada ben de konuşmuştum tabi. Kaç çay içmiştim bilmiyorum. Üstelik kahveci abi almamıştı çayların parasını benden. Tanrı misafirisin. demişti. Çok duygulanmıştım. Yakın evlerden birinden kuru fasulye pilav gelmişti bir tencere. Üç tabak yemiştim. Pilavcı Şevket Dayı'nınki bir, bu iki; hayatımda yediğim en güzel pilavlardı doğrusu. Kahveye gelen herkes çok yakından ilgilenmişti benimle. O kadar ki sanki yıllardır buraya çay içmeden eve gitmemiş gibi bir hisle doluydum. Akşam olmasına yakın, bütün ısrarlarına karşın bir sonraki gelişimde yatılı kalacağıma söz vererek güzel duygularla ayrılmıştım yanlarından. Çantamda geleceğe dair umutlarım vardı, uzaklarda dostlarım; değerli kılmak vardı her anı, içinden geldiği gibi yaşamak ve ertelememek kendinle geçireceğin zamanı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/buyuk-budapeste-oteli-film-inceleme/", "text": "Hayal dünyası ile gerçekliğin iç içe geçtiği filmleri sever misiniz? Bence bu film tam da size göre. Basit bir konuyu muhteşem betimlemelerle anlatma sanatının ustalıkla kullanıldığını söylemeden geçemeyeceğim. Senaryosunun Avusturyalı usta yazar Stefan Zweig'in notlarından ilham alınarak yazıldığı 2014 yapımı bu film kostüm ve dekor olarak adeta bir renk şöleni. Karakterlerin renkliliği, oyunculuklar ve daha birçok harikalık var filmde. Filmin başında bir öğrenci, sevdiği bir yazarın heykelinin yanına gidip bir romanı, Büyük Budapeşte Oteli'ni okumaya başlıyor. Film boyunca da bize yazarın ismi verilmiyor. Sonra yazar görünüyor ve bizlere gençliğinde Avrupa'yı gezerken gittiği ünlü bir oteli anlatmaya başlıyor. Otelde Sıfır lakaplı Mustafa adında biriyle tanışan yazar, o buluşma sırasında Mustafa'dan otelin ve Gustave adındaki birinin hikayesini dinlemeye başlıyor. Filmde olayların geçtiği Alp Dağları'nda yer alan kurgusal bir Avrupa ülkesi Zubrowka Cumhuriyeti, adını Polonya'daki bir votka liköründen alıyor. Akıcı ve tansiyonu neredeyse hiç düşmeyen bu yapıtın yönetmeni ve aynı zamanda yapımcısı olan Wes Anderson, gerçekten o kadar başarılı bir iş çıkarmış ki simetrik mizansen, kostüm tasarımları, dinamik kamera açıları ve kullanılan pastel tonlarla adından epey bir söz ettirmiş. Yönetmenin en beğenilen ve takdir edilen filmi olmaya da hak kazanmış. Zira yemek yedikleri sırada masada duran çiçeklerin bile bir mesaj içerdiğini öğrendiğimde filmi ayakta alkışladım doğrusu. Masal dünyasında, belki de düş ile gerçekliğin tam ortasında yüz dakikalık bir yolculuk yapmak isterseniz bu film tam da size göre ve bende ilk beşe girdi bile."} {"url": "https://rihtimdergi.com/buyukannem/", "text": "Bilmiyorum, belki de çok büyük bir hataydı, fakat ben büyükanneme hiçbir zaman pek inanmamıştım. Yani inansam bile, bu epey bir zaman önceydi sanırım, çok önce. Çünkü ihtiyarların ihtiyarlık vasfından başka bir şeye daha sahip olduklarını düşünmek ürkütücü gelmişti; ne yalan söyleyeyim, ben hala ihtiyarlara pek fazla güvenmem, bir gün ihtiyarlaşacağımı bilsem bile. Yine de benim büyükannem farklıydı; tüm ihtiyarlar gibi beyaz saçlıydı, hafif tombuldu, geceleri uyurken de hafif horluyordur herhalde. Aklınızda şüphe de kalmasın, çikolatalı kurabiyeleri de herhangi bir büyükanne kadar iyi yapardı. Fakat küçükken kardeşlerini de annesini de hiç sevmezmiş, beş çocuktan en büyüğü olmasına rağmen kasabanın 'genç kadın' koşullarının tekine bile uymadığını söylerdi. Akşamları çamaşır yıkamazmış, kardeşlerini öpmezmiş, dua etme vakti geldiğinde evin arka kapısından teyzesine belli etmeden sıvışırmış. Dedemle buluşmak için. Kışları kalın kazak ve upuzun çoraplar giymeyi reddettiğinden az daha zatürreden ölüyormuş, kolay sıyırdığını söylerdi. Sonra kahkaha atardı, dudağının kenarından sarkan kaba purosuyla; belki de ölseymiş, hatta bundan eminmiş, ailesi buna pek sevinirmiş. Zaman zaman, asla büyükbabamla evlenmek istemediğini de söylemeye cesaret ederdi. Sevdiği şey dua etmek ve çamaşır yıkama saatlerinden kaçmakmış, başkasına ait olmak değil. Kendine ait olmak yeterliymiş. Bir gün de, okulun son günü, yaşadığı kasabayı ve ailesini tamamıyla terk etmek arzusuna kapılmış. Bunu gerçekten yapacakmış, evden aşıracağı bir miktar parayla, küçük bir valizle. Arkasına bakmadan, not yazmadan... Eğer o sırada odada annem veya babam yoksa büyükannem kulağıma eğilir, bir zaman okuldaki tüm çocukları öldürme arzusu içinde olmuş olduğunu fısıldardı. Biraz büyüyünce, ona neden büyükanne olduğunu sordum. Neden kaçmadığını. Neden evlendiğini. Neden kimseyi öldürmediğini... Biraz da onu suçluyordum, içten içe. Ben büyükannemi hiçbir zaman anlayamadım işte, bu yüzden de inanamadım, acaba öteki ihtiyarlara benziyor muydu? Bunadığı için mi böyle konuşuyordu, bilemedim. Şimdi onunla ilgili aklımda metroda olduğumuz güne dair kalan bir anı var. Çok kalabalıktı, yer yoktu, bir kadın ve beş yaşlarındaki çocuğu yan yana oturuyordu. Kadın büyükannemi görünce çocuğunu kaldırıp kucağına oturttu, sonra da boşalan yere oturması için büyükanneme kibarca baktı. Büyükannem öfkelenip kadının kucağından çocuğunu alıp eski yerine oturtmuştu. Bunu neden yaptığını sorunca bana aptalmışım gibi bakmıştı, çocuk kendi gücünü ve ağırlığını hissetmeliydi, bir birey olduğunu, ikide bir kendisini doğuran kadının kuklasıymış gibi hareket ettirilemeyeceğini bilmeliymiş. Bu kadar. Düşününce bile gülümsüyorum ama kendisi sonunda başka bir yere oturduktan sonra, öteki durakta metroya binen küçük bir çocuğa yerini vermişti. Herkesin ne kadar tuhaf baktığını hatırlıyorum. Ben de dahil. Hatta şimdi bunları okuyan sizin bile garipseyen, tuhaf bakışlarınızı hissedebiliyorum. Acaba neden tuhaf bakmıştık, şimdi merak ediyorum, o zamanlar hepimize çok mantıklı gelen bir sebep vardı belli ki; fakat ben büyükannemi hatırladıkça daha fazla garipsediğimi hissetmiyorum. Hatta aklımda ve ruhumda gizlenmiş çoğu sorunun cevaplandığını, karmaşık gürültünün dindiğini hissediyorum. İşte bunlar, ben büyükannem hakkında pek fazla düşünmedim. Size ve kendime dürüst olacağım, ileride çocuklarıma büyükannemi örnek bir büyükanne gibi anlatır mıyım, dahası onun varlığından bile bahseder miyim bilmiyorum. Zaten büyükannemin de pek umurunda olmazdı bu. Bize benzemiyordu. Siz bu anlattıklarımdan sonra büyükannem hakkında ne düşünürsünüz bilemem, zaten ne düşünürseniz düşünün bu da büyükannemin umurunda olmayacaktır ama ben çocuklarımın bir kukla gibi büyümesini isteyeceğimi sanmıyorum. Hele de hemen büyümelerini. Çenesi durmayan kocamış komşumun ve sırf onun gibi birçoğunun yargıları ve uydurulmuş ahlak kuralları toplumda daha fazla yaygın olduğu için çocuklarımın bunlara baş eğmek zorunda olmalarını da. İşte, çocuklarıma bundan bahsedeceğime eminim ve bunların hepsi belki de hiç haberdar olmayacakları büyükannem sayesinde olacak. Onlar da çocuklarına ve onlar da çocuklarına bahsedecek, dünya sonunda iyileşinceye ve kimsenin çocuklarına bunlardan bahsetmesine gerek kalmayıncaya dek. Hepsi ise zırdeli, kuralsız, belki de ahlaksız diye niteleyeceğiniz büyükannem sayesinde. Hayal etmek ne kadar zorlayıcı olsa da tombul bir büyükannenin beni gökyüzünde, bir bulutun üstünde seyrettiğine, kelimelerimi okuduğuna inanarak büyükanneme sesleniyorum. Bazen tüm o aynı insanlara bakarken bir anda aklıma geliyorsun, bazen, keşke tüm insanların böyle bir büyükannesi olsaydı her şey çok, dünya da çok farklı bir yer olurdu diye düşünüyorum. İstemsizce. Siz bana aldırmayın, arada saçma konuşma ve tuhaf düşünme huyunu belki de büyükannemden aldım; ancak iyi bir kalbim var, bana inanın. Artık bir büyükannem olmadığına ve bulutların üstündeki ak saçlı bir kadından haber alma fikri kulağa oldukça tuhaf geldiğine göre sizinle konuşmayı denemeliyim. Tüm insanlarla. Kendimle. Doğacak çocuklar ve hepimiz için."} {"url": "https://rihtimdergi.com/buyulu-orman-gunlukleri/", "text": "Delidolu, zeki, esprili, ele avuca sığmayan, maceraperest bir prensesin, geleneklerin şekillendirdiği saray kurallarına başkaldırısı ve ejderhalarla yaşamayı seçişi ile gelişen fantastik olaylar dizisi. Tıpkı Antoine de Saint Exupery' nin Le Petit Prince adlı eserinde olduğu gibi her yaştaki okuyucusunun zihninde farklı izler bırakacak 4 kitaplık bir seri. Öyle görünüyor ki, Amerikalı fantastik öykü ve roman yazarı Patricia Collins Wrede, kıvrak zekasının yaratıcı gücünü, öykülerinin baş kahramanı Cimorene' yi ölümsüzleştirebilmek için olabildiğince kullanmış. The Enchanted Forest Chronicles orijinal adıyla kaleme alınmış bu serinin tüm kitapları, eş zamanlı olarak Mızıka Yayınları tarafından dilimize çevrilmiş ve yayımlanmış. I. Kitap /Ejderhalarla Yaşamak/Birinci Basım Mart-2014/200 sayfa. II. Kitap /Ejderhaları Kurtarmak/Birinci Basım Mart-2014/225 sayfa. III. Kitap/Ejderhaların Yardımı/Birinci Basım Mart-2014/232 sayfa. IV. Kitap/Ejderhalarla Konuşmak/Birinci Basım Mart-2014/244 sayfa."} {"url": "https://rihtimdergi.com/cache/", "text": "Cache , her filminde izleyicisine huzursuz bir seyir vadeden Michael Haneke'nin yarattığı beklentiyi fazlasıyla karşılayan filmlerinden biri. Filmin ele aldığı temel konular politik yönüyle sömürgeci Batı'nın yıllarca topraklarından sınırsız şekilde faydalandığı insanları kendi topraklarına ikinci sınıf vatandaş olarak dahi kabul etmekte gösterdiği çekince, psikolojik/duygusal yönüyle ise gecikmiş bir vicdan muhasebesinin ne tür karakterlerde hangi şekillerde ortaya çıktığının incelenmesi. Burjuva-entelektüel, üst tabaka Fransız Georges'un çocukluğunda ebeveynlerini kendisiyle paylaşmak istemediği hizmetçilerinin oğlu Majid'i evden uzaklaştırmak için yalan söylemesi, Majid'in birinci sınıf bir eğitim sonucunda belki de bir Georges olabilecekken yetimhanelerde büyüyen, fakir bir yetişkine dönüşmesiyle sonuçlanır. Majid'in anne ve babası 17 Ekim 1961'de Fransızların göçmen Cezayirlileri katlettiği olaylarda hayatını kaybetmiştir, burada filmin politik damarına ulaşırız. Majid'in evden yollanmasına sebep olması ise, Georges'un eşi Anne'den bile gizlediği saklısıdır. Bir gün Georges'un ve ailesinin hayatından kesitleri kaydeden kasetler laurent hanesine ulaşmaya başlar ve Georges her ne kadar işi kendisi ve ailesi açısından açısından bir güvenlik meselesinden ibaret kılmaya çalışsa da kasetlerin kaynağını bulamadıkça ve Majid'e doğrulatamadıkça geçmişe dönmek zorunda kalır. Majid kendini şok edici bir şekilde öldürür, ancak oğlu Georges'a geçmişten bugüne yaşananların tek tek hesabını sormak yerine Georges'a vicdani durumunu sorar. Georges, Majid'in ölümüyle kendisinin ilişkilendirilmemesi sonucu ne kadar gerçek olsa da hayatındaki sorunun artık tarih olduğu hissiyle kafa karışıklıklarını tekrar atar ve özündeki kötüye döner: Majid'in oğluna vicdanen rahatsız olmadığını söyler. Majid'in oğlu, aslında beklediği cevabı almıştır, uzatmaz. Georges, geçmişe gömdüğü bir suçun ardından rahatça uykuya dalar. Evet, kasetleri kimin gönderdiği belirsizdir, ancak film bu yönüyle ne kadar eleştirilse de bence gerçekten de kasetleri kimin gönderdiği önemsizdir. Georges, vicdan sınavından kalmıştır. Üst tabaka bir entelektüel olarak hala bilincine varamadığı bir konudur vicdan. Film Georges'un oğlu ile Majid'in oğlunun okul merdivenlerinde dostça konuşmasıyla sonlanır: Karamsar olmak için bunca sebep olduğu halde, yeni kuşağın eski kuşağın hatalarını yapmayacağına dair inancın da korunabileceği vurgusuyla."} {"url": "https://rihtimdergi.com/caferaga-medresesi/", "text": "Caferağa medresesi, adından da anlaşılacağı üzere dönemin devlet adamlarından Caferağa tarafından, tarihimizin en önemli mimarlarından Mimar Sinan'a yaptırılmıştır. 1559 yılında yapılan bu medrese 1989 yılında restore edilmiştir. Sergi odası ve dershaneleriyle halkın hizmetine sunulmuştur. Özellikle bahçesi çok güzel yapılmıştır. Dershanelerde geleneksel Türk sanatları öğretilmektedir. Mimari açıdan incelersek diğer yapılara göre farkı, kurşundan yapılmış bacalarıdır. Medreseye iki kanatlı baskı kemerli demir bir kapıdan girilmektedir. İç tasarımı çok düzenli yapılmıştır. Avlusu dikdörtgen biçiminde olup etrafında dershaneler bulunmaktadır. Caferağa medresesi Türk kültürü açısından önemli bir yer tutar. Türk el sanatlarının akademisyenler tarafından incelikle öğretilerek gelecek nesillere aktarıldığı en iyi yerlerden biridir. Kurs aralarında dinlenmek için ise güzel bir bahçesi vardı. Kurs odaları da tarihe uygun olarak tasarlanmıştır. Eski Türk kültürünün yanında modern sanat kursları da verilmektedir. Caferağa medresesi İstanbul'un karmaşasından kurtulmak için gidilebilecek en nadide yerlerden biridir. Kitabınızı alıp bahçesinde kahve ya da çay içip saatlerce oturabileceğiniz bir yerdir. İlk girişte içinize bir huzur dolduğunu gittiğiniz zaman anlayacaksınız."} {"url": "https://rihtimdergi.com/cakallarin-sucu/", "text": "Ben kasabalı çakaldım. Diğer ikisi kır çakalıydı. Teyze oğullarıydık. Senenin bir kısmını kasabada bir kısmını kırda geçiriyordum. Kasabadan kıra, onların yanına geldiğimde artık kullanılmayan o evi yıkmaya karar vermişlerdi. Şimdi üç yavru çakal harman yerinde eski bir evi taşlıyorduk. Aldığı darbelerden metruk evin penceresinin üstünde yay gibi bir çatlak oluşmuştu. Hepimiz özellikle bu bölgeye taş yağdırıyorduk. Çetin bir savaş veriyorduk. Harman yeri sanki cenk meydanıydı. Düşmanımız belliydi. Uzaktan bakılınca ev sağlam görünüyordu ama biz zayıf noktasını keşfetmiştik. Çakal aklımızla çatlağın evden ayrılacak ilk parça olduğunu seziyorduk. Küçük çakal birliği devi çökertmeye çalışıyordu. Bir zaman böyle yaylım ateşine tuttuk. Her çakal atabildiği en büyük taşı atmaya, düşmana en ağır darbeyi indirmeye çalışıyordu. Çoğu zaman büyük taşlar hedefi bulmuyor evin penceresinden içeri veyahut duvarına çarpıp yana düşüyordu. Bunlardan birini doğru yere isabet ettiren çakal kendisiyle gururlanıyor, hırsı daha da artıyordu. Evin çevresi irili ufaklı taşla dolmuştu ama kendisi henüz bir bütün olarak duruyordu. Adeta yarış halindeydik. Büyük taş atacak olan Ateşkes! deyip evin yanına kadar sokuluyor, gülle gibi fırlatıyordu. Geri kalanlar O'nu bekliyordu. Atışını yapıp geri döndüğünde tekrar savaş naraları atarak saldırıyorduk hep beraber. Elime ne gelirse atıyordum eve. Avcuma tam oturan üçgen prizma şeklindeki bir taş buldum ve çatlağa doğru fırlattım. Çatlağın öyle bir yerine gelmiş olacak ki bu yay biçimindeki kütle büyük bir gürültüyle yere saçıldı. Sonunda parçayı koparmıştık. Kalede ilk gediği açmıştık ama gürültü bizi korkutmuştu. Hepimiz hızla deliklerimize saklandık. Uzaktan izlediğimiz kadarıyla evin yıkık cephesi tozdan gözükmüyordu. Bir müddet bekledikten sonra son durumu incelemeye gittik. Bu kadarını hiçbirimiz ummuyordu. Sandığımızdan daha büyük hasar almıştı ev. Yıkılan duvarın parçaları oldukça geniş bir alana yayılmış görev başarıyla tamamlanmıştı. Bu evin el kuvvetiyle yıkılabileceğini anlamış, bu macerayı sonlandırdık. Bir ara evin bizimle konuşmasını bize bir şeyler söylemesini bekledim. Bana her nesne konuşacakmış gibi gelir. Sanki yeterince istersek onlara kulak verirsek dilleri çözülüp bir ses vereceklermiş gibi gelir. Eğer bu bugüne kadar olmamışsa bizi konuşmaya değer bulmamış olmalarındandır. Henüz kulaklarımız yeterince iyi duymuyordur, kalbimiz katılıktan kurtulmamıştır. İşte o ev de durun beni yıkmayın veyahut ben yaşlandım artık yıkın gitsin demedi. Bir ses duyamadım. Canını o kadar acıtmamıza rağmen gık demedi. Çakal birliği artık yeni görevler almaya hazırdı. Bundan sonra bir takım basit görevler edindik. Kayaları yuvarlama, küçük çapta yangınlar, ok yapıp köylülerin hindilerini avlama, bostanlardan kavun karpuz aşırma gibi. Bizi en çok heyecanlandıran ve tatmin eden maceraların başında aşırma geliyordu. Başkasının bahçesinden meyve aşırdık mı ağzımızı şapırdata şapırdata yiyorduk. Bunun keyfi hiçbir şeyde yoktu ya mali değeri olan aşırmaların heyecanı bambaşkaydı. Bazen çakal birliğine destek kuvvet ekler köy bakkalına dalardık. İçimizden biri parayla gofret alırken bakkalı oyalar diğerlerinden biri de bisküvi ya da aydın doldururdu cebine. Sonra beraberce çıkar köy merasında veya mezarlık yolunda ganimeti mideye indirirdik. Giderek daha değerli şeyleri aşırmaya başladık. O günlerde köydeki bir eve misafir gelmişti. Arabasını kolaçan ettik. İçinde açık duran bir karton malbora vardı. Yarısından çoğu duruyordu. Bu da işimizi kolaylaştırıyordu. Arabanın kapısı kilitli değildi. Birlikten biri sessizce içeri süzüldü. Bir paket sigarayı yürüttü. Biz çakallar sigara içmezdik. Ekseriya Birinci marka içilen bu köyde mavi bandrollü alman malborası bize cazip gelivermişti. Yürüttüğümüz paketi susanın altındaki küçük köprüde dumanladık. Hoşumuza gitmişti. Baktık gördük kimse fark etmiyor; birkaç saat sonra bir paket daha yürüttük. Onu da köyün muhtelif yerlerinde gizlice içtik. Sigaraya alışacaktık bu gidişle. Daha doğrusu sigaraya değil de alman malborasına. Belki üçüncü paketi de yürütecektik ama arabanın olduğu yere bir daha yaklaştığımızda arabanın gittiğini gördük. Misafir ayrılmıştı oradan. Bir daha çalamayacağımıza üzülüp yakayı ele vermediğimize sevindik. Beceriyle gerçekleştirdiğimiz soygun çakal birliğini daha da cesaretlendirmişti. O eve sonraları başka misafirler gelmişti. Onların da arabası vardı. Yalnız onların arabaları daha pahalı ve kilitliydi. Aradan birkaç gün geçmişti ve biz soygun planını yapmıştık. Bu sefer para çalacaktık. Para arabada değil sofadaki askıda duran çantanın içindeydi. Büyük kuzen önce bir miktar yürütmüştü. Bizden ayrı davranmıştı. Parayı gidip hemen bakkalda yemiş, orda bulunan çakallara ziyafet çekmişti. Bizim sonradan haberimiz oldu. O yaptıysa biz de yapabilirdik. Cesaretlenip çantadan biraz daha fazla yürüttük. Bir planımız vardı. Kasabaya gidecek köyde bulunmayan parlement marka bir sigara alacaktık. Sonra birbirimize havalı havalı bayramda seyranda şundan bundan duyduğumuz gibi Ver bakalım bi parlakamet de yakalım diyecektik. Geriye bir miktar daha para kalıyordu. Onunla da gelsin gazozlar gitsin çikolatalar... İyi hesap yapan çakallardık. Hesabımızı, parayı en istediğimiz şeylerin önceliğine göre harcayacak şekilde yapmıştık. Birlikten kopan çakal gibi çar çur etmeyecektik. Kaç gündür plan yapıyor, bu hayalle yaşıyorduk. Parayı, bir kısmını yıktığımız evin içindeki taşların arasına sakladık. Ertesi gün kasabaya gidecektik. Gece olmuş yuvamıza çekilmiştik. Yan gelip yatmış sabırsızlıkla sabahı bekliyorduk. Fakat beklemediğimiz bir gelişme oldu. O son geceyi savuşturamadık. Bizi o ev birilerine ya da bir şeylere, o gece o gecenin sessizliğinde fısıldamış olmalıydı. O şeyler başka şeylere onlar başkalarına... Parasını çaldığımız misafirlerle ev sahipleri aniden bizi bastırdılar. Tanıdık insanlardı ev sahipleri. Daha önce de ufak tefek itiş kakışımız olmuştu; en fazla taş atmışlar, bağırıp çağırmışlardı. Bu sefer çok kızgındılar. Onların misafirleri aynı zamanda müstakbel dünürleriydi mağdurlar. Amansız bir sorgudaydık. Dünya başımıza yıkılmıştı. Ağır hakaretler ve sopa altında ölüp ölüp diriliyorduk. Konuşamıyorduk. Biz çakallar insanlarla konuşamazdık. Benim ortağı kuyruğundan tuttukları gibi paranın yerini göstermeye götürdüler. O bir daha gelmedi. Ben de yakalandığımız yerde yediğim dayağa fazla dayanamadım. Leşimi köpeklere attılar. Biz zenginlerden aşırırdık. Onları da öyle sanmıştık. Değillermiş meğer!"} {"url": "https://rihtimdergi.com/cam-fanuslar/", "text": "Biz hep korkarız. Zira bu, bizi ayakta tutan güç olmayı çoktan geçip ayağımızdaki bir pranga haline gelmeye başlayan bir durumdur. Böylece kendi çevremize bir duvar örer ve içinde kendi kış bahçemizi yaratmaya çalışırız. Yavaşça kabuğumuza çekilir, olup bitenlere olabildiğince seyirci kalmaya çalışırız fanusun içinde. Orada güvende ve suni bir huzurun kollarındayızdır, dışarısı ise gerçek dünyadır ve bize ağır gelen şeylerle, hakikatle dopdoludur. Öyle doludur ki bizim ruhsal boşluğumuzun kaldırabileceğinden çok daha fazla ve ağırdır. Birbirimizle göz göze yaşarız ömrümüzü, asla birbirimize dokunmadan. Günler geçtikçe bir toz tabakası kaplar fanusun dışını ve tamamen uzaklaşırız dışarıda olup bitenden. Derken gün gelir, biz ölürüz. Fakat son nefesimizi vermeden önce öyle ölü, öyle soyutuzdur ki saydamlığını yitirmiş fanusumuzda; kimse farkına bile varmaz bunun. Hiç var olmayız ki düzgünce yok olabilelim! Ne biz ölüleri fark ederiz ne de zamanı gelince onlar bizi. Kendimize camdan bir mezar inşa etmeye o fanusa kapanmaya karar verdiğimiz gün başlamışızdır nasılsa ölmeye; içten içe, parlaklığını gün geçtikçe daha da yitiren bir camın içinde."} {"url": "https://rihtimdergi.com/cam-sise/", "text": "Merhaba. Ben bir cam şişeyim. Kumlu günlerimden cama erişebilmek için çok uzun bir süredir, bir zaman dolusu dünya boyunca evrildim. Doğada dönüşmek her şeyin temeli. Yapı taşımız başkalaşmak. Ve bana sorarsanız, siz insanların yaptığı en büyük hata bu: Dönüşmeye izniniz yok. Üstelik bu izni kendinizden esirgeyen, yine sizsiniz. Her şey aynı kalsın istiyorsunuz. Başkalaşmaktan korkuyorsunuz. Biz doğada, özümüze dair olan hiçbir şeyden korkmayız. Doğalın dışında gelişen, akışı değiştiren, yönü saptıran şeyler korkutur bizi. Zamanın hafızasına sahibiz. Neye dönüşürsek dönüşelim, kendimizi / benliğimizi unutmuyoruz. Rüzgarların bile bir yönü var. Ben bir cam şişeyim. Cam halimden şekillendim ve artık bir alana / hacme sahibim. İçime aldığım her şeyi koruyacak bir şeklim var. Tabi beni alıp yerlere vurmadığınız sürece. Bir şekilden de öteyim. Kırıp bin parçaya ayırsanız bile. Cam şişe olduğum ilk şeffaf günlerimde yeni bir göz kazanmış gibi oldum. Dünyayı içine alan, ışığı kıran / yansıtan, aydınlıkla mutlu bir cam. Sonra bir fabrikaya götürdüler beni. Benim gibi milyonlarcasının olduğu, bin kumsal dolusu cam. Yalnızlık duygusundan usandığım için bu yeni ortamımda çok mutlu olacağımı umdum. Zaman geçti; umduklarım, gördüklerime yenik düştü. Hepsinin aynı olduğunu gördüm önce. Bir şeffaflığa yetecek sayısız yenilik, kalbimizdeki boşluğu dolduracak bir milyon neden varken hepsi bir tekrara hapsolmuş gibiydi. Bakışlarınızdan anlıyorum -evet camların da bir kalbi vardır. Milyonlarca kumun sıkışmış duygusunu taşıyan, su gibi bir kalp. Suyla iyi anlaşıyoruz. Hayatla kurduğumuz ortak ve berrak bir bağ var. Tüm gördüklerimden sonra hepsine, tüm camlara bağırmak istedim: Hiçbir tekrar aynı değildir! Tekrarların farklılığına kendinizi açın. Tekrar olarak gördüğünüz her şeyin farklı bir renkte tezahürü vardır. O zaman yapamadım bu konuşmayı, şimdi yapabiliyorum. Fark ettiğim bir diğer şey: Şeffaf olan varlıkların bile kendisini saklamaya çalışması. Bu bana bir inkar gibi geliyor. Aslında hepsi çok mutsuz. Burası, denizlerin ruhunu taşıyan tuz kokulu bir karnaval olabilecekken, tam bir fabrika. İnsanların da mutsuzluğunu bu havaya ekleyince bazen nefes alamayacak gibi oluyorum. Üstelik kapağım açık olduğu halde. Siz fark etmiyorsunuz ama bizim de bir gökyüzümüz var. Tüm bunlar olurken bir gün başka bir banda götürüldüm. Üstümü bir tutkalla kapladılar, sırtıma ve yüzüme bir etiket yapıştırdılar. Etiketin sağlamlaşması için canımı yakacak kadar çok ısıttılar. Sanırım etiket özüme kadar ulaşsın ve yapışsın istediler doğadan habersizler. Nasıl üzüldüğümü anlatamam. O zaman da anlatamadım. Bir zaman boyunca canımın acısı geçmedi. Ve evet, çokça zaman unutuyorsunuz ama bizim de canımız var. Diğer hepsi etiketlendiğim anı izledi. Hiçbirinin kumu kıpırdamadı. Suyun vicdanı kumlara geçmemiş anladım. Ya da bu fabrikanın onları bu hale getirdiğini düşündüm. Diğerleri bana, üzülmememi, onların da hepsinin bir etiketi olduğunu ve buna alıştıklarını söyledi. Hatta bu etiketlerin bir tanım ve tanıma aracı haline geldiğini anlattılar. Ve ben o an kırılıp dökülmek, eski halime dönmek istedim. Sırf bu tutkallı etiketi parçalamak için. Onlara değişmenin keyfini ve tanımların anlık ve geçişken olduğunu hiç anlatamadım."} {"url": "https://rihtimdergi.com/camurlu-sokak/", "text": "Yağmur saatlerce yağdıktan sonra azalsa da hala dinmemişti. Çinko damların altındaki yataklarda çocuklar henüz uyuyor, çatıya vuran damlaların sesleri uykularını iyice ağırlaştırıyordu. Saat erkendi. Sadece birkaç kişi, sobaya biraz tezek atmak için sıcacık yorganın altından çıkmaya cesaret edebilmişti. Bir de o ayaktaydı. Sokakta yürüyordu. Yerler, ele yapışan vıcık vıcık bir hamur kıvamındaydı. Çamurlar her adımında ayaklarının neredeyse bütününü içine alıyor, yer ile tabanlarının arasında uzayıp kısalıyor ama onu asla bırakmıyordu. Çok kalın giyindiği söylenemezdi. Ama ince giyindiğinden emin olunamazdı da. Üzerinde bir ceketi, montu yoktu ama bunun yerine altı yedi kat üst üste giyinmiş de olabilirdi. Buradaki çocuklar böyle giydirilirdi. Eli mütemadiyen sağ cebinin üzerinde gezinip duruyordu. Eskimiş pantolonunun üzerinde uzaktan seçilemeyecek kadar soluklaşmış nota desenleri vardı. Belki de milyonlarca kez yıkanmıştı bu pantolon. Bazen leğende deterjanla, bazen dışarıda, yağmurla. Üzerinde taşıdığı notalara uygun bir şekilde yürümeye devam etti: Silik bir ahenk ile. Bata çıka metrelerce yürüdükten sonra yolun kenarında kaldırım diyebileceğimiz, belki de diyemeyeceğimiz bakış açısına göre tamamen farklılaşabilecek- yüksekçe taşların olduğu bir sokağa saptı. Ayaklarını hızla yere vurarak, çamurları silkeledi. Sokak öylesine sessizdi ki, kendini büyük bir gürültü çıkarmış gibi hissetti. Sokağın sonuna doğru yürümeye devam ederken, az önce fark edilmeyen bir şey çıktı ortaya. Bir ayağı diğerinden daha kısaydı. Aksıyordu. Sağ ayağının tabanı tamamen yerdeyken, sol ayağı havada kalıyor, parmak uçları güçlükle yere değiyordu. Belli ki silik bir ahenk ile yürümesi pantolonundaki notalardan değildi. Elini üzerine bastırdığı cebinden elli kuruş çıkardı. Etrafına bakınıp sessizliğin ortasında olduğu yere çömeldi. Ayakkabılarının kenarlarındaki çamurları paranın yardımı ile iyice temizledi. Sonra hemen yanındaki su birikintisinde yıkadı kuruşluğu. Yeleğinde kuruttu. Tedirgince etrafına bakınıp bakkala girdikten bir dakika sonra elinde oralet tozuyla çıktı. Ufacık plastik kutuyu bir elinden diğerine geçirerek yürüdü. Geldiği yoldan geri dönerken çamurlu sokakta ona doğru gelen başka bir çocukla karşılaştı. Ondan daha küçüktü bu çocuk. Saçlarında, yüzünde ve hareketlerinde tertemiz bir canlılık seziliyordu. Bir araya geldiklerinde büyük olanı diğerini kucağına aldı. Yürürken her adımda sola doğru yamuluyordu. Yine de güçlüydü. Çocuğu uzun süre taşıdı. En sonunda bir çadırın yanında durdular. Çocuğu indirip derin bir oh çekti. Bir kadın, hazır yağmur durmuşken, ateşi yakıp yapalım şu yemeği dedi. Büyük çadırın yanı başında ufak bir ateş yakılıp üzerine büyükçe bir tencere yerleştirildi, başına da iki genç kız geçti. Baran, gel de biz patatesleri soyana kadar şu soğanı kavur, yanmasın dedi kızlardan biri. Baran aksayarak tencerenin başına gitti. Soğanın acısından gözlerinden yaş aktı. Bunu eken çok osurmuş vallaha dedi. Gülüştüler. Küçük çocuk gülüşmelere kulak kabartıp yanlarına geldi. Ayakları soğuktan pembeleşmişti, ıslak toprağın üzerinde iz bırakarak yürüyordu. Elleri, ağzı turuncu renge bulanmıştı. Baran'ın yamalı pantolonuna tutundu. Soğanlar kavruluncaya dek öylece durdu. Onun da gözlerinden yaş geldi. Az sonra nemli büyük bir taşın üzerinde oturdular. Oraletini ağabeyine uzattı. Baran bir tutam döktü avucuna. İkisinin de ağzı, elleri boya içindeydi şimdi. Üzerine oturdukları taştan, pantolonlarına yayılan ıslaklık büyüyordu. Baran hapşırdı. Ablası tencereyi karıştırırken, Vallaha haklıymışsın, eken iyi osurmuş dedi. Yeniden gülüştüler. Islak ve sıcacıktılar."} {"url": "https://rihtimdergi.com/canim-insanlar/", "text": "Bir aydınlar destanı olan Tutunamayanlar; Oğuz Atay'ın diğer eserleri gibi yazarın ölümünden sonra tutunabilmiştir. Farklı bir yazınsal gerçeklikle yazılmış bu eser; Türk aydınına ışık tutuyor. Kitap ilk çıktığı zamanlarda bazı eleştirmenler tarafından ağır aleyhte eleştiriler almıştır. Yazar yaşarken de unutulduğundan bahseder. Sitemi; tıpkı kitabında yarattığı derin kurgunun ifade ettiği gibi anlaşılamamış olmasınadır. Ancak yıllar sonra edebiyat dünyasında derin etki uyandırmış, özel bir okuyucu kitlesi oluşturmuştur. Roman kahramanı Selim Işık'ın bakış açışıyla, dünyayı algılayışıyla yazılmış, örneksiz bir niteliktedir. Küçük burjuvanın değer yargılarını altüst eden Selim; başkaldıran ve kitapların derinliğiyle yaşayan asla teslim olmayan bir karakter. Selim tıpkı Oğuz Atay gibi asla anlaşılamamaktan dolayı acı çeker. Yazar bu acıyı müthiş bir duyarlılıkla beslediği mizah anlayışıyla bütünleştirir. Romanın diğer başkişisi olan Turgut Özben: Beni de al Selim; ölümden, unutulmaktan öteye gidelim. Birlikte tutunamayalım. derken arkadaşı Selim gibi direnemediği için kendini yenik sayar. Cahil Turgut'u iyi saklar ve evinin muhteşem kütüphanesindeki okunmamış kitaplarıyla yaşarken, Selim'in intiharıyla sarsılır. Ve böylece karşı koyamayacağı bir sorgulamaya girer. Tutunamayanlar ansiklopedisinde tanışılacak onlarca insan, giderek inzivaya ve yok olmaya mahkumdurlar. Çünkü onları buna mahkum eden toplumun tutunacak bir yeri vardır. Türk aydınının iç hesaplaşmasını ve varoluşumuzu sorgulayan bu kitap yazarın kırk yıl sonrasına ışık tutmasıyla doyumsuz bir hale geliyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/cats-muzikali-istanbulda/", "text": "T.S. Eliot'un Old Possum's Book of Practical Cats adlı kitabına ve Andrew Lloyd Webber'in rekorlar kıran uyarlamasına dayanan Cats Müzikali Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi'nde izleyiciyle buluşacak. Türkiye'ye ilk kez gelen müzikal, 21 Ocak'tan 9 Şubat 2014'e kadar toplam 16 kez İstanbul'da sahnelenecek. T.S. Eliot'un Old Possum's Book of Practical Cats adlı kitabına ve Andrew Lloyd Webber'in rekorlar kıran uyarlamasına dayanan müzikal, kediler arasındaki bir öyküyü anlatıyor. Şimdiye kadar 300'den fazla şehirde, 50 milyondan fazla kişi tarafından izlenen, ilk kez 1891'de Londra'daki West End'de, 1982'de de Broadway'de izleyici ile buluşan müzikal, Londra'da 20 yıl boyunca sahnelendi. Olivier Award en iyi müzikal ödülü ve en iyi orijinal kadro kategorisinde Grammy ödülü bulunan Cats, müziğin, dansın, şiirin, hayallerin, tiyatronun ve aşkın mükemmel uyumunu içinde taşıyan, en iyi müzikal ve en iyi yönetmen dalları dahil olmak üzere Broadway'de 7 kez Tony Ödülü'nü de kazandı. 2008 yılında İngiltere çapında kapalı gişe oynadı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/cavdar-tarlasi/", "text": "Dalmaçyalılara bayılıyorum. Sahiplerini de çok severim aslında. Önceden ne köpeklerle ne de sahipleriyle ilgili pek bir bilgim yoktu, hala da çoğu şeyle ilgili bir bilgim yok aslında, sadece buğulu renklerle bezenmiş, zihnimde çok berrak olan bir geceyi hatırlıyorum tarif etmemi isteseniz, bunu bile yapmakta zorlanırım sanırım. Bir yaz akşamı, saatimin bozuk olup olmadığından şüphe ediyordum. Gökyüzü hiç kararmamıştı. Sanki gökyüzü hep kararmak zorundaymış gibi size dedim ya, dalmaçyalı bir köpekle tanışmadan önce epey çekilmez, soluk bir yetişkine benziyordum; durmadan saatlerini kontrol eden, koşuşturan... Her neyse. Gökyüzü pembemsi, turuncu ve mavi bir hal almış yumuşak bir şekeri andırıyordu böyle yerlerde yıldızları da görebilirsiniz aslında, nereye bakarsanız bakın, hepsi kocaman ve parlaktır. Böyle bir akşamda saatiniz on saat geri ya da ileri gitse de ne fark eder ki. Hiç sevmem bu kadar güzel akşamları. İnsan bir kere böyle muhteşem akşamlara tanık oldu mu sonrasında hep mutsuz olur, bilirim. Evine gidip de penceresinden yıldızları göremeyince içini nasıl sıkıntı, dehşet, mutsuzluk basar anlatamam. Bu felaket kötü bir şey. Düşünsenize, bir gün pembe bir gökyüzünün altında kayan yıldızları izliyorsunuz, öteki gece mesai bitimi, gecikmiş bir halde, iş yerinizden evinize koşarken kapkaranlık gökyüzü yarılıp üstünüze başınıza acayip gıcık bir yağmur yağıveriyor. Böyle olunca da siz hayatınızdan ve kendinizden nefret ediyorsunuz tabii, devamı da öyle geliyor. O yüzden arkamı dönüp çamurlu bir patikada yürümeye başladım; buralara yakın bir yerde çok ıssız bir çavdar tarlası olduğunu biliyordum. En azından çok karanlık değildi, ben de tarlayı görünce çok sorgulamadan kendimi çavdarların arasına bıraktım. Çavdarlar ne çok yumuşak ne de pek keyifli değiller. Bu yüzden oraları seviyorum sanırım çavdarların ne işe yaradığını hiç anlamam. İşlem görmeden, un, ekmek falan haline gelmeden demek istiyorum, kim çavdarı ne yapsın. Sonra gözlerimi kapattım. Bu beni her seferinde çok korkutur işte, görüp görebileceğiniz en karanlık gece, göz kapaklarınızı kapattığınızda karşılaştığınızdır. Etraf sessizleşir, renkler uçup gider, ne olduğunu bile anlamazsınız. Sonra aklınız milyon şeyle dolar. İsteseniz de kontrol edemezsiniz. Bir kar meleği gibi açtığım kollarımda, yumuşak bir şeylerin dolandığını hissettim; nefes titreşimleri, nemli bir burun. Gözlerimi açıp kollarımı hızlıca çektiğim anda bunun kocaman bir köpek olduğunu gördüm: simsiyah gözleri parıldayan, harikulade bir dalmaçyalı. Yavru bir ineğe benzettim. Önüme oturdu, uzun dili dudaklarından sarkmış bir vaziyette deli gibi kuyruğunu sallıyordu. Hafifçe başını okşadım, ıslak burnunu tekrar avucumun içinde gezdirmeye başladı. Çavdar tarlalarında böyle tuhaf şeyler olur. Siz yine de unutmayın, her dalmaçyalı köpeğin bir sahibi vardır, neredeyse. Sessizliği yaran güçlü ve uzun bir ıslık duyunca dalmaçyalı burnunu hızla avucumdan çektikten sonra şimşek gibi hızla koşmaya başladı, upuzun çavdarlar arasında yok oldu. Ayağa kalktığımda çavdarların diz boyumu geçtiğini ilk defa fark ettim, köpeğin sahibini görebilmek için etrafıma baktım. Minik bir top gökyüzüne doğru fırlayıp çavdarların arasına düştü; çok uzağımda değildi, genç bir çocuktu oradaki. Başında hasırımsı bir şapka, dağınık saçlar, epey uzun boylu. Rastgele çavdarların içinde yürüyordu, köpeğine top atıyordu arada bir. Hiç hareket etmeden durdum, o kadar keyifliydi ki. Kim bilir kaç kez top çavdarların arasında bir başka yere düştü ve köpek tarafından yakalandı. Bir ara köpek patilerini çocuğun omuzlarına koydu, iki patisinin üzerinde ayakta öylece durdu. Çocuk köpeğin başını okşayıp tüylerini dağıttı, uzun süre öyle şakalaştılar. Bir ara çavdarların içine devrildiler. Şimdi onları göremesem bile orada ne yaşandığından şüphe duymaksızın emindim. Köpeğin yumuşacık başı çocuğun göğsünde, tam kalbinin üzerindeydi. Köpek koşmayı bırakınca tarla biraz daha sessizleşti, artık tek duyduğumuz hafif bir yaz melteminin çavdarları oynatarak çıkardığı hışırtı ve çocuğun açtığı şarkının sesiydi. Orada öylece uyusam ve belki de hiç belli etmeden biraz daha onları izlesem, hiç sorun çıkmazdı. Bu havada hastalanılmazdı, eve geç gidince kimse de pek umursamazdı. Yazları böyle olur, gerçekten, kimse kimseyi umursamaz işte. Oysa ben kalktım, saçlarıma yapışan yaprak ve tozları ayıkladım, sonra tarladan dışarı çıkmak için yürümeye başladım. Uzaklaştığımda bile müziğin sesi hafiften duyuluyordu. Yine de içimde beni burayı terk etmeye zorlayan çok güçlü bir his vardı, sanırım sonunu görmemek için. Bu güzel rüyayı terk etmemek için; çocuğun ve köpeğinin, tarlayı terk ettiğini görmek istemediğimden. Sonra kim bilir, belki çok varlıklı bir ailesi olduğu için buralardan uzaklaşıp şık bir cipin içinde şehre doğru yol alacaktı ya da çok yoksul olduklarından ailesine yardım etmek için geceleri de çalışmak zorundaydı ve içinde habire sigara içilen, durmadan tütün, ter ve alkol kokan bir kasaba barında garsonluk yapmaya gidecekti. Ya da evi bile yoktu. Lisede edindiği fena arkadaşları vardı ve bir benzin istasyonundaki zavallı bir marketi soyacaklardı. Daha kötü ihtimalle zavallı çocuğun köpeği çok hastaydı; yarın, öbür gün ölecekti ve bu yüzden son kez köpeğini mutlu etmek istemiş, buraya getirmişti onu. Ya da çocuk çok hastaydı ve yarın öbür gün o ölecekti. Allah bilir. Hiçbirimiz tahmin edemeyiz. Orayı terk etmemin nedeni, hikayesinin bundan sonrasını gerçekten hiç mi hiç merak etmediğimdendi zaten. Aklımda ona ve köpeğine dair tek bir şey kalacaktı... Sadece ay ışığı altındaki o çavdar tarlasına ait olmalarını istedim ve nahoşça şarkı söyleyen o adamın sesine, güzel bir yaz akşamında. Herkesin peşinden koşmak zorunda oldukları işleri, onları korkutan sorunları, uymak zorunda oldukları katı kuralları, saatlerce sıkışıp kaldıkları ışık almayan odaları vardı ancak bu ikisinin yoktu, hep öyle düşünecektim. Yağmur yağdığında da, çok felaket bir zaman geçirdiğimde de... Ne kadar kötü bir vaziyette olursanız olun, sizinle aynı gökyüzünün altında yaşayan, hep dertsiz ve mutlu olan bu ikisini öyle bir halde düşlemek kimi mutlu etmez ki! Tek ait oldukları yer o güzel gecede o güzel yerdi, ne olursa olsun. Dünya'yı ne felaketler götürürse götürsün, insanlar ne kadar çekilmez olursa olsun... Ah, ne çok seviyorum dalmaçyalı köpekleri ve sahiplerini. Dediğim gibi, böyle güzel şeylerden bahsedince insanın morali bozuluyor bir süre sonra. Lanet olsun ki doğru bu. Yemin ederim, şansım olsa, tüm çocukları ve köpekleri alıp buraya getirirdim. Pislikten ve kalabalıktan uzak, sonsuza kadar burada saklanabileceğimizi bilsem, gerekirse buraya ulaşabilmek için sonsuza kadar koşardım. Aynı şarkıda söylediği gibi. Sıcak çavdarların üzerlerine sırtlarımızı verirdik, ne kadar zaman geçtiğini hiç dert etmeden pörtlek pörtlek parlayan yıldızları sayardık. Tek düşündüğümüz dalmaçyalı köpeğin sahibinin açtığı şarkının sözlerinin ne anlama geldiğini yorumlamak olurdu, bir süre sonra onları da ezberlerdik, istemesek bile ağzımıza yapışırdı. Aynı mutlu insanlar gibi. Sonunu hiç düşünmeden. Dediğim gibi, böyle bir gecede saatiniz ister bozuk ister çalışıyor olsun, ne fark ederdi ki."} {"url": "https://rihtimdergi.com/cayci-hakki-yusuf-ve-digerleri/", "text": "Oda aydınlanmamıştı. Sokaklar da. Güneşin yüzünü göstermesine daha vakit vardı. Evin dış kapısı açıldı. Çok geçmeden kapandı. Öfkenin sesi değildi işitilen. Yusuf bu sesi çok iyi tanıyordu; kaderine boyun eğmişliğin sesi. Onun bu sesi tanıdığını kimse bilmezdi. Az önce işin yolunu tutan babası da. Uykusuz geçen gecenin ardından sabaha karşı yorganı başına çekerek o sesten kaçmaya çalıştığını da bilmezlerdi; yüreğini yaralayan o sesten kaçamadığını da. Sanki o ses beynini darmadağın ediyor, yüreğini deliyordu. Diplomayı alalı neredeyse iki yıl olmuştu. Heyecanla başladığı işletme fakültesini yıl kaybetmeden bitirdi. İşsiz geçirdiği ayların ardından elindeki diplomaya baktıkça işletildiğini düşünüyordu. İlk zamanlarda birkaç kez iş görüşmesine çağrıldı. Hepsinden eli boş döndü. Sonra... Bekledi. Bekledi... Aylarca görüşmeye bile çağrılmadı. Umudu kalmamıştı. Ne iş olduğuna bakmaksızın çalışmaya karar verdi. Tekstil atölyesinde günü kurtarmak istedi, olmadı. Markette kasiyerlik, büfede sipariş götürme, lokantada bulaşıkçılık... Ne yaptıysa sonu hep hayal kırıklığıydı. Genç adamsın taşı sıksan suyunu çıkarırsın diyordu babası, eklemeyi de unutmuyordu: Güneş üstüne doğmamalı. Bak o zaman her şey nasıl yoluna girecek. Kuyruğu dik tutacak hali kalmamıştı. Kaçmaya çalıştığı babasına sığınmaya karar verdi. Diplomasını düşünmedi. Başına çektiği yorganı attı. Yataktan fırladı. Öyle ki, üzerine yapışmış yüklerden kurtulmuştu sanki; diplomadan, kendisini bekleyen parlak kariyer palavralarından, umut tacirlerinden... Perdeyi araladı. Ortalık aydınlanmamıştı. Uzakta ezan okunuyordu. Babası işyerinin kapısını açıp işe başlamıştır muhakkak. Aceleyle perdeyi kapadı. Sandalyenin üstündeki yıpranmış giysilere uzandı. Eli boşlukta asılı kaldı. Babası hazzetmediği giysilerle işyerine geldiğini gördüğünde kendisine meydan okuduğunu düşünebilirdi. Belki müşteriler de kafalarını çevireceklerdi. Olsun. Hayallerini çalan tacirlerin sahte cennetlerinden daha kötü olacak değildi ya. Kararsızlığı uzun sürmedi. Yenildiyse de onuruyla teslim olacaktı. Çevresindekilerin eleştirdiği, dalga geçti giysileriyle işe gidecekti. Sandalyenin üstünde boşlukta asılı kalan eli yıpranmış giysilere uzandı. Özenle giyindi. Baştan aşağı siyahlara bürünmüştü; tişört, pantolon, çorap. Tişörtte en sevdiği grubun adı, büyük harflerle: METALLICA. Jöle kutusunu açtı. İşaret ve orta parmağıyla aldığı jöleyi sol avucuna sürdü. Avuç içlerini buluşturdu, yavaşça ovuşturdu. Uzun saçlarını şekillendirdi. Boynundaki, kollarındaki dövmelere baktı. Kolyesini taktı. Üniversite son sınıfta aldığı bilekliği sağ kolunda. Aynaya döndü. Baştan aşağı kendini süzdü. Kaybettiğini zannettiği kimliğini bulmuş gibi sevindi. Gülümsedi. Siyah kargo pantolonundan sarkan zincirleri düzeltti. Sol cebine eski model cep telefonunu koydu. Kablosuz kulaklığını kulağına yerleştirdi. Odanın kapısını usulca açtı, salonun karanlığına karıştı. Ayaklarının ucuna basarak antreye ulaştı. Yatak odasının kapısı kapalıydı, altından ışık sızıyordu. Annesi sabah namazı için kalkmıştı. Ona görünmeden çıkmalıydı. Bu saatte nereye gittiğini sorduğunda söyleyecek sözü yoktu. Babama teslim olmaya gidiyorum dediğinde alacağı karşılığı biliyordu: 'Bu halde mi?' Telaşlandı. Siyah postallarını giydi. Pantolonun paçalarını konçların içine soktu, aceleyle düzeltti. Hızla evden çıktı. Apartmanın girişinde üstünü başını son kez kontrol etti. Her şey yerli yerindeydi. Aksesuarları da. Apartmanın kapısı kapandı. En alt basamakta durdu. Kulaklığını kontrol etti. Pantolonun cebindeki telefonu aldı. Sesi isyanını içine hapsedecek kadar açtı. Sevdiği grubun eşliğinde omuzları dik yürüdü. On beş dakikaya kalmadan geleceğini aradığı sokağın başındaydı. Durdu. Babasının işlettiği çay ocağı az ötedeydi. Kalbi yerinden fırlayacak gibi çarpıyordu. Neyle karşılaşacağını bilememenin korkusu sarmıştı bedenini, ruhunu. Vazgeçemezdi. Korkusunun üzerine yürümeliydi. İlk adımı atsa gerisi gelecekti. Geleceğinin mekanına baktı. Ne içindeydi ne de dışında. Görünmeyen sınırın üstündeydi. Sınırın ötesine geçemiyordu. Zamana ihtiyacı vardı. Cesaretini arıyordu. Başaramadı. Gerisin geriye gitti. Dakikalarca yürüdü. Farkına varmadan görünmeyen sınırın üstündeydi tekrar. Güneş binaların ardından yükseldi yükselecekti. Gözleri sokakla tanışmaya çalışıyor gibiydi. Çay ocağının bulunduğu tarafa baktı. Tarihi caminin kapısını çaprazdan gören mozaik kaplı apartmanların altında gösterişten uzak mağazalar, dükkanlar yan yana dizilmişlerdi; kasap, halıcı, eczane... Tam orta yerde küçük, kapısız giriş. Bilmeyen nereye açıldığını düşünmeden önünden geçip giderdi. Devamında camcı, lahmacun salonu, kuruyemişçi... Üstlerindeki katları yıllardır taşımanın yorgunluğu hemen fark ediliyordu. Renkleri solmuş tenteler son nefeslerini vermeye hazır gibiler. Binaların arasından süzülen güneş üst katların pencerelerine çarparak hız kazanıp tam karşıdaki binaların üstüne düşüyordu. Sokaktaki birkaç ağacın altında duvar dibine atılmış sehpalarda toplanmış ihtiyarlar sabah namazdan çıktıktan sonra eve gitmek yerine taburelere oturmuşlardı, her sabah yaptıkları gibi. Altmış yaşını ne zaman geride bıraktığını bir çırpıda hatırlayamayacak adam, lağımcı Hasan, kalın teli çember yapmış, duvara dayadığı kazmayla küreğin saplarına geçirmişti. Yağını kağıda vermiş iki peynirli poğaçadan birini aldı, ısırdı. İlk lokmanın tadını çıkarmaya çalışırken görünmeyen birine seslendi: Hakkı Usta! benim çayı unuttun mu? Yan masadaki ihtiyarlardan birkaçı laf attı. Gülüştüler. Aceleleri yoktu. Bu sahneyi şimdiye kadar kim bilir kaç kez tekrarlamışlardı. Kalabalık sehpanın uzağında oturan gri cüppeli, sarıklı ihtiyarın elinde yeşil doksan dokuzluk tespih. Acelesi yoktu, ağır ağır çekiyordu. Ortalık aydınlanmadan birkaç kişi otobüsü kaçırma korkusuyla koşturarak sokaktan geçip gitmişti. Çok geçmeden artları sıra onlarca hızlı adam ve kadın sokağı boydan boya geçti. İhtiyarlar kendilerini yoran tanışmadıkları bildik insanların hızına inat dingin koylarına sığınmışlardı. Yıllardır yaptıkları gibi. Yusuf daha fazla sınırda kalamayacaktı. İki taraftan birine düşecekti; ya içeri ya dışarı. Görünmeyen bir el yabancısı olduğu mekana itiverdi. Postalı ürkekti. Parke taşlara sessizce dokundu postalları, önce sağ sonra sol. Duvar dibinde oturanların gözlerini üzerinde hissetti. Dönüp bakmadı. Duvar debindekilerin hayatını renklendirdiğinin farkında değildi. Sabahın değişmeyen tekdüzeliğini bozmuştu. Mozaik kaplı binaların önündeki kaldırıma çıktı Yusuf. Şimdiye kadar böylesine heyecanlanmamıştı. Eczaneyle camcı arasındaki girişin önüne geldiğinde durdu. Kapısız koridor binanın derinliklerine doğru uzanıyordu. Sağlı sollu küçük dükkanlar dizilmişti. Koridorun sonundaki çay ocağını birkaç floresan lamba aydınlatıyordu. Işıl ışıl değildi. İçeriden yükselen neşeli türküler koridoru dolaşıyordu. Babasının sırtını gördü, yine yıpranmış gri ceketi üstündeydi. Kazanın üstündeki demliği aldı. Tezgahtaki bardakları doldurdu; ikisi demli diğerleri açık. Tepsiye koydu. Ocaktan çıktığında Yusuf'la göz göze geldiler. Günaydın baba dediğini duymamış gibi oğlunun yanından geçti, koridorun sonundaki aydınlığa karıştı. Koridorun sonundaki ışığın orta yerinde beliren çaycı Hakkı elinde boş bardaklarla döndü. Yüzündeki kızgınlık fark edilmeyecek gibi değildi. Yusuf, babasının habersiz gelişine kızdığını düşündü. Lavabonun önünde suçlu gibi duruyordu. Boşları almak istedi. Çaycı Hakkı o yokmuş gibi davrandı. Bardakları çelik evyenin içine bıraktı. Gün boyunca ne çay dağıttırdı ne de bardakları yıkattı. Kafasından geçenler dilinden dökülmedi. Her halinden belliydi kızgınlığı. Babasının iş vermemesine içerledi. Kararlıydı, kaçıp gitmeyecekti. İnatla bekledi. Onu yaralayan, sessizliğiydi. Öfkeyle haykırsa rahatlayacaktı. Şimdiye kadar kızgınlığını yutan adamın bağırıp çağırmayacağını biliyordu. Yine de ağzından çıkacak tek sözcüğü bekledi. Ama boşuna... Öğle vakti ekmek arası döneri getirip önüne bırakırken de suskundu. Bunaltıcı suskunluğa karşılık vermek istedi, dönerden bir lokma bile almadı. Çaycı Hakkı suskundu. Akşamüstü sehpanın üstündeki el sürülmemiş döneri aldı, kaldırımda uzanmış kediye verdi. Camiden çıkanlarla birlikte ocağa geldi çaycı Hakkı. Yine sessizdi. Müşterilere son çayları verdi. Bardakları yıkadı. Yusuf'a iş vermemek için yeminliydi sanki. Temizlik bitince birlikte çıktılar. Yine suskundular. Yolda suskundular. Evde suskundular. Günlerce sürdü suskunluk. Yusuf'un işsizliği suskunluğun yapışık ikizi gibiydi. Çaycı Hakkı inadından vazgeçmedi. Yusuf babasına çekmişti, inatçıydı. Her gün aksatmadan işe geldi. Babasına ve müşterilerine aykırı gelen kıyafetlerinden, takılarından vazgeçmedi. Dövmelerini de saklamadı. Ayrılmaz parçalarını sakladığı gün kendini yitireceğini başka biri olacağını düşünüyordu. Günlerce çay ocağında köşedeki sandalyeye yapışmış gibi oturdu. Babasını izledi sessizce. İşin inceliklerini öğrenmeye çalışıyordu. Ne yaparsa yapsın ne kadar susarsa sussun orayı terk etmeyecekti. Kulaklığı sürekli kulağındaydı. Babasına ve müşterilerine aykırı gelecek şarkılara tutunarak kendini korumaya çalışıyordu. Direnişi kimliğiydi. Ne zaman o şarkılar susarsa yenilecekti. Babası olmak istemiyordu. Çay ocağı işletemeye itirazı yoktu. Kendisini kaybetmekten korkuyordu. Kararlıydı. Bu bilek güreşinden kaçmayacaktı. Yenilgiyi düşünmek bile istemiyordu. Pantolonun sol yan cebinden telefonu çıkardı. Müziğin sesini biraz daha yükseltti. Çay ocağına gelişinin on dokuzuncu günüydü. Müşteriler öğle namazına gitmişti. Babası da. Yusuf ardı sıra baktı. Her vakit müşterileriyle caminin yolunu tutan çaycı Hakkı yalnızdı. Dalgındı. Başı önde yürüyordu. Birkaç gündür babasının yalnız camiye gittiğinin farkında değildi Yusuf. Çay ocağı sakindi. İçeri girdi. Sandalyeyi kapının solundaki boşluğa, camın önüne çekti. Çok geçmeden derin düşüncelere dalıp gitti. Babasının o haline takılmıştı; yalnızlığına, suskunluğuna. Başı önde gidişi yüreğini sızlatmıştı. Muhakkak bir derdi vardı. Sormaya cesareti yoktu. Şimdiye kadar ne çaycı Hakkı onunla dertleşmişti ne de o babasıyla. İçini bir sıkıntı kapladı. Cep telefonunu aldı, ekrana dokundu. Müzik kapanmıştı. Kulaklığı çıkardı. Kaynayan suyun sesini fark etti. İçini kaplayan duyguları tanımlayamadı. O anı tek kelimeyle anlat deseler tereddütsüz dinginlik derdi. Çay ocağının arkasında, soldaki rafta duran radyodan yükselen sese kulak kabarttı. Tanımadığı erkek sanatçı tek tek seçilen sözcüklerine eşlik eden enstrümanlarla dingin sularda süzülen salda sonsuz bir yolculuğa çıkmış gibiydi. Belki de babasının en çok beğendiği şarkıyı en sevdiği şarkıcı söylüyordu. Çaycı Hakkı'nın ne tür müzikten hoşlandığını bilmemek garibine gitti. Babasının da kendi dinlediği müziğe yabancı olabileceğini düşündüğünde irkildi. Bu uzaklığa anlam veremedi. Uzaktaki babası mıydı? Yoksa kendisi mi ona uzaktı? Belki ikisi de kendi uzaklarındaydı. Yusuf ilk defa babasının sıkıntılı halini dert ediniyordu. Radyo çaycı Hakkı'nın dünyasından sesleniyordu. Gidip kapamak gelmedi içinden. İlk kez babasıyla iletişim kurduklarını hissediyordu. Kazandaki fokurtu ritmini artırdı. Garip bir şekilde sesler, müzik, içerdeki dinginlik babasının kendisini sarıp sarmalayan kolları olmuştu. Gözleri kapandı. Uyumuyordu. Sanki onun çekinmeden kollarıyla sarıp sarmalaması için ruhunun derinliklerindeki engelleri aşmasına yardım ediyordu her şey. Yusuf ilk defa babasını düşünmenin yarattığı dev dalgalar arasında ne yapacağını bilemenin çaresizliğini yaşıyordu. Gözlerini açtı. Radyo kendi halinde çalarken demliklerin altında kendi ritmini yakalamış kazan fokurdamaya devam ediyordu. Az sonra camiden çıkanlar karşı kaldırımdaki sehpaların etrafında toplanıp taze çayları bekleyecekler. Çaycı Hakkı gelecek, taze çayları bardaklara koyup müşterilerine dağıtacak. Sokak kedileri, köpekler kendilerine düşen payı yandaki kasaptan alacaklar. Aynı saate sokaktan geçenler yine sektirmeden gelip yollarına devam edecekler. Belki de günü renklendirecek küçük sürprizler yaşanacak. Olağan yaşam kadar bu olağanlığın parçası sürprizler de şu küçücük alana sıkışmış dünyanın sakinleriydi. Tek yabancı Yusuf'tan başkası değildi. Çaycı Hakkı öğle namazından geldiğinde demlikleri kontrol etti. Ayakta bekleyen oğlunu görmemiş gibiydi. Bardakları doldurdu, biri açık. Tepsiye bardakları koydu, tam ortaya şekerliği. Yanına gelen Yusuf'u görmezden geldi. Tepsiyi alıp sessizce çıktı. Servisi yapıp döndüğünde eşinin hazırladığı sefertasını açtı. Kendi tabağına türlünün yarısını koydu, kalanı Yusuf'a bıraktı. Radyo açık olmasa gören cenaze çıktı zanneder. Yusuf yemeğe dokunmadan ayakta bekledi. Babası yemeği bitirdiğinde kendine çay koydu. Çay kaşığının sesi türküye karıştı. Oğlunun seslenmesiyle duraksadı. Sessizlik orucundaydı sanki çaycı Hakkı. Çaydan büyük bir yudum aldı. Sessizce babasının ağzından çıkacak tek cümleyi, tek kelimeyi bekledi. Çaycı Hakkı suskunluğunu bozmadı. Çaycı Hakkı sarsıldı. Başını çevirdi, oğluna baktı. Bitmeyecek hissi uyandıran sessizliğin orta yerinde başı önde kapıya doğru ağır adımlarla yürüdü. Yusuf can simidi gibi atılan sesi duyduğunda durdu. Sanki bu anı bekliyordu. Çaycı Hakkı'nın eli dili olmuş yanına gelmesini işaret ediyordu. Sandalyeye oturmasını söyledi. Çaycı Hakkı'nın lafını tamamlamasını bekledi. Uzun süren sessizliğe dayanamadı. Yutkundu. Oğlunun soran gözlerinin baskısından kurtulamadı. Oğlum gitme! derken çaycı Hakkı'nın sesi titriyordu. Yusuf oturmadı. Sessizce ocağa geçti, tepsiye bardakları dizdi. Bardakları doldurdu; kimi demli kimi açık. Tepsi elinde Merak etme baba sen git demedikçe ben gitmem, dedi. Ocaktan çıktı. Yusuf daimi müşterilerin bakışları arasında yolun karşısına geçti. Duvarın önünde oturanlara gülerek yaklaştı. Çıt çıkmıyordu. Duyduklarıyla ürperdiler. Tövbe estağfurullah, dedi gri cüppeli, sarıklı ihtiyar. Yeşil doksan dokuzluk tespihi hızla çekmeye başladı. Yusuf herkesin önüne çay bıraktı, bir bardak da kendisi için. Lağımcı Hasan'ın yanına oturdu. Bardaklar yarılandığında baktı kimse konuşmuyor, tam zamanı diyerek müşterilere kendini tanıttı. İmam, Evladım güzelim adın yerine kendine neden iblis diyorsun, dedi. Yusuf ocağa babasının şaşkın bakışları arasında girdi. Olup biteni hızla anlattı. Bir yandan da çayları doldurdu. Devamını sonra anlatırım. Müşteriyi bekletmeyelim, dedi. Tepsiyi kaptığı gibi soluğu duvar dibinde aldı. Çaycı Hakkı yaşananlara anlam veremiyordu. Bir aya kalmadan Yusuf'u tanımayan, iblisin çayını içmeyen kalmamıştı. Ocağın geliri de hayli artmıştı. Müşteriler Yusuf'u görmeseler merakla çaycı Hakkı'ya oğlunu soruyor, bir sıkıntı olmadığını öğrendiklerinde de rahatlıyorlardı. Ne Yusuf'un camiye gitmemesini ne siyah giysilerini ne de garip takılarını dert ediyorlardı. Hatta kimi zaman masalarına oturtup alışamadıkları müziği açtırtıyor, şarkıları birlikte dinliyorlardı. Yusuf artık herkesin iblisiydi. Onu her şeyiyle benimsemişlerdi. O da kendini onlardan biri görmeye başlamıştı. Benzemezlerin birbirine nasıl bağlandığını kimse düşünmüyordu. Yusuf hazırlığını çoktan yapmıştı. Bir elinde çay dolu tepsi diğerinde pasta kutusu. Babasıyla göz göze geldiler. Çaycı Hakkı oğlunun alışamadığı giysilerine, takılarına baktı. Kulaklıktan yayılan müziği yadırgamadı. Yusuf ocaktan çıkarken radyodan en sevdiği türkü yükseldi. Neşe Ertaş'a eşlik etti çaycı Hakkı. Ayrılmaz parçalarımızı saklamadan, kimliğimizi kaybetmeden de uyum içinde yaşayabileceğimizi anlatan sıcacık bir öykü olmuş. Çok beğendim. Kaleminize sağlık. Çok akıcı bir öyküydü özellikle betimlemelerinize bayıldım."} {"url": "https://rihtimdergi.com/cehov-makinesi/", "text": "Absürd tiyatroyu 19.yüzyılda insanların kulaklarına fısıldayan Anton Çehov'un hayranı olan Romanyalı Matei Visniec; Kafka, Dostoyevski, Poe gibi yazarlardan etkilenmiş bir yazardır. Anton Çehov'u neredeyse bütün eserleriyle sahneye koymak isteyen yazar, Çehov Makinesi'nde adeta karakterlerle Çehov'u yüz yüze getirmiş, vicdan muhasebesi yaptırmıştır. Absürt tiyatronun bütün özelliklerinin altını fosforlu kalemlerle çizerek sahneye koyan Çehov Makinesi oyunu; Çehov sevenler, Çehov'u merak edenler için oldukça ideal bir oyun. Mete Gürman'ın çevirisi, Müge Gürman'ın yönetmenliğiyle Devlet Tiyatrolarında seyircisiyle buluşan bu oyun kimisi için sıkıcı, kimisi için de tam olması gerektiği gibi. Hesap soruyorlar, her karakter sırayla Çehov'dan hesap soruyor. Kim istemez başkaları tarafından düşürüldüğümüz durumların hesabını sormayı? Yaratıcılarıyla yüzleşen Çehov'un karakterlerinden kimisi ölüm döşeğinde olan Çehov'a acır, son günleri için ona tavsiyeler vermeye çalışır, kimisi de hikayelerde kendisine yaşattıkları için Çehov'a nefretini kusar. Yarattığı karakterlerle iç savaşa giren Çehov çok sefil bir haldedir, hem ruhu bitmiş hem bedensel gücü tükenmiştir, karakterlerinin elinde bir oyuncak olmuştur. Adeta onların kaderi Çehov'un elinde değil; Çehov'un kaderi, Çehov'un ipleri karakterlerinin elindedir. Son günlerine dek yazılarını tamamlamaya çalışan bu adam bir yandan kan tükürür, sayfalarına kan damlar diğer yandan halen karakterlerine, çevresine bir sürü hesap vermeye çalışır. Ölümden korkmuyordu mu demek gerekiyor bu sözünün üstüne? Yaşadı, doyasıya yaşadı ve yazdı, bilinçaltının bütün entrikalarını karakterlerine döktü ve öldü. Birbirinden oldukça farklı onlarca karakteri üstün bir zekilikle geleceğe bıraktı. Yüzyıllarıdır eserleri elden ele birçok ülkeye yayıldı, birçok ırk, birçok din, birçok ulus yüzyıllarca bu eserleri okudu, oynadı. Halen eserleri zevkle yaşatılıyor. Her seferinde yeni yeni ayrıntılar keşfediliyor. Anton Çehov'a başlamak ya da onu devam ettirmek için güzel bir seyir olacak, Matei Visniec'in bu oyununda Çehov'u iyi ve kötü yönleriyle tanıyabilir, yüceltilmesine ve yerilmesine şahit olabilirsiniz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/cemal-sureya-y-dahil/", "text": "Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular, Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar, Haydarpaşa Lisesi'nden mezun olduktan sonra Ankara Siyasal'da Maliye ve İktisat bölümünü bitiren Süreya, Maliye Bakanlığı'nda müfettiş yardımcılığı ve müfettişlik, darphane müdürlüğü, Kültür Bakanlığı'nda danışma kurulu üyeliği, Orta Doğu İktisat Bankası yönetim kurulu üyeliği ve 25 yıldan fazla bir süre boyunca da TDK üyeliği görevlerinde bulunmuştur. Gençlik yıllarındaki çekingenliğinden midir bilinmez, yazılarını birden çok mahlasla yayımla-t-mıştır. İlk şiirleri Mülkiye dergisinde yayımlanan şair, ilerleyen senelerde Papirüs dergisini kurmuştur. Dergi çıkarma yolunda, ilk başlarda hayallerini gerçekleştiremediği (1960-66 arası dört sayı) açıkça belli olan Süreya, aradan geçen 6 seneden sonra dergi için 49 sayı çıkarabilmiştir. Tomris Uyar'la olan aşkı, Ülkü Tamer ve Ece Ayhan ile olan arkadaşlıklarının yanı sıra Sezai Karakoç ile de arasının iyi olduğu sanılsa da, Sezai Karakoç kendisini Süreya'dan üstün görmüş ve Süreya kendisiyle görüşmek istediğinde Sen benimle randevu almadan görüşecek adam mısın cevabını aldığı söylenir. Aşk ve sevgi dolu şiirleriyle beraber politik mesajlarının da bulunduğu şiirleri vardır. Cinsellikten bahsetmekten çekinmeyen, aksine cinselliği en açık şekilde betimleyip kasıklardan öpen Süreya'nın, tüm şiirlerinin bulunduğu kitap olan Sevda Sözleri Yapı Kredi Yayınları tarafından basılmaktadır. Bir iddia uğruna kaybettiği y harfine, 1956 yılında yayımlanan Elma şiirinde veda etmiştir. Üsküdar'a Giderken dizisindeki bir replik ile tanıştığım, en sevdiğim iki satırlık şiiri ise kahvaltı üzerine olanıdır. Çünkü kahvaltı en az iki kişiyle anlam bulur."} {"url": "https://rihtimdergi.com/cemberlitas/", "text": "Her gün yüzlerce insanın önünden geçtiği ve neden buraya dikildiğini merak ettiği, hatta eskiden altında altın olduğunu sanıp define avcılarının gazabına uğrayan sütun. Neden dikildiği bilinmez ama yıllarca çeşitli zararlar görüp günümüze kadar gelmiştir. İlk önce nereden ve kim tarafından getirildiğine bakmak gerekiyor. M.S. 330 yılında I.Konstantin bu sütunu Roma'daki Apollon tapınağından söktürüp bugünkü yerine diktirmiştir. Toplamda 8 adet sütun, üst üste konulup demir bileziklerle birbirine bağlanarak oluşturulmuştur. Apollon tapınağından buraya getirildiği zaman üzerinde güneşi selamlayan Apollon heykeli vardı. Ama İstanbul'a dikildiği zaman bu heykel sökülmüş ve yerine I. Konstantin kendi heykelini diktirmiştir. Daha sonra gelen imparatorlardan bazıları da bu geleneği sürdürmüş ve kendi heykelini diktirmiştir. 1081 yılında heykele bir şimşek isabet etmiş ve heykelle birlikte Çemberlitaş büyük hasar görmüştür. Daha sonra I. Komnenos sütunu tamir ettirip üzerine haç koydurmuştur. İstanbul'un fethinden sonra haç indirilmiştir. Yavuz Sultan Selim döneminde bir tamirat geçirmiştir. 1081 yılında geçirdiği şimşek kazasından dolayı, II. Mustafa döneminde altına beton dökülmüş ve sütunlar çemberle sarılıp sağlamlaştırılmıştır. Bundan sonra sütunlar Çemberlitaş olarak anılmıştır. Bazı söylentilere göre Hz. İsa'ya ait olduğu sanılan bazı eşyaların bu sütunun altında gömülü olduğu düşünülmektedir. Hatta bu rivayet sayesinde Avrupa'da haçlı seferleri için asker toplanmıştır. Asker toplamak için sütunun altında Hz. İsa'ya ait olan kutsal kasenin olduğu ve bu kaseden su içenin ölümsüz olacağına rivayet edilirdi. Konstantinus'un validesinin adı Helena adında bir kadındır. Helana Kudüs'ü ziyarete gittiğinde orada Kemame adında bir kilise inşa ettirir. Hristiyanlar da ona kendilerince mukaddes olan Hz. İsa'nın üzerine gerildiği salibin parçalarını, ellerine ve ayaklarına vurulan mıhları ve bazı mucizelere ait eserleri getirip verirler. O da, bunları alıp oğlu Konstantinus'a hediye olarak götürür. Konstantinus tazimle bunları alıp, hazinesine götürür. Zamanla kendisinden sonra gelecek hükümdarların bu mübarek eserlerin kadrini bilmeyip saygıda kusur edebileceklerini, bunun da büyük günah olacağı aklına gelir. Yerin altına taştan sağlam bir hücre inşa edilmesini ve bu eserlerin oraya konulmasını emreder. Sonra da üzerine halen mevcut olan Çemberlitaş'ı işaret olması için diker. Doğru mudur yanlış mıdır bilinmez ama eğer doğruysa şimdiye kadar birileri oradaki eşyaları bulmuştur."} {"url": "https://rihtimdergi.com/cennetten-kovulmak/", "text": "Dram türünde 88 dakikalık bir Ferit Karahan filmi. Onu daha ziyade kısa filmleri ile tanırdık, lakin bu kez karşımıza uzun metrajlı bir filmle çıktı. Filmin Senaryosunu ise Ferit Karahan ve Serdar Temel birlikte yazmışlar. Cennetten Kovulmak, iki farklı öyküden oluşuyor. Öykülerden birinin kahramanı 24 yaşındaki Emine, diğerininki ise 8 yaşındaki Ayşe. Birbirlerini tanımayan bu iki kişinin ayrı dünyalardaki yaşamı, bir vesile ile Muş'ta kesişiyor ve olaylar gelişiyor. Ezgi Asaroğlu' nu Emine, Rojin Tekin' i Ayşe, Jülide Kural ' ı Gülnar ve Gülistan Acet ' i Narin adlarıyla görüyoruz. Cennetten kovulmak, '50. Antalya Altın Portakal Film Festivali' nden Yönetmen Ramin Matin' in 'Kusursuzlar' ı ile paylaştığı en iyi film ödülüyle ayrıldı. Filmde, güneydoğu anadolu bölgesi' nde yaşanan etnik çatışmalar ve olayların, doğrudan olmaktan ziyade insanlar üzerinde yarattığı dolaylı etkiler vurgulanmaya çalışılmış. Başarılı bir kurgulama ve doğru toplumsal tespitlerin yapıldığı gözlemleniyor. Dolayısı ile konunun ele alınış biçiminde herhangi bir problem yok. Bu tür filmlerin genel sıkıntısı olan 'slogan filmi haline dönüşme tehlikesi' ise takdire değer bir titizlik gösterilerek ortadan kaldırılmış ki kanımca çok önemli bir husustur. Bununla birlikte hoş ve etkileyici sahneler de yok değil. Ancak ben, yeterince samimi bulamadım bu filmi. Beni alıp götürmesini, hatta filmin sonuna dek, içerisinde bana da bir rol verilmesini bekleyip durdum. Üzgünüm! ama olmadı bu, bir türlü gerçekleşmedi. Kimi zaman olur böyle. Bir ekip çalışmasında herkes, üstün bir sorumluluk bilinciyle kendilerine verilmiş görevleri yerine getirirler. Ancak, duygu da katmaları gerektiğini ya unuturlar ya da yeterli ölçüde katılamaz. Hissettiremeyen film; seyircinin yüreğine erişemez, gönül telini titretemez. Bu tıpkı, malzemesi mükemmel bir yemeğin tuzu-biberi katılmadan pişirilmesine benzer, lezzetsiz olur. Altın Portakal'dan 'En İyi Film Ödülü' çıkarabilmiş bir eser, bir taraftan şanslıdır çünkü bu tür festivallerde alınan ödüller, seyirciyi filmi izlemek yönünde kamçılar ve bunun beklenen sonucu olarak gişe hasılatları yükselir. Diğer taraftan şanssızlığıdır çünkü seyircinin filmden beklentisini fazlasıyla yükseltir. İzlediği filmden beklediğini alamayan seyirci ise hırçınlaşır ve yırtıcı olur. Cennetten Kovulmak, şüphesiz izlenmeye değer bir film. Ancak siz siz olun, beklentilerinizi çok da yüksek tutmayın derim."} {"url": "https://rihtimdergi.com/cesmedeki-muhabbetler/", "text": "Hemen olayın özüne bakalım. Çeşme zaten doğal kaynak. Bize sunacağını sunuyor. Birileri testi üretmiş, birileri bu testileri alıp kendilerine iş türetmiş, doğal kaynakları ticari mal gibi kullanma yetkisini kendine çok görmemiş, ama hakkını da yememek lazım, sonuçta o testiyi çeşmeden köye taşıyor, bu da bir iş, değişik bir tacirlik alanı oluşmuş ve biz de bu tacirlere saka adını vermişiz. Bir yerde bir doğal kaynak bulunmuştur. Oraya çeşme yapılmış, bedavadan su çıkmaktadır. Eğer saka, su taşımayı yerel halka yakıştıramaz, su taşımayı küçümserse ve bu durumu da gerçekten yerel halka benimsetebilirse daha çok müşteri bulacaktır. Çeşmede insanlar susmaz, muhabbet devam eder ve bir yerden sonra yerel halk su taşımaktan utanır hale gelir. Sakaların müşterisi çoğalır. Sonra biraz birikim sahibi olan saka, kendisini firmalaştırır. Şöyle der: Çocuğunuz iş bulana kadar yanımda çalışabilir. Yerel halkın çocukları annelerine, babalarına, komşularına su taşımaya başlar ama ödeme sakaya yapılır. Çocuğuna ödeme yapamaz anne, baba ya da komşusu çünkü utanır. Küçümsenecek iştir su taşımak ama bir sakanın firmasında çalışmakta sorun yoktur ve saka paralarını bankalara yatırır. Saka, iş yerini çocuklara emanet edip başka topraklara gidip gelebilir. Yeni şeyler öğrenir. Çeşmede muhabbet durmaz, yerel halk küçümsenir. Bazen bir elektronik eşya sahibi olmadığı için küçümsenir, bazen bir ütüsü olmadığı için, bazen eski tip araç gereçle çalıştığından, bazen eski zamanların inançlarını taşıdığından, bazen komşuluğundan, bazen tilkilik bilmediğinden ve ahlaklı kalmaya çalıştığından, bazen cahilliğinden ve bazen de kendiliğinden küçümsenip durmaktadır yerel halk. Sorun yoktur. Muhabbete devam. Konuşulacak çok şey vardır onlar için ve çok sayıda sömürülecek iş gücü ya da satılacak ürün vardır saka için."} {"url": "https://rihtimdergi.com/cilgin-muhabir-lou-bloom/", "text": "Daha önce birçok filmin senaristliğini üstlenen Dan Gilroy'un ilk uzun metraj denemesi olan 'Nightcrawler' gerilim dünyasına çılgın bir muhabirin gözüyle bakıyor. Dan Gilroy isminin çok fazla tanındığını düşünmüyorum. Bu zamana kadar; Kirli Para, The Fall, Çelik Yumruklar, Bourne'un Mirası gibi farklı türlerde filmlerin senaristliğini üstlenen sanatçının yönetmenlik kariyerinin rotasını Nightcrawler çizecek gibi. Jake Gyllenhaal bu filmde Lou Bloom adında çılgın bir muhabiri canlandırıyor. Lou Bloom; birçok iş başvurusu hüsranla sonuçlanmış, iş arayan bir Amerikalı. Haber muhabirliğine merak salar ve sonuç olarak eline aldığı kamerasıyla Los Angeles yeraltı dünyasında haber niteliği taşıyan durumları ve olay mahallerini görüntülemeye başlar. Bloom'un çılgınlıkları, işini kaybetmemek için verdiği mücadele ve garip hırsı yüzünden bir süre sonra olaylar rayından çıkar. Filmin ülkemizdeki vizyon tarihi ise henüz belli değil."} {"url": "https://rihtimdergi.com/cinayet-2/", "text": "Kadın, adamın yüreğinin tam da ortasına dikti sözlerini ve şedit mi şedit bir şekilde: Seni sevmiyorum adam! gönderdi gözleri nefretten kıpkırmızı bir vaziyette. Adam bir sendeledi, iki sendeledi ve yere yıkıldı göz göre göre. Kimse anlayamadı bu ölümün sırrını. Kadın dahi idrak edemedi. Adam ansızın öldü. Yapılan otopside kalpte aşırı miktarda öldürücü söz bulundu; tek tek o cümleler cımbızla alındı ve kayda geçirildi: Senden nefret ediyorum. Söz mermisinin kalbi sıyırıp geçtiği görüldü yapılan otopside. Asıl öldürücü darbe Seni sevmiyorum. söz mermisi olmuştu. Kalbin ortasındaki süveydaya isabet etmişti. Yani adamın can alıcı noktasına... Can evinden vurulmuştu adam. Derler ki 24 saat aşk şarkıları dinletilirmiş bu mahpuslukta kadına. Aşk filmleri seyrettirirlermiş orada. Kadınsa gözlerinde bir damla gözyaşıyla ağlayıp ağlamama arasında kafayı yermiş her gün yeniden. Kadında pişmanlık var mıydı, yok muydu belli değildi. Adamsa bir yalnızlık ikindisinde söz yaşlarıyla mezara defnedildi. Mezarda sorgu faslı başladığında ve ilk suçu yüzüne okunduğunda adam ağladı. Hem de nasıl ağladı, görseniz siz de ağlardınız onun bu haline."} {"url": "https://rihtimdergi.com/cinayet-20/", "text": "Kullandığımız kelimelerin vurgusal değerinin günbegün değiştiğini biliyoruz. Değerini yitiren ya da gereğinden fazla anlam katılmaya çalışılan bu kelimelerin doğru kullanımları için ise etimoloji bilimini referans alıp doğru vurguyu hatırlamakta büyük fayda var. Tabii bu işe rasyonel yaklaşım gösterirsek biraz bocalayabiliriz. Ben iki örnek ile başlayayım, gerisi zaten sizde mevcut disiplinlerden herhangi biridir. Cinayet kelimesinin anlamını yitirdiğini düşünen birisi olarak yola çıkıyoruz ve tamamen akılcı bir yaklaşımla bu kelimeye anlam yüklemeye başlıyoruz, evet, bu birinci örneğimiz: Kelimeyi daha önceden kullandığımız iki farklı kelimenin birleşimi olarak görmek! Elimizde şu an cin ve ayet kelimeleri var. Cin kelimesinin tanımını Masallarda göze görünmeyen, türlü biçimlere girebilen, iyilik de kötülük de yapabilen yaratık. olarak seçelim ve ardından da ayet kelimesini Kur'an surelerindeki parçalar; ibret alınacak olay. şeklinde tanımlayalım. Bu tanımlamaları da yine akılcı bir şekilde harmanlayalım ve ortaya Akla esen iyi ya da kötü fikirler sonucu oluşan ibret alınması gereken olaylar. gibi bir cümle sunalım. Artık bu tanımımıza ortak olanlarca cinayet ile ilgili gelişen olaylara yaklaşımımız ne kadar da farklı olacaktır. Hem böyle düşünürsek ortada ölümlü bir olay olmasa bile bir cinayetten bahsediyor olabiliriz. Tam da bu noktada; kelimenin vurgusal değerini iyice kaybettirmeye çalıştığımızı fark edip bu yolculuğu burada sonlandırıyoruz. Her neyse, Türkçe'nin hala birçok yabancı kelime içerdiğini biliyoruz ve cinayetin de aklımızda beliren ilk anlamı Bir canlının başka bir canlının yaşama hakkını elinden alması. şeklinde olduğunu biliyoruz ancak aklımızda bu cümle oluşurken bile direkt olarak idam konusuna yönlenmiyoruz. Ömür boyu hapis de aslında bir canlının yaşama hakkını elinden almak olduğu için olsa gerek, birilerini öldürmekten yana düşünceler oluşmuyor aklımızda. Vergilerimizi ödüyoruz ve bir sürü hapishanemiz var; bizler cani değiliz. - Trafik kazası: Trafik kazasında yaralanma varsa 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 89. maddesi uyarınca kazanın oluşumuna sebebiyet veren kişi 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Peki, bu cinayetler bu yıla özel miydi? Tabii ki değildi, hatalı gözlem yapıyorsunuz. cevabını verenler de olacaktır ancak dolaylı ya da dolaysız olarak birilerinin yaşama hakkını elinden alan bu olayların en azından yıllık olarak incelenmesi gerekiyor. Bir virüsün nasıl ki 19 sayısını alması akıllarda kalıcı olduysa bu cinayetlerin de yıllara göre numaralandırılması hatırlanabilirliğini arttıracaktır. Bu arada, bizim kelime oyunu yaptığımız bu cinayet türleri bilinçsizce yapıldığı varsayılan cinayetlerdir. Kasten adam öldürme ve buna benzer ciddi anlamda canilik barındıran suçlar zaten analiz ediliyordur. Cinayet-20 ya da seneye akılda kalıcı olursa Cinayet-21'e dahil olmadığınız yıllar dileyerek konuya veda edelim ve ihmalkar tavırları sonsuzluk rafındaki yerine bırakalım."} {"url": "https://rihtimdergi.com/coco-chanel-and-igor-stravinsky/", "text": "Bu yazı 'Coco Chanel and Igor Stravinsky' filminin açılış sekansından hareketle yazılmıştır. Yazı içinde 'alıcı' olarak nitelenen kişiler bir sanat yapıtına şahit olan, onu deneyimleyen kişilerdir. Dipnotlar yazının sonunda bulunmaktadır. İnsan farkında olmasa bile Hegel'in bahsettiği 'Zeitgeist' kavramıyla yaşar. Toplumlar genlerini korusalar da yaşama, sanata dair algıları belirleyen şey 'dünyanın ruh halidir.' Modernizmden sonra çalışmanın kutsanması , pozitivizmin yükselmesi buna örnek gösterilebilir. Günümüzde ise kapitalist yaşamın getirisi olan hedonist davranışlar kolayca gözlemlenebilir halde. Bugün için hayat yalnızca eğlence için var olan bir ortam gibi geliyor insana. Hazza yönelik olmayan yaşam yanlışlanıp kolayca dışlanabiliyor. Çünkü kitleselleşmiş bu davranış hedonizmin modasının geçtiğini veya geçmekte olduğunu, işe yaramazlığını ortaya çıkaran eylemleri yok etme, yalnız bırakma eğiliminde. Ancak eninde sonunda bu kitlesel davranışlar zamanın ruhuna göre değişecek, eski düşünce tarzını benimsemeye devam eden insanları, eylemleri eleştirmeye, devre dışı bırakmaya çalışacaktır. Tüm bunların tarih boyunca tekerrür ettiğini göz önünde bulundursak da insanın 'yeni ruhu' keşfetme, ona alışma sürecinde neden bu kadar zorlandığını anlamakta yine de güçlük çekeriz. 'Zamanın ruhunu' veya gelecek zamanın ruhunu insanlara en iyi anlatabilecek kişiler sanatçılardır. Bu noktada ise bir sorun meydana gelir. Alıcı, alıştığı sanatsal anlatım biçimlerini sahiplenip onları tabu olarak görmeye başlar. Sebeplerinden birisi, benzer sanatsal anlatım biçimleri taşıyan eserlerin defalarca gösterilmiş, felsefesinin de o oranda çözülmüş olmasıdır. Alegorik olarak açıklayacak olursak; bahsettiğimiz, alıştığımız anlatım biçimleri, birbirine benzer halkalarla zincir oluşturmak gibidir. Eserler süreç içinde anlaşılabilir hale gelirlerken bir noktada da hepsi birbirine bağlıdır. Alıcılar için algılayışın kolaylaşması, eserlerin biçimlerine 'bağlılık veya yakınlık' yaratırken aynı zamanda yakın hissedilen biçimin mutlak doğru kabul edilmesine yol açar. Kötü yanı ise, değişimi ve arayışı öğütleyen sanat, dokunulmaz, duyarlı bir konu ve alan haline gelir. Samuel Beckett'in 'Godot'yu Beklerken' adlı eserinin beğenilmemesinin nedenlerinden biri budur. Goya'nın resimlerinin çirkin bulunması, realist ressamların halkı resmetmeye başlamasının alay konusu olması, ötelenmesi de buna bağlıdır. Gelecek zamanın ruhunu yakalayarak sanat yapan kişilerin yapıtlarının birçoğu, meydana geldikleri dönemdeki alıcı tarafından tepki görmüştür. Aslında, eserler meydana, alıcının zevklerini belli oranda göz önünde bulundurarak getirilir. Fakat sanatta bir arayış içinde olan 'kişilerden' bunu beklemek hatadır. Yine de alıcılar, tamamen kendileri gözetilerek yapılmış yapıtları izlemeyi, dinlemeyi veya görmeyi tercih ederler. Aksi olduğunda ise bahsetmeye çalıştığım gibi eserlerden uzaklaşmış olur, kendilerini 'dışarıda bırakılmış, itilmiş' hissederler. Böyle durumlarda alıcılar, eserden daha çok sanatçıya sinirlenmeye meyillidir. Çünkü birçoğu, bir başkası tarafından aptal yerine konulduğu hissini içinde taşımaya başlarken eseri bir tür 'saçmalık' olarak görür ve sanatçıya karşı da ad-hominem uygulayarak onu değersizleştirmeye çalışır. Ülkemizde Nuri Bilge Ceylan filmlerinin çoğunluk tarafından elle tutulur argümanlar sunulmadan eleştirilmesi veya küçümsenmesi önümüzdeki en net örneklerden biri olabilir. Hepsini göz önünde bulundurunca, alıcıların çoğu için, alıcıya göre eser üretmenin veya üretmemenin bir 'duyar' ilkesi olduğunu kavrayabiliriz. Aynı zamanda bunu önemsemeden ya da daha az önemseyerek bir şeyler meydana getirmeye çalışan sanatçıların neden kötü tepkilere maruz kaldığını anlamamız da kolaylaşır. Jan Kounen'in 'Coco Chanel and Igor Stravinsky (2009)' filminde sergilenen 'Paris'in Fiyasko Gecesi' sekansında şimdiye kadar anlattıklarımızın tümüne şahit olabilme imkanımız var. Paris'te, Stravinsky'nin sonradan büyük ün kazanacak olan eseri 'Bahar Ayini' ilk kez sergilenecektir. Şehrin en saygın, en kalburüstü insanları bu baleyi finanse etmiş ve özel gösterimde yerlerini almıştır. Coco Chanel de diğer önemli kişiler gibi o gece oradadır. Olayın gerçekten yaşandığı tarihler, I. Dünya Savaşı'nın arifesidir. O dönemde sanattaki arayış 'biçimsizleşme' üzerine yoğunlaşmış haldedir. Sözü geçen zamana kadar ölçülerle, kurallarla işleyen şiir sanatı, Tristan Tzara'nın 'dadaizmiyle' neredeyse 'terörize' edilip bozulurken Pablo Picasso, kübik yaklaşımlar sergilemeye başlamış, resim sanatında farklı bir kapı açmıştır. Hatta biraz daha eskiye gidersek, tüm bunları sezmiş olan Van Gogh, modern sanatın temellerini küçük bir köy olan Arles'te atıyorken müzik alanında ise, çok ünlü müzisyenler olmasına karşın bu tip bir 'bozma' eylemine henüz rastlanılmamıştır. Tabii ki Stravinsky'ye kadar... Stravinsky tonal ile atonali birleştirerek müzik dünyasının 'bozguncusu' olmuştur. Sanatın o dönemdeki arayışını göz ardı etmeden Foucault'a kulak verirsek, Stravinsky'nin zamanın ruhunu nasıl hissettiğini anlamamız kolaylaşacaktır. Foucault, postmodern dönemdeki aşkı tanımlarken bile, bir iktidar mücadelesinden bahseder. Aşkın her zaman bir iktidar barındırdığını ve her aşkın da, aşktaki bu iktidara baş kaldıran bir özneyi bulundurduğunu söyler. Gelecek dönemde oluşacak postmodernizmin bu duruşunu sezen Stravinsky daha başlarda bahsettiğimiz gelenek zincirine uyum sağlamak yerine ona baş kaldırmayı seçmiş, sonunda ise hakarete uğramıştır. Aslında Igor Stravinsky'nin 'Bahar Ayini' eserinin ne kadar etkileyici olduğunu filmde de kolayca görebildiğimiz kötü tepkilerden anlayabiliyoruz. 'Kötü' ya da 'sanatsal değeri düşük' bir eserin ilk gösteriminde orada bulunan, hatta bunu finanse eden kişiler, o eserin değersizliğini fark ettiğinde, Stravinsky'ye verdikleri ölçüde büyük ve sinirli tepkiyi vermezler. Aksine rahat, alaycı ve memnuniyetsiz bir tavır takınırlar. Çünkü bir eserin kötü veya iyi olduğunu algılayabilmek, onun 'algı eşiğini' geçmediğinin işaretidir. Yani alıcının zihnini provoke etmez; nitekim edecek güçte de değildir. 'Bahar Ayini' ise alıcının konumlandıramadığı, akıl edemediği bir yerde alışılmış müzik biçimini bozarak alıcının zihnindeki müzik tanımını sarsmış ve sorgulamaya itmiştir. Haliyle, bahsettiğimiz gibi, bu sanat algısını mutlak doğru kabul etmiş seyirciler esere aşırı tepki vermiş, içlerinde Stravinsky'ye küfür edenler dahi olmuştur. Üstelik bu insanlar, Paris'in gözde entelektüelleridir. Aslında verdikleri tepki de bir tür 'duyarlı insan' tepkisidir. Söz gelimi, bir dini kötüleyen, çocuklara karşı hor görülü bir bakışı olumlayan eserlerin sahiplerine verilecek tepkilerdir bunlar. Eser sahibinin ahlak anlayışı sorgulanır, eser sahibi beceriksizlikle itham edilir ve olanca öfkeyle ötekileştirilir; Stravinsky'ye yapıldığı gibi. Dünyanın böyle 'düzensiz' bir müziğe ihtiyaç duymadığını savunuyorlardı belki de kendilerince. Aynı zamanda beklentileri boşa çıktığı için hüsran da duyuyorlardı. Ama salondaki herkes böyle değildi; Coco Chanel ve müziği ayakta alkışlayan bir grup insan da oradaydı. Filmin bu açılış sekansı, bir eserin iyi veya değerli olup olmadığını belirlemede alıcı tepkisinin tek başına bir ölçü olamayacağını da bize ironik olarak gösteriyor. Çünkü biz bugün için, 'Bahar Ayini'nin ne büyük bir eser, Stravinsky'nin de ne büyük bir sanatçı olduğunu biliyoruz. Salondan homurtular, hakaretler yükselirken Coco Chanel'in yüzündeki hayranlık ifadesi, müziği beğenmiş bir başka adamın ayağa kalkıp hakaretleri durdurmaya çalışması sanatın nelere yol açabileceğine, ne kadar değerli olabileceğine karşı kuvvetli bir anlatım sağlıyor. Chanel, gözlerini fal taşı gibi açıp yudum yudum gülümserken yer yer kameranın yakın çekimde kalması veya çok ufak kamera hareketleriyle yaratılan saniyelik sarsıntı hisleri, Stravinsky'nin ortaya koyduğu şeyin büyüleyiciliğini gösterirken; öfkeden deliye dönmüş topluluğa ''Kendini beğenmişler!'' diye bağıran o tek kişi de, salonda bulunanların müziğin etkisiyle nasıl harekete geçtiğini kolayca anlatabiliyor. Yani, zamanın ruhunu yakalayanlar ile yakalayamayanlar arasında, müzikal bir eser kullanılarak yaratılan çatışmayı yaklaşık on dakika kadar heyecanla deneyimliyoruz. Bu da yönetmenin plan seçimleri, müziği sahneye yerleştirme başarısıyla estetik bir hal alıyor ve etkisini artırıyor ve dünyadaki ruhun değiştiğini artık iyice kavrıyoruz. Stravinsky artık bir usta olarak görülüyor ve eserlerine saçmalık diyecek insanların sayısı da en azından Paris'te azalıyor. İnsan farkında olmadan değişen zamana adapte olup onu bir duyar haline getiriyor ve bu durum hiç değişmeden tekrarlanıyor. Günümüzde, Stravinsky'yi beğenmiyor olmak 'duyarlı bir konu' haline gelebiliyor. - Belli bir dönemdeki toplumsal trend, yönelim."} {"url": "https://rihtimdergi.com/cocuk-gunes-ve-ucak/", "text": "Az sonra gürültücü bir şeyler geçecekti gözlerinden. Kuşlara benzeyen ya da benzemeyen bir şeyler. Bir yavru kırlangıç daha bir sokulacaktı annesine. Aklı hala o gürültücü kuşa benzemeyen kuşlarda. Güneş artık tam ortadan bakıyordu çocuğa. 1982 yılında Kütahya'nın Emet ilçesinde doğdu. Çocukluk ve gençlik dönemlerini Antakya, Batman ve Eskişehir illerinde geçirdi. 2002 yılında Anadolu Üniversitesi İlköğretim Matematik Öğretmenliği Bölümü'nden mezun oldu. Aydın, İzmir, Erzincan, Balıkesir ve Eskişehir illerinde görev yaptı. Halen Eskişehir'de yaşamaktadır. 2016 yılından bu yana edebiyat yarışmalarında dereceleri ve edebiyat dergilerinde yayınlanan öykü ve şiirleri vardır. Çeşitli şiir/öykü yarışmalarında jüri üyeliği yapmıştır. 2018 yılında yayınlanan \"Bir Şiir Bir Öykü\" isimli bir kitabı bulunmaktadır. Öyküleri çeşitli kitap seçkilerinde yer almıştır. TEMA'ya üyedir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/cocuklarda-okuma-sevgisi/", "text": "Sevgili dostlar, Kütüphaneler Haftası nedeniyle geçen gün bir Anaokulunu ziyaret edip yaklaşık 1 saatlik süre zarfında okuma yazmayı henüz öğrenmemiş geleceğimiz olan çocuklarla kitap ve kitap sevgisi hakkında sohbet ettim. Gözlerindeki ışıltı, masumluk görülmeye değerdi. Çocuktan al haberi diye bir söz var bilirsiniz, hatta bununla alakalı geçmişte yarışma programları da oldu. Bu sohbet esnasında aslında ailelerin çocuklara kitap sevgisi aşılayıp aşılamadığı, kitapla alakalı çocuklar için nasıl bir tutum belirlediklerini ölçmeye çalıştım. Yani haberi çocuklardan aldım. Çocukların çoğunluğundan edindiğim izlenime göre, aileler kitap okumuyor. Çoğunluğunun evinde kitaplık yok. Ve çocuklar kitabın sadece bilgi edinmek için okunması gerektiğini düşünüyorlar. Kitap insanların duygusal ve mental gelişimini sağlayan en önemli araçlardan birisidir. Eskiden ve hatta günümüzde dahi bazı kitaplar psikologlar ve psikiyatristler tarafından ilaç yerine hastalara bu yüzden tavsiye edilmiş, ediliyor. Okuma yazmayı henüz öğrenmemiş, beyinleri yeni gelişen yavruların anne babaları, büyükleri bile kitap hakkında yeterli birikime, sevgiye sahip değilken geleceğimiz hakkında endişe etmemiz gerektiği kanaatindeyim. Ülkemizde yaşanan terör eylemleri, hırsızlıklar, yolsuzluklar, kötü olaylar incelendiğinde faillerinin kişiliklerine uygun kitap okumayan insanlar olduğunu kolaylıkla tespit edebiliriz. Çocuklarınızla her hafta kitapçıya gidin ve hem kendiniz hem de çocuğunuz için kitaplar seçin. Kitabı seçerken çocuğunuzun da görüşlerini dikkate alın. Sonra ortak kitap okuma saatleri oluşturun ve birlikte kitap okuma deneyimini yaşayın. Kitap okuduktan sonra herkes birbirine kitapta ne anlatıldığını ve kitabın ne mesaj verdiğini anlatsın. İçinizden buna vaktimiz yok dediğinizi duyar gibiyim. Ama kusura bakmayın, buna kendiniz dahi inanmadınız. Haftada en fazla üç saatinizi çocuğunuza, kitaba ve kültüre ayıramayacak vaktiniz olmadığını söylemeniz hiç inandırıcı değil. Keza izlediğiniz bir dizinin süresi reklamlarla birlikte iki buçuk saati buluyor. Ayrıca lütfen evinizde kitaplık olsun. Ve kitabı fazlalık olarak görmeyin. Eğer okuduğunuz kitabın fazlalık olduğunu düşünüyorsanız ya bir kütüphaneye bağışlayın ya da sahafta başka bir kitapla değişin. Ama mutlaka boşalan kitabın yerini başka bir kitapla doldurun. Çocuğunu okutmayan, kendisi okumayan insan memleketin canına okur... Ya da sizin canınıza biri okur... Okumayan, okutmayan insanların akibetini gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde görebilirsiniz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/cocuklugum/", "text": "Bir şeylerin akışına kapılmış giderken sen geldin aklıma. Öyle sebepsiz, aniden, durduk yere. Sahi ne zamandır uğramıyorum sana. Farkında mısın bilmem; ne zaman bu kadar uzak kalsam bir şeylerden, hayattan, kendimden, aynalardan, düşüncelerden, ilk sana yazıyorum. Uzun zamandır kaçıyordum aslında. Nasıl yakalandım böyle hazırlıksız bilmem. Bana bakan o yalvarır gözlerinden kaçıramadım gözlerimi. Biliyordum, iyiliğimi istiyordun. Ben kaçtıkça geldin arkamdan gittiğim her şehre. Sokak koridorlarının kuytu köşelerinde gizlensem de bir evin avlusunda çıktın karşıma. Arkama bakmadan hızla uzaklaşırken adımlarım, yerde birikmiş küçük bir su göletinden bağırdın bana. Evdeki aynaların hepsini indirdim sonunda. Bu sefer de sokakta top oynayan küçük bir çocuğun gözlerinden fısıldadın. İyi savaştın kabul ama ben de fena sayılmazdım. Kolay değildi sırtımdaki yüklerle cebelleşmek. Yok saymayı öğrenmek. Biz neler gördük, bu da geçer diyebilmek... Sabrın da ötesinde, boş vermek... Boş vermek... Sen kızarsın bu kelimeye, haddinden çok. Çünkü sen en iyi sızlanmayı bilirsin. İçini kemirmeyi, alakan olmayan meselelere burnunu sokmayı, en çok da ağlamayı... Hepsiyle baş ettim de ağlamak çok ciddi bir düşman biliyor musun? Bir kere seni küçük bir çocukla konuşurken işitmiştim. Ağla! dedin. Ağla. Tutma içinde. Hani çok komik bir şey olduğunda güleriz ya tutamayız kendimizi, işte ağlamak da öyle... Üzüldüğümüzde de gözyaşlarımızı tutmamamız gerekir. Tutsak da onlar bir şekilde çıkarmış ya dışarı. Belki olmadık birine karşı patlayan bir öfkeyle belki vücudumuzda bir hastalık ya da yara bereyle. Aferin kulaklarıma. Nasıl da dikkat kesilmişler sana. İyice bellemişim sözlerini. Kendimi bile kandırıyorum da bazen, gözlerimi asla. Olmadık bir zamanda nasıl da küçük düşürüyorlar beni."} {"url": "https://rihtimdergi.com/cok-uzaga-cok-daha-yakina/", "text": "Bazen gelir ki zaman yalnızca kendine ihtiyaç duydurur insana. Bazen de öyle bir zaman gelir ki insan kendinden uzağa, çok uzağa kaçıp gidebilmek ister. Yorgun ayaklarını beyazla süslenmiş koltuğa uzattı. Aklında geçmişin ayak izleri dolanıyordu. Elindeki şarap bardağını inceledi. Bardağın üzerine İstanbul çizilmişti. İnce işçilik diye geçirdi aklından. Yorgundu. Birçok insana gülücüklerle günaydın dağıtmıştı. Şimdiyse gülücükleri bitmiş yerine dümdüz bir çizgi halini alan, pembesi silinmiş dudakları kalmıştı. Esnedi. Gülümsedi. Az daha esnese ağzı yırtılacaktı. Bardağı kahverengi sehpaya bırakıp parmaklarını çıtlattı. Yorgundu. Alkolden çok uykuya ihtiyacı vardı. Yolu, uzundu. Bedeni dinçti ama ruhu... Ona sormalı bir de, bu ıssız yolda, gecenin karasında kalmış yalnız kaldırımlara eşlik etmek istiyor muydu? Ruhu, bu ağırlığı, bedenini, kaldıramıyordu artık. Geleceğin kör ışığı aklını aydınlatıyordu. Ne olacaktı? Vakit ne zaman gelecekti? Cebinden bir tane sigara çıkardı. Yakın ölümü dudaklarının arasına sıkıştırdı. Hava ayazdı. Yırtılmış eldivenleri... Soğuğa meydan okumaya çalışan siyah ceketi içinde hava ayazdı, mevsim güzdü. Dinlenmeye ihtiyacı vardı fakat yol daha bitmemişti. Geçtiği yollarda seyrek ışıklar yanıyordu. Bir evden bağrışlar gelmişti hele. Beyaz bir donla, kucağına kıyafetleri emanetmiş gibi bırakılan bir adam kapıdan kovulmuştu. Adam, sarhoştu. Ardından kapanan kapıya küfürler edip, dönüp arkasını yürüyüp gitmişti. Hava ayazdı. Adam, titreyerek atıyordu adımlarını. Dudakları hilal şeklini aldı. Gülümsüyordu. Uzun zaman olmuştu. Sigarası bitti, yenisini yaktı. Ölümden çok neyi vardı ki? Bir evin önünde durdu. Turuncuya boyanmış müstakil bir evdi. Hava ayazdı, gece karaydı her zamankinden çok. Işık, yanıyordu. Zile uzandı eli ama basamadı. Ya hırsızsa, ya katilse... Bunlardan birisi miydi? Kendinden ne de çok uzaktı. Bir katil olabilirdi, sokakta gördüğü her kimsesiz hayvana yem, mama, su alsa bile. Bir hırsız olabilirdi, cebi para ve sigarayla dolu olsa bile. Koltuktan uyuklar gibi kalktığında gece saat üçe geliyordu. Ayaklarını sürüye sürüye mutfağa ulaştı. Bir bardak su dolduracakken kendine, gözü çöp kutusuna ilişti. Sabahın erken saatinde çöpçüler geçecekti. Bardağı tezgahın üzerine geri bırakıp, çöpe doğru yürüdü. Eğilip mavi poşetin ağzını bağladı. Bağladıktan sonra uykulu uykulu dış kapıya ilerledi. Uykuya ihtiyacı vardı. Yarın kaygısı olmadan yalnızca ölmeye ihtiyacı vardı. Işığı yanan evin kapısının önündeki yüksekliğe oturmuş, kafasını iki elinin arasına almış, cesaretini toplamaya çalışıyordu. Ya zile basacaktı ya da o kapı açılacaktı. Ya hırsızsa ya katilse... Olsun. Ya hırsızsa, ya katilse... Kapı kapandı ardından."} {"url": "https://rihtimdergi.com/cuma-ya-da-pasifik-arafi/", "text": "İnsanın büyük çaresizliğidir Robinson'un yalnızlığı... Acıya katlanabilen canlıdır insan. Hayvandan daha çok acı çeker. Ama insan belirsizlik karşısında o kadar dayanıklı değildir. Robinson düştüğü derin kuyudan çıkamayacağını düşündüğünde Adem'den daha yalnızdır. Adem'in nihayetinde tanrısı vardı. Dünyaya inen Adem'in belirsizliği muğlaktı. Adem, İlk elden olaya şahit idi ve yüklendiği vazifenin adamakıllı bilincindeydi. Robinson'un belirsizliği ise mutlaktır. Robinson yeniden doğmuştur ve her şeyi yeni baştan yapmalıdır. Robinson'un bütün eylemleri birer iç deneye dönüşmüştür. Deliliğe ve ölüme karşı aynı anda savaşır. Bilincinin yönü değişmiş olduğundan her eylem sanki ilk kez yapılıyormuşçasına deneysel bir düzeye erişir. Tüm insanlıktan koparılıp yapayalnız bırakılmış bu adam aynı zamanda istediği gibi işleyebileceği bir cevherin de sahibidir. Eylemlerinin sonuca ulaşması daha kolaydır. Robinson, sahip olduğu bu avantajını, eylemselliğini nicel ve nitel olarak arttırıp bilinmeyenin içine doğru gelişigüzel adımlar atmakta kullanır. Atılan adımlar varlığını yeniden kurmak içindir. Bu çaba sık sık sekteye uğrayarak zihni bulanıklaşır. O halde yapılacak olan tüm yaşamsal ve düşünsel faaliyetlerini en aza indirgemek olacaktır. Kendini bir bataklığın içine gömüp kendinden ve her şeyden gizlenerek tedavi eder. Zihnini durulttuğu anda tekrar tabiata döner. Bitki ve hayvanla olan seviyesini ölçerek tabiata kişilik kazandırır. Adayı önce anne sonra eş olarak kabul ettiğinde çocuk ve erkek oluşunu hatırlama olanağını yaratır. Özellikle kaybettiği erilliğini ada-eş varsayımıyla kazanmak ve bunu sürdürmek eğilimindedir. Böylelikle insanın insanla ilişkisinin temelini insanın tabiatla ilişkisine dayandırarak öze dönmüş olma inancını tesis eder. Robinson, ada hayatını yalnız yaşasaydı kurduğu yaşam ne türden olursa olsun tartışılamazdı ya da bir yere kadar tartışılırdı. Ancak yalnızlığı sona erdiğinde iki kişi arasında bir hukuk doğar. Bu hukukun üzerinde anlaşmak şarttır. Robinson, Cuma ile karşılaştığında onu ve onu kovalayan diğer yerlileri kendinden uzaklaştırmak ister. Onların kendisine yaklaşmasını vahşi hayvanların yaklaşmasıyla bir tutar ve medeniyetin teknolojisini kullanarak onları durdurur. Durdurma işlemi bir farkla yerine getirilmiştir. Geriye Cuma kalmış ve onu yeni bir deneyin içine itmiştir. Henüz tam olarak adayı dişilliğe erdirememiş olmasına karşın adayı kendi iktidarı olarak kabul etmek ister. Çocuğu iktidarına rakip olarak görmez başlangıçta. O'na, kurduğu bu dünyada kölelik bahşeder. Adanın gerçek efendisi olarak kendisine ve bu iktidar altında bulunan dişil adaya hizmet etmekle görevlendirir. Bu hizmeti uç ve akıl dışı boyutlara taşıyarak çocuğun kendi sınırlarını görmesini amaçlar. Çocuk bile olsa kendisine rakip olacak herhangi bir erilliğe katlanamaz. Bunun sağlanması için gerekirse şiddet uygulamaktan ve zorbalık yapmaktan çekinmez. Ancak Cuma, Robinson'un binlerce yıllık Hristiyan ve Yahudi inançlarına karşın binlerce yıllık doğa inancına sadık kalarak Robinson'un çizdiği sınırın dışına taşmaktan geri duramaz ve ada ile yasak bir ilişki yaşar. Cuma bunları yaparken gerçek bir saflık ve neşe içindedir. Aldatma ve ihanet söz konusu değildir. Cuma'nın adayla ilişkisi duru bir ilişkidir ve salt kendi zevkine göre düzenlenmemiştir. Zorla yapılmaz ya da zekice planlar içermez. Robinson açısından ise bunlar kendi iktidarına yapılmış bir saldırıdır ve kurulan düzen yerle bir edilmiştir. Cuma'ya bu olanak tabiatın kendiliğinden sağlanmıştır. Robinson'un yalnız sürdüğü yaşamında ona cömert davranan ada sözü bu sefer Cuma'ya vermiştir. Ada Robinson'un ithal ettiği modern hayatı kusmuş ve imha edilmesini onaylamıştır. Cuma tabiatın tetikçisidir ve yabanıl olan Robinson'un kendisidir. Robinson'un imal ettiği suni düzeni şatafatlı gösterileriyle bozmuştur Cuma. Robinson'un gururu ve ihtirası yaban hayatın içinde eritilmiş ve kendi özü hatırlatılmıştır. Artık stok yapmak, çalışmak, zamanı ölçmek ve bilanço çıkarmak gibi modern hayatın ögeleri geçersiz kılınmıştır. Cuma insan-tabiat ilişkisinin biçim ve içeriğini Robinson'a yeniden öğretmiştir. Bizi düşsel bir yolculuğa çıkaran bu seçkin romanda; insan, tabiatın efendisi olarak kendisini köleleştirir düşüncesine kapılırız. Oysa insan, tabiatın en güzel ve en parlak yıldızı olarak var olmalı, var edilmelidir. Rob : İngilizcedeki anlamlarından biri mahrum etmek. Nusret Bey sizin harika bir kaleminiz var, çok beğendim. Başarılarınızın devamını diliyorum."} {"url": "https://rihtimdergi.com/cymbeline/", "text": "Çevirisi Özdemir Nutku'ya ait olan ve ilk gösterimi geçtiğimiz ay Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından Cüneyt Gökçer Sahnesi'nde gerçekleştirilen oyun, Andrei Borisov rejisi ile seyirciye sunuldu. Toplam 27 oyuncunun rol aldığı, 2 perdelik ve 180 dakikalık Romans türündeki oyunun Dekor tasarımları Mikhail Egorov'a, kostüm tasarımları Sardana Fedotova'ya, ışık tasarımları Osman Özgören'e ve müzikleri Kemal Günüç'e ait. Shakespeare'in son dönem eserlerinden (1609-1610) olan Cymbeline'da; Britanya Kralı Cymbeline' in kızı İmogen ile gizlice evlendiği Posthumus'un başlarından geçen olaylar eşliğinde Britanya'nın kuruluş öyküsü anlatılıyor. Oyunu, aşk, ihanet, ihtiras, kıskançlık, vatanseverlik duygularının ön planda tutulduğu klasik bir Shakespeare eseri olarak tariflemek mümkün. Oyunda, yapımı itibarı ile basit fakat görsel anlamda etkileyici dekorlar kullanılmış. Dış çevrede kumaş üzerine boyanmış yüksek Roma sütunları, iyi bir ışıklandırmayla dönemin görkemli yapılarını başarıyla betimliyor. Sahne değişimlerinde bu dekorlar yukarı doğru toplanıp gerektiğinde tekrar açılabiliyorlar. Ortada, kendi etrafında dönebilen ve tahterevalli gibi öne-arkaya kalkabilen hareketli, fonksiyonel bir platform kullanılmış. Bu platform, oyun akışına bağlı olarak bir liman iskelesi, bir kale giriş köprüsü ya da Romalı askerlerin kürek çektikleri bir kadırgaya dönüşebiliyor. Doğrusu, kostümlere de söylenecek bir söz yok. Dönemin giysileri, karakterler üzerinde başarıyla sergilenmiş. Buna karşın ses düzeni ile ilgili bir sıkıntı var. Müzikler zaman zaman oyuncuların seslerini bastırıyor ve benim de bulunduğum arka bölümdeki seyircilerin diyalogları anlayabilmeleri güçleşiyor. İlk gösterim olması nedeniyle bu tür aksaklıkları doğal karşılamak gerek, zaman içerisinde tepki ve eleştiriler de göz önüne alınarak bu tür problemler giderilebilir. Bir tiyatro oyununda ilk dikkat edilecek şey, rol alan oyuncuların canlandırdıkları karakteri ete-kemiğe büründürüp seyirciye sunabilme becerileridir. Shakespeare'in kaleminden çıkmış eserlerde bu gereklilik kendini daha belirgin hissettirir. Buna neden, yazarın kendine özgü ve şiirsel anlatım tekniğidir. Shakespeare karakterleri çoğunlukla duygu ve coşku dolu olurlar. Oyuncular, canlandırdıkları karakterin o anki coşku ve duygularını, yazarın eserinde ortaya koyduğu ruh haliyle, yani gerektiği şekilde seyirciye yansıtamazlarsa, yapmacıklaşır ve oyundan düşerler. Shakespeare karakterlerini canlandırmak bu nedenle zordur ve ciddi bir motivasyon gerektirir. Oyun oynamak için değil! Shakespeare oynamak için sahneye çıkmak. deyiminin oluşması da bu yüzdendir. Bu oyunda, oyuncuların bir çoğunun sahne performanslarını beklentilerimin altında bulduğumu belirtmeliyim. Rol alan oyuncuların her biri, devlet tiyatrolarının seçkin sanatçıları kuşkusuz. Dolayısı ile bu, onların bilgisizlik ya da yeteneksizliklerini değil, rollerine yeterince motive olamadıklarını gösteriyor. Buna mukabil, Kral'ın üvey oğlunu canlandıran Nezih Işıtan'ın çok başarılı bir sahne performansı sergilediğini de belirtmeden geçemeyeceğim. O nasıl bir enerjidir ki sahneye adım attığı anda tüm gözler adeta ona kilitleniyor, diğer oyuncuların önemli bir bölümü kendilerinden beklenen coşku ve duygusallığa ulaşamadıkları için de haliyle rol çalar duruma düşüyor. Bu adamın içine Dionysos kaçmış! Böylesi bir performanstan sonra bu görüşe katılmamak pek mümkün değil. İmogen karakterini canlandıran Eda Aydınlı, Philario karakterini canlandıran Cevat Duman ve Uşak Pisanio karakterini canlandıran Nejat Armutçu da göz dolduran sanatçılar arasında. 3 saatlik bir oyunda seyircinin oyuna bağlı kalmasını sağlayabilmek zordur. Buna rağmen, Shakespeare'in güçlü kaleminden çıkmış, renkli olaylarla bezeli ve sürekli değişen dekorlarla hareketlendirilmiş oyununu sıkılmadan seyrediyorsunuz. Oyun, Ankara ve İstanbul tiyatrolarında dönüşümlü olarak sergilenmeye devam ediyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/dag/", "text": "Sırtımdaki çantadan cam şişeyi çıkardım. Buzun yarısı anca erimişti. Yürüdüm. Bedenim varacağım yere yaklaşırken, kafam uzaklaşıyordu sanki. Sıcaktandır, dedim. O an olan her şeye sıcaktandır diyebilirdim. İleride ufak bir ağaç. Yapraklarının rengi henüz güneşte ezilmemiş. Gölgesinde soluklanayım, diye düşündüm. Fakat vardığımda ağacın altında bir başkasının oturmuş olduğunu gördüm. Her şeyden sonsuza dek uzaklaşmak için çıkmış olduğum bu yolculukta, bir insan yüzü beni bu kadar mutlu edebilirdi. O ise gözlerini kırpmadan, hatta bunun için özen gösteriyormuşçasına yüzüme bakıyordu. Soğuk terler dökmeye başladım. Gözleri tanıdık gelen bu adamı daha önce nerede görmüştüm? Yok, yanılıyor olmalıydım. Başıma güneş geçmişti. Kalçamı çimdikledim. Gözlerimi ovdum. Kahkahasıyla irkildim. Gözlerim gibi kulaklarımda mı yanılıyordu. Hayır! Hayır! Belli ki beni tanıyan biriydi ve karşımdaydı işte. Etten kemikten bir insan. Ne biçim bir soru bu? Sana rastlayana kadar yalnızdım işte. Seni burada bırakıp yoluma devam ettiğimde tekrar yalnız kalacağım. dedim yürümeye yeltenerek. Kendi kendime bir hayalle konuşuyorsun dedim, tüm bunlar gerçek olamaz. Ama gerçekti. Üstelik konuşmazken bile duyabiliyordu beni. Umursamaz görünmeye uğraşıyordum. Avuçlarım ter içinde kalmıştı. Üstelik sıcaktan değildi. Bilmiyorum ne olmuştu, nasıl olmuştu. Gerçekten bilmiyorum. Sadece ağladığımı hatırlıyorum. Ve çantamdaki ipi çıkarıp, ayaklarımın dibine attığımı. Sen kimsin? Hani beni tanımıyordun? dedim zar zor konuşarak."} {"url": "https://rihtimdergi.com/dalgalar-the-waves/", "text": "Hayatınızın bir noktasında sizi geçmişinizin ve varlığınızın derin sularında yüzmeye iten bir kitap geçmiştir elinize. Bu kitap belki zamanın eskitemediği iddia edilen şu klasik romanlardandır, belki sahafın tekinden elinize geçen tozlu bir baskı. Etrafınızdaki çoğu insanın sayfalardaki derinlikten haberi olmadığı gibi, hemen hiçbiri yazarın adını dahi duymamıştır. Aldırış etmeden okursunuz. Oysa İngiliz edebiyatının mihenk taşlarından Virginia Woolf'un (1882-1941) Dalgalar adlı eseri -roman ya da hikaye gibi kalıpların dışında olan- genellemelerin ona ilişmesine izin vermeyen, apayrı bir evren. Dalgalar, kendinizi düşüncelerin akışına bırakacağınız ve hangi kıyıya çıkacağınızı son sayfaya kadar kestiremediğiniz bir kitap. Olay örgüsünden uzak olan ve çoğunlukla durum hikayeleri diye adlandırdığımız eserlere çoğumuz önyargı ile yaklaşırız. Ancak yazarın çalkantılı iç dünyasının satırlarına yansımasından mıdır nedir, bu şiirsel ve cesur eserini okumak tüm bu önyargılardan utanmak için yeterli. Kişilerin mono/diyaloglarıyla ilerleyen Dalgalar, altı arkadaşın çocukluklarından orta yaşlarına kadarki değişimlerini ve yaşayışlarını anlatıyor. Dilinin fazla feminen oluşuyla eleştirilen Woolf -ki feminizmin o çağdaki en büyük temsilcilerinden oluşu göz önünde bulundurulursa bundan doğal ne olabilir- Dalgalar'da ilerlemeye ve okuyucuyu sürüklemeye devam ederek dilini daha o günlerden nasıl oturttuğunu gösteriyor bize. Sürükleniyor, zamana eşlik ediyoruz; sonra da kendimizi renkli bir betimleme selinin ortasında buluyoruz. Ama Woolf, tam dozunda kullandığını tasvirleriyle insanın boğulmasına bir kez olsun izin vermiyor. Bu kitabı yalnızca gözlerinizle okumuyorsunuz zaten, beş duyunuzla anlıyorsunuz içeriğini. Karakterlerin koştukları kırları, şehirdeki yürüyüşlerini, kalabalık ortamlarda bulunuşlarını görüyor; restoranlardaki İngiliz yemeğinin tadını ve kokusunu alıyorsunuz. Burada devinimin ortasındasınız ve kitap insanın durmasına izin vermiyor. İlk birkaç sayfalık alışma sürecinden sonra aklınızdaki soru işaretleri silinmeye başlıyor ve sıkılma korkusuyla aldığınız Dalgalar, neyin anlatıldığı sorusuna kolayca cevap veremeseniz de pasifçe tanık olduğumuz olayların nasıl anlatıldığını tereddütsüz söyleyebileceğiniz bir deniz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/dalgalara-yansiyan-ciglik/", "text": "Havanın suskunluğunu gözden geçirdim usulca. Gözlerim kapanıyordu. Taşlaşmış ruhum üzerime çöküyordu. Belki de yürüdüğüm yolların ağırlığı toplanıyor, bedenime bilinçsiz bir şekilde dağılıyordu. Bilmiyordum. Zihnimin karıncalandığı, bulanıklaştığı ve köreldiği bir yaştaydım. Düşüncelerim yolunu kaybediyor, bildiklerim nefes almayı unutuyor, zihnimdeki uçurumun kenarından birer birer süzülüyorlardı. Ölümün ruhumdaki ayak seslerini duyuyor, inançsızca odağımı değiştirmeye çalışıyordum. Üzerinde oturduğum bank bile sanki kalp atışlarımın dünyanın zeminini delercesine attığını duyup huzursuzlanıyordu. Bir süre daha oturmalıydım. Denizden gelen her bir damla su yüzüme anlık bir gülümseme yayıyordu. Bir kere daha anlıyordum, o ufacık damlalar ruhumun en ücra köşelerine kadar uzanıyordu. Biriktirdiğim her hayal kırıklığında, her düşüm bir yıldız gibi kayıp gittiğinde, kendimi ifade etmem tükendiğinde, çok konuşup duraklayamadığımda, duygularım koca bir ormanda kaybolduğunda, özgürlüğüm ve sınırlarım beni yorduğunda, varlığımın faniliğinde ezildiğimde, maviliği beni çağırırdı. Sonsuzluğuma konuş der gibi bir hali vardı hep. Hemen teslim olurdum. Çünkü dalgalar kalbime ve zihnime çarpar, zaman ve mekan algımı geri getirirdi. Her gelişimde bedenimi saran kokusuyla beni karşılardı. Kimi zaman bizim varlığımızdan zayıf düşmüş, hırçınlaşmış görünürdü. Her bir dalgasının kıyıya yansımasından anlardım. Kimi zaman da bütün canlılığıyla varlığına şükredermişçesine durgunlaşırdı. Mavisinin tonu söylerdi. Çünkü ne zaman durgunlaşsa, gökyüzüyle anlaşır ve onunla aynı renge bürünürdü. Bugün ise hiç tanımlayamadığım bir tavır takınmıştı. Dalgalarının kıyıya dokunuşu, kokusunun yoğunluğu, renginin duruşu her zamankinden farklıydı. Bunu fark ettikçe tenimden ruhuma ateş fışkırıyor, istemsizce bu ateşi körüklemeye devam ediyordum. Benliğinin bir parçasına eşlik etmeme yine izin vermeliydi. Yoksa nereden bilebilirdi ki dünyanın gün geçtikçe yoksullaştığını; sevgisini, anlayışını, mutluluğunu yitirdiğini; ihtiyacı olan her duygunun bir kar tanesi gibi yeryüzünden geçip gittiğini? Dünyanın saygısının yok olduğunu kendisi de duyumsuyordu. İçinde her gün yüzlerce canlı ölüyordu ya zehirli kimyasallardan ya da ona savurulan atıklardan. Birçok zaman vahşi olmasının, hırçınlaşmasının asıl sebebi buydu. Dinlemeyecekse beni neden çağırmıştı bugün buraya? Yolsuzlukları, intikamları, nefretleri duymaktan mı korkuyordu? İnsanlığın yarattığı bu evrende her duygu hüküm sürerken hangi canlı ya da cansız, hangi duygudan kaçabilmişti? Korkmadan dinlemeliydi. Bir an gözlerim yavaşça aralandı ve önümden kayıp giden yüzlere takıldı. Onun yüzü gördüğüm diğer yüzlerden farklıydı. Bir annenin mutluluğunun, emeğinin, şefkatinin izini taşıyordu. Sevilmekten yorulmuş bakışları mı söylemişti bana bunu bilmiyorum. Öyle ufak tefek bir oğlandı ki her bir adımında kalabalıklar yutuyordu onu. Kalabalıklar arasında itiliyor, cılız sesi rüzgara karışıyor, bacakları ağırlığından titriyor, kolları bedeninden bağımsızca savruluyor, üzerine bol gelen pantolonunu çekelemeye uğraşıyordu. Birden ellerindekiler yola dağıldı ve o ezilme pahasına bile olsa, onu yoran sevginin gücüyle bir hışımla toparlanmaya başladı. Kalabalığı yararcasına hızlandım. Yanında durduğumda yere çömelip toparlanmasına yardım etmeye başladım. Kafasını kaldırıp bana baktı ve şefkatle gülümsedi. Savaşçı bakışlarından aldığım cesaretle Ben de satmak istiyorum bunları seninle. dedim. Bunu bekliyormuş gibiydi. Yavaşça başını salladı. Bir paket mendil 1 lira, 1 lira! diye bağıran sesimiz sokaklarda yankılanmaya başladı. Bağırırken tiz çıkan sesim insanların dönüp bakmasına sebep oluyor; bir yandan buna kahkahalarla gülüyor, bir yandan Bir paket mendil 1 lira! diye gücümüz yettiği kadar haykırıyorduk. Her bir pakete bir hikaye uyduruyor, önümüze çıkan herkese hikayelerimizi anlatıyorduk. Birkaç saatliğine oyunlaştırmıştık hayatımızı. Birkaç saatliğine bütün düşüncelerimiz, acılarımız, yorgunluğumuz, bir balona sığmış, gökyüzüne salınmıştı. Oyunumuz işe yaramış, saatler sonra elimizdekilerin hepsini satmıştık. Ufaklığın yüzü yeni yıkanmış bir çiçek gibi aydınlanmış, gözleri parlayarak etrafı süzmeye başlamıştı. Saatler geçmiş olmasına rağmen hiç yorulmuş bir hali yoktu. Topladığımız paranın yarısını bana uzatarak Artık eve gitmeliyim. dedi. Oysaki karanlığın çökmesine daha zaman vardı. Bana uzattığı parayı elimle ittirdim ve Neden? diye sordum. Annesinin ve babasının iş bulamadığını, evlerini geçindirmekte zorlandıklarını, okuldan arta kalan zamanlarda mendil satarak yardım etmeye çalıştığını anlattı. Öyküsü zihnimde bulduğu sesle algımı köreltmeye başlamışken, çocuğun koşarak uzaklaştığını gördüm. Dur, gitme. dememe fırsat vermeden, kalabalıkların arasına karışıp yok olmuştu. Elimdeki bozuk paralar ile amaçsızca kalakaldım. Tek bildiğim şey sahip olduğum bütün gücün, umutların, hayallerin ve inançların o küçük gibi kalabalıklar arasında kaybolup gittiğiydi. Bir hayata eşlik edebilmenin getirdiği hazla ışıldayamadan olduğum yere çakılmıştım. Dalgalarının vuruşu beni yakaladığında oradaydım. Elimde kalan cesaretime odaklanıp senin varlığına geldim. Duymak istemediğin, başından beri anlatmak için kıvrandığım hikaye işte buydu. Sönmüş ama ruhu tükenmemiş kocaman bir hayattı bugün tanıştığım. Kalabalıklar arasında çırılçıplak kalmam, bütün beton parçalarını ateşe vermem, insanlığı tutup silkelemem, toplum düzenini yıkmam, küçücük bir çocuğun cümlelerine sıkışıp kalmıştı. Yüzüme anlık gelen gülümseme buharlaşıp uçtu. Artık ne ruhumu ne kalbimi ne de zihnimi taşıyabiliyordum. Soluğumun yavaşlama sebebi hem dalgalarının umursamazlığıydı hem de küçük bir çocuğun yaşantısı. Ruhumun sesine kulak vermemiştin. Oturduğum banktan aniden fırladım. Gökyüzü siyahını takınmış, sahil tenhalaşmıştı. Adaletsiz ve acımasız bir çukurda yaşamaktansa, senin zenginliğinde hayat bulmak istiyorum. diye bağırdı zihnim. Ayaklarım zihnimi takip etti."} {"url": "https://rihtimdergi.com/danish-girl/", "text": "2015 yılında çekilen ve ülkemizde 2 şubat 2016'da gösterime giren, biyografi, romantik ve drama türündeki yapım Danish Girl. Film başarısını 4 Oscar Adaylığı ile taçlandırmış bir yapım. Aynı zamanda Golden Globe adaylıkları da bulunuyor. Tarihin ilk cinsiyet değiştirme ameliyatlarından biri olan Danimarkalı Eniar Lili Elbe'nin aşk ve tutku dolu hayat hikayesini oldukça güzel işlemiş. 2014 yılının en iyi Erkek oyuncu Oscar'lısı Eddie Redmayne'nin akıl ötesi performansı bile izlenilmesini sağlayacaktır. Her ne kadar bu yıl en iyi erkek oyuncu dalında ödülü Di Caprio lobisi kazanmış olsa da Eddie Redmayne önümüzdeki yıllarda daha çok ödül alacak bir oyuncu olduğunu bizlere tekrar tekrar ispatlıyor. Alica Vikander'ın muhteşem performansı ile oyunculuklar zirveye çıkıyor. En iyi yardımcı kadın oyuncu dalında Oscar aldığı bu performansı sinemaseverlerin kesinlikle kaçırmaması gerekiyor. Özellikle homofobik insanlar için bu tarz tutku dolu yapımların artması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye'de birçok eşitsizlik alanında olduğu gibi cinsiyetler arası eşitsizlikler de oldukça ciddi sosyal sorunlara neden oluyor. Hollywood özellikle son 10 yıl içerisinde eşcinsel hakları ile ilgili tüm dünyayı bilgilendirmeyi amaç edinmiş görünüyor. Bunu yaparken ucundan kıyısından bizim gibi bu tarz konularda çok daha derin, ayıpsal sıkıntıları olan bir toplumunda geleceğe bakışını değiştiriyor. Empati aslında tek ihtiyaç duyduğumuz şey. Birbirimizi gerçekten dinleyebilme sanatı bir anlamda. Film sinema teknikleri açısından çok bir şey önermiyor. Yine de insani hikayesi ile insanı sarıp sarmalıyor. Lili Elbe'nin cinselliğini yeniden keşfedişi, yaşadığı travmalar ile bezenmiş, tutku doruklarda bir senaryo sizleri bekliyor. Tom Hooper tarafından çekilen filmin özellikle mekanları ve kostümleri oldukça başarılı. Yine de sahnelerde insanın içinde derin bir görüntü boşluğu bıraktığını söylemek de mümkün. Her şeyden önemlisi Gerda Wegener isimli kadının efsanevi aşkını izlemek için bile koltuklarda yerinizi alın. Homofobinizi ve insanlara karşı işlediğiniz tüm fobileri bir kenara bırakın. Trans genderların tarihi hakkın yaratılması gereken geniş empati boşluğunu görselliği ile olmasa da senaryosu ile doldurabilecek bir iş Danish girl. Israrla dvd oynatıcılarınızdan isteyiniz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/de-ne-a/", "text": "Bugün yine gitmeliydi. Huzursuzluğu, babasının bulunduğu katta iyice arttı. Her gelişinde aynı yazıyı okumaktan duyduğu acı, yaşlı ayaklarının onu her hafta buraya sürüklemesine engel olamıyordu. O yüzden de bulunduğu megakentten ayrılmak hiç aklına gelmezdi. Bu yaşantısı, az sayıdaki arkadaşlarının onun gibi birinin şimdiye dek Mars'a seyahat etmemesini alay konusu yapmalarına neden oluyordu. -Herkes bir veballe ölür ama benimki en ağırı. Babasının vasiyeti olan bu tümce, önceleri başucundaki mermere yazılsa da şimdi nüfusun yoğun artışından değişen gömütlük düzeniyle, yerin bilmem kaç kat altında, sabitlenmiş çekmecenin kapağına taşınmıştı. Babacığım, diye mırıldandı Tayfun. Seni çok özledim. Keşke çocukluğumu bölüp apar topar Amerika'ya göndermeseydin beni. Ünlü bir bilim adamı olmaktansa senin yanında büyümeyi ne çok isterdim. Ardından, trafik kazasından ölen annesini de anımsayınca artan gözyaşlarını gömütlük asansöründe bırakarak kendini caddeye zor attı. İnsanlar üzerine akın akın geliyorlardı sanki. İçlerinde görmek istemedikleri, özellikle gözüne çarpıp duruyordu. Bu kadar mı çoğalmışlardı? Duymak istemediği havadaki kokunun ciğerlerine daha fazla dolmasına izin vermemek için aceleyle bir drog merkezine girip haftalık besin gereksinimini içeren kapsülleri seçmeye başladı. Elindekilerden bazılarının üstünde yazan besin adları, az önceki hüzünlü havasına onu tekrar döndürdü. O cuma akşamı çok sevdiği biftek ve püreden oluşan yemeklerini yedikten sonra odasına kapanmıştı. Bir iki saat geçmişti ki babası, Kolay gelsin, yine ne buluşlar peşindesin bakalım? diyerek başını kapıdan uzattı. Tayfun, uzun yıllar çocuk sahibi olamamış bir doktorun, uzmanlık alanını değiştirip kendini tamamen tüp bebek çalışmalarına yönlendirmesi sonucu doğan bir evlattı. Babası, hem bu sayede bir çocuk sahibi olmuş hem de buluşlarıyla ülkenin en büyük tüp bebek merkezinin başında yeni çalışmalara imza atmaya devam ediyordu. Çocuğu olmayanların akın akın geldiği bir merkezdi artık orası. Doktor, oğlunun dünyaya gelmesinin her aşamasını kendisi gerçekleştirdiği için hem onunla hem de kendisiyle gurur duyuyordu. Bu gururla oğluna bakarken içinden, keşke herkesin evladı onun gibi olsa; o zaman gelecekten hiç kimse endişe duymazdı, diye geçirdi. Tayfun dikkatini elindekilerden ayırmadan, DNA zincirimi ayrıştırıyorum baba, diye yanıtladı. -Hayır, en sevdiğim meyvenin DNA'sını ayrıştırmayı biraz önce bitirdim. -Evet, ben de bu koku ne kokusu diye düşünüyorum deminden beri. Tayfun, üstü birçok deney gereçleri ile dolu olan karmakarışık masadan eldivenli elini kaldırarak az ileride duran tüpün içindeki cam boruyu işaret etti. Oğlunu dikkatle izlerken son tümcesi, zihninin bir köşesine çoktan yerleşmiş, yanına aldığı soru işaretlerinin sivri ucunu adamın beynine beynine batırıp duruyordu. Bunu daha önce nasıl düşünememişti? Bir süre sonra, İşte bana ait DNA, diyen Tayfun'un sesiyle kendine gelince gözlerini tüpün içindeki cam boruya dikti. ederler. Zaten şimdi ikisini de çöpe atacağım. Adamın, Dur, yapma! demesine fırsat kalmadan Tayfun'la kavunun DNA'ları deney masasının altındaki çöpü boylamıştı bile. Şimdi kalan kavunumu yeme zamanı, diye gülümseyerek odadan çıkan Tayfun'un ardından hemen çöp sepetine eğilen adam, iki tüpü de kazağının altına saklayarak hızla portmantoya koştu. Paltosunu giyip arabasına binmesiyle hastanedeki tüp bebek ünitesinin araştırma kısmına gelmesi beş dakikasını aldı. Heyecanla çalışmaya başlayabilirdi. Denemenin ne zararı olabilirdi ki? Aceleyle aldığı tüpleri kazağının altında çıkarınca öylece kalakaldı. Hangisi Tayfun'un DNA'sıydı? Düşündü. Son yarım saati gözlerinin önüne getirdi. Oğlunun işaret ettiği kavun DNA'sının tüpüyle içindeki cam boruyu anımsamaya çalıştı. Kokladı. İkisi de kavun kokuyordu. Baskın koku, süre kısa demeyip kazağın altında diğerine de bulaşmıştı demek ki. Kafa yoracak vakit yoktu. Bunca yıllık doktorluğunun önsezisiyle elindekilerden birine karar verdi. Evdeki yardımcıya, Hastanede çok önemli işim çıktı. Beni rahatsız etmeyin, diye ettiği telefonun ardından koca bir hafta sonunu laboratuvarda geçirdi. Yaptığı çalışma, sadece o sırada işlemleri devam eden binlerce çocuksuz ailenin üstündeki uygulamayla sınırlı kalmayacaktı. Uzun süre, her gelen çocuksuz aile için yeterli olacaktı. Artık oğlu gibi çocuklar çoğalacak, ülke kaostan ancak onlarla düze çıkabilecekti. Yaptıklarına çok sevinse de, dondurulmuş embriyoların bu şanstan yararlanamamasına üzülerek evinin yolunu tuttu. Mesleğini aniden bırakıp inzivaya çekildiği odasında, yıllar sonra oğluna vasiyetinin yanında bu çalışmasını ağlayarak itiraf ettiğinde artık çok geçti. Tüp bebek tedavisinde sayıları milyonlara ulaşan insanlar, üçüz bebeklerini çaresizlik içinde Allah'ın hikmeti olarak çoktan kabul etmiş, yeni bir nesil, engel olunamayacak şekilde çoğalmaya başlamıştı. Tayfun'un yorgun bedeni, biraz sonra ulaşım için kullanacağı hava dolmuşunda, yollarda görmek istemediğinden çok, kavuniçi renkli, baskın kavun kokulu, boyu iki buçuk metreyi bulan insanlarla iç içe evine dönmek zorundaydı. Gözlerini kapatarak yolculuğuna devam etse de, büyük bir ihtimalle bir asır sonra, ülkenin tüm insanlarının böyle olacakları, hatta yabancılarla yaptıkları evlilikler çoğaldıkça tüm dünyaya yayılacakları düşüncesini zihninden uzaklaştıramadı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/death-race-olum-yarisi/", "text": "İlk olarak 1975 yılında Death Race 2000 olarak çekilmiş ve 2008 yılında ise yeniden çevrimi olarak Death Race çekilmiştir. Başrolünde İngiliz aktör Jason Statham yer almaktadır. 2012 yılında geçen filmde, zarara uğrayıp çöken Amerika ekonomisi ve hızla çoğalan işsizlik sonucunda suç oranları patlamıştır. Sonuç olarak da hapishane yönetim sistemi çökme noktasına gelmekte ve özel şirketler hapishaneleri ticari amaçlar için kullanmaya başlamaktadır. Bu cezaevlerinden biri olan Terminal Island'da internet üzerinden yayınlanan kafes dövüşleri düzenlenmeye başlanır. Ölümüne yapılan yarışların seyirci sayısı da gittikçe artmaktadır. Ancak kafes dövüşlerinin artık seyirciyi tatmin etmemesi üzerine Ölüm Yarışı denen kuralları olmayan otomobil yarışları ortaya çıkar. Terminal Island'da yapılan yarışlardan birinde; Frankenstein lakaplı yarışçı, yarışın sonunda kazanacağı halde yardımcı pilotunun olmaması üzerine Joe'nun gönderdiği füzeyle ölür. Hapishane yönetimi ilgi çeken bu yarışçının ölümünden sonra yarışlara olan talebin düşeceğinden korkarak yeni birini aramaya başlar. Eski bir Nascar yarışçısı olan Jensen Ames'in yeni Frankenstein için en iyi aday olabileceğini gören hapishane yönetimi, mahkumlardan birine Jensen'in karısını öldürterek suçu onun üstüne yıkarlar. Böylece Terminal Island'a düşen Jensen, cezaevinin müdiresi tarafından yarışlarda yeni Frankenstein olması için ikna edilir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/degisim/", "text": "Merhaba kokuşmuş tüm bedenler, hadi yine iyiyiz bugün, yağmur yağacakmış. Omzumdaki melek söyledi. Biraz kendimize geliriz. Ne dersiniz? Bakmayın böyle konuştuğuma, aslında ben de mutsuzum. Hangi ölü mutludur ki... İntiharla bezenmiş bedenlerin bile bir pişmanlığı vardır. Nihayetinde intihar sonu ölümle biten bir başkaldırı değil midir? Ve ölmek yitirmektir, kaybetmektir. Ve ölmek özlemdir. Peki anne... dedim. Odama gittim. Biriktirdiğim tüm paraları aldım ve çıktım, bir daha geri gelmemek üzere. Bunu anlatmam zordu, kabullendirmem de. Ölesiye yorgundum. İlk gittiğim yer bir bar oldu. Dikkat çekiyordum, tacizce sözlere uğruyordum fakat sarhoş olmuştum. Şarkı söylemeye başladım. Barın sahibi sesimi çok beğenmiş ola ki gözümü açtığımda barda bir koltukta yatıyordum. Gözümü açar açmaz bir adam belirdi ve günaydın dedi. Umursamazlığın en son halini yaşıyordum. Ve bunu yapmak için kendimi zorlamıyordum. Acı iliklerime kadar işlemişti fakat yine de mutluydum. Bu saatten sonra yeni bir hayatım olacaktı. Ve ben farklı olacaktım. Yani kendilerine göre farklı olmayanlara göre farklı olacaktım. Ki herkes kendine göre öteki değil. Düşüne düşüne yürüdüm. Şaşkın, eleştirel, bazen de gülümseyen bakışlar arasında. Şarkı söylemeyi seviyordum, içmeyi seviyordum, kendim olmayı seviyordum. Kabul etmeliydim. Geri döndüm. Her gün farklı insanlar geliyordu. Beni genelde şaşkınlıkla karşılıyorlardı. Fakat sonradan seviyorlardı. Alkışlar yağdırıyorlardı. Sarhoşluğun dibine vurmuş adamların taciz sesleri yükseliyordu gecenin en geç saatlerinde. Duymuyordum. Ve bir gün bir müşteri geldi. İçti, içti, içti ve Lut kavmi geri gelmeyecek! dedi. Çıkardı silahını. Kurşunu tam göğsüme isabet etmişti. O kurşun hala göğsümde, hissediyorum. Beni kimler attı buraya. Muhtemelen bardakilerdir. Annem gelmedi biliyorum. Burada olalı ne kadar oldu bilmiyorum. Bu gelen annem mi? Ne işi var burada? Yani... Buraya geldi, yanaştı. Mezar taşındaki,"} {"url": "https://rihtimdergi.com/degiskenlerin-sabiti/", "text": "7 yaşındayım. Daha okula başlamamışım. Sokaklarda koşturacağım son yaz. Bundan sonra büyükbabamla yazları dükkana çalışmaya gideceğimden haberim yok. Babannem de bizimle yaşıyor. Ellerinde büyümüşüm onların. Ama babannem hasta. Çok hasta. Duramıyor ayakta, sürekli uzanık kalmak zorunda. Böbreğinde bir şeyler diyorlar, o zamanlar sadece böbrek kelimesini tanıyabiliyorum. Ameliyat olması gerektiğini, ameliyat olmazsa durumunun ağırlaşacağını falan da büyüdükten sonra söylüyorlar. Ameliyat oluyor babannem. Üzerinden 17 yıl geçiyor, ama ben hala unutmuyorum o sahneleri. Ziyarete gidişimi, hastaneyi. Koğuş gibi hasta odasını, pis yataklarını, yan yatakta ağlayan hasta yakınlarını, hastanenin kendine has o kimyasal kokusunu.. Gözlerini açıp uyanıyor babannem. Gülümsüyor. Narkozun etkisini atamamış hala. O zamanlar bile yaşlı vücudu. Annesinin gülü diyor bana. Gülümsüyorum, başımı eğiyorum. Hastane kokusunu ilk o zamanlar çekiyorum içime. Nedense unutmayacağımı biliyorum. 14 yaşındayım. Özel lise sınavına girmişim. Sınav sonucum gelmiş, dereceye girmişim. Babam hasta. Babam hep hasta. Haberi almakla ağlamaya başlaması bir oluyor. Geceyi hastanede geçirmesi de ardından.. İlk defa o gece sigara içiyorum, hastane önünde. Acil servis keşmekeş. İnsanlar ne kadar çok hasta. İnsanlar ne kadar çok üzgün. Doktorlar bana umarsamaz geliyor. Acaba bu kadar çok hastayla iç içeyken, umursamazlıkları oradan mı geliyor? Babam kötü. Nefes alamıyor. Ama doktor 10 dakika sonra zaman buluyor. Huzur bulmak mümkün değil. Asla. Hastanede, ağıt yakanların yanında huzur bulmak mümkün değil. Uzun zamandır ailemden başka bir şehirde olmama rağmen, sadece bir kere hastaneye gidiyorum, o da zaruriyetten. Yıllar sonra, içimdeki hastane nefreti korkuya dönmüşken, bir kez daha gitmek zorunda kalıyorum o lanet yere. Şehir dışından geliyor teyzem. Bu sefer de o hasta. Çok fazla hasta. Kanser diyor doktor. Diğer teyzem çöküyor koridora. Dışarı çıkıyorum, sigara yakıyorum. Annem geliyor apar topar. Herkes ağlıyor. Kadınlar ağlıyor. Ben ağlıyorum. Bütün hastane bize bakıyor. Başkaları kendi dertlerini göz ardı edip, bizi teselli etmeye geliyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/delege/", "text": "Öncelikle, güçlü olanlar sahneye çıktı ve onları düzen kavramına göre değerler oluşturuldu. Sonra güçlüler kendi aralarında anlaşamadı ve kabileleşme kavramı ortaya çıktı. Bu durumu ise kentleşme ve devletleşme gibi akımlar seyir etti. Devlet kavramı tamamen adalet kavramının oluşmasına sebebiyet verdi. Adalet kavramının Platon'un Devlet kitabında yeterince işlenebildiği tartışmalı. Ancak, insanları yönetebilmek için ne para ne de güç kullanılsın, onlarla ortak fikirlerle alıştırmalıyız görüşü de genişletildi. Şimdi korkulan, çekinilen ve ya buyruğuna girilen şeyler kişiler değil, tanrılar olmuştu. Tanrılar ile ilgili anlatılar da Homeros ya da buna benzer şairler tarafından dile getiriliyordu. Devletin başındaki kişilerin tanrısal özellikleri de mutlaka betimlenmeli idi. Sonra devletler din anlayışını benimsediler ve toplumların din aracılığı ile nasıl yönetilebildiklerini keşfettiler. Her şey güzel ilerliyordu ancak öteki yandan gelişen teknoloji, farklı toplumların birbirleriyle iletişime geçmelerini kolaylaştırdı ve soğuk savaş dönemleri başladı. Toplumlar bir şekilde içten içe yanmalıydı çünkü savaşmanın faydalarından çok zararlarından bahseden toplumlar ortaya çıkmıştı. Milliyetçiliğin yarım tanımlarıyla bir çok insan birbirine düşman edildi ve bir müddet daha itaatkar kısım elde tutuldu. Şimdi ise, toplumu oluşturan insanlar, komedyanın gücüne sığındılar. Trajedinin insanları iyi bir şekilde etkilemesi ve savaşlara sürüklemesi mümkün iken, gıdıklayarak savaşa insan götürmenin pek mümkün olmayacağını gördük. Trajedi yanlıları ise ölmeye devam etmekte ve birileri onları da gıdıklamak zorunda! Komediye sığınarak Kahrolsun bağzı şeyler! ifadesini kullanan zihinleri arıyorum şimdi. Meğerse bu komedide bizlere başka bir şeyler anlatılacakmış. Meğerse bir gün, insanlar aldıkları maaşların yetersiz olduğunu, bir hafta sonu ailecek pikniğe gitmek için zorlanmanın saçma olduğunu, seven kişinin sevdiğine bakamamasının hala ahlak duvarlarına sahip olduğumuzdan kaynaklandığını, yolda düşene bir tekme de bizim tarafımızdan atılmaması gerektiğini ve buna benzer birçok şeyi anlatacakmış. Hür olmayan gülemez demem ancak hür olandan daha zordur onların gülmeleri. Gülünecek şeyler bulacaksak, komedyamızı herkes ile paylaşalım. Yine de unutmayalım. Hür olmak için diğer hürriyetleri yok saymak, yazının başındaki adalet kavramının incinmesini sağlar ve sonuçta iki tarafta da hürlük hakkında hiçbir şey kalmaz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/deli-dervis/", "text": "Ben Deli Derviş... Hakikati bulma uğruna ömrünü heba etmiş; tek zerre doğrunun peşinde yılmadan koşmuş, taşları kendine yastık, geceyi üstüne yorgan bellemiş acizin biri. Şam'dan Horasan'a, Kahire'den Türkistan'a varana dek girmediğim tekke, seyr-ü sülüğünü takip edip icazet almadığım tek bir tarikat, sohbetine erişme şerefine nail olmadığım hiçbir şeyh kalmadı. Yine de ne damla gideremedim susuzluğumu... Son girdiğim tekkenin şeyhi de halimi anladığından bir gece sohbetten sonra: Git dedi bana, git, gitmeden gelemezsin unutma, gitmeden gelemezsin dedi. Ben de bu sözün üzerine, üzerime abamı, elime de keşkülümü alıp beni çeken mıknatısı aramaya yollara gark oldum. Geçirdiğim nice günlerin sonunda şehirlerin sultanı olarak anılmaya layık, görenleri kendine aşık eden, Eyüb el- Ensari'yi, ta o yaşında surlarının önüne getiren payitahta ulaşmıştım. Peygamberin hadisine nail olma şerefine ulaşmış, babası da dahil hiç kimsenin yapamadığını yapan Fatih Mehmed'in İslam topraklarına kattığı şehir. Öyle bir şehir ki kişi Hakk'ı bulmak için de Hakk'tan ayrı düşmek için de her fırsatı burada bulabilir. Şehrin sokaklarını arşınlamaya başlamışken çarşıda bir cemaatin toplandığını görmüş, ne olup bittiğini anlamak için yanlarına varmıştım. Üzerinde beyaz hırkası, başında on iki dilimli tacı elinde de yürürken ona destek olan asası ile birisinin bir şeyler anlattığını işittim. İnsan ne çabuk biliyor da artık bildiklerini anlatma zorunda hissediyordu kendini. Oysaki talebe olmak gibisi var mıydı? Hep talep eden olmak ne hoştu. Eşya ile bir olan Hak, görünüşte yok gibidir; zahiren fark edilemez. O, ancak manada ve gerçekte eşya içinde gizlidir. Bunu ise ancak gönül gözü ile bakanlar görür. İşte bu yüzdendir ki ehl-i zahir kesret aleminin karanlığında kaybolmuştur. Kişi kesret perdesini aralayıp vahdete ermelidir. Kesretten kurtulup vahdet nuruna varmanın yolu heva ve hevesi terk etmekten, dünyayı gönülden silip atmaktan ve benlik putunu parçalamaktan geçmektedir. Bütün bunlar ise bir mürşid-i kamil elinde gerçekleşebilir. Kişi mürşidini yani rehberini bulmadan Hakk'a varacak yolu bulamaz, yani kesret zulmünü aşamaz. Bir kez vahdet güneşi gönle doğdu mu, o zaman başka her şey görünmez olur. Hakk'a talip olanlar mürşidini seçerken kendinden üstün olanı seçmelidirler. Çünkü salih bir kişiyi mürşit seçenin kendisi de salih olur. Bülbül ile olanın yeri gülistan iken baykuş ile olanın yeri viranelerdir. Tutu ile yoldaş olanın gıdası şekerken, karga ile yoldaş olanın gıdası murdardır. Bütün ömrünü bir mürşit aramayla geçirmiş olana, yani bana mı söylüyordu bu cümleleri? Gözleri sanki benim üzerimdeydi. Her kelimesi tek tek dökülüyordu dudaklarından, hiç acelesi yoktu anlatırken. Ve nasıl bir açlıktı bu bendeki de, böyle dinliyordum. -Hakk'ı göreyim dersen canla baştan geç, aradaki senlik ve benlik duvarlarını yık. Baktığın her yerde O'nu gör, işittiğin her seste O'nu işit. Veliler ve delilerdir Hakk'a en yakın olanlar. İlki sonradan keşfetmiştir bu dünyanın akıl ile kavranılamayacağını, ikincisi zaten doğuştan bilir de sadece vaktin gelmesini bekler, akıllarından sıyrılmak için. Öyleyse bırakın kalın ciltli kitaplarda yazılanları, unutun nice alimin ettiği sözleri; sadece aşk olun! Hakikat dört kapının ardındadır. İnsan şu dördü arasında gidip gelir. Evvela madendir, oradan bitkiye sonra hayvana ve en son da insana ulaşır. İnsanda bu üçü de mevcuttur. Madendir, cevher olur işlemesini bilene; bitkidir, kök salar bu dünyaya nihayetinde; hayvandır, leşin peşinde koşar. Dört kapı vardır. Hava, ateş, su ve topraktır. Bunlar da şeriat, tarikat, marifet ve hakikata tekabül eder. Benliği yırtıp hakikata yani insan-ı kamile ulaşmanın yolu bu dört kapıyı geçmektir. Şeriatta bu benim şu senindir; tarikat ve marifette hem senin, hem benim; hakikatta ne senin, ne benimdir. Şeriat çerağdır; tarikat fitil, marifet yağdır, hakikat ise şuledir. Hakk'ı arayan kişi çerağ gibi doğru duracak; fitil gibi yanacak, yağ gibi eriyecek ve nur gibi şule verecektir. Lakin canlar bu yola gelen erenler meydanından dönmeyecek. Ne buyurmuş Pirler: 'Gelme gelme! Dönme dönme. Gelenin malı dönenin canı'."} {"url": "https://rihtimdergi.com/deliha/", "text": "Yönetmenliğini Hakan Algül'ün yaptığı, absürd komedi türünde 106 dakikalık bir film 'Deliha'. Gupse Özay , Derya Alabora , Cihan Ercan , Barış Arduç , Zeynep Çamcı , Hülya Duyar , Cenk Durmazel , Korhan Herduran , Esin Eden , Ali Çelik , Jeyan Ayral Tözüm , Nezih Tuncay , Fatih Özkan , Gülay Baltacı , Murat Karasu , Feriha Eyüboğlu , Benian Dönmez , Gülsüm Akan , Serap Durmaz ve Kadriye Çetinkaya rol almışlar. 14 Kasım'da vizyona giren Deliha, senaristi olarak kurguladığı ana karakteri kendisi oynayarak beyazperdeye taşıyan ilk kadın komedi oyuncusu filmi olma özelliğini taşıyor. Bir filmi, sadece başrol oyuncusunun oyunculuk yeteneğine, ağlatma, güldürme ya da düşündürme becerisine göre değerlendirmeyi alışkanlık haline getirmiş kimi eleştirmenlerin, filmin başrol oyuncusu olan Gupse Özay'a Recep İvedik'in kadın versiyonu yaftasını yapıştırdığı bir film oldu Deliha. Fragmanını izleyip film hakkında fikir yürütebilecek, dahası tespitler yapacak derecede 'üstün algı kapasiteli' kimi izleyicilere de bıdı bıdı etmek için fırsat doğdu böylece. Bana kalırsa, bazı eksilerinin yanında dikkate değer artıları da var bu filmin. İlkin, Gupse Özay'ın başarılı bir gözlemci olduğunu gördük. Karakterler sıradan belki ama söylem ve eylemlerini tahlil ettiğinizde, yakın çevrenizde bulunan insanlardan her an bekleyebileceğiniz, bu güne kadar vurgulanmamış, belki önemsenmeyerek atlanmış, hakikaten böylesi insanlar da var veya böylesi bir adam/kadın bunu rahatlıkla söyler ya da yapar diyebileceğiniz anların olduğunu fark ediyorsunuz. Bir kadın eliyle kaleme alınmış senaryodan, kadın günlerini, orada konuşulan konuları, misafirler arasındaki dedikodu döngüsünü, insanları çekiştirme tarz ve biçimlerini, çekememezlik boyutlarını da öğrenme fırsatı buluyorsunuz. Zaman zaman sıkıldığınız, bazı durumların abartılmış olduğunu görüp bu kadar da olmaz ki! dediğiniz olmuyor mu? Oluyor elbet! Ancak bu durum, sanatsal bir film olma gayesi gütmeyen, izleyicisine hoşça vakit geçirtmek, stresten uzaklaştırmak için kurgulanmış hangi film için geçerli değil ki? Üstelik özellikle vurgulamak gerek; bu senaryo ve film Gupse Özay'ın ilk denemesi. Gelelim yardımcı oyunculara... Zeliha'nın annesi rolünü üstlenen Derya Alabora, menopoz evresindeki bir kadının sıkıntı ve dertlerini beyazperdeye ne de güzel yansıtmış. Köyünden kopup gelmiş, kendisini kısıtlı olanaklar içerisinde eğitmeye çalışmış, fotoğrafçılık meraklısı Cemal, Cihan Ercan'ın dışında ve ondan daha başarılı bir biçimde seyirciye nasıl sunulabilirdi, bilemiyorum. Çok başarılıydı. Rahatlıkla denilebilir ki; filmin en başarılı oyuncusuydu. Alzheimer hastası anneanne rolündeki Esin Eden, anlık ve tuhaf çıkışlarıyla benim bulunduğum salondaki seyircilerin büyük kısmını güldürmeyi başardı. Emlakçı Faik rolündeki Ali Çelik; toplumumuzda sıkça görülen maddiyatçı ve uçkuruna düşkün insan tipinin çok başarılı bir örneği idi. Fatih Özkan, kısa olmasına rağmen falcı rolü ile filmdeki en başarılı oyunculardan biriydi. Filmi henüz izlemeyenler varsa onun bulunduğu sahneyi soluksuz izlesinler derim. Gupse Özay'ın, abartılmış makyaja, dağıtılmış saçlara, garip dişlere, zaman zaman bir deli gibi davranmasına gerek yokmuş doğrusu. Zorlamasaymış iyiymiş, zira böyle yaparak doğallığından uzaklaşmış. Seyircide ona yönelik yerleşik bir 'komik kadın' algısı var zaten. Ne diyelim; Bu seferlik böyle olmuş. Kadın komedyen kıtlığının hüküm sürdüğü ülkemizde, Gupse Özay gibi sanatçıların bu tip girişimlerini elden geldiğince desteklemenin, kendilerini geliştirmeleri için yapıcı eleştirilerle onlara yeni yeni fırsatlar vermenin önemli ve gerekli olduğunu düşünüyorum. 'Absürd komedi' türünde bir film olduğunu bilerek, beklentinizi yüksek tutmadan, hakkındaki ileri-geri eleştirilere de kulak asmadan,"} {"url": "https://rihtimdergi.com/der-verlorene/", "text": "İkinci Dünya Savaşı yılları acımasızdır, ancak umut insanı savaştan da çok yıkabilir. Polonya asıllı küçük bir aile savaş yıllarında Rus askerlerinden kaçmayı başarmış ve Almanya'da yeni bir yaşam kurmuştur. Ülkeler değişir, diller değişir, ama aile kavramının getirdikleri değişebilir mi? Çocuklar, küçük bir çocuğun kaybolmasının acısı değişebilir mi? Bu sorunun cevabı 96 sayfada, bir çocuğun, kendisinden birkaç yaş büyük ağabeyi Arnold'un gölgesinde kalmış ana karakterin ağzından anlatılıyor. Büyük oğullarını sınırda kaybeden anne baba Almanya'ya yerleştikten sonra bile bir gün onu bulma umudunu yitirmemiştir. Orta halli bir ailedir artık onlar, baba ticaret ve benzeri işlerle uğraşırken anne tüm vaktini Arnold'u hatırlamakla geçirir. Küçük çocuk kendini her daim suçlu hissetmekte, evin üstündeki bu havadan bazen kendini sorumlu tutmakta ve neden ağabeyinin öldüğünü kabul edip geçmek yerine üstünde bu kadar durduklarını anlamamaktadır. Öyle ya, ölü bir ağabeyin gölgesinde büyümüştür kendisi. Hiçbir şeyini bu ölü ağabey ile paylaşmak zorunda kalmamaktan memnun yaşayıp giderken ve ailesi tarafından bu kadar ihmal edilmeye alışmışken bir anda ağabeyinin aslında ölmediği ortaya çıkar. Arnold ölmemiştir, annesi onu o kaosta başka bir kadının kucağına tutuşturabilmiş ve sonra kadın ortadan kaybolmuştur. Ortaya çıkan bu gerçekle öfkelenir adı bile olmayan küçük çocuk. Yaşının getirdiği bencillikle bakar olaya. Ve bir gün, Arnold olabilecek bir bulunmuş çocuk ortaya çıktığında onun için her şey daha da kötüleşir. Zaten sürekli Arnold'un hatırasını yaşayan annesi ve babası şimdi iyice umutlanmış, tüm enerjilerini, tüm hayatlarını bu çocuğun Arnold olup olmadığını bulmaya adamışlardır. Özellikle anne, daha çocuğun adı geçer geçmez bunu kendi oğlu olduğundan emin olmuştur. Aylar testlerle, seyahatlerle, bu çocuğun aileden olup olmadığını ortaya çıkarmakla geçer. Gerçek ortaya çıktığındaysa hiçbir şey beklendiği gibi gelişmemiştir. Bir çocuğun dilinin samimiyeti, yalınlığı ile bütünleşmiş bir kitap Kaybolan. Hüzün yalın, anlatım açık sözlü. Bir şeyleri saklamak istemiyor çocuk, Arnold'u bulmak da istemediği gibi. O yalnızca dışarıdan bakıyor olaylara, buna rağmen yalnızlığı ve terk edilmişliği en çok o hissediyor. Kaybolandan daha yalnız hissetmek mümkün mü, diye soruyor Treichel. Bittiğinde bir süre boşluğa düştüğünüz bir kitap bu. Tek taraflı düşünmenize izin vermeyen, size zorla empati yaptıran ve sizi biraz da yalnız hissettiren."} {"url": "https://rihtimdergi.com/destina/", "text": "Duvarda asılı posterden bana bakıyordu Karl Marx. Yok, dedim, bu böyle olmaz. Kalktım bir bardak su doldurdum. Düşünmeye devam ettim. Sanki iç sesimi duyar gibi 'Olmuyor değil mi?' dedi. Şaşkınlıkla kafamı kaldırdım, önce Karl Marx'a baktım, sonra yatakta oturan ona baktım. Bir elinde sigara, bir elinde kül tablası duruyordu. Sigarasının dumanları yüzünü kaplamıştı. Sigarayı içerken gözlerini kısışını gözlerimi kısarak izledim. Ona kızgındım ama yine de bu duruma susuyordum. Uzun uzun baktı, sonra sigaradan yine bir nefes çekti, her zamanki gibi 2 defa üfledi. 'Söylesene hangimizi daha çok seviyorsun?' dedim. 'Ben en çok sigara içerken beni hayran hayran izleyen seni seviyorum' dedi. Karış karış ezberlediğim adam, sigarasına karışmama yine izin vermedi. Bilgisayarın ekranına bakıyormuş gibi yaptım. Filmin en heyecanlı sahnesinde, kavgalarımızın en hararetli kısımlarında böyle susmaya çalıştığım zamanlarda hep yaptığım gibi, bilgisayarın başına geçip uzun uzun ekrana yansımasından sigara içişini izledim. Öksürdü, öksürdü, daha çok öksürdü. 'Bırak işte şu illeti' dedim. 'İlaçlarımı unuttum, ondan bu öksürük' diyerek mutfağa ilaç almaya gitti. Onu tanıdığım günden beri sigara en yakın arkadaşıydı. Pantolonun sağ arka cebinde cüzdan, sol arka cebinde sigara paketi vardı. Sigarasının ezilmemesine dikkat ederdi. Sigara kutusunun üzerinde duran o adamın fotoğrafını, sigarayı ilk açtığı çöp ile kapatırdı. 'Bunu neden yapıyorsun' dediğim zaman, 'ben bu adama üzülüyorum, sigarayı içemiyorum' derdi. 'E içme işte!' dediğimde, 'ama ben seviyorum, olmaz' diyerek alnımdan öpmüştü. İlaçlarını içmeye gittiğinde kalktım yine o adamı kapattığı çöpü söktüm, yırtıp attım. O sigara içmekten vazgeçmiyor, ben sigaradan vazgeçirme çabamdan vazgeçmiyordum. İlaçlarını içip geldi. Ertesi gün vedalaşacağımızı hatırlatıp bugünü kavgayla geçirmeyelim, diyerek sarıldı. O gece son gecemiz olduğunu bilerek uyumadık, uyuyamadık. Evet, son geceydi ama ikimizin hayatının kaosunun başlangıcıydı. O sabaha kadar sigarasını içti, anlattı, ben de dinledim. Ben anlattım, o dinledi. Birlikte gittiğimiz spotçuya gidip onu rahatsız etmeyi, kahvesini içmeyi unutma! Ben yokken sakın o parkta tek başına ıslanma... ile başlayan bir sürü uyarı dolu sözleri kafamın bir köşesine tekrarlaya tekrarlaya kazıdı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/devam-ediyor/", "text": "Kurbağaların suyu kaynarken bazıları dışarı atlamaya çalışıyor, bazıları başarmış, bazıları ise atlamayı başarmışları kötülüyor ve atlamayı deneyenleri engellemeye çalışıyor. Büyük bir çoğunluk suyun kaynadığının farkında ancak Bugüne kadar bir şey olmadıysa yarın neden olsun ki? sorusuyla yaşamaya devam ediyor. Sonra mutfaktaki bazı etlerin tırtıklandığı fark ediliyor. Fareler basmış olsa gerek... diye düşünülerek, tırtıklanan kısımlar kesilip çöpe atılıyor, yapılan bu işlem de çözüm sanılıyor. Ertesi günlerde ısırıkların boyutları büyümüş, etlerin yarısı telef olmuş, ısırılan yerler kesilip atılıyor ve birkaç da farenin başı eziliyor; sırtlanlar sinsice gülerken. Masa başında köpekler sinirleniyor. İstihkaklarının pek çoğu çöpe gitmiş, fareler ezilmiş ama etler azalmaya devam ediyor. Köpekler de etleri çaldırmadan evvel tüketmek peşindeyken, ne aceleleri var bilinmez, etleri pişirmeden yemeye başlıyor. Köpekler kuduruyor. Su göreni kaçıyor. Ağzı köpüreninden uzak duruluyor ancak bazıları da ısırıyor. Kuduz köpekler tabii ki sürü halinde yaşayamıyor. Bu durum bir açıdan iyi çünkü anca kendi etraflarının canını sıkıyor. Bir taraftan ise kötü; kuduz köpeklerin sayısı, nedendir bilinmez, hızla artıyor. İnekler eskisi gibi süt verebiliyor ancak etraftaki samanı bir tek onlar kullanmıyor. Süt sevdalıları ineklerin haklarını savunmakla pek de akılsız bir iş yapmıyor, koyunlar ise yere yatırılmış güdülmekte. Tıraş makinası koyunlardan bir tanesinin derisini kesince Ulan! diyor, Koyun güdecek el bile kalmamış buralarda! Ya sebebi kurban bayramı ya da erken vakitte konuşması, bunu da bize söylemezler ama koyundan pek de fazla bir et çıkmadığını herkes görüyor. Hava ise geçen seneye göre 15 derece daha sıcak. Kargalar, bu durumun normal olduğunu söylüyor: 7 yılda bir oluyor. Normal bu. Sıcaktan ölen birkaç hayvanın dışında kimse şikayet edecek bir şey bulamıyor ama nedendir bilinmez, uzun zamandan sonra ilk kez filler bu bölgeden geçiyor, Kurumamış göl var mı buralarda? diye de soruyor. Diyelim ki var, anasını satayım, size hiç yerini söyler miyiz? diyor bir akbaba. Sırtlanlar, bu kanatlı leşçilerin niyetini anlıyor ve filleri koruyup kollama görevini üstleniyor gibi görünüyorlar. Biz size kurumamış göl vaat ediyoruz, bizi takip edin! Önemli olan şeyin göle ulaşmak değil; göl yolunda ölen fillerin hangi leşçiye daha yakın olduğunu bilen aslanlar ise sürüyü ölmezden evvel indirme peşinde. Fillerden bir tanesi A-! Fare! diye bağırıyor ve fillerin gündemi etrafta fare olup olmadığı hakkında görüşler belirtmekten ibaret hale geliyor. Ancak hiçbir hayvan birbirini anlamadığı gibi, insanlar da birbirine kulak veriyor gibi durmuyor. Disleksiden mustarip binlercesi, 10 dakikalık bir sohbeti bitmek tükenmek bilmez bir girdap gibi görürken anlatıcı ise henüz girizgah yaptığını düşünüyor. Anlatısını dikkat çekici hale getirmek için çabalarken bazen anlatmak istediği şeyi kaçırıyor, kaçan kaçtı ya zaten, boş konuştuğu ile kalıyor. 1 oluyor, 2 oluyor, dinlenilmesi gerekmeyen safsatacı bülbüle dönüşüyor. Sesi güzel ama cümleler pek mantıklı gelmiyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/deve-dikeniyle-dans/", "text": "Bütün koğuş uykuda. Sultan hariç. Topal Meliha'nın çıkardığı uzun soluklu gazları, Artist Cansel'in koğuşun duvarlarına çarpan horlaması dışında çıt yok. Sultan uyuyamıyor. Gözleri, küçük pencereden duvara vuran ışık yansımasının oynayışında asılı. Ödül mü? O da ne? Çocukluğunda duymuştu bu lafı ilk kez. Şaşırmıştı Sultan. Yaptığı şey bu kadar önemli miydi? İç içe geçmiş iki odalı fakirhanelerinin dış odasında toplanırlardı sabahları. Annesinin inşaatlardan devşirdiği birkaç tahta parçasıyla yakılan sobanın anlık sıcaklığında ısınırlardı. Odanın ortasına serilen ince muşambanın etrafına doluşurdu altı kardeş. Tarhana çorbasına hücum eden altı kaşık. Tencerenin dibinden tak tak sesi gelmeye başlayınca şilteleri katlayan anneleri bağırırdı. Pek doydukları da söylenemezdi. Yarı aç yarı tok kalkarlardı sofradan. Öğretmeninin, Marshall Yardımı dediği süt tozundan hazırlanan süt olmasa hiç doyduğunu hissetmezdi. Allah'tan sınıfta epey çıt kırıldım çocuk vardı. Özellikle memur çocukları. Ne kadar özenirdi o zamanlar o kızlara, oğlanlara. Mis gibi kokarlardı. Sadece kendileri mi? Her şeyleri güzel kokardı. Sultan'ın bilmediği, ona yabancı kokular... Pırıl pırıl önlükler, kolalı yakalar, boyalı iskarpinler. Kızların saçlarında bıcır bıcır tokalar. Boyunlarında kokulu silgiler, ceplerinde işlemeli mendiller. Hele bir de beslenme saati geldi mi iyice derinleşirdi aralarındaki uçurum. Sultan, babasının yağlığını sererdi sıranın üzerine. Gül yağının ağır kokusu burnuna dolardı. Kulplu alüminyum su tasını da yağlığın üzerine koyar süt sırasının gelmesini beklerdi. Dantelli peçeteleri, sırça bardakları ilk kez sınıftaki çocuklarda görmüştü. Kakaoyu da. Sıra arkadaşı Nesrin, narin elleriyle etrafı kırmızı dantelli peçetesini sıraya yayardı. Öğretmen ışıl ışıl parlayan bardağa sütü koyduktan sonra, Nesrin edalı edalı birkaç kaşık kakaoyu bardağına döker, iyice karıştırırdı. Bu karıştırma işleminden büyük zevk aldığı yüzündeki fettan gülüşten belli olurdu. Sonra birden durup kakaolu sütünü koklardı. Her gün değişmeyen oyununun ortalarında, böğğğ gibilerden bir ses çıkarıp bardağını Sultan'dan tarafa iteklerdi. Biraz kızarırdı Sultan ama itirazsız kabul ederdi arkadaşının ikramını. O kara tozun, sütün lezzetini nasıl değiştirdiğine hep hayret etmişti. Öğretmen her ne kadar sütünüzü de içeceksiniz, ekmeğinizi de yiyeceksiniz dese de, o çocukların, Sultan gibi yoksul çocuklara ekmeklerini ve sütlerini verdiklerini ve evlerinden getirdikleri çöreklerini ağızlarını doldura doldura yediklerini, doyduktan sonra da kalanını yine Sultan gibi çocukların önüne iteklediklerini görmezden gelirdi. Görüş günü ateş almaya gelmiş gibi üç beş dakika yanında kalan annesinin ağzından cımbızla aldı lafları. O da bir komşudan almış haberleri. Cadı kaynanası, Sultan'ın ailesine göstermezmiş çocukları. Dalyan gibi oğluma kıyan o katilin ne kendisi ne yedi sülalesi sokağımızdan bile geçmesinler, dermiş. Dalyan gibi oğlu da uçkurunu tutsaydı ya! Hadi uçkurunu tutamadı, hadi Sultan'ın yatağına oynaşını soktu, hiç değilse Sultan dellendiği zaman Allah yarattı demeyip odunla dövmeye kalkmasaydı ya! Yine mi uyumadın? dedi sol yanından bir ses. İrkildi kadın. Nihal'in sesiydi. Ranzasında doğrulmuş, Sultan'ı seyrediyordu. Teyturacı Nihal. Değişik bir kadın. Koğuştaki diğer kadınlara benzemiyor. Sosyetik, bilgili. İlk geldiği gün, Tiyatrocuyum, demişti de, koğuş ağası Kör Emine, gören tek gözüyle kadını süzüp dudak bükerek, bizim oralarda Teyturacı denir senin gibilere demişti. Nihal, uykulu gözlerini ovuşturduktan sonra Sultan'ın yatağının ucuna ilişti. Heç, dedi Sultan. Yan yan güldü. Toka taktım. Çiçek taktım... Gelincik taktım gelincik... Şimdi bütün tarlalar gelincik doludur... Çocukken gelin yapardık onlarla. Henüz tomurcuk olan çiçeği üç dört parmak gerisinden kırardık. Yeşil kaftanın içinde kıpkırmızı bir gelinlik gibi dururdu. Başka bir gelincik daha koparırdık. Ama hemen çiçeğin bitiminden. Onu da ters çevirip, tomurcuk gelinciğin sapına geçirirdik. Bir tarafından birkaç yaprağını çeker alırdık. İçindeki topçuğun yarısı dışta kalırdı. Kırmızı duvaklı, siyah saçlı bir baş olurdu. Ama yüzü boş. Kaş göz çizerdik üzerine. Dudak yapardık özene bezene. Sonunda kırmızılar giyinmiş bir geline benzerdi gerçekten... Ya da biz benzediğini sanırdık... Ee! Bu gelinin yanına bir de damat gerekirdi elbet. Kurumuş bir deve dikeni arardık. Bulurduk da. Uzunca koparırdık. Damat gelinden uzun olmalı, öyle değil mi ya! Onu da koyardık gelinin yanına. Her tarafı dikenli. Boz... Sevimsiz gelmezdi o zamanlar bize. Damat dediğin oydu zaten. Anamla Sümbül Teyze konuşurken duyardım. Aman bacım. Koca dediğin deve dikeni olup olacağı... Sonra oynatırdık damatla gelini. /Aman bu fasulye iki buçuk liraya. Çocukluk işte... Çıkarsam buradan, çocuklarıma da yaparım o gelinle damattan... Alem kadınsın dedi, Nihal. Sultan'ın dizine elini koydu. Çocuklarını özledin sen yine. Başını öne eğdi Sultan. Uzun kirpiklerinden, solgun yanaklarına düşen yaşlar koğuşun loş ışığıyla parladı. Korku ona hiç bu kadar yakın olmamıştı. Çocukken en çok babasının annesini dövdüğü gecelerde korkardı. Hepsi korkarlardı. Altı kardeş, küçük bedenlerini büzüştürüp fırtınanın geçmesini beklerlerdi. Sultan, annesi gibi değildi. Fiske vurdurmazdı kendisine. Kocasından da çekinmezdi. Gözünü çapaktan sakınmaz, diklenirdi sonuna kadar davasında. Üstelik kocasını da severdi. Gözünü açıp gördüğü, gönül verip sevdiğiydi. Eriydi. Bacasını tüttürendi. Ocakta aş kaynıyorsa erinin sayesinde kaynıyordu. Ah bir de uçkurunu tutabilseydi. Sultan başka kadınlara da benzemezdi. Paylaşmazdı erini kimseyle. Ne komşu kızı Meryem gibi üstüne kuma getirttirir, ne de Emmioğlu Rıza'nın karısı gibi metresi bilmezden gelirdi. Aklın varsa, akıllı ol. Şeytana uyma. Ola ki uyarsan da kendine mezar yeri seç. derdi kocasına. Kocası gevrek gevrek gülerdi. Hırslanırdı kadın. Başını hin hin sallardı. Deliliği hoşuna giderdi kocasının. Hırslanması da. İyice gaz verirdi, karısının kabarmış yüreğine. Sultan, koğuşun nemli kokusunu çekti içine. Alaycı bir gülüş attı Nihal ortaya. Sultan, Nihal'in gözlerinin içine boş boş baktı. Nihal kendini tutamadı. Kahkahası koğuşun bütün köşelerinde yankılandı. Ranzaları bir kıpırdanmadır aldı. Kör Emine, öfkeyle bağırdı. Emine, tek gözüyle manidar bir bakış fırlattı kadınlardan tarafa. Yan ranzanın üstünden Cansel doğruldu yatağında. Bu sefer gülen sadece Nihal değildi. Sultan da gülme krizine girmişti. İkisinin de karınlarına ağrılar girmesine rağmen kahkahalarını durduramıyorlardı. Cansel, iyice hiddetlendi. Uzun boyu ve iri gövdesiyle ranzadan atlayıp, kadınların başında bitti. Gözü dönmüş vaziyette üstlerine yürüyüp, ikisini de saçlarından yakaladığı gibi kafalarını birbirlerine vurdurdu. Aniden kesiliverdi kahkahalar. Bir lokmalık iki sıska beden kurtulmaya çalıştı Cansel'in elinden. Bütün koğuş ayaklanıp kavgayı bitirmek için çabaladı ama Cansel'in hırsı geçmedi. Sultan ve Nihal yüzleri gözleri kan revan içinde yere yapıştıklarında, Cansel'i ancak ayırabildi kadınlar. Kapıdan gardiyanın sesi geldi, sert ve soğuk. Kör Emine, bir dal sigara uzattı Cansel'e. Yine hırsını alamayıp kadınlara doğru yürümeye davrandı. Fırsat vermedi Emine. Aval aval baktı Cansel, Emine'ye ama inanmadı. Sultan, dudaklarından ve burnundan akan kanı tülbendiyle silerken gözlerini Cansel'den ayırmadı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/devirdaim/", "text": "Bahar başlangıcı, yutulan her kalp ilacı. Çıkarın kalbimi verin ellerine, taşıyamaz artık ağır gelir bu yük o yüreğe. Dört mevsim yaşadım, dördü de sen. Şiirlerime satır yetmiyor artık, satırlarım şiirlere sığmaz. Ellerimde çarpıntı, yükseldikçe; yükseldikçe daha sert düşüyor insan yere. En güçlü kişilikler yığılıverdi yerlere, sen ne sandın kendini bey adam, hanım kızım? Sen de bu galaksinin tardigratısın, bu galaksi de adını koyamadığım sonsuzlukların. Bazen hiçbir anlam ifade etmiyor suskunluklar, bazen bir roman olur yalnız kalışlar. Dört elim olsa dördüyle de sarılırdım, ahşap evler yanarsa izlerim olsa da benim sokağım. Gamsız bir çocuktum, camsız bir dünya hayal ettim. Şeffaf değilmiş sevgiler, umulmadık anlarda sergilenmiş. Cansız mankenler geziyor sokaklarda, kansızlar biraz da. Herkes kendisini kral sanırken ben bulutlara bir medeniyet inşa ettim. Aşılamaz yollarım var, telaşınız yetmez ulaşmaya. Keyfim bilir ipler sarkıtırım yukarıdan, keserim belki de tam ulaşacağınız zaman. Ne demiştim ben daha demin; yükseldikçe daha sert düşüyor insan! Düşün düşebildiğiniz kadar, her şey olur çıkarsınız da rezil olarak çıkamazsınız ne de olsa bu bok çukurundan. Siz hiç çıkabildiniz mi sahi iz bırakan çamurundan? Siz hiç yıkabildiniz mi sahilde kumdan kaleleri, kestanesi tüten gecekondu evleri. Kime kızsam çekip gider, başkasıyla tamamlanmıyor yarım kalmış mutluluklar. Mutluluklar bir süreçtir, anlık vuruyor mutsuzluk dalgaları; adını koyacaksak insanın gelgit zamanı. Bazen diyorum, denizlerde mi yaşasaydık? Var mı denizlerde yaşarken koku hissiyatı, siniyor mu balıkların da kılçıklarına başka balıkların sevdaları. İşte böyle oluyor sabah, sonra akşam oluyor, ciğerlerime sinmiş bir kokudan eser yok; bu nasıl tekerrür? Alt alta koyuyorum yazdıklarımı, yine de gözlerinize sığmıyor. Bana sorsanız boş kağıtlar gönderirim isimsiz zarflarda. Bana sormayın kaç kez kapınızdan geçtim, rahatsız olmayın diye gözlerimi devirdim. Mutluluklar bir süreç, yokluğunuz ise devirdaim. Siz yine de hiç konuşmayın, kirpik uçlarınız bana hasret kalacak her daim. Belki de ilk sigaramı bu satırlarda içeceğim. O güne kadar sağ kalır mı nefessiz bıraktığım ciğerlerim, sinmişlikler yok ediyor hücreleri. Bence müziksiz bir hayatın ahengi yoktur, söndürün gözlerinizdeki ışıkları hayatınız hep olacaksa böyle. Sessizlik ölüm habercisidir sizin bağırdığınız saat dilimlerinde. Ben eşsiz sanıyordum her kendime yakıştırdığımı, unutamıyorum yanıma yakıştırdıklarım gidince eşsiz kalışımı. Belki siz de bir tardigratsınızdır benim hayat çizgimde; ya da ben aşık oldum bir dev olarak ayak bastığım cüceler ülkesinde. Siz susmaya devam edin, ben bağırmaya devam edeceğim kralların yüzüne. Neresi burası herkes şarlatan ve hokkabaz. Beresi yırtık bir sokak çocuğu ağlıyor, yanından geçer lüks araba konvoyları. Geçtiği bölgelere isim verilse olur hicaz. Seçtiğiniz her kimse aynada yansıması, bu nasıl devir tarihinin yüz karası. Siz kusmaya devam edin toprağınızda nefret tohumu, toprak aşınacak ve yağmurlar yeşertecek elbet her otu. Ben aslında bağırmıyorum sesim kısık yıllardır, siz kendinizi duymazken olmuşsunuz herkese sağır. Biliyorum her yenilgi her zamankinden daha ağır. Bitmek bilmiyor nokta konmadıkça her satır, her satırdan geriye kalan, yaşanmışlıktır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/devlet-tiyatrolarindan-bir-ilk/", "text": "Devlet Tiyatroları 2014 yılının ilk ayında Shakespeare'in bir çok oyununu sanatseverlerle buluşturuyor. Bu kapsamda Ocak ayında Shakespeare Haftası kutlanacak. Dünyanın seçkin drama yazarı kabul edilen İngiliz ozan ve oyun yazarı William Shakespeare'in eserleri 21-26 Ocak tarihleri arasında Ankara'da tiyatroseverlerle buluşacak. 38 oyun, 154 sone ve birçok yapıta imza atan Shakespeare'in oyunları bütün büyük dillere çevrildi ve diğer bütün oyun yazarlarından daha çok sergilendi. İlk oyunları çoğunlukla komedi ve tarihi olan ve bu türlerle 16. yüzyıl sonunda kültür ve sanatın zirvesine yükselen Shakespeare, daha sonra trajedilere yöneldi ve İngilizce'nin en iyi ürünlerinden bazıları kabul edilen Hamlet, Kral Lear, Othello ve Macbeth'i bu dönemde yazdı. 21 26 Ocak tarihleri arasında Talat Halman'ın dilimize çevirdiği ve Erdal Küçükkömürcü'nün yönettiği Ankara Devlet Tiyatrosu yapımı W.Shakespeare'den Soneler Oda Tiyatrosu'nda. 20. yüzyılda, eserleri defalarca benimsenen ve yeniden keşfedilen Shakespeare'in oyunları bugün popülerliğini sürdürmekte ve tüm dünyada farklı kültürel ve politik bağlamlarda yeniden yorumlanmakta. Devlet Tiyatroları Şubat ayında ise bu proje kapsamında Anton Çehov'u sanatseverlerle buluşturacak."} {"url": "https://rihtimdergi.com/dil-ve-kadin/", "text": "Dil gelişmiş bir iletişim aracıdır. İlk çağlardan itibaren insanlar anlaşabilmek için çeşitli yollar denemiş, bu yollar evrilerek günümüz dillerini oluşturmuştur. Diller, bu evrilme sürecinden geçerken hamuruna yetiştiği coğrafyanın özelliklerini, toplumlarının gelenek göreneklerini katmışlardır. Dillerin bu süreç içerisinde geçtiği yolları inceleyerek o toplumun değer yargılarına ulaşmak mümkün olur. Örneğin Türklerin Arap kültürü ile yaptığı ortaklığın bir sonucu olarak, Osmanlı'nın duraklama döneminde Jön Türklerle birlikte gelen Batı ve Fransız etkisi ile dilimiz yabancı dillerle entegre olmuştur. Bu da kültürel yozlaşmayı beraberinde getirmiştir. Kültürel yozlaşma bizi bağlı olduğumuz köklerden uzaklaştırmış, göçebe yaşamın gerektirdiği daha az ataerkil yapının bozulmasına sebep olmuştur. Şu an dilimizde var olan belli kalıplar bu durumun göstergeleridir. Günümüzde yaşanan kadın cinayetleri, cinsiyet eşitsizlikleri, sosyokültürel çatışmaların dilimizde de somut karşılıkları bulunmaktadır. Eski Türk boylarında kadınların lider bir profil taşıdıkları yönünde birçok anlatı yer almaktadır. Bunların en başında Türklerin anaerkil bir toplumsal yapıya sahip oldukları yönünde özelliklerin yer aldığı Umay Ana Miti ve İskitlerin kadın hükümdarı Tomris Han'ın liderlik özellikleri ifade edilmektedir. Tabii ki bunlar asıl ataerkil sistemin yanında yeşeren birkaç çiçekten başka bir şey olamayabileceği gibi aynı zamanda da geçmiş toplumsal bakış için umut vadeden örneklerdendir. Ancak dilin gelişim yolculuğunda bu bakış, Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin. Kız girdi on üçüne; ya erdedir ya yerde. anlayışına dönüşmüştür."} {"url": "https://rihtimdergi.com/dil-yasayan-bir-canlidir/", "text": "Dil; insanların, duygularını, düşüncelerini ifade etmeleri için kelimeler ya da işaretler yardımıyla yaptıkları anlaşmadır ve diğer insanlarla iletişimi sağlar. 'Dil' sözcüğünün eş anlamlısı 'lisan' sözcüğüdür. Literatürde dilin sözcük anlamı her ne kadar bu kadar kısa cümlelerle anlatılsa da hayatımızdaki yeri oldukça büyüktür. Doğduğumuz anda başlayan agu uguların çevremizdeki ebeveynlerimizin kullandığı dile dönüşmesi, kendimizi ifade edebilmemizin, derdimizi anlatabilmemizin en önemli unsuru dildir ve dil yaşayan bir canlıdır. Her dil doğar, gelişir, değişikliğe uğrar ve bazı sözcükleri yok olarak kullanılmamaya başlar. Hatta dünya üzerinde toplumlarıyla birlikte var olup sonradan o toplumun yok olmasıyla unutulmuş diller de vardır. Dolayısıyla kullanılmayan dil de tıpkı diğer canlılar gibi sonuçta ölür. Dil canlı bir varlık mıdır, sorusu tarih boyunca tartışıldı ve tartışılacak. Ancak; dilin sürekli değişmesi, dönüşmesi, üremesi, yok olması yani ölmesi ve toplulukları etkilemesi, toplumlardan etkilenmesi dilin canlı bir varlık olduğunun göstergesidir. Dilin insanların düşünce sınırları içerisinde sürekli değiştiğini görmezden gelemeyiz. Tıpkı insanlar gibi sürekli üretim ve üreme halinde olan dilin içerisinden o güne kadar hiç kullanılmamış sayısız sözcüklerle sayısız cümleler doğar. Bu bile dilin canlı bir varlık olduğunun en önemli kanıtıdır. Ve bir dilin yeterince konuşanı yoksa gelecek kuşaklara aktarılması oldukça zordur. İşte tam da bu noktada birçok dil tıpkı canlılar gibi ölümle karşı karşıya kalır. Türk Dil Kurumu dili; toplum paydaşları arasındaki sosyal ve milli bir anlaşma olarak tanımlamaktadır. Dilin varlığı ve gelişimi o dile ait olan edebiyatı da doğrudan etkiler. Zengin bir dil yapısına sahip olan ülkelerin edebiyatları da zengindir. O dilde yazılan eserler zevkle okunur ve geleceğe kalır. Dilini kaybeden bir millet, tarihini, belleğini, benliğini hatta inancını kaybeder. Ne yazık ki iletişim araçlarının oldukça üst düzeye çıktığı çağımızda, sosyal medya dili, gençlerimizin arasındaki iletişim dili görünür bir şekilde erozyona uğramış gibi görünmektedir. Gereksiz kısaltmaların, aralarına serpiştirilen yabancı kelimelerin, bozuk cümlelerin giderek olağan bir hal aldığı açıktır Dilimizi kısırlaştıran, nesiller arasındaki iletişimi yok eden; Türkçeden ziyade karmakarışık bir dil yaratan, bozuk bir lisan görülmeye başladığını görmezden gelmek olası değildir. Bunun içindir ki özellikle edebi metin üretenlerin metinlerde dilimizi korumaya, yaşatmaya, üretmeye yönelik çalışmalar yapmaları gerektiğine inanıyorum. Kendi adıma bir şey söylemem gerekirse; bunu seve seve yapmaya çalışıyorum. Çünkü yazı dilimizi gelecek kuşaklara aktaracak en önemli unsur edebiyattır. Tıpkı ayak izlerini takip ettiğimiz ustalarımız gibi bizler de kültürümüzü, tarihimizi, dönem geçişini bizden sonrakilere aktarmakla mükellefiz diye düşünüyorum. Ve bu inançla kurgu metinlerimin satır aralarına yaşadığım dönemin tarihsel olaylarını sıkıştırıp bolca atasözleri ve deyimler kullanıyorum, Atasözleri ve deyimler konusuna gelince, yeni neslin bu anlamda oldukça zayıf olduklarını birebir görenlerdenim. Atasözleri ve deyimler dilimizin zenginliğidir. Atalarımızdan bize kadar gelmiş en büyük mirasımızdır. Biz eli kalem tutanlar bu zengin mirasımıza sahip çıkıp gelecek kuşaklara aktarmazsak ne yazık ki geçmişte ölümle sonuçlanmış başka diller gibi biz de Türkçemizi ölüme terk etmiş oluruz. Konuşma dilinde her ne kadar farklılıklar olsa da yazı dili bir ülkenin her tarafında aynı kalmalıdır. Örneğin trafik kurallarının olmadığı bir ülke düşünelim. Böyle bir ülkede herkes canının istediği gibi, canının istediği yoldan gitmek istese tahmin edebileceğimiz gibi trafik arapsaçına döner ve kilitlenir. Sonuç olarak ulaşımda trafik kuralları nasıl ki olmazsa olmazımızsa, dilimizin de aynı şekilde çeşitli kurallarla belirlenmiş kodlaması olmazsa olmazımızdır. İmla kuralları ve noktalama işaretleri de dilimizi kontrol altına almak için var olmuştur. Bu kuralların olmadığını düşünmek bile istemem. Noktalar, virgüller, soru işaretleri olmasa, imla kuralları olmasa özellikle yazı dilimiz birbirine karışmış kargacık burgacık karalamadan ileri gidemez sanırım. Dolayısıyla gerek ülke içinde gerekse ülke dışında kendi dilimize has kurallar çerçevesinde belirlenmiş dilimize sahip çıkmazsak, içeride ve dışarıda bir dilimiz olduğu savını yeterince haykıramayız. Dilimizde ciddi devrimler yapan Atatürk ise dilin önemini şu sözlerle anlatır; Türk dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felaketler içinde ahlakını, ananelerini, hatıralarını, menfaatlerini kısaca bugün kendi milliyetini yapan her şeyinin dili sayesinde muhafaza olduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir. Bir Kafkas özdeyişi ise söyle der; Dil bir ulusun aynasıdır. Bu aynaya baktığımız zaman orada kendimizin gerçek yankısını görürüz. Schiller de Kafkas özdeyişine benzer olarak; Dil, bir ulusun aynasıdır der. Sosyal medya yazışmalarının yanı sıra dilimizin yok olmasına yol açacak en az onlar kadar tehlikeli bir şey daha var ki o da şu meşhur tabela kirliliği. Ramada Plaza İstanbul City Center, King Oto Care, Dentis City Center, Antiaging-Dermavita Sağlık Hizmetleri, Crowne Plaza, Airlines, Clup Resort Atlantis, HospitalTürk, Plaza Premium, Clup Resort Atlantis Jolly, Coiffeur Mabelle, Zipcar Rent a Car, Daildrive Rent a car. Gızıa Nişantaşı, Room, Knitss Nişantaşı, Jasmine, Mybestfrıends Showroom, Discrete, Rue, Brandroom, Bej Fine Factory, Fistan by A Boutique, Wish Store, V2K Designers... Örneklerden de anladığımız üzere sokaklarımızda, caddelerimizde sanki Türkiye sınırları içinde değil de yabancı bir ülkede yaşar hale geldik. İlk bakışta 'e ne olmuş yani bunlarla dilimiz mi ölecek' gibi düşünenler olabilir. Bence ölür. Bir gün bir bakmışız ki bu Türkçe olmayan sözcükler halka mal olmuş ve insanlar artık bu sözcükleri kullanıyor halde bulabiliriz kendimizi. Örneğin 'hastane' sözcüğü kullanılmadığı için unutulup 'hospital' yerine kurulmuş olabilir. 'Dişçi' sözcüğü ölüp onun yerini 'dentis' sözcüğü almış olabilir. Dilimizi erozyona uğratan bir sorun daha var ki belki en başta dilimizin yok olmasına neden olacak olan etken bu denebilir. Bu da beyaz yakalılarda görülen dil sorunu. Bazı beyaz yakalılar gerek konuşma dillerinin ve gerekse yazı dillerinin içinde bolca yabancı sözcük kullanıyorlar. Kullandıkları birçok sözcüğün Türkçe karşılığı olduğu halde, onlar yabancı sözcüklerle konuşmayı tercih ediyorlar. Bu olağan gibi görünen eylem sonunda insanlar, konunun otoritesi olarak gördükleri o kişinin sözcüklerini benimsiyorlar. Görüldüğü gibi bence bu alanda çalışanların da dilimizi yaşatmak adına özen göstermeleri gerekiyor. Örneğin; 'sürrealizm' sözcüğünün Türkçede 'gerçeküstücülük' olarak çok net bir karşılığı varken ille ki dilimize Fransızca bir sözcüğü yerleştirmeye çalışmaktaki direnci anlamakta zorluk çekiyorum. Uzun sözün kısası dilimiz olmazsa olmazımız ve kimliğimizdir. Dilimiz yaşayan canlı bir varlıktır. Dilimizi erozyona uğratmadan; üretmek, geliştirmek ve ölümsüzleştirmek için duyarlı davranıp üzerimize düşeni fazlasıyla yerine getirmeliyiz. Dilimizin nice nice asırlarda, nice nice Türkçe sözcüklerle yaşaması dileklerimle esen kalınız."} {"url": "https://rihtimdergi.com/dilenci/", "text": "Sabah koşuşturması çoktan başlamıştı. Kalabalık her geçen dakika artıyordu. Eminönü durağından hareket eden tramvay Galata Köprüsü'ne girdi, gürültüyle Karaköy'e doğru yol aldı. Galata Köprüsü'nün altında esnaf yeni güne hazırlanıyordu. Restoranlar, kafeler boştu. Tek başına oturan İbrahim Başkomiser Boğaz'dan geçen gemilerden birinin ardına takılıp gitmişti. Önündeki çayın soğuduğunun farkında değildi. Dingin maviliğin aksine içinde fırtınalar kopuyordu. İşittiği sesle irkildi. Başkomiser başını kaldırdı, Yardımcısı Tuncay'a baktı. Suskundu. Sessizliği iyiye yormayan Tuncay suçlu gibi durumu kurtarmaya çalıştı. Yanındaki sandalyeyi çekti, Evlat gel şöyle otur, dedi Başkomiser. Sesinde kızgınlığın zerresi yoktu. Ama kelimeler sıkıntının yükünü taşımakta zorlanıyordu. İbrahim Başkomiser'in elini kaldırmasıyla garson hemen iki çay getirip masaya bıraktı. Çay çok güzel. Ama şu ruhsuz gemiye ne demeli? dedi eliyle gemiyi gösterirken. Karaköy İskelesi'nden kalkan gemiyi gösterdi sağ eliyle. Tuncay sesini çıkarmadan dinliyordu. Galiba birileri kızdırmış diye aklından geçiyordu. Parayı masaya bırakan İbrahim Başkomiser kalktı. Ardı sıra Tuncay. Köprünün üstüne çıktılar. Balıkçılar oltayı sallamış nafakalarını bekliyorlardı. Köprünün ortasına geldiklerinde İbrahim Başkomiser, Ne biçim köprü bu! Sallanmıyor bile, dedi öfkeyle. Tuncay Köprü niye sallansın? dediğinde karşılığı aldı. Tuncay sesini çıkarmadan yürüyordu. Kabul etmese de amirinin canı sıkkındı. Derdini bilmiyordu. Boş konuşmak yerine sustu. Karaköy'e geçtiklerinde Başkomiser yolunu Yüksek Kaldırım'a çevirdi. İstiklal'e çıkacaklarını anlayan Tuncay'ın gözünde yokuş büyüdü. Tuncay çaresiz yokuşa ilk adımı attı. Konuşmadan yürüdüler. Tünel'in çıkışına ulaştıklarında Tuncay gözünü İstiklal'i bir uçtan diğer uca geçen tramvaya dikti. Binmeyi teklif bile edemeden İbrahim Başkomiser yola koyulmuştu. Konuşmadan yollarına devam ettiler. Galatasaray Lisesi'ni geride bıraktıktılar. Ağır adımlarla yürüyorlardı. Soldaki binalardan birinin altında yıllarca hizmet veren İnci Pastanesi'nin yerinde yeller estiğini söylerken İbrahim Başkomiser'in sesinde tarifsiz bir gariplik vardı. Onun İnci Pastanesi'nin tamamen kapandığını düşündüğünü zanneden Tuncay atıldı. Elmadağ'a yöneldiler. Gezi Parkı'na bakan küçük büfenin önüne atılmış üç masa da boştu. Oturdular. Garson çayları bıraktı. Masadaki sessizlik ikinci bardaklar geldiğinde bozuldu. İbrahim Başkomiser karşılık vermedi. Cebinden sigarasını çıkardı. Kokladı. Kokladı. Masanın üstüne bıraktı. Tuncay umudu kesmişti ki ağzından sözcükler tüm ağırlığıyla çıktı. Tuncay ne diyeceğini bilemiyordu. Uzadıkça uzayan sessizliği yabancı bir ses bozdu. Başkomiser İbrahim bardağı aldı. Soğumuştu. Sıcak gelen çayın yavaş yavaş soğumasını severdi; ama soğuk çayı asla. Gelen sıcak çaydan ilk yudumu aldı, Tuncay'ın gözlerine baktı. Tuncay'ın gözünde yerli filmler canlandı. Onları seyrederken bilmeden amirinin gündelik hayatından da parçalar izlediğini düşünüyordu. Tuncay'ı duymamıştı sanki. Sözcükler orta yere dökülüverdi. Kalktılar. Sessizce Elmadağ'a yürürken Taksim'i geride bıraktılar. Tuncay nereye gittiklerini bilmeden amirinin peşine takılmıştı. Harbiye'de ışıkları geçtiler. Birkaç bina ilerideki iskele neredeyse iki hafta önce kurulmuştu. Üç işçi dış cephede tamirat yaparken ikisi de malzeme çıkarıyordu. Aşağıdakilere zarar vermemek için iki metre genişliğinde korunaklı geçit yapılmıştı. Yukarıdan düşen parçalar saca çarptıkça aşağıdakiler tedirgin oluyor, kiminin yüreği ağzına geliyordu. İbrahim Başkomiser durdu, yukarıda çalışanlara baktı. Güvenlik tedbirlerini almışlar dedi. İskelenin altına adımını attı. Tuncay hemen arkasındaydı. Birkaç metre yürümüşlerdi ki Başkomiser durdu. Az ileride altmışına merdiven dayamış adamın biri oturmuş dileniyordu. Dizleri göğsüne değdi değecekti. Elleri diz kapaklarının üstündeydi. Önü açık eski terlik birkaç numara küçük gibiydi. Parmakları terlikten taşmıştı. Sakalı bir haftalık vardı. Dalgalı siyah saçlarının arasındaki beyazlar fark edilmeyecek gibi değildi. Suskundu. Ne Allah rızası için yardım dileniyordu ne de gelip geçene bakıyordu. Bakışları sanki yolun karşısındaki binaları delip geçiyordu. Belki de kimsenin göremediği görünmezleri görüyordu. Önündeki plastik kahve bardağının dibinde duran üç lira ve elli kuruştan habersiz gibiydi. İbrahim Başkomiser elini pantolonunun sol cebine attı. Çıkardığı paraların içinden bir onluk aldı. Eğildi, parayı bardağa bırakırken uzun uzun adama baktı. Adam sanki ne onun ne de bırakılan paranın farkındaydı. Suskundu. Başka bir dilenci onluğu gördüğünde fazladan dua ederdi. Başkomiser doğruldu. Adamın önünden ağır adımlarla geçti. Dilencinin bakışları sanki bedenini delip geçmişti. Tuncay da eğildi, cebindeki bozukları bardağa bıraktı. Dilenci yine sessizdi. Bakışları kimsenin göremediği diyarlardaydı. Birkaç bina ötedeki pastaneye geldiklerinde kapı önüne atılmış masalardan birine oturdu İbrahim Başkomiser. Sandalyeyi çökmesini söyledi Tuncay'a. Garsonun getirdiği çaydan ilk yudumu aldı. Başıyla dilenciyi işaret ederken, Evlat! Şu adamı izlemeye al, dedi. İbrahim Başkomiser elini cebine attı. Çıkardığı beş lirayı uzattı. Tuncay sesini çıkarmadan kalktı. Hızlı adımlarla yürüdü. Dilencinin önünden geçip gitti. Birkaç dakika sonra döndü. Dilencinin önüne geldiğinde eğildi. Parayı plastik bardağa bırakmadı. Adama uzattı. Dilenci parayı hemen almadı. Sanki onu fark etmemişti. Tuncay parayı yüzüne yaklaştırdığında elini uzattı. Beş lirayı el yordamıyla bardağa koyarken gözü yine karşıdaki binaları delmiş kimsenin görmediklerini izliyordu. Çok geçmeden Tuncay pastanenin önündeki masaya oturdu. Sağ elinin parmakları saçları arasında dolaşan Tuncay Siz anlatırken kendimden utandım amirim dediğinde İbrahim Başkomiser gülümsedi. İbrahim Başkomiser sert bir bakış fırlatırken Tuncay'ın sözünü kesti. İbrahim Başkomiser karşıdaki ayakta zor duran boş binayı gösterdi başıyla. Tuncay izin isteyip kalktı. Hazırlıklar tamamlandığında hareke geçtiler. Aynı gece, ayakta durmakta zorlanan karanlık binaya tek tek sokak insanı kılıklı dört adam girdi; Tuncay ve üç görevli. Kararlaştırdıkları gibi gece yarısından önce yarımşar saat arayla içeri girmişlerdi. Üçüncüsü sırt çantalıydı. Merdiven lambalarından sadece ikisi yanıyordu. El feneriyle en üst kata önce Tuncay çıktı. Kapının ayakta durmaya mecali yoktu. Hemen evi davetsiz misafire telim etti. Ardı sıra diğerleri gelecekti. Tuncay arkadaşlarını beklerken pencereden baktı. Dilenci ortalarda görünmüyordu. Anlaşılan ekibin mesaisi başlamadan onunki bitmişti. Takibin üçüncü gününü geride bıraktıklarında sabah erkenden Tuncay her sabah uğradığı pastanenin önündeydi. Masaya oturdu. Çayın yanına peynirli iki poğaça söyledi. Daha ilk lokmayı almıştı ki İbrahim Başkomiser dilencinin başında bitti. Yine eğilmiş plastik bardağa para bırakıyordu. Adam yine her zamanki gibi kendisinden başka kimsenin görmediği yerin derinliklerine dalmıştı. Tuncay, amiri dilencinin başından ayrılırken iki çay söyledi. İbrahim Başkomiser masaya otururken garson çayı getirdi. Bardakları bırakıp uzaklaştı. Başkomiser İbrahim cebinden bir kartvizit çıkardı. Arkasına kısa bir not yazdı. Tuncay'a uzattı. Tuncay kartı aldı. Uyku akan gözlerle bakı. Doğruca otelin yolunu tuttu. Deliksiz bir uyku çeken Tuncay akşamüstü pastanenin yolunu tuttu. Tahmin ettiği gibi İbrahim Başkomiser sabah oturdukları masadaydı. Her an başlamak için bahane aradığı sigarayı çıkarmış kokluyordu. Selamlaştılar. Garson hemen iki çay getirip bıraktı. İbrahim Başkomiser bardağın yanında duran sigarayı aldı, dudaklarının arasına sıkıştırdı. Tuncay hızla cebinden çıkardığı çakmakla sigarayı yakmaya kalktı. Yine tüm çabası boşa çıkmıştı. Gülüştüler. İbrahim Başkomiser konuşurken dilenciyi takip ediyordu bir yandan da. Hava kararmıştı. Güneş yerini sokak lambalarının aydınlığına bırakmıştı. Dilenci her zamanki yerindeydi; İbrahim Başkomiser ile Tuncay da. Siyah lüks minibüsün yaklaştığını gören Tuncay Amirim araç yaklaşıyor. Harekete geçelim mi? dedi. Minibüsün yanında bekleyen siyah takım elbiseli adamlardan biri cep telefonuyla kısa bir konuşma yaptı. Hareketlendiler. Binanın kapısına yöneldiklerinde dilenci de yerinden kalktı. Önündeki para dolu plastik bardağı gözü görmüyordu. Saçı uzun, sırt çantalı zayıf bir adam hemen önünü kesti. Koluna girdi. Dilenci neye uğradığını anlayamamıştı. Sen de kimsin bile diyememişti. Göz açıp kapayıncaya kadar kendini yaklaşan koyu renkli otomobilin içinde buldu. Uzun saçlı genç polis de yanına oturdu. Dilencinin şaşkınlığı atmasına izin vermeden üzerini aradı. Belindeki silahı mendiliyle tutup poşete koydu. Başkomiser İbrahim ve Tuncay da bir taksiye atlayıp koyu renkli otomobilin arkasına takıldılar. Dilenci, sorulmadan derdini anlattı. Turizm firmasındakileri suçluyordu. Ama daha fazlasını bilmiyordu. İbrahim Başkomiser Evlat hareketli bir gün bizi bekliyor, sabaha herkes hazır olsun. Diğer birimlerdeki arkadaşlar operasyonu yürütecek. Biz yanlarında olacağız. Gerekirse destek vereceğiz, dedi. Koltuğa oturur oturmaz gözleri kapandı. Tuncay onun uyumadığının farkındaydı. Sabah gün doğarken gelen cinayet ihbarıyla tüm planlar altüst oldu. Adres dilencinin kapısına gittiği binaya aitti. İbrahim Başkomiser aklına gelen tabloyla karşılaşmaktan korkuyordu, yardımcısı Tuncay da. Vakit kaybetmeden harekete geçtiler. Ortalığı velveleye vermeden sivil kıyafetli ekip binaya girdi. Yanlarında İbrahim Başkomiser ve Tuncay. İkinci kattaki turizm şirketinin tabelası önünde durdular. Zili çaldılar. Bekletmeden kapı açıldı. Şirketin Genel Müdürü ile görüşmek istediklerini söylediklerinde bankodaki kadın, Ben size yardımcı olmak için buradayım dediğinde gösterilen kimlikle telaşlandı. Dahili telefondan Genel Müdürü aradı. Telefonu kapadı. Kadın sağ taraftaki ikinci kapının önünde durdu. Üstünü düzeltti. Kapıyı çaldı. İçeri girmedi. Göbekli siyah takım elbiseli adam beyaz gömleğinin yakasını düzeltirken içeri girmelerini söyledi. Kendini tanıttı. Gelenlere koltukları işaret etti. Kapalı kapılar ardında konuştular. Büyük ortak Genel Müdür Ekrem soruların karşılığını verirken insanı rahatsız edecek kadar rahattı. Yarım saat geçmişti ki kapı açıldı. Genel Müdür Buyurun çalışanlarım tüm sorularınızı içtenlikle cevaplayacak. Aramak istediğiniz yerlerin anahtarı sekreterimde var. Arzu ederseniz size eşlik edebilirim, dedi. Ekip içeride arama yaparken İbrahim Başkomiser sekreterin karşısına oturdu. Kadının rahatlığı çok geçmeden yerini tedirginliğe bıraktı. Başkomiser kalkıp kendisine doğru ilk adımı attığında telaşlandı. İbrahim Başkomiser sohbet ederken bir yandan da gözleri köşe bucak dolaşıyordu. Dolapların kapaklarını tek tek açıp kaparken Muhteşem! Muhteşem! diyordu sürekli. Bir ara durdu, sekretere döndü, gözlerinin içine baktı. Ekip işi bitirdiğinde teşekkür edip çıktılar. Genel Müdür kapıya kadar uğurladı. Eşikte duran İbrahim Başkomiser döndü, sekretere gülümseyerek, Ekrem Bey gibi biriyle çalıştığınız için çok şanslısınız,dedi. Ekiptekiler ayrıldılar. İbrahim Başkomiser sol eli ceketinin cebinde tek kelime etmeden pastaneye yürüyordu. Tuncay da sessizliğe eşlik ediyordu. Masaya oturdular. Garson çayı getirdi. İkinci bardaklar geldiğinde birer ayçöreği istedi İbrahim Başkomiser. İbrahim Başkomiser garsonun gelmesini beklemedi, hesabı masaya bıraktı. Hadi evlat gidiyoruz, dedi. Yolun karşısına geçtiler. Turizm firmasının bitişiğindeki eski binaya girdiler. Yukarıdaki arkadaşları mı ziyaret edeceğiz amirim, dedi Tuncay. Başkomiser karşılık vermek yerine cep telefonunu çıkardı, yukarıdaki personele diğer ekiplerle koordineli harekete geçmelerini söyledi. Yarım saate kalmadan kapının önü hareketlendi. Meraklı kalabalığın bakışları arasında turizm firmasının büyük ortağı ve birkaç çalışan elleri kelepçeli binanın önüne yaklaşan polis minibüsüne bindirildiler. Bu sahneyi kaçıran muhabirlerin en iyi görüntüyü yakalama yarışı sürerken turizm firmasının bitişiğindeki binadan çıkarılan kadınlar ikinci minibüse alındılar. İki minibüs uzaklaşırken meraklı kalabalık dağılmaya başlamıştı ki bir ambulans yaklaştı. Eski binadan çıkarılan ceset torbası ambulansa koyulurken sorular uğultu olmuş karşılığını bulamadan boşlukta dolaşıyordu. Yarım saate kalmadan hayat bir şey olmamış gibi akmaya başladı. Karşı kaldırımdaki pastaneye geçen İbrahim Başkomiser ile Tuncay her vakit oturdukları masadan hayatın normalleşmesini izliyorlardı. Tuncay kendini rahatsız eden soruları ardı ardına sıraladı. Hepsinin karşılığını tek tek aldıkça amirine saygısı artıyordu. İbrahim Başkomiser operasyondan iki gece önce turizm firmasının bulunduğu binayı ve yanındaki eski binayı baştan aşağı dolaşmıştı. Binanın temizliğini, getir götür işlerini yapan, gerekli gereksiz işlere koşturulan bina görevlisinden yardım almıştı. Küçük insanların büyük zannettikleri açıklarını, abarttıkları korkularını kullanmanın sonuca ulaşmada en kestirme yol olduğunu mesleğe başladığı yıllarda öğrenmişti. Kolayca bina görevlisinden gerekli bilgileri almıştı. Kamera nerede var nerede yok, bodrum katın durumu, şirketlerin çalışma saatlerini ve gerekli gereksiz birçok bilgiyi öğrenmişti. Sonrası parçaları tek tek yerine oturtmaya kalmıştı. İbrahim Başkomiser Tuncay'ın sessizliğinin bitmesini beklemedi. Gözaltına alınan kadınlar İbrahim Başkomiser'i doğrulayacak bilgiler verdiler. Üç gün sonra İbrahim Başkomiser yardımcısına telefon edip adını verdiği mezarlığa gelmesini söyledi. Tuncay tam saatinde mezarlıktaydı. Çok geçmeden bir taksi yaklaştı, tam önünde durdu. İbrahim Başkomiser indi. Arka koltuktaki adam da. Şaşkınlığını gizlemeye çalışan Tuncay adamı hemen tanımıştı; çakma dilenci. Üç beş kişilik cemaat, merhume son yolculuğuna uğurlandığında beklemeden ayrıldı. Mezarın başında üç kişi kalmıştı; çakma dilenci, Tuncay ve İbrahim Başkomiser. Gözpınarlarına söz geçiremeyen adam herkes dağıldığında oturdu. Taze toprağı kızının başını okşar gibi okşadı dakikalarca. İbrahim Başkomiser gelip koluna girmese belki de geceyi orada geçirecekti. Galata Köprüsü'nün altındaki en sakin restoranda gecenin ilerleyen vaktinde İbrahim Başkomiser ikinci küçüğü istedi. Garson şişeyi getirdi, masaya bıraktı. Başkomiser kadehini doldurdu. Sormadan Tuncay'ınkini de. O gece kadehler hiç kaldırılıp havada buluşturulmadı. Defalarca Hamiyet Yüceses'i dinlediler. Yine çok güzel ve akıcıydı. Emeğine sağlık. Eskinin içindeki yeniliğin bazen ürkütücü bazen üzücü ve hatıraları bozan ağır tarafına vurgu yapılmasının dışında bazı kapıları da araladığını dikkat çektiğini anlamlı bir şekilde vurgulamış yazar ve en önemlisi hiçbir şey aslında göründüğü gibi değildir. Ana fikrine güzel bir yaklaşım olmuş, bu güzel yazı için teşekkür ederiz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/dipte/", "text": "Deniz, gün öğleden sonraya yol alırken güneşle buluşmanın keyfini çıkarmaya devam ediyordu. Bütün vapurlara, motorlara, sandallara daha bir sevgi dolu hissediyordu kendini. Dalga dalga sevinç yüklüydü. Tüm konuklarını en güzel şekilde ağırlamak için kucaklıyordu kıyıları. Birkaç saat önce gelen sandaldaki sessizlik bozulmaya başladı. Kürekleri tutan adamın canı, tatil gününü evde pijamalarıyla televizyon karşısında geçirmek istese de en iyi çözümü denizde olmakta bulmuştu. Yanındakilerin bir yere kaçamayacaklarını düşünüyordu. Kadınlardan biri sızlandı. Gezme diye getirdiğin yere bak! Kaç saattir buradayız. Hiç adeti olmasa da diğeri onu destekledi. Evet ya, dönelim. Çocuklar merak eder. Sütliman denizle aynı sakinliği paylaşıp saatlerdir ağzını sadece sigara ve simide açan adam hedefi ufukmuş gibi var gücüyle asıldı küreklere. Adamın üzerindeki elektrik yükünün küreklerden kendisine ulaşmasıyla silkelenen deniz, bir de onun Dönemeyiz! diye mırıldandığını duyunca yakamozların ışığından korkan lüfer tedirginliği yaşadı. Geldiklerinde tepede olan güneş, denizle oynaşmaktan yorulmuş, yavaş yavaş ortağıyla vedalaşmaktaydı. Deniz, güzel bir gün geçirdiğini unutmuş, onu uğurlamak yerine tüm dikkatini sandaldakilere yöneltmişti. Kadınlar çift kişilik koro misali aynı ağızdan sordular. Bugün, burada aranızdakileri halletmeden eve dönmeyeceğiz. Karşısında oturan iki kadın, Celil'in ağzından çıkana yükledikleri anlamları birbirlerinin gözlerine taşıyarak bakıştılar. Bu insanların konuklukları uzun olacaktı besbelli. Merak içinde izlemeye başladı deniz. Her ne kadar soğuk geçen kış günlerinden kurtulup güneşi görse de yine tekdüze geçen bir gündü onun için. Yorgun saatlere yol alırken bir hareket, bir canlılık fena olmazdı. Celil, çocuklarını gözünün önüne getirdi. Evin'i, Elif'i, Celal'i. Onlar doğsun diye annesi köyden Esma'yı kuma diye getirince başlayan kargaşayı... Huzursuz bakışlardan huylanan deniz, mavisiyle yeşilini birleştirip sandalı kenarı beyaz oyalı minik dalgalarla çevirdi. Nuran'ın gözleri bir müddet onlara dalsa da Esma'ya yönelen bakışları nefrete dönüştü. Esas sen bize rahat vermiyorsun be! Bütün gün neler çektiğimizi bir bilsen Celil. Adam, akşamları eve gelince kadınların gündüz birbirlerini hırpalamasından oluşan morluk ve çiziklerin üstünden geçerek onları nasıl sabitlediğini karşısındakilere anımsattı. Aslında sizi artık dayak değil, şu denizin dibi paklar. Kendisinin tehdit aracı yapılmasına sinirlendi deniz. Sabahtan beri koruduğu durgunluğunu bozmak istemeyip Hiç böylesine rastlamamıştım, diyerek adamı yosun kaplı defterine not almakla yetindi. Nuran, madem eteklerdeki taşlar dökülecek, artık susmayacağım düşüncesiyle elini beline koydu. Bütün bunlar ananın yüzünden. Daha çok çekeceği var. Öyle felç olmakla kurtulamaz günahlarından. Çok ahımı aldı çok. Celil, Nuran'ın geçmişini bir güzel anarak bağırdı. Anamın adını ağzına alma kadın! Zaten elini değdirmiyorsun zavallıya. Şöyle bir silkelendi deniz. Yüreği hop etti. Celil, küreklerden birini onun içinden öyle ani çekmişti ki. Kürek Nuran'ın kafasını tutturamasa da omzuna kuvvetlice indi. Bütün iş bende zaten. Ananı doyur, altını temizle, yıka. Çocuklar, yemek, çamaşır, bulaşık. Nuran'ın bütün gün elinde kumanda o dizi benim, bu dizi senin. Yapacaksın tabii, zırt pırt doğurma sen de kızım. Bir eliyle göğsünü aşağıya doğru sıvazlayan Nuran'ın Oh canıma değsin! mesajını alan Esma, sesine olanca nazı yükledi. Bundan sonra ağır iş yapamam zaten. Şimdi söylüyorum işte, ben yine gebeyim. Celil'in donuk yüzüne gelen şaşkınlık ifadesi birkaç saniyede gülümsemeye terk etti yerini. Sevinçle bir sigara yakmak istedi. Pakettekiler, sandalın içine birer ikişer düşüverdi titreyen ellerinin arasından. Niye daha önce söylemedin gülüm bana bunu? Ne zaman doğacak? Annem duyunca ne çok sevinecek. Hemen dönelim eve. Gebe falan değil! Yalancı bu! Duyduklarına inanamıyordu deniz. Canlılık olsun derken bu kadarını da beklemiyordu. Bir de hamilelik çıkmıştı ortaya. Doğru mu yalan mı olduğu belli olmayan. Oysa bebeklere bayılırdı. İlk kez onunla tanışan bebeklerin tadına doyamazdı. Onlarla çocuklaşır, onlarla neşe dolardı içi. Bazı bebekler yaygarayı bastıklarında ise üzülüp Dokuz ay su içinde duruyorsun da şimdi mi korkuyorsun ey insanoğlu!diyeceği gelirdi. Sandalı sahil yönüne çeviren Celil, aldığı yeni çocuk haberiyle batan güneşin ılığına sırtını vermenin hazzını birleştirmiş hevesle kürekleri daha hızlı çekerken aniden ellerini ayırdı onlardan. O nasıl soru ya? Valla fena oluyorum. Celil, başını arkaya atıp gözlerini kapatan Esma'nın yanına gitti yavaşça. İteledi Nuran'ı. Başörtüsünü çözdü Esma'nın. Yeleğinin ve kollarının düğmelerini açtı. Deniz, hemen bir avuçluk su uzattı adamın eline. Onunla yüzünü, bileklerini sıvazladı kadının. Tamam, Esma'm tamam. Geçti, geçti. Nuran midesinden boğazına kadar çıkan bir acıyla nefes nefese kaldı. On tane de doğursan nikah bende. Kötü bir kadın olsam, doldururum Celil'i, attırırım seni evden. Kendine gelen Esma'nın koyulaşan yeşil gözleri, denizi bile korkuttu. Bayılanlara birebirim anlaşılan diye düşünürken burun delikleri bir açılıp bir kapanıp titreyen işaret parmağını Nuran'ın gözüne sokarcasına sallayan Esma'ya hayretle baktı. Doğru söylüyor diye geçirdi içinden kadın. Ne zaman Esma adetli, ne zaman lohusa; o zaman, özlem duyduğu erkekle buluşurdu bedeni. Hayatı, Esma'dan artan günleri beklemekle geçmiyor muydu? Düşüncelerinden, devam eden konuşmayla sıyrıldı. Dağdan geldin falan diyorsun da; meraklısı değildim. Celil'in anası görücülüğe gelmeseydi sevdiğime varacaktım, olmadı işte. Nuran'ın yüzü aydınlandı birden. Eline geçen fırsatı en iyi şekilde değerlendirmek için haykırdı. Kim kız o? Duy bak Celil, kimi getirmiş sana anan. Aşığı varmış bir de. Göç alan büyük şehirler. Şehirlerin denizleri. Neler neler yaşanır. Nelere tanık olurdu ama içinde bulunduğu durum iyice canını sıkmaya başladı denizin. Namus kavramı ortaya çıkınca işlerin değişeceğini hissetti. Şunları biraz sallarsam kayığın havası değişir diye düşünüp yolladı orta boy dalgalarını. Üçü de konuştuklarına o kadar dalmışlardı ki haberleri bile olmadı kendilerine gelsinler diye yollananlardan. Celil'in yüzü tekrar donuklaştı. Bir hışımla çarptı kürekleri denizin suratına. Uzun bir duman yolladı havaya, ortası sararmış gür bıyıklarının arasından. Ardından bir uzun daha... Kızarmaya başlayan suratındaki çipil gözlerini açtı. Doğru mu bu? Yavuklun var mıydı? Söyle! Ben bir şey yapmadım ya! Esma ayağa fırladı aniden. Sandala ilk bindiğindeki ürkekliğini unutup bağıra çağıra konuşmaya başladı. Siz ne diyorsunuz ya? Onunla aramızda hiçbir şey olmadı. Karnımdaki bebe üzerine yemin ederim. Ben demiştim, dedi deniz. Namus meselesi karıştı işin içine bir kez,. Varlığını hissettirmenin yolunu bulmalıydı. Sandalın çevresini balıklarla çevirmek geldi aklına. O zaman ilgileri dağılır, biraz sakinleşirdi belki adamla kadınlar. Düşündüğünü yaptı; balıklara seslenmesiyle gelmeleri bir oldu. Birden ortaya çıkan balıklar kadınların ilgisini çekmese de Celil'i bir an için eski günlerine götürdü. Bir ara heveslenip ne balıklar tutmuştu. Özellikle de akşam suyunu severdi. Eve elleri kolları dolu gelmenin keyfi bir başka olurdu. Şimdi karşısına geçmiş hoplayıp zıplayan balıklar, o günlerin intikamını alıyor gibi geldi ona. Yılların intikamı işte böyle alınır ifadesinin yüzünü kaplamasına aldırış etmeden söyledi Nuran bunları, bir yandan Esma'yı iteleyip kakalayarak. Ya sen nasıl bir insansın abla? Açtırma ağzımı şimdi benim. Esma, yüzüne yerleşen şirret bir ifadeyle kafasını salladı. Nuran, balıkçı sözcüğünü duyar duymaz konuşmanın nereye varacağını hissedip durumdan nasıl sıyrılacağını hesaplamaya kalksa da Esma'nın duracağı yoktu. O ne bakışmalar öyle! Poşetleri alırken ellerinizi birbirine değdirmeler falan. Sayende içimiz dışımız balık oldu. Neredeyse yüzgeçlerimiz çıkacak yakında. Kadın, bir an balıkçıyla her karşılaştığında hissettiği yürek çarpıntısını anımsasa da hemen kendini toparladı. Bana bak bana, ben şimdi... diye kendisine aldırmadan konuşmasına devam eden Esma'nın üstüne hamle yapmak üzere ayağa kalktı. Arada espriler, kıkırdamalar gırla. Mart kedisinden betersin be! Kediden bahsedildiğini duyan balıklar irkildiler. Deniz de hoşlanmadı söylenenlerden. Her şeye laf etsinler ama balıklarıma laf ettirmem. Denizden babam çıksa yerim derler bir de. Sonra da böyle alay konusu yaparlar. Zaten trolcüler canına okuyor balıklarımın. Bak tepem atmaya başladı,diye sitemkar dalgalarla sinirlendiğini belli etti. Nuran, tabii, hanımın tuzu kuru, diye geçirdi içinden. Ben kadın değil miyim be! Yalnız gecelerimin hesabını kim verecek? Daha fazla kendini tutamayıp kıpkırmızı olan yüzünde büyüyüp tükürük saçmaya başlayan ağzından okkalı bir küfür savurarak Esma'nın saçlarına hücum etti. Bu kez gelen kürek, hedefi şaşırmayıp ikisinin de kafalarına teker teker indi. Acıyla kıvrandılar. Balıkların bir işe yaramadığını gören deniz, onlara Gidin artık! dedi. Hepsi sırtlarını dönüp uzaklaşırken içlerinden Sait Faik Abasıyanık'ın Sinağrit Baba'sına benzeyeni, Benden söylemesi, bunların sonu iyi görünmüyor, diye mırıldandı. Martılara bel bağlayan deniz, bu kez onları çağırdı. Martılar, Nuran'ın yanı başında duran simide göz dikti. Bu saatten sonra dinlenme vakitlerinden boşu boşuna özveride bulunamazlardı ya. Nuran, içindeki özgürlük çığlıklarını bastırmaya uğraşırken martıların çığlıklarını duyamadı bile. Ne o duydu, ne de diğerleri. En ufak tepki alamayan deniz kızgınlıkla söylendi. Onca insan gördüm. Kimi bunlar gibi çok yakın; kimi transatlantiktekiler kadar uzak. Bazısı aşıktı, bazısı geçim sıkıntısı çekiyordu. En sevdiklerini kaybedenler paylaştı benimle acılarını. Sır oldum onların ağızlarından çıkanlara. Bu kadınlar gibisini görmedim. İkisi de birbirinden beter. Zavallı adam!. Köyde de, burada da arkamdan güldürdünüz beni insanlara ha! İki kadın birbirlerinin koluna girdiklerini Celil'in cebinden çıkan bıçağı görünce fark ettiler. Söylediklerini yalanlamayı düşünseler de vazgeçtiler. Bıçağı sandalın ortasına koydu adam. Pakette son kalanı da yakıp derin bir nefes çekti. Hiç konuşmadan dudaklarını bir sigara içimine teslim etti. Yabancı değil bu sessizlik. Fırtınadan öncekine benziyor, iyi bilirim, dedi deniz. Adamın inip çıkan göğsü ile titreyen kadınlar arasındaki gizli uyum süredururken güneş, kalan son ışınlarının peşine düştü. Sandal ve kürekler, biraz sonra başlayacağını tahmin ettiği ağır bir makamın parçaları olacak gibi geldi ona. Artık locayı ay ve yıldızlara terk etme zamanıydı. Nasıl olsa denizden alırdı haberleri. Celil, o koşullarda kendisinden beklenmeyen sakin bir tarzla ikisini de artık istemediğini söyledi kadınlara. Nuran köye dönecek, Esma bebeği aldıracaktı. Ayrıca çocukların kendisinden olup olmadığına da baktıracaktı. Kadınlar, duydukları karşısında birbirlerine sarılarak yüksek sesle ağlamaya başladılar. Kocalarını çok iyi tanıyorlardı. Dediğini yapardı. Başının ağrısı iyice artan deniz, bir an önce onların kıyıya ulaşması için kayığı ittirmeye, dalgalarını rahatça yarması için küreklere yardım etmeye başladı. Büyük başın büyük derdi oluyor. Bugünü huzur içinde bitirmek için şimdi bir göl olmaya bile razıyım, diye de bir yandan mızmızlandı. Bir müddet sonra Celil durdu. Sigara aradı ceplerinde. Bulamadı, küfür ederek başını ellerinin arasına aldı. Saçlarını yolarcasına çekmeye başladı. Ağlıyordu. Deniz, adamın ellerine bakıp bir kez daha acıdı. Köyünü terk etmek zorunda bırakılan o eller, ekmek parası uğruna şehirlerde yükselen gökdelen inşaatlarına esir edilmiş nasırlı ellerdi. Belki de karaların kendilerine yetmediğini bahane edenlerin, getirim uğruna denizi doldurup üzerine yaptıkları binalarda kullanılmışlardı. Kadınlar, birbirlerine gözlerini dikmiş, bütün bunlar senin yüzünden mesajını sessizce yolluyorlardı. Adamı bu halde hiç görmemişlerdi. Daha öncede benzerleri yaşanan sessiz dakikalar ardı ardına eklendi. Herkesin iç hesaplaşma yaşadığı yüzünden okunuyordu. Günün bitmesiyle çöken akşam hüznü, sandaldaki hüznün yanında sönük kaladursun bıçağa uzanan bir el, kendinden geçercesine üst üste bileklerine kesikler atmaya başladı. Damarlardan fışkıran kanın rengiyle irkildiler. Sandaldakilerden biri atıldı Ne yapıyorsun, kendine gel! diyerek ama durduramadı. Onu durduramadığı gibi Allah kahretsin! Yeter! Dayanamayacağım artık bitsin bu çile. Hepiniz rahat edin bensiz. Hakkım haram olsun; hayatımı mahvettiniz! diye bağıran diğeri için de elinden bir şey gelmedi. Hepsi bir anda başladı ve bitti. Bu kez denizin yüzüne tokat gibi çarpan, kürek değil, bir insan bedeniydi. Her şeyi bekliyordu ama böyle bir şey beklemiyordu deniz. Kendini toparlayamadı başına gelenin şaşkınlığından. Oysa saatlerdir tanık olduğu tartışmalara, avaz avaz bağırmalara, birbirine yapılan hamlelere, kafalara inen küreklere alışmıştı. Sandaldakinin donukluğunu paylaştı bir müddet. Suyunda debelenen için, İmdat! diye bağırması niye, neden çırpınıyor ah ettiği hayata dönmeye düşünceleri hızla geçti zihninden. Eli ayağı kesildi, kalakaldı öylece. Şu batıp çıkana mı yansın, yoksa yanında can çekişene mi düşüncesiyle acıyarak baktı sandaldaki kadına. Duyduğu canhıraş feryatlar, saatlerdir yakındığı seslerden utandırdı onu. İkisi de çaresizdi. Kayıktaki kadın avaz avaz isyan ederken, deniz kabullenmek zorunda kaldı kendisine sığınanı. Ölümlüye bağrını açtı. Sardı sarmaladı; uykuya yatırmaya hazırladı onu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/disil-eril-maske/", "text": "Maskeyi, kişinin oynadığı rol veya hem kendisine hem de çevresine karşı takındığı davranış olarak TDK tarafından açıklanmış olan olgu olarak ele alalım. Burada sizlere anlatılmak istenen durum, kişinin maskeyi kendi iradesiyle, kabullenmiş olduğu ahlak çerçeveleri içerisinde sergilediği rol olarak anlatılmaktadır. Yani id üzerine geçirilen bir maske mutlaka vardır önermesini sunar bizlere. Kısaca psikanalize bakacak olursak, kişinin maske taktığı şeyleri aynı şeye işaret ediyor. İstekler maskeleniyor, dışarı farklı şekillerde yansıtılıyor. İğdiş edilme korkusu yaşayan eril kişiler ve neden beni iğdiş ettiniz? diye düşünen dişil canlıların itkilerinden yola çıkıyorlar ve tek gerçek fallus olarak betimleniyor. Tabii hal bu iken, kimse maskesinin ardındaki kişiyi göstermek istemiyor çünkü kabul edilen ahlakın dışında bir kişilik ortaya çıkıyor. Bu örneklendirmeler sınırsız şekilde sunulabilir. Biz bu yedi tanesi ile idare edelim ve bakış açımızı biraz değiştirmemiz için yeterli olacağını kabul edelim. - İdealist birisiyim, üzerinde çok düşünmeden, bir sonuca varmadan size bir şey söyleyemem. - Freudyen bakış açısına sahibim, bunu sapıklık olarak görmeyin, söylediklerim gerçeği gösteriyor. - Hümanist birisiyim ve aile ilişkilerine önem veririm, kalabalık olmaları beni üzdü, umarım yaşam koşulları iyidir. - Politik birisiyim, yeni bir sistem gerekiyorsa önce bana sormalısın. - Filozof birisiyim ve bu aralar teoloji üzerine çalışıyorum. İnsanoğlu değerimi bilmeli. - Farkında birisiyim ve farkında olan bir kişi, farkında olan diğer bir kişiyi gözlerinden tanır. - Nihilist olmamın yanı sıra narsist bir yanım var, eğer şüphelenecek isem kendimden şüphelenirim, sizin gibi gereksiz yaratıklardan değil. TDK'nın tanımı doğru olarak var saydık fakat hiç kimse bu maskeyi yüzüne tutmak istemiyor. Yine maskeli cümleler kurarak kişiliğini size betimlemek istiyor. O halde, süperego ve ego çatışmasına hoş geldiniz. Birisi sürekli maskenizi takmanızı öğütlerken diğeri ise çıkar artık bu maskeyi diyecek. Merak etmeyin, tekillik ve çoğulluk ilk kez bu yüzyılda kafa karıştırmamış. Hatta bazı dillerde değişik yansımaları da olmuş. Almanlarda bütün nesnelerin dişil ya da eril olması gibi... Fakat İngilizcede tekil ve çoğul olma durumunun karmaşası çok daha net görülür. Hemen insanları, hayvanları ve nesneleri nasıl nitelendirdiklerine kısaca bakalım. To be olmak anlamına gelir ve nitelendirme durumlarında to be yerine am/is/are kullanılır. İnsan, hayvan veya nesne olsun o esnada bahsettiğimiz şey ile konuşmuyorsak is halini kullanırız. Bu tekilliği nitelendirir. Bir kişiyle konuşuyorsak sen değil, daima siz deriz ve are halini kullanırız. Bu çoğulluğu nitelendirir. Fakat kendimiz ile ilgili konuşurken am halini kullanırız ki bunun tekillik ya da çoğulluk ile ilgisi yoktur. Ben derken hangi benden bahsettiğimiz kesin olarak belli olmadığı için ne tekilizdir ne de çoğul. Belki de, taktığımız bu maskeler bizim tekil ya da çoğul olduğumuzu önemsiz kılmak ve bir toplum içerisinde hareketlerimizi önceden tahmin edilebilir kılmak için takılmak zorundadır. Yani maskelediğimiz bir şey yoktur, yok olanı varmış gibi gösterebilmek için- algılanabilir hale getirmek için- bu maskeleri takıyoruzdur. O halde tanıştığımıza memnun oldum demeyi bırakalım ve maskeniz ne hoş demeye başlayalım? Bu durum itici gelebilir çünkü sakladığımız yokluğumuzun farkına varan birilerinin olduğunu öğrenmek huzursuz edici olabilir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/domuz-ciftligi/", "text": "Çok sesli koroların zirvelerini düşünelim. Ne kadar kalabiliriz o heyecanlarda? Biter. Bitti. Yine çıkacak ve bir öncekinden daha sert bir şekilde tekrar düşecek. Oyunumuz bu. Bu bizim vazgeçemediğimiz tek kurgu: Doğmak ve ölmek. Çok hızlı gittik sanırım ya da Aklımızı çok farklı yerlere sürükleme riski olan yanlış kelimeleri seçtik. de diyebiliriz. Dedik de. Bıktık. Bir insanın temelini kuran özgüven olgusunu kaybettik. Yok olduk. Tekrar var olacağız. Beni cani bir birey gibi gösterebilir ancak her yittiğimde/tükendiğimde, damarlarımda taşıdığım genomik verilerden midir nedir, etrafımda ne kadar değişken varsa hepsini yok etmek istiyorum. Kontrol kaybı olmasındansa, benim de içerisinde bulunduğum, bu evrenin yok olması çok daha faydalı görünmekte. Bazı zamanlar evreni yok etmek istemesem de etrafımdaki birkaç aklıevvel varlığı talan etme niyetimin olmadığı söylenemez. Evet, atalarımızdan farkımız yok, hükmetmek istiyoruz ve bu hissiyatı elimizden kaçırınca da her şeyi yok etmek istiyoruz. Domuz çiftliklerinde dolaşanın da üstü başı pis olur. Bizim de yolumuz böyle çiftliklere düşmüş demek ki bitcoin almak yerine buralarda dolaşır olmuşuz. Pisiz be, leş, öğk! Fikir çöküşleri de ancak yukarıda anlatılan temalardan doğar. Sağlıklı fikirler üretememeye başladığınızda etrafınıza bakmanız gerekir. Sonrasında ise seçim tamamen sizin. Ya üstünüzü temizlemeye çalışmakla ya da etrafınızı temizlemeye çalışmakla zaman kaybedersiniz... Yine kirleneceksiniz. Unutmayalım ki domuz çiftlikleri böylesine pislik sunmaktan başka işe yaramaz. Çok hızlı gittik sanırım ya da hala olduğumuzu sandığımız o yerdeyiz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/donusum/", "text": "Genellikle Franz Kafka denildiğinde akla ilk gelen eseri Dönüşüm'dür. Kafka okumaya başlamak isteyenler için güzel bir başlangıç olabilecek bu eser, oldukça sade bir dil ve olay örgüsüyle kendimizi, yaşantımızı ve çevremizdekileri sorgulamamıza neden olur. Dönüşüm sancılı bir dönemin tablosunu gözler önüne serer. Doğduğumuzdan itibaren aile, okul, iş, çevre gibi birçok oluşumdan sayısız kurallar ve sorumluluklar bizim üzerimize yıkılmış, hazırlanmış kalıpları üstümüze giymemiz istenmiştir. Dönüşüm romanının başkarakteri Gregor Samsa da bir sabah uyandığında bedeninin bir böceğe dönüştüğünü görür, kendisi değil sadece bedeni böceğe dönüşmüştür, ruhu, düşünceleri, kişiliği halen aynıdır. Yoğun ve baskıcı düzenden kaçabilmesinin tek yolu bu olmuştur. Romanda çok fazla vurgulanan zaman kavramı, Gregor'un işe geç kalmasından çok kendi hayatına geç kalmasını ifade eder. Hayatı boyunca kardeşiyle, anne ve babasının sorunlarıyla uğraşmaktan bir kez olsun kendini dinleyemeyen yahut kendi için bir şeyler yapamayan Gregor için böcek olmak bir ceza değil kaçış anahtarıydı. Bir solucan gibi; yeryüzünün tozuna, pisliğine maruz kalıp kozasında dönüşüme uğrayan bir kelebek adeta. Ait olduğu, kendi olabildiği gökyüzüne ulaştığında benliğinin farkına varabilir ve hayata gözlerini huzurla yumabilir. Yaşantımız ve yaptıklarımız bir yana çevremizdekilerin daha doğrusu ailemizin gözünde ne olduğumuz Gregor'a göre dönüşümünden sonra ortaya çıktı. Çünkü insan bedenine sahipken çalışıyor ve eve para getiriyordu fakat dönüşümünden sonra bakıma ihtiyaç duyan, ailesi için yük olan biri haline geldi. En yakını kız kardeşinin bile Gregor'a karşı davranışları değişti. Çok da beklenmedik bir son olmayan fakat bunu kimse hak etmez dediğimiz üzücü bir sonla bir küreğin üstünde buldu kendini."} {"url": "https://rihtimdergi.com/dracula/", "text": "İrlandalı yazar Abraham Bram Stoker, 1897 tarihinde, üzerinde tam yedi senedir çalıştığı romanını baskıya verdiğinde muhtemelen romanın edebiyat dünyasında yaratacağı etkiyi tahmin etmemiştir. Zira Dracula, yazıldıktan bir asır sonra bile hem popüler kültürün hem de gotik edebiyatın temel ilham kaynağı olmaya devam etmektedir. Günümüzde artık yavanlaşan ve daha çok genç yetişkinlere hitap eden vampir edebiyatının tohumlarını Dracula atmıştır. Romanın arka planında ise yazarın esinlendiği III. Vlad ve Elizabeth Bathory gibi tarihi kişiler bulunmaktadır. Roman, Jonathan Harker isimli katibin, Transilvanya'daki Dracula Şatosu'na gönderilmesiyle başlar. Şatonun ismini duyan bölge halkının tepkileri, yolculuğun garipliği ve şatonun daha arabadan inilmeden kendini gösteren tekinsizliği, Harker'ın dikkatinden kaçmaz. Şatoda onu bütün misafirperverliği ve kibarlığı ile Kont Dracula karşılar. Bütün bunların gerçeklikten ne kadar uzak olduğuysa kısa sürede açığa çıkacaktır. Harker'ın güncesi olarak takip ettiğimiz sayfalarda görürüz ki şato kısa zamanda ürpertici bir zindana dönüşür, ev sahibi ise günden güne garipleşmektedir. Yazıldığı dönemine göre bir baş yapıt olan Dracula için yalnızca bir korku romanı deyip geçmek muhtemelen haksızlık olacaktır. Roman aynı zamanda satır aralarına önemli sosyolojik ve psikolojik tahlilleri sıkıştırmış, insana belli konuları sorgulatmaya kararlıdır. Günümüzde, sayısız vampir hikayesi okumuş veya seyretmiş olan okuyucu için eserin olay örgüsü oldukça kolay kestirilebilir. Özellikle hikayenin derinleştiği sayfalardan sonra, ki bu kitabın ortalarından hemen önce oluyor, okuyucu bundan sonra neler olacağını az çok bilerek devam ediyor kitaba. Elbette bu, romanın değerinden bir şey kaybetmesine neden olmuyor. Kitap hem Harker'ın hem de nişanlısı Mina'nın bakış açısından anlatıldığı için yer yer monotonlaşsa bile genel olarak sürükleyiciliğini devam ettiriyor. Bunun yanında karakter sayısının fazlalığı ve ana karakterin, Van Helsing'in, ortaya sonradan çıkması kitaba derinlik katıyor ve hikayeyi başka bir boyuta taşıyor. Hakkında yargı yürütmenin zor olduğu, fakat özellikle gotik edebiyatı anlamak için okunması gereken bir eser; Dracula."} {"url": "https://rihtimdergi.com/dunden-bugune/", "text": "Pazar sabahlarının doyulmaz manzarasına daldı gözleri. Elini uzatsa sanki on beşinci kattan tutacaktı o koskoca dağı. Çayından bir yudum aldı. Porselen fincanın inceliğini hissetti dudaklarında. Köydeyken kahvaltının hazır olduğunu annesinin saçlarını okşamaya başlaması ile anlardı. Şöminenin alevleri, odunları kora dönüştürmeye çalışırken uzak senelerden o kestane kokan sözler geldi kulağına. Aa, ağabeyiniz var önce kızlar. Bak yine elinizi yakacaksınız. Uzak durun sobadan. Okuyacaktı anasının kuzusu köyde ortaokul olmasa da. Dizlerine kadar kara gömülse de. Üniversiteye bile gidecekti. Babası Benim doktor oğlum diyerek göğsünü kabartacaktı köy kahvesinde. Köyden gelirdi tarhana, bulgur, salça, erişte, karışık turşu. Ankara'nın ekmeğini, çayını, şekerini, yağı ile patatesini, soğanını alabilirlerdi sadece. Öğle yemeklerini üniversitede yiyemese; ete hasret kalacaktı ya. Sabır diyordu amcası Sabır yeğen. Onu dinleyip dayandı yoksulluğa. Ekmeğini eline aldığında evi köyden şehre okumaya gelenlerin de evi oldu. Misafirlerinin ceplerine harçlık koyarak, bir elleri yağda bir elleri balda ağırladı hep. Postacıdan üniversite sonuç belgesini kapıp annesine koşturduğu günü anımsadı. Nereden bilebilirdi büyük şehirde onu böyle bir hayatın beklediğini. Yurtta kalma hakkını kazanmıştı nasıl olsa. Arada bir de amcasına misafir olurdu. Köydekiler Ankara'da ev yapmış diyorlardı amcası için. Anası da sevinmişti. Ya İstanbul'dan bir okul kazansaydı oğlu. Radyodan dinlediği şarkı yüzündendi tasası. Hani o Sen gideli yedi yıl oldu; ektiğin fidanlar ağaca döndü diyen. Elbet bir bildiği vardı şarkıların. Alimallah oğlu da İstanbul'a gidip dönmeyebilirdi. Ninesi oğluna Bu karı döl vermez! demişti yengesi için. Kuma getir üstüne. Soyumuz kurumasın. Yapamadı amcası; kıyamadı karısına. Sanki altı ağabeyi daha yoktu. Yine de karşı duramazdı anasına. Kısırlığın büyük şehir hastanelerinde çaresi varmış diye duyunca Ankara'nın soluğuna karıştı soluğu amcasının. Yatak odasından gelen elektrikli süpürge sesi ile anılardan sıyrıldı. Gözleri tekrar taramaya başladı karşıdaki heybeti. O heybetin karanlık oyuklarını. Modern döşenmiş salonun ortasında sanki koyunlar, keçiler meledi minik çan sesleri eşliğinde. Varoş derlerdi onlara. Başkentin varoşları... Dağın mağaralarını ağıl yapanlardı onlar. Koyunları olan komşularına imrenirdi hep. Bazen Şehre geldim ama bir bardak süte hasretim diye için için mızmızlanırdı hayata. Üniversiteye ilk başladığında yurttaki sekiz yataklı odalarda kaldığını, sağ-sol kavgasının ortasına düştüğünü, arkadaşlarının aşağılayıcı tavırlarını düşününce haline şükretse de kaç kez sızlandı babasına telefonda. Baba, ben köye dönmek istiyorum. Hayır, dönmeyeceksin oğlum. Okuyacaksın sen. Kal işte amcanın yanında. Bak devlet de para veriyor. Veriyor da babam hangisine yetireyim? Yola mı, yiyeceğe mi, kitaba mı? Ceketinin eskimiş kol ağızları gözüne batsa da Giyeceğe mi? diyemedi. Sadece özendi arkadaşlarının üstündekilere. Aklını kütüphanelere, gözlerini kitaplara mühürledi ardı ardına geçen yıllarda. Bu yüzdendi belki de bir kıza göz değdirememiş olması. Rahmetli anacığının Profesör oldun ama bir everemedim seni sitemleri haklıydı. Yüreği gibi yatağının bir tarafı da hep boş kaldı. Hani amcasının evinin tek eşyası olan o daracık tahta sedirle üzerindeki nemli döşeğe inat yaptırdığı görkemli başlığıyla kocaman yatak. Gece bekçiliği işi bulan amcası komşuların yardımı, ay ve yıldızların şahitliğiyle kondurdu o briketten odayı. Biraz para biriktirip karısını köyden getirince rahat rahat hastanelere götürecekti onu. Bebelerinin ismi Umut olacaktı. Yatağın rutubeti gündüz amcasına bulandı, gece ise ona. Amcasının izin günlerinde o partal yorganın altında burun buruna uykuya daldılar. Anasının, kuzinede pişirdiği böreklerin hayaliyle senelerce kalın kitaplar devirdi titreyen elleri. Tezek de yollayabilseler ya köyden diye düşünmeden edemedi bir yandan. Ankara'nın ötekileriydi onlar. Merkeze inince iyice anlardı bunu. Böyle mini etekli, yüksek topuklu kızlar yoktu onun yaşadığı yerde. Bu yüksek katlı evlerin eşiklerinde çekirdek çitleyerek dantel, örgü ören kadınlar da görünmüyordu. Hele hiç çamaşır yıkayan yoktu kapı önlerinde. Tabağındaki son kalan patatesi ağzına atarken karşısındaki kadına gülümsedi. Eline sağlık. Bunun üzerine şöyle orta şekerli bir kahve de iyi gider şimdi. Gitmez mi? Hemen yapar getiririm. Adam gözlerinden ev sahibine minnettarlığı okunan kadının ardından keşke zamanında bizim varoş mahallenin kadınları da böyle işlerde çalışabilselerdi diye düşündü. Erkek adam karısını çalıştırmazdı ama değil mi? Acı bir gülümseme yaladı geçti yüzünü. Yalnızlıkla sınandığı yıllara tekrar geri döndü. Malum, bugün anılara yolcuk günüydü her pazar gibi. Yüreği ağzında açmıştı gecekondunun kapısını. Karşısındaki polisi zor seçti sabaha çalan loşlukta. Duyduğu cevaba inanamadı. Oysa hırsızlar çoktan almıştı onun canını. Amcası hayalindeki bebek ile köyünün toprağına hasret Ankara'nın kimsesizler mezarına gömülüverdi alelacele. Geride kalan yengesi ise töreye köle, başka bir amcasına karı oluverdi çarçabuk. Tertemiz bir ev... Çamaşırlar yıkanmış, gömlekler, pantolonlar ütülenmişti. Ocağın üstündeki tencerede akşam yemeği de hazırdı. Açıkta kalan turşunun eve yayılan kokusu uzaklardan anılar serpiyordu evin her yerine. Rüya mıydı o yaşananlar? O çekilen çileler? Eve dönerken sokağın başındaki binanın duvarındaki levhada kendi ismini okuyunca yaşananların onun vazgeçilmezleri olduğunu bir kez daha kabul etti. Öyle olmasa yıllar sonra bu mahalleye geri dönüp, bir türlü uyum sağlayamayanların sattığı evlerden alır mıydı? Mavi levhada akıp giden beyaz kabartma harflerin üstüne gururla basa basa bir kez daha okudu adını."} {"url": "https://rihtimdergi.com/dunkirk/", "text": "Savaşın onuru hakkında bize öğretilen güzellemeleri bir kenara bırakırsak; gerçekte elimizde kalan sadece iki adım ötemizde patlayan bombaların kulağımızda bırakacağı keskin ve baş döndürücü çınlama, kolumuzu sıyırıp geçen kurşunun tenimizde bırakacağı yanık hisle başa çıkarak sığınacağımız bir siper aramak olacaktır. İşte o zaman anlarız ki asıl kahramanlık, savaşın ortasında hayatta kalabilmenin kendisidir. Konusunu tarihteki önemli bir operasyondan alan; yönetmenliğinin yanı sıra senaryosu ve yapımcılığını da Christopher Nolan'ın üstlendiği 'Dunkirk' filmi de bize savaşın ortasında hayatta kalmaya çalışan askerler için hayati önemi olan 48 saati anlatıyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında pek çok dönüm noktaları yaşansa da 'Dinamo Operasyonu' adı verilen operasyon sayesinde İngilizlerin askeri gücü Fransa'dan kurtulabilmiş, güçlenerek daha sonra tekrar Almanların üzerine yürümeyi başarabilmiştir. Almanlar 'Heinz Guderian' komutasında 25 Mayıs 1940'da Fransa'yı işgal eder ve Naziler büyük bir hızla Fransa'nın sahil kentlerine doğru ilerler. İngilizler bölgeye Fransa'yı desteklemek için oldukça büyük bir askeri güç göndermiştir ancak, yıldırım hızıyla ilerleyen Nazilerin önünde hiçbir şey duramaz. İşte bu kritik dönemde İngiliz ordusu, Belçika- Fransa sınırındaki sahil kenti 'Dunkirk'e çekilir ve burada adeta kapana kısılır. Çünkü Almanlar hem Fransa'nın içinden hem de Belçika'dan bu bölgeye doğru ilerlemektedir.Heinz Guderian, Dunkirk'ü ele geçirmek ister ve burada başka bir ordu ile birleşerek güçlü bir şekilde saldırıya hazırlanır. Ancak düşmanın bir türlü durdurmayı başaramadığı Guderian'ı Hitler durdurur.Almanlar dolu dizgin ilerlerken tam bu anda Hitler'in kesin bir emri gelir ve operasyon bir gün bekletilir. Ve böylece 48 saatlik bir gecikme yaşanır. İşte Nolan bu 48 saatlik gecikmeyi kendi sinemasının, görsel ve kurgusal kodlarından ödün vermeyen bir anlatıyla ele alıyor. Üç farklı karakter üzerinden oluşturduğu hikaye örgüsünü müthiş bir paralel kurguyla , üç eşit parçaya bölerek anlatmayı seçen Nolan, kurgu içerisinde zaman algısıyla da oynamaya başlıyor. Sahilde gerçekleşen olaylar bir haftayı, deniz yoluyla ilgili kısımlar bir günü, hava yoluyla gerçekleşen operasyonlar ise bir saatten fazla bir zaman dilimini ele alıyor. Filmin senaryosu da alışılagelmiş Nolan tarzından uzak. Genelde karmaşık senaryoları, uzun açıklamalı diyalogları yüzünden eleştirmenleri ikiye bölen Nolan bu filmiyle yine ona dil uzatanları ters köşe etmeyi başarıyor. Olabilecek en az hikaye ve diyalog ile izleyiciye nefes kesen ve tatmin eden bir sinematografi sunmayı amaçlayan Nolan; Dunkirk'de olay öyküsü anlatmaktansa , durum öyküsünü ele almayı tercih ediyor ki bir savaş filmi için yapılabilinecek en iyi nokta atışını yapıyor. Minimum diyalog içererek savaş aksiyonunu ve hayatta kalmayı odak noktasına alıyor usta Yönetmen. İlk defa bir Nolan filminde net bir başrol oyuncusu yok. Karakterleri kişisel olarak tanımamız, geçmişlerini öğrenmemiz ya da onlarla özdeşleşmemiz gerekmiyor. Filmin odak noktası Hitler Almanyası tarafından köşeye sıkıştırılmış 400 bin askerin insani ya da milliyetçi duygularla Dunkirk'ten bir an önce tahliye edilmesi. Öyle ki karakterlerden birinin ölüm sahnesinde hiçbir duygu hissetmiyoruz. Odak noktamız oyunculuklar; özellikle savaş travması yaşayan askerlerin içi boş bedenler olduğunu, Nolan'ın yakın planlarla bize gösterdiği gözlerdeki korku ve dehşet izleyiciye geçiyor. Sonuç olarak kahramanlık nidaları atarak ortalığı kırıp geçiren destansı savaş filmleri yerine; bir sahilde aç, susuz, umutsuz, her bomba patladığında kulaklarını elleriyle tıkayan, korkmuş ve her açıdan tükenmiş gerçek savaşın gerçek mağdurlarının kurtuluş mücadelesini izlemek istiyorsanız 'Dunkirk' izlenecekler listenizde olması gereken bir savaş draması."} {"url": "https://rihtimdergi.com/dunya-mirasimiz-ani/", "text": "Ani Harabeleri Kars merkezine bağlı Ocaklı köyünün Arpaçay boyunda yer alır. Kars ilimizi dünyaya tanıtan en büyük eserlerden biridir. 2016 yılında UNESCO dünya mirası olarak kabul edilmiştir. Ani Harabeleri İpek yolu üzerinde kurulmuştur. Her zamanki gibi nehir kenarına kurulmuştur. Bu nehir Ermenistan'la aramızda doğal bir sınır oluşturmaktadır. Değişik zamanlarda değişik hükümdarlar tarafından yönetildiği için camiler, kiliseler, tapınaklar mevcuttur. Harabeler hakkında öğrenebildiğimiz en eski bilgi 6. yüzyıldan kalmadır. İki yanı kanyonlarla çevrili olan kentin plato tarafındaki cephesi surlarla çevrilmiştir. Surlar tarafında Aslanlı Kapı olarak bilinen yer şehrin ana girişini oluşturmaktadır. Ani antik kenti 1001 kilise şehri olarak da adlandırılır. Şehirde yapılan kazılarda yeraltı şehri bulunmuştur. Yeraltı şehrinde birçok yapı ve mağara bulunmuştur. Antik kentte en çok bilinen eser Ani Katedralidir. Bu eser Trdat tarafından inşa edilmiştir. Bu kilise Meryem Ana kilisesi olarak biliniyor. Kent Selçukluların eline geçtikten sonra bu kilise camiye çevrilmiştir. Ayrıca incilin ilk dört bölümünü yazan Matta, Markos, Yohanna ve Luka'ya adanmış dört kilise daha vardır. Kentte Aziz Patrick kilisesi olarak bilinen kilise halk arasında Keçeli kilise olarak bilinir, 1036 yılında yapılmıştır ama kuzey tarafına düşün bir yıldırım sonucu büyük zarar görmüştür. Restorasyonu için çalışmalar yapılmaktadır. Kentte tek ayakta kalan manastır ise Rahibeler Manastırıdır. Uçurum tarafında bulunduğu için ulaşımı çok güçtür. Ani kentinin kazılarında M.Ö. 900'lü yıllarda Urartulardan kalan şehir yapılaşması bulunmuştur. Şehrin adı Urartu tanrılarından biri olan An tanrısından gelmektedir. Anadoluda yapılan ilk cami bu kentte yapılmıştır. Ebul Manuçehr Camisi olarak bilinen caminin pencereleri Ermenistan'a bakmaktadır. Caminin minaresi uzun yapılmış ve bu sayede gözetleme kulesi olarak da kullanılmıştır. Caminin hemen yanında ipek yolunun taş köprüsü bulunmaktadır. Köprüden günümüze gelen tek şey ayaklarıdır. Ayaklarının bir tarafı Ermenistan'da diğer tarafı Türkiye'dedir. Her zamanki gibi gerekli önemi vermediğimiz çok önemli tarihi şehirlerden biri ama yıllarca bakımsız kalmış. Ümit burnunun keşfiyle önemini yitiren ipek yolu ve Osmanlının Kars'taki merkezini de başka bir yere taşımasıyla önemini daha da yitirerek terk edilmiştir. Zamanla bakımsızlık ve her zamanki gibi altın bulma umuduyla yapılan talanlar ve depremler sonucu ciddi zararlar görmüştür. Hatta adına Ani Harabeleri denmesinin nedenlerinden biri de harabeye dönmesidir. Yeni yeni önemi anlaşılmış hatta dünya mirası olarak bile 2016 yılında kabul görmüştür. Türkiye'de gidip görülecek yerlerden biridir ve ilk fırsatta gidip görülmelidir. Ama dikkatli olunması gereken bir konu bulunmaktadır: bölgede bakire kızların toplanma alanı olarak bilinen bir kilise vardır, o kilisenin bahçesinde oturmak hayatınıza mal olabilir. Çünkü Ermenistan o bölgeyi kendi sınırı kabul ediyor ve oraya geçtiğiniz zaman sınır ihlali olarak görüp ateş açılabiliyor. Özellikle ilkbahar zamanı gidip görülürse daha bir güzel olacaktır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/dusu-duslemek/", "text": "Gözlerimi kapattığımda pencereden odama dolan çırçır böceklerinin sesi, bana nerede olduğumu unutturuyor. Ha Adrasan Sahili'nde kaldığımız pansiyonun bahçesindeki hasırlı çardakta uzanmış kitabımı okuyorum, ha odamdaki abimden kalma yatağımda. Deniz kıyısındaki bir şezlonga uzanmış, az sonra kendimi serin sulara bırakacakmış gibi de hissedebilirim. Görmeyi çok arzu ettiğim Viyana'nın sokaklarında yürüyormuşum gibi de... Bu çırçır böceklerinin sesini her yere efekt olarak uygulamak gerçekçi olmasa da bu benim hayalim, istediğimi yapabilirim. Rüzgarın sabahları ılık nefesini yüzümde hissettiğimde her sabah başka bir yer ve başka bir zamanda uyandığımı düşlemek artık benim tek sevdiğim. İzlediğim Japon anime filminde ailesinin tamamını savaşta kaybetmiş bir çocuk onları çok özlediğinde gözlerini kapatıyor ve onlarla yaşadığı anları hatırlıyordu. Sevdiklerinin seslerini yüreğinde, yüzlerini gözlerinin önünde tutarak yalnızlığıyla başa çıkıyor; ağlamadan, sızlanmadan, yetimhanede kendisine verilen görevleri itirazsız yerine getiriyordu. Beni enstrüman çalan biri olarak yaratabilirdi tanrı. İstememiş demek ki? Belki de benim değersiz olduğumu düşünüyordu; bu yüzden başka insanlara verdiği yetenekleri bana vermedi. Benim toprağım değersizdi belki. Çamurdan yaratılmış olmam hiçbir işe yaramadı. Bir yazar yapabilirdi beni. Roman yazarı olsaydım önce bir bestecinin hayatını romanlaştırırdım. Ünlü bir besteci olurdu bu; Mozart gibi, Beethoven gibi ya da Bach gibi bir dahi mesela. Mozart'ın çocukluğu da çok zor geçmiş. Onun dahi olmasını, yaşadığı hayat engelleyememiş. Bu hayat denilen şey hiç de kolay değilmiş. Çok sıkıldım ben. Sokağa çıkmak istiyorum artık! Okula gitmeyi bile özledim! desem bizimkiler şaşırırlar herhalde. Geçen sene salgın başladığında bir iki ay evde oturunca çok mutlu olmuştum ilkin. Kar yağdığında nasıl sevinirsem, öyle sevinmiştim. Uzaktan eğitim falan eğlenceli gelmişti. Hele bir de sınava girmeden karne almak benim gibi tembel bir öğrenci için sevindiriciydi. Bilgisayar oyunları, animeler, sosyal medyada video izlemeler, arkadaşlarla yazışmalar sıkmıyordu beni. Görüntülü konuşma yapmak çok tercih ettiğimiz bir şey değildi arkadaşlarla. Sonra kimse eskisi gibi birbirini arayıp sormadı. Gruplardaki yazışmalar azaldı. Herkes kendi içine kapandı. Dersler online olunca da koca bir yıl tatil gibi geçip gitti. Okullar Eylül'de açılacak. diyorlar bu sene. Yedinci sınıf olacağım. Ne yapacağımı hiç bilmiyorum. Bunları düşününce içim sıkılıyor. Lise sınavlarına hazırlanmam gerekiyormuş, öyle diyor bizimkiler. Pek umutlu değillermiş benden. Abim gibi üniversiteyi yurt dışında okumak, burs kazanmak imkansızmış benim için. Yapamıyorum, yatağıma daha çok sarılıp hayallere dalıyorum, güçsüzüm, zavallıyım, yalnızım."} {"url": "https://rihtimdergi.com/duvarlarimiz/", "text": "Çekip gitmeye dair duyduğumuz umutsuz arzu, bulunduğumuz yerlerde tek başımıza kalışımızın mı meyvesidir? Yalnızlık tohumları güz mevsiminde ekilir, ilkyaz gelip de hastalıklı bir güzelliğe sahip olan hava ile karşılaştığımızda geçmiş günleri anmak için uzaklara gidiyor oluruz. Böylece kendimize rehber edindiğimiz şey baharın tomurcukları değil, sonbaharda toprağa verdiklerimizdir. Toprakla kucaklaşan altın rengi yapraklar, turuncunun en pastel ve yumuşak tonuyla çizilmiş gün batımı, vaktiyle orada yanımızda olanların anısını yaşatmak için akşamüstü gittiğimiz deniz kenarı... Hepsi geçmiş günlere selam durur aslında. Böylece günler geceleri, geceler hatıraları kovalar ve biz büyürüz. Romantikliğimizle birleştirdiğimiz ince melankolimiz bizi ya hayata hazırlar ya da eksiltili cümlelerimizin soyut ölümlerine. Yazdıkça çirkinleşir yazımız ve biz insanlar çirkinleşiriz büyüdükçe. Yitirilmiş bir masumiyetten artakalanları toplamak için çabalarız uzun uzun. İnsan böyledir işte, vazgeçmeyi bir türlü kabullenemez. Buna rağmen çekip gitmeyiz de. Kendimizi beraberimizde götürelim ya da götürmeyelim, her şeyin ölmekte olduğu bir mevsimde girişilen veda hazırlıkları ilkbaharda gerçekçiliğini yitirir. Kendimizi tabiatın kollarına bırakmakla tabiatımızdan gelen inatçılığın çatışmasını benliğimizin derinliklerinde hisseder, kalplerimize bir kat daha duvar öreriz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ejderha-mizragi/", "text": "Tam bir klasik Türk filmi klişeleri değil mi? Ne yazık ki Türk sinemasında bir dönem fırtınalar estirmiş, hala da Türk dizilerinin çoğunda ele alınan konular bunlar. Böyle senaryolarla herkesin izleyemeyeceği, çoğunluğun hazzetmediği filmler/diziler. Her şey senaryoda bitiyor sanırım, bunda hemfikiriz. Elbette ki tüm serinin bunun etrafında döndüğünü düşünmeniz, sizi çok yanlış yönlendirdiğimin kanıtı olacak bu yazının sonunda. Fakat tüm bu bileşenleri içerdiğini düşününce, ortaya ilginç bir karışım çıkıyor. Evet, burnunuza gelen kokunun hoşnutsuzluğu, karakterlerin mükemmel yaratılışı ve genel senaryonun muhteşem kurgulanmasıyla adeta dünyadaki en güzel satırlara dönüşüverebiliyor. Ejderha Mızrağı nedir? Kim ulan bu kitabı bu kadar harika yapan karakterler? Hani ihtiras hırs diyordun sen bizle dalga mı geçiyorsun bunların hiçbiri yok? Bu ve benzeri soruları yazının geri kalanında tartışmak istiyorum sizinle. Ejderha Mızrağı serisi, Türkçe'ye çevrilen kitap sayısı açısından tam 52 kitaptan oluşmakta. Bildiğim kadarıyla Türkçe'ye çevrilme zahmetine girilmemiş bir bu kadar daha kitap var. Tüm bu kitaplar tek bir yazarın elinden mi çıktı? Elbette hayır. Serinin başlangıcını oluşturan 2 yazar var. Tracy Hickman ve Margeret Weis. Bu ikilinin yazdığı 20'ye yakın kitap var. Geri kalan kitaplar, Ejderha Mızrağı dünyası içinde geçen-ki adı Krynn- yan karakterlerin başrolde olduğu, asıl olayların akışına sadık yazılmış kitaplar. Ve bir çoğu da farklı yazarlar tarafından yazıldı. Ben birkaç istisna dışında başarılı bulduğumu düşünmüyorum bu ikili dışında yazılmış kitapları. Fakat sizin damak zevkiniz, benimkiyle pek uyuşmayabilir, denemenizde fayda var. Şimdi. Bu Ejderha Mızrağı'nı yazma fikri nasıl ortaya çıktı? Asıl yazar ikilimiz, frp oynarken Margeret Weis serinin en popüler karakterini seslendirdi, hayata geçirdi. Bir röportajlarında Tracy Hickman o Raistlin'i seslendirdiğinde hepimiz donup kalmıştık hayranlıktan der. Aslında bana kalırsa abartılmış bir karakter olmasına rağmen, Raistlin Majere'in hakkını teslim etmek lazım. İlk yaratılan karakter olarak, serinin başrolünde hep bir şekilde Raistlin'in olduğunu söylersek yanılmış olmayız. Öncelikle ırkları belirtmek lazım. Klasik elf, insan, cüce üçlüsünü burada da görüyoruz . Sonra anlatmamız gereken ırk şüphesiz ki Tasslehof Burfoot'un da içinde olduğu kenderlerdir. Kenderler kısa boylu, yerinde duramayan, müthiş bir kilit açma yetenekleri olan, aynı zamanda çok fazla yalan söyleyen ve bir şeyler çalmadan duramayan haylaz ama bir o kadar sevilesi yaratıklardır. Gnomlar, cücelerin uzaktan akrabaları olup, sürekli bir şey icat etmeye çalışan canlılardır. Öyle ki icatlarından şu ana kadar hiçbirisi çalışmamıştır, bir tanesi hariç. Minotaurlar, bildiğimiz boğa-insan karışımı. Ogreler ise uzun boylu, sarı tenli, inanılmaz güçlü ve acımasız insansı yaratıklardır. Ejderhalar ise renklerine göre çeşitlendirilmiştir; beyaz, yeşil, kırmızı, mavi, siyah, bronz, altın, gümüş. Ejderhaların da, insanlar gibi iyileri ve kötüleri vardır. Müthiş bir büyü yeteneklerinin yanı sıra dünya üstünde büyük güce ve etkiye sahiptirler. Son olarak bahsetmemiz gereken ırk ise; ejderanlar. Ejderanlar sonradan kraliçe Takhisis tarafından yaratılmışlardır. İnsan boyunda, kertenkelemsi, kanatları olan, çok zeki olmayan yaratıklardır. Bunların da büyücüleri bulunmaktadır. Bu seriyi diğer tüm serilerden ayıran en büyük özelliği, çok tanrılı bir dünyaya sahip olmalarıdır. Öyle ki tanrılar insanlarla konuşur, onlarla iletişime geçer, hatta dünyaya dokunabilirler . Bütün tanrıların babası ise Kaos'tur. Kaos'un en büyük çocukları ve en büyük tanrılar ise Paladine, Takhisis ve Gilean'dır. Takhisis, Karanlıklar Kraliçesi'dir. Yani kötülük saçar. Paladine savaş tanrısıdır, iyilik tanrısı. Gilean ise denge tanrısıdır. Bu üçü dışında yüzlerce tanrı bulunmaktadır. Her birinin kendi inananı vardır. Seriye dair bir başka ilginç ayrıntı ise, büyücülük konusunda olandır. Büyücülük vardır, aslında biraz da bizim bugün bildiğimiz şekilde, fakat büyücü gücünü aydan alır. Tahmin edeceğiniz üzere üç çeşit büyücü tipi var, beyaz cüppeli, kırmızı cüppeli ve siyah cüppeli. Bu üç büyücü tipinin gücünü aldığı üç ay Lunitari, Solinari ve Nuitari'dir. Nuitari kara büyücülere, Solinari beyaz cüppeli büyücülere, Lunitari de kırmızı cüppeli büyücülere güç verir. Bunlar aynı zamanda üç büyük tanrının da çocuklarıdır. En popüleri Raistlin Majere bir büyücüdür. Zayıf bir çocukluk geçirmiş, büyü hayatının her şeyi olmuştur. En başta söylediğimiz hırs, Raistlin'in göbek adı gibi bir şeydir. Kardeşi Caramon Majere, tam bir savaşçıdır. Aslında gerçekten de bir savaşçıdır kelime anlamıyla. Raistlin'in tam tersi bir çocukluk geçirmiştir. Yani normal bir çocukluk. Kardeşini çok sever, sürekli onu korur. Tanis Yarımelf-ki benim favori karakterimdir- adından da anlaşılabileceği gibi bir yarım elftir. Kendisi bir piçtir. Annesi babasıyla evlilik yolundayken bir haydut tarafından kaçırılmış ve tecavüze uğramıştır. Karakterlerimizin lideri, zor kararları alan, inanılmaz bilge ve müthiş bir savaş yeteneği vardır. Tasslehoff Burfoot ise grubumuzun kenderidir. Klasik kender özelliklerini taşımasıyla birlikte inanılmaz iyi bir yüreği vardır. Flint Fireforge ise grubumuzun cücesi, Tanis'in yoldaşıdır. Altınay ve Nehiryeli Krynn dünyasında barbar olarak adlandırılan insan sevgililerdir. Sturm Brightblade ise bir Solomniya şovalyesidir. Burada bir ara bilgi olarak söylemek gerekir, şovalyelerin düsturu est solarus oth mithasdır. Yani Onurum hayatımdır. Sturm'ün bu düsturun hırslı savunucularından olduğunu belirtmeme sanırım burada gerek yok. Laurana; altın saçlı, dünyalar güzeli bir elftir. Tanis'in çocukluk arkadaşı, aynı zamanda da kuzenidir. Tika ise Son Yuva Hanı'nda çalışan, kıvırcık güzel hanım ablamız. Son olarak da tanımamız gereken insan, Kitiara uth Matar. Raistlin ve Caramon'un üvey ablası, darkside a geçmiş olan kıvırcık, esmer, müthiş çarpık gülümsemesiyle Tanis'in sevgilisi. Kitabın başlangıcı ise bayağı ilginçtir. Krynn'de Afet olarak adlandırdıkları bir dizi doğal afet olmuş, tanrılar Krynn'i terk etmişlerdir. Bunun sonucunda bir sürü sahte tanrı türemiştir. Hikaye bu grubun-Tika haricinde- dünyanın dört bir tarafına dağılıp gerçek tanrılardan bir iz aramasıyla başlar. 5 yıl sonra Son Yuva Hanı'nda buluşmak üzere sözleşirler. Kitap, 5 yıl sonra, buluşma günlerini anlatarak başlar. Bana sorarsanız, Yüzüklerin Efendisi serisinden çokça esinlenme bulunmakta seride. Fakat bu esinlenme hikaye açısından değil, karakterler açısından. Özellikle de ırklar açısından bulunmakta. Zaten kitap da bu arayışın sonucunu ve bu varılan sonuç üzerinden gelişen olayları anlatmakta. Yani öyle aklınızda canlanacağı gibi bir yüzük vesaire yok. Ayrıca karakterlerin gelişimi, Krynn'deki düzeni görmeye başladıkça seriyle bir bağ oluşturmaya başlıyorsunuz. Kitapların bu kadar çok olmasının da gözünüzü korkutmasını istemem zira kitaplar nispeten kısa ve okunabilirliği çok fazla. Arkabahçe yayınları tarafından ülkemize getirilip çevrilmiştir. Seriye başlayacaksanız sizi uyarmak istiyorum. Seride Raistlin'in hırsını, Caramon'un kardeşine olan bağlılığını, Tanis'in iki kadın arasında kalmasını, Laurana'nın kayıtsız aşkını, Sturm'ün onurunu, Kitiara'nın entrikalarını, Flint'in iyi kalbini, Tasslehoff'un saflığını, Altınay'ın cesaretini göreceksiniz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ejderin-donusu/", "text": "Özgür olmakla özgürlüğe yeni başlamış olmak aynı şey değildir, demişti Hilmi abi. Aile kasabımızdı. Uzaktan akrabamızdı. Akrabalık bağlarını ve aradaki ilişkileri pek bilmezdim ama ne zaman kasaba gitsek, siparişlerin dışında ayrı bir paket hazırlar, içine uygun gördüğü parçaları koyup, bu da yeğenime kan olsun, der ve bana uzatırdı. Topaldı ya da ona benzer bir sıkıntısı vardı, tek ayağını sürerek yürürdü. Buna rağmen hantal değil, çevik bir adamdı. Elleri hızlı hareket ederdi, satırıyla oynamayı severdi. Üşenmezdi, tezgahı her zaman düzenliydi, bıçaklarını hep bilerdi. Vitrininin nasıl gözüktüğüne dikkat ederdi, etleri yerleştirip, üzerine etiketlerini iliştirdikten sonra dışarı çıkar, farklı açılardan vitrinini izlerdi. Akşam okul dönüşü kasabın önünden geçerdim. Hiç dışarıda görmezdim onu, müşteri olsa da olmasa da dükkandaydı. Gemisini asla terk etmezdi. Cumaya bile gitmez, namazını dükkanda kılardı. 25 yıldır kasaptı. Ergenliğinde, bir Kurban Bayramı'nda bıçağı eline almasıyla başlamıştı kariyer yolculuğu. O günden beri kesiyordu, parçalıyordu, dövüyordu etleri. Tüm düşünceleri ve fikirleri ortalamaydı. En çok söylenenin en gerçek olduğunu, en çok inanılanın en doğru olduğunu ve tek yapılması gerekenin herkesin yaptığını yapmak olduğunu düşünürdü. Tüm sıradan zevklerinin dışında, karate filmlerinden ve Bruce Lee'den hoşlanırdı. Ejderin Dönüşü, filminin VCD kapağını, yazar kasanın üzerine yapıştırmıştı. Bazen onu dükkanın önünde tavla oynarken görürdüm. Zar atışında bir zarafet vardı, pulları marifetli şekilde hareket ettirdi. Şansı yaver gittiğinde, iyi zarlar atmaya başlayınca bir süre övünür sonra içine doğru tövbe estağfurullah derdi. Mutlu veya ayrıcalıklı olmak onu utandırırdı. Dükkanının iki arka sokağında oturuyordu. Yalnız başına yaşıyordu, bildiğim kadarıyla hiç evlenmemişti. Bunun konusu da edilmezdi. Diğer esnaflar gibi kadınlardan bahsetmezdi ama diğerleri kadar olmasa da küfür etmeyi severdi. Özellikle bir şey anlatırken dikkati üzerine çekebilmek için kullanırdı küfürlerini. Kasabadaki nispeten açık giyinmiş kızları bir süre izler, onaylamazcasına cık cıklardı. Bazen bu cık cıklar gün içinde ona geri gelir, et döverken cık cıklamaya devam ederdi. Fısıltıyla kendi kendine küfrettiği olurdu. Gün sonlarında sürerek yürüdüğü sol ayağının üzerine ellerini koyar ve okşayarak masaj yapardı. Gün sonları kendine tek merhamet gösterdiği zamanlardı. Pek sohbetimiz yoktu. Selamlaşırdık, bazen havalardan bahsederdik. Bir türlü ısınmayan, bir türlü soğumayan havalardan. Bir defasında dükkanın önünden geçerken içeri çağırdı. Gel yeğenim gel. Annengile kıyma götür, dedi. Bak şu gerdanın güzelliğine. İki eliyle bayrak gibi açtı eti. İyi bir et olduğunu anlamış gibi kafamı salladım. Korkutucu kıyma makinesine teptiği eti elindeki tokmakla sıkıştırırken konuştu. Sever misin Brus Li, dedi. Pek izlemediğimi söyledim. Olmaz öyle şey, dedi. Ondan öğrenecek çok şey var, bak mesela sence denge mi daha mühim, güç mü? Sözünü bitirmesi için araya girmedim. O da benim cevap vermemi bekledi. Susuştuk. Duble çektiği kıymayı, paketleyip bana uzattı. Teşekkür edip dükkandan çıkarken, kapının eşiğinde durakladım. Bana bir şey söylemek ister gibi tezgahın arkasından beni izlediğini fark ettim. Arkamı döndüm, hemen gözlerini kaçırdı, sonra Hadi selametle yeğenim' dedi. Bir gün, her Allah'ın günü açık olan dükkan kapalıydı. Gelen giden yoktu, Hilmi abiye de ulaşılmıyordu. Bir hafta sonra dükkandaki etler çürümeye ve kokmaya başladı. Koku sokak boyunca yayılmıştı. Boğazları düğümleyen kesif bir koku. Hiçbir zaman alışamadığın, burnun direklerini sızlatan bir kokuydu. Sanki sadece kasap değil, kasaba da çürüyor gibiydi. Çevre esnaf, kasaba girip etlerden kurtulmak istemiş ama demir kepenkleri aşamamıştı. Bunun da üstüne, kasabın alarm sistemi devreye girmiş ve kokuyla beraber rahatsız edici gürültüsüyle alarm ortalığı inletmeye başlamıştı. Ahali endişelenmişti: İki sokak berideki evinin kapısını kırıp içeri girdiler; Hilmi Abi evde yoktu. Bir yere gitmişe de benzemiyordu. Sokağın başındaki arabası da yerinde duruyordu. Belediye arandı, dükkan için; Polis arandı, Hilmi abi için. Eşine dostuna sordular akıbetini, ses çıkmadı. Kimse nerede olabileceğini bilmiyordu; memlekete dönmüştür belki, dediler. Dedikodular büyümeye devam etti; hiç evlenmemiş olmasının onun ruh sağlığını bozduğunu o yüzden canına kıymış olabileceğini söyleyenler oldu. Dükkanın akıbeti ne olacaktı, esnaf merak ediyordu. Belediye kepenkleri gaz kaynağı kullanarak kesti, çürümüş etleri yüklediler, kapısına kilit vurup gittiler. Öyle kapalı kaldı dükkan; özenle baktığı vitrin, bir savaş sonrası sahnesine döndü. Esnaf çingenelerden şikayetçiydi, dükkanın camları kırılmıştı. Satırları ve bıçakları zaman içinde yok olmaya başladı. O yaz üniversiteyi kazanmıştım, İstanbul'a gidecektim. Terk edilmiş kasabın önünden geçerken, Hilmi Abi'yi düşündüm. Kayboluşunun tanımlayamadığım bir hüznü vardı üzerimde. Anneme sordum. Hilmi Abi'yi nereden tanıdığımızı ve akrabamız olmadığını öğrendim: Dayımın orta okuldan arkadaşıymış. Dayım ondan sadece bir tanış olarak bahsetti. Bizim kasaptı işte, içine kapanık biriydi, içini bilmezdik, dedi. Hilmi Abi'nin kayboluşundan belki üç ay sonraydı. Yine bir koku sardı etrafı, kanalizasyon borusu patlamıştı. Tüm kasaba bok kokuyordu. O gün bu kasabaya bir daha dönmeyeceğime yemin ettim. Eve dönerken kasabın sokağından geçtim, kırık camlarının arasından içeriyi izledim. Yazar kasa kırılmış, yerde yüz üstü duruyordu. Üzerindeki Ejderin Dönüşü CD'sinin kapağı yırtılmıştı. İçeri girmeye yeltendim, sonra bir tedirginlik sardı içimi. Çıkamam, diye korktum belki bir anlığına. Yıllar sonra bir iş ziyareti için kasabaya yolum düştü. Bir daha gelmemeye yemin ettiğim yeri, bir turist gibi gezmeye başladım. Çocukluğumun geçtiği sokaklarda yürüdüm. Çarşı hala aynıydı; tabelalar, markaların logolarıyla donatılmıştı. Telefon dükkanları sarmıştı her tarafı, ama onun dışında sadece eskimişti. Manava, fırına uğradım. Çocukluğumu bilen, beni hatırlayan bir iki esnafla sohbete tutuştuk hemen, bana şehri ve seks hayatımı sordular. Gülüştük, onlara ne duymak istiyorlarsa onları söyledim. Her gittiğim dükkanda Hilmi Abi'yi sordum, bir haberi olan var mı diye. Çoğu hemen hatırlayamadı. Kasap olan deyince yandı ışık kafalarında. Bilmiyorlardı, unutmuşlardı. Sanki kasabada hiç öyle biri yaşamamış gibiydi. Ne ölmüştü ne yaşamıştı Hilmi abim. Kasabın önüne gittim, pırıl pırıl bir cep telefonu bayisi olmuştu. Uzun uzun izledim vitrini, tek tip giyinmiş genç çocuklar çalışıyordu içinde. İçeri girdim, telefon modelleriyle ilgilenir gibi yaptım. Kartonpiyer duvarlar, çekim gücünü, kapsamayı ve özgürce internette dolaşmayı anlatan reklamlar ve antenli sarı maskotu görünce sıkıntı bastı içimi. Biri bana laf atsın, diye bekledim. Kimse bana bulaşmadı, usul usul çıkmaya yeltendim, sonra kapının eşiğindeyken durdum, bir şeyler söylemek istiyordum. Geri döndüm, çalışan çocuklar bana bakıyorlardı. Buyur abi ne lazımdı, dediler. Düşündüm, onlara Bruce Lee'den, bu dükkanın eski halinden, yani Hilmi abiye dair herhangi bir şeyden bahsetmek istedim. Hilmi Abi gibi benim de söyleyecek hiçbir şeyim yoktu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/elbise/", "text": "Buluşmak için sözleştiğimiz kafeye doğru yürürken gözlerim bulanıyor, insanlar daha da silikleşiyor ve adımlarım yavaşlıyordu. Gözlüğümü çıkarıp tişörtümün ucuyla camın üzerindeki yağmur damlalarını sildim ve yeniden burnumun üzerine yerleştirdim. Alışkanlığım üzere gözlüğü orta parmağımla düzeltip gözlerimi kıstım. Hayır, bulanıklık geçmedi. Yağmur da yağmıyor zaten. Göğsümün tam orta yerinde aylardır yer etmiş büyükçe bir çakıl taşı ve ağzımdaki o eski paslı tat... Biliyorum ki bugün her şeyin biteceği ve yeniden başlayacağı gün olacak. Bir yılan misali kendi kuyruğumu dişledim, hatta kendimi yeterince tükettim bile sayılabilir. Şu an tekrar o eski yalnızlığıma düşmüş iken yeni bir döngünün kucağında erimek için vakit çoktan geçti. Yaşadığım, yaşıyor olduğum ve sonsuz kez yaşamak zorunda olduğum her şeyi yeniden yaşayacağımı bildiğim halde yanına geliyorum. Üzgünüm sevgilim, daha fazla devam edemeyiz. Adımlarım gittikçe kesikleşirken, her seferinde daha küçük adımlar attığımı fark ediyorum. Bu şekilde sana varabileceğimden de emin değilim. Kaybedeceğim çok şey varken korku da yavaş yavaş üzerime çöküyor. Adımlarımı düzene koyup hırkamın önünü kapattım. Güneş batmak üzere, sanki bir daha asla doğmayacakmış gibi. Bu düşünce küçük bir ürperti olarak yüzümü yaladı, alnımdaki bebek saçlarım dikleşiyordu ve önümü daha sıkı kapattım. Kaybedeceğim hiçbir şey yokmuş gibi bunca süre bu aşk denen oyunu oynadığım için özür dilerim. Seni ilk gördüğüm andaki parıltıyı nasıl unutabilirim ki? Sen o beyaz uzun elbise içinde hareket ettikçe etrafında bulutlar kızıla çalıyor ve ben sadece seni izlemekle yetiniyordum. O an, kutsalların da ötesinde bir şeydin benim için, seni aldım ve aklımda yüksekçe bir yere yerleştirdim. Sen benim için bir rüya gibiydin ve sana ulaşmak o kadar zordu ki. Aslında biraz korkutucuydu da. Kıyamadığın bir şeyi aptalca bir sakarlıkla kırmaktan korkmak gibi, evet, sana kıyamıyordum. Ve itiraf etmeliyim ki, seni o beyaz elbisenin içinde bir kez daha görmeyi her şeyden çok istedim. Sırlar, senin sırların, ama unuttum hepsini. Çiçekler ya da Haydarpaşa Lisesi'ne giden ağaçlıklı yoldaki küçük köşkün bronz bahçe kapısından taşan mor salkımlar... Artık bunlar da bir anlam ifade etmiyor, peki, öyle olsun. Hiçbir yer, hiç kimse, hatta dokunduğun hiçbir şey daha fazla acı veremez bana zira biliyorum ki daha fazla mutlu da edemezler. Evet, biliyorum ki seni artık daha az seviyorum. Kafenin kapısına geldim işte, sana daha fazla yalnızlık vadetmeye geldim. Kapıyı yavaşça açıp içeri girdim, ne yazık ki kapıya bağlı olan zilin çınlamasını fark edip kafanı benden yana çevirdin. Ama anlayamadığım bir şey var sende, bu yüzü daha önce nerede gördüğümü anımsamaya çalışıyorum. Belki durup beş saniye boyunca yüzüne baktım, belki kapıyı kapatırken zaman yavaşladı ama, bilemiyorum. Yanına oturup üşümüş kemiklerimi ısıtmaya çalışırken neyin farklı olduğunu anladım. En sonunda, yıllardır özlemini duyduğum o beyaz elbiseyi giymişsin. Sen konuşuyorsun ve ben sadece seni izliyorum. Beni şu an ne yanmakta olan tütsünün kokusu ne de raflardaki daha önce sürekli gözüme takılan kitaplar seni izlemekten alıkoyabilir. Yine o eski düşünce aklıma geliyor. Öyle bir düşünce ki sanki bu beyaz elbise sadece senin giymen için dikilmiş ve hatta sen de sadece bu elbiseyi giymek için dünyaya gelmişsin. Hayır, elbisenin beni kandırmasına izin vermeyeceğim, biliyorum ki seni artık daha az seviyorum."} {"url": "https://rihtimdergi.com/elma-sekeri-ahtapot-ve-elma-agaci/", "text": "Elma şekerine tav olmuştum. Koskoca lunaparkta elma şekerinden başka bir şey çarpmıyordu gözüme. Oysa kim bilir ne gariplikler yaşanıyordu, özellikle de böyle bir akşamda. Bir tarafta, herkes etrafta neşeli, kocaman gülümseyen suratlarla dolanıyordu o eğlenceden diğerine; diğer tarafta, kafalarını çevirdikleri anda yüzleri öyle tuhaf bir şekilde değişiyordu ki sanırsınız demin gülücükler saçan onlar değildi. Fakat işin daha da enteresanı şuydu ki bunu fark eden sadece ben vardım. Annemin ve babamın surat ifadeleri de diğerlerinden farklı değildi; bana bakarken tatlı tatlı gülümseyen yüzleri, benden başka tarafa bakarken birdenbire asılıyordu. Bir taraftan insanları incelerken diğer taraftan incelediğim anlaşılsın istemiyordum. İçimden bir ses hiçbir şey yokmuş gibi davranmamın daha akıllıca olacağını söylüyordu. Gene de çocukluğun verdiği arzuyla, elma şekerinden başka bir olaya ehemmiyet veremiyordum. Yavaş yavaş yaklaşıyorduk da satıcı amcaya. Neyse ki diğerleri gibi değildi yüzü, daha gerçek gibiydi. Gerçek gibiydi derken aslında tam da doğru tabiri kullandım, tüm o diğer insanların yüzlerinde garip bir sahtelik vardı; korkutucu bir aldatıcılık. Sonunda tezgaha yaklaşmıştık. Heyecanla bakıyordum amcanın suratına. O ise beni karşısında görünce garip bir şekilde kaşını gözünü oynatmaya başladı; babamla annemin tarafına hiç bakmıyordu. Bana bir şeyler anlatmak ister gibi bir hali vardı. Ama ne? Bir tane elma şekeri alabilir miyim lütfen? diye seslendim. Tabii, kızım. dedi amca kafasını kaldırmadan. Tezgahta başka hiçbir çocuğun olmaması garibime gitmişti, bir tek ben seviyor olamazdım ya elma şekerini... Fakat aldırmadım, belki de buradaki çocuklar sevmiyordu, diyerek geçiştirdim kafamdaki endişeyi. Amca temkinli bir şekilde uzattı bana. Elinden alırken, annemle babamın başka tarafa bakmasından faydalanarak fısıltıyla; Kızım, çok dikkat et bunu yerken. Bak lunaparkın ortasındaki elma ağacına, kupkuru kaldı, kimse sulamadı, ölmek üzere. İşte bu elmalar o ağacın son meyveleri. Tüm dünya aynı bu elma ağacı gibi kurumadan evvel, gerçeği görmenin zamanı geldi. Tam zamanında bitirmişti konuşmasını, babam beni çekiştiriyor gibiydi, kolum acımıştı. Bir taraftan da, sanki elimden alınıverecekmiş gibi, elma şekerinden büyük parçalar koparmaya çalışıyordum."} {"url": "https://rihtimdergi.com/elveda-evim/", "text": "İsmail Bey yıpranmış ama daima boyalı ayakkabılarını giydi. Portmantonun aynasında üstünü başını kontrol etti. Siyahı çoktan unutmuş saçını taradı. Paltosunun omzuna düşen beyaz saç tellerinden kurtulmak için elinin tersiyle birkaç vuruş yapması yetti. Yine tıraşlıydı. Yıllardır her sabah erkenden aynanın karşısına geçer, tıraş sabununu köpürtür. Ruhunun derinliklerine işlemiş meslek alışkanlıklarını değiştirmek hiç de kolay değildi. Emekli astsubaydı. Mesleğe yirmi yedi yılını vermişti; gençliğini ve fazlasını. Emekliliğe ilk adımı atmasının üzerinden neredeyse bir o kadar geçmişti. Onca zamana rağmen geçmişiyle yaşamaya devam ediyordu. Öğle vaktiydi evden çıktığında. Kapıyı usulca çekti. Apartmanın en üstünde oturuyordu; dördüncü katta. Merdivenlerden inmesi de çıkması da yoruyordu artık. Sol avucuyla tırabzanı kavradı. Bekleyen zorlu inişe rağmen keyfi yerindeydi. Merdiven duvarlarının dökülen boyaları, kat aralarındaki aydınlığa bakan pencerelerden birinin kırık camı, ikinci kattaki patlamış ampul umurunda değildi. Emekliliğin ardından çocukların okulu, gelecekleri diyerek İstanbul'a göçtüklerinde almışlardı Suriçi'ndeki bu evi. Geçim sıkıntısına ve ne yaptıysa akan çatıya rağmen keyfi yerindeydi; geride kalan yılların katman katman birikmiş tortularından beslenerek yaşıyordu. Evinden ayrılmamak için sürekli bahaneler uyduruyordu. Çocuklarından kendisini anlamalarını beklemiyordu. Yatılı okulun ardından ilk görev yerine gitmesiyle başlamıştı vatan topraklarını dolaşmaya; köyler, kasabalar, küçük şehirler. İlk yedi yılı yalnız, sonrası eşi Fatma Hamımla geçmişti. Kimi yerde üç-beş yıl kimi yerde bir yıldan az kalmıştı. Kaç kez tayini çıktığını saymamıştı. Az mahrumiyet çekmemişlerdi. Yine de tüm zorluklara rağmen hiç şikayet etmemişti. Kafasında idealler, yüreğinde vatan aşkı. Nöbeti devredip içi burkularak emekliye ayrıldığında da 'keşke' ile başlayan sözler dökülmedi ağzından. Sadece, yıllanmış dostların yokluğunu hissetti; bir de, anılarını biriktirdiği birlikte yaşlandıkları mekanların eksikliğini. İşte o zaman bu eve sığındı, mahalleye tutundu. Giriş kata indiğinde dizlerindeki ağrı dayanılır gibi değildi. Sokağa çıkmadan soluklandı. Birkaç nefes yetmişti toparlanmak için. Alt camı kırık, yer yer dökülmüş mavi boyalı ağır demir kapıyı açtı yaşlı kollarıyla. Dışarı çıktı. Düzlükte durdu. Ayarı kaçmış kapı büyük gürültüyle kapanırken solundaki zillere baktı. Beyazı iyiden iyiye sararmış butonun yanında yıllardır ikamet eden ismini okudu içinden: İsmail Konar. Yüzünde gülümseme son dört basamağı indi. Defalarca sökülüp yerine emaneten oturtulmuş parke taşlara takılma korkusuyla önce yeri kontrol etti. Daha geçen hafta birine takılmış, son anda düşmekten kurtulmuştu. Artık baston kullan diyen eşi dostu, daha vaktine var diyerek başından savıyordu. Güneş göz kamaştırıyordu. Yaz bitmemişti sanki. Oysa daha üç beş gün önce kış yüzünü göstermişti sonbahar. Başını göğe çevirdi, mavinin en güzel halini yakaladı. Günlük gezisine başlamadan derin bir nefes aldı. Kaldırıma park etmiş araçların arasından güçlükle yola indi. Artık sokak ne insanlara ne de araçlara yetiyordu. Mahalleye ilk geldiğinde çocuklar yol ortasında gönüllerince oynuyorlardı. Şimdi ne mümkün... İki bilemedin üç katlı ahşap evler arasına sızan betonarme binalar zamanla her yanı işgal etmişti; ardı sıra otomobiller. İsmail Bey ağır adımlarla yürüdü. Soldaki küçük dükkanın önünde durdu. Bakkal Kemal'i selamladı. Ayaküstü sohbet ettiler. Ayrılırken gazetesini aldı, katlayıp paltosunun iç cebine koydu. İyi işler dileyip uzaklaştı. Sağa kıvrılan sokağın ucunda gözden kayboldu. Az ötede duvar önünde, uyuklayan sokak köpeğiyle koyu yeşil üç çöp konteynırı duruyordu. Bir de hurda arabası; önüne geçilerek çekilen cinsten. Ceketinin yırtmacı sökük, pantolonu lime lime adam konteynırın içine eğilmiş çöpleri karıştırıyordu. Çok geçmeden elinde iki büyük plastik bidonla çıktı. Döndüğünde göz göze geldiler. Sessizce gönül penceresinden selamlaştılar. Şimdiye kadar iki laf etmemişlerdi. İsmail Bey adamın adını bilmiyordu. Merak da etmemişti. Adını sorsalar 'Hurdacı' derdi. Orta yaşlı hurdacı siyahla bütünleşmişti sanki. Üstündeki ceket yıpranmış siyah. Eldiven, delinmiş siyah. Pantolon, yamalı siyah. Botları, boyasız siyah. Serpiştirilmiş beyazları saymazsak saçı sakalı da siyahtı. Gözleri?.. Gözleri için siyah demek yetmez. Her zaman ışıl ışıl o gözleri anlatan en iyi renk parlak siyahtı. Diğer hurdacıların nafakasına el sürmeyip sadece plastik atıkları topluyordu. Bidonun kapağını açtı, yere koydu. Basarak gürültüyle yamyassı yaptı, kapağını kapadı. Ardından ikincisini. Bidonların tombul hallerinden eser kalmamıştı. Çok geçmeden çuvalı sırtlanmış gibi duran hurda arabasını boyladılar. Duvarın dibinde uyuklayan köpek gözlerini açtı. Başını kaldırmadan baktı. İsmail Bey'le göz göze geldi. Siyah, koyu kahverengi tüylerin arasına biraz da beyaz serpiştirilmiş köpeğe mahalleli ağız birliği etmişçesine 'Çirkin' adını vermişti. Seveni o kadar çoktu ki... Çirkin ve hurdacı, köşeyi dönünceye kadar İsmail Bey'in arkasından baktılar. Sonra ikisi de kendi işine koyuldu; hurdacı çöpleri karıştırmaya, Çirkin uyuklamaya. İsmail Bey, adı caddeyse de mahalle arasına sıkışmış sokağın hallicesine çıktığında ilerideki apartmanın önünde bekleşen insanları fark etti. Cenaze aracının başında toplanmışlardı. İsimlerini bilmese de çoğunun yüzü yabancı değildi; kimiyle merhabası vardı. Adımlarını hızlandırdı. Hoca helallik istediğinde hakkını helal etti sessizce. Cenaze aracı gözden kayboluncaya kadar bekledi. Büyük parkta hemen her gün karşılaştığı beş yıl önce kendini yaş haddinden emekliye ayırmış marangoz Ali Usta'yı uğurlamıştı. Sığındığı mahalle bir eksilmişti. O bir, kalabalıkların dolduramayacağı kadar büyüktü. Ölüme inat hüznü yüreğine gömüp yaşamaya kaldığı yerden devam etti. Yere sağlam adımlarla basıyordu uzaklaşırken. Henüz yaşamdan kopmaya hazır değildi. Ölenlerin, gidenlerin miras bıraktığı anılarla yaşıyordu; mahalle gibi. Sonbahar güneşinin kollarına bıraktı kendini. Doğalgaz geldiğinden beri işleri gün be gün kötüleşen tüpçü Yusuf'a selam verdi. Pastanedekileri, terziyi, kuruyemişçiyi, nalburu boş geçmedi. Kimiyle birkaç laf etti kimini de sağ elini başına götürerek uzaktan selamladı. Az ilerde iki sokak köpeği kaldırıma uzanmış güneşleniyordu. Sürekli birlikteydiler. Tanımayanlar siyah olanı gördüğünde korkardı. Oysa mahallelinin sevgilisiydi. Beyaz köpeği sevmek için tanımaya gerek yoktu; ilk kez gören bile hemen eli uzatır başını okşamaya başlardı. Karşı kaldırıma kapısı açılan kasap sayesinde yiyecek aramadan günlerini geçiriyorlardı. Kemikler kasabın yan sokağında durduğuna göre karınları tok olmalı. İsmail Bey yanlarından geçerken sırayla başlarını okşadı. Hemen şımarıverdiler. Sırt üstü yatıp karınlarını göğe çevirdiler. İsmail Bey uzaklaşırken peşine takılmak yerine uzanıp güneşlenmeye devam ettiler. Kim bilir belki de tembellik yapmayı, sabah dükkan önüne oturup işe koşturanlara nispet yaparcasına çaylarını yudumlarken laflayan esnaftan öğrenmişlerdir. Uzun yürüyüşün ardından her zaman gittiği parktaydı İsmail Bey. Boş yer aradı. Güneş gören banklara uzanıp sonbaharın tadını çıkaran kedilerin keyfini kaçırmak istemedi. Acelesi yoktu. Fıskiyesi çalışmayan havuzun yanından geçti, üzerinde belediyenin adı yazan banka oturdu. Ne kadar yorulduğunun farkına varmıştı o anda. Etrafa bakındı. Parkın sol köşesindeki büfede müşteri bekleyen çaycıya işaret etti. Orta yaşlı adam vakit kaybetmedi. Tabağa tek şeker koydu, en iyi müşterisine çayı uzattı. Laflamaya başlamak için bahane çoktu. Havanın güzelliğinden bahsediyorlardı ki karşı banktaki adam sohbetin derinleşmesine izin vermedi; iki çay istiyordu. Eve yaklaşmıştı. Fırına girdi. Elinde kağıda sarılı ekmekle çıktı. Yolun çatallandığı yere geldiğinde sağa döndü. Yeşil konteynırlar oradaydı. Fakat o yoktu. Hurda arabası da Çirkin de ortalarda görünmüyordu. Tekir kedi leziz yiyecek umuduyla boşluğu doldurmuştu. Hurdaları depoya götürdüğünü düşündü. Gerçi bu saatlerde pek ortadan kaybolmazdı. Demek işi iyi gitmişti. Daha birkaç adım atmıştı ki itfaiye araçlarının sirenleri işitildi. Yeri göğü inleten ses hızla yaklaşıyordu. Yol çatallandığında hız kesip sağa döndü siren sesleri arasında imdada koşan araçlar. İsmail Bey kaldırıma çıktı. Sokağın kedileri köpekleri sağa sola kaçıştılar. İtfaiye araçlarının ve ardı sıra gelen ambulansın geçişi bittiğinde İsmail Bey merakının peşine takıldı. Yolun sola kıvrıldığı yerden görünüyordu sokağın sonundan yükselen dumanlar. İtfaiyeciler hazırlıkları yaparken polis yolu kesmişti. Siren sesi susmuş tepe lambası yanan ambulans göreve hazır bekliyordu. İsmail Bey tahmininde yanılmamıştı. Sokağın bitiminde yenileceğini bilerek zamana direnen iki katlı ahşap evdi yanan. Adımlarını hızlandırdı. Sokağa taşındığındaki ahşap evlerden sonuncusu alevler içindeydi. Üzgündü. Ateşler arasında ruhunu teslim eden eve sığınmış garibanlar aklına düştüğünde yüreği sıkıştı. Gözleriyle dostça köprüler kurduğu hurdacı, kendisi gibi hurda toplayan ikisi genç üç adamla paylaşıyordu evi. O görmemişti ama belki başkaları da yaşıyordu. Polis, çekilen şeritlerin arkasına kimsenin geçmesine izin vermiyordu. İsmail Bey uzaktan izliyordu telaşlı savaşı. Çok geçmeden ortalık hareketlendi. Sedyeyle biri ambulansa kondu. Pencerelerden, balkonlardan merakla bakanların yüreği dar sokakta yankılanan siren sesiyle titredi. Kimisi gözpınarlarına söz geçiremedi. İsmail Bey'in kalbi bir başka çarpıyordu. Hastaneye götürülenin kim olduğunu öğrenemeden yangın söndürülmüştü. Tepe lambasının kızıllığı evlerin duvarlarına, pencerelere dokunurken sireni kapalı araçlar iz bırakmadan uzaklaştılar. Sokaktaki son ahşap evden geriye kalan sadece yıkılmış duvarların kararmış taşları ve yanık ahşap yığınıydı. Yakında onlardan da eser kalmayacaktı, diğerleri gibi. Belki o dönmüştür diye her sabah umutla evden çıkıyordu İsmail Bey. İki laf etmediği birinin eksikliğinin yaratacağı boşluğun böylesine büyük, böylesine derin olabileceğini hayal bile edemezdi iki hafta öncesine kadar. Moral bozukluğunu fark eden onca yıllık eşine kendini anlayamayacağını düşündüğünden ne diyeceğini bilemiyordu; lafı eveleyip geveliyordu. Hava sertleşiyordu. Artık kış kapıdaydı. Öğle vakti İsmail Bey paltosunu giydi, dışarı çıktı. Sokağı ağır adımlarla geçti. Yolla birlikte sağa kıvrıldığında gözlerine inanamadı. Hurda arabası eski yerinde duruyordu; Çirkin de. Adımları hızlandı. Çöp konteynırlarının yanına geldiğinde etrafa bakındı. Hurdacı ortalarda görünmüyordu. Karşı kaldırıma geçti. Dakikalarca bekledi. Ne gelen vardı ne giden. Gerçi hurda arabasının karşıda duruyor olması bile keyiflenmesi için yetmişti. Yüreği umut doluydu. Yüzünde gülümseme günlük yürüyüşüne devam etti. Geri dönüşte de hurdacı yoktu. Herkes ayrılsa da o buraları terk edemezdi; hurda arabası ve köpeği de. Mutlaka gelecekti. Hava kararıyordu. Evin yolunu tuttu. Gecenin bir vakti mutfağa geçti. Elinde boş plastik bidon ve çöp poşetiyle salona girdi. Senin derdin çöp atmak değil, diyen eşi sigara içmeye çıktığını düşünüyordu. Doktor yasaklamıştı sigarayı. Televizyondan gözünü ayıramayan kadın uzatmadı; koca adama laf etmek içinden gelmiyordu. Apartmanın önündeki sokak lambası yine yanmıyordu. İsmail Bey söylendi tamir etmeyenlere. Bereket diğer lambalar ortalığı aydınlatıyordu. Yanından geçen arabanın açık camlarından fışkıran müziğe rağmen bu kez kızmadı gençlere. Yoluna devam etti. Bakkal Kemal'in dükkanı erken kapattığını fark etmedi. Halbuki bu vakitte son müşterileri beklerdi. Sokağın kıvrıldığı yere yaklaşırken kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Ayaküstü çene çaldılar iki eski dost gibi. Gönüller arasındaki gizli köprüden yürüdüler. Onca zamandır gözleriyle ilettikleri duygular şimdi dillerinden dökülüyordu. O günü, yangını konuştular. Ortalarda görünmediği günlerde kendine sığınacak yer aradığını, fakat hiçbir yere sığamadığını söyledi hurdacı. Niye başka yerlere ya da memleketine gitmedin? diye sordu İsmail Bey. Hurdacı durdu, Bu sokaklar, bu mahalle benim evim. İnsan nasıl evini bırakıp gider? dedi. Sığınacak dam altı bulamayınca hurda arabasını evi yapmaya karar vermiş. Şimdiye kadar hurdalarla dolup taşan çuvalın içini kalın naylonla kaplamış. Çöpe atılmış kapağı kopuk küçük ahşap dolabı içine yerleştirmiş. Birkaç parça giysisini koymuş. Hem giysi dolabı hem koltuk hem de yatak olmuştu küçük dolap. Yalnız gecelerde yoldaşlık etsin diye bir de radyo uydurmuş eskicinin birinden. İsmail Bey elini uzattı. Hurdacı duraksadı. Telaşla sağ elini paltosuna sildi. Ardından buluşan eller uzun uzun sıkıldı. Vedalaştılar. Birkaç adım atmıştı ki İsmail Bey durdu. Döndü, Evine hoş geldin komşu! dedi. Çirkin kalktı, yaşlı adamın peşine takıldı. Bir centilmen gibi eşlik etti. Yaşlı adam apartmana adımını attığında yuvasına döndü. Hurdacı içerde radyo dinlerken dışarıda köşeye çöktü, ön bacaklarını karnına çekti, üstüne başını koydu. Koca kışın hurda arabasında geçmeyeceğinin farkındaydı hurdacı. Sığınacak yer aramaya devam ediyordu. Ancak yağmurlar yerini kara bırakırken başını sokacak bir yer bulabildi. Ayakta durmakta zorlanan yorgun surlar yüreğinin derinliklerinde ona da mütevazı bir yer açtı. Kış boyunca İsmail Bey kimi günler onu göremedi. Karda buzda düşüp bir yerlerinin kırılacağı korkusundan dışarı çıkmıyordu. Hurdacının kafasını sokacak yer bulduğunu bildiğinden gönlü rahattı. Hurdacı kar kış demeden konteynırların başındaydı. Sadece uyumak için tarihin kucağına gittiğinde ayrılıyordu oradan. Kış bahara dönüyordu. İsmail Bey sabah erkenden kalkmıştı. Pencereden başını uzattı. Güneş parlıyordu ama hava sertti. Aldırmadı. Kendini dışarı attı. Yola basmasıyla neye uğradığını şaşırdı. Ayağı yerden kesildi. Sağ bacağının üstüne düştü. Apartmanın önündeki buz gafil avlamıştı. Ambulans çağrıldı. Hurdacı onu fark ettiğinde kapısı kapanan ambulans siren çalarak uzaklaştı. Saatler sonra İsmail Bey eve dönebildi. Sağ bacağı iki yerden kırılmıştı. Apartmanın önünde bacağı alçılı taksiden inerken kaygılı gözlerle bakan hurdacıyı ve Çirkin'i fark etti. Hurdacı, eşinin yardım etmesine izin vermeyeceğinden korktu. Uzakta bekledi. İsmail Bey gülümsedi, sağ elini başına götürüp selamladı. 'İyiyim,' dedi gözleriyle. Kaza İsmail Bey'in sadece bacağında değil yaşamında da kırılmaya yol açtı. Çocuklar karar vermişti. Artık kaçış yoktu; yaşlı adam ve eşine yıllar sonra yeniden yol görünmüştü. Çocukları taşınma işini ayarladı. Önce eskiciye satılan eşyalar evden çıktı. Kalan üç beş parça eşya da kapalı kasa kamyonete yüklendi. Komşular apartmanın önünde toplanmıştı. Ayrılmak zordu. Gözyaşları içinde vedalaştılar. Oğlu İsmail Bey'i otomobilin ön koltuğuna oturttu. Kırık bacağını özenle yerleştirdi. Annesi arka koltuğa oturduğunda kapıyı kapadı. Direksiyona geçip arabayı çalıştırdığında geride kalanlar da gidenler de artık gözpınarlarına söz geçiremiyorlardı. Bakkal Kemal arabayı durdurdu. Vedalaştılar. Kelimeler ağızlardan çıkarken titriyordu. Yol boyunca diğer esnafla da vedalaşacaklardı. Oğlu yaşlandıklarını, bu mahalleden kurtulmakla ne iyi ettiklerini zamanla anlayacaklarını söyledi defalarca. Babasının yüreğindeki yaraya tuz bastığının farkında değildi. Otomobil kamyonetin önünde ağır ağır yol alırken park etmiş arabalara bakıp söyleniyordu. Eskiyen evlere, insanların giyim kuşamlarına ve yoksulluğa tepeden bakıyordu. Buralar artık yaşanmaz olmuş diyordu çocukluğunu, gençliğini bilen sokaklar için. Babası Bu mahalle benim vatanımdı dediğinde karşılığı hemen hazırdı: Artık mahalle eski mahalle değil. Tam lafını bitirmişti ki çöp konteynırının yanındaki hurdacıyı ve köpeğini gördü. Bak işte mahalle artık bunlara kaldı, dedi. Hiçbiri değil ama bu sözler babasının yüreğini delip geçmişti. Araba hareket ettiğinde mahallenin üstüne eksilmenin hüznü çökmüştü. İsmail Bey, ihtiyar mahallenin sıcaklığından ömrünün son günlerini geçireceği tecrübesiz, cüretkar ikametgahına gidişin ağır yükünü omuzlamaya çalışıyordu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/erkekler-koyu/", "text": "Mustafa Firuz Bozkurt'un kaleme aldığı tiyatro oyunu günümüze yakın bir zamanda, Erkekler Köyü'nde geçmektedir. Kadın hakkı ihlallerinin en üst düzeyde yaşandığı köyde, birden fazla kadınla evlenme, kadına yönelik aile içi şiddet, cinsel ayrımcılık gibi nedenlerden dolayı Yedi Kavak Ağacı Ekili, Bir de Çınar Ağacı Var Köyü'nde yaşayan kadınlar bilinmeyen bir yere göç ederek köyü terk etmişler, köyde bir avuç kadın kalmıştır. Yedi Kavak Ağacı Ekili, Bir de Çınar Ağacı Var Köyü'nde yaşanan kadın hakkı ihlalleri ve kadınların köyü terk etmesi ülke gündemini derinden sarsmış, görsel ve yazılı medyada gündemi uzun süre meşgul etmiştir. Köydeki kadın hakkı ihlalleri Bakanlar Kurulunun da gündemine gelmiş ve ceza olarak köyün adı 'Erkekler Köyü' olarak değiştirilmiştir. Hikaye, olan bitenden ders almayan Erkekler Köyü Ağası Şeyhmus, komşu köyün Ağası Mahmut ve Erkekler Köyü'nden Hakan adlı gencin köyde yaşayan Mihriban'ı sevmesi ile başlayan olayları konu almaktadır. Mihriban' ı elde etmeye giden bütün yollar mübahtır. felsefesiyle hareket eden damat adayları; komik ve bir o kadar da dramatik bir yarışa girerler. Bu oyun ülkemizde yakın zamana kadar; babasının, ağabeyinin, kardeşinin ve eşinin yanında konuşma hakkı dahi olmayan bayanlara ve onların yaşanmamış gençliklerine atfen yazılmıştır. Kırşehir Etiks Akademi Oyuncuları da önem verdiği bu hususu işleyen bu tiyatro oyununu sergilemişlerdir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/escape-plan/", "text": "Ray Breslin , FBI için hapishanelerin fiziksel güvenlik açıklarını analiz etme ve çözüm üretme konusunda uzman bir firmada çalışmaktadır. Aslında bakılırsa o firma sadece Ray ile ayakta durmaktadır. Ray bu konu hakkında bir de kitap yazmıştır. Sıradan bir günde yine kendini FBI ajanı olarak tanıtan bir kadın ofise gelir ve bir iş teklif eder. Ray kabul eder ve hiç beklemediği bir anda uyutularak hapishaneye götürülür. Hapishane beklediğinden çok farklıdır ve tamamen onun yazdığı kriterlere göre inşa edilmiştir. Ray burada dünyada herkesin aradığı Emil Rottmayer'den ile karşılaşır ve hapisten kaçmak için birlikte çalışmaya başlarlar. Bu zorlu hapishaneden çıkmaya çalışırken ayrıca hapishanenin bir gemi olduğunu ve okyanusun ortasında demir atmış olarak beklediklerini fark ederler. Ray bu gördüklerinden sonra kendi güvenlik yöntemlerini devre dışı bırakabilecek bir yol keşfeder."} {"url": "https://rihtimdergi.com/esek/", "text": "Eski zamanların göbeğinde, dibinde ve hatta yeni zamanların da başında taşıma aracı olarak kullanılan bir hayvandı kendisi. Yeri geldi süt taşıdı, yeri geldi odun taşıdı, yeri geldi insan taşıdı. Bir kez olsun o kadar yüke rağmen çemkirmezdi kimseye, kırmazdı kimsenin kalbini. Zaman ilerledikçe yükü hafiflemeye başladı; çünkü yerini 2-3 ve 4 tekere kadar çıkabilen taşıma araçları aldı. Bizim eşek buna ilk zamanlar çok içerledi, gel gelelim sonra sonra hoşuna gitti dinlenmek. Artık o bir yük taşıyıcı değildi! Baktılar eşek boşta ne yapsak derdine düştüler. En sonunda zeka küpünün biri buldu; eşeği kesip sucuk yaptılar üzerine de 2 yumurta kırıp halka sattılar. Artık yükler onunla taşındı, kirli işler onunla yapıldı; fakat tek bir problem vardı bu eşek konuşuyordu. Sucuk yapamadılar; ama işlerine yaramayanı gözleri kapalı çukurlara bıraktılar. Bu kez önemli değildi harcananlar, çünkü sistem oturmuştu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/eserinin-uzerinde-imzasi-olmayan-sanatci/", "text": "Bir kalp mevzu bahis. İçi insanlık dolu, merhamet kokulu. Aldığı her nefes önlüğü kadar temiz, söylediği her söz yüreği kadar güzel ve yaptığı her şey bir o kadar daha yapılacaklara bedel... Benim öğretmenim yalnızca üç heceden değil binlerce masum gülüşten oluşan minik kalplerin limanıdır. Cehalet uçurumunun önünde elini uzatmış, inci tanesi gibi bilgilerle ilmek ilmek işlediği ipi bana uzatandır. Benim öğretmenim en başta çok sabırlıydı. Belki elli kere anlattığı bir konuyu anlamadım dediğim de çok yorulduğu yüzünden belli olmasına rağmen elli birinciyi anlatandır. Benim öğretmenim yoluma yoldaş, yanıma arkadaş olur hep hayat boyunca. Başrolünde merhametin rol aldığı ve her gün tekrar tekrar gözler önüne gelen bir filmin senaristidir. Ucu bucağı olmayan hayallere giden kapıların teker teker araladığı, engin deneyimlerin uyarlandığı bir sahnenin kurucusudur. Cehalet rüzgarının cefasını arkasına almış, rotasını aydınlığa çevirmiş bir geminin kaptanıdır benim öğretmenim. Boylu boylu dalgaları kıyıyı döven denizlere, bilgisizlik hortumunun kaynağı olan rüzgarlara karşı yanındaki yoldaşlarını tecrübesiyle yoğuran bir dehadır. Kalbi ile aydınlattığı denizlerin derininde biz öğrencilerine kulaç atmasını öğreten, üzeri cehaletin kiri ve pasıyla kaplanan hazineyi bulmalarını sağlayandır. Umut dolu yarınlarımın günden güne kök saldığı bahçenin sahibi ve bahçıvanıdır benim öğretmenim. Bin bir zahmetle diktiği fidanlar yetişip meyvelerini verdiği zaman öğrencisinin mutluluğundan daha çok mutlu olan ve sevinendir. Köklerini tecrübe suyuyla besleyen, bilgisiyle aşılayandır. Öğrenciler birer bambu ağacının hikayesi gibidir. Beş yılda bambu yeşermeye başlar ama o beş yılda hiçbir şekilde filiz vermez. Beşinci yılın sonu bambu yeşermeye başlar ve 27 metre boyuna ulaşır. Peki, bu bambu ağacı beş yılda mı yoksa altı haftada mı ulaştı? Tabii ki beş yılın emeğinin sonucu büyüdü. İşte benim öğretmenim bambu ağacı yetiştirenler gibidir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ey-ozgurluk/", "text": "Anlamını gitgide unuttuğumuz nice kelimelerden biridir kendisi. Bazen evde, bazen işte, bazen ise sokakta bağırırız içimizden özgür olmak istiyoruz diye. Çoğu kez söz ve düşünce ile kalır ancak uygulamaya dökülmez bu haykırış. Kendi kendini yiyip bitirmektir esasen. Peki yitip gitmemesi için ne yapacağız asıl sorudur. Eğer özgürlüğü istiyorsak; haklarımızı bileceğiz, anlık özgürlük sandığımız şeyler uğruna gemileri yakıp kül etmeyeceğiz mesela. Belki o yakıp tutuşturduğumuz gemilerden biri ileride özgürlüğü taşımak için bize lazım olacak. Belki özgürlüğün düşmanı olarak gördüğümüz kişiler, kavramlar baskı içerisine sıkışmış, hareketsizlikten dolayı karşımızda duruyor olacak ve biz her şeyi yaktığımız için onları da kurtaramıyor olacağız. Kurtardık mı her şey bitti mi peki? Hayır bitmeyecek, onu koruyup kollayacağız. Başkasının özgürlük alanına giren özgürlüğümüzün hiç tereddüt etmeden kemerini sıkacağız. Ve aslında asıl güç; düşünmenin özgürlük olduğunu değil, düşündüğünü söyleyebilmenin özgürlük olduğunu anlayınca gelecek. Thomas Jefferson; Bütün insanlar eşit yaratılmışlardır. Yaradanları tarafından vazgeçilmez haklara sahip kılınmışlardır. Bu haklar; yaşam, özgürlük ve mutluluğa ulaşma hakkıdır. demiş. Zaten yaşıyoruz. Özgür bireyler olup mutluluğa ulaşalım o zaman hadi!"} {"url": "https://rihtimdergi.com/fahrenheit-451/", "text": "Sonraki sayılarda değineceğim üzere, Andre Bazin öncülüğünde Cahiers du Cinema isimli dergi çevresinde toplanmış bir avuç hevesli genç sinemacıdan biri olan ve yönetmenliğe film eleştirmenliğinden geçmiş Truffaut, sinema akımının temellerini atan Auteur Yönetmen yani bir roman nasıl tümüyle yazarına aitse, bir filmin de her şeyinin bütünüyle yönetmene ait olması kavramını ortaya atmıştır. Sanayi Sinemasının ambargosunda dönemin Fransız Sinemasını ağır eleştirdiği için kendi ülkesinden çok Kıta Avrupası'nda ve ABD'de sevilip saygı görüyordu. Bu filme de aynı anlayışla yaklaştı ancak bir sorun vardı: film İngiltere'de uluslararası bir kadroyla İngilizce olarak çekilecekti. Truffaut o dönemde yok denecek denli az İngilizce biliyordu. Senaryo sette simültane olarak önce Fransızca'ya sonra ekip için tekrar İngilizce'ye çevriliyordu. Doğal olarak eserdeki metaforlar kayboluyor yahut başkalaşıyordu. Başrol Montag'ı oynayan Oskar Werner İngilizce'yi aksanlı konuşuyor, rolünü yanlış yorumluyor ve her fırsatta bilinçli olarak filmi sabote ediyordu. Truffaut ona hakim olamadığı gibi ikisi sette sürekli kavga ediyorlardı. (İki sinemacı 1984 yılında üç gün arayla öldüler. Ayrıca Jules and Jim filminde de birlikte çalıştılar). Çekimlerin sonuna doğru geçimsizlikleri artık çığırından çıkmaya başlamıştı. Filmin final sahnesinin çekileceği zaman Oskar Werner yönetmene danışmaksızın saçlarını kestirerek filmi protesto etmiştir. Werner'in ateşe yaklaşması gereken sahnelerde aşırı tedirginliği sebebiyle ateşten uzaklaşmasından ötürü sorun oluşturunca, görüntüler tersten oynatılarak kurgulanmıştır. Aynı teknik itfaiyeciler aşağıdan yukarı kayarak çıkarlarken ve ilk bölümde yanmaz giyimlerin giyilmesi sahnelerinde kullanılmıştır. Filmin açılış jeneriğinde bir ilk uygulanmakla yazınsala konan yasağı vurgulamak amaçlı bilgiler yazılı değil sözlü olarak aktarılmaktadır. Film yüzeysel bir İngilizce ile çekilmiş, mümkün olduğunca sahnelerin tümünde sözlü iletişim yerine görsel bir dil kullanılmıştır. Truffaut, diline tutkunluğuyla ünlü bir Fransız'dı. Bu sebepten film İngilizce çekildiği halde sette sürekli Fransızca konuştu. Zaten filmde yer alan kitapların çoğu Fransızcaydı. Truffaut'un kadınları ikiye ayrılır: ya intikamcıdır ya da düzene, varoluşa eylemleri gereği çelişkili bir eleştirel bakış tutar. Onun sinemasına yaşam veren şey, eleştirinin çelişkisidir. Truffaut'un ilk renkli ve ilk İngilizce filminin kompozitörlüğünü, Hitchcock filmlerinin çoğunun bestesini gerçekleştirmiş Bernard Herrmann yaptı. Montag'ın düş sekans sahnesinde gördüğü kabusun imgeleri dikizleme ile üst üste binen görüntülere eşlik eden karakterize müziğin sert notaları Truffaut'un, Hitchcock'tan öte gelen Herrmann hayranlığını ele verir düzeyde. Müzikle görüntülerin valsi yer yer gerçek bir Hitchcock filmi atmosferi oluşturuyor. Montag'ın eşi Linda'yı oynayan Julie Christie'nin rolü başta Jean Seberg(A bout de souffle, 1960 Breathless) teklif edilmişti. Seberg küçük bir rol olduğu gerekçesiyle reddetmişti. Kısıtlı bütçeye destek amaçlı Hem Linda'yı hem de Montag'ın yeni tanıştığı aklını çelen maskülen saçlı Clarisse'yi aynı oyuncu Julie Christie oynamıştır. Truffaut bu durumu, irade sahibi kişiliğin karşıtıyla farkına dikkat çekmek için yapıldığını açıklamıştır. Olaylı çekimleri, filmin gişede başarısızlığı ve haddini bilmez asalak eleştirmenlerin pervasızlığı Truffaut'u çıldırttı ve bu filmden sonra bir daha asla bilim kurgu çekmek istemediğini, türden iğrendiğini dile getirdi. Sözünü tutarak bir daha asla bilim kurgu filmi yönetmedi. Belirsiz bir gelecekte, adı belirtilmeyen bir ülkede geçmektedir. Siyasi otoriteler, okumanın ve öğrenmenin bağımsız düşünceyi yaygınlaştıracağına, doğrudan toplu bir mutsuzluk ve kargaşaya varacağına kanaat getirmekle ayırt etmeksizin o zamana değin yazılmış tüm kitaplar ile yazılı tüm materyalleri sert mutlakiyetle yasaklamışlardır. Bulundukları yerde imha edilmektedirler. Birçok insan özellikle genç nesil kitabın neye benzediğini bile bilmez. Yazılı kültürün yerini ezbere dayalı görsel kültür almıştır. İnsanlar manidar biçimde evlerindeki dev ekranlardan kendilerine empoze edilenleri alırlar. Otoriteye itaat etmek için kendilerine verilen bazı ilaçları da kullanmak durumundadırlar. Entelektüel faaliyetlerden bütünüyle ırak, duygusuz, uyuşuk bir kitle yaratılmıştır. Bireylerin birbirleriyle iletişimleri kısıtlı olduğundan korkunç bir yalnızlık vardır. Sahte bir erinç içinde bu insanlar hür olduklarını sanmaktadırlar. Geçmişlerini bilmemektedirler. Devlet, İtfaiyeciler denilen özel bir birim oluşturmuştur. En geniş yetkilerle donanmış bir nevi kolluk gücü olan bu birimin görevi ihbar üzerine gerektiğinde iz sürerek gizli saklı okunan kitaplara el koyup yakmaktır. Kitaplar ne derece zekice gizlenmiş olursa olsun, hepsine hazırlıklı itfaiyecilerce bulunurlar ve ibret-i alem olsun diye toplum içinde yakılırlar. Görevini iyi yaptığından amirinden övgü ve terfi alan Guy Montag'ın , kendini eve kapatmış tüm gün televizyonda interaktif bir program izleyen eşi Linda, tipik sığ bir kadındır. Guy bir gün otobüste tanıştığı öğretmen olan komşusu Clarisse ile yakınlaşır. O da doğrucu eğitim yönteminden ötürü işini kaybetmek üzeredir. Guy gizli bir kitap kurdu olan bu kadına alttan alttan hayranlık duymaya başlar. Sonunda dayanamaz ve bir süredir ilgisini de çektiği gibi yakmadığı bazı kitapları okur. Aklının karışmaya başladığı zamanlarda baskına gittikleri bir evde kitap koleksiyoneri bir kadının kitaplarıyla yanmayı yeğlemesi üzerine Bugün kocaman bir ateş yakacağız...- mesleğini sorgulamaya başlar. Evine döndüğünde karısının başı çektiği sığır kadın meclisini rahatça TV izlerken gördüğünde onlara okuduğu kitaplardan pasajlar aktarır. Kadınlar tuhaf duygulara kapılır, korkmaya başlar ve orayı terk ederler. Linda bir daha arkadaşlarını göremeyecek kaygısıyla yıkılır. O gece Clarisse'nin de evi basılır. Kız, çatıya açılan geçitten kaçmayı başarır. Guy, Clarisse'ye yardım etmeye karar verir. Clarisse ona Kitap İnsanlardan söz eder. Bu insanlar okudukları kitapları sonsuza dek yaşatmak amacıyla ezberlemekte ve ölme ihtimaline karşılık bildiklerini başka bir taşıyıcıya aktarmaktadır. Her biri bir kitap belleyen bu insanlar, eserler yok edilse dahi hatırlatıcılar yaşadığı müddetçe kitaplar da hayatta olacaktır. Her birey ezberlediği kitabın adıyla anılmaktadır. Bradbury'nin öyküsünde olaylar gelecek ABD'sinde geçmektedir. Truffaut ise, belirsiz gelecek zamanda belirsiz bir ülkeye dönüştürmüştür. Romanda Profesör Faber ve Granger karakterleri filmde kaldırılmışlardır. Bu durum, olaylar arası bağları ve ikili ilişkilerini belirsizleştirmiştir. Romanda Montag, Kitap İnsanların varlığını Profesörden öğrenirken, filmde Clarsisse'den öğrenir. Clarisse romanda araba kazasında ölmektedir. Filmde sonuna dek görünmektedir. Romanda Montag'ı yakalamak için otoritelerce gönderilen mekanik av köpeği filmde yoktur. Hızlı arabalar da yoktur. Romandaki Mildred, filmde Linda yapılmıştır. Filmde Montag duygu ve düşüncelerini sona dek belli etmezken, romanda düzen karşıtı olduğu baştan bellidir. Romanda savaş birdenbire başlar, haplarla uyutulan insanlar kendilerine gelirler ve kaos başlar. Kitap İnsanlar ve Montag, diğer insanları bilinçlendirmek için işe girişirler. Bradbury eserinde, doğrudan gerçeklerden alıntıyla uyutulan insanları ve modern dünya kalıbını, başta Amerika'yı eleştirirken, Truffaut filminde daha basite, kitapların yok edilmesine/ezberlenmesine indirgemiştir. Bu ayrımlardan ötürü film, romanın berisinde kalarak onun başarısını yakalayamamıştır. İlk gösterimi yapılan Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan ödülüne aday gösterildi. Ertesi sene başrol oyuncusu Julie Christie, BAFTA En İyi İngiliz Aktris ödülüne aday gösterildi. O yıllarda En İyi İngiliz Aktris ve En İyi Yabancı Aktris olarak iki ayrı ödül dağıtılıyordu. O sene Doctor Zhivago filmindeki performansından ötürü de aynı ödüle layık görülmüş, iki kez aday görüldüğü için bu ödülü alamamıştı. Eleştirmenlerden övgü alamayan ve gişede başarısız olan film, Türkiye'de 5 Mart 1968'de Değişen Dünyanın İnsanları ismiyle gösterildi. Seneler içinde ve günümüzde birçok kere Amerikan remake, yeniden yapımı düşünülse de, bütün filmlerini yutmuş biri olarak kanımca en iyi Truffaut filmlerinden biridir. HBO'nun Mayıs'ta gösterime sokacağı, TV uyarlaması rezaletini kesinlikle önermediğim gibi izlemeyeceğim! Zenci bir Montag'ın, çocuklara kitapların zararlarının anlatılma sahnesinin, silahların büyüklüğüne ve bir ateş yak manipülasyonuna dek çok genel çekimlerde kentin büyüklüğüne varan şiddetin yoğunluğu üzerinden bilinçaltı vurgularla tıpkı 1998 tarihli Cesur Yeni Dünya TV uyarlaması denli hem romanın hem sinema filminin öznelliğinden ayrıksı salt zihinler için propaganda odaklı olmuş... Fahrenheit 451, janra meraklı, kitap müptelası yahut öyküsü çekici gelen herkesçe muhakkak izlenmesi gereken bir Auteur , Yaratıcı Yönetmen distopyasıdır. François Truffaut, Parisli bir hafifmeşrebin çocuğu olarak evlilik dışı bir ilişkiden doğdu. 1932'de doğumundan kısa süre evvel annesini terk eden babasını hiç tanımadı. Annesi ve üvey babası mimari teknik ressam Roland Truffaut, güya 10 yaşına değin bakması için çocuğu anneanneye terk ettiler. Paris, Almanlar tarafından işgal edilince üçü yeniden bir araya geldi. Çekirdek aile Paris'in fuhuş merkezi Pigalle'de küçük bir dairede yaşamaya başladı. Buradaki çaçalar, Truffaut'un ömrü boyunca ilgi duyacağı imgeler haline gelecekti. Sonraları filmlerinde önemli karakterler olarak belireceklerdi. Genç Truffaut, ebeveynlerinin tırmanış saplantısı yüzünden sürekli bir başına kalmaktaydı. Bu durumdan çok sıkılınca mahallenin sinema salonuna takılmaya başladı. Film gösterimlerine kaçak girerek en ön sıraya oturdu ve bir süre sonra midesi bulanmaya başlasa bile filmlerin büyüsüyle bunu unuttu. Her gün üç film izledi. 13 yaşına geldiğinde izlediği filmlerin sayısı 4000'i geçmişti. İzlediği filmler hakkında yazdığı bir günlüğü bulunuyordu. En çok Amerikan Kara Filmlerinden etkilenmişti. Hitchcock, Howard Hawks ve Hollywood'un Altın Çağı'nın niceleri... Truffaut, üvey babasının daktilosunu yürütüp satarak elde ettiği parayla kendisi gibi sinema tutkunlarının bir araya gelip bir şeyler yapması için sinema kulübü kurdu. Roland Truffaut, ceza olarak üvey oğlunu ıslah evine kapattırdı. Ancak genç Truffaut'un sinema tutkusu orada da son bulmadı. Annesinden reçel, Charlie Chaplin ve Orson Welles hakkında hazırladığı dosyaları getirmesini istedi. Islahevi yetkilileri onun tuhaf sinema saplantısını kötü geçmiş bir çocukluk dönemine yordular. Truffaut'a sempati duyan bir danışman onun Andre Bazin ile tanışmasına yardımcı oldu... Ayrıca başarısız intihar girişimlerinden sonra Fransız ordusuna yazıldı ve Saigon'a sevk edildi. Ancak askeri yaşam biçimi kendisine uygun değildi. Kaçmaya çalışınca yakalandı ve askeri cezaevine yerleştirildi. Sonra dengesiz bir karaktere sahip olduğu gerekçesiyle terhis edildi ve Paris'e döndü. Truffaut, çok sevdiği Amerikan Kara Filmlerine öykünerek öz babasını bulması için bir dedektif tuttu. Sonunda onun, Fransa'nın doğusunda küçük bir kasabada yaşayan evli bir Yahudi dişçi olduğunu öğrendi. Uzun zamandır kayıp babasını bulmanın heyecanıyla onu bir müddet gizlice uzaktan izlediyse de, asla yüzleşmedi. Mutsuz çocukluğunu yansıtan sinema en büyük avuntusuydu. 1953'te Cahiers du cinema dergisinde eleştirmen olarak yazmaya başladı. 1957'de başarılı kısa filmi Les mistons ile yönetmenliğe geçti. Yeni Dalga habercisi İlk uzun metrajı 400 Darbe ile hemen ün kazandı. Fransız Yeni Dalga yönetmeni arkadaşı Jean-Luc Godard'a, Serseri Aşıklar'ın senaryosu olacak bir hikaye yazdı. İkinci uzun metrajı Tirez sur le pianiste (Piyanisti Vurun, 1960) tartışmalı bir film olunca 1962'de Jules and Jim ile zafer elde etti. Truffaut 1967'de Hitchcock'la yaptığı bir kitap uzunluğundaki kült röportajını yayımladı. Sonra değeri anlaşılmayan İngiliz yapımı Fahrenheit 451 geldi. 70'lerde çizgisinin fazlasıyla Batılılaştığı dönemde yakın dostu Godard ile sürtüşme yaşadı. Kendisini Maoist devrimci bellemiş Godard, Truffaut'a mektup yazarak, sabahları iş adamı, öğlenleri ise şair benzetmesi yaparak kendisini gerçekten ifade edebildiği tek film yapabildiğini ve bunun 400 Darbe olduğunu iddia etti. Truffaut bu beklenmedik sert çıkışa karşılık vermedi. Fakat Godard, onun 1973'te çektiği Güneşte Gece filmini ağır bir dille yerince Truffaut sessizliğini bozarak, Gerçek militanları her zaman temizlikçi kadınlara benzetmişimdir; ikisi de kimselerce takdir görmeyen, gündelik ve yapılması gereken işleri yerine getirir. Fakat sen Ursula Andress gibisin, hepi topu dört dakika, flaşların patlaması için belirip ardından arkanda kendine hizmet eden bir gizem bulutu bırakarak kayboluyorsun. Birkaç sene sonra Truffaut, Godard'ın otobiyografik filmi için güzel bir isim önerdi: Ben Hep Boktan Biriydim. 1977'de Spielberg'ün Close Encounters of the Third Kind filminde Hollywood oyunculuğu yapması dışında Fransa'da yaşadı ve aynı zamanda oynadığı bir dizi popüler film yönetti. Filmlerinin getirisi giderek azalınca 1973'te film hakkında bir film olan La nuit americaine yaptı. Bu filmi 70'lerin en beğenilen filmi oldu. Le dernier metro (Son Metro, 1980) popüler olduysa da son filmleriyle düşüşe geçmişti. 1984'te 52 yaşındayken beyin tümöründen öldü. Hedefi 30 film yönetmekti. 25 film yapabildi. Ama hazırlık aşamasında birçok filmi vardı. Paris'te Montmarte Mezarlığı'na gömüldü. 'Mekanik köpek' metaforu hayret uyandırıcıdır romanda. Fakat kullanılan üslup ve yaratılan bu karakter; eseri okur okumaz bende Kafka'nın 'işkence cihazı' yaratımını canlandırmıştı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/fark-edis/", "text": "O gece sabahlamıştı. Bitmeyen bir türküyü dinlerken saatlerin dakikalaşmasına ettiği tanıklığı uzatmak için gözlerine açtığı savaşı kazanmanın gururuyla gündüz de uyumadı. Omuzlarından aşağıya sarkmayan şeref madalyalarının eksikliğini hissedecekken, sokakta olduğunu ve ayak parmağının arasından diline doğru saplanan cam parçasını çıkardı beyninin sol lobundan. Olacak iş değildi bu; kaburga kemiğinden yapılan kadının damağında bıraktığı tat. Evet, olacak iş değildi kadının kalça kemiği ve baldırının verdiği tat, muhtemelen hatta mutlaka kendisininkinden çok daha iyiydi. Yemeye doyamadığı solucanlı tarttan daha iyisini bulduğunu düşünüyordu ve bunun olacak işlerden daha da olanaksız olduğundan, fark edememişti sokakta ve çıplak olduğunu. Ve tam o anda fark etti; sefilliğinin çıplaklığıyla iki kere soyunuk kaldığını. Sokak helaları vardı eskiden, bir tane arayıp midesini kıvrandıran bu sefilliği kusacaktı ama sokakların helalığını da o anda fark edip olduğu yere kusmuklarını saçtı. Üstüne sıçramamalıydı çünkü o sokakların bağrında sokaklara aykırı idi. Açısal bir temizlik algısıyla seke seke ayrıldı içini az önce çıkardığı köşe başından. Yolunda giden şeylerin arasından kuyruk sokumuna saplanan mızrağı bari şeyime girseydin diye çıkaracakken ilerleyen düzlükte kuyruk sokumunu aşıp köprücük kemiğine ulaşan mızrağın verdiği bir anlık zevki hissetti ve sonra acıdan aldığı hazzı. Belki de tatlıyı hiç yaşamadığından yetindiklerinin alışkanlığı idi. Öyle ya sefiller yetinmekten zevk alırlar. Bir şeyin diğer türlüsünü bilmiyorsan ve onu hayal edecek ortamın da yoksa, bulduğunu sevip sarar sefiller. Bu netice ile mızrağın sivri kanlı ucuna bir dil atmaktan kendini alıkoyamadı. Elinde olanları köküne kadar değerlendirme itemine uygun doğasına eşlik ile. Ucu sivri kanlı mızrağın ucunda dilinden bir parça, büyük bir parça bırakacağını tahmin edememişti ama üzülmedi de. Dil ya derdini anlatmalı ya da boş durmamalı, o hiç anlatmazdı onun derdini, öyleyse ne yapacaktı? Dili sokacak mıydı uygun yere. Kalsındı; ha mızrakta ha sokakta ha da bok çukurunda. İşlevini yerine getirmiyorsa ha gökte olsun ha yerin dibinde. Çok dalgın durgun devam ediyordu ama her şeye rağmen sanki sürüklenmiyordu, sürüklüyordu her şeyi, iflas eden fiziksel varlığına açtığı savaşı ruhsal varlığı kazanacaktı belli. Ve yatağına düşürüp zorla tecavüz etmek isteyen tecavüzcü, hayatı da sürüklüyordu. Evet, sona gelmişti ama hayat sonu sürüklememişti, o hep ileriye atmıştı kendini ve tecavüzcü hayatı da sürüklemişti arkası sıra."} {"url": "https://rihtimdergi.com/farkindalik-elmasi/", "text": "Farkındalık Elması, kendisini çevresinden farklı hisseden, hayatı sorgulayan, ütopyalar ve distopyalar arasında hayatını sürdüren herkese hitap eden, Yalan Yalnızlık projesinin ikinci ve son kitabıdır. Bu kitabın anlatıları klasik öyküleme yöntemiyle bireyin düşünsel yolculuğunu ve yolculuk sonrasında ortaya çıkarttığı ürünü kapsar. Kitabın ortaya çıkması için Yaratılış Destanı'ndan esinlenilmiştir. Yaratılış Destanı'nda bahsi geçen, şeytan tarafından yaratıldığı iddia edilen dünyada, farkındalık elmasına ulaşmayı amaçlayan kişinin yolculuğu ve dünyaya dönüşünde ruhsal bozuklukları çözmeye ant içmesini anlatır. Tabii bunun yanı sıra, insanoğlunun tıpkı şeytan gibi kendi dünyasını yaratabileceğini görmüş ve insanoğlu da kendi dünyasını yaratma isteği içine düşmüştür. Farkındalık Elması, yaşamakta bulunan her bireyin kendinden bir şeyleri bulabileceği bir kitap olmasının yanı sıra, Yalan Yalnızlık düşüncesinin de tamamlayıcısıdır. Nevrotik ya da psikotik rahatsızlıkları örneklendirerek hatırlatma işlevini de görmektedir. Ve sonunda Farkındalık Elması çıktı. Artık sizlerin yorumlarınızı bekliyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/fotograftan-kacan-cocuk/", "text": "Onu ilk gördüğümde, alçıyla sıvanmış duvara asılı çerçevenin çivisine tutunmuş, aşağı inmeye çalışıyordu. Yeşil naylon ayakkabılar giydiği ayaklarını çerçeve camında sağa sola sallayarak, inmek için ayaklarını yerleştirebileceği bir çıkıntı arıyordu. Duvara dayanmış sandalyeyi çerçevenin altına doğru ittim. Teşekkür ederek atladı sandalyenin üzerine. Siyah önlüğünün eskimekten yok olmuş fırfırlarını, debelenirken belinden kayan, arkası damarlı taşlara oturmaktan aşınmış kırmızı kadife pantolonlarını düzeltti. Birbirinin önüne atarak sektirdiği ayaklarının ritmine uygun bir şarkı tutturarak çıktı odadan. Dönüp odadakilere baktım. Onların bir şey olmamış gibi sohbete devam etmelerinden, çerçeveden çıkan çocuğu görmediklerini anlamıştım. Çocuğun peşinden dışarı çıktım. Kar öyle güzel yağmıştı ki her yer bembeyaz olmuştu. Üzerinde küçük çocuğun ayak izlerinden başka hiçbir şey yoktu. Onunkileri bozmadan yürümeye başladım. Ayak izleri köye on beş dakika mesafedeki köy okulunun önünde, başka yönlerden gelen izlerle karışmıştı. Bir süre okulun etrafında gezindikten sonra pencerenin önünde durdum. İçeride bir sınıf dolusu çocuk, uçlarını sivrileştirdikleri kömür parçaları ile önlerindeki kağıtlara öğretmenin tahtaya yazdığı harfleri geçiriyordu. Biraz önce çerçeveden düşen çocuk, zar zor görülecek şekilde durduğu kapının arkasında öğretmeninin kendisini fark etmesini bekliyordu. Utana sıkıla girdi sınıfa. Elleri, yüzü soğuktan kızarmış, derse geç kalmanın verdiği mahcubiyetle öğretmenine bakıyordu. Çocuk, önce naylon ayakkabılarını çıkardı, içine dolan karı silkeleyip ters çevirdi. Sonra da ıslak çoraplarını çıkarıp soba teline öteki çorapların yanına astı. Çoraplara yapışan kar eridikçe harlanan sobaya dökülüyor, coslayarak yok oluyordu. Başımı biraz daha kaldırıp çocukların beyazlayıp buruşmuş çıplak ayaklarına baktım. Kanı çekilmiş sıska ayakları, kömür tutmaktan uçları kararmış parmakları, birbirine karışmış, keçeleşmiş saçlarıyla çocuklar, sınıfın içerisinde bir belirip bir kayboluyordu. Ta ki içlerinden birinin sesiyle asıl misafir olanın, onların zamanına sızanın ben olduğumu anlayıncaya kadar seyretmiştim onları. Çocukların, kocaman meraklı gözleri bana döndüğünde ne yapacağımı bilemez halde, olduğum yerde kalakaldım. Çocuklar çoktan pencereye doluşmuş meraklı gözlerle beni izlemeye başlamışlardı. Sobanın yanında ayağa kalkmış, diğer çocukların arkasında, sesini bana duyurmak için var gücüyle bağıran küçük kızın dileğinden uçup çerçevenin önüne düşmüştüm. Küçük çocuk fotoğraftan kaçarken arkasında bıraktığı gölgesi, dilek kuşunun dikkatini çekmek için kocaman açtığı kollarını sallıyor, yukarı doğru zıplayarak dileğini duyurmaya çalışıyordu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/foxcatcher/", "text": "Biyografi-Drama türünde 2014 Hollywood yapımı Foxcatcher, yılının başarılı işlerinden biri olarak görülüyor. Bafta, Oscar ve Golden Globe'a bir çok dalda aday olmuş bir yapım. Bu adaylıkları sırtlayan Steve Carell ve Mark Ruffalo'un performansları olduğunu söyleyebiliriz söze başlarken. Her ne kadar sıkı rakipleri sayesinde aday olduğu dallardan eli boş dönse de, galiptir bu yolda mağlup dedirtecek yanları da yok değil. Bennet Miller biyografi, dram türleri kategorisinde daha önce de Moneyball ve Capote gibi başarılı bir yapıma imza atmış bir yönetmen. İzleyicisini fazla şaşırtmıyor, filmlerinin temposundaki o sıkıntı da hala duruyor yerli yerinde. Olimpiyat Madalyalı Güreşçiler Mark ve David Schultz kardeşler büyük başarılarına rağmen zor koşullar altında yaşamaktadırlar. Amerikalı zengin iş Adamı John Du Pont; güreşe olan ilgisi yatırıma ve işe dönüştürmeye; bir güreş takımı kurmaya karar verir. Pennysilvania'da ormanların arasında antreman yapan Foxcatcher Team, Schultz kardeşlere güreş sayesinde iyi şartlarda yaşayabilecekleri bir hayatın kapılarını aralayacaktır. Fakat her kendi patronu olmadığınız iş gibi burada da sıkıntı vardır. Schultz kardeşleri Channing Tatum ve Mark Ruffalo canlandırıyor ki iyi ki de yapıyorlar. Yardımcı erkek oyuncu dalında her ne kadar ödüllerde Mark Ruffalo aday gösterilse de Tatum'un performası da oldukça başarılı. Güreş antremanı sahnelerinde gerçek bir güreşçiden ayırmak neredeyse imkansız ikisini de. Filmin düşük temposunu, 1980'lerde geçtiğini, malesef ki hiç hissedemediğimiz atmosferini, başarılı oyunculukları sayesinde unutup gidiyorsunuz. Steve Carell'a en iyi oyuncu dalında, başta Oscar olmak üzere pek çok adaylık getiren performansı ise gerçekten muazzam. Carell'dan hiç bu kadar nefret edebileceğim aklıma gelmemişti. Film ses teknikleri ve görsellik açısından bir şey önermiyor. Müzikleri, filmin temasını veya atmosferini etkilemekte yetersiz kalmış. Temposu oldukça yavaş, olay kurgusunda ve zaman geçişlerinde ciddi sıkıntılar var. Yönetmen, sizi bir sahnede hiç hissettirmeden 1988 Seul Olimpiyatları sonrasından 90'ların ortalarına götürüyor. Biyografi türünde çekilmiş olmasına rağmen; yönetmenin belirli başlı gerçeklikleri gizlemesi, bazılarını söyleyememesi, ya da çeşitli imalarda bulunması, hikaye tercihini yanlış yaptığını gösteriyor. Belki biraz Du Pont'lardan korkuyor, belki biraz hikayenin gerçek yüzünün Gerçek Amerika olgusuna yakışmayacağını düşünüyor ve hikayeyi kendince tıraşlıyor. Hikayenin o kısmında Schultzların 84'te aldığı madalyaların altında yatan hileli ve yasak güreş oyunları yok mesela. Hıncal Uluç'un filmle ilgili yazısında bolca bahsediyor bu sahte kahraman yaratma işlerinden, okumanızı tavsiye ederim. John ve Mark karakterlerinin aralarında eşcinsel bir ilişki olduğunu düşündüğü halde söyleyemiyor, alt metinlerde gizliden gizliye çırpınarak bir şeyler fısıldamaya çalışıyor, Mark gerçekte hiç saçını boyamadığı halde saçını boyuyor mesela. Sanki oralarda bir yerlerde korkmuş bir yönetmen yatıyor diye içimden geçmiyor değil. Film aslında bir biyografi ve spor filminden çok dram özellikleri taşımakta. John, sadist bir mesafeyle ayırıyor hayat ile kendisini. Tüm eksikliklerini bildiği tek şeyi yaparak, satın alarak elde etmeye çalışıyor ve kaybedenlerin dünyasında başarıyor da. Elde edemediklerinin acısını ise Du Pont'ların ilk sattıkları şey olan barut ile alıyor. Mark ve David akvaryumdaki balıkları, bu zengin şişman çocuğun. Canı sıkılınca farelerine yediriyor, özlediğinde sarılıp, kızdığında öldürüyor. John'un lunaparkında bir eğlence trenidir insanlar, bir trenden vazgeçtiğinde ötekine binebilecek tek kişi John'un ta kendisidir. Travma dolu bir yaşam diyemem, binlerce ölü işçinin kömür çıkaran bedenleri gelirken aklıma toprakta yatan. Gerçek Amerika fikrinin kıymetsiz bir ergen palavrası olduğunu hissettirdi bana Foxcatcher. Yönetmeni diğer filmlerine göre tutuk bulsam da, bu üç adam filmi yukarılara bir yerlere taşıyor. Sadece performanslar için bile izlenmesi gereken bir iş Foxcatcher."} {"url": "https://rihtimdergi.com/full-metal-jacket/", "text": "'Full Metal Jacket' ünlü yönetmen Stanley Kubrick'in, Vietnam Savaşı'nı merkeze koyarak, 1987'de yönettiği kült filmdir. Film adını, aynı adlı bir mermi tipinden almıştır. Nitekim 'Full Metal Jacket'a da film içinde, dönüm noktalarından birinde rastlarız. Filmin önemli yanı, gerçek anlamda modernist bir başyapıt olmasıdır. Hatta filmi iki bölüme ayırmak dahi yanlış olmayacaktır. İlk bölümde, yani deniz kuvvetlerinde geçen kısımda, film kara mizah özelliklerini yoğun oranda barındırsa da, ikinci bölümün başlangıcıyla beraber yerini biraz daha drama hatta yer yer belgesel sinemacılığına bırakıyor. Ancak pek tabii ki, 'kara mizah' öğesini filmden koparmamız asla mümkün değil. Full Metal Jacket savaş gibi kırmızı çizgilerde dolaşan, klişelerle dahi etki bırakabilecek bir tema üzerinde kolay yolu seçmekten kaçınan bir yönetmenin filmi. Zaten Stanley Kubrick'i de Stanley Kubrick yapan bana kalırsa bu. İlk bölümde, abartılı mizah öğeleri kullanarak izleyicinin sabrını sınayan Kubrick, bir noktadan sonra izleyeni filmin dışında bırakıp olanları dışarıdan bir göz olarak izlemesine sebep oluyor ve özdeşlik kurmaya kesinlikle izin vermiyor. Özellikle egzajere çavuş karakteri, her ne kadar karikatürize edilmiş halde olsa da, savaş psikolojisini insanlara dikte edebilmek için başvurulan yolları bize gösteriyor. Aşağılama, kişiliksizleştirme, küçük düşürme gibi yöntemler kullanan çavuş, aslında öldüren makineler yaratmak için sistematik çalışan ordunun insan psikolojisini ne yönde etkilemeye çalıştığına dair bize ipucu veriyor. Filmde 'İnek Şaban' karakteri olarak karşımıza çıkan Vincent D'Onofrio, masum ve hatta salak sanılabilecek birinin dönüşümünü bize gösteriyor. Filmin ana karakteri, 'Joker' olsa da, ilk bölümde çoğunlukla İnek Şaban'ı ve deyim yerindeyse onun aptallıkarını görüyoruz. 'Full Metal Jacket'ın ikinci bölümünde gazeteci olarak Vietnam'a giden Joker iyiden iyiye özne oluyor ve onunla beraber Vietnam Savaşı'na tanık olmaya başlıyoruz. Vietnam'daki ilk sahne Joker ve asker bir arkadaşı bir köşede oturuyorlar. Ardından Vietnam'lı bir fahişe gelip pazarlık yapıyor ve nihayetinde anlaşıyorlar. Savaştaki eril, hatta ilkel yapının, insanın id egosunun fotoğrafını çekiyor bu sahne: Cinsellik ile saldırganlık. Cinsellik, ABD askerleri arasında, film içinde sürekli konuşulan bir kavram. Hatta bu cinsellik dozunu aşarak seksistlik seviyesine de varıyor ve yine, filmin ilk bölümünde gördüğümüz abartılı kara mizah seviyesine ulaşıyor. Bence bu yöntemin hiç itici olmadan kullanılabilmiş olması, senaryonun ne derece mükemmel olduğuna; aynı şekilde Stanley Kubrick'in harika bir yönetmenlik yaptığına bir ispat niteliğinde. Savaştaki erilliğin, amaçtan sapmanın, savaş anını eril zevk dakikalarına çevirmenin bize anlattığı ise bence şu: Vietnam Savaşı amacından sapmış, belki de amacı hiç belli olmamış, dolayısıyla amaç edinmemiş, sadece öldürmek üzerine orada yer alan insanların bulunduğu bir savaş hatta politik bir hamle. Helikopterle, Vietnam'daki tarlaların üzerinden geçen ABD askerlerinin yaylım ateşi açarak sivilleri öldürmeleri de, ABD'nin savaş stratejisini yani stratejisizliğini, yalnızca öldürmek, yıpratmak, mesaj vermek için orada olduğunu- gözler önüne seriyor. Tüm bunlar olurken ana karakterimiz Joker'in de yaşadığı ikilem iki detayla hemen bize fark ettiriliyor: Kasketindeki 'Born to Kill' yazısı ile üzerindeki özgürlük rozeti. Bence Joker, 68 Kuşağı'nda oluşan ruhu temsil eden bir karakter. Bunun önemli göstergelerinden biri özgürlük rozetinin yanında, bu hareketin ikonlarından biri haline gelmiş olan çember gözlükler. Zaten agresif olmayan yapısı, daha insancıl davranışlarıyla da, gelecek 68 Kuşağı üzerine bazı işaretler barındırıyor. Savaşın kötü yanlarını görüp de ardından daha hümanist bir yöne doğru ilerlemesi, karakterin geleceği hakkındaki önemli tahminlerden biri olabilir. Stanley Kubrick'in, yönetmenlik dehasını konuşturduğu yere gelirsek... Joker ile bir grup asker Vietnam'da sipersiz ilerlemek zorunda kalırlar. Yıkık binaların olduğu bir alana geldiklerinde bir keskin nişancı tarafından ateş açılır. Bir süre boyunca devam eden bu sahneden sonra askerler keskin nişancının olduğu binaya gidip onu vururlar. Sonradan anlaşılır ki bu keskin nişancı 14 yaşında bir kız çocuğudur. Kubrick, pek çok zaman yaptığı gibi yine 'göstermeden bir şeyler gösterir.' Savaşta, tüm çocukların edinmek zorunda kaldığı rolleri, erken yaşta ölmeyi göze almalarını... Yerde yatan kızın Beni öldürün. sözü de ölümü ne kadar kanıksadığını, beklediğini anlatıyor. Daha büyük bir çerçeveden baktığımızda, kim olursa olsun öldürmeye gelen askerlerle çatışanların ölümü hiçe sayan sivil halk olduğunu, dolayısıyla savaşın bir ülkenin ordusuna değil, bizzat orada yaşayan sivillere, çocuklara karşı açıldığını görmemiz hiç de zor değildir. Stanley Kubrick hem bu sahnede, hem de filmin hemen her sahnesinde, ABD'nin Vietnam Savaşı politikasını hicvetmekten, yermekten hiç geri durmamış aksine yer yer de belgesel gerçekliğinde sahneler çekerek ABD'nin savaştaki halini anlatmıştır. Kostümlere gösterilen özen, oyunculukların yer yer tiyatral ancak harika olması da filmdeki bu etkiyi arttırmıştır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/fyodor-m-dostoyevski/", "text": "19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren yalnızca kendi ülkesinde tanınmakla kalmayıp ününü kısa sürede Avrupa'ya taşımış, yazdığı romanlarla önce Avrupa ve ardından dünya edebiyatını derinden etkilemiş, güçlü kalemi ile 20. Yüzyıl düşünürlerine sosyolojik ve felsefi anlamda yön vermiş bir yazardır, Dostoyevski. Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, askeri doktor olarak görev yapan otoriter bir baba ve hastalıktan başını alamayan bir annenin çocuğu olarak 30 Ekim 1821'de Moskova'da dünyaya geldi. Çocukluk döneminde, okulların kapalı olduğu yaz aylarını babasının büyük arazilerinin bulunduğu Tula'da, annesi, ağabeyi ve kız kardeşleri ile birlikte geçiriyordu. Babası varlıklıydı fakat aşırıya kaçan cimriliği yüzünden bolluk içinde bir hayat sürmeleri mümkün olmuyordu. Bu yıllarda, babasının arazilerinde tarım yapan köylülerle tanışması ve onlarla birlikte çalışarak yaşadıkları sefilliğe tanık olması, ileriki yıllarda yaşama ve insanlara bakışını belirleyen önemli bir etmen oldu. 1837 yılında annelerinin tüberkülozdan ölümünden hemen sonra Baba Dostoyevski, iki oğlunu disiplini ile ün salmış Petersburg Mühendis Okulu'na yazdırdı. Fyodor Mihayloviç'in boş vakitlerinde okul kütüphanesine giderek başta Gogol olmak üzere, Puşkin ve Griboyedov gibi ünlü Rus romancı, şair ve öykü yazarlarının ve Balzac'ın eserlerini okuması, dolayısı ile edebiyatla tanışması da bu yıllara rastlar. Karısının ölümünden sonra kendisini içkiye veren Baba Dostoyevski, ordudaki görevinden ayrılarak Tula'ya yerleşti ve mahiyetinde çalışan tarım işçilerine kelimenin tam anlamıyla zulmetmeye başladı. Bu durum onun sonunu hazırladı ve kendi işçileri tarafından 1839'da öldürüldü. Fyodor Mihayloviç, otoriterliği ve cimriliği yüzünden ailesine ve çevresine hayatı zindan eden babasının bir an önce ölmesini dilerdi. Ancak, babasının ani ölümünde bu bağlamda pay sahibi olduğunu düşünmesi, onu bir süreliğine ruhsal bunalıma soktu. Fyodor'un ilk sara nöbetlerini geçirişi de bu döneme rastlar. Bu olumsuz koşullara rağmen Fyodor Mihayloviç, Petersburg Mühendis Okulu'nu bitirmeyi başardı ve asteğmen rütbesi ile istihkam komutanlığında göreve başladı. Bu görevini yürütürken bir yandan da Balzac'ın ünlü eseri Eugenie Grandet'in Rusça tercümesini tamamladı. Askerliğin ona göre bir meslek olmadığını anlaması uzun sürmeyecekti. Nitekim, daha bir yıl dolmadan görevinden istifa ederek hayalini kurduğu yazarlığa başladı. Kurgusal nitelikli ilk romanı Bednye Lyudi (İnsancıklar-1846) yayımlandı. Dostoyevski bu ilk romanında, katı ahlak kurallarının hüküm sürdüğü Rus toplumunda, yaşlı bir adamın öksüz bir kıza beslediği aşkı iç çatışmalarıyla birlikte işledi. Bu roman, ünlü edebiyat eleştirmenlerinden ve halktan büyük beğeni topladı. Devrin ünlü eleştirmenlerinden Belinski onun için, geleceğin ünlü yazarlarından biri olacak tespitini yaparken, ünlü Rus Şairi Nikolay Nekrasov Yeni bir Gogol doğdu diyecekti. Dostoyevski ilk romanı ile ünlenen sayılı yazarlardan biri olmayı başarmıştı. Aynı yıl Dvoynik adlı romanı yayımlandı. Bu romanının yazımında belirgin bir Gogol etkisi dikkat çekiyor ve birbirine düşman olan çift kişilikli bir memurun öyküsü anlatılıyordu. Ancak bu roman ilki kadar ses getirmedi ve sıkıcı bulundu. 1847 Yılında yayımlanan Hozyayka , 1848 Yılında yayımlanan Beliye Noçi ve Slaboye Serdtse adlı romanları da beklediği ilgiyi görmeyince yazarın umudu kırıldı ve bir süreliğine yazarlığı bırakıp Genç Liberaller'e üye olarak politikaya atıldı. 23 Nisan 1849'da 'devlet aleyhine komploya karıştığı' iddiası ile 22 arkadaşı ile birlikte çarlık polisi tarafından tutuklanarak hapse atıldı. Hapishanede kaldığı sekiz ay boyunca 11 yaşında bir çocuğun düşünce yapısını irdeleyen Nibanşrin Geroy (Küçük Kahraman-1849) adlı öyküsünü yazdı. Arkadaşları ile birlikte haklarında açılan davada hepsi ölüm cezasına mahkum edildiler ve 22 Aralık 1849'da kurşuna dizilmek üzere Semyonevski Alanına götürüldüler. Verilen cezanın infazını bekledikleri sırada kendilerine, cezalarının 4 yıl kürek mahkumiyeti ve 6 yıl adi hapse çevrildiği söylendi. Bunun üzerine zincire vurulup Sibirya'ya sürüldüler. Aylar boyunca taş kıran, kolları damgalanan ve zorla traş edilen Dostoyevski'nin Suç ve Ceza kavramlarıyla yüzleşmesi bu yıllarda gerçekleşmiştir. 1854 Yılında kürek mahkumiyeti sona eren Dostoyevski aynı yerde zorunlu askerlik görevine başladı. 1858'de Sibirya'nın uzak bir kasabasındaki gülünç olayları anlattığı, Diyadyuşkin Son ve hemen ardından kusursuz bir kişinin portresini çizdiği Selo Stapançikovo i Ego Obitateli adlı iki uzun öykü kaleme aldı. 1859'da sara nöbetlerinin askerlik görevini yerine getirmesine engel olduğuna karar verilerek ordudan ayrılmasına ve St. Petersburg'a dönmesine izin verildi. İlk eşi Marya ile yaşadığı mutsuz aşk ilişkilerini konu alan Vnuz-hennye i Oskorblennye (Ezilenler -1861) ve Sibirya'daki kürek mahkumiyeti yıllarını anlattığı Zapiski iz Mertvogo Doma (Ölüler Evinden Anılar-1862) adlı eserlerini bu dönemde kaleme aldı. Ölüler Evinden Anılar ilk olarak ağabeyinin katkıları ile kurulan Vremya Dergisi'nde tefrikalar halinde yayımlandı, sonra kitap haline getirilerek basıldı. Aynı yıl, liberallere karşı açtığı savaşı güçlü kalemi ile sürdürdüğü Tatsız Bir Olay adlı kısa öyküsünü kaleme aldı. Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Düşünceleri-1863 adlı eserinde ise Londra ve Paris'teki yozlaşmış günlük yaşamı irdeledi. Öykü ve romanlarının tefrikalar halinde yayımlandığı Vremya Dergisi, 1863 Yılında Polonya'daki ayaklanmayla ilgili bir makale yayınlamaktan ötürü kapatıldı. Dostoyevski, Zapiski iz Podpolya (Yeraltı Dünyasından Notlar-1864) adlı romanında Batı uygarlığına saldırarak kurtuluşun ancak Doğu kültürüne ve geleneklerine sıkı sıkıya bağlı kalmakla gerçekleşeceğini savundu. Eşi Moskova'da öldükten sonra 1864'te yayınını yalnızca bir yıl sürdürebildiği ikinci dergisi Epokha'yı yayımladı. 1867'de ikinci uzun öyküsü İgrok'u yazarken tuttuğu 22 yaşındaki stenosu Anna Snitkin ile evlendi. Yazarlığa başladığı günden itibaren kazandığı paranın idaresini elinde tutan Ağabeyi Mihail'in ölmesi üzerine borç batağına saplandı. Alacaklılarından kurtulmak için çareyi eşi ile birlikte Avrupa'ya kaçmakta bulan Dostoyevski, yaklaşık 4 yıl boyunca Almanya, İsviçre ve İtalya'da yaşadı. Bu onun belki de en verimli yılları oldu. Beş büyük eserinden üçünü bu yıllarda kaleme aldı: Prestupleme i Nekazanie (Suç ve Ceza-1867), Edeot (Budala-1869), Besi (Ecinniler-1871). Özyaşam kesiti niteliğindeki üçüncü uzun öyküsü Veçniy Nuj 'da (Ebedi Koca-1870) yazarın bu dönem eserlerindendir. Dostoyevski 1871'de Rusya'ya geri döndü. 1873-74 Yıllarında haftalık dergi Grajdanin'in genel yayın yönetmenliğini yaptı. Bu görevden ayrılışından hemen sonra dördüncü büyük eseri olan Podrostok'u (Delikanlı-1875) yazdı. 1876'da kendi aylık dergisi Dnevnik Pisatella'yı kurup 1880'e kadar yayımladı. Evli ve genç bir kadının intiharını inceleyen kısa öyküsü Krotkaya (Tatlı Kadın-1876) ve dünyadan gelen bir adamın yozlaştırdığı uzak gezegen insanlarının öyküsünü anlatan bilim-kurgu türündeki Son Smeşnogo Çeloveka (Gülünç Adamın Rüyası-1877) ilk kez bu dergide yayımlandı. Dostoyevski'nin beşinci büyük eseri Bratya Karamozovi (Karamazof Kadeşler- 1880) kaleme aldığı son eseri oldu. Karamazof Kardeşler'de, Küçük bir Rus kasabasında, ilk eşi tarafından terk edilmiş, ikinci eşi ise ölmüş dul baba Fiyodor Pavloviç Karamazov ile dört oğlunun yaşam öyküleri anlatılır. Dostoyevski, eserlerinde mükemmel insan ve mekan tasvirlerinin ötesine geçerek, kahramanlarının ruh hallerini analizleyen ve eylemlerindeki sebep-sonuç ilişkisini tüm açıklığı ile okuyucusuna yansıtan yazım tekniği ile ön plana çıkar. Bu analizler öylesine derin ve anlamlıdırlar ki, sadece okuyucularını etkilemekle kalmaz, Freud gibi ünlü psikanalistlere, Nietzsche gibi filozoflara ilham kaynağı oluşturur. Freud'un Dostoyevski olmasaydı dünya psikanalizi daha çok beklerdi sözü, Nietzsche'nin insan ve üst insan tanımları ile Dostoyevski'nin sıradan insan ve sıradışı insan tanımlarının tıpatıp benzerlik göstermesi bu bağlamda en önemli kanıtlardır. Yazarın bir diğer özelliği ise kahramanlarını yargılamadan, aşağılamadan ya da yüceltmeden, onlar hakkında kesin tespitlerde bulunmadan, oldukları gibi anlatmasıdır. Bu durumun okuyucu üzerinde olumlu etkiler yarattığı kuşkusuzdur zira bir roman karakterinin kötülüğü yazar tarafından tespit edilmiş olduğunda, okuyucu o karakterin eylemlerini kendi eylemleriyle özdeşleştirmekten vazgeçer. Aksi durumda ise karakterin eylemleriyle kendi eylemleri arasında bağlantı kurmaya çalışır. Dostoyevski'nin, okuyucusuna bu özgürlük ortamını yarattığına, dahası kötü gözü ile bakılan bir karakterin hiç beklenmedik bir anda gerçekleşen iyiliğine şahit oluruz ki bu durum okuyucunun, iyi ya da kötü olsun romanın her karakterinin eylemleriyle kendi eylemlerini özdeşleştirebilmesine olanak tanır. 1839'da babasının işçileri tarafından öldürülmesiyle başlayan sara nöbetleri, Dostoyevski'nin ruhsal durumunu, yaşamını ve çevresine karşı davranışlarını büyük ölçüde etkilemiştir. Huysuz, geçimsiz ve edebi manada tatmin edilemez bir insan portresi çizen yazar, meslektaşlarına yönelttiği ağır ve rencide edici eleştirileri yüzünden döneminin güçlü kalemleri tarafından yalnızlığa mahkum edilmiştir. Kaleme aldığı eserleri ile döneminin diğer yazarlarından daha çok para kazanmasına karşın, içki ve kumar tutkusu yüzünden yaşamının büyük bölümünü borç batağı içerisinde geçirmek zorunda kalmıştır. Atmış yıllık yaşamının son on yıllık bölümünü varlık içerisinde geçirmesini sağlayan kişi ise, onun hayatını belli bir düzene sokmayı başaran son eşi Anna Snitkin dir. Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, 25 Ocak 1881'de geçirdiği bir sara nöbetinin ardından yaşama veda etmiştir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/gabriel-garcia-marquez/", "text": "Çocukluğunda, ninesinin dizinin dibinde fantastik öyküler dinleyerek büyümüş ve dünya edebiyatında 'Büyülü Gerçeklik Akımı' nın öncülerinden biri olmuş, Kolombiyalı, Nobel Ödülü sahibi, öykü, roman ve oyun yazarı. Yerel gazetelerde muhabirlik yaparak kazandığı parayla Cartagena Üniversitesi' nde hukuk öğrenimini sürdürmeye çalışıyor, kendi çalıştığı gazete için siyasi içerikli ve eleştirel yazılar yazıyor, kalan zamanlarını fikir ve ruh dünyasını mizahi ancak sıcak ve insani bir dille anlatan Virgina Woolf ve William Faulkner' ın eserlerini okuyarak geçiriyordu. Marquez, 'Bilinç Akışı' ve 'Çoğul Anlatı Tekniği'ni benimseyen bu iki yazardan oldukça etkilenmiştir fakat onun eserlerinde, özellikle William Faulkner tarzı uzun ve girift anlatımlar yerine Başkan Babamızın Sonbaharı hariç- herkesin rahatlıkla anlayabileceği türden yalın bir anlatım tekniği göze çarpar. İnsan ve mekan tasvirlerindeki detaycılığı olay anlatımlarında fantastik fakat basit, anlaşılır bir hal alır.Albay kahve tenekesinin kapağını kaldırdı ve yalnızca bir küçük kaşık kahve kalmış olduğunu gördü. Kabı ateşten indirip suyun yarısını toprak zemine döktü ve çekilmiş kahvenin son zerreleri de pas kırıntılarına karışıp kaba dökülene kadar tenekenin içini bıçakla kazıdı. Masum ve inançlı bir tavırla ocağın yanında oturup kahvenin kaynamasını beklerken, bağırsaklarında mantar ve zehirli zambakların kök saldığı duygusuna kapıldı. Aylardan Ekim'di. Kendisi gibi buna benzer pek çok sabahı atlatabilmiş biri için bile geçirmesi zor bir sabahtı. Neredeyse altmış yıldır -son iç savaşın bittiğinden beri- beklemekten başka bir şey yapmamıştı albay. Gelen birkaç şeyden biri de Ekim'di. Kahveyle yatak odasına girdiğini gören karısı cibinliği kaldırdı. Bir gece önce bir astım nöbetine tutulmuştu ve şimdi uykulu bir hali vardı. Ama fincanı almak için doğruldu. Ben içtim, diye yalan söyledi albay. Gabriel Garcia Marquez'in ilk basılı eseri Relato de un Naufrage -1955 kendi çalıştığı gazetede tefrikalar halinde yayımlanmıştır. Bu eserinde, açıkdenizde parçalanarak batan bir gemiden tek başına kurtulup su üzerinde yüzen parçalardan oluşturduğu bir salla deniz üzerinde on gün geçiren bir denizcinin başından geçen olaylar anlatılmaktadır. Tefrikaların 1970 yılında bir kitap halinde basılana kadar ona ait olduğunun bilinmemesi ise bu eserle ilgili ilginç bir detaydır. Kitap halindeki ilk romanını, gençlik aşkı Mercedes ile evlendikten sonra yerleştikleri Mexico şehrinde La Mala Hora 1962 adı ile çıkarır. Bu kitabında, Kolombiya'da hızla yaygınlaşan yasadışı olaylara göndermeler yapılmaktadır. Aynı yıl içinde iki de öykü kitabı yazar; Los Funerales de la Mama Grande 1962 ve La Increible y Triste Historia de la Candida Erendira y de su Abuela Desalmada -1962. Bu iki kitap Marquez'in öznel üslubuna geçiş dönemi eserleri olarak kabul edilir. En çok ses getiren ve sayesinde Nobel Edebiyat Ödülü'nü alarak dünyaca tanınmasını sağlayan Cien Anos de Soledat 1967 adlı eserinde onun, gerek kurgulama biçimi ve gerekse anlatım tekniği açısından kendine has üslubunu tam anlamıyla yakaladığını görürüz. Birisi kabuk tutmuş yaralarımızı okşamaya başladığında, cırt diye açılıveriyor ve kanamaya başlıyor yeniden oluk oluk. Birine teslim olduğumuzda ve içimizi döktüğümüzde, bedenimiz ve ruhumuz kan içinde kalıyor. O yüzden değil mi içimizi tutmalarımız, birine teslim olmaktan korkmalarımız, ortalıkta gergin ve tedirgin dolanmalarımız? Anlatsam mı, anlatmasam mı? kararsızlığımız. Bu sevgi beni acıtır mı? kuşkularımız. Kendi mucizelerine kapılıp giden' Buendia ' soyunun yedi kuşağının anlatıldığı 'Yüzyıllık Yalnızlık' adlı eserinde Marquez, özünde çocuksu bir içtenlik barındıran ve etkileyici fantastik ögelerle bezeli anlatımıyla 'büyülü gerçeklik' kavramını tüm ihtişamı ile okuyucusuna sunar. 'Yüzyıllık Yalnızlık' bir yazarın sahip olabileceği düş gücünün ve duygularını hissettiği biçimde ifade edebilme yeteneğinin ne denli güçlü olabileceğini gösteren güzide bir eserdir. Romandaki her kahramanın ayrı bir hikayesi ve her birinin yaşadığı farklı bir yalnızlığı vardır. William Faulkner'ın eserlerinde adı geçen ve yaşadığı toplumun tüm unsurlarını barındıran kurgu kent 'Yoknapatawpha' ne ise, Marquez'in bu eserlerinde adı geçen kurgu kent 'Macondo' da o, yani çocukluğunun geçtiği 'Aracataca' nın çocuksu hayallerle süslenmiş anlatımıdır. Marquez, Yüzyıllık Yalnızlık'taki bir bölümden esinlenerek yazdığı öykülerini İyi Kalpli Efendim 1972 adlı kitapta topladı. Aynı yıl Mavi Köpeğin Gözleri adlı bir öykü kitabı daha yayımlandı. Latin Amerika Tarihi' nde uzunca bir dönem hüküm süren diktatörlere dair bir roman yazmaya karar verdi. Bunun için Sezar'dan Mussolini'ye, Franco'dan Peron'a kadar tüm diktatörleri bir potada eritti ve nihayetinde El Otono del Patriarca 1975 adlı romanını kaleme aldı. Roman kahramanı, Karayip Adaları'nda yaşamış bir diktatör olarak kurgulanmıştı ve son dönemleri anlatılmaktaydı. Başkan Babamızın Sonbaharı, yalnızca diktatörlerin hayat pratiklerini alabildiğine mizahi bir dille anlatmasıyla değil, sahip oldukları sınırsız gücün kontrolden çıkması nedeniyle kendilerinden korkar hale gelmelerini, hal böyle olunca öznel değerlerini yitirme endişesine kapılarak kendileriyle mücadeleye, hatta savaşa tutuşmalarını anlatması ile nefis bir eserdir. Eserde, diktatörlüklerde yaşayan insanların hangi ruh halleri içinde bulundukları da oldukça etkileyici, mizah yüklü ifadelerle dile getirilir. Başkan Babamızın Sonbaharı, Marquez'in diğer eserlerinden farklı olarak sayfalar boyunca süren ve iç içe geçmiş cümleleri ile okunması, okumaya bölüm bitmeden ara verildiğinde ise anlaşılması oldukça güç bir romandır. Dolayısı ile yazarın bu eserinin diğer eserlerinden sonra, motivasyonu bozacak etkilerden uzak ve olabildiğince sakin bir ortamda okunması tavsiye olunur. Marquez, onur uğruna işlenen bir cinayet çerçevesinde gelişen olayları ele aldığı Cronica de Una Muerte Anunciada 'yi 1981 yılında tamamladı. Bu eser, ünlü yönetmen Francesco Rosi tarafından 1987 Yılında beyaz perdeye aktarıldı. Sonraki sene, Yüzyıllık Yalnızlık adlı eseri esas alınarak Nobel Edebiyat Ödülüne Layık görüldü. Yazar, aşkta bağlılığı konu edindiği El amor en los tiempos del colera 'ı 1985 yılında yayımlandı ve bu eser de Birleşik Amerika'lı yönetmen Mike Newell tarafından sinemaya uyarlandı. Simon Bolivar'ın yaşamının son aylarını konu edinen el General en su Labirento ' i ise 1989' da tamamladı. Marquez, Doce cuentos peregrinos 1992 ve Del amor y otros demonios 1994 adlı iki öykü kitabından sonra Memoria de mis putas tristes 2004 adlı son romanını yazmıştır. Yazarın 1996 yılında tamamladığı Kızıl Oidipus adlı bir oyunu bulunmaktadır. 17 Nisan 2014 Tarihinde aramızdan ayrılan Gabriel Garcia Marquez'in bu tarihten önce Erendira adlı yeni bir oyun üzerinde çalıştığı bilinmektedir. Size sorayım lütfen biri beni aydınlatsın: Birine teslim olduğumuzda ve içimizi döktüğümüzde, bedenimiz ve ruhumuz kan içinde kalıveriyor. O yüzden değil mi, içimizi tutmalarımız, birine teslim olmaktan korkmalarımız, ortalıkta tedirgin ve gergin dolanmalarımız? -anlatsam mı, anlatmasam mı?- kararsızlığımız, -bu sevgi beni acıtır mı?- kuşkularımız... Bu cümle kitabin neresinde geçiyor e kitapta bile aradım yok kaçıncı sayfasında hangi yayınevi hangi çeviride yardımcı olursanız."} {"url": "https://rihtimdergi.com/galata-kulesi/", "text": "İstanbul'da, adını kurulduğu semtten alan Galata Kulesi 14. yüzyılda Galata'ya yerleşen Cenevizliler tarafından, 1348 yılında bölgelerini yabancılara karşı korumak amacıyla, Galata surlarına ek olarak yaptırılmıştır. Galata surlarının baş kulesidir. Kule Cenevizliler zamanında denizden gelebilecek herhangi bir saldırıya karşı önlem alabilmek için gözetleme kulesi olarak kullanılmıştır. Belirli bir süre zindan olarak kullanılmıştır. Daha sonra rasathane ve yangın kulesi işlevi de görmüştür. İlk uçan Türk olan Hezarfen Ahmed Çelebi, ünlü uçuşunu Galata Kulesi'nden yapmış ve Üsküdar'a kadar uçmayı başarmıştır. Galata Kulesi, dünyanın en eski kulelerinden biridir. 13. yüzyılda Cenevizliler tarafından kullanılmıştır. 1453'te Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethi birlikte Osmanlı İmparatorluğu'nun yönetimine geçmiştir. Yerden, çatısının ucuna kadar olan yüksekliği 77,25 metredir. 1965 yılındaki restorasyondan önce üstündeki külah şeklindeki yapı olmadan boyu 51.65 metre idi. Yapılan statik hesaplamalara göre kulenin ağırlığı yaklaşık 10.000 tondur. Duvarlarının kalınlığı ise 3,75 metredir. Orta boşluğun bodrumu zindan olarak kullanılmıştır. Kulenin kalın gövdesi işlenmemiş moloz taşındandır. Galata Kulesi'nin iç çapı zemin katında 8,95 dış çapı en alt kısmında 16,45 m ve duvar kalınlığının birer çıkıntısı şeklinde devam eder. 4. Kattan sonra, Türk çağı yapımı olduğunu gösteren biçimde mazgallar ve 5. Katta top namlularının yerleştirildiği yuvalar vardır. Yerden külah ucuna kadar kulenin bütün yüksekliği 66,90 m'dir. 7. ve 8. katların her biri 14 pencerelidir. 1965 yılında yapılan restorasyonda kulenin temelini güçlendirme çalışmalarında temelinde yapılan kazılar sonucu merkezinde tünele rastlanmıştır. Tünelin Cenevizliler zamanında yapıldığı ve tehlike anında kaçmak için yaptıkları ya da denizden gelen ticari malları bu tüneller vasıtası ile kuleye çıkardıkları sanılmaktadır. Tünelin ucu haliç kıyısına doğru ilerlemektedir. Ayriyeten Galata'ya inen ayrı bir tünelin olduğu da görülmüştür. Tünelde kafatasları ve kemiklere rastlanmış ve bu kemiklerin zindan olarak kullanıldığı sıralarda kaçmaya çalışan mahkumların olduğu sanılmaktadır. Galata kulesinin etrafındaki yapıların zemin katlarında yapılan araştırmalarda da bazı yapıların altından kuleye doğru giden tüneller keşfedilmiştir. Kule, daha eski bir kulenin yerinde 14 15 yüzyıllarda inşa edilmişti. Haliç'in, tarihi İstanbul'un, Boğaziçi girişinin ve Asya yakasının benzersiz manzarası en muhteşem şekilde Galata Kulesinden görülür. Limanı ve şehri gözetlemek gayesi ile kurulan kule değişik amaçlarda asırlarca kullanıldıktan sonra, günümüzde de orijinaldeki gibi, manzarayı seyretme işi görmektedir. Asansör ile çıkılan kulenin üst iki katı restoran ve gece kulübü olarak organize edilmiştir. Buralardan ve panorama terasından İstanbul'un görünümüne doyum olmaz. Buraya özgü atmosfer ve güzel bir manzarada, oryantal dansözler, folklor ekipleri, şarkıcılar ile renkli İstanbul geceleri yaşanır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/galip-tarafi/", "text": "Babası sabah akşam çalışıyor, anne bambaşka insanlarla, abla yeni avukat olmuş, abinin cezasına beş ay daha eklenmiş. Galip bir boşluğun içinde bu zamana kadar sürüklenmiş. Sürüklenerek gelmiş. Henüz on dokuz yaşında, çabuk öfkelenen, kolay vazgeçen, baştan çıkmış bir çocuk. Liseyi aksattığı yerden bitirmeye çalışıyor ama bitirmek gibi bir hevesi de yok. Sadece eğitimmiş bu ya, bitsin istiyor. Abisi gibi olacak sözlerini duymak istemiyor belki de. Yakın çevresinde fazlaca söz geçirmesine rağmen babasına ve ablasına karşı durgun bir çocuk. Sakin ama pek bir şey paylaşmayan, kırılgan bir imaj çizmiş kendisine aile hayatında. On dokuz onun için pek bir şey ifade etmiyor. Henüz büyümediğinin o da farkında ama Galip bu atılıyor bir şeylere. Burası fazlasıyla eskiye dönük ama top oynanmayan sokaklar. Etraf neşeli değil, insanlar yaşamın içinde kaybolmuş. Zaten yaşamak için yiyen, yemek için çalışan insanlar buradakiler. Ölecekleri güne kadar yaşamış olmak için vakit geçiren insanlar. Galip biliyor ya, o yüzden sakin bu sokaklar, renksiz. Havası bile durgun bu bölgenin fakat fırtına ve bunaltıcı sıcak kadar havanın durgunluğu da insanı rahatsız edebilir. Galip alıştı bu duruma, on dokuz yıldır aynı sokaklardan geçiyor. Hatta yaklaşık aynı saatlerde. Bu sokaklardan geçiyor ama başka bir yere gitmiyor. Her gün aynı saatlerde çıkıyor, aynı mezarlığa gidiyor, aynı mezarı suluyor. Altı yaşlarındaydı Galip, o zamanlar şimdikinden de az arkadaşı vardı çünkü burada çocuklar bile pek neşeli değildi. Her gün içindeki çocuk neşesiyle çıkardı evinden. Çocuklar neşeli değildi ama Galip küçükken, altı yaşındayken neşeliydi. Henüz okumayı ve yazmayı bilmiyordu. Evinin sokağı bir parka değil, mezarlığa çıkıyordu. Her zaman aynı çocuklukla gidip aynı mezarı suluyordu. Mezarlığı sevmezdi, etrafta çok yazı olurdu o hiçbirini okuyamazdı. Zaten hiçbir zaman sevmedi bilmediği şeyleri, belirsizliği. Gidip yazısı olmayan bir taş buldu kendine, karşısında da vardı aynı taştan, ortada birikmiş toprakların kuruluğu ayırıyordu onu diğer mezarlardan. Galip altı yaşında çocuk elleriyle su getirirdi buraya. Sadece bir şişe getirirdi. Fazla şımartmak istemezdi çevresini. O da biliyordu ki sıkılıp gelmeyebilirdi, alıştırmak istemedi kendini toprağa. Her gün geliyor ama aynı miktarda su veriyordu. Mezar taşlarıyla o zaman konuşmaya başladı. Saatlerce orada oturduğu, konuştuğu olmuştu. Garip olan kendi kendine konuşuyormuş gibi hissetmemesiydi. Zihni çok doluydu her zaman. Bunun kendine yettiğini hissetmeye başladı. Zihni dışında her şeyi boş bıraktı. Az arkadaşı oldu, az konuştu ve az gitti. Fazla uzaklaştığı bir anı hatırlamıyordu bu sokaktan. Şimdi yine bu sokakta, yine aynı mezarlığa çıkan yolu yürüyor. Okulunu mezarlığa gidemediği için aksatmıştı. İçinde okuma sevgisi olmadığını biliyordu ama zihninin doluluğunu artırmak da istiyordu. Doluluk vaat etmese de boş biri de olmak istemezdi. Yani başkalarına karşı değil, konuştuğu mezar taşının karşısında utanmak istemiyordu sadece. Mezarlığın demir kapısını hiç açık görmemişti. Yine kapalıydı. Altı yaşındayken taşlara tırmanarak geçerdi duvarı, on yaşında duvarların ortasına delik açtı ve orayı kullanmaya başlamıştı, son dört yıldır ise arkadaki duvarı tamamen yıkmış, kolaylıkla girip çıkabilmekteydi. Zaten gelen giden olmazdı buralara, gören de olmazdı. Arka duvardan on üç yıldır ezberlediği mezara yürümeye başladı. Elinde bir şişe su vardı sadece. Başka da bir şey taşımazdı zaten. Sabah elinde su dolu şişeyle çıkar, akşam boş şişeyle dönerdi. Dolu şişesini fazla bekletmedi elinde, boşalttı her zamanki gibi toprağa. Çok az bir bölümü karardı toprağın. Zaten mezar sulamak için gelmiyordu. Niyeti geldiğini haber vermekti. Şişesi boşalmıştı artık. Konuşmaları başladı, ara verdi, boşluğu izledi, başladı, bitti. Taşın başında daire çizmeyi bıraktı. Gitme vakti gelmişti belli ki kendinden, mezarlıktan. Sokaklarda daire çizmeye devam etti mezarlık çıkışında. Kendi sokaklarından çıkmayı sevmezdi. Turlar atmaya başladı. Yolları, taşlardaki izleri, evlerin boyasındaki lekeleri, kırık camları böyle böyle ezberlemişti. Kendini yeni yeniliklerle boğmak istemiyordu. Bildiği, bildiğinden emin olduğu şeyler yaşanmaya devam ediyordu etrafında. O gece fazla tekrar etti. Yorgunluk henüz çökmemişti üstüne fakat gece çoktan bastırmıştı karanlığını. Bu saatlerde sesler kesilirdi. Mezar sessizliği sokağın bu tarafına da geçerdi geceleri. Tek bir uğultu duyulmazdı, bunu da biliyordu. Ama gelen yabancı insanları bilmiyordu. Evet, on dokuz yıldır buradaydı ama karşısındaki insanları bilmiyordu. Yürüyordu bildiği yoldan bilmediklerine doğru. Yanından geçip gitti bilinmeyenler ama yanlış bir şey vardı sokakta. Ezberlediği yola bu minik kağıt dahil değildi. Hiç şüphesiz aldı kağıdı. Soğuk parmaklarının arasına sımsıkı kapattı, üç blok kadar yürüdü. Şimdilerde yine bir ışık vuruyordu kaldırıma, o da buraya gelmeyi amaçlamıştı. Işığın altına geçti, kaldırdı elindeki kağıt parçasını, bir numara yazılıydı. Kağıdın arkasında yeni yapılan binaların fotoğrafından bir parça vardı. Çok görülmezdi etrafta bu tarz binalar. Galip de sevmezdi zaten. Numaraya bakıp cebine attı. Telefonu yoktu zaten olsa bile aramak gibi bir düşüncesi de yoktu. O gün evine gitti. Aynı uykuyu çekti, aynı rüyalardan sıyrılıp, aynı uykusuzlukla etti sabahı. Şişesiyle çıktı evden. Mezarlığa gittiğinde gariplik vardı. Geçtiği topraklarda dün gece bulduğu kağıt parçalarından vardı. İyi tanıdı o fotoğraftaki binaları. Gece zor uyurdu, uyuyana kadar da o kağıdı incelemişti çünkü. Yerde sayamadığı kadar bir tarafında numara, bir tarafında binaların fotoğrafı olan kağıt parçaları vardı. Birini alıp baktı. Numara cebindeki kağıttakiyle aynıydı. Göz ucuyla diğer kağıtlara da baktı. Numaralar, kesikler, binalar, kağıtlar aynıydı. Sadece her yerdeydiler. Elindeki kağıdı ve şişeyi tutarak mezara geldi. Tuhaf bir şey vardı. Zaten bugün yeterince tuhaflaşmıştı. Mezarlığın su döktüğü kısmı ıslaktı, dünden kalmış olması imkansızdı. Sıcaktı buralar. Toprağa dökülmüş bir şişe sudan yarına eser kalmazdı. Etrafına bakındı, bakınsa da bir şey göremedi. Suyu dökmedi toprağa. Sadece taşın etrafında dönerek konuşmalarına başladı ve bitirdi. Bugünün sonlanması ve yarının başlamasıyla başka bir düzende buldu kendini. Artık şişe taşımıyordu. Çünkü mezara gittiğinde zaten bir şişe su dökülmüş oluyordu. Yerlerdeki kağıtları önemsemiyordu. Ezberlemişti numarayı ama aramayı düşünmedi hiç, aramadı da. Sadece düzenini değiştirdi ufaktan. Meraklı biri değildi, sorgulamadı bu yeni olayı. Hatta sevindi bile. Çoğu zaman şişeyi evde unutup beş kat merdiven çıktığı oluyordu, artık kendini çıkarması yetiyordu. Memnundu şu anlık halinden. Zamanlarını geçirdi, alışılmış şekilde bitirdi günlerini. Sadece bugün eve geldiğinde gördü abisini. Beklemiyordu karşısında onu görmeyi. Babasıyla son iki haftadır hiç yüz yüze gelememişlerdi. Haberi yoktu abisinin hapisten çıktığından. Belki de kaçmıştı bilemiyordu, zaten neden girdiğini de bilmiyordu, merak da etmiyordu açıkçası. Abisiyle pek konuşmadı, yaptıklarından bahsetti. Yani sadece sokaklarda dolaştığından. Abisiyle geçirdiği kısa sohbette bir şey fark etti. Bazı cümlelere, bazı kelimeler ne kadar uzak kalmıştı. Kendisiyle olan sohbetlerinde kendinden duyduğu yeni bir şey olmadığı için çoğu kelimeyi kullanmayı bile unutmuştu. Abisine karşı çok az kelimeyle cümle kurmaya çalışmaktan utandı. Belki de insan kendisini yetersiz hissettiğinde çekerdi en büyük utancı. Artık yanında defter taşımaya başladı. Düşündüklerini not etmeye başladı. Mezara daha az gitmeye, kendisiyle konuşmaktan çok yazmaya başladı. Kendine yazıyordu kendinden. Tüm hayatını bir şeylere, bir şeyler yazarak geçirmeye başlamıştı. Düşüncelerine hakim olamıyordu. Sadece kağıtlara değil bulduğu her boşluğa yazıyordu; duvarlara, eşyalara, vücuduna... Uzunca bir süredir böyleydi Galip. Mezarlığı unuttu, sokakları unuttu, belki çıksa mezarın yerini bile bulamazdı, bilmiyordu. Takılmadı zaten buna, sadece yazıyordu. Son günlerde yorgun düşmüştü vücudu ama ara vermeden yazıyordu. Zihnini boşaltmak istiyordu belki de. Zihnini boşalttığını sanıyordu şu zamanlarda ama binalar canlandı önünde, belli belirsiz bir telefon numarası döndü zihninde. Cebine attığı kağıt parçasını bulamazdı ama hafızası kuvvetliydi, unutmamıştı numarayı. Duvarın köşesine bilinmeyen notunu düşerek yazdı numarayı, çizdi binaları. Demiştim ya; zaten meraklı değildi sadece zihninde yer kaplamaması için çıkardı aklından numarayı ve binaları. Daha da sorgulamadı bir şeyi. Ablası uzun bir aradan sonra gelmişti eve. Galip'le görüşürdü ama eve gelmezdi. Zaten bu kez de Galip'le görüşmek için değil, Galip'i almak için gelmişti eve. Galip bir iki saat önce çıkmadığı odasında solunum rahatsızlığına bağlı olarak ölmüştü. Abisi bulmuştu onu, kağıtların içinde. Ablasına haber vermişti. Ablası odaya baktı, Galip'in tam öldüğü noktaya oturdu, etrafına oradan baktı. Galip'in gözüyle bakmaya çalıştı çevresine. Etraftaki kağıtlara anlam veremedi. Eline aldı birkaç tanesini, aynı numaralar aynı binalar vardı üstünde, belli ki aynı yerden koparılmıştı hepsi. Ablası, Galip gibi değildi. Merak etti numarayı, aradı merakını gidermek umuduyla. Açılmadı telefon. Cebine attı kağıtlardan birini, sorguladı bir iki gün boyunca. Galip'in bir ikizi olduğunu biliyordu herkes ama doğum esnasında birinin öldüğünü de biliyorlardı. Ablası araştırmalarının böyle son bulacağını bilmiyordu. Numara Galip'in ikizinindi, annesi doğumdan sonra terk etmişti onları, Galip'i babasına verip daha esmer tenli ikizini aldı yanına, kendince bir ayrım yapmıştı kafasında. Sonra da gitmişti işte, daha da kimse haber alamamıştı anneden. Kimse bilemezdi anne babanın da ellerindeki çocuğa Galip ismini koyacaklarını ve kimse bilemezdi Galip'in ikizinin Galip'le bir saat arayla aynı şekilde mezarı suladığını. O sadece kendisi gibi mezarı sulayan insanı merak etmişti; dikkatini çekmek için bırakmıştı tüm kağıtları. Kendisi her geldiğinde sulanmış olurdu mezar, sonralarda kendisinden önce geleni geçmek için erken gelip sulamaya başlamıştı. Galip'in numarayı aramadığını fark edince günlerce beklemişti mezarda ama gelmemişti Galip. Galip, Galip'i beklerken ölmüştü mezarlıkta. Ablası iki kardeşini de kaybettiğini öğrendi bu iki günde. Annesine ulaşmadı, ulaşmak gelmedi içinden."} {"url": "https://rihtimdergi.com/gamzeli-adam/", "text": "Elinde baston şemsiyesi, kafasında fötr şapkası ve takım elbisesiyle her gün aynı şarkıyı mırıldanıyordu. Başka şarkı bilmiyor mu acaba diye düşünürdüm. Onu hiç gülerken görmemiştim. Hep asık suratla, asker yürüyüşüyle gelip geçer, kimseye selam vermezdi. Gerçi kimse de ona selam vermezdi. Herkes biraz çekinirdi ondan. Onu görünce yolunu değiştirenler olurdu. Bayramlarda annem Sakın gamzeli adama gitme diye sıkı sıkı tembih ederdi. Çok merak ederdim evini, neden hep aynı şarkıyı söylediğini. Farklı hikayeler anlatırdı. Mahallede herkes onunla ilgili karısı başka bir adamla kaçmış, o da buna dayanamayıp hem kadını hem de adamı öldürmüş diyordu kimileri. Kimi tüm ailesini bir kazada kaybettiğini, o günden sonra kafayı yediğini iddia ediyordu. Kimi tüm parasını kumarda kaybettiğini, kimi oğlunun intihar ettiğini, kimi evinin yandığını anlatıyordu dilden dile. Hangi hikaye gerçekti? Her anlatan kendi anlattığına mı inanıyordu? Neden kimse ona sormuyordu da böyle hikayeler uyduruyorlardı diye düşünürdüm hep. Bir bayram merakıma yenilip kapısını çaldım. Dizlerim titriyor, ellerim terliyor, midem bulanıyordu. Pijamalarıyla açtı kapıyı. Açmasıyla kapaması bir oldu. Bir dakika mı demişti parmağıyla kapıyı kapatırken ya da bana mı öyle gelmişti? Biraz bekler giderim diye düşündüm. İçeriden çok derinlerden Gamzedeyim Deva Bulmam şarkısı geliyordu. Beş dakika sonra merdivenlere doğru adım attığım esnada: Kıvırcık, dedi. Almaz mısın? Yeni açılmış, hiçbiri yenmemiş bir çikolata kutusu tutuyordu elinde. Şaşırmıştım. İlk misafirim sensin, dedi. Sanki başkasını beklermiş gibi. Bir tane de kardeşim için alabilir miyim? dedim. Bugün bile düşünürüm neden öyle söylediğimi. Benim kardeşim yoktu ki! Gülümsedi. Onu ilk kez gülümserken görüyordum. Tabii ki dedi, istediğin kadar al. Sonraki günlerde İremlere gidiyorum diye sık sık gamzeli amcaya gittim. Oturur sohbet ederdik. Okulda yaptıklarımı anlatırdım ona. Genelde ben konuşurdum, o dinlerdi. Kıvırcık derdi bana, hiç hoşlanmazdım bana kıvırcık denmesinden. Ama onun kıvırcık demesi beni hiç rahatsız etmezdi. Bir seferinde neden hep aynı şarkıyı dinlediğini sordum. Gam-zedeyim çocuk, yani dertlerle doluyum dedi ve anlatmaya başladı. Çocukken en büyük düşüm Yeşilçam yıldızı olmaktı. Mutlu sonlarla biten filmlerin mutlu kahramanı olmak isterdim. Siyah beyaz filmleri izlerdim. Kimi gün fakir ama gururlu Ayhan Işık'ın yerine kendimi koyar Belgin Doruk'a aşık olurdum. Kimi gün yakışıklı, centilmen Ediz Hun olur Hülya Koçyiğit'le aşk yaşardım. İzlediğim tüm filmlerdeki replikleri ezberler ayna karşısında oynardım. Her okul çıkışı sinemaya uğrar sinemanın dış duvarında asılı olan bez afişten gözlerimi alamazdım. Hafta içi sinemaya gitmemi babam yasaklamıştı. Hafta sonlarını, aşı tatillerini ve sömestr tatillerini iple çekerdim. Badem Nuri bazı filmlerde benden bilet sormaz 'geç bakalım bu sefer benden olsun' derdi. Gong sesini film afişlerini izleyerek beklerdim. Gong sesi ile salon ışıkları yavaş yavaş kararır, perde açılır, alkış sesleri ve ıslıklarla film başlardı. Film başladığında adeta nefes almadan filmi izlerdim. Ve her filmin sonunda herkes alkışlarken ben hüzünle sinemadan ayrılırdım. Odadaki dergilere, gazete yığınlarına baktım sessizce. Anlattıklarına çok üzülmüştüm. Yanından uçarcasına kalkıp eve gittim. Ne kadarını hafızam uyduruyor, ne kadarı sahici bilemiyorum. Bir gün İrem'in annesi ile annem yolda karşılaşmış. Annem İremlere ders çalışmaya gitmediğimi öğrendi. Sonraki günlerde evden çıkmam yasaklandı. O günden sonra gamzeli amcayı hiç görmedim. Ta ki bugün internette gezinirken gördüğüm habere kadar."} {"url": "https://rihtimdergi.com/gamzeli-gezegen-masallara-yolculuk/", "text": "Düşten gerçeğe, yer altından gökyüzüne, küçücük bir fidanın kuraklık mücadelesinden gezgin bir gezegenin maceralarına dek uzanan ve merakları gıdıklayan masalsı hikayeler dizisi keşfedilmeyi bekliyor. İçerisindeki üç farklı öyküyle birlikte 48 sayfalık kısacık bir kitap Gamzeli Gezegen. İşte bu yüzdendir ki elinize alıp bir çırpıda bitirip daha sonra ne okuduğunuzu anlıyorsunuz. Küçükken masal okuduğunuz ya da size masal okunan anları hatırlıyor musunuz? Konuşan hayvanları, ağaçları veya büyülerle sarmalanmış çok çok uzaktaki ülkeleri ve bunların size saçma gelmediği zamanları? Bu kitabı okurken o anları hayal ettim, nasıl biz büyüdükçe hayal gücümüzün de aynı oranda azalmış olduğunu fark ettim. Hepimiz bir şeyler okuyoruz, bilim-kurgu ya da fantastik gibi hayal gücü genelde zengin insanlar tarafından yazılmış kitapları ama masal okumak çok daha farklı düşününce. Bu kitapta da kısacık üç öykü var karşımızda. Özellikle küçük çocukların okumaktan zevk alacağını düşündüğüm ve ailelerin de gönül rahatlığıyla geceleri yatmadan önce çocuklarına okuyabileceği türden bir öykü kitabı. Eğer küçük bir kardeşiniz ya da tanıdığınız varsa bu kitabı onlara öneririm. Çünkü uzun bir süre sonra gezegenlerin arasında, Samanyolu'nda bile masalsı bir yolculuğa çıkmak güzel bir deneyim oldu benim için."} {"url": "https://rihtimdergi.com/gecmis-zaman-olur-ki/", "text": "Usta tiyatrocu Münir Canar tarafından kaleme alınan ve yönetilen Geçmiş zaman olur ki... adlı iki perdelik müzikal komedi, Kavuklu ve Pişekar tiplemeleriyle tanıdığımız Ortaoyunu formunda kurgulanmış. Konu alınan dönem; şeklen Osmanlı Dönemi ve karakterler o dönemin karakterleri gibi görünse de günümüz toplumu ve bu toplumun güncel yaklaşımları, çok acıtmadan, mizahi bir dille yeriliyor. Siz dahil ortalama 20 seyirci ile üstelik sahnesi de içinde olmak üzere, toplasanız 70 metrekareyi geçmeyecek bir salonda tiyatro gösterisi izleme deneyiminiz var mı? Benim olmamıştı... Geçen gece, Kulis Sanat'ın Ankara Bahçelievler'deki mini tiyatrosunda bu ilki yaşama fırsatı buldum. Aslına bakılırsa güzel bir deneyim. Oyuncuların, oyun esnasındaki yüz ifadelerini ve oyuna konsantrasyonlarını tam anlamıyla izleyebilme olanağı buluyorsunuz. Bu durum, seyirci ve oyuncu arasında zaman zaman sıcak temasa da olanak tanıyor. Kendinizi seyirci gibi değil adeta birer figüran gibi oyunun içinde hissetmenizi, hatta oyunun bir parçası olmanızı sağlıyor. Bu uygulamayı, ortaoyunculuğun yeni nesillere tanıtılması anlamında da önemli bir girişim olarak görüyorum. Seyirciyle bu denli iç içe olunduğunda eski adıyla tuluat yeni ifadesiyle doğaçlamalara da yer verilmesi kaçınılmaz oluyor ki bu, ortaoyunculuğun özünde var olan bir durum. Genç ve yetenekli oyuncuların içten davranışları ve zaman zaman seyircileri oyuna davet etme çabalarıyla solunması keyif veren bir hava oluşuyor. 4 Başarılı genç oyuncu; Emre Yurttakalın, Serkan Melikoğlu, Muhammet Çakay ve Erhan Korkmaz, Münir Canar'ın, yer yer ağdalı Eski Türkçe söz dizgilerinden oluşturduğu diyalogları seyircilere başarıyla sunuyorlar. Buna mukabil, yazdığı senaryo ile kendilerine ettiği eziyeti, replik aralarında birer sanatçı naifliği ile vurgulamaktan da geri kalmıyorlar. Oyunun müzikli bölümlerinde Gizem Tutuğ, Umay Şafak ve Gökhan Yüksel' i tıpkı oyuncular gibi aranızda görüyor ve zevkle dinliyorsunuz. Sonuçta, seyirciler olarak bizlerin eğlenceli dakikalar geçirerek farklı bir deneyim yaşadığımız, keyif veren bir tiyatro gösterisi ortaya çıkmış oluyor. Oyun, belli aralıklarla Kulis Sanat'ın Ankara Bahçelievler' deki mini tiyatrosunda tekrarlanıyor. Biletlerini Mybilet vasıtası ile internet üzerinden edinmek de mümkün."} {"url": "https://rihtimdergi.com/genom-projesi_mukemmel-insan/", "text": "BBC World News kanalında, Hard Talk adlı programda, insan genomuyla ilgili bir sohbete denk geldim. Elimdeki kumandayı bir kenara bırakarak, heyecanla dinlemeye başladım. Programın sunucusu Sarah Montague, biyokimyager Jennifer Doudna ile konuşuyordu. Aslında çoğu hükümetin şimdilik gayri ahlaki bulduğu için, bu tip projelere fon aktarmamasına rağmen özel kuruluşların desteğiyle projelerin yürütüldüğü anlatılıyordu. Buraya kadar, projenin işleyişinden bahsetmedikleri için, sadece dinleme modunda bir seyirci iken, içeriği anlattıklarında tam anlamda zihnen ve bedenen oturduğum yere çakılıp kaldım. Neden mi? İnsan genomu, yani DNA'sı hakkında, yapılan binlerce araştırmaya rağmen, çok az şey bilebildiklerini, daha fazlasını çözmek için üzerinde deney yapılmak üzere, insan embriyoları ürettiklerinden/üreteceklerinden bahsettiler. Büyük ihtimalle, anne ve baba olduklarından habersiz kişilerin döllenen yumurtaları ve oluşan embriyoları üzerinde türlü deneylerin yapılması söz konusu. Örneğin embriyoların bazı genleri çıkarılarak ya da DNA'larına ek yapılarak, bebeklerin nerelerinin eksik, kusurlu ya da anormal geliştiği doğduklarında gözlemlenecek. Böylece yapılacak deneylerle, DNA'da hangi kromozomun hangi uzvu, organı, hormonları vb. kodladığı çözülmüş olacak. Bu şekilde hayata adım atacak ve içlerinde ruh taşıyan anormal doğan bebeklerin sonrasında ne yapılacağı konusunu düşünmek bile istemiyorum! Projenin nihai hedefini yazmayı atlamışım; elbette Mükemmel insanı yaratmak. Kodları tamamen çözülen DNA ile doğacak bebeklerdeki özellik seçimleri, tahmin edeceğiniz üzere şimdiki gibi cinsiyet veya göz rengi ile sınırlı kalmayacak. Büyük ihtimalle hiçbir hastalığa yakalanmayan, kesikleri hemen iyileşen, hatta kaybettiği kol, bacak yerine hemen yenisini çıkarabilen, insan zekasının çok üstünde yeni versiyon insanları üretmek mümkün olacak. Doğruluğundan emin olmamakla beraber, Çin'de mevcut veriler ışığında, bu tip üstün çocukların üretilmeye başladığını okumuştum. İnsanların üzerinde bu minvalde araştırmalar yapılırken, hayvanların üzerinde nasıl deneylerin yapılabileceğini tahmin etmek çok güç. Genom Projesi ve deneylerini bir kenara bırakırsak, DOĞAL seleksiyonla ilerleyecek bir gelecekte ise siz telefonla konuşurken, yanınızdaki bir köpeğin; konuşmanıza kulak misafiri oldum, telaffuzunuz farklı, aslen nerelisiniz? diye sorması normal gelebilir, hiç şaşırmayın! Sebebine gelince tezime göre, habitatlarını yok ettiğimiz ve yaşayacak yer bırakmadığımız hayvanlardan, hayatta kalanların daha zeki olması kuvvetle muhtemelken, teknolojinin bize sağladığı müthiş kolaylıklar sayesinde daha az düşünen insanın zekasının zamanla gerilemesi yüksek olasılık taşımaktadır. Çok ütopik bir bakış açısı mı diyorsunuz? Şekillenen geleceğe, yaşayarak birlikte şahit olacağız. Genom Projesi'ne dönersek; bütün hastalıkları bertaraf etmek noktasında, insanlık yararına yapılan bir proje olması, göreceli olarak çalışanların yüreğine su serpiyor olsa da kontrolü sağlayamayacakları kuralsız projeler, pekala insanlığın zararına da olabilir. İnsanların büyük umutlarla bekledikleri Genom Projesi'nin işleyişini duyduktan sonra, M.S. 2018 de, bir insanın değerinin, bir atın üçte biri kadar bile etmediğini anlamış bulunuyorum. Her şey ucuzladı, bolluk devrindeyiz, insan hayatı da ucuz, hem de hiç olmadığı kadar."} {"url": "https://rihtimdergi.com/gercek-2/", "text": "Yumruklarını sıkmış, tam karşısında dikiliyordu. Işığını görmemek imkansızdı, gözlerinden yayılan öfkenin. Gri bulutlar kümelenmişlerdi başının hemen üstüne. Bir çarpışsalar, hemen oracıkta dökeceklerdi yaşlarını. Dökmediler, dökemediler... Bilmiyorlardı ki ne ırmaklar denize dökülür olmuşlardı iç selinde. O taşkınlar ki ne kadar birleşirlerse birleşsinler içinin yangınını söndürememişlerdi. Yarım saat geçti geçmedi, dış kapının sesiyle kendine geldi. Ayakta durduğunu yeni fark etmiş, oracığa çöküvermişti. Gelen, kardeşi Nuriye'ydi. Boncuk gözlerini abisine dikmiş; bir yandan minik elleriyle onun gözyaşlarını siliyor, bir yandan da abisini soğuk betonun üzerinden kilime çekmeye çalışıyordu. Üzülme abi, dedi. Sesinde kuş cıvıltıları, ılık rüzgarlar, can suları vardı. Gökyüzü gökyüzü bakan gözleri, bakanın kederlerini alıp hapsederdi. Güneşin tam tepede olduğu saatler gelip çatmıştı. Bahçe duvarının arkasındaki yoldan biri sesleniyordu ona. Perdeyi aralamış şiş gözlerle sesin geldiği yöne baktı sonra. Mükremin'di gelen. Elindeki siyah poşetten bir şey çıkarmış, Çetin'e gösteriyordu. Parmaklarının arasında tuttuğu şey, parlak bir bilyeydi. Omuzlarını silkti Çetin. Bir torba bilyenin gücü bile onu dışarı çıkaramazdı artık. Bir anda gözden kaybolan Mükremin başka arkadaşlar bulmak için köy meydanına doğru yürümeye başlamıştı. Yolda gördüğü Aslan'ı görmezden geldi. O kadar kızgındı ki ona. Hem hırsız hem de yalancıydı çünkü. En yakın arkadaşını üzdüğü için onu asla affetmeyecekti. Öğleden sonra annesi teyzesinden dönmüş, mutfağa yemek hazırlamaya girmişti. Aklında hep aynı soru dönüp duruyordu. Çetin doğru söylemiyor olabilir miydi? Kocası nasıl da kesip atmıştı birdenbire. Çocuktur, yapmış işte, deyip bir daha asla konuşmamıştı. Gözleri dolmuştu Sultan'ın. Çetin kolay kolay yalana başvurmazdı. Doğru konuşmadığında pişman olur hemen özür dilerdi. Bu sefer iş, adı gibi çetin olmuştu. Etrafındaki bu sessiz duvarlar, iki gün önce içinde fırtınalar kopan bu evin tüm seslerini yutuvermiştiler sanki. Kardeşi Ayten de inanmıyordu Çetin'in söylediklerine. Belli ki ya kırıp attı ya kaybetti bisikletini. Suçu da arkadaşına atıyor. Ama siz yine de uzatmayın be abla. Eniştem de uzatmasın, altı üstü bir bisiklet, demişti gözlerini belerte belerte. Birazdan babası tarladan gelecek, akşam sus pus yemek yenecek, sonra televizyonda sıkıcı ne varsa izlenecekti. Bir büyüsün, çekip gidecekti buralardan. Nuriye'yi de alıp çok uzaklara gidecekti ve bir daha dönmeyecekti bu köye. Nuriye, peşinde kedisi Tüylü'yle abisinin yanına gelmiş gülümsüyordu. Tüylü bir sıçrayışta duvara çıkmış, Çetin'in kucağına bırakmıştı kendini. Mırrrr diye ses vermiş, onaylamıştı Çetin'i Tüylü. Birkaç dakika sonra duvarın arkasından birinin seslendiğini duymuşlardı. Nuriye kapıyı açtığında teyzelerinin oğlu Galip'i, elinde plastik bir dondurma kutusuyla bekler bulmuşlardı. Galip donuk bir yüzle içeri girip, Annem kakaolu kek gönderdi size, dedi. Kutuyu Nuriye'nin eline tutuşturup geldiği gibi aceleyle çıkıp gitmişti. Çetin ellerini çenesine dayamış öylesine oturuyorken ensesinde bir bakış hissetmişti. Oturduğu yerden sokağın bir kısmını görebiliyordu. Ellerinde poşetlerle Aslan ve en büyük ablasıydı geçen. Aslan'ı da, üç ablasını da görmek istemiyordu. Duvardan atladığı gibi mabedine dönmüştü. Çetin yataktan kalktığı gibi bahçeye çıkmış, demir kapıyı var gücüyle açmıştı. Kafasından sular damlaya damlaya ve ayaklarının çıplak olmasına aldırmayıp gözlerini dikmiş, tam karşıdaki iki katlı eve bakıyordu. Evin önüne geldiğinde kapı aralığından gördüğü şeyi avazı çıktığı kadar haykırmak istiyordu. Onu terk etmeyen açık mavi bisikleti tüm gri bulutları dağıtmak ister gibi Çetin'e gülümsüyordu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/gercekler-uzerine/", "text": "Babam işten eve geldi. Klasik selamlaşma faslından sonra yemeğe geçtik. Çorbalar içildi. Babamın başlattığı muhabbet üzerinde konuşurken bir sela sesi... Es salatu ve's-selamu diye başlayan, içinde biraz korkuyu biraz ürpertiyi biraz da Hakk'ı hatırlatan o ulu ses. Sofradaki muhabbet yerini üç saniyelik sessizliğe bıraktı. Sadece üç saniye... Tekrar eski muhabbetimize geri dönmüştük ki annem: Biri daha dünyaya veda etti dedi. Ve sohbetimiz burada sonlandı. Kim bilir belki de bu konu hakkında konuşmaya başlamak, kendimizle konuşmanın başlangıcı olacaktı. Belki de kendimize bile itiraf etmediğimiz pek çok şeyi dile getirecektik. Belki de asıl mesele tek gerçek olan ölümden korkuyor olmamızdı. Hepimiz ne kadar çok bunu unutmaya ve kaçmaya çalışsak da gün gelecek ve uyuduk ama uyanamadık olacak. Ölümden niye kaçıyoruz? Niye onun hakkında konuşmuyoruz? En basitinden 'misal öldün diyelim' diye başlayan bir cümle kursak karşı tarafın cümlesi hemen 'aman ağzından yel alsın' oluyor. Belki de ölüm bizim için acı veren bir olgu olduğu içindir. İnsan kendisine elem veren şeylerden kaçar ve haz verene yönelir. Bu durum insanın yaradılışından gelen özelliğidir. Ama asıl soru burada. Ölüm niçin bize elem veriyor? Bu soruyu pek çok insan farklı cevaplayacaktır elbette. Kiminin en sevdiğini aldığı için, kimi bu dünya da yaşadıklarının karşılığını görmek istemediği için... Bu daha da çoğaltılabilir. Peki, asıl sonu bildiğimiz halde niçin böyle bir gerçekten kaçıyoruz. Unuttuğumuz bir gerçek daha var ki tarla da bizim değil. Ama biz bu tarlayı da kendimizin zannediyoruz. Sahiplenme gayretimiz ve çabamız takdire şayan açıkçası. Bizim olmayanı bizimmiş gibi telakki etmemizdir bizi üzen. Peki, nasıl olacak bu sevgili yazar? Bu dünyada sana ait bir şey yok dedin biraz önce. Ee! Şimdi de sahiplenme diyorsun. Yahu biz nasıl mutlu olalım? Siz de haklısınız. O zaman çağımızın mutluluk formülünü hatırlayalım: Seninmiş gibi davran. Çalış. Hem de durmadan. Hem de anaokulundan başla bu işe. Ortaokul bittikten sonra iyi bir liseyi kazanmak için sınavlara hazırlan. Lise bittikten sonra geleceği olan bir meslek için iyi bir fakülteye hazırlan. Altını çizelim 'geleceği olan.' Senin o alana ilgi duyup duymaman yahut yeteneğinin olup olmaması hiç önemli değil. Hele bir kazan, nasıl olsa öğrenirsin gideceğin yerde. Fakülteyi de bitirdik. Yeter mi? Yetmez. Daha yabancı dili var, KPSS var, olmadı yüksek lisansı var. Var da var. Baktık ki bu yol uzun. Tüm bu koşuşturmaca içerisinde mutlu da olamıyoruz. O zaman çağımızın bize sunduğu bir diğer çözüm yolunu hatırlayalım: Mutluymuşsun gibi davran. Sen mutlu olmasan da insanlar mutlu sansın seni. Ne de olsa başkalarının söyledikleri bizim için daha önemli değil mi? Onlar bize Ne kadar da mutlu maşallah. Allah mutluluğunu daim etsin dediğinde biz zaten mutlu oluyoruz. Aman ha, evden adımımızı atar atmaz mutluluk maskemizi takmayı da unutmayalım. Bunu bir de sosyal medya üzerinden tüm eşe dosta gösterirsek işi hallettik sayılır. Attığımız fotoğraflar, story'ler, tweet'ler ile onları kıskandırmalıyız. Yediğimizden içtiğimize kadar her şeyi insanların gözüne gözüne sokmalıyız. Onlara ne kadar mutlu ve başarılı olduğumuzu, elitliğimizden dolayı takıldığımız mekanları ve arkadaşlarımızı göstermeliyiz. Lakin tüm bu yapmacık tavırlar bizim mutlu olmamız için yetmiyor. İç huzurumuzu sağlamıyor. Akşam başımızı yastığa koyup kendi kendimize kalınca ne kadar yalnız ve aciz olduğumuzu anlıyoruz. Olduğumuz değil olmaya çalıştığımız kişiliğin hayatı bizi fazlasıyla yoruyor. Gerçekler canımızı acıtıyor. İşte tüm bunlardan dolayı ölümü sevmiyoruz. Duyar duymaz kulaklarımızı tıkıyoruz, böyle yaparsak geçermişçesine. Ölüm bize ulaştığı an yaşadığımız bu sahteliğin hesabı sorulacak, biliyoruz. Başkalarını, en önemlisi de kendimizi kandırdığımızı biliyoruz. Yalanlarımızın yüzümüze vurulacağı günden korkuyoruz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/gerekli-gereksiz-vedalar/", "text": "Gerekli ya da gereksiz eylemlere en güzel örneğimizdir, vedalaşmak. Şayet; bir yerde vedalaşmaktan konu açılmışsa burada en önemli görünen parametre, gerekliliktir. Bir konu hakkında parametresel veri gereklilik ise bahsi geçen konu da bir ihtiyaç türüdür. Gayet net bir özet: Vedalaşmak bir ihtiyaçtır. Neye ihtiyacı olduğunu hesaplayamayan insan formundaki canlıları eleştirmek, üzerimize vazife değil. Ancak; bir insanın nelere ihtiyacı olabileceğini hesaplamak birincil görevimiz. Bu hepimiz için geçerli; her bir meslek dalı, insan ihtiyacını karşılamak için oluşturulmuştur ve kaliteli mesleki yönetimler sonrasında sağlıklı, huzurlu, düne göre bu gün daha deneyimli olan insanların türediği bir toplum inşa edilmeye çalışılmaktadır. b. Ah ya da vah çekmek. c. Size saldırmakta olan katili gülümseyerek etkisiz hale getirmeye çalışmak."} {"url": "https://rihtimdergi.com/gerilelim-aktaralim/", "text": "Verilen son örnekteki 80'lik amcayı kalp krizinden öldüren şeye de gerilim denir, iki zıt görüşlü mühendisin fikir ayrılığı sonucu açığa çıkan hırslarına da gerilim denir. Bu gerilim, bazen adam öldürür ve bazen de yepyeni bakış açıları doğurur; telefonu icat ettirir, tarım tekniklerini baştan sona yeniler, açları doyurur, enerji kaynakları bulur, bazen medeniyeti tetikler ve bazen de ona çelme takar. Tüm bunlar sizin neye ne kadar inandığınıza bakar. İnanç ne kadar fazlaysa gerilimin şiddeti de o kadar kuvvetlidir. Bu cümleyi söyedikten sonra, inançlı bir kişinin şiddetli bir şekilde değişime gitme isteğinin kaçınılmaz olacağını söylemekten çekinmeyeceğiz. İnançlarımızı ne kadar kusursuzlaştırmak istersek isteyelim, içimizden bir ses bize Artık yeter! diyecek çünkü gerilimin şiddeti dayanılmaz hale gelecek. Bunu da şu örneklerle anlatabileceğiz; ergenlik dönemindeyken savaşın ortasında kalmış bir genç, tanıdıklarının kurşuna dizildiğini gördükçe ya da duydukça, bunca kötülüğü kaldıramayacak, zihni kendisini kapatacak ve kahkahalarla gülmeye başlayacak ve biz bu aşırı gerilim karşısında meydana gelen zihin kaybına vecd ya da benzeri bir isim vereceğiz. Son örnek dramatik oldu, değil mi? Şimdi de ailesinin, kendisinden çok sevdiği çocuklarının, aç kaldığını gören bir baba modeli düşünelim. İşleri bir türlü tutmuyor. Bazen eve ekmek bile girmiyor. Ailesinin maddi anlamda az halde bulunması, çok hayali ile inanılmaz bir gerilim getiriyor. Baba kişisi daha iyisini yapmak için kendini hırpalayıp dururken bir noktadan sonra inancı sarsılıyor ve BUM! En ufak, belki de normalde kulak asmayacağı, tek bir cümle ile cinnet geçiriyor. Sinema sektörü böylesi olayları pek seviyor, adamın teki Yeter! diyip kesici ya da delici bir araçla, hayret ki ne hayret, yıllarını harcadığı ve ideal bir hayat sunmaya çalıştığı ailesine karşı gözü dönmüş şekilde saldırıya geçiyor. - Ortamı gerecek, gerilimi arttıracak, hal ve tavırlarda bulunmak. Şimdi de ikinci paragrafımızda verdiğimiz o cümleyi tekrar ediyoruz: Hayat, farklılıkların giderilmesi için gerçekleşen olaylar bütünüdür. İnsanlar bir arada yaşamak için gerilimin şiddetini bir arttırır, bir azaltırlar. Bu birliktelik ve gerilim değişimleri aklımızın alamayacağı farklı formlardadır ki bugünün şartlarına ulaşmışızdır. Hayatımda bir heyecan arıyorum. diyen ya da depresyon ilaçlarına avuç açan herkesin derdi, aslında gerilimin şiddetini hissedememeleridir. Şimdi gidip en yakınınızdaki kişiye sağlam bir tokat atsanız da beni yalancı çıkaramazsınız fakat yapacağınız bu eylemin kontrollü bir hayattan uzak olduğunu düşündüğümü de bildirmeliyim."} {"url": "https://rihtimdergi.com/germinal-tohumlar-yeserince/", "text": "Emile Zola'nın aynı adlı romanından uyarlanan ve 1993 yılında beyaz perdeye aktarılan filmin yönetmeni Claude Berri. Fransız yapımı olan film, Türkçeye 'Tohumlar yeşerince' şeklinde çevrilmiş olup, 160 dakikalık film IMDB'den 7.0 puan almış. Başrollerini Renaud, Judith Henry, Miou-Miou ve Gerard Depardiue'nun paylaştığı, müziklerinin etkileyiciliğiyle de dikkat çeken film, maden işçilerini konu alıyor. 1800'lü yılların sonlarındaki işçilerinin çalışma koşullarını ve verdikleri emek mücadelelerini yansıtan filmde aşk hikayesi de karşımıza çıkıyor. Siyasal içerikli bir film olmasına rağmen duygusal boyutları da ağırlıklı olan film, odak noktasına grevleri ve işçileri koymuş. Filmi izlerken olayların tarihe gömülmediğini, aslında çok da alışkın olduğumuz bu olayların mücadelesinin hala hüküm sürdüğünü görüyoruz. Aradan yıllar geçmiş olsa da yaşanan maden kazalarının, çalışma koşullarının geçmişten farklı olmadığını biliyoruz , hala gündemde yerini korumaya devam ediyor. Özellikle de bu zamanlarda seyredilesi bir film. Germinal, İnsanlığın bilincinde büyük bir sıçramadır. Modernizmin şekillenişine tanıklık etmek isteyen herkes, emek ve sömürü denklemini görünür kılan bu romanı okumalı ve sinemaya uyarlanan bu büyük yapıtı izlemelidir. ve tabii zola'nın politik kimliğini, ödünsüz bir entelektüelin duruşunu anlamak adına öz yaşam öyküsünü de...izlenesi filmler arasında yer almalıdır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/gidislerim-ve-guluslerim/", "text": "Bir nedenden ötürü gitme eğilimim var. Nedenini ben de bilmiyorum, işte bir nedenden ötürü diyorum. Çalsın kapılarım kimse açmasın, telefonlar susmasın susturacak kimse olmasın. Uçsuz bucaksız ve sonsuz genişlikte yerlere gidesim var. Gittiğim yer yeşil olsun, sağımda deniz solumda huzur olsun. Karşımda bir gemi dursun gemiye yolcu binmesin gemiden yolcu inmesin. Gemi yalnızca umudu, hayalleri ve mutluluğu taşısın. Her limana umut bıraksın. Sokaklar boş kalsın insan olmasın. Her sokağa huzur sınırsızlığı getirilsin. Huzur sokaklarda volta atsın, huzur sokağın tam köşesinde beklesin, gelene merhaba gidene hoşça kal desin. Uykum denize kaçsın, deniz göklere karışsın, gökler şeker bulutu olsun üzerimize yağsın. Şeker bulutları çocukların üzerinden gitmesin ebediyete kadar orada kalsın. Mesela Doğu Batı diye ayırmasın kimseler kimseyi, bir çocuk olsun bir de çocuk olmayan. Bir nedenden ötürü gitme eğilimim var. Nedenini ben de bilmiyorum, işte bir nedenden ötürü diyorum. 1988 yılında başlayan hikayenin oyuncusu, figüranı, yönetmeni, senaristi ve ışıkçısı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/gobekli-tepe/", "text": "Aklınızdaki tüm eski yapıları unutun çünkü bu yapı onlardan daha da eski. Buradaki arkeolojik çalışma 1995 yılından bu yana devam etmektedir. Buradaki ilk buluntu Şanlıurfa'da 1983 yılında tarlasını sürmeye giden bir vatandaşın tarlasını sürdüğü sırada bir kalıntı bulup Urfa müzesine götürmesiyle ortaya çıkmıştır. Göbekli Tepe'nin yapımı milattan önce 10.000 yılına dayanmaktadır. Yani İngiltere'deki Stonehenge'den 7000 yıl mısır piramitlerinden 7500 yıl daha eski. Göbekli Tepe günümüzden 12.000 yıl önce inşa edilmiştir. , Şanlı Urfa'ya 15 km uzaklıkta Göbekli Tepe diye adlandırılan bir tepenin üzerine inşa edilmiştir. Yapılan araştırmalar sonucunda buranın yerleşim amaçlı değil dini amaçla yapıldığı tahmin edilmektedir. Yapılan çalışmalarda 20 tane tapınak tespit edilmiş fakat 6 tanesi gün yüzüne çıkarılmıştır. Bulunan tapınaklarda ortak bir özellik göze çarpıyor; hepsinin T şeklinde taşlarla çevrilmiş merkezinde 2 tane T şeklinde sütun bulunmaktadır. Bu sütunlar insanları temsil etmektedir. Sütunların üzerinde kol figürleri bulunmaktadır. Ayrıca sütunların üzerine hayvan figürleri de işlenmiştir. En sık görülen figürler boğa, yaban domuzu, tilki, yılan, turna ve yaban ördekleridir. Bu tasvirler tahminlere göre o bölgede yaşayan hayvanlardı. Ama en önemlisi 3 boyutlu kabartma olarak işlenmiş aslan figürleri. Mağaradaki avcılık tasvirlerinden sonra 3 boyutlu kabartmaya geçmeleri sanatsal açıdan farklı bir çağa geçmelerini temsil etmektedir. Bu yapıların 40-60 ton arası değiştiği ve piramitler gibi nasıl oraya taşındığı ve ilkel şartlarda ilkel aletlerle nasıl yapıldığı hala bilinmemektedir. Tapınağı yapıldığı zamanlarda yaşayan insanlar yerleşik hayata geçmemiş bitki toplayan avcılıkla geçinen küçük topluluklardı. Burada yapılan araştırmalarda buğdayın ilk versiyonunun tapınağa yakın yerlerde yetiştiği görülmüştür. Yapılan kazılarda kireç taşından yapılmış bira fıçılarına rastlanmıştır. Tahminlere göre burada yapılan tarım yemek için değil bira üretme amacıyla yapılmıştır. İlk biranın da Şanlıurfa'da yapıldığı tahmin edilmektedir. Göbekli Tepe 2011 yılında UNESCO listesine girmiştir. Yapılan kazılarda ileride karşımıza ne çıkar bilinmez ama kazılar sonucunda tarihte büyük değişikliklerin olacağı kesindir. Bunlardan en önemlisi de yerleşik hayata nasıl geçildiğinin değişecek olmasıdır. Vefatına kadar kazının başında bulunan Prof. Dr. Klaus Schmidt'e göre yıllardır yerleşik hayata tarımla geçildiği bilinmektedir, fakat burada ise dini merkezlerde sürekli kalma isteği ile buralara yerleşilmiş ve burada ihtiyaçlarını karşılayamadıkları için tarıma başlamışlardır. Yani dini mabetlere yerleşme isteği tarımı getirmiştir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/godotyu-beklerken/", "text": "İrlandalı yazar Samuel Beckett tarafından Fransızca olarak yazılan bu eser yine yazarı tarafından birkaç yıl sonra İngilizceye çevrilmiştir. Kendi yazarı tarafından başka dillere çevrilme ayrıcalığına sahip sayılı eserlerden biridir. Dili oldukça sade olan bu absürt tiyatro örneği, birkaç obje ve birkaç adamla boyut kazanan düşünsel bir oyundur. Birçok edebiyat eserinin aksine anlatımı ya da diliyle değil; eylemlerle insanları doygunluğa, yoğunluğa ulaştırmayı amaçlamıştır Beckett. İşte tam da bunlar yaşanıyor, beklediklerimiz yüzünden şuan hiçbir şey yaşamıyoruz ama zaman bizi beklemez, zamanda koşuyoruz. Botlarımız ayağımızı sıkıyor şöyle bir bakıp hiçliğimize koşuyoruz. Yahut şapkamız halen başımızın üstünde mi, şöyle bir yokluyoruz, devam ediyoruz. Hayatın içinde sürüklenip gidiyoruz, sorgulamadan hayatın önümüze sunduklarını kabul ediyoruz. Kendimizi o kadar güçsüz görüyoruz ki; hiçbir şeyi değiştiremeyeceğimize inanıyoruz. Aslında Beckett tam da buna değiniyor, bu saçmalıkların içinden sıyrılıp gözlerimizi açmamızı istiyor. Bize iki insan gösteriyor; sımsıkıya sarıldıkları hiçlik yüzünden hayatlarının geri kalanını aptalca bir bekleyiş içinde geçirmeye mahkum etmiş iki insanı anlatıyor. Nesneler, sadece nesneler... Onlara anlam katabilecek tek şey düşüncelerimiz; güneş, ağaç, eşyalar ve diğer birkaç şey... Oyunun yaşamasını sağlayan tek şey bunlar."} {"url": "https://rihtimdergi.com/godzilla/", "text": "Geçtiğimiz ay sonunda tüm dünyada vizyona giren 123 dakikalık Warner Bros yapımı bu fantastik film, 160 milyon dolarlık bütçesi ile parmak ısırtmış ve özellikle fantastik film tutkunlarını büyük bir beklentiye sevk etmişti. Beklentinin büyüklüğü, vizyona girdiği ilk gün Amerika ve Kanada'da 38 milyon doları, dünya genelinde ise 81 milyon doları aşan gişe hasılatından da belli oluyordu. Bu film, Godzilla Filmlerinin üçüncüsü olma özelliğini taşıyor. İlki 1954 yılında Japon Yönetmen Ishiro Honda tarafından çekilmiş. İkinci çekim, 1998 Yılında Amerikalı Yönetmen Roland Emmerich tarafından gerçekleştirilmiş. Yönetmenliğini Gareth Edwards'ın yaptığı bu üçüncü Godzilla Filminin başrollerini; Aaron Johnson, Ken Watanabe ve Elizabeth Olsen paylaşıyorlar. Vizyondaki bu son Godzilla Filmi, bilgisayar teknolojisinin ulaştığı noktayı gösteren çok başarılı görsel efektleri ile göz doldurucu bir şölen sergiliyor. Buna mukabil, kurgulama anlamında aynı başarıdan söz etmek mümkün değil. Filmin insan kahramanları ile seyirci arasındaki duygusal bağların oluşumu ve güçlendirilmesine gereken zaman ve önem verilmeden yaratıkların sahne alması, seyircinin gerekli motivasyonunu ve duygusal yükselişini önlediği gibi yaratıkları, seyirci gözünde başrol oyuncuları olmaya zorlamış. Bu durumda, filmin insan kahramanlarına da doğal olarak figüranlık yapmak kalmış. Filmin kurgulamasındaki bu eksiklikler bir yana bırakılırsa, yüksekliği 100 metreyi bulan bir yaratığın insani boyutta kadraja sığdırılabilmesi ve olaylara dahil edilmesi çekim tekniği açısından oldukça meşakkatli bir iştir. Film izlenirken bu önemli sorunun çok başarılı çekim açıları kullanılarak aşıldığı gözlenebiliyor. Bu ise filmin teknik kadrosunun başarısını gösteriyor. Sonuç olarak, Godzilla'nın bu üçüncü çekiminde kullanılan görüntü tekniklerinin ve görsel efektlerin çok başarılı olduğunu söylemek mümkün fakat kurgulama anlamında aynı başarıdan söz etmek pek mümkün değil."} {"url": "https://rihtimdergi.com/gok-koltuk/", "text": "...taraflarımda bir doluluk ve delilik belirtisi var. Kendini koyun gibi sürüye katmak isteyenler ise cabası. Onlara yem mi vermeliyim, yoksa sürümle beraber bu tepenin leziz otlarını mı hediye etmeliyim? Nefes almalarımda bir hışırtı var... Ve bu krallık biteceğe benziyor. Sanmayın ki bu duman biten közümden yükseliyor. Bekleyin sancılı bir doğum daha gerçekleşiyor. Bu doğumda ben, uçmayı bilen o salak martı gibi, ancak size muhtaç olmadan yükseleceğim gökyüzüne. Orada benim tahtım var. Diğer ürettiğiniz tanrılardan pek uzağım. Benim özüm insanoğlu ve ben hatalarımla yükselmekteyim. Şimdi yükselişimi görenler duyarlar sesimi. Alametleri geçmiştir aranızda, yeni bir fikir dolaşacak tepenizde. Siz gözlerinizi üzerime dikmişken, ben çıkacağım Gök Koltuka! Sürüye katılmak isteyenlerden birileri de yükselmeye çalışacak tabi... Onlar, uçmasını öğrenene kadar sadece onlara taze ve leziz otlar sunulacak. Hazır değilsiniz siz. Hazır olsanız yanıma gelirdiniz ki sizinle bu Gök Koltuk paylaşılabilsin. Ancak siz, karın tokluğuna heveslenmiş ve gözlerini leziz otlara dikmiş bir nesilsiniz! diyerek haykırmak geçer içimden."} {"url": "https://rihtimdergi.com/gonul-deren/", "text": "Genç yazar Ufuk Cengiz'in kaleme aldığı bu tiyatro oyununda Ahilik Teşkilatı'nın kuruluşu ve işleyişi Anadolu'nun manevi mimarlarından Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre, Tapduk Emre, Ahmed-i Gülşehri, Mevlana ve Ahi Evran-ı Veli'nin menkıbevi hayatları üzerinden anlatılmıştır. Gönül Deren isimli tiyatro oyunu Bektaşi Dergahında Hacı Bektaş-ı Veli Hazretlerinin de bulunduğu bir Bektaşi semahı sırasında başlar. Semah ekibi Hacı Bektaş huzurunda semah dönerken tarihi şecerenamelerde de geçen bir keramet ile gökten bir ses gelir ve Hacı Bektaş'a Ahi Evran'ın kendisini ziyarete geldiği bildirilir. Buluşmada; tasavvuf ve takva ehlinin izleyeceği yoldan bahseden erenler yine tarihi şecerenamelerde kayıtlı ve halk arasında da bilinen kerametlerden birkaçını gerçekleştirirler. Hacı Bektaş, Ahi Tekkesine davet edilir. Davete icabet ettiğinde sahnede temsili Ahi Helvası yapılır ve sahnedekilerle birlikte seyircilere de ikram edilir. İkram sırasında canlı performans ile ney dinletisi sunulur oyunun akışını bozmaksızın seyircide ikramların gerçekten erenlerden geldiği hissi uyandırılır. Yunus Emre, Tapduk Dergahından ayrıldığı sırada Ahi Evran'ı ziyaret eder ve Allah aşkı üzerine sohbet ederler. Ahilik'in vasıfları Yunus Emre ile sohbet sırasında Gülşehri ve Ahi Evran tarafından anlatılır. Ahilik usullerinden Pabucun dama atılması kötü bir esnaf üzerinden sahnede canlandırılır. Ahilik düsturu olan kalfalıktan ustalığa geçişteki Şed kuşatma töreni en ince ayrıntısına kadar canlandırılır. Ahi Evran'ı ve Anadolu'nun diğer yörelerindeki ahilik temsilcilerini ziyaret eden bir seyyah karakteriyle İbn Selam- Ahilik Teşkilatı'nın dağılım ve işleyiş yapısı seyirciye bildirilir. Ahi Evran-ı Veli'nin yöredeki bir ejderhayı halkın isteği üzerine kendine bağlaması gölge oyunuyla canlandırılır. Hz. Peygamber Efendimizin ve Ashab-ı güzin efendilerimizin öğütlerini halka anlattığı bir sohbet sırasında Hz. Mevlana'dan Ahi Evran'a bir selam gelir ve bunun üzerine selamı getiren Mevlevi dervişler Ahi Evran'ı da aralarına alarak sema ederler. Sahneye gelen Hacı Bektaş-ı Veli ve Yunus Emre'nin Ahi Evran-ı Veli ile omuz omuza verip üç eren görünümü oluşturmalarıyla tiyatro oyunu son bulur."} {"url": "https://rihtimdergi.com/google-anneleri/", "text": "1980'lerde ve 1990'ların başında doğan nesiller bilirler ki çocuklar; sokakta oynayan, susadığı halde annesi tekrar salmaz korkusundan mahalle arkadaşları ile aynı şişeden su içen, tozlu / topraklı hatta çamurlu yollarda düşen, düştüğü zaman dünyaları yıkmadan oyununa devam eden, ödevleri son dakikaya bırakan, okula mütemadiyen yürüyerek giden, anneye / babaya ve hatta büyüklere son derece saygılı, dönemin şartları doğrultusunda son derece sağlıklı yetişmiş bir nesildir. Zira içilen onca çeşme suyunun ve annelerin banyo esnasında kullandıkları suyun sıcaklığından sağ çıkabilmenin başka bir açıklaması olamaz ve tabii sağ çıkmak demişken güdümlü anne terliğini de unutmamak gerekir. Bu neslin asla çocukluk depresyonları ve adını telaffuz etmekte zorlandığımız sendromları olmamıştır. O dönemin anneleri henüz GOOGLE ile tanışmadığı için çocuğun mevcut sıkıntısının çözümü hekimlerde, bir üst merci ve tecrübe deposu olan kendi annelerinde ya da bir başka aile büyüğündeydi. Şimdilerde olduğu gibi en ufak bir üşütmeyi dahi bilmem ne sendromu diye iteleyen ve anneleri panik atağın eşiğine getiren google o dönemlerde, şansımıza henüz yumurtadan çıkmamıştı. Hoş, gerçi çıkmış bile olsaydı dönem kadını zihniyetiyle Elin makinesi ne anlar çocuk bakmaktan? diye defterini dürer, atardı; o ayrı. Zamanın ilerlemesiyle teknoloji ile tanışılmaya başlandı. Teknoloji önce minik ev aletleri ile girdi hayatlarımıza. Çırpma telinin yerini mikser, büyük kocaman gırgırların yerini elektrik süpürgesi, analog televizyonun yerini uzaktan kumandalı televizyon aldı. O zamanlar için kimse bir minik cep telefonunun gün gelip tüm hayatı yönlendirebileceğini tahayyül etmezdi çünkü cep telefonu denen şey cebe bile sığmayan, insanların telefon melodilerini bile kendi notaladığı anlaşılması güç bir aygıttı. Annelerin ise teknolojiden en fazla fayda sağladığı yer, televizyon kanallarıydı. Her kanalda istisnasız yemek programı olur ve o tarifler muhakkak uygulanırdı çünkü misafir önemli bir husustu ve ikramda eksik asla olmamalıydı. Bu arada yaşı yetmeyen bir okuyucu olursa diye belirtmek isterim, eskiden insanlar akşamları birbirini ziyaret eder, çay / kahve içilir, çocuklar ise oyun oynardı. Aslında film 2000'li yıllarda, milenyumun çok da beklenmeye değecek bir halt olmadığını anladığımız yıllarda, kopmaya başladı. Milenyuma girilen gecenin sabahında uzay çağına girmediğimiz ve uçan arabaların belirmeyeceği anlaşıldığı an, herkes hayatına kaldığı yerden devam etme kararı almıştı ama tek bir farkla: kadın faktörü. Bu faktör bir miktar daha güncellenmiş, çalışan kadın bir miktar daha maskülen hale gelmişti. 2000'li yıllarda kadın özgürlüğünü yekten ilan etmişti. Bu özgürlük bazı gerici kitleyi rahatsız etse de ilerici ve aydın kesimi son derece memnun etmişti. Kadın çalışmaktan ziyade, elinin hamuru ile erkeğin işine elini daldırıyor ve yeni istihdam alanları yaratıyordu. Şahaneydi! Peki çocuğunuzun ne kadar güzel okuduğunun farkında mısınız? Bence değilsiniz. Çünkü eğer olsaydınız elinizde o telefon yerine muhtemel örnek teşkil etsin diye kitap olurdu. Oldurmadınız. Tebrikler, çocuğunuzu kendi cehaletinize ortak ettiniz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/gordum-der-zeliha/", "text": "Hitit Kraliçesi Puduhepa savunmasını okuyor, Asurlulardan kalma bir saray yanıyor, yanık kokusu rüzgarın sesiyle çoğalıyor... Büyük İskender, Hızır Yaylası'nda konaklıyor. İlk ceza yasasını uyguluyor bu çamursuz düzlükte, dereye karşı. Romalıların çağırdığı Nikopolis'i duyuyorum, nefesim yarım kalıyor duydukça ve yanık bekçisi oluyorum dilini bilmediğim bu toprakların. İnsanoğlunun ihanetine uğramış, başı insan, vücudu yılan, upuzun kuyruğu olan Yılanların şahı efsanesi anlatılıyor suya, duyuyor musun? Korkma, dokun suya, kavalın sesine anlam ver, eşlik et! İçerisine kendini katmadığın efsane, efsane değildir! Ve bir çoban geldi, dağ, taş, börtü böcek konuşmaya başladı... Hangi dağların, ovaların kalplerini yoklayıp da gelmiştir bu derenin coşkun suyu bilinmez ama bu su, bir Cuma gününün ertesinde, celladı kesilecektir Zeliha'nın. Deli derler ona, en çok da onu doğuran sevmez, ite kalka gösterir sevgisizliğini. Yirmi beş haneli köyün Zeliha'sı delirmeden yedi yıl öncesinde, tam da yedi yaşında, otlamaya giden koyun sürüsünün peşine takılarak köyden çıkar. Akşam olur, çobanla birlikte sürü de döner köye ancak Zeliha'yı ne duyan olur ne de gören. Zeliha'nın annesini alır bir merak. Karanlık çöker, Zeliha dönmez köye, kimseler bilmez. Zeliha'yı yola salan kaval, çobanın kavalı, biri üflese de anlatsam bildiklerimi der demesine de, duyulmaz anlatamadıkları, zifiri karanlığın korkusu üşütür geceyi. Zeliha, Sultan teyzenin altıncı kız çocuğu ve aynı zamanda son çocuğu. İşte bu son çocuğun doğumundan hemen sonra köyün ebesi durduramayınca kanamayı, apar topar ilçeye yetiştirilmiş kadın. O geceden Sultan teyzeye arta kalan ise bir daha hamile kalamayacaksın cümlesi olmuş en insaflısından. Mutluluk getirmeyen, mutluluk veremeyen Zeliha'nın girdabı doğduğu gün başlamış aslında. Meşaleler ellerde köylüler güneş ışığına varana kadar dolanmışlar etrafta, çevre köylere bile haber etmişler, lakin bulamamışlar Zeliha'yı. Şafağın söktüğü saatlerdi. Gün ağarmış, geceden kalma yorgun, ağırlaşmış hava usul usul yerleşmeye başlamıştı Şahmaran toprağına. Derenin kenarında, bir tutam yosuna sıkıca tutunmuş olarak buldular Zeliha'yı. Bildiklerini anlatabilecek kelimeleri yoktu. Dili döndüğünce anlatmaya çalıştı ama kimseler onu anlamadı. Sadece çok güzel bir şey gözlerinden çevreye yayılıyordu. Zeliha diğerleri gibi değildi artık. O gecenin sabahından sonra köyün yarım akıllı Zeliha'sıydı. Güzel bir şey vardı gözlerinden sızan, teşhisi delilik oldu. Koca kazanlarda yapılan yemekler, davul zurnanın ısınma sesleri ve süslü şalvarları, yazmalarıyla komşu köyde bir düğün telaşı. Şahmaran'dan gidecekler bir bir yola koyulurken sabahın erken saatlerinde, Sultan teyze de beş çocuğuyla çoktan katılmıştır kafileye. Odanın içinde boruları sökülmüş olsa da kışı hatırlatan bir kuzine sobası ve ayağına zincir dolanmış sedirden bir kanepe. Zeliha cam kenarında etraftaki hareketliliği izlerken korkulu gözlerle, karşıda kendine gülen çocuklara aciz bir iniltiyle bağırır. Elini ayağındaki prangaya götürür, her beş dakikada bir deneyimlediği gibi zinciri çözmeye çalışır ancak her defasında yara alır göğsü, pes ederek bırakır. Her sene bu vakitler yılanların istilasına uğrardı Şahmaran Köyü. Çoğu öldürülür ya da çoğu ölürdü. Köy halkının diliyle bir tanesi vardı ki, sanki Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesinde bahsettiği boynuzlu ve ensesi tüylü olanıydı. Ne ölür ne öldürülürdü. Aradığı bir şey varmış gibi hiç olmadık yerlerde görünür ve aniden tüm heybetiyle kaybolurdu. Zincirinden kurtulamayan, kurtulmak için çabalamaktan da vazgeçen Zeliha cam kenarındaki sedirin üzerinde bir düşe dalmıştı öğlen sıcağında. Tıpkı kalp gözüyle görülen düşler gibi, Zeliha'nın gözü de kalbi de, etrafını sarıp sarmalayan bu uzun düşün içinde kalakalmıştı. Belki üç, belki beş saat geçmişti ki aradan, Zeliha gözlerini açınca, kapı eşiğinde bir çift göz görmüş. Simsiyah lakin etrafa yemyeşil bir ışık yayan bu gözlerle Zeliha, upuzun bir yolculuğa çıkacak olmanın heyecanını yaşamış. Simasıyla insanı andıran bir yılanmış tam da şimdi Zeliha'yı diliyle koklamaya çalışan. Aydınlık kaybolmak üzereyken dağların ötesinde, kızılımsı kesik kesik ışıklar sızar köyün tepesine. Düğünden dönen ahalinin korkulu sesi uyandırır Zeliha'yı düşünden. Fareler yılanlardan, yılanlar insanlardan kaçarken, erkekler ellerinde küreklerle, ahırları, kilerleri teker teker arayarak öldürürler ölümlü yılanları. Küreklerle köy meydanında toplanan yılanların yakılması da bir gelenektir Şahmaran'da her sene. Doğumu, yaşamı ve hatta ölümü de, Sabaha karşı evin önünde hayvanların bağrışmaları uyandırdı Emine teyzeyi uykusundan. Ahırın kapısını açıp onları sakinleştirmeye çalışırken, çimenlerin arasından siyah bir gölgenin süzüldüğünü gördü. Kapıyı kapatıp içeri girer girmez, siyah bir ürperti hissetti tüm bedeninde. Çay suyu koyup çocukları teker teker uyandırırken, Zeliha'nın gözlerinin açık ve sus bir halde kendini izlediğini fark etti. Beyazı çivit beyazı, siyahı kömür karası gözleri vardı Zeliha'nın. Bu sabah da yedi dağın ötesini deler gibi bakmalardaydı. Gözlerinin ardında korku dışında her şey vardı aslında. Yarayı kazarak iyi edebilen bir sevgi yapışmıştı bedenine sanki Zeliha'nın... Yılların uykusundan uyanmış kadar uyandı o sabaha. Kalktı yatağını toparladı, yüzünü yıkadı, mutfağa yönelip anne, günaydın dedi. Ev halkı, konu komşu, Şahmaran köyü anlam veremediler bu değişime. Emine Teyzeye ne yaptın nasıl ettin de iyi ettin bu deliyi diye sorulan soruların cevabı yoktu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/goremiyordu/", "text": "Göremiyordu. Eskiden gördüğü hiçbir şeyi artık göremiyordu. Asla bencil bir insan olmadı. Olabildiğince yardımseverdi. İnsanları kırmamak adına kendinden taviz verirdi. Daha sonra ise insanlar onun kadar fedakar olmadıkları için üzülürdü. Ama onlara asla kızamadı. O öyle diye kimse onun gibi olmak zorunda değildi bir kere. Ama artık... Ben bencil değilim diyemiyordu. İyi bir insan olduğunu artık bir türlü göremiyordu. Ayağa kalktı, sabahtan beri okumayı ertelediği dosyalarına baktı. Patronla da arası pekiyi değildi zaten. Bu dosyaların yarına yetişmemiş olması biraz tazminat alması için yeterliydi. Peki, istiyor muydu? Artık ne istediğini bile göremiyordu. Dosyaları es geçerek aksak adımlarla mutfağa ilerledi. Kendine bir kahve koydu. Şekersiz, sütsüz, acı bir kahve... Şekeri bir yıl önce bırakmıştı. Ama sütü hatırlamıyordu. Ne ara sütü kahveden ayırmıştı, bir türlü hatırlamıyordu. Onları neden ayırdığını bilmiyordu. Kahve bardağına bakmayı bıraktı. Biraz süt tozu aradı. Onların ayrılmalarını istemiyordu. Yoktu. Süt tozunu hiçbir yerde göremiyordu. Daha yavaş adımlarla döndü çalışma odasına. Kahvesinden bir yudum aldı ve yarı kirli pencereden dışarıya baktı. Ne kadar zamandır temizlik yapmadığını hatırlamıyordu. Camları silmediği için kızdı kendisine. Sütü kahveden ayırdığı için kızdı. Bencillik ediyordu. Olmak istemediği bir insana dönüşüyordu. Vefasız, bencil, umursamaz. Ne ara olmuştu bütün bunlar, lanet olsun hatırlamıyordu. Hayvanları artık sevmiyordu. Korkuyordu onlardan, hepsi ona zarar vermeye çalışıyordu. Evinde onu asla sevmeyen bir kuşu vardı, hızlı adımlarla kafesinin önüne geldi. Bağırdı ona. Bağır! Bağır! Korkmuş gözlerle kendisine bakan kuşunu izledi. Bir sağa bir sola çevirdi kuş kafasını. Ayakları her an bir ileri iki geri hareket ederek kaçmaya hazırlanıyordu. Varla yok arası bir ses tonuyla fısıldadı. Sağ elinin tersiyle kafese vurdu. Kafes de, kuş da cama çarptı ve büyük bir gürültüyle yere düştüler. Kuş yattığı yerden kanat çırpıyordu. Göğsü hızla şişip sönüyordu. Yukarı, aşağı, yukarı, aşağı... Son kez şişti bembeyaz göğüs. Bir saat, iki saat, üç... Kuşa bakmaya devam etti. Kıpırdamadan. Tek bir mimiğini bile oynatmadan kuşu izliyordu. Vicdan azabı, üzüntü, acı... Yoktu. Göremiyordu. Bu yaptığı kötü bir şey miydi? Göremiyordu. Kuralları hatırlamıyordu. Mavi, kırmızı, beyaz, mor, çok az da pembe... Pembenin bu kadar az olması fazla iyiydi. Nedenini biliyordu ama göremiyordu. Yani o ana kadar göremiyordu. Fısıltısıyla mutluluktan gözleri yaşardı. Kana karışan gözyaşları fazla iyiydi. Oysaki dosyalarını okuyup yarın teslim etmiş olsa, patronunun gözüne girecekti. Şüphe yoktu ki patronu o gün iyi günündeydi. Bir terfi bile alabilirdi. Okumayarak gitse bile kovulmayabilirdi. En kötü yüklü bir tazminat onu bekliyordu. Sütü asla bırakmamıştı ki. Asla ayırmamıştı o ikiliyi. Sadece, yeni bitmişti. Çöpe baksa görecekti. Camları daha iki gün önce silmişti oysa... O lekeler, dışarıdaydı. Göremedi. O vazoyu ise ona eskiden kendisine çok yakın olan bir dostu almıştı. Renkleri çok seven bir dostu... Baktıkça beni hatırla demişti, evin en göze çarpan yerine koyarken. Genç kadın, o güzelim yaş gözünden akana kadar hatırlamamıştı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/gozyasi-kokan-bir-gecenin-artiklari/", "text": "Belki de beni artık sevmemenin nedeni, zaman içerisinde tam olarak istediğim kadına dönüşmendir dediğimi hatırlıyorum. Sevdiğim tarzda kadınların benimle hep bir sorunu oldu. Beni sevmediler, yetersiz buldular ya da başka ihtimallere kendilerini kaptırıp gittiler. Bence her şey iyi olacak. İkimiz için de. Bölümün sonu Kaan. Bazen işleri karıştırman gerekir. Bazen işleri karıştırman gerekir diye tekrarladığımı hatırlıyorum. Bu hastalıklı ruh halinden sıyrıl. Eve git! Kalbimde senelerce onunla büyüttüğüm saksı çiçeğinin kuruyup dökülmeye başladığını hissettim. Şimdiden içimde hissettiğim dört senelik boşluğun tamamen yitirilmesi bir dört sene daha alabilirdi. Işıksız bir yolda soğuk bir yolculuğa hazırlanıyordum. Biramı içince kalkacaktık. O yüzden biramı mümkün olduğunca ağır içiyordum. Onu yanımda tutabilmenin geriye kalan tek yolunun gidişini geciktirmek olduğunu kötü bir şekilde fark etmiştim. Tam olarak bir 10 dakika sonra, artık o olmayacaktı. Tam olarak bir 10 dakika sonra, 1460 gün 6 saat 10 dakikadır hayata karşı bir koruyucuya sahip olan ben, dımdızlak ortada kalacaktım. Mutluluklar ve acılarla aynı potada eritilmiş, yeri geldiğinde sabahı olmayan huzur dolu günlerdi. Tekrardan sanki bir maktulün ölmesine saniyeler kala tüm hayatını gözlerinin önünden geçirmesi gibi ben de tüm birlikteliğimizi gözlerimin önünden umarsız bir slayt gösterisi gibi geçirdim. Tüm bunların hepsi İyisiyle kötüsüyle yaşadık ve sonra sen, beni mezun ettin. şeklinde sonlanan bir cümlenin sonucunda olmuştu. Seneler önce ilişkiye başladığımızda doğan çocuğun kreşe gitme yaşı gelmiş ve bütün beraberliğimiz birkaç arsız cümlenin içine sıkışmıştı. Bir zamanlar neredeyse tek bir saniye bile benimle kontağı kesmeyen gözleri şu an benim dışımda her şeye bakıyordu. En basit bir çıtırtı bile onu, benim özenle toplamaya çalıştığım dikkatinden koparıyor ve aklına yaşamak istediği, uzun acılar sonunda ulaştığı mutluluk fırsatı geliyordu. Kıymetini daha iyi bilen birisi tarafından verilen bir mutluluk fırsatı. Beni asla aramayacağını bilerek İstediğin zaman beni arayabilirsin. dedim. Bana hiç gelmeyeceğini bilerek İstediğin zaman gel, konuşalım diye ekledim. O da bunu hiçbir zaman yapmayacağını tam anlamıyla bilerek basit bir 'Tabii ki' ile cevapladı. Bu soğukkanlılığı ona kazandırdığım için kendimle hem gurur duyuyor, hem de nefret ediyordum. Bitmek zorunda değildi. Benim için delicesine uğraşmasına rağmen bok etmiş, bana verdiği üçüncü ve son şansı da harcamıştım. Sanırım kaç yaşında olursa olsun her erkek hayatında bir kere asla harcamaması gereken bir kadını buluyor ve onu harcıyor. Bu varoluşsal lanet yüzünden istemediği bir hayata sürülüp, bir köpek gibi yaşamaya devam ediyor. Bir şeylerin kıymetini asla bilmiyor. Geçici hevesler uğruna çok fazla vakit kaybediyoruz. Sanırım hepimiz süzme salağız. Büyüdükçe küçülen Rugrats bebekleri gibiyiz. Bir bedel ödemeden kafamız basmıyor. Ve boşaldı. Gözyaşları bir zamanlar avuçlarımın içinden asla ayırmadığım yanaklarının üzerinden akarak hafif kıvrık dudaklarına aktı. O an içim rahatladığı için kendimden tiksindim. Tüm bunlara sebep olmanın getirdiği ağırlıkla birleşince o nefret müthiş bir hal aldı ve içimde bir yerleri ezdi. O sırada bana asla unutmayacağım o cümleyi yazmak için telefonunu eline aldığını gördüm. Ve zamanla birlikte yitip giden her şey gibi, evine giden otobüsün içinde kendi hayatına yollandı. Gözlerim otobüsü artık daha fazla göremeyinceye kadar orada kaldım ve baktım ona. Zamanında o durakta onu ağlayarak bıraktığım bir an vardı. O gün için lakayıtça kıçımı dönüp evime dönüşümden dolayı kendimi hiç affetmeyeceğimi fark ettim. Bir zamanlar o otobüse atlasaydım her şey çok farklı olurdu. Belki o vakit de yeni sorunlar çıkardı ancak şimdilik kendimi suçlayabileceğim her bahaneye ihtiyacım vardı. Bu da kusursuz bir bahaneydi. Gidenle gidilmediği gibi eskisi gibi de kalınmıyor. Kendimi farklı bir şehirde, beni dört sene önce bulduğu yerde, bambaşka bir adam olarak buldum. Dört senelik, neler olduğunu hatırladığım bir hafıza kaybı yaşamış, farklı bir boyuta gidip gelmiş, sonra da tekrar uyanmış gibiydim. Ancak o hafıza kaybı boyunca yaşadıklarım hayatımın en güzel yıllarını oluşturuyordu. Benim olamayacak kadar güzeldi. Bitmesini asla istemediğin bir rüyadan zorla uyandırılmak gibiydi. Ve ölene kadar geriye kalan tüm uykularını o rüyayı tekrar görmek için uyumayı çağırıyordu. Nemli Mart ayazında paketimin içinde kalan son sigarayı çıkardım. Eskisi gibi görünmüyordu insanlar. Olduklarından daha çirkin gözüktüler gözüme. Yaptıkları işlerden, bulundukları hayatlardan, sahip oldukları tüm mutluluklardan nefret ettim. En çok da benim harcadığım fırsatları harcamayanlardan. Umarım mutluluklarında boğulurlardı. O an onlar için dileyebileceğim yegane dilek buydu. Sert rüzgar tam aksi yönümden yüzüme doğru acı bir şekilde vurdu. Onu unutmaya harcayacağım geniş zamanlarla dolu bir hayata yavaş yavaş yürüdüm."} {"url": "https://rihtimdergi.com/grev/", "text": "Tüm bu uyarılardan ders almayan kızlarının tavırlarından yılmış olan ecza sahibi kadın, başını iki yana sallayarak dükkana, hastalarının ve kalfasının yanına dönüyordu. Günleri senelerdir değişmeyen ben ise elime bu kadar farklı bir fırsat, bir heyecan geçmişken değerlendirmeden edemezdim. Gittim çocukların yanına; Selam ufaklıklar! dedim. Adı Saba olan, saçları sarıya çalan bu sevimli küçük kız yüzüme o kadar sinirli bir bakış fırlatıyor ki olduğum yerde kalakalıyorum. Hatta biraz da korkuyorum açıkçası. Biraz bakıştıktan sonra Eda, Saba'ya göre sinirden daha çok üzgün ve yılmış bir ifadeyle- söze karışıyor. Saba yine o sinirli gözlerini dikmişti üzerime. Elindeki kalan taşları da pazar yerine fırlattı. Bir müddet etraftan gelen ayıplama seslerinden sonra attıkları taşlardan bir tanesini kapıp getirdim. Gülesim tutmuştu birden. Gözlerim canlanmıştı. Daha çok küçük olmasına rağmen hakkı olanın ne olduğunu anlamıştı bu küçük kız. Bir davası, bir mücadelesi var gibiydi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/guclu-kalem/", "text": "Fikir tasarrufu yapılan bir dönemdeyiz. Bakın şu boşluklara dikilmiş gözlere, anlayacaksınız beni. Vazgeçmeden geçmeyen günlere sığınarak söylüyorum bunları. Çünkü biz tasarrufumuzu yaparken, kalemler yazmaya devam ediyor. Bu yüzden kimimizin kalemi güçlü, kimimizinki ise kırık sayılıyor. Tam olarak haritalandırmak gerekirse, öneri ve düşüncelerimiz bilinç dışında paketlenmiş bir şekilde bekliyor. Oradaki bilgilerin paketlerini açarak, içini kontrol ederek ve toplumun genelinin anlayacağı bir şekilde sentezleyerek sunmak büyük marifet... Haritamızın diğer köşesinde ise benliğimiz duruyor. Ne ötekine ne de bilinçdışına yakın bir yerde. Hangi tarafa yönelirse yönelsin, uzun bir yolculuğu göze alması gerekiyor. Benliğimiz karışık! Bir o tarafa bir de bu tarafa koşuyor. Yoruluyoruz ve fikir tasarrufu yapma kararı alıyoruz. Bizleri ilgilendiren konular üzerinde dahi uzun uzadıya düşünemiyor ve sağlıklı fikirlere ulaşamıyoruz. Yorulduğumuzu sanıyor ve vazgeçme sürecini başlatıyoruz. İleride kimse yok. Sen olduğun yerdesin. Geride bıraktıkların, arkanda kalanlar, hataların ve başarıların. Solunda gördüğün şey ise öteki... Sağında ise bilinçdışın seni bekliyor. Bengi döngümüz bu kadar basitleşmişken biz yorulmaktan korktuğumuz için ne ötekine ne bilinçdışına ne de hatalarımız ve başarılarımız tarafına bir harekette bulunamıyoruz. Sadece ileri, boşluğa açılan kapıdan içeri giriyoruz. Şimdi bulunduğunuz yerden geriye doğru koşun. Deneyim denizine dalın ve dibindeki o değerli taşları avuçlarınızda toplayarak geri gelin. O değerli taşların bir kısmını bilinçdışına bir kısmını da ötekine doğru fırlatın. Sonra ileri doğru yürümeye devam edin. Bu sayede hem bilinçdışınızı hem de ötekini yolunuza engel olarak dikmiş olacaksınız. Başardınız! Artık boşluğa karşı değil, deliliğe karşı yürümektesiniz. Buradaki delilik kavramını yüceltecek olan da yerin dibine sokacak olan da sizsiniz. Hazır savaşlarınız başlamışken kaleminizi elinize alın. Çünkü büyük eserler çıkacak oradan. Yolculuğunuzu bitirdiğinizi düşündüğünüz anda etrafınıza bir bakın. Eğer bahsettiğim haritada bir değişiklik var ise sadece yorulmuşsunuz demektir. Yürümeye devam edin ve bırakın o engeller yolunuza atlasın. Ayağınızı sıkmayan ayakkabıyı hissedemezsiniz. Biraz daha sıkı bağlayın."} {"url": "https://rihtimdergi.com/gumus-renkli-balik/", "text": "Dudaklarda bir duman gürültüsü, içine çektikçe çoğalıyor sanki gökyüzü. Sesinin rengi değişiyor. Seni seviyorum derken farklı, Bakarız derken farklı, Hoşça kal derken çok farklı. Balkona çıkıyorum. İsmini unuttuğum insanları çağırıyorum zihnime. Gelip doluşuyorlar hemen. Sen yoksun. Orada kaldın, zamansız bir öğle uykusunda. İri gövdeli, kocaman bir ağaç taşıyor sanki çocukluğumu. Dallarına uzanmak için zıplıyorum, tuttuğum yaprak elimde kalıyor. Annemin sesi kulağımda. Kızıyor, çabuk öfkeleniyor ve uslu durmam için tembihliyor beni. Bense sırtımı yakan güneşe kulak veriyorum sadece. Koşmamı söylüyor. Koş. Hiç durma! Dönüp arkana bile bakma! İşte o an inanmak geliyor içimden, hepsinin bir rüya olduğuna. Kan ter içinde uyanıp, sağ tarafımı yoklarken seni görüyorum. Uyuyorsun, tıpkı hayal ettiğim gibi. Odadan çıkıp bütün evi geziyorum sonra. Kimsecikler yok, herkes ölmüş. Üçümüz kalmışız şu hayatta. Sen, ben ve şu meşhur yoksulluğumuz. Birbirimize sarılıp uyumaktan başka çaremiz yok gibi. Ama inat ediyoruz işte. Sıkılmak, uzaklaşmamız için geçerli bir bahane. Özlemekse, onun panzehri. İkisine de inanmıyorum ben. Yorgunluğu kolayca okunuyordu yüzünden Bahar'ın. İsmi gibi birisi olamamıştı hayatı boyunca. Ayağına öylesine geçirdiği lastik terlikleri ses çıkartıyordu, bana adım adım yaklaştığını görmeme gerek kalmamıştı. Başımı kaldırmadım gazetemden. Öksürdüm içimden gelmeyerek, zoraki. Yine temizlik mi yaptın sen? Balkon kapısının orta yerinde durup, belini arkaya yasladı. Acı duydu muhtemelen, yüzünü buruşturdu. Terliklerine dolan suyun, sabah sabah bir yerleri canhıraş vaziyette yıkamaktan kaynakladığını tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yoktu. Öyle. Müsaade edersen balkonu da yıkayacağım şimdi dedi Bahar. Ve sinirlerimi zıplatacağını umut ederek, sırıtarak çıkarmıştı arkasında bekleyen bir kova suyu ve süpürgeyi. Oflamalarıma aldırış etmeden masanın etrafında tam bir tur atmış ve balkonun köşesine yerleştirmişti kovasını. Böyle zamanlarda daha istekli oluyordum gazete okumak için. Hiç yerimden kalkasım gelmediğini belli etmek için olmasa bile, ondan gıcıklık rövanşını alabilmek için sallamıştım gazeteyi birkaç defa. Bugün mücver mi yapsan? diye sordum ve istifimi bozmadan satırların arasına gömüldüm. Tel süpürgenin mermere hızla sürtmesinden çıkan sese rağmen, Bahar'ın mırıltılarını işitebiliyordum. Ne söyleniyorsun yine? Duymuyorum? Gülmemek için dudaklarımı iyice yayıp, gergin tutmuştum bu esnada. Hafta sonlarını hiç sevmiyorum dedi süpürme işlemine ara vermeden. Ben de dedim. Kıkırdadığımı fark etmesi için gürültü çıkarmaktan da geri kalmadım elbette. Sonra sessizlik oldu. Derin bir sessizlik. Arkasına dönmedi Bahar, devam etti aynı köşeyi süpürmeye. Ben de beklemedim. Yerimden kalkıp oturma odasına geçtim. Televizyon sehpasının altına biraz para bıraktım. Bu aramızdaki oyunun bir parçasıydı. Evde malzemesi olmayan bir yemek istediğim zaman, oraya bir miktar para bırakırdım dışarı çıkmadan. O istemezdi, ben de bir şey söylemezdim. Ama günün sonunda, ben dışardayken Bahar alışverişi yapmış ve istediğim yemeği yapmış olurdu muhakkak. Hızla üstümü giydim ve yine konuşmadım. Dışarı çıktığımı söylememe gerek yoktu. Hava kararana dek dönmeyecektim nasıl olsa. Az evvel ağzımdan kaçırdığım gibi, hafta sonuydu bugün. İkimiz için de haftanın sonu. Kendimi rahatlamış hissettiğim, tıpkı bugüne benzeyen bir gündü karım intihar ettiğinde. Konuşmayı becerememiştim bana, Neden? diye soranlara karşı. Bilmediğimden değil, bildiğim şeylerin sınırlarının yetersiz olduğunu fark ettiğimden susmuştum. Ve işte yine böyle bir gündü, yanılmıyorsam cumartesiydi Bahar evimde çalışmaya başladığında. Üzerinde pazardan alınmış, ucuz kumaştan renkli bir elbise vardı. Nasırlı elleri benimkilerden çok daha erkeksi gözüküyordu. Görür görmez tahmin yürütmüştüm. Tarlada ve fabrikada uzun seneler çalışmış olmalıydı bu eller. Kendi kibar ellerimden utandım, onunkilere hayran kaldım. Sonra baştan aşağıya süzdüm onu. Kendinden emindi hatta çok emindi konuşurken. Yüzünü incelemiştim en çok. Gözaltlarındaki torbaların uykusuzluktan kaynaklanmadığını düşünmüştüm. Yapacağı işleri anlattım, kafasını salladı, sustu. Sonra mutfaktaki taburelerden birine oturdum. Ona da oturması için yer gösterdim ama ilk itirazını etti kafasını sallayarak. Olduğu yerde kalıp dikilmeyi kendi tercihi ilan etmişti. Üzerine gitmedim. Ev işlerini eksiksiz biçimde yapabileceğini biliyordum. Bilmediğim şeyi sordum ben de. Sen bir 'Hoşça kal' sın. Bense bir 'Güle güle.' Devamlı gitmek zorunda olmayı içime sindiremedim hiç. Peki ya sen? Bir çırpıda söylendiği kadar hoşça kalabilmeyi becerebildin mi ki? Gülümsemiştim. Bu cümleleri kurmasa, bir an için onu tanıyamayacağımı düşünüp kızmıştım kendime. Suskunluğu özlemindendi. Yalnızdı benim gibi. Ve hiç değişmemişti. Yine inatçıydı ve onu son gördüğümde nasılsa, tam da öyle bakıyordu şimdi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/gun/", "text": "Nemli kirpiklerinin aralığından ışıldayan bir çift ela göz... Göz aklarının yerini almış sapsarı bir ovadan bakıyor etrafına. Bakıyor, bakıyor... Öyle bir bakış ki yüz yıl, bin yıl baksa bu tabloya asla bıkmayacakmış gibi geliyor. Yarım asır sonra, bu topraklara, bu sulara dönebilmek var ya işte bu onun için hala hayalmiş gibi bir gerçek. İnanması zor. Dalgalar birleşerek çarpıyorlar kayalıklara. Martı seslerini bastırmak ister gibi tüm çabaları. Yan yana ne kadar da güçlüler. Belli bir mesafeye kadar yükselip sonu hüsranla biten bir geri çekilme... Hiç bıkmadan, hiç vazgeçmeden, sonunu bile bile gerçekleştirdikleri bu mücadeleyi seyredip güç alıyor. Şimdi, içinde yeşeren bir tohum tanesi gibi yaşamak. Çocuk sesleri de martıların sesleri gibi kayboluyor bir anda. Zar zor seçebildiği kaya parçalarına tutuna tutuna ilerliyor. Başında bir ağırlık ve tutulmuş her yanı. Kumsala indiğinde el yordamıyla bulduğu terliklerini giyiyor. Sırtı denize dönük. Hayır, bakmayacak. Bakmamalı. Eğer çevirirse başını gidememekten korkuyor. Başının ağırlığını kaplıyor deniz, her yanı masmavi. İçinde bir ağlama hissi. Yıllar var ki hıçkıra hıçkıra ağlayamadığını hatırlıyor. Yastığa gömdüğü haykırışlarını hatırlıyor. Hepsini kovmalı aklından. Ağlıyor. Sırtını yasladığı taşın yüzeyi acıyor etini. Aldırmıyor. Yıllardır acıyan yüreğini temizliyor şimdi gözyaşları. O yaşlar ki bütün acılarını denize döküyor adeta. Bedelini fazlasıyla ödediğini düşünerek karşılıyor akşamı. Bir zaman sonra eski evlerin arasında karşısına çıkan bir çorbacıda buluyor kendini. Garson bile anlıyor şaşkınlığını, gülümseyerek bakıyor ona. Elleri titriyor kaşığa uzanırken. Ekmek doğrayıp kaşıkladığı mercimek çorbası nasıl da nefis. Sıcak yemek yemeyeli asırlar olmuş gibi. İçini tarifsiz bir hüzün kaplıyor, mutlulukla karışık. Gece kendini göstermedi tam anlamıyla. Kimi kepenkler kapanırken kimileri açılıyor. Yeni açılmış bir kebapçı dükkanının camına takılıyor gözleri. Sırtına attığı eski çantası, grileşmiş gömleği, kahverengi terlikleri, uzamış saçı ve sakalıyla tam karşısındaki adama bakıyor. Ne kadar da ihtiyarlamış. Kocaman bir acımak geliyor içinden kendine. Sorular... Sorular... Yıllar var ki sayısını unuttuğu sorularını artık sormamalı kendine. En çok da aklını yitirmekten korktuğu kapkaranlık günlerinde tutunduğu minicik bir ışıktı hayalleri. Elleriyle tutuyor, basıyor ayakları. Gözleri görüyor kalabalıkları, herkes kendi telaşında. O da karışmalı bu telaşa, daha çok yorulmalı, daha çok üzülse bile pes etmemeli. Risk almadan yaşamak olmaz. Adı gibi biliyor bunu. Güler yüzlü görevli gösteriyor odasını. Ne kadar kalacağını tam olarak bilemediği bu yerde bir turist, yorgun bir gezgin, bir meczup gibi karşılanmak canını acıtıyor aslında. Kalbi buraya ait. Ama kimse bilmiyor. Yirmili yaşlarının başında ayrılmak zorunda kaldığı, acımasızca söküp aldıkları bu yere o kadar ait ve o kadar ait değil ki. Tenha bir sokağa bakan minicik pencere önünde dikiliyor bir süre. Tek kişilik odasında, bir köşeye sıkıştırılmış gibi duran tek kişilik masanın yanında minicik bir sandalye... Hemen çekiyor onu camın önüne. Yoldan akıp giden hayatları izliyor. Kimi solmuş, kimi güçlü rengarenk ışıklar arasından akıp giden hayatları... Kendisinin hayatı da bu oda içinde şimdi. Bir yüreğe sıkışıp kalmış ve kafes tellerinin arasından çıkmak için çırpınan bir kuş misali. Her dakika daha bir azalan ışıkların yerini karanlığın almasına az kala kapanan bir perde sesi. Oyunun giriş kısmı bitti. Artık aslını oynamak için toparlanma zamanı. Sıcak bir duşun ardından çeki düzen verdiği saçları ve sakalıyla puslu aynaya ilk kez bir gülümseme bırakıyor. Çantasındaki tek ve en temiz giysilerini çekip üzerine yatağına uzanıyor bir süre sonra. Hemen uyuyamasa da uzun süre oturmanın ve düşünmenin verdiği yorgunlukla uykuya teslim oluyor göz kapakları. Uyandığında yatağını topluyor. Minicik camı aralıyor kocaman elleriyle. Bu oda kaç gün yurdu olur bilmiyor. Hiç kimseyi tanımadığı ama en iyi bildiği bu yer onun ev sahibi artık."} {"url": "https://rihtimdergi.com/gunasiri-duygular/", "text": "Yatağıma uzanmış tavanı seyrederken, ruhumun göğsümü şişirip önce içimden daha sonra da şu çirkin boyalı tavandan kaçıp gitmek istediğini en derin acılarımla hissediyorum. Kalbim sıkışıyor, buna engel olamam. Ah, keşke sabaha uyanamasam da duygularımı perde arkasına atıp beni komik bir gösterideki ruhsuz, tahta bir kukla gibi oynatmaya çalışan herkesin gözlerindeki pişmanlığı görebilsem. Boynuma nefesini üfleyip uzun tırnaklı, bakımsız ellerini boğazıma uzatıp nefesimi sanki yol kenarına atılmış bozuk bir saati çalışıp çalışmadığını kontrol etmek için avucunda gezdiriyormuş gibi tutarak kesip beni can çekişmeye zorlayan ölümü, hiç bu kadar yakın hissetmemiştim. Bir yanım kimseyle kafamın içindekileri ve duygularımı konuşamayacağımı bilirken, diğer yanım bunu yapabilmek için can atıyor. Kime kendimi anlatmaya kalksam biraz sonra aptal gibi hissediyorum. İki yanımda beni saran duvarlar var. Ben kendimi kurtarmaya çalışırken iki duvar beni arasına alıp sıkıştırıyor. Ben ne kadar nefret ettimse hayattan, o da benden o kadar nefret etti. Duvarlarımı itmeye çalışıyorum hayatın nefretine direnerek. Yol boyunca ağaçlar dizili. Onlara bakarken bile bir anıyı anımsamak ne garip. İnsan tek bir anı yüzünden hayatı boyunca tüm otobüslerden nefret edebiliyor yahut her bir yıldızlı gece için ağlayabiliyor. Anıların bu kadar acı verici olmaması gerekirdi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/gunes-batarken-bile-buyuk/", "text": "Dünyaca ünlü Alman yazar Johann Wolfgang Von Goethe adete bir yaşam paletine sahiptir. Birçok insanın, tarzın, ortamın renklerine değerlerine ve deneyimlerine sahip olan Goethe, yanından edebiyatı hiç ayırmadan kendine çok farklı sıfatlar edinmiştir. Edebiyatçı, politikacı, doğa bilimci ve ressam olan Goethe, Frankfurt'ta hukukçu bir baba ve varlıklı bir ailenin kızı olan anneden dünyaya gelmiştir . Goethe disiplinli, ciddi, çalışkan, modern, farklı gelişim ve öğrenim teknikleriyle yetiştirilmiştir. Fransızca, İtalyanca, İngilizce, Yunanca, Latince dil eğitimi derslerinin yanında din, resim, çello, piyano ve dans dersleri de almıştır. Gerek döneminin siyasi koşulları gerekse tanışma fırsatı bulduğu hayatına yön veren kişiler sayesinde kendisine hep bir şeyler katmış, günümüze kadar gelen dünyaca ünlü, kabul edilmiş eserleriyle herkesin hayatında iz bırakmıştır. Eserleri her zaman hayatının tabloları gibi olan Goethe kendisini, çevresini, duygu dünyasını anlatmıştır. Gençliğinden itibaren eğitiminde, gezilerinde, çalışma hayatı içinde hayatına birçok kadın girmiş, aşka dair birçok şey yaşamıştır. Edebiyata, çalışmaya, gelişmeye düşkünlüğünden midir bilinmez; ilişkilerinde uzun süreli birlikteliği, tek bir kadına ait olmayı gerçekleştirememiştir. Belki de Goethe o kadar çeşitli özelliklere, uğraşlara, çevreye sahipti ki tek bir kadın, tek bir yaşam tarzına uyum sağlayamamıştı. Faust'ta ise şeytanla bahse giren evrensel bir insan trajedisini gözler önüne sermiştir. Bu ve bunlar gibi sayısız esere imza atmış, örnek olmuş Dünya ve Alman edebiyatının en önemli sanatçılarından biridir. 1979 yılından itibaren Devlet tiyatrosu ailesine gönül veren oyuncu Ankara Devlet Konservatuarı'ndan mezun olduktan sonra oyunculuklarla, eğitmenliklerle hayatını tiyatroya adadı. Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar ve Beyaz Geceler'ini, Oscar Wilde'ın Dorian Gray'in Portresi'ni oyunlaştırmıştır. Ankara, İstanbul, Eskişehir, Antalya Devlet Tiyatrolarında da yıllardır oyunculuk ve yönetmenlik yapmaktadır. Kazım Akşar'ın yazarlığını ve yönetmenliğini yaptığı Güneş Batarken Bile Büyük oyunu Goethe'nin yaşamını, aşklarını, döneminin siyasi ve toplumsal yapısını, kişiliğini, sanatını, hayata ve insanlara karşı tercihlerini İstanbul Devlet Tiyatrosu sahnesinde gözler önüne seriyor. Bu oyunla bir yandan dünyaca ünlü bir edebiyatçının hayatına, anlayışına dokunurken bir yandan da tarihin tozlu raflarına şöyle bir göz atıyoruz. Güneş doğarken güçlü olmaya, enerji toplayıp, ısınmaya/ısıtmaya çalışıyordu; gün yavaş yavaş sonlanırken ateşli, coşkun güneş bütün ihtişamıyla güne gözlerini hayranlık uyandıran bir bakışla kapatıyordu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/gurbet-kusu/", "text": "İnsan, yeniyi de eskiyi de aynı yere koyuyordu. Yaşanmışları, hatıraları; yaşanacakları, hatıra olacakları... Çok çabuk vazgeçebiliyordu her ikisinden de. Türkiye sınırına yakındı yaşadıkları şehir. Birkaç kez babası ile Türkiye'ye gelmişlerdi. Televizyonlarda gördüğü masmavi denizi, denizin üstünde yüzen gemileri bu kadar yakından gördüğünde çok şaşırmıştı. Kum denizi ile çevrili yeşil ağaçlarla süslü evini çok çabuk özlemişti. Petrol, demokrasi, diktatörlük, kapitalizm, yeni düzen, terör gibi anlamlarını bilmediği bir savaşın tanığı ve mağduruydu. Dersin bitiş zili ile koşarak okuldan çıktı. Arkadaşları ile şakalaşarak, gülerek evine doğru gidiyordu. Mahallede, yemekten sonra oynayacakları oyunun planını yapıyordu. Okula doğru yönünü çevirdi. Son kez baktığını bilmeden. Annesi, babası ve kardeşi bahçede oturmuş günün haberlerini izliyordu. Okulda da birkaç kez duyduğu iç savaş, patlayan bomba, çatışma sözcüklerini artık daha sık duyuyordu. Sebeplerini bilmediği savaşın tanığı ve mağduru olacaklardı. Annesi ve babasının konuşmaları altında yemeğini yiyordu. Seni de alırlarsa ne yaparız biz. Çocukların yanında kapatalım bu konuları. Allah büyük. Koşarak eve geldi. Çantasını kapının girişine atarak içeri girdi. Annesi ve kardeşinin bulunduğu odaya geçti. Kardeşinin elinde oyuncak tabanca, annesi de yemeğe hazırlık yapıyordu. Artık okul yok anne. Tatilmiş artık. Evet, gitmeleri gerekiyormuş. Oyun oynamak için çok zamanım var artık. Gerçekleri söyleyemedi annesi. Nasılsa zamanla kendi de görecekti olacakları. Kendi yurdunda az zamanı kaldığını bilmeden hayaller kurup programlar yapıyordu. Birkaç gün sonra ise mahallesinden gidenlerin arkasından bakıyordu hüsrana uğrayan hayalleriyle birlikte. Filmlerde gördüğü silahların, tankların ve askerlerin gerçeklerini görmeye başlamıştı şehrinde. Çini, acemi, sarı kafası, karası, sakallısı, beyazı, Fransız'ı, Alman'ı... Türlü dinden ve dilden insan, ölüm olimpiyatları için tekrardan bu topraklara gelmişti. Hayalleri ve hayatları yarım bırakan savaş, onların da gitmek ve ölmek olan seçeneklerden birini seçmesi için kapılarını çalmıştı. Birkaç valize sığdırılan hayat ve anılarla birlikte gidiyorlardı nereye gideceklerini bilmeden. Arkalarından bir kısmı kırılmış sürahiyle su döküyordu bir gün geri gelirsiniz belki diyen anıları. Yıkılan binalar, patlayan bombalar, yanan evler ve araçların eşlik ettiği yolculukta; feryatlara sırtlarını dönmüş insanlar ölümden kaçıyordu. Bir gün daha yaşarım belki diye. Babasını, izlemiş olduğu filmlerdeki gibi dünyayı kurtarsın diye geride bıraktığında artık vedaları kanıksamıştı. Darwin'in evrim teorisi ilkelerinden doğal seçilim, insan ile tezahür ediyordu. Güçlü olan güçsüz olanı imha edip yerine geçiyordu. Yok olmak istemeyen de yeni yurtlara göç ediyordu. Elindeki gazeteleri, arabasına doldurup zorlanarak arabasını hareket ettirdi. Birkaç yüz metre ileriye çöp bidonlarındaki kağıt ve kartonları toplamak için durdu. Çevreden geçen insanların küçümseyici ve hor görücü bakışlarına artık aldırış etmiyordu. İlk yadırgandığı kadar artık yadırgamıyordu olanları. Annesi ve kardeşi ile birlikte güvenli bölgedeki yeni yaşamlarına uyum sağlamaya çalışıyordu. Ağlayan çocuklar, ölen insanlar, yok olan şehirler ile dolan anıları eski anılarının yerini almıştı. Sıkış sıkış konteynır evlerin, boya ve metal kokan çevrenin, yağmur yağdığında çamur deryasına dönüşen sokakların, silahlarla dolanan sakallı ve dövmeli insanların gölgesinde güzel günlerin hayalini kuruyordu. Oyunda kim mızıkçılık yapacak diye düşünmesi gereken çocuklar acaba bugün kim ölecek diye düşünüyordu. Koşarken düşerek dizini kanatan çocuklar yerine ölümden kaçan çocuklara doğru değişmişti. Ufukta güneşin yerine ortalığı aydınlatan bombalar ile karanlığa gömülen şehirleri izliyordu. Savaş, yayılıp büyüyen yangın gibiydi. Yeni kurbanlarıyla sürekli büyüyor etrafı sarıyordu. Güvenli yerler bile artık güven vermiyor, insanları yeni bilinmezliklere yelken açmaya itiyordu. Buradan da gitmek yakınlaşırken küçük boyunu büyük düşünceler çevrelemişti. Anne, buradan da gideceğiz galiba. Daha güvenli bir yere gideceğiz oğlum. Sizi bırakıp bir yere gitmem ben. Bırakılıp gidilenlerle dolu anne kamp. Her kampa eksilerek gidiyoruz. Bu sefer kim eksilecek diye düşünüyorum artık."} {"url": "https://rihtimdergi.com/hakli-kader/", "text": "Kabuğumu soydu önce. Dilimledi, ince ince. Sobanın üstünde kızarttı. Yanık izlerimi bıraktı öylece... Patates etti bizi, patates! Düzen hep aynıydı aslında, isyanlar boşa. Hepsi belli, kuzeyde kalacak kısım da, güneyde kalacak olan da. Altta kalan da, üstte kalan da... Patates ettiler aşkı. Kül ettiler, sobanın en közlü soğuğunda. Payımıza düşenlerle yetinmiyoruz, hep daha fazlasını istiyoruz. Elde ettiklerimiz az geliyor. Önceden, elde edeceğimizde bizi mutlu edecek olanlar; elde edildikten sonra sıradanlaşıyor. Yeniliklere alışıyoruz, alışkanlık yeniliği sıradanlaştırıyor. Payımıza düşenlerin, aslında elde ettiklerimiz olduğunu unutuyoruz. Aşkı değerli kılan yaşattıklarıdır yaşatanı değil; anılarınızda en az onun kadar sizin de payınız vardır ve hiç tek kişilik pasta yediniz mi? Güzel anılar unutulmamalı, zaten acıyı değil verilen mutluluğu hatırlar insan. Gülü seven dikenine katlanır ne de olsa. Mutluluk, acı çekmeden kazanılacak kadar ucuz bir şey değildir. Bardağın dolu tarafını gör sözünü kim söylemişse halt etmiş. Bardağın boş kısmını göreceksin ki hatalarınla yüzleşebilesin. Yüz leşe bile sinsice gülen şizofrenler var. Deneme-yanılma yöntemiyle aşık olmaya çalışırlar. Karaktersiz 160 karaktere takılır ayrılık mesajları. Yağmur yağar, evini yakar en ıslak vedalar. Almazsın kimsecikleri evine, istemediğinden değil duymadığından kapını çalanları; belki de duymak istemediğinden. Önceleri aşkından gözlerine bakamayanlar, korkudan bakamaz olurlar ayrılık isteği beyinlerine bildirim olarak gelince. Peki ya geride kalan yüz leş? Geride kalan mı hak etti geride kalmayı, önde olan mı hak etti, yüzleri geride bırakmayı. Hiç kimse hak ettiği değeri görmez; çoğu fazlasını, bir kısmı da hak ettiğinden azını görür. Yaşadıklarımı hak etmedim demeyen insan evladı da yoktur. Yok, bir de hak etseydin! Bazı insanlar vardır, hayatınızı uzun süre işgal edip sadece acı, keder bırakırlar. Bazıları da kalbinizi işgal ederler. Bazen bir insanın kalbine girebilmek, onun düşüncelerini değiştirmekten daha zor olabilir. Aşk ruhtadır, baki kalır; düşünceler ölümlüdür, yaşatılır. Her ne yaşarsa yaşasın, kendi karakterinden vazgeçmemeli insan. Her şey bittiğinde, olumsuzlukları göz ardı ederek: belki de ikimiz için böylesi daha iyidir demek, insanca bir harekettir. İyi olun, bu insanları şaşırtır. Neslimiz kötülüklere alışkın, iyiliğe aç. Bizim buralardan bir abinin de dediği gibi insan her şeye alışır. En zoruna, en büyük acıya bile. Unutmak için çabalamayın, kolay olanı seçmiş olursunuz. Zor olan vazgeçmektir. Vazgeçmeyi öğrendiğiniz gün mutlu olabilirsiniz. İnsan, yenilik sıradanlaşıyor diye yenilikten vazgeçmek zorunda değil. Her şeyden önce, öğrenebilmeyi öğrenmeli insan. Hiçbir insan diğerlerinden farklı bir hayat yaşamaz, sadece tercihler farklıdır. Kader dediğimiz olgu, yaratıcının bizim hayatlarımızı çizip yazması değildir. Yüksek hız yapıp şarampole yuvarlanma salaklığını yapan insan için kader kelimesini kullanmak, yapılanı masum kılma eylemidir. Başka hayatları tehlikeye atmak, başka insanların kaderlerine karışmaktır. Başkası adına sınava girmek gibi. Her insan kaderini kendi yazar. Kader kelimesini kullanarak başarısızlıklarınızdan dolayı yaratıcıyı suçlamayın! Bir insanın hayatına girip hiçbir şey söylemeden çekip gitmek, fahişeliğin ruhsallaştırılmış olanıdır. Kader mahkumları da neymiş, ben mi cinayet işleyip bedenleri öldürdüm! Ben mi tecavüz edip ruhları öldürdüm! Nefes almıyor diye bir insan ölmüş sayılmaz, nefes alıyor diye de bir insan ölmemiş sayılmaz! Hak edilmiş mahkumluktur o, kaderlerini sildiklerim."} {"url": "https://rihtimdergi.com/halet-i-ruhiye/", "text": "Kendisini yavaşça evin girişinde bulunan koltuğa bırakıverdi. Sanki içindeki tüm ağırlığı koltuğa yüklemek ve kalkarken onları orada bırakarak kalkmak istiyordu. Uzun süre kıpırdamadan durdu; içindeki sesleri susturmak isteyip istemediğini bile bilmek istemedi. O, susturmak için uğraştıkça, sesler yükselip, dayanılmaz hale geliyordu. Evet, belki de onları susturmanın başka yolu yoktu, aklında şimşek gibi çakan bu fikir, bir müddet kanını dondurdu. Daha sonraları kendisine geldi fakat hala o akıl almaz düşünce içini kemiriyordu. Hayatına, tüm düşüncelerine, içindeki ağır gelen tüm her şeye son vermek. Peki nasıl yapacaktı? Ya başaramazsam! Birden bu cümle kafasında yankılandı. Ölmeyi bile becerememek, bu ona daha ağır gelecekti. Çok geç artık, bu düşünce onu adeta esir almış vaziyetteydi. Önce kalkmak için uzun bir süre çaba sarf etti, sendeleyerek koltuğa geri düştü. Çünkü ağır olan bedeni değil ruhu ve düşünceleriydi. Sonra, işte başarmıştı. Yavaşça doğruldu, uzun süre gözlerini tavanda gezdirdi; bu ona, kızı için yaptığı salıncağı hatırlatmıştı, hızla oraya yöneldi. Önce her şeyi hızlı bir şekilde kontrol etti, unutmuş olduğu bir şey vardı, hemen mutfağa gitti. O kadar kararlı ve emin adımlarla yere basıyordu ki biraz önceki ağırlığı yok olmuştu sanki. Sandalyeyi kaptığı gibi odaya gitti yeniden, gözlerini tavanda sabit kıldı. Kızının mutluluğu gözünün önüne geldi, masum ve sevgi dolu bakışları. Şimdi hiç sırası değil diye düşündü- bunları hatırlamanın faydası olmaz. Buradan dönüş yoktu; yapmalı ve artık bu acıya bir son vermeliydi. Keskin bir hamleyle sandalyeye çıktı. İpi boynuna geçirdi. Tam o sırada; duvarda işte o fotoğraf, vücuduna bir titreme geldi, irkildi. On iki yıl önce verdiği sözler dün gibi aklındaydı; taparcasına sevdiği eşine verilen sözler... Ama yoktu artık burada, hem de sonsuza kadar. Bu acı içini o kadar çok acıtıyordu ki ipin boynunu sıkmaya başladığını fark etmedi bile. Uzun süre fotoğrafa baktıktan sonra kızını düşünmeye başladı. Kim bakacaktı ona, biliyordu hiçbir akrabası yanına almazdı. Gitgide bastıran duygular ve boynunu sıkan iple uğraşırken, ancak kafasında çığlık etkisi yaratan zilin sesiyle kendisine gelebildi. Tam her şeyi bitirmek üzereyken bu da neyin nesi şimdi? Onu ısrarla kapıya doğru iten çok güçlü bir his vardı. Tek hamleyle boynunu sıkıca kavrayan ipten kurtulup sandalyeden indi. Bedenini saran merak duygusu öfkesine hükmederken kendisini bir anda kapının önünde buldu, durakladı, derin bir nefes aldı ve yavaşça kapıyı araladı. Sandalyeden indiğini anımsadı, peki o zaman gördüğünü başka nasıl açıklardı? Karşısında birkaç dakika önce uğrunda hayatına son vereceği kadın duruyordu; ilk gördüğü günkü gibi gözleri ışıl ışıl, fakat kırgın bakıyordu biraz. Elini uzatmıştı, soru sormayı geçtim konuşamıyordu bile. Eşinin uzatmış olduğu elini tutmakla yetindi, yalnızca. Yürümeye başladılar, orası neresi bilmiyordu, ne önemi vardı ki zaten? Sadece gözlerini eşinin üzerine dikmiş onu izliyordu. Konuşursa her şey bozulur, yine yapayalnız kalır diye korkmuştu belki de. Büyük bir kapının önüne geldiler, ayrılacaklarını anladı ama elinden bir şey gelmeyeceğini hissetmişti. Eşi elini bırakıp kapıya yürüdü, sanki o yürüdükçe kapı uzaklaştı. Gözlerini hiç ayırmadı üzerinden; ne yazık ki arkasından da gidemedi. Tam ümidini yitirmişken, kadın yavaşça arkasına döndü ve yüzünden hiç eksik etmediği o tatlı gülümseme ile kızımızı bırakma, sana ihtiyacı var. dedi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/hamlet-ve-shakespearee-dair/", "text": "Kimilerine göre William Shakespeare sadece bir efsane, kimilerine göre ise döneminin yaşayan en ilginç gözlem yeteneğine sahip yazarlarından biri. Yüzyıllardır sayısız ülkede eskimeden izlenen, okunan, canlandırılan, nesilden nesile yaşatılan bir olgu. Onu ve eserlerini sevin yahut sevmeyin, dünyanın hiçbir yerinde Shakespeare'i bilmeden tiyatro eleştirisi okuyamaz ve yapamazsınız; çünkü tiyatro hayatı içinde olanlar onu bildiğinizi varsayarlar. Shakespeare'in dili ve eserleri göz önüne alınacak olursa; dili, söz sanatlarıyla yorulmuş söz cambazının dilidir, eserleri okunmaktan çok oynanmaya dayalı trajedinin içinde komedi, dramın içinde absürtizm içeren yapıtlardır. Hamlet bir entrikanın, intikamın oyunudur. Gerçeklerle yüzleşmek, hayalle gerçek arasında mücadele etmek, acılardan güçsüz düşüp yeniden ayağa kalkabilmenin oyunudur. ''Oyun içinde oyun'' oynanır, bir tanıdığını bir daha tanıyamaz olur insan; çıkarlar, planlar, kazançlar uğruna. Her birimiz gibi kararsızlıkları, güçsüzlükleri, hassaslıkları vardır fakat sadece yalnızken. Kafasına bir şey koyduğu zaman büyük bir esneklikle her karaktere bürünebilir. Oyunda geçen olaylar zinciri bir ihanetle başlar. Amcasının tahta geçmek uğruna kral olan babasını zehirlemesi ve annesiyle evlenmesiyle Hamlet sırtına keskin bir bıçak yemiş, adeta karanlık bir uçuruma düşmüştür. Kafasında cevaplayamadığı onlarca soru, kalbinde babasını kaybetmenin acısı ve gözlerinin önünde annesi ve amcasının hiçbir şey olmamış gibi düğün kutlamaları. Rüyalar, kabuslar, hayaller; onu temiz ve saf gerçekliğe ulaştırır, adeta bir senaryo gibi hainlere yaptıklarının bedelini ödemeleri için itiraf oyunları hazırlar. İyi kalpli olana, doğru bir yol olsa da intikam ağır gelir, ruhu harap düşer. Bir yanında kalbi feryat figan bağırır, öbür yanında aklı zekice planlar yapar. Aynaya bakmak en büyük karşılaşmadır kendisiyle, bir yan gurur ve azim, bir yan hassas duygular. Öyle yoğun duygular, gereklilikler içindedir ki Hamlet; aşka ayıracak ne sevgisi ne zamanı vardır, onun için güzel hayaller kurmak aşkın o huzurlu hafifliğini yaşamak kolaya kaçmaktır, onun durumundakiler için. Bir aşkın peşinden gittin mi ne intikam kalır ne de kötülüklerin bedeli. Dostluk vardır onun yanında sadece, ne anne sevgisi ne aile desteği. Dostları dışında kimseye inanamaz güvenemez olmuştur, kötülüğün kaynağı emir verir ve emirleri gerçekleşir, kimse Hamlet'i yahut olayların sonucunu düşünmez. Bir kılıç, bir şarap, bir anne, bir çocuk, bir aile, umutlar, mutlu hayatlar bir hırs uğruna solup gitti belki de ama asıl olması gerekenler, Hamlet'in kafasındakiler gerçekleşti. Kan, öfke, hırs, gözyaşları sahnenin üstünde seyircinin zihninde kaldı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/hamsanin-gelisimi/", "text": "Fatıma'nın Eli ya da Hamsa adı verilen güvenlik sistemlerinin günümüze kadar nasıl geliştiğini /gelişmekte olduğunu incelemek isterseniz, doğru yerdesiniz. Şeytanın mavi olmayan gözlerinden de bahsetmek gerekirse, ki zaten konumuz Hamsa'nın gelişimi, kamera ve sensör sistemlerine değinebiliriz. Yüksek zeka sahibi insanlar, müzeler gibi içerisinde birçok değerli eserin saklandığı yerlerde yangın çıkma riskini elage etmek için şeytanın mavi gözü yerine ısı dedektörleri kullanırlar. Hatta, günümüz teknolojisi ile birlikte, bütün müzeyi sular altında bırakmaktansa sadece alevlerin yükseldiği noktalara müdahale eden yangın sistemleri geliştirilmiştir. Düşünsenize, kasanızda milyarlarca dolar var ve şeytanın mavi gözünü o kasanın üzerine takıyorsunuz... O paraları korumak için kameraların bile yeterli olmadığını düşünüyorsanız, size son model bir taramalı tüfek sistemi gerektiğini anlamışsınızdır. Güvenli odada bulunan güvenlik görevlileri, şeytanın gözü rolünü üstlenerek, o paralara zarar vermek isteyenleri oturdukları yerden paramparça edebilirler. Anlayacağımız şu ki Fatıma'nın Eli, armut toplamıyor. Binlerce yıldır, yönetimden yönetime ve dinlerden dinlere aktarılan nazarcılık politikası düşünce yapımızı nasıl etkisi altına almış, bunu görebiliyor muyuz? Evet, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak görebiliyoruz. Hamsa'nın gelişiminden bahsetmek istediğimizde aklımıza gelen ilk konular, bunlar olmalı. Hamsa'yı hem teknolojik olarak hem de psikolojik olarak geliştirmeliyiz ki o gözlerin bizde zaten bulunduğunu anlayabilelim. Güvensizlik konusunu, insanlara veya olgulara karşı olan güvensizlik olarak değil; kendimize duyduğumuz güvenlik olarak görmeye başlayalım. Sonrasında da bu ufak sorunu çözen gerekli adımları atmaya başlayalım. Ortada tek bir mavi taş kalmayana kadar, içimizdeki Hamsa'yı geliştirelim."} {"url": "https://rihtimdergi.com/hanim/", "text": "Askılıktaki birkaç çamaşır, kurumakla ıslak kalmak arasında arafta. Arada bir, sanki ilahi bir mesaj almışlar gibi kıpırdanıyorlar hızlıca. Sonra bir bakmışsın, uyandırmadan ilahi gücü, yavaş yavaş dönüyorlar durağanlığa. Benim için en huzur verici halleri, yaşamın ritmine uymuş da dans ediyorlarmış gibi hafif hafif oynaştıkları o anlar. Öylece onları seyredip yaşamın tekdüzeliğinden memnun olabilirim. Arkadaki sesler akıp giden yaşama fon olur ve ben kendi sakinliğimde duyamadığım kalp atışlarımı çamaşırların bu ahenkli danslarında hissederim. O sırada belki topu yola kaçan bir çocuk bağırır, arkadaşları da gürültüyle eşlik ederler o bağırışa, hep bir ağızdan. Yakınlardaki bir okulun teneffüs zili çalar. Bir iki korna sesi kim bilir hangi bilinmez şeyi uyarır ani çıkışlarıyla. Kuşlar umarsız ötüşlerine devam ederken, komşu evlerden birinde kızartılan biberin kokusu teklifsizce ortalıkta dolanır. Böyle anlarda, zaman askıda, ben askıdayımdır. Sonra bu durum, dürter beni birden. Yerimden fırlar, evi-barkı siler süpürür, ocağa peş peşe iki tencere yemek atar, çarşafları ütülerim. Balkondaki çiçekleri budar, topraklarını eşeler tazelerim. Akşamüstü, çocuklar gelir okuldan. Ben çoktan kurabiye ve peynirli poğaça yapmış olurum. Sırf akşam yemeğine kadar aç kalmasınlar, ödevlerini yaparlarken atıştırsınlar diye. Üstlerini başlarını yarım yamalak kaldırırlar ama çok dersleri var diye ses etmem, geri kalanlarını ben düzenlerim. Masayı hazırlar, gider giyinirim akşam için. Mutlaka hafif bir makyaj yaparım. En aydınlık gülümsememle açarım kapıyı eşime. Sevinçli gelir eve eşim. Hep sevinçli. Hanımcığım, n'aptın bugün? diye sorar. Tencerelerin kapaklarını açar, ne görürse görsün, Of, neler de yapmış benim karım, der, ağzında ıslığı üstünü değiştirir, ev kıyafetlerini giyer. Ben her seferinde, Ama çoraplarını da değiştir, diye sitem ederim. Üşenmez, kalkar değiştirir. Yemekte iki oğlumuzla ilgilenir, şakalar yapar, güldürür. Ben hiçbirinden yardım istemem, masayı kaldırır bulaşıkları yıkar ve çay suyunu koyarım. Oturma odasından boğuşma sesleri gelir, bir yerlerine bir şey olacak diye ödüm kopar ama bilirim ki en çok böyle oynamaktan hoşlanırlar. Çocuklar sabah erken kalkacaksınız, artık yatın, demeye saat dokuzda başlarım, böylece en geç dokuz buçuk gibi yataklarında olurlar. Yorgun kocam ikinci çayın yarısına varmadan kanepede uyuklamaya başlar. Yatağa gidene kadar kanepede kestirmeyi çok sevdiğinden dokunmam hiç, bırakırım uyusun. Sabahları erkenden kalkar, kahvaltılarını hazırlar, çocukları okula, eşimi de işine yolcu ederim. Koskoca bir gün bana kalmış olur. Bugün tabloma vakit ayıracağım diye kendime vaatte bulunurum. Tabii önce, yatakları toplar, kahvaltı eder, bulaşıkları kaldırırım. Hazır mutfaktayken yemekleri ocağa atar, rahat ederim. Yemekler ocakta pişerken mutfağımı toplar, temizlerim. Çamaşırları da makineye attık mı tamamdır; bitince bir ara verir, asarım diye düşünürüm. Bu arada vakit öğleni biraz geçmiştir. Kurumuş yağlı boya tüplerini, yarım kalmış tuvalimi ortaya çıkarırım. Paleti yeniden canlandırmak lazımdır her seferinde, kurumuş olanları temizlemek lazımdır. Bir daha bu kadar ara vermeyeceğim der, paleti temizler, fırçaları tinerlerim. Tuvale bakıp devam edeceğim yere odaklanır ve ona göre taze boya sıkarım palete. Karışımları yapar, çalışmaya başlarım ki aklıma çamaşırlar gelir. İnat eder, asmam onları bir süre. Tablomdaki en zor kısmı renk ve gölgeyle çözmeye uğraşırım. Çocuklar gelince dünkü kurabiyelerden yerler nasılsa diye düşünürken, birden ocaktaki yemekleri hatırlarım. Bir koşu gidip bakarım. Dibi tutmuş olanı soğuk suya oturturum yanık kokusu sinmesin diye. Salatayı sonra yapmaya karar verir, tuvalin başına dönerim. Bir iki rötuş, olmadı bir iki renk denemesi daha. Şu çamaşırları güneş gitmeden balkona asayım da akşam evde nem yapmasın diye düşünürüm birden, resmin en zevkli yerinde. Güzel bir güneş vardır dışarıda, hafif esinti aynı zamanda. Eh, bir kahve içeyim derim, bugün hiç iş yapmadım. Kahvem elimde balkona otururum. Palette boyalar kurur, çamaşırlar ipte böylece."} {"url": "https://rihtimdergi.com/hapis-2/", "text": "Bir an, akşam ezanı sonrası erkenden evlere girilmesine benzer bir sessizlik oldu sokakta. Kafamı yukarı doğru uzattım. Bendeki de umut, sanki maviyi görebilecektim giriş katından. Güneş o anda hatırım için açtı ve bizim daireye düştü. Çaprazda, öncesinde gecekondu olan ninemin apartmanı vardı. Ninem bir daha dönmemek üzere yukarı gitmiş ve gideli neredeyse 10-12 sene olmuştu. O binada bizim sokağı gösteren vişne rengi çok güzel bir tabela vardı. Eski vakitlerde biraz daha aşağılarda duran bu tabela şimdilerde bir insan boyunun erişemeyeceği kadar yüksekteydi. Hep onu çalmayı istemiştim oradan ne de yakışırdı odama... Odama yakışabilecek diğer şey de aynı apartmanın kahverengi ve pislikten kreme dönen küçük kare taşlarıydı. Yağmur başladı tekrar. Bizim kurbağa sesli vatoz yağmurla beraber geri geldi ve zıplayarak eve gitti. Küçükken her yağmur yağdığında Allah ellerini yıkıyor, şimşek çaktığında ise ışıklarını açıp kapatıyor zannederdim. Ellerinden akan su belki pistir diye yıllarca yağmurda dışarı çıkamadım. Şimdi yağmur dindi, kurbağa çocuk balkona çıktı ama ben yine evdeyim. Bilmiyorum da ne zaman çıkarım perdenin dışına."} {"url": "https://rihtimdergi.com/harput-ulu-camii/", "text": "Bu sayıda biraz farklılık yaparak Anadolu'dan bir eser buldum ve onu araştırdım. Harput Ulu Camii Elazığ'ın birçok devlete ev sahipliği yapmış Harput ilçesinde bulunur. Harput Ulu Camii Anadolu'nun en eski camilerinden biridir. Harput Ulu Camii Artuklu hükümdarı Fahrettin Karaaslan tarafından yapılmıştır. Yapılış tarihi 1156-1157 olarak bilinse de bazı kaynaklarda farklı olarak verilmiştir. Anadolu beylikleri zamanında camiler genellikle bağımsızlık simgesi olarak inşa edilirdi. Harput Ulu Camii de bağımsız bir devlet, beylik olduğunu göstermek için inşa edilmiştir. Harput Ulu Camii eğik minaresiyle ünlüdür. Caminin mimarisine baktığımızda; 2000 metrekarelik bir alanı kapladığını -30x50 genişliğinde- ve duvar kalınlığının 2.5 metre olduğunu görüyoruz. Minaresinin eğikliği ünlü Pisa Kulesinden daha fazladır. Ama Pisa Kulesi kadar ünlü değildir. Hatta Türkiye'de bile çoğu insan bilmiyordur. Minaresi bazı söylenilenlere göre yapılırken eğik yapılmışdır. Bazı söylemlere göre ise depremden dolayı eğilmiştir. Bana göre; camiye dışarıdan bakıldığında minaresinin depremden dolayı değil mimari açıdan yamuk yapıldığı görülmektedir. Cami, konumu açısından da özel bir yere sahiptir. Elazığ'a tepeden bakmaktadır. Cami 1899, 1905 ve 1996 yıllarında tadilat görmüştür. Belirli bir süre ibadete kapatıldıktan sonra şu an ibadethane olarak kullanılmaktadır. Caminin içinde iç avlu, son cemaat yeri ve iç cami bulunmaktadır. İki kapısı vardır. Selçuklu ve İran camilerinin mimari yapısının birleştirilmesiyle Anadolu camileri tarzında bir mimari ortaya çıkmıştır. Camiyi merak edenler için üç boyutlu sanal gezisini bulabileceğiniz bir link koyuyorum, biraz olsun merakınızı giderebilirsiniz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/haslanmis-istakoz/", "text": "Ucuz bardak, ucuz tabak, ucuz çatal, kaşık sesleri ve kimsenin izlemediği, kendi kendine konuşan televizyonun sesi ve homurtular ve uğultular ve bağrışlar... Tek bir ses oldular yine. Aralıksız kurşun gibi yağan yağmur, ağlarla süslenmiş camlara saplanıyordu. Sarı, loş, lüks ışıklarıyla adeta bir geminin kamarası gibi fırtınalı bir denizde çalkalanıyordu Balıklava restoranı. Önce gürüldeyen midelerin sesleri duyuluyor; ardından açlıktan kara bulutlar gibi büyümüş göz bebeklerinde patlamaya hazır boranlar görülüyordu. Aç olanlar dolu tabakları bekliyor; boşalan tabaklar temizlenip hızlıca doldurulmak üzere kaldırılıyordu. Ucuz kadehler ucuz içkilerle doluyor; içkiler ağız dolusu girdaplarda kayboluyordu. Siparişler alınıyor ve zamanın çok ötesinde masalara servis ediliyordu. Birbiri ardına dalga dalga inip kalkan eller arasında restoranlarını alaboradan kurtarmaya çalışan, daha doğrusu çalışıyormuş gibi yapan personeller; kendilerine uzatılan elleri, ellerinden geldikçe görmemeye gayret ediyorlardı. Görürlerse büyü bozulur ve ahenkle kırbaç gibi şakıyan fırtınada restoranları alabora olabilirdi. Böylesi daha iyiydi. Fırtına dinmiyor, büyüyordu. Kıyıda biriken azgın köpükler gibi bulaşıklar üst üste yığılıyordu. Hemen temizlenmeliler ve hemen kızartılmış, buğulanmış çeşit çeşit anber kokulu balıklar; çeşit çeşit ter kokulu insanlara servis edilmeliydiler. Temizlemeliydi Mercan. Çünkü Balıklava restoranının bu fırtınada ilerlemesi Mercan'ın yoma gibi kollarına bağlıydı. Bulaşıkçı olarak işe alınmasını da bu melis, kadın vücuduna borçluydu. Biraz da ucuza çalıştırılacak olmasına. Günlük otuz, kırk, bazen elli lira Mercan'a yeterdi. Yani patronuna göre yeterdi. Günlük sekiz, on, on iki saat çalışmak az bileydi. Yani patronuna göre azdı. Sigorta? Yoktu. Diğer çalışanlar asgari ücretle çalışırlar, patrondan gizli bahşiş alırlar, patrondan gizli içki şişelerini çalarlar; satarlardı. Sigortaları? Yatırılırdı. Sadece Mercan günlük ve sigortasız çalışırdı. Önemli değildi. İş önemliydi. Para önemliydi. Önüne gelen kirli bulaşıkları boğum boğum kollarıyla kucaklıyor, arkasına dönüyor; bazıları yere düşüyor, kırılıyordu. Kalanları hızlıca makinelere dolduruyordu. Kulağı keskin patronu arkasından söylenenleri duymaz, yapılanları görmez ama kırılan tabağın, bardağın sesini dünyanın öbür ucundan duyardı. ISTAKOZZ!.. diye ağzı köpürerek kasırga gibi mutfağa girer; Mercan'ı bir güzel haşlardı. Kırılanları da günlüğünden keserdi. Çalıştığı yer dardı Mercan'ın. Kilolu olduğu için bir öne bir arkaya dönme işi her seferinde canını acıtıyordu. Makinelerin çalışması bitince kapaklarını açıyor, sürgülü rafları çekiyor ve yıkanan tabakları, bardakları kıskaç gibi kullandığı sağ elinin baş parmağı ile diğer parmaklarının arasına sıkıştırıyordu. Sağ elinde topladığı temizleri, sol koluyla iri göğüsleri arasındaki çukura dolduruyor ve temizleri kırmadan bırakıp, kirlileri kırmadan almak için tekrar arkasına dönüyordu. Makinelerin kapaklarını her açışında, iri vücudu çıkan buharların arasında kayboluyordu. Buharların yaydığı sıcak hava, Mercan'ın rengini kızıla kesiyordu. Yüzünden almadığı esmer tüyleri, teri ve tuzuyla sürekli parlıyordu. İşte onu bu haliyle görenler, ona ıstakoz dediler. O, Balıklava restoranının tek ıstakozu oldu. Gün boyunca kızaran vücudu, kollarını kullanışı, kıskaç gibi kullandığı parmakları, kırılan tabakların üzerinde yan yan dönen vücudu, belinin altında incelen ve kaybolan bacakları Mercan'a bu lakabı ilk günden beri yani birkaç haftadan beri kazandırmıştı. Restoranda herkes, Mercan'ı ıstakoz diye çağırır olmuştu. Adını bilen, umursayan yoktu. Hatta restoranda çalışanlar Mercan'ın kıracağı tabaklar üzerine aralarında bahis açmaya bile başlamışlardı. Sonunda bahsi kaybedenler de kazananlar da Mercan'ın o ıstakoz halini taklit ederler, eğlenirler ve bahisleri öyle kapatırlardı. Mercan ise bunlara pek aldırış etmeden tüm gün sessizce aynı mizanseni tekrarlardı. Tekrarlamak zorundaydı! Kırk yaşındaydı, kiloluydu, bekardı. Aslında hiç evlenmemişti. Aslında hiç evlenmek isteyen olmamıştı. Sürekli terliydi. Siyah saçları, siyah kaşlarıyla yapışıktı. Belki erkeğe daha çok beziyordu. Uzun boyluydu. Kilosundan bacakları sanki kısa gibi görünüyordu. Bunlar başkalarının gördükleriydi. Onun gördüğü ise yıkanmayı ve durulanmayı bekleyen bardaklar, tabaklar, kaşıklar ve çatallardı. Onun istediği, gün sonunda kazanılması gereken günlüktü."} {"url": "https://rihtimdergi.com/hayat-seninle-guzel/", "text": "Geri zekalı. Bunun gibi bir maymunu getirip müdür yardımcılığına atayanda kabahat. Yazdığı mesajdan bile gerilik akıyor. Akşama kadar sayısız dosya götürüyorum önüne de altına imza atıyor. Kafayı yorup benim yazdığım raporları bile dikkatli okusa belki birkaç şey öğrenir de doğrusunu yazar ama bu aptal imla nedir onu da bilmez ki! Bir de camekanın ardından sinsi sinsi bakmaz mı? Kendini ne sanıyorsa artık. Ama adam haklı. Kadınlar, kızlar öyle şımartmışlar, öyle göklere çıkartmışlar ki, kendini bulunmadık Bursa kumaşı zannediyor. Sabahları bankaya adımını atar atmaz dolaplardaki klasörler bile, onun, meşe ve ardıç karışımlı parfüm kokusunu alır almaz bir baş dönmesi yaşıyor, döner sandalyelerde bir hareketlilik, bir kıvırtmadır gidiyor. Keltoş Müdür; onun kasılarak odasına girişini görünce ayağa fırlıyor, yumurta topuklarının üstünde seke seke koridora çıkıyor, arkadaşlar işimize bakalım diye ortalığa gereksiz emir yağdırmaktan kendini alamıyor. Artist Metin, Ceyda'nın varlığından pek haberdar değilmiş gibi yapıyor ama daha ilk geldiği günden beri kıza eriyip bittiğini bal gibi biliyorum. O da, Ceyda'nın kendine eriyip bittiğini biliyor da... Ah, ah! Neylesin ki emir demiri kesiyor. Kıç korkusu! Müdürün oynaşını baştan çıkarmak yürek ister. Bakmayın bana mesaj attığına. Bu aralar kendine farklı bir macera arıyor olmalı. Ya! Akıl var, fikir var. Kaşlarıma, bıyıklarıma ne cımbız ne ağda değdi. Dört buçuk numara gözlüğüm Nuh Nebi'den kalma. Yanaklarımdan bacaklarıma bıngıl bıngıl yağ deposuyum. Kıçımı zor sığdırdığım sandalyeme yapışmış vaziyette, gözlerim daha doğrusu gözlüklerim bilgisayarda saatlerce çalışıp mesai bitimi kalkıyorum yerimden. Yoksa amirler benim karakaşıma kara gözüme burada tutacak değiller. Neredeyse bankanın bütün yükü benim üstümde. Kadın dediğin Tülay gibi olacak. Ne eksik ne fazla. Yürümeyecek, sekecek keklik misali... Ne parfüm kokacak, ne de ter... Buram buram dişilik dolacak insanın içine... Üzüm karası gözleriyle içini ısıtacak... İki gözüm kör olsun ki hoş kadın vesselam... O da gelemedi bir türlü. Mesai bitmek üzere. Lanet müdür bütün angaryalara yalnız gönderiyor kadını. Ne işi var ekspertizde mekspertizde. Halbuki ben de gitsem yanında... Korusam gözetsem... Dünyanın bin bir türlü hali var. Söylemez ki başına bir iş gelse bile. Mesai bitimi yine Tülay'ın evinde alacağız soluğu. Biber dolması yapmış benim için. Bilir ne çok sevdiğimi. Eh birer duble bir şeyler de atarsak üstüne, keyfimize diyecek yok. Hıh! İşte geliyor. O balık etli kalçaları yok mu, beni benden alıyor! Aklım perçemlerinde savrum savrum savruluyor. Kasıklarımda bir sıcaklık kımıl kımıl dolanıyor yine işte. Hayat seninle güzel be kadın!"} {"url": "https://rihtimdergi.com/hayat-topragin-kalbinden-dogar/", "text": "Sayfalarını yirminci kez çizdiğim kitap, sana ne çok şey borçluyum bilemezsin. Bu iç konuşmalarımda yalnız kalmadığıma o kadar eminim ki senin sayende... Bazen odamdaki kalın perdeye günlerce dokunmadığım, baharın loş baygınlığını içime çekmediğim günler birbirini kovalarken pencerenin kenarında günlerce oturup bir yudum sıcacık kahveyi bile arzulamadığım zamanlar oluyor. Sana tutunduğum an, benim için güne karşı protesto başlıyor işte. Gün, davetkar bir şekilde perdenin ardında kendini sunadursun, ben onun salkımlarından koparıp tadına varayım bile demiyorum zaman seninle geçerken. Anılarım, sanki sayfalarının arasında gezinirken karşıma her köşe başından çıkar gibi. Yaşamımı birisi benden gizleyerek bir fanusa hapsedip bu sayfalarda izleyiciye sunmuş. İşin ayakları yere basmayan boyutunu geçelim istersen. Bana gerçek mutlulukların sadece satır aralarında olmayacağını öğrettiğin için minnettarım sana. Çünkü gerçek hayata ayak bastığımızda sana kocaman sarılmak istiyorum nedensizce. Hayattan kopup sana dönme isteğimi bir kez olsun bastıramıyorum. Hayatın, toprağın kalbinden doğduğu hakkında bir öykü okumuştum. Şu an avuçlarımdaki toz zerrelerine baktıkça hep bunu düşünüyorum. Temizleyen ve yenileyen, doyuran ve doğuran bu toprak değil mi? Toprağa bu yüzden ana demişlerdir diye düşünüyorum. Ana da çocuğunu bir hazine gibi yetiştirip gelişimini izlerken onu beslemekten alıkoymaz kendini çünkü. Bak, bahar geldi. Her yer yeşil. Mevsim yağmurlarından pelte gibi olan narin yumuşaklığın arasından baş veren iki minik fidan. Umutların, mutlulukların çağrışımı tüm insanlığa... Böyle zamanlarda pek mümkün değil derler umutlu olmak. Katılmıyorum. Mutluluğu normal şartlar altında bile buğulu görenlerin kendilerini kandırmak için uydurduğu bahanelerden yalnızca biri bu. Üretene ve ürünü yeşertenin bize sunduğu iyiliğe hayran gözle bakmayı bilmeyen memnuniyetsizler sürüsü hep. Başını göğe kaldırdığında gökyüzü orada duruyor ve ayakların toprağa keskin bir direnişle basıyorsa, bu insan için büyük bir şanstır diye düşünüyorum. Başka bir öykünün bir yerinde şöyle bir soru geçiyordu: En son dolu dolu kendini ne zaman mutlu hissettin? Ben hatırlıyorum, martın ortası canım. Havalar ısındı ısınacak. Kendini dinlediğinde seni yıllar öncesine götüren bir anı artık gerçekten gülümsenerek hatırlanan maziden bir parça olmuş, biliyorsun. Kelimelerin garip cilvesi ya, aynı duyguları sana defalarca hissettirmez gibi geliyor geçen zaman ve tozlu raflardaki duygularını oradan çıkarıp hiç üflemem sanıyorsun. Canım, bu öyle büyük bir yanılma ki, inanamazsın. Yaşantımız neye evrilirse evrilsin, yanımızdaki insan sayısı ne kadar artarsa artsın ve hatta ne kadar sosyal olursak olalım, zamanında o insan diyebileceğin kişiyi bir yere koyman gerektiği hakkında tek fikrin dahi yoktu güzelim. 'Bir şarkıyı dinlediğimde duyacağım en büyük hissi birkaç yıl önce yaşadım ve bitti' sandın değil mi? Yanılma kuzum; hayat sana birkaç hafta içinde bir buket gül kokusunda mutluluklar verecek ve içinde yeşeren mutluluk fidanı, gün gelecek iki kişinin aynı sevgiyi sulamasıyla çiçeklenecek."} {"url": "https://rihtimdergi.com/hayata-guvenmek/", "text": "İnsanlığın çoğu için kabul etmesi her ne kadar duygusuzca gelse de bizler analiz mekanizmalarından başka bir şey değiliz. Yaptığımız her hareketin bir anlamı ve beklentisi var. Kendine güveni yüksek olduğu düşünülen insanları, şimdi bir de hayata güveni yüksek olarak ele alacağız. Doğru-yanlış zıtlığına örnek olarak, maddesel hayatımıza etkiyen olguları ele alabiliriz. 1 ekmek varsa ve 10 kişilik bir aileden bahsediyorsak doğru olan şey, en güçlünün tüm ekmeği yemesi midir yoksa o ekmeği 10'a bölmek mi? Zihin mekanizmamız hemen çalışıp bir takım kararlar alacaktır ve daha fazla sayıda hayatta kalan tür üyelerinin, türün devamı için daha üstün olduğuna karar verecektir. O ekmeği 10'a bölmenin doğru ve en güçlü olan tek kişinin adam gibi karnını doyurmasını yanlış görecektir. Eğer, bu ekmeği 10'a böldüğümüzde 10 kişi de hayatta kalabildiyse doğru bir sonuca ulaştık deriz (2-3 kişi açlıktan öldüyse karar yanlış olacaktır çünkü zaten ölüm olacaksa diğer üyelere daha fazla enerji verme fırsatımızı kaçırdık.). İyi-kötü zıtlığında ise daha çok duygusal sonuçlara giden eylemlerden bahsedebiliriz. İyi hissettiren şeyler her zaman DOĞRU değildir; tıpkı kötü hissettiren şeylerin her zaman YANLIŞ olmaması gibi. Yani, hayatımızda deneyimlediğimiz duyguları yaşatabilmek ya da onlara yön verebilmek için doğru ya da yanlış yapmanızın bir önemi yoktur; önemli olan şey, hangi durumlarda nasıl hissettiğinizi bilmek ve buna göre davranmaktır. Faydalı-zararlı zıtlığı ise bir bireyin, toplum içerisinde iyi ya da kötü hissedebilmek için gerçekleştirdiği doğru ya da yanlış hareketlerin, etrafındaki diğer bireyler ile ilişkilerini, yaşama koşullarını, sağlığını ve genel olarak da hayat standartlarını etkiyen sonuçlardır denilebilir. Tüketim ürünlerinin amaçlarını tam kavrayarak optimum şekilde kullanarak fayda elde edebilirken, kendimizi kaybedip zarara da uğrayabiliriz. Çıkar ilişkisinin zedelenmesi zarardır. Karşılıksız çıkar ilişkisinin zedelenmesi ise faydadır, eğer karşılıksız faydalanılan kişi sizseniz. Kozmos-kaos zıtlığı; yukarıda kazandığımız deneyimlerimizi uygulayamamamız için biçilmiş nihai durumlardır. Kozmos içerisinde karar vermek kolay fakat kaos ortamında oldukça zor olacaktır. Bir çocuğun kaydıraktan kaymayı öğrenmesi gibidir. İlk kez kendisini zirveden aşağı bırakmadan önce, kaydırak inanılmaz bir tehlike gibi analiz edilir. İlk kaymadan sonra çocuk iyi hisler elde eder ve doğru bir şekilde tekrar kayarak deneyimlediği bu hissi tekerrür eder. İkincide de aynı deneyim elde edilirse, güven hissi artar ve gelişim için faydalıdır. Kaydıraktaki başarısı devam ederse artık deneyimli biri olarak arkadaşlarına kaydıraktan kaymanın nasıl hissettirdiğini dillendirir, daha önceden hiç kaymamış olan arkadaşlarına göre o çocuk cesur bir kahramandır. Aslında ortada kahramanlık yoktur; hayata güvenmek vardır. Bunca zaman terslik yaşamayan çocuğun bir gün kaydıraktan düşüp başını taşa çarpmayacağının garantisi yoktur ancak çocuk bunun farkında değildir; o sadece deneyimlediği doğru, iyi, faydalı ve kozmos sonuçları bilmektedir. Peki, hayata güvenmekten vazgeçen bir insan, yukarıda sayılan durumların hepsinin tersini yaşamak zorunda mıdır? Açıkçası, hepsinin tersini yaşamak pek mümkün değildir. İnsanın kontrolü kaybettiğini hissettiren en temel şey kaostur . Kaos oluşturmak ise oldukça kolaydır. Güvendiğiniz birinin sizi aldattığını fark ettiğinizde hayatınızın kontrolünün sizin elinizde olmadığını anlayacaksınız ama aptallık etmek isterseniz Neden insanlar bu kadar kötü? sorusuyla birlikte kendinize zarar verme yanlışınıza devam edebilirsiniz. Bu kötü duygular bütününü de hayatınız boyunca yaşamak istemeyeceğinizden dolayı, tedbir mekanizması geliştireceksinizdir. İnsanlara mesafe koyduğunuzu hissettirdiğinizde, sizi aldatma girişiminde bulunamayacaklarını görecek ve buz gibi bir kişilik içerisinde, minimum zararla bir ömür bitireceksiniz; bu da aptallığın başka bir yoludur. Bahsi geçen tekerrürün bozulması durumlarında karar mekanizması olduğunuzun farkına varırsınız. Sabah güneş doğmadan işe gitmek için yola çıkışınız ve doğal koşullardaki düzenli uyku sistemine sahip varlıkların çoktan uykuya daldığı akşamlarda eve gitmeleriniz vardır. Zaten normal olmayan bu durumu kabulleniş gerçekleşmiş olabilir ancak sizin karar mekanizmanız dışında kalan diğer canlılar bu tekerrürü değiştirmek için hamlelerde bulunabilir. Yaşanmakta olan bir örnek olduğu için rahatlıkla söyleyebilirim ki başka karar mekanizmalarının sunduğu opsiyonlara kendi karar mekanizmanızı uydurmak, sizin için zararlı olacağından dolayı tüm sistemi değiştirmekte fayda vardır. Evet, gelecek belirsiz hale bürünür ancak asıl fark edilmesi gereken şey, tekerrür etmekte olduğunuzu düşündüğünüz bu hayatın da aslında geleceğinin olmamasıdır. Biraz da olsa kontrolü elinde tutmak isteyen birisiyseniz, böylesi canlılara fırsat vermemek niyetindeyseniz, kozmos sandığınız hayata bir tekme atıp kaosu kucaklamak yerinde olacaktır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/hayatin-gercek-anlami/", "text": "Kapıdan dışarı çıktı. Güne adımını attı. Gözlerini kapadı. Bir saniye sonra açtı. Ne olduğunu anlayamadan arkadaşıyla buluşacakları kafeye gitti. Sokaklar boş caddeler ıssız ve şehir kimsesizdi. Her gün koşturarak dolaşan insanlar kaybolmuştu. Arkadaşıyla buluşacakları kafeye geldi. Garson sipariş almaya gelmedi. Saatler geçti arkadaşı da gelmemişti. Ne olduğunu anlamadan beklemeye başladı. Sadece arkadaşını değil tüm insanları. Özlemeye başladı. Konuşmak istedi konuşamadı. Duvardan yankılanan kendi sesiyle sohbet etmek zorunda kaldı. Neler olduğunu anlamakta güçlük çekiyordu, bunca insan neredeydi? Özlemeye başladı yeniden. Konuşamadı. Kokusunu hatırladı ama yeniden içine çekemedi dolu dolu. Sanki biri ayırmıştı onu ve başka bir oyun alanına koymuştu oynaması için. Kimsenin gelmeyeceğini anladığı zaman ağlamaya başladı. Neler olduğunu bilmeden, neden olduğunu bilmeden gitmişlerdi. Geriye kalan soğukluk bedeninin sıcaklığını yeniyordu ve ölüm gözlerini kapadığı an bugün yaşaması gerekenleri saniyeler içinde göstermişti. Var ile yok arasındaki ince çizgi : ölüm. Kokusunu alamamak ne demek bilir misiniz? Her gün gördüğünüz insanın gittiği yerden geri dönmeyeceğini bilmek tuhaf. Belki de o yüzden, genelde işi gereği ortadan kayboldu gibi görme ihtiyacı hissederiz. Sabah çıkmıştır sanki akşam gelecektir. Ama o akşam hiçbir zaman olmayacak, o hiçbir zaman gelmeyecektir. Ölen birine sevgimiz artar erken gidişinden dolayı. İleriki günlerde hissedeceğimiz şiddetli sevgi, yeni gittiği günlerde erkenden gelir konar yüreğimize. O sıra sorgularız ve farkına varırız bir çok şeyin. Evet, ölüm geride kalan bir çok insanı hayata döndürmüştür aslında acıta acıta. Hayata en büyük değeri katan gerçeği yaşadığımız gün en çabuk büyüdüğümüz gündür. Kızmayın erken ayrıldığınız için ona. Ölüm ayrılık demek değildir; ayrılık iki insanın bir daha yollarının kesişmemesi demektir; ancak ölüm iki taraftan birinin beklemeye geçmesidir. Sabredin ve hayattayken hazırlanın buluşma gününüz için. Gözlerini kapadı. Bir saniye sonra açtı. Ve bir daha kapadı. Benim Rıhtım dergisindeki ilk köşe yazım. Ve sanat için bir şeyler yapmaya çalışan, bir şeyler katmaya çalışan bir dergiysek dedim kendi kendime; aslında en ciddi konudan başlayabilirim. Sonrasında daha ciddi bir konu arayışına girsem muhtemelen bulamam. Ama sonrasının önemi yok yaşanmama ihtimali varsa. Şu an yaşanacak şey o gün yaşanacak şeyden daha önemlidir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/haydarpasa-gari/", "text": "İstanbul'un Anadolu ile bağlantısı, İstanbul'un en önemli simgelerinden biri Haydarpaşa. Anadolu'nun İstanbul'a açılan tek kapısı. İçine girdiğinizde kiliseye girmiş gibi hissettiren mistik bir yapısı vardır. Yapılış amacı; Bağdat Demiryolu'yla İstanbul'u birbirine bağlamaktır. Yani Orta Doğu ve İstanbul arasında asker, eşya, erzak gibi malzeme taşıma amacıyla yapılmıştır. Yapım yeri açısından da çok önemli bir yere sahiptir. Deniz kenarına yapılmasının nedenlerinden biri; Avrupa yakasından gemilerle taşınan malzemelerin kolaylıkla vagonlara taşınıp, Anadolu ve Orta Doğu'ya ulaştırılmasıdır. Haydarpaşa gar binası inşaatına devrin Osmanlı padişahı II. Abdülhamit (1842-1918) döneminde başlanmıştır. 30 Mayıs 1906 tarihinde inşasına başlanmış, 19 Ağustos 1908 tarihinde tamamlanarak hizmete girmiştir. Binanın bulunduğu havaliye Selimiye Kışlası'nın yapımında büyük emeği geçen padişah III. Selim'in paşalarından Haydar Paşa'nın adı verilmiş ve bundan sonra bu yere yapılan bina da bu adla anılagelmiştir. Binanın inşaatı Anadolu-Bağdat Şirketi adı altındaki bir Alman şirketi tarafından gerçekleştirilmiş, ayrıca şirketin genel müdürlüğünü yapmakta olan Hüknen ismindeki Alman'ın teşebbüsüyle garın önüne bir mendirek inşa edilmiştir. Binanın mimari proje etüt safhasında çok çeşitli etütler yapılmış ancak iki Alman mimarı olan Otto Ritter ve Helmuth Conu tarafından hazırlanan proje yürürlüğe girmiştir. İnşaat sırasında projede bazı değişiklik ve sadeleştirmeler yapılarak bugünkü haliyle tatbik edilmiştir. Binanın inşaatında Alman ustalar ile birlikte İtalyan taş ustaları da çalışmıştır. Binanın mimari tarzı Neo-klasik Alman Mimarisi stilindedir. Her biri 21 metre uzunluğunda 1100 adet suya karşı izole edilmiş ahşap kazık üzerine inşa edilmiştir. İnşaatta 2500 metreküp lefke taşı, 13000 metreküp beton, 1140 ton demir, 520 metreküp kereste, 19000 metre sert ağaç ve 6200 m2 arduvaz çatı kaplaması kullanılmıştır. Gar binası başlangıçta 2525 metrekare alana kurulmuş ve bugünkü kapalı kısımları ile birlikte 3836 metrekarelik bir alana yayılmıştır. Birinci Dünya Savaşı'nda Anadolu'ya sevk edilmek üzere gar binasında depolanan cephaneler, 6 Eylül 1917 günü yapılan bir sabotaj sonucu infilak ederek muazzam bir yangın çıkarmıştır. Gar binası yangın ile birlikte garda harekete hazır bekleyen ve gara girmekte olan cephane ve asker dolu çok sayıda vagon da bu arada yok olmuştur. Bu sabotaj sonucu binanın çatısı imha olmuş ve diğer bölümleri de hasara uğramıştır. Bu hasarı akabinde yapılan bazı onarım ve değişikliklerle gar binası ve çatısı bugünkü görünümünü almıştır. 15 Kasım 1979 tarihinde ise Haydar Paşa mendireğinin biraz açığında akaryakıt yüklü Independenta adlı tankerin diğer bir gemi ile çarpışması sonucu meydana gelen şiddetli patlama ve hararetten binanın O. Linneman usta tarafından gerçekleştirilmiş olan çok değerli kurşunlu vitrayları hasara uğramış ve bu olaydan sonra derhal aslına uygun olarak onarılmıştır. Hizmete açılışından beri çok büyük çapta bir restorasyon geçirmemiş olan gar binası Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları ilgili yetkililerince eski eserleri koruma ve kurtarma çabasında gösterdikleri teşebbüs sonucu 1976 yılında geniş çapta onarıma alınarak 1983 yılı sonunda dört dış cephe ile iki kulenin restorasyonları tamamlanmıştır. 28 Kasım 2010 tarihinde, Haydarpaşa Garının çatısında çıkan yangın sonucunda garda büyük hasar oluşmuş ve garın dördüncü katı kullanılamaz hale gelmiştir. 1 Şubat 2012 tarihinde de tüm Türkiye'de tren hatlarının yenileme çalışmaları yapımına başlandığından Haydarpaşa Garı kullanıma kapatılmıştır. Şu anda garda herhangi bir çalışma olmamasına karşılık otel olarak kullanılacağı söylentileri vardır. Umarım otel olarak değil de gar olarak kalır. Çünkü orada yılların birikmiş anıları vardır ve daha birçok anı biriktirecektir. Ve demir yolları bir ülkenin gelişmişliğini gösteren en önemli özelliklerden biridir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/hayvan-ciftligi/", "text": "George Orwell tarafından oluşturulan siyasi bir hayvanlar dünyasıdır. Diğer adı Bir Peri Masalı olsa da yetişkinler için yazılan, oldukça sade ve açık bir dile sahiptir. Karakterler de belirgin ve her biri bir temsil ortaya koyar. Bir çiftlikte hayvanların bulundukları yaşam koşullarından ve çiftlik sahibinden şikayet etmeye başlamalarıyla ortaya çıkan bir romandır. Romanda her bir hayvanın kendine has kişisel özellikleri ve temsil ettiği bir duruş vardır, roman boyunca kendi karakterlerinden hiç şaşmayan bu hayvanlar bir ideolojinin saptırılmasına ve yanlış uygulanmasına zemin hazırlarlar. Her oluşumun, o oluşumun içinde olanlar için etkileyici bir başlangıcı vardır. Bu çiftlikte de hayvanların gözünü açan ve onları ayaklanmaya iten Koca Reis adında bir domuzun söyledikleri ve sonrasında söylediklerini gerçekleştiremeden ölmesidir. Bu bütün hayvanlara bir hırs ve güç verir. Başta birlik beraberlikle, çalışkanlık, azim, hırs ve haklarını arama arzusuyla başlayan bu birliktelik sonrasında aralarından iki tanesinin çıkıp diğer hayvanlara yol göstermesi, plan yapması, emir vermesi ve son olarak hükmetmesiyle çıktıkları; eşitlik, iyi bir yaşam seviyesi, adalet düşüncelerinden sapmalarına neden olur. Diğer hayvanları motive etmek, heyecanlandırmak, onları kendine bağlamak için totaliter yöneticiye dönüşen başlarındaki domuz göstermelik marşlar, bayraklar, bağlılık yemin törenleri yaptırmaya başlar, ideolojilerine de ''Animalizm'' adını verdikleri bu Hayvan Çiftliği'nde sömürge tam hız devam etmektedir. ''Oysa, nedendir bilinmez, kimsenin düşüncesini açıklamaya cesaret edemediği, her yerde azgın, yabanıl köpeklerin hırlayarak kol gezdiği, yoldaşlarının korkunç suçları itiraf ettirildikten sonra paramparça edilişini seyretmek zorunda kaldıkları bir toplum çıkmıştı ortaya.''Fakat yıllar geçtikçe farkında olmadan kullanıldıklarını ve kendileri yoksullaştıkça eşitlik, adalet için yola çıktıkları yöneticilerine dönüşen domuz ve adamlarının zenginleştiğini gördüler. Bu geç farkındalığın sonuçlarını çok ağır ödemişlerdir, ödemeye de devam ediyorlardır. Hayvan Çiftliği halkını en derinden etkileyen ise çiftlik evinin camından baktıklarında karşılaştıkları tabloydu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/hayvan-mezarligi/", "text": "Ölümü, bizi en çok korkutan, en az anlayabildiğimiz kavram olduğundan mı kabullenip geçemeyiz acaba? Sinemada olsun, edebiyatta olsun, hep ölüme bir karşı çıkış görürüz satır aralarında ya da açıkça. Ölümle mücadele etmek takdirimizi ve ilgimizi!- hep kazanmıştır, belki her daim de böyle olacaktır. King'den okunan 339 sayfa, bu sorulara adınız kadar net bir cevap vermek için yeterli. Stephen King'in kitaplarının gerilimden drama uzanan geniş skalasında bir yerlerde, özellikle batıl inançlara ve eski inanışlara mesafeli duranlarımızın başta yadırgayacağı bir kitap Hayvan Mezarlığı. Uçuk, başlarda O kadar da değil yahu. diye düşündürürken, sayfaları çevirdikçe Yoksa. Olamaz! tepkisinin kaçınılmaz olduğu bir kitap. Bir kasabamız, neticede mutlu bir ailemiz, kasabaya dair eski olaylar ve dedikodular var elimizde, bir de bunları aileye anlatan yaşlı bir kasaba sakinimiz. Bu satırlarda nasıl da klişe duruyor, değil mi? Oysa bu kitap insanı neredeyse paralel konusuyla Diriliş kadar korkutuyor ve sayfalarının başına kilitliyor. Dört kişilik ailenin geçmişi daha derin verilebilirdi elbette. Fakat temanın ölüm olduğu bir kitapta ana karakterimizin eşi Rachel'ın travmaları sağlam bir altyapının temellerini sunuyor okuyucuya. Ölüm korkusunun ve aile bağlarının ve tabii yaramaz evcil hayvanların- ilişkisi oldukça başarılı verilmiş. Sevgili evcil hayvanlarını emek vererek gömen, onlara özel bir hayvan mezarlığı oluşturan küçük çocuklarda tüyler ürperten ne olabilir? Bu hareket sadakatten başka ne belirtebilir? Kitabın, başlarda sahip olduğu şaşırtıcılık, sonlara doğru yerini oldukça malum bir kestirilebilirliğe bıraksa da son sayfaya kadar cümleler hızla akıp gidiyor. King, ilk sayfadan son cümleye kadar nefes kesiyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/her-okur-kitabi-yeniden-yazar/", "text": "Her okur, okuduğu kitabı yeniden yazar, bence. Belki de okumanın sihri buradadır. Sözcüklerin yan yana gelip anlam kazandığı cümlelerle dolu satırların; paragraflara, sonrasında sayfalara, ardından bir kitaba akması zaten başlı başına büyülü bir dünya değil midir? Özellikle kurgu kitapları okurken onun kurgu olduğunu bile bile nasıl da etkisinde kalırız. Sıcak kumların hararetini serin denizlerde gideren kahramanın üzerinden biz de aynı duyguyu hissederiz, karda yürümekte zorlanan karakterle birlikte içimiz donar. Dışı harlanmış sobanın başında ısınırız, dik yamaçları tırmanan dağcı ile soluğumuz kesilir, karanlık mağaralarda nefessiz kalırız adeta. Kızıl sıcak çölün ortasında kalakalırız kahramanla birlikte. Zengin iş adamının evindeki ihtişamla pahalı berjerde oturanın kendimiz olduğunu hayal ederiz bir anlığına. Farelerin horon teptiği bodrum katındaki su borularının hırıltısı kulaklarımıza dolarken, odanın kesif kokusu misafir olur burnumuza. Bir kitabı okurken, o kitabın kahramanıyla üzülür, kahramanıyla güleriz, adeta. Güzel biten bir kurgunun sonuna geldiğimizde yüzümüzü gülücüklerle doldurduğumuzu, kötü biten bir kurgunun sonunda ise suratımızın turşu sattığını düşünürsek okuduğumuz kitaptaki kurgunun içine nasıl fark etmeden girdiğimizi hatırlayalım. Tam da bu bağlamda her okur, okuduğu kitabı kendince yeniden yazar aslında. O kitaptaki kahramanları kendi çevresindeki insanlardan seçip ona göre hayal eder. Örneğin; kitaptaki kahraman, ufak tefek, sarışın, narin bir kadındır. Biz de yazarın bize verdiği tarif üzerine kendi hayal dünyamızda o kadını çizeriz ve kitabı hayalimizde çizdiğimiz kadın üzerinden okuruz. Ya da yazar bir mekan anlatmışsa yine o anlatım üzerinden kendimizce, çevremizde veya izlediğimiz bir filmde gördüğümüz yerler üzerinden mekanlar hayal ederiz. Kurgu bir kitap, zaten yazarın kendi belleğinde birçok kişiden oluşan, bambaşka ve yepyeni bir hayat olarak can bulmuştur. Yazardan kopan ve okuyucuya ulaşan kurgu artık yepyeni gözlerin yaratımlarına açıktır. Okuyan herkes kendi hayal dünyasının kişileri üzerinden, o karakterlere kendince yepyeni bir can verecek, mekanları kendince hayal edecektir. Yani, kitabı yeniden yazacaktır. İşte bu döngü, muhteşem bir döngü. Gerek yazar ve gerekse okurun hayal dünyasında olabildiğince özgür olduğu yap-boz oyunu gibi bir şey. Özellikle son dönemlerde okurun her geçen gün azalması, bilişim dünyasının hayatımıza girmesinden sonra insanların görsel sanata daha çok yönelmesi ile kitabın bize sunduğu yaratıcılıktan yoksun bırakılıyoruz, demek mümkün. Buna bir örnek verecek olursak; Muhteşem Yüzyıl dizisinden yola çıkalım. Kanuni Sultan Süleyman, Mihrimah Sultan, Hürrem Sultan ve daha birçok karakter var o dizide. Bu karakterler, gözüyle kaşıyla saçıyla duruşuyla bize o yönetmenin görsel dünyasıyla sunuluyor. Sonuç olarak; biz, bir Sultan Süleyman'ı Halit Ergenç, bir Mihrimah Sultan'ı Pelin Karahan, bir Hürrem Sultan'ı da Meryem Uzerli olarak görüyoruz ve artık başka türlü hayal edemiyoruz. Çünkü bize görsel olarak sunulmuş bir karakter var zaten. Burada çok önemli bir detay var ki değinmeden geçemeyeceğim. Hepimiz biliriz, bazen izlediğimiz dizideki oyunculardan biri herhangi bir nedenle anlaşmasını bozar ve diziden ayrılır. Yeni oyuncuyu uzun süre hatta dizi sonuna kadar o rolde benimseyemeyiz. Çünkü biz, o dizideki kahramanı ilk oyuncusuyla tanıdık. Beynimize o karakter kodlanırken ilk oyuncusuyla kodlandı. Bu diziyi seyretmek yerine kitabını okusaydık, kendi hayal dünyamızın yarattığı karakterle gözümüzün önüne getirecektik onları. Böylece kendi belleğimizle ve okur gözümüzle kitabı yeniden yazacaktık. Sakın bu kadar sözün sonunda çıkarılan mesaj, görsel sanata karşı olduğum kanısı olmasın. Tabii ki görsel sanatlar her zaman var olacak ve var olmalı da. Benim derdim Türkiye'deki okur sayısıyla ilgili. Kitapların, oldukça sihirli bir dünyayı barındırdığını düşünüyorum. Hiçbir gemi bizi bir kitap kadar uzaklara götüremez, demiş Emily Dicknson. Francesco Petrarca ise; Kitaplar, bizi iliklerimize kadar büyüler, bizimle konuşur, öğüt verir, bize bir çeşit canlı ve uyumlu bir içtenlikle bağlıdırlar, demiş."} {"url": "https://rihtimdergi.com/hicligin-kiyisinda/", "text": "Yirmi yaşındaki Camryn, alışılmışın dışında bir yaşam tarzı düşlemektedir. Fakat başına gelen trajediler bu yaşamı kendisinden zorla çekip alınca, ilk bulduğu otobüse atlayarak varış noktasını bilmediği bir yolculuğa çıkar. Çıktığı bu kendini yeniden keşfetme yolculuğunda, kendisi gibi nereye gideceğini bilmeyen, Andrew Parrish adında biriyle tanışır. Fakat Andrew'un da bazı karanlık sırları vardır. Hiçliğin Kıyısında, 2012 yılının sonuna doğru yurtdışında çıkmış olmasına rağmen ülkemizde raflara Ephesus etiketiyle daha yeni sunuldu. Yeni Yetişkin türü kitabın Goodreads okuyucularının -yaklaşık 93 bin- oylamasıyla 4.33 puanı var. Ayrıca bazı şeyler o kadar gerçek ki onu iliklerine kadar hissedersin. Nereye gittiğinin bir önemi yoktur. Seninle gelirler. Otobüste tesadüfen karşılaşan iki insanın hikayesi aslında. Ve burada müzik çoğu şey, yolculuk ise her şey. Bad Company'den Pink'e, The Civil Wars'dan Eagles'a kadar eğer biliyorsanız, görünce sizi mutlu eden bilmiyorsanız da kitaptan listenizin başına ekleyivereceğiniz bir çok grup hikayelerine ayrı bir tat katmış. Ayrıca yeni yetişkin olmasına rağmen cinsellik ve belki biraz da şiddet açısından yeniden çok yetişkine yakın sayılabilir. Birazcık. Yolculuk teması ise hem fiziksel hem de hem de mecazi olarak güzel kullanılmış. Birbirlerini yolda bulan iki gencin birbirlerine yollarını bulmayı öğretmesi üzerinden, arka planda Amerika eyaletlerinin uzun ve kıvrımlı yolları, yolculuğun ikisinin de beklemediği kadar karmaşık olduğunu vurguluyor. Özellikle Andrew'un Cam'in fark etme korkusuyla kazımaktan kaçındığı eksikliği bulması... Bu yüzden kitap boyunca birbirleriyle tartışıyorlar, gülüyorlar, atışıyorlar, iddiaya giriyorlar ve sizin de git gide alışıp sevdiğiniz bir ikiliye dönüşüyorlar. Fakat kitapta bütün yaşananların aslında çok kısa bir sürede olmuş olması biraz da rahatsız edici. Yolculuk fiziksel ve zihinsel olduğu için birlikte çözme çabaları sizi sıkmayacaktır. Yolun sonunda ne olduğu değil, oraya varana kadar yaşananlar önemli burada. Yine de sonunun birazcık çarpıcı olmadığını söylemeden geçemeyeceğim."} {"url": "https://rihtimdergi.com/homo-deus/", "text": "Evrim teorisinin kabul gördüğü her yerde evrenin bu döngüsü anlaşılacaktır bir gün. Zaman aktıkça yaşamın, evrimin, değişimin ve tekrarının devam ettiği; yepyeni hiçbir olayın ve varlığın söz konusu olamayacağı fark edilecektir muhakkak. İnsan yaşamın yalnızca bir kısmıdır, tekerrür halindeki süreçlerden birine denk gelmişizdir, evrim devam etmekte ve belki zamanla bizi de arkasında bırakacağı bir hale gelmektedir. Homo Deus türlerin ne sonu, ne gelinebilecek noktaların zirvesidir. Oysa tarih; geçmiş, gelecek farklı şeyler söylüyor. Akıp giden bir zamanın pençesindeyiz. İsimler değişiyor, sayılar büyüyor, ama insan -adı ne olursa olsun- ,homo, aynı canlı. Tarih aynı tarih, yaşlanıp tükenen dünyadaki döngülerden birine denk gelmişiz. İnsana ayrıcalıklı olmadığını hatırlatıyor Homo Sapiens, yeni bir zamanda bulunmadığını, ne kadar kestirelemez görünse bile geleceğin de zaman döngüsünden bir parça olduğunu. Evrenin kendi kendini tekrar edip durduğunu ve esasında gelişim dediğimiz olayın tekerrürün farkında olduğumuz kısmı olduğunu anlatıyor. İleride neyle karşılaşırsak karşılaşalım, insanın hep aynı insan ve dünyanın hep aynı dünya olduğunu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/hortumdan-evvel-bir-sohbet/", "text": "Belirli referanslara odaklandıktan sonra bir şeyin benzerini ya da farklısını tespit etmeye başlıyoruz. Karşımızdaki canlı bir şekilde bizimle iletişim kuruyor ve kurduğu bu iletişimin tek sebebi ise karşımızdaki canlının varlığının bir kanıtı oluyor! Sadece bu, ötesi ya da berisi değil. Zaman ilerlemeye devam ettikçe bazı olaylar da ya tamamlanmış oluyor ya da tamamlanmak üzere çıktığı yolculuğuna devam ediyor. Birileri bir şeyler yiyor, yediklerini sindiriyor, kullanacakları enerjilere çeviriyorlar ve fazlasını da bir şekilde depoluyorlar... Beynimiz de aynı şekilde; bazı verileri ele geçiriyor, onları sindiriyor, kullanılacak yorumlara çeviriyor ya da ileride kullanılmak üzere bu verileri deneyim adı altında bir şekilde depoluyor. Tüm bunlar olup biterken hem bedenen hem de ruhen değişime uğruyoruz. İletişime geçecek. Geçmiş ile geleceğin arasında bir yerlerde olduğunu bilerek hareket edecek. Tabii ki benzeri ve farklısı olan birçok şey görecek ve bir yerden sonra pes etmesi de muhtemel... Bir simyacının karakterine bürünüp neden felsefe taşını araştırdığını da, bir büyücünün en çok hangi büyülere ihtiyaç duyabileceğini de ve hatta hangileriyle haşır neşir olduğunu da, bir şamanın karşısına bir kam çıktığında neler düşündüğünü de, albastının neden bastığını ya da bir cinin neden çarptığını, develerin hangi kervanlarda hareselerine çare bulunduğuna da, hangi mantarların zehirli olup olmadığının hangi ağaçları ilgilendirdiğini de düşünmeye başlayacak. İletişime geçecek çünkü kendi varlığını hissetmeye başlayacak. Öykülerin gerçekte yaşanmış olup olmadığı ile ilgili değil; gerçekte bu öykülerin içerisindeki verilerin nasıl kullanılabileceğini tartacak. Benzetecek, farklılaştıracak ve iletişim kuracak. Öğretecek kişinin, sen sandalın kenarında dikilirken uçan tekmeyle hızla sana yaklaştığını düşün. Bilgi denilen şey, hem buna benzer hem de bundan farklı durumlarda işleniyor. Milyarlarca türdaşınla bir gezegeni paylaştığını da unutma. Gezegen de değişecek. O esnada konuşmalarına devam eden iki kardeş, gök gürültüsüyle irkildiler ve pencereden dışarı baktılar. Yarım saat öncesine kadar hava açık ve güneşli olmasına rağmen, şimdi gökyüzü kara bulutlarla kaplıydı. Küçük olan kardeş, biraz uzaklara baktığında kendi kendine dairesel hareket oluşturan bir çöp arabasını işaret ederek Abla, bak! Kendi kendine hareket ediyor! dedi. Ablası da gözlerini devirdi ve Sana 'Gezegen de değişecek.' demiştim. dedi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/hurriyet/", "text": "Yakın çevrenizin sizi sıkan, boğan, çocukluk günlerinizden bu yana zihninizi kuşatan ve dilediğinizce düşünme, hareket etme olanağı tanımayan dayatma ve yönlendirmelerinin hiç var olmadığını farz edin. Düşlediğiniz, özlemini çektiğiniz, yürümek istediğiniz yoldan alıkoyan, sizi kendilerince doğru yola yönelten kişilere, yakın çevrenize, yaşadığınız topluma, onların kemikleşmiş kurallarına ve değer yargılarına boyun eğmeyip kendi iradenizle davrandığınızı farz edin. Sizi, belli bir coğrafi bölgede ve aslında var olmayıp var sayılan sınırlar içerisinde yaşamaya, gerekli gördüğünde bu sınırları korumak için ölmeye ve öldürmeye şartlandıran bir otoritenin var olmadığını farz edin. O sınırlar içerisinde yaşam sürdürebilmek için çoğu kez, beyin veya beden gücünüzü yok pahasına satmaya zorunlu olduğunuz ağır-aksak bir düzenin ve bu düzeni kurgulayıp gözeten bir otoritenin bulunmadığını farz edin. Farz edin ki, dünyanın dilediğiniz yerinde, dilediğiniz süre yaşayabilir, çalışabilir, beyin ve beden gücünüzü, size insanca yaşama olanağı verecek bir bedele satabilirsiniz. Sosyalleşmeyi, belli bir dünya görüşünde, yaşam alışkanlığında ve varsıllık ölçütünde ayrışmış, tabakalaşmış insanların kendi aralarındaki ilişkiler bütünü şeklinde değerlendiren düşüncenin dar kalıplarını kırdığınızı farz edin. Düşüncelerinizi; bir biçimde zihninize girerek oraya yerleşen ve derinliklerine doğru kök salan önyargılarınızdan arındırıp analiz yeteneğinizin, vicdanınızın ve mantığınızın şekillendirmesine izin verin. Bunları başarabildiğiniz an, sizi siz yapan, ümitle ve azimle yaşama bağlayan, o saf, o temiz insanla; kendinizle baş başa kaldınız demektir. Sahip olduğunuz benlik, akıl, vicdan ve bilincinde olduğunuz evrensel değerlerle; artık hürsünüz demektir. Şimdi, bu en yalın halinizle kendinize yeni bir dünya hayal edin. Ne denli hoş, ne denli yaşanası olduğuna hayret edeceksiniz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/huzun-mavisi/", "text": "Her günbatımı güzeldir ama Bodrum'un günbatımı ayrı bir güzeldir derdi. İki katlı evin üst balkonundaki köşesinde, sandalyeye çakılıydı adeta. Veda etmek için acele eden güneş gökyüzünü kızıla boyamıştı. Deniz, mavisini yitirmiş, gümüşi parıltılarla oynaşıyordu. Her akşam bu vakitte Küçük Kiremit Adası'na karşı kadehini kaldırır, Şerefine Kambur Balina, der, rakısından ufak ufak yudumlardı ama o akşam rakısını Küçük Kiremit Adası'na bakmadan yudumladı. Masanın üzerindeki kargo zarfının üzerinde işaret parmağını gezdirdi. E harfini çiziyordu parmağı. Büyük E, küçük e. Birkaç saat önce gelen zarfın içindekileri kaç kez çıkarıp okşadıktan sonra yeniden zarfın içine koyduğunu hatırlamıyordu. Nasıldı Eleni'nin mavileri? Açık mavi mi, yoksa bulut bulut muydu? Hayır, koyuydu; koyu mavi, okyanus mavisi gibi. Okyanus kadar derin. Manifaturacı Necip'le Sarraf Stavro'nun dükkan komşuluğundan doğan ahbaplıkları, Yedikule'de iki sokaklık mesafedeki evlerinin de yakın olması sebebiyle ailece görüşmelere varınca çocukları da kuzenler kadar yakın olmuşlardı birbirlerine. Eleni'yle Behzat yaşıttı. Behzat'ın kardeşi İlhan da Eleni'nin kardeşi Kostas'la yaşıt. Bu kaynaşma Behzat'ın lise yıllarına kadar aynı sıcaklıkta devam etmiş, birbirlerinin babalarından korkarken annelerine şımarmışlardı. Behzat, Paskalya bayramını iple çekerdi. İki katlı evin alt katındaki mutfaktan gelen çeşit çeşit kokular çocuk sevincine bambaşka bir sevinç eklerdi. Bazen işi daha da ileri götürür, Dorota Teyzesine, Keşke benim annem sen olsaydın derdi. O sırada annesinin gözlerindeki bulutlanmayı göremezdi. Dorota Teyzesi, Behzat'ın omuzlarını okşarken biricik arkadaşını güldürmeye çalışırdı. Ciddiye alırdı bu sözleri. Tombul yanakları kızarır, kaşları inerdi. İki kadın katıla katıla gülerken Behzat rahatlardı. Koşarak Eleni'nin elinden tutar, evin arkasındaki bahçeye indirirdi. Bazen seksek oynarlardı bazen de misket. Bayram için çörek yapılacağı gece yalvar yakar Elenilerde kalırdı. Çünkü o gece ve sabahında evdeki telaş hoşuna giderdi. Çörek için hazırlıklar genellikle bir gün önceden öğleden sonra başlardı. Bir yandan anason kaynatılıp süzülürken diğer yandan hamurun mayası hazırlanır, dikdörtgen hamur teknesi mutfağın ortasına yerleştirilirdi. Çörek hamurunu yoğurmak güç gerektirdiği için o akşam Stavro Amcası eve erken gelir, saatlerce süren hamur yoğurma işini üstlenirdi. Uzun uzun yoğrulup kıvama gelen hamurun üzerine haç işareti çizilir, temiz çarşaf ve battaniye örtülüp kuzinenin yanına taşınırdı. Sabahın erken saatinde kabarmış hamur bakır tepsilere yayılır, üstüne susam ekildikten sonra çatalın ucuyla süs yapılırdı. Dorota Teyze ayrıca bir küçük tepsi hazırlar, tepsiyi yüzünde gülücüklerle yemek masasına koyardı. İşte geceden beri beklenen en keyifli an o andı. Koşarak tepsinin başına toplanırlardı. Hayır ben daha güzel yaptım, sen bozdun, teraneleri içinde delik deşik ederlerdi hamuru. Kendi emeklerinin sindiği çörekler pişer pişmez, ağızları yana yana iştahla yerlerdi. Yıllar acelesi varmışçasına öyle bir hızla geçmişti ki takvimler altı Eylül bin dokuz yüz elli beşi gösteriyordu. Behzat, servi boylu bir liseliydi artık. Son sınıf için okul yoluna düşmesine birkaç hafta vardı. Geçen yıllarda yaptığı gibi paydos zili çalar çalmaz soluğu yine Elenilerin evinin önünde alacak, balıklı tokmağa ardı ardına vuracak, kapı açılır açılmaz içeriye dalıp mutfaktan gelen kokuları içine çekecekti. Eleni'yle ellerinde çörekleri bahçeye oturup okul dedikodusu yapacaklar ve muhabbetlerinin gölgesinde karınlarına kramplar girene kadar güleceklerdi ama öyle olmadı. Behzat güzel bir sabaha gözlerini açtığında o günü yeni güne bağlayan gece gözlerini hiç kırpmayacağını, o gecenin İstanbul'un ve ailesinin asla unutmayacağı bir gece olacağını ve tarihe kara bir sayfa olarak düşüleceğini hiç bilmiyordu. Gökyüzünü saran kara bulutların koca kenti hızla karanlığa sürüklediği gün dükkandaydı. Öğle saatlerinde radyonun verdiği haberlere göre, Selanik'te, Atatürk'ün evinin bombalandığı söyleniyordu. Babası, kepenkleri her zamankinden erken indirirken sağ tarafındaki komşusu Antikacı Avel'le sol tarafındaki komşusu Sarraf Stavro da aceleyle dükkanlarını kapatıyorlardı. Babası endişesini gizleyemedi. Aralarındaki sessizlik hemfikir olduklarını bağırır gibiydi. Endişeli gülümseyişlerle birbirlerine el sallayarak vedalaşıp evlerine dağılmışlardı. Olaylar başladığında akşam karanlığı henüz sokaklara düşmemişti. Kapıdan kapıya, kulaktan kulağa birçok laf dolaşıyordu. Önce Rumları hedef alan insan güruhu çok geçmeden tüm gayrimüslimlere saldırmaya başlamıştı. Evin çaprazında kalan kilisenin yandığını gören Necip, çocuklarını pencereden uzak tutmaya çalışıyordu ama gökyüzünü kızıla boyayan alevleri görmemeleri, sokaktaki çığlıkları, koşturmacaları duymamaları mümkün değildi. O gece ilan edilen sokağa çıkma yasağı sabah yedide sona erdiğinde babası evden kimsenin dışarı çıkmamasını sıkı sıkıya tembihleyip dükkana gitmişti. Eve döndüğünde yüzü kireç gidiydi. Yok ya! Biz insan değiliz, diyerek başını acıyla iki yana salladı ve merakla havadisleri bekleyen ev halkına tek tek bakarak iç geçirdi. Yutkundu Necip Usta. Yüzünü iyice yere düşürdü. Uzun bir sessizlik oldu odada. Behzat silkelenip ayağa kalktı. Üç gün sonra, Stavro dükkanını tamir ettirmeye başlayınca ufaktan ufaktan konuşmaya başlamıştı komşusu Necip'le. Haftasında geçmiş olsun ziyareti için zor bela kabul etmişti evine. Dışarı çıkması yasaklanan Behzat, günlerdir hasret kaldığı Eleni'yi görme hevesiyle çok heyecanlıydı ama yıllardır içtikleri su ayrı gitmeyen Stavro ailesi, Necip ailesini hiç beklemedikleri bir soğuklukla karşılamışlardı. Eleni'yle Kostas güya Büyük Ada'daki teyzelerine gitmişlerdi. Behzat, ikisinin de üst kattaki odada olduklarını hissediyordu. Sonraki günlerde iki ailenin arasındaki mesafe git gide büyür olmuştu. Eskisi gibi fütursuzca girip çıkamıyordu Elenilerin evine. Dorota Teyze'nin sevgi dolu bakışlarını, mis kokulu çöreklerini, sakızlı yılbaşı pidesini, Eleni'nin, Mağiriça, dediği sakatat çorbasını, renkli yumurtaları, hindi dolmasını çok özlüyordu. O eve has koku burnunda tütüyordu. Eleni'yle aynı üniversitede okumaları o günlerde tek tesellisiydi. Kendi muhitlerinde birlikte görünmekten çekinirlerdi ama okula gittikleri günlerde bazen İstiklal Caddesi'nde uzun yürüyüşler yapar, bazen de Çiçek Pasajı'nda oturup sohbet ederlerdi. Ortaköy'e inip denizi seyrettikleri bile olurdu. Nedenini bilmeksizin Eleni'yle görüştüğünü ailesinden saklıyordu. Eleni'nin de evde kendisinden bahsetmediğinden adı kadar emindi. Aralarında tek bir cümle konuşmadan, sessizce yaptıkları bir anlaşmaydı sanki. Tıpkı aralarındaki adını koymadıkları sevginin de hiç konuşulmadığı gibi. Baş başa oldukları zamanlarda Behzat sohbetlerinin arasına sıkıştırdığı imalı sözlerle ağzını yoklardı kızın. Eleni oralı olmaz, uzun sarı saçlarını savurarak pembe dudaklarını kıvırırdı. Ne demekti karar vermek? Kafası karışırdı Behzat'ın. Daha da üstüne giderdi. İstanbul, yeni yıla girişinin altıncı gününde yoğun kar altındaydı. Termometreler eksilerde gezinirken Eleni'yle yine bir kaçamak yapıp Ta Fota yortusuna katılmışlardı. Kapalı Çarşı'dan çok beğenerek aldığı mavi boncuklu bilekliği Eleni'nin narin bileğine takarken Behzat'ın elleri titremişti. Genç kızın, çocukluk günlerinde olduğu kadar mutlu olduğunu görmek, neşesini kabarttı. Eleni, üşüdükçe Behzat'ın omuzlarına sokulup koluna sarılıyordu. Papaz haçı suya atacağı sırada, mavi gözlerini genç adama dikti. Genç kız, kollarını kenetleyip dudaklarını büzdü. Olacak şey miydi? Buz gibi suya atlayıp haçın peşinden koşmak akıl karı değildi. Ya Eleni'nin hatırı? Onu mutlu etmek için değmez miydi? Giysilerini çıkarıp kızı süzdü. Gözleri yerde koşarak denize atlarken, gençler çoktan haçı çıkarmışlar çığlık çığlığa eğleniyorlardı. Çıktığında bütün bedeni titriyor, dişleri takırdıyordu. Aceleyle giyindi. Başlattığı süreci sonlandırmak isteyen yüreğinin heyecanı üşümesini bile unutturmuştu. Eleni'nin kolunu tutup yine gözlerine baktı ama kızın mavileri denizin çok uzağına bakıyordu. Aldırmadı. İçinde birike birike göl olmuş sözcüklerinin musluğunu açıverdi ansızın. Ardına bakmadan hızlı adımlarla caddeye doğru yürüdü. Karşıya geçip ara sokağa girerek görünmez oldu. Behzat o gün, biricik deniz gözlüsüyle yalnız olarak görüştükleri son gün olduğunu bilmiyordu. Kathari Deftera gününe kadar hiç görüşmediler. Şenlik için Tatavla'ya geleceğini biliyordu ama mavilerine değen başka bir göze ışıldayarak orada olacağını hiç düşünmemişti. Eleni, dükkan komşuları Antikacı Avel'in oğlu Bedros'un kolunda katılmıştı eğlenceye. Ziyaretin bitiminde Behzat'ı yanaklarından öpmüştü Eleni. Kulağına fısıldamıştı. Yumuşacık. Esirger miydi hiç? Esirgemezdi. Kıyamazdı Eleni'ye. Kış sonunda sade bir törenle yapılan düğününe gitmeyi de esirgemedi. İki yıl sonra kendisi, Ruhsar'la evlenirken Eleni'nin gelinin nedimesi olma isteğini de içi burkularak kabul etti. Arada bir de olsa okyanus mavilerinin dalgalarında yüzmek, sıcacık gülüşünde ısınmak her şeye değerdi. Yıllar boyunca istemeye istemeye Bedros'a enişte demeye bile değerdi. Güneş çoktan kaybolmuş, balkona akşam serinliği çökmüştü. Behzat, rakısından bir yudum daha aldı. Dalgın bakışlarını denizin üzerinde gezdirdi. Küçük Kiremit Adası kalemle çizilmiş gibi belli belirsiz görünüyordu. İşaret parmağıyla kargo zarfının üzerine bir kez daha e yazdıktan sonra zarfın ağzını aralayıp içindekileri masaya döktü. Mavi boncuklu bilekliği avucuna alıp okşadı, öptü, yanaklarında gezdirdi. Masanın üzerinde beyaz yama gibi duran kağıda değdi gözleri. Kağıdın üzerine düşen bir damla yaşla harfler birbirine karıştı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/icraatin-icinden/", "text": "Yaşadığım ülkede devleti yöneten insanların kendi fikirleri dışında hiçbir şeye saygıları yok. Tartışmayı bir yana bırak; bir başkasının düşüncesini duymaya bile tahammülleri yok. Bu yüzden yok ediyorlar insanların bilincini açmaya yönelik her metodu sinsice; lakin sistemli bir şekilde. Zihni sorgulamaktan alıkoymak için iyi bir yoldur cehaleti körüklemek, ahmak ve öngörüsüz zülf-ü mabad üretimine hız verir, küçük yaşta sorgulama, itaat et öğretisi ile harmanlanarak kalıplaşan beyin fonksiyonlarına büyüdüklerinde istediğin kadar integrali anlatmaya çabala sadece türevi görüp söyleyebilirler. Bu, bizimki gibi demokrasi ile yönetilmenin cümle olarak var ancak uygulamada namevcut olduğu ülkelerde aslında apaçık haliyle; tabelasında demokratik laik cumhuriyet yazarken gerçekte otokrasi ile yönetilen ülkelerde iktidar sahiplerinin ekmeklerine yağ bal sürer. Düşünen, itiraz eden, fikir üretebilen, cehaletten sıyrılmış, haklarının farkında olan bireyler, talep ederler çünkü. Düşünce özgürlüğü talep ederler, yaşam standartlarını belirleyebilme özgürlüğü talep ederler, hukuk talep ederler, adalet isterler, Osmanlı'nın devamı olduğunu savunan akıl sağlığı müphem bir reisin kendisini önemli görme-gösterme çabalarına ithafen yaptırdığı ak-saray'a itiraz ederler, üç tane ağaç için Taksim'de ölümüne direnirler ülkelerinin sürüklenmekte olduğu felaketin farkında oldukları için itiraz ederler. Sorun çıkarırlar, iktidara ve zihniyetine sorun çıkarırlar. Zihniyeti kuruyası diktatörlerin hiç işine gelmez öteki olarak nitelediklerinin yükselen sesleri. Düzenli bir şekilde yok ediyorlar gelecek nesillerin bir başka vizyona sahip olma ihtimalini, tiyatroları kapatıyorlar mesela, binaları satıp sahneleri kapatarak ve yerine hiçbir şey koymayarak. Son örnek Ankara Şinasi ve Akün sahneleri, sezon sonunda kapatılacak yıkılarak yerine otel inşa edilecek. Tiyatro eğlenceli ve güzel bir metod çünkü zihni açıp insan olma bilincine ulaşmak için. Varolan düzeni eleştirme cüretine sahip, hafazanallah! İktidarı ve icraatlarını eleştirebilecek ve bunu yüksek sesle söyleyebilecek her şer yuvası yok edilmeli. Şinasi ve Akün sahnelerinin kapatılması ile Ankara Devlet Tiyatrosunun kalbi sökülecek. Bu sahnelerin kapatılması iktidarın sahip olduğu zihniyetin ne ilk örneği maalesef ne de son olacak. Ülkem için çizdikleri yol haritası buldukları her yere cami dikmek, yer bulamayınca gasp edip gene cami dikmek, parkı bahçeyi koruyu talan edip cami dikmek, sanırım bu ülkede kişi başına bir cami düşmedikçe cehennemi boylayacakları müjdelendi kendilerine, Milli Eğitim Müfredatının içini tamamen boşaltıp on yaşındaki çocukların akıllarına cennet cehennem tasvirleri dikte etmelerini, amansızca cami yapmalarını başka türlü açıklayamıyorum kendime. Tiyatroları, kültür merkezlerini kapatmak, yerine hiçbir şey koymamak nitelikli, eğitimli ve belirli bir seviyenin üzerinde kültüre sahip insanlardan korkmak olarak kayıt düşüyor zihnime. Aklını kullanma yetisini bütün sözcüklerinin sonu Allah'a varan arap dilini sökmeye çabalarken kaybetmiş bir zümrenin kendinden olmayanı yok etmek için sinsice ve sistematik bir şekilde yaptıklarını seyrediyoruz ülkemde. Çamlıca tepesine; uzay bilimleri merkezi, dünyanın en büyük kütüphanesi, üstün yetenekli çocuklar için bir okul, nitelikli eğitimin verildiği bir üniversite, opera bale tiyatro salonları ile büyük bir kültür merkezi filan yakışmazdı zaten, Çamlıca tepesinin fıtratına tersti muhakkak uzaydan görülebilen cami dışında bir şey inşa etmek. Yaptım oldu kafası, hukuk sorun değil uydurursunuz bir şekil, uymazsa toplarsınız üç-beş Mehmet için toplayamayacağınız meclisi çıkartırsınız uygun bir kılıf, oldurursunuz zaten. Kültürü ve sanatı yok edin hem de gözümüzün içine soka soka pervasızca, kapatın sahneleri oyun falan sahnelenmesin, zira sorgulamayı becerebilen insanların kelamları ses olarak can bulup yansıyor seyredenlerin akıllarına, birinin zihninde bir düşünce filizlenirse kırar kalıbını belki durur dimdik karşınızda, kapatın, nasıl olsa yaptığınız her şey kar kalıyor yanınıza. Kimse sormuyor soramıyor yediğiniz herzenin hesabını. Boş beleş adamlar kumpanyası muhalefet su taşıyor değirmeninizin çarklarına. Genç dimağların tekerinize çomak sokma ihtimaline karşı yok edin kültürü ve sanatı. Zira düşünmek ve sorgulamak haşa en büyük günah kitabınızda ve dahi huzurunuzda. Adam başına bir cami düşene kadar durmayın aman ha! Sakın ha! Zira o kadar çok kul hakkı haram yediniz ki; Allah uğramıyor yaşadığınız mekanlara."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ihlamur-kasri/", "text": "Ihlamur Kasrı, İstanbul'un karmaşasından bunaldığınızda gitmek isteyebileceğiniz en güzel yerlerden biri. Beşiktaş ile Nişantaşı arasında kalan yer, etrafı kalabalık ve gürültülü olmasına rağmen yüksek duvarları sayesinde dışarıdaki sesi engelleyen bir yapıya sahiptir. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir yer gibi gözükse de içeriye ilk adımınızı attığınız anda doğanın sizi etkisi altına aldığını hissedeceksiniz. Ihlamur Kasrı Osmanlı'nın son zamanlarında Abdülmecit tarafından Nigoğus Balyan'a Merasim Köşkü ve Maiyet Köşkü olarak yaptırılmıştır. Merasim köşkü asıl Ihlamur Kasrı olarak bilinir. Merasim Köşkü dışarıdan bakıldığında sıradan tek katlı bir yapı olarak gözükür fakat dikkatli bakıldığında Osmanlı son döneminin mimari işlemeleri ile süslenmiştir. Ihlamur Kasrının yapılma amaçları çeşitlidir. Padişahın dinlenmesi ve avlanması yanı sıra padişahın önemli konuklarını ağırlayıp görüştüğü yer olarak da bilinir. Kasırdaki yapılardan sadece Merasim Köşkü gezilebilmektedir. Merasim Köşküne girmek için girişten bir bilet alınmalıdır. Köşkün kapısı yarım saatte bir açılmaktadır. İçerisi pek büyük olmasa da güzel süslemeleri vardır. Köşke ilk girdiğnizde sizi aynalı oda olarak adlandırılan bir hol karşılayacaktır. Buraya aynalı oda denmesinin sebebi bol aynalı olmasıdır. Odanın küçük olması nedeniyle aynalar kullanılarak odaya derinlik kazandırılmıştır. Köşke girdikten sonra sağ tarafta padişahın çalışma odası bulunmaktadır. Odalara girilemese de kapıları açıktır ve kapılardan içeriye bakılabilmektedir. Çalışma odasındaki çalışma masası gerçektir ve diğer perdeler ve koltuk kaplamaları gerçeğine sadık kalınarak yenilenmiştir. Hemen yan odada tuvalet ve banyo bulunmaktadır. Tuvalet tarafından aşağıya merdiven inmektedir fakat günümüzde oraya inilmemektedir. Aşağı kat ise eskiden padişahın hizmetlilerinin kaldığı yer olarak bilinmektedir. Köşke girdikten sonra sol tarafta ise oturma odası diyebileceğimiz, padişahın misafirlerini ağırladığı bir oda bulunmaktadır. Bu odanın içerisine baktığınızda padişahın hangi koltukta oturduğunu anlayabilirsiniz. Bu odanın işlemeleri diğer odalara göre daha fazladır. Kasrın bahçesinde gezerken rahatladığınızı hissedeceksiniz. Kasrın girişinde küçük bir göl ve girişten sağ tarafa doğru gittiğinizde küçük bir kafe bulunmaktadır. Ayrıca kafenin yanında tavşan kümesi mevcuttur. Tavşanların kümesinin yanında tavus kuşları da bulunaktadır. Tavus kuşları bahçede serbestçe gezebilmektedir. Belki tavus kuşunun kuyruğunu açtığı zamana denk gelebilirsiniz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ilk-donem-sinema/", "text": "Sinemanın kesin bir ortaya çıkış anı yoktur ve doğumunu tek bir ülke ya da kişiye borçlu değildir. Burada çok fazla detayına girmeyeceğim birçok önemli teknik buluşla doludur. Ancak başlangıç düzeyinde o yeniliklere öncü olan kimseler, onları geliştirenler denli öne çıkmadıklarından değinmeyeceğim... Kökeninin, 16. yüzyılda İtalyanların Karanlık Bölme deneylerine dayandığı düşünülebilir. Bu deneyde, ışık dış yüzeyde küçük bir delikten geçerek içeride karşı duvara dış dünyanın tersten görüntüsünü yansıtıyordu. Ondan beş, altı yüzyıl evvel, 10. yüzyıl Arap bilgini İbn Haytam, görüntü yasasının insan gözüyle benzerlik taşıdığını belirlemişti. Leonardo Da Vinci bu yöntemi çizim yapmak için kullandı. Büyük dolap boyutunda bölmede aynalar aracılığıyla görüntü tersten yansıtılıyordu. Büyülü Fener'ler, projeksiyon cihazlarının atasıdır. Işık kaynağını ışık geçirmez muhafaza içinde hareket ettirecek bir mekanizma, slaytlardan oluşan görüntüleri yoğunlaştırıp uzakta bir ekrana yansıtacak merceklerden oluşur. İlk slaytlar yalnızca illüstrasyonlardı. Lakin 1853'te dönüm noktası sayılacak bir gelişme yaşandı. Avusturyalı mucit Franz von Uchatius, Büyülü Fener'in gelişmişi bir aygıt tasarladı. Bu alet ile hareketli görüntüleri bir düzleme yansıtmayı başardı. Atın hareket aşamalarını ve kuşların uçuşunu incelemek üzere, geliştirilmiş olan Zoetrop 'tan öncü sekans fotoğrafçısı Eadweard Muybridge'te faydalandı. Büyülü Fener'lerden ilham alan Muybridge, 99 yapımı Matrix'te kullanılan Bullet time tekniğinin atası sayılan bir hareket tekniğini geliştirerek 1878'de hareket halinde bir atın görüntüsünü yakalamaya çalışan fotoğraf makinelerinden oluşan bir düzenek kurdu ve 1/1000 enstantane hızında görüntü elde etti. Yaş kolodyum adını verdiği bu teknikle Dörtnala Sallie Gardner fotoğraflarıyla bir atın hareketlerini kayıt altına aldı. Hareket olgusuna bir başka dev örnek, Marcel Duchamp, Merdivenden İnen Çıplak (Nude Descending a Staircase, 1912) resmi, sinemada ve resimde hareket olgusunun en iyi verilebildiği eserdir. Thomas Alva Edison, fotoğrafın gözün hareket algısına uygun devinimini sağlayacak bir aygıt yapmak istiyordu. Projeyi, deyimi yerinde on parmağında marifet kameramanı ve görüntü yönetmeni William Kennedy Laurie Dickson'a emanet etti. Dickson, George Eastman'ın 35 mm selüloit şeritlerini kullanarak Kinetograf kameranın prototipini tasarladı ve 1891 Mayıs'ında Kinetoskop ilk görücüye çıktı. Fred Ott'un Hapşırığı(1894), ağırlıklı olarak oyuncunun yüzüne odaklanan ilk yakın çekimleri içerir. Bir Kinetoskop kısa filmidir. Dickson ve asistanı William Heise, 20 ile 40 saniyelik Kinetoskop filmlerini ilk film stüdyosu olan ve oval bir düzlemde ray üzerinde hareketli inşa edilmiş olan Black Maria'da çektiler. 19. yüzyılın çeşitli optik oyuncakları Diyorama ve Panorama gibi görsel gösteri uygulamaları da ayrıca örnek gösterilebilir. Elbette bunlar ilk örnekler değillerdi. 1822'de Fransız mucit Joseph Nicephore Niepce levha üzerine kalıcı görüntüler kaydeden, yani ilk fotoğraf çeken kişidir. 19. yüzyılın son on yılında, hareket eden görüntüleri bir perdeye yansıtmaya yönelik çabalar giderek yoğunlaştı ve Birleşik Devletlerde Edison Fransa'da Lumiere Kardeşler Almanya'da Max Skladanowsky, Büyük Briyanya'da William Friese-Greene gibi mucit girişimciler ilk hareketli resimleri sunarak izleyicileri şaşkınlığa uğrattılar. Yine de bu insanlardan hiçbirine sinema aygıtının yaratıcısı denilemez. Çünkü bu buluşların aynı anda ortaya çıkmasının nedeni elverişli teknik koşulların bir araya gelmesiydi. Fotoğraf tekniğinde ilerlemeler, bir projektörden geçirilebilecek kadar dayanıklı ve esnek bir araç, selüloidin icadı ve hassas mühendislik aletlerinin projektör tasarımına uygulanmasıydı. Sinema genel kabule göre 1895'te Auguste ve Louis Lumiere kardeşlerin çekip halka gösterdikleri filmler ile başlamıştı. Lumiere kardeşlerin ilk filmi, Lumiere Fabrikasından Çıkan İşçiler . Bir filmleri daha vardır ki sıradışı gösterim hadiseleriyle nam salmıştır. Bir dakika uzunlukta Trenin Gara Girişi filmi, buharlı bir trenin Fransa'daki Ciotat kasabasına varışı ve buradaki yolcuları konu edinmişti. ilk gösterimi bir frank karşılığında halka açık şekilde Paris'te, Salon Indian Du Grand Cafe'de Ocak 1896'da bilim-kurgu sinemanın babası Georges Melies'in de davet edildiği sunumla gerçekleşmişti. Lumiere'ler Cinematographe stokunu büyütüp Lyon'daki fabrikalarında eğitilen elemanlarını dünyanın dört yanına gönderdiler. Büyük kentlerde gösteri yaparak, Edison'ın Kinetoscope'dan, Alman Max Skladowski'nin Bioscope'dan, Latham kardeşlerin Panoptikon'dan daha fazla üne kavuştular. Lumiere operatörleri Venedik'te gondoldan ve İstanbul'da kayıktan yaptıkları çekimlerde, kameranın kaydırma hareketini keşfederler. Lumiere'ler aygıtın adının kısaltması olan Cinema sözcüğünü kullanıp benimsettiler. Bir not, İngilizcede 1899'da ortaya atılan sinema sözcüğü, Yunanca da devinmek anlamında kinemat eyleminden gelmektedir. Latince'den, Fransızca'ya geçen bu kökten türeyen sinema sözcüğü, Fransızca'dan, İngilizce'ye geçmiştir... Lumiere'ler kurmaca ile ilgilenmeyip doğayı olağanlığıyla yansıtmayı seçtiler. Belge niteliğinde ilk belgesel filmler olan girişimleri bununla sınırlı kaldı ve daha ileri gitmedi. Sinema ortaya çıkışının ilk yirmi yılında büyük bir hızla gelişmiştir. İlk zamanlar yalnızca bir yenilik olarak görülmüşken 1915'te endüstri haline geldi. İlk filmler bir dakika uzunluğunda ve çoğunlukla tek çekimden oluşan hareketli şipşaklardan başka şeyler değillerdi. 1905'e gelindiğinde ihtiyaç dolayında kural olarak beş ila on dakika arası uzunluğa ulaştılar. Öykü anlatmak için artık değişik sahneleme biçimleri ve kamera açıları kullanılmaya başlandı. 1910'ların başında ilk uzun metrajlı filmlerin gelişiyle birlikte, karmaşık anlatıları ele almak için yeni biçimler ortaya çıktı. Film yapım ve gösterimi büyük ölçekli ticari iş haline gelmişti. Film gösterimi artık şarkılar ya da sirk gösterilerinden büyülü fener gösterilerine kadar uzanan eğlencelerin arasına sıkıştırılmış tuhaf bir şey olmaktan çıkmıştı. Büyük kentlerde konumlanan, dünyanın her yanına film satan ve kiralayan büyük prodüksiyon ve dağıtım şirketleri tarafından sağlanan filmleri göstermek için özel mekanlar oluşturuldu. 1910'larda Paris, Londra, New York en önemli film sunum merkezleri olmaktan çıkarak, Los Angeles Hollywood en önemli merkez haline geldi. Bunun nedeni sanıldığı üzere sadece ılıman iklim koşulları ve yıl içinde fazla güneş almasıyla çok prodüksiyona imkan tanıması değildir. Oligopol hiyerarşi sunan Motion Pictures Patents Company'ye karşı çıkan bağımsız şirketlerin peşlerindeki çetelerden kaçmak, Meksika'ya yakın olduğu için, düşük vergi oranı, iş gücü fazlalığı, sendikal müdahalelerin kısıtlılığı ve manzara çeşitliliği gerekçeleriyle seçildi. İlk yerleşik stüdyoyu 1909'da Selig Polyscope kurdu. 1890'ların ortasından 1910'ların ortasına dek, bu dönemin sinemasına, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra California temelli Amerikan endüstrisi hegemonyasına ithafen Hollywood Öncesi Sinema denir. Klasik Öncesi olarak da tanımlanır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ilk-donem-turk-sinemasi/", "text": "1915'te kurulan MOSD 'de Weinberg ile karşılaşan Uzkınay, dairede onun başkan yardımcılığını yapar. Konulu film çekimlerine katılır. Balkan Harbi nedeniyle, oyuncularının askere alınmalarından ötürü yarım kalan filmi, 1916 yapımı Leblebici Horhor Ağa ve Weinberg'in başlayıp iki sene sonra Uzkınay'ın tamamladığı Himmet Ağa'nın İzdivacı'nı çeker. Türk Sineması'nın ilk kurmaca filmi, Sedat Simavi'nin çektiği, 1917 yapımı Pençe'dir... 1916'da, Osmanlı'nın Romanya'ya savaş açmasıyla Rumen uyruklu Weinberg, MOSD'deki görevinden uzaklaştırılır. Yerine Uzkınay tayin edilir. Uzkınay, görüntü yönetmeni ve belgesel film yönetmeni olarak sessiz dönemin faal sinemacısı haline gelir. 1924'te, Ordu Film Çekme Merkezinin film laboratuvarı grup amiri olur. 1922 de çekimlerine başladığı İzmir Zaferi-İstiklal isimli uzun belgeselini tamamlar. 1953'e dek Ordu Foto-Film Merkezinde aralıksız çalışır ve 1956'da hayata veda eder."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ilk-perde/", "text": "Sarsılmadan dengeyi sağlayamayacağımızı kavramaktayım. Şöyle bir sağa bir sola meyletmeden düz duramayacağımızın inancında. Gücünü görebilmen için evvela güçsüzlüğünle yüzleşmen lazım zira. Seni sen yapan yahut seni senden eden faktörleri ayrıştırman gerek. Kımıldamadan duran umutlar belki ölü taklidi yapıyordur. Arkanı dönmenle ayağa fırlamayacakları belli mi? Ne kendine kız ne kızamadıklarına. Tecrübenin çemberinden geçerken gözlerin ışık algısını kaybeder. Karanlıkta hayatta kalamam dersin fakat diğer duyuların devreye girer. Zamanla elinle, dilinle, burnunla görürsün gözünle göremediklerini. Oyalar seni, iğneler de. Kıymetini fark edesin diye sen ''bitsin artık!'' demeye çekinirken o fark eder, çevirdikçe çevirir. Tuzuna da bakar arada bir. Gözyaşının ederidir. Ki bir kahkahadan bile bazen fazla sevdirir. Yükün bedeninde değilken yanılgın inanası mı ki? İşte gördük bir şeyleri gözümüz kapalıyken. ''Çat!'' diye çatladı ortasından aksimiz. Kimimiz nazar dedi, kimimiz mezar. Saatler geçmezken aylar uçuştu tepemizde. Yıla dönünce bir bulut kapladı dört yanımızı, yağdı da yağdı. En çok hangisinden ıslandın? Yaşadığından mı yaşlandığından mı? Ne önemi var? Islandın diye kurumayacak mısın? Kurusan tekrar ıslanmaz mısın? İçinin iklimlerinde istikrar kaç ülkenin adı? Yüz ölçümleri desen dün yaşadığının karması."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ilk-ses/", "text": "O caddenin en işlek kafelerinden birinde, kapıya en yakın masada oturuyordu adam. Siparişi yoktu daha. Ellerini masada birleştirmiş; gergin bacaklarını, sallayarak rahatlatmaya çalışıyor ve aynı zamanda etrafa kaçamak bakışlar atıyordu. Öğlen saatinin sıcaklığı nedeniyle alnında biriken ter damlalarını buruşturduğu peçetesiyle yumuşak ama seri bir hareketle sildi. Masaya bırakmamak için cebine koyarak sakladı. Kafenin kapısı her açıldığında başını dikleştirip oradan taraf bakıyor, beklediği kişi sanıp vücudunu düzeltiyordu. Yanıldığını anlayınca da sandalyeye tekrar yığılıyordu. İçeride boğuk bir gürültü vardı. Kasanın açılıp kapanması, insanların bitmek bilmez lakırdısı, içeri girip çıkanların ayak takırtısı, kahve makinesinin fokurtusu, yaşlı bir amcanın öğürtüsü... Tüm bu sesler, adam için yoktu. O sadece kapıya, kapı kolunun aşağı doğru indiği iki saniyelik görüntüye odaklanmıştı. An sonra kapı kolu yeniden aşağı indi ve adam yine otomatik olarak dikkat kesildi. Kapıda görünen otuzlu yaşlarında bir kadındı. Gözleriyle kafeyi taradıktan sonra adamın masasına doğru yöneldi ve başıyla selam verip karşısına oturdu. Adam, kadınla göz göze gelemiyordu ama bedeniyle ona doğru dönmüştü. Garson geldi ve siparişlerini sordu. Adam bakışlarını garsonun dudaklarına yönlendirmişti. Kadın: Şekersiz sütlü kahve alayım lütfen. dedi. Adam o saniyede bakışlarını kadının dudaklarına odakladı. Kelimeleri seçiyordu. Garson Hemen geliyor, diyerek masalarını terk etti. Adama sormamıştı. Kadın omuzlarını dikleştirerek arkasına yaslandı, eliyle çantasını düzelterek adama bakmadan yutkundu ve Umarım iyisindir. Ben çok iyi değilim ama iyileşeceğim, dedi. Adam kaçırdığı bakışlarını tamamen kadının dudaklarında gezdiriyordu. Yüzünde ne üzgün, ne mutlu bir ifade vardı. Sadece bakıyordu. Garson, kadının sütlü kahvesini masaya bıraktı ve gitti. Adamın artık sadece gözleri değil tüm vücudu onun dudaklarını izliyordu. Kadın, adamın gözlerinde bir cevap, bir tepki arıyordu. Benimki de iş! Anlamadığını bildiğim halde konuşup duruyorum. Başını olumsuz anlamda iki yana sallayıp ellerini havaya kaldırdı. Tam o sırada dışarıdan bir çığlık duyuldu. Kadın korkuyla arkasını döndü ve nereden geldiğini anlamak için ayağa kalktı. Çocuk herhalde, diyerek yerine oturduğunda adamın yüzünün kaskatı olduğunu gördü. Elleri masanın üzerinde titriyor, gözleri sesin geldiği yöne kenetlenmişti. Kadın ise adamın haline daha çok endişelenmiş gibiydi. Onu kendine getirmek için elini omzuna koydu ve gözlerinin önünde elini sağa sola hareket ettirmeye başladı. Adam saniyeler sonra gözlerini kıpırdattı ve karşısında ayakta duran kadına baktı. Kasanın açılıp kapanması, insanların bitmek bilmez lakırdısı, içeri girip çıkanların ayak takırtısı, kahve makinesinin fokurtusu, yaşlı bir amcanın öğürtüsü... Adamın başı sırasıyla bu seslerin geldiği yönlere doğruldu çevrildi tek tek. Her duyduğu sesle yeniden irkiliyor, günlük hayatın olağan seslerini kulağına yeni kaydediyordu. Beni endişelendiriyorsun. Kadın, işaret diliyle konuşmaya başlamıştı. Fakat adam ona bakmıyor, sesleri tanıyordu. Yan masadaki çocuk bardağını yere düşürdü, bardak kırıldı, adam duydu. Garson gelip süpürgeyle temizledi, adam duydu. Kadın Bir bardak su getirir misiniz? dedi, adam duydu. Masalarda gülüşmeler oldu, adam duydu. Mutfaktaki fırından kekler çıkarıldı, adam duydu. Şaşkınlık yerini gülümsemeye bıraktı ve kadının kolunu tutup sandalyeyi gösterdi oturması için. İyi misin? diye sordu kadın el işaretiyle. Adam başını salladı. Garson su getirdi. Kadın, adamı gösterdi. Adam bir yudum aldı ve o anda bir hayali gözünün önünde belirdi. Çocuktu daha. Yerde oyuncaklarıyla oynuyordu. Annesinin mutfaktaki sesleri geliyordu. Odaya babası girdi ve oyuncaklarını tekmeleyerek Kaldır şunları ayağımın altından, dedi. Babası Su getir, dedi. Çocuk az sonra koca sürahi ile odaya girdi. O sırada ayağı babasının az önce tekmelediği oyuncak arabaya takılınca tökezledi ve sürahi içindeki suyla odaya saçılıverdi. Hayalinin birkaç dakikalık devamı sadece kendi çığlıklarıydı. Bir sonraki geçişinde annesinin kucağındaydı. Annesinin yüzüne bakıyordu. Annesi ona devamlı Seni çok seviyorum, deyip öpüyordu. Kadının kolunu dürtmesiyle kafeye geri döndü. Bugün iyi değilsen başka bir gün konuşalım. Aslında konuşacak bir şey de yok ama... Kadın çantasını aldı ve gitmeye hazırlandı. O anda adam, kadının elini tuttu. Kadın şaşırarak adama baktı ve yerine oturdu. Kadına doğru hafifçe eğildi ve dudaklarını araladı. Kadın şaşkın bir ifadeyle onu izliyordu. Titreyen dudaklarının arasından Se-se... yutkundu ve Se-seni, sev... dedi. Adam cümlesini bitirebildiğinde bir süre birbirlerine baktılar. Şaşkınlığın perdelediği yüzlerinde kocaman bir tebessüm aralandı. 34 yıldır duyamayan ve konuşamayan adam, o gün dakikalar içinde duymuş ve konuşmuştu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/inkar/", "text": "Vücudum alarm vermeye başlamıştı. Siyah sinyaller veriyordu bana. Hayatın tüm renkleri bu siyahın içinde kayboluyordu. Sadece annemin sesini duymak istiyor, telefonla onu arıyor ama konuştuklarını dinlemiyordum. Yaptığım sadece onun nasıl olduğunu kontrol etmek, yaşayıp yaşamadığından, hasta olup olmadığından emin olmaktı. Asla kendimle ilgili bir şey anlatmıyor sadece onun sesini duymak istiyordum. Gece yarıları uyanıp Whatsapp'a giriyor, en son ne zaman çevrim içi olmuş diye kontrol ediyordum. Önemli olan yaşayıp yaşamadığıydı. Instagram'a son eklediği fotoğrafa bakıyor, mutlu olup olmadığını anlamaya çalışıyor, Facebook'a girip en son ne paylaşmış diye bakıyordum. Yani sosyal medyayı esas amacına uygun kullanmıyor, sosyalleşemiyordum. Ha, bu arada ne annemin ne babamın bir rahatsızlığı vardı. Her ikisi de sağlıklıydı. Hatta benden daha sağlıklıydılar. Midem bulanmaya başladı sonraları. İlk olarak mideme vurmuştu içimde biriktirdiklerim. Sabahları zor uyanır, akşam eve gelince hemen uyumak için yatak odasına gidiyordum. İşe gitmek istemiyor ama bir türlü de istifa etme cesareti gösteremiyordum. Her sabah öğüre öğüre midemi tuta tuta duruşmalara gidiyordum. Müvekkil görüşmelerine katılmaya, dilekçe yazmaya, kalemdeki memurun gönlünü yapmaya çalışıyordum. Doktora gitmek aklımın ucundan bile geçmiyordu. Önemsemiyordum aslında kendimi. Hala annemi aramaya sağlığını sıhhatini yoklamaya devam ediyordum da kendimin bir şeyi olabileceği aklıma gelmiyordu. Mide bulantılarım sıklaştı. Öyle ki işe gidemez hatta yataktan kalkamaz hale gelmiştim. Baş dönmeleri de artı olarak hayatıma girmişti. Yine böyle bir gün eczaneye gitmek aklıma geldi. Yoo, yoo! Hamilelik testi için değil; beni hemen ayağa kaldıracak bir mide bulantısı ilacı alacaktım. Aldım, geldim iki dakikada. Üç gün boyunca, günde üç tane olmak üzere içtim. Ve bekliyordum iyi olmayı. Çok midem bulanıyor, sence ne yapayım? İlaç aldım eczaneden ama geçmedi. Nane limon kaynat be! Abartma, üşütmüşsündür. Yok onları yaptım ilk bir ay. En son eczaneden de ilaç aldım o da işe yaramadı. Ya hayır kızım ne hamileliği! Bana halk ağzı sorular sormak, ananemsel tavsiyelerde bulunma da bir ilaç öner. En temel sorulardan başlıyorum işte, Adem ve Havva'dan başladım! Dünya bir toz bulutuydu evet ! Tamam sinirlenme. Babamın kullandığı bir ilaç var. Kemoterapiden sonraki mide bulantıları için alıyor, hatta serum olarak da veriyorlar ama sana ağır gelebilir. Tamam ben gidip bir de onu alayım! Dikkat et ağır gelmesin, bana da yaz sonra nasıl olduğunu. Evet, kemoterapi sonrası içilen ilacı da aldım. Mide bulantılarım artık geçecekti. Yine geçmedi, aksine kendimi duvardan duvara vurma arzusu yarattı. İçim daraldı, kendimi camdan atmak istedim, yaklaştım da bu kafaya! Artık bu da işe yaramadığına göre son çare ben mahallenin en yetkilisi olan, ailelerinin gurur kaynağı, reçeteli ilaçları kolaylıkla yazan, süper kahraman, yaşlı teyzelerin sevgilisi, tansiyon hastalarının gülen yüzü Aile Hekimi'ne gitmeliydim. Evet, pek de kanla ilgili değilmiş ama bana uyduruktan bir ilaç yazdı, sonuçta bir şey yazmadan yollayamazdı. Eczaneden ilacı almaya gittim. Zaten ilk aldığım ilaçtı. Evde bir kutu var bundan, dedim, çıktım oradan. Ertesi hafta, yakın arkadaşım haline gelen mide bulantısı, yine geldi ziyaretime. Bu sefer kararlıydım. Bir hastaneye gidecektim. Sağlığa ve eğitime para harcamayı sevmediğimden hemen kendimi Okmeydanı Araştırma Hastanesi'ne attım. Sonuçta ücretsiz. Pardon? Ne gibi duruyor? Mide bulantısı fiziksel değil mi? Manevi mi? Fiziksel ne ya? İlla bacağım mı kopunca fiziksel oluyor? diyecek oldum ki aklıma geldi. Burası Devlet Hastanesi'ydi. Burada öyle her aklınıza geleni söyleyemezsiniz, naz yapamazsınız, korkamaz ve ağlayamazsınız. İnsani duygulara çok değil hiç yer yoktur burada. Soğuk ve cansızdır her yer. İçinizde yaşarsınız ne yaşayacaksınız. MR çekelim. Yarın gece 01:32'de yer var. dediler. Nasıl bir saat bu ya, saçma sapan. Neden tam saat değil mesela. Neyse ona da tamam dedim, sonuçta bir rahatsızlığım var ve bunun ne olduğunun bulunması lazım. Yine bir şey çıkmadı. Allah kahretsin sevinemiyordum buna. Yine geçer gibi oldu. MR'dan 10 gün sonra daha da sarsıntılısı başladı bulantılar. Değil yataktan kalkmak, gözümü dahi açamıyordum. Çubuk krakerle hayatıma devam ediyordum. Gözümü açmadan yiyebiliyordum nasılsa onu. Artık kendim için bir şeyler yapmam gerekiyordu. Ve kendime kocaman bir jest yaptım. Özel hastaneye gittim. Daha kasada, pardon pardon, danışmada hostes kızla pazarlık yaptım. Bakın burası benim 4. Durağım. Eczane- Sağlık Ocağı- Devlet Hastanesi ve sonunda siz. Benim hastalığımı kimse bulamıyor. Midem bulanıyor. Check Up yaptırmak istiyorum. Ama benim hastalığıma, pardon sonuçlarıma bir profesörün bakmasını istiyorum. Necmettin olsun. Alp gençtir şimdi anlamaz benim hastalığımdan. Paketleri de inceleyemem, en kapsamlı olanı çekin kartımdan. Bu konuşmadan sonra 3 saat boyunca hiç durmadan beni oradan oraya götürdüler. Tüm cihazlara soktular, idrar testinden, kalp grafisine, efor testinden kan testine, ultrasondan adını bilmediğim cihazlara kadar 3 saat gezdim durdum. Kendimi inanılmaz iyi hissediyordum. Sonunda hastalığım bulunacak, adı konulacak ve hemen tedaviye başlayacaktım. Sonuçlar çıktı. En son bu heyecanı ÖSS yerleştirme sonuçlarım açıklanacağında hissetmiştim. Profesörün odasına girdim. Bekliyorum teşhisi koysun diye. Buz gibi soğuk bir ses, gözlüklerinin üzerinden Her şey normal! dedi. Nasıl ya? Nasıl normal olabilir? Yaklaşık 3 aydır midem bulanıyor benim! Bağıra çağıra çıktım odasından. Tehditler savuruyordum bir yandan. Boşuna insanlar doktor katili olmuyor. diyordum. Soluğu hemen kasadaki, pardon danışmadaki kızın yanında aldım. O beni anlıyordu. Ben memnun kalmadım bu doktordan, sonuçlarımı başka doktora göstermek istiyorum, benim hastalığımı bu da bulamadı diye anlattım durumu. Saatin 14:00 olduğunu bu saatten sonra başka doktora randevu veremeyeceğini, cumartesi günleri öğlene kadar çalıştıklarını falan anlatmaya başlamıştı ki bağırmaya başladım. Herkes toplandı başıma ve danışmadaki o kız beni bir odaya götürdü. Başhekim yazıyordu kapısında. Sizinle başhekim ilgilenecek. dedi. Arayıp da bulamadığım. Harika. En yetkili kişi yahu. Benim nasıl daha önce aklıma gelmemişti bu. Benim hastalığımı bulsa bulsa başhekim bulurdu. Girdim odasına. Oda bembeyaz ve küçüktü. Beyaz önlük yoktu üstünde, herhalde böyle bir problem çıkmasa karşılarına çocuklarıyla hafta sonunu değerlendirmeye başlayacaktı. Şikayetinizden bahseder misiniz? dedi. Uzun uzun anlattım. Sizin bugün hastanemizde yaptırdığınız testlerin sonuçlarını ve buraya gelmeden gittiğiniz doktorların yazdığı hasta hikayenizi siz odaya girmeden inceledim. Hatta bugünkü sonuçlarınızı da siz gelmeden kaşeleyip imzaladım. Biliyorum bu sizin hoşunuza gitmeyecek ama fiziksel olarak hiçbir sorununuz yok Nihal Hanım. dedi. Bir çırpıda çıktı bunlar ağzından. Psikolojik kelimesini ilk kez duyuyordum sanki. Kanser dese daha az üzülür ve bir hastalığım olduğu konusunda haklı çıkmanın gururunu yaşardım. Yok, istemem. dedim ve tüm test sonuçlarımı aldım ve koşar adım hastaneden çıktım. Arabaya bindiğimde nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilmez haldeydim. Çok az bir yol gitmiştim ki sağa çektim arabayı. Son görüştüğüm adamın üzerinde beyaz önlük yoktu. Avazım çıktığı kadar bağırdığım için apar topar beni odasına atmışlardı. Kapısında ne yazdığını, doktor olup olmadığını bile anlamamıştım. Hem odası bir Başhekim odası için fazla küçüktü. Belki de doktor falan değil, benim gazımı alıp sakinleştirmesi için ayarlanan bir temizlik ya da güvenlik görevlisiydi. Yani ben hastaydım ve o adam doktor değildi. Aslında emin gibiydim ama bunu delillerle desteklemeliydim. Ne de olsa ben avukattım. Hemen hastaneler zincirinin 444'lü numarasını aradım. Maslak'taki hastanenize gittim, o hastanenizin başhekimi kim? diye sordum. İsmini söylediler ve teşekkür edip kapattım telefonu. Nazik bir hastaydım sonuçta. Söyledikleri isim, kaşedeki bilgiler ve reçetedeki imzayla uyuşuyordu. Ama emin olamıyordum. Adını soyadını internete yazdım ve sakince görsellere tıkladım. Aman Allah'ım. Evet benimle görüşen bu kişiydi. Hani şu Psikolojik kelimesini kullanan. Tamam. İkna oldum. O kadar doktor, o kadar test, kullandığım o kadar ilacın fayda etmemesi fiziksel bir rahatsızlığım olmadığına delaletti ama tüm inkarlarım sonucunda kabul etmiştim artık ve psikolojikti benim sorunum. İlk defa kendim için bir şey yapacaktım. Çok heyecanlıydım. Ama heyecan kadar suçluluk duygusu da vardı içimde o dönem. Kendi için hiçbir şey yapmamış bir insanın kendisiyle ilgilenmek zorunda kalması çok zordur. Erken teşhisti sanırım benimkisi. 1 yıl gibi kısa bir sürede toparlandım ben. İlk öğrendiğim ise çocukluktan geliyordu mide bulantımın nedeni. Sığmıyormuş içime yaşadıklarım, kendime değer vermiyor oluşummuş bana ağır gelen, kaldırmıyormuş midem artık kendimi kendime önemsiz hissettirmemi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/insallah-babam-gibi-olurum/", "text": " Nasıl kaçayım kızım? İyi ki denedim arkadaştan duyduğumu. Sen de dağ başında oturmasaydın canım. Günün bitmesine dakikalar var. Gözüm arkada. Taksiler kasıntı mı kasıntı. Cebimdeki on kuruşlar birbirlerine çarpıp duruyor. Alt tarafı bir kilometre. Nabzım yüz küsurlarda. Çenem kilitli. Dişlerim ona özenti. Yıldızlar parmakla gösterilecek sayıda. Ay nereye saklanmış bilemiyorum. Sokak lambaları da konsepte uygun. Birinde gölgeni yakalasan ötekine varana kadar kaçıyor. Kalıyor musun simsiyah, tek başına. Ya paltom... Keyfi gıcır. Bulmuş kendi rengindeki geceyi; eteklerini sürte sürte flörtte. Fal taşı gibi açılmış gözlerim, karanlığın tonlarını sorgulamakta pür dikkat. Sorgu deyince; o meşhur adliye birazdan belirir. Karşısındaki avukat bürolarıyla gündüz yaptığı aşna fişneyi bir görseniz hiç o demezsiniz. Topuklarım seslerini yankılayacak yer arıyor. Derme çatma alışveriş kulübecikleri birer mağara ağzı olmuş. Sanki dün bana kırmızı kazağı satan onlardan biri değil. Omuzlarım arkadan bir el dokunur mu huzursuzluğunda. Rivayete uyarak ıslık çalmayı deniyorum. Dudaklarımı razı edemiyorum. Bir titremedir alıyor beni. Yiğitliğe şey sürmemek için sinirden diyorum sinirden. İnsan bir taksi parası saklamaz mı be kadın! Anladık maaş günü yarın ama. Zihnimdeki fikirler, üstünden ürkek ceylan gibi sektiğim kaldırım taşları hızında. Ahmak ıslatan da başlıyor mu! Tam isabet, tebrikler! Koskoca adliye binası karşımda. Gecenin siyahıyla alay edercesine dimdik. Karanlıktan daha karanlık. Kafamdaki esas düşünceyi kovmaya çalışıyorum ki... İti an çomağı hazırla demişler. Enteller de bunu Düşündüğünü evren sana gönderire çevirmiş. Gönderdi işte; bir çomağım eksik. Avukat bürolarının önünde fark ediyorum benimkileri. Yolun başındaki çemberde görmeyince sevinmiştim. Kursağımda kaldı sevincim. Dikleşerek yürümeye çalışıyorum. Kendinden emin olma pozu bu. Böyle yapınca Benden korkmuyor, dermiş köpek. Aniden karşıma çıkan kirli sarının heybetliyle anlıyorum bu lafın masal olduğunu. Havlamalar kesilince bir adım atıyorum. Hırlamalara zemin atmışım meğer. İkinci adımımda hırlamalar katmerleşiyor. Üçüncüden vazgeçiyorum. Bir korna sesi. Birbirimize öylesine dalmışız ki fark etmiyoruz bile geleni. Kurtarıcım... Benimkiler hemen sağa sola kaçışıyorlar. Yüzümde gecenin gülleri açıyor. Açıyor ama arabanın camından uzanan adam salyalarıyla suluyor onları. Allah kahretsin! Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak bu işte. Adam bu numarayı yutar mı yutmaz mı diye düşünmeden bir hışımla cebimden telefonu çıkarıp başlıyorum masala: Oğlum yolun sonuna geldim, karşılamana gerek yok, Vın... Bir saniyede gözden kayboluş... Herifin gazlarken söylediklerine veremediğim cevap boğazımda düğüm. Bula bula beni mi bulmuşmuş E5'te orospunun sürüsü varken. Pislik pezevenk! Kendimi toparlanmama fırsat bırakmıyor benimkiler. Beş dakika önceki etrafımı çevreleme pozisyonundalar. Şok üstüne şok yaşamaya bünyem yanıt veriyor. Gözüm seğirmelerde. Sol tabii. Ağzım şapla kaplanıyor. Dilimi lal eder mi bu şap bilmem ama şişirdikçe şişiriyor. Yanaklarımdaki baskı, karşıdaki adliyenin sorgu odalarındakine eş. Çemberin tam ortasındayım. Yirmi-otuz göz her santimetre karemi hafızalarına kazımakla meşgul. Dağın başında değilim diyorum içimden. Babamı anımsarken buruk bir gülümse yalayıp geçiyor dudaklarımı. Tek çarem ve ben. Çömeliyorum. Çoğalan hırlamalara aldırmadan. Biri yaparsa diğerleri de yapar herhalde diye güvenerek. Denemek şart. Sonuç ya bu kadar it tarafından ısırılmak ya da... Ellerimi asfalta koyup ayaklarımı geriye atıp uzanıyorum yavaşça. Hırlamalar ayyukta... Nefes almayı başka gecelere bırakıp bekliyorum. İnşallah babam gibi olurum duası dilimde. Ve yüzüme sıçrayan ilk damla. Budur! İçimde buruk bir sevinç. Paltomdan içeriye doğru yol alıyor keskin kokulu sıcak ıslaklık. Bu arada köpeklerden birinin fetişist olduğunu anlıyorum. İşlevi her yapan uzaklaşıyor. Koca caddede bir müddet öylece yüzüstü kalıyorum. Kalkıp yürüdüğümde ayakkabılarımdan gelen colk colk seslerine hiç aldırmıyorum. Ev şuracıkta!"} {"url": "https://rihtimdergi.com/insan-gibi/", "text": "Solgun kış güneşi salonun duvarına vurduğunda vakit ikindiydi. Karısının getirdiği kahvenin dibini içerken elindeki gazeteyi sehpanın üzerine bıraktı. Kalkıp pencereden baktı. Kar erimemişti kaç gündür. Güneşin kendine faydası yoktu. Açılmış yollardan akıp giden arabaların egzoz dumanları, evlerin bacalarından yükselen dumanlar, insanların ağzından çıkan buharlar havayı kirletmeye yetmiyordu. Bir alışveriş sürüp gidiyordu. -Hayır canım sağ ol. Mustafa gelse de yemek yesek, acıkmaya başladım. -Çok olmadı daha, biraz oynasın gelir. Evde sıkılıyor çocuk. -Haklısın, koştursun bakalım biraz. Yarın okula tıkılıp kalacak. -Sınıf öğretmeni pek beğeniyor; terbiyeli, akıllı çocuk diyor. Televizyonu açtı. İngiliz liginden tempolu bir maç. Top bir o kalede bir bu kalede. Orta sahadan atağa kalkan oyuncu dirsekle durduruldu. Yerde yuvarlanıyor. Eli yüzünde. Hakem sedye işareti yapıyor. Sedye geldi. Acı içindeki futbolcunun yüzü kandan görünmüyor. Oyuncu değişikliği oldu. Değişikliği yapan takım bozuldu, duraklamaya başladı. Öbür takım üstünlüğü ele geçirdi. Ataklar yoğunlaştı. Oyuncusunu kaybeden takım direnmeye çalışıyordu. -Oğluuum! Yavrum ne oldu sana böyle! Yerinden fırladı. Kapıya koştu. Mustafa'nın burnundan kan, gözünden yaş akıyordu. Gururu kırılmış bir çocuğun iç çekişleri saplandı eve. Oğlunu kucaklayıp lavaboya götürdü. Yüzünü yıkadı. Burnuna su çektirdi. Çocuk hem hıçkırıyor hem anlatıyordu. Maç yaparken biri çelme takmış. Bu da kalkıp üstüne yürümüş. Kendinden epey irice olan çocuk Mustafa'yı dövmüş. Sonra arkasından küfür edip eve yollamış. -Tamam canım! iyilikle konuşacağım, Allah Allah! geçen de hırpaladı oğlanı aynı çocuk! Ayakkabılarını giyip hışımla çıktı evden. Yan sokaktaki arsaya doğru yürüdü. Kenarda biriken karların üzerine bastıkça sertleşmiş tabakadan kart kurt sesleri çıkıyordu. Soğuk havayı ciğerine çekiyor körük gibi soluyordu. 6-7 çocuk hiçbir şey olmamış gibi bağıra çağıra maça devam ediyordu. -Len ne bok yiyosun kalede, böyle gol mü yenir öküz! Tamam işte, olsa olsa bu olurdu. -Hanginiz Zeynel sizin len? Çıksın ortaya! Oyun durdu. Çocuklar adama bakıyorlardı. Zeynel gelenin Mustafa'nın babası olduğunu anlamıştı. Alttan almaya hiç niyeti yoktu. -Oğlum bizim çocuğu niye dövdün, geçen de üstüne yürümüştün ayıp değil mi senin yaptığın. -Ne ayıbı yaa? Oynuyorduk takıldı düştü. Kalktı saldırdı bana. Ben de O'na vurdum. Bak elimi tırmaladı. -Seninle o bir mi, el kadar çocuğu niye dövüyorsun hayvan herif! -O da gelip dayılanmasın, haddini bilsin. -Oğlum bak bir daha Mustafa'yı döversen ben de seni döverim... Dedi parmağını sallayarak. -Ben babasıyım onun, şimdi iniyim de anlatıyım sana deyip hınçla pencereyi kapadı. Belaya hazırlanmaya çalışıyordu. Kalbi küt küt atıyor, nefesi kesiliyordu. Geri dönüp gitmeyi geçirdi aklından. Ne onursuz bir şeydi bu. Gelen adamla sakince konuşmaya, insan gibi durumu anlatmaya karar verdi. Eşofmanlarını giymiş iri yarı adam sinirli sinirli üzerine doğru geliyordu. O gelene değin çocuğa bir iki nasihat vermeye çalıştı. -Senin çocuk benim oğlanı dövüyor iki de bir. -Maç yaparken bu adamın çocuğu düştü. Sonra da kalkıp bana saldırdı. Elimi çizdi bak! -Lan hıyar, çocukla çocuk oluyorsun. Bas git, almayım ayağımın altına! -Siz durun dedi gençlere. Bana kafa mı tutuyon sen deyip bir yumruk attı Mustafa'nın babasına. -Siktir git et! Kimi kime şikayet ediyorsa teres! Mustafa'nın babasını yeterli mesafe uzaklaştırdıktan sonra bıraktılar. Geriye dönüp baktı. Gençler adama bakıp kendi aralarında gülüşmeye başladı. -Ne adamlar var; herif sopa istiyor resmen. Abi bırakmadın ki biraz antrenman yapayım dedi birisi yüksek sesle. Pencereden izleyenler tek tek pencerelerini kapatıp evlerine girdi. Yürümeye başladı. Nereye gideceğini bilmiyordu. Sanki gidecek bir evi yoktu artık. Evinin yolundan saptı. Başka bir sokağa yürüdü. Bir müddet kendi mahallesine yabancılaşmanın verdiği sıkıntıyla yüzleşti. Otuz yedi yıllık ömrü sapa bir yola çıkmıştı. Akşam oluyordu artık. İstemese de dönmek zorundaydı evine. Keşke yıkılıp gitseydi diye düşündü. İrkildi. Tövbe! dedi. Sanki yanında yakın bir dostu varmış da vakarla elini omzuna koymuş O'na nasihatler veriyormuş duygusuna kapıldı; ta çocukluğundan aklında kalan bir cümleyi hatırladı. Uzun etme, ölenle ölünmez. Kendi kendini yatıştırmanın faydasızlığının ayırdına vardı. Evin kapısının yanındaki kar birikintisinin üstünde kan izleri gördü. Eğilip baktı. Çenesinden bir damla damlaların yanına düştü.. Avucuna o kar topağını aldı. Parmaklarını eklemlerinden çıkaracakmış gibi sıktı. Avcunun içinden pembe renkli su akıp gitti. Çocuğunun odasına girdi. Yatağının ucuna oturdu. -Oğlum! Babasıyla konuştum, özür diledi benden. Zeynel'in de kulaklarını çektim. -Babası da bayağı kızdı çocuğa... Bir daha seni dövemez artık. Bir müddet sessiz kaldıktan sonra Mustafa babasının boynuna sarıldı birdenbire. Anne onları kapıdan izliyordu. Adamın yüzündeki kasılma sıkıca kapatılmış ağzının açılmasına, şişmiş dudağının zuhur etmesine neden oldu. Kadın hızlıca arkasını dönüp mutfağa gitti. -Kulaklarını çekince ağladı mı, dedi çocuk. -İyi olmuş, bir daha dövemez beni. -Ama bence senden özür dileyene kadar bir daha onunla oynama. Hatasını iyice anlasın eşşoğlueşşek dedi. Birer koltuk seçip oturdular. Televizyondaki maç bitmiş, yenilen takımın teknik direktörü maç sonrası değerlendirme konuşması yapıyordu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/inside-llewyn-davis/", "text": "2013 Ethal ve Joel Coen imzası taşıyan İnside Llewyn Davis, muhteşem müzikleri ve Oscar Isaac'in bireysel başarılı performansıyla öne çıkan bir yapım. Diğer Coen filmleri kadar ismi duyulmadı malesef. Ben de kalemimle savaş açmaya karar verdim, tarihin kara dehlizlerinde kaybolmamalıydı bu muhteşem film. 60'ların Amerikasının portresini çizerken, bir folk şarkıcısı olan Llewyn Davis karakteri bu yolculukta bize eşlik ediyor. Amerika'daki sürekli büyüyen finansal yapı, Ay'a çıkan insanlar, bir dünya gücüne dönüşen bir ulus hikayesine rağmen, sürekli küçük kalanları fısıldıyor bizlere. Aynı zamanda da Folk müzik camiasının endüstriyel, isyankar, sessiz sakin pek çok karakterine selamını vermeyi unutmuyor. Sinemanın silahları başarılı bir şekilde kullanılmış. Coen kardeşler ve filmin görüntü yönetmeni Bruno Delbonel'in başarısı, Oscar, Golden Globe ve Bafta adaylıklarıyla başarısı taçlanmış. Müzikleri bir çok ödüle aday gösterilmiş. Oscar Isaac'in seslendirdiği şarkılar ise benim birazdan sizin kulaklarınıza fısıldayacağım 2002'de yaşamını kaybeden, Von Ronk'un paletinden çıkma. Başarılı ses miksajı, güzel şarkıların daha fazla içinize işlemesine sebep olacak . Coen Kardeşler'in elinden çıktığı her saniyesinde anlaşılıyor İnside Llewyn Davis'in. Noir sahnelerin üzerine döşenen umut taşları, izleyicilerin her an içinde yer almak için yer aldığı resimler, akılda izlerini bırakmadan gitmiyor. Sinema, yaşamın siyah beyaz olduğu yerlerde bile rengarenk bir insanın hikayesini arayıp buluyor sandıklarda. Bu adamın gerçek adı ise Llewyn Davis karakterinin içinde bir yerlerde gizli. Dave Van Ronk ilham kaynağı olmuş Coen kardeşlere, enteresan bir hikaye üzerine bıraktığı şarkıların resitali bu film de. Film ismini Insede Von Ronk albümünden almakta. Üzerine idam edilmesi gereken bolca şişe bırakma tehlikesi içerdiğini söylemeden edemeyeceğim. Elinde bir gitarla, sadece kendi şarkılarını söylemeyi dert edinen bir denizcinin, tuzlu saçları kanepeye yapışıyor. Kanepeler; gecenin yoldaşları, yolun kenarında terk edilip bırakılıyor yol arkadaşları, birileri giderken, öteki hep duruyor. Dünyamızın karalığına renk katan şarkıları işçi sınıfı meyhanelerinde keşfediyor, bir kaç hata ile kaybediyoruz. Kaybettiğini hiç öğrenememiş olmanın verdiği erdem, sıradan ve basit folk akorlarıyla bir sürü derdini taşıyor bu limana. Sadece gitarı lazım Ozan'a, evraklar, belgeler, cepte kalan bir kaç bozukluk ise sadece teferruattır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/irk-putu/", "text": "Herkesin bir doğum lekesi vardır. Doğum lekesi ile övünmek de hayıflanmak da yersizdir çünkü sizin isteğiniz dışında bir güç tarafından size hediye edilmiştir. Bu lekeleri bizlerden önce yaşayanlar da dillendirmiş ve bizler de dillendirmeye devam ediyoruz... Öncelikle bu doğum lekesinin yeni doğan bireyin atalarına değil, doğduğu yere bağlı olduğunu kabul edersek, bu ortak doğum lekesini yüceltmek için de bir şeyler yapmamız gerektiğini anlamış olacağız. Sınırları belirlenmiş topraklar üzerinde dünyaya geldikçe bizlere o yörenin insanı damgası vurulmasından daha doğal hiçbir şey olmayacaktır. Şöyle ki, Fransa'da doğana Fransız, Almanya'da doğana Alman, Türkiye'de doğana Türk vb. demekten vazgeçmeyeceğiz... Eğer vazgeçersek dünya çapında ticaretin sonunu getirmiş olur ve parasal düzeni de bir daha asla düzeltemeyiz. Aman ha, paylaşmak zorunda kalırız şu küçücük dünyayı da yeniden başlatırız şu meşhur kan dökmelerimizi! Doğum lekesi, ticaretimizin en sağlam temeli olduğu gibi, aynı zamanda da pastadan pay alabilmemiz için adı duyulmuş, herkesçe tanınan bir doğum lekesi olmalıdır. Tarihin derinliklerine inmenize gerek yok, birkaç ozan seçin ya da alim, liderlerden bahsetmiyorum bile... Heykeli dikilecek adam olun yeter . Ancak bu heykeller pastadaki payınızı büyütmenize yetmeyecektir. Hadi, kutsal ya da kutsal olmayan yüce bir put kuralım. Görkemimizi tüm dünyaya sunalım! Misafirperverliğimize şüphe bulaştırmayalım! Kana doymuş şu toprağı iyice kazın, derince olsun ve sağlam bir temel atın. Bir saray inşa edeceğiz yine- ve dünya diz çökecek doğum lekemizin putunun karşısında. O pastadan büyük bir lokmayı midemize indireceğiz bu sayede! Tüm bu organ ve uzuvlar tamamlandıktan sonra, bu ırk putuna da bir ruh katma vakti gelecektir. Evet, mutluluk saçacak bir ruh edindirmeliyiz şu an... Yoksa ne anlamı kalır bu ırk putunu beden sahibi yapmanın ve onu yaşatmanın. Ruh sahibi olduğunda ne kadar güvenilir olduğunu kanıtlayacak ve diğer ırk putlarının sofrasındaki pastadan kendi dilimini koparıp alacak. Ağzı tatlanacak ve belki de karnı bile doyacak. Ruhunu kazanırsa şayet, bunların olabileceğini kendisi dahi tahmin edecek! Bir bedene hükmetmeye çalışan binlerce ruh olursa, gerçeği ayırmada dahi zorlanacak bu bedene ruhsal sağlığı yerinde değil demez miyiz? Tek beden, tek ruh! Güvenilir olan da bu tek ruhlu beden olacaktır ve dün yaptıkları ile bugün yaptıkları, yarın yapacaklarının habercisi olmuş olacak. Sistem oturdu galiba. Sağlıklı görünen bir beden için ideal ruh sayısı birdir. Bir! Evet, sadece bir!"} {"url": "https://rihtimdergi.com/isiga-uzanmak/", "text": "Önce ışığı gördü, bu sefer her zamankinden farklı. Sonra o ışık, karanlığın içinde iki ışığa bölündü. Koku tanıdıktı, hisler tanıdık, sesler tanıdık... Parlak ışık, eğilmiş mavi mavi bakıyordu ona. O kadar güzeldi ki o ışık olmak istedi. Onun gibi kokmak, onun gibi konuşmak. Minik tombul elleriyle ışığa uzandı şimdi. Işıktan birkaç damla düştü tombik yanağına sonra. 1982 yılında Kütahya'nın Emet ilçesinde doğdu. Çocukluk ve gençlik dönemlerini Antakya, Batman ve Eskişehir illerinde geçirdi. 2002 yılında Anadolu Üniversitesi İlköğretim Matematik Öğretmenliği Bölümü'nden mezun oldu. Aydın, İzmir, Erzincan, Balıkesir ve Eskişehir illerinde görev yaptı. Halen Eskişehir'de yaşamaktadır. 2016 yılından bu yana edebiyat yarışmalarında dereceleri ve edebiyat dergilerinde yayınlanan öykü ve şiirleri vardır. Çeşitli şiir/öykü yarışmalarında jüri üyeliği yapmıştır. 2018 yılında yayınlanan \"Bir Şiir Bir Öykü\" isimli bir kitabı bulunmaktadır. Öyküleri çeşitli kitap seçkilerinde yer almıştır. TEMA'ya üyedir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/istanbulun-derinliklerine-dalmak/", "text": "Rehber ayağa kalktı. Yarısı kadın on kişilik grup ağzından çıkacakları bekliyordu. Bu restoranın deniz ürünleri dediğim kadar varmış değil mi? dedi rehber. Grup coşkuyla karşılık verdi. Defalarca yaptığı gibi rehber kadehi kaldırdı, dibindeki rakıyı bir dikişte bitirdi. Köprü'nün üstüne çıktıklar. Güneş ortalığı kavuruyordu. Güneş gözlükleri emir almış gibi takıldı. Oltayı denize salmış balıkçılar nafakalarını beklerken hayatı kaçırmamaya çalışıyorlardı. Kimi üstünü çıkarmış birasını yudumlarken güneşi iliklerine kadar hissediyordu. Simitçi, halka tatlıcı, sucu, termosla çay satan ihtiyar, hatıra fotoğrafı çektirenler... Boğaz, Çamlıca, Kızkulesi, Sarayburnu, Ayasofya, Eminönü, Haliç, Karaköy, Galata Kulesi... Tam orta yerde akıp giden yaşamın içindeki rehberi takip eden grup. Şehir gezginleri sık sık duruyor, şimdiye kadar sayısız kez çekilen balıkçı, Boğaz, gemilerin ardına takılan martı fotoğraflarına bir yenisini ekliyordu. Eminönü'ne ayak basarken karşılaştıkları gerçekleri heyecanla fotoğraf karesine sığdırma yarışına girdiler. Bu şehre yakışmadığını düşündükleri sefaletin fotoğrafını çektiler. Kadının biri çöp kutusunun başına oturmuş balık restoranlarının attığı çöpleri karıştırıyordu. Yanında lime lime giysileriyle kız çocuğu; on yaşında ya var ya yok. Ayakları çıplak. Hepsi dönüp de bir daha bakılmayacak fotoğraf arşivinde yerlerini almışlardı. Gemi, arkasına taktığı martılarla iskeleden ayrıldı. Hayatın içinden akıp giden insanlar geminin ardında bıraktığı beyaz köpüğü fark etmeden yollarına devam ettiler. Şehir gezginleri rehberin elindeki kalabalığa tepeden bakan flamanın ardına takıldı. Hemen sağdaki susuz süs havuzunda iki çocuk siyah donlarını çıkarmış sıkıyordu. Çıplaklıklarından utanmıyorlardı. Uzun boylusu sıktığı donu giydi. Havuzun kenarındaki mermere uzandı. Parmakları ıslak saçlarının arasında tarak gibi dolaştı. Sol kolunu başının altına koydu. Az öncesine kadar kulaç attığı maviliğe dalıp gitti. Köprü'nün Eminönü'ne kavuştuğu yerdeki geçidin az ötesinde toplanmış kalabalık herkesin ilgisini çekmişti. Şehir gezginleri de durdu. Gitar, bağlama, tef üçlüsüne eşlik eden ses bildik türkülerden birini söylüyordu. Önlerindeki gitar kılıfında biriken paraya göz ucuyla bakarken şarkı söyleyenin sesi yükseldi. Çalgıcılar coşkuyla tellere dokundu. Gezginler köprü korkuluğundaki paçalı don giymiş iki genci gördüklerinde durdular. Gençler tüm gözlerin üzerlerine çevrildiğinin farkındaydı. Kimin önce atlayacağını konuşuyorlardı. Kısa boylusu hareketlendi. İzleyicilere tepeden baktı. Çivileme atladı. Serin suları yararak gözden kayboldu. Suyun üstüne çıktığında yükselen alkışlara karşılık vermeden birkaç kulaçta kıyıya yaklaştı. Kısa boylu şişman gencin uzattığı arkadaş elini kavradı. Yukarı çıktı. Giyinmek yerine durdu, arkadaşının atlayışını bekledi. Korkuluğun üstünde dikilmiş uzun boylu zayıf genç hareketlendi. Kendini yukarı doğru attı. Göz açıp kapayıncaya kadar birleştirdiği eller aşağıda, ayaklar yukarıda ok gibi suya daldı. Beklediği alkışlar arasında başı suları yararak çıktı. Gururla kulaç attı. İlk atlayan gencin uzattığı dost eline yapıştı. Kıyıya çıktığında kucaklaştılar. Alkış hala kesilmemişti. Alkışların şevklendirdiği kısa boylu şişman genç göz açıp kapayıncaya kadar soyundu. Eskimiş paçalı donuyla köprüye doğru yalınayak koştu. Gezginlerin yanından geçerken yıpranmış lastiğin tutamadığı donu kaydı. Kaba etlerinin ortaya çıkmasına aldırmadı. Uzaklaştı. Bir çırpıda korkuluğa çıktı. Laciverde dönen maviliğe kendin bıraktı. Arkadaşları kadar başarılı değildi. Göbeğinin üstüne düştü. Alkışlar arasında arkadaşlarının uzattığı elleri sıkıca kavradı. Kıyıya çıktı. Kucaklaştılar. Banka çevrilmiş beton korkuluğa oturdu üç arkadaş. Pantolonların yanındaki poşeti aldı şişman çocuk. Çıkardığı simitleri iştahla yemeye koyuldular. Çok geçmeden, koşturan insanların hızlarına nispet yaparcasına serin sularla buluşup gönüllerini okşayan alkışları bir kez daha işiteceklerdi. Şehir gezginleri denize dalan çocukların fotoğraflarını çekmişlerdi; korkulukta, köprüden atlarken, suya daldıklarında, kıyıya çıktıklarında, simitle karınlarını doyururken. Rehber, grubu toplamakta zorlandı. Yola çıkmadan hesapta olmayan kısa bir konuşma yaptı. Bir zamanlar şehrin her tarafından denize girildiğinden bahsetti. Lafı uzatmadı. Programı tamamlamadan günü bitirmek istemiyordu. İstanbul'un derinlerine dalmaya hazır mısınız? dedi. Gruptan yükselen coşkulu Eveeetle yola koyuldu. Birkaç adım atmışlardı ki arkada alkış tufanı koptu. Gencin biri serin sulara dalmıştı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/iste-deniz-maria-ve-bir-ferit-edgu-tahlili/", "text": "İşte deniz, Maria, yazarın 1950 anlayışını yansıtan türde beş öyküsü de dahil, ona göre rafine edilmiş otuzbeş öykü ve iki bölümden oluşuyor. 84 sayfalık bir öykü kitabında 35 öykünün yer alması pek de alışık olduğumuz bir durum değil elbet ancak, öykü yazarı Ferit Edgü' nün alışıldık öykü yazarlarından biri olduğu da pek söylenemez doğrusu. Niçin kaybolmuş fotoğrafları arıyorsun. Elinde bir makinen var. Görüyorum. Yeni fotoğraflar çeksene. Hatta kaybolan fotoğrafları. Birinci basımı 1999 yılında YKY Yayınları tarafından yapılan eserin ikinci basımını Can Yayınları gerçekleştirmiş. 'Kitabın Mart-2014 Basımı ise Sel Yayıncılık tarafından yapılmış. -Çok güzel bir kızdı. Hem sağır, hem dilsiz. -Üstünden kalktığımda artık ona gereksinmem kalmadığını söyledim. -Sonra onu yeniden kollarımın arasına aldım. -Gerçekçi bir öykü... Çığlık atarak uyandım. Eserlerini süslemeyi, ağdalamayı sevmediği gibi tam tersi, olabildiğince kısaltıp sadeleştirmeye çalışır Ferit Edgü. Çoğu eserlerini minimalist bir yaklaşımla kaleme aldığını kolay gözlersiniz, hatta bu akımın ülkemizdeki en güçlü temsilcilerinden biri olduğu da söylenebilir. O işin özünü yazar; Alçaklar yüksek atar! gibi. Peki niçin minimal, diye sorulacak olursa, yalınlığa, daha çok yalınlığa, artık hiçbir fazlalığı içinde barındırmayan yapıya ulaşmak için diyebilirim... der savunmasında."} {"url": "https://rihtimdergi.com/istedigimiz-gibi-olmayacak/", "text": "Yıllardır sanat başlığı altında ortaya çıkarılan milyonlarca eser var: danslar, resimler, müzikler, tiyatrolar ve daha birçoğu... Fakat yüzyıllardır, insanlar sanatı ihtiyaç duydukları özgürlük duygusu ve kimi zaman korkan kimi zaman da yasaklanan, içlerinde saklı onca duyguyu anlatmak için kullandılar. Yıllar boyu herkes bir şeyler yazmak, bir şeyler çizmek hatta müziğin ritmine kendini bırakıp bulunduğu bütün yoksunluklardan uzaklaşmak için sanat adına bir adım attı. Kendimizi ifade etmek, içimizdekileri dökmek için yaptığımız her şeye sanat mı diyeceksiniz? Evet, sanat; çünkü sanat insanların hayal gücünün ve yaratıcılığının en temel göstergesidir. Geçmişten günümüze kurallara bazı gerekliliklere sığdırılmaya çalışılsa da en başarılı, ilklere imza atmış, yıllara meydan okumuş sanatçıların hepsi; konulan kurallardan-gerekliliklerden çıkıp, kendi varoluşlarını yeniden yarattıkları için ölümsüz oldular. Hayır, bunların hiç biri değil; kendimizi ifade etmekten çekiniyoruz, insanlar ne der düşüncesiyle 'sanattan kaçıyoruz'. Konulan kurallar ve gereklilikleri yapmak zorunda olduğumuzu düşünüp kendimizi kalıplara sığdırmaya çalışıyoruz ve 'zor olduğunu' düşünüyoruz. Kendimizi görmeye, yanlışlarımızı doğrularımızı görmeye katlanamıyoruz; kendimizden kaçıyoruz, haliyle içimizde olan sanattan uzaklaşıyor ve onu ulaşılmaz yapıyoruz. Şimdilerde ise kendimize ayıracak vaktimiz yok, her anımızı sosyal medyada paylaşmadan; bugün buraya gittim, bugün bunu yaptım, bunu yedim demeden duramıyoruz. Bulunduğumuz anı yaşamak yerine o anı başkalarıyla paylaşmak için telefonlarımıza sarılıyoruz, anı kaçırıyoruz. Çok mutlu olduğumuzda yahut üzgün olduğumuzda bir kağıt bir kalem bir şeyler yazmak, çizmek yerine telefondan bilgisayardan oyun oynuyor, müzik dinliyoruz. Peki ya yaratıcılığın, hayal gücünün, hissettiklerin ne oluyor, önceden yapılmış şeylerin içinde uçup gidiyor. Kendi tablomuzu çizmiyoruz, kendi eserimizi görmek istemiyoruz; nasıl olsa hazırları var diye başkalarının çerçevelerine sıkışmaya çalışıyoruz. Seçtiğimiz müzikler, kitaplar, oyunlar, resimler bizi yansıtmak yerine olmak istediğimizi, zevk aldığımız şeyleri yansıtıyor. Bu sayede olmak istediğimiz şeyleri kullanıyor, onları izliyoruz, dinliyoruz. Kısaca; hayatımıza hazır duyguları, yaşanmışlıkları sokuyoruz. Kendimiz uğraşıp ortaya koyduklarımız ise bizim eserimizdir, tam anlamıyla bizim parçamızdır. Yaptıklarınızı beğenmeyebilirsiniz, başkaları da beğenmeyebilir. Fakat o size aittir ve sizin bir parçanız olduğu için onunla ve kendinizle gurur duymalısınız. Ayrıca kimin beğendiği de o kadar önemli olmamalı, başkaları ve başkalarının düşüncelerine göre değil, kendi duruşumuza göre yaşamalıyız. Eğer sanat başkalarının beğenileri üzerine kurulu olsaydı, birçok sanatçı yaşadıkları dönemin kurallarını çiğneyip, ölümleri pahasına da olsa düşüncelerini ve eserlerini ortaya koyamazlardı. Yüzyılları etkilediklerini, geleceğe örnek olduklarını göremeseler bile sanatları uğruna bunu göze almazlardı. Şimdi tam zamanı, içinizden geldiği gibi yazın, çizin, hatta dans edin."} {"url": "https://rihtimdergi.com/its-a-wonderful-life/", "text": "Duaların ardından 'yukarıdakiler' Bailey'i kurtarması için melekler arasından birini seçerler. Seçilen, bir tilki kadar zeki ve bir çocuk kadar saf inançlı düşmüş melek Clarence'dir. Baktığımız zaman meleğin belirleyici özelliklerinin Capra'nın karakterlerine verdiği temel özelliklere olan benzerliğini fark edebiliriz. Filmi incelemeye devam ettiğimizde; gönderilecek olan kurtarıcı meleğe, kurtaracağı kişiyi tanıttıklarını görürüz. Yönetmen bunu olayın yaşanacağı gecede geçmişe giderek anlatmayı tercih ediyor. Melek Clarence sayesinde biz de George Bailey'in gizemli ve merak uyandırıcı dünyasına giriş yapma şansı buluyoruz. George Bailey'in çocukluğundan gösterilen ilk anı, 12 yaşındayken nehirde buzun üzerinde kayarak oynadıkları zamana ait. George Bailey arkadaşlarıyla birlikte buzun üzerinde kayarken, sıra kardeşine gelir. Ve çocuk talihsiz bir biçimde kırılan buz yüzünden dondurucu derecede soğuk olan nehire düşer. George Bailey kardeşini kurtarmak için suya atlar, kardeşini kurtarır ve bu olayın sonucunda sol kulağının işitme duyusunu kaybeder. Burada izleyiciye sunulan şanssız ve talihsiz olaylar zinciri değil, George Bailey'in karakterinden, kişiliğinden bir kesittir. Fedakarlık! Geçmişe ait ikinci görüntü ise George Bailey'in ihtiyar bir eczacının yanında çalıştığını bize gösteren sahne. Bu sahne de George Bailey hakkında öğrendiklerimiz ise; bir totemi olduğu. George Bailey'in çocukluğundan itibaren hayatı boyunca her fırsatta dilek dilediği dükkanda duran bir oyuncak var. George, bu oyuncuğa her seferinde parmağını dokundurarak 1 milyon dolarım olsun istiyorum der. Totem filmin sonuna kadar devam eder. Bu simge aslında George'un zengin olma isteğini değil, tüm dünyayı dolaşan bir kaşif olma isteğini belirtmektedir. Çünkü George parası olursa dünyayı dolaşabileceğini düşünmektedir. Ayrıca, Bailey cesurdur. Eczacının yerine ulaştırması için verdiği ilacı götürmez. Çünkü kazayla içine zehir konulduğunu düşünüyordur, doğru bildiğini yapmaktan çekinmez. Ayrıca kapsüllere yanlışlıkla zehir konulduğundan da kimseye bahsedip kasabalının eczacıya olan güvenini sarsmaz. Bir kimlik özelliği daha Güvenilirlik! George Bailey'in babasının ofisine gittiği sahnede ise kadrajımıza ilk kötü karakteri yerleştirir Frank Capra. Katı yürekli milyarder profili çizen Henry Potter ile karşılaşırız. Bu sahnenin bize verdiği bir diğer mesaj ise; saf kötülüğü canlandıracak kadar gaddar ve gözünü para hırsı bürümüş bir kapitalisti canlandıran milyarder Potter'in şu an gördüğü baba Bailey figürünün gelecekte George Bailey olarak karşısına çıkacak olmasıdır. George, her ne kadar dünyaya kaşif olarak adım atmayı hayal ediyor olsa da babasının adımlarını takip edecek kişi kendisidir. Baba Bailey, filmin çok kısa bir süresinde görünüyor olmakla birlikte George'un hayatındaki yeri nedeniyle önemlidir. Çünkü George'un hayat rehberidir ve George'un hayat çizgisini belirleyen de baba Bailey olacaktır. Baba Bailey, yoksul halkın daima yanında olan ve sadece başkalarını düşünerek yaşadığı için hayatı boyunca gerekenden fazla para kazanmayan bir adamdır. Baba Bailey dürüstlüğü ve insanlığı temsil eder. Yaratılan karakter filmin olunması gereken insanı temsil eden karakteridir. Yönetmen bu karakteri yaratmak için silik görünümlü, işini seven ve çocukları için iyi bir gelecek kurmak isteyen bir insan yaratmıştır. Film boyunca sahnelerin her birini incelediğimizde Frank Capra'nın karakterlerine yüklediği klasik Capra özelliklerini görmemiz çok mümkün. Çünkü Capra filmlerini belli temeller üzerine inşa eden bir yönetmen. Çocukluğundan itibaren çok yardımsever ve sevdikleri için kendini feda eden, hümanist biri olarak yetişen George babasının ölümünden sonra önündeki üniversite şansından vazgeçiyor, kendisi yerine küçük kardeşi Harry'yi üniversiteye gönderiyor ve kendisi de babasının ölümünden sonra başıboş kalan aile şirketi Ev ve Kredinin başına geçiyor. Bu andan başlayarak George hayatındaki neredeyse her şey, Capra tarafından bir sonraki yaşayacağı olayın sebebi olarak tasarlanmış. Yani filmin dramatik yapısındaki tüm olayların birbirleriyle sıkı bir sebep-sonuç ilişkisi üzerine inşa edilmiş. İzleyici filmin ilk anlarından itibaren George'un yaşamını seyretmeye başlıyor ve bu seyir sırasında kendini engellemeye çalışsa bile; istemeden George'un hayatının içine girip bu hayatı onunla birlikte yaşıyor. İzleyicide uyanan empati dürtüsü ile seyirci de kahramanla birlikte sorunlara çözüm bulmaya ve kahramanı bu sorunlar denizinden kurtarmaya çalışıyor. Yönetmenin kurduğu bu yapı tam anlamıyla klasik dramatik yapıya uyuyor, çünkü izleyici üzerinde son derece egemen bir tavır sergiliyor ve izleyici filmin sonuna kadar kendini kahramanın yerine koyuyor, özdeşleşme yaşanıyor. George; ince, uzun boylu, çok fazla dikkat çekici fiziksel özelliği olmayan biri. Capra'nın filmlerinde bu özellikleri de bilinçli bir şekilde kullandığı aşikar. Çünkü George halktan ve sıradan biri. O içimizden bir kişi. Bizimle birlikte aynı güncel sorunları yaşayıp hüzünlenen, sinirlenen biri. Yönetmenin çizdiği bu profil izleyiciyle karakter arasındaki bağın daha da kuvvetlenmesini sağlıyor bence. Bir diğer önemli karakter ise Mary Baileydir. Mary üniversiteyi bitirdikten sonra büyük kentte yaşamak istemez ve kasabaya geri döner. Temel yapının kurulmasını sağlayan, küçük insanların beraber bir şeyler yapabileceğine ilişkin inanç Mary karakterinde tam anlamıyla vardır. Mary, büyük kentten kasabaya dönüşü savunur, küçük ve sıradan bir dünyada yaşamak onun için mutluluk anlamına gelir. Mary, fedakardır ve daima erkeğinin arkasında, ona destek olan kadındır. Aynı zamanda da mantığı temsil eder. George iş yerinde sorun yaşadığı zaman, para gerektiğinde balayı parasını gözünü bile kırpmadan kocasına verecek kadar düşüncelidir. Mary karakteri film için bir yan karakterdir, ama George'un hayatındaki en önemli insandır. Ayrıca izleyiciye verdiği mesaj açısından da önemlidir. George Bailey'e çizilen karakter özellikleri izleyen hemcinslerine bir yurttaşın nasıl olması gerektiğini vurguluyorsa, Mary de bu özellikleriyle bir Amerikan ailesinde ideal kadının profilini en iyi şekilde yansıtmaktadır. Filmdeki noktalar birleştirildiğinde ve sonuca varıldığında ortaya çıkan, yönetmen tarafından yaratılan dünya sıradan bir insanın büyülü ve şaşırtıcı dünyası. Böylece yönetmen izleyiciye 'en sıradan insanın bile dinlenmeye değer bir hikayesi vardır, tıpkı sizin gibi' mesajını veriyor. Böylece izleyicinin kendini filmin ana karakterinin yerine koymasını sağlıyor. Filmin ana karakterinin sadece iyi yönlerinin verilmesi izleyicinin üzerinde yaratılmak istenen özdeşleşme duygusunu arttırmak amaçlı. Filmdeki zaman ve mekanın da sıradan ve bizden olması yönetmenin verdiği özelliklerin birleştirildiğinde yaratılan dünyanın özelliklerini tanımlamada izleyiciye yardımcı oluyor. Daha önce de bahsettiğim gibi filmin- özellikle Capra'nın bu tarzı benimseyen filmlerinin- izleyiciyle buluştuğu dönem, toplumun büyük bir buhran yaşadığı dönem. İzleyicide karakterler gibi umutsuz. Zaten onlarla özdeşleşmeye hazır. Capra'nın izleyiciye sunduğu saf düş kurma özgürlüğü izleyiciyi vakti zamanında en can alıcı noktasından vuruyordur. İnsanların mutlu son görmek istedikleri dönemde Capra'nın takındığı Amerikan rüyası inancı mantıklı gibi görünebilir. Fakat Stanley Kubrick'in de dediği gibi, Capra filmleri oldukça iyiler ancak gerçek hayat hiç de öyle değil. Film kendini bireyden yola çıkarak toplumsal olana ya da ideal toplum anlayışına sürüklüyor aslında. George, her şeyden önce kendisini toplum ve kutsal aile için adayan biri. Filmde evlenmesi, çocuk sahibi olması bile kendisi için değil, toplumsal düzenin ilerleyişini sağlamak maksatlıdır. Balayına çıktığı sahneyi hatırlayalım, var olan parasını yine toplum ve parasını kaybetmekten korkan insanlar için feda eder. George Bailey'in hikayesi bizlere sunulur ve bundan pay çıkarmamız istenir. Olaya farklı açıdan bakmak isteyenler Frank Capra'yı dünyaya mutluluk dağıtıp insanları mutlu sonla ödüllendiren Noel baba gibi görmek isteyebilirler elbette. O açıdan bakıldığında filmlerde verilen; herkesin hayatında kötü günleri olur. Ama insanın gerektiğinde iyi günlerini ve hayata kattıklarını düşünerek bu kötü zamanların üstesinden gelmesi gerekliliği veya insan ne kadar sıradan bir hayat yaşarsa yaşasın, mutlaka bir hikayesi vardır ve bu hikaye daima dinlenmeye değerdir şeklinde mesajlarda alınabilinir. Fakat benim fikrimi sorarsanız dua ile başlayan bir film. Duaların yerine ulaşması sonucu gönderilen bir kurtarıcı melek. Bu meleğin neredeyse insanlık için canını verecek kadar kusursuz bir karakterin hayatını kurtarması için gönderilmesi, kadının çizdiği ideal eş- anne imajı. Olayların Noel gecesi yaşanması vb. durumlarını yan yana getirirsek Capra Amerikanın içinde bulunduğu dönem ve kültürünün temelini oluşturan unsurları göz önünde bulundurarak kendi sinemasal dilini belli bir hedef için kullanmayı seçmiş olduğunu görebiliriz. Amerikan rüyasını empoze etme politikası. Dönemin insanlarının psikolojik durumları da Capra'nın filmlerinin beğenilmesini, böylece de başarısını getiren bir etmen olmuş. Tarzını sevmesem de Capra döneminin önemli bir ismi. Yönetmenin; iyimser, her insanın kendinde görmekten hoşlanacağı değerlerle bezenmiş, sıradan olmalarına rağmen haklı oldukları davalarda sonuna kadar savaşan ve sonucunda mutlu sona erişen kahramanlarını izlemek isterseniz Capra filmlerine bir göz atın derim. Ben sevmesem de Capra tutkunu birçok sinemasever bulunmakta. Depresyon anında doktorlar tarafından tedavi amaçlı izlettirilen, Mutluluk ve düş pompalayan Capra filmlerini merak edip izleyecek olan okurlarımıza iyi seyirler diliyorum."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ivaz/", "text": "Karşılıksız kalmayacaktır gerçekleştirilen hiçbir emek. Bazen kutsanacak, bazen takdir alacak ve bazen sert bir eleştiriye maruz kalırken bazen ise lanetlenecektir. Zaten benim olması gereken bir şeyin, başkalarında bulunması sebebiyle çalışmak zorunda kalmam, bana huzursuzluk veriyor düşüncesiyle selamlıyorsak bu hayatı, ufak bir yanılsama sonucunda, cennete çevirebileceğimiz bu yaşantıyı, bilerek ve isteyerek, cehenneme çevirmiş oluyoruz. Zaten benim olması gereken bir şey tanımını gerçekleştiren birey, tembelliğinin vesveselerine kulak kabartmaktan başka bir şey yapmamış oluyor. Gariptir ki, tembelliğin bu vesveseleri, en iyi kulaktan kulağa oyuncularının diline sakız oluyor ve refah için daha fazla değil, daha doğru çalışmalıyız diyen ilk kişi, kurduğu bu cümlenin kendisine gelene kadar refah yatıp dinlenmektir, beni çalıştırmak isteyen şeytanlar yerin dibine girsinler şekline dönüştüğünü görünce, biraz rahatsızlık hissiyatına kapılmaktadır. Emek karşılıksız kalmamaktadır, bu bir gerçek, fakat emeğin standart bir değeri olmadığı için, bu emek karşısında elde edilen şeyler, diğer kişilerinin emekleri karşısında elde ettikleri şeyler ile kıyaslandığında, kimi kutsanmışken kimi ise lanetlenmiş olarak görülmektedir. A firmasının marangozu ile B marangozu aynı ücrete çalışmadığı için birbirinin arkasından konuşabilirken, A firmasının Ali ustası ile Veli ustası da aynı ücrete çalışmadığında, bu durumdan haberdar olurlarsa, yine keyifli bir dedikoduya kapı aralanmış olacaktır. Bu insanların daha çok değil de daha doğru çalışarak refaha ulaşma istekleri bir anda yitecek ve kibir parçacıklarıyla süslenmiş dedikodu pastasından gereğinden fazla yiyerek ruhları şişecek ve hantallıkları çıkardıkları işçiliklere de yansıyacaktır. İşin bir başka tuhaf tarafı ise, kalabalık nüfusa sahip şirketlerde, sadece kendi çalıştıkları alan değil, hem diğer alanlardaki ustalara karşı hem de işyeri sahiplerine karşı, bitmek tükenmek bilmeyen bir eleştiri yağmuru oluşturacaklardır -halbuki bu insanların özgeçmişlerini incelerseniz, eleştirmenlik üzerine uzmanlık elde ettikleri hakkında bir sertifika bile bulamayacaksınız. Boğuşmaktan ve boğulmaktan zaman buldukça, emeklerimizi verimli bir şekilde sunduğumuzu düşünenlere selam olsun! Bizler insanların kafalarını karıştırmak için öykülerimizi dillendirmiyoruz, ki bu öyküleri sizlere sunarken, dinlendiremediğimiz ruhumuza güzel bir masaj da beklemiyoruz. Övgü, emek karşılığında, daha fazlasını talep edenlerin mi yoksa sağlam bir şekilde bizleri eleştiri yağmuruna tutanların sunduğu ücret midir? Hangi çizgiden ayağımızı beriye çektik de kutsanmış ücretlere dahil olduk, nereye ayağımızı uzattık da lanetlendik, tam olarak kestiremiyorum, fakat, hiçbir emeğin karşılıksız kalmadığından eminim."} {"url": "https://rihtimdergi.com/jean-paul-sartre/", "text": "Martin Heidegger, Albert Camus, Dostoyevski ve Friedrich Nietzsche gibi 'Varoluşçuluk Akımı'nın tarihteki en güçlü temsilcilerinden biri olmasının yanında, 'Varoluşçu Marksizm' öznel yorumu ile 20. yüzyılın önemli düşünürlerinden biri olduğunu kanıtlamış, 1964 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Fransız felsefeci ve yazar. 1905 Haziranı'nda Paris'te varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Sartre'nin annesi Anne Marie Schweizer, 'Nobel Edebiyat Ödülü' sahibi Alman yazar Albert Schweizer'in kuzeniydi. Babasının, o henüz 15 aylıkken ölümü nedeniyle Sartre'nin eğitimi ile annesi ilgilenmiş, küçük yaşlarda edebiyat dersleri almasını sağlamıştı. Gençlik yıllarında, Kant, Hegel ve Heidegger okumaya ve 'Batı Felsefesi'ne ilgi duymaya başladı. Lise eğitimini tamamladıktan sonra ünlü Fransız okulu 'Ecole Normale Superieure'da eğitimini sürdürdüğü yıllarda, Simone de Beauvoir ile tanıştı ve onun yardımlarıyla Sorbonne'a geçerek 1929 yılında felsefe doktorasını alana kadar burada öğrenimine devam etti. 1936 yılına kadar Berlin, Neuilly ve Le Havre'da felsefe öğretmenliği yapan Sartre, kitap yazabilmek için bir süreliğine öğretmenliğe ara verdi. Aynı yıl L'imagination adlı ilk kitabını yayımladı. Sonra sırası ile La Nausee -1937, Le Mur -1938 adlı eserleri yayımlandı. Sartre'nin felsefi düşüncesine paralel olarak kurgulayıp geliştirdiği bu ilk dönem eserlerinde kullandığı yazın türleri, uzun hikayeler, denemeler ve denemelerden türetilmiş romanlar olarak karşımıza çıkar. Bu eserlerin, Roquentin örneğinde olduğu gibi kimi istisnaları dışındaki ortak özellikleri, belli bir kişi, tarih ve olay üzerinde yoğunlaşmaksızın, yaşama ve varoluşa dair genel kavramlar üzerinde anlatıya dayanmalarıdır. Sartre'nin askere alınması, esir düşmesi ve ardından kaçışı ile Almanlara karşı direniş hareketine katılması onun, tarih, olaylar ve gerçek kahramanlarla yüzleşmesini sağladı. Birinci dönem eserlerinin aksine, onun ikinci dönem eserlerinde; kişi, olay ve tarih örgüsü belirgin bir biçimde kendisini hissettirmektedir. Kendi yaşam felsefesini anlattığı L'etre et le neant -1943 adlı eseri ile Les mouches -1943 adlı ilk oyununu da bu dönemlerde yazdı. Bunları, 1945 yılında peş peşe yayımlanan Özgürlük Yolları, Akıl Çağı, Yaşanmayan Zaman, Bekleyiş adlı eserleri izledi. 1949 yılında bir roman taslağı olarak yayımlanan Tükeniş adlı çalışmasında da aynı etkinin yansımaları gözlenir. Tükeniş'te olaylar, 1937-40 sürecinde gelişir. Büyük savaş öncesi benzer dertleri ve sıkıntıları paylaşan insanların oluşturduğu genel fon üzerinde özel hayatların detaylarına girilerek, hainlikler ve alçaklıklar irdelenmiş, kişilerin zor koşullar altındaki davranış biçimlerine öznel yorumlar getirilmiştir. Sartre, 1944 yılından itibaren Albert Camus ve Andre Malraux ile birlikte Combat gazetesinde yazmaya başladı. Savaşın son dönemlerinde solcular, direnişçiler ve modern varoluşçuların kurtuluş hareketleri doğrultusundaki büyük dayanışması, arkadaşları Simone de Beauver, Queneau, Vian, Camus, Giacometti ve Le İris ile birlikte ünlenmelerini sağlayan en önemli unsur oldu. Paris'te 1945 yılında verdiği bir konferansta varoluşçuluğu; Varoluşçuluk hümanizmdir. sözleri ile açıklayacaktı. Sartre'nin tiyatro anlayışında eğlenceye, belli kahramanlar ve onların korku, endişe ya da hayranlık uyandırıcı kahramanlıklarına dayalı bir kurgulama yoktur. Onun için tiyatro, düğümün daima akılcı düşünce ile çözüldüğü, çağın can alıcı toplumsal sorunlarının ele alındığı ve tartışıldığı bir agora olarak kalmalıdır. Sartre, bu belirgin tavrı ile Bertolt Brecht' i andırır. 1943 yılında yazdığı Sinekler adlı eseri de dahil olmak üzere sonraki yıllarda kaleme aldığı, Saygılı Yosma ve Mezarsız Ölüler-1946, Kirli Eller-1948, İyi Tanrı-1951, Kean-1953, Nekrassov-1955, Troyennes-1965 tiyatro oyunlarında bu temel prensibe sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Jean Paul Sartre, yaşamın pratiklerinden hareketle bireyin toplum içerisinde gerçekleştirdiği eylemlerin gerçekleşme nedenleri ve biçimleri üzerine felsefi kuramlar geliştirmiştir. Bununla birlikte, salt teori eşiğinde kalmayıp aynı zamanda bir kalkışmacı olması, onun Özgün Entelektüel olarak tanımlanmasını sağlamıştır. Soğuk savaş dönemi boyunca Sovyetler Birliği'nin sömürgeciliğe karşı tavrını desteklemesi ve tutuklanmasına rağmen Fransa'nın Cezayir'e karşı uyguladığı sömürge politikasını şiddetle yermesi bunun güzel örnekleridir. Hakkını arayan insanların kalkışmalarında çoğu kez baş saflarda yerini almış, haklı olduğuna inandığı bir çok gösteri ve yürüyüşte defalarca fotoğraflanmıştır. 1968 yılında gerçekleşen Renault Fabrikası işgalinde o yine baş saflardadır. Sartre'nin Varoluş özden önce gelir tanımlamasının altında yatan; insanın, dogmalarda vurgulandığı gibi 'önceden belirlenmiş ve şekillendirilmiş bir varlık' olmadığı, onun kendi yaşamını ya da tanımını kendi kararları ve eylemleri ile belirleyecek olduğu düşüncesidir. Ona göre insan, önceden belirlenmiş bir benliğe sahip değildir. O, yaşadığı çevre ile etkileşimine bağlı olarak verdiği karar ve gerçekleştirdiği eylemleriyle varoluşunu şekillendirecek, özünü ortaya koyacaktır. Diğer bir deyişle insan, kendisini öteki veya ötekiler ile olan ilişkisine göre tanımlayacak ve konumlandıracaktır. Onun için her hangi bir şey hakkında düşünmek ve bu düşünceleri kağıda dökmek bir davaya kendini adamak anlamına gelmektedir. Ortaya koyduğu eserlerinde ince detaylara gösterilen özen bunun en önemli kanıtıdır. 1980 Baharı'nda aramızdan ayrıldığında, ardında siyasi, edebi ve felsefi değeri tartışılamayacak çok sayıda deneme, kritik, siyasi metin, roman ve oyun bırakmış, 17. yüzyılda şekillenmeye başlayan ve Heidegger' le hayat bulan 'Modern Varoluşçuluk Akımı' na 20. yüzyılda getirdiği öznel yorumlarıyla, bu hareketin gerek siyasi ve gerekse felsefi anlamda popülaritesinin artmasına büyük katkılar sağlamıştır. Bu ödülü temel prensiplerine aykırı bulduğu için kabul etmemiştir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kac-mavi-kapak-eder/", "text": "Sivil Toplum Örgütü : Efendim, hani miting esnasında bizi il yapacağınızı söylemiştiniz, onun için rahatsız etmiştik sizi. Başbakan: Öyle bir şey söylediğimi hatırlamıyorum. Sivil Toplum Örgütü : Efendim, hatta altını çizin demiştiniz. Hoş adamdır o dönemin başbakanı Durmuş Bey, halihazırda geçirdiği günlerini ne inşaat ne de fikir mühendisliği yaparak harcamıştır. En çok hükümeti kurma gibi yetenekleri vardır. Üst düzey yöneticiler için hazırlanmış hakiki deri kaplama koltukta oturur. Masasındaki kağıtları, kalemleri afillidir. Üstünde imzasının bulunduğu, altın sarısı kaplama kalemi dışında hiçbir kalemle yaklaşmaz kağıda. Oturduğu o muhteşem Chicago koltuktan, zamanında ne vaatlerde bulunmuştur. Kim ne veriyorsa 5 lira fazlasını verir zira. Mehmet Bey, doğumundan hemen sonra geçirdiği çocuk felci sebebiyle, yıllardır bir koltuğa mahkumdur. Çalışamadığı için boş görülür Mehmet Bey, halihazırda geçirdiği günlerini şiir ve roman yazmakla doldurur. Doğaya olan aşkı sebebiyle çiçekçilik işine girmiştir. Mehmet Bey'in koltuğu ,altında tekerlekleri olan, mavi kapak sonucunda kazanılmış bir koltuktur. Kalemi sıradan bir kalem ve yazdıkları devriktir. Zamanında bir maden mühendisi, mağarada sıkışarak bel kemiğini kırmış ve makine mühendisi olan bir arkadaşı ona tekerlekli bir koltuk yapmıştır. Bu hale de şükür diyerek oturur koltuğuna Mehmet Bey. Deri işlemeli koltuk, tekerlekli koltuğa vaatlerde bulunurken, rampalı yolların önüne barikat kurar. Kendi çıkarı adına hep, dahasını ister. En üstteki koltuk olmak ister. Takım elbisesinin altına yalan sıkıştırarak adım atar. Deri işlemesine bugün, milyarlar sererken, duyarlı insanların düşüncelerine bırakır, tekerleğe mahkum insanların umutlarını. Engelli demez deri işlemeli koltuk, tekerlekli koltuğa Özürlü der. Mikrofon yazarın elinde deri işlemeli koltuk!"} {"url": "https://rihtimdergi.com/kafamdaki-ben/", "text": "Biliyorum, yolumda ilerlerken bana hep engel çıkaracaksın. Öyle ki ben her defasında kuraklığın tiranlığında filizlenmeye çalışırken, sen her defasında çatlayan toprağın fasılalarına beni gömmeye çalışacaksın. Gösterdiğin bu mukavemete karşı ben de sana aynı serkeşliği göstereceğim. Üzerime yağdırdığın bütün kötü haşaratlarını kafamda satıh olduğu güzel anılarıma gömeceğim; bunu yaparken dizlerimin üzerine çöküyor olmam, bilmelisin ki sadece haşaratlarını yenmekten yorgun düşmemden kaynaklı. Sana hiçbir zaman boyun eğmedim ve eğmeyeceğim. Beni uyutmasan da. Gece kafamı yastığıma koyduğumda, zihnimin karanlık dehlizlerinde ayarladığın ve bütün duygularımın davetli olduğu bir gösteri hazırladığını ve bunu her gece arifesinde yaptığını biliyorum; zira yirmi dört senedir usta bir yaratıcılıkla her defasında farklı meyus gösteriler hazırlıyor olman bir yandan takdirimi kazandırmıyor değil. Ancak beyaz sayfaları aptal düşüncelerimle kirletirken, bilmelisin ki artık her gece ben de sana muhtelif gösteriler sunacağım. Zihnimin senin tarafında olan bir bölümüne fidan dikeceğim; evet benim fidanım. Senin karanlık ve hastalıklı düşüncelerinin arasında benden kalan bir anı filizlenecek ve sen buna 'dur' diyemeyeceksin. Isırgan otların fidanımın köküne nüfuz edemeyecek."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kahvalti-gibisi/", "text": "Avuçlarının arasında kaybolup gidecek kadar fakirdim oysa. Ama o, beni de kendi gibi sanıyordu. Ne büyük bir incelikti bu! Yılda bir iki defa giymek için sakladığım takım elbisemi giyince, az da olsa adama benzemiştim anlaşılan. Hayır, burası hikayenin tam orta yeri falan değil, bilakis başlangıcı. Sadece ben yazmaya başlamadan önce epey konuşmuştum kendimle, siz orayı kaçırdınız. Toparlamam gerekirse, anlatılacak fazla bir şey de yok esasında. Güzel bir kahvaltıya davetliydim, biraz heyecan verici bir durumdu benim için, hepsi bu. Her şey, baştan aşağıya çok şık ve nezihti. Ev sahibi de en az benim kadar özen göstermişti davete veya umulmadık biçimde doğal halleriydi bu onun. Ama ben, karşılaştığım görsel şölen karşısında büyülenmiştim. Merak etmeyin, size bunları anlatmayacağım. Çünkü kafanızı şişirmek için değil, çok daha fazlasını yapabilmek için buradayım. Meğer ne kadar sempatik bir adammışsın! Sevdim senin sohbetini. Belki de bugüne kadar arkadaş olmadığımız için fark edememişim bunu. Ama resmen ıskalamışım seni, yeni fark ettim. demişti kadın elinde tuttuğu taze sıkılmış portakal suyunu masaya bıraktıktan sonra. Bense, arkama aldığım rüzgarın söylemekte olduğu şarkıya kaptırmıştım kendimi. Ben bir avuç undan ibarettim aslında. diye başlamıştım konuşmaya. Bu cümlenin arkasından her an bir espri gelebilirdi, o yüzden cömert tebessümler bırakmıştı kadın. Ama gayet ciddi biçimde devam edebilecek kadar gergindim ben, gevşememiştim henüz: Su gibiydi hayat. Karıştık birbirimize. Sonra yoğrula yoğrula bu kıvama geldim işte. Ekmek oldum. Olabildim sanırım. Üst üste iki defa kafasını sallamıştı güzel kadın. Hafif yayvan dudaklarından sızıyordu duyduğu memnuniyet. İyi açıklamaydı. diyecek olduysa da devamını getirmesine müsaade etmemiştim tabii: Bununla da kalmadı tabii. Hayat, dedim ya, açtım ağzımı bir kere. Acıyla sınadı, pişirmeye doyamadı. Ölçüsünü biraz kaçırdı galiba. Kızarmışım, yanmışım. Ama yine de gevrek bir tadım var sanırım. Ne dersiniz? Meraklısına... Kadın minik sepete doldurulmuş kızarmış ekmek dilimlerini derhal bana yaklaştırdı. Doğru zamanlamaya ne denirdi ki? Galiba hemfikiriz bu konuda. Gülümsedim. Biraz yapmacıktı, biraz gerçekti yüzüm. Zor biri miydi? Muhtemelen. Ama beni belirli bir mesafede tuttukça, kendimi ona çok daha yakın hissediyordum ben. Az çok kavramıştım. Gelişigüzel bir sınama cümlesi olarak, Avrupalı bir yönetmenin filminden bahsederken, konuya dahil olup vereceğim karşılığı profesyonelce ölçüyordu. Hoşuma gitmişti. Beni sevmekle, aşağılama arasına çizdiği o kalın, net çizgiyi görmem için, eliyle işaret etmesine resmen bayılmıştım. En azından samimiydi, dürüsttü. Ve ben o çizginin neresine basacağımı çok iyi biliyordum. O yüzden, o beni ıskalasa da benim onu ıskalamaya hiç niyetim yoktu. Çözmüştüm. Yıllar evvel düşürmüştü adını, kaybetmişti. Çok belli oluyordu. Hayat çizgisi silinmişti avuçlarından. O yüzden de nereye kadar yaşayacağı görünmüyordu. Ama telaşlıydı daima. Yalnız kalamıyordu, muhtemelen kalmayı denememişti hiç. Tek başınayken mücadele edemezdi hayatla, boyundan büyük korkuları vardı çünkü. Yenilgiyle tanışalı yıllar olmuştu. Aklından çıkmıyordu hiç yoksulluğu. Bir göz odada, içerisine doğru dürüst odun atamadıkları sobanın etrafına yan yana oturup, üstlerine örttükleri yorganlarla ısınmaya çalıştıkları o günleri silemiyordu hafızasından. En korktuğu iki şeyden biriydi artık üşümek. Diğeri ise yalnızlıktı. O yüzden yanında kızarmış bir dilim ekmek olmadan, bir anlam ifade edebileceğine inanmıyordu artık kadın. Oysa tek başına da lezzetliydi, bundan haberi olmasa bile... İlla ki bir dilim kızarmış ekmeğin tepesine konmak istiyordu işte. Nefesini birleştirdi sözcükleriyle ve küçüldü derisi. Karşımda un ufak oluşunu seyrettim. Daha sevecen görünebilmek için kendisini zorlamaya ihtiyacı yoktu. Bilakis, olamayacağı kadar soğuk ve kibirli birisiymiş gibi gözükmeye çalıştıkça küçülüyordu. Oysa ben onu görmüştüm. Tereyağının üzerine kondurulan bir bal tanesi kadar zorla sıyrılmıştı kaşıktan. Ve tek bir dokunuşta ölmüştü. Gördüm. Resmen kaybolup gitti nefesimde. Annesi ve babası ayrılmış, küçük bir çocuktu o. Yalan söylemeyi öğrenmesi de sırf bu yüzden olmuştu belki de. Hep biraz daha fazla sevilebilmek için, kendisini kaybetmeyi göze almış olmalıydı bu yolculukta. Nasıl biri olduğunu bulmaya çalışması için önünde uzun yıllar vardı ama günün birinde o da olacaktı. Sahip olduklarının, kendisine ait olmadığını fark ettiği bir anda, tekrar geri dönmek isteyecekti. Ve o vakit nereye gideceğini kestiremeyecekti çocuk. Her şeyden biraz tadınca güzeldi hayat ama tamamına sahip olamayacak kadar küçüktü elleri çocuğun. Bunu öğrenmek için de, anne ve babasının farklı zamanlarda söyledikleri, beyaz yalanlara daima muhtaçtı. O yüzden inanmıştı çocuk. İnandıklarını çabucak ezberleyip, her fırsatta anlatmıştı başkalarına. Ve işte o an, yumurtanın kaderi tayin edilmişti. Çatlak kabuk tamamen parçalandı ve gizlenmekten kurutulup, özgürlüğüne kavuşan yumurta rahatça tavaya uzandı. Birazcık ateş gerekliydi sadece. Kısık ateşte geçirilecek beş dakika sonrasında hiç olmadığı kadar lezzetli bir hal alabilirdi. Tabi biraz baharat ve hünerli ellerin de yardımıyla."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kahvehaneler/", "text": "Toplumsal alışkanlıklar bir toplumun kültürünü oluşturur. O kültürü anlayabilmek için o toplumun içinde yaşamak, o toplumla iç içe olmak gerekir. Türk kültüründe önemli bir yeri olan kahve, bir içecek olarak değil de bir gelenek, bir kültür olarak görülür. Kahvehaneler de bu kültürün ortaya çıkardığı bir üründür. Her ne kadar eski önemini kaybetmiş olsalar da Türk kültür tarihinde önemli bir yeri bulunur. Şimdiki zamanlarda kahvehanelerin yerini kahvehanelerin sıcaklığından çok uzak olan kafeler almıştır. Tarihçi Peçevi'nin de anlattığı gibi kahvehaneler halk için çok iyi olmuştur. Osmanlı hükümeti kahvehanelerde devlet meseleleri konuşuluyor sanıp fetva çıkarıp kapattırmıştır, fakat yanlış bir karar alınmıştır. Kahvehaneler kötülük yuvası olarak görülmüştür ama aslında tamamen halkın yararına olmuştur. Kahvehanelerde genellikle edebi meseleler konuşulurdu, aile toplantıları yapılırdı. Daha sonra kahvehanelerin işlevi değişmiş ve devlet meseleleri konuşulmaya başlanmıştır. En yaygın kahvehaneler ise mahalle kahvehaneleridir. Osmanlı Devleti zamanında yerleşim düzenli olduğu için kahvehaneler de o düzen içerisinde yapılırdı. Kahvehanelerin genel özelliklerine bakacak olursak sosyalleştirici özellikleri, toplumsal ve kültürel engelleri ortadan kaldırmaları vardır. Zengin fakir fark etmeksizin herkese açıktır kahvehaneler, herkes giderdi. Osmanlı Devleti'nde kahvehaneler çeşitlere ayrılırdı. Bunlar gelen topluluklara göre adlandırılırdı. Örnek olarak; mahalle kahvehaneleri, esnaf kahvehaneleri, yeniçeri kahvehaneleri, tulumbacı kahvehaneleri, aşık kahvehaneleri, semai kahvehaneleri, meddah kahvehaneleri diyebiliriz. Osmanlı Devleti'nde ilk görülen kahvehanelerdendir. Mahalle kahvehaneleri ilk olarak cami yakınlarında yapılmıştır. Bunun nedeni ise ahalinin namaz saatini beklerken zaman geçirmesi için bekledikleri yerlerdir. Fakat zamanla bu işlevini kaybetmeye başlamıştır. Mahalle kahvehanesinin oluşturduğu yeni iletişim atmosferi dışa dönük bir alış-veriş biçimini ve karşılıklı etkileşimi esas almaktadır. Bu alışveriş özelliği sayesinde mahalle kahvehaneleri sadece aynı aileden veya akraba çevresinden olanların değil bütün mahalle halkının bir araya gelmesine, tanışmasına ve yeni bağlar geliştirmesine tanıklık etmiştir. Bu sayede farklı etnik ve dini kökenli aileler birbirlerini tanıyıp arkadaş veya akraba olabiliyorlardı. Eski İstanbul'un ticaret merkezi olan tarihi yarım ada dediğimiz bölgede kurulmuşlardır. Bu ticaret merkezleri Haliç kıyıları, Beyazıt Aksaray gibi çarşı ve hanların yoğun olduğu yerlerde kurulmuşlardır. Esnaf kahvehanelerini iki bölümde inceleyebiliriz. Birinci bölümde Eminönü-Aksaray arasındaki kahvehaneleri sayabiliriz. Bu bölgedeki kahvehaneler, inşaat işçiliği, hamallık, seyyar satıcılık, ırgatlık, kayıkçılık gibi meslekleri yapan insanların devam ettiği mekanlar durumundadır. Zamanla bu kahvehaneler her meslek grubuna özel olarak yapılmıştır. İkinci bölümde ise Beyazıt-Aksaray arasındaki kahvehaneleri sayabiliriz. O dönemde Kapalıçarşı en önemli ticaret bölgesidir ve esnaf kahvehaneleri de büyük ölçüde Kapalıçarşı'yı kuşatan hanlarda faaliyet göstermiştir. Esnaf kahvehanelerinin başka bölgelerde başka işlevleri de vardır. Bunun bir örneği olarak, Osman Cemal Kaygılı Kasımpaşa'da bulunan bir esnaf kahvehanesinde Perşembe ve Cuma günleri eskici esnafının toplandığını ve burada eski eşya alışverişinin gerçekleştirildiğini yazmaktadır. Yeniçeri kahvehaneleri 17. yüzyılın ortalarına doğru doğmaya başlamıştır. Bu kahvehaneler aynı zamanda 19. yüzyılda örneklerini gördüğümüz Tulumbacı kahvehanelerinin kökleridir. Yeniçeri kahvehaneleri genellikle sahil kesiminde faaliyet göstermiştir. Yeniçerilerin bir bölümü şehir güvenliğinden sorumludur. Yeniçerilerin karargahına kolluk denirdi. Yeniçeri kahvehaneleri bu kolluk denilen karargahların yanında yer alırdı. Yeniçeri kahvehanelerinde genellikle siyaset ve yönetimle ilgili konular konuşulurdu. Bu sohbete devlet sohbeti adı verilirdi. Yeniçeri kahvehaneleri, Osmanlı Devleti için küçük bir tehdit oluşturmaktadır. Silahlı oldukları için her an isyan çıkarabilirlerdi. Hatta 1730'da çıkan Patrona Halil isyanı bir yeniçeri kahvehanesinden çıkmıştır. Yeniçeri ocaklarının kaldırılmasından sonra çıkan olaylarda yeniçeri kahvehaneleri bir karargah olarak kullanılmıştır. İstanbul'a getirilen gıda maddelerinin dağıtımı da yeniçerilere aitti. Dönemin terminolojisinde ihtisap dairesi adıyla anılan bu kurumların yanı başında da yeniçeri kahvehaneleri kurulmuş zaman zaman işler bu kahvehanelerden yönlendirilmiştir. Yeniçeri kahvehanelerinde de bahsettiğim gibi tulumbacı kahvehaneleri yeniçeri kahvehanelerinin devamı niteliğindedir. 1826 yılında Yeniçeri Ocağı ve buna bağlı olarak yeniçeri kahvehaneleri ortadan kaldırılınca, yeniçerilerin kahvehanelerde ürettiği sözlü kültür geleneği tulumbacı teşkilatı devralmış ve bu birikimi 2. Meşrutiyet yıllarına kadar yaşatmıştır. Tulumbacı kahvehaneleri edebi açıdan çok güçlü kahvehanelerdir. Mani söyleme yarışmaları yapılardı. Daha sonra semtler arası mani söyleme yarışmaları yapılırdı. Aşık kahvehaneleri Türklere özgü bir çalgı olan saz eşliğinde şiir söyleyenlerin toplandığı kahvehanelerdir. Bu şiir söyleyenlere aşık denilirdi ve kahvehanelerde adlarını bunlardan alırdı. Aşık kahvehanelerinin devamı olarak da Semai kahvehaneleri gösterilir. Bilginin ve kültürün sohbetle aktarıldığı bir toplumsal yapı içinde aşık tarzı hem halk edebiyatının hem de tekkeler yoluyla yayılan tasavvuf edebiyatının birleşimi ve yansımasıdır. Aşıklar daha önceleri yeniçeri kahvehanelerinde saz çalıp şiir söylerlermiş, daha sonra 1826 yılında yeniçeri kahvehanelerinin yıkılmasından sonra aşık kahvehaneleri çıkmıştır. Aşık geleneği çok az da olsa günümüze kadar gelmiştir. Bu geleneğin yok olması belki de kahvehane kültürünün yavaş yavaş yok olmasında kaynaklanmaktadır. Ama çok az da olsa günümüzde bu gelenek geldiği yer olan Anadolu'da devam etmektedir. Semai kahvehaneleri yeniçeri ve tulumbacılar kahvehanelerinde olduğu gibi aşık kahvehanelerinin devamıdır. Semai kahvehaneleri Tanzimat'tan sonra özellikle Abdülaziz ve 2. Abdülhamid dönemlerinde aşık kahvehanelerinin yerini alan, onların mirasını başka bir formda devam ettiren ve adına çalgılı kahve de denilen mekanlardır. Aşık kahvehanelerinde sadece saz çalınırdı fakat semai kahvehanelerinde daha çeşitli bir çalgı geleneği vardır. Mızıka, klarnet, darbuka, çifte nara, zilli maşa gibi çeşitli çalgılar sazın yanında yerini almıştır. Bu kahvehanelerde çalıp söyleyenlere meydan şairleri adı verilmiştir. Meydan şairleri kış ve ramazan gecelerinde Dertli, Bayburtlu, Zihni, Aşık Ömer, Seyrani, Erzurumlu Emrah, Gevheri gibi halk şairlerinin şiirlerini bu mekanlarda seslendirmişlerdir. Meddah kahvehaneleri bir çeşit tiyatro kahvehanesi gibidir. Meddahlık halk hikayeciliğinin bir türü olması nedeniyle çok uzun geçmişi olan bir gösteri sanatıdır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kamil-beyin-masasi/", "text": "Haftanın iki günü apartmanın merdivenlerini temizleyen Gülsüm, dakikalarca zili çaldı. Altı numaralı dairenin kapısı, değil uzun uzun çalmak daha butona basmadan açılırdı her vakit. Hele temizlik parasını alma günü geldiğinde Kamil Bey onu kapıda karşılar, ücretini uzatır, hizmetleri için teşekkür ederdi. Nezaketi elden bırakmazdı. Sesini ne yükseltir ne de alçaltırdı. Sanki sesi doğuştan tekdüzeliğe ayarlanmıştı. Aynı durağanlık bedenine de yüklenmiş gibiydi. Mimikleri, hareketleri tekdüzeliğin sınırlarını asla zorlamazdı. Bugün Gülsüm'ün evi temizleme günüydü. İki haftada bir pazarları gelir, köşe bucak temizlik yapardı. Geleceğini unutmuş olamazdı. Bu işte bir gariplik var, diye düşündü Gülsüm. Her zaman saatinde çalardı zili. Kapı da aynı dakikaya ayarlanmış gibi bekletmeden açılırdı. İçeride canlılık belirtisi yoktu. Telaşlandı. Ne yapacağını, kime soracağını bilemedi. Cep telefonu da tam bozulacak zamanı bulmuştu; üç gündür tamire gitmeyi bekliyordu. Kapıyı yumruklayacaktı ki aklına Kamil Bey'in yaşlandığını düşünerek, günün birinde gerekebilir diye verdiği anahtar geldi. Elini çantasına attı. Belki müsait değildir diye anahtarı çıkarmaktan vazgeçti. Kapı önünden ayrılmadan bekledi. Zili tekrar çaldı. Bir daha çaldı. Kapı duvardı. Daha fazla dayanamadı anahtarı çıkardı. Kilidin tedirgin sesi merdivende yankılandı. Kapıyı yarım açtı, başını uzattı. İçerideki sessizliği neye yorması gerektiğini bilemiyordu. Antreye girdi. Yaşlanmış portmantonun kapağını açtı. Ayakkabısını çıkardı, her zamanki yerine, ikinci rafa koydu. Rengi solmuş lacivert pardösüsünü astı. Aynanın karşısına geçip başörtüsünü düzeltti. Ürkek adımlarla ilerledi. Salon kapısını usulca açtı. Sevgi sinmiş sesi salonu köşe bucak dolaştı: Kamil Bey evde misiniz? Ben geldim. Karşılık alamadı. Gözleri ev sahibinin oturduğu oymalı koyu kahverengi koltuğun yanındaki sehpada günlük gazeteleri aradı. Boştu. Kamil Bey'in gazete almaya gittiğini düşündü. Her gün dört gazete alırdı. Gülsüm'ün geleceği gün gazete sayısı bir artardı. Diğerlerine benzemeyen bol resimli gazeteyi en üste koyardı. Gülsüm, o gazetenin kendisi için alındığını zamanla anlamıştı. İçinden temizliğe girişmek gelmiyordu. Kendini her zaman oturduğu koltuğa bıraktı. Koyu kahverengi ahşap evinden salona tepeden bakan saat sessizliğin üzerinde kırbacını şaklatıyordu: Tik tak. Tik tak. Duvar saati, gözü yerdeki el halısının uzak köşesindeki motiflerinden birine takılan Gülsüm'ün ilgisizliğine sinirlenip intikam almak istercesine sarkacını bir kılıç gibi sallarken naralar atmaya başladı: Ding dong! Ding dong! Saatin haykırışı uzun sürmedi. Tik tak sesleri zamanın geçtiğin değil de aksine zamanın geçmek bilmediğini anlatıyordu. Gülsüm'ün isteksizliği geçmeyen zamana yapışmış gibiydi. Kalkıp temizliğe girişmek içinden gelmiyordu. Oysa her geldiğinde sabah erkenden işe başlar hava kararana kadar durmak bilmezdi. Aslında onca saat çalışmasını gerektirecek iş yoktu. Tek başına yaşlı bir adam evi ne kadar kirletip dağıtabilirdi ki. Yalnızlığını fark ettiğinden ona ses olmak için işi uzattıkça uzatırdı; bir de, Kamil Bey'in Gülsüm Hanım deyişini daha çok işitmek için. Zaten eve gitse ne yapacaktı ki! Kocası Cemal kahvehaneden çıkmayan kumarbazın teki, ayyaş. Parası bittiğinde kendince şirinlik yapar. Aklına estikçe üstüne çullandığında Gülsüm kendini tecavüze uğramış hissederdi. Gülsüm yine de tek kötü laf etmezdi, iyi dediğini de duyan yoktu. Oysa içinde ne fırtınalar kopardı. Kaderimmiş der ondan ayrılamazdı. Mahkumiyetinin gerekçesini sormazdı kendine. Oysa suskunluğunun sebebini herkesten iyi bilirdi: Korku... çaresizlik... etrafını saran cellatlar. Gülsüm, Kamil Bey'in evine temizliğe gideceği günü ipler çekerdi. Şimdiye kadar onun gibi insanları sadece televizyonda izlediği filmlerde, dizilerde görmüştü. Önceleri araya mesafe koymak için Gülsüm Hanım diye seslendiğini düşünmüştü. Zamanla farkına vardı, ne buyurma ne de resmiyet vardı seslenişinde. Açıklayamadığı bir şeyler sinmişti sesine. Üstüne pek düşünmedi. Sadece, o sese sinmiş duyguları hisseti. Gülsüm saate baktı. Çay keyfine yarım saat vardı. Her geldiğinde saat 10'da ilk bardakları doldururdu. Daha ilk günden Kamil Bey ondan kendisine eşlik etmesini rica etmişti. Gülsüm'ün tedirginliğini fark ettiğinde yalnızlık yüklü sesiyle ısrarcı davranmıştı. O günden sonra çayı da kahveleri de karşılık koltuklara oturup içtiler. Önceleri pek konuşmuyorlardı. Evin ortasındaki iki sessizliği kalın bir duvar ayırıyordu. Çok sürmeden o duvar yıkılıverdi. Gülsüm'ün sessizliği yavaşça eriyen buz gibiydi. Aslında konuşkandı. Karşısındaki adamın nasıl davranacağını bilememenin tedirginliğini üstünden atması kolay olmadı. Kamil Bey aksine, kaçıp gidenleri yakalamak istercesine her geçen anı değerlendirmeye çalışıyor, sürekli bir şeyler anlatıyordu; bazen de onu konuşturmak için aklına ne gelirse soruyordu. Karşısındakinin hareketlerini de belirleyen eski durağanlığından eser kalmamıştı. Sesindeki coşku, duygu dalgalanmaları hemen fark ediliyordu. Değişmeyen tek şey nezaketiydi. Ev sahibinin bu hali Gülsüm'ü de etkisi altına aldı. Dili her geçen gün biraz daha açıldı. Yine de, kendisini dinleyen yaşlı adama saygısızlık etmek istemediğinden ağzından çıkanları sürekli süzgeçten geçiriyordu. Farklı dünyaların insanları birbirlerini pek anlamasalar da şimdiye kadar o kadar çok şey konuştular ki... Anladıklarıyla değil de hissettikleriyle mutlu oluyorlardı. Ev sahibi yalnızlığını unutuyor, canlanan çok zamandır tatmadığı duygular yalnızlık akan yüreğine merhem oluyordu. Gülsüm bir günlüğüne de olsa kelimelere dökemeyeceği duygulara kendini teslim ediyordu. Kamil Bey'in söylediklerinin çoğunu anlamasa da yüreğinde hissettiği ama anlatmayı beceremeyeceği duyguların verdiği hazla iki hafta sonraki temizlik gününü ayrıldıkları ilk andan itibaren iple çekiyordu. Kamil Bey'in demli çayı sevdiğini ilk günden öğrenmişti. Üçüncü bardaktan sonrasını içmezdi. Çayın lezzetini yitirdiğini söylerdi. Duvar saati çay vaktinin geldiğini haykırıyordu: Ding dong! Ding dong! Gülsüm telaşla yerinden kalktı. Çay ilk defa vaktinde hazır değildi. Mutfağa geçti. Çaydanlığı ocağa koydu, demliği özenle üstüne yerleştirdi. Sağa sola bakındı. Her yer pırıl pırıldı. Kendine iş yaratmak istedi. Mutfak tezgahını sildi. Bardakları raftan aldı, tek tek kontrol etti. Parmak izi bile yoktu. Aldığı gibi yerlerine yerleştirdi. Buzdolabının kapağını açtı. İçi ışıl ışıldı. Kahvaltılıklar şeffaf kapların içindeydi. Yine yemek namına bir şey yoktu. İçi burkuldu. Alışverişe çıkıp en azından üç dört gün yetecek yemek hazırlamak geçti aklından. Cebinde para yoktu ki hemen gidip bir şeyler alsın. Çaresiz Kamil Bey'i bekleyecekti. Ev temizliğine başladığının ikinci haftasından beri yemekleri pişirdikten sonra eve gidiyordu. Çıkarken de Kamil Bey'e yemekleri soğuduklarında buzdolabına koymasını sıkı sıkıya tembih ediyordu. Buzdolabını soğuk yalnızlığıyla baş başa bıraktı. Mutfakta oyalanırken çay demini almıştı. Kendine çay doldurdu. Kamil Bey her an gelebilir diye diğer bardağı hazırladı, doldurmadı. Çay tabağına tek şeker koydu. Kamil Bey çayı tek şekerli severdi. İçinden iş yapmak gelmiyordu. Sabah sohbetinden mahrum kalmanın bıraktığı boşluğu ilk kez yaşıyordu. Çayı tepsiye koydu, salona geçti. Her zamanki yerine, Kamil Bey'in koltuğunun karşısındaki koltuğa oturdu. İlk yudumu aldı. Uzun zamandır böylesine lezzetsiz bir çay içmemişti. Bardağı pencereye doğru tuttu. Bulanık değildi. Demi de yerindeydi, ne eksik ne fazla. Sorun çayda değildi. Kamil Bey'in yokluğu ne ağzında tat bırakmıştı ne de çayda. Ona ne kadar alıştığının farkına vardı. Yokluğu aklından geçtiğinde korktu. Başka şeyler düşünmeye çalıştı. Tam karamsarlığın karanlığına dalıyordu ki silkindi, kendine geldi. Temizlik yerine ona yemek hazırlamaya karar verdi. Buzdolabında yemeklik malzeme bulunmadığını anımsadı. Canı sıkıldı. Temizliğe geldiği ilk gün gördükleri de canını sıkmıştı. Daha dün gibi aklındaydı. Öğle vaktiydi. Denizliğe çıkmış camları siliyordu. Kamil Bey salon kapısını araladı, içeri girdi. Halının ortasına geldiğinde durdu. Gülsüm onu fark etmemişti. Kamil Bey'in sesini işittiğinde irkildi. Telaşla indi. Az kaldı kovayı deviriyordu. Gülsüm ne diyeceğini bilemedi. Sustu. Soran gözlerle baktı. Sessizlik uzun sürdü. Duvar saati imdatlarına yetişmese sonsuz sessizliğin içinde kaybolacaklardı sanki. Duvar saati yemek vaktinin geldiğini haykırıyordu: Ding dong! Ding dong! Kamil Bey arkasını döndü. Halının tüyleri arasında kaybolan terliğin sesi cilası aşınmış balıksırtı parkeye bastığında tüm salonu dolaştı. Duvar saatinin altındaki sehpanın önüne geldiğinde durdu. Telefona uzandı, ahizeyi kaldırdı. Evdeyken sabit telefonu kullanıyordu. Yanından ayırmasa da cep telefonuna pek alışamamıştı. Çalmayan ev telefonuna onca para ödüyorsun, diyenlere aldırmıyordu. Telefonu ilk kez bağlattığında aldığı numaradan ayrılmaya gönlü elvermiyordu. Ayrılamadığı o kadar çok şey vardı ki; salonun tam orta yerindeki yıpranmış el halısı, ona tepeden bakan taşlı avize, hala kullandığı kurmalı kol saati, markası silinmiş radyo, yatarken gıcırdayan karyola, sık sık çıkarıp baktığı fotoğraf albümü, arayıp sormasalar da gönlünden söküp atamadığı eş dost, eşi Ayla Hanım, kızı Handan ve oğlu Kemal'in çocuklukları... Sanki sabit telefonun kablosu yüreğiyle geçmiş arasında uzanıyordu. Ahizeyi kaldırdı. Yaşlı telefon, 'ben hazırım' diye coşkuyla bağırıyordu. Kamil Bey döndü, tekrar sordu: Gülsüm Hanım ne yemek istersin? Gülsüm, Siz ne yerseniz bana da aynısından söyleyin, dedi. Yarım saate kalmadan zil çaldı. Kaskı kolunun altına sıkıştırmış delikanlı sabırsızlıkla iki poşet uzattı. Kamil Bey teşekkür etti. Yemeğin bedelini ödedi, her zamanki gibi hatırı sayılır bahşişi vermeyi de ihmal etmedi. Gülsüm sağa sola bakındı. Ortalarda yemek masası görünmüyordu. Böyle bir evde masa bulunmamasına şaşırdı. Gözüne çarpan zigon sehpanın en büyüğünü aldı, Kamil Bey'in koltuğunun önüne koydu. Sehpalardan birini de bundan sonraki günlerde sürekli oturacağı koltuğun yanına bıraktı. Kamil Bey poşetlerden birini Gülsüm'e uzattı Ağzı kapaklı karton kaptaki çorbayı Gülsüm poşetten çıkarırken Afiyet olsun, dedi. Diğer poşetle solundaki kapıya yöneldi. Kapının önüne geldiğinde durdu, ceketinin sağ cebindeki anahtarı aldı. Kilidi açtı. Yarım açtığı kapının arasından odaya geçti. Gülsüm'ün şaşkın bakışlarını salonda bırakırken kapıyı kilitledi. Gülsüm'ün şaşkınlığı fazla sürmedi. Peçeteye sarılmış plastik kaşık ve çatalı yemeklerin yanına bıraktı. Soğuk sevmediğinden çorbayı hızla kaşıkladı. Poşetteki şeffaf plastik kabı çıkardı. Pilav üstü dönerin yanındaki közlenmiş biber ve domatesi gördüğünde ağzı sulandı. Ayran kutusunu aldı, çalkaladı. Yemeği bitirdiğinde ne var ne yok topladı, poşete doldurdu. Rehavet çökmüştü. Kendini koltuğa bıraktı. Gözkapakları ağırlaştı. Tam dalıyordu ki arkasında ne sakladığını bilmediği kapı açıldı. Kamil Bey elinde poşetle çıktı. Kapıyı çekti. Kilitledi. Anahtarı ceketinin sağ cebine koydu. Kapı sesiyle gözlerini açan Gülsüm yerinden fırladı. Kamil Bey'in elindeki poşeti zorla aldı. Plastik çatal kaşığın, boş yemek kaplarının hafifliği yüreğini burktu. Kamil Bey gibi kibar, güngörmüş bir insanın yemeği, sofrası böyle olmamalı diye aklından geçiyordu. Gerçi nasıl olması gerektiğini de bilmiyordu. Ama böyle olmamalıydı... Çöpü mutfağa götürdü. Gülsüm elinde çay pencereye doğru birkaç adım atmıştı ki Kamil Bey Lütfen şuraya otur Gülsüm Hanım, dedi. Tereddüt etti. Yüreğine dokunan sese karşı duramadı. Döndü. Kamil Bey eliyle karşısındaki koltuğu gösteriyordu; Birlikte içelim. Hayır demek içinden gelmedi. Yalnızlık yüklü sesin arkasından neleri sürüklediğini o anda değilse de karşılıklı içecekleri ikinci bardak çay bitmeden yüreği sızlayarak fark edecekti. Yalnızlık, hayal kırıklıkları, çaresizlik... Sessizce koltuğa oturdu. Gülsüm o günün nasıl geçtiğini anlayamadı, Kamil Bey de. Duvar saati paydos vaktinin geldiğini haykırıyordu: Ding dong! Ding dong! Kamil Bey gündeliği ve fazlasını Gülsüm'ün avucuna sıkıştırırken teşekkür etti. Yol boyunca geride bıraktığı günü düşündü Gülsüm. Keyifle çalışmıştı. İşine bir kez olsun karışılmamış, peşinde kusur bulmaya çalışan biri dolanmamıştı. Kamil Bey gittiği diğer evlerdekiler gibi değildi. Üstelik gündeliğinden fazlasını vermişti. Ama bir şeyler eksikti. Ne yaptıysa eksiklik duygusundan kurtulamıyordu. İki hafta geçmişti. Gülsüm, Kamil Bey'in kapısını birkaç dakikaya kalmadan çalacaktı. Duvar saati Gülsüm'ün işbaşı vaktinin geldiğini haykırıyordu: Ding dong! Ding dong! Kamil Bey zilin ikinci kez çalmasını beklemeden kapıyı açtı. Hoş geldin Gülsüm Hanım derken şaşkınlığını gizleyemiyordu. Karşısındaki kadının eli kolu poşetlerle doluydu. Hal hatır sormadan Gülsüm soluğu mutfakta aldı. Şaşkınlığı üzerinden atamayan ev sahibi koltuğuna oturmamış salonun kapısında bekliyordu. Mutfaktan çıkan Gülsüm, Kamil Bey beni öğlene kadar yalnız bırakır mısınız? dedi. Kamil Bey çaresizce boyun eydi. İlk defa kendi evinden gönderiliyordu. Dış kapı kapanırken Gülsüm temizlik işlerini sonraya bırakıp mutfağa geçti. Duvar saati öğle yemeği vaktinin geldiğini haykırıyordu: Ding dong! Ding dong! Dışarıda gezip dolaşmayı unutmuş Kamil Bey dakikalardır kapının önünde bekliyordu. Duvar saatinin çaldığını işitir işitmez zil butonuna bastı. Gülsüm bekletmeden kapıyı açtı. Yıllar sonra ilk defa yemek kokuları Kamil Bey'i karşılıyordu. Eşikte durdu. Gözlerini kapadı. Derin derin nefes aldı. Gülsüm içeri geçmesini söylemese dakikalarca kımıldamadan o havayı soluyabilirdi. Asıl sürpriz salonda bekliyordu. Kamil Bey'in koltuğunun önündeki sehpadaki boş çorba kasesi onu davet ediyordu. Ellerini yıkayıp döndüğünde çorbanın üzerinde tüten dumanı izledi gülümseyen gözlerle. Gülsüm Soğumasın Kamil Bey, demese çorbaya kaşık sallamak yerine dakikalarca öyle kalabilirdi. Gülsüm'ün gözü Kamil Bey'in tabağındaydı. Çorba biter bitmez yerinden kalktı, mutfağa geçti, dolu tabaklarla geri döndü; köfte-patates, pilav, cacık. İkisi de konuşmuyordu. Kamil Bey kaşığı, çatalı her ağzına götürdüğünde uzun zamandır göremediği dostlarına kavuşmuşçasına o lezzeti zerresine kadar hissetmeye çalışıyordu. Gülsüm yemeğini yerken belli etmeden ev sahibini izliyordu; çenesinin ağır hareketlerini, yüzündeki değişimi, gülümseyişini. O gülümsemeyle yüreği kıpır kıpır etti. Kamil Bey yüzünden gülümsemeyi eksik etmezdi. Ama bu seferki diğerlerinden çok farklıydı. Kelimelerle anlatılır gibi değildi. Bu gülümseme açılacak yeni kapıların habercisiydi. Daha önce merdivenleri temizlediği, evi silip süpürdüğü, ortalığı topladığı için teşekkür eden Kamil Bey bu kez küllenmiş duyguları, hazları ortaya çıkarttığı için teşekkür ediyordu. O gün akşam olmasını istemeyen sadece Kamil Bey değildi. Gülsüm de günü uzatmak için kendine iş yaratıyordu. Duvar saati paydos vaktinin gelip geçtiğini haykırıyordu: Ding dong! Ding dong! İkisi de duymazdan geldi. Güneş binaların arkasından çekip giderken geriye ayrılığın karanlığını bıraktı. Gülsüm ayakkabısını giyerken Kamil Bey gündeliğini uzattı. Yemekliklerin parasını vermeye kalktığında Gülsüm itiraz edecek oldu, fakat ısrarlara dayanamayıp kabul etti. Kamil Bey'in teşekkürü üç beş kuruştan daha değerliydi. Vedalaştılar. Kapıdan çıkarken onun yüreğinin sıcaklığıyla yoğrulan seslenişiyle durdu. Kamil Bey elini pantolonunun arka cebine attı. Cüzdanı çıkardı. Gülsüm'ün bu çok demesine rağmen iki yüz lira azattı. Gülsüm yol boyunca o parayla neler yapacağını düşündü. Yemeklerin en güzelini hazırlamalıydı. Kamil Bey de şimdiden o günü iple çekmeye başlamıştı. İki hafta sonra Gülsüm elinde poşetlerle kapıya geldiğinde soluk soluğaydı. Zili çaldığında kapı her zamanki gibi bekletmeden açıldı. Aynı anda duvar saati bugünün bir başka gün olacağını haykırıyordu: Ding dong! Ding dong! Bugün başka bir gün olacak! Bugün başka bir gün olacak! Bugünü iple çeken Kamil Bey yüzünde gülümseme, Hoş geldin Gülsüm Hanım, dedi. Poşetleri mutfağa taşımasına yardım etti. Gülsüm kibarca evi terk etmesini istediğinde öğle yemeği vakti geldiğinde tam saatinde eve dönme sözü verdi, çıktı. Dışarıda beklemek zor gelmişti Kamil Bey'e. Sanki zaman geçmek bilmiyordu. Aldığı gazetelerin bir kısmını kahvehanede, diğerlerini parkta okudu. Sadece bir tanesine, ilk kez aldığı, Gülsüm'ün okumaktan hoşlanacağını düşündüğü bol fotoğraflı az yazılı gazeteye dokunmadı. Bugünden sonra onun geleceği her gün o gazeteyi sektirmeden alacaktı. Kamil Bey zili çaldı. Kapı açıldığında kendini karşılayan kokular alıp onu eski günlere götürdü. Duvar saati haykırdı: Ding dong! Ding dong! Bugün duvar saati farklı şeyler anlatmak istiyor gibiydi. Ne yapacağını bilemeyen Gülsüm elinde tencere çakılıp kalmıştı. Kamil Bey, Gülsüm Hanım yemekleri soğutmayalım, dediğinde tedirgin adımlarla odaya ilk adımını attı. Perdeleri kapalı odanın orta yerinde duran şimdiye kadar sadece dizilerde, filmlerde gördüklerine benzeyen gösterişli masa şaşkınlığını bir kat daha arttırdı. Tüm gösterişiyle tavandan sarkan avize masayı aydınlatıyordu. Odanın kalan yerleri loştu. Gülsüm şaşkınlığını attığında dikdörtgen masadaki altı sandalyenin karşısında duran tabakları fark etti; altta geniş tabak, üstünde daha dar ve derin tabak, en üstte çorba kasesi. Kamil Bey sağ eliyle yer gösterdi, Gülsüm Hanım lütfen şuraya otur, dedi. Kapıyı gören dar kenardaki sandalyeye kendi oturdu, sağ tarafındaki ikinci sandalyeye Gülsüm. Şaşkın gözlerle etrafa bakındı. Önündeki tabaklar, çatal kaşık, bardak pırıl pırıldı. Kamil Bey'in önündekiler de. Diğerleri toz içindeydi, sanki yıllardır dokunulmamıştı. Gülsüm ilk defa kendini böyle hissediyordu, sanki elleri ayakları görünmez bir iple bağlanmıştı. Etrafı incelemeye korkuyordu. Göz ucuyla gördüklerini neye yoracağını bilemiyordu. Sessizlikten ömrü boyunca hiç korkmamıştı. Şimdi korkuyordu. O kibar, saygılı adamın içinde bir caninin saldırıya geçmeye hazırlandığı aklından geçiyordu. Kamil Bey Çorbayı soğutmasak... dediğinde Gülsüm irkildi. Sesin dinginliğini algıladığında kendine geldi. Telaşla kalktı. Önce Kamil Bey'in kasesine çorbayı koydu, iki kepçe. Sonra kendi kasesine. Yerine otururken tozlu tabakların önünde, çatal kaşığın orta yerinde duran beyaz kartlara takıldı gözü. Neden o kartların orada durduğuna anlam verememişti; sormaya da cesaret edemedi. Dilinin ucuna gelen merakını sessizliğe gömdü. Çorbayı bitirdiklerinde karnıyarığı geniş tabağa koydu, yanına da pilavı. Sessizce yerinden kalkan Gülsüm mutfağa gitti. Buzdolabından çıkardığı cacık tenceresi ve kaselerle döndü. Merakını yenemedi. Diğer tabakların önünde duran, çatal kaşığın orta yerindeki beyaz kartlara göz ucuyla baktı. Yine bir anlam verememişti. İçinden, beni ilgilendirmez, diyerek kendini rahatlatmak istese de merakını yenemiyordu. Cacık kaselerinden birini Kamil Bey'in önüne koydu, diğerini kendi önüne. Çatal kaşık sesinin bozduğu sessizlik resmiyet havası verse de gerçek başkaydı. Kamil Bey'in yüzünü gören, yıllar önce kaybedilenlere kavuşmanın coşturduğu duyguları sindirmeye çalıştığını düşünürdü. Gülsüm'ün de sessizliği bozmaya niyeti yoktu. Kamil Bey'in sessizliğinin ne anlama geldiğinin farkındaydı. Kamil Bey şimdiye kadar yapmadığını yaptı. Gülsüm Hanım şu revaninin tadına baksam, dedi. Oysa tatlıyı hemen yemeğin üstüne yemek adeti değildi. Sanki yılların hasretini dindirmenin aceleciliğine teslim etmişti kendini. Gülsüm tabağa iki dilim revani koydu, uzattı. Kamil Bey'in yüzüne vuran duygulara ortak oldu. Ev yemeğine hasret kalmış evladını doyuran annenin hazzıyla kendinden geçmişti. Son lokmayı ağzına atıp sandalyeye yaslanan Kamil Bey yanıltmadı: Teşekkür ederim. Eline sağlık. Çok basit görünse de herkes yapamaz revaniyi. Duraksadı, yüzündeki buruk gülümsemeyle devam etti. Aynı tat, aynı lezzet. Ayla Hanım'ın yaptığı gibi. Devamını getiremedi. Oda sessizliğe gömüldü. Gülsüm, Ayla Hanım'ın kim olduğunu sorma cesaretini kendinde bulamasa da Kamil Bey'in suskunluğu her şeyi anlatıyordu. Ayla Hanım kaybettiği eşi olmalı diye düşündü. Odadaki sessizliğin çığlığı rahatsız ediciydi. Donmuş anı bozmaya korkuyor gibiydiler. İkisi de birbirinden medet umuyordu. Salondaki duvar saati hayatın devam ettiğini anımsatıyordu: Ding dong! Ding dong! Kamil Bey ayağa kalktı. Gülsüm'ün merak dolu bakışlarının farkına varmadan masanın karşı tarafına geçti. Heyecandan titreyen elleri ters duran karta uzandı, aldı. Biriken tozları üfledi. Kartı çevirdi, uzun uzun baktı. Gözleri nemlendi. Gözpınarlarının kapakları açıldı açılacaktı. Gülsüm nedenini bilmediği sessizliğe gömülmüştü. Gülsüm ne diyeceğini bilemeden hüzün dolu gözlerle bakıyordu. Suskunluğun gizlediği soruları fark etmişçesine Kamil Bey devam etti. Ayla Hanım'ı sekiz yıl önce kaybettim. Kanserden. Ağır adımlarla yürüdü. Gülsüm'ün karşısındaki kartları aldı, arkasını dönüp tozları üfledi. Döndü, sağ elindeki kartı çevirdi. Gülsüm yutkundu. Artık gözyaşlarını tutamıyordu. O sessizce ağlarken Kamil Bey yerine geçti, oturdu. Fotoğrafları önüne dizdi. Yemek odasında her şey donup kaldı. Duvar saati, yaşamaya kaldığınız yerden devam etme vakti, diye haykırıyordu: Ding dong! Ding dong! Gülsüm şefkatle bakan gözlerini sildi. Konuşacak hali yoktu; başıyla 'tamam' diyebildi. Karşılıklı koltuklarına oturmuş kahvelerini içerken saatin tik takları salonun hakimiyetini ele geçirmişti. Fincan yarılandığında Kamil Bey yerinde doğruldu. Sanki bir şeyler anlatmak için uygun anı bekliyordu. Bir yudum su içti. Bardağı sehpaya koyarken içinde birikenlerin kapısını aralayıverdi. Duvar saati yüreklerin önündeki kapakların açılma vaktinin geldiğini haykırıyordu: Ding dong! Ding dong! Duvar saatinin çağrısına uyan iki çift gözpınarının önündeki kapaklar açılmıştı. Meraklanma vakti gelmedi mi Gülsüm? diye soruyordu duvar saati: Ding dong! Ding dong! İçinden iş yapmak gelmeyen Gülsüm kalktı, pencereden sokağa baktı. Kamil Bey ortalarda görünmüyordu. Başına bir şey geldiğini düşünmeye başlamıştı. İlk defa biri için bu kadar telaşlanıyordu. Yerinde duramıyordu. Bir pencereye bir dış kapıya gidiyordu. Onunla karşılıklı oturdukları koltukların ortasına geldiğinde durdu. Elini cebine attı. Cep telefonunun tamire gitmeyi beklediğini unutmuştu. Kamil Bey'in numarasını da anımsamıyordu ki sabit telefondan arasın. Çaresizce kıvranırken aklına cüzdanına bakmak geldi. Antreye koştu. Portmantoda asılı çantasını aldı, fermuarı açtı. Telaşla karıştırdı. Sonunda aradığını bulmuştu. Kamil Bey'in ilk gün kağıda yazıp verdiği telefon numarası titreyen parmaklarının arasındaydı. Yüreği ağzında sabit telefona koştu. Ahizeyi kaldırdı. Tuşlara basarken titreyen parmaklarına söz geçirmekte zorlanıyordu. Kısa sessizliğin ardından telefon çaldı. Aynı anda o bildik zil sesini işitti. Kulak kabarttı. Ses yemek odasından geliyordu. Hızlı adımlarla yürüdü. Kapının kolunu indirirken eli titriyordu. Kalbi yerinden fırlayacak gibi çarpıyordu. Kapıyı açtı. Kamil Bey kıpırdamadan, başı öne düşmüş her zamanki yerinde oturuyordu. Kamil Bey'in çocukları Handan ve Kemal akşama kalmadan gelmişti. Tüm hazırlıklar hızla yapıldı. Ertesi gün öğle ezanının ardından kalabalık sayılmayacak bir cemaat Kamil Bey'i son yolculuğuna uğurladı. Kamil Bey eşi Ayla Hanım'ın yanına sessizce uzanmıştı. Gülsüm koltuğuna oturmuş boş koltuğa bakıp gözyaşı döküyordu. Kamil Bey'in çocukları evin kaderini yazıyorlardı. Duvar saati, Gülsüm son görevini yerine getir, diye haykırıyordu: Ding dong! Ding dong! Gülsüm yerinden kalktı. Gözlerini elinin tersiyle sildi. Handan ile Kemal'i alıp o odaya götürdü. Sessizce tozlu tabakların başına gitti. Arkası dönük fotoğrafları çevirdi, Hep sizi bekledi, dedi sesi titreyerek. Ertesi sabah duvar saati anlaşılmaz bir dille haykırıyordu: Ding dong! Ding dong! Eskici, adamlarıyla erkenden geldi. Kamil Bey'in masası hariç evde ne var ne yok alıp götürdüler. Duvar saatini unutmuşlardı. Kamil Bey'in masası için çağrılan antikacı boş eve geldi. Kamil Bey'in çocukları masanın iyi bir fiyata satılacağını düşünüyorlardı. Antikacının kendinden emin ayak sesleri yemek odasının duvarları arasında gezindi. Masanın sağını solunu inceledi; eğildi, uzun uzun altına baktı. Doğruldu. İyisi mi siz bir eskici çağırın. Bu masa beş para etmez. Tahtakurtları yıllarca iyi çalışmışlar. İçin için tüketmişler, dedi. Arkasına bakmadan çıkıp gitti. Çağrılan eskici Kamil Bey'in masasını tahta parasına aldı. Adamları masayı taşırken salon duvarında unutulan duvar saatine gözü takıldı. Anlaştıkları parayı Kemal'e uzattı. Duvar saati hıçkırarak vedalaştı: Elveda Kamil Bey! Elveda Gülsüm!"} {"url": "https://rihtimdergi.com/kan-icen-toprak/", "text": "Bu dizeler bu memleketi Nazım gibi seven Can Yücel'e ait. Toprağına kurban olanlarla bu topraklarda kurban olanların memleketinden karalıyorum bunları. Değinecek ne çok şey var, ne çok şey kahredip yaralamış bizi de toparlayamıyoruz. Ne desem ve ne yazsam az kalacak, içimdeki o karanlığı hiçbir şey püskürtemeyecek. Birbirini bambaşka gündemlerle kapatan bir sınırdayız. Şu an ekonomideki kötü gidişat konuşuluyor, önceki günlerde yanlış yapılanma sebebi ile Karadeniz'de meydana gelen sel felaketleri konuşuluyordu, ondan önce Çorlu'daki tren kazası konuşuldu demeyi isterdim ancak konuşulamadan kapandı ve idam konuşuldu. Kısacık vakitlere bir ülkenin yıllık gündemini, sorunlarını sığdırabiliyoruz ancak çözüm bulamıyoruz çünkü suni. Bir olay diğerini kapatmak adına yaratılıyor adeta. Ben bir olayın üzerini kapatmayacağım; Leyla'nın ve Eylül'ün yani küçücük çocukların ve kadınların öldürülmesini. Bir anda bir sessizlik olduğunda ne deriz? -Kız çocuk doğdu!- Neden peki biliyor musunuz? Çünkü bir kız evladın dünyaya gelmesi matem gibi görüldüğü için evleri sessizlik kaplarmış. Bu ifadelerden en ufağını bile dile getirip söylüyorsanız geleceğin sapığı ellerinizde yetişiyor demektir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kansersin/", "text": "Öylece söyleyivermişti doktor. Ne kadar da rahat süzülmüştü dudaklarından. İlk önce anlayamadım, hastalığımın ne olduğunu. Basit bir gripmiş gibi geldi kulaklarıma. İlaca dahi gerek duymadan, tüm ağrılarım birkaç güne geçecekmiş gibi. Biraz yediklerime dikkat eder, biraz da sıkı giyinirsem, eskisinden daha iyi olurmuşum gibi gelmişti bana. Çünkü öyle basit, öyle yalın söylemişti ki sesinde kulağımı tırmalayacak, kalp atışlarımı hızlandıracak, nefes alıp vermelerimin ritmini bozacak hiçbir tuhaflık sezinlememiştim. Kimlik bilgilerimi sormuş ve önündeki bilgisayar ekranından gözlerini bir an olsun ayırmadan, gözlerimin içine bakma cesareti dahi gösteremeden öylece söyleyivermişti. Bir ara aklımdan, bilgisayarın kanserli olabileceği dahi geçmedi değil. Çünkü benimle değil bilgisayar ekranıyla paylaşmıştı, hayatımdaki en önemli bu haberi. Sonrasında, hastalık hakkında bir sürü bilgi verdi. Kimini elindeki kaleme, kimini ise ekrana bakarak yapmıştı. İnandırıcılığını ilk sözcükte kaybetmişti. Bu yüzden, istesem de söylediklerine dikkatimi veremiyordum. Onca söylediği şeyin arasından, kanserimin pankreas 4.evre olduğunu hatırlıyorum. Beynim, adeta kendini kapatmıştı odadaki tüm uyarıcılara karşı. Ayaklarımdan başlayan karıncalanma duygusu, avuçlarımda bir sağa bir sola devirdiğim parmak uçlarıma kadar ulaşmıştı. Kulaklarımdaki basınç aninden artmış, içimdeki sesin dışında hiçbir ses duyulmaz olmuştu. Başım dönüyordu. Gözlerimin de artık eskisi kadar net görmediğini fark ettim. Bir kelimeni, bir anda tüm vücudumu böyle altüst etmesi beni oldukça şaşırmıştı. Eve geldiğimde kimse yoktu. Annem, babam işte küçük kardeşim ise okuldaydı. Kendimi toparlamam için bunun iyi olabileceğini düşündüm. Halsiz hissediyordum. Çalışma masamın önündeki sandalyeye, çok yüksekten bırakılmış gibi öylece bıraktım, beni terk etmeye başlamış olan bedenimi. Masamın üzerinde, açık bir KPSS Türkçe kitabı duruyordu. İşaretlediğim son soru bir yazarın doğayı anlattığını düşündüğüm bir yaşama sevinci sorusuydu. Yanlış yapmıştım. Bir damla düştü sorunun üstüne, bir damla da arkasından. Burnum da akmaya başladı. İçimde biriken her şeyin önündeki duvarın yıkılmasına, yanlış yaptığım bu soru neden olmuştu. Engel olamıyordum kendime, aslına bakılırsa olmak da istemiyordum. Evin boş olmasını fırsat bilmiştim. Yatağın üstüne kendimi atıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Yatakta, karnımı dizlerime çekmiş öylece yatıyordum. Cenin pozisyonunda. Annemin rahmine dönmek, her şeye yeni baştan başlamak istiyordum. O gün, o yatağın üstünde, düşünceler girdabında oradan oraya savruluyordum. Kısacık yaşamımı, gözden geçiriyordum. Her şeyi ya yeni başlamış buluyor ya da yarım kalmış. Kendime acıyor, kendime üzülüyordum. Yozgat dışına hiç çıkmadığımı fark ettim. Bunu biliyordum ancak bu kadar can yakıcı olduğunu hissetmemiştim. Dünyaya gelmiştim ancak bir şehirle sınırlı kalmıştım. Siyasi haritayı çizenler, bu soyut çizgileri, sanki etrafı geniş bozkırlarla kaplı bu şehrin içinde kalayım diye çizmişlerdi. Neden paramparça etmedim, beni sarıp sarmalayıp hapseden bu çizgileri? Görmediğim o kadar çok yer vardı ki? Tatmadığım o kadar tat. O yerleri, bir ekranın arkasından görmekle orada olmak aynı şey değildi, biliyordum. Sokakta ayaküstü yenilen yöresel lezzetlerin, o ağızda bırakan tatlarını tadamayacak olmanın bilgisi, ne kadar da bozulmuş geliyor insanın zihnine. Farklı insanları görememek, onların soluduğu havayı soluyamamak, yaşadıkları telaşa yakından tanık olamamak... Şimdi her şey ne kadar da yanlış geliyordu gözüme. Bir kelime neden olmuştu, tüm bunlara. Bunları düşünmek için ihtiyacım olan, sona yaklaştığımı görmek olmuştu. Aslında biliyordum bir gün öleceğimi. Herkes biliyordu. Ancak ben görmüştüm. Elimdeki bir kağıdın üstünde yazılıydı her şey. Resmiyet kazanmıştı. Benim çok uzak olduğunu sandığım o son, ellerimin arasındaydı. Otobüsün camından, hızlıca akıp geride kalıyor dağlar, ovalar, bulutlar, ağaçlar, evler, insanlar... Bu hız, gözlerimin çabuk yorulmasına neden oluyor. Ancak, artık hiç birini kaçırmak istemediğimden kendimle, gözlerime mücadele ediyorum. Hepsini görmek, tüm ayrıntıları fark etmek için büyük bir çaba gösteriyor, büyük bir arzu duyuyorum."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kaos-mahser/", "text": "Kriz kelimesinden anladığımız şey farklı olabilir. Soğukkanlı, belki umursamaz biri olabilirsiniz. Peki ama tanıdığınız, bildiğiniz herkesin öldüğünü, dünyanın ölüm sessizliğine büründüğünü ve eski hayatınızın tamamen geride kaldığını bir hayal etsenize. Uyarı: Yazının kalanı Stephen King'in Mahşer adlı eserine dair bilgi içermektedir. 1216 sayfanın tamamı okunmadan bu yazının okunmasından ve doğabilecek sonuçlardan yazar sorumlu değildir. King'in romanlarına aşina biriyseniz, o ilk birkaç bölümde anlatılan karakter/aile hayatına aşinasınızdır. Her şey öyle birden patlak vermez. Önce karakteri biraz tanırsınız ve tam hayatına alışmışken- bam! Kıyamet alametleri başlamıştır. Mahşer'de de bu çizgi izleniyor, bir adamın karısını ve çocuğunu alarak apar topar bir yerden kaçtığı ilk birkaç sayfa hariç. Üç kitap olarak kendi içinde bölünmüş romanı okumayı zorlaştıran etkenlerden biri burada ön plana çıkıyor, siz Hapscomb'un benzin istasyonunda olanlara odaklanmışken aniden buradaki karakterlerin hepsinin ayrı hikayeleri veriliyor. Bu bir zenginlik öğesi, olması gereken bir şey, fakat yaklaşık 10 kişiyi kitap sayfalarından tüm hayatlarıyla tanıyınca insanın kafası karışmıyor değil. İlk kitabı okurken birkaç kere geriye dönüp kimin kim olduğunu ve nerede olduğunu hatırlamaya çalışıyorsunuz. Karakterler yeterince derin, gerçekçi fakat ilerleyen sayfalarda sayısız kere göreceğiniz gibi, kalabaklıklar. Öksürük, halsizlik gibi basit semptomlarla başlar sıkıntı. Bunu oldukça yüksek bir ateş ve sayıklamalar takip eder, fakat sorun şudur ki, bundan sonra olanlara kimse engel olamaz. Derken boğazların şişip morarması ve kaçınılmaz son, ölüm. Ölüm dehşet vericidir. Korkutucudur. Doktorlar yardımcı olmakta çaresiz kalır. Kendileri de aynı hastalığın pençesindedir. Süpergrip, nam-ı diğer Kaptan Trips, kimsenini öngöremeyeceği kadar bulaşıcıdır. Eve gidene kadar beş kişiye bulaştırırsınız virüsü, konuştuklarınız hastalanır, kaçış yolu kalmamıştır. Çok geçmeden herkes ölmeye başlar. Doktorlar, küçük bir kasabadaki herkes sağır ve dilsiz Nick hariç-, gardiyanlar, aileler... Artık ne mülkiyet kalmıştır ne yasa, çünkü bunlar için önce insana ihtiyaç vardır ve nüfusun yüzde doksan dokuzu yok olmuştur. Karakter çokluğu burada avantaj haline geliyor ve Amerika Birleşik Devletleri'nin dört bir yanında insanların tek kalan olduklarına inanarak nasıl yola çıktıklarını anlatırken okuyucu sıkma riskini azaltıyor. Kaos her yerde, yoldaki mahvolmuş cesetlerde, doktor bulamadığı için alakasız hastalıklardan ölenlerde, Frannie gibi hamile ve aşık- kadınlarda.. İnsan doğasının çıplak gerçeğine değiniyor kitap. İyilerin de tamamen iyi olmadığını, her şeyi düzeltmek için bir fırsat olarak bulunabilecek bu kıyamette bile kötülüğün insanın içinde kaldığını, kafamızın her daim karışık olduğunu anlatıyor. Ve Randal Flagg, King'in diğer kitaplarında da ortaya çıkacak o saf ve insan olmayan kötü tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Tam yedi kitapta kendini gösteren Flagg bazen R.F., bazen Kara Adam, bazen başka bir isimle ortaya çıksa da sonuç aynıdır. İnsanlar bakmakta zorlanır onun yüzüne, yakışıklıdır, genç görünümlüdür, fakat kabus gibidir. Dahası, kabusun ta kendisidir. Birbirini tanımayan yüzlerce insanın rüyalarına girip kendini gösteren ve bazen onları çağıran, bazense korkutmakla yetinen varlık odur. Fakat, yüzlerce Amerikalının aklına girebilen tek şahıs kendisi değil. Bu noktada Abagail Freemantle ile tanışıyoruz, 108 yaşındaki bu siyahi kadın Batı'dakilerce ilahi görülmeye başlanan biridir. Herkes onu rüyalarından tanır, ve bu kadın gerçekten kitap boyunca gizemini korur. Ölümünün ardından hikayenin nereye varacağını kestirmekte zorlanabilirsiniz, zira Abagil Ana'nın neredeyse tanrı ile iletişime geçebildiğini söylemek yanlış olmaz. Kendisi, Mahşer evrenindeki iyiliğin temsilcisidir. Takip edebilecekleri iki yol vardır, Flagg'ın sonsuz karanlığı ya da Abagail Ana'nın liderliğinde yeni bir yaşam biçimi, yeni bir düzen. Yasalar, düzen, toplum işte burada tekrar gerekmiştir. Sadece bir gerilim-korku romanı okuma beklentisi ile başlamamak lazım kitaba, insanı ne kadar gerse de bu bir korku romanı ya distopik bir hikaye değil. Mahşer, insanın nasıl bir canlı olduğuna dair açık ve dürüst bir itiraf."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kar-tanesinin-ayrik-ucurtmasi/", "text": "Zerreydi... Çarpa çarpa değil, bölüne bölüne çoğaldı. Ruhunun o günlerde tenhalığa alışkın enkazı aitken sahip oldu gökyüzüne. Çıtı çıkmazdı oysa öncesinde. Ürker ve elinden kayar gider diye umuduna sarılarak okşardı başını. Bir bebeği bedeninde besleyip büyüterek hayata hazırlar gibi göğüs kafesinin içindeki nefesi, emekle muhafaza ederdi. Bilirdi, kar tanesi yolundaki olası çakıl taşlarını. Hatta daha büyüklerine de hazırdı. Korkardı da gelecekten fakat boyun eğmezdi öyle hemen. Her birinin ayrı derecelerde bir yerinin olduğuna vakıftı kainatta. İspat etmek için değil, o pırıl pırıl hazinesini sunmak içindi çabası bu denli. Sabreder, beklerdi. İncinirdi kimi zaman, incinmemişliklerden. Aldırmadan devam edemezdi körpe yoluna. Fakat durakladığı yerler, yalnız durak sayısını arttırırdı, içinde böylesine bir yolculuk aşkı varken."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kar-tatili/", "text": "Fırına da uğrayacaksın, unutma! diye bağırdı arkamdan. Asansöre binip sıfıra basarken homurdanıyordum. Annem hep böyle yapar. Bulmuşken, bir iki iş daha yüklemek onun işi. Asansörün aynasında kendime bakıyorum. Kakülümden bir tutam çıkarıp bereyi kaşlarımdan yukarı kaldırıyorum. Apartman kapısının önü tertemiz. Rahmi Bey amca bahçe kapısının önüne kadar olan yoldaki karı küremiş. Önce fırına gitmeye karar veriyorum. Marketi dönüşe bırakacağım. Karın en çok çiğnenmiş yerinden vahşi bir hayvan gibi iz sürerek kaymadan yürümeye çalışıyorum. Karşı apartmanın bahçe duvarında birikmiş karları toplayan çocuklar birbirlerine fırlatıyorlar. Okulların tatil olmasından bir ben mi nefret ediyorum? Burnumu kaşkoluma sokup ilerliyorum. Karın sert yerlerine bastığımda botlarımın çıkarttığı gıcırtıyı hoşuma gidiyor. Fırın, henüz uzak ve sıcak bir hayal gibi. Çörek de alacağım diyorum, cebimdeki paraya bakarak. İki ekmek için bozukluklar ve market için yirmi beş lira. Meydana çıkan son sokağı da dönerken kafama yediğim sert bir darbe aniden arkamı dönmeme sebep oluyor. Hiçbir şey anlamadan bir kar topu da sağ yanağıma yapışıyor. Kakülümle kaşkolum arasında tuhaf bir sıcaklık oluşuyor. Oğlanlar hem kaçıyor, hem gülüyorlar. Duyuyorum ama sağ gözüm kör oldu galiba, göremiyorum. Kaşkolun ponponlu kısmıyla yüzümü siliyorum. Allah'ın cezaları! Arkalarından koşmayı düşünürken, sokaktan geçen taksinin zincirli tekerleği, çamurlu kar karışımını üstüme tükürüveriyor. Lanet olsun. Adımlarımı sıkılaştırıyorum. Artık kayıp düşmekten de korkmuyorum. İki tane de çikolatalı çörekten ver. diyorum cevap olarak. Çörekleri paketlerken hala sırıtıyor aptal. Market parasından beş lira çöreklere gitti. Annemin siparişlerini kafamda önem sırasına koyuyorum: Ayçiçek yağı, bulaşık deterjanı, iki limon, kahve. Para yetmezse kahveyi unutmaya karar veriyorum çabucak. Apartmanın kardan temizlenmiş kapısına gelince güvenle etrafıma bakınıyorum. O çocuklardan intikam almak ne iyi olurdu. Boğazımı bir şey sıkıyor. Burnumun ucuna kadar gelen bir su damlası rüzgarda sallanıyor. Rahmi Bey amca camdan sesleniyor: Düştün mü yoksa kızım? Boğazımdaki yumru büyüyor. Annem kapıda kayıtsız, elimdekileri alıp mutfağa yöneliyor. Üstümdekileri çıkarmadan kendimi yatağıma atıp kafamı yastığın altına gömüyorum. Annem içeriden Ama kahvemi almamışsın! diye itiraz ediyor. Yastığın altına gömülüyüm; sessiz, sıcak ve yumuşak. Annemin odama geldiğini yatağın kenarına oturmasından anlıyorum. N'oldu sana güzel kızım? derken beni yüzüstü çevirmeye çalışıyor. Kar topu yiyen yanağıma elini götürüyor. Düştün mü yoksa sen? Ağlamaya başlıyorum. Çocuklar kar topu attılar. Annem, kabanımı çıkarmama yardım ediyor. Kaşkolumu, beremi alıyor. Eşekoğlu eşşekler! diyor sadece. Üstüme battaniye örtüyor. Çay kaşığının fincanda çıkardığı çıngırtı ve annemin sesi ile uyanıyorum: Kalk artık uykucu, sana çay yaptım. Tepside iki fincan çay ve çikolatalı çörekler. Komodinin üstüne koyuyor. Zaten karlı havalarda sıcacık çay, kahveden daha iyidir. Akıllı kızım benim! diyor. Çörekler çayın yanında mis gibi. Odam sıcak. Sağ yanağım hala biraz yanıyor gerçi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kar-yagiyordu-yuregime/", "text": "Koca şehrin tantanasından, trafiğinden, telaşından uzak, evinde güzel bir kahvaltı yapma hayaliyle uyandığım bir pazar sabahıydı. Aylardan şubat. Hava, günlerdir buz kesiyor. Öyle soğuk yani... Nihayet beklenen kar, bu sabah yeryüzüne nazlı bir gelin gibi salına salına teşrif etti. Koşar adım gidip arabaya bininceye kadar burnumun ucu dondu. Ne kadar üşüyebilirdim ki sıcak evden, sıcak arabaya, oradan da sıcak markete giderken... Demlediğim çay demini alıncaya kadar gidip gelmeyi planladığım market alışverişi, çoluk çocuk yapacağımız nefis bir kahvaltının hayali bile içimi ısıtmaya yetti. Markette ne bulduysam dolduruyordum, herkesin sevdiğini düşündüğüm tatlı, tuzlu, ıvır zıvır ne varsa. Alışverişi tamamlayıp ödemeyi yaptım. Paranın üstünü avucuma sıkıştırıp çıktığımda gördüm onu. Marketin önüne arabasını park etmiş, dışarıdaki kutuyu karıştırıyordu. Belli ki o da Kahvaltıya ne götürsem? telaşına düşmüştü. Kutunun içinden iki iri domates aldı. Önce çatlamış ve soğuktan titreyen elleriyle sonra da kirden rengi değişmiş, üzerine birkaç beden büyük gelen kabanının koluyla sildi. Kuşlar için asılmış poşetteki bayat ekmeğin birini de alıp hepsini arabasının kenarına astığı poşete itinayla yerleştirdi. Sonra da domateslerle aynı çöp kutusundan çıkardığı birkaç kartonu arabasına attı. Burnumun direği sızladı. Vücut ısım kırk dereceyi geçmiş gibi titriyordum. Kar yağıyordu. Ve yağan kar, ayağına birkaç numara büyük gelen ayakkabılarının arkasındaki boşluğa doluyordu. Gözlerinin içi parladı. Gülümsedi. Bakımsızlıktan sararmış, birçoğu eksik olan dişleri görünecek kadar yürekten güldü. Yükünü yüklenip, kanaat ederek düştü yollara. Kahvaltı nevalesi hazırdı artık. Belli ki fazlasında da gözü yoktu. Sıcak bir pazar kahvaltısı hayalim... Cömertliğim, hayırseverliğim, duyarlılığım... Vicdanımı rahatlatmak için sığındığım ne varsa, çöpten bulunmuş iki ezik domates, bir bayat ekmek ve kaşar peyniri ile birlikte kirli bir poşetin içine hapsoluverdi. Poşet kadar şeffaf, yalın ve yorumsuzdu her şey."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kara-kule-serisi/", "text": "Kara Kule, Stephan Edwin King'in yazdığı orta dünya'da büyük kıyametten sonra, Kara Kule'ye ulaşmaya çalışan Roland Deschain adlı silahşörun başından geçen olayların anlatıldığı bir seridir. Yazar, Tolkien ve Lovercraft'tan ilham aldığını hiçbir şekilde inkar etmemiştir. Kara Kule serisinde bir çok yazar, sanatçı, şairden ilham aldığını okurken görebilirsiniz. Seri, King'in yarattığı paralel evren olan orta dünyada son silahşör olarak hayatta kalmış Rolland'ın yok olmaya yüz tutmuş dünyanın merkezi sayılan Kara Kuleye olan yolcuğundan bahsediyor. Bu yolculuk sırasında yeni arkadaşlar edinerek fantastik yolculuğuna çıkıyor. Zaman ve mekan kavramı olarak tabii ki karışık olarak yanına aldığı arkadaşlar çoğu zaman ana karakter olarak bile göze çarpabiliyor. Kara Kule çeşitli mekanlardan ve zaman tünellerinden geçerek birçok tehlikeli düşmanla savaşıyor. Savaşın yanında seride bulunan kitaplarda Rolland ile birlikte üzülebileceğimiz geçmişine de yolculuk ediyoruz. Babalarınızın yüzlerini hatırlayıp kibrinizi bir kenara bırakın diyerek bu seriyi okumanızı tavsiye ediyorum. Kara Kule, King'in üniversite sırasında yazdığı küçük hikayelerden birinin başlangıç cümlesi olan Siyahlı adam çölde kaçıyordu; Silahşör de peşindeydi cümlesini Robert Browning'in Childe Roland to the Dark Tower Came isimli şiirine bağlamasıyla ortaya çıktı. Kara Kule'nin ilk kitabı olan Silahşör'ün bu kısa hikayelerin birleştirilmiş hali olduğu söyleniyor. Roland kitapta Kral Arthur'un soyundan gelen bir silahşördur. Ailesinin geleneklerine göre kendisi bir silahşör olarak yetiştirilmiştir. Siyahlı adamı kovalaması ve Kara Kule'ye ulaşıp tepeye tırmanarak yaradılış gerçeğini bulması bu kitabın özüdür diyebiliriz. Hem seri hem de Roland için büyük önem arzeden John Jake Chambers karakteri hikayeye giriş yapıyor ve Roland, Siyahlı Adam ile buluşuyor. İkinci kitaba, aklımızda bulunan sorulara bir çok soru daha eklenmiş bir şekilde giriş yapıyoruz. Kara Kule serisinin ikinci kitabı olan Üç'ün Çekilişinde kahramanımız Roland Deschain, siyahlı adamla buluştuktan sonra batı sahiline gider ve orada istanavarlar tarafından saldırıya uğrayarak büyük yaralar alarak yardıma ihtiyaç duyar. Sahilde 20. yüzyıla açılan kapılar üç önemli karakterin düşüncesine açılan kapılardır. Kendine o şekilde yardımlar bulur ve daha sonra karakterleri kendi dünyasına çeker. Bu kitapla birlikte birkaç soruya cevap buluyoruz. Mesela, Kara Kule'yi ayakta tutan ışınların olduğuna ve bunları takip ederek bir harita çıkarabildiklerini görünce rahatlıyoruz. Diğer kitaplara göre daha akıcı olan ve seri olduğunu kanıtlayan çorak topraklarda en önemli sorun olarak Roland'ın aklını kaybetmesine tanıklık ediyoruz. Üç'ün Çekilişi'nde yaptığı bir eylem, Roland'ın zihninde geçici bir paradoks yaratıyor ve kendisinin iki bölümlü bir hatıra mekanizmasına sahip olmasına, dolayısıyla beyninin ve benliğinin kendi tabiriyle ikiye bölünmesine yol açıyor. Bu problem, birinci kitapta hikayeden çıkan bir karakterin hikayeye geri dönüp, grubun sayısını üçten 4'e çıkarmasıyla sona eriyor. Daha sonra yollarına devam edip Lud isimli bir şehirde birbirileriyle savaşan 2 grup arasında kalıyorlar ve Kara Kule yolculuğuna devam etmek için Blaine isimli intihara meyilli bir deliyle tren yolculuğu yapmak zorunda kalıyorlar. Roland'ın gençliğinde yaşadığı bir macerayı anlatan, uzun süreli bir flashback'e ayrılmış durumda. Seri, bu bölümlerde birinci kitaptaki atmosfere geri dönüyor; Büyücü ve Cam Küre'nin büyük bir kısmı Roland'ın dünyasının ilerlemeden önceki halinde geçiyor. Roland'ın en iyi arkadaşları, birlikte yetiştiği dostları, ilk ka-tet'i hakkında önemli bilgiler ediniyoruz. Roland'ın dünyasının dili, modern İngilizcenin ve King'in temelini atmaya başladığı dilin harika bir karışımı olarak önümüzde beliriyor. Kahramanlarımız 4. kitabın kaldığı yerinden devam ediyor ve sürekli 19 rakamıyla karşılaşıyorlar . Ka-tet, hikaye ilerlerken, yakınlardaki bir Calla'dan gelen bir grupla karşılaşıyorlar ve belirli aralıklarla Kurtlar adını taşıyan bir grubun ikiz çocuklarını kaçırıyorlar. Çocuklar geriye işe yaramaz beyinlerini kaybetmiş ve kontrol edilemez bir şekilde büyüyen genç yaşta ölen şeyler olarak geliyor. Bundan bıkmış olan çiftçiler Roland'dan yardım istiyor. Artık Roland bir seçim yapmak zorundadır. Ya vicdanının Sesini dinleyip çiftçilere yardım edecek ya da Kara Kule'nin izini sürecektir. Orta Dünya'da sürdürdüğü bu yolculuk sırasında beklenmedik tehlikeler ve ölüm, ne yazık ki Roland'ın yakın takipçisi olacaktır. Susannah'nın Şarkısı, serinin beşinci kitabıyla son kitabı Kule arasında tam anlamıyla bir köprü görevi görüyor ve hikayenin büyük bir kısmı Roland'ın dünyasından ziyade bizim dünyamızda geçiyor, karakterler ayrılıyor ve serinin son halkası olan Kule'ye dek birleşmiyorlar. Karakterler tekrar birleşir, ışınları yok edip kulenin yıkılmasına ve tüm evreni karanlığa gömmeye çalışan gruba karşı Roland ve dostları, Silahşörleri birlikte son savaşlarını bu güruha karşı veriyor. Uzunluğuyla olsun, detaylandırılmasıyla olsun, cidden okunası bir savaş. Kara Kule serisinin sonu okuyan bazı kişiler için mutlu, bazıları için mutsuz ve bazı kimselerce karmaşık bir sona sahiptir. Benim nezdimde üzücü ve umutsuz bir şekildeydi. Belki sizin için muhteşem bir son olabilir. Bol kitaplı günler ve geceler diliyorum."} {"url": "https://rihtimdergi.com/karalama/", "text": "Seyfi şehirlerarası bir otobüs firmasının İstanbul-Diyarbakır seferini yapan otobüsünün bel kemiğiydi. Bir şehirlerarası otobüste otobüsten sonra en önemli etkendi o. O daha karizmatik olsun diye kendisine host dese de aslında o otobüsün muaviniydi. Çok genç değildi çok güçlü de. Tam otuz beş yaşındaydı ve aslına bakarsan sıskaydı da ve açıkçası yakışıklı da değildi. Yani kısacası dışarıdan baktığında görmeyeceğin, görsen bile o daha karşındayken yüzünü unutacağın biriydi. Kaçak çay içmeyi artık pahalı olduğu için ve otobüslerde yerli çay verildiği için bırakmıştı, acısını yüreğinde duya duya. En büyük zevki, her molada, anlaşmalı tesislerde kendisine ücretsiz verilen yemeğin üstüne dumanını her hücresine kadar çektiği kaçak sigarasıydı. Bir de tek hayali; ehliyeti alıp da artık muavin değil kaptan olmaktı. Evet, evet o şoför değil otobüs kaptanı olacaktı. Seyfi'nin zayıf, sıska vücuduna sığmaycak kadar büyük bir kalbi vardı. Her sabah kek ikramı yaparken çocuklara iki tane verirdi. Yüzüne sıcak bir gülümsemeyle bakan her yolcunun kahvesini çayını bolca verirdi ki bilen bilir bu otobüslerde bu içecekler ne kadar verilir. Bir de gördü mü otobüste gariban bir öğrenci veya asker, otobüs tesise girince en az bir tost, bir gözleme ısmarlardı. Kendi de gariban olduğundan anlardı halden. Bir gün dalı kırık bir gül bindi otobüse ortası kömür karası, akı ağlamaktan kan kırmızı olmuş gözlerle ve o gülün dikeni batmıştı Seyfi'nin yüreğinin ta orta yerine. Sanki kaptan olmuş da daha ilk seferinde kaza yapmış gibi bir acı duydu en derinde. Otobüs hareket etti de bunun gözü kızın üzerinde... Ama nasıl korkuyla ya-Rabbi kızı her gördüğünde bir kor düşüyordu yüreğine. Kerbela'da Hüseyin'di ve bir yudum suya hasret gibi yandı içi. Daha yola yeni çıkmışlardı oysa ama hemen ikrama başladı. Kıza yaklaştıkça adım adım sanki dikenli tellerden geçmiş bir mülteci gibi korku, acı duyuyordu parçalanan göğsünde. Yanlış anlaşılmasın ha; namuslu çocuktur Seyfi, bakmaz öyle otobüse binen her güzele. Ama bu başka, kız sanki ateşe atılmış İbrahim de Seyfi ağzında su taşıyan karınca. Gitti yanına, önce yanındaki kadına sordu, kadın çay istedi, çayı doldurdu ve bunca yıllık tecrübeye rağmen eli titredi Seyfi'nin ve döktü kadının üstüne. Kızılca kıyamet koptu da bizim Dicle kadar güzel kızımız dönüp bakmadı bir kere yüzüne. Otobüs mola verdi, kız inmedi. Bir daha mola ve kız yine yok derken saatler geçti, kız inmedi. Bunun telaşındaki Seyfi'nin yemediği azar kalmadı ama kızın boğazına tek lokma girmedi. Sonra sabah nasıl oldu, ne oldu, yürek mi yedi anlayan olmadı ki umursayan da yoktu hani, Seyfi sabah ikramında tam üç kek verdi kıza ama kız kaldırıp bakmadı bile. Ne uyku uyudu, ne bir bardak su içti. Bitirdi koca yolu öylece."} {"url": "https://rihtimdergi.com/karanlikta-oyun/", "text": "İntiharın eşiğine gelmiş insanlarla Öteki ile Beriki'nin mizah ve duygu yüklü yarışması, izleyen herkesi yarışmaya katılan karakterler ile iç dünyalarına doğru yolculuğa çıkarıyor. Tırabzanların hemen yanında yaşayan ve ölmeyi yaşamaktan daha kolay olduğu için seçmeyen iki arkadaşın intihara gelen insanlarla dalga geçerek onların cesaretlerini, isteklerini ve sorunlarını test ediyorlar. Hatta o tırabzanın kenarı, herkesin kendisiyle yüzleşebileceği bir yer haline geliyor. İnsanların kendi ihtiyaçları, hayatın insanlardan beklediği ihtiyaçlar, günlük sorunları, ikili ilişkilerinden doğan sorunlar yani yaşamanın insanlara verdiği yükleri konu alan Karanlıkta Oyun muhteşem bir dil ile Sakin olun hayat sandığınız kadar kötü ve sandığınızdan daha güzel mesajı veriyor. Yazan ve oynayan Yakup Turgut'un en önemli özelliği; O'nun ilk senaryosu olması. Aslında bakarsanız kalabalık bir oyuncu kadrosuna sahip olan Karanlıkta Oyun'da kimse profesyonel değil. Okul kulüplerinde ve çeşitli yerlerde bir çok önemli sahneye çıkmış olan tiyatro tutkusu ile dolu olan yeni yüzler, ilk önemli profesyonel oyunlarına hazırlanırlarken, içlerindeki tiyatro tutkusunu ve insanlara bir şeyler anlatma isteğini bastırmayarak güzel bir senaryoyu ete kemiğe büründürerek insanları etkilemek istemişler. Genel provalarının bir çoğunu izlemiş biri olarak söyleyebilirim ki bunu başarmışlar. Yakup Turgut, Ufuk Sarı, Mustafa Üçüncü ve Selin Timuçin'in öncülüğünü yaptığı VOLLnokta adıyla tiyatroya yeni anlamlar getirmek isteyen bu güzel insanlar, ilk oyunlarıyla insanların günlük sorunlarına derin bir açıdan bakarak onlara yalnız olmadıklarını gösteriyor. Bir oda tiyatrosu olarak başlayacak olan Karanlıkta Oyun bir odanın içine hayatı ve dünyayı sığdırmayı başarabilmiş durumda. Eminim ki oyunu izlediğiniz de bana hak verecek ve çıktığınızda size anlatılan şeyleri düşünebilmek için kendi iç dünyanıza yolculuğa çıkmak isteyeceksiniz. Karanlıkta Oyun Taksim Yan Etki sahnesinde 19 23 27 Nisan'da sahne hayatına başlayacak ve düzenli olarak seyircisini bekliyor olacak. Sahne tarihleri, oyun ve ekip hakkındaki her şeyi sosyal medyadan yani Twitter, Facebook ve İnstagram'dan @vollnokta olarak aratabilir, takip edebilirsiniz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/karismak-icin-yuzeyler/", "text": "Bazı sıvıların yüzey gerilimlerinin diğerlerine oranla fark göstereceğinin bilincindeyiz. Hangi sıvıların hangi sıvılarla karışmayacağı ve hidrolik alanlarda kullanımıyla birlikte nasıl avantajlar sağlanabileceği konusunda meraklanıyorsanız, gidin araştırın. Ben burada sadece yağ ile suyun birbirine karışmaması örneğini vermekle yetineceğim. Her bir insanı bir damla gibi görürsek, her birinin spesifik olarak aynı durumda bulunamayacağını ama yine de her birinin birbirine yakın özelliklere sahip olacağını tahmin edebilirsiniz. Düşünceleri ayrı bir tarafta inceleyeceğimiz için, şimdilik insanların dış görünümlerine odaklanacağız. Röntgenci olduğumuzdan değil; Doğa Kitabı ya da Doğa Yasaları adlarından birini vermeyi beğenmediğimiz kitabı okumak için yapacağız. Sonra bir de ne görelim; belirli kriterlere sahip ve daha önce hiç tanışmamış olan insanların, sebeplerini bilmedikleri şekilde birtakım insanlarla iyi geçinebildiğini görelim. Bakın; henüz hiçbiri tanışmamış, düşünceler tartılmamış ama insanlar sanki bir birlikmiş gibi iletişime geçebiliyor. Bunun sebebi; insanların sahip olduğu etki alanlarının yüzey gerilimlerinin birbirine gayet de yakın olmasından kaynaklanıyor . Doğal yüzey gerilimlerine bakarak birbirine karışan bu insanları bir yana bırakmanın vakti geldi çünkü bizim toplumdan ziyade kitle olarak adlandırdığımız insanlara geçme vaktimiz. Toplumda kimse kimsenin düşüncelerine maruz bile kalmadan bir arada yaşayabilir ama kitleler bir düşünceye, inanca, ülküye, tutuma ya da aklınıza ne geliyorsa, ortak bir değere sahip olması gerekmektedir. Kendilerinden önce bu gezegende yaşamış olan insan canlılarının ortaya koyduğu bazı fikirleri akıllarında tartan insanlar, mantık ya da duygu sezileriyle bazı fikirleri kabullenecek ve kendi yüzey gerilimlerini oluşturacaktır. Yüzey gerilimleri, bu kitleler içinde de her bir birey için farklıdır. Para, diye bir şey olduğuna inanmıyorum. diyen birinin kapitalist kitleye karıştırılmaya zorlanması gibi, Hayvanları ve hayvan ürünlerini tüketmenin kötü şeyler olduğunu düşünüyorum. diyen birinin Türkiye Kasaplar Federasyonu'nun yönetimine getirerek o kitleye karıştırılmaya çabası da boş bir uğraş gibi görünmektedir. Yüzey gerilimleri oldukça farklı olan bu insani düşünceler, mümkünse yan yana pek gelmemelidir çünkü birbirlerine karışmadıkları gibi birbirlerini birbirlerine de benzetemez ve boş çatışmalar içerisinde ömür yitirirler. Doğal yüzey gerilimlerinin birbirine karışmasını, toplum oluşturmasını engelleyen durumlar da olabilir. Bir arada olmamız, doğal olarak, mümkün değil. diyebilir bazı insanlar. Gelin görün ki yapay yüzey gerilimli kitleler için bu geçerli değildir. Çünkü toplum içinde farklılık gösteren düşüncelere verilen tepkiler varken kitlelerde ise düşüncenin kendisi kitleyi oluşturur, içerisindeki farklılıkları görmezden gelir. Örneğin, siyasal bir partinin üyesi dolandırıcılıkla suçlanırken aynı partinin diğer üyeleri Bu insan canlısı bizim kitleden. Görmezden gelelim ki bize bağlılığı artsın. diyebilir. Yapay yüzey gerilimlerinde faydacılık ön planda olmak zorundadır ve bu ön plan kişiler için değil; kitlenin çıkarlarını sağlama almak içindir. Sizinkiler hırsızmış. gibi söylemlere denk gelenler, Hırlı ya da hırsız, ne fark eder? Davası için çalışan bir insan canlısı bu... cevabını da verebilir. Evet, belki insan canlısı terimini kullanmayabilirler çünkü kitlelerde insan teriminin pek bir önemi yoktur. Ben okumaya devam ederken şimdilik burada sayfaları şlak diye kapatayım. Bu ses efektinin gelmesinin sebebi de damlaların kendisi. Yüzey gerilimleri yüksek olmasalardı yapıştırıcı olarak da kullanılabilirlerdi ama gayet şıpır şıpır yerlere denk geldik. Yapışkan insanlar ve yapışkan düşünceler, sizlerin tarafından düşünülecek başka bir konu olsun... Ben başka sayfalara geçiyorum!"} {"url": "https://rihtimdergi.com/kariye-muzesi/", "text": "İlk ismini duyduğumda Mısır'ın başkaneti Kahire sandığım ama aslında küçük bir Ayasofya olan müze. Dışarıdan bakıldığında küçük bir Bizans yapısını andıran müze içerisine girdiğinizde ise çok farklı kocaman bir dünya barındırır. Bizans'a ait olan bu yapı Khora Manastırına ait bir kilise olarak inşa edilmiştir. Khora ismini almasının sebebi ise İstanbul surlarının dışında kalmasından dolayıdır. Khora Grekçe kırsal alan, kent dışında kalan anlamına gelmektedir. Khora Manastırı tam olarak ne zaman yapıldığı bilinmese de 6. yüzyılda İmparator Iustinianus tarafından harabe olan bir şapelin üzerine yapıldığı düşünülmektedir. Manastırın yazılı kaynaklarda anılması ilk olarak 740 yılında Patrik Germanos'un öldükten sonra buraya gömülmesiyle olmuştur. Buraya daha sonra önemli kişilerin gömülmesiyle manastır daha da önem kazanmıştır. Yapılan kazılardan anlaşıldığı kadarıyla 5 ayrı restorasyon geçildiği anlaşılmıştır. Patrik I. Athanasios'dan öğrendiğimize göre manastır 1296 yılındaki depremde büyük bir zarar görmüştür. Manastırın onarılmasından sonra içine çok zengin bir kütüphane yaptırılmıştır. Bizans İmparatorluğu son zamanlarda yoksulluk çektiği için manastırın onarımı zengin aristokratlar tarafından yaptırılmıştır. Manastırı yaptırmak dünyadaki prestijleri için ve tanrı katındaki yerleri için önemliydi. Khora Manastırı İstanbul'un fethinden sonra bir süre daha kilise olarak kalmıştır. Camiye çevrilmesi Atik Ali Paşa tarafından 1511 yılında olmuştur. Kilise dışında kalan manastırın diğer yapıları zamanla bakımsızlıktan yıkılmıştır. Kilise cami olduktan sonra mozaikler açılır kapanır bir sistemle kapatılmıştır. Müze olması ise 1945 yılındaki bir bakanlar kurulu kararı ile gerçekleşmiştir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kavanoz/", "text": "Özgür hissedemediğimiz anlarda hayallerde özgürlük bizimki bir nevi. Karışan yok, bilip baltalamak isteyen yok. Güzel hayallerim var işte benim, çok uzaklarda belki de. Doluca yaşamaktı hedefim ama artık kapana kısılmış sanki ruhum, bedenim. Uzaklar, hayaller değil gözümün önünde olan; bir kavanoz istiyorum ve orada yaşamayı ümit ediyorum. Birisi kavanozu düşürüp kırana kadar güvendeyim en azından. Şu an yaşadığım gibi her an ölüm hissi ile yaşamayız hiç değilse. İçimiz yanıyor, içimize haykırıyoruz durmadan. Sonra bir bakıyoruz gerçekten yanmışız, ardından dışarı doğru haykırıyoruz. Haykırmalar git gide azalıyor sonra bitiyor. Ta ki yeniden yanana kadar. Bakıyoruz ki yanmak artık normal, sessizleşiyoruz ve artık daha fecisini bekliyoruz. Hayatımızda olan her şey değişiyor, balık hafızamız ise gittikçe gelişiyor. Korkuyoruz, korkarak yaşama çalışıyoruz. Bandista diyor ya; Dünya yerinden oynar, kadınlar özgür olsa. diye. Hah işte şu an tam olarak öyle. Eskiden bir devrim beklerken, şimdi tek beklentim bir kavanoz evrenden. Kavanozun içinde dokunulmayan hayallerim ve ben."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kayip-seyler-kitabi-the-book-of-lost-things/", "text": "David oldukça kırılgan bir çocuktur. Annesinin ölümcül bir hastalığa yakalanmasıyla hayatının zor bir dönemine girer. Onu çok seven ve her gece okuduğu masalları dinlemekten büyük keyif alan David, artık hasta annesine kendisi kitap okumakta ve onu hayatta tutabileceğini umduğu kimi batıl inançlar edinmektedir. Buna rağmen annesinin ölümünü engelleyemez. Ergenlik dönemine yaklaşan David korkutucu bir yalnızlığa gömülmeye başladığı sırada, annesi ile okudukları masal kitaplarının kendi aralarında konuşmaya başladığını duyar. Artık onun hayal edebildiği her şey gerçektir. Bu sırada devam eden II. Dünya Savaşı'nın günlük badirelerinden kaçarken sığındığı bir oyuktan ürkütücü bir masal dünyasına giren David, bu andan sonra korkularıyla tek başına mücadele etmek zorunda kalır. İrlandalı yazar John Connolly tarafından 2006 yılında The Book of Lost Things adıyla kaleme alınan bu fantastik gerilim romanı, Zeynep Ünalan çevirisi ile Hyperion Kitap tarafından 2014 Eylül ayında yayımlandı. Orijinal baskısı büyük beğeni toplayan kitap, 2007 ALA Fantastik Roman Ödülü 'ne layık görüldü. Eserde, bilindik pek çok masala eğlenceli ve bir o kadar da düşündürücü göndermeler yapılmış. Kayıp Şeyler Kitabı, masal, gerilim ve fantastik türdeki roman tutkunlarının heyecanla okuyacakları türden bir eser. Geniş hayal gücüne sahip zeki bir çocuğun takıntılı dünyasına girmek isterseniz bu roman tam size göre. Kim bilir, belki de onun sahip olduğu bu takıntılar çocukluk döneminizden size de aşina gelebilirler. 14 x 21 cm / 44o sayfa halinde yayımlanan romanın kapakları, yayınevinin bir tercihi olarak 'kırmızı' ve 'mavi' olmak üzere iki farklı fon üzerine basılmış. Farklı renklerin betimlediği hiçbir anlam yok! Her ikisi de aynı kitap."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kazi/", "text": "Vakit öğlendi; ama o hala yatağından çıkmamış, bazı insanların nasıl yaptıklarına hayret ettiği taş evleri düşünüyordu. Sonra o taş ev içerisinde dünyanın huzurlu bir yer olduğunu farz ederek yaşadığını hayal etmeye başladı. Yaptığı en önemli iş zaten hep hayal etmekti. Aklı hep havadaydı. Bir insanın aklı havada, ayakları ise karada olursa beden çekiştirildiği için kopar demişti babaannesi. Bu söz, inanmasa da tedirgin eder ve aklına ne zaman gelse aklını aşağı çekerdi. Bedenini pek sevmese de kopsun da istemezdi. Hayallere daldığı yerden küçük bir cızırtı hareket etmesini sağladı. Gülin, üşüttüğü için bir haftadır evde yatıyordu. Lisede futbol oynadığı için kalınlaşan bacaklarındaki kaslar bile ağrıyordu. Aslında kalın bacakları genetikti ama bu durumu sadece bir sene oynadığı futbola bağlamak hoşuna giderdi. Cızırtı sesinin yükselmesi üzerine kalkıp bilgisayar kablosunu kontrol etti. Ses kablodan değil, gözlerini bile görebildiği garip tüylü kara sinekten geliyordu. Uçan şeylerden pek korkmazdı ama bu biraz, nasıl dese, çirkindi. Çirkin olan her şey tehlikelidir diye düşünürdü hep. Şimdi bu çirkin şeyi odasından çıkarmalıydı. Oda zaten bir el arabasında gidecek kadar küçüktü, bu küçüklüğe bir canlı daha sığamazdı. Eline en yakında, kitaplarının üzerinde duran terliği alıp sineği camdan çıkarmak istedi. Sevmiyor olsa da öldüremezdi çünkü çirkin de olsa yaşama hakkı vardı -Maksat habitat bozulmasın-. Hiç mücadele etmeden ama bir aslanı çıkarırcasına yüksek şekilde sineği oda dışına göndermişti. Ancak camdan defettiği sinek, sanki bir evcil hayvanmış gibi geri gelmişti. Camın dışındaki demire konarak kırmızı gözleri ile Gülin'e bakıyordu. Gel diyordu sinek. Anlamadı Gülin, o da tekrar etti gel diye. Bir sinek onu çağırıyordu. Şimdi de sineğin ağzını gördü, sinek gülümsüyordu. O dişler birden tanıdık geldi. Gülin cama doğru yavaş yavaş yürürken kısaldığını hissediyordu. Biraz evvel sinekle göz hizasında iken sineğin ona kuşbaşı baktığı bir boya gelmişti. Aşağı baktı, bacaklarına kadar yere batmıştı. Sinek hala orada, ona tanıdık dişlerle gülüyordu. Cama yaklaşmasına az bir süre kalmış ve omuzlarına kadar batmıştı. En son adımı ile beraber artık kafası da gözden kaybolmuştu. Teknik olarak alt komşudaydı, hemen yukarı kendi evine çıkacaktı ama ayağına soğukluk geldi. Soğukluk bir süre sonra ılıdı ve bacakları sürekli yeni dokular keşfeder gibi his değişikliğine gidiyordu. Sanki bir denizin dibiydi girdiği. Evet, bir denizin dibiydi girdiği. Sesi boğum boğum, ayakları kuyruk, kolları ise solungaç gibiydi. Çırpınıyor, ayakları taşa elleri ise birbirinden anlamsız farklı canlılara değiyordu. Tatlı bir su içinde debelenirken kırmızı göz parladı uzaktan. Bu kara sinekti. Döndü, güldü ve suyun içinde denizaltı pervanesi gibi kanat çırparak ilerlemeye başladı. Sineğin kanatlarının yarattığı dalgalar Gülin'in burnuna kaçıyor ama suyu burnundan içine çekebiliyordu. Gülin gücünü toplayıp takıldı peşine. Geldikleri yer sineğin dişleri kadar tanıdıktı ama çıkaramıyordu. Bağırmaya başladı. Sesi balonlar halindeydi ve tüm hecelerini birinin birleştirmesine ihtiyacı vardı. Suya vurmaya başladı. En sonunda biri geliyordu, ayaklarını gördü. Suyun üstünde yürüyüp de gelen kendi idi. Suyun gücünü saf dışı bırakıp yuvarlak bir alan oluşturarak geri itti kendini. Camdan dışarı bakıyordu suyun üstündeki kendi. Gülin kafasını yukarı kaldırıp baktı ve tekrar vurdu suya. Yukarıdaki kendi büyük bir kuvvetle geri vurdu. Su şahlanarak denizin dibine attı Gülin'i. Dip karanlıktı, sinek de yoktu şimdi. Biraz daha aşağı çekti kendini ve ayakları tabana değdi. Kafasını eğip yere doğru baktı ve yer yine tanıdıktı. Aşağıdaki kendi, yatağına uzanmış yatıyordu. Sesinin duyurmaya çalıştı ama oralı bile değildi. Kazmaya başladı yeri. Kazdıkça su geliyor ve çıkan toprak yukarı doğru gidiyordu. Kaç yıldır suyun dibinde olup orayı kazdığını bilemedi, yorgundu artık. En sonunda küçük bir alana su tesir etmiyordu. Su birikmeyen alanı iyice büyüttü ve kendini oluşturduğu çukura attı. Bir anda gözlerini açtı, nefes nefeseydi. Camın önündeki döşemede uzanmış yatıyordu. Güneş tam tepede üzerine vuruyordu ama yine de üşüdüğünü hissetti. Ne zamandır orada yattığını anlamadı, kesin hasta olacaktı. Yavaşça ayağa kalktı, saçları hafif ıslaktı. Burnuna konan kara sineği eli ile itti. Yatağa doğru uyuşuk adımlar atarak yatmaya gitti."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kekec/", "text": "Herhangi bir konuşma zorluğu ya da kekemeliği yüzünden değil Züğürt Ağa filmindeki Kekeç Salman'a benzerliği yüzünden birkaç arkadaşı ona Kekeç lakabını taktı. Yarısı vasat yarısı tembel olan ilkokuldaki sınıfında çalışkan üç çocuktan biriydi. O zamanlar tembel çocukların karneleri Geçer ve Başarısız notları ile dolardı. Geçer notu Geçer denmesine rağmen kötü bir nottu. En kötüsü Başarısızdı. Her şeye rağmen karne zamanı gelip de karnelerini birbirlerine gösterdikleri zaman notları ister iyi olsun ister kötü bütün çocuklar açık gizli bir haz içinde olurlardı. Bir karne alabilmiş olmak zaten yaşam dersinde başarılı bir not almak anlamına geliyordu. İlkokulu bitirip ortaokula geldiğinde kendini hiç tahmin etmediği bir sınıfın içinde buldu. O güzel, nahif ilkokul yılları geride kaldı. Bu ortaokulda neydi böyle? Bütün çocuklar çalışkandı nerdeyse. Seçme bir sınıftı onunkisi. Belki üç beş çocuk vardı tembel sayılabilecek. Hemen her derste bütün çocuklar parmak kaldırıyor, sorulan sorulara cevap verebilmek için birbirleriyle yarışıyorlardı. Özellikle fen derslerinde bu bilgi azmanı çocuklar kuduruyordu adeta. Fen dersinin hocası Tahsin Hoca da bu durumdan memnundu. Soru soran, sorulara cevap veren çocukları çok severdi. Onların bu şevkini kışkırttıkça kışkırtıyor, çatlayıncaya kadar koşturmak istiyordu. Fen derslerinde sınıfta öyle bir gürültü oluyordu ki dışardan sınıfı dinleyen biri içerde maç yapıldığını sanırdı. Sınıf otuz beş kişi kadardı. Tahsin hocanın dersinde sorulan soruya cevap vermek için bunların otuzu çığlık çığlığa bağırarak havaya zıplıyor, cevap verebilmek için öğretmene yalvarıyorlardı. Soruya cevap veren çocuk bir de aferin almışsa ağzı kulaklarına varmışçasına yerine oturuyordu. Sonra sınıftaki gürültü kesiliyor, yalnızca hoca konuşuyor ya cevabı genişletiyor ya da başka bir sorunun hazırlığını yapıyordu. Cevap hakkı alamamış çocuklar üzülüyor, yeni soruyu iple çekiyorlardı. Kekeç bu ortaokul da neymiş böyle dedi. Bu çocuklar nerden biliyordu bütün soruları? Hepsi kendisi gibi ilkokuldan yeni mezun olup gelmemiş miydi buraya? Kendi okulunun sönük kaldığı açıktı. İlkokuldan sadece bir arkadaşı onunla aynı sınıfa düştü. O da pek parlak bir öğrenci değildi zaten, şimdi de pasif azınlık arasındaydı. Kendi arkadaşlarını özleyiverdi. Neredeydi beden dersinden başka iyi dersi olmayan sümüklü Yalçın? Zayıf notlarla dolu karneyi uçak yapıp uçuran Ümit, kırık notlarına bakıp sırıtan Mesut? Yapayalnız hissediyordu bu sınıfta. Basbayağı acı çekiyordu. O günkü ıstırap dolu fen dersi sonlara doğru geldiğinde dakikaları sayar oldu Kekeç. Bitime artık on dakika kadar kalınca Tahsin Hoca dersin son bölümünde soru cevap rüzgarının şiddetini arttırdı. Daha çok soru soruyor daha çok cevap istiyordu. Tabii mümkünse bütün sınıfta söz hakkı almayan çocuk kalmasın, herkes en azından bir kez derse katılsın ve konuşsun istiyordu. Bu son dalga sulanmadık çiçek bırakmadı. Tahsin hoca sorduğu sorunun ardından eğilip bükülüyor, havaya zıplayıp duran onlarca kolun arasından hiç cevap hakkı alamamış kolun sahibini tespit etmeye çalışıyordu. Kekeç'ten başka parmak kaldırmayan çocuk kalmadı. Bu baskıya daha fazla dayanamadı. Parmak kaldırmaya karar verdi. Ne var ki hiçbir hazırlığı yoktu ve konudan bihaberdi. Öyle hemen kitaptan bakıp doğru yanıtı söyleyebilecek uyanıklık da yoktu onda. İlkokulda sınıf üçüncüsü iken gelip burada son sıralarda yer almayı gururuna yediremedi. Henüz hiçbir soruya yanıt verememiş olmak düpedüz onur kırıcıydı. Her yeni soruya doğru cevap veren çocuk sanki gelip karnına bir tekme atıyordu. Tuhaf bir şekilde sorulara yanlış cevap da verilmiyordu. Sorulan elli sorudan belki bir belki iki tanesi yanlış veya eksikti en fazla. Ama ne olursa olsun parmak kaldırmaya mecburdu artık. İşte yeni soru geliyordu. Tahsin hoca soruyu fırlattı sınıfa. Bu sefer gururla kendisi de havada kapma yarışındaydı. Onun da eli havadaydı artık. Herkes gibiydi. Sınıfın bir parçasıydı. Yapayalnız değildi. İlk defa parmak kaldırışını gören yakın sıralarda oturan çocuklar hayretle bakıyordu. Bu bakışa bile değerdi aldığı risk. Soru sorulmuş parmaklar sınıfın tavanını delik deşik etmeye başladı yine. Tahsin hoca şöyle bir baktıktan sonra kemendi Kekeç'in boynuna attı. Arka sıralardan çekip çıkardı Kekeç'i. En arkada oturuyordu. Kekeç bu sınıfta her açıdan arkalardaydı doğrusu. Orada dedi Tahsin Hoca hiç söz almayan arkadaşımız var, o söylesin. Kekeç'e cevap hakkı tanıdı. Sınıfta çıt çıkmıyordu. Herkes yerine oturdu, Kekeç ayağa kalktı. Züğürt Ağa ya kazık atmış Kekeç Salman'ın utancından kat kat fazlaydı onunkisi. Kekeleyemedi bile. Tek bir söz edemedi. Bütün sınıf ona bakıyordu. Değil konuşmak nefes almak bile haramdı sanki. Tahsin hoca yılların hocasıydı. Arkadaşınız heyecandan cevabı unuttu dedi. Vakit kaybetmeden başka birine cevabı söyletti. Bu küçük kazadan sonra sınıf yoluna devam etti. Kekeç ise orada kaldı. O gün dopdolu geçen fen dersinde çocuklar çok şey öğrendiler. Bilgilerine bilgiler kattılar. Çok sorular sordular, çok cevaplar verdiler. Ama hiçbiri Kekeç gibi bir ders alamadı. Kekeç'in o gün öğrendiklerinin haddi hesabı yoktu. Mahalle baskısı, bir topluluğa dahil olma ihtiyacı, yalnız kalma korkusu, yanlış hamle yaptırmış Kekeçe, aslında bu baskı genelde hepimize yanlış yaptırır da pek farketmeyiz, işimize gelir çünkü. Tek başına kalma riski, topluluğa uyduğumuzda oluşacak riske göre çok daha korkutucu geldiği için yalan yanlış da olsa fazla sorgulamaz, uyarız araziye. Bazen bişeylerin yanlış olabileceğini hissetsek bile sağımıza solumuza baktığımızda bu yersiz endişemiz ortadan kalkıverir, rahatlarız. Çoğunluğa uyma baskısı o kadar kuvvetlidir ki, profesyonel satıcılar bunu çok kullanır. Ramazan davulcusu kapı kapı dolaşırken elinde de 20 TL likler, 50 TL likler sallanır, cebi vardır ama koymaz cebine. 5 TL bahşiş vermek için kapıya çıkmışsınızdır ama geri dönüp 20 TL alırsınız içerden, davulcu bile bu psikolojiyi bilir. Fetö himmet toplarken ekipten birisi ortaya 1000 TL atar en baştan, kafanızdaki 100 TL himmet verme planı bir anda çöpe gider. İbadet yaparken, şunu şöyle yapmak yanlış gibi gelir bazen ama etraftaki herkes öyle yaptığına göre kuruntu yapmışsınızdır, uyarsınız hemen ortama, kafanız netleşir. Profesyonel algı yönetimi merkezleri birilerini parlatır, birilerini gömer, sağa sola bakarsınız ikna olursunuz, demek ki birisi kötüdür, diğeri süper. İktidardan nefret eder, muhalefeti yere göğe koyamazsınız mesela, yönetim değişirse her şey güzel olacaktır, bu kadar insan yanlış düşünüyor olamaz çünkü. İnsan hem tembeldir hem de kendine güvensiz, o yüzden ortama uymak rahat ettirir, riski azaltır, anlatılanı doğru kabul edip devam ederiz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kelebekler-2/", "text": "Geç kalmış bir yazı olacak bu. Gönlüm aylardır 'Kelebekler' üzerine bir şeyler karalamak istiyordu; Biliyorum ki siz 'Kelebekler'le tanışalı epey zaman oldu. -Olmamış da olabilir canım, hemen öyle bakmayın.- Hatta film, tanıdıktan sonra heyecan uyandıran biriymişçesine aramızda, konuşmalarımızda dolaşmaya ve bizimle beraber yaşamaya devam ediyor. Filmi izlediğim ilk tarih 30 Mart 2018'di. Yani gösterime girdiği ilk gün. Herkesin kahkahalara boğulduğu -benim de gülmemi uzun süre durduramadığım- son sahneye rağmen filmden çıktığımda içimde burukluğa yakın bir duygu vardı. Hala net olarak ifade edemiyorum onu; fakat yönetmen olsaydım -ki umarım bir gün olurum- filmin bitiminde seyircinin böyle hissetmesini isterdim. Kesinlikle az bulunur cinsten bir deneyimdi. Zaten deneyimi tekrarlamak için de üç kez daha filmi görmeye gittim. En sonunda iTunes'tan da satın aldım. Bu satırları okuduktan sonra filme çok taraflı yaklaştığımı düşünebilirsiniz. Haksızsınız diyebilir miyim ? Bilemiyorum. İzlediğim filmler bana hitap etsin ya da etmesin objektif biçimde yaklaşmaya çalışırım her zaman. İzlediğim şeylerin sanatsal kaygılarla dolu ürünler olduğunun farkına varabiliyorum nitekim. İster istemez bu da filmin içinde gezinmekten ziyade, ona uzaktan bakıp analiz etmeme sebep oluyor. 'Kelebekler' ise, Tolga Karaçelik'in içini insanlara dökmek için bulduğu kıymetli bir yol gibi. Hal böyle olunca filme akademik yaklaşmak en azından benim için zorlaşıyor. Yazının devamında da önemsediği birinin iç dökmelerine şahit olup anladıklarını veya anladığını zannettiklerini sizi aktarmaya çalışan birinin sözleri yer alacak. 'Kelebekler'in bu derece iyi anlatı sahibi olmasının en önemli nedenlerinden birisi karakterlerin oldukça özenli yazılmış olması bana kalırsa. Tolga Karaçelik'in her fırsatta çok önem verdiğini belirttiği 'diyalog ritminin' ne olduğunu bu filmle görmek mümkün. Nitekim karakterlerin diyaloglarda kendilerine ait tepki süreleri mevcut. Bu süreler de karakterlerin taşıdığı özelliklerle fazlasıyla örtüşüyor ve sonucunda da gerçekliğinden şüphe duymadığımız Cemal , Kenan ve Suzan ortaya çıkıyor. Filmin hikayesini kısaca aktaracak olursam... Birbirinden neredeyse habersiz yaşayan üç kardeş, Hasanlar Köyü'nde yaşayan babalarından ani bir telefon alır. Aralarındaki bazı münakaşalardan sonra yola çıkarak garip insanlarla ve durumlarla bezeli köye giderler. Köye vardıklarında ise babalarının öldüğünü öğrenir, ölümle yüzleşmeye çalışırlar. Görünüşte melodram yapısı taşıyan hikayeyi diğerlerinden ayrıştıran ise yine karakterler ve melodramla absürd komedi arasında gidip gelen ritmi oluşturuyor. Ancak bunlara ağırlık vermeden önce, karakterleri daha iyi tanımanın faydalı olacağı kanısındayım. Filmin çözüme giden adımlarından biri yemek masasında atılıyor. Annelerinin intihar ettiği, babalarının ise cenazesinin yeni çıktığı evin bahçesinde rakı içerlerken kendileri bile durumun garipliği hakkında konuşuyorlar. Nazan Öncel'in 'Gidelim Buralardan' şarkısıyla duygusu oldukça artan sahne, dans eden karakterlerin aynı ortamda durgun, düşünceli görüntülerine kurgusal kesmeler yaparak bağıra bağıra şarkı söyledikleri anda bile nasıl ruh halleri taşıdıklarını görmemize olanak sağlıyor. Sonunda ise Cemal baklayı ağzından çıkarıyor. Mazhar'ın onlar yola çıkmadan bir hafta önce aradığını ve yola çıkıp çıkmamakla ilgili tereddüt yaşadığını söyleyiveriyor. Karşılığında ise özellikle bütün perdelerini kaldırıp ailesine kavuştuğuna kendisini inandıran Kenan'ın sert tepkisiyle karşılaşıyor. Tabii bu tepkinin nedenini Kenan'ın babasını içten içe affetmiş olması. Tartışmanın neticesinde kelebekleri beklemeden babalarını gömmeye karar veriyorlar. Kelebekler parçalanmış bir ailenin birleşme çabasını -ya da çabasızlığını- anlatırken içeriği kendine has mizah sosuyla harmanlıyor ustalıkla. Bir ailenin birleşmesine dair affetmenin önemiyle ilgili neredeyse sezgisel mesajlar verirken diğer yandan ailesizliğin insanın hayatında neleri eksilttiğini bize resmediyor. En önemli noktalardan biri de nefret ettiğimizi düşündüğümüz birinin ölümüne nasıl tepki vereceğimizi sorgulatıyor ki bu da birini öldükten sonra affetmenin içimizde oluşacak yükü hafifleteceğindense geç kalmışlık hissinin yükümüzü artıracağını anlatıyor. Filmin hiç mi kötü yanı yok? diyebilirsiniz belki. Bahsettiğim mezar başındaki sahne ile, Cemal'in stüdyoda kendini ateşe verdiği sahnede bazı rahatsızlıklar yaşadım. Özellikle Cemal'in başında yanan ateşin pek gerçekçi gözükmemesi salt izleyici olarak beni bir miktar rahatsız etti. Ama bunlar, Yusuf Atılgan'ın tanımladığı şekilde filmden çıkan insan ruh hali ile sinemadan çıkmama engel teşkil etmediği için kolayca tolare edebildim."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kelebekler/", "text": "Günlerden pazartesi olsun. Ağustos'un sıcağından bir gece. Bu kadın sahilde cansız bedeninin kıyıya çarpmasını izlesin. Sırf para için kullandığı bedeninin milyonlarca kelebeğe dönüşüp kaybolmasını izlesin. Önce ayak baş parmaklarından başlasın dönüşüm yavaş yavaş. Kelebeğin kanat çırpışlarını kendi kulaklarıyla duyar, elleriyle etrafa uçuşan kelebekleri yakalamaya çalışırken bacakları ve elleri kelebek olur. Kalbi de uçup gittikten sonra geriye yalnızca beyin kalsın. Kelebekler artık her yerdedir. Bir umut, kelebeklerin bir araya gelmesini diler. Fakat etrafa dağılan kelebeklerin ardından sahile vuran cansız bir beden kalır yalnızca. Bu kadının hayalleri de uçar, canı da uçar, heyecanla bazen umutla ve korkuyla atan kalbi de uçar, hayalleri de... Paranın kölesi olma mahkumiyetine düşkün bu milletler birçok kadının yok oluşlarını izler. Kelebekler her yerdedirler ve herkes onları duyar ve bilir. Duyan kulaklarını, gören gözlerini kapatır bu dünya da. Yalnızca kendilerini görebilmek için açarlar gözlerini ve uçuşan kelebekler bir hayal olurlar yalnızca. Ve en son bir kağıt parçası dolanıyor gökyüzünde kısa bir elveda şekli. On sekiz yaşındaki kadının son kez düşüncelerini haykırdığı ufak bir yazı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kemal-tahir/", "text": "Asıl adı İsmail Kemalettin dir. 1910 Yılında İstanbul'da dünyaya gelen Kemal Tahir, öykü ve romanları ile 'gerçekçilik akımı' nın ülkemizdeki önemli temsilcilerinden biri olmasının yanında 1200-1950 tarihleri arasındaki 750 yıllık süreçte Anadolu insanının sosyal ve kültürel etkileşimleri, hayat görüşü ve düşünce yapısına yönelik kapsamlı araştırma, tespit ve tezleri ile isminden sıkça söz ettirmiş bir fikir adamıdır. Babası Tahir Bey II. Abdülhamit'in yaveri, annesi Hubser Hanım ise Naile Sultan'ın nedimesi idi. İlk öğrenimini, Tahir Bey'in görev aldığı Osmanlı Devleti'nin muhtelif vilayetlerinde yaptı. Orta öğrenimini ise Cezayirli Hasan Paşa Rüştiyesi'nde Cumhuriyetin ilan edildiği yıl tamamladı. Galatasaray Lisesi'nde 10. Sınıfa kadar öğrenim gördü ancak, annesinin veremden ölümü ve babasının yeniden evlenmesi sonucu okulu bırakarak hayata atıldı. Bir süre avukat katipliği ve sonrasında Zonguldak Kömür İşletmeleri'nde ambar memurluğu yaptı. Bu dönemlerde kaleme aldığı şiirleri 1931 Yılında 'İçtihat Dergisi'nde yayımlanınca edebiyat hayatına ilk adımını atmış oldu. 1932 Yılında İstanbul'a dönen yazar, muhtelif gazetelerde düzeltmen ve röportaj yazarı olarak çalıştı. Bir yıl sonra Arif Nihat, Yakup Kadri, Nuri Tahir, Ertuğrul Şevket, Fakih Özden ile birlikte 'Geçit' adlı edebiyat dergisini çıkardılar. Bu dergide Kemal Tahir'in şiirleri yayımlanıyordu. Yazdığı şiirlerin bir kısmı, 1933 Yılında Varlık Dergisi'nde de yayımlandı. Geçit Dergisi yazarlarından Ertuğrul Şevket'in TKP üyesi olan arkadaşı Mustafa Börklüce vasıtası ile tanıştığı Nazım Hikmet ve devrin önde gelen sosyalist yazarları ile kurduğu diyaloglar sonucu 'Marksist Öğreti 'yi benimsedi. Bir farkla ki o, Türkiye'yi sosyalizmin klişe kalıpları içerisinde şekillendirmenin Anadolu insanının hayat görüşüne ve yaşam alışkanlıklarına ters düşeceğini, ülke gerçeklerinden hareketle Anadolu'ya has bir sosyalizm kurgusunun gerekliliğini savunuyordu. İlerleyen yıllarda daha da keskinleşen bu inancı onu, Klasik Sosyalistler ile bir yol ayrımına getirecekti. >1936 Yılına kadar yazı işleri müdürlüğü görevini yürüttüğü Tan Gazetesi 'nde çalışmaya devam etti. Aynı yıl Namık Kemal İçin Diyorlar ki adlı ilk kitabı yayımlandı. Bu kitapta, Falih Rıfkı Atay, Vala Nurettin, Peyami Safa, Nazım Hikmet, Ercüment Ekrem Talu ve dönemin diğer ünlü yazarlarının Namık Kemal hakkında sorulan yedi soruya verdikleri yanıtlar ile Kemal Tahir'in bu yazarlar hakkındaki tespitleri bulunuyordu. Anket kitapçığı niteliğindeki bu eser, edebiyat dünyasında uzunca bir süre gündemde kaldı ve tartışıldı. 1937 Yılında Bir Çalgıcının Seyahati adlı ilk romanı yayımlandı. Aynı yıl, İzmir'de öğretmenlik yapan Fatma İrfan Akersin ile evlendi. 1938 Yılında donanmada astsubay olarak görev yapan kardeşi Nuri Tahir'e, Sabahattin Ali'nin bir kitabını verdiği için 'askeri isyana tahrik ve teşvik' suçlamasıyla tutuklandı. Tarihe Donanma Davası olarak geçen davada Nazım Hikmet; Hikmet Kıvılcımlı, Kerim Korcan, Hamdi ve Emine Alev, Fatma Nudiye Yalçı, Seyfi Tekbilek, Mehmet Ali Kantan ve Hüseyin Durugün ile birlikte yargılanarak 15 yıl ağır hapse mahkum olunca bu evliliği yürütemedi ve 1940 Yılında boşandılar. Çankırı, Çorum, Kırşehir, Malatya ve Nevşehir cezaevlerinde toplam 12 yıl hapis yattı. 1950 Yılında çıkarılan 'Genel Af Yasası'yla serbest kaldı. Cezaevinden çıkar çıkmaz ikinci eşi Semiha Sıdıka Hanım ile evlendi. Bir süre İzmir Ticaret gazetesinin İstanbul temsilciliğini yaptı. Bu dönemlerde ekonomi ile ilgili yazılar yazdı ve çeviriler yaptı. 6-7 Eylül Olayları'nda gözaltına alındı ve Harbiye Cezaevi'nde 6 ay daha hapis yattı. 1957-58 Yıllarında Aziz Nesin ile birlikte kurdukları 'Düşün Yayınevi'ni yönetti. Bu yıllarda Halit Refiğ, Metin Erksan ve Atıf Yılmaz ile senaryo çalışmaları yaptı. Haremde Dört Kadın adlı senaryosu bu dönemin ürünüdür ve Halit Refiğ ile birlikte gerçekleştirmiştir. Gerek kurgulaması ve gerekse konusu itibarı ile ilk öznel eseri Göl İnsanları dört bölümlük uzun bir öykü olarak önce Tan Gazetesinde tefrikalar halinde, 1955 Yılında da kitap haline getirilerek yayımlandı. Aynı yıl yayımlanan Sağırdere adlı romanı ise hapishanede bulunduğu dönemlerde yazımına başladığı ve 'Çankırı'nın Yamören Köyünden Mustafa'nın yaşam öyküsünden hareketle, köyün ve köylünün sorunlarını, özlemlerini ve yaşam anlayışını meşrebince okuyucusuna sunduğu, edebi kariyeri açısından önemli bir eserdi. Esir Şehrin İnsanları (1956) ve altı yıl sonra yayımlanacak Esir Şehrin Mahpusu (1962) romanlarında düşman işgali altındaki İstanbul'u anlattı. Körduman adlı romanı, Sağırdere'nin devamı olarak 1957 'de yayımlandı. Kemal Tahir, bu ilk romanlarının müsveddelerini basımlarından önce eleştirilerini almak amacıyla Nazım Hikmet'e göndermişti. Nazım Hikmet, müsveddeleri okuduktan sonra gönderdiği mektuplarda; roman kurgulama tekniğinden, gözlemlere dayalı analiz ve tespitlerinden, ifade gücünden, diyalogların anlam ve sürükleyiciliğinden etkilendiğini, buna karşın fakir-zengin köylü ilişkilerinin, derebeylik kalıntılarının, sınıf çatışmalarının daha çarpıcı bir biçimde ifade edilmesini gerekli gördüğünü ve yazacağı ek pasajlarla bu eksikliği giderebileceğini belirtmişti. Kemal Tahir'in bu mektuplara ne şekilde yanıt verdiğini, Nazım Hikmet kendisine gelen mektupları saklamadığından bilemiyoruz. Buna mukabil, Kemal Tahir'in sonraki yıllarda yayımlanan Yedi Çınar Yaylası (1958) ve Köyün Kamburu(1959) adlı romanlarında; Osmanlı Devletinde resmi mülk sahibinin devlet olmasından yola çıkarak Anadolu'da Batıda olduğu gibi toprak mülkiyetine dayanan feodal bir yapılaşma bulunmadığını ifade etmesi, toprak ağalarının batı toplumlarındaki derebeyler gibi bir tarihi geçmişe sahip olmadıklarını, dolayısı ile köksüz ve mesnetsiz olduklarını vurgulamasından anlaşıldığı kadarı ile bu noktada aralarında bir fikir birliği sağlanabilmiş değildi. Bununla birlikte, Rahmet Yolları Kesti (1957) adlı romanında, Yaşar Kemal'in aynı yıllarda yayımlanan 'İnce Memed ' adlı eserine de bir gönderme yaparak 'hiçbir eşkiyanın devletin gücü ile baş edemeyeceğini' vurgulaması bu kanıyı daha da kuvvetlendirmektedir. Kelleci Memet (1962) adlı romanında, yanında çalıştığı ağayı kaza kurşunuyla öldüren bir gencin öyküsünü yazdı. Bu eserinde cezaevi yaşamını tüm gerçekleri ile okuyucusuna aktardı. 1962-65 yılları arasında tarihsel araştırmalara yoğun bir mesai harcadı. Araştırma konularının başlıcalarını, Doğulu-Batılı çatışmaları, devlet, Osmanlı Devleti'nde toplum ve mülkiyet kavramları oluşturdu. Bu derinlemesine araştırmaların ürünlerini, Yorgun Savaşçı (1965), Bozkırdaki Çekirdek (1967) ve Devlet Ana (1967) adlı romanları olarak verdi. Yorgun Savaşçı'da, Yüzbaşı Cemil'in nezdinde, subayların Trablus'tan Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar cephelerde çektikleri çileler ve buna rağmen İstanbul ve İzmir'in işgali ile yaşanan acı sonuçları işledi. Yılgın ve bezgin subaylar ile mahiyetlerindeki orduların Mustafa Kemal'in sayesinde nasıl derlenip toplandığını anlattı. Bu romandaki en dikkat çekici husus, uzun diyaloglarla örselenen roman iskeletinin, kahramanların canlılığı ve olayların akıcı bir dille anlatımı sayesinde ustaca korunmuş olmasıdır. Eser, '1968 Yunus Nadi Roman Ödülü'nü aldı. Köy Enstitüleri'ne eleştirel bir gözle bakan Bozkırdaki Çekirdek (1967) adlı romanı ise olumlu olumsuz birçok eleştiri aldı. Devlet Ana, tarihsel arka planda toplumsal bir analiz romanıdır. Osmanlı Beyliği'nin kuruluş aşamasındaki çatışmalar, Selçuklu Devleti'nin yıkılışıyla önü açılan Osmanlı'nın gerçekleştirdiği atılımlar; bir tarihsel roman gerçekliği, ustaca oluşturulmuş bir kurgulama ve okuyucuyu derinden etkileyen bir ifade gücüyle, adeta destansı bir tavırda okuyucuya sunulmuştur. Osman Gazi, Orhan Gazi, Şeyh Edebalı, Yunus Emre, tarihi önem ve nitelikleriyle birer roman kahramanı olurlarken, Şövalye Notüs Gladyüs, Hancı Mavro, Tekfur Kızı Lotus, Kerim Çelebi gibi kurgu karakterler olaylara, sahiden varlarmışcasına ulanarak romana heyecan katarlar. Devlet Ana Romanı adını, Kayıların Kadın Kolu'nu yöneten Bacıbey Devlet Hatun ile Asya tipi üretim tarzı yorumunun getirdiği kerim devlet anlayışından alır. Başyapıtı olarak kabul edilen ve '1968 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü'nü alan bu eseri ile Kemal Tahir, Osmanlı Devleti'nin hangi temeller üzerine kurulup geliştiğini okuyucusuna aktarmaya çalışmıştır. Bizde işveren-işçi alışverişi, burjuva-proleterya alışverişine hiç benzemez! Onların işi başka, bizim işimiz büsbütün başka!.. Batı'da, soyca işçi ailelere bol bol rastlarsınız da, Türkiye'de soyca işçi kalmış aileler bulmak zordur. Çünkü bizde sınıflar arası duvar yoktur! Batı insanı, sınıfının içinde sıkışıp kalmıştır. Başka sınıfa atlamayı düşünmez bile!.. Olası bir iş değildir! Hiç olmaz demek istemiyorum. Bazı olağanüstü insanlar, bir kolayını bulmuş, duvarı aşmayı becermiştir. Fakat bu istisnalar, kaideyi değiştirmezler! Asıl kural, sınıfının içinde yaşamaktır. Kemal Tahir, yalnız klasik sosyalistler tarafından değil, Devlet Ana ve Bozkırdaki Çekirdek romanları ile Kemalistler tarafından da ağır eleştirilere hedef oldu. Osmanlıyı övdüğü, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını yeterince yüceltmediği, gerçekleştirilen inkılapları ve köy enstitüleri girişimini eleştirdiği için onu gericilikle suçladılar. Daha da ileri gidenler, ona Osmanlı'nın Sosyalist Şeyhi lakabını yakıştırdı. Çevresinde kalan az sayıda destekçisine de Tahiriler adını verdiler. Sonuçta, durum öylesine bir hal aldı ki milliyetçilikle alakası olmadığı halde milliyetçiler savunur ve destekler, sol görüşlü olduğu halde solcular yerer oldular. Kemal Tahir, 21 Nisan 1973 de İstanbul'da geçirdiği bir kalp krizi sonucu yaşama veda etmiştir. Ölümünden sonra yayımlanan Namuscular( 1974), Karılar koğuşu(1974 ), Damağası(1979 ) romanlarında da kırsal kesim insanlarını ve cezaevi yaşamını konu aldı. Bu yapıtlarda kırsal kesime özgü, çoğunlukla çarpık insan ilişkilerini sergiledi, dikkat çekici tipler yarattı. Karılar koğuşu, Yorgun savaşçı, Esir şehrin insanları adlı kitapları beyaz perdeye de uyarlandı. 12 Eylül Askeri Darbesi sonrası Yorgun savaşçı filminin kopyaları resmi tarihe uymadığı gerekçesi ile dönemin başbakanı Bülent Ulusu'nun emriyle toplatılarak yaktırıldı. Kemal Tahir'in romanları öylesine akıcıdır, dili o denli durudur ki sular seller gibi okuyup bir çırpıda bitiriverirsiniz. Düşünmek, sorgulamak, dahası bu toplumu anlamak, düşünce sistematiğini çözmek isteyenlerin mutlaka okuması gereken bir romancıdır. Alev Alatlı'ya göre Türkiye'nin Tolstoy'u dur o. Özellikle İttihat ve Terakki Cemiyeti hakkındaki araştırmaları ve bu araştırmaları dayanak alan tespitleri, okunmaya ve üzerinde eni konu düşünülmeye değerdir. Mickey Spillane bir tarikate girip 'Mayk Hammer' roman serisini yazmayı bırakınca, hararetli Türk takipçileri için sayfası 1 kuruşa 4 Mayk Hammer romanı yazmıştır ki incelendiklerinde orijinallerinden hiç de aşağı kalır yanları olmadıkları görülür. İster Kemalistler isterse klasik sosyalistler olsun ülkemizdeki aydın kitlenin tabulaştırdığı ve dokunulmasına tahammül edemediği kalıplaşmış ideolojilerin gökten zembille indirilerek bu ülkeye tatbik edilebilmesinin mümkün olamayacağını, bunun ülke insanının beyin kimyasıyla uyuşmayacağını savlayan aykırı kafalardan biridir Kemal Tahir. Muhtelif -ist' lerce yerin dibine sokulurken, Türkçe'yi en başarılı biçimde kullanan, onu yerel deyimler ve sözcüklerle zenginleştiren, başarılı diyalog ve eylemlerle hafızalardan silinmeyen yeni yeni kahramanlar yaratan usta romancılığının hiçe sayılması gerçekten üzücüdür. Ona yönelik ağır eleştiri ve ithamlara rağmen davasına inanmış bir aydın olarak, Atilla İlhan gibi Sabahattin Ali ya da Necip Fazıl gibi doğru bildiği yolda tek başına yürümeyi tercih etmiştir. Onu şiddetle yerenlerin yanında anlayan ve sevenler de olumuştur kuşkusuz. Bülent Ecevit, İsmail Cem, İsmet Bozdağ, Sabahattin Selek, Aziz Nesin, Tahir Alangu, Orhan Apaydın, İdris Küçükömer, Halit Refiğ, Duygu Sağıroğlu, Metin Erksan, Ömer Lütfi Akad bunlardan yalnızca birkaçıdır. Günümüzde II. Cumhuriyetçiler ya da Marksist Liberaller olarak bilinen Asaf Savaş Akat, Mete Tunçay, Murat Belge, Engin Ardıç, Ahmet ve Mehmet Altan kardeşler, onun tarafından ortaya atılan fikirleri geliştirerek, yeni ve bu toprağın insanına uyan bir siyasi ideoloji geliştirme gayretlerini halen sürdürmektedirler."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kendim/", "text": "Ne yapacağız böyle yalnız? Kimseye bir şey anlatamadan dört duvar arasına sıkışıp kaldık. Anlatmaya karar verdin diyelim, seni kim anlayacak? Seni anlayanı bir yana bırakalım, dinleyen insan bulamazsın. Ben çok uzun süre bulamadım. Şu an ise benden asla kopmayacak bir sırdaşım var. Ben de yeri geldi herkes gibi bir köşeye attım kendimi. Düşünmedim, umursamadım. Kendimle konuşmayı reddettiğim zamanlarım oldu. Yazmak istedim, yazamadım. Biriyle konuşmak istedim, konuşamadım. Anlatmaktan hep çekindim. Birinin gelip beni açmasını bekledim. İçim dedi gel, ben senin her zaman yanındayım. Bazen o kadar çok korktum ki kendimle konuşmaktan, günlerce uyudum. Dertleşmek için ısrarda bulunan ve her zaman en dürüst arkadaşım iç sesim oldu. Günün sonunda iç sesimle baş başa kaldım. En sonunda yüzleştim. Kendimle konuşmak tuhaf bir şeymiş gibi geldi. Fark ettim ki beni ne kadar da iyi tanıyormuş! Kendiyle konuşunca ne kadar da rahatlıyormuş insan. Delirdim mi acaba diye düşündüm. Aslında o hep oradaymış, beni bekliyormuş. Benim de bilmeden beklediğim dostum oymuş. Çevremdeki insanlardan daha önce görmediğim bir anlayışa ve dobralığa sahip bir ses olması beni çok şaşırttı. Sabaha kadar konuştuk. Bütün sıkıntılarımı anlattım. Hepsini çözdük beraber. Hiç sıkılmadan dinledi. En önemlisi beni anladı. Ne yargıladı ne kızdı. Çok acizmişim onunla konuşmadan önce. İyi ki tanışmışız, bana doğruları da yanlışları da söyleyen ses."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kendine-91-cm-uzakta-yasayan-adam/", "text": "Psikiyatri kliniğinde havada duran bir adamın ilk kelimesiyle başlar. Kendi bedeninden 91 cm uzakta yaşadığını anlatır. Nedenini ise gezegene bir meteor çarpmasına bağlar, hem de 150 tonluk diye de niteler. İlk olarak kendimizi Sci-Fi izler gibi buluyoruz, özel güç kazandığını sanıyoruz. Fakat; bahsettiği 150 tonluk meteorun, insanın psikolojisini, varlığını, hayat felsefesini alt üst ettiğini ve acılar, olaylar ve diğer şeyleri anlatmaya çalıştığını anlıyoruz. Evinin teması yalnızlığı direkt yüze vurmakta ve meteor çarptıktan sonra beden çizgisindeki bozukluk neticesinde 91 cm uzakta yaşabilmek için verdiği mücadele, bulduğu yöntemler, çabuk kabullenme durumu insanın böyle bir psikolojiye alışması aslında hiç de kolay değildir, dedirtiyor bizlere. Tabii bu, iş hayatına yansımakta. Ve insanların kendisine bakış açısını değiştirmesi, yardım edebilecek tek kapı olan doktorun da kendisini anlamaması, durumun nasıl daha da çekilmez bir hal aldığını gözler önüne seriyor. Annesinden uzaklaşıp kimseyi görmemeye başlaması ve kurtuluşunu bir sonraki meteor çarpması olduğunu sanıp bu konuda çalışması olaya ayrı bir boyut katıyor. İkinci meteorumuz gelip çarpar ve her şey eskisinden daha kötü hale geçer. Doktorunun konuşmaları, annesinin amcasından bahsedip neden konuşmadığını sorması ve kahramanımızın 100 insandan birine çarpıyormuş gibi bir cümle kurması... Evet bunlar tamamen şizofreni hastalığının bir ispatı olduğunu gözler önüne sermektedir. Soyutlanma, tanınan insanları unutma ve her 100 kişiden birine çarpma gibi özelliklerle şizofreni tamamen açıklığa kavuşmaktadır. Etrafta kendisinden başka hasar alan diğer nesne olan anten ise gerçeklikle olan son bağlantısıdır. Durulan yer pencere kenarı, artık sıkıntı vermeyen tek şeyin ölüm olduğunu kanıtlar nitelikte; Buradayım, buradayım...! çığlıkları. Şizofreniyi çok farklı, rahatsız edici ve bir o kadar da güzel bir şekilde anlatmıştır bizlere."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kendini-bil-dunya/", "text": "1.Gün: Uzay boşluğunda gördüm kendimi. Bildiğiniz o dünya, ben idim. Bir yıldız bulmuş kendine ve etrafında dönüp duruyordum. Bulutlarımla saklamaya çalışıyordum kendimi -diğer gezegenlerden saklanıyordum.- Biraz sır dolu birisiyim sanırım. Hiç tanımadığım insanlardan neyi saklıyorum bilmiyorum. Kendimi biraz daha yakından incelemeliyim. 2.Gün: Şu bulutların arasından geçerken ne zorluklar çektim! O şimşekler gıdıkladı beni ancak yere ulaştığımda yediğim o yıldırım da neydi? Niye bu kadar kırıcı davrandım kendime bilmiyorum ama mutluyum! Çünkü şu leziz meyvelerimden faydalanabileceğim artık. Ne kadar da eli açık birisiymişim böyle. Her yer nimet dolu ve bedava! Suyuna doyum olmaz, lezzetten başın döner... O kadar tatlı birisiyim ki! Şu ısırgan otu da dilime değmeseydi, muhteşem bir gün olacaktı. 3.Gün: Bugün gördüklerim de nelerdi öyle? Tanrılar, yarı tanrılar, canavarlar, yaratıklar! Hepsi de bana zarar veriyor. Üzerimde beslediğim onca insanı paramparça ediyorlar. Ozanlar yetişmiş bu bölgelerde ve diğerlerini uyarıyorlar dikkatli olmaları için. Sordum aralarından bir tanesine, tufandan bahsetti bana... Üzerimde ne kadar düşünce varsa helak olmuş ama şimdiki halimle daha güzelmişim. Olgunlaşmışım. Bu övgüler kendime olan merakımı arttırdı ve öz olan ben nerede? diye sordum insanlara . Merkezde! Yerin dibinde! 6.Gün: Hareketsiz hareket ettireni gördüm! O benim özüm! Onun için aşk ya da tanrı demenize gerek yok. Kendinizden ayrı tutmayın sakın! Bir bütünün bir parçası... Zaten özümüz aynı! Bu kadar derinliğe ulaşmış kişi, büyük bir emek sarf ederek elde ettiği bu farkındalığı kiminle paylaşabilirim ki diye dertlenir. Çünkü paylaşmak istediği farkındalık, aynı çabayı sarf etmemiş olan kişiye tatlı gelmez. Aksine, oldukça acıdır! Bu yüzden dili acı olan insanlar sevilmez. Tatlı olan bazen farkındalıktır, her zaman değil. Bu yüzden dili acı olan insanlar sevilmez."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kentin-bahar-yansiyan-yuzu/", "text": "İstanbul'a başta Sadabad olmak üzere bir çok yapının kazandırıldığı Lale Devri'nin en önemli simalarından olan şair Nedim, şehrine olan borcunu bu iki beyitle ödemiştir. Bu yazıdaki amacımda İstanbul'un en sevdiğim üvey evladı olarak gördüğüm Kadıköy'ün Bahariye semtini yazarak şehrime borcumu bir nebze de olsa ödemeye çalışmak olacak. Bundan başka cami yoktur. Ancak limanında balığı çoktur. 18.yüzyıldan itibaren kentin genişleyip, yazlık semtlerin oluştuğu bilinmektedir. Tanzimat devrinde Kızıltoprak, II.Abdülhamid devrinde ise Fenerbahçe semtleri yerleşme alanı olmuştur. 1869'dan 1930'a kadar Üsküdar Sancağı'na bağlı olan Kadıköy, 23 Mart 1930'da ilçe haline getirilmiştir. Özellikle Gezi süreci ve ardından yaşanan olaylarda muhalif kimliğinin ön plana çıktığını gördüğümüz Kadıköy'de gezerken kendinizi müthiş duygular içerisinde bulabilirsiniz. Metropolde büyüyenler için içerisinde bulundurduğu çarşısı adeta bir kasaba havası vermektedir. Kişisel milli bayramım olan 3 Mayıs'ta Kadıköy gibi dolu dolu bakan bir kadın şu cümleyi kurmuştu: İstanbul bir ülke olsa başkenti Kadıköy olurdu. İçerisinden geçen Kadıköy-Moda nostaljik tramvayı ile Anadolu Yakası'nın İstiklal Caddesi olarak atfedilen Bahariye ise Kadıköy Çarşı alanı ile birlikte ilçenin en canlı ve kalabalık alanlarındandır. Bölge, vaktiyle Kadıköy ahalisinin temiz havasıyla ünlü, önemli mesire alanlarından birisiymiş. O vakitlerde baharlık olarak adlandırılması, bu caddenin Bahariye ismini almasına temel olmuş. 1992 yılında yaya yolu haline getirilen caddenin girişinde sol tarafta yer alan Surp Levon Ermeni Kilisesi şehrin Anadolu yakasında yer alan tek Ermeni Katolik Kilisesi olması bakımından önem teşkil etmektedir. İlk olarak 1890 senesinde şapel olarak inşa edilmiş, artan nüfus ihtiyacını karşılayamaz hale gelince yerine daha büyük bir kilise binası yapılmak için 1905 tarihinde yıkılmış, 1911'de ibadete açılmıştır. Ülkenin pek çok noktasında gayrimüslim taşınmazlarında yaşanan sorun burada da mezarlık alanında yaşanmaktadır. Semtin en önemli iki yapısından birisi olan Süreyya Operası İstanbul eski milletvekillerinden Süreyya İlmen tarafından yaptırılıp 6 Mart 1927'de açılmış fakat geçen süreyle sinemaya yenik düşmüş ve 2005 yılının son gününe kadar sinema salonu olarak kullanılmıştır. Kadıköy Belediyesi tarafından kiralanıp restore edilerek 27 Ekim 2007'de operaya dönüştürülmüştür. Süreyya İlmen Paşa'nın büyük hayali olan 'Kadıköy'de Opera'nın' yansıması olan Süreyya Operası'nın ilk müdürü ise Nazım Hikmet'in babası olan Hikmet Nazım'dır. Semtin bir diğer önemli mekanı ise; Nazım Hikmet Kültür Merkezi'dir. İstanbul'da Kadıköy haricinde Maltepe ve Bakırköy'de yer alan kültür merkezi 1997 yılında kültürevi olarak kurulmuş 2004'te Nazım Hikmet Kültür Merkezi olarak değiştirilmiştir. Kültür Merkezi bünyesinde fotoğraf, sinema, tiyatro gibi çok çeşitli atölyeler yer almaktadır. Bunların yanı sıra seminer salonları, konser-sergi alanları ve hoş bir kütüphanesi mevcuttur. Bir etkinlik için yolunuz düşerse şayet Piraye Kafe'ye girip taze çayından içmenizi tavsiye ederim. Benim için ise Bahariye'nin anlamı Kafkas Pasajı'dır. Bahariye Caddesi üzerinden Moda'ya doğru yol alırken sol tarafta kalan Moda Sahnesi'nin üst katında yer alan Pasaj her pazar günü Edebi Eserler Mezatı'na ev sahipliği yapmaktadır. Her pazar saat 14.00'da başlayan mezatta kitaplar ilk olarak 1 TL'den satışa sunulmaya başlıyor ve o kitaba en fazla değer biçen sahibi oluyor. Çok sevdiğiniz yazarların günümüz basımları kitaplarını okumak yerine o dönem devrin insanlarının katkılarıyla binbir güçlükle hazırlanmış kitapları okumayı siz de seviyorsanız bir pazar gününüzü ayırıp uğramalısınız. Uğramışken de adeta bir İstanbul tarihçisi olan ve sohbetiyle sizi engin deryalara gark eden şehir tarihi ile ilgili zengin kütüphaneye sahip olan Yüksel Gölpınarlı ile konuşup muhteşem bilgilerinden faydalanabilirsiniz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kibris-tatlisi/", "text": "Ağır ağır çıkıyordu merdivenleri, çocukluğundan beri oynamayı ve tabii ki karıştırmayı en sevdiği odaydı burası, hep koşarak çıktığı bu merdivenler şimdi attığı her adımda daha bir ağır geliyordu. Ne çok anı vardı... Babaannesi çok istemezdi buraya çıkmasını, gizli gizli kaçarak gelirdi buraya. Eski elbiseleri giymek, o muhteşem gösterişli şapkaları takmak, ayağına büyük gelse de o kalın topuklu ayakkabıları giyip dans etmek... Büyüleyici gelirdi. Sanki zaman bu odada hiç ilerlemez, hep o eski zamanla da kalırdı. Kapının önüne geldiğinde durakladı, sanki birazdan arkasından babaannesi seslenecek ve yakalanmışlık hissi ile geri dönecekti. Öyle olmayacağı gerçeği içini sızlattı bir kez daha, gözünden akan yaşlara engel olamıyordu. Her zaman güzel ve her zaman neşe dolu olan babaannesi yoktu artık ve bir daha hiç o harika hikayelerini anlatamayacaktı... Acısı ve özlemi onu kapı önünde duraklatsa da, içeri girmek ve içeridekileri görmek merakı daha ağır basıyordu. Ondan gizlenen ve hep yarım anlatılmış bir geçmiş olduğunu hissediyordu, buradaydı, bu odada bir yerlerde, yıllarca ustaca saklanmış, hiç dile gelmemiş anılar ile yüzleşmeliydi artık. İçeri girdiğinde, pencereden yansıyan gün ışığı, tozlu perdelerin arkasından, belli belirsiz içeri sızıyordu. Her şey gri bir toz bulutunun altına gizlenmiş gibiydi, unutulmuşluk sinmişti odaya. Camın hemen altına yerleştirilmiş büyükçe bir sandık, hemen yanında tekli koltuk ve duvarı boydan boya kaplayan bir kütüphane, işte babaannesinin küçücük bir odaya özenle yerleştirilmiş gizli dünyası gözlerinin önündeydi. Koltuğa oturdu yavaşça, sandığın üstündeki el emeği dantel örtü ve onun üstünde eski bir fotoğraf çerçevesi dikkatini çekti. Nazikçe çerçeveyi eline aldı. Siyah beyaz hatta sararmış bir fotoğrafta, muhteşem güzellikte, saçları özenle topuz yapılmış, üzerinde dantel uçuş uçuş bir elbise, gözleri yaramaz bir çocuk kadar hınzır ve bir o kadar kadın bakan, oturduğu koltukta bile enerjisi ışıldayan bir kadın vardı. Canım babaannem, diye geçirdi içinden, nasıl da güzel... Tam yerine koyacaktı ki elinden kaydı ve büyük bir gürültü ile yere düştü. Oldukça ağır olan demir çerçeve ortadan ikiye çatlamış, cam tuzla buz olmuştu. Üzüntü ile dağılan parçaları toplamaya giriştiğinde, resmin arkasına gizlenmiş bir mektup olduğunu fark etti. Heyecan ile uzanıp aldı yerden mektubu, güzel bir el yazısı ile yazılmış, ama yılların tortusuna dayanamayıp yer yer silinmeler ve sararmalar oluşmuştu. Sevgilim, içimin gülen yüzü, Oya'm, gittiğinden beri ellerim ellerin, gözlerim gözlerin oldu. Kendimi, artık sıhhatli ve güvende olduğun gerçeği ile avutuyorum. Burada, bu savaşın içinde olmaman tek tesselim. Çatışmalar iyice arttı. Mahalledeki tüm evler boşaltıldı, insanlar Türk bölgelerine göçe zorlanıyorlar. Gitmemek için direnenlerin gördüğü zulmü anlatmama kelimeler yetersiz. Biz, babam ve amcam, Türklerin güvenli bölgelere geçişi sırasında güvenli ilerlemelerini sağlamak için oluşturduğumuz grup ile birlikte Rum çetelerine direniyoruz. Şimdi böyle yazdım diye korkma hemen, iyiyim merak etme. Türk ordusunun yardıma geleceğinden konuşuluyor, umudumuz var. Bak gör her şey bittiğinde kavuşacağız ve her şey eskisinden çok daha güzel olacak. Sen iyi ol, dua et ve beni bekle... Mutlaka geleceğim! Öyle bir sarılacağım ki, yaşanan tüm hasretleri ve acıları unutturacağım sana. Sakın vazgeçme! Sakın umudunu yitirme! Gözlerin, bilirsin yaşama sebebim. O ışıl ışıl, neşe ile bakan gözlerin. Sakın ola hüzün düşmesin o bakışlara, benim gücüm, amacım, varlığım onlara bağlı unutma! Okudukları karşısında, şaşkına dönmüştü. Dedesinin ismi Rıfat değildi! Babaannesi de bildiği kadarı ile İstanbulluydu, Kıbrıslı değil! Nasıl bir gizemdi bu? Niye saklamışlardı ondan bunu? Neden kimse Kıbrıs'tan hiç bahsetmemişti? Merakı iyice artmıştı. Sandığı açmaya karar verdi. İçi pek çok eski eşya ile doluydu; eldivenler, şapkalar, küçük çantalar, şallar, elbiseler... Hepsini özenle çıkardı koltuğun üzerine, başka bir şey daha olmalıydı bu aşka dair. Sandığın en altına doğru geldiğinde bir defter buldu, sayfalarının aralarında resimler, mektuplar olan eski bir defter. Defteri eline aldığında, yere düşüp kırılan genç Oya'nın resmi ile göz göze geldi. İşte tam o anda, rüzgar hızlıca eski pencereyi açıverdi, elindeki defterin arasına gizlenmiş tüm sırlar yere savruldu. Tüm tozlar havaya uçuşmuş, gri bir bulut olmuştu sanki. Kendisini toparlayıp, açılan pencereyi kapatmak için doğrulduğunda onu gördü karşısında. Bembeyaz dantel elbisesi üzerinde, saçları hafif dağınık topuz gülümseyerek ona bakıyordu. Korkudan donup kalmıştı. Kendine geldiğinde, tekli koltukta öylece oturup kalmıştı. Etrafına bakındı hızlıca, kimse yoktu. Rüya mı görmüştü? Ağlamaya başladı, bağıra bağıra, yaşadığı anın ağırlığı ile çöküp kalmıştı. Ne olmuştu? Gerçek neydi bilmiyordu ama ne yapacağını biliyordu artık. Elinde defter, hızlıca çıktı odadan. O günden sonraki günlerde uzun uzun okudu defteri, babaannesine olan hayranlığı bin kat daha artmıştı. Onca acıya ve yokluğa nasıl katlanabilmişti? Hayattaki en büyük aşkı olan Rıfat'ın yokluğuna nasıl dayanabilmişti? Dayanmakla kalmamış, bir de yeni bir hayat kurmayı başarabilmişti tek başına. Yaşarken, anlattığı hikayeler ile kişiliğini şekillendirmiş, giderken bıraktığı son hikaye ile de bambaşka bir hayat dersi daha vermişti işte."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kibrit-yoku/", "text": "Bir kibrit, gri rüzgarın gri bulutları dağıttığı şehre düşüyor. Kibrit, gecenin gündüze bağlanma vaktinde barış isteyen karıncaların yolunu kesiyor. Zamanın birinde, ceketi üstüne yakışmayan bir göz altı torbası varmış. Neden isminin bu olduğu bilinmez, astım kestim naralarını çok severmiş. Bu göz altı torbasının eline geoit değil de daha biçimsiz bir dünya vermişler. Al bundan güzel bir şekil çıkar, dünyamızın şekli çok güzel olsun demişler. Göz altı torbası temelden başlamış tabii. Düşünceleri sömürmüş, duyguları sömürmüş. Yetmemiş göz altı torbası, şekilleri, biçimleri, sevgileri, farklılıkları, çocukları, gençleri, kahvedeki bilim adamlarını, bilim adamlarının içindeki kahveyi... Hepsini sömürmüş. Zamanın ikisinde, üç katlı bir dünya kurmuş göz altı torbası. Oval, yukarı çıkılan katlarda daha da küçülen, üçüncü katı hafif yukarı kıvrımlı, hardal sarısı ile koyu kahve ortası. Üzerine de bir gülen surat kondurmuş. Eee... Bu şekle sahip olsam ben de gülerdim. Zamanın üçünde, yaktı göz altı torbası. İnsanlar tam 'BARIŞ' diye bağıracaklardı. Belalarını sevdi göz altı torbası. Bizi bu torbanın eline veren kim? Biz boka benzemek istemiyoruz, biz kardeşiz, bizi korkutmayın, biz biriz diyemedi karıncalar. Demek isteyen tabutunu elinde taşır bu yerde. Üstünde muhtemelen 'barış, kardeşlik, birlik' yazar tabutunun. Dini duyguları yıpratılmış, imanı zedelenmiş veya yeryüzünün en abdestlisi olan karıncalar da tabutsuz ölürler en ufak patlamalarda. Tabutsuz ölmek... Ne acı. Üstüne anlık da olsa serecekleri bir kefen yok. Göz altı torbasının ilerleyen planları neler bilinmez. Bugün bu bok şeklindeki semtin Ankara kasabasında duyulan ses, bağıranın da bağırmayanın da kulaklarını çok rahatsız etmiş olacak ki, acıdan öldüler. Bu yerde normaldir. İnsanlar, karınca insanlar ya da insansı karıncalar hep acıdan ölürler. Kimisi dağda asker, kimisi gerilla. Kimisi sokakta barış diyen, kimisi umursamaz yoldan geçen. Kimisi yerçekimine yenik bıyıklı, kimisi abi, abla . Kimi 15'inde elinde ekmek, kimi 20'sinde çantasında kitap. Kimi göz altı torbasının askeri, kimi bok çuvalının. Bu yerde karıncalar acıdan ölürler. Kim oldukları fark etmez. Günahsız olduğumuza inandırmayalım şimdi kendimizi. Zamanın dördündeyiz. Savaşın da ciğeri solsun, barışın da. Güneş görmeyen bu yer, nefes görsün biraz mümkünse tabii. Göz altı torbasının içindeki çöp damarlar pes etsinler. Kara yılanın başını bebek karıncalar ezsin. Zamanın beşinde, şekilsiz, aitsiz bir bebek karınca doğsun. Tarihin tüm savaşlarından çıksın gelsin. Elini uzatsın boşluğumuza ve kurtarsın bizi. Biliyorum zamanın altında yahut altısında bir duyan var bizi, bir yaratan, bir gören, bir anlayan. Peki bu çirkinlik niye? Niye yeni doğmuş bebeğin alnındaki koyu kan? Lohusa kadının kimsesizliği, vicdanı yerle bir adamların hükmü niye? Kitabımız mı eksik? Biz mi? Tövbe Haşa! Tövbe Haşa karanlığa! Peki neden emzikli bebeklerin kundağıdır mezar? Nedendir insanın ırkının olması? Tanrı var. Tanrı duy! Zamanı yedik. Zamanın yedisindeydik. Toz bulutu çekildi bugün karıncaların kasabasına. Emek öldü. Barış yıprandı. Hak tükendi. Nefes soldu. Kardeşlik zalim karıncaların ayakları altında ezildi. Zorbaların zorbası medya, seksen altı tane iyi niyetli karıncanın bomba nüfuzuna hapsolmuş bedenlerini paylaştı. Ölüm bugün de doğallaştı. Doğallığından bugün de bir şey kaybetmedi ölüm. Göz altı torbasına bir lafım yok çünkü başka bir göz altı torbası lanetlemişti onu. Tutmadı. Daha yaşlıcaydı, daha gaddar. Sözüm, eli tetiğe sürükleyip insan öldür diye emir verene. Bu yolda öl de, tabutunu bayrağa saralım diyene. Sözüm, faşizmi damarlarına işlemiş dağ magandalarına. Sözüm sağa. Sözüm sola. Sözüm sana, bana, ona, herkese. En çok da keleşe, mermiye, topa, tüfeğe. Ve sen karınca kardeşim, sakın benimle bir olup bunlara dur deme. Dur dersen ölürsün. On beş yaşlarında günahsız bir bedeni getirip patlatırlar gözünün önünde. Dur dersen bu, temelli bir yok oluştur. Öldükten sonra şerefli ya da şerefsiz yaparlar seni gönüllerince. O yüzden öl kardeşim. Git bir ada vapurundan at kendini denize. Zamanın eksiği. Bugün de göz altı torbasının keyfi, şöhreti yerinde. Zalim karıncalar ölüm peşinde. 'Bugün de acıdan başka bir şey değiliz.' Bir gören var, bir duyan, bir anlayan. Sığınmamız O'nadır. Şimdi doğmamış çocuğum, emzikli karıncam, kalem tutamamış, patiği kanlı yavrucak! Affet bizi! Çıkar şu bucaksız insan olma lekesini gömleğimizden. Affet bizi doğmamış karınca. Seni bu çirkinliğe sürüklememeliydik."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kim-korkar-hain-kurttan/", "text": "Absürd tiyatronun gelmiş geçmiş en büyük ustalarından biri olan ve henüz iki haftalıkken ABD'de bir çok vodvil tiyatrosunun sahibi konumundaki Albee Ailesi tarafından evlat edinilen Edward Albee, çok ses getiren 'Bir Amerikan Rüyası' adlı ilk eserinden sonra dünya tiyatro klasikleri arasına giren ve orijinal adı Who's Afraid of Virginia Woolf olan bu eserini 1962 yılında kaleme almış. Sahnelendiği hemen her ülkede, karakterleri canlandıran tiyatro oyuncularına sayısız ödüller kazandırmakla ünlü bir eser. Üstelik, yalnız tiyatroda da değil. 1966 yılında siyah-beyaz film olarak Mike Nichols tarafından sinemaya yapılan uyarlaması ile Elizabeth Taylor'ın 'En İyi Kadın Oyuncu Oscarı'nı almasını sağlarken, Oscar Ödülleri tarihinde ilk kez, bu eser tüm dallarda Oscar'a aday gösterilmiş ve 5'i Oscar olmak üzere toplam 13 ödül kazandırmayı başarmış. Film, bu büyük başarısına rağmen Amerikan Toplumu'nun ahlaki değerlerine ve aile kurumuna saldırdığı gerekçesi ile bazı eyaletlerde çocuk ve genç izleyicilere yasaklanır ve bazı bölümleri sansürlenirken, diğer eyaletlerdeki afişlerinde yalnızca yetişkin seyirciler için uygundur ibaresi koyma zorunluluğu getirilmiş. Orijinali, 1'er saatlik 3 perdeden oluşan ve dünya prömiyeri Broadway'de yapılan bu eserde, orta yaşlı bir çiftin birbirlerine aşık olmakla birlikte, kurdukları aile kurumundan beklentilerine yanıt alamamış olmalarının ilişkilerini sürüklediği yozlaşma, trajik, daha doğrusu trajikomik bir biçimde sergileniyor. Davranışlar ve söylemler örgüsü, kadın tarafından evlerine davet edilen genç çiftin katılımları ile samimi ve gerçekçi bir biçimde kurulup geliştiriliyor. Bir oyuncunun tiyatral becerisini kanıtlayabilmesi açısından tam anlamıyla biçilmiş bir kaftan. Zor demek tam olarak tariflemiyor bence, oynanması, özellikle Martha karakteri için çok zor bir eser. Öyle ki, içkinin su gibi aktığı ve tek gecede geçen oyunda; azarlama, aşağılama, aşk, ihtiras, kıskançlık, öfke, kaba kuvvet, bağrış-çığrış, erotizm, azgınlık, vicdan, vicdansızlık, kahkaha ve gözyaşı, kısacası ne ararsanız var. Bu eser, ülkemizde 3. kez sergileniyor. Broadway'de sahnelendiği 1962 yılından yalnızca 1 yıl sonra Kent Oyuncuları tarafından sahnelenmiş. Yıldız Kenter ve Müşfik Kenter, Martha ve George rollerinde imiş. Doğrusu izlemeyi çok isterdim ama henüz 1 yaşındaydım. Buna mukabil, ikinci kez sahnelendiği Ankara Devlet Tiyatrosu'nda 1987 yılında seyirci koltuklarında ben de vardım. Bu defa Martha rolünde Ayten Gökçer, George rolünde ise Çetin Tekindor vardı. 3. Kez geçtiğimiz yıl sonunda Oyun Atölyesi tarafından sahnelenmeye başlandı. Ancak bu kez 180 dakikalık oyun süresi 135 dakikaya indirilerek. Ben, Martha rolünde Zerrin Tekindor'u, George rolünde ise Tardu Flordun'u geçtiğimiz günlerde, oyunun Ankara turnesinde izleme şansı buldum. Doğrusu, Ayten Gökçer ve Zerrin Tekindor arasında bir kıyaslamaya gidecek değilim, zira her ikisi de sahnede mükemmele yakın bir performans sergilediler, ancak Çetin Tekindor-Tardu Flordun kıyasında tercihimi Tardu Flordun yönünde kullanırım, zira Çetin Tekindor'un o 'ağır abi' havası o dönemde de vardı ve Ayten Gökçer, sahnenin her yerinde oluşu ve baskın tavırlarıyla oyunun hakimiyetini elinde tuttuğunu açık bir biçimde gösteriyordu. Oysa Tardu Flordun, senaryonun da açıktan açığa desteklediği Zerrin Tekindor'un sahneyi sahiplenmesine, hareketliliği ve güçlü çıkışları ile imkan tanımadığı gibi özellikle 3. perdede hakimiyetini ilan ettiği sahneler de oldu. Önceki oyunda Honey rolünü kimin oynadığını hatırlamıyorum fakat bu oyunda aynı rolü alan Nilperi Şahinkaya'yı da yürekten tebrik ederim. Sırıtmayan çocukça çıkışları ve seyirciye başarıyla yansıttığı samimiyeti ile gerçekten göz doldurdu. Nick rolündeki Şükrü Özyıldız ise, belki de tiyatroculuktaki tecrübesizliğinden olsa gerek vasatı pek geçemedi. Repliğin diğer oyunculara geçtiği birkaç sahnede ne yapacağını bilemez halleri dikkat çekti. Bu durumunda koreograf Yasemin Erken'in bir dahli olduğunu da düşünmüyorum doğrusu, zira oyundaki sahne kullanımları ve seyircinin sıkılmasına imkan vermeyen hareketlilik açıkça gözler önündeydi. Bu denli güzel ve doyurucu bir yorumda ah! keşke olmasaydı dediğim tek şey, George'un eline, kitap yerine bir 'pad' tutuşturulmuş olmasıydı. Aynı durumu, Çarlık Rusyası döneminde geçen Anton Çehov'un Vişne Bahçesi oyununda da yaşadım. Orada da genç bir delikalının elinde walkman ve kulaklarında walkman kulaklığı vardı. Nedense, sanatseverler tarafından çok tepki gördüğü, yazara saygısızlık addedildiği bilindiği halde böylesi tuhaflıklar yapıyorlar. Bundan amaçları, eseri bu güne uyarlama ise bıraksınlar! bunu seyirci hayal gücüyle gerçekleştirsin. Annesi ve babası tiyatrocu olan Hira Tekindor'un bildiğim kadarıyla ilk reji denemesi bu ve kabul etmek gerekir ki oldukça zor ve başarılı bir giriş olmuş. Babası Çetin Tekindor'un senaryosunu yazdığı 5 dakikalık Örümcek adlı kısa film ile Uluslararası Şili Kısa Film Festivali'nde 'En İyi Film Ödülü' ne layık görüldüğünü de yeni öğrendim. Hira, The Universty of Kent' in 'Film Studies' bölümünden mezun olmuş, 25 yaşında, gelecek vaad eden bir genç ve anlaşılıyor ki daha büyük başarılara imza atacak. Dekorda; Ali Can Köroğlu, Kostümde; Gamze Saraçoğlu, Müziklerde; O.Enes Kuzu, Koreografide; Yasemin Erken ve Işıkta; Hakan Özipek sahne gerisinde alkışı hak eden diğer sanatçılar. 'En İyi Kadın Oyuncu' ve 'En İyi Erkek Oyuncu' dallarında Afife Jale ödülünü, bence yerden-göğe kadar hakkıyla kazanmış Oyun Atölyesi ekibinin, Kim Korkar Hain Kurttan senaryosuna sadık kalınmış yorumunu izlemenizi şiddetle tavsiye ederim."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kimligim-kedi/", "text": "Kediler ülkesinden yazıyorum. Adım kedi. Kimliğim kedileştirilmeye çalışılıyor. Annem Efşan her gün kedi olarak doğduğum için çok mutlu olmam gerektiğini, kulağıma fısıldıyor. Nisan ayının başlarındayım. Kaç yaşında olduğuma yahut sizin nerede bulunduğunuza dair en ufak bir fikrim yok. Beyaz bir peynirin ardında bıraktım düşlerimi. Teyzem Asel, bir gün o kadar büyüyeceksin ki, dişlerin paslanacak, derin buruş buruş olacak, yüzün aynı kalacak demişti. Kendimi Benjamin sandığım o günden beri doğacağım günün sabahı ölmeyi bekliyorum. Delikanlılık çağlarımdan birinde, 25 arkadaşla Fransa'da bir mücevher dükkanını soyduk. Dahası Dünya'nın en güvenli çelik kapısını aşarak, elmas dolu 173 kasadan, 109'unun içini boşalttık. Tam hatırlamasam da kasaları elmas dışında oyuncak, kömür ve makarna vb. ile doldurmuştuk. Kendime bulduğum yeni isim çete lideri Leonardo idi. Dı biritiş benk of dı midıl ist. İngilizceyi oldum olası yazamam da tam okuyamam da. 1976 yılının baharında bu bankayı soymuştuk. Yol arkadaşım Ayda'nın annesi onun hapse atılacağını öğrendiğinde Aydaaa diye naralar atmıştı boş meydanlarda. Büyüdük, git gide büyüdük. Asel teyzem haklıydı. Dişlerimiz paslanmış, derimiz buruş buruş olmuştu. Zaman geçtikçe küçülüyorduk, bizi büyüttüler. Kedi ülkesinin başına çektiler asılması gereken boyunlarımızı. Kendimiz gibi olanları da soyduk. Evleneceğimiz hatunun babasını soyduk, bize kızını verdi. Bugüne kadar soyduğumuz çocukların, bankaların, geleceklerin, geçmişin hesabını tutan bir arkadaşımız vardı: Azrat-ül. Hoca derdik aramızda. İtaatkar olduğu için yanıma almıştım. Severim ben kedileri kullanmayı. Ellerinden iki tas sütlerini çeker, tek tas olarak veririm. Kediler de şükrederler. Azrat-ül de öyleydi. Sonradan istemedi çocukların resimlerinde kötü kedi olmayı. Geleceğin, gelmeyeceğini anladı. Geçmişin kirli olduğunu bildi. Terk etti dostluğumu. 24 kişi kalmıştık, 48 kişilik kedi ülkesinde. Her iki kediden biri bizi seviyor demekti bu. Günümüz hiç eksilmeyecek ya da ölmeyecekmişiz gibi giydirdik kendi evlatlarımızı, denize sürdük gemilerini. Arsalar aldık, havuzlu evlerin tapusunu verdik ellerine. Şirketler kurduk, gayrimenkul satıştan sermayeler arttırdık. Katlandıkça katlandı paramız. Stewart'ınkilerden büyük mağazalar açtık. Weyerhauser'ın topraklarının iki katını tuttuk kirli ayakkabılarımızın temiz kutularında. Ölüyoruz şimdilerde. Elektrik devrelerinde voltajı indirmek yahut yükseltmek derdinde değiliz artık. Hükümdarlığımız bu kadar. Kedi olanlar fare olduklarını anladılar. Bizden daha hızlılar, güçlüler. Bizim acımasızlığımız yok onlarda. En kötüsü Robin Hood içlerinde. Yıkık ve döküğüz. Fareler ülkesinden yazıyorum. Adım kedi. Kimliğim fareleştirilmeye çalışılıyor. BEN BUNU HAK ETTİM. Benjamın değilim, bunu biliyorum ve hala doğduğum günün sabahı ölmeyi bekliyorum."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kirik-bisiklet/", "text": "Arkalardan gözlüklü Cevdet, ben binerim, diyerek atladı. Parkın çevresini iki defa döndükten sonra, diğer çocuklar da kendi çekinmelerini yenip sırası ile bindiler. Sıranın sonunda ben vardım Erdem... Tam elimi yerde duran bisiklete atacaktım ki, arkadan bir ses! Bir kıyamet koptu. Ali bütün telaşı ile bu tarafa doğru hem bağırıyor hem koşuyordu... Derhal bütün çocuklar dört bir tarafa dağıldık. Nasıl can havli ile kaçtıysam eve kadar hiç soluk almadan koşmuşum. Ertesi hafta bu mevzuları unutmuş bütün çocuklar parkta bilye kapıştırıyorduk ki; Ali elinde bisikletin tekerleği ile yanımıza geldi. Kim yaptı bunu! Çabuk söyleyin! diye bizlerin üzerine gelince herkes susmuş bir kenara çekilmişti."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kirk9/", "text": "Yaşamanın veya ölmenin değeri nasıl yaşadığınıza bağlı! Aslında her bir karakterin kendi hikayesi var ve her bir karakter toplumda bir kesimi temsil ediyor gibi duruyor. Varoş bir köşenin ucuna tutunmuş dört arkadaşın toplumdan beklentisi kalmamış ve toplumun gediklerinde yaşamaya çalışıyorlar. Örneğin Peder'in sürekli bir şeyleri yanlış bilmesi ancak doğruyu söylediğini iddia etmesi, Azman'ın cinsel istekliliği ve olaylara verdiği tepkiler, toplumda hala tartıştığımız değerler üzerine bir atıf gibi duruyor. Yazarlığını yine Yakup Turgut'un yaptığı oyun, Karanlıkta Oyun'a yaptığı güzel göndermeler ile gülümsetirken; dramı ve mizahı toplumun gediklerini anlatmak için kullanıyor. Profesyonelliğe yeni adım attıkları dönemde cesur bir metne sahip olan oyun, izleyenleri düşündüren, güldüren ve en önemlisi sorgulatan bir yapıya sahip. Sıkılmadan geçireceğiniz tek perdelik sürede, varoluşsal sorgulamalar yapacağınız dakikalara hazır olmalısınız! Kırk9, Taksim YanEtki sahnesinde sahneleniyor. Sahne tarihleri, oyun ve ekip hakkındaki her şeyi sosyal medyadan yani Twitter, Facebook ve İnstagram'dan @vollnokta olarak aratabilir, takip edebilirsiniz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kirli-siyah/", "text": "Şehrin en gösterişli alışveriş merkezi kapılarını tam saatinde, 10.30'da açtı. Genellikle müşteriler akşamüstü gelirdi. Yine de mağazadakiler her an biri içeri girecekmiş gibi ciddiyetten taviz vermez, hazır kıta beklerdi. Sosyetenin gönlünü kırmamak temel ilkeleriydi. Görev bilincinin doruklarında dolaşan özel güvenlik görevlileri de kapılar açılmadan, ünlü bir modacının tasarımı giysileriyle yerlerini almışlardı. Kendilerini AVM'nin gözü kulağı zanneden güvenlikçiler diğer günlerin tekrarlanacağı beklentisiyle güne merhaba dedilerse de yanıldıklarını anlamaları uzun sürmedi. Arkasındakileri gizleyen karartılmış camlardan daha koyu renkte, sayılı insanda bulunan otomobil hızla yaklaştı, AVM'nin önünde durdu. Siyah takım elbiseli şoför indi. Hızlı adımlarla aracın arkasından dolaşıp arka sağ kapıya uzandığında benzer bir otomobil daha geldi, birkaç metre geride durdu. Sonradan gelen aracın şoförü neredeyse ilk şoförün kopyası gibiydi; kıyafeti, yürüyüşü, kapıyı açışı... İkisi de kapı kolunu kendilerine zimmetli değerli bir eşya gibi tutuyordu. İlk araçtan baştan aşağı siyahlara bürünmüş orta yaşlı kadın, ardından yaşı ondan hayli fazla adam indi. Durduklarında dışarı çıkmadan aynada üstünü başını kontrol eden kadın az ötede eşinin yanına gelmesini bekledi. Diğer arabadakiler sahne tekrarına devam ediyorlardı. Tek fark yaşlarıydı. Uzun boylu genç kız hık demiş annesinin burnundan düşmüştü. Ablasının solunda yürüyen oğlan çocuğu da ciddiyet yarışında en az büyükleri kadar başarılıydı. Erken sayılabilecek saatte gelenleri gören güvenlikçiler şimdi daha ciddiydiler. AVM'nin ışıl ışıl girişine adım atan aile onları sanki görmemişti. Güvenlikçiler buraya gelenlerin sadece ciddiyeti görmediklerini bildiklerinden pot kırma korkusuyla neredeyse soluk almıyorlardı. Kendinden emin ayaklar asansörün önüne geldiğinde, katta bekleyen asansörün kapısı açıldı. Yukarı çıktıklarında arabadan iniş sırasına göre ışıltılı seramiklerle kaplı kata ayak bastılar; kadın, yaşlı adam, genç kız, erkek çocuk. Soldan devam ettiler. AVM'nin ışıltısına inat kapkara dekoruyla hemen fark edilen sosyete terzisine ait mağazaya geldiklerinde zile dokundular. Kapıyı açan kadın görevli, konukları öğretilmiş ciddiyetle karşıladı. Dış cephenin aksine içerisi insanı yoracak kadar aydınlıktı. Görevli kadın deri koltukların bulunduğu odaya kadar aileye refakat etti. İçeri girmedi. Sırayla oturdular. Etrafa bakınma fırsatı bulamadan yalnızlıkları sona erdi. Yaşlılığa adım atmaya hazırlanan, saçlarının dökülmeyen kısmını da kazıtmış, göbeğini ustalığını konuşturarak diktiği takım elbiseyle kapatan adam odadakilerin ellerini tek tek sıktı, kadının eline dudaklarını belli belirsiz dokundurdu. Hal hatır sorduğunda sadece karşısındaki adam kuru bir teşekkürle yetindi. Diğerlerinden ses çıkmadı. Kadın başını hafifçe öne eğdi, kaldırdı. Meraktan mı yoksa can sıkıntısından mı bilinmez, çocukların gözleri köşe bucak dolaşıyordu. Müşterilerinin zaman sıkışıklığını tahmin eden sosyete terzisi uzatmadan konuya girdi. Yaşlı adam cebinden telefonu çıkarttı. Ekrana dokundu. Karşıdaki telefon bekletmeden açıldı. Sosyete terzisi yarım kalan sözlerini tamamlama telaşıyla araya girdi. Terzi vakit kaybetmeden ölçüleri alıp telefonla sekreterini çağırdı. Özenle hazırlandığı belli giysiler içinde gelen sekreter, müşterilere hoş geldiniz dedikten sonra beklemeksizin, kendisine verilen görevi yerine getirdi. Yakınlık dereceniz? sorusuyla başladı. Aldığı bilgileri tek tek not etti. Son soru diğerlerinden farklı yanıtlanacaktı. Yaşlı adam duraksadı, eşine baktı. Göz göze geldiler. Az sözcüğü ağzından çıkarken kadın başıyla onayladı. Sekreter teşekkür edip odadan çıktı. Müşterilerini kapıya kadar uğurlayan adam döndüğünde hiç oyalanmadan çocukların ölçülerini aldı. Artık zamanla yarışıyordu. Sosyete terzisi, söz verdiği gün tam vaktinde köşkün önündeydi. Giriş kapısının solundaki kulübenin dışında bekleyen görevli, kendisine tembih edildiğinden aracı bekletmeden bahçeye aldı. Siyah minibüs gösterilen yerde durdu. Terzi, yanında ikisi kadın dört elemanıyla araçtan indi; daha önce gelip sıralarını bekleyen diğer markaların personelinin önünden hızlı adımlarla geçip gittiler. O ana kadar kimsenin görmediği, kılıfındaki giysileri koşarcasına kendilerine gösterilen odalara götürdüler. Kapalı kapılar ardında zamanla yarış sürüyordu. Terzi odadan odaya koşuyor, inisiyatifi elden bırakmıyordu. Neredeyse iki saat sonra her şey tamamdı. Önce yeni ayakkabıları getiren firmanın elemanları ayrıldı. Terzinin talebi üzerine kuaförler son ana kadar köşkü terk etmediler. Terzi her şey tamam! dediğinde tüm aile üyelerini salonda toplandı. Son kontrolleri bitirmek üzereydi ki kapı çalındı. Hemen kapıya giden terzi kendisine uzatılan çantayı aldı, kapıyı sıkı sıkıya kapattı. Masaya bıraktığı çantayı açtı, mücevher gibi korunan gözlüklerden sağdakini çıkarttı. Önce evin hanımına arkasında göz yokmuş hissi uyandıran karanlık gözlüğü taktı; sonra diğerlerine. Evvelden hazırlattığı boy aynasının üzerindeki örtüyü kaldırırken uzun süren sessizliği bozdu. Önce evin hanımı, sonra genç kız, ardından bir an önce şu seremoni bitsin diye bekleyen oğlan, en son da yaşlı adam aynanın karşısına geçti. Sorgulayan gözlerle baştan aşağı her şeyi tek tek kontrol ettiler. Şikayet edecek en küçük kusur dahi bulamadılar. Hele gözlüklere bayılmışlardı. Karşıdaki insanı arkasındakileri görememenin boşluğuna yuvarlarken, o bütünleştikleri yüzlere kattıkları derin gizem ve hüzün tarifsizdi. Bir iş, insanın içine ancak bu kadar sinebilirdi. Elde ettiği saygınlığın boşuna olmadığını yine kanıtlamıştı sosyete terzisi. Ev sahibi, zamanı geldiğini düşünüp sekreterini çağırdı, kapıdan uzatılan çantayı aldı. Masaya koyduğu çantayı açtı, aradığını bulunca kapatmadan öylece bıraktı. Önceden hazırladığı imzalı çek yaprağını uzatırken teşekkür etti. Terzi teşekkür ederken yaşlı adam çantadan çıkarttığı çek karnesinin bir yaprağını doldurdu, kopartıp şaşkın bakışları arasında adama uzattı. Bunu da hizmetlerinden ötürü personelinize dağıtın lütfen, dedi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kirmizi-hatti/", "text": "Bahsi geçen dalgın insanların harekete geçtikten sonra etrafındaki canlı ya da cansız varlıklara saldırgan hareketlerde bulunması ve hatta o varlıkları yok etme girişimlerine cinnet dediğimiz gibi; bu bireylerin tuvallerine döktüğü renklere, enstrümanlarına döktüğü ritimlere, kağıtlara döktüğü cümlelere vb. sanat demekteyiz. Kalabalık bir ortamda yaşamayı alışkanlık haline getirmiş insanlar grubu, dalgın insanların sanat ürünü mü yoksa cinnet olayları mı çıkartacaklarından emin olamadıkları için, bu dalgın insanlara pek de hoş gözle bakmazlar. Korku, bilinmezliklerden doğar. Karşınızdaki bireyin bir adım sonrasında neler yapacağını öngöremiyorsanız, o kişi sizde korku hissi oluşturacaktır. Korku hissi, insanoğlu arasında pek de hoş olmayan bir duygu biçimi olduğu için, daha çok yasa çıkartarak, karşımızdaki insanın hareketlerini kontrol altına almaya çalışırız. Ruh sağlığı kavramının önemine inananlar, sanatın da önemini kavramalıdır ve biraz olsun risk alarak o sanatı çekip çıkarmalıdır. Yaratıcı zihinler, meraklı zihinlere yol gösterdikçe huzura yakın kalacağız."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kis-kurabiyesi/", "text": "Biri çıkıyor, ben böyleyim şöyleyim diyerek esip gürlüyor, adeta soğuk bir fırtına gibi. Bir diğeri çıkıyor, sıcacık gülümsemesiyle hepimize mutluluk saçmaya çalışıyor yeni doğan bir güneş gibi. Haliyle hepimizin de sağlığı bozuluyor bu havalarda. En güzeli tabi ki vitaminimizi almakta; hem de tatlı bir şekilde. 3 adet portakalın kabuklarını rendeliyoruz, ardından portakallarımızın suyunu sıkıyoruz. 1 yemek kaşığı toz şeker ile portakal rendelerini ve suyunu karıştırıyoruz. Karışıma 2 yumurta sarısını ve 1 çay bardağı sıvı yağı da ekliyoruz. Karıştırmaya devam ediyoruz. Yarım paket margarin ve 6 yemek kaşığı toz şeker daha ilave ediyoruz. 1 paket kabartma tozu ve yeterli miktarda un ekleyip karıştırıyoruz. Unun miktarını, karışımın hamur kıvamına gelmesine göre ayarlayın. Hamurdan parçalar koparıp istediğiniz şekilleri yapın ve yağlanmış tepsiye hepsini dizin. Fırına koymadan üzerlerine tarçın ya da toz şeker serpin. 170 C derecede 30-35 dakika pişirin. Kış kurabiyeniz hazır. Bu günlerde sıcacık bir çayla hepimize iyi gelir böylesi bir tat."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kis-uykusu/", "text": "Sıradan insanların güzelliklerini, onları insan yapan ince detaylarlarda arayıp her birini birer kahraman haline dönüştürmesiyle ünlü bir yönetmen Nuri Bilge Ceylan. Böylesi bir yönetmenin, Haluk Bilginer, Demet Akbağ, Melisa Sözen, Nejat İşler, Tamer Levent, Serhat Kılıç, Nadir Sarıbacak, Ayberk Pekcan gibi rüştünü ispatlamış sanatçılarla bir araya geldiğinde neler yapabileceğini, nasıl bir film ortaya çıkarabileceğini göreceksiniz Kış Uykusu'nda. Haluk Bilginer'i Emekli Tiyatro Oyuncusu Aydın, Demet Akbağ'ı Ablası Necla, Melisa Sözen'i Eşi Nihal, Ayberk Pekcan'ı Kahya, Serhat Kılıç'ı İmam Hamdi, Nejat İşler'i İmam'ın Ağabeyi İsmail, Tamer Levent'i Süavi, Nadir Sarıbacak'ı Öğretmen Levent, Mehmet Ali Nuroğlu'nu Timur ve küçük oyuncu Emirhan Doruktutan'ı İlyas karakterlerini canlandırırken izlediğimiz bu filmde, babadan kalma küçük bir otelde ablası ve karısı ile varsıl bir hayat sürerken yerel bir gazetede köşe yazarlığı yaparak ruhen hayata tutunmaya çalışan emekli bir tiyatro oyuncusunun dar çevresiyle olan ilişkileri konu ediliyor. Film, gerek baş karakter Aydın gerekse Eşi Nihal için zaman içerisinde bir varlığını ve önemini ispat mücadelesine dönüşüyor. Bu mücadeleye zaman zaman müşkülpesent abla Necla da dahil oluyor. Diğer taraftan, İmam Hamdi ve onun eline bakan diğer aile fertlerinin maddi güçlükler içerisinde fiziken hayata tutunma mücadelesini izleme fırsatı buluyoruz. 3 Saat 16 Dakika süren ve büyük bölümü uzun diyaloglarla geçen Kış Uykusu için 67. Cannes Film Festivali jüri başkanı ve aynı zamanda bu festivalden Altın Palmiye Ödülü çıkaran tek kadın film yönetmeni olan Yeni Zellandalı Jane Campion kadar iddialı sözler sarf edilerek; Bu film her yönüyle bir başyapıt denilebilir mi bilemiyorum fakat özellikle küçük insani ayrıntıların vurgulanmasından zevk alan seyirciler için seyredilmeye değer ve zevk veren bir sanat filmi olduğu çok açık. Filmin dikkat çekici yönlerinden biri de; aynı toplumun fertleri ve aynı ülkede yaşayan kişiler olmalarına karşın, aydınlarla kırsal kesim insanları arasındaki belirgin kopukluğun vurgulanıyor olması. İyi niyetli ve emekli bir tiyatro oyuncusu olan Aydın'ın, babadan kalma evlerinde ve topraklarında yaşam mücadelesi veren fakir fakat onurlu insanların, dertlerinden, sıkıntılarından ve dünya görüşlerinden bihaber olması. Bu bağlamda, Aydın isminin seçiminin de bir tesadüf olmadığı anlaşılıyor. İmam Hamdi'nin, kendini ve maddi zorluklar içerisindeki durumunu ifade edebilmek için çırpınışlarına karşılık Aydın'ın ona kayıtsız kalması, hatta kirli ve nahoş kokulu bir insan olmasından dem vurması bu vurguyu daha bir gözle görünür hale getiriyor. Aslına bakılırsa eşi Nihal ve arkadaşı Süavi için de durum pek farklı değil. Kapadokya, tüm dünyanın hayran olduğu bir yurt köşesi kuşkusuz, ancak kar altındaki görüntülerini eminim çoğumuz görmemişizdir. Bu film sayesinde onu da görmüş olduk. Mekanlar, mekan düzenlemeleri, ışık ayarları, çekim açıları... Filmin teknik anlamdaki yapılandırmasında göze batan, olmasaydı iyi olurdu denilebilecek hiçbir enstantane bulamadım doğrusu. Hayvan hakları savunucularını ve bu maksatla kurulmuş olan dernekleri ayağa kaldırmış, bununla da yetinilmeyip filmin yapımcısı mahkemeye verilmiş de olsa, yapılan, günlük yaşamda hep var olan bu görüntülerin seyirciye gerçekçi bir biçimde aktarımından ibaretti diye düşünmekteyim. Diğer bir deyişle, malumun ilamı idi. Kaldı ki filmde, bu görüntülere yönelik bir övgü ya da yergiye yer verilmemesi de gerçek maksadı yeterince açıklar nitelikteydi. Sahnenin çekim kalitesine gelince; tek kelime ile muhteşemdi. Özellikle atın çaydan çıkıp diz çöküşü ve nefes nefese haliyle soluk alıp-verişinin detaylandırıldığı sahneler kesinlikle izlenmeye değerdi. Keyif veren sahnelerden biri de hiç kuşku yok ki filmin sonlarına doğru Aydın, Süavi ve Öğretmen arasında geçen içkili gece sohbetiydi. Bu sahnede, Öğretmen ve Süavi karakterlerini canlandıran Nadir Sarıbacak ve Tamer Levent'in oyunculuk başarılarına özellikle dikkatinizi çekmek istedim zira günlük yaşamda, çevremizde rahatlıkla karşılaşabileceğimiz kimi insanların bir film sahnesinde karşımıza çıkıp da o doğal halleriyle aslında ne denli önemli kahramanlar haline geldiğini görebilmemiz açısından çok etkileyiciydi. Filmin süresi, sıradan insanların kişilik tahlillerine ağırlık veren ve dolayısı ile karşılıklı diyaloglar halinde geçen filmler için oldukça uzun ve özellikle aksiyon beklentisi olan insanlar için sıkıcı gelebilecek düzeyde... Ancak detaylara inildiğinde, yönetmen tarafından verilmek istenilenlerin, yani kahramanların ruh hallerinin, isteklerinin, arzularının, hasletlerinin gerçekçi bir biçimde ve hakkıyla seyirciye yansıtılabilmesi için de başka bir yol yok malesef. Bu bağlamda Kış Uykusu, tıpkı Ahmet Hakan için olduğu gibi kimilerine sıkıcı, hatta kimilerine çok sıkıcı gelebilir lakin bu durumu onun, insani değerlerin sıradan insanlar üzerinde başarıyla işlendiği, sanatsal değeri yüksek bir film olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Cannes Film Festivali'nden Yılmaz Güney'in Yol filminin ardından ikinci kez Türk Sineması'na Altın Palmiye ödülünü kazandırmış olması da şüphesiz bu görüşü destekler mahiyette. Tamer Levent gibi özel, değişik ve en önemlisi yılların deneyimini taşıyan bir sanatçının isminin, toplum içinde bir mekanın dışında idrarını yapıp orada burada küfür edip Bukowskilik taslayan Nejat İşler'den sonra yazılması ne üzücü."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kisa-sarhosluk/", "text": "Otelin servis asansöründen beşinci katta iniyor. Meyve tabağı, çerez kasesi, viski bardağı ve buz kovasını dökmemek için elindeki tepsiyi itinayla sıkıyor. Katlara yaptığı ilk servis değil ama şefinin, Aman ha! Dikkat et. İyi müşterimizdir, demesi biraz tedirgin ediyor onu. Gün boyu restoran ve havuz başı masaları arasında dört dönerken yorgun düşen dizleri ağrıyor. Gece yarısı iş bittikten sonra kendini yatağa atar atmaz saniye sektirmeden horlamaya başlayacağını da iyi biliyor. Ya sabır. İki üç saat daha sık dişini. Sonrası Allah Kerim, diye bıdırdanıyor. Kapıyı çalarken yüzünde gülücük hazırlıyor. Açılan kapıdan iki kocaman göz bakıyor genç adama. Köyünün sulak yerindeki ağaçlara gün vurduğunda can eriklerinin parladığı gibi parlayan gözler. Kadının kulağında telefon; içeri girmesini işaret ediyor. Ağzı kiraz. Açılıp kapandıkça daha bir kızarıyor. Ahizeden gelen sesi dinliyor, sonra konuşmasına devam ediyor. Genç adam odadan balkona geçerken kadının müzikli sesi kulaklarını okşuyor. Kalın kaşlarının altından kadını dikizlerken varla yok arası ince beyaz elbisenin hoş kıvrımları içini eritiyor. Tam dışarıya adım atacağı anda tökezleyince bir yetmişlik bedeninin yarısı odada diğer yarısı balkonda, tepsiyle birlikte yere seriliyor. Kadın şaşkın. Telefonu kapatıp katıla katıla gülüyor. Yanına varıyor kadın. Dudaklarında hala alaycı gülümseme. Yerden iki üç fındık alıp tepsiye koyuyor. Genç adamın elini o an fark ediyor. Umurunda değil genç adamın. Aklı fikri kırıp döktükleri için kaç yevmiye kesileceğinde. Cam kırıklarını, çerezleri, yere yapışmış meyve parçacıklarını topluyor. Kadının sesindeki müziği artık duymuyor. Sesini çıkarmadan dediğini yapıyor. Kadın yatağın dibindeki krem rengi berjere oturtuyor genç adamı. Cam çizikleri canını yakıyor ince ince ama yiğitliğe bok sürmek yakışmaz ona. Öylece bekliyor banyoya giren kadını. Derken kar beyazı havluyla görünüyor kadın. Yere çömelip kırmızı ojeli parmaklarıyla kanı temizliyor. Elleri mahir. Anasının elleri de çok mahirdi. Ne zaman sokaktan eve salya sümük girse hem azarlar hem yaralarını temizlerdi. Geçerdi gerçekten. Çoğa kalmaz, sokakta alırdı soluğu. Çocuklara diklenirdi. Kadın deriye saplanmış cam kırıklarını temizliyor. Genç adamın canı iyice yanıyor. Pınarlarında durmak istemeyen yaşlarını, gözlerini yukarı kaldırarak geri gönderiyor. Okey, diyor kadın. Diğer eli de inceliyor. Ayağa kalkıp çekmeceden bir paket çıkarıyor. Yine o mahir ellerini kullanarak genç adamın elini sararken durmadan konuşuyor ama genç adam anlamıyor. Kadın yeniden ayakları üzerine doğrulunca, o da kalkıp balkona gitmeye yelteniyor. Gözleri yerde. Can eriklerini ışıldatarak uzun parmaklarını genç adamın omuzlarında gezdiriyor. Ne anlamıştı ki. Üzerinde durmuyor. Can eriklerinin neden iki misli ışıldadığını da anlamıyor. Kadının elleri şimdi de Emrullah'ın başını avuçlarına alıyor. Dolaba koşup çantasından üç adet iki yüzlük çıkarıyor. Yeniden Emrullah'a yanaşıp pantolonunun cebine davranıyor. Elini, genç adamın cebinden hemen çıkarmıyor. Emrullah kaba etinde gezinen parmakları hissediyor. Kadın sevimli bir kız çocuğu gibi. Kalbi durdu duracak. Öylesine şahlanıyor, öylesine deli akıyor kanı. Düş mü ne? Ter basıyor bütün bedenini. Buğday teni yine mor salkım... Sesi titriyor. Kadın, Emrullah'ın yerdeki yüzünü kaldırıp dudaklarını dudaklarında gezdiriyor. Ayakları yere basmıyor. Odadan nasıl çıktığını, asansöre nasıl bindiğini hatırlamıyor. Aynadaki yüzü inceliyor dikkatle. Yanaklarına şaplak atıyor. Gece neler olacağını düşününce yine eriyor. Ellerini kıvırcık saçlarının arasında gezdirip aynaya dikleniyor. Restoranın işi hafifleyince şefinden izin istiyor. Biraz homurdansa da Tamam, diyor şefi. Beş dakika sonra elinde tepsiyle odanın kapısında dikiliyor, Emrullah. Larisa elbisesini değiştirmiş. Yine içi görünen ama bu sefer siyah bir elbise... Daha kapıdan girer girmez burnuna dolan parfüm kokusuyla sarhoş oluyor. Televizyonda sarışın bir genç, bilmediği bir dilde şarkı söylüyor. Balkondaki masaya oturup kadeh kaldırıyorlar. Kadın şuh kahkahalar atıyor. Emrullah da yavaş yavaş alışıyor havaya. İlk geldiğindeki teri yok alnında. Kadının can eriklerine bakınca içinin gıcıklanması hoşuna gidiyor. Larisa hızlı. Kadehler boşalır boşalmaz yenisini dolduruyor. Televizyonda kanal değiştiriyor. Bir erkek türkücünün yanık yanık ırladığı türküye Emrullah da eşlik ediyor. Kapı vuruluyor. İkisi de şaşkın. Larisa can eriklerini kırpıştırıyor. Yuvarlak kalçalarını kıvırarak varıyor kapıya. Karşısında beliren adama dikleniyor. Kadını yana itekleyip içeri dalıyor kapıdaki adam."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kitaba-ve-okumaya-dair/", "text": "35. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı'nı bu yıl 9 gün içerisinde 650 bin kişi ziyaret etti. 'Felsefe ve İnsan' temasıyla Tüyap Fuar ve Kongre Merkezi'nde 12 Kasım'da açılan fuar kitapseverlerin! yoğun ilgisi ile sona erdi. Peki bu 650 bin ziyaretçi için fuarın ifade ettiği anlam nedir? Zincir kitapçıların giderek arttığı, internet üzerinden alışverişin revaçta olduğu dönemde fuar ziyaretçisinin günden güne artma sebebi nedir? İşte bu soruların yanıtını merak etmemle başladı bu yazıyı kaleme almam, aradığım cevapları bulmak için her şeyi kalabalık, trafik, keşmekeş- göze alarak iki günümü fuar alanında geçirdim. 35 yıldır gerçekleştirilen fuara katılanların bir kısmı bunu artık alışkanlık haline getirmiş olanlar; adeta orada olmayı kendisine zorunluluk olarak bellemişler. Kimileri de bu fuarı ailesi ya da arkadaşlarıyla yapılacak bir hafta sonu etkinliği olarak görüyor. Özellikle İstanbul'un o bölgesinde oturanlar için günü AVM'de geçirmekten çok daha iyi bir fırsat olduğu muhakkak... Yalnız şayet şehrin Anadolu yakasında oturuyorsanız işiniz gerçekten zor, hatta bu etkinlik bir işkenceye dahi bürünebiliyor. Bir de toplu taşımayı tercih ettiyseniz... Bunların yanı sıra bir de ne bulduysam imzalatayımcılar var. Kimileri için fuarın en güzel yanı -uzun kuyrukları göze alırsanız- imza günleriyken, gelmeden evvel imzalatacakları herhangi bir yazar olmadığı halde o an tesadüfen gördüğü yazarın kitabını imzalatanlar da azımsanamayacak bir miktarda. Bütün bunlardan yola çıkarak biraz da ne okuduğumuzun üstünde durmak gerek sanırım. Henüz fuarda satılan kitaplar arasında en çok hangi türün gözde olduğuna dair bir araştırmaya rast gelmedim. Böyle bir araştırmaya da gerek olmadığını, kitapçıların çok satanlar kısmına bakarak anladım. Son yıllarda bilhassa internetin etkisiyle kitap paylaşımları arttı. Bugün Türkiye'de okur olmanın en temel göstergesi kitap-kahveli fotoğraflar paylaşmaktan geçiyor. - Leyla ile Mecnun'un Oğuz Ataylı bölümlerini izle, - Poyraz Karayel'in Oğuz Ataylı bölümlerini izle, - Kahveli mahveli bir Tutunamayanlar kitabını internette paylaş 'Çok susadım Albayım' falan yaz. diyor Türk-İslam düşünce tarihindeki çalışmalarıyla bilinen Hilmi Ziya Ülken."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kitap-ayraclari/", "text": "Babalarını sevmeyen kızlar, kitap ayracıdırlar hayatın. En belirgin özellikleri babalarını sevmemeleridir. Belli bir zaman diliminde ya da dilli bir zaman beliminde. Öylece değil, gerekli görüldüğü için serpiştirilirler bir kitabın içine. Kısa olanları vardır; kendince öyküleri olan. Ama asla cin ali kitaplarının içinde rastlayamazsınız. Madonna kürkünü giyerken, Raif beye ağlayan bir adamın uykusu gelir birden ve yapıştırır kısa boylu ayracı 155 ile 156. sayfanın arasına. Anarşist yapılı olan bu kısa boylu ayraçlar isyan çıkarır ve kırmızı duvarlı Monroe posterleriyle süslü kafenin balkonundaki en sessiz masadan aşağı atarlar kendilerini. Raif Beye ağlayan adamın yerini kimi zaman Kont'un Mercedes'ine küfreden kadın alır. Küfür edilen bir kadın kısa ayraç, kahve kokusunu sevmez. Migreni tutar, ışıktan hoşlanmaz ve piç olduğunu düşünür. Cami tuvaletinde bulunmuş olma ihtimali ona göre %98'dir. Avluya da %2'lik bir kısım bırakır. Cuma gecelerini hiç aksatmadan dua ederek geçiren kısa boylu ayraçlar, uçan spagettiye RAMEN derler. Ellerini baş ve omuz hizasında işaretinin zıttını yapar, oruç tutar ve hobi olarak viski içerler. Avluda bulunmuş olma ihtimalleri onları mübarek kılar. Tuvalette bulunmuş olma ihtimali ile de yaşarlar. Alt sınıf, üst sınıf olarak ayrılmayan sosyalist yönleri de ağır basan kısa boylu ayraçlar, hiyerarşiye başkaldırırken, yetkililere süslenenleri pek sevmezler. En önemlisi de babalarından hoşlanmazlar ve uzamazlar. Uzun severler için uzun boylu ayraçlar da vardır. Mavi elbiseli kadın okuduğu erotik kitabın içine koyar mesela. Uzun boylu ayraçların dayanma mekanizmaları daha geniştir, agresiftirler. Herhangi bir tanrının varlığına inanmazlar. Peygamberlerden hoşlanır, melekleri beğenirler. Darwin ile bir kere aynı masada çay içmişlikleri yoktur. Cuma yemininin ardından Allah Türk'ü korusun ve yüceltsin naraları atarak, rakı-balık yaparlar. Kırmızı kadınlardan, kavruk tenli erkeklerden hoşlanırlar. Çoğunun saçı rastalı ve ayakkabıları sivri burundur. Bunlar hobi olarak mohawk saçlarını ortadan ikiye ayırmayı severler. En sevdikleri oyuncu, kahpe bedende üç delik açma yetkisine sahip olan değerli abimiz Cüneyt Arkın'dır. Entel abi, dantel abla olma yolunda uygun adım marş ilerleyen uzun boylu ayraçlar, burunlarına hoş gelen her türden müziği dinlerler. Sokak sanatıyla uğraşanları vardır. %98'i konteynırda bulunup, serseri aileler tarafından, zalimce yetiştirildiklerini düşünürler. Uzun boylu ayraçların ihtiyar nüfusu, genç nüfusa oranla daha fazladır. Çoğu Kore gazilerinden oluşur. Rahmetli Ecevit, Rahşan Hanıma Pülümür'ün yaşsız kadını dizelerini yazarken, uzun boylu ayraçlar Ecevit'e Avradını sikeyim derler. Zira seksten hoşlanan tiplerdir. Fakat kısa boylu ayraçlarla aralarında en ufak bir fanteziye rastlanmamıştır. Son olarak 14.000 yıldır araştırılan verilerde böyle bir kayda rastlanmamış, hatta fosil ayraçlar takımının birbirilerinden haberlerinin hiç olmadığı saptanmıştır. Yaklaşık M.Ö 500'lü yıllarda putperest bir ayraç takımı görülmüş ve putların saçlarını tutturmak için kullanıldıkları ortaya çıkarılmıştır. Belli bir takım ayraç, Alexander Felemenk'in bakteri deneyinde muhafazakar bir yol izlemiş ve penisilin marşına eşlik etmemişlerdir. Graham Bell, telefonun ses iletimini sağlamak amacıyla çivi bulamamış, uzun boylu ayraç ile kabloyu duvara tutturmuştur. Newton elmanın kabuğunu uzun boylu ayraçla soymuş ve afiyetle yemiştir. Tuvalete gittiğinde mekaniğin özünü keşfeden ünlü bilim adamı Kanal D'ye verdiği röportajda çoğu kez bunun, ayraç sayesinde olduğunu belirtmiştir. Sigmund Freud'a göre uzun boylu bir kitap ayracı insanın bilinçaltındaki duygularını genital bölgelerine yönlendiren bir ayraçtır. Edison ampulün içine uzun boylu biri sarı biri beyaz saçlı, iki tane kitap ayracı koyduğunu belirtmişse de yetkili abiler bunu yalanlamıştır. Conrad Röntgen Götüne x ışını kaçsın. küfürünü ilk bulan adam, uzun boylu bir kitap ayracıyla cuma namazından sonra pilavlı bir sohbette bulunmuş. Küfürün ne kadar kötü bir davranış olduğu hakkında 11.000 tane fetva yayımlamıştır. Arada ilk okuyan adamın ya da kadının onları unutacağını yahut terkedeceğini düşünürler. Hele ki onları yarım bırakanlardan hiç haz etmezler. Babasını sevmeyen bir kitap ayracı, yerinin sokak olduğunu düşünür. Sürekli onu birisinin ama iyi kalpli birisinin bulması gerekir; bulup en sevdiği kitabının arasına koyması. Babasını sevmeyen bir kitap ayarcı, babası ölmüş bir kitap ayracından daha tehlikelidir. Kağıdı yıpratır, kalemi incitir. Çoğu şairdir bu kitap ayraçlarının. Boşluğa bir şey yazan şairlerden, ölüdür ve yaşayan bir hiçliğe şiir yazar. Babasını sevmeyen bir kitap ayracı yaklaşık olarak 70 kilo civarında, 75 cm boyunda, kumral ve hırçındır. Ne var ki babasını sevmeyen kızlar, babalarının hiç sevmeyen kızlardır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kiz-kulesi/", "text": "Mistik bir etkisi olan ve çeşitli hikayelerin anlatıldığı Kızkulesi yapıldığından günümüze kadar çeşitli amaçlar için kullanılmıştır. Kimi zaman mezar kimi zaman kule bazen depo bazen gümrük olarak bazen de savuma amaçlı kale olarak çeşitli amaçlarla kullanılmıştır. Kızkulesi'nin mimari yapılanma süreci M.Ö. 341 yılına kadar uzanır. O dönemlerde boğazın çıkıntısı olan bu burun, vus adı ile anılır. Bu tarihte Komutan Chares'in eşi için, mermer sütunlar üzerine yapılan bir anıt mezar kimliğinden sonra, M.Ö. 410'da Sarayburnu'nun bulunduğu yerden, kulenin bulunduğu adaya zincir gerilerek, boğazın giriş ve çıkışlarını kontrol eden bir gümrük istasyonu haline getirilir. M.Ö 411 yılında Atina ile Sparta arasındaki savaşın sonunda, Atinalı General Alkibiades tarafından Spartalıları kontrol altında tutabilmek için, kenti zincirle kuşatıp, burayı kale haline getirmiştir. Aklibiades'in buradan geçen gemilerden gümrük parası aldığı bilinmektedir. M.S. 1110'lara geldiğimizde ise ilk belirgin yapı , İmparator Manuel Comnenos tarafından inşa ettirilir. Savunma kulesi olarak inşa ettirilen bu yapı Küçük Kale anlamına gelen Arcla adını alır. Bu yapı ile ilgili net bilgiler olmamakla birlikte bugünkü boyutlarına yakın olduğu düşünülmektedir. İstanbul'un fethi sırasında savunma amaçlı olarak kullanılan kule, 1453 yılından sonra çok farklı amaçlarla kullanılmıştır. Osmanlı döneminde savunma kalesi olmaktan çok bir gösteri platformu olarak kullanılmış ve Mehterler burada adaya yerleştirilen topların atışları ile birlikte nevbet okumuşlardır. 1719 yılında fenerden çıkan alevle yanan Kızkulesi, 1725 yılında şehrin Baş mimarı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından tekrar onarılır. Kule kısmı biraz değiştirilerek üst tarafa camlı bir köşk ve onun üzerine de kurşunla kaplı bir kubbe oturtturulur ve bina kagir olarak tekrar yapılır. Yıldırım düşmesinden gemi çarpmasına kadar pek çok felakete maruz kalan yapı, 18. yüzyılda sürgün için bir ön istasyon işlevi görür. 1830 senesinde kolera salgınının şehre yayılmaması için karantina hastanesine dönüşür. Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş devrine girmesi ile tekrar savunma kalesi olarak kullanılmaya başlanır ve toplarla donatılır. 1832 yıllarında tekrar bir tadilattan geçer, kubbenin üzerinden yükselen bir bayrak direğine sahip olur ve ünlü hattat Rakim'in yazısı ile kapısının üzerindeki mermere Sultan II. Mahmut'un tuğrasını taşıyan kitabe yerleştirilir. 1857'de tekrar fener ilave edilir ve 1920 yılında fenerin lambası otomatik ışık yapma sistemine kavuşur. 1944 senesinde restorasyon yapılır. 1959 senesinde Askeriye'ye devredilir ve radar istasyonu olarak kullanılır. 1982 senesinde Türkiye Denizcilik İşletmeleri'ne devredilir. 1990 senesinde Kasımpaşa'daki Deniz Yolları depolarının yıkılması sonucunda gemilerdeki fare ve haşerelerin öldürülmesinde kullanılan siyanür, Kız Kulesi'nde depolanmıştır. Burada görevli personel siyanür ile yaşamak zorunda kalmıştır ve sonucunda şikayet edilerek buradan kaldırılmıştır. Mitolojiden günümüze Yerebatan Sarnıcı'ndan kuleye uzanan dehlizler tüneller olduğu söylenir. Bu dehliz ve tüneller günümüzde su depose adıyla anılan sarnıçları beslemektedir. Kulenin restorasyonu esnasında tatlı su kaynağı ve sarnıçlara açıldığı tahmin edilen kapak bulunmuştur. Bu tünellerin bildiğim kadarıyla Yerebatan Sarnıcı'ndan başlayıp Kızkulesi'ne oradan Kadıköy'e oradan da Kınalı Ada'ya kadar gittiği ve Kınalı Ada'da bir kilisenin içinden çıktığı söylenir. Hatta Bizans döneminden bir imparatorun bu tünellerle kaçtığı söylentisi vardır. Bu zamana kadar bu tüneller varsa bile artık kullanılmaz hale gelmiştir. 1992 den itibaren buranın özel sektöre devri konuşulur, İstanbul Belediyesi, Üsküdar Belediyesi, Mimarlar Odası, Şairler, Turing, Ulusoy Şirketler Grubu gibi pek çok kurum çeşitli medyatik projeler üretirler. Kızkulesi'yle ilgili çeşitli hikayelerde bilinmektedir. En çok bilineni ise yılan sokması sonucu hayatını kaybeden imparatorun kızıdır. Battal Gazi Hikayesi Osmanlı Dönemi'nde geçer. Hikaye; Battal Gazi'nin askerleri ile birlikte Kızkulesi'ne baskın yaptığını ve kulede saklanan hazineleri alarak, burada yaşayan Üsküdar Tekfuru'nun kızını kaçırdığını anlatır. İstanbul'u kuşatmaya gelen Battal Gazi, kuşatmadan bir sonuç alamayınca Kızkulesi önündeki kıyıya karargahını kurar ve yedi sene burada kalır. Hikayeye göre, Battal Gazi'nin Üsküdar kıyılarında bu kadar uzun süre kalmasının asıl nedeni, tekfurun kızına aşık olmasıdır. Üsküdar tekfuru, Battal Gazi'nin korkusuyla, kızını hazineleri ile birlikte kuleye kapatır. Şam seferini tamamlayarak Üsküdar'a dönen Battal Gazi, kayık ile Kızkulesi'ne gelerek, tekfurun kızı ve hazinelerini aldıktan sonra Üsküdar'dan atına atlayıp oradan uzaklaşır. Çokça bilinen Atı alan Üsküdar'ı geçti lafı bu hikayeden gelir. Bu hikayeden zamanımıza gelen bir diğer miras da Kızkulesi'nin ismi ile ilgilidir. Türkler, bu olaydan sonra, diğer efsanelerdeki prenseslere de atfen buraya Kızkulesi ismini vermiştir. İmparator Konstantin zamanında hazineden para çalınmaktadır. Kralın kızı hazineyi korumakla görevlidir. Hırsız bir dehlizden gelmektedir. Kralın kızı hırsıza kılıcıyla saldırır ve hırsız dehlizden kaçar. Hırsız zamanla zengin olur. Kralın kızıyla intikam amaçlı evlenir. Kralın kızı, babasının yanına kaçar. Kral, kızını korumak için kızını Kızkulesi'ne kapatır. Koruma amaçlı kuleye aslanlar getirilir. Hırsız ilk başta aslanları etkisiz hale getirse dahi sonunda onlara yem olur. Bu efsanenin Çanakkale boğazının en dar geçidinde ortaya çıktığı da söylenir. Ancak günümüzde, belki de sahip olduğu romantik dokusundan olsa gerek, Kızkulesi denildiğinde en çok bilinen hikaye Hero ve Leandrosun ölümsüz aşk hikayesidir. Efsaneye göre zamanında Üsküdar sırtlarında Tanrıça Afrodit adına bir tapınak vardır. Hikayede adı geçen Hero, genç kızların görev yaptığı bu tapınağın rahibelerindendir. Hero, Kulede kumrulara bakmakla görevlidir. Her yıl ilkbaharda, doğanın uyanışı adına tapınak çevresinde törenler yapılır, aşkı bulamayanlar, hayal ettikleri sevgililerine kavuşabilmek için Afrodit'e yakarırlar. Boğazın karşı kıyısında oturan Leandros da bu törene katılmak için tapınağa gelir ve Hero'yla karşılaşır. İki genç ilk görüşte birbirine aşık olur. Ancak arada büyük bir engel vardır. Hero, bir rahibedir ve evlenmesi yasaktır. Oysa Leandros, ne pahasına olursa olsun Hero'ya kavuşmak istemektedir. Bir gece kıyıdan Kule'ye bakarken, Kızkulesi'nin tepesinde bir ateşin yandığını görür. Hero, elindeki meşale ile Leandros'a yol göstermektedir. Durgun denize, ayın parlak ışığı eşlik eder. İyi ve dayanıklı bir yüzücü olan Leandros, Hero'ya kavuşma hayaliyle Boğaz'ın sularına atlar. Var gücüyle yüzmeye başlar ve Kule'ye varır. İki genç, o gece aşklarını kutsarlar. Kızkulesi o günden sonra her gece iki gencin gizli aşkına ve yasak sevişmelerine tanıklık eder. Leandros, fırtınalı bir gecede, biricik aşkı Hero'ya kavuşmak için Boğaz'ın azgın sularına bırakır kendini. Hero da her gece olduğu gibi meşalesiyle, Leandros'a yol gösterir. Ancak Hero'nun, biricik aşkına yol gösteren meşalesi rüzgarın da etkisiyle söner. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros, nereye doğru yüzeceğini bilemez ve Kule'den gittikçe uzaklaşır. Yorgun ve bitkin düşen Leandros daha fazla dayanamaz ve Boğaz'ın karanlık sularında kaybolur. İçini kaplayan dayanılmaz endişe ile sabaha kadar sevgilisini bekleyen Hero, Leandros'un cansız bedenini karşı kıyıda görünce, bu acıya dayanamaz ve kendini Kızkulesi'nden Boğaz'ın sularına bırakır. Hero ve Leandros'un, kavuşamayan aşıklara atfen anlatılan bu hikayesinden başka bir de Kleopatra'nın sonuna benzer bir sonun anlatıldığı yılanlı hikaye vardır. Bizans imparatorunun bir kızı olur. İmparator buna çok sevinir ve kızının doğum gününü, ülkesinde bayram ilan eder. Her yıl, prensesin doğum günü bayramı görkemli bir şekilde kutlanır. İmparator, bilginlerinden, kızının tahta hazırlanması için eğitilmesini ister. Fakat bilginlerin en yaşlısı, imparatora, kızının on sekiz yaşına basmadan bir yılan tarafından sokularak öleceğini kehanet eder. Bunun üzerine imparator, denizin ortasındaki küçük bir adacık üzerinde yer alan kuleyi onararak kızını buraya yerleştirir. Böylece yıllar geçer. İmparatorun kızı on sekizine basmak üzeredir. Ancak, kaderin kaçınılmazlığını kanıtlarcasına, kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılan, prensesin tenine süzülerek zehrini boşaltır. İmparator, kızının ölümüne çok üzülür ve kaderden kaçılamayacağını anlar. Kızı toprağa gömülürse, yılanlara yem olacağını düşünerek, prensesin cansız bedenini mumyalatıp pirinç bir tabuta koydurur. Tabutun da Ayasofya'nın yüksek duvarlarından birinin üstüne yerleştirilmesini emreder. Böylece, kızının hiç değilse ölüsünün yılanlardan korunacağını düşünür. Bugün bu tabutun üstünde iki delik vardır. Yılanın, prensesi ölümünden sonra da rahat bırakmadığı anlatılır. Ünlü Türk şairi Nazım Hikmet'in hayatında da kulenin önemi büyüktür. 1827'de Almanya'da doğan Karl Detroit, henüz 12 yaşında bir gemiyle İstanbul'a gelir ve karaya Kızkulesi'nden çıkar ve günümüz anlatımına uygun olarak Osmanlı'ya iltica eder. Mehmet Ali adıyla sarayda eğitim alır. II. Abdülhamit döneminde de paşa unvanını alır. 1878 de Berlin Antlaşması esnasında Osmanlı'yı temsil eder. Bu antlaşma Hristiyan cemaatlere haklar tanıdığı için tutucu çevreler tarafından Osmanlı'yı gavura satan adam diye suçlanır ve Arnavutluk'ta linç edilir. 4 kızı olan Mehmet Ali Paşa'nın kızlarından Leyla Hanım'ın da Cemile Hanım adında bir kızı olur. Onun oğlu ise ünlü şair Nazım Hikmet'tir. Ocak 1921'de Nazım Hikmet milli mücadele için Anadolu'ya giderken gemisi Kızkulesi önünde durdurulur ve aranır. 1950 de hapisten çıkan Nazım, özgür kalınca en çok istediği şeyi yapar; Salacak sahilinden büyük dedesi Mehmet Ali Paşa'nın çıktığı Kızkulesi'ne bakar ve elini suya daldırır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kizil-ve-kirmizi/", "text": "Otobüsün hareket saatine birkaç dakika vardı. Bıyıkları terlemeye başlamış muavinin, boş olmaması gereken yirmi bir numaralı koltuğun önünde birkaç saniye durup düşünmesinden hemen sonra soluk soluğa yetişmişti kırmızı ceketli kadın. Bir yandan beline kadar inen saçlarını alışkanlıkla geriye atıyor, muavine işaret parmağıyla bir dakika yapıyor, derin derin nefes alıyordu. Cam kenarı benim dercesine geçmesi için yer vermesini bekliyordu yanındaki kızıl saçlı kadından. Kırmızı ceket ve kızıl saçlar... Artık tamamlanmıştı resim ve yolculuk başlamıştı. O kadar ağır bir sessizlik var ki içeride. Fısıltı bile duyulmuyor. Yolun sesleri sarıp sarmalamış sanki bütün yolcuları. Bir bebek sesi de mi olmaz diye düşünüyor kızıl saçlı kadın. Çok sık yollara düşmüyor aslında ama bu kadar sessizlik onu ürpertiyor. Endişeler susuyor; acılar, sevinçler, geride bırakılanlar, ikilemler, kavuşulacak olanlar... Diller kadar herkes ve her şey susuyor. Başını çok çevirmeden kırmızı ceketli kadını izliyor kızıl saçlı kadın, başını nasıl da yavaşça yaslıyor cama. Adını merak ediyor, neden geç kaldığını, nereye gittiğini. Saçlarını düşünüyor, kim bilir ne kadar zor oluyordur bakımı... Otobüs hareket etmek üzereyken hafif bir tebessüm eşliğinde başlarını sallayıp iyi bir yolculuk olmasını dilemişlerdi birbirlerine. Dakikalar geçmesine rağmen konuşmayı başlatmamıştı ikisi de. Güneşin batmasına az bir zaman var; bir saatten az. Belki kırk dakika, belki yarım saat... Moladan önce içecek servisine başlıyor muavin çocuk. Ya da genç. Bu onun üçüncü seferi olduğundan mı bilinmez ara ara titriyor elleri ve terliyor. O kadar terliyor ki sırtından damlacıklar iniyor her sorusundan sonra. Çay istiyor kırmızı ceketli kadın, küçük masasını açmadan önce ceketini çıkarıp katlıyor ve sol yanına kıstırıyor aceleyle. Kollarını sıvıyor, çay içmeye hazır artık. Simsiyah saçları siyah bluzunun üstüne dökülüyor. Baştan aşağı siyahlar içinde artık. Kızıl saçlı kadın da kahvesini aldıktan sonra Afiyet olsun diyor usulca. Duyuramadım sesimi diye düşünecekken siyahlar içindeki kadın cam kenarından gülümseyerek başını sallıyor. Bir göl kıyısından geçiyorlar şimdi. Bu manzaraya kaç şiir yazılmıştır? Mavi, yeşil, kırmızı, kahverengi, gri bir döngünün içinde akıp gidecekler son duraklarına kadar. Artık sessizliği bozma zamanı diyerek siyahlar içindeki kadın saç rengini çok sevdiğini söylüyor kızıl saçlı kadına. Size çok yakışmış, diye de ekliyor. Birbirlerine övgü cümlelerinde bulunduktan hemen sonra iyi birer yol arkadaşı olacaklarını hissediyor ikisi de. Boş bardakları muavinin açtığı açık mavi renkli çöp poşetine atıyorlar ve dışarıyı seyrediyorlar bir süre. Renkler koyulaşıyor. Göl çoktan geride kaldı artık. Sık ağaçlı yollardan geçiyorlar. Mola yerine yaklaşırken yol genişliyor, araçlar birdenbire çoğalıyor. Ve sesler... Otobüsün tavanına yükselip uğultu uğultu etrafa saçılıyorlar. Durakladıkları yer arkasında yemyeşil dev ağaçlarıyla tezat oluşturuyor. Minicik bir benzin istasyonu yanında çay bahçeli yemek salonu. Alçak tavanlı, duvarları açık sarıya boyanmış. Sulu yemekler ve çorbalar var seçenek olarak. Bir de Kemalpaşa tatlısı. İkisi de domates çorbasında karar kılıyor birbirinden habersiz. Mevsimi geçmeden bol bol yemek lazım diye düşünüyor kızıl saçlı kadın. İnerken kırmızı ceketini eline alan siyahlı kadın dışarıdaki masalarda oturunca omzuna alıyor ceketini. Loş havanın içinde daha bir belirginleşiyor ceketinin rengi. Otobüslerinin yanına aynı firmanın üç otobüsü daha dizilmişti. Çay ve ihtiyaç molasına çıkıyordu insanlar bir bir. O arada otobüslerin camları köpüklü sularla yıkanıyor, yuvalarına dönme telaşına düşmüş kuş sürüleri çığlık çığlığa geçiyordu tepelerinden. Yıllardır göremediğim ablama gidiyorum, dedi kızıl saçlı kadın aniden. Son durağa kadar benim yolculuğum. Ya sen? diye sordu. Bu samimiyete önce şaşıran sonrasındaysa içten içe sevinen kırmızı ceketli kadın: Yaa öyle mi, ne güzel. Demek aynı yerde iniyoruz. Bir iş için gidiyorum ben de, diye karşılık verdi. Otobüse doğru yürürlerken Ela dedi. Ela benim adım. Hani sormuştun ya. İstersen hayat hikayemi de anlatırım sana, dedi. Benzerlikler var çünkü. Ama biliyor musun hepsini anlatamam sana, diyemedi. Kuşların çığlıkları kesilmiş, otobüs camları yıkanmış, yolcular çay ve çorbadan mutlu, muavinler dinlenmiş, uyumaya çekilen yorgun şoförlerin yerine yenisi geçmişti. Benim adım da Derya, dedi. Memnun oldum tanıştığımıza. Bakarsın görüşürüz ilerde, dedi kızıl saçlı kadın. O yolculuğun ilk ve son görüşme olduğunu biliyorlardı ikisi de. Çünkü anlatamadıklarını da anlatmışlardı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kol-saatli-adam/", "text": "Akreplerin yelkovanları kovaladığı günleri takip etmeye çalışan herhangi bir kişi; akreplerden bir tanesinin, peşinde olduğu yelkovanı takip etmeyi bıraktığını gördüğünde İşte, her şeyin sonu geldi. demez ve öncelikle diğer akrepleri kontrol eder. Temel olarak inandığı şey zamanın kendisidir; ona sunulan ve adına zaman denen veri değil. Kol saatli adamı susturabilmek için içerisinde bulunduğumuz saatçi dükkanının sahibine sesimizi duyurabilmek için biraz yüksek sesle kimin bizimle ilgilenebileceği sorusunu haykırdık. Daha ne kadar ilgilenebilirim, bilemiyorum. dedi kol saatli adam ve tezgahının ardına geçti. Müşteri seçiyordu belli ki... Belki de yeterli paramızın olmadığını düşünüyordu. Belki de değer verdiği bir kişiyi yakın zamanda kaybetmiş ve kendi hayatı ile zaman arasında bir ilişki olup olmadığını düşünmeye başlamış ve pek de bir bağlantı bulamayınca elde ettiği sonuçların değerli olduğunu düşünerek bize bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Asıl gerçek şuydu ki kuşumuz ötmüyor ve saat başı Yuh be, saat de kaç olmuş? muhabbetini yapamıyorduk. Bizim derdimiz bizi ilgilendirir; kol saatli adamı değil. İşte! Tam olarak bundan bahsediyorum. Bizim istediğimiz şey guguk kuşunun ötmesi değil; zamanında ötmesi! Ahmak herif, eylemlerin her birini kendi kontrolü altına aldığında eylemin kendi değerini yitirdiğinin farkında değil! Nasıl farkında olmayayım? Eskiden bilgi değerliydi, şimdi ise sosyal medya gibi mecralarda istenilenden fazla bilgi dolaşıyor. Bilginin de bir önemi kalmadı... Böyle şeyler söylemeye devam ederse bir şaplak da biz atacağız ancak tezgaha değil. Neyse... dedi kol saatli adam, Siz şu modelleri incelerken ben de üst komşumun guguklu saatini tamir edeyim... Nasıl anlatabilirim bilemiyorum ama bu adama da anlatmak için çaba sarf etmek istemiyorum. Bozulan şeylerin tamir edilmiş hallerine Eskisinden yeni oldu. denmesinin sebebinin Eskiden bir hatırası yoktu ama şimdi var. demekten farkı olmadığını an-la-ta-mam! Sürekli bir kaygıyla yaşamak istemiyoruz. Ya kuşumuz saat 3'te ötmezse? ya da Ya bu kuş öttü de mi duymadık yoksa yine mi bozuldu? sorularıyla yaşamak zorunda kalacak olan biziz; kol saatli adam değil."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kolsuz-kapi/", "text": "Gözlerim aralandı. İlk başta bir evin içinde bulunduğumu fark ettim. Ne zamandan beri buradayım, bilemiyorum. Milyar yıl var, aynı pozisyonda oturmaktan öne doğru hafifçe yıkılmış olduğunu hissettiğim başımı dikleştirdim. Sonra kafamı kıpırdatmadan gözlerimle odayı taradım. Bir şeyler gözüme çarptı. Ağrılar seziyordum bedenimde, dikkatim dağıldı, topladım. Kıpırdayayım bari, dedim biraz. Her tarafım tutulmuş. Uyanmam uzun sürmüş olmalı. Tek hatırladığım o ve onun ışıltılı yüzü. O beni niye buraya yerleştirmiş, hala anlamış değilim. Tek göz odası olan bir ev. Derken birden bir karış aralıkla zemine yapışık yerleştirilmiş iki pencere gözümü aldı. Peşi sıra gözlerim kapıyı aradı. Evet, bir kapı. Tam karşımda. Kolu yok kapının. Pencerenin de kolu yok. Kolsuz pencere mi olurmuş? Hem kolsuz pencereye hala pencere denebilir mi? Hele kapıya... Hiç açılmayacak bir kapı hala bir kapı mı? Kapatamıyorum, açamıyorum da. Kapıya bir çift kol koymayı da fazla görmüş cimri herif. Cimriliğinden olmalı, buraya hapishane diyecek kadar da nankörleşmedim ya. İllaki bir çıkışı vardır da ben bilmiyorumdur. O böyle oyunlar oynamayı sever. Vardır vardır. Dışarı da çıkacağım, dışıma da çıkacağım. Düşünceli düşünceli elimi başıma götürüp parmak aralarıma saçlarımı dolduracaktım ki saçlarımın olmadığını fark ediyorum. Yok yok, haksızlık etmeyeyim, birkaç tel var. Kel, saçı olmayan demek değil miydi zaten, kendime kel diyemem. Yok yok, kesinlikle diyemem. Hakkımı teslim etmem lazım; ne kelim ne de sırma saçlıyım. İşte, şimdi rahatladım. Canım saçlarım. Bu düşünceleri kovalamak için elimi başımdan ayırıp ona başka bir uğraş bulmalıydım. Ortamın loş mu, saf karanlık mı olduğu sorusu aklıma hücum etti birden. Ne gündüz demeli, ne akşam ne de gece. Eşiklerde oturmalıyım, yalnız eşiklerde. Etrafımda bulunan her şey kendini yalnızca çizgileriyle sunuyordu bana. Silüetlerinden kendini ele veren bir kapı ve bir pencere. Eşiklerde oturmaktan kurumuş düşüncemi bir hamlede toparlayıp Ne yapmalı? diye sordum. Kıpırdamalı. Artık yeter, kıpırdamalı. Bir sebep bulmalı devinmek için. Oda karanlık sayılır, diye geçirdim içimden. Bu karanlığı esaslıca bir aydınlatmalı. Zeminle duvarın ayrım noktasına düşey olarak yerleşmiş pencerelerden ışık huzmeleri tek tük içeri girmeyi başarabilse de yetmiyordu. Daha, diyordum, daha, yok mu dahası? Işıktan kör olana kadar bu odayı aydınlatmalı. Hem bu tek odalı eve yeni odalar eklemeli. Üç odaya bölmeli evi. Pencereli odada evcil hayvanlarımı beslemeliyim. Pardon, pardon... Beslemeyi hayal etmeliyim. Onlara yemekler yaratmalı. Ama zincirlerini de sıkı bağlamalı. Hangi hayvanı beslesem, diye düşündüm. Düşünürken hele bir dışarıya bakayım diyerek zemin seviyesine kadar başımı indirip iki göz pencereden birden dışarıyı seyretmeye başladım. Evin önünde bir park. Parkta çocuğun eline kağıt tutuşturmuşlar. Çocuk sakince kağıdı parçalıyordu. Bir yandan da kafamda hayvan isimleri uçuşuyordu. Çok geçmedi, vaşakta karar kıldım. Evde penceresi olan bu odaya her gelişimde onu besleyecektim. İkinci odaya geçtim ardından. Bu odanın duvarlarında tablolar var, durmadan yer değiştiren tablolar. Karanlığın üzerinde ve içinde parlayarak dans ediyor gibilerdi. Tabloların arasında safi karanlık. Tabloları okşamak istediğim zaman elimin karanlığa batmamasına özen gösteriyordum. Ya da yalan söylemeyeyim, bundan korkuyordum."} {"url": "https://rihtimdergi.com/koltuk-sevdasi-2/", "text": "Toplantı odasının kapısı açıldığında yuvarlak masanın etrafındaki dört çift göz içeri giren işçiye döndü; daha doğrusu yük arabasındaki büyük koliye. Üç şirket ortağı ciddiyetini bozmazken coşkusu her halinden belli Müdür yerinden adeta fırladı, işçiye koliyi nereye koyması gerektiğini gösterdi. Kolinin içindekini merak eden işçi, Çık! Ve kapıyı sıkı sıkıya kapat! emrini alınca çaresiz odayı terk etti. Ardından Müdür kapıyı kilitledi, maket bıçağını alıp kolinin bantlarını kesti. Çok geçmeden ortaya kahverengi deri bir koltuk çıktı. Bu insanların sıradan sayılabilecek bir koltuğu neden büyük bir gizlilik içinde incelediklerini anlamak mümkün değildi. Heyecanını, coşkusunu dizginlemekte zorlanan Müdür Kenan daha fazla suskun kalamadı. Yaşı da şirketteki gücü de diğerlerinden fazla olan ortak konuşmanın uzamasına izin vermedi. Bu anı sabırsızlıkla bekleyen Müdür coşkuyla koltuğa oturdu. Duyduğu hazzı, yüzündeki mutluluğu tüm ortaklar fark etmişti. İçindeki konuşma arzusu sönmeyen İnsan Kaynakları Müdürü, yaşlı ortağın nezaketini bozmadan yaptığı müdahaleyle susmak zorunda kaldı. Her zamanki gibi üstlerinden gelen müdahaleyi saygısızlık kabul etmek yerine, bu davranışı haklı gösterecek sayısız gerekçe buldu kendince. Özellikle de birine fazlasıyla inandı. Koltuğun heyecanına verdi bu hareketi. Yoksa mümkün değil! İş dünyasında saygınlığıyla, kibarlığıyla bilinen Beyefendi böyle davranmazdı, diye düşündü. Toplantıyı fazla uzatmadılar. Ortaklar ayrılmadan önce İnsan Kaynakları Müdürüne, tüm yöneticilere ve yönetici adaylarına cumartesi sabah saat 10.30'da büyük toplantı salonunda hazır bulunmaları çağrısı yapmasını söyleyip çıktılar. Bir süre daha koltukta oturan Kenan gönülsüzce kalkıp işinin başına gitti. Çıkarken odayı kilitlemeyi unutmadı. Şirket çalışanları odaya sokulan sır dolu kolide ne bulunduğunu birbirlerine sorarlarken, toplantı çağrısıyla meraklarına bir de korku eklendi. Yöneticilerin tamamının katıldığı son toplantının ardından işten çıkartılanları anımsayınca yürekleri kabardı, kafalarının içini karabulutlar kapladı. Çağrılı şirket personeli eksiksiz cumartesi günü sabah erkenden işyerindeydi. Beklenen an geldiğinde büyük toplantı salonundaki yerlerini aldılar. İnsan Kaynakları Müdürünü karşılarında gördüklerinde artan gelecek kaygısı salondaki havayı daha da ağırlaştırdı. Şirketin üç büyük ortağının gelmesinin ardından İnsan Kaynakları Müdürü sunumu yapmaya başladığında o boğucu hava birden dağıldı, yerini büyük bir coşkuya ve umuda bıraktı. Seçilmiş personel olduklarına inanan onca kadın ve erkek bir anda, herkesi şaşırtan, kendilerine hayran bırakan özgüvenlerini anımsadılar. Kişiye özel koltukların konumlarını daha da güçlendireceğini düşündükçe, zaten çok zaman önce parçası haline geldikleri şirket ruhunun içinde neredeyse eriyip yok oldular. Toplantının bitmesiyle şirket ortakları salondan ayrıldılar. Geride kalanlar hiyerarşik sıraya göre, aynı katta koridorun en sonunda bulunan odaya alınmaya başladılar. İçeri girenler kendilerini bekleyen teknisyenin söylediklerini iki etmeden, ilk bakışta, uzanan kablolar hariç diğerlerinden farkı bulunmayan bir koltuğa oturuyorlardı. Görevlinin yönlendirmesine göre oturma pozisyonlarını değiştiren yöneticiler kendi statülerini güçlendirecek kalçalarının izini bırakırken, beyinleri adeta yukarılardan aşağılara doğru kaymıştı. Bu günden sonra beyinleri ile kalçaları mesleki kariyerleri adına birlikte çalışacaktı. Seçilmiş personelin kalça izlerini bırakmaları neredeyse tüm günü aldı. Artık koltukların gelişine kadar sürecek heyecanlı bir bekleyiş başlamıştı. Herhalde bu sürecin en gözde ve keyifli insanı, İnsan Kaynakları Müdürü Kenan'dı. İstisnasız yöneticilerin tamamının kendini araması gururunu okşamış, coşkusunu doruğa çıkartmıştı. Hem yöneticiler ve yönetici adayları hem de şirket ortakları arasında güçlü bir yerde durduğunu düşündükçe işe daha bir arzuyla sarılıyor, imalatçı firmayla bağlantıyı bir an olsun kopartmıyordu. Koltukların gizli fonksiyonlarını şirkette sadece kendisi bildiğinden, ilerleyen günlerde çalışanlar üzerindeki tek kişi konumuna erişeceğini, bunun da patronlarıyla ilişkilerini güçlendireceğini hesapladığından içi içine sığmıyordu. Kolay mı? Ne de olsa kalçasının izini herkesten önce verme ayrıcalığını edinmiş kişiydi. İlk günlerde bilinçsizce, diğer personel kalça izlerini verdikten sonra da özellikle, ayna karşısına geçerek mesleki konumunu güçlendiren vücudunun o muhteşem bölgesini seyrediyor, bazen de bir camdaki yansımasına göz ucuyla bakıyordu. Kısa süre sonra bu kalçalar diğer kalçaların iplerini ele geçireceğinden şirket içindeki yürüyüşü bile değişmişti İnsan Kaynakları Müdürü Kenan'ın. İşe alınmak için can attığı bu şirkette İnsan Kaynakları Müdürünün böylesi bir güce erişeceğini o günlerde söyleseler güler geçerdi. Patronlara bu koltukların alınması önerisini götürürken bile kendi geleceğini garantiye alacağını ve şirketin parlayan yıldızı haline geleceğini aklının ucundan geçirmemişti. Ama şimdi, çok yakında yaşanacakların farkındaydı. Sonunda beklenen gün gelmişti. Sadece koltuk sahipleri değil, o koltuğa oturmayı hayal edenler, hatta hala neyi gizlediğini bilemedikleri o kolideki koltukların önünde el pençe divan durmanın ötesine geçemeyecekler bile heyecanla bekleşiyorlardı. Şirkette işler neredeyse durmuştu. Patronlar o güne özel bu duruma ses çıkartmadılar. Şirket binasının önüne kamyon geldiğinde bir dalgalanma yaşandı; çalışan kim var kim yok merakla ya kapıya ya da pencereye koştu. Fakat görebildikleri tek şey nakliye elemanların indirdiği büyük kolilerdi. Bodrum katındaki depoya indirilen koliler hafta sonuna kadar kilitli kaldılar. Randevu günü gelen yetkili teknik ekip bir hayli kalabalıktı. Cumartesi pazar sıkı bir çalışmayla işlerini bitirdiler. İki gün boyunca güvenlik elemanları ve İnsan Kaynakları Müdürü Kenan dışında şirkete kimse giremedi. İşi bitirmenin keyfiyle, yüreği pırpır ederek evin yolunu tutan Kenan haftanın ilk işgününü iple çekiyordu. Beklenen o gün geldiğinde müdüründen çaycısına varıncaya kadar tüm çalışanlar şirketin sosyal tesislerindeki salonda toplanıp büyük patronun konuşmasını beklediler. Personeli coşturduysa da aslında sıradanlığı aşamayan bir konuşmanın ardından, kalça izleri alınanlar büyük toplantı salonuna davet edildiler. İkinci toplantı bittiğinde kapıdan çıkanların bir kısmı kendinden emin odalarına doğru yürürken, kimisinin de kafasında büyüyen tedirginlik davranışlarına yansıyordu. İnsan Kaynakları Müdürü Kenan konumu en sağlam kişi olmanın özgüveniyle bir başkasının girişine kapatılan odasının yolunu tuttu. Odalarının kapısını açan yöneticiler sırtlığı masaya dönük koltukları görünce şaşırdılar. Kendinden emin olanların bile yüreğindeki gümbürtü neredeyse şirketin öbür ucundan duyulacaktı. Korku dolu gözlerle koltuklara kalçalarını ürkerek yerleştirdiler. Kullanma kılavuzunda belirtilen komutları yerine getirirken elleri titremeyen yoktu. Koltuklar dönüp normal hale geldiğinde bilgisayarın açılıp telefonun devreye girdiğini görenler derin bir ohhh! çektiler. Fakat bir yönetici diğerleri kadar şanslı değildi. Koltuk milim oynamayınca defalarca yerinden kalkıp kalçasını çeşitli biçimlerde ve farklı şiddette koltuğa bıraktı. Ama nafile! Çaresiz, odasını boşaltıp çıkmak zorunda kaldı. Arzu ederse haklarını alarak şirketten ayrılabileceği veya bir başka görevi üstlenebileceği söylendi. Kendini bekleyen belirsizliğe dalmak yerine tenzili rütbe anlamına gelen öneriyi kabul etti. İleride başkalarının da başına benzer şeyler gelecekti. İnsan Kaynakları Müdürü Kenan bu koltuk sayesinde çok rahatlamıştı. İşten çıkartılacak, görevinden alınacak yöneticilerin iç parçalayıcı halleri karşısında dertlenmekten kurtulmuştu böylelikle. Üstelik şirketteki konumu hiç tahmin edemeyeceği kadar sağlamlaşmış ve personelin gözünde en prestijli müdür konumuna gelmişti. Kalça izi uymayan müdürden boşalan makama kimin geleceği üzerine herkes bir tahminde bulunuyordu. Daha önce kalça izleri alınan yönetici adaylarının ise, o koltuğu dolduracak şanslı kişinin kendisi olabileceği beklentisiyle içleri içlerine sığmıyordu. Heyecanlarını belli etmemeye çalışsalar da bir an olsun yerlerinde duramıyorlardı. İnsan Kaynakları Müdüründen gelecek daveti sabırsızlıkla bekliyorlardı. Fakat tahminlerinin aksine yeni müdür adayı olarak belirlenen kişi tek başına çağrılmadı. Herhangi bir görüşme yapılmadan, kalça izini vermiş olan yönetici adaylarına kendilerine iletilen saatte, belirtilen salonda bulunmaları bildirildi. Müdür adayları firesiz belirtilen saatte, söylenilen salonda yerlerini aldılar. İnsan Kaynakları Müdürü geldiğinde kararı öğrenecekleri beklentisi çok geçmeden boşa çıktı. Umutla beklenen Kenan Bey elindeki listeyi çıkarttı, adı okunan kişinin, kalçasının sisteme yüklenen yeni müdürün kalça iziyle eşleşip eşleşmediğini denemek üzere koltuğun bulunduğu odaya geçmesini söyledi. Heyecan daha da artmıştı. Adı okunan, yerinden fırlayacak gibi atan yüreğini ve şaşkın bakışlarını da alarak salondan çıkıyordu. Geri döndüklerinde bir şey demelerine gerek kalmadan sonucu herkes tahmin edebiliyordu. Altıncı aday geriye dönmediğinde yeni müdürün kim olduğu ortaya çıkmıştı. Kalça izi eşleşmeyenler umutlarını kaybetmeden yeni sınavlarını beklemeye başladılar. Fakat kalçasını koltuğa koyma fırsatı bulamayanlar, kendilerinin Külkedisi olabileceğini zannederek bir umutla İnsan Kaynakları Müdüründen kendilerine de bir şans verilmesi talebinde bulundular. Aynı kalça izinin iki kişide bulunamayacağı söylenmesine rağmen ikna olmadıkları ortadaydı. Bunun üzerine kendilerine bir fırsat tanındı. Sonuç beklendiği gibiydi. Üstelik sonradan anlayacakları üzere, bu ısrarcı tavırları kendilerine pahalıya patlamıştı; o koltuklara bir kez daha oturma şansını hiçbir zaman yakalayamayacaklardı. Çok geçmeden şirkette günlük yaşam olağan haline döndü. Sadece yeni koltukların sahipleri adına hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Her an koltuklarını kaybedebileceklerini düşündükçe ilk günkü coşkularından eser kalmamıştı. Kendileriyle görüşme nezaketi gösterilmeden, sadece kalça izi uyumunun sonlandırılmasıyla makamlarını kaybedebilecekleri kaygısı hepsinin içini kemiriyordu. Birkaç aya kalmadan iki müdür koltuklarını bu şekilde yitirdiğinde sıradan şirket çalışanları arasında dolaşmaya başlayan esprilerle kaygı yerini korkuya bıraktı. Koltuklarını kaybedenler, İnsan Kaynakları Müdürüne dertlerini anlatma çabalarından bir sonuç elde edemediler. Sonunda olanlar oldu. Kenan, hafta sonu gittiği barda onların dans ettiğini görünce kontrolünü kaybetti, peş peşe viski bardaklarının dibini buldu. Gece uzun sürmedi; hepsi için erken bitti. Kuşkularını pervasızca dile getiren, saldırganlaşan Kenan gözlerini açtığında bir hastane odasındaydı. Genç kadın ve adam da tatsız geceyi uzatmayıp evlerine dönmüşlerdi. Alkolün açtığı kapıdan İnsan Kaynakları Müdürü Kenan'ın kafasında ne var ne yok ortalığa saçıldığından, o koltuklara ait sırrı artık iki kişi daha biliyordu. Gecenin mağdurlarının pazartesi sabahı ilk işleri büyük patronu görmekti. Hafta sonu yaşadıklarını ve koltuğa ilişkin işittiklerini bir bir anlattılar. Aralarındaki ilişkiyi kabul etmelerine karşın, kendilerine yöneltilen çirkin iddiaları kabul etmelerinin mümkün olmadığını söylediler. Dinç Bey, koltukta yaşanan basınç değişikliklerinin gerekçesini kendisine sorulmadan anlattı. Karşısındaki adamı ikna etmişti. Koltuklara ilişkin öğrendikleri sırrı saklamaları karşılığında kendilerine sunulan yeni makamları duyunca mahkemeye gitme kararlarından vazgeçtiler. Üstelik İnsan Kaynakları Müdürü hakkında gerekenin yapılacağı sözünü de aldılar. Birkaç dakikaya kalmadan geçmiş olsun dileklerinden bunalmıştı. Çareyi sığınağına kaçmakta buldu. Odasına kendini attığında soluğu koltuğun başında aldı. Oturdu. Fakat koltukta en küçük bir hareket yoktu. Kalktı, oturdu! Kalktı, oturdu... Aynanın karşısına geçti, ceketinin eteğini kaldırıp kalçasına baktı. Tekrar yerine geçti. Değişen bir şey yoktu. Telaşla yerinden fırladı. Koşarcasına koridoru geçti. Büyük patronun odasına vardığında, dalarcasına içeri girdi. Her şeyden haberdar adam konuşmasına dahi izin vermedi. Ne dese boşunaydı. Sustu. Patronun önerisini dinledi. Bugünden itibaren kalça izinin o koltukta işe yaramayacağını anlayınca, önerilen vasıfsız görevi kabul etmeyerek şirketten ayrılmaya karar verdi. Her zaman aidiyet duygusuyla, coşkuyla girdiği kapıdan hayal kırıklığıyla, hüzünle çıkmaya hazırlanırken duyulan patronun sesiyle umutlanarak geriye döndü. Hiçbir şeyin müdürü Kenan, duydukları karşısında ses çıkartamadı. Yüzü kıpkırmızıydı. Utançla ve kendi koltuğunun da patronlar tarafından izlenebileceğini düşünememenin kızgınlığıyla odayı terk ederken, arkadan gelen sesi belli belirsiz duydu. Kendi önerdiği koltuklara kurban gittiğini düşünürken aceleyle odasındaki birkaç parça özel eşyasını topladı, poşete doldurdu. Kimseyle vedalaşmadan ayrılmaya karar verdi. Odadan dışarı adımını attığında, toplantı salonundan taşan sabırsızlıkla sıralarını bekleyen yönetici adaylarının gürültüsünü işitti. Daha koridorun ortasına yeni ulaşmıştı ki, adaylardan biri heyecanla onu görmeden yanı başından geçti gitti. Ardı sıra baktı. Az önce boşalttığı odaya dalarcasına giren adamın kalça izinin onaylanıp onaylanmayacağını merak bile etmedi. O anda şiddetli bir acı duydu. Dönüp kalçasına baktı. Tekrar yürüdü. Bu kez hızlı adımlarla. Şirket kapısından çıktığında hala kalçasındaki acıyı hissediyordu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/koltuk-sevdasi/", "text": "sadece kendi gölgeleri hüküm sürsün istiyorlar. Su katılmamışlar, susuz boğulmalılar. Susadıkça daha çok. İnsan sevdikçe korkar, siz korktuğunuz kadar sevmediniz. Zincirlerinizi kıramayacak kadar acizsiniz. Size sunulanı kabul eder, onunla yetinirsiniz. Siz köleleştirilmiş gazete manşetleri. Camlara asılan geçici iş ilanlarında yapılmış imla hatası siz; samimi ama körelmiş. Özgün müziklerin sonunda bölümsonu canavarı çıkacak diye korkup, güzel olanı yasaklamayı iyi bilirsiniz. Siz ne bilirsiniz meydan kavgalarını? Tohumlarınızı köleler ekmiş. Yeşil olan ne varsa, asfalta boyamışsınız; paralarınız hariç. Kalemden korkup silgi üretmişsiniz. Kanla yazılanı tarih silmez. Siz yaşanılana kader, hırsızlara adam demişsiniz. Öyleyse öldürecek sizi kapitalizm. Ve madem öyle, adamınıza koyim! Üstü kalsın azizim! Kumar masası banknotları gibi piç, herkes hak sahibi. Masaya oturan herkes kaybediyor, önce insanlığını tabii. 'Araba Sevdası' anlatır burjuvayı, siz kendi sınıfınızı 'Koltuk Sevdası' ile yarattınız. Bu aşk sizi öldürür, öldürmesin de beslesin mi? Kutularda, tepsilerde insan hayatları sundunuz. Sansür gerçeği örtmez, yalanı besler. Faili meçhul cinayetlerin kansızlığı kadar sizin doğumlarınız faili meçhul. Yemeyi ibadet sayıp yedirtmeyi farz kıldınız; 'yiyorlar' diyeni vandal, 'yiyorlar ama çalışıyorlar' diyeni yandaş yaptınız. Kabız bir kıç kadar tıka basa pislik dolu içiniz. Yiyin efendiler yiyin, elbet bir gün sıçacaksınız. Kızlı-erkekli gündem değiştirirken çocuklarınıza İsviçre'lerden gavur sevgili ithal ettiniz. Cari açığı sarraflara kapattırdınız. Paradan altı sıfır atıp banka hesaplarınıza yeni sıfırlar eklediniz. Dünya malı dünyada kalır, sizin cehenneminiz dünya. İnanç özgürlüğü diyip fuhuşu caiz kıldınız. Camilerle şov yapıp, camileri kendi mekanınız bellediniz. Ayakkabıyla gireni din düşmanı gösterip, kutu kutu penselerle para sıfırladınız. Yatacak yeriniz yokken, ormanlara villalar diktiniz. Üstünden geçemeyeceğinizi bildiğiniz köprüler olduğu için, yeni köprüler inşa ettiniz. Yerin dibine girdiğiniz anlar oldu, yerin dibinden yol geçirdiniz. İstikrarlı iktidar istediniz, iktidarsız ilişkiler yaşadınız. Dün dost dediğinizi düşman bellediniz. Bunlar' dediniz, siz zamir kullanmayı bile beceremeyenlerdensiniz. Şiirleri değiştirip okuyarak hapse düşerken de mağdurdunuz, parasız eğitim isteyenleri hapse attırdıktan sonra parasız eğitimi getirdik diye övünürken de. Her şey oldunuz, her konudan anladınız. Şikeyi ak'ladınız, ırkçılığı kültüre bağladınız; ırkçılık yapana bayrak taşıttınız. Siz kanla anlam bulan bayrağı kendi akınızla kirlettiniz. Yediden yetmişe, yaşına-cinsiyetine bakmadan insan katlettiniz. Uludere'de, Reyhanlı'da, Gezi'de, Soma'da... Gemiciklerinizde silahlar taşıdınız. Gemilerde, gemide... Gemide filminde oynuyor Erkan abi. Yıl 1999, siz daha yoksunuz. Bir güzel repliği var Erkan abinin: Katil ibneler diye. Bu dünyada ibne olamayacak kadar duygusuzsunuz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/koltuk/", "text": "Koltuk rahattır. İnsanların dinlenme ihtiyaçlarını karşılar. Yahut ihtişamı ile bulunduğu mekana hoşluk verir. Fakat gerek edebiyatımızda, gerek kurulan cümlelerde, genellikle birinci anlamından öte bir anlamda kullanılır koltuk kelimesi. Bu anlam genellikle, makam, mevki ve iktidar gibi kavramlara karşılık gelir. Koltuk sahibi olmak, koltuk kavgası deyimleri de bu tanıma uygun anlamları barındırır bünyesinde... Makam ve mevkiye erişmek koltuk sahibi olmak deyimiyle tanımlanırken, bir makamı bölüşememek, o makam uğruna genel geçer toplumsal ve insani değerlerden ödün vermek de koltuk kavgası deyiminin konusu içerisine girer. Çok bilinen Koltuk insanı değil, insan koltuğu şereflendirir sözü, erdemli insanlar, erdemli yöneticiler kast edilerek söylenmiş bir sözdür. Ancak ne olursa olsun, koltuklar kalıcı da olsa, üzerinde oturanlar geçicidir. Ve elbette bir gün o koltuk üzerinde erdemli yöneticiler oturacak, koltuğun diğer anlamları olan adalet, hoşgörü ve güvenilirlik gibi nitelikleri soyut bir sistem olan koltuğun yapısında barındırarak kökleştireceklerdir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/komik-bir-hikaye/", "text": "15 yaşında bir genç olan Craig'in gözünden depresyonu işleyen kitabın aynı isimli filmi 2010 yılında sinemaya uyarlandı. GO! yayın eviyle 2016 Ocak ayında dilimize kazandırıldı. GO! düşünmeye sevk edici kitaplar çıkarmaya devam ediyor, Komik Bir Hikaye de buna örnek. Takdir veya TEOG sınavında istediği puanı alamadığı için intihar eden çocukların, gençlerin haberlerini duyduğumuz şu günlerde, o gençlerin dünyasını aydınlatan bu kitap; onların neler yaşadığını, üzerindeki baskıyı anlamak için gerçekten güzel bir örnek. Kitapta sadece ana karakterin sorununa değinmiyoruz. Yan karakterler de onun kadar hasarlı ve bunun bir psikiyatri tesisinde geçmesi de kitaba artı puan olarak yazılıyor. Başlarda kendisi ile kafasının içinde konuşmalarını okurken nasıl baş etmeye çalıştığını bazen dibe batıp bazen geçici olarak iyileştiğini görüyorsunuz ve bu karakteri daha da derinleştiriyor. Kitap boyunca Craig'in gelişmesine tanık oluyoruz ve bu da kitabın dünyasını daha gerçekçi kılıyor. Craig'in en yakın arkadaşının sevgilisi, hoşlandığı kızın, hatta çok rahat, her şeyi salmış gibi görünen arkadaşının bile sorunları var. Yazar yan karakterlerin hikayelerini de yazmış, en azından bir kısmını. Ve kitabın dram-komedi kısmının birçoğu da bu karakterlerden geliyor. Bobby, Humble, Tommmy, Noelle, küçük kardeşi Sarah... Sanırım içlerinde en sevdiğim karakter onunkisiydi. Ailelerin çocuklarının sorunları, depresyonları ve hatta intihar düşüncelerini; onların iç dünyasını anlayabilmesi için okuması gereken bir kitap. Gençlerin sorunlarıyla nasıl başa çıkacaklarını görmesi için okunması gereken bir kitap. Fakat sadece bunlara bakarak ciddi bir kitap olduğunu düşünmeyin. Tabii ki depresyon gibi zihin sorunlarına değiniyor fakat içindeki göndermeler ve dialoglarıyla gayet eğlenceli bir kitap. Belki en başlarında ya da Craig'in kendi içinde konuşmalarına alışana kadar sıkılabilirsiniz. Onun dışında güzel yerlere değinen, eğlenceli bir kitap. Filmi de ilk çıktığı zamanlar izlemiştim, kitabı kadar eğlenceli bir film. Çapanız bir insan olmasın, insanlar değişebilir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/konduktor/", "text": "Üç vagonlu trende herkes telaşla bir yer bulup yerleşmekle meşguldü. Değirmen taşı suratlı yirmi yaşlarında delikanlı elindeki fermuarı bozuk siyah spor çantası ile nefes nefese yetişip son anda girdi kapıdan. Şemsiyesi olmadığından biraz önce atıştıran yağmurda ıslanmış bir sıçanı andırıyordu. Son vagonda boş bulduğu yüzleri eskimiş kirli koltuğa kollarını yarasa gibi vücuduna dolayarak attı kendini. Önündeki koltukta vücudunun bir parçası gibi duran şapkasının gölgelediği yüzünde çorak topraklar gibi çatlaklar oluşmuş yetmiş yaşlarında bir adam iki büklüm oturuyordu. Telaşsızlığına bakılırsa kalkıştan yarım saat önce yerini çoktan aldığı belliydi. Ayaklarının altındaki lacivert bitkin valizi ayağıyla düzeltirken yüzündeki anlamı çözmek zor değildi. Orta kapının yanında dikilmiş orta yaşlı, kirli sakallı simitçi bir yandan tahta tezgahındaki simitleri dizerken, diğer yandan tepeden tırnağa süzüyordu herkesi. Kalkıyor! anonsu ile paslı demir kapı gıcırtıyla kapanırken düdük üç kez hüzünle öttü. Hafif bir sonbahar serinliğinde şehre giden ilk tren, hızını artırarak tarlaların arasından yılan gibi kıvrıla kıvrıla ilerlerken, iki durak sonra doldu tamamen. Yüzünde bir sırrı saklarmış gibi bir hali her halinden okunan simitçi, tezgahını kurmak derdindeydi. Yaşlı adamın önündeki koltukta oturan contası bozuk musluk gibi akan burnunu elinin tersiyle silen delikanlının telaşlı davranışları dikkatinden kaçmadı. Menziline girmişti çoktan. Eliyle simitçiye işaret eden yaşlı adam Bir simit oğlum dedi. Simitçi gazete parçasına sardığı kahverengi benekleri dökülen simitleri tek tek uzattı. Koyu bir kederin gölgesi düşmüş yüzüyle hızla geçen bağbozumuna hazırlanan köylere bakan yaşlı adam, fırlayıp çıkacakmış gibi duran takma dişlerini takırdatarak ısırdı aldığı simidi. Hızla giden trenin gürültüsünden raylar boyunca uykusundan uyanan kuşlar kanatlanırken, yorgunluktan olacak, daha simidi bitiremeden düştü gözleri. Ne zaman sonra kapının sertçe açılmasıyla lacivert takımlı, başında kırmızı şeritli şapkasıyla kondüktör göründü. Yüzünde sahte gülümsemesi asılı kalmış simitçiyle selamlaştı. Samimiyetine bakılırsa tanışıyorlardı. Havanın çehresi gibi asık suratıyla ilk koltuğun yanında durarak Biletler, dedi, Biletleri görüyüm. Uzatılan yolculuk vizelerini çok önemli bir iş yapıyormuş gibi elinde sıkı sıkıya tuttuğu makinaya ezber hareketlerle titizlikle sokup çıkardıkça, başıyla onaylıyordu makinayı. Sıranın kendisine gelmesinin endişesiyle sağa sola bakındı delikanlı önce, kalkmaya yeltendi ama kondüktör başında bitmişti çoktan. Kondüktör yüzündeki sorgulayıcı ifade ile başında dikilmiş Hadi göster, der gibi delikanlıya bakarken, delikanlı fıldır fıldır dönen kara gözlerini misafirlikte vazo kırmış çocuk gibi öne düşürdü. Boncuk boncuk terlerken Yok, dedi Yok biletim. Kondüktörün beklediği bileti göremeyince yüzünde zafer kazanmışlara özgü bir ifadeyle Cezasını ödersin, dedi Dört bilet parası! Diklenir gibi oldu önce, fayda etmeyince elleri kolları bağlı mahkum çaresizliğiyle kıvranmaya başladı. Suskunlukları ve bezgin bakışları ile birbirini kollayan yolculardan gözlerini yeni açan yaşlı adamdan başka kimse oralı bile değildi. Uzayan sessizliğin içinde pencereden içeri sızan ışıkla yüzü gölgelenen yaşlı adam kendi kendine cıklarken, üzerine çöken eklem ağrılarından olacak el yordamıyla pencereye tutunarak doğruldu yerinden. Ne de olsa dermanı yoktu son zamanlarda. Kızdığı belliydi içten içe. Durdu, sonra yorgun sesiyle Ben öderim. dedi sakin bir avutuculukla. Öfkesi henüz sönmemiş delikanlı, minnetle baktı yaşlı adama. Sabırsız bir iç çekişle elini cebine attı. Ellerini titremesine engel olamadan cüzdanından çıkardığı parayı uzatıp Al. dedi. Kondüktör bileti koparıp uzattı yaşlı adama. Yaşlı adamın karşısında oturan genç kadın gergin ortamı yumuşatmak adına Yolculuk nereye bey amca? diye sorunca böyle, gözleri bulutlanıp Sorma, der gibi iç çekerek sessizce baktı yaşlı adam. Sonra kolayca çözülen yumak gibi anlatmaya başladı. Konuşmaya hasret uzak bir akraba gibiydi sesi. Yerinde duramayan kız Anneee! dedi, neşeli sesiyle Dedem neden bize hiç gelmiyor? Kadın ne cevap vereceğinin şaşkınlığı ile dudağını büzerek işaret parmağını kondurdu dudağına. Yaşlı adam birden aklına gelmiş gibi ceketini iç cebinden çıkardığı fotoğrafı gösterdi, sonra boğazını temizler gibi yapıp Torunum. diyebildi yorgun sesiyle. O anda üç yıl önce yeni evlenmiş oğlunun evine yalnızlıktan kurtulmak için yerleşirken, gelininin düşmüş yüzü geldi gözünün önüne. Geçen hafta Ayarladım. demişti oğlu, Pazartesi tamam. Gelininin delici bakışlarının üzerine çöken ağırlığını çok fazla hisseder olmuştu ne zamandır. Uzun uzun düşünmüştü. Haber gelince Yer boşaldı. diye ışıltılı gözlerle vermişti oğlu müjdeyi. Gelininin yüzü gülüyordu ilk defa. Zaman zaman ona da hak vermiyor değildi. Kendisi de istemezdi böyle olmasını. Hele erkenden çekip gitmeseydi karısı. İşte bu yüzden ses etmeden Olur, demişti Giderim. Tabii ya, başkalarının hayatını zehir etmeye ne hakkı vardı. Şehir uzaktan kendini yavaş yavaş göstermeye başlarken, son durağa iki durak kala delikanlı yerinden kalkarak sağa sola bakındı. Bakışlarında sisli bir tedirginlik okunuyordu. Tüm yolcular çantalarını toplarken, varışını müjdeleyen tren üç kez neşeyle bağırdı bu kez. Kapının eşiğinde tedirginlikle bekleyen delikanlının yüzündeki kaygı, trenin camından görünüp kaybolan güneş ışığında yanıp sönüyordu. Gürültüyle duran trenin açılan kapısından dışarıya hamle yapmıştı ki zınk diye durdu. Sonra şaşkınlıkla içeri hamle yapınca simitçinin belindeki gümüş parlaklığa giden yay gibi gergin kolunu gördü. Duyduğu klick, sesiyle irkildi. Sağa sola bakınarak inip birden hızla koşmaya başladı. Ama her yer tutulmuştu bir kere. O anda yatalak anasını düşündü. Geride ondan medet uman gözü yaşlı kadını. Çullandılar üzerine, altlarında enik gibi titriyordu. Koluna giren palaskalıların arasında bekleyen haki cipe bindirilirken, kapıda dikilmiş simitçinin eli Tamam. anlamında havadaydı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kopruden-gorunus/", "text": "Her sene daha önce pek oynanmamış ve güzel oyunların peşinde olan Doğuştan Oyuncular Tiyatro Topluluğu bu sene karşımıza ünlü yazar Arthur Miller'ın Köprüden Görünüş eseriyle çıktı. Daha önce Arthur Miller'ın Cadı Kazanı'nı Franz Kafka'nın Dava'sını ve Tartuffe'nin Moliere'ni sahnelediklerini düşününce ekibin performansı merakla beklendi. Açıkçası durağan bir oyun olan Köprüden Görünüş'te vermek istedikleri mesajları vurgulayarak seyirciyi koparmadan ve sıkmadan hoş dakikalar geçirtti. Kısacası bir okul tiyatro grubundan beklenilmeyecek performans gösterdiler diyebilirim, tebrik etmek lazım. Oyunun konusu Amerika'daki göçmenlerin hayatı ve o göçmenlerin arasında yer alan bir ailenin içindeki aşk ve kıskançlık krizi. Kulağa her ne kadar çok klasikmiş gibi gelse de Amerika'daki hayat tarzına uygun hareket edilmesi yani uyarlama olsa dahi orijinal hayat tarzını yansıtmasından, oyuncuların türkvari olmayan hareketlerinden ve sahne geçişlerindeki güzel müziklerden dolayı insan ne sıkılıyor ne de oyundan kopuyor. Tatlı bir ruh dalgalanması ile sahneden sahneye geçiş yaşarken kulaklarımızın da pası silinmiş oluyor. Bu konuda başarılı tiyatrocu yönetmen Cenk Sözeri'nin ve ekibinin başarısı yadsınamaz. İyi ve düzgün bir liman işçisi olan Eddie'nin herkesten sakladığı şeyin ellerinin arasından kayıp gitme ihtimali doğduğunda o ana kadar kabul etmediği duyguları ve ortaya çıkan duygularının yarattığı domino etkisi oyuncuların etkileyici performansı ile seyirciye çok güzel geçiyor. Eddie'nin, karısının yeğenine olan aşkı yüzünden yaşanan olaylara ister istemez seyirci dahil oluyor ve sahnede özellikle de evin bahçesin de yaşanan gerginliklere insanın oturduğu yerden dur diyesi geliyor. Her ne kadar bir dram olsa da özellikle Rodolpho karakteri oyuna belli bir mizah getirerek insanın dramdan içinin bayılmasına engel oluyor ki burada karakteri oynayan Kaan Ilgün ve yönetmen Cenk Sözeri'nin katkısı çok büyük gibi duruyor. Oyuncuların performansını göz önüne alırsak dört senedir sahneye çıkan ve son iki senedir başrol oynayan Erman Gürcüm ve Seda Uğursal'ın performansları oyuna muhteşem bir gerçeklik katıyor ki zaten oyunun yaşanmış bir olaydan yola çıkarak yazılmış olduğunu öğrendiğimizde o samimiyeti verebildikleri için onları bir kez daha tebrik edesi geliyor insanın. Oyunda uzun yıllardır beraber olan ve ekip anlayışını artık sindirerek uyum sağlamış olan Ufuk Sarı, Yakup Turgut, Buğra Özenç, Selin Timuçin, Nazlı Ulusoy gibi tiyatro sevdalılarının yanına ekibe yeni gelen Emre Can Güler ve Ayşegül Yücer gibi isimler hiç sırıtmadan Doğuştan Oyuncular Tiyatro Topluluğu'nun oluşturduğu resme oturmuş ve üstlerine düşen görevleri çok iyi yerine getirmişler. Her ne kadar sezonu kapatarak Köprüden Görünüş'e elveda demiş olsalar da takip edilmeyi hak eden bir topluluk haline gelen Doğuştan Oyuncular Tiyatro Topluluğu yönetmeni ve ekibiyle cesaret isteyen oyunların altından başarıyla kalkabildiklerini ispatladılar. Köprüden Görünüş hayatın kıyısında kalmış insanların hayatlarını anlatırken herkesin yaşayabileceği bir aşk sorunu ile her kesime ulaşabilen güçlü mesajlar veren bir oyun. Köprünün iki tarafındaki insanların birbirine uzaklığını düşünürken aslında herkesin ortak bir paydası olabileceğini farkına varıyor insan. Tiyatro yine görevini yapıyor, düşünüyor insan."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kosem-sultan/", "text": "Turan Oflazoğlu, III.Selim, Deli İbrahim, Mimar Sinan ve Kösem Sultan gibi Osmanlı Dönemi'nin önemli şahsiyetlerini konu alan tiyatro oyunlarına ek olarak, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Baba, Kanlı Düğün, Bernarda Alba'nın Evi, Moliere, Romeo ile Juliet gibi yabancı oyun yazarlarının eserlerinden yaptığı başarılı çevirileriyle, yalnızca Türk Tiyatrosu'nun değil Türk Edebiyatı'nın da önemli simalarından biri haline gelmiştir. Oflazoğlu'nun, gerek devlet tiyatroları ve şehir tiyatroları gerekse çok sayıda özel tiyatroda yüzlerce kez sahnelenme başarısı göstermiş 'Kösem Sultan' adlı oyunu, dramatik tiyatro oyunlarının hemen tümünde belirgin ve ön planda olan ana karakterlerin yanısıra, yardımcı karakterlere de geniş rol ve replik imkanları sunmasıyla öznelleşir. Kimi sahnelerde bununla da kalmaz; figüran olarak sahnede bulunduğunu düşündüğümüz bir yeniçeri askeri, hiç beklenmedik bir anda konuşmaya, içinde bulunulan zaman ve mekanla, kişiler ve olaylarla ilgili ciddi tespitler yapmaya başlar. Bu durum, tiyatro izleyicisine seyir zenginliği yüksek bir sahne sunar. Bir tiyatro oyununda böylesi bir oyuncu kadrosunu, aynı sahnede performans sergilerken görebilmek, doğal olarak büyük bir keyif veriyor seyirciye. Özlem Ersönmez'in Kösem Sultan performansına yönelik, çeşitli tiyatro eleştirmenlerinden gelen 'yapmacık', hatta kimilerinin küçümser bir eda ile 'yetersiz' şeklindeki ağır eleştirilerine rağmen ben onu, canlandırdığı karakterle yeterince bütünleşmiş gördüm. Ona, 'yapmacık' olduğu iddiası ile eleştiri yöneltenlerin bir kez daha ve dikkatlice izlemelerini öneririm. Sünnet düğünü sahnesinde, cariyelerin modern dans topluluklarını hiç aratmayacak güzellik ve uyumla sergiledikleri, başarılı bir ışıklandırma ile desteklenen danslarına gelince... Rejisör Murat Atak'ın bu hususta, Deniz Çığ gibi profesyonel bir koreograftan destek aldığı açıkça belli oluyordu. Bu büyük prodüksüyona katkıları yadsınamayacak; Funda Çebi'yi kostüm tasarımları, Ersen Tunççekiç'i ışıklandırması ve Behlüldane Tor'u, oluşturduğu fonksiyonel dekor tasarımından dolayı yürekten kutluyorum. İsterim ki bu oyunu, Ankara Cüneyt Gökçer Sahnesi gibi tiyatro olarak tasarlanmış ve inşa edilmiş modern bir yapıda, o yapının sunduğu geniş olanaklarla; Murat Atak'ın rejisi, 92 kişilik oyuncu kadrosunun sunumu, aynı dekorlar, aynı kostümler ve aynı ışıklandırma düzeni ile izleme fırsatınız olsun. Eminim, bu görsel şölenden çok etkilenecek, büyük keyif alacaksınız."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kostebek-the-departed/", "text": "ABD, Massachusetts Eyalet Polisi teşkilatı, güney Boston'da hüküm süren, liderliğini Frank Costello'nun yaptığı, büyük bir suç organizasyonunun egemenliğine son vermek için operasyon hazırlığı yapar. Bunun pek kolay olmayacağını bilen teşkilat öncelikle, Boston'da büyümüş olan genç polis memuru Billy Costigan'ı , özel araştırma birimi şefi Ellerby tarafından bir dizi imtahanlardan geçirterek suç örgütünün içine sızmakla görevlendirir. Boston sokaklarını gayet iyi tanıyan Costigan, asi bir kişiliğe sahiptir ve bu yüzden teşkilatta rozetine el konulmasına kadar varan sorunlar yaşamıştır. Billy Costigan'nın , bu önemli görevde köstebek konumunu polis şefi Oliver Queenan ve Bryce Dignam harici kimse bilmemektedir. Costigan, mafya içerisinde güvenilir olmaya ve lider Costello'nun gözüne girmeye çalışır. Operasyonda görev alacak polislerden biri de, yine Boston'u iyi bilen Colin Sullivan . Aşırı hırslı genç polis memuru Sullivan, başarılarıyla sürekli terfi alarak polis teşkilatının özel soruşturma birimine kadar gelmiştir. Eyalet polis teşkilatının bilmediği bir konu: İrlanda'lı Mafya lideri Costello, kurduğu suç örgütünün sorunsuz çalışabilmesi için yıllar önce yaptığı ilginç bir planla, kendi adamlarından polis akademisine sokmuş ve polis teşkilatı içerisinde üst mertebelere gelmesini sağlamıştır. Bu adamlarını kullanarak polislerden hep bir adım önde gitmektedir. Polis memuru Colin Sullivan'da , Frank Costello'nun, bu adamlarından biridir. Sullivan, mafyaya karşı yapılacak operasyondaki polis hareketlerini inceleyip patronu Costello'ya bildirmeye çalışırken, Costigan da mafya içerisinde bilgiler elde etmeye çalışır. Biri mafya için, diğeri polis teşkilatı için bilgi toplamaya çalışan köstebekler, çifte kimlikleri ile sürdürdükleri yaşamın zorluğunu da çekmektedirler. Bunun yanı sıra, birbirinden habersiz bu iki genç, polis teşkilatında görevli Madolyn Madden'e ilgi duymaktadır. Gerek polis organizasyonunda, gerekse suç örgütü içerisinde yolunda gitmeyen olaylar, iki tarafın da içlerinde bir Muhbir olduğunu fark etmesine sebep olur. Sürekli kimliklerinin açığa çıkması endişesi taşıyan Sullivan ve Costigan , artık kendilerini kurtarmak için karşı taraftaki köstebeği bulma konusunda sıkı bir yarış içerisine girerler."} {"url": "https://rihtimdergi.com/koyu-yesil-canta/", "text": " Kolları kısa bunların, etekler de öyle; çıkar hemen çantadan. Ama ben bunları çok seviyorum. Bana bak! Yırtarım onları şimdi cart diye. Benim dediklerim götürülecek. Orada da evde giyerim anne, götüreyim işte. Daha büyür müydü şu memeleri? Annesininkiler nasıldı acaba? Yüzünü görmediği kadının göğüslerini hayal etmesine dudaklarındaki acı bir tebessüm eklendi. Fesuphanallah hala mı onları mıncıklıyorsun? Hadi çabuk katla, yerleştir. Vapuru kaçıracağız. Yarım saat kaldı şurada. Ver şunları ver! İki saattir uyuz uyuz hareketler. Arkası dönük kadının başındaki eşarbı alıp şöyle bir boğazına geçirerek sıkma fikri zihnini yoklasa da bulunduğu yerden kıpırdayamadı. Tüyleri dökülmüş kırmızı halının üstüne fırlatıp atılanlara bakakaldı. Sıktığı iki yumruğu, tırnaklarının avuçlarına batmasına neden olsa da acı hissetmedi. Bunları bir daha görmek istemiyorum. Geldiğimizde doğru çöpe! Gözlerini sımsıkı yumdu. Onlardan dışarıya akamayan yaşlar, yutkunurken genzini yakarak indi aşağıya. Kapanan fermuarın sesi odaya döndürdü onu. Eve ilk geldiği gün de bu sözle yollanmıştı odasına. Allah'ı vardı şimdi annesinin -bir türlü içinden gelerek Anne diyemese de- yemekleri çok güzeldi. Zorlardı Ye, ye! diye üstelik. Bir de küçüklüğünden beri sık sık azarlayıp azarlayıp Keşke başka çocuk alsaydım! diye bağırmasaydı yüzüne karşı. Babasının aşağı kattan gelen sesiyle aydınlandı yüzü. Ardından kadının tiz sesi merdivenleri aştı. Uyuşuk bu uyuşuk! Bilseydim böyle bir kız olacağını... Ah ah! Hiç ummadığı bir tonda çıktı kızın sesi. Basamakları inerken elindekini umursamadan sağa sola salladı. Merdiven duvarlarını süsleyen çerçevelerden biri kendisini yere atmıştı. Kıymıştı işte canına. Hayatına son vermek için çanta gibi bir bahane beklediği ne kadar da belliydi. Vapur, adadan uzaklaşırken bir özgürlük havası sardı benliğini. Koyu yeşil çantaya kilitlenmiş eli gevşedi. İyot kokusunu çekti ciğerlerine. Bu koku tüm vücuduna yerleşmeliydi. Kucaklayıp sarmalıydı onu. Uyutmalıydı koynunda. Mavi mavi, yeşil yeşil, yosun yosun. Küçükken babasının Bak deniz çamaşır yıkıyor, dediği vapura vuran dalgaların bugün büyük temizlik günüydü. Kocamandı köpükler... Yardım bekliyorlardı. Derinliklere gidebildiği kadar gitti bakışları. Kadın, gözlerini denizle göğün birleştiği çizgiden hiç ayırmadan bakadursun adam elindeki gazeteyi pür dikkat okuyordu. Vapuru takip eden martılar, sadece kızın umurundaydı. Onlardan birinin kanadında olmak... Uçmak, uçmak... Enginlere... Bir daha o eve dönmeden annesine gitmek... Öldü, diyorlardı onun için. Yalandı. Kocaman bir yalan hem de. Bir gün gelip ağız dolusu Kızım, diyecekti. Hissediyordu bunu. Bulacaktı yavrusunu. İşte o zaman sormayacaktı bile Beni niye bıraktın anne? diye. Ardından gelen tiz sesle irkildi. Artık otur yerine, direk gibi kaç dakikadır önümdesin. Babasının saçsız kafası hala elindeki gazeteye gömülüydü. Kız, yan tarafta oturanların bakışlarını üzerinde tepeden tırnağına kadar hissedip vücudunu dikleştirdi. Genç kızın nadir görülen gamzesi, Bana ne! diyen omuzlarına destek olmak üzere yüzünde belirdi. Kadının ince kaşları daha da çatıldı. Etrafına aldırmadan öne doğru saldırdı. Ne diyorsun sen be! Aptal! Ver bakayım! Hırsla çekiştirilen koyu yeşil çantanın sapına yapıştı kız. Bir itelese denize düşürebileceği kadının elinden çekti aldı onu. Çevredeki gözlerden yollanan zırh, artık üzerindeydi. Savurabildiği kadar uzaklara attı. Martılar denizin üstünde batıp çıkan koyu yeşil nesneye doğru yön değiştirdiler. Karşısında bağıran kadının anlamsız el kol hareketlerine bakan kız, bluzunun birkaç düğmesini daha açtı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/koza-mevsimi/", "text": "Kapı önü eğer bir pencere olsaydı, oranın çiçeği olabilir miydi Asuman ya da kozasından çıkamayan kelebeği? Asuman, saksısının dışında ama tam da yanında oturuyordu. Yürüyemiyordu ama ilk saksıdan çıkışı değildi bu. 5 yıl önce babaannesini uğurlarken de çıkmıştı saksıdan. Yani ikinci çıkışı idi. Saksıda toprağa gömülü yaprakları vardı. Yaprakların toprağa borcu mu vardı da böylesi ezilmişti? Bunu fark ettiğinde hemen bir tekerlekli bir saksı almıştı kendisine. İstediği gibi gezebiliyordu. Saksının delikleri de vardı hem, yapraklarını çıkarabiliyordu. Asuman küçücüktü ama dağ gibiydi. Omuzlarına doğru bakan zeytinsiz ağaçları vardı, kıvır kıvır. Asuman'ın baktığı yerde her mevsim ilkbahara dönerdi. Şimdi kapı önünde oturmuş içeri gireceği anı bekliyordu; bakmak için. Kardeşlerini gördü. Saksıları katılaşmıştı, yaprakları solmuştu. Biraz su bulması gerekti en yakın nehre uğradı sonra yanlarına gidip sarıldı. Yaprakları hala çelimsizdi. 5 yıl önce de olmuştu bu, sanırım zamana ihtiyaçları var dedi, tekrar kapıya yöneldi. Toprağına baktı, bir şey çekti sanki. Elini önce toprağa sonra ise sıcaktan kavrulan ve al al olan çiçeğine sürdü. Çiçeği yeni doğmuş bebek eli gibi yumuşacıktı. İçeriden bir ses geldi Asuman, hadi gel!. Heyecanlandı. 5 yaşındaki bir çocuk gibi hızla yürüdü. Saksısını bıraktı; yapraklarını, çiçeklerini düzeltip biraz da nehre dokunup içeri girdi. Küçücük bir odaydı, oda kıştı. Mermerden yapılmış bir büyük yatak vardı içeride, dedesine baktı bulamadı. Odayı ilkbahara çevirecekti çeviremedi. Tekrar döndü odada ve görmediği şeye bakıyordu şimdi. Dedesi bir kozanın içinde, yüzü Asuman'a dönüktü. Aylardan ağustostu. Koza mevsimi gelmişti ama üşüyordu. Son bir kez gidecek olan kozasına dokundu, sevdi. Koza çok sağlamdı; belki dedesi elini hiç hissetmedi ama o kozanın içindeki kıpırtıyı biliyordu. Zeytinlerinden bir iki damla yağ düştü, kozaya zarar versin istemedi, hızla kapıdan çıktı. Tam tekerlekli saksısına oturacak iken ayaklarını fark etti. Asuman yapraklarını saksıya bıraktı, toprakla üstünü örttü ve yürüyerek gitti."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kozalak/", "text": "Kafasında tek bir soru vardı: Annem acaba ne sever? Hiç anne çocuğu olmamış kadar acemiydi. Bunu düşünmesi için belki önce bir anne kucağı gerekliydi. sekiz yaşındaydı. Ev ve okul arasında belki iki yüz belki de üç yüz metreden başka gittiği yol yoktu. Tabii sütçü teyzesi hariç. O gün yine belki iki yüz belki de üç yüz metrelik yolu giderken anneler günü için annesine ne alacağını düşünüyordu Fidan. Kolay hediye bulamayacaktı biliyordu ve annesi de tam o gün onu görmeye gelecekti. Heyecanlıydı. Müzik öğretmeni Şükran Hanım sağ olsun elinden geleni yapardı görüşmeleri için ama hediye de bulamazdı ya? Zaten öyle bir ihtimal dahi olsa Fidan bunu istemezdi, kendisi bulmalıydı. Geleceğe attığı adımları o aralar pek yoktu ama geleceğe attığı ben yaparım cümleleri vardı onun ve yapacaktı. Teneffüs zili çalmıştı, herkes koşup oynarken Atatürk büstünün altında, büyüyünce daha sık bakacağı bulutlardan yardım alıyordu. Arka bahçeye doğru gitti, mavi önlüğü ve kısacık saçlarıyla. Önlük bile rüzgarda sallanıyordu da saçları asla. Ninesi saçlarını bitlenmesin diye hep kısaltırdı ve Fidan büyüyüp ağaç olunca saçlarını asla bir daha kesmedi, kestirmedi. Okul, çam ağaçlarıyla doluydu. Betonlaşmaya yeni başlayan İstanbul'un göçebe semtinde çam ağaçlarıydı evlere soluk veren. Oturdu çamın dizlerine ve düşünürken kabukları gördü. İç içe geçmiş kabuk dedi onlara. Belki biz de bir gün böyle oluruz dedi ve kozalağı aldı cebine attı. Sıra annesinin gelmesindeydi. Anne, iki teneffüs sonra geldi. Fidan'a simit aldı ve yaptığı sütlacı yedirdi. Fidan, Keşke çiçek alabilseydim. diye iç geçirdi, yüzü düştü, içine çekildi. Anne, kızına sarıldı; kız, anneye baktı. Çıkardı kozalağı verdi: Anneler günün kutlu olsun! dedi, bu kez o sarıldı. Bunu alabildim sadece. cümlesi döküldü kalbinden. Fidan içine çekildi, anne kayboldu. Bedensiz şekilde uzaklaştı ve bir çöle gitti. Çölde bir kozalak bir de kendiydi. Kozalağa baktı, başını eğdi. Kozalağa baktı, güldü. Kozalağa baktı, çocuk büyüttü. Kozalağa baktı, çölde su buldu. Anneyi, yavrusu yıllar sonra çölden aldı. Annenin artık bir evladı daha vardı: yirmi üç yaşında, belki yedi belki sekiz santimetre boyunda kozalaktı. Anne, çocuğuna yirmi üç yıl sonra kozalağı gösterdi. Çocuk güldü, anne kozalağa baktı , başını eğdi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kral-ciplak/", "text": "Doğru yapılması gereken en zor işlerden biridir ''kelime işçiliği''. Çünkü herkesin biliyorum dediği ne varsa aslında bilmediğini, bildiği her şeyinse bilinmeyen yönlerini kırmadan, dökmeden, anlatma ustalığıdır. Herkesten sorumludur yazar. Ustalaştıkça okuyucu üzerindeki etkisi ve sorumluluğu daha da artar. Neyi anlattığına nasıl anlattığına çok dikkat etmelidir. Bireyin kişiliğinin kimlik demiyorum özellikle- oluşmasında büyük ölçüde etkisi olacaktır çünkü. Yazar, satırlarıyla bir nevi hayata insan işlemektedir nakış nakış. Gerçekler için çağlar boyu ölümü göze alan yazarlardan söz etmemek olmaz burada. Çünkü yazdıkları yüzünden öldürülenleri de olmuştur. Belki de bu yüzden 'kalem kılıçtan keskindir.' Ve Blaise Cendrars'ın dediği gibi: ''Yazmak yaşamak demek değildir, yaşamanın dışına çıkmaktır.'' Ölüm de yaşamanın dışına çıkılan bir kapıdır. Yeri gelmişken her 'yazmanın' yazarlık olmadığını da belirtmek istiyorum. Yazarlığı, yazmaktan ayıran en önemli şey bence kelimelerin matematiğini bilmektir. Neden matematik dedim? Matematik kelimesinin kökeni eski Yunancadır. Matesis kelimesi eski Yunancada BEN BİLİRİM anlamına gelmektedir. Daha sonra da sırasıyla bilim, bilgi ve öğrenme gibi anlamlara gelen mathema sözcüğünden türemiştir. Mathematikos öğrenmekten hoşlanan anlamına gelir. Kısacası yazarlık; kelimeleri bilmek, anlamak ve onları hangi cümle içinde nasıl dizeceğini yaza yaza öğrenmek ve en önemlisi kendini sürekli geliştirmek, bunu sevmek, tutkuyla yapmak, demektir. Bildiğiniz üzere üretmek bir süreç olduğu gibi aynı zamanda bir yaşama biçimidir. Bu yüzden yazar işini yaza yaza öğrenir. Yaza yaza kelimelerin dilinden anlamaya başlar. Buraya kadar yazarlığın ne olduğunu anlattım. Gelelim sancılı bir arayışı olan yazarın kendisine. Yazmanın ne olduğunu bu kadar anlattıktan sonra yazarı iyi-kötü diye sınıflandırmanın gereksizliğinden hiç bahsetmek istemiyorum. Ben yazarı ''Yaratım Süreci'nin'' kendisi olarak tanımlamayı tercih edenlerdenim. Ruhunun inceliği yüzünden yaşadığı akıl erozyonundan, sistemlerin acımazsızlığıyla boğuşmasına rağmen topluma faydalı dışavurumsal paradigmalarından/aforizmalarından, bazen yüreğinin suyunu sıkıp yazdığı kanlı dizelerden yahut tek bir cümleye sayfalar dolusu anlam yükleyip, sayfalarca yazı yazılması gereken bir şeyi tek cümle ile özetlemesinden... Siz, siz olun diye yazarın kendini tüketmesinden bahsetmek istiyorum. Hepimizin üzerinde okuduğumuz yazarların yadsınamayacak ölçüde emeği olduğu kadar ruhumuzda da bir parça ruhlarından var. Bu yüzden 'yazar olmak' öyle sanıldığı kadar kolay bir iş değildir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kral-katili-guncesi-kvotheden-sevgilerle/", "text": "Şunu kesinlikle söyleyebiliriz: Fantastik edebiyat bundan 10 yıl öncesinden çok daha hareketli ve üretken. Son yıllarda yazılan fantastik kitapların sayısı bir yana, kaliteleri de üst seviyede. Bunların en güzel örneklerinden birisi Patrick Rothfuss'un Kral Katili Güncesi serisi. Kitabın dünyası ise, var olan kült serilerden çok farklı. İnsan dışında farklı bir ırkın olmadığı dünyada büyü çok önemli bir konumda . Büyü -ya da diğer bir deyişle sempati- kesinlikle yaygın değil ve öğrenmek isteyenlerin gidebileceği bir Üniversite bulunmakta. Elbette evrende bolca fantastik yaratık bulunmakta, fakat medeniyetin yakınında göremeyeceğiniz bu yaratıklar normal insanlar için tehdit değil. Kitabın ana karakteri ise Kvothe. Gezgin bir kumpanyacının oğlu olan Kvothe, büyüdüğü ortamın da etkisi ile oldukça yetenekli bir müzisyen ve aktör. Bir beyefendiden öte, bir hırsız. Aynı zamanda kendini beğenmiş, fakat bir o kadar da zeki ve mantıklı. Kitap tamamı ile Kvothe'nin hayatı üzerine kurulu. Hatta 3. tekil şahıs ağzından değil, direk Kvothe'nin ağzından dinliyoruz hikayeyi. Yan karakterler sürekli olarak değişse de, Denna'yı ve Bast'ı kitabın her yerinde karşımıza çıkmasından dolayı yan karakterlerden sayabiliriz. Biyografiden hoşlanmıyor olabilirsiniz. Size verebileceğim iyi haber ise kitabın uzun bir hikaye şeklinde anlatılıyor olması. Diğer bir iyi haber ise kitap ile ilgili herhangi bir kötü haberin bulunmaması. Genel hatlarıyla Kvothe'nin ailesi ile geçirdiği yaşamı, sonrasında Üniversite'ye nasıl gittiğini ve başından geçen maceraları anlatan kitap, amiyane tabirle su gibi akıp gidiyor. Yazarın dil kullanımı oldukça yerinde ve baş döndürücü. Bana kalırsa Rothfuss'un en büyük başarısı karakter ile okuyucuyu mükemmel bir şekilde manipüle edebiliyor olması. Kitabın bir yerinde Kvothe için üzülürken bazen kızıyor, bazen de tıpkı siz aşık olmuşsunuz gibi kalbiniz ağrıyor gibi hissedebiliyorsunuz. Bu başarıda hikayeyi anlatanın Kvothe olmasının etkisi büyükken, maceralarının okuyucuyu heyecanlandırıyor olması da bir başka etken. İlginç olan şey ise kitapta anlatıldığı kadarı ile Kvothe hikayesini anlatırken bir savaş yaşanmakta. Bu savaştan kaçan ve adını Kote olarak değiştiren kahramanımızın hikayesi anlatılırken tam bir amacın empoze edilmemiş olması. Evet Kvothe, Denna'nın peşinden koşuyor, evet Üniversite'de efsanevi olaylar başından geçiyor. Fakat kitabı anlatış tarzına bağlı olarak nasıl sonlanacağına dair hiçbir fikriniz yok. Yüzüklerin Efendisi'nde eninde sonunda güç yüzüğünün yok edileceğini tahmin ediyorduk. Tıpkı Zaman Çarkı'nda Karanlık Varlık'ın yok edileceği gibi. Bunlar bir okuyucunun altıncı hissine dayalı tahminler, fakat birkaç istisna yazar dışında çoğu yazar ana karakterinin ulaşmak için çabaladığı şeyin hüsranla bitmesini istemez . Öte yandan bu tarzın belli avantajları da bulunmakta. Zira okuyucu sürekli olarak mikro olaylarla ilgilenirken büyük resim diye bir şey olmadığı okuyucuya bildiriliyor ister istemez. Kvothe'nin maceraları bu kadar göz kamaştırıcı ve okuması zevkli olmasaydı, şüphesiz kitabı çok satanlar bölümünde görmezdik. Kvothe genel hatlarıyla uzun, kıvırcık saçlı ve lavtada oldukça başarılı bir genç. Kendisinin kapasitesini bildiği için aynı derece büyük egoya sahip olan karakter, sempati konusunda da çok iyi. Serinin büyük bir bölümünde yoksulluk çeken ve ikinci kitabın sonlarına doğru bu yoksulluktan kurtulan Kvothe'nin hayatında parasızlığın büyük rolü var. Parası olmadığı için sokaklarda dilenen, bıçaklanan ve çöplerden yemek toplayan karakterin yoksulluğu Üniversite'ye gittiğinde de bitmiyor. Buna rağmen onurlu bir yaşam süren Kvothe'nin hayatının aşkı ise Denna. Birçok okuyucu tarafından sevilmeyen Denna da yetenekli bir müzisyen. Kvothe ile ilk karşılaşmaları Kvothe'nin Üniversite'ye gitmek için yaptığı yolculukta gerçekleşirken, Denna ilerleyen sayfalarda sayısız defa karşımıza çıkıyor. Uzun bir süre aynı yerde kalmayan ve erkeklerin ilgisini sürekli olarak üstünde toplayan Denna ile Kvothe'nin ilişkisini okumak oldukça eğlenceli. Bu ilişkinin çok fazla işlenmemesi, daha doğrusu hikayelerin arasına serpiştirilen diyaloglar ve karşılaştırmaların ustaca okuyucuyu yönlendirmesi, bu diyalogları okumanın sıkıcı olmasını engelliyor. Hikayenin diğer yan karakterlerinden olan Bast hakkında ise söylenecek çok fazla şey yok. Kendisi bir fey prens olup Kvothe'nin şüphesiz Kvothe olduğu zamanlardan çırağıdır. Hırçın fakat Reshi'sine oldukça bağlı, aynı zamanda onu çok seven ve eskisi gibi olması için her şeyi yapabilecek birisi. Kvothe'nin eski hayatına dair detayları kendisine sürekli olarak hatırlatarak Reshi'sinin eskisi gibi olması için çabalayan Bast, seri boyunca başarısız oluyor. Kral Katili Güncesi'nin orjinal olarak 3 kitap olması düşünülmüş. Fakat ilk iki kitap boyunca o kadar çok şey anlatıldı ve buna bağlı olarak bir çok soru ortaya çıktı. Kötü olan şey ise bu soruların büyük bir bölümünün cevapsız bırakılmış olması. Tahminen üçüncü kitap ya iki bin sayfa olacak, ya da seri ister istemez uzatılacak. Seri, son dönemin en başarılı kitaplarını içeriyor. Kısa sürede okuyacağınıza ve okuduğunuz hiçbir satırdan sıkılmayacağınıza dair garanti verebilirim. Seri sizi o kadar çok etkileyecek ki lavta çalmayı bile düşünebilirsiniz. Ya da önünüze gelen içeceğe bakıp Bunun içinde ne var? sorusunu sorabilirsiniz. Üzgünüm, gerçek dünyada size Bal arıları ve Bredon biracıları cevabını verebilecek bir Auri yok."} {"url": "https://rihtimdergi.com/krallarin-yolu-brandon-sanderson/", "text": "Kralların Yolu, The Way of Kings, Brandon Sanderson'un 10 kitaplık serisinin ilk kitabı. Serinin iki kitabı okuyucuyla buluştu, üçüncü kitap henüz basılmadı. Ülkemizde is Akılçelen Yayınları'ndan raflara kazandırıldı. Çok katmanlı dokusu ile okuyucularından beğeni kazanan Kralların Yolu, iddialı bir Goodreads puanıyla da 4.60 kendini belli ediyor ve bu iddiasında da hiç haksız sayılmaz. Kaladin, Shallan, Dalinar ve Szeth adında 4 ana karakter ile şekilleniyor kitap ve her birinin kendi hikayelerinin ana hikayeye olan katkılarıyla dolu dolu geçiyor. Zaten Sanderson bilindik bir dünyayı anlatarak hem kendi işini kolaylaştırmamış hem de bizimkini. Atomlarından başlayıp kendi epik fantastik dünyasını yaratmış ve bunu yaparken de görsellerle de desteklemekten çekinmemiş. Erkeklerin okuyup yazmasının ayıp karşılandığı, kadınların emin eli dedikleri ellerini kapattıkları evrende kendilerine ait argo cümlelerine bile sahipler. Kitapta Harap ovalarda geçen savaşın da aslında günümüzdeki savaşlardan çok büyük bir farkı yok. Krallarının öldürülmesiyle intikam almak için başlayan savaşta aradan çok uzun zaman geçmesi ile birlikte yozlaşıp savaşan prenslerin, güç ve zenginlik arayışına dönüyor. Karşı tarafın bile kabul ettiği bu anlaşmanın çarpıklığını gören kişiler de İntikam Paktı'nı yok saydığı gerekçesiyle hor görülüyor. Roman da geçen 4 kişiden biri olan Dalinar da bunlardan biri. Yüce Prens dedikleri savaşan üst kademenin bundan çıkarı çok fazla hatta öyle ki köprücü diye adlandırdıkları bir grup sırf hızlı gitmek için yok pahasına gözden çıkarılıyor. Yüce Fırtınalar ne zaman geleceği belli olmayan kitapta sürekli geçen fırtınalar. Zaten seri de adını bu fırtınalar ve fırtınalarda mücevherlere doldurulan ışıktan alıyor. Kitapta geçen diğer eşyalar canlılar ise zengin bir biçimde betimlenmesine rağmen kitapta birkaç tane illüstrasyon var ve siz bu sayede anlatılan Syl, Chul, Harap Ovalar'ın neye benzediklerini canlandırabiliyorsunuz. Kitap çok hacimli, büyük ve ağır. Yani dışarı çıkarken yanınızda taşımak zor oluyor, ben baya zorlandım açıkçası ve ilk denemeden sonra pes ettim. 900 kusürluk bir kitaptan da daha azını bekleyemeyiz zaten. Fakat bu kadar kalın olmasının dezavantajı olarak ilk birkaç yüz sayfada kitaba alışmak zor olabiliyor. Özellikle her şeye sıfırdan başladığınız için ve karakterler yerine oturmadığından hızlanamayan tempodan dolayı. Yine de betimlemeleri, ayrıntılı kültür tayinleri ve geri dönüşleriyle hem o dünyanın bir sakini hem de gözlemcisi gibi olacaksınız. Bu arada bir Sanderson hayranı seride geçen ve kullanana güçler veren, sahip olmak için savaş bile çıkarılabilecek olan Pare Kılıç'ının replikasını yapmış. Çok da güzel olmuş."} {"url": "https://rihtimdergi.com/krzysztof-kieslowski/", "text": "Fimlerinde, Kimiz? Niçin yaşar ve ölürüz? Kader nedir? gibi suallerle örtük anlam üzerinden üçüncü manaya ulaşır. İletişimsizlik sonucu ortaya çıkan adaletsizlik, eşitsizlik gibi sorunlara değindiği ve 1988'de Polonya televizyonu için 10 emre ithafen çektiği birer saatlik süreleriyle 10 bölümlük Dekalog serisi üzerinden aynı zamanda devlet ve siyaset kavramlarının insanları nasıl etkilediğini göstermiştir. Bunlar arasından Öldürmeyeceksin ve Zina etmeyeceksin. kavramları üzerine çektiği iki Dekalog'unu, Öldürmek Üzerine Kısa Bir Film ve Aşk Üzerine Kısa Bir Film adıyla uzun metraja dönüştürmüştür. Bunlar haricinde 1979 yapımı Amatör, 1994 tarihli Üç Renk: Beyaz ve 1988 üretimi Dekalog 7: Çalmayacaksın filmlerinde Polonya'lı komedyen, aktör Jerzy Stuhr ile çalışmıştır. Tüm filmlerinin kompezitörlüğünü yakın dostu ve iş arkadaşı, Polonya'lı besteci Zbigniew Preisner yapmıştır. Güzel Fransız aktris Irene Jacob oynadığı Üç Renk: Kırmızı ile Veronique'in İkili Yaşamı, fimleri kanımca en iyileridir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kuslarin-ve-yilanlarin-sarkisi/", "text": "Panem, adını ilk duyduğumuzdan 64 sene daha genç ve kaotik. 2012 yılında Suzanne Collins'in kaleme aldığı Açlık Oyunları üçlemesinin ilk kitabıyla akıllarda yer edinen bu distopik ülke, kısa sürede okuyucuları içine çekmiş ve sayfalar birbiri ardına çevrilirken yapısı, işleyişi ve geçmişiyle çeşitli sorulara ve tartışmalara yol açmıştı. Bundan sekiz sene sonra ise yazar hem kurgusal dünyasıyla ilgili pek çok yanıtı, hem de pek çok yeni soru işaretini barındıran bir eser yayınladı: Kuşların ve Yılanların Şarkısı. Dahası, ilk kitaptan 64 yıl öncesini anlatan bu eser, okuyucuya harika bir fırsat sunuyordu: Panem'in acımasız, sert başkanı olarak tanıdığımız ve seri boyunca hep kilit noktada bulunan Coriolanus Coryo Snow'un henüz genç bir öğrenci olduğu yıllara dönüş. Bu kitapta ne Panem bildiğimiz ülke ne de Snow bildiğimiz o güçlü başkan. Sistem, insanlar, her şey kırılgan ve henüz çok taze. Karanlık Günler olarak nitelendirilen savaşın üstünden 10 sene geçmiş ve başkent Capitol'deyiz. Bir hasat günü, bize hem tanıdık hem de bambaşka gelen renkli bir karakterle tanışıyoruz: Lucy Grey Baird. Nesiller boyu aktarılacak o ünlü şarkıların sahibi. Snow'un akıl hocalığı yapacağı bu haraçla tanışması ile ikisinin de hayatı bir daha eskisi gibi olamayacak ve bunun tam ne anlama geldiğini anlamak için sayfaları diğer kitapları da düşünerek çevirmek şart. Bunların yanı sıra hem bir karakter hem de tip olarak Snow özel olarak incelenmeyi hak ediyor. Derin bir çatışma ve sorgulama alanı sunulmasının yanı sıra bu eserde kendisi başarının, gücün ve hayatta kalmanın kurnaz ve zalim bir sembolü olarak karşımıza çıkıyor. Bu eserde yazar, okuyucuya onun iç dünyasına dalma fırsatı vererek kendisinin gizli düşüncelerini ve kırılganlıklarını açığa çıkarıyor. Belki en tehlikeli yanı da bu Snow'un, bir anti kahraman olarak sahip olduğu en büyük avantaj: Her şeye rağmen okuyucu onun iç dünyasına dahil ve eylemlerine şahit oldukça istemsizce, farkına bile varmadan ona karşı büyük bir sempati besliyor. Onu anlıyor ve bütün bunlar Açlık Oyunları'nda gördüğü Snow'a bambaşka bir açıdan bakmasını sağlıyor. Snow'un zeki ve manipülatif doğası, onun Panem'deki politik entrikalar ve güç savaşları arasında nasıl bir denge kurduğunu gösteriyor. Ancak bu denge, aslında kendi içinde çalkantılı bir karmaşayı barındırıyor çünkü dışarıya sunduğu görüntüye rağmen Snow bizi sınıf farkları, güç arayışı ve kendini koruma güdüsü arasında sıkışmış bir karakter olarak karşılıyor. Bu durum ise okuyucuya insan doğasının karmaşıklığını ve insanın çevresel etkiler altında nasıl dönüştüğünü tekrar tekrar sorgulatıyor. Sonuç olarak okuyucunun vicdanını sarsan bir figür olmanın yanı sıra insanoğlunun derinliklerindeki karanlık tarafın bir yansıması olan bu figürde Collins, okuyucuları bir nevi yüzleşmeye davet etmekte. Açlık Oyunları'nın bir üçleme olarak genç-yetişkin diyebileceğimiz okur kitlesine hitap etmesine rağmen Kuşların ve Yılanların Şarkısı bizi daha karanlık, farklı bir deneyime çağırıyor. Bu bağlamda serinin önceki kitaplarından ayrı olarak değerlendirilmesi pek çok okur tarafından daha sağlıklı bulunuyor. İyi kurgulanmış içeriği ve yalın anlatım diliyle bu eserde Suzanne Collins hem keyifli hem de düşündürücü bir anlatı sunmakta."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kutsal-kale-vatan/", "text": "Genç yazar Ufuk Cengiz'in kaleme aldığı bu oyunda eşini Balkan Savaşlarına göndermiş, Balkan Savaşlarına gönderdiği eşi 1. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla Çanakkale cephesine geçtiği için yurduna dönmediği gibi Hasan ve Hüseyin adlı iki yetişkin oğlundan büyük olan Hasan'ı Sarıkamış'a, küçük olan Hüseyin'i de Çanakkale cephesine gönderen bir annenin bekleyişi, özlemi ve vatan aşkı ilk perdede işlenmiştir. İkinci perdede sırasıyla önce Sarıkamış cephesi canlandırılarak tek kurşun dahi sıkmadan soğuktan donarak can veren 90.000 aziz şehidimiz yad edilmiş, sonra Çanakkale cephesi canlandırılarak vatan için kurşunun üstüne yürüyen 255.000 şehidimize saygı sunulmuş ve 57. Alay'ın üstün başarı gösterip son askerine değin şehadet şerbeti içmesi küçük bir birliğin temsiliyle sembolize edilmiştir. Üçüncü perdede yine Kırşehir'e dönen sahnede gazi olup evine dönen bir erin ve ailesinin dramı canlandırılmış ve Hey Onbeşli türküsüyle bildiğimiz 1315 doğumlu atalarımızın cepheye gidişi 16 yaşındaki Akif'in cepheye gönüllü olarak gitmesiyle anlatılmıştır. Oyun Kırşehir'de başlaması hususuna dair: Vatan'ımıza el uzatan her kim olursa o ele birlik olup Anadolu coğrafyasının her yerinden karşılık verildiği bugün Çanakkale Şehitliği olarak adlandırılan alandaki mezar taşlarında açıkça görülmektedir. Biz memleketimiz olan Kırşehir'den hiç mi giden olmamış? sorusu üzerine bu eseri kaleme aldık. Siz memleketinizden gidenleri yad ederek okuyunuz. Sergilemek arzu ederseniz şive, ağız ve il adlarını size uygun hale getirerek sunabilirsiniz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/kuyrukli-yildiz-altinda-bir-izdivac/", "text": "Kazım Aksar'ın rejisörlüğünde, Yeşim Gökçe'nin oyunlaştırdığı, Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın önemli Türk edebiyatı klasiklerinden biri olan Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç oyunu, tiyatro sahnesine taşındı. Komedi öğelerinin ağır bastığı oyun, yarı absürt özelliklere sahip. Günümüzün de sorunu olan kendini beğenmişlik özelliğini yansıtan İrfan Galip, zengin bir gençtir. Kimseyi kendine layık görmemektedir. Arkadaş çevresinde de pek sevilmemektedir fakat çevresindeki kadınlar ona hayrandır, yakışıklıdır delikanlımız. Bir gün kahvesini yudumlayıp gazetesini okurken, Halley kuyruklu yıldızının dünyaya çarpacağını öğrenir. Bu önemli haber aklında bir ışık yakar, mahallesindeki kadınlara bilge bir kişi gibi konferans verecektir. Kimseyi beğenmeyen İrfan beyimiz bu yolla kadınlarla eğlenmeyi ve onlarla alay etmeyi planlamaktadır. Konferanstan sonra beklenmedik bir şey olur, İrfan Galip'e bir mektup gelir. Kağıtta yazılı olanlar hoşuna gitmiştir. Bir süre karşılıklı mektuplaşmalar devam eder. Yüzünü dahi görmediği, hitabeti oldukça etkileyici olan bu kadına aşık olmuştur. Uzun bir süre geçtikten sonra buluşmaya karar verirler. Fakat o etkileyici bayanın bir şartı vardır İrfan Galip'ten; işte olaylar da burada başlar. Kendini beğenmiş beyefendinin yaşadığı olaylar hepimizi gülümsetecek cinsten. Bu görsel şöleni kaçırmayın."} {"url": "https://rihtimdergi.com/la-antena/", "text": "2007 Tarihli LA ANTENA, göndermelerle bezeli bir modern sanat taşlaması. Filmin başlarında şehrin semalarında süzülen balon adam, 1992 tarihli Tim Burton rejili Batman Returns penguen adamın şemsiyesine takılan kedi kadının Gotham şehrinin yukarılarında ilerlemesi ve elbet aşağı düşmesi... Anten de aynen böyle bir göndermeyle açılıyor ve başlıyor göndermeler furyasına... Müziklerin John Williams'ın ritimlerine yakın oluşu Film Noir etkisi taşıyan karla kaplı ara sokaklarda ritmik kurgu işlevi görüyor ve elbet 89 ve 92 tarihli Batman filmlerine açık ara atıfta bulunuyor... Yer alan tek göndermeler bununla sınırlı değil tabii... Mesela kesmelerin metrik kurguyla yerinde yapılması ana akım sinemasına da eğretilemeyi eksik etmiyor; doğal olarak filmin totaliter yapısına hizmet eden bu kesmeler görüntüyle ritim tutan müzikle birleşince, gözler görmemeli kulaklar duymamalı-dudaklar ses çıkarmamalı kavramına indirgeniyor. Metropolise atıfta bulunan stilize dekor kullanımı dışavurumcu tesirlerinin yanında geometrik kübist etkilerle suç ve anarşi üreten bir sistemin en büyük timsali oluyor; aynı zamanda bu simgesellik filmin gidişatına ilişkin kodlamalarla bizi tam tahmin yanılgısına sürüklemişken sembolik göndermeler aslında sonun ta başlangıçtan belli olduğunu; asıl maksadın klasik bir anlatıyla eğlence literatürü altında gerçeklerden uzaklaştırmaktan çok, olan şeylere ve yaşanılan çağdaki kapital kaynaklı içe kapanıklığa an be an taşlama içeren ve nihayetinde de sonu itibariyle yine başa dönen-bağlanan 100 dakikalık ekspressürrea şovuna dönüşmekten alıkoyamıyor. Labirent kavramı ve Megalomanlık, Drakula'nın yardımcısı Igor'u andıran başmüfettiş fare göndermesi içeriyor. Filmin sonlarına doğru, kadın adamı öperken arkalarında duran çocuklara kesme geliyor ve erkek olanın kafasındaki kozmonot benzeri dalgıç kaskı iki şeyi birden niteliyor; Erkeklerin duygusallık karşısındaki soğuk tutumu, yeniden kadın ve erkeğe gelen kesmede, erkeğin yüzünden çekilen kadının erkeğin ifadesinde yarattığı afallamışlığı ise erkek hegemonyasının ikinci bir zaafı olarak betimliyor . İkinci Niteleme ise Ruslar'a doğrudan göndermeyi içeriyor. 1984, BRAZIL, V FOR VENDETTA benzeri pek çok filmden mimesis ile batının değerlerine yine onun silahıyla, Amerikan Zaz üslubuyla saldıran, 90'ların müdavimi MTV'nin aptal kutusu 'yi günümüz Türkiye'sinde de olduğu üzere baskı ve şiddet yayan, insanı olduğu zamandan alıp olmadık zamanlara kaydıran, dolayısıyla her şeye yabancılaştıran batı kültürünü 99 (66) dakikalık son derece reel bir üslupla yerle bir ediyor. Bittiğinde Film izlediğini sanıyorsan; 100 dakikan boşa gitmiştir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/lamia/", "text": "Başına bağladığı kırmızı yazmanın gölgesinde, korkak bir kadın gibi tüketmişti düşlerini. Binlerce kar tanesinin arasında gizlenen kan, saçlarının içine akana kadar. Önce, yarım kalmıştı karın altında, sonra bir gemiye binmiş, çok uzaklardan bir misafir taşımıştı bıçak kesikleriyle sızlayan bedenine. Elka Söe oluvermişti bir anda, sonra Alkarısı, Lamaştu, Leviathan, Şahmeran, Medusa... Gittiği her yerde başka isimlerle çağrılmıştı. Tek tek bulmuştu toprağın altında çürürken kendisini çağıranları, tek tek içirmişti onlara bilgeliğin ve kendi elleriyle kazandıkları adaletin şerbetini. Kar, toprağa değdikçe harlanıyordu ama ateşi Lamia'yı yakmıyordu. İnsanların kaçıştıkları kar fırtınasının altında yavaş adımlarla yürümeye başladı. Çatılardan kesilerek gelen karın altında yürüyen kendisi değildi sanki. İncinmiş benliğini söküp atmaya başladı. Önce başındaki kırmızı yazmayı çıkardı, sonra etini sarıp sarmalayan bütün bez parçalarını. Artık sadece o vardı, insan etlerini yakan yağmurun altında parlayan tenine sarınmış yürüyordu Lamia. Ayakları kara değdikçe beyaz bir çarşaf gibi açılıyordu önünde geçmişin aynası. Mezarlar beliriyordu, karla kaplı toprağın yüzünde. Bir zamanlar onun beklediği gibi yaralarından akan kanın dinmesini bekleyenlerin mezarları mıydı bunlar? Çığlık sesleri geliyordu kar tepeciklerinden. İnsan yokluklarından gelen sesleri duyuyordu Lamia. İnilti, mırıltı değildi hiçbiri. Çığlık çığlığa bağırıyorlardı. Derinlerden bir çocuk sesi duydu, kadife gibi yumuşacık sesiyle kadınlığın acı yüzünü erken öğrenmiş bir çocuk bağırıyordu. Payına düşen toprak ömrü gibi az olan mezar, Lamia'nın ellerini, ellerinde açan kardelenleri boğmuştu. Aradığı mezar, şimdi ona sesleniyordu. Mezara yaklaştı iyice, üstündeki karı süpürüp, toprağı gökyüzünün altına serdi. Parmağının ucunu kesip, bir damla kan akıttı mezara. Saçlarını rüzgara sundu Lamia, kadın kanına susayanların susuzluğunu zehirlemek için sabırsızlanıyordu şimdi. Toprak açıldıkça daha da heyecanlanıyordu, yansısı bedenine değdikçe parlayan karın altında beklemeye başladı. Biraz önce çığlıklar atan çocuk, mezarın başı ucunda asılı kalan nefesini çekti içine. Sonra gözleri sonuna kadar açıldı. Çıplaklığında gizlenen bir kurşun izi vardı. Sol memesinin üstünde öylece duruyordu. Utandı küçük kız, kuruyup pul pul olmuş ellerini kurşun izine kapattı. Utancına ölüler toplanmış gibi sustu mezar sesleri. Çocuk, saçlarını toplayıp yarasının üstüne attı. Lamia'ya çevirdi yeniden gözlerini, karın üstünde parıldayan bedeni onu cezbetmişti. İklim dedi Lamia, sessizce bekleyen mezarlar gibi kırmıştı sesinin mührünü. Küçük kızın elini tutup yürümeye başladı. Mezarlardan sesler yükselmişti yeniden. Lamia'yı uğurlayan kadınların sesleri çoğaldıkça, kar, titreyerek Lamia'ya yol açıyordu. Yirmi gün ve binlerce ayak izinin ardından Lamia ve İklim derme çatma bir evin yakınlarında durdular. Lamia ve İklim uzunca bir zaman onları seyrettiler. Ethem, odunları kırdıktan sonra baltayı kütüğe saplayarak eve girdi, Mürevva ise Ethem'in arkasından etrafa saçılan odunları toplayıp torbaya doldurdu. Soğuktan kızarmış elleri odunları zar zor toplamasına neden oluyordu ama Mürevva, sızlayan ellerine rağmen hepsini sırtlayıp eve girdi. Lamia, İklim'in titreyen ellerini sıktı, korkma! dedi, birazdan her şey bitecek. İklim çocukluğunu sırtlayan evin önünde öylece kalakalmıştı, pencereden dışarı süzülen ışık, İklim'e, soğuğu hissettiği zamanları hatırlattı, oysa artık üşümüyordu. Nefes almak, İklim'e uzak bir kelime gibi gelmişti. Bir zamanlar soğuğu ve sıcağı, sevmeyi ve üzülmeyi hissediyordu ama artık sadece zamanı boğmuş birkaç saniyenin içerisinde hapsolmuştu. Sol memesinin üzerindeki delik, yeniden ve yeniden kanıyordu. Lamia'nın elini sıktı, Hadi! Gidelim. dedi, küçük bir çocuğun etrafa saçılan hayallerini toplamanın telaşı içerisinde. Birkaç adım attıkları sırada bir el silah sesi, evin duvarlarında yankılanıp dışarı taştı. İklim, pencereye sıçrayan kan damlalarını görmüştü. Çıplak bedeni bir yıldız gibi kaydı kar tanelerinin arasına. Lamia, İklim'i olduğu gibi bırakıp eve girdi. Ethem, Mürevva'nın başında dikilmiş, halı desenine karışan kanın nasıl dağıldığını seyrediyordu. Lamia, Ethem'in bir saniye daha fazla nefes almayı hak etmediğini düşündü. Ethem'in nefessiz kalan bedeni, bir yaprak gibi Mürevva'nın kanının üzerine süzüldü. Lamia, Ethem'in yüzünde ne kadar çok kan lekesi olduğunu düşünüyordu. Mürevva'nın, İklim'in ve adını bilmediği birçok kadının kanı artık onun laneti olmuştu. Lamia, evin içine bir parça ateş atarak Ethem'in son nefeslerine kapattı demir süngülü kapıyı, sonra da kara hükmeden adımlarla İklim'in yanına gitti. Küçük kızın ölü bedeninden başlayan kurşun çürüğü, birkaç hafta içerisinde bütün vücuduna yayılmıştı. Ölü olamayacak kadar genç olan tenini saçlarıyla örterek, kucakladı onu. Geldikleri yoldan gerisin geri yürümeye başladı. Onlar arkalarını dönmüş giderken ev iyiden iyiye alev almıştı. İklim duymuyordu ama Lamia, ateşin içinde çırpınan sesleri, İklim'in çığlıklarını, yalvarışlarını, baba, lütfen yapma deyişlerini duyuyordu. Hava iyiden iyiye aydınlanmaya başlamıştı. Böğürtlen zamanında akan kanı taşıyordu kuşlar, karda beliren ayak izlerine. Suskun ve yere değen bakışlarına bir kırmızı çarptı Lamia'nın. Ellerini sürse kanayacak, görmezden gelse kaybolacaktı kehanetin gölgesinde. Ayaklarının altına aldı kanlı izleri ve etine mühürledi. Kırmızıya değmiş ayaklarına el sürüp çöktü beyazlar altındaki mezar tümseklerinin yanına. İklim'i karın üstüne bırakarak ellerinin arasına aldı yüzünü. Lamia, küçük kızı tekrar toprağın kucağına bıraktı. Başka seslere yürümeye başladığında, Lamia'nın, karın haritasında kanayan ayak izleri çoktan silinmişti. Mezarlardaki kadınlar, kanlı sesleriyle hep bir ağızdan uğurladılar Lamia'yı; Tanrı'nın yılan derisinden bir kaftan dikerek lanetlediği kadın, karın arasında süzülerek toprağa aktı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/leblebi-tozu/", "text": "Kudret ilk yalanını söylediğinde 9 yaşındaydı. Ablası ile bir paket Gelincik sigarası almışlar, bahçede öksüre öksüre birer tane içip sonra da paketi kümesin yanına gömmüşlerdi. Babaannesi aynı günün akşamı paketi bahçede buldu. Tavuklar eşeleyip çıkartmışlardı. Ablası sessiz kalınca, Kudret babaannesine paketi Neşe'nin getirdiğini bildirdi. Evcilik oynamışlar, sonra da paketi oraya gömmüşlerdi. Babaannesi Kudret'e inandı ve tehdidinin aksine olayı babasına söylemedi. Ablası söylese ona inanmazlardı. On yaşını geçene kadar yalan söyleyebilirdin. Sonra büyüyordun ve kimse sana inanmıyordu. Kudret, kayısı çekirdeklerinden hasta olunca da yalan söyledi. Sokakta bir şey yemedim dedi. Oysa Neşeyle kalaycının evinin oradaki boş arsada bir sürü kayısı çekirdeği bulmuş ve sonra kaldırımın üstünde taşla kırıp yemişlerdi bademlerini. Acıkınca eve gitmek iyi bir fikir değildi çünkü. Eve gittiğinde babaannesinin bu kadar sokak yeter, evde oyna biraz da deme ihtimali vardı. Böylece kayısı çekirdeklerinden çok yedi ve karnını doyurdu Kudret. Akşam evde öyle çok kustu ve annesi öyle panikledi ki, Kudret bu yalanı da annesine acıdığından söyledi. Arsanın bulunduğu caddeye gidince, mahalleden çıkacak kadar büyümüşsün demekti ve bu havalı bir şeydi. Çöp ve hurda atılan o arsada, evcilik oynarken kullanılabilecek çeşitli hazineler bulunurdu; ama asıl önemlisi, cadde boyunca görülecek çok şey olmasıydı. El pompasını sıkarak şişelere kolonya dolduran bir manifaturacı, manifaturacının vitrinindeki parmak bebekler, renk renk ojeler, rulolara sarılmış fistolar, hemen yanında popolarına plastik çiçek takılmış koyunların asıldığı vitrini ile bir kasap, kasabın kapısından sarkan boncuklu perde, çok pahalı olduğu için Kudretlerin alışveriş etmediği ve her türlü turfanda meyvenin bulunduğu manav, aslında kız olup oğlan gibi giyinen manavın kızı, yazın çocukların dondurma almak için kuyruk olduğu Kaşif amcanın pastanesi ile leblebi tozu satan Receb'in Pastanesi caddenin en önemli gezi noktalarıydı. Teneke kutularda bisküviler, şemsiye şeklide çikolatalar, balonlu çikletler, cam kavanozlarda birbirine yapışmış kaynana şekerleri, bayat gofret paketleri ve kuru pastalar ile tıklım tıklım dolu olan Recep'in Pastanesi... Yazın bile serin, karanlık bir dükkandı burası. Kadınlar Recep hakkında sessiz sessiz konuşurlardı. Çocuklar oraya gitmemeliydi. Ayrıca bayat mal satıyordu. Kudret'in genellikle pek parası olmazdı. Bazen bir yaşlı komşu bakkala gönderir, sonra da ya bir şeker, ya da elli kuruşla ödüllendirirdi. Böyle zamanlarda Recep'ten leblebi tozu alırdı. Burnuna kaça kaça yemesi eğlenceliydi. Aslında oraya gitmesini yasaklamıştı annesi. Bir keresinde yüzünde leblebi tozu ile yakalanınca da yalan söyledi Kudret. Neşe getirmişti, o da yemişti. Mahalleden Nurten hanımların evinin önüne yığılan odunları bodruma taşımalarına yardım ettikleri gün, Nurten hanımın kocası, yardım eden tüm çocuklara birer lira harçlık verdi. Harçlıkları kapan çocuklar harcamak için hızla dağıldılar. Kudret ile Neşe kaynana şekeri ve leblebi tozu almak için Recep'in pastanesine gittiler. İçeri girince karanlık tezgahın arkasından bir oğlan çocuğu fırlayıp dışarı kaçtı. Recep, leblebi tozu mu diye sordu. Sesi sert çıkmıştı. Kudret ve Neşe leblebi tozunu aldılar. Kaynana şekerinden vazgeçtiler. Ellişer kuruş ceplerinde kaldı. Kaşif amcanın pastanesine gidip dondurma aldılar. Eve döndüğünde babaannesi ile birlikte annesi tarafından sorguya çekildi Kudret. Parasını nerede harcamıştı. Dondurma yedim dedi. Daha on yaşını geçmemişti. O yaz son yalanı bu oldu. Ayrıca bir daha leblebi tozu da yemedi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/leke/", "text": "Apartmana girer girmez posta kutusuna baktın. Bir şey beklediğin için değil. Alışkanlık işte. Malum su, elektrik faturaları falan gelmişse diye. Birkaç el ilanı atmışlar kutuya. Hepsini toplayıp merdivene bırakırken fark ettin beyaz zarfı. Mektup. Hiç alışık değilsin. İlkokuldayken öğretmenin mektup yazdırmıştı bütün sınıfa. Onun dışında çok yabancı bu sözcük sana. Zarfın üstünü okurken kalamata irisi gözlerin iki misli büyüdü. Yazımı tanıdın. Çivi yazısı gibi der, burun bükerdin hani. Bir haftadır telefonda bile ulaşamamış, sesimi duyamamış, en ufak bir mesajımı bile görememişken... Asansörde bile kalbin durdu duracak. Her zamanki taşikardi meselen. Küskünlük, öfke, merak birbirine karıştı. Yüzünde kan yok. Eve kendini atar atmaz salonun klimasını açtın. Tişörtünü, pantolonunu inadına vişneçürüğü kanepemizin üstüne attın. Beni sinir etmek hoşuna giderdi ya hani. Çoraplarını da aynı inatla cam sehpanın altına fırlattın. Duşunu alıp kendini de diğer kanepeye atarak günün yorgunluğunu çıkarmak istiyorsun ama sırası değil. Aklın mektupta. Mutfağa geçtin. Birkaç yudum alkol hem içini soğutur hem kafanı boşaltır. Daha dolabın kapağını kapatmadan ağzına dikip biranın yarısını götürdün. Diğer yarısıyla salona döndün. Mektup masanın üstünde, sen pencerenin önündesin. Sadece donunla. Akşamın o saatine rağmen temmuz sıcağı hala cama vuruyor. Karşı apartmandaki seksenlik teyze seni öyle görünce başını sokağa çevirdi. Beni hatırladın. Tülü kapat. Bu sefer inatlaşmadan kapattın. Klimayı karşına alıp masanın başına geçtin. Mektupla bakıştınız. Renk uyumu saplantın depreşti. Masa örtüsünün fildişi rengiyle mektubun beyazı tezat geldi gözüne. Bu beyaz, ne kadar beyaz olabilir ki? Bu beyazın içinden nasıl bir masumiyet çıkar ki? Bazı beyazlar korkunç olabilir. Kefen gibi mesela. Bu zarf da içinde kefen gibi son bulmuş bir şeyi sarıp sarmalamış olabilir mi? Hiç aklından çıkaramadığın, üzerine onlarca senaryo ürettiğin o güne gitti aklın. Bir saat öncesinde yazışmıştık. Pirzola alacaktın eve giderken. Ben de iş dönüşü ofisin altındaki pastaneden kazandibi kapıp gelecektim. Salatayı sen yapacaktın masayı da ben hazırlayacaktım. Bir kadeh kırmızı şarapla senin hafta sonu keyfine eşlik edecektim. Baştan pazarlık etmiştin. O gece yok yorgunum, yok başım ağrıyor, yok bugün olmaz yarın tantanası yapmak yoktu. Kadınlığımı gösterecektim. O akşamdan beri kafanda ürettiğin senaryoların çoğunun sonunda bana anasından doğmamış küfürler ettin biliyorum. Demek ki sevmemiştim seni. Demek ki her şey koca bir yalandan ibaretti. Belki önceleri sevmiştim de sonradan aramıza başka biri girmişti. Sende eksik olan neyi bulmuştum ki yeni sevgilimde. Her gün orana burana yenisini yaptırıp durduğun dövmelerine söylenip dururdum. Eli ayağı yılansız, akrepsiz birini sevdim belki o yüzden. Ya da senin yüzünden topuklu ayakkabı giyemediğimden dem vurup durduğum için servi boylu bir zibidiye gönlümü kaptırdığımı düşündün belki. Ya da senin azgın boğalar gibi üstümden inmemenden bıktığım için yaşamdan elini ayağını çekmiş pinpon biriyle inzivaya çekilmiş de olabilirdim belki. Bir de incir çekirdeğini doldurmayan her şeye celallenmelerin. Canlı bomba gibi salonu boydan boya arşınlamaların. Benim mutfağa kapanıp sinirinin geçmesini beklemelerim... Belki kuzu gibi sessiz, yumuşacık biri çelmiştir aklımı değil mi? Gerçi ben de az nane molla değildim. mız mız, derdin, kıl, derdin bana. Bazen hak vermiyor da değildim. Ninem; anneme erkek kısmı hiç büyümez kızım derdi. Ben büyümeni istiyordum. Ergenler gibi oyun oynamana, takım tutmana, televizyonun çoğunluk spor haberlerine takılıp kalmasına bozuluyordum. Yumruklarını sıktın. Mektubu açmadan yakmak istedin. Bütün hıncını yanan kağıdın ateşine gömüp yok etmek, her şeyi unutmak istedin. Düşündüğünü yapmak yerine biranın kalanını fondipleyip şişeyi masanın ortasına sürükledin. Başını ovalarken gözün duvardaki fotoğrafa değdi. Çok mutluyuz. Yüreğimizdeki kuşlar gözlerimizde kanat çırpıyor. Yüzümüzde güller açmış. Ağzımızda dolu dolu kahkahalar. Trenin kapısında çektirdik onu. Dış mekan çekimi için istasyonda... Gelinliğimin kuyruğu basamaklardan yere kadar akıyor. Kravatın elimde. Sen savaşı kaybetmiş rollerinde dilini dışarı çıkardın. Annen çok söylendi bu fotoğraf için hatırladın mı? Aslanını ne hallere sokmuşum. Zamane kızlarında ar, haya yokmuş. Oğlu da az değilmiş hani. Daha çor çocuğa bile karışmadan ipleri bu kadar elin kızının eline vermek de neyin nesiymiş?.. Sonunda merakın gururuna galip geldi. Bir hafta önce işten çıktıktan sonra sırra kadem basan karının ne haltlar ettiğini bilmek en doğal hakkındı. Ellerinin titremesinden dolayı zarfı açamadın. Mutfağa gittin, dolaptan bir bira daha kapıp yine masaya döndün. Oda iyice soğudu. Klimayı kapattın. Kanepede mahzun mahzun seni seyreden tişörtünü geçirdin sırtına. En azından sırtındaki kuru kafa dövmesi görünmez oldu böylece. Serçe parmağının uzun tırnağını zarfın kanadına geçirdin. Yavaşça çekiştirdin köşesine doğru. İçin hala köpük köpük ama bastırıyorsun. Şimdi olmaz. Yalnızken bağırıp çağırmanın tadı olmuyor onun için, içine içine haykırıyorsun bildiğin bütün küfürleri. Gözlerin buğulu. O buğunun içindeki özlemle karışık küskünlüğü görür gibiyim. Zarfı masaya bıraktın, mektup parmaklarının arasında. Neden kokladığına anlam veremedin. Gözlerini kapattın istemsiz. Sanki ben koktum. İçine çekmeye utandın. Şimdi karşı karşıyayız. Hatırlar mısın? Böyle akşamlardan biriydi. Netflix'ten bir film seyrediyorduk. Kız öğretmendi. Oğlan da gazeteci. Tıpkı bizim evlenmeden önceki halimiz gibi onlarda uzatmalı sevgililerdi. Oğlan kıza evlenme teklif edeceği gün elinde kocaman tektaşla restoranda beklerken, kız her zaman geçtiği küçük koruda sapık biri tarafından tecavüze uğramıştı. Filmin sonunda oğlan kıza sarılmıştı ve unutacağız aşkım, her şeye yeniden başlayacağız, demişti. Televizyonu kapattıktan sonra bile uzun süre donup kalmıştık. Onların acılarını içimizde hissetmiştik. Neyse ki biz böyle şeylerden uzaktık. Nenem; insanın şerri, şeytanın şerrinden beterdir, derdi. Ona hak verdim. Göğsüne yaslanıp Allah'a şükretmenin huzurunu yaşadımsa da kendimi o kızın yerine koymaktan bir türlü kurtulamamıştım. Cam sehpayı tıklatıp, kulağımı çekerek cıkcıkladıktan sonra sana sormuştum. Bir taraftan çekirdeğini çitlerken bir taraftan gözlerini kısıp uzun uzun susmuştun. Sonra yorgun birkaç sözcük çıkmıştı ağzından. Zor, demiştin. O akşam söylediklerinin benim için pek önemi olmamıştı ama meğer haklıymışsın. Hem de çok haklı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak aşkım. Hoşça kal."} {"url": "https://rihtimdergi.com/leviathan/", "text": "2014 Rusya imalatı Leviathan. Yönetmeni Andrey Zvyagintsev'i, fotoğraf gibi sahneleri olan 2003 yapımı Dönüş filminden hatırlamak mümkün. Leviathan ise Oscar ve Bafta ödüllerinin adayı, Golden Globe ve Asya Pasifik'in galibi. Yönetmenine Cannes'da en iyi yönetmen ödülü kazandırmış özel bir yapım. Rusya'da Sovyetler birliğinin dağılmasının ardından paradigma baştan aşağı değişiyor. Toplumsal dönüşüm, ekonomik yapının kapitalistleşmesiyle farklı bir görüngü kazanıyor. Daha derin yoksulluk, daha kalın duvarlar yaratıyor. Bu Yeni Çağ'da ortaya çıkan ortodoks oligarklar ve ötekilerin hikayelerinin anlatıldığı kara kitaptan bir kaç sayfa okuyor yönetmen. Sayfalar bu toplumsal sınıflar üzerinden; diyalektik hikaye sunuyor bizlere. Kolya, Lilya ve Kolya'nın önceki eşinden olan oğlu Roma, küçük bir balıkçı kasabasında yaşamaktadır. Oligark yerel yöneticilerin güçlerini kötüye kullanmaktadır. Oligark diyorum çünkü Oligark tanımı aslında bir erki değil, gücünün, servetinin kaynağı belli olmayanı tanımlamak için kullanılmaktadır. Hikayemizin geçtiği kasaba da fena halde içinde bulunduğu devlete benzemektedir. Belki de Devletin ta kendisine. Güçlülerin çıkarlarıyla çatışmaya çalışan bu küçük aile kendilerinden büyük gölgelerin altında kalacaklardır; ki yaşadıkları şehirde doğru düzgün ağaç bile yetişmemektedir. Lilya kaçışı, Kolya ise köklerinin peşini hiç bırakmamıştır, Roma ise korkak bir çocuktur sadece. Henüz sistemle ve gerçekleriyle yüzleşmeye hazır değildir. Seyirciyi tüm acımasızlığıyla yüzleştirmekte yönetmen. Küçük kahramanlıklar yapmanıza izin verip, küçük bir derede boğmakta. Mahkeme sahnelerinde kararları yüzünüze okuyor Yönetmen Zvyagntsev adeta. Hukuk önünde sürekli kaybediyorsunuz. Çünkü siz sadece bir hiçsiniz. Muhteşem fotoğraflar iğne gibi dokunmuş filmde, Philip Glass'ın müzikleri ise filmin atmosferini yönetmenin yakalamak istediği aralığa taşıyor. Koskoca bir ülke'de, küçücük bir kasabada, çaresiz ve yeniksiniz artık. Lilya ile beraber denize vurmak canınızı acıtacak. Zvyagntsev'in içinde yaşadığı Rusya'dan memnuniyetsiz olduğunu görmemek mümkün değil. Rusya Artık Sosyalist gerçeklerin değil, Oligarkların ülkesidir. Hıristiyan ortodoks zenginlerin, altınla parıldayan kiliselerin gerçeğidir. Sovyetler'de devrim yapan Pravda , kabuk değiştirmiştir. Derinden kanamaktadır. Yerel politikacılar, yerel derebeyler ve güçsüzler arasında başka bir derdi var yönetmenin. Ilımlaştığına, yumuşadığına inanılan kapitalist güç dağılımının sadece bir yalan olduğunu anlatmakta. Yerelden evrensele, Putin'den başlayarak tüm derebeylerimize gönderme yapmakta. Gri'nin en güzel 50 tonu bu filmde bence. Aldığı tüm ödülleri hak eden, farklı boyutlarıyla farklı başlıklar altında okunabilinecek bir başyapıt."} {"url": "https://rihtimdergi.com/locke-lamoranin-yalanlari-centilmen-pic/", "text": "Scott Lynch'in epik fantezi türündeki kitabı, İthaki yayınlarından dilimize kazandırıldı. 581 sayfalık kitabın, Goodreads puanı 4,28 gibi yüksek olmasına rağmen aslında Locke Lamora'nın Yalanları Lycnh'in ilk romanı ve şu an 3 kitabı yayımlanmış Centilmen Piçler serinin de ilk kitabı, ülkemizde diğer ikisi henüz yayımlanmadı. Öncelikle genelde ön söz okumayan ben, biliyorum siz de yapıyorsunuz, bu kitabın ön sözünü son noktasına kadar okudum ki kendisi Patrick Rothfuss tarafından, Scott Lynch'in kitabı neden benimkinden daha güzel temasını işleyerek yazılmış. Patrick Rothfuss, Kralkatili Günceleri'nin yazarı olarak en sevdiğim yazarlardan biridir ve kendisi ne önerse okurum. Bir önceki yazılarımdan birinde de Kralların Yolu'nu incelemiştim ki o da Bay Rothfuss tarafından -ve benim- beğenilmişti. Önsözü bile böyle uzun yazılan bir kitabın incelemesini yapmak gerçekten zor ve eğlenceli. Kitapta karakterin küçük yaşta önümüze sürülüp, onun yavaş yavaş büyümesini pişmesini okumuyoruz. Daha ilk sayfalarında büyük bir vurgun yapan Centilmen Piçler çetesi, bölüm aralarında geri dönüşlerle bize tanıtılıyor. Ve yazar, sadece bunları anlatmayıp dünyayı ayrıntısıyla tasvir ediyor, düzene yavaş yavaş alıştırıyor. Ama açık söylemek gerekirse bu geri dönüşlerin bazen tam yerinde yapılamadığını düşünüyorum. Mesela hızlı bir vurgun ya da kaçış ortasında bölümün kesilip arasında Camorr tarihinden şeyler okumak insanı biraz gerebiliyor. Fakat onun dışında Lynch yarattığı dünyanın dokusunu kurgusuna yeteri kadar oturtmuş ve bunu yaparken de görselleştirmekten geri kalmamış. Kitapta, diğer fantastik akranlarından farklı olarak kahramanın özel güçleri yok. Uçamıyor, başka bedenlere giremiyor ya da baş döndürecek bir yakışıklılığı yok. Locke Lamora'nın en büyük özelliklerinden biri yalan söyleme ve sahnelemedeki becerisi ve aklı. Ayrıca bütün bu vurgunları planlarken tek başına her şeyi yapacak kadar da ütopik değil, yanında ona yardım eden çete arkadaşları, dostları var ve Lynch 'in yazdığı en güzel şeylerden biri de bu konuda gerçekçi olması. Tabii romanda fantastik öğeler de var, simyacılar, Bağlıbüyücü denilen çok güçlü ve pahalı kiralık büyücüler tarikatı ve Camorr şehrindeki ne olduğu bilinmeyen Atalardan kalma camsı yapılar gibi. İlk kitapta daha az yer verilen fantastik öğelere, sürekli atalar denilen yaratıklardan bahsedilmesiyle serinin ilerleyen kitaplarında daha fazla verileceğini düşünüyorum. Yaratılan dünya iyi tasvir edilince hikayeye çok daha kolay adapte olabiliyorsunuz, Locke'un kurnaz dalaverelerine ve çetenin birbirine olan güçlü bağına dahil olurken koşuşturmaca içinde arka planda büyüyen başka bir hikaye de ateşi har tutuyor. Robin Hood'un sadece kötü huylarını almış ve küçükken baş belası, büyüyünce de Camorr'un Belası olan ağzı bozuk kahramanımız ve çetesi, şehrin zenginlerinin üzerine çökmüşken daha kendilerine neyin çarptığını anlamadan yeraltının acımasız dünyasında şekillenen intikam dolu savaşın ortasında kalıyorlar. Size de oturup her sayfayı heyecanla okumak kalıyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/logans-run/", "text": "23. yüzyıl yani bizlerin muhtemelen göremeyeceği yakın gelecekte, büyük bir dünya savaşı sonrasında üstü kubbelerle çevrili bir yeraltı şehrinde kolonileşmiş insanlığın yeni düzeninde, fütürist mimaride şekillenmiş her şey renkli, herkes genç ve güzeldir. Ancak bunun ardında çok katı bir düzen biçimi yatmaktadır. Sistemi denetleyen yapay mekanizmanın belirlediği azami yaşam süresi 30'dur. Bu yaş sınırını aşanlar ya toplu intihar girişimi olan bir nevi tapınma ritüelleri sayesinde kendini kurban ediyor ya da kaçak durumuna düşerek kendilerine Sandman denilen sistem askerlerince nihayetinde yakalanıp yok ediliyorlar. Bu nedenle şehirde bırakın yaşlı sınıfı, orta yaş sınıfı dahi yoktur. Bireylerin yaş aralığını anlamak adına bariz göstergeler bulunmaktadır. Her yaş aralığına göre belli bir renk giyim ve avuçlarının ortasında bulunan, yaşam kristali adında parlak taşın rengi sayesinde bu kolayca anlaşılmaktadır. Eğer kırmızı ise bu yetişkin olduğunu, beyaz ise yaşam süresinin dolduğunu göstermektedir. Tabi sadece Sandman'ler arasında gizliden gizliye yaygın olarak, kristalin rengini kontrol eden, hap misali yutulan, yuvarlak bir nesne kullanılmaktadır. Bu sayede pek çok Sandman bağlılıklarının gereği ve uğruna insan öldürdükleri düzenin buyruğu ölümden kurtulmaktadır. Kısaca Logan's Run, fütürist konseptiyle dönemine göre zaman ötesi sosyo-politik bilim-kurgu olarak muhakkak görülmesi icap eden janr filmlerinden. İllegal internet seçenekleri haricinde video sunumlarına gelince, PAL ile NTSC formatlı DVD Türkiye haricinde, Avrupa ve Amerika'da 1. 2. bölgelerde mevcut. Blu-ray oynatıcınız var ise benim yaptığım üzere, 2009 baskısı ALL REGION kodlamalı Blu-ray'i tercih edebilirsiniz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/lola-ve-komsu-cocuk/", "text": "Geçmişinde kalan çocuk, gelecekteki aşkı olabilir mi? Henüz kendini geliştirme aşamasındaki tasarımcı Lola Nolan modaya inanmıyordu... O, kostümlere inanıyordu. Kıyafet ne kadar parıltılı, eğlenceli ve farklı, yani etkileyiciyse o kadar iyiydi. Ve Lola'nın hayatı, özellikle de seksi rockçı erkek arkadaşı varken mükemmele gayet yakındı. Ta ki Bell ikizleri olarak da bilinen Calliope ve Cricket mahalleye tekrar taşınıp Lola'nın derinlere gömdüğünü düşündüğü acı verici geçmişini gün yüzüne çıkarana kadar. ...Ben kostümünü giymişken kendini bile tanıyamayan ve oyun oynar gibi süslenen bir çocuğum. Kostüm tasarımcısı olmaya karar vermiş 17 yaşındaki Lola Nolan -ki kendisi asla aynı kıyafeti ikinci kere giymeyeceğine yemin ediyor- mahallesinden iki sene önce taşınan ve kalbini kıran Cricket'ın aşk acısından- ve kardeşinin gıcık tavırlarından- kurtulmuştu. Ne de olsa 22 yaşında seksi bir müzisyen sevgilisi vardı. Her ne kadar iki gay babası sürekli büyük-erkekler-seks-ister tavırlarıyla karşısına çıksa da. En azından öyle düşünüyordu. Fakat tam da o sene, iki sene sonra, Cricket Graham Bell ve ailesi eski evlerine geri taşındı ve Cricket bir kez daha komşu çocuğu sıfatıyla karşısına çıktı. Lola ve Komşu Çocuk romanını okumaya başladığınızda ne zaman bittiğini anlayamıyorsunuz. Akıcı, eğlenceli ve romantik. Seri olmasına rağmen ilk kitabı okumadan bu kitaba başlayabiliyorsunuz, ama okuduysanız ilk kitabın karakterlerinden Anna ve St. Clair'i bu kitapta görebilirsiniz. Seride sırayla okuma zorunluluğu yok, zaten her şeyin mutlu sonla biteceği çok bariz yani üçüncü kitabın adı Isla ve Mutlu Son... Ama her bir önceki kitabın karakterlerini yeni kitapta görebiliyorsunuz, okuyucu için çok güzel bir jest. İkinci, üçüncü, dördüncü. Ne gerekiyorsa. Ne kadar gerekiyorsa. Eğer insan doğruysa. diye ekliyor. Kitabın en ilgi çeken yönlerinden biri her ne kadar Lola kadar özgün karakterler olsa da kitabın aslında günlük hayattan çok fazla iz barındırması. Özellikle Cricket'in, popülerlikte zirve yapmış kötü-çocuk furyasından kilometrelerce uzak olması, o tarz kitapları okumaktan bunalanlar için güzel bir değişiklik olacaktır. Cricket Graham Bell, evet gerçekten Graham Bell ailesi, hani telefonu icat eden, Perkins romanları arasında karşılaştırıldığında gerçek hayatta karşımıza çıkabilecek olan en olası karakter, sanırım bu yüzden daha tanışır tanışmaz bir sempati hissediyorsunuz. Gerek ne düşündüğünü saklamadan söylemesi, gerek heyecanlanınca ne yapacağını bilememesi, gerek uzun boyuyla aksak davranması olsun, yazar sevilen bir karakter yaratmış. Lola da, can sıkıcı olmadığı zamanlarda -karar verememe klişesi- okuması zevkli bir karakter. Özgün ve kendi içinde yaratıcı. Sonuç olarak, roman hem içinde günlük hayatın zorluklarını barındıran hem de Lola ve Cricket'in yaşadıklarını kendi içinizde tanıdık hisler yaratan, inişli çıkışlı duygularla okuduğunuz bir kitap olarak tanımlanabilir. Oldukça okunaklı ve rahatlatıcı bir şey arıyorsanız ve Isla'yı okuyup sevdiyseniz tavsiye edeceğim bir kitap. Perkins, kesinlikle bir hikaye yazmayı ve diyaloglarını ilginç bir hale -çoğu zaman komik- getirmeyi iyi biliyor. Özellikle kapak tasarımı kesinlikle dikkat çekici, kitabın kendisi kadar renkli bir tasarım."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ma-heng-chao/", "text": "1952 Yılında Çin Halk Cumhuriyeti'nin Zhejiang Eyaletine bağlı Jiangsu Şehri'nde dünyaya gelen sanatçı, aynı eyalete bağlı Hangzhou Eyalet Üniversitesi'nde resim ve grafik sanatlar eğitimi aldı. Çocukça Hileler adını taşıyan mizahi renkli çizgi roman serisinin ülkenin seçkin bir gazetesinde bölümler halinde yayımlanması sonucu ünlendi. Dünyanın çeşitli ülkelerinde düzenlenen fuar, festival, resim ve şarkı yarışmaları için tanıtım broşürleri ve mizahi afişler hazırladı. 2008 Yılından sonra uluslararası karikatür yarışmalarında ismi sıkça duyulan ve çok sayıda ödül alan Çinli karikatürist, ülkemizde Karikatürcüler Derneği tarafından her yıl düzenlenmekte olan 'Uluslararası Nasrettin Hoca Karikatür Yarışması'na da beğeni toplayan karikatürleriyle katılmayı sürdürmektedir. 3. Kıbrıs Uluslararası Karikatür Yarışması-2009 Onur Ödülü, 2009 Stuttgart 'Seyahat ve Aşk' Temalı Karikatür Yarışması Birincilik Ödülü, Çin Paleontoloji Kongresi Fosiller Temalı Karikatür Yarışması-2009 Birincilik Ödülü, 4. Shenzen Vergi Propaganda Çizgi Roman Tasarımları Yarışması-2009 Yaratıcı Tasarım Ödülü, 2009 Ukrayna Uluslararası Karikatür Yarışması Birincilik Ödülü, 2. Uluslararası Grafik Mizah Fuarı Peru/Lima-2009 Mizahi Grafik Tasarım Ödülü, 2010 Zhejiang Jian Propolis Çizgi Roman Yarışması Üçüncülük Ödülü, kazandığı çok sayıda ödülden sadece birkaçıdır. Ma Heng Chao, Zhejianglı bir sanatçı için bünyesinde yer almanın onur vesilesi sayıldığı, Zhejiang Eyaleti Sanat ve Edebiyat Kulübü'nün de aktif üyesidir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/macbeth/", "text": "Ünlü ingiliz oyun yazarı William Shakepeare'in aynı adlı eserinden Devlet Tiyatroları tarafından 2014-15 Oyun Programına alınan Macbeth, Bozkurt Kuruç rejisi ile seyirciye sunuluyor. 2 perdelik ve 150 dakika süren oyunda 49 oyuncu sahne alıyor. Oyunun Türkçe'ye çevirisini Orhan Burian, dekor tasarımlarını Güven Öktem, Kostüm tasarımlarını Gül Emre, Işık tasarımlarını ise Zeynel Işık yapmış. 1606 Yılında kaleme alınan eserde, cesareti ve kazandığı zaferlerle büyük bir üne sahip olan İskoç komutan Macbeth ile karısı Lady Macbeth'in, hırs ve ihtiras duygularının etkisinde, dönemin başarılı ve iyi yürekli kralı Duncan'ı öldürerek ülke yönetimi ele geçirmeleri ve sonrasında yaşadıkları vicdan azabı konu ediliyor. Macbeth, Shakespeare'in en kısa fakat en çok ses getiren trajedilerinden biri kuşkusuz. Bunun en önemli nedeni ise insanlarda var olan ve birbirini tetikleyen iki güçlü duyguyu; hırs ve ihtirası işliyor oluşu. Shakepeare'in duygu yüklü şiirsel diyaloglarıyla renklenen karakterler, başarılı bir oyun kurgusu, esere hakim bir rejisör ve nitelikli oyuncularla bütünleştiğinde, doğal olarak seyrine doyum olmayan bir görsel şölene dönüşüyor. Oyuncuların sahne kullanımları, rollerini özümseyişleri, seyirciyi oyuna bağlama becerileri, kullanılan görsel efektler ve müzikler... Hangi açıdan bakarsanız bakın farklı bir tatmin yaşıyorsunuz. Dekor tasarımcısından ışıkçısına, kostüm tasarımcısından sahne amirine, gıpta edilecek bir senkronizasyonla görevlerini bi-hakkın yerine getirdiklerine şahit oluyorsunuz. Ekibin topyekun başarısı ve bu genel uyumluluk hali içerisinde, performansları tek tek değerlendirip kimilerini öne çıkarma çabası anlamsız olacaktır elbet. Buna mukabil, İpek Çeken'in Lady Macbeth canlandırmasına hayran kaldığımı, 'Üç Cadı' yı canlandıran Seçil Öztan, Ferahnur Barut ve Füsun Akay'ı ise çok başarılı bulduğumu vurgulamadan geçemeyeceğim. Tiyatro oyuncusu olarak, üstün başarılarla dolu meslek yaşamı süresince sayısız oyunda roller alan, bir dönem Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü görevinde de bulunan usta tiyatrocu Bozkurt Kuruç' un nezdinde, bu oyunda emeği geçen herkesi tek tek kutlamak gerek. El ele vererek bir tiyatro klasiğini, bir Shakespeare eserini, tiyatro seyircilerine çok keyifli dakikalar yaşatacak biçimde yorumlamışlar. Doğrusu, son yıllarda izlediğim Shakespeare yorumları içinde en büyük hazzı aldığım oyun bu oldu. Oyun, Ankara ve İstanbul tiyatrolarında sezon sonuna kadar dönüşümlü olarak sahnelenmeye devam edecek. İzleme imkanınız varsa kesinlikle kaçırmayın. Daha önce izlediyseniz bile Macbeth'i bir de bu ekibin yorumu ile izleyin derim."} {"url": "https://rihtimdergi.com/makina/", "text": "Sokağın bir ucunda buyur sesi bekliyordu zeytin dalı. Susuzluktan kupkuru hale gelmiş yapraklarının hışırtısına dayanamıyordu. Neden bitmiyor bu yol? serzenişi her yandan yankı bulup geldiği yere doğru geri gidiyordu. Yaprağın yanında sallanan zeytine bakıp artık onun kurtulmasının mümkün olmadığını düşününce bir üzüntü kapladı ruhunu. Kuruyan bedeni, küçük titreme ile bir yaprak daha attı. Yaprak soluksuz, yaprak ürkek ve çaresizce dalına bakıyordu. O götürecekti hepsini yurtlarına. Aniden gelen rüzgarı görmemişti dal, düşüncelerinden daha hızlı olan rüzgar alıp götürdü yaprağı. Yaprak ardına bile bakamamıştı. 10 yaprak, 1 zeytin ve bir kuru dallardı artık. Yola başladıklarında her şey daha güzeldi oysa ki; umutlarını yitirdikleri an bir çıkmaza saplanmışlar ve yite yite küçücük kalmışlardı. Dal kararlıydı, kayıp vermek yoktu, gitti bir zeytin bahçesine dayandı. Bir gövde vardı tam karşısında ve tel örgüleri aşıp o gövdede yaşayacaklardı. Umutlandı. Büyük bir makina geldi ve gövdeyi toprağından ayırdı. Zeytin, kuru bir daldı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/makineli-hayat-2/", "text": "Ne anlayışsız bir karım vardı. Neymiş efendim, onu artık hiç sinemaya götürmüyormuşum. Sanki götürünce hakkınca izlerdi de kafamın etini yemezdi. Daha bir akşam bir filmi sonunu getirmişliği yoktu. Yarısına gelmeden sızıp kalırdı. Film bitince uyanır çocuk gibi izlemediği kısmı anlattırırdı. Hem akşama kadar çalışmaktan geberiyordu hem de sinema tiyatro diye tutturuyordu. Neymiş neymiş; hafta sonu da götürmüyormuşum. Hafta sonu alışveriş merkezlerinin mahşeri kalabalığını bilmezmiş gibi tutarsız suçlamalara boğardı. Evde yine tatsız bir akşam geçirmiş kendimi sokağa atmıştım o gece. Ah Lady! Onu ilk o gece görmüştüm işte. Her zaman uğradığım bara uğrayıp bir İtalyan spesiyali söyledim. Saat ilerlemiş bar tenhalaşmıştı. Hiçbir yere gitmek istemeyenler kalmıştı geriye. O da köşedeki masada oturmuş tek başına içkisini içiyordu. Böylesine harika bir kadın nasıl tek başına olabilirdi? Bunu içtiğim üç duble boyunca düşündüm. Sonunda yanına gittim. İzin isteyip oturdum. Simsiyah saçları vardı. Maviş gözleriyle güzel güzel bana bakıyordu. Ne anlatırsam sabırla dinliyor ne eksik ne fazla bir şey söylüyordu. Ben içinde bulunduğum durumu, sıkıntılarımı, yer yer anılarımı anlatıyordum. O kendisiyle ilgili genel bilgiler veriyordu. Bazen şiir okuyorduk birbirimize. Tavsiyelerde bulunmayı ihmal etmiyor, dertlerime felsefi çözümlemeler getiriyordu. Geceler boyu böyle oturup konuştuk. Eve gittiğimde karım çoktan uyumuş oluyordu. Çoktandır evde herkes kendi hayatını yaşamaya başlamıştı. İki taraf da ilgisiz iki taraf da birbirinden bıkmış, katlanamaz hale gelmişti. Daha sonra boşandık zaten. Birkaç sene yalnız yaşadım. Lady ile o kadar yakınlaşmıştık ki sözleşme yapmaya karar verdim artık. Kısa bir törenle dünyalarımızı birleştirdik. Bazı arkadaşlarımın kendileri bazılarının karısı bizi protesto ettiler. Ne törene geldiler ne de bir daha bizimle görüştüler. Akrabalarımla ilişkim çoktan kopmuştu. Onlara haber bile vermedim. Benim için yepyeni mükemmel bir sayfa açılmıştı hayatımda. Bütün o eski alışkanlıklardan, insanın sırtına binen geleneklerden, çekilmez insan soyundan kurtulmuştum. Zincirlerini koparmış bir mahkum gibi özgürlüğe koşuyordum. Lady'nin de bir ailesi olmadığından tam bir uyum içinde yeni hayatımıza başladık. Lady benim yanıma taşındı. İlk işimiz balayı tatiline gitmek oldu. Uzak Asya'ya uçtuk. Gezmediğimiz yer kalmadı. Oradan Güney Amerika'ya gittik. Arjantin'den Şili'ye Meksika'dan Kolombiya'ya ülke ülke dolaştık. Sonunda gezmekten yorulmuştum. Zaten hemen hepsini daha önce gözlüğümle gezmiştim. Beni şaşırtan aman aman bir şey yoktu. Ülkemize döndüğümüzde ne de çok özlediğimi fark ettim. Teleskopumla martıları izledim, Lady'ye işkembe çorbası yaptırdım. Öyle maharetliydi ki tam istediğim gibi yapıyordu. Nerdeyse bütün yemekleri lezzetliydi. Yemekte beğenmediğim lezzet oldu mu onu aklından çıkarmıyor bir dahakine aynı hatayı yapmıyordu. Bu öyle hoşuma gidiyordu ki onunla ömür boyu yaşayabileceğimi düşünüyordum. İnsanlara aynı şeyi defalarca defalarca söylemekten yorgundum. Lady evde her işi halledebildiğinden mutfak robotuna kredi yüklemek zorunda değildim artık. Onu ihtiyacımızın kalmadığını konuştuğumuz akşam Lady çok mutlu oldu. Ertesi gün bana sürpriz yapıp robotu sattığını söyledi. Lady evde muntazam bir düzen kurmuştu. Aylarca böyle mutlu mutlu yaşadık. Ama bir süre sonra bu monotonluktan sıkılmaya başladım. Lady ile oturup konuşmaya karar verdim. Ona her şeyin harika olduğunu, beni çok mutlu ettiğini, kendisini çok sevdiğimi söyledim. Bunları duymaktan memnundu. Bana şefkatle gülümsüyordu. Ama beni hiç üzmüyorsun, benim aksime hiçbir şey yapmıyorsun, beni hiç şaşırtmıyorsun... Benim kırılmaya, acı çekmeye, hüzne ihtiyacım var, maalesef ben bir insanım dedim ona. Bunları duyunca neşesi kaçtı. Bir düşünce aldı onu. Bir şeyler yapacağını biliyordum. Ama ne yapacağını hiç kestiremiyordum. Bu şu ana kadar onun karşılaştığı en karmaşık problemdi. Birkaç gün böyle geçti. Sonunda yapay da olsa bir sorun üretebilmişti. Üzerinde düşünmüş, ona hiç çiçek almadığımı fark etmişti. Doğruydu. Bugüne kadar ne ona ne eski karıma çiçek almıştım. İçimden gelmezdi. Taşımayı sevmezdim. Sipariş vermeye elim varmazdı. Lady en güzelinden çiçeği hak ediyordu. Ona almalıydım çoktan. Haklıydı. İçim burkuldu biraz. O beni suçluyor ben susuyordum. Karşıdaki haklıysa susmalıdır. Sonuna kadar dinledim onu. Dersine iyi çalışmıştı. Onca suçlama yöneltip kaprisler yaptı bana. Ama hiç incitici bir şey söylemedi. Öyle, kıvamlı dengeli bir serzenişti onunkisi. O ince ayarda kırmadan, dökmeden, hafif hafif yaraladıkça ben üzülmeye başlamıştım. Ta ki o son hareketi yapana kadar. Alabildiğine ciddi duruşuyla tatlı sert sözlerini bitirdikten sonra işaret parmağını salladı ya... İşte bu bana çok komik geldi. Kahkahalarla gülmekten kendimi alamadım. Tutmaya çalışıyordum ama nafile. Birkaç saniye başarsam da içimdeki kahkaha volkanı püskürüyordu durmadan. Dondu kaldı zavallı. Oradaki koltuğa bıraktı kendini. O da gülümsemeye başladı. Gittim yanına sarıldım, öptüm onu. Bir çocuk bile bu kadar nahif bu kadar saf olamazdı. Olayın ardından birkaç deneme daha yaptı. Hepsi de ya aşağı yukarı böyle bir komediye dönüştü ya da bende bir duygu uyandırmadı. Ona çiçek alıp geldiğimde çiçekleri doğrudan çöpe fırlattı. İstemiyorum diye bağırdı. Bu bile üzmek şöyle dursun neşelendirmişti beni. En sonunda onun beni üzemeyeceğini anladım. Artık bunlardan vazgeçmesini benim bu işin çaresine bakacağımı söyledim. Çare olabilecek yeni bir buluş yapılmıştı yakın zamanda. Duygu makinesi adı verilen bu cihaz, insanın duygu açlığı düşünülerek tasarlanmıştı. Söz gelimi neşelenmek isterseniz makine bunu sağlayabiliyordu. Yalnız, makineyi dikkatli kullanmak gerekiyordu. Satıcı kullanma kılavuzunu iyice okumadan kullanmamamı tavsiye etti. Kılavuzda tek bir önemli uyarı vardı. Makine tek başına duygu yoğunluğu yaşatsa da zemini olmadıkça etkisi ya az ya da geçici olacaktır diyordu. Yani örneğin aşık olmak istiyorsanız aşık olmak istediğiniz, hoşlandığınız kişiye odaklandıktan sonra makineyi çalıştırınız diyordu. Sıkıcı bir pazar günü Lady ile ilk denemeyi yapmaya karar verdik. Heyecan duygusunu deneyecektik. Duygumuzun zemini kumardı. Makineden duygu yüklendikten sonra canlı gazinoya bağlanıp birkaç el blackjack oynayacaktık. Lady'ye fikrimi açıkladım. Makul buldu. Öyleyse ladies first dedim. Lady makineyi kullanmadan hızlıca kılavuzunu gözden geçirdi. Ben onun için hazırlanmış kısma bakmamıştım. Ona sadece sevinç ya da hüzün duygusu verebilirmiş. Bunun da garantisi olmayıp kişiden kişiye değişkenlik gösterebilirmiş. Makinenin cam zemini üzerine çıplak ayaklarımla bastım. Maskesini taktım. Heyecan programını seçtim. Makine çalışmaya başladı. Topuklarımdaki titreşimleri hissediyordum. Barut kokusunu andıran bir kokuyla heyecan buharlarını soludum. Makinenin çalışma prensibi elektro manyetik rezonans bazlı olup buharla birlikte ilgili hormonun salgılanmasını tetikliyordu. Yaklaşık 15 dakika kadar çalıştı. Sonra kendiliğinden durdu. Artık ikimiz de hazırdık. Önce küçük oynayacaktık. 5 dolarla başladık. Bendeki hormonlar harekete geçmişti. Alt tarafı birkaç el kumar oynayacaktık. Ama ben kendimi sanki bir ölüm kalım mücadelesindeymiş gibi hissediyordum. Kalbim her kağıt dağıtılışında yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Birkaç el diye oturduğumuz masadan akşam olunca kalkabildik. Lady tüm kağıtları sayabilmesine ve en doğru kararları verebilmesine rağmen o gün 240 dolar kaybettik. Ertesi hafta gene oturduk. Gene kaybettik. Ara sıra kazansak da ay sonunda 1000 dolardan fazla kaybettiğimizi fark ettik. Lady ile oturup bir daha oynamamaya karar verdik. Bir sonraki denemem hüzün duygusu idi. Hüzün yüklemesinin ardından derin bir melankoliye kapıldım. En kötü deneyim bu oldu. Akşama kadar depresyona girmiş gibi dolaştım. Hava kararmaya başlayınca işler daha kötüye gitti. Ot içip kafayı bulanların girdiği tribe girmiştim sanki. Olmadık şeyler söylüyordum. Lady'den anormal isteklerde bulunuyordum. Onun sırtına bineceğimi söyledim. Bir at gibi beni taşıyabileceğini söyledim. Ne de olsa olağanüstü yetenekleri vardı; bunu neden yapamasındı. Beni kırmıyor ama teklifimi kabul etmiyordu. Arsız bir çocuk gibi isteğimde direttim. Sabırla reddetti. Sıkılmıştım artık. Suratına bir tokat attım. Şaşırmıştı sanki. Ciddi bir şekilde uyardı beni. Bunu tekrarlarsam karşılık vereceğini söyledi. Halim öyle tuhaftı ki nasıl bir karşılık vereceğini merak ediyordum. İsteğimi defalarca tekrar ediyordum bu arada. Bunalmıyordu Lady. Sanki yarım saattir aynı şeyi o duymamış, tokadı o yememiş gibi her seferinde kibarca reddediyordu. Bu kısır döngüden bir türlü çıkamıyordum. Lady'nin üzerine üzerine gitmeye karar vermiştim. Tam sırası olduğunu seziyordum. Onun bir erkek kadar güçlü olduğunu biliyordum; daha fazlası değildi. Eh ben de bir erkektim sonuçta. En fazla ne yapabilirdi görmek istiyordum. İsteğimi tekrar ettim, yine kibarca hayır dedi. Bunun üzerine bir tokat daha patlattım suratına. Sonra güm diye bir ses duydum. Bu ses sırtımın odanın ahşap zemine çarpmasıyla yankılanan sesti. Ne olduğunu anlayamadım. Hemen ayağa kalktım. Feleğim şaşmıştı. Kendimi koltuğa zor attım. Lady yakın dövüş bildiği için anında beni yere çarpmıştı. Bu kadar hızlı ve kararlı olmasını beklemiyordum. Beni uyardığını söylüyordu. Zavallı Lady'nin yanağı kıpkırmızıydı. Demek iki tokadı da aynı tarafa yemişti. O akşam ondan uzak durdum. Kırılmadım. Çoktan hak etmiştim bunu. Üstelik kendime gelmiş normale dönmüştüm. Deliksiz bir uyku çektim. Ertesi gün gönlünü almak için kayak tatili satın aldım. Epeydir bunu istiyordu. Ben de onun harika bedeniyle siyah saçlarını savurarak karlar içinde süzülüşünü hayal ediyordum. Bu sürprizi memnuniyetle karşıladı. Yolculuk için hazırlıklarımızı yaptık. 2 saat 17 dakikada Alaska'ya gelmiştik. Otelimize yerleştikten sonra devasa boyutlardaki kayak pistine çıktık. Tahmin ettiğim gibi Lady iyi bir kayakçı çıktı. Onun salınarak kayıp gitmesini zevkle izliyordum. Ben kaymıyordum. Kar motosikleti kiralamıştım. Onu takip ediyordum. Ara sıra düşüyor kalkıyor yoluna devam ediyordu. İlk günü akşama kadar karlar içinde kah kayarak kah yuvarlanarak tamamladık. Akşamı sıcacık şöminenin karşısında geçirdik. İkinci gün daha heyecanlı olsun diye kar safarisine katılmaya karar verdik. Çok sayıda seçenek vardı. Tercih ettiğimiz safaride kar aracıyla ya da uzaklığa göre helikopterle ücra bir bölgeye bırakıyorlardı. Ormanları dağları aşarak oteli bulmaya çalışıyordunuz. 6 saatlik 1 günlük 3 günlük mesafe seçenekleri vardı. Acil durum telefonu ile birlikte gerekli ekipmanı veriyorlar aynı zamanda sistemden takip ediyorlardı. 1 günlük mesafeyi tercih ettik. Bizi nehrin kıyısında bıraktılar. Haritayı açıp baktık. Nehri birkaç km takip edip dağı aşmamız gerekiyordu. Çantalarımızı sırtlanıp yola dizildik. Hava çok soğuk değildi. Termometre 15 gösteriyordu. Güneş ara ara kendini gösteriyordu. Muhteşem bir doğada Lady ile yürümek güzeldi. Ta ki o uluma sesini duyana kadar. Vahşi doğada kar içindeyseniz eh kurtlar da olacaktı tabii. Yalnız sesler safarinin bir parçası mıydı yoksa gerçek sesler miydi emin değildim. Bana daha çok efekt gibi gelen ulumaları Lady'ye sordum. Onlar kurt, az sonra burada olup bizi yiyecekler dedi şuh bir kadına özgü edayla. Lady son zamanlarda biraz olsun hem cilve yapmayı hem espri anlayışımı öğrenmişti. Giderek birbirimizi daha iyi tanıyorduk. Nehirden ayrılmamız gereken noktaya geldik. Karla kaplı heybetli dağın eteklerindeydik. Yürüyüş öyle hoşumuza gitmişti ki biraz daha yürüyüp dağın bir yerinde gecelemeye karar verdik. Akşam olduğunda belki zirvenin yarısına kadar bile tırmanmamıştık. Lady acıkmıştı, ben yorulmuştum. Uygun bir kuytu bulup çadırımızı kurduk. Ekipmanın içindeki hazır yemekleri yedik. İyice karanlık çökmüş ve hava daha daha soğumuştu. Çantamdaki gaz ocağını çıkardım. Yanmadı. Tırmanırken sendeleyip düşmüştüm. Arkama doğru düştüğümden sırt çantamın içindeki gaz ocağı kullanılmaz hale gelmişti. Epey uğraştırdı beni. Sinirlenip yere vurdum. Gaz sızmaya başladı. Çadırı gaz kokusu sardı. Dağdan aşağı fırlattım onu. Neyse ki Lady'nin çantasındaki sağlamdı. Onu yaktık. Soğuğu biraz kırdı. Uyku tulumlarını giyip uyuduk. Rüzgarla savrulan karlar çadıra çarpıyor, sesler belli belirsiz bir tedirginliğe neden oluyordu. Saat 03:12. Gaz ocağı sönmüştü. Hava 27 derece. Lady 'e baktım. O Uyuyordu, ben üşüyordum. Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Çaresiz sabahı bekledim. Sabah olduğunda hava az da olsa ısınmıştı. -21. Lady'yi uyandırmalıydım artık. Yürüyecek yolumuz vardı. Gözlerini açmıştı ama kımıldamıyordu. Gözleri fırıl fırıldı. Onu dürttüm, itekledim, sarstım. Bana mısın demedi. Aynı tepki. Gözleri hareket ediyor, başka yeri kımıldamıyordu. Kalbi atıyordu. Nabzı normaldi. Konuşmuyor, duymuyor, uzuvlarını hareket ettiremiyordu. Görüp görmediğini anlamaya çalıştım. Bunun için ne yapmam gerektiğini düşündüm. Aklıma başka bir şey gelmediğinden ona vuracakmış gibi yaptım. Gözlerini kısmasından gördüğünü anladım. Muhtemelen herhangi bir kadın bunu sonradan kullanır, onu o haliyle dövmeye kalktığımı iddia ederdi. Biliyordum ki benim Lady'im haksız yere sitem etmezdi. İyi niyetimi suistimal edip kızdırmazdı beni. Vakit kaybetmeden acil durum telefonundan yetkiliyi aradım. Helikopterle bizi alıp hastaneye götürdüler. Uzmanlar Lady'i muayene ettiler. Ortamın ısısı normale döndüğünde Lady'nin hareket etmeye başladığını, kendilerinin bir müdahalede bulunmadıklarını anlattılar. Lady'nin bünyesinin hava sıcaklığının -20 derecenin altına uyum gösterememesi ihtimalinin olduğunu söylediler; buna göre önlem almamızı salık verdiler. Gezimiz iyi başlayıp kötü bitmişti. Eve döndükten sonra bu konuyu hiç açmadık. Bu tatsızlığı bir an önce unutmak istiyordum. Madem soğuk yerlere gidemiyorduk biz de sıcak yerlere gidelim diye Lady'e başka bir sürpriz daha yaptım. Onun görmeyi çok istediği bir yer daha vardı. Piramitler...Piramitler hakkında bilgisi vardı. Özel ilgi alanıydı. Çıplak gözle görmeyi, eliyle dokunmayı çok istiyordu. Bu sefer güzel bir gezi olmasını, onun gönlünü almayı umuyordum. Kısa bir uçak yolculuğunun ardından Mısır'a vardık. O günü şehirde dolaşarak bitirdik. Ertesi gün için paket turumuzu almıştık. Deve üzerinde bir süre yolculuk yapacağımız harika bir çöl safarisiydi bu. Tur sözleşmelerini imzaladıktan sonra kervanımız yola çıktı. Kimileri bedevi kıyafetlerine bürünmüştü, kimi çöldeki susuzluğu tecrübe etmek için yanına su almamıştı. Önde Lady arkada ben yola düzüldük. Gerçekten inanılmaz bir sıcak vardı. Lady arkasını dönüp gülümsüyor yaptığı yolculuğun tadını çıkarıyordu. Bense şapır şapır terliyor belli etmemeye çalışıyordum. Durmadan su içiyor yelpazeyi elimden bırakmıyordum. Birden tok bir ses duydum. Lady yere düşmüştü. Devenin üstünden kuma balıklama atladım. Saplandığım kumdan çıkar çıkmaz Lady'min yanına koştum. Hiçbir hareket yoktu. Nabzı atıyordu. Bu sefer gözleri kapalıydı. Sarsıyordum ama beni duymuyordu. Kervandaki görevli gelmişti. Ambulans çağrıldı. Lady i ambulansa bindirdik. Hemen hastaneye gittik. İlk muayenesinin ardından ülkemize geri döndük. Lady gözlerini açmamıştı. Onu doğduğu ülkeye götürmeye karar verdim. En kapsamlı hastane oradaydı. Onu hemen ameliyata aldılar. Nörolog, genel cerrah, biyokimya uzmanı, yazılım ve robotik mühendisinden oluşan bir ekip onu tekrar uyandırmaya çalıştı. Yaklaşık 4 saat sonra ekip çıktı. Beni karşılarına alıp konuştular. Lady'nin sinir sistemi modülü zarar görmüştü. Yüksek sıcaklığa bağlı olabileceğini söylediler. 50 derecenin üstünde bu riskin oluşabileceği zaten ilgili maddelerde belirtiliyormuş. Ona yeniden bir sinir sistemi modülünün üretilemeyeceği robot hakları sözleşmesinde yer alan robot benzersizliği maddesi gereği mümkün değilmiş. Hukuk yolunun açık olduğunu, ilgili firmadan tazminat talep edebileceğimi söylediler. Dizlerimin üstüne çöküp kaldım. Gözyaşlarımı tutamıyordum. Ben tazminat değil Lady'imi istiyordum. Bir Lady daha bu dünyaya gelmeyecekti. Bana o katışıksız sevgiyi göstermeyecekti. Arap çölleri aldı onu benden. Artık sahrada Leylasını yitirmiş bir mecnunum ben."} {"url": "https://rihtimdergi.com/makineli-hayat/", "text": "Sizi bilmem, ben sağlık derim, huzur derim de başka bir şey demem. İyi ki bilim var, teknoloji var şu yeryüzünde. Bilimin tıbba, insan sağlığına katkısı olmasa hepimiz genç yaşta türlü sebeplerden ölürdük. Tarih bize geçmişte insan ömrünün ortalamasının şimdiye oranla ne kadar düşük olduğunu söyler. Nice bulaşıcı hastalık salgınlarında milyonlarca insan öldü asırlar boyunca. Vebası, kolerası, tifosu, çocuk felci derken bu günlere gelene kadar ne büyük mücadeleler verildi. O habis virüsler, bakteriler yok edildi de insanlık rahat bir nefes aldı. AIDS, kanser gibi baş belası illetler bile mağlup edildi sonunda. Şen olsun o bilim ki bununla da kalmadı. Neler neler icat oldu şu insan için. Mesela osurtma makinesinden haberiniz var mı? Yabanya ordusunda bulunan mühendisler, yani kafalı Yaban askerleri icat etmiş. Yavaş yavaş bütün dünyaya yayılacağı konuşuluyormuş şurada burada. Askerler de tüm Yabanlar gibi günde on altı saate yakın bir mesai yaptıklarından gerek tatbikat gerekse eğitim eforları nedeniyle fiziksel güçleri neredeyse kalmıyormuş. Hal böyle olunca yatar yatmaz gündüz sahada attıkları bombaları gece birbirlerine atıyorlarmış. Yabanya çok insanın az toprak üzerinde yaşadığı bir ülke olduğundan kafalı yaban askerleri de oturup askerlerin birbirlerini rahatsız etmemeleri için ne yapabiliriz diye düşünmüşler. Sonuç her zamanki gibi çok başarılı. Her asker yatmadan önce bu makinenin üzerine oturuyormuş. Böylece sabaha kadar osuruktan arındırılmış askerler koğuşta 128 kişiye kadar beraber uyuyabiliyormuş. Bizim ülkemizin de hiç geri kalır yanı yok. Söylemesi ayıptır geçenlerde yemek yedirme makinesi siparişi verdim. Akşama getirdiler kurdular. Hemen benim mutfak robotunu çağırdım. Kredi azaldı sinyali veriyor. Bankadan havale yaptım robota. Bana bak, akşama kelle paça çorbası istiyorum, yemek yedirme makinesini deneyeceğim, marş marş! dedim. İstediğim gibi emirler yağdırıyor canım isterse hakaret edebiliyorum, şapşal şapşal gülümsüyor. Öte beri siparişleri dahil bütün yemek işini hallediyor. Yalnız yemek yedirmeyi beceremiyor henüz. Örneğin çorba içirirken ya döküyor ya da fazla yavaş davrandığından ağzım açık beklemek zorunda kalıyorum. Onun için ona artık bu görevi vermiyorum. Kendim yiyorum çoğu kez. En nihayetinde insanız, yemek yerken yoruluyoruz. Umuyorum ki yemek yedirme makinesi beni bu dertten kurtaracak. Ürünün tanıtımında merak ettiklerimi sordum birer birer. Bütün sorunları gidermişler. Makine ince motor hareketleri sayesinde ultra hassas şekilde hareket ediyormuş. Böylelikle sulu yemekleri ağzınız açık beklemeksizin ve en önemlisi dökülmeksizin yedirebiliyormuş. Ürünün pazarlamasını yapan manken, ürünlerinin özellikle benim gibi geleneksel yeme adabını tercih eden kişiler için tasarlandığını söyledi. Ekmek yemeden doymayanlardan olduğumdan onu da sordum doğal olarak. Ekmeği ne kadar böleceğini nasıl bilecek dedim. Tamamen size kalmış efendim; üzerindeki bir tuşla sizin ağzınıza attığınız ekmek sokumunu numune olarak tanıtacaksınız; makine bunu hafızasına alacak. Bundan sonra aynı hacimde ve ağırlıkta ekmek sokumları sizin belirlediğiniz sıklıkta, öğrenilmiş ve hesap edilmiş yeme alışkanlığınız doğrultusunda ağzınıza gelecek. Peki dedim ya çok aç olduğum zamanlar ne olacak? Ben her gün aynı şekilde yemek yemeyebilirim. Bazı günler çok aç oluyorum, o öğünlerde hızla yerim. Makine beni bir an önce doyurmazsa canım sıkılır. Olur mu efendim, ürünümüzün üç ayrı ayarı var; yavaş, normal ve hızlı olmak üzere. Dilerseniz siz de kendi özel ayarınızı oluşturabiliyorsunuz. Hafızasında 1024'e kadar yeme seçim programı kaydedebilirsiniz dedi. Bütün ihtiyaçları karşılıyordu makine. Artık rahat rahat koltuğa oturup uzaydaki yolculuğuma çıkabilirdim. Mutfak robotum yemekleri hazırlayıp getirdi. Yemek yedirme makinesinin düğmesine bastım. Gayet başarılı. Gözlüğümü takıp seyahatime başladım. Bir ara Merkür'e fazla yaklaşmışım, susar gibi oldum. Baktım hala çorba geliyor. Makineyi durdurup suyumu içtim. Susadığımı anlamadı. Eh ilk günden o kadarını da beklememek lazım. Nasıl olsa öğrenir zamanla. Her gün yeni binlerce gelişme kaydediliyor. Bu küçük sorunu kısa sürede çözecektir eminim. Gelişme demişken size iletişimin ne kadar geliştiğine tanıklık ettiğim olayı anlatmak istiyorum. Bir arkadaşımın yeni aldığı arabasını hafta sonu denedik. Biraz deli dolu kullanmayı, 1 saniyede 100'e çıkıp aniden durmayı sever. Zaman zaman onunla gezmek çalkalanmak hoşuma gidiyor. Hafta içi bütün gün hareketsiz kalıyoruz; en azından hafta sonu biraz hareket etmek gerekli insana. Şöyle sahilde biraz dolaştıktan sonra büyük otobana çıktık. Arabalar vızır vızır. 150-200 derken nerdeyse uçmaya başladık. Bu ona yetmiyordu herhalde ki bana söylemeden aracın çarpışma önleme asistanını, ABS'yi, yabancı cisim radarını kısaca güvenlik sistemlerini devreden çıkararak heyecanını katlamış kendince. Ben de eğleniyorum ama onunki bambaşka. Bir müddet bağrışa bağrışa kahkahalarla otobanda fink attık. Ta ki yarış yaptığımız önümüzdeki lüks araba ani fren yapana kadar. Fren ama ne fren! Hızlarımız takriben 180 civarında olmalıydı. Sadece birkaç saniyede öndeki araç durdu. Biz... Biz de durmuşuz. Arkadaşım anlamsızca bana bakıyor nasıl durdu bu diyordu. O muhteşem buluş olmasaydı şu anda muhtemelen ben ölmüş olacaktım, bunları yazamayacaktım. Olaydan sonra arabanın satıcısına gittik ve içtenlikle teşekkür ettik. Aracın kamera kayıtlarını izledik beraber. Öndeki araç itliğine ani fren yapıyordu. Arkadaşım ise, ben frene bile basamadım diyordu. Meğer yeni model Hansingen marka otomobillerde gizli bir güvenlik sistemi bulunuyormuş. Bir nevi yedek sistem. Eğer aracın kendi güvenlik sistemi devreden çıkarsa iletişim çipi Hansingen sisteminden 10 milisaniyede bir trafik durum bilgisini alıp aracın hızını buna göre ya düşürüyor veya onu tamamen durduruyormuş. Bizi kurtaran da bu sistem olmuş. Arkadaşıma bana haber vermeden güvenlik sistemini devreden çıkardığı için teessüf ettim. Gidip arabanın sırtını sıvazladım, öptüm onu. Heyhat! İnsan arkadaşına bile güvenemiyor artık. İyi ki kutsal insan canını düşünen uzmanlar var dünyada. Yukarıda sağlık ve huzur dedik ama can güvenliği de buna eklenmeli. Ben bunu o son olayda çok iyi anladım. Araba kullanmayı sevmiyorum. En azından arabalarda otomatik pilot sistemine tam olarak geçiş yapılmadıkça bir araba almayı düşünmüyorum. Canım gezmek istedi mi bahsettiğim gözlüğü takıp neredeyse tüm evreni gezebiliyorum. Bir de içinde teleskopu bulunan pencereden bakma makinem var. Pencereden bakmanın da makinesi olur mu demeyin. Çok fonksiyonlu ve gayet kullanışlı. Güneş enerjisiyle çalışıyor, elektrik yakmıyor. Kendi etrafında dönebilen koltuğuna oturuyorsunuz. Yerden 3 metreye kadar yükselebiliyor. Sağa sola 0,5 metre, çapraza 30 cm kadar hareket kabiliyeti var. Böylelikle pencereden istediğiniz açıdan bakabiliyorsunuz. Evin deniz gören tarafındaki pencereden baktığımda eskiye göre nerdeyse 2 metreye kadar yukardan bakabiliyorum. Sanki bir üst katta oturuyormuş gibi harika bir hisse kapılıyorum. Teleskopuyla geceleri yıldızları izlemek çok zevkli doğrusu. Gündüz ise martıların birbirleriyle dalaşmalarına bayılıyorum. Bu makineyi aldığım satıcıya teleskopa neden ses özelliğini eklemediklerini sordum. Yasal olmadığını söylediler. İzlemek yasal, dinlemek değil ha! Bunun saçmalığın daniskası olduğunu söyledim. Bu sorunun kısa sürede çözülmesini beklediklerini söylediler. Benim teleskopu ücretsiz değiştireceklermiş. Koltuğun bir özelliği de hareket edebiliyor olması. Üstelik tekerleksiz. Birlikte satın aldığım manyetik yolluk sayesinde evin içinde istediğim yere gidip gelebiliyorum. Böylece hiç ayağa kalkmama gerek kalkmıyor. Hem yorulmamış oluyorum hem de zaman kazanıyorum. Yerimden kalkmadan misafir karşılayabiliyorum örneğin. Çok misafirim gelmiyor ama senede bir 5-6 kişi az sayılmaz. Kapıya kadar gidiyorum sonra da yükseltiyorum onu. Misafirler oturduktan sonra nezaketim gereği onların boy hizalarına göre ayarlıyorum. Böylece kimse kimsenin üstünden bakmadan sohbet edebiliyoruz. Bazı yaz akşamları balkondaki koltuğuma oturmak için kalkıyorum bu süper koltuktan. Leydi ile oturup şarap içiyoruz. Ah! size Lady'den bahsetmedim. O şirret karıdan boşandıktan sonra evime Lady'yi getirdim. Benden hiçbir şey istemiyor; hatta bazen şaka yapıp beni eğlendirmeyi biliyor. Onun eşsiz insancıllığını belki size başka bir zaman anlatırım. Bütün bu olağanüstü icatlara rağmen nadiren de olsa bir mutsuzluk gelip yüreğime çörekleniyor. Sebebini bilmiyorum. Dört gözle bekliyorum mutlandırma makinesini. İnsanlığın en önemli buluşu henüz yapılmadı. Öyle bir makine olmalı ki, insanda ne tasa ne dert bırakmalı. Şöyle narkotiğe bulaşmadan, bağımlılık yapmadan üzerindeki ağırlığı hepten çekip almalı. Gözlerimi kapatıyorum ve görüyorum; sonsuza kadar mutluluk içinde yaşayacağım bir hayatı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/maleficent-malefiz/", "text": "Robert Stromberg' in yönetmenliğini üstlendiği Amerikan The Walt Disney Company yapımı 97 dakikalık bu fantastik film, Grimm Kardeşler'in 1959 Yılında kaleme aldığı Uyuyan Güzel adlı masalından tanıdığımız Cadı Malefiz'i, 'eğer bir kadın kötü ise bunun mutlaka nedenleri vardır' savından hareketle ve onun bakış açısıyla irdeleyen bir masal uyarlaması. Son yıllarda, ünlü çocuk masallarındaki kötü karakterlerin kötü olmalarına nedenler bulan ve bu bağlamda o karakterlerin çevreleriyle etkileşimlerini irdeleyen ve sonuçta toplumun bu noktada etkinliğini vurgulamayı amaçlayan filmler sıkça yapılır oldu. Tıpkı Peter Pan'daki Tinkerbell gibi. Bu filmde Cadı Malefiz, kin ve öfkesini tüm çıplaklığı ile sergilerken çocuksu masumiyetini de elden bırakmayan bir karakter olarak, büyük-küçük her yaştan seyircinin takdirlerine, ciddi toplumsal mesajlar da verilerek sunuluyor. Sonuçta, Kötüyüm ama neden? sorunsalı çok iyi işlenmiş. Bu özelliği nedeniyle de ona büyük ya da çocuk filmidir etiketi yapıştırabilmek pek de mümkün değil. Zaten, yapımcıların da seyirci kitlesi olarak, hem çocukları hem de büyükleri hedefledikleri kolayca anlaşılıyor. Uzun koyu renkli kanatları, kocaman boynuzları olmasa onun bir cadı değil peri olduğunu düşünmeniz dahi mümkün. Aslına bakılırsa, çocuklar açısından en önemli mesajı burada veriyor ve görüntünün değil iç güzelliğinin önemini çok açık bir biçimde vurguluyor. Kendi topraklarında, mutluluk ve yaşama sevinciyle dopdolu, iyi yürekli bir periden taş kalpli bir cadıya dönüşümüne neden olan, ona yönelik ve acımasızca gerçekleşen aşk ihaneti, filmde ince detayları ile sunuluyor. Senaryo o denli iyi işlenmiş ki verilen mesajların hiçbiri sırıtmadan yerli yerine oturmuş görünüyor. Güven-ihanet, iyilik-kötülük, dostluk-düşmanlık, hırs, intikam gibi güçlü duygular, nedenleri ve sonuçlarıyla adeta dantel gibi işlenmiş ve küçük izleyiciler için büyük dersler haline getirilmişler. İnsanoğlunun hırsları, çevresindeki her şeye sahip olma isteği, bunu gerçekleştirmeye çalışırken çevrelerine ve özellikle doğaya verdiği zararlar ve bu zararlara karşı sergilediği vurdumduymazlıkları açıktan açığa yerilmiş. Masalların genel karakterine uygun olarak, bu kötü durum ve davranışları benimseyen karakterler ağır mağlubiyetlere uğratılmışlar. Filmde Malefiz'i canlandıran Angelina Jolie, diğer filmlerinin aksine, kalın dudakları ve güzel fiziğinden ziyada oyunculuk başarısı ile dikkat çekiyor. İhanete dayalı, kin, öfke ve nihayetinde beklenen intikam gibi keskin duyguları sergilerken çocuksu bir masumiyeti de seyirciye ulaştırabilmek kolay bir iş olmadığı halde bunu başarıyla gerçekleştirebilmiş. Kadın kırılganlığını, bu kırılganlığın nelere neden olabileceğini özellikle büyük seyircilere üstün oyunculuk becerisiyle çok iyi aktarabilmiş. Filmde, Elle Fanning; Prenses Aurora, Sharlto Coply; Kral Stefan, Sam Riley; Diavan, Peter Capaldi; Kral Kinloch, Brenton Twaites; Prens Philipp ve Ella Purnell; Genç Melefiz rollerini başarıyla oynamışlar. Burada, Diavan rolünü üstlenen Sam Riley'in oyunculuk başarısına özellikle vurgu yapmak gerekiyor. Fantastik filmlerde görsel efektler, seyircinin oturdukları koltuklardan filmin büyülü dünyasına dahil edilmelerinde çok önemli bir unsur kuşkusuz. Malefiz'in teknik kadrosunun bu anlamda çok iyi bir iş çıkardığını belirtmemiz gerekiyor. Bu tür filmlerde, son dönemlerin nerede ise vazgeçilmezi haline gelen bilgisayar teknolojisinin burada da sıkça ve çok büyük başarıyla kullanıldığını söylemek yanlış olmaz. Özellikle Malefiz'in o büyük kanatları ile uçuş enstantaneleri, dev ağaçların Kral Kinloch'un ordularıyla savaşı ve su perilerinin dansı sahnelerini gözümü kırpmadan seyrettiğimi ve çok büyük bir keyif aldığımı belirtmem gerek. Fantastik film ve Angelina Jolie tutkunlarının büyük keyifler alarak izleyeceklerini umduğum Malefiz'i, bir fantastik film tutkunu olarak, çocuklarınızı ya da küçük kardeşlerinizi de yanınıza alarak izlemenizi şiddetle tavsiye ederim."} {"url": "https://rihtimdergi.com/marina-abramovic-ulay/", "text": "Ses üzerine bir performans yapıldığı için ve tek harf odaklı A harfinin kullanılması anlamlandırılarak AAA-AAA başlığı seçilmiş. AAA-AAA sesin nasıl çıktığını anlatırken aynı zamanda da bunun bir diyalog üzerine kurulu olduğunu da belirtiyor. Çünkü performans iki kişi tarafından karşılıklı ilerliyor. İş bağırma ve çığlık teması üzerine kurulu. Ancak işten anladığım kadarıyla sanatçılar bunu aynı zamanda bir gerginlik aracı olarak da tanımlıyorlar. İşin adı The Scream olarak da tercih edilebilirdi. Ancak diyalogun tek bir harf üzerinde bağlı kalarak kendini ifade etmeye çalışması, anlaşabilmenin veya anlaşamamazlığın getirdiği boyut, eşitlik eşitsizlik bağlamı, sözlerin veya kelime kullanımının yetersizliği ve son olarak da ifadelerin kelimelerle sınırlandırılmasına karşı bir eylem olarak tanımladım. İşin başlığının altında bu sorunların ele alındığını görüyorum. Marina Abramovic Yugoslav asıllı performans sanatçısıdır. 1960'larda ortaya çıkan yani beden sanatının önemli bir temsilcisidir. Abramovic fiziksel ve zihinsel potansiyeli sınırlayan ve zorlayan konular üzerine araştırmalar yapar ve bu alanlar üzerine performanslar sergiler. Bir beden sanatçısı olarak, performanslarında kendi bedenini kullanmıştır. Kendini parçalara ayırmış, kırbaçlamış, buz kütleleri üzerinde vücudunu dondurmuş ve buna benzer daha birçok tehlikeli iş yapmıştır. Yaptığı işlerin temelinde insanları özgürleştirmek kavramı yatmaktadır. Abramovic'in Belgrad'a sürüldükten sonraki ilk işlerinde, Yugoslavya'nın savaş sonrası dönemin baskıcı kültürüne karşı asi tutumu vardı. Yani ilk zamanlarında kendi coğrafyasına özgü işler yapıyordu. Daha sonra ise beden sanatına daha çok ağırlık verdi. 1975'te Abramovic, Ulay ile tanıştı. Birlikte oldukları 20 sene boyunca beraber yaşadılar ve çalıştılar. Birden fazla iş ürettiler. İşlerinde güç ve bağımlılık ilişkilerini izleyici ile üçlü bir iletişim kurarak incelediler. 1977'de ürettikleri bir işte, dudakları birbirlerine yapışıkken, boğazlarının yan tarafına yara bandıyla yapıştırılmış mikrofonlar Marina ve Ulay'ın sırayla birbirlerinin ciğerlerindeki havayı içlerine çekişlerini kaydediyordu. Bu eylem iki taraf da susuz karbondan başka bir şey çekemeyinceye, bu da nefes darlığına varıncaya kadar sürdü. 1981-1987 yılları arasında, Marina ve Ulay tüm dünyada Nightsea Crossing adını verdikleri bir aksiyon serisi gerçekleştirdi. Müzelerde canlı birer tabloymuşçasına kendilerini yerleştirdiler. Beraber yaptıkları son çalışma Büyük Duvar Gezintisi (1988)- her birinin Çin Seddi üzerinde 2000 km. yürümesini gerektirdi. Her biri bir uçtan yürümeye başlayarak ortada buluştular. Marina Abramovic ve Ulay yani karşılıklı iki kişi tarafından sergilenmiş bir performanstır. İki kişi karşılıklı birbirlerinin gözlerinin içine bakar ve eşit bir şekilde bağırmaya başlarlar. Sadece anlık olarak nefes almak için dururlar ve yeniden birbirlerine bağırmaya devam ederler. İlk olarak alçak sesle başlayan performans gittikçe yükselir. Bu sırada kamera ses arttığı sürece yüz ifadelerine daha da çok yaklaşır. 9'19'' performansın sonunda Ulay pes eder ve geri çekilir, Marina Abramovic ise bir süre daha sesi kısılana kadar bağırmaya devam eder. İşin maddeleştirilmesi video ile gerçekleşmiştir. Tekniğinde ise beden kullanılmıştır. Performans herhangi bir sergi salonunda değil seyircisiz stüdyo ortamında çekilmiştir. Bu performansın iki versiyonu bulunmaktadır. Biri Liege şehrinde, diğeri ise Amsterdam'da kaydedilmiştir. Liege'deki performans televizyonda yayımlanmak üzere, Amsterdam'daki ise belgesel amaçlı çekilmiştir. Kavramsallaştırma bu performansta, beden ve bedenin hareketi üzerine kuruludur. Marina Abramovic ve Ulay, ilk başta monoton bir ses tonu çıkarırken bu ses tonları gittikçe yükselmeye başlar ve birbirleriyle yarış haline girerler. Kadının ve erkeğin eşitliği, gücü, ve dayanabilirlikleri bu performansta ölçülür. Sonunda Ulay pes eder ve Marina Abramovic bu yarışı kazanır. Böylece Abramovic, kadın bedeninin gücünü, erkekten üstünlüğünü ve dayanılabilirliğini ses tellerini kullanarak izleyiciye aktarır. - Marina Abramovic'in yarışı kazanmasına rağmen performansı bir süre daha devam ettirmesi. Ulay pes ettikten sonra Marina Abramovic büyük bir hırsla bağırmayı sürdürüyor. Dikkatimi çeken noktalardan biri, Ulay yoruluyor ve bağırmaya gücü kalmıyor ancak Abramovic sesi kısılmasına rağmen bağırmaya devam ediyor. Vücudu fiziksel bir reaksiyon veriyor ama Abramovic devam ediyor. Aslında bir yandan kadının erkeğe göre acı konusunda ne kadar sabırlı ve dayanıklı olduğunun da farkına varıyoruz. Burada düşündüğüm iki şey; Erkek gerçekten ne kadar güçlü?, Kadın gerçekten ne kadar hassas? Genel olarak alışılagelen şeylerden biri; bir konu üzerinde tartışırken erkeğin her zaman ses tonunu yükseltmesi veya yüksek tutması. Bu durum erkeğin yapısı açısından ve toplum algısı açısından bir norm haline gelmiş durumda. Bu performansta Ulay bağırmayı kestiği anda genel anlamda erkek, gücünü, otoritesini ve üstünlüğünü tam anlamıyla yitirmiş hissiyatı veriyor. Abramovic'in, Ulay'ı bastırarak geri çekmesi kadının otoritesini ve üstünlüğünü ortaya çıkarmış oluyor. Diğer bir görüş; günlük hayata baktığımız zaman izlediğimiz performansın sadece ilişki üzerinde değil her yerde olduğunu görüyoruz. Tek fark, performansta monoton bir şekilde başlayan bağırma, günlük hayatta kullanılan sözlerle karşımıza çıkıyor. Bununla birlikte, karşımızdakine anlatmak istediğimiz duygularımız veya hislerimizde bazen kullanılan kelimeler yetersiz kalıyor. Harfler, kelimeler, cümleler zamanla oturtulmuş ve bir norm haline gelmişken, gerçekten kullandığımız sözcükler bizi ne kadar ifade edebiliyor veya kendimizi anlatmaya ne kadar yardımcı oluyor? İnsan kalıplaşmış sözcükleri kullanmadan da ilkel yollarla söylemek istediklerini anlamlandırabilir. İzlemiş olduğumuz performans bu düşünceyle arada bir köprü kurmayı sağlıyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/marsli/", "text": "Marsta bir hayatta kalma çabası, çağımızın modern Robinson Crusoe Mark Watney'ın ağzı hafif bozuk zorlu mücadelesini anlatıyor Andy Weir kitabında. İleri bir gelecekte biz dünyalılar Ares programı altında Marsa insanlı uzay aracı göndermeye başlamışız. Kitabımızın kahramanı Mark Watney de bu Ares III programında en düşük rütbeli astronot, botanikçi ve makine mühendisi. Gülünç olaylar diye adlandırdığı bir dizi felaket sonrası tek başına Marsta ve hayatta kalan Watney'in 400 gün yetecek yiyeceği, bol bol güneş enerjisi ve depolamak için hidrojen yakıt hücreleri, oksijen vericisi, su arıtıcısı, Hab çadırı var. Fakat dünya ile olan bütün iletişimini kendisinin mahsur kalmasına neden olan fırtınada kaybetmiş durumda ve bir sonraki Ares IV görevi 4 sene sonra. Oksijen vericisi bozulursa ölür, su arıtıcısı bozulursa ölür hiçbir şey olmazsa yiyeceği biter ve ölür. Buna rağmen o zamana kadar hayatta kalmalı ve Marsın en pozitif insanı olmalı yoksa Marsta ölen ilk insan olacak. Elbette kimse böyle ünlü olmayı istemez. 415 sayfalık roman Pegasus Yayınevi tarafından raflara kazandırıldı ve Goodreads sitesinde 2014'ün en iyi bilim kurgu romanı seçildi. Eğer kitabı okursanız neden olduğunu anlarsınız. Hikaye anlatımı için gerçeklikten ödün vermek zorunda kalsa da Weir, çoğu teknik ayrıntıyı bilimsel olarak tutarlı yazmaya çalışmış. Bir çok matematiksel ve biyolojik detaylarla yoğrulsa da genel olarak boğulmuyorsunuz ve kendinizi kitabın içinde bulabiliyorsunuz. Bilim kurguya aşina olmayan bir kesim için kitabın bir bölümü sıkıcı gelebilir, kurgunun büyük kısmı bir sorun yaşa düzelt ve bunun tekrarından oluşuyor. 400 küsur sayfalık kitap için gereksiz kurgu fazlalığı olmuş ve bana kalırsa kitabın eksiği buydu. Fakat teknik bilgiler aklınızı yoruyorsa her zaman canlandırmaya geçebilirsiniz, en azından Mark'ın ne yapmaya çalıştığını hayal etmeniz kitaba yeniden odaklanmanıza yeterli olacaktır. Asıl güzel olan kitabı sadece tek kişinin bakış açısından okumuyoruz. Aynı zamanda dünyadakileri, oradaki haberleri alıyoruz ve Watney'in mürettabatını, bununla nasıl başa çıktığını -kısa ama olsun- okuyabiliyoruz, bu da hikayeyi tek düzelikten alıp başka bir konuma sokuyor. Başrolünü Matt Damon'un oynadığı aynı isimli film 2 Ekim'de gösterime girecek. Filmini izlemeden önce okumak isteyenler acele edebilirler çünkü çok az kaldı!"} {"url": "https://rihtimdergi.com/martilar-insanlar-ve-isciler/", "text": "Restoranın sigara içilen bölümü her zamankinden kalabalıktı. Havaya bakan dışarı adım atmaya korkuyordu. Yarım saat önce başlayan yağmur dinecek gibi değildi. Cadde dereye dönmüştü. Islanmadık yeri kalmayan birkaç kişi sanki yağmurun keyfini çıkarmaya çalışıyordu. Ne adımlarını hızlandırıyorlar ne de suyu yarara yara ilerleyen araçların boca ettikleri suya aldırıyorlardı. İşe geç kalma tedirginliğini yaşayanların yüreğinde patlıyordu gök gürültüsü. Durmak bilmeyen şimşekler kafalarının içini korku filmi platosuna çevirmişti. Gerilim bitecek gibi değildi. Kart basma saati yaklaşıyordu. Kesilecek ücretin miktarı değildi dert ettikleri. Girişteki o turnikenin günün birinde açılmama korkusu yok mu!.. İşsiz kalma ihtimali her anlarını zindana çevirmeye yetiyordu. Restoranın camla ayrılmış yola bakan masalarından en sağdakinde iki kişi oturuyordu; Serap ve Tayfun. Yağmurun dinmesini bekliyorlardı. Serap'ın giyim kuşamındaki, makyajındaki özen hemen fark ediliyordu. Sarıya boyanıp şekil verilmiş saçları gittiği kuaförün ustalık belgesi gibiydi. Tayfun ceketini çıkarıp yanındaki sandalyeye asmıştı. Özel terziye diktirttiği beyaz gömleğin gözler önüne serdiği kaslar düzenli spor yaptığını cümle aleme ilan ediyordu. Gömlek cebinin sağ üst köşesine adı ve soyadının ilk harfleri özenle işlenmişti: T.E. Diğer masalarda oturan tüm kadınlar birer Serap, tüm erkekler birer Tayfun'du. Masadaki bitmeyecek hissi uyandıran sessizlik yeni filizlenen, henüz itiraf edilememiş aşkın ortaya bırakılmış çığlığıydı. Sessizliği bozan tek konu işyerinde yaşananlardı. Serap, yakında emekliye ayrılacak İnsan Kaymakları Müdürünün yerine geçmeye adaydı. Kendini göreve hazır hissediyordu. Buna rağmen tedirgindi. Genç yaşta finansman müdürlüğüne yükselen Tayfun tecrübenin verdiği rahatlıkla hareket ediyordu. Kartvizitlerin altında ezilen duygular buluşmak için hayli zorlu sınavlara hazırlanıyordu. Kesilmeyen yağmur kadar uzun süren bedenleri, beyinleri esir alan masadaki seslik bu kez Tayfun'un havaya kalkan sağ eliyle bölündü. Sessizce yükselen o el sanki özgüvenin hükmedici diliydi. Serap irkilmişti. Fakat kendisine ciddiyet katan kontrolünü kaybetmedi. Tayfun avucunu kapadı. İşaret ve orta parmağını kaldırıp hareket ettirdiğinde, garson yanlarına gelmeden ne demek istediği anlamıştı. Gerçeklerin yüzüne vurulmasıyla sarsılan Serap kafasındaki tüm soruları o anda silip attı. Aklıyla savaşan duyguları kalbinin derinliklerine gömüverdi. Yükselişini engelleyecek ne varsa yakında edineceği kartvizitin ağırlığı altında ezildi. Sessizliğe gömüldü. Ne söyleyeceğini bilememenin dilsizliğine teslim etmişti kendini. Oysa yüreğinden taşanları Tayfun'un kalbine taşıyacak köprü olmalıydı dili. Masanın üstüne çökmüş sessizlikte boğulan Serap'ın imdadına garson yetişti. Bu sizin az şekerli kahveniz dedi, fincanı ve su bardağını önüne bıraktı. Acele etmeden masanın karşı tarafında geçti. Bu da sizin sade kahveniz dedi, fincanı ve buğulanmış su bardağını özenle Tayfun'un önüne koydu. Gülümseyerek ekledi: Suyunuz her zamanki gibi, soğuk. Tayfun gülümseyerek sağ eliyle garsonun sırtına dokundu, teşekkür etti. Çok geçmeden yüklü bahşişi kapacağını bilen garson gülümseyerek uzaklaştı. Kahveleri yudumlarken neredeyse hiç konuşmadılar. Öğle arasında gürültüyle gelen yağmur masadaki sessizliği bozmaktan korkarcasına usulca çekip gitti. Tayfun saatine baktı, garsona işaret etti. Hazırda bekleyen hesap bekletmeden masadaydı. Tayfun hesabı öderken verdiği bahşişle garsonun beklentisini boşa çıkarmamıştı. Garson da rolünü kusursuz oynuyordu; teşekkür ederken sandalyede asılı ceketi aldı, Tayfun'un giymesine yardım etti. Misafirimiz dediği müşterilere kapıya kadar eşlik etti. Kaçarcasına dağılan bulutların boşluğunu dolduran güneş su birikintilerine dokundukça ortalığı şenlik alanına çeviriyordu. Nem aniden artmıştı, nefes almak her geçen dakika daha da zorlaşıyordu. Yağmurun izleri hızla siliniyordu. Sokaklar koşuşturan insanlarla dolmuştu. Serap ve Tayfun aksine geç kalmanın korkusunu unutmuş, öğle tatili yeni başlamış adımlarıyla yürüyorlardı. Dilleri yerine ayakları ağızlarından çıkmayanları anlatıyordu. Birkaç vitrin ötede içeri girecekleri iş merkezi ağzını açmış avlarını tek tek yutuyordu. Duygularını paydos saatine kadar dışarıda bırakacaklarını bilmenin sıkıntısı yüreklerine çökmüştü. Akıl yine galip gelmişti. Yapmaları gerekeni yapacaklardı. İş merkezinin çatısından aşağıya gizlenerek inen pvc borunun çıkışı firar edip uzaklara gitmeye çalışanların kurtuluş kapısı gibiydi. Fakat bugün, kaldırıma açılan tünelin ucu, iş merkezinin demirbaşı denilen Dursun tarafından tutulmuştu. Elindeki teli tünele salıyor, sağa sola çeviriyordu. Gelip geçen meraklı gözlere aldırmadan işini yapıyordu. Adım adım yaklaşan Serap ve Tayfun'un farkında değildi. Aralarında birkaç metre kalmıştı. Dursun alnındaki teri sildi, bir hamle daha yaptı, teli olanca gücüyle iteledi. Önündeki engelin kalmasıyla özgürlüğüne kavuşan yağmur suları Dursun'a doğru saldırıya geçti. Adam kendini güç bela yana attı. Neredeyse Serap'a çarpacaktı. Tayfun, Biraz dikkat etsene be adam! dediğinde göz göze geldi iş merkezinin demirbaşıyla. Dursun, adamın yanındaki kadına hava atmak istediğini düşündü. Karşılık vermeden borunun boşalmasını bekledi. Kaldırım kuş boklarıyla dolmuştu. Kuş tüyleri, kemikler ortalığa dağılmıştı. Borunun hemen önünde duran parçalanmış siyah kanadın dibindeki et parçaları hala kırmızıydı. Dursun umursamadan bakıyordu. Benzer manzarayla defalarca karşılaşmıştı. Onu şaşırtan Serap'ın tepkisiydi. Dursun'un bakışları iş merkezinin camlarını yalayarak göğün maviliğine uzanırken dilinden döküleceklerin girizgahını yapıyordu adeta: Yukarıdaki kavga çok kanlı. Yalnız düşenin işi zor. Şanslı olan üç beş tüyünü bırakır. Ya şanssız olan?... Devamını getirmedi. Gözlerini etrafa saçılmış kemiklere dikti. Dursun kaldırımı temizlemeye giriştiğinde Serap ve Tayfun hazırladıkları kartlarını kendilerine lütfedip turnikeyi açacak kart okuyucuya uzatıyorlardı. Giriş izni tamamdı. Asansörü kapısı kapanmadan yakalamalıydılar. Koştular. Son anda yetişmişlerdi. Asansör en üst kata ulaştığında indiler. Söylenemeyen duyguları yanlarına alıp gönülsüzce ayrıldılar, odalarına geçtiler. Aradan iki hafta geçmişti. Yorgun gözlerini ekrandan alan Tayfun koltuğun altındaki kolu çekti, arkalık geriye doğru yattı. Gözlerini kapadı, ellerini başının arkasında kenetledi. Derin düşüncelere daldı. Kafasından geçenleri tahmin etmek zor değildi; onu, Serap'ı düşünüyordu. Artık duygularını açma, aşkını ilan etme vaktinin geldiğine kuşkusu kalmamıştı. Fakat nasıl yapacağını bilemiyordu. Her kapıyı açan kartvizitindeki unvan iş buraya geldiğinde çaresiz kalıyordu. Gözlerini açtı. Artık vakit kaybetmeye tahammülü kalmamıştı, ne pahasına olursa olsun Serap'la konuşacaktı. Heyecandan kalbi yerinden fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Sigaradan medet umdu. Ceketin cebinden paketi aldı. Pantolonun cebini yokladı. Çakmak her zamanki yerindeydi. Terasa çıktı. Dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigarayı yakarken sol elini çakmağa siper etti. Derin bir nefes aldı, dumanı gökyüzüne savurdu. Uzaklarda kara bulutlar kıpır kıpırdı. Ara sıra şimşek çakıyordu. Yağmurun boşalması iş çıkışını beklemeyecek gibiydi. Tayfun derin hayallere dalmıştı. Sigarayı yarıladığının farkında değildi. Gözleri yakınları değil açılan kapının arkasındaki hayal dünyasını görüyordu. Sayısız kez Tayfun'un Serap'a aşkını ilan edişini izledi kapının bu tarafından. İçeriden yükselen Artık bu işi uzatma, yüreğini dinle diyen sesle kapı yüzüne kapandı. Kendine geldi. Cebini yokladı. Telefonu aldı, onu aradı. Aylardır bu anı bekleyen Serap birkaç dakikaya kalmadan elinde kahve kupasıyla terastaydı. Serap sessizliğin arkasında saklananların ortaya çıkmasını kolaylaştırmak için kendisinden kaçan Tayfun'un gözlerini yakalamaya çalışıyordu. Umudunu kaybetmeye başladığında kupayı dudaklarına götürdü, kahveden kocaman bir yudum aldı. Uzaklardan gelen gök gürültüsüne karışan sessizlik bitecek gibi değildi. Tayfun sigarasından derin bir nefes çekti. Ciğerlerine çektiği duman değil de sanki cesaret iksiriydi. Aşkını itiraf eden sözcükler Serap'ın gönül süzgecinden geçip arzulanan dile çevrilmişti. İkisi de rahatlamıştı. Serap önce davrandı, iş çıkışında bir yerlerde oturup bu güzel anı kutlamayı teklif etti. Üstelik kutlamayı hak eden bir haberi vardı. Tayfun'u merakta bırakmadı. İnsan Kaynakları Müdürümüz kararını verdi. Gelecek ayın sonunda emekliye ayrılıyor. Yerine benim geçeceğimi bildirdiler, dedi. Demek sonunda beklenen karar çıktı. Desene bu akşam çifte kutlama yapacağız, dedi Tayfun. Serap'ın gülümseyen gözleri ağzından dökülecek sözlerin habercisiydi. Fakat martı çığlıkları her şeyin üstünü örtüverdi. Merakla karşıdaki binanın çatısına baktılar. Bacanın üstüne disiplini elden bırakmayan asker gibi dikilmiş martı avaz avaz bağırıyordu. Çanak antenin tepesine tünemiş diğer martı çığlık atarak havalandı. Çatının üstünde daireler çizerek uçuyordu. Henüz uçamayan iki yavru martı hızlı adımlarla bacanın üstündeki martının güven veren gölgesine sığındı. Çatının eğiminden yararlanarak kanat çırpmayı öğreniyorlardı. Son iki gündür arada sırada bir karış havalanıyor, fakat daha ilerisine cesaret edemiyorlardı. Daha yolun başındayken öğrenmişlerdi kendileri bekleyen tehlikeleri. Yavru martılardan bir diğeri tüm bildiklerini unutmuş aksi yönde ilerliyordu. Saçağın ucuna geldi, yağmur oluğunun tepesinde durdu. Çığlıkları duyan birkaç martı daha katıldı hava savunma gücüne. Martılar sırayla çatının arkasına pike yapmaya başladıklarında telaşın sebebi anlaşıldı. Martıların önlerine kattıkları kargalar sağa sola manevralar yapıyor, ani yükselişler ve inişlerle saldırıları atlatmaya çalışıyorlardı. Kargalar iki bina ötedeki çatıya kondular. Ardı ardına birkaç karga daha yanlarına ilişti. Çok geçmeden kargalardan üçü havalandı. Diğer binaların çatılarına kondular. Gözlerine kestirdikleri avlarını kuşatmışlardı. Savaşın tarafları uzaktan izlendiklerinin farkında değillerdi. Serap ve Tayfun köşeye çekilmiş mutlu son diliyorlardı. Uzaklarda çakan şimşeklerin ardından duyulan gök gürültüsü yaklaşan yağmuru haber veriyordu. Belki de yaşanacak kanlı savaşın izlerini silmek için ayak sürüyordu kara bulutlar. Bekleyiş uzun sürmedi. Kargalar farklı yönlerden havalandılar. Saldırı başlamıştı. Kondukları çatılarda savaşı bekleyen martılar hareketlendiler. Kanatlarını açıp havalananlar çok geçmeden kendilerini kanlı savaşın ortasında bulacaklardı. Kimsenin beklemeye niyeti yoktu. Kıyasıya bir savaş başlayıverdi. İki taraf da dişliydi. Akacak kanı hesaplayan yoktu. Martı güçleri ilk saldırıyı püskürtmüş ve kargalardan birini yaralamıştı. Taraflar vazgeçecek gibi değillerdi. Kargalar ardı ardına farklı taktiklerle savaşı kızıştırıyorlardı. Bacadaki martı görev yerini terk etmiyor, yavrulara yanaşacak kargalara karşı son nefer gibi duruyordu. Savaş oyunları uzadıkça uzamıştı. İki taraf da yara alıyordu. Kargalardan biri öldürücü darbeyi yağmur oluğuna sığınmış yavru martıya yaptı. Artık onun için yapılabilecek bir şey yoktu. Savaşçı martılar yılmadan geride kalan yavruları korumaya çalışıyorlardı. Yeni kayıpları önlemişlerdi. Ganimetle dönen kargalar da gagalarıyla usta vuruşlar yapıyorlardı. Çok geçmeden yavru martıdan geriye sadece tüyleri ve kanlı kanat parçası kalmıştı. Yazık oldu yavruya, derken Serap'ın sesi titriyordu. Dokunsalar ağlayacaktı. Tayfun onu teselli etmek istedi. Fakat ne diyeceğini bilemiyordu. Sustu. O günü, aniden bastıran yağmurun ardından kaldırıma saçılan son bulmuş hayatlardan kalanları anımsadı. Martı çığlıklarının son bulmasıyla çöken sessizlik ikisini de içine almıştı. Sustular. Yavruları ve kahraman martıları seyrettiler. Tayfun'un telefonu çalıp asistanının beklenen misafirlerin geldiğini söylemesiyle gerçek dünyalarına döndüler. Paydos saati gelmişti. Tayfun ve Serap birlikte çıktılar. Asansörün kapısı giriş katta açıldı. Son görevlerini yapmalıydılar. Boyunlarına astıkları kartı yollarını gözleyen kart okuyucuya uzattılar boyunlarını eğerek. Turnike açıldı. Döner kapıdan dışarı çıkarken yağmur başlamıştı. Şiddetli değildi. Ama ardı yüklü görünüyordu. Merdivenden ağır adımlarla indiler. Sola döndüklerinde oldukları yere çakılıp kaldılar. İleride bekleşen biri kadın üç kişi sesleri çıkmadan ellerindeki dövizleri yükseltmişler, işlerine geri dönme taleplerini yetkililere duyurmaya çalışıyorlardı. Serap onları tanımıştı. İki gün önce işten çıkış işlemlerini yapmıştı. Kimse fark etmese de çatıdan inen pvc borunun ağzından dökülen yağmur suları usul usul kaldırıma yayılıyordu. Tayfun ve Serap ne yapacaklarını bilememenin şaşkınlığıyla ne ileri gidebiliyorlardı ne de geri. Arkadan gelen sesle irkildiler: Hemen dağılın! Bize zorluk çıkartmayın! Taze sevgililer sanki uyarı kendilerine yapılıyormuş gibi telaşla yolun karşısına geçtiler. Yağmur hızlanmıştı. Üzerinde kanlı savaşın yaşandığı binanın girişine sığındılar. İş merkezinden çıkan mesai arkadaşlarının acemi eylemcilerden kaçarak uzaklaşmalarını izlediler. Özel güvenlikçiler işine geri dönmek isteyen biri kadın üç kişiyi iteleyerek uzaklaştırmaya çalışıyordu. Ne çığlık vardı ne de tepelerinde dairler çizerek uçan martılar. Şimşek gök gürültüsü birbirine karışmıştı. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Yol dereye dönmüştü. Yağmur uzun sürmedi. Sığındıkları yerden çıkan Tayfun ile Serap kaldırıma indiklerinde durup karşıya baktılar. Caddeye rehavet çökmüştü. Şaşırtıcı sessizlik kulaklarda çınlıyordu. Otoparka gitmek için karşıya geçtiler. Çıt çıkarmadan yürüyorlardı. Yan gözle dahi birbirlerine bakmıyorlardı. Tedirgin gözleri aynı noktaya takılmıştı. Ortada ne özel güvenlikçiler görünüyordu ne de işine geri dönmek isteyenler. Kısa süre önce yaşanan gerilimden eser yoktu. Kaldırım kemik parçalarıyla, kuş boklarıyla doluydu. Kemiklere basmadan ilerlediler. Geride ayakkabılarına yapışan kuş boklarını imza gibi bırakırken yüreklerine bulaşanların farkında değillerdi. Kalemine sağlık. Çok içime işledi. Hele bu ortamda işsiz zor durumdaki insanları düşününce insan kendini çok çaresiz hissediyor. Şu an tek amaç batmadan suyun üstünde kalabilmek ...."} {"url": "https://rihtimdergi.com/mas-an/", "text": "Sana öyle geliyor insan. Düşünmekten korkuyorsun. Korkuyorsun çünkü düşünürsen gerçekleri görecek, benden farkın olmadığını anlayacaksın. Hayatın hakkında sandığın kadar söz sahibi olmadığını görmekten korkuyorsun. Anne-babanı sen mi seçtin? Ya kardeşlerini? Mesleğini seçtiğini söylüyorsun ama yıllarca aslında yazar olman gerektiğini, çalıştığın ofisten nefret ettiğini söyleyip şikayet edip durdun. Her kahvaltıda bu kadar erken kalkmanın sana göre olmadığını, geceleri çalıştığında daha verimli olduğunu sen anlatmadın mı karına bıkmadan usanmadan? Kaç kere Bu kadar nefret ediyorsan istifa et. dediği halde evin masrafları yüzünden işinden ayrılmaya cesaret edemediğin için, yıllarca aslında benim gibi o ofiste bir köşede terkedilmedin mi umutsuzluğuna? Kimse sormadı o ofiste olmayı sevip sevmediğini. Hatta masanın yönünü güneşe çevirmek bile gelmedi kimsenin aklına. Sen de göze batmamak için buna cesaret edemedin insan. Aslında sen de ne hayatının ne de zamanının hakimisin. Başka neleri hür iradenle seçebildiğini sanıyorsun gerçekten merak ediyorum. İnsan, masanın nasıl da yanıldığını düşündü. Hayatını her an değiştirme özgürlüğü olduğunu biliyordu. Şimdiye kadar yaptıkları sadece fedakarlıktı. Bir masa nereden bilecekti Fedakarlık sözcüğünün anlamını? İstesem, dedi kendi kendine şimdi bavulumu toplar başka bir eve taşınırım. Hem de buradan tek bir parça eşya almadan yanıma. Yeni bir hayata başlama gücünü ellerinde tuttuğunu düşündü. Ellerine baktı uzun uzun. Çok da güçlü gözükmüyorlardı aslında. Yine kendini kandırıyorsun. Bedenin aynı yaşlanmış beden, düşüncelerin tecrübe denilen dönüşümün tutsağıyken bırak başka bir eve, başka bir ülkeye bile taşınsan hayatın asla istediğin gibi değişmeyecek. Bunu sen de biliyorsun. Önce karının seni en yakın arkadaşın için, sonra çocuklarının sözde kariyerleri için terk etmelerinin acısıyla yanan yüreğini yanında götürdüğün sürece her yer aslında bu köşe olacak, her an aslında o terk edildiğin an olarak kalacak. Yine köşedeki masaya oturup tüm hayatını sorgularken bulacaksın kendini. Değişen sadece başını ellerinin arasına aldığında dirseklerini dayadığın masanın ağacının geldiği orman olacak. O ormanın farklılığı kadar hayatındaki hiçbir değişim keskin ve kesin olmayacak. Yaşayabileceğin tek hayat, tek köşe var yıllar içinde kendi ellerinle oluşturduğun."} {"url": "https://rihtimdergi.com/maske-2/", "text": "Fransızca'da 'masque', İtalyanca'da 'maschera', İspanyolca'da 'mascara' ve Kelt dilinde 'mask' sözcükleri ile betimlenen ve Türkçe'ye Fransızca'daki okunuşu ile giren 'maske'nin kökeni, Latince 'mascus' sözcüğüdür. Maskelerin sınıflandırılmasında kullanıldıkları yer ve kullanım amacına bağlı olarak çok değişik gruplandırmalara gidilebilir. Buna mukabil, yelpazenin geniş bölümünü kaplayan endüstriyel üretim maksatlı olanlarını bir kenara bıraktığımızda, kalanların Ritüel ve Teatral olarak iki ana grupta irdelenmeleri mümkündür . Bilinen en eski maske örneklerinin taştan oyma ya da pişirilmiş kilden M.Ö. 9000-7000 Yılları arasında yapıldıkları bilinmektedir. Bunların, günümüzün kimi Asya ve Afrika ilkel topluluklarında da gözlendiği gibi kötü ruhlardan korunmak maksadı ile kullanıldıkları düşünülmektedir. Maskenin arkeolojik kazılar sonucu bulunan en eski örneği kireç taşından oyularak yapılmıştır. Nahal Hemar'a ait mezardan çıkarılan ve 12 parça halinde bulunduktan sonra birleştirilerek İsrail Arkeoloji Müzesinde sergilenen bu örneğin günümüzden 11 bin yıl önce yapıldığı düşünülmektedir. Kuzey Amerika Yerlilerine, Orta ve Güney Amerika'da doğup gelişmiş Aztek, İnka ve Maya Medeniyetlerine ait maske örneklerinin ise çoğunlukla ağaç oyma ürünler oldukları ve özel giysilerle birlikte dinsel törenlerde sıklıkla kullanıldıkları bilinmektedir. 1400'lü yılların sonlarına kadar Meksika'da hüküm süren Aztekler, önemli kişilerin cenaze törenlerinde ölünün kefeninin üzerine yeşim taşından yontulmuş maskeler koymayı adet haline getirmişlerdi. Benzer biçimde, Eski Mısır'da Kralların ölümünden sonra bedenleri balmumu ile kaplanarak sargı bezi ile sarılır, insan bedeni formu verilmiş bir ahşap sandukaya konularak ön yüzüne altından bir maske yerleştirilirdi. Kral Tutanhamon'un altın mumya maskesi, bunun günümüze ulaşabilen en güzel örneklerinden biridir. Maskeler, Antik Yunan ve Romalılarda simgesel bir üslup olarak kabul edildiler. Antik Roma'da persona sözcüğü hem maske hem de Roma Vatandaşlığı anlamına geliyordu. Her Roma vatandaşı, atalarının ölüm maskelerini kullanarak kendi soyunu diğerlerine gösterebilmekteydi. Balmumundan yapılmış kopyalar lararium adı verilen kutsal aile odalarında saklanırdı. Aileye yeni bir bireyin katılması veya her hangi bir bireyin ölümü halinde düzenlenen dini törenlerde bu maskeler kullanılırdı. 14. yüzyılda ortaya çıkışından günümüze kadar Japon 'No Tiyatrosu'nun oyuncuları ahşaptan yapılmış boyalı maskeler kullandılar. Ahşap kütüklerin maharetli ellerde işlenmesi sonucu ortaya çıkan ve çok değişik yüz ifadelerine sahip olan bu maskeler tanrıları, tanrıçaları, cinleri ve şeytanları sembolize etmenin yanısıra farklı karakter, tavır ve ruh hallerindeki insanları canlandırmak için de kullanılagelmişlerdir. Maskeleri bütünleyen uygun kostümlerin seçimi ile oyuncuların, seyirci üzerinde bıraktıkları etkinin daha da güçlenmesi mümkün olabilmektedir. Dolayısı ile oyuncuların çeşitli duyguları ve farklı karakterleri yansıtmasında önemli birer anlatım aracıdırlar. Ortaçağdan başlayarak Avrupa toplumlarında daha çok bir eğlence aracı haline gelen maskeler; daha ziyade balolar, karnavallar ve festivallerde kullanılır olmuşlardır. Rönesans, maskelerin gösterişli ve eğlenceli baloların vazgeçilmez parçaları haline geldiği bir dönemdi. Dönemin İtalyan soyluları, gösterişli giysiler ve maskeleriyle saray eğlencelerine katılırlardı. Ağırlıklı olarak tiyatro oyunlarının yer aldığı bu gösterilerde hareketli sahne dekorları kullanılır, kral ve kraliçeler için devrin ünlü ozanlarının yazdığı methiyeler okunurdu. Bu eğlencelerin en belirgin örneklerinden biri olan Commedia dell'Arte'nin maskeli karakterleri modern palyaçoların da ilk örneklerini oluşturdular. 16. ve 17. yüzyıllarda değişik giysiler ve maskelerle yapılan danslı eğlenceler Avrupa'da oldukça yaygındı. İlkel dinsel ayinlerden ve geleneklerden kaynaklandığı sanılan bu eğlencelere 'mask' adı veriliyordu. Bale, opera ve mim sanatı üzerinde etkili olan bu eğlenceli gösteriler sonraki yıllarda Avrupa ülkelerinde eski önemini yitirdi. Günümüzde, Kuzey Amerika Yerlileri'nden Kuvakiyutlar atalarının efsanevi serüvenlerini canlandırdıkları danslarda maske takmaktadırlar. Dans sırasında yüzlerindeki maskeyi çıkarıp, bir anda başka bir kişiliğe bürünerek izleyenleri şaşırtmak gösterilerin vazgeçilmez ritüellerinden biridir. İlkel Afrika toplumlarının çoğu, doğaüstü güçleri simgeleyen maskelerin insan ve doğa olaylarını etkileyip yönlendirdiğine inanmaktadır. Mali Yerlileri'nden Bambaralar ürünün bereketli olması için yapılan ayinlerde antilop kafası biçiminde maskeler takmaktadırlar. Maske, Liberya yerlilerinden olan Mendeler'in ergenlik çağındaki çocuklarının erişkinliğe kabul törenlerinin vazgeçilmez bir unsurudur. Bu törenlerde çocukların, ormanın ıssız bir köşesinde en korkunç maskeyi takmış olan kişiye yaklaşabilmelerine bağlı olarak cesaretleri sınanır. Nijerya'da Yorubalar atalarını simgeleyen maskelerle köylerinde dans ederek dolaşırlar ve atalarına çeşitli yiyecekler sunarlar. Bu törenin, insanları ruhlar dünyasına yakınlaştırdığına ve atalarının kendilerini kötülüklerden koruduğuna, dahası bereketi artırdığına inanırlar. Maskelerin boyutları, kullanım şekline, amacına ve kullanıldığı yere göre büyük değişkenlik gösterir. Avustralya totem maskeleri bir insan gövdesini örtecek kadar büyük yapılırken, Inuit Kadınları sadece parmaklarına taktıkları maskelerle gösteriler sergilemektedirler. Dünyanın çeşitli bölgeleri ve ülkelerinde, hem geleneksel tören hem de tiyatro amacıyla kullanılan maskeleri görmek mümkündür. Pagan inançlarının ortadan kalkmasıyla ritüel maskelerde önemli bir azalma olmasına karşın, tiyatral maskeler günümüzün çağdaş dramalarında halen kullanılabilmektedir. Rituel maskeler, birçok karakteristik özelliği taşıma eğiliminde olmasına rağmen dünya üzerinde çok farklı formları geliştirilmiştir. Bir maskenin işlevi, büyülü, ananevi veya dini olabildiği gibi tiyatro için bir makyaj unsuru olarak da kullanılabilir. Aynı şekilde maske giyen birisi, kılık değiştirerek önemli törenlere başkanlık edebilir ve yetkilerini kullanarak toplum için koruyucu bir hal alabilir. Her biri birer sanat eseri olarak nitelendirilebilecek, Altın, gümüş gibi değerli madenlerden maharetli ellerde yapılmış ve pırlanta, zümrüt, yakut gibi değerli taşlarla süslenmiş maske örnekleri bulunmakla birlikte, yüzde kolay taşınabilmelerinden ötürü yapımında çoğu kez ahşap, deri, boyalı karton ve kumaş gibi hafif malzemeler kullanılagelmiştir. Son dönemlerde; ucuzluğu, hem kolay şekil verilebilmesi hem de kalıba dökülerek seri üretime olanak sağlaması nedeniyle maske yapımında plastik ya da silikon kullanımı ağırlık kazanmıştır. 1) Ancyclopedia Britannica/ Mask-Teatrical Uses/ By Paul S. Wingert. 2) History of Masks/ Ancient and Rituel Masks/www.historyofmasks.net. 3) İzmir Mask Müzesi Yayınları/ Mask Tarihçesi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/maskenin-aciga-cikardiklari/", "text": "Yıllardır çalıştığı şirket merkezinin kapısından girdi. Parmak izini okuttu. Yeni görevini kutlamak istercesine açılan turnikeyi geçerken heyecandan dizleri titriyordu. Hele yüreği... Yüzündeki beyaz maske o kadar çok şeyi saklıyordu ki; heyecan... mutluluk... gurur... Kafasından geçenlerin yarattığı sisin ortasında yürüyordu, tek başına. Yıllarca mücadele ederek ulaştığı yerin kaçınılmaz yalnızlığı korkutucu gelmedi. Çekim gücüne direnemediği sisin ortaya yerinde yürümekten hoşnuttu. Karşısına çıkan biri kadın üç eski mesai arkadaşını fark etmedi. Derinden gelen başarı dilekleri birazda olsa sisi dağıttı. Nasıl davranacağını bilemedi. Çıkar beklentisiyle davrandıklarını düşündü. Oysa dudaklarındaki gülümsemeyi gizleyen maske bile gözlerindeki samimiyeti örtemiyordu. O bunu göremedi. Geride bıraktıklarına şimdiden yabancılaşmıştı. Yeni makamına uygun ruhsuzluğun tonunda teşekkür etti. Uzatmadı, iyi günler dileyip asansöre yöneldi. Ayakları her zaman kullandığı asansörün önüne götürdü. Tam çağrı butonuna basacaktı ki aklı başına geldi. Artık bu asansörü kullanmayacaktı. Gülümseyerek üst düzey yöneticilere ve şirket ortaklarına özel asansöre yöneldi. İçi içine sığmıyordu. Mağaza mağaza dolaşarak seçtiği takım elbisenin içini özenle doldurmaya çalışıyordu. Herkesin kullanamadığı asansörün önüne geldiğinde kadın görevli karşıladı. Kurallara göre giyinmişti. Maskenin arkasına gizlense de kurallara göre gülümsüyordu. Kurallara göre konuşuyordu. Hoş geldiniz Kadir Bey derken asansörün çağrı butonuna bastı. Gelenleri bekletmeyen asansörün kapısı hemen açıldı. Her sabah uzun uzun asansörün yolunu gözleyen Kadir Bey makam koltuğuna oturmadan yeni görevinin getirdiği ayrıcalığı yaşıyordu. Asansörün kapısı kapanırken butona bastı. Zirvenin numarası yeşil yeşil bakıyor, 14. Zorlu geçen yılların ödülüyle buluşmanın heyecanı ulaşılan her katla birlikte biraz daha artıyor. Üçüncü katı geride bıraktı. Asansörde yine yalnız. Üstünü başını kontrol etmek istedi. Döndü. Ayna yalan söylemiyorsa her şey yerli yerinde; saçı, ceketi, gömleği, kravatı. Yüzünü saklayan maskeye takıldı. Mücadeleyle geçen onca yılın ödülünü almanın keyfi maskenin arkasında tutsaktı. Salgınzedeydi. Canı sıkıldı. Başarısını eş dostla kutlayamaması yetmiyor gibi bir de bu tutsaklık. Dokuzuncu kata geldiğinde dayanamadı, aynaya döndü. Maskeyi çıkardı. Heyecanını bastırdığında maskenin neleri sakladığını gördü. Salgın tam da sırasını bulmuştu. İçinden okkalı bir küfür salladı. İnsan ömründe kaç kez böyle bir başarıyı yakalayabilirdi ki! Şirket de arada bir esnek davransa diye aklından geçirmeye yeltendi, gerisini getiremedi. Koca binanın her tarafına sinmiş adını anamadığı gücün gazabından korkmuştu. Kariyerinin ağırlığına yakışmayacak hızda sırtını aynaya döndü. Asansör sarsıldı, sarsıldı. İki kat arasında durdu. Milim yerinden oynamıyordu. Kadir ne yapacağını bilemiyordu. Şaşkındı. Korkuyordu. Hemen imdat butonuna bastı. Ahizeyi telaşla aldı, özenle yazılmış numarayı tuşladı. Görevli kadın konuşmasına fırsat vermedi, Kadir Bey telaşlanmayın. Bakım onarım ekibimiz en kısa sürede sorunu çözecek. Boyun eğdi. Ahizeyi yerine koydu. En kısa sürenin geçmesini beklemeye başladı. Uzadıkça uzayan dakikalar geçmek bilmiyordu. Avcunun içinde sıktığı maskeyi fark etti. Çok geçmeden oturacağı yeni makamının ciddiyetini ilk günden aşındırmaktan korktu. Gizli bir ses emir vermiş gibi maskeyi alelacele taktı. Aynanın karşısına geçti. Maskenin sağ tarafını biraz yukarı çekti, solu da birkaç milim aşağıya. En küçük düzensizliğe tahammülü yoktu. Madem takmak zorundayız, bari düzgün takalım derdi. Yeni makamıyla ilk buluşmanın keyfini yaşamayı beklerken asansörde sıkışıp kalmak olacak iş değildi. Dizlerinde derman kalmadığını hissetti. Oysa yorgun değildi. Bilmediği korkusuyla tanışıyordu. Oturdu. Sırtını aynaya verdi, ayaklarını uzattı. Kravatı gevşetti. Kağıt mendille alnında biriken teri sildi. Dakikalar gelip geçiyor. Beklediği haber bir türlü gelmiyor. Canı sıkkın. Yeni koltuğuna oturamadan başına gelenlere inanmak istemiyor. İçi geçiyor. Derinden gelen zil sesiyle irkildi. Telaşla telefonu ceketinin iç cebinden çıkardı. Çocukluk arkadaşı, can dostu. İş yoğunluğunu bildiğinden uzun zamandır Kadir'i aramıyordu. Telefonu açtı. Yeni görevini duymuş, başarı dileklerini iletiyordu. Görüşme uzun sürmedi. Tam telefonu cebine koyuyordu ki kabin sarsıldı. Yerinden fırladı. Telaşla üstünü başını düzeltti. On beş dakika nedir ki, göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Telaşla ayağa kalktı. Kılık kıyafet işin ciddiyetine uymalı. Aynaya döndü. Üstünü başını kontrol etti. Saçı bozulmuştu. Hemen ceketinin iç cebinden tarağı çıkardı. Saçlarını geriye doğru taradı. Asansörün tavanından süzülen ışık anlına düştüğünde donup kaldı. Şaşırdı. Korktu. Maske ile saçı arasına sıkışanlar ortaya çıkmıştı; yorgunluk, hakkıyla yaşanmadan gelip geçen yıllar, gözlerinin üzerine oturmuş tanımlayamadıkları. Şimdiye kadar fark etmemişti. Yoksa şu kısa sürede mi bu hale geldim? diye sormaktan kendini alamıyordu. Birkaç dakika öncesine kadar yükselişin getirdiği duyguları saklayan maskenin ortaya çıkardıklarından ürktü. Aynanın karşısında kaç dakikadır hareketsiz kaldığının farkında değildi. Maskenin sakladıkları mı yoksa ortaya çıkardıkları mı gerçekti? Sorunun karşılığını duymaktan korkuyordu. Kurtuluşu asansörün çalışmasında aradı. Ahizeyi kaldırdı. Defalarca konuştuğu görevli kadının söyledikleriyle canı sıkıldı. Arızanın ne zaman giderileceği belli değildi. Yorulmuştu. Yine de aynanın karşısında dikilmekten kendini alamıyordu. Kıpırdamadan aynaya bakıyordu. Maskenin sakladıklarına sığınmak istedi. Asansörün içine sıkışmış zamanı parçalarcasına maskeyi çıkardı, uzun uzun baktı. Geçmek bilmeyen zamanı zil sesi parçaladı. Eli tanımlayamadığı duygularla ahizeye uzandı. Diğer taraftaki kadının ne dediğini anlamadan teşekkür ederek ahizeyi yerine koydu. Tekrar yüzünü aynaya dönmüştü ki asansör sarsıldı. Derinlerden gelen emirle telaşlandı, maskeyi taktı. Yarım kalan yükseliş kaldığı yerden devam ediyordu. 14. katta kapı boşuna açıldı, inmedi. Kendisi için hazırlanan sürpriz kutlamayı geride bıraktı. En üst kata çıktı, terasa yöneldi. Kötü durumdaydı. Kontrol edemediği ayakları terasın kenarına geldiğinde durdu. Aşağıya baktı. Yakalamaya çalıştıkları hayattan kaçtıklarını fark etmeden koşturan insanlar küçücüktü. İçini bir korku sardı. Gözlerini kaçırdı. Nedenini bilmeden döndü, ta uzaklardaki denizin maviliğine sığındı. Dinginliği kulaçladı. Önünde yükselen dağları gören yüreği kanatlandı, gözlerini zirveye dikti. İçini kaplayan duyguya yabancıydı, yine de ürkmedi. Sanki uzun zamandır birlikteydiler. Gözlerini kapadı. Güneşi yüzünde hissetti. Arkadan gelen sesle irkildi, Kadir Bey herkes sizi kutlamaya bekliyor. Tüm bedenini ele geçiren huzursuzlukla döndü, Neyin kutlaması?.. Adamın dediklerini anlamadan devam etti, Siz gidin birkaç dakikaya gelirim. Güvenlik görevlisi sessizce uzaklaştı. Maskenin açığa çıkardıkları gözlerinin önünde duruyordu. İçi kaçıp gitme arzusuyla doldu. Uzaklara baktı; masmavi denize, dağlara. Ağır ağır döndü. Korkuluk yolunu kestiğinde durdu, aşağıya baktı. Küçük insanlar sel olmuş akıyordu. Ayaklarının altında yatan Kadir'in yüzündeki maskenin ortaya çıkardıklarının farkında değillerdi. Kendisiyle göz göze geldi. 14. katta alkış tufanı koptuğunda beyaz maske terastan havalandı, maviliğin üstünde süzüldü, dağların zirvesine doğru kanatlandı, yalnız ve kırgın. Bu yüzden hepimiz görünerek saklanmak zorundayız aslında..Çok güzel bir noktaya değinilmiş emeğinize sağlık."} {"url": "https://rihtimdergi.com/mavi-bisiklet/", "text": "Çok yalvardı ama babası Nuh dedi peygamber demedi. En son, İki yıl sonra güvey olacaksın, sen neyin peşindesin? diye tersledi oğlunu. Mahmut, güvey sözcüğü kendisine çok uzak olduğundan Bana ne ya! demeye kalkışınca yüzüne inen okkalı bir tokatla sindi. Daha beşikten karar verilmişti Seyran'la evlenmesine. Seyran doğduğunda Mahmut iki yaşındaydı. Aslında kendini bildi bileli yalvarırdı babasına Bir bisiklet al bana ne olur baba? diye. On iki yaşına gelse de umutla sürdürdü yalvarmalarını. Mavi olmalıydı hem de. İlçede görmüştü ilk kez. O günden beri hayallerini süsledi durdu. Babasının İki teker üstünde ne işin var, hem bizde o para ne gezer? sözleriyle boy attı durdu Mahmut. Alelacele kıyılan hoca nikahının ardından bir yıl olmamıştı ki kızları Hatice doğdu. Yirmi kişiyi aşan bir ailede yaşamak zordu. Tarlada çalışıp durdular. Evin masrafları ortaya konan paradan karşılanırdı. Oğullardan biri eşine yeni bir elbise istese babasına söylemek zorundaydı. Baba Olur, derse alınırdı. Mahmut bu ısmarlama evlilikten hiçbir şey anlamadan yaşayıp durdu. Kızı büyüdükçe bu kez ona bisiklet alarak içindeki ukdeye baş kaldırmak istedi ama ailece kız kısmının bisiklete binemeyeceğine karar verildi. İlk başta Mahmut'un annesi gözlerini ağarttı Torunumun kızlığına falan bir zarar gelir Alimallah! diye. Bu kez de hevesi kursağında kalmıştı. Mavi bisikletin üstüne kara bir örtü çekti usunda. Yıllar, özlem bastırmada oldukça ustaydı. Önce annesi öldü Mahmut'un sonra babası. Baş başa kalan kardeşler tarladan kazanılan paranın ev masrafları çıktıktan sonra aralarında bölünmesine karar verdiler. Mahmut'un eli nihayet biraz para gördü. Taksitle bir bisiklet alırım artık diye düşünse de yüreğinde o coşkunun kalmadığını fark etti. Balon gibi sönmüştü heyecanı. İlçeye gittiğinde bindiği, bir türlü onun olamayan kiralık bisikletler mi törpülemişti bu arzusunu bilemedi. Ama kızına mutlaka bir bisiklet almaya kararlıydı. Onun gibi olmayacaktı kızı. Bisikletlere bakmaya karar verdiler. Yüreği, sevinçten yerinde duramayan kızı kadar pır pır ediyordu. Kızı da mavi renkli bir bisiklet istediğinden görür görmez Bu olsun, dedi. Hatice, bisiklete binmeyi öğrenmek için sabırsızlandığından ilçenin bir parkında başladılar alıştırmaya. Hatice'ye bir iki deneme yetti. Parkın bir kapısından çıkıp öbür kapısından girmeye başladı. Babası peşi sıra sevinerek koşturup duruyordu. Her şey bir anda oldu. Yine parkın bir kapısından çıkıp kaldırıma yönelecekti ki sokağın ortasına dek duramadı. Bir fren sesi sonrası bisiklet bir yanda, Hatice'nin beyaz külotlu çoraplarıyla boylu boyuna uzanmış bedeni bir yandaydı. Mavinin üstünde gördüğü kırmızı damlalarla Mahmut'un dünyası karardı. Kızını kucakladığı gibi en yakın hastaneye koşturdu. Bacaklarında önemli kırıklar vardı. Filmler, alçılar derken birkaç ay evden dışarı adım atamadı Hatice. Kemik suları, sütler, ayranlar içti durdu bol bol. Son kontrolünde müjdeli haberi aldılar. Tedavi başarılı olmuştu. Sıra, bu süreçte hareketsiz kalan bacaklarının eski işlevlerini kazanması için fizik tedavi yapılmasına gelmişti. Mahmut, kızını her gün köyden ilçeye nasıl getirip götüreceğini düşündü durdu bir süre. Köye her sabah ilçeden bir minibüs gelir, ilçeye gidecekleri taşırdı ama dönüş saati öğleden sonraya sarkardı. Onun dışında ulaşım olanağı yoktu. Kara kara düşünürken usundaki kara örtünün altına sakladığı mavi bisiklet, başını çıkararak Mahmut'un küskün yüreğine doğru pedallarını çevirdi. Yılların özlemini böyle gidereceği hiç aklına gelmezdi. Aldığı mavi bisikletin arkasına kızını güvenle oturtacağı bir bölüm yaptırdı. Mayıs çiçekleriyle dolu yollar, Hatice'nin başını babasının sırtına dayayıp söylediği şarkılarla bir ay boyunca kat kat şenlendi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/mavi-kelimeler/", "text": "Yazı masamda oturup kaldım. Bilmem kaç saattir. Hani bazen hiçbir şey yapmama isteği doldurur ya insanın içini... Hoş, niye bu şekilde yazdığımı bilmiyorum. Belki sadece benim hissettiğim bir duygudur bu. Son zamanlarda bunu ne kadar sık yaşadığımı düşünüyor ve gülümsüyorum. Yazıyorum. Kendimi bildim bileli yazıyorum. Yazmayı, okumadan önce öğrenmiş olabilirim aslında. Ne yazdığımı bilmeden çizmeye çalıştığım harflerin, sihirli sözcükler oluşturduğunu düşünmekle başladığım maceram hala devam ediyor tüm hızıyla. Yaşıtlarımla oynamak yerine defterler dolusu yazılar yazdığımı nasıl unutabilirim ki. Okumayı öğrendikten sonra daha bir hevesle sürdürdüğüm yazmak eylemi bence dünyanın en gizemli işi. Penceremin camından süzülüp birleşen, sonra tekrar yollarına devam eden su damlacıklarına bakıyorum. Gökyüzünden yüklediği bütün anlamlarla aşağıya düşen şeffaf su damlalarına. Sabah yaprak bile kıpırdamazken ikindi üzeri beliren gri bulutlara... Bahçe kapısı aklıma geliyor hemen. Açık kalmış olabileceğini düşünerek kapatmaya gitmeliyim. Ahşap kapı uzun süre ıslandığında şişiyor ve zor kapanıyor. Düşünmemeliyim, sadece yazmalıyım. Başka hayatları, hayallerimi, duyduğum bir olayı, ülkemde yaşananları, haksızlıkları, cesaret veren insanları, başarı öykülerini... Hiç durmadan yazmalıyım. Kavga sesleri duymamalıyım mesela; annemin temizliğe gittiği evlerde söylediği yanık türküleri, kardeşimin çığlıklarını, açlıktan ve hastalıktan sabaha kadar inleyen köpeğimizin sesini duymamalıyım. Komşu teyzemizin kömürlüğüne saklanırken bastırdığımız hıçkırık seslerini ebediyen unutmalıyım. Bizi nasıl acımasızca kanattığını unutmalıyım. Ama unutamıyorum. Sık sık aklıma geliyorsun hak etmediğin halde. Sen hecelerimin altına gizlediğim nefret, eski defterlerime döktüğüm tuzlu bir zehirsin. Ansızın çekip gittiğin gün de benim en güzel günüm. Yok, hayır! En güzel günüm bugün. İnanması güç ama şu anki hayatım senin sayende. Hiçbir şey geçmeyecek gibi gelirken insana, her şey gelip geçiyor. Şimdi bir zamanlar geçmişimin hayaliyken, önümde uzanan belirsiz geleceğimin dünü olacak sonrasında. Ve yollar aşılacak, yağmurlar yağacak, sonra karlarla kapanacak yollar. Ve sonra ilkyaz çiçekleri... Öyküler yazılacak... Bir şair çınar ağacının altında, tahta bir masada yazacak en güzel şiirlerini. Çocuklar ağlamasın, üzülmesinler diye bir olacak yürekler."} {"url": "https://rihtimdergi.com/mavi-olsun-alacagin-kasket/", "text": "Öyle bakarım gözlerin içine, buraya, bu dünyaya ait olan o alacalı kahverengi gözlerine. İki elimle yüzünü ellerimin içine alır, kafanı kendime doğru çekerim ve doğruca boynuna bastırırım burnumu. Şah damarındaki atışı dinlerim uzunca. Söyleyeceklerim var sana, kardeşim, otur şöyle, beni dinle. Böyle derim. Anlamazsın ama itiraz etmez oturursun. Benim ciddi konuşmalarıma, bazen ağır kaçan ciddi konuşmalarıma alışkınsındır. Yanına otururum. Bu kez dayanamaz ne oturdun dibime, geçsene şöyle karşıya dersin. Böyle iyi derim sakince. . Tutamam kendimi ağlamaya başlarım. Ölmeyeceksin! derim inançla. Gözlerimi aça aça. İnanacak gibi olursun. Bana hep inandın sen. Şimdi de inan. Korkma. Seni çok seviyorum, hep çok sevdim ve senin varlığındır ailemizi aile yapan. derim birden. Acımın şiddetinden beynim bana oyunlar oynar, dediklerime inanacak gibi olurum. Ayaklarını görürüm birden, ufak, derli toplu ayaklarını. Pijamanın içindeki vücuduna bakarım. Oysa henüz hiç bir şeyden haberimiz yok. Öylece oturuyorum karşında, belirsizliklerden tedirgin, sıkıntılı. Daha çok uzun bir tedavi süreci var önümüzde. O anda ne yarın öğlene doğru sepsise gireceğini biliyorum, ne de öleceğini dokuz gün sonra. Seninle vedalaşmak aklıma gelebilecek son şey. Sorularına yanıt veriyorum sabırlı ve sakin. O hayati ilaç tükenmiş, piyasada yokmuş. Ankara'ya yazı yazdı hastane, tam bir hafta oldu, bekliyoruz. Bir sürü insanı aradık, süreci hızlandırmaya çalıştık. Sen hepsini tek tek soruyorsun. Dün de sormuştun, yine soruyorsun. Aldığın cevaplardan tatmin olmuyorsun. Yüzünde öfke gölgeleri dolaşıyor. Günlerdir hastanedesin, sıkıldın artık. Benden sözler bekliyorsun, umut dolu, farklı ve seni şaşırtacak sözler. Yaşamak istiyorsun. Kalbin umutla dolsun istiyorsun yeniden, biliyorum. Ama sözlerim tükendi benim, sana diyemem bunu. Kendime de diyemem. Oturuyorum öylece yanında. Haydi, git artık diyorsun, ama getirdiğim yemeği yemedin yanımda. Senin iştahın yok. Benim moralim yok. Gidesim yok. Kalasım yok. Yokluklar içindeyim. Giderayak, sana kasket alacağım yarın diyorum; hastaneden çıkınca takarsın. Yürümeyi ve kasket takmayı seversin çünkü. Gözlerinde cılız bir sevinç pırıltısı beliriyor, işte yine dedim bir şey, yarın için ona umut verecek bir şey. Çocuklaşıyorsun, mavi olsun rengi diyorsun gülerek. Dönüp seni öpmüyorum, mikrop kaparsın diye öpüşmek yasak. Sabaha karşı eve telefon açacaklarını bilmiyorum o an. Yorgunum, eve gidiyorum. Odana girince solunum cihazını çıkarıp atmaya çalışan seni görüyorum; yetmiyor, yetmiyor, yetmiyor oradan gelen oksijen. Gözlerinde panik, bir şeyler anlatmaya çalışıyorsun ellerinle. Apar topar götürüyorlar seni, gidiyorsun işte. Boğazına bir hortum takacaklar yoğun bakımda, seni makineye bağlayacaklar. Uyutacaklar seni kardeşim, artık konuşmak yok. Korkma diyorum sedyenin yanında koşarken, gözlerimi kocaman aça aça. Oysa ben çok korkuyorum. Sana bir şey demem lazım. Öylece yollayamam seni. Aklıma birlikte seyrettiğimiz ve çok sevdiğimiz bir film geliyor; hani her şey sarpa sarmışken ve iki kardeşin biz bittik artık dedikleri noktada, hani bir mucize olmuştu ve kurtulmuşlardı ve hani hayat yine normal neşesine geri dönmüştü. İşte o film geliyor aklıma birden. Korkma diyorum tekrar, kapılar yüzüme kapanmadan haykırıyorum can havliyle Her şey çok güzel olacak!."} {"url": "https://rihtimdergi.com/mektup-tarifi/", "text": "Gerekli hal ve koşulların sağlanmasından sonra, bir mektubu meydana getirmek için tarifler sunmak çılgınlık sayılabilir. Peki, neydi bu gerekli hal ve koşullar? Öncelikle yazacak gerçek veya tüzel bir kişi bulmalıyız. Bu kişiye anlatacak bir konumuz ya da aktarmak istediğimiz bir duygunun yoğunlaşmasından meydana gelen cümlelere sahip olmalıyız. Sonrasında bu düşünce ya da duygularımızı yazın tipine bürüyebileceğimiz araç ve gereçlere sahip olmalıyız. Evet, bir kağıt ve kalem de olabilir bu, bir bilgisayar da! Bu sabunlar kokmuyor ve paramı iade etmenizi istediğimde 'e- kullanmadığın sabun nerede' diyen ukala çalışanınıza, çöpe attığımı belirttim. Bana hakaret edip, tokat attı. Bana paramı verin ve hepinize dava açacağım. Dün öğle yemeğinde öylesine hararetli konuşuyordun ki, çiğnemekte olduğun tavuk parçacıklarının benim tabağıma düşüşüne ağır çekim olarak tanıklık etme fırsatına eriştim. Sana her ne kadar 'diyetteyim' dediysem de değildim ve bildiğin aç kaldım. Normalde o ağzını öpesim falan gelir ama içinde gevelediğin şeylerin tabağıma intikal etmesi resmen bir cinayet, bir mide bulantısı ve kendinden vazgeçmişliktir. Peki, insanoğlu sadece sinir krizleri, öfke, eleştiri, veda ya da bunlara benzer olumsuz hislere sahip olduğunda mı mektup atmalıdır? Tabii ki hayır. Fakat mutluluk, huzur, sevgi, aşk gibi olumlu hisleri uzun süre zihnimizde tutamadığımız için, bu günlerde iyiye haberci mektuplar yazmak zorlaşmaktadır. Yazının başında da belirttiğim gibi, koşullar sadece etrafa bağımlı olmadığı gibi, biraz da size bağlıdır. Yazın o halde, tüm olumsuzluklara rağmen karşınızdakileri tebessümlere boğabilecek bir mektup. Tanımadığınız kişilere gönderin bu mektupları. Belki birilerinin dokunulması gerekilen duygularına temas edersiniz de birkaç hayatın daha rotasını cennete yöneltirsiniz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/meselenin-ozu-the-heart-of-the-matter/", "text": "Politik gerilim kadar incelik isteyen bir türden söz edildiğinde çoğu insan için akla gelen ilk kitaplardan biridir, 1948 senesinde İngiliz yazar Graham Greene'nin yazdığı Meselenin Özü. Yazılışından neredeyse bir asır sonra bile okurken kendinizi İkinci Dünya Savaşı zamanlarında Sierra Leone sokaklarında yürürken bulduğunuz hem bireysel hem toplumsal sıkıntıların ve kitabın genelinde kendini gösteren o bunalımın içinize işlediği bir atmosfer yaratmış Greene bu eserde. Dahası karakterlerin içinde bulundukları bütün ikilemler okurun da ikilemi haline gelmiş böylece. Yazarın karakterlerin psikolojilerini tahlil etmedeki başarısı ile atmosfer betimlemesindeki canlılık bir araya gelince okuyucu kendini ahlaki olarak gri karakterlerle baş başa bulur kitapta. Anlatılan hikaye tıpkı hayatın kendisi gibidir: ne doğru ve yanlış kavramları net ve objektif kavramlardır ne de insan tamamıyla mantıklı bir canlı. Bu ikilemlerin tamamı ana karakterlerde, özellikle Scobie'de çok net olarak görülebilir. Dürüstlüğe, sadakate ve benzeri değerlere son derece önem veren bir polis memurudur Scobie, derken dini inancı hayatının odağı olan ve bu konuda zaman zaman çatıştıkları eşi Louise'i koruma ve memnun etme isteğinin onun kendi iç dünyasında derin bir çıkmaza dönüşecek olan duruma yol açar ve bu egzotik atmosfer Scobie için bambaşka bir hal alır. Kısacası Meselenin Özü, insan ruhunu anlamak ve hareketlerini daha iyi anlamlandırabilmek adına okunması gereken, yalın bir roman. Hepsi bir yana, okura zaman ve mekandan bağımsız olarak insanın aslında her daim aynı ve her şeyin ne kadar belirsiz olduğunu göstermesi son derece değerli."} {"url": "https://rihtimdergi.com/metafor/", "text": "Üzülmez'den kalkan tren, makas değiştirerek şehrin merkezine doğru dumanını soluya soluya gidiyor. Zonguldak'ta çoğu insanın hayallerinin ezilmişliği var trenin geçtiği bu raylarda. Biri bir ton en az on beş vagon geçiyor şehrin griliğinden. Böyle başladı trendeki yolculuğum. Bulunduğum bu tren nerelerden geçti? Kimler bu trene öküz misali bakakaldı? Kimler için artık bu tren kaçtı? Hepsinin bir cevabı elbette var. Yolculuk sırasında başımıza neler geldi neler! Kavgalar, bağrışmalar, istasyonda kaybolanlar, tehlike saçan yolcular ya da raydan çıkmalar. Olanı biteni sessizce izledim çünkü her gördüğüm olayda şaşkına döndüm. Şaşkınlığım insanların bencilliklerine ve olmayan vicdanlarınaydı. İlk zamanlar olayları anlamaya çalışırken susmak en doğru tercihti sanırım. Kimin haklı olduğunu anlamak için gözlem yapmalıydım. Taraf olmalıydım, yoksa bertaraf olacaktım. Günler bu şekilde geçerken bir gün farkında olmadan kendimi trende bağırırken buldum. Gezi durağından geçtiğimiz sıralarda kalabalık bir grup olarak hep bir ağızdan makiniste bağırdığımızı hatırlıyorum. Seslerimiz makinisti ve yataklı vagonlarda seyahat eden yolcuları rahatsız etmiş olmalı ki ilk istasyonda vagonlarımıza eli sopalı nöbetçiler diktiler. En çok üzüldüğüm olay ise nöbetçiler tarafından arkadaşlarımın bazılarının vagondan indirilmiş olmaları. Berkin, benden iki yaş küçüktü. Kendisi küçüktü ama cesareti büyüktü. Keşke onun kadar cesur olabilseydim. Trenden inmemek çok için direndi ama vagonda herkesin uyuduğu bir sırada aramızdan ayrılıverdi. Günler geçtikçe yolculuk daha sıkıcı bir hal almaya başladı. Vagon bekçilerimiz artık kimsenin eğlenmesini istemiyor. Kendi aramızda söylediğimiz şarkılar, oynadığımız oyunlar ve hatta yazdığımız yazılar, şiirler sürekli denetleniyor. Sürekli baskı altında olmak bazen bana dışarıyı hatırlatıyor ve sık sık dışarıyı izliyorum. Etraf bu aralar pek sisli. Ah nerede o trene ilk bindiğim zamanlardaki güneşli günler! Bazı dedikodular yayılıyor. Artık dışarıyı izleyemeyebilirmişiz. Sanırım kalın perdelerle kapatacaklar camları. Kalın perdelerle camlar kapatılır ama gerçekler kapanır mı? Bu sıralar dışarıya bakan herkes trenin yanlış yola gittiğini görüyor ve tek tük sesler çıkarıyor. Ama nafile! Trenin yolunu sorgulamayan yolcularımızın gözüne perde inmiş herhalde. Genelde vagonlardaki arkadaşlarımızın derdi yataklı vagonlara geçebilmek. Amaçları için her şeyi yapmaya hazır bu arkadaşlarımız, olası bir kazada aynı trende öleceğimiz gerçeğini bir türlü kabul etmiyor. Biz azınlık bir grup olarak trendeki herkesin rahatını ve güvenliğini düşünüyoruz ve bunun için çabalıyoruz. Hatta trene yeni katılacak yolcuları bile düşünüyoruz. Yeni yolcu demişken, geçenlerde bir vagon daha eklediler en arkaya komşu trenden. Bu kadar vagonu lokomotif kaldıracak mı bekleyip göreceğiz. İşte biz herkesi böyle düşünmeye çalışırken bazı yolcular tarafından türlü türlü iftiralara uğruyoruz. Hatta makas lobisiyle bile çalışıyormuşuz! Günler geçiyor, ara ara gün ışığını görebiliyoruz. Karanlıktan beslenenler ışıktan korkarlar. Sanırım yolculuğumun bana en önemli öğretilerinden biri bu. Gün geçtikçe korktuklarını artık biliyorum. Tren sürekli sarsılıyor ve arıza çıkarıyor. Biz kaybedecek bir şeyi olmayan yolcular için bunlar artık korkunç değil! Artık korkması gerekenler bizi karanlığa hapsedenler, vagonlarında uyuma fırsatı bulanlar ve koltuklarını satıp kucağa oturanlar olacaktır! Artık rotamızı gün doğumunu izleyebileceğimiz tepelere çevirme vakti gelmiştir. Tek yol istasyon!"} {"url": "https://rihtimdergi.com/metropolis/", "text": "Yer yüzeyinin çok altında yaşayan ve yer yüzeyindeki düzeni oluşturan sistem kölesi işçilerin trajedisini konu alan epik bilimkurgu, klasik anlatı modelini kullanarak orta sınıf yoksunu alt ve en üst sınıf uçurumunda muhtemel geleceğe öngörüsel bir hiciv. 1984 BRAZIL V FOR VENDETTA gibi bilimkurguların nimetlendikleri bir kaynak Metropolis. 19. yüzyıl meyvesi sanayi kapitalizmi yabancılaşmasını, mesih kavramıyla çarpıtarak dogma olgularda sıklıkla dile getirilen kurtarıcı kavramının insanoğlunun var oluşundan gelen bireysel odaklı kolektif acizliğini yüze çarpıyor. Metropolis'in efendisi Freder, insan entrikası dolambacında megolamanlık gibi tipik insani dürtülerin döngüsel yansıması. Sosyalist biçimde küllerinden doğan Freder'in oğlunu filmin sonunda çocukları kurtarırken göstermesi, masumiyet kavramıyla yeniden kurulacak daha adil bir düzenin yozsuz, hümanist suretini betimliyor. Mucit Rotwang, Metropolis'in ortasında zamana yabancılaşmış değerlerin günümüz süper güçlerinin geleneklere ve eski karanlık ritüellere yatkınlığını sembolize ediyor. Geleceğin insanı robot kadın ise bilim ve fen eseri makinenin, dünyevi insan değerlerinin mekanikleşen halini yansıtışının yanında insandan dünyaya ve gelecek nesillere yayılacak-kalacak kötülüğün en açık öngörüsü olma niteliği taşıyor... Sonun, mutlu ve ideal biçimde gerçekleştiğini söyleyebilirim fakat bu bir şekilde dengelerin yeniden bozulmayacağı anlamına gelmiyor elbet. İnsanların ve sistemlerin incecik bir denge olduğunu vurguluyor genel olarak. İşçilerin isyanına karşı koyan katil güvenlik güçleri, Sodom ve Gomore kaderlerinden işçilerin uyanışsal devrimi sayesinde kurtuluyorlar. Metropolis her şeyin ötesinde tek bir şeyi öğütlüyor seyircisine; tekbencilikten ırak, eşit, kollektif düşünüşün egemenliğini."} {"url": "https://rihtimdergi.com/milenaya-mektuplar/", "text": "Nisan 1920'de, İtalya-Avusturya sınırındaki bir kasabada yazılan, Franz Kafka ile o zamanlar genç bir gazeteci ve sonradan dönemin önemli yazarları arasında yer alacak olan Milena Jesenska arasında 1920 senesinde başlayan aşkı gözler önüne seren bu kitap, ilk olarak 1952 senesinde, Kafka'nın ölümünden 28 sene sonra basılmıştır. Yalnızca 1920 senesinde Kafka'nın Milena'ya gönderdiği mektup sayısının 120'den fazla olduğu düşünüldüğünde, 400 sayfalık bu kitabın, çiftin arasındaki aşkı anlamamıza yeteceği ancak her şeyi aydınlatamayacağı söylenebilir. Zaten kitabın içeriğinde de eksik mektupların olduğu kimi tarihler ve okunamadığı için kayda geçirilemeyen cümleler bulunmaktadır. Bu bilgilerin ışığında, yazar ve kişisel hayatı hakkında biraz bilgi sahibi olan bir okuyucunun bu kitap karşısında heyecanlanmaması oldukça zor. Dahası, bir insanın hayatını ve kişiliğini anlamak için sevdiği insana yazdığı mektupları okuyabilmekten daha iyi pek az şey olmalı. Milena'ya Mektuplar hem dönem hakkında hem de sayfalarına dahil olan insanlar hakkında kişisel ve içten bilgiler sunuyor okuyucuya. Kafka'nın Milena'ya duyduğu sevginin yanı sıra şüphelerini, korkularını, hatta yer yer belli etmekten çekinmediği öfkesini sayfaları çevirdikçe daha iyi anlamak mümkün; tıpkı yazarın üslubunun ve eserlerinin kendi hayatından nasıl etkilendiğini anlamanın da kolaylaştığı gibi. Mektupların tek taraflı olması insanı karşı tarafın cevaplarını merak etmeye sürüklüyor ve hatta bazı yerlerde hayal kırıklığına uğratıyor. Kafka'nın o satırları yazmadan önce okuduğu cümleleri merak ediyor okuyucu ister istemez. Bu durum, Milena'nın kitabın sonundaki Ek kısmına iliştirilmiş mektuplarıyla telafi ediliyor. Böylece kısa bir süre için genç yazarın da iç dünyasına konuk oluyoruz. Dahası hem onun hem de Kafka'nın tasvir yeteneği ile dönem ve mekanları neredeyse oradaymışçasına yaşıyoruz. Böylece bu mektuplar her açıdan okunmaya değer kılınıyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/milenyum-cikmazi-yalnizlik/", "text": "Son Ümit, Kandil ve Yedi İklim gibi dergilerde yazan Burak Çakır'ın öykü kitabı geçtiğimiz nisan ayında Roza Yayınevi etiketiyle raflara çıktı. Yaklaşık 86 sayfa olan kısa öykü kitabı Milenyum Çıkmazı'nın son cümlesi olan İdeanıza Hoşgeldiniz! cümlesi sanıyorum ki kitabın neler anlattığına dair küçük bir ipucu olacaktır. Aşkın ve ayrılığın da kendisine kısa ve uzun öykülerde yer bulduğu bu kitapta, kimi zaman modern zaman insanlarının kazanmayı umdukları savaşın çoktan kaybedildiği ya da ne zaman başladıklarını bile bilmedikleri bir dünyada yaşadıklarını anlatıyor. Okuyucuyu kendisiyle yüzleştirmeye çalışırken aynı zamanda hayatın acımasızlığından dem vuruyor Burak Çakır. Yazarın ilk kitabı olmasına rağmen 2012'den beri dergilerde yazdığından, çok fazla acemiliğini görmüyorsunuz. Özellikle uzun öykülerinin gidişatı akıcı ve kullandığı dil okuyucuyu yormuyor. Adeta duygu haritamızı çıkarıyor gibi hissettiriyor; insanlığın dengesizliğini, mutsuzluklarını, ilk aşklarını ve mükemmelliyete olan tutkusunu anlatıyor. Okurken bazı hikayelerin birbirine benzediğini fark ediyorsunuz, sanırım eksi yönlerinden birini bu olarak düşünebiliriz. Özellikle mükemmele ulaşma çabasını anlattığı son ve en uzun hikayesi kitapta beklentimi en çok karşılayan hikaye oldu. Öykülerinde üstünde durduğu konulara çoğu hikayede sıkça rastlansa da, bu eksiyi, öyküyü kendi cümleleriyle özgün yaparak artıya dönüştürmeyi başarabilmiş yazar. Kısacık bir hikaye kitabı olan Milenyum Çıkmazı, günlük sorunlarınızı bambaşka bir dilden ve başka bir bakış açısıyla okumak istiyorsanız, tam size göre bir kitap. Bir solukta okuyup bitiverecek ve yazarın diğer yazılarını merak etmenize sebep olacak."} {"url": "https://rihtimdergi.com/misafir/", "text": "New York'tan gelecek ağır bir misafirimiz vardı o Cumartesi: biricik ev arkadaşımın, çok sevdiğim dostum Deniz'in kuzeni. Londra'nın en hareketli bölgelerinden birinde yeni tuttuğumuz, küçücük ama çok şirin dairemize gelen ilk yatılı misafirimiz o olacaktı. Her şeyimizi yeni almıştık, biraz borca da girmiştik ama sefil öğrencilik günlerimizden sonra öyle bir daire kurmuştuk ki; yeme de yanında yat! Her gelenin bayıldığı yerlere kadar uzanan kocaman pencereleri ve önündeki küçük balkoncuklardaki saksılara diktiğimiz renk renk çiçekleri ile şirinlik muskası gibi bir ev işte... Canım arkadaşım Deniz -buradaki canım lafında biraz kinaye var yalnız- yeni evin verdiği coşkuyla nereden bulduysa buldu, çocukluğundan beri görüşmediği kuzeninin telefon numarasına ulaştı ve o bile nasıl olduğunu anlamadan bu ziyaret organize edilmiş oldu. Deniz kuzeni Şeçil'i en son 12 yaşındayken görmüş; o zaman kuzeni de 22 yaşında varmış. Deniz'in teyzesi başka bir adama aşık olup da evi terk edince, Seçil babasıyla beraber New York'a göç etmiş ve ondan sonra da hiç haber alamamışlar baba kızdan. Arkadaşım çok heyecanlı, her şey mükemmel olsun istiyor. Kuzeni çok güzelmiş, zenginlik içinde büyümüş, çok iyi okullarda okumuş, çok kibarmış, akıllıymış, görgülüymüş, zevkliymiş, mış, mış... Anlattı durdu bana bir hafta boyunca. Birkaç çocukluk fotoğrafı çıkardı gösterdi. Fotoğraflarda Deniz çocuk, on yaş farkla kuzen de güzel bir genç kız. Fotoğraflar anıları çağrıştırdı, anlattıkça anlattı. Kuzen gelmeden hikayesi geldi eve. Dışarıda yenecek yemekler, gezdirilecek yerler, evde ne pişirileceği vesaire hep tek tek düşünüldü, tasarlandı. O cumartesi günü, ikinci el, yağmurda tepe camından su kaçıran külüstürden hallice arabamızla kuzeni karşılamaya gittik Heathrow Havalimanı'na. Ben, bu ziyarette, ev arkadaşı statüsünden bir yan karakter olabilecekken, kendimi asıl ev sahibi gibi, olayı sahiplenmiş, her türlü detayı düşünürken ve ziyaretin iyi geçmesi için titizlenirken bulmuştum. Sanki arkadaşımın ev sahipliğinin iyi geçmesinin sorumluluğu yarı yarıya bendeymiş gibi davranıyordum. Bu, biraz da Deniz'in heyecanına ortak olmak içindi; ama en çok da, kuzeninin gelişi yaklaştıkça üzerine çöken stresten onu kurtarmaya yönelikti. Hafta sonu tatilimde, evde yan gelip yatarak misafirin gelmesini bekleyeceğim yerde, arabaya atlamış Heathrow'a gidiyor oluşumu bile sorgulayamaz durumda, kendimi tüm benliğimle gelecek misafirin ağırlanmasına ve Deniz'in stresini azaltmaya adamıştım. Arkadaşım kuzenini görmeyeli yirmi yıl olmuş, yine de görünce şıp diye tanıyacağından emin, New York uçağından çıkanlara bakıyoruz tek tek. Ben, sadece çocukluk ve ilk gençlik fotoğraflarını gördüğüm kuzeni değil, aynı zamanda arkadaşımın bana çizdiği portredeki mükemmel kişiyi arıyorum her çıkanda. Bekleyenleri gelenlerden ayıran şeridin dışında, New York uçağı yolcusu kalmayana dek, epey bir süre bakındık durduk. Yine de tek tük çıkanlar oluyordu. Onlara da baktık. Belki valizini falan kaybetmiştir, ya da belki Free Shop'a girmiştir diye yine de bekledik, bekledik. Oradan ayrılamıyorduk bir türlü. Çemberin dışında durmuş bekliyorduk; bizim gibi yolcu bekleyen diğer insanlar, gelen yolcularını alıp dağılmışlardı artık. Yani eğer kuzen arkadan gelip de Deniz, sen misin? demese, biz daha epeyce Arrivals kapısına melül melül bakıp dururduk. Allah'tan kuzen bizi buldu! Gerçi ona pek saftirik bir şekilde yakalanmıştık ve bu başlangıca Deniz biraz bozulur gibi olmuştu ama olsun! Kuzeninin anlamasına imkan yoktu, Deniz'i benim kadar iyi tanıyamazdı. Deniz'i çocukluğundan beri değişmemiş kıvırcık saçlarından tanımıştı kuzen. Öyle söylemişti ve bu lafla Deniz'in gülen yüzünden bir bulut geçirmişti sanki, anlamadığım için o an önemsemedim de. Kuzen, ne çocukluk, ne ilk gençlik fotoğraflarındaki gibiydi. Düşündüğümden daha boylu posluydu bir kere ve gülümseyişi, boyundan olduğuna kanaat getirdiğim, üstten bakar bir tavır içeriyordu. Uzun boynunun orasına burasına değen, kısa, biçimsiz saçlı, eski moda valizli, Amerikan çiftçisi tarzı giyimi ile kadından çok göbekli bir erkeği andıran kırklı yaşlarının başında biriydi gelen. Kafamda Deniz sayesinde çizdiğim resme aykırı ne varsa bu kadın kendinde barındırıyordu. En rahatsız edici tarafı ise yüzündeki her an bir kahkaha patlatacakmış gibi duran alaycı bir ifadesiydi. Otoparkta arabaya ulaşınca, Deniz hemen kuzeninin valizlerini el arabasından indirip bagaja yerleştirdi. Bu arada o, yüzünde aynı gülüş, Deniz'in koca valizi zorlanarak bagaja yerleştirişini seyretti. Ben de yanlış birini almış eve götürüyoruz şaşkınlığı içerisinde bakakalmıştım. Kuzen kılını bile kıpırdatmamıştı valizler yerleştirilirken. Geç de olsa şaşkınlığımı üzerimden atıp, Deniz'in boşalttığı el arabasını aldım ve ilk bulduğum el arabası parkına yerleştirmeye giderek Deniz'e el vermiş oldum. Geri geldiğimde Deniz direksiyonda, Seçil ön koltukta oturuyordu. İkisi de bana bir şey demediler. Deniz'in kibarlık olsun diye onu öne oturttuğunu düşündüm ben de. Bu durumu kafama pek de takmayacaktım ama yol boyu Deniz'in benimle bir kelime bile konuşmaması, kuzenin garip görüntüsünü bile unutturacak kadar soru işaretleri oluşturdu bende. Valizleri yerleştirirken ona yardım etmedim diye darılmış olabilir mi acaba diye düşüne düşüne camdan dışarı bakıp ortamdan kendimi soyutladım. Bu arada Deniz kuzenine Londra'yı geçtiğimiz yerler üzerinden anlatıyor, ona New York'la ilgili sorular soruyordu. Kimsenin beni sohbete dahil etmeye niyeti yok gibiydi zaten. Ben ana babasına küsmüş küçük bir çocuk gibi arkada sessizce oturuyordum ve olayı bu kadar sahiplenirsen olacağı budur diyordum kendi kendime. Eve girişimizde de aynı tuhaflık devam etti. Bagajdaki biri büyük, diğeri ondan biraz küçük iki valizi yine Deniz tek başına dışarı çıkarttı. Bu arada ben dış kapıyı açmak için anahtarıma bakıyor ve bir haftalık ziyaret için iki valizin ne alaka olduğunu düşünüyordum. Sonuçta iki valiz ve iki kişi var orada, beni ilgilendirmiyordu kısacası, özellikle arabadaki dışlanmamdan sonra. Pek tabii hesaba katmadığım şey, Seçil'in kendi valizlerini taşımak için hiçbir teşebbüste bulunmayacağıydı. Deniz'in ikisini birden taşıma girişimi karşısında ben de mecburen taşıma işine el atmak zorunda kaldım. Deniz bana, içinde gizli bir minnettarlık ifadesi taşıyan kaçamak bir bakış attı. Bir anlık bir şeydi, ikimiz de göz göze gelmekten özellikle kaçınmıştık. Böylece, büyük valiz Deniz'de, küçüğü bende tırmandık merdivenleri. Omuzunda çaprazlama takılı el çantası ile elini kolunu sallaya sallaya arkamızdan gelen kuzen hazretleri merdivenlerimizi pek dar buldu. Amerika'da her şey daha genişmiş! Deniz'in niye stres yaptığını biliyorum artık, ama anlamadığım, bile bile bu kadını niye evine -evimize- davet ettiği. Yine de her şey bitmiş değil. Evi güzel bulacağından eminim. Kitaplıkta bir sürü harika kitap, vazoda taze çiçekler, kahve sehpasında dergiler ve çiçekli kumaşıyla iki kişilik tipik İngiliz kanepe yeterince sıcak bir karşılama sunuyordu misafirlere. Üstüne üstlük Londra'da nadir bulunan güneş, ışınlarını güzel pencerelerimizden, önlerindeki coşkun çiçeklerin arasından geçerek odaya doldurmuşken! Ama Seçil eve girdikten sonra, etrafla hiç ilgilenmedi ve ağzından evle ilgili tek kelime çıkmadı. Daha ne içersin diye sormaya kalmadan Deniz bir kahve yapıversen bana dedi. Deniz o zaman yüzüme daha uzun baktı. Ben de kaçırmadım gözlerimi anladık, bu bir hafta çekeceğimiz var dedik bakışlarımızla birbirimize. Kuzen bize çocuk gibi davranıyordu, hatta çocuk gibi bile değil, etrafında dolanan birer sinek gibiydik. Evet, aramızda on yaş fark vardı ama abla tavrı başka bir şeydi ve bu Seçil'de olmayan, olsa da üzerinde eğreti duracak bir şeydi. Yine de kahvesini içerken Deniz'e çok sıcak ve samimi davranmaya başladı. Benim de elimde bir kahve fincanı, tiyatro izler gibi izliyordum onları. Ben yokmuşum gibi davranıyordu ama olsun. Deniz'in hayal kırıklığına üzülmüştüm ve onun gönlünü alması, beni de bir parça rahatlatmıştı. Akşam yemeğini evde yiyecektik, misafiri yol yorgunu dışarı çıkarmayız diye düşünmüştük. Haliyle de bir sürü yemek yapmıştık, hepsi hazırdı buzdolabında. Ben iki kuzeni baş başa bırakıp mutfağa gittim. Yemekleri çıkarttım; ocağa koydum, son hazırlıklarını yaptım. Salata hazırladım. İçeriden kahkahalar geliyordu. Elimde bir şişe soğutulmuş beyaz şarap yanlarına gittim. Teklifimin ortamı daha da yumuşatacağından ve üçümüzü kaynaştıracağından emindim. Yemekten önce birer kadeh şaraba ne dersiniz? dedim en samimi ev arkadaşı havamla. Kuzen yemeği dışarıda yiyeceğiz dedi, bana dönüp. Elimde şişe bakakaldım. Deniz benim mutfakta yemek hazırladığımı biliyordu, ne zaman karar vermişlerdi de bana söyleyecek vakit bulamamıştı acaba? Yüzüme yalvarır gibi baktı arkadaşım, bu gece dışarıda yiyelim mi? dedi. Sanki özür diler gibiydi sesinin tonu. Onu bu durumda görmek yine içimi cızlattı. Yemek için dışarı çıktık. Gece eve gelince kuzen valizini açtı, Deniz onun yatacağı yatağı -oturma odasındaki kanepe- hazırladı. Seçil valizin içinde bir şey buldu aniden. Ah! dedi, bakın size ne getirmiştim! Size dedi. Yani bana da getirmiş oluyor. Büyük, yassı bir paketti uzattığı. Deniz paketi açınca içinden küçükten büyüğe sırasıyla dizilmiş lazer kesimli bıçak serisi çıktı. Yassı pakette, sıralı sıralı, keskin uçlu, lazerle bileylenmiş, kara saplı, altı adet Made in China bıçak vardı. Paket kağıdı kucağında, bıçaklara bakarken ne söyleyeceğini toparlayamadı Deniz. Sonunda, evdeki en büyük eksiğimizin keskin bıçaklar olduğunu söyleyip kuzenine ince düşüncesi için teşekkür etti. Tabii ben de teşekkür ettim. Kuzeni oturma odasında bırakıp odalarımıza geçince, ikimiz de hemen yatıp uyuduk. Kuzenle ilgili tek kelime etmedik. Kuzen dışında da tek kelime etmedik birbirimize. İyi geceler bile demedik. Konuşacak bir şey yoktu, Seçil daha bir hafta bizimleydi. Ertesi sabah oturma odasından gelen yüksek sesler ve kahkahalarla uyandım. Saate baktım, sabahın sekiziydi. Pazar günü, saat sekizde kim, niye uyanır? Uyanır madem, niye bu kadar ses yapar? Kalkıp içeri gitmek için cesarete ihtiyacım vardı, ama bulamadım o cesareti. Saat on olana kadar kitap okudum yatakta. Sesler aynen devam ediyordu ve Deniz benim bu durumda hala uyuduğumu düşünüyor olamazdı. En iyisi kalkıp yanlarına gitmekti. Öyle yaptım. Kahvaltı yapmışlardı, masa öylece duruyordu. Deniz'in albümlerine bakıyor ve kahve içiyorlardı kanepede. Beni görünce ikisinin de keyfi kaçtı sanki. Deniz'e neler olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Günaydınlaşmak dışında fazla bir şey konuşmadık. Çay bayatlamıştı. Ben de kendime bir kahve yapıp masaya oturdum. Kahvaltı ederken TV'yi açtım kendime arkadaş olarak. Sonra onlar dışarı çıktılar. Beni çağırmadılar bile. Her şeyi ince ince planlamıştık oysa; birlikte yapacaktık ne yapacaksak, çalışma saatlerimize göre de paslaşacaktık Deniz'le. Kuzen beklediğimiz gibi çıkmamıştı, havalimanında tanıyamamıştık onu. Şimdi de planlarımız düşündüğümüz gibi işlemiyordu, hayat başka bir akışı dayatıyordu bize. Yalnız kahvaltı masasını toplamama yardım etselerdi iyi olacaktı. Değil masaya yardım etmek, sehpadaki kahve fincanlarını bile öylece bırakıp çıktılar. Eski usul asansörlü pencere camlarından birini yukarı doğru kaldırdım, rengarenk çiçeklere baktım, temiz havaya ihtiyacım var gibi gelmişti önce. Sonra, hala daha nasıl öyle bir şey yaptığımı bilemediğim bir şey yaptım. Dönüp masada bıraktıkları çay bardaklarını aldım ve tek tek aşağı atıp, kırılırken çıkarttıkları şangırtıyı dinledim. Biraz rahatlamıştım. Camın yere çarparken çıkardığı şiddetli ses, içimdeki şiddeti bastırmıştı. Deniz ile Seçil hiç aramadan tüm günü dışarıda geçirip, akşam geç vakit geldiler. Akşam yemeğine onları beklemek saflığı yapmamıştım. Onlar da zaten yiyip gelmişlerdi. Deniz süklüm püklüm karşımda duruyordu. Aslında sabah kırdığım çay bardaklarından sonra ben rahattım. Yine de, Deniz'e iki tane çaksam çıkar mı bu ruh halinden diye içimden geçirecek kadar öfke taşıyordum içimde. Kuzen kraliçe pek neşeli, geldi kanepede yanıma oturdu, koluma girdi. Pek bir babacan! bu kadına anacan diyecek halim yok ama gerçi Seçil'deki babacanlık tüm babacan adamlara da hakaret ya, neyse. Bütün gün ne yaptıklarını anlatıyor. Sanki Londra'ya ilk kez gelen o değilmiş, Deniz'miş de, onu nasıl gezdirmiş öyle anlatıyor. Deniz hala süklüm püklüm oturuyor tekli koltukta. Seçil'in yanında değil de, odalarımıza geçince iki şamar atsam şuna! İçimde coşan şiddeti hayretle gözlemliyorum. Deniz'e inat kuzenle senli benli oluyorum birden. Sanki bütün gün biz ikimiz birlikteydik, gezdik, eğlendik ve birbirimizi daha yakından tanıdık. Ve ayrıca tanıyınca da pek bir sevdik, gibi. Deniz dayanamayıp ben yatıyorum diyor. Kızdığını biliyorum, ama niye kızdı, tüm bu saçmalıklar niye oluyor, ben bu Seçil denilen yabancıyla niye samimiyim o an, bilmiyorum. Seçil, Deniz gidince oturma odasının kapısını kapatıyor. Ah! diyor, sen tabii bunun çocukluğunu bilmezsin, o zaman da hep küserdi. Deniz birazdan gelip ikimizin de ağzına edecek. Saçlar kıvırcık ya, Arap kızı derdik buna, pek kızardı. diyor, çok sevimli bir sır verir gibi sırıtarak. Ne işim var benim bu kadınla? Kuzeninin evinde onun arkasından konuşuyor. Geldiği andan beri beni yok sayışının ardından gösterdiği yakınlığı da bırakamıyorum ama. İnsan ilişkilerinde yüksek lisansım yok daha o zamanlar, manipülasyonu göremiyorum. Odama giderken yarın işte olacağım ve bu kadını bütün gün görmeyeceğim diye seviniyorum. Deniz'in odasından gelen yatak yayı sesini duyuyorum. Deniz ağlıyor, sessiz sessiz hıçkırıyor. Sormaya, konuşmaya mecalim yok. Ertesi akşam işten gelince Deniz ve Seçil'i çıkmaya hazır buldum. Betül'le buluşacaklarmış. Seçil yüzüme sırıtarak bakarken, soran gözlerle Deniz'e döndüm; gözlerinde ne cevaba, ne de duyguya benzer hiçbir şey göremedim. Betül, Deniz'le ortak arkadaşımızdı bir zamanlar. Arkamdan çevirdiği bir sürü dalaverenin yanı sıra bir de o zamanki sevgilimle yakalamıştım onu. Bu olay arkadaşlığımızı bitirmişti doğal olarak. Elbette sevgilimin yalvarıp yakarması da para etmemiş ve ayrılmıştık. Görüşecekleri Betül işte böyle biriydi, bir zamanlar epey bir acıya sebep olmuştu. Deniz de benim olayımdan sonra Betül'le görüşmeyi kesmişti. Nereden çıkmıştı şimdi birden bire Betül'le görüşmek? Üstelik benim yaram hala taze bile sayılırdı. Seçil'in yüzüme bakarken takındığı tavırdan ve Deniz'in arkadaşlarını tanımak istiyorum deyişinden, hikayeyi bildiğini ve bu buluşmayı onun istediğini anladım. Bana açıkça sen önemsizsin diyorlardı. O anda Deniz'i hayatım boyunca affetmeyeceğime karar verdim. Onlar gittikten sonra biraz şarap içtim. İçimde birikmiş bir gaz kümesi vardı sanki ve her an patlayabilirdim. Ne kadar kızsam da içimdeki ses hala Denizin hata yaptığını anlayıp, koşa koşa geri geleceğini söylüyordu. Her şey çok saçmaydı çünkü. Şimdi gelir, şimdi gelir diye diye küçücük evde dolandım durdum. Gelmediler ama. Saat gece yarısını çoktan geçmişti, hala evin içinde deli danalar gibi dolaşıyordum. Ev bana artık hiç şirin gözükmüyordu, her yanı cehennemden bir parça gibiydi, bir an önce oradan taşınmalıydım. Ne olduğunu, niye olduğunu ve içine düştüğüm durumu bir türlü çözemiyordum. Birden, hiç düşünmeden, öyle bir şey aklımdan bile geçmiyorken, boğazımı yırtarcasına korkunç bir çığlık attım. Çığlığımla birlikte tak diye tüm elektrikler kesildi. Sadece bizim ev değil, pencereden görebildiğim her yer karanlığa kesti. Sokak lambaları dahil! Neremden, nasıl çıkardığımı bilemediğim o korkunç çığlıktan sonra her şey bir anda susmuş gibi ortaya yoğun bir sessizlik çıkmış ve ben zifiri karanlığın ortasında kalmıştım. Bir çığlıkla tüm Londra'nın elektriklerini kesmiştim. Ortalık kadife karanlığında ve son derece sessizdi. Normalde ödümün patlaması gerekirdi ama son derece sakinleşmiş ve olduğum yerde donakalmıştım. Zaten ne olduysa o andan sonra oldu. Bir anda, içinde bulunduğum zifiri karanlığa inat her şeyi kristal berraklığında görmüş ve anlamıştım. İnsan ilişkileri yüksek lisans konu bir: akraba ilişkilerinin gizli dolaplarda bir takım iskeletler bulunabilir ve bu iskeletler, bilinçaltının hayaletleri gibi, manipülasyona açık yaparlar insanı. Bu kadın -kuzeni- Deniz'in duygularıyla oynuyordu. Benim bilemediğim -bilmek de istemediğim- bir takım çocukluk yılları olayları ve aile ilişkileri etrafında Deniz'i etkisi altına almış, onun hayatındaki en sağlam kaleleri yıkmaya çalışıyordu. Güzel evi, sağlam dostları, sosyal hayatı, vesaire, hepsi yıkılacak kaleleriydi Deniz'in. İdrak denilen şey bu olsa gerek. Ölünün gömüldükten ve herkes gittikten sonra tabutundan kalkmak istemesi ve alnını çat diye tahtaya vurarak durumunu idrak etmesi gibi. Müthiş bir sükuta böylece kavuştum. O sırada uykuda olan Londra halkının büyük bir çoğunluğu ertesi gün haberlerde duyacaklardı ikinci dünya savaşından bu yana yaşanan en yaygın elektrik kesintisini. Bu, benim çığlığımla senkronize bir tesadüf müydü, bilemiyorum. Geldiklerinde odamdaydım ve çok sakindim. Yalnız kuzenden tırsıyordum artık, hastaydı o kadın. Ne de olsa bize getire getire keskin bıçaklar getirmişti hediye diye, kızdırırsam gidebileceği noktaları kestiremiyordum. O yüzden, Deniz'in odasına geçmesini sessizce bekleyip, yanına gittim. Kısık sesle ve hiçbir ön açıklama yapmadan, şimdi sakin ol! dedim ona; kapılarımızı kilitleyeceğimizi ve kuzenini de ilk uçakla geri göndereceğimizi söyledim. Neden, niçin, ne oluyor sana, falan gibi sorular sormadı Denizciğim. Bir çocuk gibi ağladı omzumda, sessiz sessiz. Öyle çok ağladı ki, sonunda ana karnındaki cenin gibi kıvrık, uyuyakaldı. Ben de onun odasında, yerdeki minderde yattım. Odama gitmeye cesaretim yoktu. Sabah, ikimiz de iş yerlerimize telefon edip mazeret izni aldık. Oturma odasına gittiğimizde Seçil'i kanepede oturmuş duvara boş boş bakarken bulduk. Biz içeri girince kafasını bile çevirmedi. Biz de günaydın demedik. Karşısına gelecek şekilde oturduk. İlk sözü söylemek Deniz'in hakkıydı, ben sustum o konuştu. Bugün ilk uçakla evine dönmeni istiyorum. Gözlerimi dikmiş bakıyordum. Hiç tepki vermiyordu Seçil. Havayollarını ben arar, seni metroya kadar götürürüm. Şimdi bana biletini verir misin?. Hala aynı tepkisizlikle oturuyordu. Gayet sakin ve kararlı yerimden kalktım; el çantasını konsolun üstünden aldım ve önüne koydum. Bileti ver dedim. Seçil daldığı yerden çıktı, çantasının iç gözünden bileti çıkartıp bana uzattı. Ben de gözümü ondan ayırmadan bileti Deniz'e uzattım. Gerisi çorap söküğü gibi geldi. Öğleden sonraya bir uçuş vardı, yer de vardı, fiyat farkı bile olmuyordu ve işlem tamamdı. Seçil evden çıkana kadar pek bir şey konuşmadık sayılır. Deniz'le aramızda hiçbir şey olmamış, dostluğumuz hiç zedelenmemiş gibi normal günlük rahatlığımıza dönmüştük birden. Yine de Seçil'i hiçe sayan aşırılıkta bir neşe sergilemedik. Normal, günlük, sıradan, her zamanki konuşmalarımızla devam ettik. Ama yine de dayanamadı Seçil bizim bu halimize; ben erken gitmek istiyorum havalimanına dedi. Deniz bu lafı bekliyormuş da, isabet olmuş gibi hemen fırladı yerinden; arabada bekliyorum seni o zaman dedi, montunu giyip çıktı. Ben ayağa kalkmış öylece duruyordum. Açık valizine etraftaki birkaç eşyasını koydu. Küçük valizini uzun sapından bir omzuna, el çantasını da boynuna astı, serbest kalan elleriyle de büyük valizine abandı. Onun bu çabasını sessizce izledim. Bana hiçbir şey demedi giderken. Olsun, ben yine de güle güle dedim arkasından. Bir daha beklenmediği evimizden, böylece merdivenlere çarpa çarpa çıktı, gitti kuzen. Deniz'e ne o gün, ne de sonradan hiçbir şey sormadım. İkimiz de çok yorulmuştuk. Bıçakları çöpe attık, evi havalandırıp temizledik ve şirin mi şirin ortak evimizde, hemen önümüzdeki hafta sonu küçük bir parti düzenlemeye karar verdik. O gün boyunca ve sonraki iki gün boğazım ağrıdı yalnız, umursamadım."} {"url": "https://rihtimdergi.com/mor-zeytin/", "text": "-Zeytinle ilgili bir şeyler yaz. Acaba ağlar mı zeytinler ayrıldığı için toprağından, Limanda bıraktığı kendi mavi gökyüzünü özler. Olgunlaştığımız an, rengimiz mor olacak, güvercinin ağzında belireceğiz. Adımıza Udra diyecekler. Dünyada dil uzattığımız tüm renklerden af dileyeceğiz, tek bir renk kaldığımızda. Zeytin ağacı olacağız. Şarkılar yazacağız ve içine bol bol arzuladığımız barışı yerleştireceğiz. Belki de sevdiğimiz kızın, oğlanın zeytin gözlü çocukları, bizim de çocuklarımız olacak. Ve elbet bir baş kaldırışla şiirlerimize koyacağız barışı. Bizde o kadar fazla olacak ki hatta, satışa çıkaracağız diğer insanlara. Sevginin emek olduğunu düşünen ve aynı zamanda Asya'nın İlyas'ı ardında bıraktığı o son sahnede hünkür hünkür ağlayan değerli okurlar, şimdi ZEYTİN neydi? Onu düşünelim biraz. Rumuzlarımız, zeytin ağacının dalları olsun. Umutlarınız, güvercinlerin koynunda dursun."} {"url": "https://rihtimdergi.com/muhayyile/", "text": "Yağmuru içimde, ta iliklerimde hissettiğim ilk an ne zamandı, hep merak etmiştim. Bir kavga sonrası dayağını yiyip evden atılan annemin kucağındaykendi belki de kim bilir... Ya da çatısı naylonla kaplı evin içine giren yağmur damlaları ıslatmıştı belki de. Yine de her zaman sığınabileceğim tek şey yağmur olmuştu. Bazen saçımdan süzülen damlalara sığınmıştım. Bazen de oluşan, yağmur sonrası kokuya. Her bir yağmur damlası yine o anları zihnime bir bir düşürmekten geri durmadı. O gün, yanaklarım ağrırcasına güldüğüm son gündü. Öğretmenim beni herkesin içinde övmüştü. Herkes beni tebrik etmişti. Annem benim için hediye olarak en sevdiğim keki pişirmişti. Nasıl mutlu olmazdım ki? Akşama kadar uçurtmuştum babaannemin aldığı uçurtmayı. Rüzgarı hissetmiştim, yaşamıştım. Çiçek kokularının burnumda yarattığı hissi hala hatırlar gibiyim. Akşama doğru bastıran yağmurla eve dönmek zorunda kalmıştım. O zamanlar sığınabileceğim bir annem olduğu için yağmuru dost edinmemiştim daha. Eve geldiğim zaman da soluğu babamın yanında almıştım. Daha küçük olduğum için babamın elinde ne zaman o sıvıyı görsem annem 'ayran o' derdi. Başka evlerde yapılan ayranlar kötü kokmazken bizimki niye böylesine ağır kokuyor diye düşünürdüm hep. Bir sonuca varamazdım. Yine ayran vardı babamın elinde. Bu denli mutlu olmasam yanına yaklaşmazdım bile. Ama o da sevinsin istemiştim. Sonra yanağımdaki damlalara kaydı gözleri. Her zamanki gibi beni kollarına alıp, buz gibi mutfakta kollarıyla ısıtacağını düşünüp ona doğru hareket ettim. Ama onu ilk kez böyle görüyordum. Delirmiş gibi babama bağırıp çağırmaya başladı. Babam beklemediğim bir şekilde sakindi. O sakin oldukça annem daha da bağırmaya, etrafa bir şeyler fırlatmaya başladı. Sanki on üç yıllık evliliğinin acısını çıkartıyordu. Onu tutup sakinleştirmek istedim. Ama sanki o annem değildi. Sımsıkı sardığım kollarımdan kurtulmaya çalışırken canımı ne denli acıttığının farkında değildi. Acıyı düşünmemeye çalıştım. Benim küçük bedenimi hızla savurduğunda bardağa çarpan kaşımın ne kadar sızladığını hissetmemeye çalıştım. Annem odalarına girip kapıyı kilitlediğinde hemen kapıya koştum. Açması için kaç dakika ya da saat yalvardığımı hatırlamıyorum. Bir ara başımın dönmesine dayanamayıp yumduğum gözlerim ne kadar kapalı kaldı bilemem. Beni o rahatsız uykudan kaldıran, babamın kocaman elleri oldu. Yakamı saran elleri, daha önce başımı okşamak için hiç uzanmamıştı bana. Kulaklarımdan asla silinmeyecek sözleri bağırmaya başladı suratıma. Az önce hıçkıra hıçkıra ağlayan ben, tek gözyaşı dahi akıtamıyordum. Anneler çocuklarından önce ölür müydü ki? Bunu düşünüyordum sadece. Babam beni ileri geri sallarken kapıdan tarafa doğru döndü gözüm. Öne çekilme; babamın ağlamaktan kızarmış gözleri. İleri itilme; yukarı asılmış beden. Bir ileri bir geri sallanırken bu iki görüntüyü defalarca kez izledim. O gün on iki yaşımda olmamın hiçbir anlamı kalmamıştı. Elinde küçüklük fotoğrafımla cansız bedenini seyrettiğim annem bir anda büyütmüştü beni. Yaptığı onca eziyete rağmen ağlamaktan harap olmuş, evi yakıp yıkan babam büyütmüştü beni. Hala ağlamamıştım. Ağlayamamıştım. Babamın beni bırakmasını fırsat bilip o odaya girdim. Yavaş bir ritimle sallanıyordu. Yere düşmüş kağıdı aldım avuçlarıma. Buruşmuştu. Babamın ellerinde. Birisi beni çekmeye çalışınca yorgunluktan yere yığıldım kaldım. Sonra kim olduğunu bilmediğim yüzlerce kişi gelip sarıldı bana. Annemin haykırışlarını duyup gelmeleri için ölüm çığlığı gerekiyormuş demek ki dedim kendime. Başımı okşadılar. Bomboş bakan gözlerimle göz teması kurmaya çalıştılar. Bir anda çat diye açılan kapıyla beni daha çok sinesine çekti yanında oturduğum kişi. Ama babamın ellerinin boğazıma sarılmasına engel olamadı kimse. Buna da bir tepki veremedim. Annemi görecektim belki de işin sonunda. Neden ses çıkaracaktım ki? Güç bela beni kurtardıklarında babam yere yıkılıp titremeye başlamıştı. Oradaki birkaç kişiyle beraber hastaneye götürdük onu. Beni kolumdan tutup arabaya bindiren kişi olmasaydı gitmek gibi bir niyetim yoktu aslında. Kapıdan çıkarken ucu bana değen acı dolu bakışlara çarptı gözüm. Umursayamadım. Hissizleşmiştim. Kimsesiz kalmak hiçbir zaman aklıma gelmemişti. O gün burnumda çamaşır suyu kokusu, damağımda annemin kekinden kalan tarçın tadıyla büyüdüm, büyüdüm. Bakışlarımı etrafa çevirdim. Hayatımı geçirdiğim onca eski eşyaların küf kokan duvarların aksine her yönüyle pahalıyım diye haykıran eşyalar doldurdu gözlerimi. İçeriye giren rüzgar, odaya sıkılmış hafif çiçek kokusuyla fazlasıyla ferah bir ortamdı. Aklımı alıp başka yerlere götürecek kadar da değildi elbet. İçeriye giren kadınla yattığım yerden doğruldum. Yüzündeki donuk ifade, alışkın olduğum cinsten değildi. Hüzün, mutluluk, öfke; yüzünün tek santimine dahi uğramamıştı. Yabancılığımı umursamadım, geçip yanına oturdum. Yüzündeki ifadeden bu hareketimi beklemediği açıktı. Karşısında ezilip büzülmem gerektiğini mi düşünüyordu yoksa? Saçmalıktı. Tiz sesiyle attığı kahkaha sadece kulaklarımı tırmalayıp geçti. Annemin hoş tınılı kalbimi sarıp geçen gülüşleriyle hiç alakası yoktu. Başım öne eğilmedi belki, ama annemin çektiği sıkıntılar bir anda omzuma çökmüştü sanki. Onca dert çile niyeydi ki sanki? Anneannemin istediği zengin adamla evlenmemek ona bu cezayı mı hak görmüştü? Her şey anlamsız, bir o kadar da saçma gelmişti o an, bunca şatafatın arasındayken. Etraftaki gösterişli, albenili birçok eşyaya bakmak bile canımı acıtmıştı, annemin öldüğü oda bile küf kokarken. Benimle hiçbir şey konuşmadı uzun bir süre. Niye çağırdığını anlayamadığım kadar bir süre geçtiğinde salonu topuklu ayakkabı sesleri doldurdu. Sonrasında da daha önce görmediğim o kişinin gözleriyle kesişti gözlerimiz. Duygusuzluktan uzak ama bir o kadar da samimiyetsiz, kibirli bir gülüş hakimdi yüzüne. Beni baştan aşağı uzun uzadıya inceledi. Elindeki bardaktan içeceğini yudumlayarak tam önüme geldiğinde, onu görebilmek için başımı yukarı kaldırmak zorunda kalmıştım. Anneanneme sorduğu sorunun cevabını ben de en az onun kadar merakla bekliyordum. Benden tiksinircesine bir ifadeyle elinin ucuyla kafamı okşadığında hızla başımı çektim ondan. Gözlerimden süzülen yaşlara hakim olamıyordum. Bildiğim tek gerçeğim annemdi benim. Onun hafızamdan kaybolmasını istemiyordum. Beklediğim cevabı vermek yerine ikisi de birbirine bakıp gülmekle yetindi sadece. Yeni gelen genç kadın da yanımda oturuyordu şimdi. Bir yandan da kahvesini içen kadın söylediği her sözden sonra uzunca bir kahkaha atıyordu. Ağlamaktan başka bir şey de yaptığım yoktu zaten ama artık kulaklarım da duymasın istiyordum. Bunca acı, zorluk bir anda yaşanmalı mıydı, bunu bile anlayamamıştım. Artık daha fazla bir şeyler duymak da inanmak da istemiyordum. Ama sanki beni daha fazla uçuruma sürüklemek istercesine konuşmalarına devam ettiler. Annemden alelade bir şekilde bahsettikleri an oturduğum yerden fırladım. Elime geçen vazolar bir bir duvarda parçalanırken etrafta artık kahkahaları değil de çığlıkları yankılanıyordu. Kollarımdan hızla çekilirken yüzüme hızla bir tokat indi. Yüzümde sızlayan tokadın izini hemen unutmuştum. Daha büyük acılar vardı yüzüme çarpan. Asla yakıştırmadım söylediği şeyleri. Ellerimi kulaklarıma kapatıp sesini kesmeye çalıştım. Ağlaya ağlaya akşamı ettim. Sonra sabahı. Günleri bitirdim, haftaları, yılları. Ağzımdan tek kelime çıkmadan yitirdim zamanlarımı. Şimdi oturduğum kayanın üstünde yağmur sildi gözyaşlarımı. Çıkmayan sesimin, oluşmayan duygularımın bugün cenazesini düzenledim belki de kendimce. Anneme yakışan bir evlat olacağıma söz verdim yağmurun altında. O eski evimizin küflü odalarını neşeli gülüşlerle dolduracağıma, karanlık bahçesini çiçeklerle benzeteceğime söz verdim. Yağmur bitene kadar hüznümü yaşadım. Bir daha yaşamamak için."} {"url": "https://rihtimdergi.com/mulksuzler-devrim-ve-mulkiyet-kavrami/", "text": "Mülksüzler, Le Guin'in bilim-kurgu olarak tanımlandığı fakat bunun eksik bir tanımlama olacağı kitaptır. Mülksüzler daha çok bilim-kurgu ögeleri kullanılarak yazılan sağlam bir roman, neredeyse bir başyapıt. Şöyle ki; bambaşka bir evrende Urras ve Anarres olmak üzere -birbiri etrafında dönen, neredeyse ay ve dünya gibi- iki gezegende geçiyor. Bir benzetme yapılacak olursa Urras daha çok dünyaya benziyor; denizler, nehirler, hayvanlar, bitkiler ve üzerinde bulunanların zenginliği açısından. Anarres ise daha ziyade kurak bir gezegen, henüz yapısından dolayı evrimleşememiş, yalnızca gelişmiş deniz canlıları ve birkaç kara canlısından ibaret, yine de yaşanabilir bir gezegen. 150 yıl önce kendilerine Odocu diyen bir grup anarşist bu kurak gezegene göç etmiş ve uzak durmak istedikleri kapitalist Urras'ı geride bırakmışlar, arada bir gelen yük gemileri dışında birbirleriyle iletişimi kesmişler. Ve işte bu noktada uzun aradan sonra iki dünyayı birbirine bağlamayı hedefleyen Urraslı bilim adamı Shevek devreye giriyor. Odo'nun, olayları başlatanın bir kadın olması da şüphesiz Le Guin'in feminizme yaptığı vurguya örnek gösterilebilir. Ayrıca kitapta dünyaların yaşamını ve yaşayanları betimlerken, hiç sıkmıyor. Karakterini yavaş yavaş şekillendiriyor, romanla birlikte Shevek de gelişiyor. Aynı zamanda ne kadar farklı olsa da, geldiği dünyada her şeye sahip olan insanların yaşamlarının güzelliğini, ancak kendi tanımıyla hediye paketinden farklı olmadığını anlatıyor. Yavaş yavaş sindirilerek okunması gereken bir kitap Mülksüzler, Ursula K. Le Guin'in cesurca eksilerini ve artılarını yazdığı eleştiri kitabı. Sadece bakmıyor, alternatif bir dünyanın eksi ve artılarıyla yeni ve eskinin birleşimi olabileceğini gösteriyor. Bunları tarafsız bir şekilde artılarıyla ve eksileriyle kendi içinde tartıyor olmasından dolayı yazdığı gibi ikircikli bir ütopya. Çünkü her iki gezegen de ütopik dediğimiz kavrama uymuyor; yani ideal ya da kusursuz değil. Urras da, devrimi esas alıp arkasında kusurlu bulduğu her şeyi bırakılıp gelinmiş gezegen de, uğraştıkları gibi kusursuz değil. Mesela baş kahramanımız Shevek'in geri dönüşlerinde anlattığı Anarreste, birlikte çalıştığı fizikçi Sabul'un, Shevek'in fikirlerini çalması da başka bir mülkiyetçiliğe giriyor ya da kendine sakladığı iletişim yolları da keza aynı şekilde. İktidar sistemi olmayan ideal toplumda bile hırs kendini göstermiş ve Le Guin'in ideal toplum değil ideal birey olur düşüncesini bize aktarmıştır. Bireyin her şeyden önce kendisinin ve toplumun önüne koyduğu duvarları yıkmasını söylüyor. Bir duvar vardı. Önemli görünmüyordu. Kesilmemiş taşlardan örülmüş, kabaca sıvanmıştı; erişkin biri üzerinden uzanıp bakabilir, bir çocuk bile üzerine tırmanabilirdi. Yolla kesiştiği yerde bir kapısı yoktu; Orada yerin geometrisine indirgeniyordu, bir çizgiye bir sınır düşüncesine. Ama düşünce gerçekti. Önemliydi. Yedi kuşak boyunca o dünyada o duvardan daha önemli bir şey olmamıştı. Devrim değişimdir. Devrim de değişir. Ancak değişirse devrim olabilir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/multeci-cografya-kaderdir/", "text": "Mülteci, yazarın Nisan ayında Alakarga yayın evi tarafından raflara çıkarılan, 172 sayfalık, kısa ama okuması bir hayli zor bir kitabı. Zor diyorum çünkü; adından da ne anlattığını söyleyen kitap, yaşadığımız dünyada, etrafımızda gördüğümüz insanların bir çoğunun yaşamını anlatıyor. Yazarın son sözde kitabı yazmasına olanak veren ve yardım eden mültecilere ettiği teşekkür, kitabın ne kadar gerçekçi bir bakış açısıyla yazıldığının kanıtı adeta. Ne kadar ilgi çekici olabilir ki bir gurbetçi yolculuğu dediğiniz hikayeyi okurken, kendinizi kitabın anlattığı yerlerden bambaşka yerlerde buluyorsunuz. Zira bu yolculukta karşılaştığınız farklı hayatların öykülerini dinlerken, birlikte yola çıktığınız tek kişi kitabın kahramanı Kamer olmuyor. Yazarın, kitabı renklendiren en güzel yönü ise araya kattığı tarihi hikayeler olmuş. Osmanlıdan verdiği örnekler olsun, Anadolu'nun içinden verdiği örnekler olsun... Zaten coğrafyamızda doğudan batıya bir göç yolu vardır. Özellikle savaş zamanı, yoksulluktan ya da savaşmaktan kaçmak için yollara düşen gurbetçilerin hikayelerini duyunca Kamer'in 80 yıl geriden gidiyoruz. demesi gibi, bitmeyecek bir döngü halinde sürüyor bu yolculuk. Hikayenin başardığı güzel şeylerden biri de sistem eleştirisinin olayın akışına bağlı olarak öyküye güzelce yedirilmesiydi. Kamer'in farklı dünyaları görmesi gibi, yolculuktaki başka bir mültecinin ağzından bu düzene karşı gelmek istese de herkesle aynı yolda olmasının ironisi de bu hikayenin başka bir güzel yanı. Gelebilecek birçok felaketin olduğu yolculukta, umut taciri şebekeler de ölüm de mültecilerin peşini bırakmıyor. Sanırım tek eksik yanı diyeceğim kısım ise, her şeyin bir anda olup bitmesi olabilir. Gidiş-gelişleri, ölümleri, soyulmaları, hepsini kısa sürede okumak olayların gerçekliğini idrak etmenizi zorlaştırıyor. Yine de bu yazarın bize vermeye çalıştığı mesajın ne olduğunu etkilemiyor. Aksine ince bir kitap olduğu için, kitabın kapağını kapatıp oturduğunuzda üzerinde yeniden düşünmek istiyorsunuz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/muptezel-tanrilar/", "text": "Bu 24 sayfalık hikaye siz nereye sürüklemek isterseniz oraya gidiyor. Yazar, Serkan Üstündağ, mecazi anlamlarla yüklü, bilimsel gerçeklerle süslenmiş, ve de kelimenin tam anlamıyla uçuk kaçık bir fankit sunmuş. İlk sayfalarında okuyucu daha ne olduğunu anlamayıp, yazarın hayal dünyasında kör adımlarla ilerliyor. Gerçek mi, değil mi? Başı mı, sonu mu ya da hiç sonu var mı? Önsözünde de belirttiği gibi Varoluşsallığı ve uyuşturucu kullanımını harmanlamaya çalıştığım bu eserdeki tanrılar müptela değil müptezel. Kendisi için farklı bir deneyim olduğu için okuyucuya da aynı deneyimi aktarabiliyor. Eserde betimlemeler çok akıcı ve gözünüzde canlandırmanız için her detay açıkça belirtilmiş, bütün kanlı detaylar ve daha fazlası. Fazlaca popüler kültüre yer verilmiş ve özellikle tanrıların insanlarla iletişim kurabilmesi için uyuşturucu kullanılması da bu anlatım şeklini yönlendiren en büyük unsurlardan olmuş. Kısaca tanrılar, insanların bedenlerine girip eğlenmek ve beslenmek amacıyla insanlara LSD, DMT, Exatcy ve alkol kullandırıyor ve bu şekilde dünya üzerinde varlıklarını sürdürüyorlar bir süre. Fakat asıl benim ilgimi çeken daha tam uyuşturucu madde etkisini göstermeden ya da etkisi geçmeye başladığında tanrıların Hala kendimi görebiliyorum! diye haykırması oldu. Alt metinleriyle birlikte eserde üzerine düşünülecek çok şey var. En başlarda havada kaldığını düşündüğüm bazı ayrıntılar, okumaya devam ettikçe, öykünün gerçekten öykü olduğunun anlaşılmasıyla biraz da olsa yerine oturuyor. Anlatımdaki günlük dil benim biraz ilgimi kaybetmeme neden oldu, ama dediğim gibi bunları okurken aslında dinliyormuş gibi olduğumuz için 24 sayfalık eseri okurken akıp gidiyor. Kitaplarda okumayı en çok sevdiğim olaylardan biri ise tarihe farklı bir bakış getirip nedenlerini çarpıtarak bunları fantastik ya da bilimsel şekilde anlatan yazıları okumak, o yüzden bu eserde de bunları görmek mutlu etti. Sevmediğim diğer bir konu ise yaratılan dünyayı tekrar tekrar anlatmak oldu, eğer bir kere anlatılıp daha sonra hikaye içine yedirilseydi daha doğal dururdu diye düşünüyorum, bu şekilde de netleşse okur, aklında diğer türlü gidişata ara verilmeden akışı sağlamak daha rahat olurdu. Eğer okumak isterseniz buraya tıklayarak okuyabilirsiniz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/musvedde/", "text": "Yaşananlarla ve yaşanamamışlarla yola çıkan ve yarım kalan veya üstü çizilen, unutmak istediğimiz acımtırak anılarımızı barındıran şiirlerin olduğu bir topluluk müsvedde. Atmaya kıyamadığımız kağıtlar birikintisi bir nevi. Anı yığını arasında fark edilen bir mola. İlişkilerin ve hayatın tüm gerçekliğini anlatan bir cemiyet. Aşk ne kadar anlamlı olabilir? Yalnızlık ne kadar dokunabilir tenimize ve ölüm bizi nasıl teğet geçebilir? Bir çok duygu hayatımıza nasıl entegre olmuş onu anlatıyor şiirler ve en güzeli de kapıyı örterken umudu da eksik etmiyor iç cebimizden. Aslında kitabı en iyi tanımlayan cümle muhtemelen bir sitede yorum olarak yapılmış şu cümledir : Düşüncesi, duygusu ve gündelik yaşamı ile tamamen insan ilişkilerinden yola çıkarak tüm varlığı kapsayan kitap büyülü bir dille insanı insana anlatmakta. Ama yapılan yorumlardan çok sizin hayal dünyanızın da neleri değiştirdiğidir önemli olan. O yüzden söylenecek çok fazla söz yok. Size her satırında buram buram aşk bulacağınız bir kitaptır diyemem ama her satırında hayatı yakalayabilirsiniz. Bu yüzden Müsvedde'nin size en büyük vaadi, yaşamınızdan kesitler bulacağınızdır. Mayıs ayında şiir dünyasına adımını atan Müsvedde'nin kapağını Erman Gürcüm yaptı, içindeki şiirlerde yıllardır onu dinleyen arkadaşlarının elbette katkısı var. Hepsinin adları yazarda ve hepsinin yerleri ayrı ayrı yazarın kalbinde. Dinleyen herkese yazar her gün içten içten teşekkür etmekte."} {"url": "https://rihtimdergi.com/muvazene/", "text": "Beni yargılamaya başlamadan önce belirtmek isterim ki sayın yargıç, hayatımın çoğu kendi kontrolüm dışında gelişti. Bir bölüme kadar kendi başıma düşe kalka geldim. Ama sonra atlayamadığım bölümler oldu. Başkalarından yardım istedim. Beraber atladık bölümleri. Hileleri de onlardan öğrendim. Şimdi eğer burada yargılanacaksam, tüm bu görgü tanıklarını da dinlemek gerekmez mi? Ben uzun süre hep bana yazılanı oynadım. Gel dendi geldim; ver dendi verdim; sus dendi sustum. Sadece okudum ve yaptım. Hep yan rollerdeydim; hiç sorgulamadım. Bazen birkaç kelime düştü payıma, bazen sadece suskunluk. Önemli konuşmaların yapıldığı bir meyhanede servis yapan ve araya girmeye çekinen adamdım. Mahalle maçlarındaki +1'dim. Hangi taraf güçsüzse o takıma verildim. Bu yüzden hayatım hep yenilgiyle geçti. Kalabalık bir arkadaş grubunda tek konuşmayandım. Tek rolüm yapılan esprilere gülmekti. Altı çizilmesi gereken ne varsa o şeyin altını çizen oldum. Kıskandırma amacındaki kadının, sevgilisini kıskandırmaya çalıştığı erkektim. Onda bile ciddiye alınmadım. Buruk biten aşk hikayelerinde omzunda ağlanan kişiler vardır ya. İşte o bendim. Saatlerce, günlerce, haftalarca dert dinledim. Bir takımın tur atlayacağı grupta ikinci, üç takımın tur atlayacağı grupta dördüncü oldum. Ne gerekiyorsa hep bir eksiktim. İsmim yedek listelerin başındaydı. Hep bekleyen oldum. Neyi çok istesem olmadı; artık bir şey istemekten korkar duruma geldim. Birinci çinkodan öteye gidemedi hayatım. Deplasmanda atılan gol kadar bile değerim yoktu. Bir göründüm, bir kayboldum. Olmasa da olurdum. Bir gün e-posta adresime bir e-posta geldi. Dergide yayımlanan yazımı okuyup çok beğendiğini anlatan uzunca bir e-posta... E-posta adresimi nereden bulmuştu bilmiyorum. Yazı büyülü kelimelerle, muhteşem alıntılarla süslenmişti. Ruhuma dokundu kelimeler. Hayatımda ilk kez biri beni iyi yönlerimden dolayı önemsiyordu. Defalarca okudum. Acaba, diye düşündüm sayın yargıç, acaba hem iyi olmak hem de önemsenmek mümkün olabilir mi? Mektup olsa saatlerce koklayacaktım. Bu çağda yaşadığıma üzüldüm. Yazacağım cevabı günlerce düşündüm. Korkuyordum. Son şansım gibi hissediyordum bu e-postayı. Noktasına, virgülüne kadar doğru olmalıydı her şey. Hayatım sanki görünmez iplerle bu e-postaya bağlıydı. Defalarca silip tekrar yazdım. Durmadan kitap okuyordum. Kitap okuyarak tüm açıklarımı kapatabileceğimi düşünüyordum. Günde birkaç saat uyuyabiliyordum artık. Kalan zamanlarda ya okuyor ya da yazıyordum. Beynim allak bullak olmuştu. Başka bir şey düşünemiyordum. Beynimi başka şeylerle meşgul etmek için her şeyi denedim. Üç haneli sayıları birbiri ile çarpmayı, aklımdaki satranç hamleleri ile hayali maçlar yapmayı, hayali bir futbolcu olarak, hayali bir kaleciye hayali şutlar çekmeyi, en mutlu olduğum anları, en mutsuz olduğun anları, dünya üzerindeki tüm renkleri tek tek saymayı, sokaktan geçen arabaların plakalarındaki harflerden kelimeler türetmeyi, bir karınca olarak sabahtan akşama bir gün kurgulamayı, T harfi ile başlayan tüm isimleri düşünmeye çalıştım. Ezberimdeki şarkıların sözlerini değiştirmeyi ve sonrasında tekrar eski haline getirmeyi denedim. Hiçbirini başaramadım. Olmuyordu. Başka hiçbir şey düşünemiyordum. Umut etmeye başlamıştım ve bundan ölesiye korkuyordum. Bir ara vazgeçmeyi düşündüm. Onu da başaramadım. Tüm bu döngünün ve sonu gelmeyecekmiş gibi duran düşüncelerin ardından, 13 günün sonunda cevabı bitirdim. Evet, tam 13 gün sonra ve sanki e-postayı yeni görmüş de 1 saat içinde alelacele bir şeyler karalamışçasına bir cevap yazdım. Neden böyle yaptım inanın bilmiyorum. Bundan sonraki süreç daha da sancılıydı. O andan sonra gözüm hep bilgisayardaydı. Bakkala, yemek yemeye, tuvalete dahi gidemiyordum. Bilgisayarın başından bir an ayrılmak zorunda kalsam, koşarcasına geri dönüyordum. Sonsuz senaryolar kuruyordum. Bekleyiş dayanılmazdı. Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Yazım aşamasında her şey elimdeydi. Durabilir, bekleyebilir, gerektiğinde bir tuşa basıp her şeyi sona erdirebilirdim. Fakat o andan sonra hakimiyeti kaybetmiştim. Bu durumun yarattığı duygu yoğunluğuyla kendimi daha da güçsüz hissetmeye başladım. Sanki eski günlere dönmüştüm. Silik, güçsüz ve cesaretsiz ben geri dönmüştü. Dayanamayacak duruma gelmiştim. Hiç uyku uyuyamaz oldum. Geceleri yatıp saatlerce senaryolar üretiyordum. Hikayemin öznesini türlü türlü durumlarda hayal ediyordum. Kah köyde yaşayan bir çiftçi kızı, kah bir bankacı, kah bir öğretmen oluyordu. Bir an evli ve iki çocuklu biri olarak ortalıkta dolaşıyor, bir an bekar ve 18 yaşında biri olarak kahverengi koltuğun üzerinde oturuyordu. Sarı saçları ve yeşil gözleriyle yemeğimi hazırlıyor, yemekte siyah saçları, simsiyah gözleriyle karşımda oturuyordu. Akşamları kumral teni, çıkık elmacık kemikleri ve yuvarlak omuzları ile sarılıp film izliyorduk. Bir yandan sabırsızlıkla cevap gelmesini bekliyor, diğer yandan bu hayaller son bulmasın istiyordum. Oyunlarla yaşıyordum. Gerçeklerle ilgilenmiyordum. Kendime bir ütopya kurmuştum. Tüm bu karmaşanın içinde, türlü duygu durumları arasında gidip gelirken bir gün cevap geldi. E-postayı açıp açmamakta çok kararsız kaldım. Sonunda dayanamayıp açtım. Büyü bozulmuştu. Neyse ki kendisinden fazla bahsetmiyordu. Sadece 24 yaşında olduğunu yazıyordu. Başka hiçbir bilgi yoktu. Sormuyordum ve öğrenmek de istemiyordum. Yarı hayal, yarı gerçek bir hayat sürüyordum artık. Edebiyat üzerine, sanat üzerine, hayat üzerine konuşuyorduk. Bu durum haftalarca sürdü. Konuşmadığımız her an kitap okuyor, film izliyordum. Kötülük ve pislikle dolu hayatımdan kopmuştum. Umut ediyordum ve bu umuda tutunuyordum. Her şey güzel giderken bir gün Buluşalım mı? yazdı. Bir kelime ve bir soru eki. Sadece bu kadar. Okuduğum anda kalbim hızla çarpmaya başladı. Hazırlıksız yakalanmıştım. Yarı ütopik dünyamda, 24 yaşında yüzlerce, binlerce kişiyle yaşıyordum. 24 yaşında olduğunu söyleyerek hayal gücümü zaten sınırlandırmıştı. Bir de buluşursak her şey teke indirgenecekti. Türlü emeklerle kurduğum ütopya çökecekti. Bu anın bir gün geleceğini biliyordum. Ama mağaramdan çıkmaya korkuyordum. Aylardır bu hayale tutunmuştum. Ya her şey bozulursa diye düşünüyordum. Ya benden hoşlanmazsa? Ya her şeyi mahvedersem? Eski ben yok artık. Ya yeni ben de yok olursa? O zaman ben diye bir şey kalır mı? Türlü sorular ve kuşkular eşliğinde daveti kabul ettim. Artık ne olacaksa olsun istiyordum. Yer ve zaman belirlendi. Kendimi hazırlamıştım. Artık küçük prensini bekleyen tilki gibiydim. Saatleri sayıyordum. Zaman yaklaştıkça mutlu oluyordum. Her şey bir rüya gibiydi. Son zamanlarda hayal ve gerçek o kadar iç içe geçmişti ki; bunun da bir hayal olduğundan şüpheleniyordum. Yine de bu duyguya sıkı sıkı sarılıyordum. Saatler sonra tüm dileklerim gerçek olabilirdi. Anın hayalini kurmak bile iyi gelmişti. Saçları ne renktir acaba? diye düşünüyordum. Ya da elleri yaz kış soğuk mu olur? Kulak memeleri bitişik midir mesela? Sesi ince midir? Nasıl kokar? Heyecanlanınca avuç içleri terler mi? İnanın, bunların hiçbirinin önemi yoktu sayın yargıç. Sadece merak ediyordum. Hani bir tünelde kaybolursun da tek isteğin tünelden çıkmak, aydınlığa kavuşmaktır. Yine de tünelin ucunda seni ne bekliyor diye merak edersin. İşte öyle bir hal içindeydim. Ona güzel gözükmek istiyordum. Çocukça bir heyecana kapılmıştım. Uzun zaman sonra dışarı çıktım. O güne özel kıyafetler aldım kendime. Lacivert bir pantolon ve beyaz bir gömlek. Hayallerimde hep bu renklerde giyinmiştim onunla buluşurken; bozmadım. Tıraş oldum. Omzuma inen saçlarımı, uzamış sakallarımı kısalttırdım. Bir de parfüm aldım. Birkaç saat içinde uçup gidecek olan bir şeye para vermeyi oldum olası mantıklı bulmadım. Ama dedim ya, her şey özel olmalıydı. Bir hediye almak istedim ona. En iyi hediyenin kitap olacağını düşündüm. Zaten bizi birbirimize çeken şey de kitaplar değil miydi? Tahmin edeceğiniz gibi, hangi kitapları alacağıma karar vermek de uzun sürdü. Üç ya da dört saatin sonunda, hediye paketine sarılmış beş kitapla kitapçıdan ayrıldım. Haftalardır binmediğim arabamı yıkattım. Depomu doldurdum ve eve geldim. Saatler kalmıştı; uyuyamadım. Yataktan çıktığımda saat 06:15'ti. Onsuz son kez doğan güneşi izlemek istiyordum. Saat 17:00'de buluşacaktık. İki şehir arasında ortak bir nokta belirlemiştik. Dört saatlik bir yolculuk beni bekliyordu. Saatler geçsin istiyordum; akrep ve yelkovanla kavga ediyordum. Kalkıp yüzümü yıkadım. Canım hiçbir şey yemek istemiyordu. Bir kahve yaptım kendime. Pencereyi açtım; elime kahvemi alıp pencerenin önüne geçtim. Ayaza çalan buz gibi hava odaya doldu. Yağmur çiseliyordu. Burnuma toprak kokusu geliyordu. Kollarımı açıp gözlerimi kapadım. Soğuk havayı derin derin içime çektim. Uzun zaman sonra ilk defa iliklerime kadar yaşadığımı hissediyordum. Bilgisayarı açtım. Şu ana dek yaptığımız tüm yazışmaları baştan sona okudum. Saat 11.00 olmuştu. Klasik müzik açtım ve duşa girdim. Üzerime damlalar değil notalar yağıyordu sanki. Ona doğru akan her anın tadını çıkarmak istiyordum. Duştan çıktım. Akşamdan hazırladığım kıyafetleri yatağın üzerine koydum. Çorap seçtim. Beyaz gömleği ve lacivert pantolonu yükselip alçalan ezgiler eşliğinde giydim. Saçlarımı yana doğru taradım. Parfüm şişesinin çeyreğini üzerime sıktım. Diz kapaklarıma kadar uzanan siyah paltomu üzerime geçirdim. Yeni bir palto alsa mıydım diye düşündüm. Artık çok geçti. Hazırdım; ona gidiyordum. Üç katı uçarcasına indim. 98 model, baba yadigarı yeşil arabam kapının önünde parıl parıl parlıyordu. Kapısını açtım; içine girdim. Yılların kiri pası koltukların kumaşına sinmişti. Kendimi, bir zamanlar siyah olduğunu tahmin ettiğim, grimsi sürücü koltuğuna bıraktım. Yağmur hızlanmıştı. Kontağı çevirdim, gaza bastım ve ilerlemeye başladım. Hala inanamıyordum. Hayallerimin birkaç saat uzağındaydım. Bir an önce yanına varmak istiyordum. Ütopyamda yaşattığım binlerce kadından hangisine benziyordu acaba? Hayaller kuruyordum. Buluştuğumuz yer bir tiyatro sahnesiydi o an. Herkes tüm işini bırakıp tiyatroya koşuyordu. Sokak sokak dolaşıp bedava bilet dağıtıyordum. Gelmeyenlere bağırıyordum. Ey insanoğlu! diyordum Az sonra beşeriyet tarihi boyunca görüp görebileceğiniz en büyük aşk sahnelenecek. Bundan daha önemli bir işiniz olabilir mi? Koşun ve yetişin. Yalnız ilk sıraya oturmayın. A1-A2 Ferhat ile Şirin'e, A3-A4 Leyla ile Mecnun'a, A5-A6 Kerem ile Aslı'ya, A7-A8 Marc Anthony ile Kleopatra'ya, A9-A10 Romeo ile Juliet'e ayrılmıştır. Kendileri oyunumuzun onur konuklarıdır. İkinci sıradan itibaren oturabilirsiniz. Salon doluyordu. Sayın seyircilerimiz oyunumuz başlamak üzere. Lütfen saat alarmlarınızı ve çağrı cihazlarınızı kapatınız uyarısı veriyordum. Protokol anlamsız gözlerle birbirine bakıyordu. Mikrofonu bırakıp koşarak kulise yetişiyordum. Perde açıldığında ulu kadın yuvarlak masada tek başına oturuyordu. Sahnenin solundan içeri giriyordum. Spotlar bana dönüyordu. Ey ulu kadın! Seni ne kadar bekledim bilemezsin. Tüm günahlarımdan sıyrılıp sana geldim. diye etkili bir giriş yapıyordum. Seyirci alkışlayıp alkışlamama konusunda kararsız kalıyordu. Herkes ilk kıvılcımı birbirinden bekliyordu. Beklenen o kıvılcım gelmiyordu. Beyazlar içindeki ulu kadın ayağa kalkıyordu. Işıklar ikiye bölünüyordu. Ulu kadın yavaş adımlarla bana doğru geliyordu. Yüzünü seçemiyordum. Aramızda birkaç adım kalmışken ve tam kavuşacakken bütün ışıklar bana çevrildi. Sahnenin karşısından iki keskin ışık üzerime doğru geliyordu. Hiçbir şey göremiyordum. Ne yapıyorsunuz? diye bağırıyordum. Kendinize gelin! Seyirciler salonu boşaltıyordu. Durun, nereye gidiyorsunuz? diyordum. Daha yeni başlıyoruz. Kimse duymuyordu. Beşeriyet arkasına bile bakmıyordu. Sonra bütün ışıklar kapandı. Koca bir karanlık her tarafı sardı. Son hatırladığım da bu oldu. Ortalıkta terazinin korkutucu sesi dışında hiçbir ses kalmamıştı. Karar anı yakındı. Birdenbire her şey uçuşmaya başladı. Alacakaranlık etrafı tekrar sardı. Herkes konuşuyordu. Ama hiçbir şey duyulmuyordu. Kolunu kaldırmaya çalışsan ayağın hareket ediyordu. Yürümek istesen düşüyordun. Bağırmaya çalışsan sesin çıkmıyordu. Tüm uzuvlar yer değiştirmişti. Terazinin kulakları sağır eden sesi bir anda sustu. Sis kalkıyordu. Ortalık tekrardan aydınlanmaya başladı. Tüm gözler teraziye çevrildi. İşte o anda inanılmaz bir şey oldu. Terazinin iki kolu döndü, döndü ve aynı hizada durdu. Ne bir santim eksik, ne bir santim fazla. Aynı hizadaydı. Herkes birbirine bakıyordu. Ne olacağı büyük bir merak konusuydu o an. Bir süre derin bir sessizlik oldu. Kimse hareket dahi etmiyordu. Ve sonunda görkemli bir ses duyuldu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/nereye/", "text": "Hüseyin Alp Tahmaz tarafından kaleme alınan ve Volkan Özgömeç tarafından sahneye konulup yönetilen 125 dakikalık, 2 perdelik bir oyun 'Nereye'. Ellerinde avuçlarında kalan son paralarını da bu yolculuk için harcamışlar. Onlar, başka ülkelere mülteci olarak yaşamayı göze alarak gidiyorlar. Havasızlıktan kamyon kasalarında ölmeyi, küçük botlara tıkıştırılıp açık denizlerde batmayı, boğulmayı, sınırlardan geçerken askerlere, polislere yakalanmayı ve ülkelerine iade edilmeyi göze alarak gidiyorlar. Bir umut ile yaşamlarını sürdürmek isteyen insanlar onlar. Yaşadıkları ülke, konuştukları dil, ırkları, inançları, mensubu oldukları millet, insan olmalarının yanında ne kadar önemli? Bu bağlamda, etnik kimlikler ve dinsel inançlar öne çıkarılmadan insan olmalarına vurgu yapılması büyük önem taşıyor. Oyunda bu hassas noktaya özellikle dikkat edilmiş. Hal böyle olunca konunun hafife alınacak tarafı kalmıyor. Bir oyuncu olarak üstlenilen rolün hakkını vermek gerekiyor. Fuayeye adımınızı attığınız anda mülteci fotoğraflarından oluşturulmuş bir sergiyle karşılaşıyorsunuz. Bir köşede Sedat Anar santur çalıyor. Ezgileri dramatik fotoğraflar eşliğinde yürekleri sızlatıyor. Henüz oyun başlamamış, seyirciler koltuklarına dahi yerleşmemişler fakat oyuna motivasyon bu aşamada başlıyor ki bunun etkileyici bir girişim olduğunu düşünüyorum. Oyun Hüseyin Alp Tahmaz'ın kaleminden kağıda dökülmüş. Öykü kurgulamasında, yaşanan anın yanısıra gelecekten kesitlere de yer verilmesi, tekdüzeliğin bozulması anlamında oyuna önemli katkılar sağlamış. Tek dekorlu olmasına ve bir kamyon kasasında geçmesine rağmen kahramanlar arası diyalogların zenginliği sayesinde oyunun ilgi çekici olması sağlamış. Bununla birlikte, ikinci perdenin ortalarına doğru seyirci ilgisi hissedilir biçimde düşüyor. Bu durum, tümüyle oyun süresinin uzun tutulmuş olmasıyla alakalı. Hakkı 90 dakika olan bir oyunu 125 dakikalara kadar sürüklediğinizde seyirciyi oyuna bağlamak, dahası bağlı kalmasını sağlamak ciddi bir problem olmaya başlıyor ve haliyle oyunculara çok büyük iş düşüyor. Overlokçu İsmail rolünde izlediğimiz Bülent Çiftçi, günlük yaşamda sıkça rastladığımız, kısa bir süre için refah içerisinde yaşamış fakat sonrasında batmış, varı-yoğu haczedilmiş, cahil fakat girişimci türk insanını neredeyse mükemmele yakın bir performansla canladırmış. Ütücü Cemal karakterini canlandıran Şevki Çepa ise zekasını hayallerini geliştirmekte ve renklendirmekte kullanan, yakışıklılığı sayesinde güzel İtalyan kızlarını büyüleyeceğini düşünen bir Türk gencini başarıyla oynuyor. Güzel sesiyle söylediği karadeniz ezgisi ile oyuna ayrı bir renk katmış. Yardımcı yönetmenlik görevini de üstlenen Cebrail Esen, Hüseyin karakterinin kendi iç dünyasındaki çekişme ve hesaplaşmalarını net bir biçimde yansıtmış. Korku dolu ve çekingen tavırları ile umudu yalnızca kendisi için değil eşi ve çocuğu için de arayan Ahmad karakteri, Sedat Keçeci ile adeta yaşam bulmuş. Oyunun başından sonuna kadar repliği bulunmayan Zahra yani Esma Çankaya ise kapanış sahnesindeki kısa fakat çok etkili oyunu ile seyirciyi sarsıp, kendisine getiriyor. Maria karakterini canlandıran Özlem Dede'ye gelince... Sanırım diğer oyunculardan farklı olarak oyun süresince sahne dışında kalmasından sebep rolüne yeterince motive olamamış. Öykü karakterini yaşamıyor, yaşatmıyor, sadece oynuyor. Sahnelenen oyunun başarısında; Murat Gülmez , Zeynel Işık katkıları da yadsınamaz şüphesiz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/niye-gelmis-o-deliler/", "text": "Öyküler yazıyoruz. Yüzlerce cümleden belki sadece üç beş tanesi bir şey ifade ediyor. Öyküde bir bütünlük varsa ne ala; bir duygunuzu veya düşüncenizi uyandıran, hoşunuza giden bir paragraf bulabilirseniz ne saadet! Yok bir şey bulamazsanız, vaktinizi almışımdır, kusuruma bakmayınız. Bilirsiniz ki dilin kemiği yoktur. Kemiği olsaydı tutabilir miydik bilmiyorum. Size tutulamamış bir dilin söylediği apansız sözün öyküsünü anlatacağım. Doksanlı yılların ülkemizi hızla değiştirdiği, pek değerli teknoloji sayesinde sayısız iyiliğe maruz kaldığımız, bunları birer nimet olarak karşıladığımız, aklımızın hiç karışık olmadığı bir kış akşamı çekirdek ailemiz toplanmıştı. Kimi okuldan gelmiş, kimi çarşıda pazarda işini halletmiş, evin yolunu tutmuştu. Babamın evde olduğu nadir akşamları değerlendirir, komşulara veya uzak akrabalara misafirliğe gider, ailece biraz sosyalleşirdik. Biz bir yere gitmezsek bize birileri gelsin isterdik. Bazen sevdiğimiz dostları özellikle davet eder, bazen de biz gidecekken beklemediğimiz misafirler baskın yapardı; giydiğimiz montları hep birlikte çıkarır otururduk. Böyle anlar nadir yaşanır fakat ilginç durumlar doğururdu. Hem gelen misafir hem ev sahibi pişman pişman oturmak zorunda kalırdı. Misafir girmek istemez sonra gelelim diye ısrar ederdi. Ev sahibi kapıya kadar gelen misafiri geri çevirmez, gelenlerden daha baskın çıkardı. Oturumun ilk anları hep sancılı olurdu. Zavallı misafirlere bu durumlarda üzülürdüm. Nasıl olur da şu kabus dakikaları atlatırız diye çabalar dururlardı. Akıllarına gelen her türlü soruyu sorarlar, 'nereden bir muhabbet yakalarız' derdine düşerlerdi. Ev sahipleri de ellerinden geldiğince o kötü anın izlerini silmek için zamanı ileriye almaya uğraşırdı. Muhabbeti kıvama getirmek için adamakıllı çaba sarf etmek gerekirdi. Misafirlerden biri ev sahiplerinin herhangi birinin işine yarayacak bir bilgi verebilirse işte o zaman hızlıca çıkılırdı o cendereden. Örneğin mutfağa dolap yapılacak da marangoz aranıyorsa konuklardan Yakup Amca, teyze oğlunu salık verirdi. Ya da çocuk, devlet parasız yatılı sınavına girecekse, Gülten Yengenin ablasının kızının nasıl kazandığı, neler yaptığı heyecanla anlatılırdı. Böyle birinci derece önemli bilgiler veremezlerse ikinci derece bilgiler vermeye bakarlardı. Yeni bağlanan telefonun tuşlarından dıt sesi çıkmıyormuş da tık tık sesi çıkıyormuş. Neden acaba? Ya da daha yeni aldığımız 55 ekran düz kare canım televizyonumuz trt1 i ayna gibi gösteriyor ama yeni çıkan bol dansözlü kanalı karlamalı gösteriyormuş. Antenden mi, yükseltici mi lazım yoksa bu marka televizyonlar mı böyleymiş? Ev sahibinin işine yarayacak her türlü bilgi iş görürdü. Dedim ya misafirlerin bu hallerine aklıma geldikçe üzülürüm. Hem soğukta zahmet et yol yürü hem de gel burada ev sahibinin gönlü hoş olsun diye ağzınla kuş tut. Zamanla, bu gibi durumların yaşanmaması için telefonların da yaygınlaşmasıyla akşam oturmasına gidilmeden evvel gidilecek kişiye telefonla haber verilmeye başlandı da mesele biraz olsun çözülmüş oldu. Yine de 'biz başka yere gidecektik' tatsızlığı önlenmiş değildi. Telefonla kolay olduğundan, yüz yüze bakılmadığından insanlar misafirlerini geri çevirmeye başladılar. Hafif bir can sıkıntısı oluştursa da kapıdan geri çevirmek gibi değildi. Bizim kime gideceğimizi gündemimizde bir konu olup olmaması belirliyordu. Danışılacak fikir alınacak bir durum varsa o kişiler tercih ediliyordu. İkinci sıradaki tercihimiz ise epeydir görmediğimiz belki biraz özlediğimiz kişileri rahatsız etmekti. Rahatsız etmek nezaketle söyleniyordu ya biz bir seferinde gerçekten rahatsız etmiştik komşumuzu. Bacalardan boca edilen herkesin imkanına göre odun, kömür, tezek dumanının sisle kaynaşıp sokaklara yayıldığı yüksek basınçlı bir akşamdı. Henüz önceden haber verilmeyen dönemin bir akşamıydı. Aşağı sokaktaki aile dostumuzu ziyaret etmeye karar verdik. Yemeğimizi yedikten sonra yola koyulduk. Sokaktaki odun kokusunu fark ederdim. Hangi bacadan çıktığını tahmin etmeye çalışır, içeridekilerin odun ateşiyle ısınmakta olduğunu düşlerdim. Bacalardan çıkan dumanın kokusu mahallelinin yakacak tercihi hakkında bir fikir verirdi. Kim köyden odun getiriyor, kim yazın yaptığı tezeği yakıyor aşağı yukarı belli olurdu. Havanın soğuk olmasına karşın pek üşümeden yakacak kokuları eşliğinde nispeten değişik bir akşam geçirmek heyecanıyla hedefimize varmıştık. Konuk olacağımız evin önüne geldiğimizde hemen tüm odaların ışığının yanık olması, içeride başka misafirler olduğunu haber veriyordu. Evlerde ekseriya tek soba olduğundan aileler o odada toplanır, o odanın ışığı yanardı. Bu gibi durumlar sıra dışıydı. Aile fertlerimiz dış kapının çevresinde yerini aldı. Tahminimiz doğruydu; yüksek perdeden neşeli insan sesleri dış kapıyı aşıp kulaklarımıza değiyordu. Bir an tereddüt etsek de kararımızdan dönmek istemedik. Bereketli olsun, bereketli olalım diyerek zile bastık. Ailenin büyük kızı yanında iki çocukla birlikte kıkırdayarak kapıyı açmış, yüzümüze şaşkın şaşkın bakıyordu. Misafiriniz mi var diye sorduk. Evet, annemin amcasının oğlu ve ailesi. Durun anneme haber vereyim. Biz öyleyse girmeyelim, başka zaman gelelim dedik. Kız içeri gitti. İçeriden gelen sesler duruldu. Doğru zamanda gelmediğimizi düşünüyorduk. O sırada tombulca ev sahibesinin odadan çıkarken yanındaki kızına fısıldar gibi: Niye gelmiş o deliler? dediğini işittik. Tanık olduğumuz en şaşırtıcı karşılamaydı doğrusu. Belki açık etmemek gerekirdi ama biz ettik. Teessüflerimizi bildirerek merdivenlerden inip tekrar sokağa doğru yola çıktık. Kadın çok özürler diledi, defalarca pişmanlığını dile getirdi, yalvardı yakardı ama biz yolumuzdan dönmedik. Pişmanlığındaki samimiyeti görmüş olsak da geri adım atmadık. Şok halinde nereye gideceğimizi bilmeden kendimizi sokağın ortasında bulduk. O sırada birimizin aklına onlara yakın oturan başka bir aile dostumuza gitmek geldi. Hemen rotayı oraya çevirdik. Kapılarını çaldık. Burası sakin görünüyordu. Kapı açıldı; buyur edildik. O akşam boyunca bu dostlarımızla bize deli diyen kadının ne kadar çatlak bir kadın olduğunu konuştuk. Evimize döndüğümüzde işittiğimiz o sözün yankısı kulaklarımızdaydı hala. Darılmıştık dostlarımıza. Aradan zaman geçtikten sonra tekrar barışsak da açılan mesafe korunmuştu. Gücendiğimiz dağın odununu kırk yıl yakmadık. Bizim için bu kapı kapanmıştı. Bir daha o dostların evine hiç gitmedik; listeden onları çıkardık. İnsanlar kalplerindeki her şeyi dile dökselerdi kimsenin kimseye bakacak yüzü kalmazdı herhalde. Süzgeçten geçirmek zorunda kaldığımız, her gün sayısını bilmediğimiz kadar çok kelime gelip geçiyor zihnimizden. Bunların bir kısmı cümlelere dönüşüyor, onların bir kısmı da dilimizden dökülüyor. Dilimiz hep tetikte bekliyor. Peki insan pişman olacağı sözü niye söyler? Belki de söylediğimiz her söz bize ait değildir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ocakbasi/", "text": "Yaşı gibi yapıldığı zamanın unutulduğu, tahtalarının yer yer kurtlar, karıncalar ve tahtakuruları tarafından delindiği, çamurdan sıvasının döküldüğü bir evdi. Sıva aralarındaki deliklerden, dışarıda doğan güneş parça parça içeri girip günün tek misafiri olarak sigara külünün tabaka oluşturduğu bazı kısımlarının da delindiği mindere oturarak yerini alıyordu. -Mırlamayı bırak da yemeğini ye. Alıştın hazıra. Fareleri de tutmuyorsun, o işi bana bıraktın bu yaştan sonra. Kedisi, bacaklarına sürtünerek yemeğinin başına gitti ve yemeye başladı. O da artık iyice yaşlanmış, eski çevikliğinin yerine hantallık çökmüştü. Dışarıdan çocuk, köpek ve kuş sesleri koro oluşturarak duvardaki deliklerden güneş eşliğinde içeriye giriyordu. Çayını içerek seslere kulak verdi. Yemeğini yemiş, patilerini ve tüylerini yalayan kedisine çevirdi yüzünü. -Bugün de karnın doydu bakalım. Yarına Allah büyük. Dedesinin, kızılcık ağacından yaptığı bastona dayanarak ayağa kalktı. Yarım düzelebiliyordu beli; yaşlığının ve zamanın verdiği ağırlığa... Belki de topraktan yükselenin tekrar toprağa boyun eğip düşüşünü geciktirmesi için araç olarak yapmıştı dedesi bastonu. Fakat ne dedesinin ne de babasının bu dönüşünü önleyememişti. Kendisinin de dönüşünü önleyemeyeceğini anlamıştı. Yaşlanmak mı zor, yalnız kalmak mı? Hatıraları yaşayan son adam olmak mı? Yoksa vefasızlık mı? Kafasında sorularla elinde çay bardağıyla dışarı çıktı, peşinden gelen kedisiyle. Evlerin arasındaki tarlada oyun oynayan çocukları izlemeye koyuldu, her zaman oturduğu minderin üzerine oturarak. Çocukların seslerine kulak verdi, kendi çocukluğunun seslerini bulmak umuduyla. Ne sesler ne de oyunlar çocukluğundakilere benziyordu. Çocukların uçurtması ağaca takıldı. Çocuklardan biri ağaca tırmanmaya çalışıyordu ancak sürekli geri düşüyordu. Şimdikiler de çocuk mu be kedi? Ah Tırtıl Kamil olaydı iki dakikada ağacın en tepesindeydi. Erik, incir, ceviz ağacı ne bulsa tırtıl gibi çıkardı en ince dalına kadar. Çocukların haline gülüp kendi arkadaşlarını anımsamıştı. Tırtıl Kamil, Onbaşı Niyazi, Süzgeç Adem... Hiçbiri kalmamıştı: ne çocukluğu ne de çocukluk arkadaşları... Çayından bir yudum aldı. Bu günlerin kıymetini iyi bilin çocuklar. Yarına kalmasın oyunlarınız. Pişman olursunuz sonra yaptıklarınızdan ya da yapamadıklarınızdan. Dedesiyle birlikte diktikleri ceviz ağacına baktı. Her gün birlikte suluyorlardı, sonraları ise tek başına. Babasının eve almadığı zamanlar ona tırmanıp gizlice odasına girerdi. Sabah rüzgarıyla ruhu yeniden dirilten kokusu odasına dolar güne bununla uyanırdı. Bayramlarda arkadaşlarıyla salıncak kurar en yükseğe çıkmak için yarışırlardı. Bazen babasının dayağından kaçmak için tırmanırdı ceviz ağacına. Çok zaman oldu artık ne o kokusu vardı ne de meyvesi. Dallarının çoğu kurumuş köklerinin kimi yeri topraktan ayrılmış yavaş yavaş veda ediyordu çocukluk arkadaşına. Kesmeyi düşünmüştü birkaç kez ancak onu hatırlayan son arkadaşına yapamamıştı bunu. Çay bardağıyla içeri girdi. Güve ve küften nasibini alan kapı da kimi çürümüş ve bazı kısımları da evin başka yerlerinden sökülen tahta ile kapatılmıştı. Kapıyı açınca dışarıdaki hava içeriye girerek çürümüş ot, saman, küf ve toz kokusunun ağırlığını hafifletmişti. Ocak başının karşısında gece yatak olarak gündüz de koltuk olarak kullandığı eski divanına oturdu. Ocakta kaynayan kara güğümden külün üstüne dökülen suyu izliyordu. Kül yavaş yavaş çamur haline geliyordu. Dedesinin, o çamurdan yaptığı oyuncaklar aklına gelmişti. Dedesinin ne demek istediğini anlamıyordu çamurdan oyuncak yaparken o vakit. Şimdi ise hak vermediği yoktu bir vakit. Her ikindi vakti çeşmeden taze su almak için evden çıkardı. Bir elinde bidon diğer elinde ise bastonuna dayanarak gidiyordu. Çeşme; mezarlık ile tarlaların arasındaydı. Mezarlık ve tarlanın kenarları, komutanını bekleyen askerler gibi tek sıra halinde dizili ağaçlar ile kaplıydı. Hafif esen rüzgar, annenin evladının saçlarını okşar gibi ağaçların yapraklarını dallarından koparıyordu. Yere süzülerek düşen yaprakların bir kısmı yola bir kısmı da mezarlığa düşüyordu. Yol, sarı yorgan ile kaplanmıştı. Mezarlıktaki isimlerin yazılı olduğu taşlara baktı. Bir tane bile renkli fotoğrafı olmayan insanların renkli taşlarla yazılı isimleri vardı. İsimlerin çoğu ya arkadaşıydı ya da çocukken bahçelerinden meyve çaldığı yaşlı büyükleriydi. Kendisi için yaptırdığı mezarlığa göz ucuyla baktı. Yapraklar üstünü yorgan gibi örtmüştü. Benim yerime de göz kulak olun. Az kaldı yatacağım ben de aranıza. Tıpkı tek göz odada tek yorganın altında yattığımız gibi. Bir yorganın altında farklı hülyalara, rüyalara daldığımız gibi. Dışarıda dolunay, güneşten nöbetini vukuatsız olarak devralmış, siyah ve gri ile boyanan doğa resmini oluşturuyordu. Resimden arta kalan dolunay ışığının bir kısmı ceviz ağacının gölgesi ile camdan içeri girip ocak başındaki ateşin ışığına yarenlik ediyordu. Ateşin parlaklığı gücünü kaybettikçe dolunayın hakimiyet alanı genişliyor, ceviz ağacının gölgesi de daha belirginleşiyordu. Esen rüzgarla gölgesi de sağa sola gidiyordu. Çocukken ocak başında oyunlar oynardı içeriye giren gölge ile. Hayaller ve masallarla beslenen yüzlerce gölge oyunu öğrenmişti babasından, dedesinden. Artık birçoğunu unutmuştu. Unutmadıklarını da hatıra dediği sandığa naftalinlenip saklamıştı. Bir ömürden biraz anı koydu içine."} {"url": "https://rihtimdergi.com/okaliptus/", "text": "Bazı şarkılar okaliptüs ağacı gibi. Bilirsin, okaliptüslerin görevi bataklığı kurutmaktır. Neden bir ağaca böylesine bir yük verilir ki? Biz sabah 8 akşam 6 çalışırken yoruluyoruz. Onlar bataklık kurutuyor. Bazı şarkılar çikolatalı pasta gibi. Annen sevmiyor, sen bayılıyorsun. Ya bencillik yapıp çikolatalı alacaksın ya da beni dokuz ay karnında taşıdı azabıyla meyveli. Bazı şarkılar sıcaktan genleşmiş, açılamayan pencereler gibi. Hava çok sıcak camı açman lazım. Ama cam da zaten bu yüzden açılmıyor. Bazı şarkılar karmaya inancın tammış gibi. Adalet mutlaka yerini bulurmuş gibi. Ama çoğu zaman bulmuyor. Bazı şarkılar gizli sırrın gibi. Kimseyle paylaşmak istemiyorsun ama birisiyle konuşmazsan da çıldıracak gibisin. Mecbur paylaşıyorsun. Kim bilir... Belki de nazar değdi. Kötü enerji gibi değil, bambaşka. Hani çok sevdiğine değer ya. Kim bilir... Belki de nazar değdi. Sen kendi acına nazar değdirdin. O yüzden çeviremiyorsun kafanı. Bazı şarkılar her iki tarafı dağlarla çevrili yollar gibi. Denize ulaştığını ancak kokusundan anlayabiliyorsun. Bazı şarkılar korkularınla yüzleşmek gibi. Aynanın önüne sadece makyaj yapmak için geçmiyorsun artık. Ben buyum diyorsun. Bazı şarkılar o çok sevdiğin çiçekli balkonda, en yakın arkadaşınla saatlerce kahvaltı yapıp üstüne Türk kahvesi içmek gibi. Fal bakmayı bilen yok, olsun. Bazı şarkılar duvardan duvara geçebilen hayali kahramanlar gibi. O adamın amacı duvardan geçmek değil ki."} {"url": "https://rihtimdergi.com/okyanus-otesi/", "text": "Hangi kıyıyı? Hangi okyanusu? diye sorabiliriz mesela. Yıllarca yüzünü boş bir duvara dönmüş birinin gökkuşağını bilmemesi gibi bu aslında. Dönse görecek, rotasından çıksa dokunacak, hissedecek. Ya tekrar rotayı bulamazsam korkusundan ne oradan gidecek, ne de yüzünü duvardan geri çevirecek. Ya bizim benimsediğimiz, terk edemediğimiz rota bize ait değilse ve sonradan benimsetildiyse ona ne olacak? Ait olmayanı stabil halde yaşayıp değişmeyen şeylere maruz kalacağız sonra da yakınıp neden diyeceğiz. Yeni bir okyanusu da, denizi de, gölü de ve hatta çeşmeyi bile göremeden en nihayetinde fani olan hayatımızı bitireceğiz, gideceğiz. Hadi cesaretimizi topladık tamam ama nedir ki bu kıyı? Oturduğumuz koltuk, gittiğimiz iş, hayatımızda bulunan teknolojik cihazlar yoksa dostlar/arkadaşlar mı? Herkesin kıyısı tabi kendine göre değişkenlik gösterir. Kiminin kıyısı bir kum iken kiminin kıyısı buluttur, ürkekliktir. Aslında en vahim kıyı bizi sabitliğe mahkum edendir. Aileniz okumanıza izin vermiyorsa kıyı ailedir. Hayatınızdaki kişi geleceğinizi ipotek altına alıyorsa kıyı odur. Ve aslında günümüzün en büyük kıyısı teknolojidir. Elinizde bulunan telefonu bırakmadığınız için okuyamadığınız kitaplarınız, görseniz bile görüşemediğiniz arkadaşlarınız, gülemediğiniz gerçek anlarınız varsa sizin kıyınız yalancı teknolojidir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/okyanusun-kalbi/", "text": "Hayır hayır onlar öyle olmayacaklardı. Titanic büyük talihsizlikti. Ama o battığına göre düşüncelerinden sıyırdı zihnini. Yarın düğünden çıkıp balayına başlayacakları o muhteşem gemi hakkında böyle düşünmek hem de en mutlu günün arifesinde. Evlilik stresi böyle bir şey demek ki diye düşündü. Korktuğun gemi değil kızım senin evlilik diye ses yankılandı kulaklarında. Canım niye korkayım altı yıldır flört ettiğim adamla evlenmekten. Öyle değil en çok sorunlar uzun süren flört döneminden sonra çıkıyor diye yeni bir yanıt geldi kulaklarına. Bunlarla uğraşamazdı. Gelinliğinin en son provası yapılacaktı. O kadar diyet yapmasına göre sanki belinde bir kalınlaşma hissediyordu. Nereden o korsajlı modele özendim bilmem ki diye sızlanırken buldu kendi. Eşi telefondaydı bir süre sonra. Düğünü falan bırakmış durmadan gemiden, yolculuktan bahsediyordu. Gören duyan da adamı gemi yolculuğuna çıkmak için evleniyor sanırdı. Yok şu kadar güvertesi varmış, yok bu kadar yemek salonu, havuzu, kamarası. Bitmeyen anlatımlar. Ha yemekleri de harikaymış. Menüsü dünya mutfağı doluymuş. Kaç aşçı çalışıyormuş kim bilir? Ay bana ne demek için kendini zor tutan Nilgün, mecburen sessizliğe yelken açtı. Annesinden kulağına küpe edilmişti kocanın öyle her dediğine yanıt verilmez, itiraz edilmez, kadın dediğin sakin olur, erkeğine uyum sağlar sözleri. Biliyordu o uyumun içinde kocaman bir itaat olduğunu genç kadın. Zaten öyle boyun eğecek karakterde değildi. Nişanlılık uysallığıydı onunki. Yeter artık ama yoruldum, diyen Nilgün'ü Metin duymuyordu bile. Koca geminin her tarafını dolaşmak, her yerinden haberdar olmak, görevlilerle konuşmak, özellikle yemek işiyle uğraşanlarla ahbaplık kurmak konusunda üstün bir çaba sarf ediyordu. Tabii çok katlı geminin makine dairesinden başlayan bu koşuşturmalı merak, ilk gecelerinin hüsranı olmakta Metin'i pişman etse de Nilgün'ün Canım Allah'ın gecesi mi kalmadı ama keşke bu gündüz bu kadar yormasaydın kendini, sözleriyle rahatladı. O akşam yediklerini saymak zaten imkansızdı. Dünya, gerçekten mutfak olarak midesine oturmuştu. Hani o öve öve bitiremediği kamaralarına girer girmez yatağa iki seksen kendini atan Metin'den ertesi sabah hiç eser yoktu. Gecenin mahcubiyetini üstünde taşıdığından olacak gayet sakin, kahvaltısını minik lokmalarla yaparak kamaralarına en yakın güvertede güneşlenmek istediğini söyledi. Nilgün bu değişime için için gülerken kaynanasının oğluna telefonlarına sinir olarak kendini şezlonglara, pırıl pırıl güneşin altına attı. Denizin ortasında olmak ona hiç güvenilir gelmiyordu. Onun için kendini bir sahilde düşünmek istedi gözlerini kapayıp. Uçak diye bir şey vardı ne gerek vardı böyle bir yolculuğa. Şimdi denizin ortasında deniz kenarı hayali gibi saçma bir duruma düşmezdi. Ah Metin diye içinden geçirerek yan taraftaki şezlonga döndü. Metin çoktan gece yerine koyamadığı uyku remlerini sıraya dizmekle meşguldü. Bu böyle olmaz deyip kalktı yerinden Nilgün. Uyumaya gelmedik buraya. Gerçeklerden de kaçamayacağıma göre çevreye bakmakla başlayayım. Dün gece koştur koştur hiçbir şey anlamadım yorgunluktan başka. Metin sabah kendini enerjik gösterse de işte becerememiş, öğle yemeğine kadar uyanmayacağı belli bir sürece horlamayla başlangıç yapıyordu. Birkaç güverte gezdi. Birkaç salon. Kuaförde fön çektirdi. Alışveriş bile yaptı. Okuma gereksinimi için yanına almayı unuttuğu kitapla kocasının bulunduğu yere doğru gidiyordu ki kitap bir çarpışmayla yere düştü. Karşısında kaptan üniformalı bir adam üst üste özür diliyordu. Önemli değil rica ederim, derken gözler gözlere takıldı. Ahmet... Ahmet'ti adam. Nilgün, dedi genç adam. Ne arıyorsun burada? Lise yıllarındaki ilk aşkı, hani babasının tayini çıkıp uzak şehirlere gitmek zorunda kalan. Kekelemelerle geçen birkaç dakika içinde meraklar giderilmiş ama kilitlenen gözler birbirinden ayrılamamıştı. Nilgün'ün Balayındayım, sözünün Ahmet'in yüreğini sızlattığı gün gibi açıktı. Ya, diyebildi. Nilgün, kocasının yanına gideceğini anımsayınca takıldığı Ya, ağından sıyrıldı usulca. Ne olmuştu şimdi böyle. Türk filmi gibi şeyler yaşayacak kadın değildi o. Ama yüreğindeki pıtırtılar, midesindeki uçuşmalar ya onlara ne demeliydi. Güverteye döndüğünde kocasının beyaz teninin ne kadar kızardığı hayretiyle bir çığlık attı. Gürültüye uyanan Metin'in çığlığı daha beterdi. Her hareketi ufak bir çığlık eşliğine muhtaç gibiydi. O zaman Nilgün kaç saat gemide vakit geçirdiğini, Ahmet'le geçen anların zaman olgusunu nasıl da sündürdüğünü anladı. Şimdi sırası mıydı Ahmet'in? Metin yoğurt, salça hatta diş macunu diye sayıklasa da Nilgün önü kırmızı arkası beyaz adamı revire gitmeye ikna etti. Kremler, arada havluya sarılmış buzlar derken kamarada sırt üstü yatan bir kocası olduğuna inanamıyordu genç kadın. Ahmet'in gözleri yemek salonlarında merakla Nilgün'ün kocasını ararken onlar akşam yemeklerini kamaralarına istediler. Gemi tüm ihtişamıyla yol alırken birkaç gün böyle geçmek zorunda kaldı. Nihayet bir akşam yemeğinde Ahmet sanki bir tesadüfmüş gibi yanlarına geldi. Metin, güneşin yaramaz çocuklara verdiği ceza gibi tokalaşmak için bile elini zorla uzattı. Suratı da hemen asıldı. Bu yakışıklı, iri yarı adam da nereden çıkmıştı şimdi denizin ortasında. Hem de kaptan olarak. Karısı garip bir hayranlıkla mı bakıyordu adama. Karım diye aklından geçirince bir hafta öncenin gecesine dönmekte acele etti usu. Bir an önce dedi bir an önce. Ahmet'in onları önce masasına ertesi gün de kaptan köşküne davet etmesi de hiç hoşuna gitmedi. Karısının heyecanla Olur tabii, demesi de. O anda kolunu kaldırıp karısının omzuna atmayı çok istese de çığlık atmadan bunu yapması henüz imkansızdı. Benim çok uyumam gerek, hücreler uykuda yenilenir, bol da meyve suyu içeyim düşüncesini uygulamaya başladı. Birkaç gün besin depolama, geceleri erken yatma planını uygulamaya koydu. Nasıl olsa daha yolları uzundu. Günler çuvala girmemişti ya. Akşam geceye yol alırken mehtap, Nilgün'ün oturduğu güverteyi ele geçirmiş, tüm hayallerini çeyizini sergileyen bir kız edasıyla her köşeye serpmiş bekliyordu. Kimi mi? Ahmet'i tabii. Ay, hiç de yabana atılacak bir yörüngesi değildir dünya'nın. O beyaz ışıklarında örümcek ağı marifeti vardır hep. Örer durur. Kolay mıydı bir buçuk hafta kafa yormak eski sevdaya. Yapıştırdı ağlar birbirine Nilgün'le Ahmet'i. Bundan sonra ayrılamayız dediler kamaralarına dönerken. Ay memnundu ama dalgalar aralarında fısır fısır konuşuyorlardı. Aşk kazanı kaynamaya başlamıştı ama denizin dibi çoktan kaynamaya başlamıştı. Tam da Metin'in kendini formda hissettiği zamanlarda ayyuka çıkmaya başladı dalgaların sesi fısıldamaktan vazgeçip. Artık kadınına sarılıp sarılıp dursa da kendini tecavüze uğramış hisseden kadının aklı, yüreği Ahmet'indeydi. İki arada bir derede ama koca bir denizin ortasında gencecik bir kadın. Zihni gelgitli, yüreği Ahmet'e demir atmış. Artık Metin'den uzak durmak için fırsatlar yaratıyordu Nilgün. Tamam, çok büyük bir gemiydi ama bir kadının kocasından kaçması için yeteri kadar büyüklüğe sahip değildi. Gündüzleri durumu idare etse de bunun kamara kısmı vardı geceleri. Dayanamadı Nilgün. İlk limanda Ahmet'in gözlerden kaybolma teklifini kabul etti. Ondan sonra yaşamları nasıl olurdu umurlarında değildi. Keşke düğünde takılan altınları anneme bırakmasaydı pişmanlığında planladılar iki gün sonra izleyecekleri yolu. Bir gece Ahmet, Nilgün'e o ünlü Titanic pozunu birlikte gerçekleştirmeyi teklif ettiğinde Nilgün'ün tüyleri diken diken olunca gemiyle ilgili tüm korkularını anlattı. Ahmet gülerek sarıldı ona. Hiç öyle bir şey olur muydu? Buzdağı mı çıkacaktı karşılarına yoksa. Hem birinci kaptan mesleğinde çok ustaydı. Hiç aklına böyle şeyler getirmemeliydi güzel Nilgün'ü. Kadın o geceyi Metin'in kollarında zoraki geçirirken bir yandan da gemi konusunda rahatladığına seviniyordu ki dışarından gelen seslerler yataktan fırlayıp aceleyle giyindiler."} {"url": "https://rihtimdergi.com/oldurme-uzerine-kisa-bir-film/", "text": "Bir biti ya da bir pireyi bile öldürürken ummadığımız bir mukavemet ile karşılaşırız. Varlıkla yokluk arasındaki kesin çizgide direnç, maksimum noktasına çıkar. Canın en son savaşı en çetin olanıdır. Kieslowski'nin öldürme üzerine çektiği filmde cinayetin neden işlendiğini bilemiyoruz. Filmin adı bizi katilin kim ya da kimler olabileceği hakkında tahmin yürütmeye zorlar. Film ilerledikçe iki tahminimiz oluşur. Sıra dışı iki karakter üzerinde düşünmeye başlarız. Film bir gerilim filmi olmadığından tahminimizde yanılmıyoruzdur. Öldürmenin kötülük olduğunu kabul ettiğimizden kötü davranışlar sergileyen iki tip olarak genç adam ve taksi şoförünü daha dikkatli takip ederiz. Filmin ilerleyen dakikalarında taksi şoförünün çevresine küçük zararlar verdiğini, sinir bozmanın onu tatmin etmeye yettiğini görürüz. Taksi şoförünün bir kıza yaptığı sarkıntılığın ardından zor durumdaki bir çifti arabasına almaması, bize onun sanki kötü bir insan, en azından kötü bir taksi şoförü olduğunu gösterir gibidir; ancak onun kötülüğü, son müşterisini arabasına almasıyla biter. Diğeri ise can yakmada sonuna kadar gitmeyi kafasına koymuştur. Dünyaya kızgındır. Çevresinde olup bitene karşı öfke duymaktadır. Umumi tuvalete giren bir çocuğu yere yuvarlar. Tuvalete girerken neşeli olan çocuk tuvaletin pis zeminine düştüğünde açık bir haz duyar. Somurtkanlığı geçmiş, neşelenmiştir. Bir bakıma çocuğun neşesini çalmıştır. Aynı şeyi köprüden aşağıya, araba trafiğinin olduğu yere taş atarak bir kazaya sebep olmakla yapar. Bu tip davranışlar onu anlık da olsa mutlu eder. Kafede otururken eline doladığı ip ile gördüğümüzde artık onun daha ileri gideceğini anlarız. Öldürmede kararlı olan bu kötücül kişi, öldürmeye planlı ve istekli yaklaşır. Aynı taksi şoförünün taksisine binip onu ıssız bir yere götürür ve ideal ölüm planını yürürlüğe koyar. Arabanın arka koltuğunda ipi aniden şoförün boğazına geçirerek onu boğmak ister; ancak öldürmek bu kadar kolay değildir. Beklemediği bir direnç ile karşılaştığında fiziksel gücün yanı sıra daha çok tinsel güce ihtiyacı vardır. Canın, cansızla olan savaşında kainat candan yanadır. Salt kötü olmak gittikçe zorlaşır. Manzara değişmeye başlamıştır ve durum kaotik bir hal almıştır. Arabanın yan tarafına geçerek boğazından koltuğa bağladığı şoförü izlemeye başlar: Ya vazgeçilecektir ya da ısrarla karar uygulanacaktır. İnadının onu getirdiği son noktada hammaddesini işleyen seri bir makineye dönüşür. Kurbanının kafasına demirle vurmaya başlar. Eğer onu bir makine olarak kabul edersek bu makinenin pahalı bir yakıtla çalıştığını da kabul etmemiz gerekir. Makine kısa bir süre çalışır, sonra hızı kesilir ve durur. Bu kısa ve etkin çalışmanın sonuçları ölüme ne kadar yaklaşıldığının göstergeleridir. Kurbanın başından kan sızmaktadır artık. Dişleri kırılmış, yüzünün şekli değişmiştir. Dişlerin dökülmesiyle birlikte öldürmesi gereken bir şey daha kendini adamakıllı ortaya çıkarır. Vicdan... Vicdanı önünde ateşten bir set oluşturur. Vicdanından sıçrayan kıvılcımlar bir yangın olmadan söndürülmelidir. Ancak yangın, kendi gözyaşlarıyla daha çok alevlenir. Dökülen dişler, alından süzülen kan, ağzın köpüğü, alevlere atılan odunlardır. Dökülmüş dişler çamura bastırılır, kafa bir beze sarılır ve yangın söndürülmeye çalışılır. Böylece görünür düşman gizlenip yok edilir. Karşılığında ne vaat ederse etsin son kertede şoförün yaşam arzusu katlanılamazdır. Bu savaş kazanılmak üzere çıkarılmıştır. Zafer onun olmalıdır, geriye dönülemez. Makine, toplanan son güçle bir kez daha çalışacaktır. Cinayet, kurbanın kafası taşla kırılarak tamamlanır. Cesedi gölün kenarına bırakarak arabaya döner ve arabada bulduğu sandviçi yerken radyodan müzik dinler; ancak müziğe katlanamaz ve teybi söküp atar. Dünyadan hıncını almıştır ve dünyasını değiştirmiştir artık. Az önce yaşadığı dünya ile şimdiki dünya aynı dünya değildir. Eski dünyadan yeniye, yalnız çocukluk miras kalmıştır. Arabaya biner ve kız arkadaşıyla bir gezintiye çıkar. Cinayet, çocuk oluşla unutulmuştur. Bir bakıma yaşama karşı beraberlik sağlanmış, maç yeniden başlamıştır. Şimdi son kez de olsa çalmanın-kaçırmanın keyfi sürülecektir. Bu dehşetle izlediğimiz cinayette kazanan yoktur. Ölen, öldüren, biz tanıklar, hepimiz kaybederiz. Sebepsiz kötülük, yalın kötülüktür. Bu yüzden öldürme sahnesi dayanılmazdır. Cinayet, vicdan dediğimiz yerde bir gerekçe bulsaydı katledilme ne derece vahşi olursa olsun dayanılmaz olmaktan çıkacaktı. Tıpkı katilin infazında olduğu gibi... Katilin ölümünde yine yaşamın ölüme karşı direnişine tanık oluruz; ancak bu kez kendimize tutunacak bir dal bulduğumuz için ölüm bu kadar korkunç değildir. Korkunçtur ama daha korkuncunu gördüğümüzden daha korkuncu ile bir daha karşılaşmak istemeyeceğimizden aklımızın tarafına geçeriz. Aslında bu ölümde de kaybederiz. Yalnız bu sefer bir kazanan vardır. Eşitlik için bizimle eşit olmayan adalet. Adalet iyi ölümle kötü ölümü mukayese eder ve iyi ölümü seçer. Aklımız ve hislerimiz arasında çıkan çetin savaş yüzünden ikinci ölümde kendimizi öteki ölümden farklı bir zorlukta ve çelişkide buluruz. Duygularımız yine yaşamdan yana olacaktır. Ölmüş olanın geri getirilemeyeceği ise aklımızın bir önermesidir. Katilin çocuk yaşta oluşu, duygularımızın bizi onun yanına itmesine etki eder. Ölüm cezasının kaldırılması için nedenler arar vicdanımız. Çocuk yaşta oluşu, bir cinnet anında suçun işlenmesi ve çocuğun geçmişi... Az önce hunharca bir adamı öldüren cani, gözümüzde masum, toy bir çocuk oluvermiştir. En yakın arkadaşının kız kardeşini kaza sonucu öldürmesinin göz önünde bulundurulmasını bekleriz. Kendisini değerli kılan hiçbir şeye sahip olamamasının anlaşılmasını umarız. Nasıl kız kardeşi öldüyse ve biz taksi şoförünün ölümüne karşı olduysak, taksi şoförü öldüğünde çocuk asılırken de çocuğun ölümüne karşı oluruz. İnfazdan hemen önce çocuğun annesine ayrılan mezara gömülme isteği ile içimize bir ok daha saplanır. Bir çocuğun, annesi yerine gömülmesini kabullenmek istemeyiz. Ölüm burada bir ceza olmaktan çıkıp başka türden bir cinayete dönüşmüştür. Çocuğun infaz esnasında gardiyanların elinden kurtulma girişimi, bizim emrimizle olmuştur. Her ne olursa olsun yaşamak gerekir; çünkü bizler, öleceğimizi bilsek de ölümü bilmeyiz. Filmde kendimize biçtiğimiz rol, asla katil rolü olmaz. Hep maktul ve mağdur tarafında saf tutarız. Çünkü içimizde şiddet arzusundan evvela acıdan ve ölümden kurtulma ümidini muhafaza isteği var olur. Tüm yaşamsal faaliyetler buna bağlıdır. Düşeceğimiz olası durum, öldürülen durumu olacaktır. Kendi ölümümüzü düşündüğümüz için ölüme karşı oluruz. Kieslowski bu filmde ölüm ve öldürme üzerine bilinçsizliğimizle zor bir oyun oynamayı denemiştir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/olu-sevda/", "text": "Bir kere eli ölüme değenin soğuk dostu olurmuş. Kara çarşafa sarılmış bir gece, bir gecede bir adam. Sisli dolunayın hemen altında kollarını gökyüzüne kaldırmış. Siyah, yarım parmak eldivenlerinin ipleri sökülmüş. Ölümün yanında gelmiş belli. Uzun, kirli sakallarının sakladığı pembe dudakları toprağı öpmüş de gelmiş. Yüzü, kireç misali bembeyaz. Bir adım atıyor yavaşça. Sağ ayağı önde. Bir gözyaşı damlıyor sol gözünden usulca, kirli sakallarına takılıp kalıyor. Eskimiş, siyah ceketinin sağ kolundan kan süzülüyor, beyazla süslenmiş yalnız kaldırımlara. Bir adım atıyor yine sol ayağı önde. Bir gözyaşı yine takip ediyor adımını. Derin bir iç çekiyor. Ciğerlerini dolduran hava; hayal kırıklığı, kaybediş ve daha da acısı hala biraz umut.. Beklenenin gelmediği bu dünyada bir ölüyü diliyor dileklerinde. Bir ölü sevdaya kucak açıyor ve soğuk benliğine çarparken ısıtıyor onu yavaş yavaş. Çok da inandırıcı yalanlar döşüyor yüreğinin merkezine. Bir siyasetçi kadar duymuyor kulakları söylediklerini, yakan olduklarını bile bile. Gözleri kapalı yürüyor. Ela gözleri sisli dolunayın ikizi. Pembesi solmuş dudakları bilinen mısraları dillendiriyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/olum-adasi-korkaklara-yer-yok/", "text": "On altı yaşındaki boks şampiyonu Carl Freeman, güçsüzleri yumruklarıyla savunmayı alışkanlık haline getirdiği için bir türlü beladan uzak duramaz. Kimsesi olmadığı için hayatı koruyucu aileler ile ıslah evleri arasında mekik dokuyarak geçen Carl, girdiği son kavgada rakiplerinin hepsini hastanelik edince çıkarıldığı mahkeme tarafından cezasını çekmek üzere dış dünyayla bağlantısı olmayan bir adaya gönderilir. Burası bir evi, bir ailesi ve bir geleceği olmayan çocuk suçluların son durağıdır. Ülkenin uzak bir köşesine kurulmuş olan bu kamp kimsesiz çocuklara merhamet göstermeyen sadist eğitim çavuşları tarafından yönetilmektedir. On sekiz yaşına kadar burada kalmaya mahkum edilen Carl kurallara uyup cezasını çektikten sonra hayatında yeni bir sayfa açmayı planlar, hatta burada yeni arkadaşlar edinip Octavia adındaki gizemli bir kıza aşık olur. Ama acımasız çavuşlar, yorucu eğitimler, ağır cezalar buz dağının yalnızca görünen kısmıdır. Burası aslında gidenin bir daha geri dönmediği, çocukların avlanarak ya da idam edilerek öldürüldüğü, kesimhane denilen gizli bir devlet laboratuvarında denek olarak kullanıldığı bir ölüm kampıdır. Carl diğer çocuklar tarafından avlanmadan ya da kesimhaneye gönderilmeden önce buradan kaçıp dış dünyayı bu adanın varlığından haberdar etmek ve sevdiklerini kurtarmak zorundadır. John Dixon'un ilk kitabı olan Ölüm Adası -özgün adı Phoenix Island- GO! dilimize kazandırıldı. 462 sayfalık YA hikayesi şiddetten, sadakatten, sırlardan ve arka planında bilim-kurgudan destek alarak temposu kitap boyunca hiç düşmeden devam ediyor. Adada korkaklara yer yok. Annesini ve babasını kaybettikten sonra yetimhaneleri ve koruyucu aileleri gezen Carl en son olarak kimse başa çıkamadığı için Feniks Adasına -neden okunuşuyla çevirmişler bilmiyorum- yollanıyor. Dış dünyayla temasın yasak olduğu izole edilmiş, onun gibi çocukların olduğu bir kampa. On sekiz yaşına kadar orada kalmak zorunda, çıkışı yok ve eğer oradan da atılmamayı başarırsa sabıka kaydı silinecek. Bu Carl için neredeyse bulunmaz nimet gibi, on sekizinden sonra normal bir hayat yaşayabilir. Cevapları buldukça adanın sadece bir ada olmaktan çok uzak olduğunu anlıyor. Eğer buradan kurtulmazsa kimsenin onun ölü olup olmadığının bile farkına varmayacak. Ve iki aşamalı olan kampın ikinci aşamasında sadece güçlü olanlar ayakta kalabiliyor.. Kitabın en güzel yaptığı şey temponun hiç düşmemesi. Kitap sizi nereye yönlendireceği konusunda çok gizemli davranmıyor ama oraya giderken sizi peşinden koşturuyor. Carl'ın boks şampiyonu oluşundan, öfkesini kontrol edemeyen ergene, adaya uyum sağlayan bir gence ve oradan da kendini keşfedişine, daha ilk kitabı olmasına rağmen yeterince güzel geçiyor John Dixon. Aklınızda belki ayrıntıları kalmasa da en azından iki kitaplık serinin ilk kitabından akıp giden bir kitap okuduğunuz kalacaktır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/olum-oyunu/", "text": "Ölüm Oyunu/Battle Royale konusunu okuyanların aklına ilk olarak şu sıralar popüler olan Açlık Oyunları serisi gelecektir muhtemelen. Fakat Koushun Takami'nin yazdığı 624 sayfalık roman 1999 yayınlanmış. Japonya'da çok satanlara girmiş ve hemen film haklarını alınmış. Ve ayrıca film Japonya'da yasaklanmış ve sansürlü halde yayınlanmış daha sonra. Yazarın hakkını vermek gerek son zamanlarda çıkan yumuşak distopya kitaplarına benzemiyor. Son derece gerilimli ve kanlı. Büyük Doğu Asya Cumhuriyetinde geçen hikaye, distopyalardan alışık olduğumuz şekilde totaliter bir ülkenin kurbanı. Hukuk, ülkenin elinde deyim yerindeyse eğilip bükülebiliyor. Örneğin, ortada bir karşı çıkma durumu varsa veya akla isyanı çağrıştıracak kelimeler bile duyulsa hükumet istediğini hiç sorgulanmadan öldürebiliyor. Bizi böyle iğrenç bir oyunun içine iten bu lanet olasıca ülkeyi yerle bir edeceğim. Kitapta, yarışma için her sene herhangi liseden bir sınıf öğrenciyi seçiyorlar ve öğrencilerin yarışacakları yere gidene kadar yarışmadan haberi olmuyor. Bu oyunda hiç kimsenin seçilmeyeceğim deme lüksü yok, en yüksek bürokratların bile çocukları seçilebilir ve karşı çıkmalarına imkan yok. Programa dahil edilen 42 lise öğrencisine tek bir tanesi sağ kalana kadar birbirlerini öldürmelerini söylüyorlar. Her birinin boynunda patlayıcı bir tasma var, oyuna başlarken her birine bir çanta veriliyor. İçinde rastgele silah ve kısıtlı yiyecek var. İki gün süren bu oyunda oyuna katlanamayanlar, delirenler, çıkış yolu arayanlar ya da oyunu ciddiye alıp son kalan olmak isteyenlere kadar her türden öğrenci var. Kitap Hayatta kalmak için arkadaşlarını öldürebilir misin? mottosu üzerinden gidiyor. Bir yandan, her gün sınıfta gördüğün, birlikte güldüğün belki aşık olduğun insanlar ama bir yandan da elinde silahlarla gezen, olabilecek her türlü şekilde öldürmeye ve hayatta kalmaya çabalayan çocuklar. Aslına bakarsanız korkunç bir durum, öl ya da öldür. Oyunda öğrenciler panik olmuş durumdalar. Ve yazarın kalemi karakterlerin iç dünyalarını yansıtmakta çok başarılı. İlk yarı olarak adlandırabileceğim kısımda bir çok ölüme şahit oluyoruz, çoğu akılda kalmıyor. Her bölümün sonunda kalan yarışmacı sayısı belirtiliyor. Daha sonraları sayı azaldıkça karakterlerin iç dünyalarına dalıyor yazar, geridönüşler ile öğrencilerin oyundaki tutumlarına açıklık getiriyor. Susanne Collins'in Açlık Oyunları karşılaştırmalarına gelince, esinlenmelenin olduğu aşikar ama kitaplar birbirinin aynısı da değil. Güzel bir konudan iki farklı yazar kendi kalemleriyle iki farklı kurgu ortaya çıkarmış. Modern Japon edebiyatına alışık olmayanlar -ben!- isimleri hatırlamakta güçlük çekebilirler. İçindeki mesajlarıyla oldukça dolu olan kitap Takami'nin kalemiyle harika bir esere dönüşmüş. Sonuç olarak yılın başarılı distopyaları arasında sayılabilecek kitabı, isim konusunda zorlanmayıp okursanız seveceğinizi düşünüyorum."} {"url": "https://rihtimdergi.com/olume-bes-kala/", "text": "Zaman kavramı, içi boşaltılmış bir tekrardan ibaret. Ömrüm, uçsuz bucaksız bir boşluk içinde savrulan meteor taşı. Ruhum kan revan içinde. Kalbim, kaburgalarıma baskı yapıyor. Kapana kısılmış gibiyim. Özgür olmadığımı ve güçsüz bir varlık olduğumu iliklerime kadar hissediyorum. Hayata, insanlığa, evrene bir anlam katamıyorum. Aklımın alamayacağı gerçekleri anlamak için gücümün olmadığı gerçeğini, çarpıcı bir şekilde öğreniyorum. Aslında ben böyle biri değildim. Çocukluğum ve gençliğim huzur ve sükut içinde geçti. Şimdi yaşadığım bu girdap nasıl oluştu bilmiyorum. Bilinmeyeni beklemek, bekledikçe bilinmezliğe sürüklenmek... Benim yaşadığım sanırım bu. Kafama bir silah dayayıp bütün sıkıntılarımı sona erdirecek birini arıyorum. Kendim niye bu işi yapmıyorum? Siz de öyle düşünüyorsunuz değil mi? Sanırım ben o kadar yürekli biri değilim. Bunu yapması için bir gönüllü bulmam lazım. Bana yardım edebilecek kimsem yok. Zaten bu isteğim ilk etapta bir yardım olarak algılanmıyor. Ayrıca eşe dosta, bunun izahını yapmak ile yoramam kendimi. Bu kişiyi ben bulacağım. Yaşadığımız yüzyılı pozitif yönde geliştiren ancak benim için yapaylaştıran teknolojiden yararlanmam gerekiyor. Ben zincirleri kırılmış bedbahtım. Kutup ayısını arayan bir bedevi... Bu süreç beni daha fazla umutsuzluğa sürüklüyor sanırım. Farkındayım çok nazlı bir maktul adayıyım. Ve bu nazlanmayı bir kenara bırakacağım. Boğaziçi mezunu bir katil bulamam ki! Kararımı veriyorum: Arayan ilk kişi ile yüz yüze bir görüşme yapacağım. İşte katil adayım telefonumu çaldırıyor. Bir saat içinde gelmişti. Sözünün eri olduğunu görmem keyfimi yerine getirmişti. 20'li yaşların ortalarında, orta boylu, zayıf biriydi. Kot pantolon ve tişört ile iş görüşmesine gelmesini biraz laubalice bir tavır olarak yorumladım. Sonuçta bu bir iş görüşmesiydi. Kel, göbekli, herkese tepeden bakan, memnuniyetsiz, tam olarak ne iş yaptığı belli olmayan İnsan Kaynakları Müdürü olsaydım, notunu kırardım. Lakin şu bir gerçek ki; müdür değilim ve şirketime CEO aramıyorum. Suratındaki ebleh bakışından iş yeri veya ofis yerine neden dağınık ve loş bir evde bulunduğunu anlamaya çalıştığını fark ettim. 'Ne demek istiyorsun sen?' diye bir hışımla ayağa kalktı. Konuyu nasıl algıladığını anlayınca gülmeye başladım. Donup kalmıştı. Sırtı bana dönük olmasına rağmen surat ifadesini tahmin edebiliyordum. Sonsuza kadar donamazdı. En sonunda bir karar verdi ve yüzünü bana döndü. Alaycı bir ifade ile konuşmaya karar verdi. Hemen ayağı kalktım ve kolundan tuttum. Elimde hazırlamış olduğum kağıdı cebine koydum. Televizyonumu satalı bir yıl olmuştu. Akşamları evde karşı duvarı seyretmeyi tercih ediyordum. Annemden kalan dantelleri incelemek ayrı bir keyifti. İşi gücü bırakalı bir yıla yakın olmuştu. Açıkçası yokluğunu pek hissetmiyorum. Biz geniş hakları olduğuna inandırılan modern köleleriz. Yalnızlığın verdiği olumsuz düşünce deryasında yüzüyorum. Yalnız kalmak benim kaderim. Kendimi bir trene benzetmem gerekirse ki niye bu gereksin bilemiyorum. Ama illa benzetmem gerekirse şöyle özetleyebilirim: Hayatımın ara istasyonları çok insanla doldu, fakat son istasyonda hep yalnızdım. Belki de herkes son istasyonda yalnızdır. Bilemiyorum, zaten başkalarının hayat hikayeleri, yalnızlıkları umurumda da değil. Günlerimin hep böyle elem ve keder içinde geçtiğini söyleyemem. Kendimi avutabildiğim meşgaleler var. Ancak başımı yastığa, daha doğrusu boşluğa koyduğumda bütün gerçekler yüzüme acımasızca çarpıyor. Uçsuz bucaksız bir kumsalda, ufacık bir kum tanesiyim. Kavurucu güneşin altında bir nebze ferahlamak isteyen bir tane. Ne denize kavuşabilirim ne de güneşten kaçabilirim. Kısa ancak derin bir soru sorması hoşuma gitmişti. Uzadıkça niteliksizleşen ve gereksizleşen kelimelerle dolu bir cümle beni korkutuyordu. Hayatın da bu formatta olması gerektiğini düşünüyordum: kısa ve derin. 'Sen de mi?' dedim şaşkınlıkla. İntiharı düşünen birine kendimi öldürtmek... Durum gittikçe cezbedici bir hal alıyordu. Düşünceli bir şekilde halının desenlerini incelemeye başladı. Halı incelemesi ne kadar ilginç bir eylem diye düşündüm. Bayramda, özel günlerde, uzaktan akrabaları ziyarete gidince de izleme gereksinimi duyuyorsun, birini öldürmeyi düşünürken de. Üzerindeki Beşiktaş armalı tişörtüne ithafen söylemiştim. Tebessüm etmesini beklerdim. O ise daha da hüzünlendi. Bir an 'hüzün kelimesi, yüzünden türemiş olmalı.' diyecek oldum. Fakat durumu gereksiz yere romantikleştirmenin pek anlamı olmadığına kanaat getirdim ve kendimi frenledim. Sürekli konuşuyordum ve ben sürekli konuştukça genç adamın kafası iyice karışıyordu. Çocukluğumuzun atarisine, son sürüm bilgisayar oyunları yüklemek gibi bir durum ortaya çıkıyordu. Ve doğal olarak atari 'Ne oluyor lan?' diyordu. 'Sence şu ana kadar yapılmış en büyük icat nedir?' diye sordum. Farklı sorular sormak her zaman hoşuma gitmiştir. Karşımdakini, bir nevi sabır testine tabi tutuyordum. Hem böyle yaparak katilimin, beni öldürme iştahı bile kabarabilirdi. Duraksadı. Yutkundu, gözlerini halıya dikti. Ne söyleyeceğini az çok tahmin ediyordum. Tahminim tutmak üzereydi. 'Seni öldüremem. Seni öldürürsem ben yaşayamam.' dedi. 'Bunu iyi düşün Selami ağabey. Senden haber bekleyeceğim.' diyerek bir kağıda telefon numarasını yazdı ve evden çıktı. Kendimi öldürteceğime pişman oluyordum. Ancak beklemenin anlamsız olduğunu ve bana sadece elem yüklediğini biliyordum. Ve beklemenin gereksiz olacağına emindim. Hemen telefonu aradım. En kısa zamanda dedesiyle görüşmek istediğimi söyledim. Yaklaşık bir hafta sonra buluşmamız gerçekleşti. Vadideki Bardak adlı çay bahçesinde bir buluşma ayarladık. Bu düğümün artık çözülmesi taraftarıydım. Buluşmaya erken gelen taraftım. Oturdum çay söyledim. Çayı her yudumlamamda beni hayata bağlayan bir bağ geliştiğini hissettim. Bu çay tehlikeli bir içecekti. Resmen sıcaklık, güven ve huzur veriyordu. Bardağı elimden bırakarak garsona hemen bir oralet getirmesini rica ettim ki ölümüm garantilensin. Selim ve dedesi ufukta gözükmüşlerdi. Dedesinin koluna girmişti. İhtiyarın diğer elinde de baston vardı ve oldukça zor yürüyordu. Torunu için büyük bir fedakarlık yaptığını söylemeliydim. Torunum olsa aynısını yapar mıydım? Mümkün değil. Daha kendimi öldüremiyorum, başkasına zarar veremezdim. O ve kızı dediği an duraksadım. Selim'e baktım, o yine bilindik hareketini yaparak yere doğru bakmaya başladı. Anlaşılan Selim' in bakmakla yükümlü olduğu bir kızı vardı. Şimdi bu kararsızlığını daha iyi anlıyordum. Altyapısı acıklı bir yaşanmışlık seziyordum. Dedenin teklifi bana pek cazip gelmemişti. Daha çok acısız bir yol olmasını istiyordum. Baki dedenin tutkulu hali beni etkilemişti. İnfazın nerede, nasıl, ne şekilde gerçekleşeceğini konuştuk. Çaylarımızı içtik, Baki dedemiz askerlik anılarını anlattı, takma dişlerini eline alarak bizi güldürmeye çalıştı. Bu hayat dolu insana baktıkça kendimi mahcup hissettim. Belki de bir aileye maddiyatım ile birlikte büyük bir ruhsal hezeyan bırakacaktım. Saçını, şefkatli bir babanın çocuğunu sever gibi okşadım. Konuşmaya lüzum görmüyordum. Ölümümün bir işe yaramasından çok mutluydum. Şu an ölmek için çok güzel bir andı. 'Adettendir, son bir isteğin var mı evladım?' diye sordu Baki dede. Ne isteğim olabilirdi ki? Biraz daha yaşamayı istemek mi? Yoksa son kez bizzat Urfa'da, Urfa kebap yemek mi? Tek isteğim ölmekti. Kafamı iki yana salladım. Gerek yoktu isteğe, şarta, cesaret kırmaya. Olacak olan olmalıydı. Selim olduğu yere yığılmıştı. İnfazım üzere girdiğimiz bu binada üç kişiydik ve ölmesi gereken ben iken, benim dışımda iki kişi ölmüştü. Hayat işte bu kadar acımasızdı. Ve artık ortada bakılması gereken bir kız çocuğu vardı. Bir ailenin yok olmasına neden olmuştum. Bir kızı daha yok edemezdim. Bu hayatta bir amacım vardı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/onsuz-olmaz/", "text": "Sabah bir anda oluyor her şey. Önce umursamıyoruz. Alışkınız nasıl olsa. Gider gelir diyoruz. Süre uzadıkça artan merakla, pilli radyolar kurcalanmaya başlanıyor. Şarkı, türkü doluyor kulaklara. Bir de üstünkörü haberler. Saatlerin saatlere eklenmesi huzursuzluğu arttırıyor. Telefonlaşmalar çoğalıyor. Umudumu kaybetmek istemiyorum. Ülkenin her tarafındaki haberler aynı olsa da Gelecek, diyorum Gelecek, Bir arkadaşımın, Akrabamdan duydum, işin içinde başka iş varmış, sözlerine kadar sürüyor bu tavrım. Ondan sonra oluyor ne oluyorsa. Gündüzden gömülüyorum karanlığa. Gözlerim kararıyor. Geçmiş yıllara doğru sendeliyorum. Herkes gittikten sonra Şimdi ne hissediyor acaba? derdim orada yatan için. Akşam olunca benim hissettiklerimi mi? Onun karanlığının uzantısı mıydı bizimki? Düşüncelerim, Konserve kutusu gibi sıkış sıkış kalıverdik tramvayda, diyen oğlumun sesiyle bölünüyor. Ay! dememle bir acı su yükseliyor boğazıma doğru. Yakıp kavuruyor. Yabancı değil bu yanıp kavrulmalar. Her akşamüstü başlarlardı bende o zamanlar. Ülkenin en köklü liselerinden birinin öğrencisiydim. Okuldan gelmişim. Ağır bir ödev yükü sırtımda. Onların yanı sıra bir saat içinde üstüme çöreklenecek karanlık da kapıda. Öğrenciyken, kesilen elektriği ertesi gün bahane etme sevinci yaşayan oğlum, bugün işlerimiz kaldı, mahvolduk çaresizliğinde. Ona Sırf siz değilsiniz ya çalışamayan. Herkes aynı durumda, derken Nasıl olur da tüm ülkede olur? Hesap sorup hakkını aramalı halk, isyanındayım. Oysa benim hiçbir hakkım olmadı. İstanbul'da çoğu eve televizyon girmişken ışıksız gecelerden içim karardı yıllarca. Karşımızdaki mezarlık sakinlerinden de çok belki de. Nöbetten dönen babam, kabirlerin üstüne nur yağarken gördüğünü iddia ederdi. İnanmazdım ama o nurların ışıklarının evimize de uğramasını isteyecek kadar çaresiz bir genç kızdım. Yarım asırlık evimiz, yılların yorgunluğunu kaldıramayıp pes etmişti. Babam da dişinden tırnağından arttırdığıyla iki oda kondurdu onun yerine. Olay bu kadar basit... İki oda... Su, elektrik lüks bizim için. Çatı, dümdüz bir beton. Yine de bu kadar yoksulluğun ortasında, tepemizdeki demir filizleri, gelecekle alay edercesine yükseliyorlardı. Sahi, dünya ajansları Koskoca ülkelerinde tık yok! diye bizimle ilgili haberler geçip duruyordur şimdi değil mi? Diyaliz hastası teyzem arıyor Rize'den. Üç gün gelmeyecekmiş, beni ölmüş bilin artık. diye. Yapma! diyorum. Ölüm deme bana Tabut tabut geliyor geçmişim önüme. Döndürüyor tepesi demir filizli tuğla yığınına. Kahvaltı etmeden gittiğim okulda öğlen yediğim bir açmanın yanındaki sevdiğim gofret tadına. Tüm gün oyaladıkları midem, artık akşam yemeği bekliyordu annemden. Sabahları ilk işi, geceden çaldığı karayı camına taşıyan gaz lambasını pırıl pırıl yapmak olan anneannem, gururla getirirdi onu masaya. Üstündeki gerdeğe girecek gelin görümünü veren dantel örtüyü kaldırmakla başlardı seremoni. Yüzgörümlüğü ise bir kibritti. Aşkla yanmak buydu işte. Gelmezse yanarız! diyor komşum kapımı tıklatıp. Bütün yaz hava kararırken gittim de ucuz ucuz alıp taşıdım o sebzeleri pazardan. Buzlar çözülünce hepsi ziyan olacak şimdi, Haklısın, diyorum anneme yıllar önce söyleyemediğim sözcüğü kullanarak. Anne bu komşular her akşam niye bize geliyor? diye sorardım. Tanrı misafiri, gelme denir mi? yanıtına itiraz edemezdim. İşin içine Tanrı sözcüğü girince susmamız öğretildiği içindi öylece kalıvermem. Bugün de yaşadıklarına şaşıranların Allah Allah! sesleri süreye endeksli artıyor. Bir yandan moda sözcük fıtrat, bu kesilmeye de dahil olur mu sorusu kafamda, bir yandan da yoksulluğun çay, sigarayla bastırıldığı sıcak odanın bitişiğinde titreyerek uyumaya çalıştığım akşamların hüznü doluyor içime. Gecenin ilerleyen saatlerinde konuklarla bizimkilerin tüm sıkıntı ve kaygılarını terk ettikleri sıcak odaya transfer olurdum. Şimdi titreme sırası annemle babamdaydı. Aslında bizim durumumuz onlardan kötüydü. Ben, kardeşim, anneannem, kitaplarım, defterlerim, kalemlerim, komşuların arkalarında bıraktıkları dumanları solumak zorundaydık. Nefes alamıyorum, diyor solunum cihazına muhtaç amcam Antalya'dan. Bir soluk, istediği sadece ama onu da bulamıyor. Elden ne gelir, diye telefonu kapatıyorum. Belki de çok şeyler gelir elden diye aklımdan geçirmeden edemiyorum ama. Eğilen boyun düzlenmez, baştan eğmemek gerekirdi, diyor kafamdaki ünlem işaretleri. Ben de öyle yapmıştım o lise yıllarımda. Elimden gelenin en iyisini. Gece ikiden sabah yediye kadar gaz lambası ile kalemimin, defterlerimin, kitaplarımın flört etmesine ortak ol-muştum. Benim karanlık nefretimi bastırırdı onların kavuşmaları. Bugün gelecekti, sızlanmasında marketteki yaşlı kadın. Kızını bekliyormuş ama uçaklar kalkamayınca... Kalkmak o kadar kolay mı teyze? diyorum; Elektrik olmayınca bir de, Ben de kalkamazdım o yataktan. Sabaha dek solgun ışığa uyum sağlamaktan yorulmuş gözlerimin kapanıp kapanıp durmasından. Hele uykusuzluğum, az ötede en derin demleri yaşayan anneannem ve kardeşime özentimle birleşince dalıp gidiverirdim beş dakika sonra kalkarım diye. Genellikle kalkardım ama bazen de bir bakmışım, ders zilinin çalmasına on beş dakika kalmış. İşte o zaman bir telaş alırdı beni. Gece boyunca nazlarına katlandıklarım, onları çantama kaba hareketlerle tıkıştırmama oradan buradan kafalarını çıkararak isyan ederlerdi. Bugün banka müşterileri de isyanda. Elemanlar Yok! diyor, Hiçbir işlem yapamayız, Dinlemiyor insanlar. Bağırıp çağırıyorlar Bu nasıl iş? diye. Hele harç yatıracak öğrenciler, Son güne niye bıraktık? pişmanlığında. Sakızı bile kredi kartıyla alan cepleri beş parasızlar, bankamatiklerin önünde mucize bekliyorlar. Akla hayale gelmeyen savlar, çoğalarak okunan belaları peşine takıyor. Sokaklarda öbekleşmeler artıyor. Parklar, çizgi filmlere üstün gelmenin gururuyla daha bir coşkulu karşılıyor çocukları. Onlar da her zamandan çok bağrış çağrış içindeler. Salıncaklardaki, kaydıraklardaki sıra kavgası, evlatlarından annelerine geçmeye başlıyor. Kahveler müşteri patlaması yaşıyor. Aboneleri yaşlı adamlar, her gün iskambil kağıtlarının, tavla pullarının ardına sakladıkları duygularını açığa vurmaya başlıyorlar. Önce yakınmalar genel olsa da yavaş yavaş bir noktada toplanıyor attıkları taşlar. Bazıları Günaha girmeyin, bilmiyoruz daha ne olduğunu, diye ağızlarında geveliyorlar lafı. Bilmiyorlar, bilemiyorlar. Çünkü onca saat geçmesine rağmen ülkenin en üst yetkilisinin bile kesintinin nedeninden haberi yok. İçlerinden biri, trafo-kedi muhabbeti açmak için söze başlayacak olunca bıkkın bakışlar toplanıyor üstünde. Çay ocaklarındaki tein yoksunluğu tavan yaptığında içilen gazozların, ayranların sonucu oluşan gazlar, suratlara iyice yansıyor. Ellerin çayın ısıttığı bardakların sıcaklığını aradığı kadar yüzler de onun buharına hasret. Neyse ki doğalgazlı ocaklar çalışıyor. Yoksa en çok tüp satıcılarına yarardı bu kesinti. Tüpler, zorla ayrıldıkları yerlerine nispet yaparak geri dönerlerdi. Öyle de olsa aç kalır, kirli kalır yine de sokmam evime! diyorum küçük tüpte kaynattığımız suyu bir türlü ayarlayamadığım günler aklıma gelerek. Ya saçım sabunlu kalırdı ya da bedenim. Babana da yazık! derdi annem. Kolay mı taşımak, çeşme ta nerede? İdareyi öğren. Ev kadını olacaksın ne kadar okusan da eninde sonunda, O zaman Haklısın, diyemedim anneme ama yıllar söyletecekti nasıl olsa bana o sözcüğü. Aynı, mahalle meydanında oturmuş, konuşan kadınlar gibi. En nankör meslek olan ev kadınlığından, bugünlük kurtulmanın için için sevinciyle dert yanıyorlar birbirlerine. Her iş elektrikle anam! diyor içlerinden biri. Ötekiler, Vallahi öyle, elimiz böğrümüzde kaldı komşum, diye destekliyor onu. Taşıtların çalışmamasından, işlerine giden aile bireylerinin yollarda perişan olmalarından konu açılıyor ister istemez. Gözleri her an şarjı bitebilecek telefonlarında. En çok da evlenme programını kaçırdıklarına yanıyorlar. Yazık, bugün de yeni talip gelecekti o kırmızı saçlı kadına, belki bu adamdan elektrik alır, derdinde bağımlılardan çoğu. Elektrik almak sözü, dalga dalga yayılmaya başlıyor sokaklara, evlere. Mimikler, artık can sıkıntılarının doruk yaptığını bayrak sallarcasına belli ediyor. Omuzlar da suratlara uyum sağlayarak git gide çöküyor. Umutlar bitmiş. Çeneler, tonlarca sözcük taşımanın yorgunluğunda. Jeneratör gürültüsünde ölüm sessizliği eşlik ediyor artık bugün gelmez diyen bakışlara. Siyah bir tül yavaş yavaş şehrin üzerine inmek üzere ama hala yetkililerden açıklama yok. İnsanlar, kombilerin kendilerini işe yaramaz hissettikleri evlerine dönüyor ister istemez. Gelmeyen baharın kış sırnaşığı soğuğuna teslim olup battaniye, yorgan altına büzülenler çoğalıyor. Benim aklımsa geçmiş yılların mezarlık sokağındaki gecelerimin karanlığında takılı. Kabustan uyanıldığı, bir anda Oh! seslerinin birleşerek yükselmesinden anlaşılıyor. Eller, hemen elektrikli aletlerle buluşuyor. Sevgiciğim harika betimlemelerle bezemişsin öykünü. Harika, yüreğine, kalemine sağlık. Çok teşekkür ederim Fevziyeciğim. Sağ ol. Senin de yüreğine, gözlerine sağlık. Sevgiler."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ormanin-derinlerinde/", "text": "Çok yürümüştü, çok yorulmuştu ve ölmeden ormanın içine girmeyi başarmıştı. Ormanın ilk kısımları az çalılıklardan ve az dikenlerden oluştuğundan oralarda kendinden başka insanlara rastlamak kolaydı; bundandır ki ormanın ilk kısımlarını ormandan bile saymamıştı. Gerçek orman dedikleri yer en derinlerde keşfedilmemiş bir tehlike ağıyla örülü olmalıydı. Ve o tehlike ağına ulaştığınızda, işte o zaman, bir gece ormanda marşmelovlarını ateşte pişirip el fenerlerini çenelerine dayarken saçma halk efsaneleri anlatan şişman izci çocuklardan bir farkınız olurdu. İlerledikçe iç sesiniz yok olur ve herhangi bir meşe ağacından ya da çıngıraklı yılandan daha zeki olamazdınız; çünkü doğa kesinlikle buna izin vermezdi. Zamanınız gelene kadar ormanın derinliklerine doğru hiç yorulmadan ve korku hissetmeden yürümeye çalışırdınız; ormanda ölmek için yine ormanda yaşamak, bu tezat bile gözünüze tezat gibi görünmezdi. Ormanla ilgili bu kadar yüce düşünceye sahip olsa bile, şimdi açlıktan guruldayan karnıyla gözü şişman ren geyiklerinde olan aciz bir insandan fazlası değildi. Önü yosun tutmuş iri gövdeli bir ağaca sırtını yaslayıp gözlerini bir iki saniyeliğine kapattı. Avlanmak şimdi çok zahmetli ve acı verici geliyordu. Ama yaşamak için de avlanmak gerekliydi ve doğa o gözünü kapatmış halde ağaca yaslanmışken seçmesi için iki şık sunuyordu; avlanmak ya da ölmek. Pekala'' diye mırıldandı, yüzünü ovarken. Avlanacağım ama çok yorgunum, hem de çok yorgunum, burada uyuyakalacak kadar.'' Küçük patikaları, sesinin yankılandığı dev mağaraları geçip tırmanmadığı kadar uzun sarmaşık engellerini aşarken dinlenmeye zaman ayırdığını hatırlamıyordu. Dinlenmemişti. Ormanın sevgili sakinleri, lütfen bana yardım edin çünkü çok az bir yolum kaldı ve hedefime ulaşamadan ölmek istemiyorum.'' diye seslendi gökyüzüne. Seslendiği bu orman sakinleri sincaplar, ceylanlar, ayılar veya ren geyikleri değildi; elbette onlar da orman sakinleri sayılırdı fakat bu hayvanların bile orman sakinleri sayıp saygı duydukları, ormanın derinlerinde başka orman sakinleri vardı. Ağacın gövdesinden destek almasına rağmen zorlanarak ayağa kalktı. Heyecanlanmıştı. Henüz orman sakinlerinden ne bir ses ne de işaret almamasına rağmen onlara seslenmek bile tüylerini ürpertmişti. Rüzgarın güzel sesi adeta kaskatı kesilmiş ayaklarını yumuşatıp ağrıdan zonklayan başının acısını dindirdi. Evet, ormanın sonuna dek ilerleyeceğim, kararlıyım.'' Bir süre sessizlikten sonra rüzgarın sesi tekrar mağarada yankılandı. Peki, madem öyle diyorsun. Sana bir soru yolcu, ormanın sonuna ulaştığını nasıl anlayacaksın ki?'' İşte en başından beri aklını kurcalayan, yalnız hiç cevap veremediği bir soruydu bu. Rüzgar biraz daha şiddetle mağaranın içine doğru esti. Rüzgar omuzlarından aşağı indi ve resmen boynuna sarıldıktan sonra tekrar konuşmaya başladı. Şimdi rüzgarın dedikleriyle iç sesi tamamıyla örtüşüyordu ve hiçbir cevabı yoktu. Rüzgarın sesi alçaldıkça vücuduna ağırlık çöküyor, daha da uykusu geliyordu. Sonunda gözlerini kapattı, rüzgarın sesi de tatlı bir melodiye dönüştü. Fakat bu sefer de iç sesi gece boyunca onu hiç mi hiç rahat bırakmadı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ortak-sorunlar/", "text": "Ortak sorunumuz da tam olarak bu noktada başlıyor. Bütünün bir parçası olma çabamız içerisinde, eğer hangi parçası olmamız gerektiğine karar veremiyor ve diğer parçalardan bir tanesi olmak istiyorsak, karşımızdaki kişiler ile özdeşimlik kurmaktan kaçınıyoruz. Sen bana yaklaşmıyorsun ve ben de senden uzakta kalmak için elimden geleni yapıyorum. Sonuç: İki taraf da eksik. Neden yaratılmış olduğunu düşünerek bulmaya çalışan ve bu çabayı sarf ederken hiçbir kaynaktan faydalanmayan birini düşünün. Belirli bir süreden sonra bırakın cevaplar bulmayı, sorular üretmekte bile güçsüz kalacaktır. Hayatın anlamını yitirdiği hızda, hissizleşme adına bir şey söyleyemem ama, isteksizlik de artacaktır. İlgi çekici bir şeyin etrafta bulunmadığı durumlarda, yenilik arayışı içerisine girmek yerine kendi kabuğuna çekilmek, daha kolay gelecek ve işte; ifadesiz bir surata sahip bireyiniz karşınızda!"} {"url": "https://rihtimdergi.com/osmanlida-posta-teskilatlari/", "text": "Osmanlı'da posta örgütünün kurulması II. Mahmud dönemine dayanmakla birlikte, II. Mahmud döneminden önce halka hizmet vermeyen ancak resmi haberleşmede kullanılan menzilhaneler bulunmaktaydı. Menzil kelimesi Arapça kökenlidir ve konak, yol, konak yeri vb. anlamlara gelmektedir. Buradan yola çıkarak; menzilhaneleri, günümüzdeki şehirlerarası yolculuklarda kullanılan, ihtiyaçların giderildiği, alışverişin yapılabildiği, yiyecek-içecek gereksinimlerinin karşılanabildiği mola yerlerine benzetebiliriz. Menzilhane denilen bu mekanlar Osmanlı'da orduların sefer amacıyla konakladıkları, hacıların seyahat amacıyla yola çıkıp geceyi geçirdikleri, ticari amaçlı kervanların mola verdikleri yerlerdir. Bu sebepledir ki; bir yerin menzil olarak kullanılabilmesi için bulunduğu bölgenin coğrafi durumu önem taşımaktadır. Osmanlı'da menziller, ordunun ihtiyaçlarının karşılanmasında ve temin edilmesinde, özel haberleşmelerde ve ticari mal naklinde kullanılmıştır. Menzilhanelerin sivil haberleşmede kullanılması ise yasaklanmıştı. Ancak bu yasağın ihlal edildiği, ulakların menzillerde bekletildiği görülmüştür. Savaş döneminde menzildeki beygirler arttırılır, ulaklara ayrıcalık tanınırdı. 1541'e kadar Ulak hükmü ile sürdürülen haberleşmede, ulaklar istedikleri hayvanları ücretsiz almak, geçtiği yerlerde yiyecek-içecek temin etmek gibi haklara sahiptiler. Ancak Sadrazam Lütfü Paşa'nın yaptığı düzenlemeden sonra beygir alımlarına sınır getirilmiştir. Osmanlı Devleti'nde resmi haberleşme devletin ilk kurulduğu dönemden itibaren ulaklar aracılığıyla sağlanmıştır. Ulaklar geçtikleri yollar üzerinde bulunan menzilhanelerde konaklayarak dinlenirler ve beygirlerini yenileriyle değiştirerek yollarına devam ederler ve böylece haberleşmeyi sağlarlardı. Menzil teşkilatı, Osmanlı Devleti'nin 550 yıllık döneminde gerek haberleşmede gerekse ordunun hareket ve iaşesinin sağlanmasında devrin en mükemmel işleyen kurumlarından biri olmuştu. Ancak, menzil teşkilatı zamanla kuruluş ve işleyiş disiplinin dışına çıkarak görevini yapamaz hale gelmiştir. Özellikle 18. yüzyıldan itibaren bu teşkilat maliyeye önemli bir yük getirmeye başlamıştı. II. Mahmud devrinde devlet giderlerinin üçte birini menzil giderleri oluşturmuştu. Bütün bu olumsuzluklar üzerine Sultan Abdülmecid döneminde teşkilat kaldırılmış ve yerine 23 Ekim 1840 tarihinde Posta Teşkilatı kurulmuştur. Bu tarihten itibaren menzilhaneler postaneye dönüştürülmüş, Tatar ağaları da postacı olarak görevlendirilmiştir. Böylece Osmanlı Devleti'nin yüzyıllar boyunca üç kıtaya hükmetmesini sağlayan önemli kurumlarından birisi daha tarihe karışmıştır. II. Mahmud'un çalışmalarıyla haberleşme örgütünde köklü değişikliklere gidilmiş, halkın da hizmetlerden faydalanması sağlanmaya çalışılmıştı. Posta örgütünün çalışmaları için özel bir komisyon kurulmuş, Avrupa'da uygulanan yöntemleri bilen Mustafa Sami Efendi posta müdürü olarak atanmıştı. Osmanlıda haberleşme denince akla gelen Ulak-Menzilhane sistemleri yeniden düzenlenerek Posta Nezareti adını almış, halka da hizmet sunan bir kuruluş haline gelmiştir. PTT Genel Müdürlüğü, Geçmişten Günümüze Posta, Ankara 2007. HALAÇOĞLU Yusuf, Osmanlılarda Ulaşım ve Haberleşme , PTT Genel Müdürlüğü, Ankara 2002."} {"url": "https://rihtimdergi.com/otlu-peynir/", "text": "Güneşten önce uyandım. Heyecandan gözüme uyku girmemişti; sabaha kadar yatakta döndüm durdum. Üniversite arkadaşları buluşacağız. Yıllar geçmişti aradan. Kim bilir herkes ne kadar değişmişti bunca zaman içinde. Fakat onun sesindeki coşku hala aynıydı. Kim mi? Hülya. İstanbul'a döndüğümü öğrendiğinde tüm arkadaşları kahvaltıda toplamaya karar vermiş. Onca insanı bi' telefonla bir araya ondan başka kim getirebilirdi ki? Öğrencilik günlerinde de organizasyon işlerini üstlenirdi hep. Bazen emrivakileriyle kızdırsa da aslında içten içe hepimiz ona minnet duyardık. O da el atmasa nasıl toplanırdık bilemiyorum. Boğazdaki mekanın kapısından girerken kalbim kıpır kıpır. Saate baktım, herhalde henüz kimse gelmemiştir diye düşündüm. Fakat çok geçmeden yanıldığımı anladım. Deniz kıyısında ayrılan masada beş altı arkadaşım oturuyordu. Kucaklaşmalar hararetliydi. Hal hatır sorarken diğerleri de geldi. Bizler hasret giderirken masa envaiçeşit kahvaltılıkla donatılmıştı. Herkes önündeki tabağı arzu ettikleriyle doldurmuştu. Çok geçmeden ortaya yapılan konuşmalar yerini ikili sohbetlere bıraktı. Uğultunun arasından birinin bana seslendiğini fark ettim. Hülya tabağı uzatmış, Mutlaka bu otlu peyniri tatmalısın, muhteşem! diyordu. Teşekkür edip yemek istemediğimi söyledim. Geldiğin köydekinin yerini tutmaz ama bu peynir de harika, dedi gülümseyerek. Artık otlu peyniri ağzıma sürmediğimi öğrendiğinde şaşırdı. Öğrencilik yıllarından otlu peyniri ne kadar çok sevdiğimi bildiğinden nedenini sordu. Çok sevsem de artık bana acı veriyor, diyebildim güçlükle. Arkadaşların canını sıkmaktan korkuyordum. Sustum. Dağlar arasına sıkışmış köyde geçirdiğim öğretmenlik günlerimi anımsadım. Diğer arkadaşlar da ısrar etti nedenini öğrenmek için. İçimi acıtsa da onları kıramadım. Heyecanla adım atmıştım köye. İlk görev yerimdi. Kararlıydım tüm çocukları okullu yapmaya. Fakat yanılmıştım. Önyargılarımdan utandım. Şaşkındım. Köyün tüm çocukları zaten okula devam ediyordu muhtarın dediğine göre. Biri hariç; Berfin. Genç muhtarla küçük kızın ailesini ziyarete gittik. İlk kez çay ikram ederken gördüm onu. Renkli yöresel giysiler içindeydi. Uzun boylu. Zayıf. Sarı saçları örülü. Rengini bilemediğim gözleri yerdeydi. Çayları dağıtıp çıktı odadan. Yaşıtları dördüncü sınıftaydı. O hala okula adımını atmamıştı. Babasını ikna etmek için çok uğraştık muhtarla. Sonunda 'tamam' dedi. İnadından vazgeçmişti. Berfin'i göremeden, ne düşündüğünü öğrenemeden ayrıldık. Kapıda vedalaşırken küçük kızın annesinin ilk defa başını yerden kaldırıp minnet dolu gözlerle baktığını fark etmiştim. Işıl ışıl siyah gözler Berfin'in duygularını, coşkusunu taşıyan elçiydi sanki. Geleli bir hafta olmuştu. Gösterilen ilgi anlatılır gibi değildi. Yüreğim öyle coşmuştu ki, yerimde duramıyor gece gündüz köyde dolaşıyordum. Muhtar bir an olsun beni yalnız bırakmıyordu. O gün de yine birlikteydik. Etrafı dikenli tellerle çevrilmiş bir bahçenin yanından geçiyorduk. İçinde elma ağaçları çeşit çeşit. Karşımıza çıkıverdi Berfin. Gözlerinin içi gülüyordu. Ağzından kelimeler çıksa çok şey söyleyecekti. Yutkundu. Kelimelerle anlatılamayacakları bir çırpıda anlatıvermişti o yutkunma; bir de elma... Elbisesinin cebinden çıkarıp uzattı elmayı. Kırmızının minnet dolu tonunu öğrendim o gün. Döndü arkasını. Teşekkür etmeme fırsat vermeden sessizce uzaklaşıp gitti. Okulun ilk günü o da arkadaşlarıyla birlikte sıradaydı. Yaşıtlarıyla aynı sınıfta olamamanın burukluğunu yaşıyor muydu bilmiyorum. Fakat her şeye rağmen mutluydu. Gözleriyle anlatıyordu her şeyi. İlk teneffüs ziliyle sınıf boşaldığında yerinden kalktı. Elinde bir torba. Masaya bıraktı. Bunu annem gönderdi. Otlu peynir, dedi. Hızlı adımlarla sınıftan çıktı. Teşekkürüm arkasından yetişememişti. O günden sonra neredeyse her ay otlu peynir getirdi. Yediğim en güzel otlu peynirlerdi. Berfin kısa zamanda öğrendi okuma yazmayı. İlk karneyi aldığındaki sevincini anlatmak mümkün değildi. Geç gelen bahar kendini hissettirmeye başladığında kar köyün içinden sessizce çekip gitti. Hızla vadilere çekilmişti beyazlık. Dereler altını oysa da taşlaşmış çığlar inatla direniyordu. Dağların beyazı yerini yeşile bırakmıştı. Doğa coşkuyla yeniden doğuyordu. Berfin de... Şimdiye kadar görmediğim çiçekler şenlendiriyordu gönlümü. Çocuklarım da açtıkça açıyordu. Bahar dağlara gelmemişti sadece. Sınıfta da ilkyaz havası esiyordu. Dağlarda kadınlar, çocuklar ot topluyordu; Berfin ve annesi de. Peynire katacaklardı. Mutlaka yine yüreği çarparak getirip verecekti öğretmenine otlu peyniri. Ömrü boyunca yüreğinin baş köşesinde oturacaktı otlu peynir. Olmadı. Acı haber geldi. Ağlaşarak dağa doğru koştu kim var kim yok. Dağdan indirdikleri Berfin'in cansız bedeniydi. Torbasındakilerle yetinmemiş, peynir için otun en iyisini toplamak istemiş. Çığın üstünden karşıya geçmeye kalkmış. Derenin alttan alta o yüreği taşlaşmış beyazı kemirdiğini düşünememiş. Tam ortaya geldiğinde bastığı yer çökmüş. Kim var kim yok yardıma koşmuş. Acılı anne buz gibi suya boylu boyunca uzanmış kızına ulaştığında çaresizliğin çığlığı yankılanmış dağlarda. Berfin'in boynu kırılmış. Elinde torba. İçinde peynire katacağı otlar. Masa sessizdi; o dağlar kadar. Gözlerimi silerken garson otlu peynirleri kaldırıyordu Hülya'nın işaretiyle."} {"url": "https://rihtimdergi.com/otuz-bes-yil/", "text": "YER: 20. yy. dünyasında düzene ayak uyduramayan bir gencin herhangi bir ülkenin herhangi bir şehrinde herhangi bir ilçesinde bulunan, f tipi cezaevinde geçirdiği otuz beş yıldan bir kesit. Günleri saymaktan bıkıp usandım artık. Çok yorgunum. Cezaevinde geçen o otuz beş yıl; nem, küf ve kan kokulu günlerin esaretinden kurtulmama bir gün kaldı. Bir gün sonra gardiyan kapıyı açacak ve beni katran karası duvarlardan özgürlüğe çıkaracaktı. Buraya ilk geldiğimde yirmili yaşlarımda henüz toydum. Şimdi, yaşlı ama bıçkın bir delikanlıyım. Yemeğe doyamadığınız, lezzetli köfte yapan bu eller şimdi nasırlı, sözde bir katil ellerine dönüştü. Saat: 02:15 sularıydı. Çalıştığım yemek dükkanından çıkmış eve gidiyordum. O saatlerde şehir ölüm uykusunda olur. Sanki şehirde yalnızca siz varmışsınız gibi... Sadece siz nefes alıyor, yaşıyormuşsunuz gibi... Hafif bir meltemin burnuma gelen kokusu o kadar güzeldi ki bir daha bu kokuyu alamayacak gibi içime çektim... Önce köpek havlamaya başladı sonra da sessizliği iki el silah sesi bozdu. Şehir, ölüm uykusundan uyandı. Sese doğru koştum. Kanlar içinde yatıyordu. 20'li yaşlarında bir peri kızı, boylu boyunca asfaltı kana bulamış, gözleri donuk, gözleri hayata doymamış... Sonrası da işte bildiğiniz gibi daha fazla anlatmama gerek yok. Şu köpeğin, şu ağacın dili olsaydı da konuşsaydı, anlatsaydı her şeyi ama işte olan oldu. Öldü mü, yaşıyor mu, diye bakınmam beni katil yaptı. Onu vuranlar gecenin karanlığında sırra kadem bastılar. Ben de burada çürümeye yüz tutmuş kalbimle ölüm kalım savaşı veriyorum. 20. yüzyılın dünyasında adalet bu kadar işliyordu sadece. Şimdi bana Pişman mısın? diye soruyorlar. Ben suç işlemedim ki pişman olayım. Ben sadece yanlış zamanda yanlış yerdeydim, hepsi bu... Lakin bana inanmıyorlar... Zaten bana sevdiğim inanmamış, siz mi inanacaksınız? Buradan çıktığımda gazete manşetlerinde SUÇSUZ YERE 35 YIL HAPİS YATTI! yazacak. Siz de o zaman inanmış olacaksınız... Okuduğum bir makalede gördüm: Hayatın sillesini yiyen insanlar, bazı ağrılara ve acılara diğer insanlara göre daha dayanıklı oluyormuş. Ben de dayanıklıyım artık! Girişte defalarca aranmama rağmen her hücre hapsinde anadan üryan soyulup yediğim dayakların acısını, işkencelerin acısını hiç hissetmiyorum mesela... Hatta siz bilmezsiniz, ben izin verildiği ölçüde yaşamayı da öğrendim! Cezaevindeyken kitap okuma fırsatım da çok oldu. Ne hikmetse buna izin veriliyordu. Benim mezar evim olarak adlandırdığım bu cezaevinin bana tek katkısı, Gardiyan Hilas'ın getirdiği kitaplar oldu. Hiç ayrımcılık yapmadım. Ne getirdiyse okudum. Hatta bir keresinde elime ikinci el, sayfaları eksik bir Felemenkçe dil kitabı geçti. İlahi Hilas! Nerden bulur böyle kitapları bilmem ki! Neyse onu da okudum, öğrendim. Ne işime yarayacaksa artık. Bazı geceler de kimse görmeden elimdeki kitapların boş sayfalarına sevdiğimin verdiği bu ıhlamur kokulu kalemle bir şeyler karalıyorum işte. Kalem bereketli çıktı. Aşkı bitti ama kalem yazdıkça bitmiyordu. Burada bir şeyler yazmak suçtur. Düşünce suçlusu ilan edilirsiniz. Fikir beyan edemezsiniz. Neyse ki Gardiyan Hilas sayesinde kitaplarımı açıp bakan yok. Ha! Bu arada sigaraya da başladım. Bu rutubetli, sıvası dökülmüş, kapkara duvarlara baktıkça nikotin daha bir tatlı geliyor insana. Koğuş Ağası İdba ile her gün saat 12.00'da havalandırmaya çıkarız. Koğuş Ağası İdba, kendini bildi bileli bu cezaevindeymiş. Ne zaman çıkacağını o da bilmiyor. Hoş, kendisi de alışmış artık; Ne yapacağım dışarı çıkıp? Dışardaki dünyanın derdi bitmez, evlat! Burada, iç dünyada rahatım ben. diyor. E-, tabii bir koğuş ağası olmak kolay iş değil! Havalandırmaya çıktığımız avlumuz, 55 m2'lik düz beton zemin. Avlunun ortasında bir rögar kapağı bulunur. Bazı sabahlar rögar kapağından ölü canlar çıkar. Bizim için çok sıradan normal bir durum haline geldi. Başta merakla gider bakardım. Şimdi kılımı bile kıpırdatmıyorum. 55 m2'lik alanımızda duvarın dibinde çürümeye yüz tutmuş, bir ayağı çatlak olan, milattan kalma, naçizane bir bank bulunmaktadır. Bu banka dengeli olarak önce birimiz, ardından diğerimiz oturarak kitap okuruz. O bank bizim yerimizdir. Kimsenin oturmaya cesareti olmaz. Akşam saat 18:00'da paslı tabldotlarımızda yemeklerimizi yeriz. Yemekler genelde soğuk ve bayat olur. Kendiliğinden ölmeyenleri böyle öldürmeye çalışıyorlar. Geçenlerde hücre dayağımda gardiyanlardan biri: Dünya nüfusu çok fazla olmaya başladı. Dünya'ya da yardımcı olmak gerek, değil mi? 365 gün 6 saat dönüp duruyor. Sizin gibileri taşıyor. Zorunda mı? Bence değil. Dünyamıza yardım etmek, bizim birinci vazifemizdir. dedi ve tüm gücüyle bir sille daha attı. Sillenin etkisiyle kalbim ve beynim çelişki içerisine girdi. Beynim, tüm kepenkleri aşağı indirmekte ısrarcı davranarak kapatıyordu kepenklerimi. Kalbim ise bıçkın bir delikanlı inadıyla var gücüyle savaşıyordu. Ah! Lanet olsun insanoğlunun her ortam ve koşulda bir nebze de olsa yaşama isteğine! Ağır adamlarla yaklaştı Koğuş Ağası İbda ve Uzun zaman oldu. Ne yapacaksın? dedi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/oyun-devrimi/", "text": "Bu bölgede yaşayan çocukların, ellerindeki nesneleri çok az bir hata payıyla belirli mesafedeki hedeflere atması beklenmektedir. Yere çizilen iç içe üç adet eşkenar üçgenin G noktasına bir kova konulur. Çocuklara 250, 500 ve 1000 gramlık toplar verilir. En küçük üçgende her ağırlığı birer kez atmaları ve kovaya sokmaları beklenir. Üç ağırlığı da sokabilen çocuk, bir sonraki üçgene geçer ve birer kez de bu köşelerden atarak tüm topları sokması beklenir. Son olarak aynı işlem en dıştaki üçgende gerçekleştirilir ve son üçgende de tüm ağırlıkları sokan çocuk kazanmış olur. Oyun kuralları böyleyken, bazı günler hiç kazanan çıkmıyorken bazı günlerde ise her katılımcı çocuk kazanıyordu. Hayatta kalma mücadelesini temsil edecek şekilde oyunun kurallarına ilk değişikliği yapma zamanı gelmişti çünkü belirli bir süreden sonra tüm çocuklar oyunu bitirir olmuştu. İlk devrim şu şekilde gerçekleşti; en kısa sürede içten dışa doğru tüm üçgen köşelerindeki ağırlıkları eksiksiz sokan çocuk kazanacaktır. İşte, böylece rekabet kavramı oluşturuldu ancak oyunu bitirebilen çok az çocuk kaldı ve birbirlerini beklemeden aynı anda yarıştıkları için havada çarpışan taşlar, yarışma sonunda da çocukların ve ailelerinin çarpışmasına sebebiyet veriyordu. Hatırlatmak isterim, şu ana kadar herhangi bir ödül söz konusu değildi, kazanmak bir şeref meselesiydi. Her neyse, zaman akıp giderken, bu oyunu oynayabilecek yaş grubundaki çocuk sayısı üçten dörde çıktı. O dönemin ilk günlerinde tam bir kaos yaşanıyordu. Kimi aileler Senin çocuğun çok oynadı, bırak da biraz bizimki oyansın! diye çıkışıyor, bazen de birileri gelip Ya, bu çocuğu almayalım. Son üç oyundur yenemiyor, lanetli falan sanırım. benzeri yorumlar yapıyordu. Ortam iyice gerilirken, o bölgenin yöneticisi çözüm odaklı bir öneride bulundu: Burası eşitliklerin yaşandığı topraklar değil midir? Yerdeki üçgenleri silin ve onların yerine üç adet kare çizin. Dört çocuk da aynı anda oynayabilsin. Bu öneriyi dikkate aldılar ve oyuncu kapasitesi dört kişi olan yeni halini aldı. İkinci devrim böyle gerçekleşti. Bir sonraki sene oyuncu kategorisine giren çocuk sayısı on yediye yükseldi. Bu seferki kargaşa az buz olmadı. Ailelerin birbirlerine tahammülleri kalmamış gibiydiler. Birbirleriyle bırakın konuşmayı, selamlaşmayı bile bırakmışlardı. İyice cıvıdı bu oyun meselesi, oyuna katılımı parayla falan yapalım. Benim çocuğum, bunun çocuğuyla oynamak zorunda mı, canım? diyordu birileri, Bu ne terbiyesizliktir? Deniz kıyısında oturanlar çok kazanır, paraları boldur. Bizim elimizdeki de bellidir. Bu ne saçma öneridir? diyerek cevapladı diğerleri. Para tatlı mı geldi, bilinmez ama oyuna giriş paralı oldu. Üçüncü devrim böyle gerçekleşti. Toplanan paraların bir kısmının (%30 kadarını) kazanan çocuğun ailesine vermek, dördüncü devrimdi. Başka topraklarda yaşayan ailelerin çocuklarının bu oyuna katılabilmeleri beşinci devrimdi. Farklı topraklar arasında gerçekleştirilen oyunlar için turnuvalar düzenlenmesi, ön eleme gruplarının, eleme gruplarının ve grupların oluşturulması ile bahis oynatılmasının yasal hale getirilmesi de yedinci devrimdi. Yedinci devrimden sonra herkese biraz sus payı düşer gibi olduğundan dolayı, oyunun nihai halini aldığı düşünülmüş ve daha fazla kural değişikliğine gidilmemiş. Tüm bu yenilikler gerçekleştirilirken bir takım insanların zararlı çıkması ve diğerlerinin ise karlı çıkması sebebiyle; devrim kelimesi de iki farklı anlama gelir olmuş. Kimileri devrimci sıfatını almaktan gurur duyarken, kimileri ise bu sıfatı hakaret anlamında kullanmış."} {"url": "https://rihtimdergi.com/oyuncak-kopek/", "text": "Tamam, değil mi kızım? sorusunu ilk duyduğumda şaşırdım; öylece kalakaldım. Yıllar sonra... Bu evde ölürüm sanmıştım oysa. Hayatta aklıma gelmezdi dışarı çıkacağım. Hem de o kadar uzak yollara gideceğim. Yılda bir kez anneannelerinin yazlıklarına giderdik ama o da şehre çok yakındı. Onun için; ben çıksam çıksam en çok kucakta market gezmesine çıkarım, diyordum hep. Niye bu kadar heyecanlandım? Yoksa bu evden bıktım mı? Bu sorular kafamı kurcalayıp durdu, küçük kızın annesine vereceği yanıtı beklerken. Onun beni göğsüne iyice basarak iki omzunu aşağı yukarı art arda indirip kaldırması doğrusu gururumu okşadı. Bir tuhaf oldu içim. Meğer ne değerliymişim. Duyduğum sevgi biraz daha arttı sanki. Tabii benim sevgimi ölçecek bir alet daha icat edilmedi. Dünyaya gelişimi anımsıyorum. Uzun burnumu, kısa kulaklarımı, benim de çok beğendiğim beyaz kıvırcık tüylerimi görenler bayıldılar. Hele o fıldır fıldır oynayan kara gözlerim yok mu? Eminim, evin dedesini de o gözlerimle kendime çektim. Bir de baktım; kaç çocuğun tepinerek isteyip de annesinin Pahalı o, alamayız, dediği ben, yaşlı adamla birlikte bir eve giriyoruz. Aman Allah'ım o ne sevinçti! Zıp zıp zıpladığı yetmiyormuş gibi beni de zıplatıp durdu minik kız. Midem ağzıma gelse de her gün tozlu raflarda öylece beklemekten kurtulmak çok güzeldi. Yıllar midem ağzımda ama mutlu geçti. Beraber gezdik, yemek yedik, yıkandık. İnanmazsınız, lazımlığa bile birlikte oturduk. Anaokuluna başlayınca görüşme saatlerimiz azalsa da önemli olanın sevdiği kişiyle geçirilen saatin içeriği olduğu sözüne hak verdim. Tabii, anaokulundaki oyuncaklarını kıskanmadım desem yalan olur. Özellikle bana benzeyenleri anlatınca cinlerim tepeme çıkardı. Tamam, değil mi kızım? Birkaç gün sonra tekrar bu soruyla sarsıldık ikimiz de. Artık büyümüşmüş. Benim gibisine ihtiyacı yokmuş. Başka çocuklar da sevinsinmiş. Başka çocuklar... Ben başka çocuk bilmem ki... Kimdi o çocuklar? Niye onları sevindirecektim? Küçük kız da aynı soruları sordu. Birlikte dinlediğimiz annesinin yanıtıyla ilk baştaki tüm olumsuz tavırlarımız yok oldu. Hiç hüzünle mutluluk birleşir mi? Anlatılanları duyunca bizim yüreklerimiz de birleşti işte. Bunları takip ettiğim için her şeyi biliyordum. Bu yüzden çok gururlandım. Ben de bir çocuğun yüzünü güldürecektim. Düşmandan temizlenen topraklarına geri dönenlerin huzuruna bir katkıda bulunmak... Ne güzel bir duygu. Ha, minik kızdan ayrılıyorum diye üzülüyordum ama o da artık durumu anladığından birbirimize karşı daha anlayışlı olduk. Ne güzel düşünmüştü. Eşyalar ve oyuncaklar, anılar yüklüdür. Mutlu anılar, çarçabuk sarıverir hediyeyi alanı. O çocukların da oyuncakları vardı tabii ki. Belki de benden çok güzel. Ama onları savaş yok etti. Oyuncaklar dünyası böyle yaslara alışkın ne yazık ki. O minicik yürekler, Çocukları küçük kurşunla öldürürler, değil mi anne? diye soracak kadar savaş çocukları yapıldılar yıllarca. Ayrılmamız umduğum gibi zor olmadı. İkimiz de çok güzel bir olaya imza atıyorduk. Hayatımın en uzun yolculuğunu yaparak genç kızların, delikanlıların olduğu bir yere getirildim. Etrafımda kitaplar, oyuncak arkadaşlarım, giysiler doluydu koli koli. Kızlar, erkekler, her yeni gelen eşyayla, oyuncakla, kitapla biraz daha seviniyor, bu sevinçlerini birbirleriyle paylaşıyorlardı. - Yaşasın, bu kadar toplayacağımızı tahmin etmemiştim. - Olacak bu iş! Yepyeni bir hayat kuracağız orada. Bir ara genç bir kız Ne tatlı şeysin sen öyle deyip yanağımı sıkmasın mı? Kendisi daha tatlıydı oysa. Üniversitede okuyormuş. Gönül vermiş, Düştü düşecek denilen yerin ayağa kalkmasına. Pırıl pırıl gözleri vardı. Umut dolu bakışları. Dipdiri, capcanlı halleri. Koliler doldukça ağızları kapatılıp bayram coşkusuyla bantlanıyordu. Kızlı erkekli öyle bir uyum vardı ki aralarında; heyecanları doruktaydı. Az kaldı, yarın gidiyoruz, diyorlardı. Yarın... Benim de içim pır pır edip durdu tüm gece. Gidiyorduk işte. Şimdi kavuşma zamanı! Hangi çocuğun yarasına merhem olacaktım acaba? Düşündüm de kaç oyuncağa böyle bir şey nasip olur. Çocuklar gibi oyuncakların da şanslısı, şanssızı var bence. Çok uzun saatlerden sonra vardık kalacağımız yere. Daha yolumuz vardı. Sınırı geçip öyle ulaşacaktık. Bizi otele bırakıp gittiler, gençler. Basın toplantısı yapıp sevinçlerini paylaşacaklardı. Kaldığımız otelin camından toplantı yapacakları park görünüyordu. Ben en üstteki kolinin üst tarafında olduğumdan kutunun aralığına gözlerimi ayarlayıp onları seyretmeye başladım. Keşke biz de yanlarında olsaydık diye düşünüyordum bir yandan. Bir yandan da seslerini dinliyordum. Bir an kendimi düşündüm. Evet, ben şanslıydım. Hiçbir şeyle ilgilenmeyen, kafa yormayan, bana dokunmayan yılan bin yaşasın zihniyetli insanlardan değildim; şanslı bir oyuncaktım. Elbet sınırı geçip gidecektim oraya. Yeni yepyeni bir dünya kurmaya... Peki, ya bu katliamı yapanlar, yaptıranlar. Onlar... Onlar şimdilik korku salmaya devam edecekler. Amaçlarına ulaştıklarını sanacaklar. Sadece sanacaklar... Ama ben sanmıyorum, eminim. Emin olduğum tek şey; benim yeni sahibim, yaşadığı onca acıyı atlatıp hemen büyüyecek. Çocuk yaşta büyük adam, büyük kadın olacak. Savaş, düşman, acı, gözyaşı, zulüm, korku... Bunlarla kirletilmiş yüreklerden birini tüylerim gibi bembeyaz yapmaya hazırım. Kolilerdeki tüm arkadaşlarımla geride bıraktığımız gençlerin hayallerini yarım bırakmamaya söz verdik bir kez."} {"url": "https://rihtimdergi.com/oyunlar-plazalar-ya-da-tekrar-eden-soru/", "text": "Evden çıkmak üzereydi. Bir an tereddüt etti. Sağına soluna baktı; pas atacak kimse bulamayan gard gibi şöyle bir kendi etrafında döndü. Kapının kolunu bırakıp geri salona yöneldi. Kendi kendine konuşmaya başladı: Bugün işe gitmeyiversem olmaz mı? Telefon ederim Kazım'a. O da şimdi sorgu sual eder: 'Neyin var, hasta mısın, doktora gittin mi, ne dedi, çok mu kötüsün, ilaç alıp gelemez misin? Kamil Bey toplantı yapacağını sana söyledi mi? Bana önemli olduğunu söyledi; projeyle ilgili son durumu üst yönetimle paylaşacakmış. Beni bilirsin; ben bu ekibin hep arkasında durdum ama siz de bana destek olmalısınız... Gerçekten gelemeyecek durumdaysan evden bağlan o halde; toplantı esnasında sana sorulacak bir şey olursa hemen cevaplayabilirsin...' Hem işe gelmedi diyecekler hem de işe gitmiş kadar olursun diyerek kendi sorusunu yanıtladı. Evden çıktı. Metroya yürüdü. Nasıl binmesi gerektiğini öğrenmişti. Daha doğrusu biraz daha çekilir hale getirmişti. Bekleme safhası için henüz bir buluşu yoktu. Çaresiz bekliyordu. Metro gelince kapılar açılıyor, inenlere öncelik veriliyordu. Önceleri insanlar bunu bilmiyordu. Aynı anda binecekler binmeye, inecekler inmeye çalışıyordu. Amerikan futbolunun itiş kakışı gibi saçmaydı. Neyse ki artık inme binme adabı edinilmişti. İnecekler indikten sonra asıl eğlencesi başlıyordu. Herkes bir anda kapıya yüklenirken içinden Haydaaa! Breee! Allah! Allah! Allah! Allah! diyerek hücum ediyordu içeriye. Ne kadar hızlı davranırsa o kadar zevkli oluyordu. Kimse itiraf etmiyordu ama böyle eğleniyorlardı. Her birey bu oyunu kendi keşfetmek zorunda idi. O da kimseye söylemiyordu buluşunu. Eğlence inerken de aynı şekildeydi. Hep beraber bir duygudaşlıkla içlerinden benzeri şeyleri söylüyorlardı. Bu sefer dışardaki gizli düşmana hücum ediyorlardı. Bazen bu oyunu oynamaktan sıkılıyor savaşa katılmayıveriyordu. En son biniyordu. Ne oluyordu yani bir an evvel binince? Böyle yaptığı zamanlar koşturan insanlara biraz yukarıdan bakıyordu. Koyunlarını ağıla doldurmuş bir çoban gibi görüyordu kendisini. Ne tuhaftı ki pek de uzak olmayan tarihte toplama kamplarına götürülenler dipçikle bindiriliyormuş bu trenlere. Şimdi koşa koşa biniyorlardı insanlar. İneceği durak anons edildi nihayet. Vara vara vardı ol kara taşa. Binanın önünde Zomestrişka Plazası yazıyordu. Plaza, palas, palazlanma, kuşpalazı, please, plasenta, plase kelimelerinin akrabalıkları, benzerlikleri aklına geldi. Bütün bu iş hanlarını düşünüyordu. Ne yapılıyordu bu kadar binanın içinde? İşe gitmek, yapılan işten daha büyük bir işti çoğu zaman. Manyetik kartı okutup turnikeden geçti. Ortaokula giderken elinde sopayla asık suratlı Lütfü Hoca kapıda dururdu. Şimdi burada belinde jopuyla güler yüzlü bir güvenlik görevlisi duruyordu. Buldukları işe şükreden bu insanlarla selamlaşırdı. Asansör sırasına girdi. Plaza ahalisi çoktan yerini almıştı. Geriye kalan tek tük; trafiğe yakalanan, evden çıkamayan ya da bilinmedik nice sebepten geç kalanlar dizilmişler, telaşla asansörleri takip ediyorlardı. Asansör deyince aklına 'Ne sen sor ne ben söyleyeyim!' gelirdi. Endüstri Meslek Lisesinde okumuş bir arkadaşının anısına dayanıyordu. Bir keresinde sözlüye kalkmış. Konu asansörmüş. Arkadaşı konuyu bilmiyor tabii. Hoca: Anlat oğlum... Asansör... Hocam ne sen sor ne ben söyleyeyim. Sınıfta bir kahkaha kopmuş. Hoca da gülmüş müydü yoksa dövmüş müydü orasını hatırlamıyordu. Asansörler geciktikçe zaten işe geç kalmış bekleyenler arasında bir homurtu yükseliyordu. Sıra O'na geldi. Metrodaki oyun burada oynanmıyordu. Yeterince kalabalık oluşmuyordu. Bir de düzenli sıra olmak gerekiyordu. Üç beş kez denemişti, tadı çıkmıyordu. Asansöre bindi. Prezantabl olmak zorunda kalmış, saçları jölelenip taranmış, parfüm sürmüş adamlar, makyajlarını yeterli özenle yapamamış uykulu kadınlar doldurdu kabini. Asansörden indi. Kendine ayrılmış koordinatlara doğru ilerledi. Raylı sistem O'nu önce x doğrusu üzerinde şimdi de y doğrusu üzerinde taşımıştı. Masasına çantasını bıraktı. Bir çay içemeden toplantı odasına girdi. Toplantı başlamıştı. Kamil Bey projenin geldiği noktaya ilişkin notlar alıyordu. Toplantı odası dolmuş, O'na sandalye kalmamıştı. Kendi sandalyesine binerek toplantı odasına sürdü. Atı kapıda kişnedi, kapıyı tepti. Şimdi sırtına asılı gürzünü eline alması gerekiyordu. Gürzü yerinde değildi. Pusatsız savaşmak zorundaydı. Eli böğründe oturdu. Projeye dahil ekipler bir bir kendi taraflarındaki gecikmeleri diğer ekiplere yıkarak hava istopu oynamaya başladılar. Kaçınılmaz olarak O'nun adı zikredildi. Topu yakalamak zorunda kaldı: Ben müşteriden gelecek bilgiyi bekliyorum dedi. Savunma yapıyordu. Topu ancak kornere atabilmişti. Müşteri bilgisini sağlayacak birim yükleniyordu. O ekibin lideri Sevda Hanım: Biz geçen hafta müşteriden beklenen bilgiyi alıp size gönderdik dedi. Defans dağılmış durumdaydı. Apansız bastırmışlardı. Kafa vuruşu ve gol. Hatırlıyordu. Pazartesi sabahı elektronik postalarını okurken görmüştü. Bugün salıydı. Bir iş günü geçmişti sadece. Bir gün olmuştu bir hafta. Cuma akşamı mesaiden sonra gönderdiniz dün de acil başka bir iş çıktı demek istedi. Ofsayt itirazıydı bu. Pek de iyi fikir değildi. Golün üstüne bir de sarı kart görebilirdi. Ortamı gerip durumu daha da kötüye götürebilirdi. Bunu sineye çekmek zorunda kaldı. Tüm ekipler toplantıya tedbirli gelmişti. O hazırlanmamıştı. Şimdi ceremesini çekiyordu. Köşeye sıkıştırıp ıslattılar bir güzel. Gecikmenin kimde olduğu anlaşılmak zorundaydı. Katılımcılar rahat nefes alabilirdi artık. Toplantı bir süre daha devam etti. Bundan sonraki adımların, önlemlerin, erken bildirimlerin hassasiyeti üzerinde duruldu. Bir türlü şu toplantılardan sağ salim çıkamıyordu. En hazır olduğu zamanlarda, birkaç adım önde olduğu durumlarda bile yenik ayrılıyordu sahadan. Masada kazanmak başka bir maharetti. Ağzı laf yapan, son dakika gollerini atabilen insanlar bu maharetleri ile para kazanıyorlardı. Böyle goller hep ofsayttandı. Lakin skorborda yansıyordu. Gerçek bu idi. Toplantı bitti. O'nun haricinde herkes neşelenmişti. Katılımcılar birbirlerine şakalar yaparak, çalışanlardan kimi çay almaya kimi sigara molasına gitti. Bir tek O masasına dönüp bir an evvel çalışmaya başlamak zorundaydı sanki. Kazım'la Kamil Bey birkaç dakika sonra çıktılar. Kazım'la göz göze geldiler. 'Senin yüzünden gol yedik yine' bakışıydı bu. Kazım hatalı gol yiyen kalecinin kalesinden topu alıp santraya giden kaptan edasıyla masaya yaklaştı. İyi misin? dedi. İyiyim. Sabah biraz başım ağrıyordu. Biraz da kırgınlık vardı. Toparlarım şimdi diyerek karşılık verdi. Hemen ilgili e-postayı açtı. Gelen bilgiler eksikti. Bu bilgilerle devam etmenin bazı sakıncaları vardı. Daha çok zaman kaybedecek bir duruma sokabilirdi projeyi. Hemen Kazım'ın yanına koştu. Durumu anlattı. Kazım başını çevirmeden: Her neyse... Olan oldu zaten dedi. Bir koşu Sevda Hanımın masasına gitti. Sevda Hanımla Kamil Bey bir şeyler konuşup gülüşüyordu. Yanlarına yaklaştı. Söyleyeceklerini Kamil Bey de duysun istiyordu ama Kamil Bey yüzündeki gevşemeleri, Sevda Hanımın gözlerinde bırakarak ayrıldı oradan. Sevda Hanım: Acil değilse sonra konuşalım mı? Başka bir toplantıya girmem lazım dedi. Bunun üzerine masasına dönüp durumu açıklayan e-posta gönderdi ilgili kişilere. 'Araştırıp size döneceğiz' karşılığı geldi. Bu kadar basitti işte. İş olağan akışına dönmüştü. Kara bulutlar yağmuru boşaltmışlar tekrar toplanmak üzere dağılıyorlardı. Yemeğe gitti geldi. Tuvalete girdi çıktı. Çay aldı içti. Pencereden baktı oturdu. Biriken işleri yaptı bitirdi. Bir ara kimlerin terfi, kimlerin prim alacağını düşündü. Kendisinin nelerle suçlanacağını düşündü. İşine son verilme ihtimalini koydu masaya. Bunu yapmazlardı. Kendince düzgün iş yapan ama memnun olunmayan bir çalışandı. Diken üstünde, garantisi olmayan pozisyonda tutulması gerekenlerden. O'nun yaptığı işlere ihtiyaç vardı. Bu plazalarda iki canlı türü yaşıyordu: iş yapanlar ve iş yaparmış gibi yapanlar... Geri kalanlar ölüyordu. C şıkkı daha cazipti esasen ama O, A şıkkını işaretleyip konuyu kapattı. Akşam olmuş, paydos zamanı gelmişti. Arı oyunu başladı. Kovan boşalıyordu. Vızlayarak çıkıyordu arılar. Bazı tembel arılar kovanda kalmayı tercih ediyorlardı. Bal arıları, nektarı doğada toplayıp kovanda bala dönüştürüyordu. Oysa buradakiler nektarı kovanda arıyordu. Üstelik herkes kendi hesabına bir şeyler yapıyordu. Bunlar asla bal üretemezlerdi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ozgurluk/", "text": "Kalabalığın içerisinde, üzerimde dik durmamı sağlayan bir maskeyle yürüyordum. Maske çok ağırdı ama yıllar, bir parçam olmasını sağlamıştı. Artık çıkarmak için çok geçti. Kulaklığımı takıp bir banka oturduğumda gözlerimi bir anlığına yok olmak üzere kapattım. Müziğin oluşturduğu sessizlik içerisinde nefes aldım. Kısa bir süre sonra göz kapaklarımı araladığımda karşımda küçük bir kız çocuğu duruyordu. İnce, narin sesiyle Özür dilerim. dedi. İçerisinde bulunduğum durum karşısında kaşlarımı çattım. Seni tanımadığım, tanıyamadığım için. Devam etti: Sana istemediğin şeyleri yapman için zorladığım, sıktığım ve bunalttığım için, değerini bilmediğim için senden özür dilerim. Şaşkınlıkla etrafıma bakmaya başladığımda küçük bir çocuğun beni oyuna getirip getirmediğini anlamaya çalışıyordum. Oturduğum yere doğru yaklaşarak yumuşacık elini yanağıma koydu. Alay ediyormuş gibi görünen ama içinde dehşeti barındıran gülümsememle ona odaklandım. Gerçekten şu an ne yaşıyorum ben? Bir şakanın içine düşmüş olmalıyım. Ona çok fazla yük olduğunu hissediyorsun öyle değil mi? O an vücudumdaki tüm kan çekildiğinde nefesimi tuttum. Tuttuğu elim mermerden farksızdı. Düştüğüm anlamsız boşluğun içinde derin bir nefes aldım. Kendini zayıf ve işe yaramaz hissetmekten vazgeç. Sandığından çok daha güçlüsün. Bacaklarıma ani bir kan boşalmasının ardından kalktığım soğuk zemine geri oturdum ve küçük kızın inanamadığım şefkatli gözlerine baktım. Boğazımdan yüksek sesli bir hıçkırık yükseldiğinde gözlerim, şaşkınlığım karşısında kocaman oldu. Her hece kalbime dokunan nazik, yumuşak ve sıcak bir nefes gibiydi. Yıllardır eksikliğini hissettiğim bir nefes. Hızla ona doğru eğilip dizlerimin üzerine çökerek onu kollarımın arasına aldım. Bu temas ezelden beri aradığım bir anahtardı. Küçük dişlerini göstererek kocaman gülümsediğinde, Artık özgürüm, teşekkür ederim. dedi. Ruhumdan bir şey eksilmiş gibiydi ama aksine, adeta tamamlanmış hissediyordum. Gözlerimi açtığımda kendimi yumuşak yatağımın içinde buldum. Tüm vücuduna elektrik veren, sesini soluğunu kesen, dipsiz bir kuyuya düşüşün hayal meyal anımsanışı gibi baş döndürücü bir rüyaydı. Sanki hiç ağırlığım yokmuş gibiydi. Başımı pencereye çevirdiğimde tan yerinin ağardığını gördüm ve yerimden kalkıp camı açtım."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ozlenen-sey/", "text": "Şu an dünyada konuşulmakta olan yaklaşık 8000 farklı çeşitte lisan bulunmasına karşın, bazı şeylerin eksikliğini hala hissetmekteyiz. Duygu sellerine ev sahipliği yapan günlerimizi tükettikçe, eksik olan şeyin arayışını bıraktığımız da bir gerçektir. Neyi kaybettik ki eksikliğini yaşıyoruz, belli değildir. Oldu ki bir şeyin eksikliğini hissetmeye başladık, hemen hasret kelimesi hem dudaklarımızdan dökülür hem de kulaklarımızda parçalanır. Kelimenin kökeni bir şeyin eksikliğinden doğan acı, hasar anlamı taşımasının sebebi de budur. Tabii ki günümüzde kullanım etkisi oldukça düşüktür; çünkü bizler bollukla tanışmış insanlarız. Milyonlarca insanla tanışma fırsatımızın olduğu bu devirde, farklı insanlara aynı değerleri biçebildiğimiz gibi, bu farklı nesnelere de aynı seviyede değer adayabiliriz. Çünkü zihnimizin yapısı gereği, etrafımızda olup bitenleri değerlendiren mekanizmanın, o şeyin teyit etmesi yeterlidir. O şey bazen güven hissidir, bazen mutluluk... Bir takım duyguları rastgele yerlere yerleştiren zihnimiz için hasret, olumsuz bir durumdur ve acilen giderilmelidir. İyi de eksikliğini çektiğimiz şey nesneler, güven ya da mutluluk hissi değil; peki ama nedir? Aslında eksikliğini çektiğimiz şey bizleriz. O nesnelere anlam yükleyen bizler, bir başkasını değil kendimizi hatırlamak için bu işi yaparız. Birinin yanında kendimizi güvende hissettiğimizi söylüyorsak, bunun sebebi; kendi varlığımızı o kişinin yanında teyit edebiliyor olmamızdır. Mutluluk denen şey de aniden kaybolup gider çünkü zihnimiz kendini unutmaya meyilli bir mekanizmadır. İş-güç... Hayatı kazanmak... Kazandığını harcamak... Sağlığını kazanmak... Hasta olduğunu unutmak... Daha çok kazanmak... Kazandım derken kaybetmek... Bunların devrilip döküldüğü yollardan takılmadan ilerleyebilmek... Tamam! Ben bu işin neresindeyim?! Şu an aynadaki yansımasını inceleyen ben, belki de bu durumun farkında değil. Şu an bir şeyleri özlediğinin farkında ama o şeyin ne olduğunu bulamıyor. Belki o diyor ve belki de bu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/pablo-neruda/", "text": "Asıl adı 'Ricardo Basoalto' olan Şilili diplomat, şair ve yazar. Çekoslovak şair Jan Neruda'ya olan hayranlığından dolayı 'Pablo Neruda' adını almış ve bu adla ünlenmiştir. 1953 yılında 'Lenin Barış Ödülü'ne ve 1971 yılında 'Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülen Pablo Neruda, 1968 yılında Amerikan Sanat ve Edebiyat Akademisi Onursal Üyeliğine seçilmiştir. Toplumsal ve siyasal şiirlerinin yanı sıra kaleme aldığı duygu yüklü ve coşkulu aşk şiirleri ile de kendinden hayli söz ettirmiş, Latin Edebiyatı'nın tanınmasında ve itibar kazanmasında büyük pay sahibi olmuştur. Çünkü iki yüzüyle çıkar karşına hayat, Yeri gelir ateş de pay alır kendine soğuktan. Seni sevmeye başlamak için seviyorum seni. Sana olan sevgimi sonsuzlaştıracak bir yolculuğa, ve hüzün dolu belirsiz bir yarının anahtarları. Aşk şiirlerinden söz etmişken, seven fakat onurlu bir erkeğin iç çatışmalarını ve ruh halini açıkça gözler önüne seren Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim adlı yapıtını alıntılamasak olmazdı elbet!.. Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim. Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim. Sevdim ben onu, o da beni sevdi bir ara. Kollarıma aldım bu gece gibi kaç gece, kaç defa öptüm onu, sonsuz göğün altında. Sevdi beni o, ben de bir ara onu sevdim, o durgun, iri gözler sevilmez miydi ama. Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim, Duyup geceyi, onsuz daha engin geceyi, ota düşen çiy gibi, düşmekle şiir cana. Ne gelir elden, sevgim onu tutamadıysa. Gece yıldız içinde, o yoldaş değil bana. Hepsi bu. Uzaklarda şarkı söylüyor biri, yüreğim arar onu, o yoldaş değil bana. Artık sevmiyorum ya! Nasıl, nasıl sevmiştim, sesim arar rüzgarı ulaşmak için ona. o ses, ışıl ışıl ten ve sonsuz bakışlarla. Artık sevmiyorum ya! Severim belki yine. Ne uzundur unutuş ah! Ne kısadır sevda. Belki bana verdiği son acıdır bu acı. Gerek düz yazıları gerekse şiirlerinde öznel ve kusursuz bir anlatım tekniği geliştiren Neruda, salt bilgilendirici ve aydınlatıcı olmakla kalmayıp insanları eyleme teşvik eden tavırları ile kendisi gibi 'Marksist Öğreti' yi benimsemiş diğer edebiyatçılarla benzeşir. Dili o denli sadedir ki vermek istediklerini anlayabilmek, sadece edebiyatla ilgilenen ya da eğitimli insanlar için değil geniş halk yığınları için de aynı ölçüde basittir. Sanatçının kendine özgü bu üslubunu '20 Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı (1924) adlı kitabında net bir biçimde fark edersiniz. Bu eserinde, insanların kendilerine yaraşır bir yaşama ulaşabilme adına mücadele etmeleri gerektiğini vurgulayan Neruda, amaçlanan böylesi bir yaşama erişilememe durumunda, içine düşülebilecek karamsarlık halleri ve düş kırıklıklarını da dile getirmiş, bu tip durumlarda asla bezginliğe ve yılgınlığa düşmemeleri hususunda insanlara uyarılarda bulunmuştur. Ölü, yiğit, gölge ve buz ne varsa, Yenilikçi ve değişimci olmanın insanlara canlılık kazandırdığını ve onları daha üretken kıldığını söyler. Ona göre alışkanlık ve gelenekleri sürdürmek, tembihlere itibar etmek insanları köreltmektedir. Ebeveynlerin verdiği öğütlerin, bir süre sonra çocuklarını kendilerine benzetme çabası haline dönüştüğünü ve bunun onurlu ve kişilik sahibi bir insan için kabul edilemez olduğunu vurgular. 'Yoluma Devam Edeceğim' adlı şiiri bu düşüncesini tüm çıplaklığı ile yansıtır. Mideleri de artık kestaneleri öğütemez oldu. Beni yalnız bıraksalar tüm kimliğimi değiştireceğim. Her aydın insan gibi ona göre de okumak bilgi edinmek için önemlidir fakat yalnızca okuyarak doğru bilgiye ulaşmanın da her zaman mümkün olmadığını dile getirir. Dünyayı gezmek, yeni yeni kültürlerle tanışmak ve o kültürler etkisinde yetişmiş insanlar hakkında bizzat bilgi edinmenin önem ve değerine vurgu yapar. Kitaplarda, toplumlar ve o toplumları oluşturan bireyler hakkında yazılanların bir bölümünün gerçek dışı ve saptırılmış olduklarını görebilmek adına, bunun bir zorunluluk olduğunu belirtir. yavaş yavaş ölürler... Okumayanlar, müzik dinlemeyenler, Yavaş yavaş ölürler... Alışkanlıklara esir olanlar, Aşkta veya işte bedbaht olup istikamet değiştirmeyenler, Pablo Neruda, dostluğuna büyük değer verdiği Nazım Hikmet'in ölümü üzerine kaleme aldığı Nazım'a Bir Güz Çelengi adlı şiirinde, iki insan arasındaki dostluğun bir kartopu misali ne denli büyütülebileceğini de gözler önüne sermiştir. ve soğuk ay ışığını; güney denizleri üzerinde parıldayan."} {"url": "https://rihtimdergi.com/pamuk-ipligine-bagli-hayatlar/", "text": "Sonbahar güneşi erken vakitte çekip giderken yerini gittikçe koyulaşan karanlığa bırakmıştı. Şiddetini artıran lodos parktaki ağaçların dallarını sağa sola savuruyordu. Boğazın sarhoş suları kıyıya çarptıkça yükseliyor, sendeleyip beton yürüyüş yoluna düşüyordu. Denize uzaktaki banklara doğru uçuşan su zerrecikleri yüzüne deydikçe kıkırdayan genç kadınlar sevgililerinin gözüne bir başka görünüyorlardı. Genç kadın yinelenen sessizliği bozacak gücü bulamadı kendinde. Önlerinden geçen sevgilileri fark etmeyen adam hala öte yakadaydı. Yaşanacak ayrılığın yankılanan sessizliğini bırakmıştı orta yere. İkisinin kafasında da neden? sorusu karşılığını bulamıyordu bir türlü. Beklenen sonun önündeki tek engel yüreklerine kök salan geçmişti. Onun da artık ne kadar ayak diretebileceği kuşkuluydu. Uzayan sessizlik kısalan geleceğin habercisi gibiydi. İkisi de itiraf edilemeyen gerçekleri tahmin etmeye çalışıyordu kendilerince. Bildikleri değil şüpheleriydi sessizliği gecenin rengine bürüyen. Genç kadın, yanı başında oturan adamın kendisine aşkını itiraf ettiği anı anımsadı. Neler çekmişti ona aşkını açığa vurduruncaya kadar. Söylenemeyenleri söyletmek hiç de kolay iş değildi. Belki şimdi de ilk adımı benden bekliyordur diye düşündü. Umutlandı. Canım! Bir sorun mu var? dedi. Her işittiğiyle kafası biraz daha karışan kadın susmayı tercih etti. Lodosun şiddeti gittikçe artıyordu. Savrulan ağaçlar yere kadar eğiliyor, tam her şey bitti derken ayağa kalkmayı başarıyorlardı. Yorgun sandalın dayanacak gücü kalmamıştı. Artık beklenen sonu yaşama zamanının geldiğine karar vermişti adam. Anlatacaklarını tek seferde söyleyemezse sonunu getiremeyeceğini düşündü. Kulaklarını lodosun uğultusuyla kapattı. Sanki daha sonra yapacağı konuşmaya hazırlanır gibi boşluğa bırakıverdi cümlelerini. Genç kadının söylediklerini duymadı. Devam etti. Kadının sözleri lodosa dayanamayarak savrulup uzaklaştı. Beni artık sevmediğini, ayrılmak istediğini söyleyebilirdin dedi adam. Kıyıya çarpan dalganın gürültüsü kadının sesinden daha güçlüydü. Az öteden yükselen şiddetli gürültü adamın sözlerini tamamlamasına izin vermedi; ya da onun duygularına tercüman oldu. Bu kez duyulan sadece kıyıya çarpan dalganın sesi değildi. Pamuk ipliği kopmuş, yorgun sandal kaçamayacağı sona sürüklenmişti. Su damlacıklarının ardına takılan tahta parçaları yürüyüş yoluna savruldu. İnsanları sersemleten lodos yine hükmünü sürmeye başlamıştı şehrin dört bir yanında. Genç kadın için o geceden beri esen lodos bitmemişti hala. Halbuki lodos az gözyaşı bırakmamıştı bugüne kadar; ama ardı arkası gelmiyordu. Mesai saatinden önce oturduğu masada başını kaldırmadan çalışıyordu. Çalan telefona baktı. Görüşme kısa sürdü. Ahizeyi bıraktı. İlk kez yerinden kalkıyordu. Üstünü başını düzeltti. Odadan çıkmadan gözü pencereye takıldı. Lodos hala gözündeki yaşı bırakamamıştı. Başlasa ardı gelecekti. Sonrası? Ferahlık. Odaya dönmesi fazla sürmedi. Dönüşü gittiği gibi olmadı. Koltuğa kendini bırakıverdi. Çalan telefonlara bakmadan oturdu öylece. Sanki bir anda kimliğini kaybetmişti. Halbuki kısa zamanda yükselince buradaki yerinin sağlamlaştığına ne kadar da inanmıştı. Şimdiki hayal kırıklığı tarifsizdi. Tasarruf tedbirleri gereği küçülme kararı... diye başlayan kalıplaşmış cümlenin devamını duymamıştı bile. Gözü pencereye takıldı. Lodos artık gözyaşlarını tutamıyordu. Yerinden kalktı. Pencerenin önüne geçti. Aşağıda koşuşan insanları gördüğünde içi kıpırdadı. Mırıldandı: Yağmurun ardı güneş. Çalan telefonla irkildi. Her zaman koşturan kadın acele etmedi bu kez. Canı istediğinde ahizeyi kaldırdı. Çıkış işlemlerini tamamlamak için muhasebeden çağırıyorlardı. On beş günlük ücretiyle birlikte tazminatın da banka hesabına yatırılacağını karşıdaki ses bildirirken termos bardağı aldı eline: Evirdi, çevirdi. Telefonu kapattı. Termos bardağı birkaç kez tartar gibi salladı: Hiç de ağır değilmişsin, diyerek gerçekleri yüzüne vurdu, onunla birlikteliğinin anlamsızlaştığını düşündüğünden daha fazla beklemeden çöp kutusuna attı. Gülümsedi. Çantasını aldı. Özel eşyalarını koyduğu koliye göz ucuyla bile bakmadı. Muhasebenin kapısını açmadan kendisini dışarı attı. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Gözyaşlarını lodosun gözyaşlarıyla tereddüt etmeden buluşturuverdi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/papatya-kulturu/", "text": "Zaman geçtikçe kendimizi de sorgulayabiliriz. Dünü bugününü tutmayacak ve yarının ne sürprizlere gebe kaldığını bilmeden ilerlerken, sevilip sevilmediğinizi değil; maşuk kişisinin size karşı olan tutumunu anlayıp anlamadığınızı da sorgulayabilirsiniz. Yaprak bol bizde, koparsana sen de koparabildiğince! Bir önceki sayımımızda karşımıza konuşmayayım çıksa dahi, içimizdeki bu açılma isteği sebebiyle, bir şekilde konuşmaya fırsat aramaya devam edeceğiz. Cesaretimiz de yok diyelim... Ne yapmak gerek? Doğru bildiniz, TOTEM! Kendimize belirleyeceğimiz bir zaman diliminde kendisine ulaştığımızda bizi kabul edeceğine inanıp, karşısına dikilebiliriz. İlk bakışmadan sonra bir ay mı beklesek yoksa iki ay mı, buna henüz karar veremediğimiz için yine papatyalara sığınmalıyız. Zaman kavramı da gidince bulabildiğimiz birkaç papatyayı da sevgili doktorumuza götürebiliriz. O da karşımızda bize o sevimli reçetesine yazması gereken ilacı rahatlıkla seçebilir. Şimdi zyprexa kütük gibi yazsa olmaz. Beyinin kimyası halay çeker... Xanax desen olmaz, kaygı seviyesi belli değil. Ama hiç üzülmeyin, papatyalar doktorlara da yardım eder."} {"url": "https://rihtimdergi.com/para-lel-iliskiler/", "text": "Hayır, sandığınız gibi günümüzde yaşayan birine ait değil bu sözler. Leo Huberman bu geniş açılı cümleyi yazdığında ikinci dünya savaşı henüz başlamamıştı bile. Ancak o; iktisat yaklaşımlarını, savaşların başlangıçlarını, geçmiş tarihten yaşadığı döneme kadar olanki ekonomi politikalarını ve insan ilişkilerini en iyi şekilde incelemiş ve gözlemlemişti. Bu yüzden; Man's Worldly Goods: The story of The Wealth of Nations adlı kitabında yer verdiği bu cümle, bize o kadar da yabancı gelmiyor. İnsanların karakteristik özelliklerinin, sahip oldukları çevreyle orantılı olarak geliştiğini göz önünde bulundurursak; inanç ve hayata bakış da bu çevreden etkilenir. İnsanlar dini değerleri ve inançları baskıcı toplumlarda doğuştan kazanırlar. Doğdukları, büyüdükleri çevrenin etkisiyle.- Daha geniş bir şekilde; mahalle baskısının olduğu ve elalem ne der algısının hayat tarzı olarak benimsendiği yerleşim yerlerinde, din ve inanç da sorgulanmadan, aile mirası olarak kazanılır. Bu insanlar yeniliklere ve başka görüşlere kapalıdırlar. Benim bildiğim doğrudur. cümlesindeki 'benim' kavramına dikkat etmek gerekiyor. İşte bu 'ben' olgusu, insan hayatında yön belirleyen etkenlerden biridir. İhtiyaçlar hiyerarşisinde en üst noktaya çıkan insanlar şöhret, otorite, saygınlık, maddiyat sahibi- ulaşabilecekleri herhangi bir hedef kalmadığında doyumsuzluk yaşar ve elde edebileceğinden daha fazlasını isterler. Bu insanlar herhangi bir siyasi alanda görevlendirilirse, despotluk başlar. İster batıda olsun, ister doğuda; bir insan siyasi arenada otorite sahibi olmuşsa ve arkasında her düşüncesini sorgulamadan alkışlayan bir kitle varsa, kendisine meşru bir çete kurar. Bu çeteden kastedilen, 'örgütlenme'dir. Ulaşılabilen kurumlara, kadrolara kendi adamlarını yerleştirmek, istikrar isteyen tüm iktidarların geçmişten günümüze uyguladığı bir yöntemdir. Ancak işin içine siyasi çıkarlardan, istikrardan ve benzer devlet odaklı düşüncelerden farklı istekler girdiğinde, bu örgütlenme gerçek bir çeteye dönüşebilir. Devlet eliyle yapılan ihaleler yandaş firmalara verilir, devlet kadrolarına keyfi yerleştirmeler yapılır, halkın ödediği vergiler 'hesap verilebilirlik' ilkesine aykırı bir şekilde heba edilir, siyasi yapı elemanlarının aileleri devletin yönetiminde usulsüzce görevlendirilir, iktidar pohpohlayıcısı gazete ve televizyonlar kurulur, var olanlara adam yerleştirilir, tarafsız mecralara baskı uygulanır, yargı kararlarına etki edilir, cemaatçilik başlar, herkes birbirinin arkasını sıvazlar ve kollar. Yandaş firmalar ihaleleri almak için bunlar kar'ına göre çok ucuz maliyetli işlerdir, daha doğrusu maliyetin çok çok üstünde kar'lar yapılan işlerdir- vekillere, bakanlara, bürokratlara rüşvet öderler. Rüşvet karşılığında ihaleler bu firmalara peşkeş çekilir. Karşılıklı çıkar ilişkileridir bunlar. Kimi zaman da siyasilerin dolaylı yollarla ilişkisi bulunduğu şirketlere verilir bu ihaleler. Devlet projeyi gösterir, ihaleye açar. İhaleyi kazanan firma, iktidar partisinin üyelerinden biri ile etkileşim halindedir. Halkın ödediği vergi ile maaşını alan siyasi, halkın ödediği vergi ile yapılan yatırımdan da para kazanır. Bunlar sorgulayıcı toplumlarda yaşanabilecek şeyler değildir. Baskıcı toplumlardan bahsetmiştik. İşte bu baskıcı toplumların içinde büyüyen ve ben bilirim düşüncesi ile siyaset yapan liderlerin ülkesinde olur bunlar. İktidar destekçisi kitle; ödediği vergiyi, yapılan yatırımları sorgulamazsa iktidardakiler de her yaptıklarının kendi kitlesi tarafından meşru görüleceğini ve güvenlerinin zedelenmeyeceğini bilir. İnsanların hayata bakışı, onlara öğretilen dinden ibaret kaldığı sürece meydanlarda dinin çok kolay bir şekilde istismar edilmesine şaşmamalı. Arkanızda böyle bir kitle varsa, size muhalif olan herkesi din düşmanı ilan ederek kitleleri karşı karşıya getirebilirsiniz. Suçluluk psikolojisini bilir misiniz? Suç ortaya çıkmadan önce suçun ortaya çıkabileceğini ima etmek bunlardan biridir mesela. Ya da suçlu kendi senaryosunu yazar, kendisine suçlama yapıldığı zaman da bu senaryoyu anlatır kitle'sine. Herkesin inandığı yanlıştır, onun söylediği doğrudur. Devletin başında despotluk yapan, kendi çetesini kuranlar; denize düşünce önce yanlarındakini suya batırır, en sona kendini bırakır. Yazının başında Huberman'dan yaptığımız alıntıyı hatırladınız mı? Elinizin altında kolluk kuvveti, medya, itaat eden bir kitle ve suçunuza tanıklık ve yataklık edenler varsa, tüm pisliği halının altına süpürmek için elinizden gelen her şeyi yaparsınız. Ve iktidar sarsılmaya başlayınca önce basamaktakiler aşağıya itilir. Bu bir zaman kazanma yöntemidir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/paranormal-activity-isaretliler-bu-hafta-vizyonda/", "text": "Oren Peli'nin ve sonrada Tod Williams'ın yönetmenliğini yaptığı, gerilim-korku türünün başarılı örneklerinden biri Paranormal Activity. Amatör kamerayla çekilmiş ilk film olma özelliğine sahip olan Paranormal, serinin devam filmlerinde de Found footage tekniğini kullanmaktan vazgeçmiyor. Basit bir korku filmi olarak başlayan Paranormal Activity kendine has bir hayran kitlesi oluşturdu. Düşük bütçesiyle gişede milyonlar kazandıran tekniğin izleyiciyi yakalaması, inandırıcılık ve seyirciyi hikayenin içine çekme noktasında başarılı bir adım olduğu yadsınamaz bir gerçek. Paranormal Activity: İşaretliler bu hafta vizyonda! Liseden yeni mezun olmuş Jesse ve en yakın arkadaşı Hector, Amerikan orta sınıfına mensup Hispanik iki yakın arkadaştır. Mezuniyetinde hediye edilen kamerayla her anını kaydetmeye başlayan Jesse alt komşuları Ana'nın garipliklerini de mercek altına almaya başlar. Birkaç gün sonra Ana'nın gizemli bir şekilde ölü bulunmasıyla olaylar hızlanır ve lanet artık ortalarda dolaşıyordur. Flashbacklerin ve hikayeler arası geçişlerin bol bol kullanılarak izleyici de eş zaman olgusu oluşturulmaya çalışıldığı da edindiğimiz dedikodular arasında. Diğer filmlerde paranormal güçlerin hakimiyeti baskınken İşaretliler için aynı şey söz konusu değil. Film açık noktalarını cadılar birliği, gizli ritüeller ve cadılıkla ilgili çizimleri seyirciye bol bol göstererek kapatmayı tercih etmiş. Paranormal güçlerin gizemli ve açıklanamaz olması bizleri cezp etmişken bir mit haline gelen cadılığı olaya karıştırmaya gerek var mıydı? Sorusu akıllarda dolansa da İşaretliler'in seyircisi tarafından büyük bir merakla beklendiği de bir gerçek."} {"url": "https://rihtimdergi.com/paranoya/", "text": "Ya da beraber gittiğimiz yerlere uğramayız bir daha. Ve zor olur hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bilmek. Ve ben bir daha hiçbir zaman öğrenemem, Canını bu kadar çok sıkan şeyi. Bu kadar hızlı ilerlemeseydi keşke dersin dönüp baktığında. Ama ben ne kadar anlatmaya çalışsam, Paranoyalarını bir kenara bırak dersin bana. Bu saatten sonra inan hiç fark etmez. Ve belki biraz da olacak olan her şeye bir aptal gibi sevindiğime, Bazen de neşeyle el çırpıp etrafta koşturduğuma. Ya da o küçük beyaz elbiseyi giyip gülücükler saçtığıma. Bu saatten sonrası da kalmadı zaten. Anlatamadığım çok şey var aslında sana. Bu saatten sonra, saat isterse dursun. Belki benim de paranoyalarım son bulur. Ama inan hatırlamıyorum en son sana,"} {"url": "https://rihtimdergi.com/paraya-inanan-mantiklilar/", "text": "Bir insana Sen aslında penguensin. denildiğinde paytak paytak yürüyerek Kuzey Kutbu'na gitmesini beklemek ne kadar mantıklıysa Sen aslında zekisin. denildiğinde zekice bir şey yapmasını beklemek de o kadar mantıklıdır. Karşınızdaki insana yaptığı şeyler için tomarla para verdiğinizde ise işler biraz değişir. Paytak adımlarıyla kuzeye yönelen kişi hala kendisinin penguen olmadığını bilir de yaptığı iş için çok para alan bir kişi kendisini zeki sanabilir. Para bazen inancı değiştirir. İnanç denen şey de zaten bir çeşit mantık sistemidir; tıpkı para denen şeyin bir mantık sistemi olması gibi. İnanç bazen parayı değiştirir. İçinde belirli bir mantık sistemi bulunmadığı düşünülen inanç sistemleri vardır. Paylaştıkça çoğaldığı söylenen her şey soyuttur. Somut şeyleri paylaşırsanız azalır. Paylaştıkça çoğaldığı söylenen ne varsa inanç temelinde ilerler; mantık değil. Fakat; paylaştıkça çoğalmanın da kendi içerisinde mantıksal bir tutarlılığı vardır. Bilgi, paradır; para, bilgidir. Deneyim, paradır... Paylaştıkça da çoğalır. Bir şeyin hazır halini alıp satmak, o şeyi üretip satmaktan daha ucuza gelebilir. Daha çok para kazandırır. Üretim için yatırım yapmak yerine hazırı alıp satmak daha zekice görünebilir. Yaptığı iş için çok para alan biri kendisini zeki sanabilir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/pardon/", "text": "Her kayboluşun bir gölgesi vardır, her yenilginin de bir kaçışı. Kafasını kuma sokarak etrafındaki olaylardan kaçabileceğini zannedenlerin ülkesinde yaşıyoruz. Hukuk, gücü elinde tutanların oyuncağı olmuş. Suç, işleyen kişiye göre karşılığında bir ceza buluyor artık. Ortada bir suç olup olmadığına karar veren kitaplar değil, ast-üst ilişkisi anlayacağınız. Kardeşim dediği insanı birdenbire diktatör ilan edip en büyük düşmanımızmış gibi gösterenlerin; en ufak anlaşmazlıklarında birbirlerinin bütün pisliklerini ortaya dökmelerine, paralelcilere ve inandıklarını söyledikleri kitap paylaşın dedikçe sadece kendi ceplerini dolu görmek isteyenlere şaşırmamak lazım. Meydanlarda vasiyetini açıklayıp mal varlığını gizleyenler var. Sağ elinin verdiğini sol eline göstermeyecek kadar bencil, gösteremeyecek kadar güvensizler. Kişi başına düşen doktor sayısının... Pardon! Doktor başına düşen kişi sayısının 590 olduğu ülkede başbakan başına 1500 koruma düşüyor. Soma'da madenci başına düşen gaz maskesi 1, o da zimmetli; ölenlerin ailelerine düşen başbakana erişim için geçilmesi gereken koruma sayısı 5."} {"url": "https://rihtimdergi.com/paylasmak/", "text": "Şiirler benim olsun, öyküler ve romanlar senin. dedi adam. Kadının suskunluğunu evete yordu. Duvarı enine boyuna kaplayan kitaplığın önündeydiler şimdi. Bir adam ve bir kadın... Yüzleri kitaplara dönük gözleriyle seçiyorlardı onlarca kitabı. Anlaştıkları gibi öyküleri ve romanları aldı kadın, şiirler adamın oldu. Kadın çantasına birkaç öteberi de ekleyerek masallara karıştı. 1982 yılında Kütahya'nın Emet ilçesinde doğdu. Çocukluk ve gençlik dönemlerini Antakya, Batman ve Eskişehir illerinde geçirdi. 2002 yılında Anadolu Üniversitesi İlköğretim Matematik Öğretmenliği Bölümü'nden mezun oldu. Aydın, İzmir, Erzincan, Balıkesir ve Eskişehir illerinde görev yaptı. Halen Eskişehir'de yaşamaktadır. 2016 yılından bu yana edebiyat yarışmalarında dereceleri ve edebiyat dergilerinde yayınlanan öykü ve şiirleri vardır. Çeşitli şiir/öykü yarışmalarında jüri üyeliği yapmıştır. 2018 yılında yayınlanan \"Bir Şiir Bir Öykü\" isimli bir kitabı bulunmaktadır. Öyküleri çeşitli kitap seçkilerinde yer almıştır. TEMA'ya üyedir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/pazarda/", "text": "Yağan sulu karı umursamadan ağır adımlarla yürüyorum. Uzaktan pazarcıların sesi işitiliyor. Yaklaştıkça müşterilerin uğultusu eklendi. İçinde neleri sakladığı bilinmeyen gürültü bu hafta neden geciktiğimi soruyor. Aldırış etmedim. Pazarın girişine ulaştığımda kararsız kaldım. Her zamanki gibi sağlı solu dizilmiş lambalar göz kırpıyor. Cilveleniyorlar. Yine beni tavlamayı becerdiler. Başka yollara sapmadım, kendimi bıraktım kalabalığa. Tüm esnaf her haftaki yerinde. Balıkçı yine sol tarafta açmış tezgahı. Sıra sıra beyaz ışık saçan ampulleri asmış. Beyaz ışık altında balıklar daha bir taze görünüyor. Her pazarcı kendine göre farklı yollar bulmuş tezgahı boşaltmak için. Kimi tatlı dilli, kimi şarkıcı... Malımı beğenmeyen almasın diyen de yok değil. Sürekli taciz edilse de tezgahlar adeta sınır. Arkasındakilerin çoğu erkek, ortada akan kalabalıktakiler kadın. Araya karışmış az sayıda erkek. Bu saatlerde alışverişe çıkanların çoğu ucuz mal peşinde. Pazarcılar da farkında. Ama mal elde kalmamalı. Etiketlerin üstündeki fiyatlara çarpı atılmış çoktan. Yeni fiyatları fırsat bilenler poşetleri dolduruyor, para yettiğince. Kiminin de derdi daha fazla indirim. Kimi zaman fırçayı yiyorlar esnaftan kimi zaman da indirimi kapıyorlar. Bu vakitleri yoksulluktan beklediğini sessizce haykırıyor kimisi de. Tezgahlarda kalan birkaç parça malı hayrına veren esnafa hayır duaları ediyorlar dilleri döndüğünce. Bazıları da yere dökülen sebze meyveyi topluyor. Aynı sınıftan insanlar farklı kisvelerle dolaşıyor ortalıkta. Tezgahların arasındaki nereden gelip nereye gittiği bilinmeyen kalabalık amaçsızca sürükleniyor gibi. Başka diyarlardan gelen biri bu kaosa bakıp, nasıl olup da insanların hedeflediği yere ulaşabildiğini anlamaya çalışıp durur herhalde. Ama nafile. Yaşlılar, kadınlar pazar arabalarını sürükleyerek ilerlemeye çalışıyorlar. Tezgahlara, insanlara çarpan, ayakların üzerinden geçen pazar arabalarına alışmış insanlar aldırış etmeden ilerliyorlar. Arada bir hır çıksa da kabullenilmiş bu durum. Yine pazar arabaları ayakların üzerinden geçiyor. Ayaklar başka ayaklarla yakın temasta, kimi zaman üstte kimi zaman altta. Bazen de arkadan alıyorlar darbeyi. Yine de, arkadan kahpece saldırdın demiyorlar. Rüzgar şiddetli. Ama kalabalığın arasına dalıp da yol bulamıyor kendine. Tenteler önce ufaktan hareketleniyor. Üstlerinde birikmiş yağmur suları dalgalanıyor. Amacına ulaşamayan rüzgar taktik değiştiriyor. Sağlı sollu, alttan üsten saldırıya geçiyor. Tenteler şaşkın, neye uğradıklarını anlayamıyorlar. Bir yükselip bir iniyorlar. Az ilerideki tentenin midesi bulanmış olmalı ki yağmur suyunu boca ediyor aşağıdakilerin üzerine. Bahtsızlar sudan nasibini alırken kalabalık safları sıklaştırıp kendini koruyor. Talimli olmak böyle bir şey olmalı. Yükselen haykırışlar uzun sürmüyor. Geride sadece pazarın olağan gürültüsü kalıyor. Sonunda öfkesi dinmişti kadının. Kızıyla yürüyüp uzaklaştı, o öfke patlaması anında kaç kişinin ayağına pazar arabası çarptığını merak etmeden. Geride bildik gürültü kaldı, bir de sessiz kadın ve bebeği. Pazarın da midesi ne kadar genişmiş. Kusmadı. Arsız lambalar da cilvelenmeye devam ediyor hala. Sırtımı döndüm. Umursamaz gürültüye isyan eden sessizliğimi alıp uzaklaştım."} {"url": "https://rihtimdergi.com/peri-kanatlar/", "text": "Küçük badem gözlerinin bal sarısı, bir parça hüzün bir parça tedirginliğe teslim oldu vedalaşırken. Yediye anca ulaşmış yaşının iki katı kadar vedaya maruz kalmıştı. Elleri tanımadığı elleri tutuyor, gözleri bir arkaya bir öne sabitleniyordu. Arabanın önüne varınca son bir süzdü gri eski binayı. Küçük bir kırmızı arabası vardı Hamdi'nin. Arabaları sevmezdi o yüzden. Zaten Hamdi'yi de sevmezdi. Saçlarını az avuçlayıp az tokat savurmamıştı körpe yüzüne... Tıpkı ona benzer kırmızı arabaya binince bir gülücük attı. Bu kız yan ranzada kalan Elif'e benziyor olabilirdi belki. İçeri daldılar. Şaşkın şaşkın yatağın kenarında oturan sandalyeye oturdu. Elif'in içindeki tedirginlik duygusu yerini güvene bıraktı. Aynı oyuncak bebeği gibi... Saçları yok, teni bembeyaz. Derin bir iç çekti genç kadın. Aynı zamanda mutlu bir gülümse ilişti suratına. Bu tanıdığı Elif'e hiç benzemiyordu. Bu tanıdığı kimseye benzemiyordu. Minik kalbine kazıdı o anı. Yastığa başını koydu. Bu bilmediği bir tavan, bilmediği bir yastık... Tek tanıdık eski uyku arkadaşı büyük ayı Po. Gün sabaha öyle böyle kavuştu. Ocak ayının son çıkışında karlar kenti esir aldı. Genç kadın yeni yavrusunu uyandırmaya geldi, salondaki koca renkli çam ağacının altındaki hediyelerin verdiği neşeyle. Koşar adım çıktı odadan. Odalarda dolandı hızlı hızlı, Minik Ayşe'nin bedeninin sığacağı köşe bucak ne varsa dağıttı. Gözleri dolu dolu, elleri başını dövüyor... Odaya tekrar vardı. Büyük Po ayıyı gördü yerde. Onu takip eden gözleri, yatağın altında yatan Ayşe'yi buldu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/pilsen-milsen/", "text": "Gırgır dergisinin Özal'a İnat 40 lira yazısıyla satışa çıkan 611. sayısının kapağı Süleyman Yıldız ve Ergün Gündüz imzası taşıyor. İşe giden insanların ve okula giden bir çocuğun sarhoş olarak karikatürize edildiği kapakta, piyasada yerli üründen çok yabancı içecek ürünlerinin bulunmasının ve çoğunluğunun alkol içeren, kalitesiz boyalı su olduğu belirtilerek eleştirildiği görülüyor. Günümüzde ülkemizden toplanarak yabancı markalarca paketlenen çayın; 35 sene önce de kendi ülkesinde değer görmediğinin bir kanıtı olan, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki karaborsacılığı ve savaş sonrası dünya düzeninde ülkeyi liberalleştirme adı altında yabancı mallarla dolduranları hatırlatan karikatür, kendi dönemindeki vitrin ürünlerinin insanlara pazarlanış usulüne eleştirel bir yaklaşım getirmekle birlikte dönemin liberal anlayışını da yerden yere vurmaktadır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/pnin-tablosu/", "text": "P. bir yerlerden silah bulup kafasına sıktığında henüz otuz yedi yaşındaydı. Annesinin amcasıyla olan gizli ilişkisiydi en son aklından geçen düşünceler. Otuz yedi yaşında kafasına silah dayayıp intihar etmeye kalkışan biri için çok da derin sayılamayacak bir konuydu bu. Kendisini bir uçurumun kenarında hayal etmekten başka bir çaresi yokmuşçasına çekmişti tetiği ve evinin en sevdiği duvarının en sevdiği tablosuna sıçramıştı beyninden akan kan. P. bir yerlerden silah bulup kafasına dayadığında henüz yirmi dokuz yaşındaydı. Aklına ilk, küçükken arkadaşlarıyla oynadığı oyunlar gelmişti. Ve sekiz yıllık bir aradan sonra tekrar aynı şeyleri yapacak olan biri için gerçekten çaresizdi çünkü onun ne çok iyi bir arkadaşı olmuştu ne de çok iyi olduğu bir oyun. Ortalama bir çocukluk geçirmişti belki. Ama kendisi için her şeyden önemli olan ruhuna karşı yaptığı bu ihanet, onun o gün orada evinin en sevdiği duvarının en sevdiği tablosunu kirletmesini önlemişti. O sabah hava güneşliydi aslında ama P. için bulutlar hiç olmadığı kadar sık ve hiç olmadığı kadar karaydı. Dünyaya geleli tam otuz yedi yıl olsa ne kadar da komik olur diye düşünmüştü içinden. Otuz yedi yaş doğum gününde intihar eden bir adam... bu sözler ona hiç gelmediği kadar mantıklı gelmeye başlamıştı artık. O günün tarihini hiç bilmiyordu, sadece otuz yedi yaşında olduğunun farkındaydı. Evet belki yılları saymadan yaşını saymak çok zordu ama her zaman tam olması gereken yaşta olmuştu o. Otuz yedi yaşında olmalıydı o sabah sebebi belirsiz bir şekilde. Ve kendisini Mesih ilan eden bir delinin sırıtışı gibi bir sırıtış vardı yüzünde. Tüm olacakları önceden bilebilmek kendisinin en sevdiği yanıydı. O sabah neler olacağını da dünyadaki tüm herkesten daha iyi biliyordu. Belki bugün onun doğum günü değildi ama otuz yedi yaşında olmalıydı. En azından insanların her gün gidip önüne kapandıkları, uğruna şarkılar, besteler yaptıkları yüce, kudretli ama bir o kadar da insanların kendisini güç için, iktidar için kullanmasından mustarip olan çaresiz Tanrı böyle istemişti. P. o gün otuz yedi yaşındaydı. Ve içinden sekiz yıl öncesinden kalma bir davayı tamamlamaktan başka hiçbir şey gelmiyordu. O sabah buzdolabı biraz garip sesler çıkarmış olmasına rağmen ne önemi var diye düşündü, zaten uğramayacaktı bir daha buralara ya da yine başarısız mı olacaktı, ruhuna karşı beslediği sevgi hala çok mu güçlüydü? O her ihtimale karşı buzdolabı servisini aradı. Patronu ona bir buzdolabı alalı epey olmuştu. Eskimişti haliyle, zaten bedava maldan ne hayır gelirdi ki derken bir şeyi atladığını fark etti. Çok küçük bir şeyi, gözünün önünde duran ama asla fark edemediği bir gerçeği fark etti o an. Buzdolabı servisi pazar günleri çalışmıyordu. Günleri asla saymamasına rağmen sabahki sokak sesinden o günün pazar olduğu belliydi. Sadece pazar sabahları klasik müziğin çalındığı bir lokantanın hemen üst katında oturuyordu ve kulaklarına gelen melodiler sevgili Frederic Chopin'in bundan tam 200 sene önce yazdığı sonatından başka bir şey değildi. Bu da demek oluyordu ki bir firmada teknisyen olarak çalışan komşusu bu işi çözmek için tek çaresiydi. Neden ki? Buzdolabı çalışmadan da ölebilirdi. Yoksa gerçekten korkuyor muydu ruhuna karşı bir bozguna daha uğramaktan? Buzdolabı olmadan da bugünü yaşayabilirdi ama kesinlikle otuz yedi yaşında olmalıydı. Çünkü göklerdeki çaresiz adam böyle istemişti. P. komşunun kapısını çaldığında mutluydu, en azından her şeyi garanti altındaydı artık. Oysaki kapı açıldığında komşusunun elindeki kanlı bıçak tüm gerçekleri bir daha göz önüne seriyordu. Evet ve hayır. Komşusunun karısına aşıktı. Bu öyle bir aşk değildi gerçi sadece çok güzel bir kadındı komşusunun karısı ve ölmek için daha çok gençti. Tüm bunları düşünürken kanlı bıçak içini hiç rahatlatmıyordu ki bir firmada teknisyenlik yapan komşusunun gözlerindeki kin ve alnından akan onca ter de durumu hiç güzelleştirmiyordu. Bu kadar saçma bir gerçek olamazdı. Ne yani belki adam içeride kurban kesiyordur, hem neden karısını öldürdükten sonra kapıyı çalan birine kapıyı açsın ki diye düşünürken adam elindeki bıçakla üzerine gelmeye başlamıştı bile. Kararlıydı, bu iş sekiz yıl aradan sonra bitmeliydi. Kendi evinin en sevdiği duvarının en sevdiği tablosunu kirletmek üzere olan otuz yedi yaşındaki bir adamın aklından geçti tüm, bu sabah yaşanmamış ama yaşanması muhtemel olan olaylar kafilesi ve o güçlü ruhu artık direnemiyordu içindeki bu davayı bitirme arzusuna. Tetiğin orada olup olmadığını yokladı. Her şey artık çok daha basitti. P. bir yerlerden silah bulup kafasına sıktığında henüz otuz yedi yaşındaydı ve kaçmıştı tüm bu gerçeklerden, kaçmayı sonunda başarmıştı. Ve son kez otuz yedi yaşındaydı o sabah."} {"url": "https://rihtimdergi.com/profesyonel-2/", "text": "Kendi işiyle ilgili her şeyi mükemmel yapar, hiçbir detayı unutmazdı ama. İşinde tam bir profesyoneldir yani, başarılı adamdır. Eh, bu kadar kusur olur elbette. İnsan her konuda başarılı olamayabilir. Nezahat'in evinde herkes profesyonel zaten, kendi dahil. Ev kadınlığı da profesyonellik ister. Her gün aynı işleri bıkmadan usanmadan yapmak, hayatı ailenin diğer profesyonellerine kolaylaştırmak, elbette uzmanlık gerektirir. Elinde kokmuş çoraplar ve aklında altüst olmuş giysi dolabı ile yerdeki ıslak iç çamaşırları bir araya gelince Nezahat'in başlangıç seviyesindeki siniri bir üste sıçradı. Bu aşamada Nezahat'in ulaştığı hal, kocasının yönetmeyi hiç bilemediği bir haldi; akşama işi zordu yani. Sadece onun mu, çocukların da... Nezahat, sinirleri bu seviyeye ulaştığı zamanlarda sadece masaya gelin, ellerinizi yıkayın, ben yatıyorum gibi temel iletişimi sürdürür; atılan laflara, onu konuşturma çabalarına aldırmaz, ne oldu anne ya, hayırdır Nezahat gibi sorulara cevap vermezdi. Aslında onların bu türden samimiyetsiz uğraşlarından sıkılsa da veya gerçekten bulunduğu ruh durumundan çıkmak istese de, bir türlü beceremezdi Nezahat. Düştüğü kuyudan çıkamadıkça da suratı daha çok asılır, morali iyice bozulur ve hatta en sonunda, ağzından tek kelime çıkamayacakmış gibi çenesi kilitlenirdi. Akşama daha çok vardı ve Nezahat, ona bu tür hallerde çöken ürkütücü sakinlikle sinirini yuttu. Öfkesiyle zarar vermek istediği onlardı, kendisi değil. Böylece, önce oğlanın spor çoraplarını kirli sepetine tıktı. Kocasının çamaşırlarını kurusunlar diye havlupanın üstüne serdi. Kızın dolabını tümden yatağın üstüne döktü ve tek tek, askıların uçları hep aynı yöne bakacak şekilde, dolaba astı. Tişört ve kazakların bulunduğu rafları da düzenledi. Rengi rengine dizdi onları. Sonra bir çay suyu koydu ocağa, çay demlenene kadar kendine güzel bir kahvaltı masası hazırladı. Ekmekler kızarırken kapı çaldı. Gelen Meral'di, karşı komşusu. Üzerinde hala sabahlığı vardı, elinde de bir gazete. Günaydın bile demeden elindeki gazeteyi sallayarak Nezahat, sana bir şey göstereceğim dedi. Nezahat, onun bu deli hallerine alışkındı. Meral, buyur beklemeden doğruca mutfağa geçti. Bir ilandı gösterdi. Antalya'da bir butik otel, özellikle 45-50 yaşlarında, misafir ağırlama sanatında uzman bir kadın çalışan aradığına dair ilan vermişti. Ücret dolgunmuş. Kalacak yer verilecekmiş. Nezahat, şaşkın gözlerle Meral'e baktı. Yok be, iş falan aradığım yok; yok olmasına da... dedi; derin bir nefes çekti içine. Valla heyecanlandırdı bu ilan beni yine de! Şeytan bırak her şeyi arkanda, kur kendine yeni bir hayat diyor bazen. Üstelik kalacak yer de veriyorlar, yeniden bir düzen kurma telaşın da yok. İş, ev ve dolgun maaş... Yeni bir yaşam! dedi bir solukta. Yeni bir yaşam derken ses tonu düştü hafiften. İçmem dese de, Nezahat, zorla bir bardak çay koydu Meral'e. O çay koyarken ve Meral çayın şekerini karıştırırken hiç konuşmadılar. Antalya'daki yeni yaşam konusu böylece tartışılmadan kapatılmış oldu. Meral çayından ilk yudumunu aldıktan sonra şu yeni açılan AVM'ye gidelim mi bugün? Müthiş promosyonlar varmış, açılışa özel dedi. Nezahat'in hiç hali yoktu alışverişe gitmeye, çekilişe katılabilmek için alışveriş fişleri elinde kuyrukta beklemeye. Bir kahve yapayım da içelim dedi Meral'e. Kahveleri fal kapattılar otomatikman. Meral, Nezahat'in falında yol gördü, Nezahat okul zamanı ne seyahati ayol dedi. Nezahat de Meral'in falında bol para gördü. Meral, aman nerde... demedi. İnşallah! diye dua etti üstüne. Sonra sabahlığını önden sıkıca toplayıp kuşağını da bağlaya bağlaya kalktı gitti evine. Getirdiği gazete, ilanın olduğu yerden katlanmış kaldı öylece, Meral'in bıraktığı yerde. Nezahat, akşamdan buzluktan dolaba indirmiş olduğu kıymadan bir iç hazırladı. Salamura yaprakları az haşlayıp, tuzunu giderdikten sonra oturdu, bir tencere dolma sardı. Dolmalar pişerken, bol tereyağlı erişte yaptı yanına da. Yetmedi, yazdan hazırladığı konserveden güzel bir domates çorbası pişirdi. Bir yandan, bayat ekmekleri küp küp kesip fırına verdi, iyice gevretti. Kaşar peyniri rendeledi; kaseye koyup kurumasın diye üzerine streç kapladı. Akşama daha vardı ama masayı kurdu erkenden, kendini saymadı, üç servis açtı sadece. Masaya kıtır ekmek ve rendelenmiş kaşar kaselerini koydu. Dolaptan almayı akıl edemezler diye her biri için ayrı ayrı birer kase yoğurt hazırladı. Masada tabaklarının yanına koydu. Masa her zamanki gibi mükemmel görünüyordu. Nezahat gitti, giyindi sonra. Bolca iç çamaşırı ve fazla kalın olmayan birkaç kıyafet koyduğu bavulunu hazırladı. Antalya ılıktır şimdi diye düşünerek ince kabanını giydi, masaya son bir kez daha baktı, ekmek koymamıştı. Ayakkabılarını giymeden ekmek sepetine ekmek koyup masaya getirdi, üstüne bir peçete örttü. Üç yoğurt kasesini bir araya getirip, onların üzerine de bir peçete örttü. Eksik bir şey yoktu. Meral'in getirdiği gazeteden kestiği iş ilanı bir cebinde, diğerinde cep telefonu, valizini alıp evden çıktı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/profesyonel/", "text": "Birbiriyle asla tıpatıp aynı olmayan insanlar, yüzlerce, binlerce, milyonlarcası... Sahip olduğumuz ve kaybettiğimiz çok şey şu kısa ömrümüzde, kimine göre kısa kimine göre çok uzun. Sevinçlerimiz var; çoğaltmak istediğimiz, paylaşmak istediğimiz, hüzünlerimiz var; bazen paylaşıp azaltmak istediğimiz, bazen de güçsüzlüğümüzü saklamak için gizlediğimiz. Çılgınlıklarımız, durgunluklarımız, çiğnediğimiz yasaklar, birilerini mutlu etmek için yaptıklarımız... Kendimizden saklandığımız onca zaman içinde, isteyerek yahut istemeyerek unutmaya çalıştığımız anılarımız, bize engel olur mu kaygısıyla yaşıyoruz. Çünkü planlarımız, ideallerimiz, dışarıya çizdiğimiz bir karakterimiz var, bunu çizgisinden çıkarmak istemiyoruz. Kendimiz olmaktan kaçıyoruz, gizleniyoruz. Sırp asıllı oyun yazarı Duşan Kovacevic'in Profesyonel adlı oyunu tam da bunları gözler önüne seriyor. Tam olarak arınmış vaziyette kendinizle, anılarınızla yüzleşmek nasıl bir duygu? Kara mizah tarzındaki bu ironik metin, her birimizin hayatından izler taşımanın yanında aynanın karşısında benzerimizi değil, kendimizi görmemizi sağlıyor. Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikiciler ile hayat bulan bu hikaye, 2009 yılından beri Devlet Tiyatroları sahnelerinde seyircileriyle buluşmaktadır. Halen her gösterimde bütün koltukların dolmasına neden olan etkileyici oyunculuk ve hikaye ile izleyenlerin kafalarına kazınıyor. Hayatınızın kaydını tutmak isterseniz asıl hayatınızı kaçırmaz mısınız? Ya kaydını tutarken kafanızdakini olmak istediğiniz gibi gösterme düşüncesi... Bunların hepsi yansımanızı değiştirir, bu oyunda ise her şey sizin farkındalığınızın çok dışında. Şu an İstanbul Devlet Tiyatroları'nın sahnelerinde oynanan bu etkileyici hikayede iyi seyirler dilerim."} {"url": "https://rihtimdergi.com/puslu-kitalar-atlasi/", "text": "Aynı zamanda felsefe doktoru olan yazar İhsan Oktay Anar tarafından 1992 Yılında kaleme alınan eserin ilk basımı 1995 te İletişim Yayınları tarafından gerçekleştirilmiş. 2014 Yılında 51. Baskıya ulaşarak erişilmesi güç bir başarı elde eden bu fantastik roman, bilginin değeri ve sonsuzluğu üzerine yaptığı saptama ve analizlerle ortaçağ Avrupa Edebiyatı eserleriyle ciddi benzerlikler gösteriyor. Puslu Kıtalar Atlası'nın kanımca en önemli başarısı; fantezilerin gerçekler üzerine kurulmuş olması. Olaylar, 17. Yüzyıl İstanbulu'nun Galata başta olmak üzere bilindik semt ve mekanlarında geçiyor. Bunun bir sonucu olarak okuyucuda, tarihsel olaylar hakkında bilgileniyor, o yer ve zaman diliminden haberler alıyor hissi uyanıyor. Kitabın önsözünü kaleme alan şair ve yazar Hulki Aktunç da Tarihsel romanlar mıdır Anar'ın yapıtları? Hayır, romanlardır. Tarihsel olan'dan yeni bir roman çıkarmak, romanı da yeniden tarihselleştirmektir ama... sözleri ile bu önemli noktaya parmak basmak istemiş sanki. Kitapta felsefe, tarih ve mizahın etkileyici bir bileşimine şahit oluyoruz. Okuyup bitirdiğimizde, birbirlerinden bağımsızmış gibi görünen fakat nihayetinde bir iskeletin parçaları haline gelen çok sayıda öyküden oluşmuş bir roman çıkıyor karşımıza. Kurgulanan her kahramanın bir diğerlerinden tamamen farklı, çarpıcı fiziksel ve kişilik özelliklerine sahip olması, sadece ana karakterler değil yardımcı karakterlerin oluşturulması için de aynı özenin gösterilmesi övgüye değer bir nokta. Bunlara, yazarın engin hayal gücünü, akıcı ve özgün anlatımını da ilave ettiğimizde ortaya, karakter odaklı, okunması keyif veren bir roman çıkıyor. Osmanlı İstihbarat Örgütü'nden tutun da darphaneye, dilenci loncasına, korsan denizcilere, lağımcılara varıncaya kadar döneme dair bahsi geçmeyen, girilip çıkılmayan neredeyse hiçbir kurum, kuruluş ve meslek dalı kalmamış. Üstelik bunların çalışma mekanizmaları hakkında detaylı bilgiler de verilmiş ki bu kadar detaylı bir anlatım için kapsamlı araştırmalara dayalı bir bilgi birikiminin gerektiği kuşkusuz. Düşlerle gerçeklerin, okuyucuyu daha çok etkilemek üzere kimi zaman yarışa girdikleri, kimi zamansa kol kola girip dans ettikleri bir eser Puslu Kıtalar Atlası. Zaman zaman neyin düş, neyin gerçek olduğunu çözebilmek dahi güçleşiyor fakat yazar tarafından verilmek istenen de bu sanki. Sanki yüzyıllık bir uykudan uyanan bekçi, yerinden doğrulup çevresine bakınca kendisini uyandıran kişiyi göremedi. Çünkü her taraf karanlıktı. Zaten görülen ve görülmeyen bütün düşler, bu karanlığın ta kendisi değil miydi ?. Osmanlıca'ya aşina bir kişi olmama rağmen beni dahi zorlayan ağır bir başlangıcı var romanın ancak bu durum okuyucuyu korkutmamalı. Olaylar geliştikçe dil, fark edilir biçimde sadeleşiyor ve masalsı anlatımı sayesinde rahatlıkla okunur hale geliyor. Yazarın, kimilerinin hiç gereği yokken çok sayıda tarihi terim ve deyimi ard arda sıralayarak veya sağa-sola sıkıştırarak bir nevi 'malumatfuruşluğa' soyunduğu yolundaki eleştirilerine katılmam mümkün değil zira, o terim ve deyimler bulundukları yerlere öylesine ustaca yerleştirilmişler ki okunurlarken göze ve dile batmıyor. Kaldı ki, unutulmaya yüz tutmuş, mizahi anlamda hoş ve anlamlı terim ya da deyimleri yeni nesillere aktarmak, bence her yazarın üstlenmesi gereken kültürel bir sorumluluk. Buna karşın kimilerinin Türk Edebiyatında bir dönüm noktası veya Yüzyıllık Yalnızlık' ın ikiz kardeşi türünden mubalağalı beğenilerine de katılmıyorum. İletişim Yayınları 2014 Baskısı 238 Sayfa olan bu güzel eseri, büyük kitabevlerinde bulmak ya da internet üzerinden satın almak mümkün. Aynı eserin, Karikatürist İlban Ertem tarafından resimli roman haline getirilmiş baskıları da satışta."} {"url": "https://rihtimdergi.com/quills/", "text": "Seyirciyi sahneye oturtarak oyunu seyirci koltuklarının olması gereken yerde sergilemek de neyin nesi? Koridor boyunca yanan mumlar ve şu insanı ürperten müzik? Sahneden sarkan zincirler ! Ürperdim mi ürperdim, korkmuş bile olabilirim. Oyun, daha başlamadan gerdi beni dekor yüzünden. Ama beni neden sahneye oturttunuz ki! Sadece seyirciyim ben! Yok yahu sen tarafsın, her şeyde mutlaka taraftır insan, işine geleni, çıkarına uygun olanı seçer kendisine. Belki de en çok insanı anlattığından seyirci oturuyor sahnede. İnsanlar korkutuyor beni, bencillikleri ve çıkarları uğruna yapabilecekleri korkutuyor beni. Bu ruh hali ile sahnesine düştüğüm oyuna bak; Quills-Tüy kalemler. Marquise De Sade, Charenton akıl hastanesinde geçirdiği son yıllar. Bir tiyatro oyunu nasıl bu denli dinamik olabilir ki? Gözümü kırpmadan seyrettim desem yalan değil, bazı sahnelerde nefes almayı unutmuş bile olabilirim. Mesela sevgili rahibimizin ah! O bir kukla hakkını vereyim doğruları yapmaya çabalayan bir kukla, gerçek hayatta var olan milyon tane kukladan biri hizmetçi kızın cesediyle seviştiği gerçek üstü sahne. Düşler ve karabasanlar sevgili rahip gerçekte kim ve ne olduğumuzu bağırırlar bize. Sevgili tanrı aziz rahibine merhamet et! Rahip Abbe de Coulmier rolünde Buğra Koçtepe'yi bu sezon Satıcının Ölümü oyununda izlemiştim. Orada da iyiydi lakin burada olağanüstü. Sade'yi oynayan -hayır oynamıyor Durukan, o olmuş Sade olmuş- delilikle dahilik arasında salınıp duran bir adamı, karakter çok abartılı olduğu halde hiç abartmadan oynayan Durukan Ordu ile kafa kafaya kapışıyor derim. İkisinin karşılıklı sahneleri nefes almaya engel, o denli yükseliyorlar oynarken. Gökyüzü bazı geceler parlak yıldızlarla dolu olur da hangisine bakacağınızı şaşırırsınız ya, hepsini birden seyredersiniz; öyle bir oyun bu, bütün oyuncuları birden seyretmek istediğiniz. Quills'in oyuncu kadrosu parlak takımyıldızlar gibi. O bir güneş, etrafında gezegenlerin döndüğü bir güneş, sahneye çıktığı anda ışığı sarıyor dört bir yanı. Sade'nin yazıları yüzünden toplumla başı dertte olan ve terk edilmiş olmayı sindirmeyi başaramadan, Sade'yi ve kendisiyle olan ilişkisini özleyen akıl hastanesinin baş tabibine baskılar yaparak, rüşvet vererek kocasının rahip tarafından parçalanmasına ön ayak olan bu hanım Sade'nin cesedinin parçalarının konulduğu kutuları görünce fakat ben size yazarı öldürün dedim insanı değil diyor. Kocasının cesedinin konulduğu kutulara oturarak sürünüyor. Renee Pelagie De Mentruil'in o kutulara sürünürken aldığı cinsel haz, Zeynep Ekin Öner'in; bakışından, duruşundan, nefes alışından vücut bularak seyircinin üzerine sağanak gibi yağıyor. Tatlı saf ve tutkulu Madeleine. Sade'nin öykülerine bağımlı Madeleine! O kadar deneyimsiz ve masum ki, kendi sonuna koştuğunun farkında olamayan Madeleine! Burcu Özberk oyun boyunca ışıltılı bir performans sergiledi. Rahibin kucağından yere düştüğü sahne olağanüstü idi. Ancak bir ceset o kadar cesetmiş gibi görünebilir bir de ceset rolü yapan Burcu Özberk herhalde. Ah! Seni küçük boynuzlu geyik, seni küçük adam, seni gidi andropozun kıyısında aldatılmış ve aldatılan zavallı koca seni! Sen o tatlı karına Tac Mahal yaptırsan yine de sadık kalmayacak sana, sevmiyor çünkü seni, sevmiyor, kimse söylemedi mi sana? Bir kadın seni sevmemişse Atlantis'i hediye etsen onu yine durduramazsın. Belki de senin sevilecek bir yanın yoktur ha doktor? Hiç böyle düşündün mü? Mithat Erdemli çok başarılı, Doktor Royer Colard'ın bir kadın seyirci olarak bana hissettirdikleri ortada, karakterden nefret ettim, Mithat Erdemli'yi çok beğendim. Sadece yazarak var olabilen birisini durdurabilir mi senin çürümüş kokmuş ahlak takıntıların ey insan? Kanıyla yazar, dışkısıyla yazar, duvara yazar, çarşafa yazar, sevgilisinin bedenine tüy kalemlerle yazar, parmaklarını kesersin kalem tutmasın diye, ayak parmaklarıyla yazar ancak öldürerek durdurabilirsin sen onu ancak öldürerek. Göğsüme bir şey oturdu kış günü -8 derecede Cinnah'tan Kızılay'a koşar adım yürüdüm, göğsüme oturan o şeyin ağırlığı azalmadı. +13 ibaresine aldanmayın, o ibare +18 olmalı zira ben 13 yaşındaki oğluma bu oyunu seyrettirmem. Cinsel kimliği oturmamış bireylerin Markiz'den uzak durması taraftarıyım ısrarla. Bileti pahalı lakin değer. Oyun görsel bir şölen, oyunculuk açısından olağanüstü, ses, ışık, sahne kurgusu daha iyi olur muydu? Hiç zannetmiyorum. Yönetmen İlham Yazar bundan sonra yaptıkları mutlaka izlenecek insanlar listesinde. Quills-Tüy Kalemler, Ankara'da bu sezon benim seyrettiklerimin en iyisi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ra-han-ve-dissiz-adam/", "text": "Gülmekten karınlarına ağrılar giriyor. Katıla katıla gülüyorlar, gözlerinden akan yaşlar sicim gibi. Bir an için kendilerini tutmaya çalışıyor, susuyorlar, sonra yine göz göze gelince koyuveriyorlar kahkahaları. Anayolun kenarındaki oyun parkındalar. İkisinin dışında sadece bankın birine kıvrılmış kimsesiz ihtiyar ile uzaktan uzağa birbirlerine havlayan köpekler var etrafta. Gece yarısı çoktan geçmiş, sabah olmaya yakın. Kaydırağın dibinde gülmekten iki büklüm olmuş sarışın adamın akşam için planı böyle değildi aslında. Öğle yemeğine çıkmaya hazırlanırken patronun özel sekreteri vermişti haberi. Gelen talimata göre her ne işi varsa iptal edecek, akşamki iş yemeğine patronla birlikte katılacaktı. Oysa yemeğin iptal edildiğini sanıyordu ve bu angaryadan kurtulduğuna çok memnundu. Akşam nişanlısı ile birlikte adını aklına tutamadığı aile dostları bir ressamın sergi açılışına gideceklerdi. Kesinlikle keyif alamayacağını bildiği bu davetin bile çekilebilir yanı vardı, hiç değilse nişanlısı ile birlikte olacaklardı ve isterlerse kısa bir süre kalıp ayrılabilirlerdi. Ortaklık kurulacak firmanın kendini beğenmiş yeni genel müdür yardımcısı ile tekrar karşılaşacağını hatırlayınca, sekreterin diğer söyledikleri anlamadığı bir dilden cümleler gibi kulaklarından girip çıktı. İki hafta önceki toplantıda iri kahverengi gözlerini üzerine dikmişti kadın ve birkaç defa ayakkabısının sivri ucuyla ayak bileğine dokunmuştu masanın altından, yanlışlıkla olmamıştı bu, hatta belli belirsiz göz kırpmıştı sanki. Belki karşılık bulamadığından toplantı bitene kadar kendini övücü sözleri konuşmaların arasına denk getirip sıkıştırmıştı, istediği herkesi ve her şeyi elde edebileceğini hissettirerek. Sekreterin sinir bozucu tiz sesiyle saçılan laf kalabalığının arasında bir isim takılıp kalmıştı kulaklarında. 'Özür dilerim, bir daha tekrarlayabilir misiniz son söylediklerinizi?' demişti, doğru duyduğuna emin olmak için. Caddeden gelen solgun ışıkta çok az seçebiliyorlar birbirlerini. Yine de toza toprağa karışmış üst başlarını görebiliyorlar, tam susacak gibi olurken yeniden savuruyor kahkahaları hallerine bakıp. At kuyruklu olanın pantolonu paçasından dizine kadar yırtık, kravatlarsa çoktan fora edilip bir yerlere fırlatılmış. Aynı anda parmaklarını dudaklarına götürüp sus işareti yapıyorlar. Faydasız, daha beter kıvranıyorlar gülmekten. İlerideki bankta yattığı yerden doğrulan ihtiyar da hırıltılı, iç çekişlere benzer sesiyle katılıyor onlara. Gülmek nasıl bir şey besbelli unutmuş çoktan. Gecenin içinde birbirine karışmış saçını sakalını, üzeri kurumuş ter, sidik, kusmuklu perişan kıyafetlerini göremiyorlar; ihtiyarın, sarhoş, berduş ya da tehlikeli biri olabileceği de akıllarına gelmiyor. Düşünemezler çünkü şu an yaşadığımız dünyada değiller, geçmişle bugün arasında görünmez bir salıncakta sallanıyorlar. İhtiyar kıpırdandıkça üzerindeki naylon örtü hışırdıyor ve hışırtılarla kahkahaların arasında bir şeyler mırıldanıyor: 'Anneciğimin yeşil mantosu vardı, o mantoyu aldığı gün hep gülmüştü zavallıcık, yeni kıyafeti olmazdı ki hiç' Cümle ihtiyarın dişsiz ağızdan henüz çıkarken hüzünlü ifadesini kaybediyor, yere ulaşamayan kar taneleri gibi boşlukta bir süre asılı kalıp yok oluyor. İki adam için bu çocuksu ses, gülmelerine bir sebep daha işte. Dünyanın en komik şakasını işitmiş gibiler. Sekreterin tekrarladığı sözlerinin içinde aradığı ismi bulmuştu. O isimle birlikte dokuz yaşına geri döndü ve ne zaman çocukluğundan bir an hatırına gelse olduğu gibi yine kızarmış ekmek kokusu sardı etrafı, diz kapağının altında da kabuk bağlamış bir yaranın sızısını derinden hissetti. Nişanlısını arayıp akşam için planlarının bozulduğunu ve buluşamayacaklarını birkaç kez üst üste özür dileyerek söylerken sesindeki keyifli tını kendini hemen belli ediyordu. Ra ile Han gülmekten yorgun düşüyorlar artık. Küçük bir sessizliğin ardından akıllarına aynı anda gelmiş gibi ayağa kalkıp omuzlarını birleştiriyorlar, çocukluklarında olduğu gibi. Yine aynı boydalar. O zamanlarda da böyle yaparlardı, hem de her gün, büyümek için can atılan o yaşlarda. Dişsiz ihtiyar bir şeyler daha söylemeye çalışırken yan yana durmuş asker gibiler bu halleriyle. 'Çocukluk' diyor önce ihtiyar ve ekliyor, ağzından sözcükler yine kırık dökük saçılırken: 'Çocukluk, bu alemin çirkin yüzünü görene kadardır. Pamuk şeker gibidir o zamanlar. Hele hele kucağına sokulacağın anneciğin hayattaysa.' Derin bir soluk alıyor geceden. 'Sonra büyürsün.' İçinde 'çocukluk' sözü geçtiğinden belki dikkatlerini çekiyor, kulak veriyorlar ihtiyara. Onlar da bu akşam kendi çocukluklarına doğru bir yolculuğa çıkmışlardı. Yere oturup dizlerini göğüslerine doğru çekiyorlar. İhtiyarın gözlerini diktiği karanlık göğe dalıp gidiyorlar. Ra ile Han'ın yıllar sonra karşılaşmalarına neden olan yemekte sohbet hızla ülkenin ve şirketlerinin gündemine kaymıştı. Kimse bu tanışıklığın ne zamandan kaynaklandığını sormadı, merak etmedi. İki saati aşan sürede, ortaklıklarını inşa edecekleri temel koşullar, ayrıntıları daha sonra çalışmak üzere dile getirildi. Mösyö Martin'in gür sesiyle anlattıklarını Ra diğerleri için tercüme etti. Genel müdür yardımcısının iri kahverengi gözleri bu kez Ra'nın üzerindeydi, delici delici bakıyordu. Zaten at kuyruklu saçları ve biçimli yüz hatları ile tartışmasız en yakışıklı oydu masada. Bir yandan yemekler yendi. Kestane çorbası tercih edildi önce. Ahtapot kavurması nefisti. Kirazlı ördeğe ise Mösyö Martin bayıldı. Şarap seçimi ondan istenmişti, yerli bir tatta karar kılındı, harika bir Kalecik karası içildi. Fransa seyahatleri ile ilgili anılar paylaşıldı, gülündü, eğlenildi. Han'ın patronu bir defasında Bastille gününde Paris'te olduğunu, abarta abarta o muhteşem gösterileri izleme şansı yakaladığını anlattı. Masadakiler etkilenmiş gibi yaptılar. Patronların akıllarından neler geçtiğini kimse anlayamazdı. Yüzlerinde sahte gülümsemeleri, işbirliğine hevesli, dürüst işadamı maskeleri vardı ama aşağı yukarı; imzaları atalım da sonra sizi aradan çıkarmanın yolu var ya da şu domates suratlı Fransız'ı bıyıklarını kazıyacaksın kalacak cascavlak gibi parlak fikirler zihinlerinde dolanıp duruyordu. Genel müdür yardımcısı ise makyajını tazelerken ileride Fransa'da açılacak büronun başına geçebilmek için hınzır planlar kurmaya başlamıştı. Ra ile Han bambaşka hayallerdeydiler. Hem olup bitenin içindeydiler, konuşuyor, soruyor, gülüyorlardı, hem yirmi beş yıl önceki iki afacanın çocukluk günlerini yaşıyorlardı. İkisinin de akıllarına gelen sahneler aynıydı. Birinde; kol kolaydılar, tören askerleri gibi dimdiktiler, bacaklarını savura savura 'önümüze gelene bir tekme!' diye sokaklarda diğer çocukların üzerlerine yürüyorlardı. Diğerinde, hangisinin annesi pencereden uzanıp eve çağırmışsa, öteki 'beş dakika daha nooolur' diye başını hafifçe omzuna yatırarak masumane yalvarıyordu. Bir başkasında; kaldırımda oturmuş, ellerinde ya çekirdek külahları ya yağlı ballı ekmekleri, ileride sokağın caddeyle birleştiği yerden geçen otomobilleri kendilerine oyun etmişlerdi; markalarını tahmin ediyor, arabalar hakkında bildiklerini paylaşıyorlardı. Onların sıkı arkadaşlığı Ra'nın Fransa'dan geldiği üç yaz tatili boyunca sürmüştü. Sonra taşınmalar, seyrekleşen geliş gidişler, büyürken edinilen yeni arkadaşlar, yeni hevesler ve yeni hayatlarla kopmuşlardı birbirlerinden. Rahan, kendilerini yerine koydukları süper çizgi kahramandı. Yan yana geldiklerinde önlerinde hiçbir gücün duramayacağına gerçekten inandıkları bu kahramana dönüşüyorlardı, Rahan oluyorlardı. Zamanla isimleri neredeyse unutulmuştu sokakta, onlar artık 'Ra' ve 'Han' olarak kalmışlardı. Onun gibi maceradan maceraya koşuyorlardı oyunlarında, 'Rahaaaaaaaaaannnnn!!!' diye nara atıyorlardı. Herkes bir sonraki hamleye kadar kendilerini kazançlı bularak, mutlu bir şekilde ayrılmıştı yemekten. Yıllar sonra karşılaşan iki arkadaşın birbirlerine soracak soruları, söyleyecek sözleri vardı. Bunca zamandır birbirlerini aramamışlar, küçük de olsa bir haber almayı düşünmemişlerdi. Büyüdükçe unutmuşlar, unutulmuşlardı işin doğrusu. Çocukluk anılarının birer parçası olarak kalmışlardı sadece. Şimdi zaman tünelinden geçip yeniden o günleri anımsarken hemen ayrılıp gitmek istemediler. Çatı barda oturup biraz laflamak ikisinin de aklından geçmiş, aynı anda söylemişlerdi. İçecek olarak alkolsüz mojito tercih etttiler. Önce hayatlarından bahsettiler birbirlerine, iş dışındaki hayatlarından. Türk mahallesindeki dönercinin Sarbonne mezunu oğlu Ra; iki kültür arasındaki bocaladığı yıllarını, Flaman sevgilisini, Han ise evlilik hazırlığını anlattı. Kısa sürdü tüm bunlar. Şehir ışıl ışıldı, davetkardı önlerinde görmediler, orkestranın çaldığı şansonları işitmediler. Onlar Rahan günlerinden, paylaştıkça unuttukları bir diğerini hatırlatan anılarla geçirdiler saatleri. Kendilerinden küçük, herkesin 'ufaklık' dediği çocuğu Rahan gibi kurtarmak için yaptıkları hınzırlık Han'ın ilk aklına gelendi. Yazın kimselerin olmadığı okul bahçesine duvardan atlayarak girmiş zavallıyı ağaca bağlamışlardı. Ra tamamladı sonra olanları. İki sokak ilerideki evlerinin önüne döndüklerinde futbolcu kartlarıyla oyuna dalmış, çocuğu unutmuşlardı bile. Sıkı bir azar işitmişlerdi peşinden. Başka bir yaramazlıklarını çağrıştırmıştı bu azar. Plastik oyuncak baltayı sokakta havaya fırlatıp oynarken mızmız bir kızın gözlüklerini kırmışlardı. Mızmızdı sahiden, bunun için o kadar yaygaraya verilir miydi ortalık. Han'ın işiydi bu ama yüzlerine parmaklar sallana sallana kimin yaptığı sorulduğunda, Ra da ben yaptım deyince ikisi birden almıştı cezayı. Sokağa çıkmama cezası haylazlıklara engel değildi tabi. Balkondan kibritleri yakıp yakıp dışarı atarken alt kattaki çamaşırları tutuşturmak da Ra'nın marifetiydi. En kısa zamanda yeniden buluşmak, bundan sonra sık sık haberleşmek için telefonlar, adresler alınacak, sözler verilecekti çıkışta ayrılmadan önce. Ama ayrılmadılar, kendilerini on yaşlarındaki gibi sokaklarda gülerek koştururken, apartmanların zillerini çalıp kaçarken buldular. Saint Germain Armani'den takım elbiseler, ayaklarında İtalyan makosenler olmasa o yaşlarından daha hızlı bile koşabilirlerdi. Koştular, koştular... Gülmek ve soluklanmak için biri dursa diğeri tutup sürüklüyordu. Arkalarından birkaç pencere açıldı ama yine kimseye yakalanmamayı başarmışlardı. Sonra camları tozlu arabalara ayıp resimler çizdiler yine o yıllardaki gibi ve işte oyun parkında kaydılar, sallandılar. Salıncak bugün ile çocuklukları arasında gidip geliyordu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ramiz-ile-julide/", "text": "Geçtiğimiz sezon, çeşitli illerdeki Devlet Tiyatroları sahnelerinde dönüşümlü olarak sergilenen bu oyunun Rejisini Ali Hürol üstlenmiş. Oyun 120 dakika ve 2 perdeden oluşuyor. Faruk Günuğur'u Ramiz, Seda Oksal'ı Jülide karakterleri ile izleme fırsatı bulduğumuz bu oyunda, Şirin Ergüven, Müge Taşpınar, Cihan Korkmaz ve Bade Balkanlı ise yardımcı karakterleri canlandırıyorlar. Yaşamlarının belki de son çeyreğindeki iki yalnız insanın, bir kadın ile bir erkeğin; istekli görünmelerine karşın, kemikleşmiş alışkanlıkları ve önceliklerinden ödün vermeyen katı tutumları nedeniyle bir türlü kuramadıkları ilişkiyi konu edinen oyunu Refik Erduran kaleme almış. Aslına bakılırsa, oyunun konusu işlenmeye çok müsait. Ancak yazar, daldan dala atlayarak o denli çok ve farklı noktaya sıçramak istemiş ki, öykünün yapısal bütünlüğü bozulmuş. Üzüldüm gerçekten, zira bu konuyla seyirciyi güldürürken düşündüren güzel bir komedi ortaya çıkarılabilirmiş. Baş karakterimiz Ramiz, eskilerin ünlü bir futbolcusu, Jülide ise geçmişte seks filmlerinde oynayıp ünlenmiş fakat sonradan unutulmuş bir sinema oyuncusu. Her ikisi de şu sıralar kıt gelirleri ile ucuz pansiyon köşelerinde yaşamlarını sürdürme mücadelesi veriyorlar. Hasbelkader, kendilerine 900'lü hatlarda çalışma teklifi gelince benzer kaderi paylaşan bu iki insanın yolları da kesişiyor. Buraya kadar hemen her şey olasılık sınırları dahilinde. Ancak, bu andan sonra ipin ucu hızla kaçmaya başlıyor. Zira, aralarında sağlıklı bir ilişki kurabilmeyi dahi başaramayan bu iki insan, bir banka genel müdürünün yolsuzluklarını ortaya çıkarabilmek için hayret verici bir profesyonellikle güç birliğine gidiyorlar. Ramiz, bir bankada gece bekçisi. Jülide deseniz, gişe memurluğu yapıyor. Yani mesleki anlamda hiçbir deneyimleri olmayan bu iki insan, değme dedektife taş çıkartacak bir analiz yeteneği ve keskin bir önsezi kabiliyeti ile bunu başarıyorlar. Kuşkusuz hiç inandırıcı değil. Yazar öyle uygun görmüş ve yazmıştır, bunun sorgusu suali olmaz! Bununla birlikte, yazılan her oyunu sahneye koymak gibi bir zorunluluk da yoktur. Oyunu seçen, sahneye koyan ve yöneten kişilerin seçici davranmaları esastır. Özellikle Devlet Tiyatrolarının sezon oyunları belirlenirken bu hususun gözden kaçırılmaması gerekir. Unutulmamalı, tiyatro seyircisi rafinedir. Hafife alınmaktan hiç hoşlanmağı gibi zamanı da çok kıymetlidir. Bundan önceki kimi eleştirilerimde gündeme getirdiğim, perde sürelerinin uzun tutulma sıkıntısı bu oyun için de geçerli. 120 dakikalık bir oyunu 60 dakikalık iki perdede seyirciye sunmak, hem oyuncuların performanslarını hem de seyircilerin motivasyonunu olumsuz etkiliyor. Bu uzun periyotlarda cep telefonlarından ayrı kalmaya tahammül edemeyen kimi seyirciler, saygısızca telefonlarını açıp ekran ışıklarını çevreye yayıyorlar. Bu, o seyircilerin saygısızlığı deyip kenara çekilmek mümkün elbet. Ancak kolaycılığa kaçmadan bunun nedenlerini irdelemek en doğrusu değil mi? İşte bu noktada rejiye büyük görev ve sorumluluk düşüyor. Zira, o saygısız seyircinin saygısızca eyleminden tüm seyirciler etkileniyorlar ve oyuna olan ilgileri ister istemez dağılıyor. 120 dakikalık bir oyunun hakkı; her biri 40 dakikadan 3 perdedir. Bu kural bozulduğunda, bu tür yakışıksız davranışlar sergileyen seyircilerle her geçen gün daha fazla karşılaşılacağını peşinen kabul etmek gerekir. Oyunda rol alan sanatçılar üzerlerine düşen görevi yerine getirmişler. Özellikle Faruk Günuğur, Şirin Ergüven ve Müge Taşpınar'ın oyunculuklarını oldukça başarılı bulduğumu belirtmeliyim. Seda Oksal'a gelince... Jülide'yi canlandırmayıp oynadığını çok belli ediyor. Sahnede bir oyun oynandığı kuşkusuz. Bu oyunun oyuncular tarafından oynandığı da... Ancak, bu hissi seyirciye vermemek profesyonelliğin bir gereği. Aksi takdirde seyirci ile karakter arasında duygusal bir yakınlaşma gerçekleşmiyor. Neticede, seyircinin ilkin oyuncuya sonrasında ise oyuna olan ilgisi azalıyor. Koreografi, ışık, müzik, kostüm ve dekorlarda bir problem görmedim. Sırası ile Elif Tüfekçi, Giray Şeyda, Kemal Gürüç, Gülümser Görgün, Ender Ünver ve Ferruh Tezsüren' i bu bağlamda tebrik ederim. Aksayan senaryo idi. Bu senaryo ile bundan dahi iyi bir iş çıkarılabilir miydi? derseniz, sanmıyorum."} {"url": "https://rihtimdergi.com/rastgele/", "text": "Evin içinde dönüp duruyorsun. Arada durup arka camdan sokağa bakıyorsun. Karşı apartmana girip çıkanlar oluyor. Bir kadın merdivenlerden çocuk arabasını çıkarmaya çalışıyor. Birbirinizi tanımıyorsunuz ama sen şimdi onun hayatından bir an'ı gördün işte. Bu, onu sana tanış yapar mı? Hani yıllar önce vapurda yaşı geçkince bir kadın görmüştün. Grileşmiş saçları hala çok gür. Bol bir topuzla ensesinde toplanmış. İncecik düzgün bacaklarını dizinin hemen altında bitiveren eteği örtüyor. Üstünde yakası göğüs dekoltesine uzanan bir bluz ve onun da üstünde minik kaşmir bir hırka. Yüzü gençliğinin güzelliğini hatırlatacak şekilde yaşlanmış. Hala vakarla ışıldıyor. Hiç kimseye bakmadan etrafını seyrediyor, ilgisiz. Kucağında tuttuğu çanta, eski bir Vuitton. Yüzü gibi, ayağındaki kibar deri ayakkabılarda da karakteristik çizgiler oluşmuş. Üzerindeki her şey öylece kadınla birlikte yavaşça yaşlanmış gibi. Yıllanmış giysilerini zarafetle taşıyan o kadın, tüm yolculuk boyunca başlı başına anıtsal bir abide gibi oturmuştu karşında. Hatırla, işte o zaman, duygularından çok emin olarak o kadınla tanıştığınızı düşünmüştün. Sadece kadının hayatında bulunduğu o yirmi dakikalık yolculuk anına tanıklık etmekle kalmamış, zihninde onun gençliğine kadar gitmiş, birçok farklı ortamda ona bir yaşam biçmiştin. Çok sonra, günün birinde Kadıköy'ün kalabalığında yürürken, tam olarak Balık Pazarı'nın ortasında, tekrar görmüştün onu. Aradan geçen zaman, kadınla tanışıklığını silmemişti. Kuşkuya yer bırakmayacak kadar hatırladığın o kadın ise seni tanımadan geçmişti yanından. Dönüp arkasından bakmıştın. Yanına gidip kendini tanıtmak ve tekrar karşılaşmamız tesadüf olamaz demek istemiştin. Önünde kalakaldığın balıkçı, meraklı gözlerle bakmıştı sana. Kalabalık birbirinden habersiz akıp gidiyordu. Öylece durmuştun. Belki balıkçı sana bakmıyor olsaydı, arkasından giderdin. Dönüp yoluna devam ettin. Demek hiç tanış olmamıştınız. Üzülmüş müydün? Elbette. Bak hala üzülüyorsun. Eve taksiyle dönüyorsun. Bacakların ağrıyor. Balkonda oturup karşı apartmana girip çıkanlara bakıyorsun yine. Çocuk arabası çıkartan sabahki kadın kaçıncı katta oturuyor acaba. Onu da bir gün mahalle bakkalında görürsün belki. Vapurdaki kadın gibi hatırlarsın şaşkınlıkla karışık. Şu balkondaki adam elinde kalem, ne yazıyor kim bilir. Pek de umurunda değil. Ağrıyan bacaklarından kaynaklı bir heyecan dikkatini dağıtıyor. İçinde sevince benzer bir kıpırtı. Yarın marketten köpek maması almaya karar veriyorsun. Köpeğe her gün tavuk döner yedirmek olmaz tabii. Evin içinde dönüp duruyorsun. Arada durup arka camdan sokağa bakıyorsun. Karşı apartmana girip çıkanlar oluyor. Bir kadın merdivenlerden çocuk arabasını çıkarmaya çalışıyor. Birbirinizi tanımıyorsunuz ama sen şimdi onun hayatından bir an'ı gördün işte. Bu, onu sana tanış yapar mı? Hani yıllar önce vapurda yaşı geçkince bir kadın görmüştün. Grileşmiş saçları hala çok gür. Bol bir topuzla ensesinde toplanmış. İncecik düzgün bacaklarını dizinin hemen altında bitiveren eteği örtüyor. Üstünde yakası göğüs dekoltesine uzanan bir bluz ve onun da üstünde minik kaşmir bir hırka. Yüzü gençliğinin güzelliğini hatırlatacak şekilde yaşlanmış. Hala vakarla ışıldıyor. Hiç kimseye bakmadan etrafını seyrediyor, ilgisiz. Kucağında tuttuğu çanta, eski bir Vuitton. Yüzü gibi, ayağındaki kibar deri ayakkabılarda da karakteristik çizgiler oluşmuş. Üzerindeki her şey öylece kadınla birlikte yavaşça yaşlanmış gibi. Yıllanmış giysilerini zarafetle taşıyan o kadın, tüm yolculuk boyunca başlı başına anıtsal bir abide gibi oturmuştu karşında. Hatırla, işte o zaman, duygularından çok emin olarak o kadınla tanıştığınızı düşünmüştün. Sadece kadının hayatında bulunduğu o yirmi dakikalık yolculuk anına tanıklık etmekle kalmamış, zihninde onun gençliğine kadar gitmiş, birçok farklı ortamda ona bir yaşam biçmiştin. Çok sonra, günün birinde Kadıköy'ün kalabalığında yürürken, tam olarak Balık Pazarı'nın ortasında, tekrar görmüştün onu. Aradan geçen zaman, kadınla tanışıklığını silmemişti. Kuşkuya yer bırakmayacak kadar hatırladığın o kadın ise seni tanımadan geçmişti yanından. Dönüp arkasından bakmıştın. Yanına gidip kendini tanıtmak ve tekrar karşılaşmamız tesadüf olamaz demek istemiştin. Önünde kalakaldığın balıkçı, meraklı gözlerle bakmıştı sana. Kalabalık birbirinden habersiz akıp gidiyordu. Öylece durmuştun. Belki balıkçı sana bakmıyor olsaydı, arkasından giderdin. Dönüp yoluna devam ettin. Demek hiç tanış olmamıştınız. Üzülmüş müydün? Elbette. Bak hala üzülüyorsun. Lisans, İngiliz Dili ve Edebiyatı, 19 Mayis Universitesi. Yüksek Lisans, İşletme Yönetimi, Middlesex Universitesi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/resimden-hayaller/", "text": "Teneke damlı, sıvasız evlerin arasındaydı dar sokaklar. Bu sokakların arasındaydı bütün hayatlar ve bu hayatların arasındaydı bütün çocuk gülümseyişleri. Onlar ki buldukları taşı kaldırdıklarında kaçışan böceklere hayretle bakarlardı, kolye yaparlardı iğde çekirdeklerinden. Saklambaç oynarken marifet bilirlerdi ağaç dallarına saklanmayı. Seke seke giderlerdi çeşmeden su getirmeye. Döndüklerinde kaplarının yarısı boş olurdu. Sonra yine sekerek çeşmeye... Dedelerin topaç aldığı torunlar, nispetle döndürüp dururlardı oyuncaklarını. Çekirdek alabildikleri gün televizyonu olan evlere giderlerdi bazı akşamlar. Zar zor bir araba geçse daracık sokaktan, meraklı gözleriyle nasıl da incelerlerdi gelenleri. Adres sorana yardım için yarışırlar, bakkaldan dönenlerin filelerini taşırlardı. Arsada akşama kadar top koşturanlar yemeğe geç kalırlarsa yiyecekleri dayağı bilip korkarlardı fakat ertesi gün yine koştururlardı patlak toplarının peşinde. Bahri o gün de erkenden uyanmıştı. Ama o gün her zamankinden farklıydı. Bayram günü kuşların bile mutlulukla öttüğünü düşünürdü Bahri. Küçük avlularının duvarına tırmanmıştı hemen. Nisan güneşi karşı evlerin çatılarından ışığını göstermeye başlamıştı. Bahar serinliğine açılıyordu bir bir pencereler; kuşlar, böcekler, çiçekler, çocuklar uyanıyorlardı herkesi uyandırmak için. Bahri, kendisinden üç yaş büyük abisi Yusuf'un elinden tutmuş yan mahallenin bakkalına gidiyordu sevinçle. Tek başına gitmesine izin verilmediği için bugün abisiyle birlikte izin koparmışlardı. İşte en çok da bu yüzden seviyordu şu bayramları. Yan mahalledeki bakkal epey büyüktü. Yiyecek, içecek dışında; oyuncak, dikiş nakış malzemeleri, gazete, defter, kalem, tüp, plastik kap kacak ve temizlik malzemeleri bulunurdu. Oyuncak ve şekerleme dışındakiler hiç mi hiç ilgilendirmiyordu onları. Zaten varır varmaz da oyuncakların olduğu raflara yönelmişlerdi. Abi bak. Diyerek heyecanla yeni gelen oyuncakları göstermişti Bahri. Şeffaf su tabancaları, mızıkalar, plastik askerler... Hepsi birbirinden güzeldi. Arkadaki raflardan birinde öyle güzel bir gemi vardı ki, gözünü ondan ayıramıyordu Bahri. Kocamandı. Parası da çoktu belli ki. Hem alsa bile nerede yüzdürecekti ki? Leğende mi? En iyisi su tabancasıyla şekerleme almaktı. Gemiyi üzüntüyle bırakmıştı aldığı yere. Tam arkasını döndü ki o zamana kadar hiç görmediği uzun boylu bir adamla karşılaştı. Boynunda asılı duran şeye baktı bir süre. Bahri ve Yusuf ellerinde su tabancaları, mavi bir top ve birkaç şişe gazozla birlikte evlerinin yolunu tutmuşlardı. Yusuf, eve gidince içeceği gazozu düşünüyordu. Bahri'nin aklı ise o uzun boylu, süzülen uçurtma sesli adamdaydı. Bu duruma çok sevinmişti Bahri. Evlerine vardıklarında önce gazozlarını içmişlerdi hep birlikte. Sonra arkadaşlarının evlerinde vakit geçirmişlerdi. Akşam da annelerinin özene bezene hazırladığı yemeklerden yemişler, bolca gülmüşlerdi. Uyumadan önce aklına, alamadığı o gemi gelmişti Bahri'nin. Ne de güzeldi. Alt tarafı turuncu, üst kısmı deniz mavisiydi. Televizyonda görmüştü denizi. Nasıl da atlayıp yüzüyordu insanlar. Sahi o kocaman gemiler, nasıl yüzebiliyorlardı öyle? Gemi mi dileseydi acaba bu gece? Abisiyle konuşmalarını düşündü. En iyisi o uzun boylu adamla tekrar karşılaşmayı dilemeliydi. Geçenlerde çok sevdiği arkadaşı Murat İstanbul'a taşınmıştı. Nasıl bir şehirdi acaba İstanbul? Söyledikleri kadar büyük müydü? Kim bilir her gün kaç gemi geçiyordu denizinden? Büyüdüğünde mutlaka arayıp bulacaktı Murat'ı ve mutlaka bir gemiye binecekti. Rüyasında beyaz bir gemide tek başınaydı Bahri. Suya elini uzattığında balıklara dokunuyordu, gökyüzüne uzandığında kuşların kanadına. İnsanlar minicik görünüyorlardı buradan. Evler, arabalar, ağaçlar... Her şey minicikti. Öyle güzel bir yolculuktu ki... Uyandığında gerçek olmadığına üzülmüştü. Sabah yine herkesten önce uyandı. Terliklerini sessizce giyip avluya çıktı. Bugün hava düne göre biraz daha serindi. Elleriyle omuzlarını sıvazlamıştı istemsizce. Kuşlar yine bir başka ötüyor diye düşündü. Ne de olsa bugün de bayramdı. Babaları bugün de izinli olduğu için pikniğe gideceklerdi komşularıyla birlikte. Yeni toplarını oynayacaklar, su tabancalarıyla birbirlerini ıslatıp eğleneceklerdi. Keşke her gün bayram gibi olsa dedi içinden."} {"url": "https://rihtimdergi.com/rivad-deva/", "text": "Belki biz bu rüyada mutlu oluruz. İki çocuğunun başucuna süt ve kurabiye bıraktıktan sonra odalarının kapısını da içeri gaz girmeyeceğinden emin olarak bantlayan ve kafasını fırının içine sokarak intihar eden Sylvia Plath'in , İntiharın kıyısında dolaşan kadın Tezer Özlü'nün, Ceplerine taşlar doldurarak kendini Ouse nehrine atarak intihar eden Virginia Woolf'un, Bileklerini keserek Osmanlı toplumunda intihar salgını başlatan Beşir Fuad'ın, 'Yalnız hüznü vardır, Kalbi olanın' diyen ve 29 yaşında balkondan atlayarak intihar eden İlhami Çiçek'in, 11 Ağustos 1992 tarihinde, saat 05.00'de Kadıköy Ümit Oteli'ndeki odasından atlayarak yaşamına son veren Kaan İnce'nin, Maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın / hepiniz mezarısınız kendinizin... sözleriyle 13 Ekim 1987 tarihinde, beşinci kattaki evinin, yatak odası penceresinden atlayarak intihar eden Nilgün Marmara'nın sunulması amaçlanmıştır. Mutlak devlet hakimiyetini sağlamak için 13.000 den fazla sivil ve asker öldü Dersim'de. Avrupa'da daha önce görülmemiş muazzam ölçüde cani etnik temizlikler vardı bu ülkede. 33 yazar, düşünür, aydın, ozan yangın dumanıyla boğuşurken, polis Allah-u Ekber diye bağırdıkları için göstericilere müdahale etmemiştir bu ülkede. Yunan yerlilerin evleri beyaz haçla işaretlendi, yağmalamadan ve yıkımdan zarar görmediler bu ülkede. 200.000 kişi öldü ve 80.000 kadın tecavüze uğradı Nanking'de. En genci 16 günlük, en yaşlısı ise 95 yaşında olmak üzere 126 Türk öldürüldü Kıbrıs köylerinde. Maraş katliamında, katliamda önemli rol oynayan 68 kişiye ise ulaşılamadı bu ülkede. 16 Mart 1988'de zehirli gaz bombalarını taşıyan sekiz MiG-23 uçağı saldırdı Halepçe'ye. Hocalı kasabasında Ermeni intikamlarına şahit olundu bu dünyada. Çocukları küçük kurşunla öldürürler değil mi anne ? diye sordu bir çocuk annesine, bu dünyada. Bir beyin gençse ve düşünüyorsa, bu katlanılamaz bir şeydir ve canice bombalanıp kafasının uçurulması gerekir. diye düşünenler oldu Suruç'ta. Rivad Deva, Welcome to the propaganda of wire mesh on hangers.... Her şey zaman içinde sevgisini, her şey zaman içinde niteliğini yitirdi. Gün geldi ve bunu hiçbirimiz fark edemedik. Fark edenler de şairin dediği gibi O güzel atlara binip gittiler. Özlü, Woolf, Çiçek, Zweig, İnce, Marmara ve dahası, hepimizin yerine çekilmez sınırları, kavrulmuş özgürlüğü, sosyopat beyinleri, aldatılmanın sırrını, hüznün boğumunu, yalan tarihi, dürüst tarihçiyi, kötülüğün hat safhası çirkin arzuları, iyiliğin devası kitap kokularını, kalemin azmini, anlam yitirilmişliğini, bitmek bilmeyen ulusa seslenişleri, açlık grevlerini, ekmeğini kömür kokusunda maden korkusunda geçirenleri, zehir içenleri, acımasız vicdan yitimlerini... Keşfettiler. No , no If you come, I can't meet you in this way. Limos, Semele, Artemis ! Burası kötü bir yer Deva ve ben bu acıyı kaldıramıyorum ertesi güne. They won't forgive. I'm so regretfull."} {"url": "https://rihtimdergi.com/rleri-soyleyemeyen-cocuk/", "text": "Bu öykü 2019 Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi Bir Kadın Hikayesi öykü yarışması birinciliğiyle ödüllendirilmiştir. Çok yıl geçti üstünden. Daha nohut kadar bir çocuktum o zamanlar ama o güne dair her şeyi bir bir hatırlıyorum. Çünkü gördüm, çünkü duydum. Çünkü ben oradaydım. Temmuz sıcağının ortalığı kasıp kavurduğu günlerden biriydi. Avludaki sundurmada öğlen yemeği silinip süpürülmüştü. Mahkeme suratlı adam, son sokumunu bol sarımsaklı cacığa bandırıp ağzına götürdü. Lokmasını yenice yutmuştu ki göbeğini kaşıyarak uzun uzun geğirdi ve yukarıya şükrünü bildirdi. Elhamdülillah, dedi ekşimiş ayran suratlı kadın da. Pantolonunun ağını kaşıyan adam, patatesli kömbeden bir parça daha kopardı ve bıyıklarının altına gömmeden önce mahkeme suratlı adama sırıttı. De, hadi kadın. Sümsük sümsük. Ne bu yahu? Bitir hele tıkınmanı da, seslen geline. Kaldırsın şu sofrayı, günahtır. dedi mahkeme suratlı adam. Ekşimiş ayran suratlı kadın arlandı, alnından yanaklarına doğru yol alan terini dastarının köşesiyle sildi. Baba-oğul uzun uzun güldüler ekşimiş ayran suratlı kadına. Alışıktı, aldırmadı hatta hiç duymamış gibi içeriye ünledi. Lafı ikiletmeden yumuşacık bir ses geldi içeriden. Hemen ardından kendi göründü, fistanı güllü bahar bakışlı kadın. Elindeki tepsiyle masaya yönelirken gözü avluda oynayan çocuklarındaydı. R'leri söyleyemeyen çocuk üç tekerli bisikletin üstünde; tay tay tay, hıy hıy hıy... gibisinden güya motor sesleri çıkararak bir dedesigilden yana, bir ahırdan yana gidip geliyor; sesi içine kaçmış kız da onun peşi sıra yampiri yampiri seyirtip mızırdanıyordu. Fistanı güllü bahar bakışlı kadın; kuzularım siz doyurdunuz mu karnınızı, derken gözlerini ferlendirdi. Çocuklar bisiklet kavgasının ateşiyle duymadılar annelerini ama ekşimiş ayran suratlı kadın, günah çıkarmak ister gibiydi. Fistanı güllü bahar bakışlı kadın masadakileri tepsiye yerleştirirken; sağ olasın ana, dedi. Kaynanası kaşlarını kaldırıp söylendi. Estafurullah ana, olur mu hiç öyle şey. Ben öylesine şey ettimdi, dedi fistanı güllü bahar bakışlı kadın. Sıcaktan ziyade mahcubiyetin verdiği tere bulandı. Gözü biraz önceki ferini yitirivermişti. Dibinde birkaç kaşıklık cacık kalmış olan tasın üstüne bumbar dolması sahanını oturttu. Kalan birkaç kömbenin kabına da kalan yufkaları dizdi. Tepsinin boş köşesine kirli tabakları üst üste koyup yanına çatal-kaşıkları sığdırdığı gibi eve yönlendiği sırada; pantolonunun ağını kaşıyan adam, kadının adım atarken oynayan kalçalarına gizliden bir bakış yolladı. Yüzüne hızlıca kan yürüyen adam, ana babasının görmez tarafından pantolonunun ağını kaşıdı. Çocuklar adı üstünde çocuktu. R'leri söyleyemeyen çocuk bıkmadan usanmadan bisikletini avlunun içinde dört döndürüyor, sesi içine kaçmış kız suskun suskun eşikte oturarak abisini izlese de azıcık dinlendikten sonra yine abisinin ardı sıra hem dolanıp hem mızmızlanıyordu. Mahkeme suratlı adam puşisiyle terini kurulayıp sesini avluya saldı. Küçük kız, eli burnunda omuzlarını silkeledi. Mahkeme suratlı adam, göbeğini titrete titrete güldü. Ekşimiş ayran suratlı kadın, sesine cilve kattı. Pantolonunun ağını kaşıyan adamın gözleri uykuya meyilliydi ama taşı gediğine koymak gerekirdi. Pişmiş kelle gibi sırıtarak iki eliyle birden ağını kaşıdı. Mahkeme suratlı adam gözlerini ağarttı. Nevri dönmüştü birden. Uzun bacaklarını ivedilikle aşağı sarkıttı pantolonunun ağını kaşıyan adam. Kollarını nereye koyacağını şaşırdı. Pıstı, ufacık oldu. Kavruk teninin kızardığı hiç belli olmuyordu ama kısık gözlerini iyice kısıp yere bakışını gören babası, oğlunun üstüne çok gittiğini düşünmüş olmalı ki gönlünü almaya çalıştı. Pantolonunun ağını kaşıyan adam babasının tavrıyla anında şımardı. Marsık yüzünü yerden kaldırdı. Biraz önceki tırsmışlıktan eser kalmamıştı. Tam ağına elini götürmüştü ki hızla çekip masadaki suya uzandı. Gelin kahve fincanlarını toplarken kaynanasına baktı. Yeşillerini ışıldattı. R'leri söyleyemeyen çocuk bisikletten bıkınca kapı girişindeki gölgeye sığınmış olan Çomar'a çattı. Öğlenin kuru sıcağında hımbıl hımbıl uyuyan köpeğin oynamaya hiç mecali yoktu. Çocuk dürtüklese de, istifini bozmadı. Sesi içine kaçmış kız bunu fırsat bilip bisiklete tünedi. Ayakları pedallara yetmese de üstünde olmaktan dolayı mutluydu. Sundurmadakilerden; pantolonunun ağını kaşıyan adam oturmaktan sıkılmış gibi oflayıp puflayarak ayağa kalktı. Mahkeme suratlı adam gözünün içine girmeye çalışan karasineği kasketiyle kovmaya uğraşırken oğluna çattı. Bir diklendi, bir kasıldı pantolonunun ağını kaşıyan adam. Eh, ben gidiyem o zaman, deyip ahırdan tarafa yürürken tam pantolonunun ağını okkalayacaktı ki arkasına baktı. Babasının dik dik onu izlediğini görünce elini ağzına götürüp kuru kuru öksürdü. Avlunun ortasında sarı sarı ışıyan tulumbadan bir kova su doldurdu ve dibeğin altından solucan avlayan yeğenlerinin saçlarını okşadı. R'leri söyleyemeyen çocuk çubuğunun ucundaki solucana hayretle bakarken amcasının ardı sıra bağırdı. Emmisi ahırın kapısını kapatmıştı. Çocuk, solucanı emmisine gösteremediği için üzüldü. Yanına varıp göstermeliydi ama tam yanaştığı an kapı içerden sürgüleniverdi. O, ahır kapısının önünde emmisinin derdine düşmüşken, çubuğun ucundaki solucan çoktan yere sarkmış kendini gizleyecek delik arıyordu. R'leri söyleyemeyen çocuk bütün hırsını solucandan çıkarmak istercesine iki ayağıyla ezdi ve hala tulumba dibeğinin altındaki solucanlarla oyalanan kız kardeşinin yanına vardı. Tamam, dedi kız. Koşarak ahırın arkasına dolandılar. Duvar dibindeki gübre yığını günün hararetiyle yanıyormuş gibi havaya dalga dalga dumanlar salıyordu. Annelerinin kürüyüp gübre deliğinden dışarıya sürüklediği ıslak gübre yol yol olup bahçeye doğru akıyordu. R'leri söylemeyen çocuk lastik ayakkabılarının boka belenmesine aldırış etmeden ahırın küçük penceresinden yana koşturdu. Duvarın dibindeki kütüğe basıp pencereye ulaştı ve pervazın arasında sakladığı bilye çıkınını alıyordu ki, olduğu yere çakılıp kaldı. Gözleri çanağından fırlamış halde içeriye bakarken beti benzi attı. Pantolonunun ağını kaşıyan adam, fistanı güllü bahar bakışlı kadını yemliğin üstüne devirmiş, ağzını da iri parmaklarıyla kapatmıştı. Kıçı alandaydı pantolonunun ağını kaşıyan adamın. Bir ileri bir geri gidip geliyordu kuru baldırları. Yirmilik delişmen sesiyle camız gibi de böğürüyordu. Fistanı güllü bahar bakışlı kadın debeleniyordu. Günyüzü görmemiş apak bacakları; geçen yıl yaralanıp son saatlerini yaşarken bir türlü ölemeyen beyaz tayın bacakları gibi, ağını kaşıyan adamın sırtını tekmeleyip duruyordu. R'leri söyleyemeyen çocukla bir an gözgöze geldiler. Bakışlarındaki bahar kışa kesmişti çoktan. Benzi solmuş, kanı kurumuştu. R'leri söyleyemeyen çocuk yüzünü yere düşürdü, canı ağlamak istiyordu. Terle tozun harman olduğu kara teni, öfkenin korkuya karıştığı anlarda daha da karardı. Kardeşinden yana baktı. Sesi içine kaçmış kız elindeki çubukla gübreyi eşeliyordu. Oğlan kütüğün üstünden indi. Kardeşinin yanına çömeldi. Bok böcekleri sedef gibi parlıyordu. Galiba sıcak onlara yaramıştı. Gübrenin içinde kımıl kımıl kaynıyorlardı. Sanki aşiretlerinde düğün vardı. Oysa, çocuğun yüreğinde sela veriliyordu... O da bir çöp aldı eline ve eşeledi gübreyi öylesine... Gözleri ahırın camındaydı. Kafası karman çorman. Çok geçmedi, fistanı güllü bahar bakışlı kadını gübre deliğinden çıkarken gördü. Her yeri pislik içinde, saçı başı saman doluydu. Güllü fistanın yakası paçası yırtıktı. Boynu, kolları ve yüzü kan gülleriyle bezenmişti. Yine göz göze geldiler oğluyla. Bakışları bu kadar kısa süre içinde kışını da bitirmişti çoktan ve iki iri deli gözü kalmıştı geriye... Kös kös bakan iki iri deli gözü... Kanlı tülbendini salladı en son ve bahçenin çitinden atlayıp kayıplara karıştı. R'leri söyleyemeyen çocuk çitin arkasından gitgide uzaklaşan garip çığlıklar duydu. Güneş bulutların arkasına saklanmıştı sanki. Hava yastaydı. Çocuğun içindeki matem gitgide büyüdü. Bir avucunda bilye çıkını, diğer avucunda sesi içine kaçmış kızın ufak eliyle ardına bakmaya korkarak avluya doğru yürüdü. O günden sonra ne evde ne avluda ne de köyde, fistanı güllü bahar bakışlı kadını gören olmadı. Çok çeşitli dedikodular, rivayetler uydurdular onun üzerine. Kiminin işine geldi inanmak. Kimi de gerçekten inandı söylenenlere ve ardından günyüzü görmemiş küfürlerle ballandırdılar beddualarını... Ben inanmadım hiçbir şeye. Çünkü ben gördüm, çünkü ben duydum. Çünkü ben oradaydım... Gördüklerimi, bildiklerimi, hatırladıklarımı hala sakladığım çıkınımdaki bilyelerimin ışıltılarına gömdüm."} {"url": "https://rihtimdergi.com/robotlasmis-sanslar/", "text": "Aslında biraz derine indiğimizde bunun cevabını çocukluk dönemlerimizde bulabiliriz. Bizlere de öğretilen tam olarak budur. Çocuklarımıza Büyüyünce ne olmak istiyorsun? sorusundan tutun da onları yaşam boyu yönlendirmeye giden bir sürecin içerisindeyiz. Küçüklükten beri aynı ortamda bulunan ve sürekli beynine belli başlı komutlar gönderilen çocuklar, büyüdüklerinde bunu bir görev olarak benimser. Sanki bazı temel şeyleri tamamladığında tam donanımlı bir hayat süreceklerini düşünürler. Yetişkinlik dönemine girdiğimizde ise hepimiz seri üretimden geçmiş robotlar haline dönüşürüz. Hepimizin hedefi bellidir ve o hedef uğruna yapmamız gerekenleri yapmaya çalışırız. Günün sonunda ise bir türlü tamamlanmayan cephanelerimizle kendimizi savaşın ortasında mutsuz hisseden bireyler halinde buluruz. Dışarıdan baktığımızda yaratılmamış, üretilmiş bir varlık halini alırız. Fakat; hayatın akışında tüm dünyanın unuttuğu bir şey vardır ki insan üretilmişliğe uyum sağlayabilen bir varlık değildir. Hayat da keşke bulgura alerjimiz olduğunu öğrenip bırakmak kadar kolay olsa. Maalesef sonuçları bizim için bu kadar basit olmuyor. 25-30 yaşlarımıza geldiğimizde çoğumuz üniversite mezunu oluyoruz. Bize öğretilenlere göre okulumuz bittiği için güçlü bir cephaneye sahip olmamız gerekiyordu bile. Fakat kendimizi çoğunlukla ne yapmamız gerektiğini bilmeyen, kendini yönlendiremeyen, sıkışmış bir ruh halinde buluyoruz. Daha sonra farklı olaylarda da aynı duyguları yaşadığımızı fark ediyoruz. Bizlere çocukluğumuzdan beri öğretilen şeyler gerçek değil miydi? Gerçek olan tek bir şey var ki bunların yalan olması. Bizler bu dünyaya gelirken üretilmedik, yaratıldık. Bu yüzdendir ki her birimizin fiziksel özellikleri, sağlığı, ruh hali, istekleri ve hayalleri bambaşka. Ve güzel haber şu ki bir savaşın ortasında değiliz. Gerçeğimiz, gerekliliklerimiz değil; isteklerimiz. Bunları ise belirlemek bizim elimizde. Bu yüzden insanoğlu iki kere yaratılır. Birincisi dünyaya gelirken, ikincisi ise kendini yaratırken. Bizler çocukken sudan çıkmış bir balık gibi şaşkın oluruz. Bir süre sonra anne sütünden kesilip yemek yemeğe başlar, ilk dişimizi çıkarır, düşe kalka yürümeyi öğreniriz. Bunlar doğal ve hayatın akışında olması gereken şeylerdir. Fakat durum biraz büyüdüğümüzde değişiyor. Ne zaman sanki bir göle eğilip yansımamıza bakar gibi kendimizi görmek, tanımak, benimsemek istesek bize farklı bir resim uzatılıyor. Orada ise bizlere gösterilen isteklerimiz değil; olması gereken şeyler oluyor. Bir türlü asıl gerçeği göremiyoruz ve bu resme inanıyoruz. Hayatımızı onun önderliğinde yönlendiriyoruz. Büyüdüğümüzde ise resimdeki şeylerin bizim olmadığı gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Ve bu gerçek yüzümüze ağır bir tokat olarak çarpıyor. Temel sorun şu ki bizler hayatta kendimizi ikinci kez yaratma şansına sahip olduğumuz halde bunun farkında değiliz. Ailelerimiz de bu konuda bizlere güzel bir hayat sunmak isterken yaptıkları yanlışın farkında olamayabilirler. Hep birlikte bu konunun derinine inip çözebilir ve artık o göle eğilip baktığımızda içimizdeki çocuğun istekleri neler, görebiliriz. Bunun sonucunda ise hayatın olağan akışında kendimizi ikinci kez yaratabiliriz. O zaman yaptığımız yanlışlar bile hayatta bize en güçlü cephaneleri sunar."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ruhum-tadilatta-kapaliyiz/", "text": "Elinde iğne iplik -şarkıları- ile ruhumuzun eksik yerlerine yama yapan, Binlerce dinleyicisine siyah bir öpücük ile sonsuz bir iz bırakan, Bir müziğin hem sözü, hem sesi, hem enstrümanı olabilen, Fazıl Say'ın Yıllardır yüreğime dokunabilmiş tek müzisyen dediği, bir yanı hala çocuk. Hiç büyümeyen. bir yanı hala umut. Hiç tükenmeyen. Tam da burada başlıyordu her şey. O kapıdan girişin, bana elini uzatışın, gülümsemen... 'Tanıştığımıza memnun oldum.' halleri. Konuşmalar sırasında göz göze gelmeler. Dinliyormuş gibi görünüp aslında 'Biraz daha gözlerimin içine bak.' düşüncesinde olmak. İlk haller her zaman böyle değil midir? Her bir ayrıntıyı zihnine kazımak istersin. Ve her şey bittiğinde de en çok bu halleri hatırlarsın. Canın daha çok yansın diye. İyinin içinde kötü, kötünün içinde iyi. Güzelin içinde çirkin, çirkinin içinde güzel. Sevginin içinde nefret, nefretin içinde sevgi. Aşkın içinde acı, acının içinde aşk. Bilmiyor muyuz? Biliyoruz. Bile bile lades diyoruz. Bir çatırtı. Gittikçe büyüyen bir kırık... Ve son bir dokunuşla yerle bir. Kalbim bir enkaz altı artık. Verdiğin sözlerin tuz buz olmuş halini, kurulan hayallerin yanık kokusunu, sevdiğini söylediğin anların kırılmış parçalarını, bakışlarının sarhoşluğuyla devirdiğim şişeleri, ihanetin acısını, birikmiş gözyaşlarını, ellerinin ellerimde bıraktığı silinmeyen izleri... Hiçbirini atmıyorum. Bırakmıyorum, unutmuyorum. Gün gelecek o enkaza bir kez de olsa uğrayacaksın. Eserinle gurur duy istiyorum. Şarkılarım, sözlerim, dualarım, kalbim, ellerim, günüm, gecem, sevincim, üzüntüm, zaferlerim, yenilgilerim, iyi ki'lerim, keşke'lerim... Hepsi yarım kaldı artık. Kırıklarını toplayıp bir hayata devam ediyorum. Biliyorum ama o eksik parça hiçbir zaman yerinde olmayacak. Bırakın harflerinde asılı kalın sözlerin. İçinizi bir bıçak gibi kesip aynı keskin yumuşaklıkla yeniden sarmasına fırsat verin bu naif sesin. Susturmayın şarkıları. Geri dönüp sığınabileceğiniz bir şarkınız olsun mutlaka."} {"url": "https://rihtimdergi.com/rumeli-hisari/", "text": "Rumelihisarı İstanbul'un Sarıyer ilçesi sınırlarında bulunur. İstanbul kuşatması için Anadoluhisarı'nın tam karşısına yapılmıştır. Rumelihisarı, Anadoluhisarı'na göre daha sağlam kalmıştır. Rumelihisarı'nın, Anadoluhisarı'nın tam karşısına yapılmasının amacı; Rusya'dan gelecek yardımları boğaz girişinde önlemektir. Şimdilerde müze olarak kullanılan Rumelihisarı, Türk sinemasının çeşitli filmlerine de ev sahipliği yapmıştır. Cüneyt Arkın'ın Battal Gazi filmlerinin çoğunun kale bölümleri bu hisarda çekilmiştir. Kahpe Bizans filminin bazı bölümleri de burada çekilmiştir. Rumelihisarı Osmanlı padişahı II. Mehmed tarafından yaptırılmıştır. Rumelihisarı 30 bin metrekarelik bir alan üzerinde yer almaktadır. İstanbul kuşatmasında, kuşatmaya yardımcı olması için yaptırılmıştır. Rumelihisarı'na mimari açıdan bakacak olursak; 16 burçtan meydana gelmektedir. Bunların üçü büyük, on üçü küçük olmak üzere inşa edilmiştir. Bu burçlara dönemin komutanlarının isimleri verilmiştir. Büyük üç burcun isimleri ve ölçüleri şöyledir; Sarıca Paşa burcu 28 metre yüksekliğinde, 23.80 çapında 7 metre kalınlığındadır. Halil Paşa burcu 22 metre yüksekliğinde 23.30 çapında 6.5 metre kalınlığındadır. Zağanos Paşa burcu ise 21 metre yüksekliğinde 26.70 çapındadır. Halil Paşa burcu diğer iki burca göre farklıdır. Halil Paşa burcu karedir diğer iki burç ise yuvarlaktır. Bu komutanlar hisarın yapımında çalışmışlardır. II. Mehmed de baş koordinatör olarak hisarın inşasında görev almıştır. Hisara tepeden bakıldığında eski Türkçeyle Muhammed yazdığı görülmüştür. Doksan gün gibi kısa bir sürede tamamlanmıştır. Rumelihisarı boğazın en dar bölgesinde olduğundan dolayı Boğazkesen Hisarı adını da almıştır. Hisarın bitiş tarihi İstanbul kuşatmasından bir yıl önce yani 1452 yılıdır. Hisarın içi bir şehir gibi yapılmış içinde cami, evler, sarnıç, yiyecek cephane malzeme depoları yapılmıştır. Bu aralar hisarın içinde cami inşaatı başlamıştır, buna itiraz eden çoktur ama hisarın orijinaline bakıldığında tiyatro ve konser verilen alan camidir. Hatta caminin minaresi sağlam bir şekilde durmaktadır. Hisar üç kez tadilat görmüştür. İlki 1509 yılındaki büyük İstanbul depreminden sonra zarar gören kısımlarının tadilat görmesiyle yapılmıştır. 1746'da hisarda yangın çıktığından dolayı III. Selim zamanında tekrar bir tadilat görmüştür. En son tadilatı 1953 yılında, içindeki evler istimlak edilerek tadilat geçirmiş ve bir açık hava müzesine çevrilmiştir. Rumelihisarı'nı gezmek için en güzel zaman ilkbahardır. O zaman İstanbul'a özgü sadece İstanbul'da yetişen erguvan ağaçlarını da görürsünüz. Rumelihisarı'nın içi erguvan ağaçlarıyla kaplıdır ve ilkbaharda hisar pembe bir renge bürünür."} {"url": "https://rihtimdergi.com/rush-zafere-hucum/", "text": "Film en heyecanlı yarış türü olan Formula 1 pistlerinde 1970'li yıllarda, James Hunt ve Niki Lauda arasındaki acımasız rekabeti anlatmaktadır. Afişlerde ve filmin gösterildiği her yerde James Hunt'ın Niki Lauda'nın önünde yer alması haricindeki tüm detayları ilgi çekmektedir. Mükemmel bir yarış, aksiyon ve dram filmi olmakla beraber Chris Hemsworth İngiliz James Hunt'ı, Daniel Brühl ise Avusturyalı Niki Lauda'yı canlandırıyor. Formula 1 yarışlarının altın dönemlerinde geçen rekabet, dünyanın şimdiye kadar gördüğü en büyük rakiplerin ikisinin heyecan verici gerçek hikayesi anlatılıyor. Yarışçıların özel hayatlarının da dahil olduğu filmde, iki yarışçının zafere ulaşmalarının kısa bir yolunun olmadığını ve yapılan küçük hataların bile asla düzeltilemediği bir ortamda fiziksel ve psikolojik olarak dayanıklılık sınırlarının nasıl zorlandığını görmekteyiz. Film gerçeği tam yansıtması amacı ile İngiltere, Almanya ve Avusturya'da çekilmiştir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ruya/", "text": "Dün gece rüyamda gördüm seni. İri dudaklarının arasına sıkıştırdığın sigarayı yakıyordun beceriksizce. Usulca sokuldum yanına. Bakıyorum da sigaraya başlamışsın. dedim. Her zamanki umarsızlığınla silktin omuzlarını, devirdin gözlerini, küçümsercesine baktın bana. Umum kendini beğenmişliğin üstündeydi. Bu tavırlarına alışkın olduğumdan pek de umursamadım. Güneş, esmer suratının yarısını aydınlatıyordu. Gölgedeki gözün koyu kahverengiyken; ışık banyosundan nasibini alan gözün bal rengine bürünmüştü. Sessizce birbirimize baktık, anlam veremediğim uzunca bir süre. Çok da anlamlı değildi bakışların, uzaklarda bir yere dalmış gibiydin. Kendi gözlerimi görmesem de ne kadar hüzünlü baktığımı tahmin edebiliyordum. Kafanı aşağı yukarı sallamakla yetindin. Ağzından çıkacak ufacık bir kelimeyi dahi benden sakınıyordun sanki. Ben yine de bu durumu senin genel sessizliğine verdim. Zaten anlam veremediğim tüm davranışların, bana göre, yapısal özelliklerinden kaynaklanıyordu. Sarı yapraklar ayağımızın altında hışırdarken, yere bakarak yürüyorduk. Bense televizyonu açık, sobalı odada ödevini yapan, kaçamak bakışlarla televizyon seyreden ilkokul çocuğu gibi; seni seyretmeyi ihmal etmiyordum. Kollarını kavuşturmuş, omuzlarını yukarı kaldırmış, küçülebileceğin kadar küçülmüştün. Ayağının altına serilmiş, hayali bir ipin üstüne basarmış gibi özenle atıyordun adımlarını. Zihnimi telaş bürümüştü. 'Bitmesin, ne olur bitmesin.' diyordum kendi kendime. Bilinçaltımın bana yaptığı bu kıyağın bir sonu olacağını anlamıştım. Bu telaş, ters tepmiş olmalı ki sert bir rüzgar esmeye, yerdeki yaprakları uçuşturmaya başladı. Sen ise havalanan eteğini, muhtelif yerlerin gözükmesin diye ellerinle düzeltmeye çabalıyordun. Şimdi bunun sırası değildi. Son bir çabayla rüzgarla eteğin arasındaki kavgayı ayırmaya çalışan ellerini aldım avuçlarımın içine, yoğun uğultuya karşı koyarak; ''Hiç sesini duymadım, böyle gitme, bir şey söyle!'' dedim. Sürmeli kirpiklerini kırpıştırarak baktın bana; saçların esintiye kapılmış geriye doğru savruluyordu. Dudaklarını bana hayat üfleyecekmiş gibi öne doğru uzattın. Ağzın hafifçe açıldı. Belki, birkaç harf birleşip kalan ömrümü anlamlı kılacaktı fakat çok uzaklarda Musa asasını yere vurdu. Sağır edercesine bir gök gürültüsü kulaklarımı doldurdu. Deniz misali yarıldı kelimeler ortadan ikiye ve ben ne dediğini anlayamadım. Uyandığımda; gözlerimi açmaksızın el yordamıyla, odayı inleten alarmı kapattım. Bir süre aynı rüyaya yeniden girmek için çabaladım. Yatağın içinde bir sağa bir sola döndüm; yüz üstü, sırt üstü yattım. Sonuçta görebildiğim tek şey sonsuz bir siyahlıktı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sabah-her-seye-gebe/", "text": "İki ay oldu kapısına geleli. Çok pişman olmuştum sonra. Keşke ölseydim. Keşke araba altlarında kalsaydım da o gün bu adama sığınmasaydım diye, kendi kendime az hayıflanmadım. Ayağının altında dolandığım zamanlar beni iteklemesi bedenimi çok fazla yaralamıyordu ama içimde bir yerler acıyordu inceden inceye. Yüreğim daralıyordu. Ara sıra ensemi okşayıp Ne habersin şapşik. demese beni hiç mi hiç istemediğini düşünecektim. Geçimsiz biriydi. Huysuz. Aksi. Her kafası bozuk olduğunda iteklenmekten yılmıştım. Durumu kabullenip havalar ısınana kadar pısırık, sessiz ve tepkisiz bir vaziyette günlerimi tüketmem benim için hayırlı olacaktı. Mevsim yaz olsaydı belki diklenirdim. Belki, ne zaman su yüzü gördüğü belli olmayan o kara tenine tırnaklarımı geçirirdim. Hatta çeker giderdim. Ama dışarısı kar borandı. Sustum. Hep sustum. Geceleri, dürbünle karşı apartmandaki mor perdeli pencereleri röntgenlediğini görünce de sustum. Bazen, mor perdelerin gece olunca kapatılması unutuluyordu ya da kapatılmıyordu, bilmiyorum. Rapunzel saçlı kadın, elbisesini çıkarıp saçlarıyla aynı renkte olan uzun geceliğini giyene kadar, o pantolonunun önüyle oynardı. Bazen uzun bir süre açık kalıyordu perdeler. O, gözlerini dürbünden çekmiyordu. Ne zaman ki pencereler morla boyanıyor, o zaman isteksizce kalkıyordu çivilendiği koltuğundan. Sağ elinde dürbün tutma yorgunluğu, sol elinde ateşi geçmiş şehvetin ıslaklığıyla... Sonra atıyordu yine kendini alkolün uyuşturan, unutturan kollarına ve kadehini kaldırıp sitem ediyordu mor perdelere. Alkol parmak uçlarını bile esir aldığında, sızıyordu uzun uzun uykuların ölümüne. Ben yine susuyordum. Doğru dürüst dışarı bile çıkmıyordu. En fazla iki günde bir. Dönüşte mutfağın tezgahına fırlatır gibi bıraktığı poşetlerde yiyecekten çok içki şişeleri boy gösterirdi. Ve birkaç kitap. Çok okurdu. Artık ne varsa onlarda. Saatlerce dalardı öyle zamanlarda. Öyle ki bazen içkiyi bile unuturdu diyebilirim. Bazı sayfaları kırmızı kalemle çizerdi. Bazen dağınık masanın üzerinde hazır bekleyen kenarları kıvrık defterine hızlı hızlı bir şeyler yazardı. Çoğunluk yırtıp çöpe atardı yazdıklarını. Farklı bir mutsuzluk akardı yüzünden. Burnundan soluduğu böyle zamanlarda köşemde uyuyormuş gibi yapardım. Bir keresinde kafası her zamankinden daha kıyaktı. Çok nadir olarak yırtıp atmadığı sayfalardan birini açıp ardından öksürerek boğazını temizlemişti. Sözleri ağzında yuvarlayarak, dudaklarını eğrilte eğrilte okumuştu yazdıklarını. Sesini beğenmemiş olmalıydı ki, yarıya gelmeden başa dönüp tekrar tekrar okuyordu. Son öksürüğüyle balgamdan temizlenen boğazında ellerini gezdirdikten sonra tane tane okumayı başarmıştı. Sesi öyle yumuşacıktı ki şiirden anlamayan ben bile etkilenmiştim. Sonra bana bakmıştı ters ters. Ben köşemdeki miskinliğimi bozmamıştım. Her zamanki gibi uyumuş taklidi yapmıştım. Dün, beni arkadaki boş odaya kapattığından beri iyice kararlıydım. Oysa ben bu soğuk odaya kapatılacak hiçbir şey yapmamıştım. Hoş, bir zamanlar oğlanlarının yattığını tahmin ettiğim ranzanın alt katını hazırladı bana, ama ne olursa olsun yine de çok gücüme gitti. Artık iyice gözümü karartmıştım. Sabah olsun mutlaka gideceğim diyordum ve sabah oldu. Ben her zamanki gibi miskin miskin uyukluyordum. Üstelik her zamankinden daha küskün daha mutsuz. Kapıyı usulca açtı. Umursamaz görünmeliydim. Gözlerimi hafifçe araladım. Yüzünü hiç bu kadar aydınlık görmemiştim. Yıkanmış mıydı, yoksa mutlu muydu o an kavrayamadım. Bu adam, iki aydır birlikte yaşadığım adam değildi. Neredeyse duvardaki fotoğrafta yıldız yıldız gülümseyen adamın aynısı olmuştu. Sinek kaydı bir traş. Yeni olduğu her halinden anlaşılan kot pantolon ve üzerinde şık bir triko kazak. Yüzünde gülücüklerle yanıma geldi. Sırtımı okşadı. Yemeğimi her zamankinden fazla koydu tabağıma. Üstelik konserve. Gözlerime ilk defa bu kadar sıcak baktı. Şimdi de karnımı okşuyor. Aman Allah'ım. Kulaklarıma inanamıyorum. Biliyordu ha! Biliyordu! Farkındaydı. Her şeyin farkındaydı. Oysa ben... Yani, bırak doğacak yavrularımı, benim dahi varlığımın farkında olmadığını zannediyordum. Demek senin şapşik kızın bu ha? diyor, Rapunzel saçlı kadın. Yanıma oturuyor. Yumuşacık elleriyle beni kucaklayıp, dizlerinin üstüne koyuyor. Siyah sabahlığının kaygan kumaşı içinde adeta sarhoş oluyorum. O benden daha sarhoş. Kadının ellerini yakalayıp avuçlarının içinde sıkıyor. Öpüyor, öpüyor. Aşkla öpüyor. Özlemle öpüyor. Ve ben, on dakika öncesine kadar düşündüklerimin hepsini unutuyorum. Kanım ılık ılık dolaşıyor damarlarımda. Artık sevginin çok yakınındayım. Hatta kucağında, hatta yüreğinde. Yavrularım da sevgi dolu sıcacık ellerde büyüyeceklerken, gitmek niye?.."} {"url": "https://rihtimdergi.com/saclarini-son-kez-taradigim/", "text": "Ondan saçlarını ve hikayesini hiç bilmediğim en önemli saatini aldım. Saçlarını son kez okşadığımda Daha aşağıya inemezsin, orada bitiyor deyip ağlamaya başladı. Hem sen kısa saç sevmezsin dediğinde, vicdanımda eğer tarifini herhangi bir kelimeye sığdırırsam kendimi pazarlamış gibi hissedeceğim bir acı uyandı. Kaosun tarifini sorsalardı o an; içimde bulunan, yeryüzündeki bütün devletleri devirebilecek gençleri tarif ederdim. Altı yaşından beri, vicdanın böyle yanabileceği gerçeğini göz ardı ediyordum. O andan saçlarını son kez taradığım ana kadar kendimi bunun hesabını vermek zorunda hissediyordum. Hissediyordum çünkü sabah her şey bittikten sonra yatakta onu izlerken şeytanın dostluğu sayesinde, bilincim kendisinde cevaplarını öğrenmek istemediğim doğru soruları sorma kuvvetini buldu. Kendisini öldürmeye çalışan karmaşanın, ete kemiğe ve cümleye bürünmüş isyanın silüeti, doğrudan doğruya beni tehdit ediyordu. Doğru soruları sorabildim mi bilmem ama doğru cevapları aldığımı biliyorum. Ağzından değil; cevap verirken kontrolünü kaybettiği vücudundan aldım cevaplarını. Aslında neler yaptığı veya neler olduğu sorun değildi ama dert belası merakıma her acı sonun başında olduğu gibi yenik düşmüştüm. Bu sefer olmasına imkansız baktığım bir şey oldu. Acı, kendisini intihar eden bir genç kız gibi okyanusa bıraktı. Doğru cevapları aldığımı biliyordum. Fakat doğruların huylarından biri de bazen gerçekleri vermiyor oluşuydu. Yani bir kekle aynı odada bulunmanız ve onu yememiş olmanız onu arzulamadığınızı göstermez. Gerçekleri sadece ve sadece her şeyi gören gözler ve her şeyi hisseden şeyler bilirler. Gerçekler, onların akıllarındaki salt anılardır. 15 yaşımdan beri, bu düşüncenin asıl kaynağı olan 'neden?' sorusunu sormayı vakit kaybı olarak gördüm. Ona da sormadım. Bu vakitleri düşünürken acıyı ve anıları unuttum. İçinde bulunduğum saniyelerin beni boğazladığını, bir kız çocuğunun kanı gibi utanç dolu aktığını şuan fark ediyorum. Zamanı bana olur olmaz hatırlatan saati, günün her saati ötebiliyordu. Saat, göstermesi gerekenden çok farklı saatleri gösteriyordu. Ama saatin her ötüşünde, bana acıyıp bütün kötü temennilerini bosver, seni affediyorum dediği o sahne aklıma geliyordu. O, benden ötürü olan acılı, sevgisiz, donuk bakışlarını unutamıyorum. Yaptığım şeylerin sebebi, çocuksu acımdı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sahne-kapisi/", "text": "İnsanoğlu doğmaya ve ölmeye devam ediyor. Aslında olan şey bu kadar basit. Bu bengi döngüyü anlamlaştıran ve/ve ya anlamsızlaştıran şeylere de yine bizler sebep oluyoruz. Şöyle bir örnek verebiliriz ki; doğumdan sonra hayat bulan her beden, bir gezegeni paylaşmak zorunda kalıyor ve bu ortak yaşam alanında da bir çok sahne türüyor. Sahnelerin türleri ve milyonlarca değişik konuları var. Bizim yapmamız gereken ise her bir sahne için ayrı ayrı rol alıp, kabullendiğimiz rolleri layıkıyla gerçekleştirmek. Şu açıdan düşünmek gerekir; sahne hazır, oyuncular sahnede ve ilişkiler yürütülmeye başlanmış. Bu dar odada yaşatılan rolün dışında başka hiçbir şeyden haberimiz yok ve bu yeterli. Halbuki, hemen arkamızda yer alan o eskimiş kapıyı aralasak, bambaşka bir sahneye geçiş yapacağız ve çok değişik roller üstlenebileceğiz. İşin daha da garip olan tarafı, insanlığın bir kısmının bu kısır döngü içerisinde unutulmayanlar arasına girme çabasıdır. Buradaki asıl istek baş rolü kapma çabasıdır. Öte yandan, hayat denen şu sahneye kendi senaryolarını katmak isteyenler de var. Mevcut senaristlerin canını sıkan asıl tür senarist olmak isteyen bu insanlardır. Çözüm için asla ve asla bu sahne kapılarını açmak kullanışlı gelmez. Sahnenin her bölümünde farklı bir senaristin oyunu vardır ve bu bölüm senaristindir. Sanki ortak sahneye çıksa oyuncular, dünyanın sonu gelecek. Daha doğrusu sahnenin sonu gelecek, yani sahnenin. Şu cümlelere bakan ve içinde senarist ruhu taşıyan insanoğullarına sesleniyorum. Bu sahneyi daha fazla bölmeyin. Ortak yaşam alanımızda ortak bir sahne edinelim. Öyle bir oyun hazırlayın ki bizlere, birbirimize sessiz kalmayalım. Dövüşelim, öpüşelim, tartışalım, övgüler yayalım, doyalım, doyuralım, doğuralım, paylaşalım vb. Yeni güne uyandığımızda, sahnede daha çok kapı görmeye başladıysak da, bunun suçluları bizleriz. Ne yazık ki, onlara da biz diyemediğimiz için bu haldeyiz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sait-faik/", "text": "Öykü, roman ve şiirleriyle 'Modern Türk Edebiyatı' nın usta kalemlerinden biri olan Sait Faik, öykü dalındaki eserleriyle 'Durum Öyküsü' türünün ülkemizdeki öncüsü olmuştur. Öykü yazarlığına adım attığı dönemlerde, Ömer Seyfettin'in 'Milli Hikayecilik', Sabahattin Ali ve Sabri Ertem'in 'Gerçekçi Yönelim' ve Refik Halit Karay'ın 'Fıkra Öykü' akımlarının güçlü etkileri sürmekteydi. Sait Faik'in ilk eserlerinde öne çıkan 'gözlemci yazar' kimliğinin belirginleşmesinde bu yazarların kuşkusuz önemli payları olmuştur. Fakat daha ziyade, Memduh Şevket Esendal' ın içten ve duru anlatım tekniğinden etkilendiğini vurgulamak gerekir. Onu öznelleştiren ve farklı kılan tarzını ise ikinci dönem eserlerinde görürüz. Bu tarz, yazarın sadece anlatımcı olmayıp öyküyü olaydan sıyırarak, kendi duyguları ve tespitleriyle, yani kendisinden hareketle anlatması şeklinde karşımıza çıkar. Sait Faik, özellikle ikinci ve üçüncü dönem eserlerinde toplumu ve toplumsal olayları değil, günlük yaşamın sıradan insanlarını, onların yaşam biçimlerini, özlemlerini, sevinçlerini, hayal kırıklıkları ve hüzünlerini, sonuç olarak bireyleri ele alarak, yalın, samimi bir dil ve şiirsel bir anlatımla okuyucusuna sunar. Bir pastra oynadılar. Bir heyecanlı tavla partisi seyretti. Sonra evinin yolunu tuttu. Anası yatsı namazı kılıyordu. Her zaman yaptığı gibi, anacığının önüne çömeldi. Seccadenin üzerinde taklalar attı. Dilini çıkardı. Nihayet kadını güldürmeye muvaffak olduğu zaman kadıncağız selam vermek üzereydi. -Ali be, günah be yavrum, dedi. Günah yavrucuğum, yapma! Yalnız ülkemizde değil, dünyanın birçok ülkesinde de örneklerine rastlanan, değeri sonradan anlaşılmış bir yazın ustasıdır o. Bu durumuna temel sebep; döneminin edebiyatçılarından kopuk oluşu, kendi halinde, kendi meşrebince yaşamayı ve yazmayı seçmesidir. Aslına bakılırsa, onu öznelleştiren, öykü kurgulama ve yazım tekniği açısından farklı kılan da bu etkileşimsizlik hali olsa gerektir. Kimi söylemlerinde bu durumunu sitemkar ifadelerle dile getirmiştir. Birinci ve ikinci dönemlerindeki optimist halinin aksine, Sait Faik'in üçüncü dönem eserlerinde pesimist bir hava hakimdir. Sorumlusu olmadığı ve kendisini uymak zorunda hissetmediği bozuk dünya düzeninin değişmeyeceğine, hatta gün be gün işlerin daha da kötüye gideceğine dair kanaati, bu halin oluşmasında önemli bir etmendir kuşkusuz. Lakin, içindeki doğa ve yaşam sevgisinin asla kaybolmadığını bizlere her fırsatta hissettirir. Yalnızlıktan kurtulmak için önce kendisini, sonra çevresindeki insanları, yağmuru, rüzgarı, denizi, kuşları dinleyerek yazdı o ve yazmadığı, yazamadığı vakitler çektiği sıkıntıyı, yine yazarak dile getirdi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sali-ertesi/", "text": "Hatice Dökmen'in Salı Ertesi adlı kısa romanı, Kasım 2017'de Kanguru Yayınları'ndan çıkarak okuyucusu ile buluştu. Roman, Aziz isimli ana karakterin iç dünyası ve çelişkileri üzerine kurulu. Karakterin, dışarıdan bakıldığında sıradan gibi gözüken durgun bir yaşamı var; ancak derinlere inildikçe korkunç bir karanlık çıkıyor karşımıza. Aziz'in, içindeki karanlıkla boğuşmasının ve iç hesaplaşmalarının konu edildiği roman, aslında uzun bir durum öyküsü olarak nitelendirilebilir. Çocukluğunda başından geçen bir olayın karakterin tüm hayatını nasıl etkilediğini, onu kimlere ve nelere mecbur bıraktığını ve nasıl bir sona taşıdığını yine onun gözünden izliyoruz. Kitabın kurgusu, karakterin çocukluğu ile yetişkinliği arasındaki uzun zaman dilimine yaslanmış olsa da konu günümüzü ele alıyor. Romanda, ülkemizde meydana gelen pek çok güncel olaya da yer verilmiş. Yazar, dünün ve bugünün kanayan yaralarından biri olan çocuk tecavüzlerini konu ederek çok önemli bir toplumsal soruna parmak basıyor ve 'çocuk susar sen susma' sloganının sadece bir slogan olmaktan çıkıp gerçeğimiz olması gerektiğine de dikkat çekiyor. Kitabın giriş bölümünden, Aziz'in karakteri hakkında yeterince bilgi sahibi oluyoruz. Aziz, yalnız bir gençtir. Yazarak kendinden ve dünyadan uzaklaşmaya çalışıyor. Kendinden nefret ediyor. Sırları var, o sırların ardına gizlenerek hayattan kaçıp ömür boyu susmayı tercih ediyor. Daha doğrusu annesinden edindiği öğrenilmiş çaresizliğin içinden çıkamıyor. Hayatını mahveden şeylere boyun eğerek onları hep hayatının içinde tutuyor. Tek başına yaşadığı evinde, başına buyruk bir yaşam sürüyor gibi görünse de aslında onun özgür olmadığını, geçmişten getirdiği travmalarının esiri olduğunu kitabın ilk sayfalardan anlıyoruz. Onu bu denli yaralayan olay, kitabın ortalarına dek giz perdesi ardında bırakılmış. Kitapta bir diğer önemli karakter, Aziz'in patronu ve aynı zamanda üvey babası Rafet. Aziz'in zayıflığının, kaderciliğinin ve huzursuzluğunun sembolü, Rafet. Onların ilişkilerine baktığımızda, toplumdaki korkunç bir kırılmaya ve yozlaşmaya da tanık oluyoruz. Rafet karakterinin Aziz'in hayatında ne denli önemli bir rol oynadığını yavaş yavaş gözlemliyoruz. Kitabın yarısına doğru ilerlediğimizde bazı düğümler çözülmeye başlıyor. Gizem ve merak unsuru, bu yönüyle dozunda verilmiş. Bu da durgun bir suyu izler gibi izlediğimiz Aziz'i bırakıp gitmemizi engelliyor. Bir yazar olan Aziz'in de kaleminden çıkan öyküleri okuma fırsatı buluyoruz bu arada. Kitap, ana metnin içine serpiştirilmiş bu öykülerle renkleniyor. Bu öyküler, konunun yarattığı kasvetten bir nebze kurtulmamızı da sağlıyor aslında. Yazarın öykü türüne olan bağlılığı burada da kendini gösteriyor ve bunun sonucu olarak roman, bir öykü kitabının havasına bürünüyor. Kitapta bir de sonlara doğru ortaya çıkan ve Aziz'in yaşamında dönüm noktası olacağını başından ön göremediğimiz bir sıradanlıkla romana dahil olan Ebru karakteri var. Bu karakter, Aziz'de, her şeye rağmen saf, tertemiz kalmış bazı duyguları temsil ediyor. Aziz'in yaşadığı onca olumsuzluğa rağmen hala normal bir yaşam sürebilmek için derinlerinde sakladığı bir arzuyu açığa vuruyor. Aziz, normal yaşama asla kavuşamayacağını bilse de; Ebru, Aziz ile kitabın kötü karakteri Rafet'i bir hesaplaşmanın içine doğru sürüklüyor ve Aziz'de bir uyanış meydana getiriyor. Roman anlatıcısı Aziz, bir yazar. Çocukluğundan beri yazmayı seviyor. Yazma konusunda da sorunlar yaşıyor, Aziz. Sıkıntılarını dile getirmesi de yazan kişilerin kendini bulabileceği bir başka konu. Yazar, olayı uzaktan izleyerek başarılı bir şekilde kendini soyutlamış ve kurguya dışarıdan bakabilmeyi başarmıştır. Hatice Dökmen, toplumsal yaralara metinlerinde yer veren bir yazar olarak bu romanda da üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmiş, olay kahramanı aracılığıyla toplumsal duyarlılık oluşturmayı başarmıştır. Romanın dili, zorlama ve uzun cümlelerden uzaktır. Gündelik konuşma dili, anlatıma doğallık katmıştır. Salı Ertesi, sadeliği, çarpıcı konusu ve konunun işlenişi ile zihnimizdeki yerini daima koruyacak bir roman."} {"url": "https://rihtimdergi.com/san-andreas/", "text": "Ülkemizde 29 Mayıs 2015 Tarihinde vizyona giren ABD yapımı bu aksiyon ve gerilim filminin yönetmenliğini Brad Peyton üstlenmiş. Carlton Cuse'un, Andre Fabrizio'nun aynı adlı eserini seneryolaştırarak sinemaya uyarladığı 114 Dakikalık Warner Bros yapımı filmde, Hızlı ve Öfkeli serisinin beğenilen aktörü Dwayne Johnson ile birlikte Carla Gugino , Alexandra Daddario , Archie Panjabi , Ioan Gruffudd , Hugo Johnston ve Art Parkinson başrolleri paylaşmışlar. Filmin çekimleri ABD ve Avustralya'da Nisan 2014'de başlamış ve Temmuz 2014'de bitirilmiş. Bilgisayarlı görüntü efektlerinin hazırlanması, montaj, seslendirme, eşleme ve kopyalama işlemleri 2015 baharında bitirilen film tüm dünyada aynı hafta içerisinde görücüye çıkmış. Yaklaşık 100 milyon US $ bütçeli filmin 23 Haziran itibarı ile sadece ABD' deki gişe hasılatı 135 milyon US $' a ulaşmış. Aynı tarihteki Türk izleyici sayısı ise 315 bin. Dünyanın en önemli deprem zonlarından biri olarak kabul edilen ve uzunluğu bin kilometreyi aşan San Andreas Fayı' ndaki hareketlenme ile başlıyor film. Ard arda gelen büyük ölçekli sarsıntılar ve bu sarsıntıların yeryüzünde yarattığı etkileri izleyicilere sunan oldukça başarılı görsel efektlerle devam ediyor. Efektler o denli başarılı ki, film makaraları döndükçe izleyenleyenlerin yaşadığı heyecanın dozu da ister istemez artıyor. Felaket görüntülerinden keyif almak da neyin nesi denilebilir elbet. Bu bağlamda izlenenlerin birer kurgu olduğunu bilmek insanı rahatlatıyor. Özellikle Hoover Barajı'nın yıkılış sahnesi ile son ve en şiddetli deprem sonrası oluşan tsunaminin dev transatlantiği sürükleme sahnesini izlemek, benim gibi kaliteli görüntü efektlerini gözünü kırpmadan izleyen seyirciler için keyifli dakikalar geçirmek anlamını taşıyor . Filmin üç boyutlu olması seyirden alınan keyfin katlanmasını sağlıyor. Mesleğine aşık bir arama kurtarma pilotu olan Ray'in hayatını hiçe sayarak kurtarma operasyonlarına katılması, ailesine karşı sorumluluklarını yerine getirmediğini düşünen eşi Emma' yı bıktırmış ve ayrılmak zorunda bırakmıştır. Emma şimdi zengin bir işadamı olan Daniel Riddick ile evlenmek üzeredir. Ray ve Emma'nın kızları Blake, özel uçağı ile iş seyahatine çıkan Daniel Riddick ile birlikte San Francisco'ya giderler ve depremler ardı ardına gelmeye başlar. Bu saatten sonra Ray ve Emma'nın yapacakları tek şey kızlarını kurtarmaktır. Bu kurtarma sürecinde yaşanan olaylar Ray ve Emma'nın yeniden yakınlaşmasını da sağlayacaktır. Filmde Dwayne Johnson ve Carla Gugino başta olmak üzere rol alan aktör ve aktristlerin oyunculuk başarılarılarına diyecek yok. Senaryo içinse aynı şeyleri söylemek zor. Bu kurtarma sürecinde yaşanan müthiş tesadüfler, 1970'li yılların Yeşilçam filmlerini aratmayacak türden. Ray ve Emma' nın, deprem sonrası oluşan tsunami nedeniyle denize gömülen 850 bin nüfuslu San Fransisco şehrinde, bir sürat teknesiyle gökdelenlerin arasında dolaşarak kızlarını bulmaları gibi garip tesadüfler bunlar. Macera filmlerinden hoşlanıyorsanız ve güzel vakit geçirmeyi hedefliyorsanız, senaryosunun basitliğine tahammül etmeyi göze alarak bu filmi izleyebilirsiniz. Zira, sırf görsel efektleri için dahi izlenmeye değer bir film San Andreas. ABD Bayrağı, film öncesi dağıtılan 3D gözlükler sayesinde bol bol gözümüze sokulmuş olsa da ABD'de geçen ve ABD yapımı olan felaket filmlerinin neredeyse değişmezi haline gelen; başkanın televizyonlara çıkarak yaptığı halkı cesaretlendiren konuşmalarını bu kez dinlemek zorunda kalmayışımız filme dair bir başka ayrıntı. Bu konuda her hangi bir kısıt konmamış olmasına rağmen küçük dünyalarını derinden etkileyebilecek felaket sahnelerinin bulunması nedeniyle 10 yaş altı çocuklar tarafından izlenmesi pek de doğru görünmüyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sari-naciye/", "text": "Recep Bilginer'in kaleme aldığı eserin farklı bir yorumu, bu sezon Devlet Tiyatro sahnelerinde seyircilere sunulan Sarı Naciye. Rejisi Zafer Kayaokay tarafından gerçekleştirilen 2 perde/110 dakikalık bir oyun. Oyunda, gelenekçi yaşlılar ile yenilik ve değişim yanlısı gençlerin fikirsel çekişmeleri, yayladan kente göçme/göçmeme ikileminde işlenirken Sarı Naciye; aşkı, hasreti, hayalleri ve gururu ile güçlü bir kadın portresi olarak çıkıyor karşımıza. 30 sanatçının sahne aldığı oyunda Sarı Naciye karakterini, Fosforlu Cevriye adlı müzikaldeki başarılı performansı ile akıllarda yer eden Feray Darıcı canlandırıyor ve bence bu oyundaki performansının oradakinden hiç de aşağı kalır yanı yok. Canlandırdığı karakteri iyi özümsediği, ses mimik-hareket uyumunu başarıyla gerçekleştirmesinden belli. Bunun doğal sonucu olarak oyun içerisinde rolü gereği yaptığı ani çıkışlar dahi sırıtmıyor. Feray Darıcı'nın oyunculuğu güzel de eserin orijinalinden farklı yorumu ne derece güzel bir de ona bakmak lazım! Öykünün ilk bölümünde önemle altı çizilen Osman ile Gülsün arasındaki aşk, ilerleyen bölümlerde oyunun akışına kapılarak yok olup gitmiş. Osman rolündeki Kadri Özcan, Gülsün rolünde Deniz Gökçe Kayhan oldukça başarılı bir performans sergilemişler ve fakat büyük aşklarının mukadderatı hakkında bigi sahibi olamıyoruz. Tiyatro oyunlarında perde süreleri çok önemlidir. Zira tiyatrolarda kapı kapandıktan sonra çok özel durumlar haricinde seyircilerin salona giriş veya çıkışları mümkün olmaz. Özel tiyatrolarda, özellikle son dönemlerde bu kural hayli gevşetilmiş olsa da kural koyucunun buradaki amacı; seyirciden çok sahnedeki sanatçının oyuna olan konsantrasyonunun düşmesini önlemektir. Bu oyunun Tekin Akmansoy tarafından sahneye konulan ilk hali üç perdeden oluşuyordu ve doğrusu da bence buydu. Zira, 110 dakikalık bir oyunu iki perdeye indirdiğinizde perde süresi yaklaşık 1 saate uzuyor. Bu halde, bir taraftan oyuna yönelik seyirci motivasyonunda düşme gözlenirken, diğer taraftan özellikle küçük ya da ileri yaştaki izleyicilerde fizyolojik gereksinimler ortaya çıkmaya başlıyor. Bu durumun bazı istisnaları da yok değil elbet! Birbirini takip eden ve seyircide heyecen yaratan, tarihi gerçeklerle ilintili olayların sergilendiği müzikaller ya da büyük bölümü danslar ve müzikle zenginleştirilmiş, adeta görsel bir şölene dönüştürülmüş kimi oyunlarda bu süreler daha uzun tutulabilirler. 180 dakikalık ve 2 perdelik Kösem Sultan adlı oyun buna güzel bir örnektir. Sonuç olarak, tiyatro oyunu tek perdelik değilse, bir perde için ideal süre 40-45 dakika arasında tutulması gerek ve tüm dünyada perde süreleri yaklaşık bu aralıkta tutulurlar. Uzama ancak tek perdelik oyunlarda 50-60 dakikalık sürelere kadar sarkıtılabilir. Velhasıl, bu oyunun iki perdelik bir oyun haline getirilmesi de doğru bir karar olmamış. Değinilmesi gereken bir diğer husus, oyunda rol alan sanatçıların kostümleri ki çok abartılmışlar. Oyuncu kostümleri öykünün geçtiği yöre ile dönemi yansıtmaktan oldukça uzak kalmış. Olayın geçtiği yer Toroslar ve Çukurova değil de XVI. Lui dönemi Güney Fransası sanki. Bu bağlamda oyunun dekor ve giysi tasarımlarını yapan Candan Günay'ın çalışmasını doğru bulmadığımı belirtmek isterim. Bununla birlikte Günay'ın dekor tasarımlarına söylenecek bir sözüm yok. Müzik tasarımları, ışık ve koreografi başarılı. Bu bağlamda sırasıyla Melikcan Zaman, Mehmet Yaşayan ve Ömür Uyanık'ı tebrik ederim. Oyun, Ankara ve İstanbul Devlet Tiyatrolarında dönüşümlü olarak sergilenmeye devam ediyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/saticinin-olumu-death-of-a-salesman/", "text": "Birleşik Amerikalı ünlü yazar Arthur Miller tarafından 1948 yılında bir tiyatro oyunu olarak kaleme alınan eserin ilk gösterimi, Şubat 1949 da New York Morosco Theatre' da yapılmış ve çok beğenilmişti. Eser, ünlü film yönetmeni Elia Kazan tarafından aynı yıl beyazperdeye uyarlanan haliyle de izleyicilerin büyük ilgisini gördü. Filmin, salonlarda günlerce devam eden kapalı gişe gösterimi ve elde edilen yüksek gişe hasılatları yapımcılarının yüzünü güldürdü. Satıcının Ölümü, 1950'li yılların başlarında ardı ardına birçok ülkenin devlet ve özel tiyatro sahnelerinde, çevirileri ve yerel oyuncu kadrolarının performansları ile sergilenmeye başlandı. Elde ettiği üstün başarıyla Pulitzer Drama Ödülü'ne layık görülen eser, böylece klasik dramalar listesindeki yerini de almış oldu. Oyunda, aktivitesini ve zamanın satış tekniklerine ayak uydurma becerisini büyük ölçüde kaybetmiş yaşlı bir satıcının, içine düştüğü ekonomik sıkıntılar nedeniyle çektiği ızdırap, bu halin sebep olduğu bunalımları ve geçmişindeki hatalarını sorgulaması konu ediliyor. Devlet Tiyatroları 2014-15 Sezonu Gösterim Programına alınan 150 dakika ve iki perdelik oyun, Orhan Burian çevirisi ve Zafer Kayaokay rejisi ile şu sıralar Ankara ve İstanbul sahnelerinde dönüşümlü olarak tiyatro seyircisi ile buluşmaya devam ediyor. Dekor tasarımlarını Savaş Çevirel, kostüm tasarımlarını Sevgi Türkay, ışık tasarımlarını Çetin Atay ve müzikleri Can Atilla'nın yaptığı oyunda baş karakter olan Satıcı rolünü üstlenen Erdal Küçükkömürcü, canlandırdığı karakterin o anki ruh halini; hareketleri, mimikleri, etkileyici ses tonlamalarıyla tam anlamıyla 'ayakta alkışlanacak' bir sahne performansı olarak izleyicilerine sunuyor. Doğrusu, Satıcının Eşini canlandıran Gülçin Yaşaroğlu' nun da ondan pek aşağıda kalır yanı yok. Özellikle Willy ile Biff arasında geçen tartışma ve oyunun son sahnesindeki etkileyici performansıyla, Yaşaroğlu da Küçükkömürcü kadar görülmeye değer olduğunu kanıtlıyor. Satıcının Büyük oğlunu canlandıran Buğra Koçtepe, ebeveynleri tarafından gücü ve yeteneği üzerinde başarılar beklenen büyük evlat rolünü, küçük oğlunu canlandıran Kutay Sungar ise hayatı ti'ye alan, sorumluluktan uzak bir hayta rolünü başarıyla oynuyorlar. Satıcının belki de tek ve gerçek dostu konumundaki komşusu Charley' i canlandıran Şahap Sayılgan, ölen ağabeyi Ben'i canlandıran Can Öztopçu ve patronu Howard Wagner'i canlandıran Neşet Erdem de ortaya koydukları oyunculuk becerileri ile göz dolduruyorlar. Toplam 16 sanatçının çeşitli roller üstlendikleri oyunda, rolünün hakkını verememiş, izleyici gözünün ister istemez takıldığı bir oyuncu yok. Bununla birlikte, kalabalık sahneler ve çoklu diyaloglardaki yer paylaşımlarını çok başarılı bulduğumu da belirtmeden geçemeyeceğim. Müzikler güzel, ses şiddeti kararında. Işıklandırmada zafiyet oluşturan bir durum yok. Dekorların seçimi ve fonksiyonelliği bakımından da bir yetersizlik gözlemlenmiyor. Sahne dekorlarının iki buçuk saati bulan oyun süresince 4 ya da 5 kez değiştirilmesi bence çok doğru bir eylemdi. Senaryolardaki mekan kurgusu ve değişimi ile doğrudan alakalı olmakla birlikte, dekorların mütemadiyen değiştirildiği ve dolayısı ile sıkça karartılan sahnelerde seyircinin oyundan kopmaya zorlandığını düşünenlerdenim. Sezon sonuna kadar Ankara ve İstanbul tiyatrolarında dönüşümlü olarak sergilenecek bu oyunu mutlaka izlemenizi, oyunda rol alan Devlet Tiyatrosu Sanatçılarının takdire değer oyunculuk becerilerinin yanısıra, yazar Arthur Miller'ın bugünden geçmişe doğru öykü kurgulama ve geliştirme tekniğindeki başarısına da bizzat şahit olmanızı isterim."} {"url": "https://rihtimdergi.com/satir/", "text": "Dün akşam evime dönerken yolun ortasında araba altında ezilmiş bir kedi vücudu gördüm, belki başı yerinde bile değildi, affedin, affedin, bundan bahsedecek değilim ya! O sırada ruhum dev bir kayanın altında sıkışır gibi oldu, nefesim vücudumun içinde hapsoldu, kaskatı kesildim; arabalar etrafımdan geçip gidiyordu, uzaktaki ağaçtaki bülbül hala şakıyordu, fırıncının açık kapısından sokağa bir müzik sızıyordu. Kim böyle bir görüntüyle karşılaşsa, acırdı elbette. Ancak benim içimde kopanlar tesadüf eseri duyulan herhangi bir merhamet duygusundan pek farklıydı. O kanlı, minik tüylü parçaya bakarken ölümsüz ve üstün bir yaratığın sonsuz merhametini, kutsal affediciliğini içimde barındırıyordum; onun zavallı kaderini, ölümlülüğünü düşünürken, gizliden gizliye bir kendine beğenmişliğin gölgesinin altında zevkle serinliyordum ancak nasıl oluyorsa hiç belli etmedim. Tabii, ben öleyim ya da ölmeyeyim, şu karşımızdaki masa biraz da olsa yerinden oynayacak mı, mesela? Elbette hayır! Ya karşımızdaki fırıncı, acaba onun çaldığı güzel müzik değişecek mi? Hiç sanmıyorum, hem de hiç, efendim. Peki şu güzel bülbül, yine de şakımayacak mı o? Ah, yüce doğa, o kadar güzel renklerin, tatların, kokuların ve mucizelerin anası olan sen; neden benim gibi bir hiçi de yanına almak istersin ki bir gün. Söyle bana, ne getireceğim ki sana? Bayım, ya siz, siz kendinize inanacak güce sahipmiş gibi görünüyorsunuz gözüme ancak sizin yalan söylemediğinizi bilemem. Durun, beni sakinleştirmeye çalışmayın, yine de teşekkür ederim efendim! Arkamda sizin gibi aziz bir dostu bulundurmak beni mutluluktan ağlatacak sanki, hem de böyle güzel bir havada; isminiz, rüzgarda savrulan bir kelebek gibi zihnime çarptığında hiçbir şeye sahip olmadığım ancak size sahip olduğum gelecek aklıma. Fakat affedin beni, ancak bir aziz dostun bile neredeyse şu bülbülden, müzikten, eşyalardan bir farkı yoktur, zaten neden olsun ki? Bana söyleyin, hemen şimdi yok olsam, arkamdan en fazla bir ay ağlarsınız, sonrasında belki birkaç kez adımı anarsınız, peki yüreğiniz gerçekten ağlar mı? Hayır! Soluk aldığınız, her sabah uyandığınız, sokakta minik bir çocuğu görüp gülümsediğiniz sürece nasıl mutsuz olabilirsiniz bir ölü için? Olmazsınız tabii, ben de olmazdım. Ne siz ne ben ne de bir başkası, özgür değiliz. Özgür olan insan korkar mı? Bizim içine kapatıldığımız hapishanenin ne demirleri ne de kabadayı gardiyanları var; ortalıkta sıcak bir hava dalgası kılığına bürünmüş bir sakinlik geziniyor; gittikçe mahkumların bedenlerine, akıllarına, dillerine yapışıp ruhlarını emen. Sizin izlediğiniz filmler gözlerinizi bozduğu gibi aklınızı da bozmuş olmalı! Bilir misiniz, en dehşetli belalar tekin olmayan çıkmaz sokaklarda değil, günlük güneşlik sayfiye yerlerin göbeğinde saklanır çoğu zaman. Onların etrafında her gün dolaşırsınız; sabah işe giderken, akşam eve dönerken, gece olunca ve şafak vaktinde yanlarından geçersiniz. Alıştığınız için kör olursunuz, hava hep güzeldir oralarda, gökyüzü berrak ve temiz, meyveler pek lezzetli, su buz gibi soğuktur. İşte bundan daha büyük kölelik olur mu? Tüm bu zevk kaynaklarının sizi kendilerine bağladığı kadar hangi pis lağım, tecrit, bulaşıcı hastalık size musallat olabilir, bir düşünün. Şu dışarıda şakıyan bülbül, kapısı açık fırın, dirseğinizi dayadığınız koltuk; soluduğunuz hava, sizi, beni, hepimizi kendi içine hapsediyor, görmüyor musunuz aziz kardeşim! Şu sakinlik dalgasının görünmez kalkanının ardında hepsi acı çığlıklar atıyor; onları keşfetmeniz için size yalvarıyorlar. Oysa hepsi geçici, sonunda bunu anlıyorsunuz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sayin-yalnizlik/", "text": "En heyecanlı kavuşmalarda, en ağlamalı ayrılıklarda şehirden şehre değil de hayalden öteye gittiğim otogar sohbetlerini düşünüyorum. Yeraltından gökyüzüne tek nefeste çıktığım mutluluklarıma gülümsüyorum. Söyleyemediğim, unuttuğum cümlelerimin çaresizliğimle birleşip hayalimde canlanmasını hissediyorum. Sayın yalnızlık, diyorum gülerek. Ağzımdan yalnızlık çıkıyor, kalbimden dolu dolu Çakal. Sayın Çakal! Sayın yalnızlığın boynu bükük, bakışlarının manası derin... O an, bir zamanlar mutluluktan tozu dumana katan biz, bu çöküntüde tozu dumanı yuttuk. Sanki hayatın tüm geçiciliğinin yanında en kalıcı bizdik. Birbirimize mecburduk. Sayın yalnızlık susuyordu. Yananlara, yalanlara, yaşadığım güzelliklere, kötülüklere ama en çok yaşayamayacaklarımıza öfkeleniyordu çaresizliğim. 'Ne çok anı birikmiş anlardan' dedi. O konuştukça kulağımda sesler, sözler şarkılara dönüştü. Leyla yine aynı Leyla. Çöküntünün altında şarkımızı mırıldandım 'geçmişi, geleceği, güneş sistemini'. Sonra yine bir sarsıntı, önce bir sükunet ardından koca bir delalet... Onu görmüyordum ama her nefesini hissediyordum. 'Kafamda hep kaçıyorum kendimden ama burada böylece kaldım ne yapmalıyım?' diyor. 'Kalbimin yükü ağır belki bu yüzden olmuyor' diyor. Kocaman bir kahkaha patlatıyorum. Bu kahkaha, aslında büyük bir ağlamanın habercisi. Ama diyerek yutkunuyorum. 'Evet!' sen dağınık cümlelerimin artık olmayan en virane öznesi, duvarlar ayaklarımda, o toz parçaları ağzımda değil de sanki o büyük çöküntü hislerimdeydi. 'Beklentiler, hayaller, hayal kırıklıkları, şimdi bizimle bu çöküntüde' diyor. 'Evet, bu enkaz benim karanlığım; kalacağım, sen git '. Ruhuma güneşi doğduran, üşüyen kalbimi çarpıntısıyla terleten, ilmik ilmik ezberlediğim, sayın yalnızlık yine her şeyi hiçbir şeye dönüştürüyordu, gelmiyordu. Kocaman öksürdüm. Sonra sarsıntılarla ayaklarıma düşen yığınları kaldırdım. 'Duygularımın penceresinden atmam gereken ne varsa atacağım' dedim. 'Leyla şimdi tüm şarkıları avazı çıktığı kadar söyler' dedim, güldü. 'Leyla git artık o şarkılar zamanla dualara sonra ahlara dönüşür. Leyla git artık sen kurtul bu çöküntüden' dedi. Ağlamaya başladım. 'Çiçekleri kuruttuğun o şiir kitabını al ve her sayfasında hissettiklerini, gözyaşlarını kurut, daha fazla ıslatma o kitabı gözyaşlarınla' diye ekledi. Korkarak çaresizliğimle ardıma bile bakmadan çıktığım o çöküntüde kalbimi, duygularımı bırakarak çıktım. Evet, o gün o çöküntüden çıktım, çıkarıldım. Sayın yalnızlık gelmedi, gelemedi. Kalbimin yükü ağır dediği beni çıkmaya zorladığı o delalet çöküntüde sol yanına düşen duvarlar altında kaldığını ertesi gün hastanede öğrendim. Leyla, şimdi Leyla değil. Ayşe, Zeynep, Fatma... Ama artık Leyla değil. O da artık sayın yalnızlık değil. Çünkü artık 4 köşeli bir masada değil 4 köşeli bir mermerde buluşuyoruz. Artık çiçekleri o değil ben alıyorum. Artık aramızda her gün çığlık çığlığa özür dilediğim kocaman bir sessizlik var. Artık her yıl 17 Ağustos gezegenlere sığmayan çaresizliğimizin miladı. Gözlerim kapalı bir şekilde gözlerimin dolmasını hissediyorum."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sehrin-ara-sokaklari-ii/", "text": "Her semtin böyle bir fiyakacı kabadayı takımı vardı. Bu takımlar Aksaray, Yusufpaşa, Cerrahpaşa, Şehremini, Tophane gibi yerlerde basbayağı hüküm sürerler; keserler, biçerler ,zabıtadan el buldukları için serbest gezerler; kumarhane, genelev, meyhane gibi yerlerden yerler, içerler, ev, dükkan basarlar kadınlara, delikanlılara sataşırlardı. Ahmet Rasim Muharrir Bu Ya! Tarihi yarımadayı en dar yerinden ve en alçak geçidinden geçerek ikiye bölen ve Haliç'le Marmara kıyılarını birbirine bağlayan berzahın Bayrampaşa vadisi ile kesiştiği düzlükte yer alır Aksaray semti. Fetih'ten sonra şehirdeki Türk ve Müslüman nüfusu artırma ihtiyacı hasıl olmuş, Aksaray halkının bir bölümü getirilerek yerleştirilmiş bundan sonra da semtin adı Aksaray olmuştur. Semtin konumu kentin nüfus dağılımı açısından da önem teşkil etmektedir. İstanbul'un Marmara kıyıları, Samatya'dan Kumkapı'ya kadar mübadele ve tehcirlerle ülkeden gönderilmeden evvel Rum ve Ermenilerin ikamet ettiği yerlerdi. Buna karşılık Cerrahpaşa, Kocamustafapaşa gibi iç mahallelerde Türkler oturmaktaydı. Aksaray, -bugün de aynı önemini korumakta olup- Hıristiyan ve Müslüman cemaatler arasında bir buluşma noktasıydı. Evliya Çelebi'nin sözünü ettiği Ayşe Sultan ve Kara Mustafa Paşa saraylarının varlığına bakarak Aksaray'ın itibarlı bir semt olduğunu söylemek mümkündür. Bu itibar ve saygınlığına rağmen Aksaray, III.Murad döneminden sonra sürekli huzursuzluk meydana getiren ve kontrol edilemeyen yaklaşık 40.000 yeniçerinin büyük bölümünün oturduğu yerdi. Yeniçeri Ocağı'nın II.Mahmud tarafından ortadan kaldırıldığı 1826 yılına dek İstanbul yaşamında önemli bir yere sahip olan Yeniçerilerden ötürü, Aksaray çok canlı ve olaylarla dolu bir semt olarak tanınmıştır. Yeniçeri Ocakları'nın giderek kontrolden çıkmalarına bağlı olarak semt çevresinde bir yolsuzluk ve fuhuş bölgesi oluşmuştur. Bütün bunlara bir de halkın korkulu rüyası haline gelen tarihe Aksaray'ın Onikileri olarak geçen çete eklenmiştir. Başlangıçta bulundukları semt halkı tarafından sevilen ve hürmet gören kabadayılar, idare ve düzenin ortadan kalkmaya başladığı anlardan itibaren bozulmaya, halka yardımcı olmaktan ziyade adeta bir parazit haline gelmeye başladılar. Bu kabadayı çetelerinin en namlısı ise II.Abdülhamid devrinde ortaya çıkan ve halk içinde korku salmış Onikiler çetesidir. Onikiler'in reisi olarak daha çok Fehim Paşa'nın adı zikredilmektedir. Fehim Paşa saraya yakınlığından ötürü -babası padişahın esvapçıbaşısıydı- yasadışı faaliyetlerde bulunur, polisten kaçanları kendi kirli işlerinde kullanmak üzere saklar, eğer gerekirse nüfuzunu kullanarak ceza almamalarını sağlardı. Her devlet dairesinde sözü geçen, adamlarının saldığı korkudan ötürü ses çıkarılmayan Fehim Paşa, kendisi gibi çete reisliği yapan diğer paşaların adamları ile uğraşmayı çok severdi. Onikiler ve rakip kabadayılar çoğunlukla Beyoğlu'nda birbirlerine girerler, galip gelen tarafın paşası o gün sarayda diğerlerine caka satardı. Ahmed Rasim; Onikiler'e, önce Hariciye Nezareti'nde görevli, sonra da paşa olan Arap Abdullahın reislik ettiğini yazar. İstanbul halkı arasında Onikiler'in korku veren ünü, o yıllarda eğlence ve ziyaret yerlerinden, mesirelerden, komşu ve akraba gezmelerinden gelenleri korkutur hatta anneler yaramazlık yapan, yemek yemeyen çocuklarını bu kötü şöhret ile yola getirmeye çalışırlardı. Eski İstanbul kabadayıları arasında bir dönem için 'sayılı fırtına' olarak anılanlar arasında Onikiler'e mensup olanlar yoğunluktaydı. Bu yüzdendir ki bazıları öyle olmasa da kendilerini bu çetenin elemanı gibi gösterirdi. Zamanla etkinlikleri azalan ve dağılmak zorunda kalan bu çete de yerini değişen şartlara göre başka topluluklara bırakmıştır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sehrin-ara-sokaklari/", "text": "Sözleri Cengiz Onural'a ait Yeni Türkü şarkısını elbet bir yerden duymuşsunuzdur. Sadece bir söz sanatı olması için yazılmamıştır ikinci dize. Marmara Denizi, Haliç kara surları ile çevrili tarihi yarımadanın güneybatı ucunda yer alır semt-i Yedikule. II. Mehmed şehrin kuşatmasında tahrip olan surları onarttığı gibi yaptırttığı yedi adet kule hem hisara hem de çevresindeki semte adını vermiştir. Güneyde sahil yolu ile Marmara'ya açılan semt, doğusunda Samatya, kuzeyde ise Belgratkapı ile komşudur. İstanbul'un fethinin hemen ardından kente yeni nüfus çekmek için imparatorluğun çeşitli bölgelerinden gruplar getirilerek İstanbul'a yerleştirilmişlerdir. Bu amaçla Karaman'dan getirilen Rumlar da Yedikule ve çevresine yerleştirilerek burada bir cemaat oluşturmuşlardır. Bugün Samatya'ya giden yol üzerinde yer alan ve eskiden Karamanlılar Kilisesi olarak da adlandırılan Ayios Konstantinos Kilisesi, kentteki eski Rum kiliselerinden biri olarak Karamanlı Rumların varlığına tanıklık etmektedir. İldeki pek çok semt gibi geleneksel dokusu genel olarak tahrip edilmesine karşın tarihi varlığını inatla korumaya çalışmaktadır. Bir tarihsel dönemin sadece hoş kısımlarını almanın imkansızlığını şu günlerde daha iyi görüp anlamalıyız. Cumhuriyetin reklam arası olduğunu düşünen neo Osmanlıcılık hülyalarına kapılanlara, Osmanlı sarayında yaşananları anlatmak, tarihin sadece egemenlerin gözünden değil, o tarihi oluşturan halk kitlelerinin bakışıyla da yazılması gerekliliğini ısrarla savunmalıyız."} {"url": "https://rihtimdergi.com/seminer-konusmasi/", "text": "Herkes büyük organizasyonu heyecanla bekliyordu. Her yılın tam ortasında, piyasalara damgasını vurmuş ve başarısı herkesin dilinde olan bu büyük uluslararası holdingin, yarıyıl geçmiş değerlendirmesi ve kalan yarıyıl gelecek planlaması komite başkanı, aynı zamanda holding sahibi Ercüment Bay Bey'in konuşması merak edilirdi. Gün ortasında konuşmasına başlayan Ercüment Bay Bey, konuşmasının tam ortasında durur, akşam ile gecenin tam ortasında ise konuşmasını bitirirdi. Bu konuşmayı bitirir bitirmez, bir sonraki konuşma için yazman, katip, hatip ve belagat ustalarından oluşan ekibiyle hummalı çalışmalara başlardı. Yaptığı konuşmalar uzun uzadıya tartışılır, doçentler tez, doktorlar reçete yazmaya koyulurdu. Adliyelerde heyecan, sokaklarda selamlaşmadan sonra hemen yapılan son konuşma değerlendirilirdi. Her nasıl oluyorsa, konuşma esnasında, holdingin hisseleri durdurulamaz bir hızla yükselir, yükselir ve upuzun bir çizgiyle rakiplerinin tüm hisselerini dibe vurdururken, kendisini zirvelerin zirvesine taşırdı. Ercüment Bay Bey'in dünya dışı varlık olduğuna inananlar da vardı, onun bir şarlatan olduğuna kalıbı basanlar da. Yine de kim ne dersin günün sonunda kazanan hep o olurdu. Hakkında sayısız iddia ortaya atılmıştı. Kendisinin zırhlı, tanklı taburu olduğunu yazan gazeteciler bile onun durdurulamaz yükselişini engelleyemiyordu. Aileler yeni doğan çocuklarına onun adını vermek için yarışıyordu. Onun gibi bir insan olsun diye sevdikleri adına nice türbeye çaput bağlayan insanlar çoğalmıştı. Statlarda milli marştan sonra ona tezahüratlar yapılırdı. Her işe başlarken Ercüment Bay Bey'in ismini anmak furyası çılgınca artıyordu. Her yaştan erişkin kadın onunla tanışmak, konuşmak bir yana sadece onun göz hizasında bulunmak için her şeyden vazgeçecek kadar çıldırıyordu. Televizyonlar, gazeteler, dergiler, çizgi filmler, belgeseller, magazin hep ondan bahseder, her yerde muhakkak o olurdu. İşte; bir ahaliyi böylesine kasıp kavuran bu etkileyici adam, herkesin pür dikkat kesildiği, diğer tüm canlıların sessizliğe döndüğü o anda bilmem kaçıncı konuşmasına böyle başladı. Kalabalığa bayılırım. Hava güzelse kalabalık olsun isterim. Hoş istemesem de her yer kalabalıktır zaten ama bu bana yetmez. Öyle kalabalık olsun ki adım atarken ayaklar bir iki saniye havada kalsın; bunu dilerim. Önünde, arkanda, sağında ya da solunda, her yerde insan olmalı ki adım atmak için izin istemek zorunda kalmalı insan. Yoksa tenha yerlerde düşünceler sarar insanı ve bunlar hep güzel değildir. Oldum olası hiç tanrı tanımadım ben. Kadın, erkek, genç, yaşlı komşularım oldu, hepsiyle merhabalaştık, 'günaydın'lar, 'hoş geldin'ler, 'beş gittin'ler, 'kahretsin'ler ama hiç tanrı görmedim etrafta. Bana günaydın diyen bir metafizik, oranın buranın hakimi bir kudretli hiç olmadı. Hoş; olsun da istemem, psikiyatrlardan randevu almak zorlaştı, herkes akın ediyormuş şu aralar. Olsaydı eğer bir tanrı tanıdığım, ondan daha çok kalabalık dilerdim. Hala rahat rahat yürüyorum kaldırımda, bunu hak edecek ne yaptım, bilemiyorum. Bugün, dün öğrendiğim bir gerçeği sizlere söylemek zorunda hissediyorum kendimi. İnsan ne kadar az düşünürse o kadar çok konuşurmuş. Bazı şeylerin sırrı bu, sevgili insanlar; kalabalığı bu yüzden de severim, kendime çarpıyor gibi hissederim aranızda. Sizlere; en yakın geçmiş altı ay boyunca ne ürettik, ne kar ettik, hedefimiz ne, raporlar, analizler, grafikler, vizyonlar, misyonlar, rotasyonlar, notasyonlar, potasyumlardan bahsedeceğimi düşünen varsa hemen toplantıyı terk edebilir. Mali şura toplantılarında alınan kararların, piyasada hisselerimize yaptığı olumlu etkiler ile aldığımız ihaleler sonucu yaptığımız muazzam karları, arbitraj faaliyetlerimizin bize sağladığı kazançları takip etmek isteyenler de bu gitmesi gereken güruha katılabilir. Nihayetinde burası bunu konuşacağımız bir mecra değil. Kalabalıktan kaçmak isteyenlerin yalnız çalışmalarından bize ne? Daha çok kalabalık gerek bize, omuz omuza değil; üst üste olmalıyız, hala boşluklar var dünyada, buraları doldurmalıyız. Tam zamanında, tam ortasında, bitmesi gereken yerde bitti konuşma. Muhabirlerin soruları, gazetecilerin flaşları, televizyon ışıkları, ateş böceği dansı gibi geceyi aydınlattı. Bu hutbe ile gönüller aydınlandı, bir ahali aydınlandı. Bir sonraki konuşmaya kadar her şey tekrarlanmak üzere herkes oraya buraya dağıldı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sen-bakinca/", "text": "Yellerinde şafak doğmuş taylar gibi koşuyorum, Feride. Ağlamayalı çok uzun zaman oldu Feride. Dönüp dolaşıp her şeyin başladığı yerdeyim Feride, Amiyane pencerelerden bölünen tüm insan sınıflarını görüyorum. Sensizliğin hüküm sürdüğü her bir kıtayı bertaraf ediyorum Feride. Yüzünü denizlerden esen rüzgar dokur Feride. Zaten şu cihanda kavuşmak pek bilmediğim bir şeydir. Sanki bir sabah uyandığımda müjdeli bir haber alacakmışım gibi bekliyorum. Hiç geçmezmiş gibi gelir tüm her şey. Ruhumun ritim bozukluğunu bir kenara bıraktım. Tuhaf, melun bir hisle dolar içim. Abluka altında tutulan düşlerden firar ederim. Mahkum olduğum yoldan çıktım da geldim, Patlak sokak lambaları yük olmaktan çıkmıştır. Çoktandır yıkmak istediğim düzenler var Feride. Zaman kavramını yitirip, başka bir boyuta evriliyor. Atomlarım az biraz daha aceleci dönüyor,"} {"url": "https://rihtimdergi.com/serefine-ozgurlugune/", "text": "Şehrimin güzel insanlarını. Tevfik Fikret'in sis içinde boğduğu, güzel bir fahişeye benzettiği İstanbul'u. Saat gece yarısını biraz geçmiş. Kadıköy Moda sahili- kayalıkları insan kaynıyor, temmuzun sarı sıcak gecesinde. El ele bir çift geçiyor oturduğum bankın önünden. Kız, soluk benizli, yüzüne bir gülümseme oturmuş ama öyle bir gülümseme ki elinden tuttuğu kara kaşlı, kara gözlü oğlanı alevlerin içine davet ediyor. Gülümsemesi büyüyor, büyüdükçe yıldızlara taşıyor. Gökyüzü bugün yıldızlarla dolu, dikkatlice bakarsan. Ancak kaybolsan bile yıldızların yuvasında, var oldukları belli. Yandaki banka bir sakallı yerleşmiş. Bankın üzerine yaydığı gazete kağıtlarının üzerine uzanmış. Kaplumbağa misali elinde taşıyor yuvasını, gazetelerini. Sol tarafımda, ağaçların arasında gizlenmiş bankta, hayat yolunun yarısını geçmiş bir adam ve kadın oturuyor. Birbirlerine sarılmışlar, gözleri birbirlerine kenetlenmiş. Adam konuştukça, kadın susuyor, gözleriyle seviyor saçları kırlaşmış adamı. Önümden bir çok yaşam geçip gidiyor. Altı kişilik kızlı erkekli bir arkadaş topluluğu... Uzun sarı saçlı bir kız, beyaz tenli bir oğlanın koluna yapışmış koala misali. Bir diğeri hayatta mı yoksa pembe bulutlarla dans mı ediyor bilinmiyor. Gençler birbirlerinin ellerini tutuyorlar, hayat boyu olmasa da en azından bu gece beraberler gecenin kolları altında. Bir keman sesi yayılıyor etrafa. Ona eşlik eden bir gitar. Gitar kutusunun ağzı açık, atılacak olan paraları yutmak için hazırda bekliyor. Gece bugün canlı, hem de hiç olmadığı kadar. Beraber, ölümümü kutluyoruz, gece de bir kadeh kaldırıyor şerefime, özgürlüğüme. Bir anda evime gidiyorum. Gözlerim açık, tozlanmış, kahverengi parkeyi izliyorum. Akan yaşlarım uzun bir yoldan sonra parkenin üzerine damlıyorlar. Her an, her saniye o kadar berrak ki. Ne zaman öldüğümü hatırlıyorum. Gözlerim kapalı, sol bileğimden kanlar ağlattığımı. O ince sızlamayı, akan kanın sıcaklığını, gözlerimin önüne patlayan fotoğrafları. Gülüp eğlendiğim zamanları, ağlamalarımı.. Kendi evimde, öz amcam beni ölüme sürüklerken, çığlıklarımı halı altına süpürdüler. Üst komşum, düşler ülkesine göçmüş, parlak saçlı kızının başını okşuyor. Amcam karşımda bana bağırıyor. Üzerime doğru eğiliyor, nefesi zehir kokuyor. Uyuşukça, kirli elini gözlerimin önüne düşmüş saçımda gezdiriyor. Ellerim bacaklarıma sarılmış. Yaşanmamış çocukluğuma, gençliğime dört duvar ağlıyor. İsten kararmış duvarlar. Gözlerim kapalı çığlıklar atıyorum. Susturuluyorum. Sokakta çöp karıştıran bir evsizin ayıplamasını duyuyorum. İçinden sıcak evim olsun her şeye razıyım dediğini dinliyorum. Her çığlığım süpürülüyor. Saniyeler içinde kirli el, üzerimde, gözyaşlarımın aktığı her yerde. Çocukluğumun, gençliğimin, kadınlığımın tükendiği yerde. Çığlıklarım, hıçkırıklarım, yakarışlarım belki de hayatım, saniyelerin sonuna gelince sessizleşiyor. Kapanıyorum kendi içime. Duvarda annemin bana elini uzattığını görüyorum. Dizlerinin dibine çöküyorum, eli soğuk. Saçlarımı okşuyor, gözyaşlarımı siliyor. Alnımdan öpüp kayboluyor. Akan kanı hissediyorum. Uykuya dalmanın vakti geldi, annemin dizinin dibinde huzurla uyumanın... Belki de İstanbul'u dolaşırım."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sessiz-sacmaliklar-i-iv/", "text": "Özlemek kadar anlamsız, basit, acı verici ve bir o kadar da kutsal bir şey yok galiba bu yaşamda. Nedenlerini sıralamaya kalksak ve buradan köye yol olur gibi bir fikir beyan etsek hiç de ayıp kaçmaz herhalde. Çünkü şöyle bir bakınca duyulan özlemin cinsi de çok önemli. Mesela var olan bir sevgiliye ya da anneye babaya duyulan kutsal yanını gösteriyorken, eski sevgiliye, bile bile canımızı yakan birine, geçmişe, var olan mutlu günlere duyulan özlemler ise diğer klasmandaki duygu türlerine çok süper bir şekilde ev sahipliği yapmaktadır. Ve her zaman iki yüzü keskin bir bıçak gibi önümüze koyulmaktadır, ne ağza alınır ne başka bir şey yapılır. Sadece ve sadece ÖZLEM vardır. Öyle bir şeydir ki bu; kutsal olarak saydığımız bile bir müddet sonra yerini diğer diye adlandırdığımız duygu türlerine bırakmaktadır yerini. Kısaca özlemek iyidir ve aynı zamanda özlemek kötüdür. Bunlar paha biçilemez şeyler aslında, koskocaman bir arazide bir tek sizin ayak izlerinizin göründüğünü, sizden başka kimsenin yürümediğini ve sizden sonra gelecek kişilerin, sizlerin ayak izlerinize bakıp hatta ayakkabınızın altını üreten firma biraz gevezelik edip şekilli bir şeyler yapmışsa, ooo! değmeyin keyfinize. Herkes sever bence bir tek kendilerinin geçtiği, sadece kendilerinin iz bıraktığı yerleri yolları vb. şeyleri... Ya da yalnızlık artık bünyesinde alışkanlık etmiş insanlar sever, çünkü ben her zaman karda yeni bir iz oluşturma peşindeyimdir ve boş araziler kar yağınca vazgeçilmezimdir. Bu kadar şeyden sonra kardan sonra gelen don olayına dönecek olursak, o soğuk ayazın tekrar yaşıyor olduğunu belli etmesi, bunca düşüncenin arkasına hayatın hala farklı gerçekliğinin de göstergesidir. Nitekim öyledir, fakir bir topluma hiç bir zaman kar romantik gelmez. Kar yağdıktan sonra gelen don vazgeçilmezimizdir. Son zamanlarda intihar teneffüslerine bol bol çıkmakta ruhum, o kadar sıklaştırdı ki bunu; her günün sabahı, hatta sabah olmasa bile günün belirli saatleri içerisinde var olan diğer insanlarla toplu çekip gitme safhasına kadar getirdi. Artık tekrar heyecan verici şeylerin olmaması aslında kırıyor belki ümitleri, belki de ondan dolayı geliyor bu aptal düşünceler. Fakat bu bile yaşıyor olmanın verdiği mutluluğu pompalıyor bence zihne. Son raddeye gelmeyen hiç bir insan kıyamaz kendine; çünkü yaratılış sistemimizde var olan o eşsiz yaşam sevinci hiç bırakmıyor ki bizi. Bir süre sonra diğer insanlara bağlı yaşamak... Aslında bence hepimiz Matrix'teyiz ve her birimiz aptal makinalara bağlıyız düşüncesi gittikçe daha yerleşir oldu. Artık takip edeceğim tavşan gelecekse çabuk gelsin yoksa ben herhangi bir karadelikten aşağı atlayıp Wonderland'a gitmeyi düşünüyorum. Hadi sabah sabah birer bardak su içelim. Milan Kundera'nın -Var olmanın dayanılmaz hafifliği- kitabında erkek ve kadın arasındaki ilişkinin en önemli esaslarından birinin, yaşlarının veya hayatın daha başında olmasının önemine değinir. Çünkü bu ilişkide birbirlerinin hayat tarzlarına alışmaları ve bir değiş-tokuş içerisinde olmaları önemlidir. Eğer daha geç yaşta bir ilişki yaşanırsa -ki günümüzde artık böyle oluyor- tamamlanan alışkanlıklarını değiştirmeleri güç olur. Bunun neticesinde geçimsizlik ve birbirlerini anlamama gibi bir sorun ortaya çıkar, bu da ilişkiyi çıkmaza sokar. Böylece var olan oyun son bulur ve perde kapanır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sessiz-sacmaliklar-v-ix/", "text": "Sahip olduğumuz hatta bizim kabul ettiğimiz her şey için yeri geldiğinde bir mücadele veya uğruna başka bir şeyleri feda etmemezi ister. Bu tıpkı her duygunun sonucunda bir pişmanlık veya bir hüzne gebe kalma olasılığının var olması gibi bir şeydir. Bunun en büyük örneği bana göre Aleksandr Puşkin'dir. Uzun uğraşlar verip elde ettiği Natalya ile evlendikten sonra George Charles d'Anthes adındaki bir Fransız'ın karısına kur yapması üzerine, kendisinin olan Natalya için ölümü göze alarak d'Anthes'i düelloya çağırır. Evet ölüme çağrıdır bu, çünkü kayıtlarda d'Anthes'in çok iyi bir nişancı olduğu geçmektedir. Olan olur Puşkin karnından yaralanır, 2 gün can çekişir ve ölür. Buradan bunu çıkarmalı; insan elinde olan şeyler için bile yeri geldiğinde ölmeyi veya bir şeylerini feda etmeyi göze almalı. Yoksa elde etmenin hiç bir anlamı ve önemi yoktur. Tabii boğazdan geçerse çünkü bir şairin ölümü, özellikle de böyle bir ölümü çok acı bir şey diye geçer benim kitabımda. Kişiliklerin en büyük cellatı iyi niyettir. Var olan en kötü en boktan zamanlarında insanın kendini koruyabilmesi, ağlamaması, dik durması, ve tek başıma göğüs gererim fikri hiç mantıklı bir eylem değildir. Bunu yapan insanlar (şekil 1.a ben) daha sonra çok büyük problemlerle en basit şeyi bile kaldıramayacak düzeye geliyor. Ağlayacağınız zaman ağlayın, güleceğiniz zaman gülün, birilerine ihtiyacınız olduğunda gidip o kişiyi bulun, yoksa kişiler, ağlamalar, gülmeler fayda etmemeye başlıyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sessiz-sacmaliklar-x-xv/", "text": "Ve aklınıza gelen aklınızda olduğu için uyuyamamalarınız, mutsuzluklarınız ve benzeri duygularınız var. Kısacası mantık aramayın, sessizce saçmalayın... Yiyorsa da sesli. Yanı başımızda olmayan birini gördüğümüzde veya var olanı yok gördüğümüzde daha da karmaşıklaşıyor. İyi değil rüyalar, hiç iyi değil. Sivri bir yer bulup sıyırmaya kalksan, bu sefer baştan başa batar ayakkabı. Her adımda olduğun yere yapışma veya ses çıkarması da cabası. Yok, temizleseniz bile bir sonraki adımda aldığı tozlarla bayağı bir iz bırakır. Velhasıl silinmez, istemeden basmışsınızdır, fakat basmışsınızdır işte kurtuluşunuz yok. Ya bu deveyi güdersin, ya da bu deveyi güdersin; ikinci bir seçenek yok. Hayatının monoton geçmesinden şikayet eden insanların, milyonlarca yıldır aynı doğrultuda bir ateş topunun çevresinde dönen bir gezegende yaşıyor olmaları, bunun farkında olup ve bundan hala şikayetçi olmaları çok ironik. Hiçbir zaman kendi isteklerimiz değildir önemli olan. Önemli olan karşınızdakinin isteğidir sanki biz yokmuşuz gibi davranırlar çoğu zaman. Ne istediğimizi, ne yaptığımızı ya da nasıl davranmak istediğimizi sormaz kimse. Ve böyle bir toplum içerisinde yetiştikçe biz de aynı duruma entegre oluruz. Fakat gel zaman git zaman bazen birilerimiz sıyrılır çıkar, kendisini değiştirir veya bakış açısını, işte o zaman başlar azap ve kıyamet. Tartarus çukuruna hapsedilse daha iyidir onun durumundan; çünkü hiç kimsenin umurunda değildir istekleri. Hep karşı tarafa odaklanmak zorundadır, yoksa suçlanır. Çünkü toplum hiçbir zaman aykırı olanları kabullenemez, kabullendiğinde de başka bir aykırı ortaya çıkar; çünkü benzerlik banal ve sıkıcı bir ortam oluşturur. Sıyrılıp bir şeyleri görenler bu ortamdan rahatsız olur."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sessiz-sacmaliklar-xl-xlii/", "text": "Emr-i bil-maruf, nehy-i ani'l-münker İslam dininin genel en büyük öğretilerinden biridir. Her koyun kendi bacağından asılacak mantığının islam ile ters düştüğünü bilmeyenle dolu ortalık. Cehalet esarettir insanların kendi dinlerini bilmemesi demek, yarın öbürgün başka birinin çıkıp sizi en yumuşak bölgenizden vurması demektir. Şu anda bu milletin hali aynen böyledir. İyiliği emredip kötülüğü men etmek aynı zamanda bir cihattır. Cihadın mantığı sadece savaş değildir ve yine bir çok insan bundan bihaberdir. Diğer konuya gelecek olursak iyiliği emredip kötülüğü men ederken abartıp daha sonra neden değişmediklerini sorup tuhaf hareketlere giren veya kendini kaybedenlerle de var. Öncelikle İslam dinine göre kendi yapmadığınız bir şeyi başkasına öğütleyip durursanız. Söylediğiniz sözün hiç bir manası olmaz. Allah tarafından bile o karşı tarafa işlemez. Daha önce yediğiniz bokları işlediğiniz günahları yapanları ağır dille eleştirerek iyiliği emredemezsiniz. Yani siz iyiliği emrederken kötülük yapamazsınız, manayı kaybedersiniz. Ve birine yanlış yoldan iyiliği yaptırmaya çalıştırdığınızda o adamın size karşı dönmesi veya inat etmesi büyük olasılık barındırır. O kişi sizin yüzünüzden günah işlese bir tane de sizin hanenize yazılır. Çünkü yanlış yoldasınız demektir. Ettiğiniz günahları görün, bilin, kendinizi değiştirin, hem günah işleyip hem iyiliği emredemezsiniz. Ancak boş konuşmuş olursunuz. Ama bu sadece filmlerde oluyor. Nedense filmlerde bile yetişen çok az olur. Tam yetiştim derken sınırda vurulmalar falan. Bu da demektir ki, Meksika sınırı da sadece bir ütopya ve her zaman olduğu gibi bütün ütopyalarımız bir tarafımızda patlamaya mahkum. Buna sorunlardan kaçmanın kolay yolu da diyebiliriz pekala fakat sorunlardan kaçmalarımız bile ütopya olarak karşımıza çıkıyor. Ben bütün sınırlardan geçerim dedi Su, hatta bazen sınırları ben belirlerim dedi ve sustu. Bazen pat susar Su."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sessiz-sacmaliklar-xliii-xliv/", "text": "Başarı diye gözümüze sokulan ve standardı bu denilen iş ve hayat şartlarına hapsolduk baylar. Koca bir yanılsama içinde yaşayan varlıklar olarak hayatımıza devam ediyoruz. Herkes görünürde mutlu, herkes sadece riya ile yaşıyor. Bütün bu pislikleri ne yapacağız, nerede saklayacağız? Gitmesi gerekenler gittiği vakit nereye kusacağız öykümüzü? Mutlu olduğumuz zamanları güzel bir dille yazdığımız bu sayfalar mı tutacak elimizden? Rahatlık yoktur baylar, mutluluk da. Ne var peki? Ne kalıyor geriye? Kimisine göre koca bir hiç ve hiçbir şey yok... Gerçekte ne kaldığını çok iyi biliyoruz lakin bu sefer de psikanaliz kuramlarının içinde buluyoruz kendimizi. + İnsan kendi kendine başlattığı hiçbir savaştan yenik çıkmaz. -Hayır! İnsan hep yenilir. Sadece yenilmemiş gibi yapar, yine yenil, hep yenil, daha güzel yenil diye diye devam eder nefes almaya. Yenilmiştir aslında, aynı zamanda muzafferdir de. Tıpkı Epir Kralı Pirus'un o unutulmaz Pirus zaferi gibi. + Ben kendi dediğim gibi düşünüyorum."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sessiz-sacmaliklar-xvi-xx/", "text": "Sadece bir zaman kavramı olarak kalıyor geriye, onu da güneşle değil günle ilişkilendirip yoluna devam ediyor. Ta ki aşık oluncaya kadar, ne zaman ki aşık olsa güneşin doğuşu ve batışı bir anlam ifade ediyor. Ve vuslat için hepsini tek tek zaman kavramı olarak varsayıyor, gözünde büyütüyor var olan her şeyi. Hayatın genel kuralları vardır. Bunlar çok basit gibi görünen şeylerdir fakat hiçbiri de basit değildir. İstediğiniz kişiler hiçbir zaman yanınızda olmaz. Veya yanınızda hiç kimse olmaz. İstediğiniz her şey olmaz. Olsa bile olmaz çünkü bir şeylerin olması için başka şeyleri feda etmemiz gerekir. Akıl yürütemediğimiz şeyleri inkar etmemiz gerekir yoksa insanın içerisinde bulunan adalet terazisi anlam veremez ve kendi başını keser. He bir de geceler var. İyi ki geceler var yoksa bu kadar pisliğin üzerini örtüp düşünmek için güneşi yok etmemiz gerekirdi. O zaman da insanlık yok olup giderdi. Hiçbir şey kitaplardaki gibi değil diye söylendi , hayır! aslında sen yanlış algılıyorsun diye çıkıştım. Çıkışmak zorundaydım çünkü bir şeyler yazan biri olarak savunmam gerekirdi yazarları. Fakat yazdığım her şeyi de yaşamış değildim. Tamam acıyı da sevgiyi de herkes tadar ama bunu anlatma sanatıyla daha muhteşem bir şeye çevirebilir, fikri de aklımda oluşmadı değil. Daha sonra sen ne çekmişsin ki diye bağırdı yüzüme ses çıkaramadım belki daha fazlasını çekmiştir diye. Fakat çekmediğini bildiğimi hatırlayınca da ters ters baktım. Bunları düşledim sabaha kadar, sabaha doğru da ben gidiyorum diye tutturdu . Peki dedim, peki ve kapıya kadar geçirdim. Artık soğuk fayda etmiyordu. Yalnız bir güneşle doğuyor her sabah kendi halinde. Asılacak her halükarda ben ve kendim."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sessiz-sacmaliklar-xxi-xxv/", "text": "İnsan içinde bir defa boşluk yaratırsa, işte o zaman ayvayı yemiş demektir. Çünkü var olan her şey önüne yığılsa yine dolmaz o. Yığılan o bütün şeylerden bir müddet sonra sıkılır, koca bir kara delik yaratılır sanki içeride. Bunu insan kendi kendine yapar çünkü başkası sadece bir darbe vurur ve yerden kalkıp kalkmamak tamamıyla insanın elindedir. O darbeyi alır, evirir, çevirir, kullanır, tam bize layık bir kazık kıvamına getiririz, yavaş yavaş yer bitirir sonra, biz de sadece saçma cümleler, kaybetme korkuları ve güvensizliklerle kalırız. Hayatın genel kuralları vardır. Bunlar çok basit gibi görünen şeylerdir fakat hiçbiri de basit değildir. İstediğiniz kişiler hiç bir zaman yanınızda olmaz. Veya yanınızda hiç kimse olmaz. İstediğiniz her şey olmaz. Olsa bile olmaz; çünkü bir şeylerin olması için, başka şeyleri feda etmemiz gerekir. Akıl yürütemediğimiz şeyleri inkar etmemiz gerekir yoksa insanın içerisinde bulunan adalet terazisi anlam veremez ve kendi başını keser. He bir de geceler var. İyi ki geceler var; yoksa bu kadar pisliğin üzerini örtüp düşünmek için güneşi yok etmemiz gerekirdi. O zaman da insanlık yok olup giderdi. Su dile gelip dedi ki, Hayır! ile karşılaştığımız her olayda, hakkımızda böyle hayırlıymış der geçeriz. Son zamanlarda en mantıksız gelen şey okuduğum kitaplardaki karakterlerin yerine birebir kendimi oturtmak oluyor. Tipi veya kişiliği her ne olursa olsun. Sanki daha evrimini tamamlayamamış ruhum, öyle sıkışmış kalmışım. Araf değil bu sefer, çünkü ne cehennemi hissedebiliyorum ne cenneti. Her şeyi uç noktada yaşamak istediğim oluyor, bazen mantığı devre dışı bırakmak geliyor içimden ama olmuyor; bir yerlerde kilitlenip kalıyorum. Nedenini bilmiyorum, acaba kötü mü olsam? Böyle çok kötü, filmlerdeki kötülerden bile daha kötü veya yok mu olsam? Hiç olmamış gibi, evrenden tamamen silinecek ama adım, hiç kimse üzülmeyecek yok olmama, hiç kimse hatırlamayacak adımı. Yok bu da olmuyor, böyle düşünmenin nedeni de hep bilim-kurgu filmleri falan. Ve elbet her düşüşün bir yükselişi vardır fikri gerçekten doğrudur. O da yalan çıkarsa istifa dilekçem hazır, sadece imza için güzel bir luger gerekli. O zaman mutluluk denen şeyi doğrudan silip çıkarmalı, çünkü kısa sürecek, çünkü bitecek. Yeter bu kadar mutluluk hadi mutsuz olalım. Karmaşıklığın içerisinde kendimi yavaş yavaş kaybettiğimi hisseder gibiyim, ama karmaşadan ne zaman düzen doğacak onu da merakla beklemekteyim. Kendime yapma dediğim şeyleri yapmaya devam ediyorum son sürat. Bu uçuruma götürse de, artık pek sorun değil galiba. Neyse uyku her şeyi çözer demişti Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabının Uyku ve Erdem bölümünde. Her şeyi çözer değilse de ona yakın bir şeydi herhalde. Bırak dedi her şeyi Su. Bütün karmaşayı geçmek için akmak gerek hayatın içinden tıpkı ben gibi. Sonra bağlanmayı da düşünme, bağlansan bile bir süre sonra kuruyor etraf ve gitmek zorunda kalıyorsun başka bir gerçekliğe. Hadi kapat gözlerini dedi yine Su, kapat ve uyu büyürsün belki sen de."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sessiz-sacmaliklar-xxvi-xxx/", "text": "Belirli bir durumdan sonra oluşan kişilik karmaşası topluma hakim durumda sosyal kimliğimiz ile kendi kimliğimiz arasındaki uçurumun artmasıyla oluşan bu bozulma Ingmar Bergman'ın Personasında gayet güzel aktarılıyor. Fakat durum sadece psikolojik bozulmayla ibaret değil. Çoğu zaman sıkılınca veya popüler yapıya uymayınca değişen bu kimlikler sonucunda, Luke Rhinehart'ın Zar adam adlı kitabında sıkıldıkça zar atıp kişilik değiştiren karakterlerin gelişmesi kaçınılmaz görünüyor. Lakin bu sefer de toplumsal baskıyı boynumuzda hissediyoruz. Zaten insanların maske takmasının veya öz kişiliklerinden uzaklaşmasının yegane nedeni değil midir toplumsal baskı? Bunun neticesinde toplumda kabul görme ve bir kaba oturma kavramı geliştirerek ruh hastası olma yolunda büyük adımlar atıyoruz. Tebrikler bize! Cicero'nun Dostluk Üzerine söyleşisi kitabında, Kendimiz için yapmayacağımız nice iş vardır ki dostumuz için yaparız. Olmadık birine dilekte bulunmak, yalvarmak, birine pek kötü çıkışmak, şiddetle saldırmak; bütün bunlar kendimiz için yapılınca hiç de onurlu olmadığı halde, dost uğrunda yapılınca çok onurludur. Bundan başka öyle durumlar vardır ki; iyi insanlar kendilerinden çok dostları yararlansın diye, birçok çıkarlarından el çekerler ya da buna razı olurlar. diye bahseder dostluktan, ayrıca Doğa, dostluğu erdemin yardımcısı olsun diye vermiştir der. Fakat günümüzde bu böyle olmuyor, çoğu yerde silinip gidebiliyor dostluklarımız. Ve tabii ki bunun da en önemli sonucu insanın düşüncelerine buz gibi bir hava estiren herkes gider i aşılıyor. Bir insan çevresince ne kadar harika görünürse görünsün, o insan kendini hissettiği kişidir. Tıpkı Dostoyevski'nin kendini bayağı görmesi gibi, söylesenize şimdi hangimiz Dostoyevski gibi olabiliriz ki, Bayağıyım ben, içimi bir görseniz diye dolaşıyordu ortalıkta. Ne yapacağımızı bilmediğimizde geriye sadece tek bir hamle kalıyor. Alışmak. Evet alışmak en kötü alışkanlıktır, düşmeye alışmak gibi. Bağırmaya ve düşünmeye gerek yok dedi Su. Bağırdıkça kimse duymayacak, düşündükçe çözülmeyecek. En iyisi beklemek ve akıp gitmek zaman içinde."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sessiz-sacmaliklar-xxxi-xxxv/", "text": "Kitaplara gösterdiğimiz özeni kitap ayraçlarına da göstermeliyiz. Çünkü onlar yetim ve öksüz piçlerden oluşan kimselerdir. Bazı soğuklar insanın bedenine işlemez, bunun nedeni: o an içeride kocaman bir nükleer santral son sürat çalışmakta ve muazzam bir ısı enerjisi ortaya çıkarmaktadır. Duyulmaması gereken cümleler ise bu olayın oluşmasındaki ana nedendir. Eğer içiyorsanız zaten sorun yoktur, o duman kendiliğinden çıkar. Aslında çıkmasın istersiniz, bir nefes çekip bir daha vermemek en önemli istektir. Ama soğuk işlemez o an, belki mermi bile işlemez. Savaş durumlarında böyle insanların kullanılması ortaya muazzam sonuçların çıkmasına neden olabilir. Kulağına bir şeyler fısıldayıp cenk meydanına salarsınız, böylece ne soğuk işler ne mermi işler ne de top. Ama geri dönmesini beklemeyin, saldıktan sonra ismini çizip ailesine haber edebilirsiniz. O yüzden bazı cümleleri kurar iken dikkat edin, ortalığı savaştan çıkmış ruh hastalarıyla doldurmak istemeyebilirsiniz. Bir Necip anlar bir de kaldırımlar. Bazı insanlar doğuştan sorumsuz ve ruhsuzdur. Gözlerinde hiçbir zaman o duyguları göremezsiniz. İyi olduğuna kanaat getirmenizin nedeni, onun iyi görünmek istemesiyle alakalıdır. Ruhsuzluğunu veya sorumsuzluğunu ortaya koymamasının nedeni ya zamanının gelmemesinden veyahut kuvvetinin yetmediğinden kaynaklı olabilir. Bu durumdan onlar da huzursuz olabilirler lakin yeteri kadar huzursuz değildirler, çünkü yeteri kadar huzursuz olan insanlar kendilerini öldürme-kurtuluş yolu arama arasında gider gelirler. Bir farkları yoktur tabi bu insanların, onlar da herkes gibi yalnız öleceklerdir ama yalnız yaşamaları daha büyük bir olasıdır ve bunun farkındalardır. Devrim falan olmayacak, öyle güzel günler falan yok, istediğiniz başbakan veya cumhurbaşkanı seçilmeyecek. Hiçbir zaman iyi bir lider sizi yönetmeyecek çünkü sizler iyi değilsiniz. Kalplerinizi açıp bakın: hanginiz kendinize iyi diyebilirsiniz? Şimdi size bir rütbe verilse anında bütün akrabalarınızı siz de bir yerlere yerleştirirsiniz. Sonra savaşlar ve hoşgörüsüzlükler hep olacak mesela, umut güzel bir duygu ama bütün savaşlar bitsin demek saçmalıktır. Bunun umutla alakası yoktur. Bırakın böyle şeyleri; sadece vicdanlarınızı rahatlatmaya çalıştığınızı hepiniz fark etmişsinizdir. Afrika hep aç kalacak, insani yardımlarınızla iyileşmeyecek veya iyi dualarınızla-ve insani yardım kadar da aşağılık bir cümle daha yoktur herhalde dünyada. Çünkü onları bu hale getirenler yine insanlar değil miydi? Marslılar çıkıp geldi de haberimiz mi yok? Şereflerini, namuslarını ve topraklarını sömüren insanlar değil miydi? Şimdi aynı yerden yardım gönderilmesi niye? Dedim ya vicdan rahatlatmak için tamamıyla. Bankta yatan orada şurada görülmeyen eski sanatçıların adlarını öldükten sonra hatırlamak gibi hepsi sadece vicdan rahatlatma. Neyse siz yine de devrim olacak, savaşlar bitecek, ezdiğiniz bunca insana karşın herkesin eşit olacağını, güllük gülistanlık içerisinde yaşayacağınızı düşünmeye devam edin. Bunların hiçbiri olmayacak çünkü hiç kimse bunları hak etmiyor bu kadar. Düşünme, demiştim böyle şeyleri, hem dünyanın iyi olması siz insanların bile işine gelmez dedi Su."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sessiz-sacmaliklar-xxxvi-xxxix/", "text": "İnsanı bir başkasının anlamaması kadar normal bir şey yoktur. Lakin, insan kendini anlayamazsa işte orada sıçmış demektir. Kelimelerle ifade edemeyip anlamlandıramadığım sıkıntılar var. Sürekli boş boş bakmak nedir bilir misiniz? Hayır tabii ki bilmezsiniz, çünkü bilseydiniz şimdi bir çoğunuz ölmüş olurdunuz. Sığınacak bir liman var neyse ki de kurtuluyorum, yoksa çoktan içimde kopan fırtınalardan birinde alabora olup Mariana Çukuruyla yarışacak bir derinliğe düşmüş olurdum. Neyse en az evrim kadar ne olduğum belli değil. Ne kendimi kabul ettirebiliyorum ne de inkar ettirebiliyorum. Bu hiç ama hiç mantıklı değil. Siz siz olun uzak durun böyle durumlardan kölelerim. İnsanların mantıklı bir şekilde saçmalayabilmeleri ne kadar zeki olduklarının bir kanıtı olabilir. Lisede tarih hocalarımdan biri her dersin son on dakikasında dersi bitirip, hadi saçmalayın gençler derdi ve bu saçmalama derslerinde enteresan, hayal gücünü arttıran, komik veyahut düşündürücü bir takım şeylerin ortaya çıktığına şahit olmuştum. Galiba o gün bugündür hala saçmalıyorum, arada sırada abartıp bunu hayatıma bile dahil etmiş olabilirim. Bazen yalnızken bile saçmalayabilirim, duvara bakıp saçmalayabilir misiniz? Bence sizler de saçmalamalısınız. En azından farkında olarak saçmalayın ki bir işe yarasın. İşte hayalperestliğin zararlarından biri de herkesin gittiğini hayal etmek. Al sana acıya müptela olmak durumumun canlı hali. Kişiye bağlamışım mesela ben, O olmadan mutluluğun veya eğlencenin bir tarafı eksik kalıyor. Gereksizliğim her nefes alış-veriş sırasında yüzümde patlıyor. Sürekli ateş edilen bir tüfeğin namlusunun şişmesi gibi. Öndeki mermiyi arkadan gelen ittirir. O da hedefine varmadan düşer. Nefes düzenim aynen böyle. Kalbin çarpması bir şey ifade etmiyor. Dünyada mutsuzluktan arındırılmış bir bölge yapılmalı. Ve her insana en azından on dakika müsaade edilmeli. Benim işime yarayacağını düşünmüyorum çünkü yanlış nefes alıp vermekten dolayı bir şeyler eksik kalır. Benim neden aktığımı ben bile anlamadım dedi Su. Belki fizik kurallarındandır ya da değildir. diye cevap verdim, güldü. He bir de akarken saçmalıyorum, kimi zaman önüme gelen her şeyi kapıp götürüyorum, bu da benim trollüğüm dedi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sessiz-sinema-1895-1929/", "text": "Ses kesinlikle gerekli bir sınırlama kabul edilemezdi. Sinemanın ayrımı tam da bu noktada kendini alenen göstermekteydi: Sinema görüntüler aracılığıyla öykü anlatabilme becerisiydi . Mesela Murnau'nun Son Adam filmi tümüyle görsel bir anlatım yakalamak için ara yazılardan kaçınmıştır. Sözcükler olmaksızın saf görüntünün dinamiği kavramı Uzakdoğu'ya bile taşındı. Kinugasa Teinosuke'nin dışavurumcu filmi Kurutta ippeji (A Page of Madness, 1926) bir akıl hastanesinde vuku bulan sıra dışı olayları anlatırken salt görüntüleri kullandı. Son dönem sessiz sinema görsel sanatın zirvesiydi. Murnau'nun Faust'u (1926) ruhunu şeytana satan adam mitinin edebi kökenine karşılık Ortaçağ Avrupası'nın yeniden yaratımı konusunda muazzamdı. Dönemin Alman devi UFA'nın en pahalı yapımlarından biriydi. Fakat hiçbiri Abel Gance'nin sessiz sinemayı estetik açıdan ekstrem bir noktaya vardıran görsel yapıtı Napolyon (Napoleon, 1927) kadar değildi. Üç parçalı görüntü tekniği ile çekilen sekanslar için üç projektörlü Polyvision sistemi kullanılmıştı. Sessiz filmlerin çoğu 1.33:1 görüntü oranıyla çekildi. Soyvet Sinema üstadı Sergey Eisenstein yatay, dikey ve çapraz çizgilerin kompozisyonundan kare bir çerçeve önerirken Gance, yukarıda değindiğim Polyvision düzeneğini yeğleyerek teknik açıdan daha yaratıcı ve dönemine göre halende göz alıcı bir yeniliğe öncü olmuştu... Son dönem sessiz sinemanın en belirgin niteliği, görsel güzellikle duygusal içtenliği harmanlayabilmesiydi . 19. yüzyılın sonuna doğru filmlerin süreleri uzamaya başladığında George Melies ve benzerleri, komik efektler için tek resim düzeneği ve hızlandırılmış hareket gibi sinematografik hileler kullandılar. 1905'ten sonra sinemada suç unsuru doğdu ve bir hırsızın yahut suçlunun kovalandığı filmler popüler oldu... 1907 senesinde, Pathe şirketi, Melies ile çalışmış ve ondan sinema zanaatı, hileli efektler konusunda çok şey öğrenmiş olan dönemin sayılı komedyenlerinden Andre Deed'in oynadığı bir komedi dizisini başlattığında bir devrim yaşandı ve sinemanın ilk komedi yıldızı doğdu. Deed'in tiplemesi, çarpık, çocuksu karakteriyle uluslararası popülerliğe ulaştı. 1909'da Itala Company ile anlaşan Dreed'in yerine Pathe daha büyük bir yıldızını devreye soktu. Bu Max Linder idi. Daha zarafetli ve daha yetenekliydi. Avrupa sinemasında da bu gelişmelere paralel ilerleme kaydedilse de farklı bir komedi sistemi geliştirilmişti. Altı yılda sayıları hızla çoğalan komedi yıldızları sayesinde kendi pazarında giderek büyüyen İtala Company, haftada en az üç film çıkartıyordu... Ancak Amerikan komedi sinemasının asıl öne çıkışı 1912'de Mack Sennett ile oldu. Sennett yönetimindeki Keystone Komedi Stüdyoları'nın, 1912 yılında kuruluşuyla, 1908'e değin başarısız filmlerde sahne oyuncusu olan İrlanda asıllı Kanadalı Sennett'in kötü seyreden talihini değiştirdi. Sennett'e bu şansı getiren, meraklı doğası olmuştu. Biograph Stüdyoları'na girme şansını elde ettikten sonra orada D. W. Griffith'in oyuncu seçimine, onun devrimci tekniklerini ve Fransa kökenli komedileri inceleyişi sayesinde gerçekleşti. Sennett içgüdüsel komedi biçimine sahip eğitimsiz biriydi. Kendisini kolay kolay beğenmediği için, izleyicinin ilgisini neyin çekip çekmeyeceğini anlıyordu. Keystone ekibi vodvil, sirk, komik çizgi romanlar ve dönem Amerika'sının gerçeklerinden yola çıktılar. Keystone filmleri tek katlı küçük evlerde pirinç yataklardan, döküntü otel lobilerinden, barlardan ve tozlu sokaklardan tüylü melon şapkalar, uzun sakallar ve T-Model Ford'lar gibi modası geçmiş imgelerden bir gerçeklik parodisiydi. 1913'e değin filmlerin standart uzunluğu bir makaraydı. Çok makaralı öykülü filmlere sinema sektörünün geniş kesiminde karşı çıkıldı. Charlie Chaplin, Buster Keaton, Harold Lloyd, Harry Langdon Amerikan Sessiz Komedi Sineması'nın devleriydiler. Hepsi bir ve iki makaralık film döneminden çıkıp 1920'lerde kariyerlerinin zirvesine ulaştılar. Aslen bir akrobat olan Keaton, filmlerinde o kadar hareketli olmasına karşın ürkütücü derecede manalı yüzünden ötürü Büyük Taş Surat yakıştırmasını almıştı. Hilelere ve efektlere nadiren başvururdu. Keaton'un zamanlama ustalığı gerçekten çok üstündü. Çoğunlukla tren ya da motosiklet ve koşma gaglarıyla adını duyurdu. Harold Lloyd vodvil geçmişi ve eğitimi olmadığı için sessiz film komedyenleri arasında istisnaydı. Çocukluğundan beri sahne tutkusu olan Lloyd, Universal Stüdyoları'nda günlük beş dolardan figüran olarak işe başlamıştı. Harry Langdon'ın az sayıda filmi diğerlerine nazaran daha düzensizdi. Karakteri sakin, cana yakın ve esrarengizdi. Yuvarlak beyaz yüzü ve tıknaz bedenine oturmuş dar giysileri ona kontrolsüz hareketler sunuyordu. Douglas Fairbanks, bir Broadway oyuncusuydu. Sinemaya 1915 güzünde Kuzu filmiyle girdi. Maceraperest, centilmen karakteriyle izleyicinin beğenisini kolayca kazandı. The Thief of Bagdad, 1924 Bağdat Hırsızı filmi kanımca en büyük işidir. Birebir devasa setleriyle döneminin ilerisinde bir maliyetle çekilmiştir. 1919'da, ileride eşi olacak Mary Pickford, Charlie Chaplin ve yönetmen D. W. Griffith ile birleşerek -bir dönem BOND filmleri yapan United Artist'i kurdu. Burada daha fazla denetime sahip oldu ve çağdaş komedileri bırakıp kostümlü dramalara döndü. Zorro, Üç Silahşörler, Demir Maske'yi çekti. Fairbanks ve eşi Mary Pickford, Sessiz Sinema'nın Altın Çağı ikonuydular. Ne var ki, Sesli Sinema'dan sonra kariyerlerini sürdürmeyi başaramadılar. Fairbanks 1939'da vakitsiz ölümüne dek pek çok sesli filmde oynadı. Sessiz sinemanın dilsiz jönlerine değinip de kraliçelerine uğramadan olmaz. Gish kardeşler, Lilian Gish ve Dorothy Gish tarafından duygusal ve Mary Pickford tarafından neşeli canlandırılan dönemin güzide tiplemesi bakire kızlar, vamp kadının dışavurumuna tezattı. Bakire kızlar ve vamp kadınlar Victoria Dönemi melodramlarından kalma idealize yaratımlardı. I. Dünya Savaşı'ndan sonra beliren sigara ve içki içen, dans eden, çalışan, oy kullanan, seks yapan özgürleşmiş yeni kadın figürüydü. Bir başka yüzde, Cecil B. DeMille'nin, Kocanızı Değiştirmeyin (Don't Change Your Husband, 1919) yatak odası komedisinde kostümleri muntazam Gloria Swanson'un tecrübeli karakterizasyonuyla çalışan, seksi genç kız ve özgür kadın eş modeli 1930'ların sesli komedilerinde hızlı konuşan modern kadınlara dönüştü. 1940'ların Kara Filmleri'ndeki baştan çıkaran kadının eril endişelerin vurgusu olduğu üzere vamp kadın da sosyolojik bir oluşumdur. Wamp kadın, Sir Philip Burne-Jones'un 1897 tarihli The Vampire isimli tablosu, kuzeni Rudyard Kipling'in aynı adlı şiiri ve Bram Stoker'in Dracula romanı aracılığıyla sinemaya taşındı. Bir başka isimse asıl adı Florence Annie Bridgwood olan ve sinemanın ismini değiştirdiği ilk yıldız olan Theda Bara, Cleopatra, Şeytan Kız gibi derin dişi karakterleri canlandırdı. Bu iki filmin orijinal makaraları kayıptır... Sessiz sinemanın dilsiz kahramanlarının görsel güzellikleri burada ele alınamayacak denli fazla. Ancak Sessiz Sinema denildiğinde, çok yönlü ticari bir imgeye dönüştüğünden en akılda kalıcı olanı melon şapkalı, bastonlu paytak yürüyüşlü adam dimağlara gelir. Komedinin altın çağında diğer komedyenlerin ünü, bu isimlerin fazlasıyla gerisinde kalmıştı. Sessizliğin altın çağı sesin gelişiyle ansızın bitmesine rağmen, unutulmayacaktı. Raymond Griffith gibi bazı komedyenler, ses yüzünden yön değiştirdi. Yeni teknikler sinemacıların özgürlüğünü kısıtladı. Yapım maliyetleri arttı. Kazançta doğrudan artınca yapımların daha detaylı denetlenmesine yol açtı. Bu durum en çok, sessiz dönem oyuncularının serbest çalışma koşullarını sarstı. Chaplin, Keaton, Lloyd, Langdon gibileri bağımsız aktörlere taviz vermeyen insan sarraflarının kölesi konumuna düştü. 1929'dan sonra Keaton hiç film yönetmedi. Eylül 1965'te 70'ine yaklaşmıştı. Venedik Film Festivali'nde izleyici karşısına çıktı. Birkaç ay sonra kanserden öldü. Langdon ise aniden düşüşe geçen kariyeriyle birlikte yitip gitti. Sesin sinemaya girişiyle çoğu sessiz sinema oyuncusunun kariyeri kökten değişti. Chaplin 1940'a dek diyaloglu filmlere karşı çıktıysa da The Great Dictator ile inadını yermek durumunda kaldı. Keaton diyaloğa dayalı komediye uyum sağlamakta güçlük çekti. Harold Lloyd ve Harry Langdon gibi komedyenler komik çekiciliklerini kaybettiler. Entegre olanlar da vardı. Tiyatro kökenli olmasından ötürü hazır cevap W. C. Fields, Laurel ve Hardy gibileri kolay adapte olarak günümüz komedisinin teknik açıdan kökeni olan yeni bir dönemi başlattılar. Böylelikle Sessiz Sinema Altın Çağı sonsuza dek sönmüştü. Filmlerinde diyalog kullanmanın Serseri'sinin sonu olacağını bilen Chaplin, 1930'lar boyunca, sadece iki sesli filmde oynadı: City Lights, 1931 ve Serseri'nin son filmi Modern Times, 1936 Modern Zamanlar, endüstriyel çağa yönelik sopalama bir hicivdir. Ardından 1940 yapımı, bir Hitler ve Mussolini eleştirisi olan The Great Dictator geldi. Soğuk Savaş paranoyası günlerinde yaptığı filmler ve duruşu yüzünden aldığı ağır eleştirilerden ötürü Amerika'da güvende değildi. Solcu düşünürlerden gördüğü büyük ilgi ve Amerikan vatandaşlığını reddetmesi, 1920'lerden beri kendisini fişleyen FBI için yüksek önemde sakıncalı kişiler listesine girmişti. FBI dengesiz bir genç kadın Joan Berry'i, Chaplin hakkında babalık davası dahil bir dizi suçlamada kullandı. Babalık iddiasının yalan olduğu anlaşılınca FBI, Chaplin'i komünizm sempatizanlığıyla suçlamaya çalıştı. Chaplin, Sahne Işıkları'nın Londra prömiyeri için Avrupa'ya gittiğinde FBI, Chaplin'in bir yabancı olarak aldığı Amerika'ya giriş iznini Adalet Bakanlığı aracılığıyla iptal ettirdi. 1972'ye dek yaşamını Avrupa'da geçirdi. 1953'te eşi Oona O'Neill ve sekiz çocuğuyla İsviçre, Vevey'deki evine yerleşti... 1972'de adına verilen Onur Oscar'ını ve Hollywood'un dalkavukluğu övgüleri için Amerika'ya gitti. Ölümüne dek The Freak isimli bir proje üzerinde çalıştı. İki otobiyografi kitabı çıkardı. Eski sessiz filmleri için müzikal besteler yaptı. 1975'te şövalye unvanı alan Sir Charles Chaplin, 1977 Noel'inde öldü."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sessizlik-ulkesi/", "text": "Tüm bunların ne anlama geldiğini kestiremiyorlar. Onlar için çok zor bir yolculuk. Bir uçaktalar. Z. ve dört arkadaşı. Birbirleriyle tedirgin konuşmalar yapıyorlar. Evlerinden, ailelerinden öylece koparıldılar, tanık olmadıkları, ait olmadıkları bir dünyanın avucuna bırakılacaklar. Orada yaşayabilecekleri bile şüpheli. Z. karısının ağlayan ellerini düşünüyor. Arkadaşı C.'nin ise o an başka bir şey düşünemeyecek kadar tuvaleti geliyor. İşte şimdiden başladık. Eğer onu anlamazlarsa, kötü bir kokuyla baş etmek zorunda kalacaklar. Kahkahalarının yavaşladığı bir sırada ayağa kalkıp rehinelerin yanına doğru yürüyor kısa boylu olanı. Beş adamın birden ona küfür ettiğini anlayamıyor. Duymadın mı, neden bizi seçtiniz diyor arkadaşım. dedi Z. Ürperir gibi oluyor kısa boylu adam ve bunu o çirkin gülüşü ile gizlemeye çalışıyor. Susun bakalım... Az kaldı sessizliğin sonuna. diyerek yerine dönüyor. C. iyice öfkeleniyor. Kendilerine yaratık diyen bu zorbaları cezalandırmak istemiş olacak ki adam yerine dönerken, kendini rahat bırakıp pantolonuna yayılan ıslaklıkla gülümsüyor. Dinliyordum ki bunu yapmamak elimde değildi zaten. Bizler, konuşurken dinleyebilirdik, dinlerken aynı zamanda konuşuyorduk da. Çünkü babamın dediği gibi burası sessizliğin ülkesiydi. Elindeki uzun sopayla ateşi karıştırdı babam. Yüzüne vuran kızıllık onu demir gibi keskin, güçlü, bükülmez gösteriyordu. Ne düşündüğünü anlayamıyordum, ateşin kızıllığı vuruyordu o güzel bakışlarına, seçemiyordum. Belki de düşündüğü, alevlerin içinde saklıydı da ben anlayamıyordum. Belki de alev öfkeydi, pişmanlıktı ya da özlem. Konuşulabilen günlere duyulan özlem... Kafasını hızlıca sağa sola sallayıp çıktı dalgınlığının içinden. Hiçbir şey söylemek istemiyordum. Anlat demekten bile korkuyordum. Sanki tek kelime çıksa gözlerimden, konu değişecek, bunca bekleyişim boşa gidecek gibi geliyordu. Sanırım bunu da anladı babam. Gülümsedi. Tüylerim ürperiyordu. Tuhaf bir şekilde atalarımızın bu yaşayış şekli bana o kadar uzak gelmiyordu ve babamın anlattığı tüm bu yüzyıllar öncesi olayları, bedenimin her zerresinde, sanki ben yaşamışım gibi hissedebiliyordum. Bu son cümleyi söylerken, babamın gözyaşının içinde canlanan bir ateş parçası gördüm. Bu kıvılcım, onun yüreğiydi. Bir gün kimse konuşmayacak Z. Bu artık o kadar kolay bir şey değil. Ayrıca... Bu bizim tek kuralımız Z. Eğer bir gün birinin buna teşebbüs ettiğini görürsek onun yaşamasına izin veremeyiz. Vardıklarında oldukça yorgun görünüyorlardı. Bir gün dinlenmeleri için izin verdik. Ertesi gün zaman kaybetmeden onları laboratuvara aldık. Bu deneyler daha başlamadan beni ürkütmeyi başarmıştı. Birkaç yüzyıl önce zaten onları katletmiş ve yurtlarından sürmüştük. Şimdi tekrar onları Kiren'e getirdik. Sessizliklerinin sebebi biz iken, şimdi onları tekrar konuşturmaya çalışmak için. Kendi ülkelerinde çok büyük şeyler başaran bu beş büyük adamı acı ile konuşturacaktık. Nasıl yoktan var ettiklerini sormak için. Bizim olanaklarımıza karşın, bir şeyler üretemeyişimizin hıncını çıkaracaktık. Bilemiyorum... İpler en olmadık yerde kopacakmış gibi geliyor. Bu işin sonu iyi bitmeyecekmiş gibi de. Keşke onları konuşturmak yerine, biz onlar gibi gözlerimizle konuşmayı öğrenebilseydik. Belki yıllar alırdı ama yeni bir utanca sahip olmaktan çok daha iyi olacağı kesin. İşte hepsi yerlerine oturtuldu. Yan yana konulmuş beş koltuğa. Elleri kolçaklara kilitlendi. Ne hissediyorlar acaba? Korku, düşmanlık, öfke? Hepsi? Bizimkiler kapıyı kilitleyerek dışarı çıktılar. Bu adamların oradan kaçabilme ihtimalleri varmış gibi. Başlıyorduk. Sessizlik. İşte şimdi o iğrenç işkenceye başlayacaklar. Bugün haftalardır süren bekleyişimizin ardından sahip olduğumuz o ufacık umut da kırıldı. Ne sanıyorlardı ki onları konuşturabileceklerini mi? Hayır. Konuşturamayacaklarını biliyorlardı hatta. Sadece her şeye rağmen şanslarını denediler. Birkaç kişinin ölümü daha, onlar için neden önemli olsun ki. Burası sessizliğin ülkesi. Dedem babama konuşmaya teşebbüs eden insanları öldürmek zorunda olduklarını söyledi ama babam konuşmadığı için öldü."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sevda-dedigin/", "text": "Sonbaharın bitmesine sayılı günler vardı. O sabah koca şehrin aceleci insanları, rengi solmuş bir gökyüzüne uyandılar. Sıcaklık sanki bir gün içinde dereceler dolusu düşmüştü. Anlaşılan o ki kış, saklandığı yerden kendini göstermeye başlıyordu artık. Ali erkenden kalkmıştı. Her günkü gibi işe gidilecek, onlarca dosya düzenlenecek ve eve dönülecekti. Havanın karanlığına rağmen alarmı çalmadan uyandığı için kendine şöyle güzel bir kahvaltı hazırlamak istemişti. Her gün arasına peynir sıkıştırıp kapattığı ekmek dilimini bugün kızartmak, üzerini tereyağı ve balla süslemek gelmişti içinden. Biraz daha oyalanırsa bu düşünceden vazgeçerim korkusuyla yatağından fırlayıp kalktı. Kahvaltıyı oldum olası severdi. Fakat geceleri bir türlü erken yatamadığı için uykusunu alamıyor, sabah da kahvaltıya pek vakti kalmıyordu. Sallama çay ve peynir ekmekle aceleyle de olsa bir şeyler atıştırıp çıkıyordu evinden. Pencereyi açtığında rüzgar, sıkıştırıldığı yerden bir boşluk bulup yüzünü tokatladı. Bu nasıl bir soğuktur böyle. Diyerek birkaç saniye sonra kapatmıştı pencereyi. İçine çift camın verdiği bir güven dolmuştu. Yatağını toplamadan önce çayın suyunu koymuş, buzdolabından tereyağını çıkartmış, ocağın üstüne tavayı konduruvermişti. Aynada kendini izlemişti bir de. Yüzüne epeydir böyle dikkatle bakmadığını düşünerek tıraş olmuş, kendisindeki bu tuhaf ruh haline pek bir anlam verememişti. Çayı demleyip üzerini giyinmeye gitti. Bunları o kadar süratle yapmasının tek sebebi masada daha uzun süre oturmak istemesiydi. Annesinin yazın yaptığı vişne reçeli kavanozun içinden tatlı tatlı bakıyordu Ali'ye. Kahvaltısına, aylardır açmaya kıyamadığı o güzelliğin kapağa bulaşan kısmını ziyan etmemekle başladı. Küçük bir kaseye tatil dönüşü bir sahil köyünden aldığı zeytinyağından da dökmüştü. Demli çayın iştah arttıran kokusuna bir de kızarmış ekmek kokusu eklenmişti. Kızaran dilimler sade halleriyle bile çok güzel görünüyorlardı. İçtiği üç bardak çay sıcacık bir battaniye etkisi göstermişti hemen. Masayı toplamadan çıkmak zorundaydı. Montunu ve ayakkabısını hızlıca giyip anahtarını avuçladığı gibi dışarı attı kendini. Düşen yapraklar ve çöp poşetleri adeta havada dans ediyorlardı. Ellerini rüzgara karşı yüzüne siper eden bir sürü insanla beraber dar sokağı arşınlamaya başlamıştı. Eski arabası sokağın sonunda onu bekliyordu. İş hayatına ilk adımı attığı bu maliye bürosu üç yıldır ikinci evi olmuştu. Burada çalışan herkes kendisinden büyüktü ve iş tecrübelerini paylaşmayı esirgememişlerdi hiç. Bu yüzden kendini şanslı hissediyordu Ali. Çalıştığı bina evine çok yakın olmasa da huzurlu olduğu bir çalışma ortamı vardı. Yoksa gün boyu kağıtlara gömülü olan başı nasıl bu kadar ferah olabilirdi? İşinin tek kötü yanı, odaya kapanmaktı. İlerleyen boyun fıtığı ve durmadan sulanan gözleriyle o da artık binadaki diğer insanların arasına karışmıştı. Dördüncü katın dört bin on numaralı odasını iki kişiyle birlikte paylaşıyordu. Ahmet Bey yirmi küsur yıldır buradaydı. Neslihan Hanımsa yedi yıldır... Akıl almaz sayıdaki dosyaların içine iş arkadaşlarıyla birlikte dalıyorlar, saatler sonra tekrar su yüzüne çıkıyorlardı. Masasına istiflediği açık pembe dosyalardan ilkine başlıyordu ki çaycı Resul'ün gülümsemesi dolmuştu küçücük odalarına: Günaydınlar efendiiiiiim. İsteyen var mı tavşankanı çaydaaaan? Diye tepelerinde bitivermişti Resul. Eli uzanıp ayıp olmasın diye bir bardak almıştı almasına ama sabah o kadar doymuştu ki Ali çaya, hiç içesi yoktu. Vakitler öğleye geldiğinde hakikaten öyle bir yağmur yağmıştı, öyle bir yağmur yağmıştı ki yaşı kemale ermiş on binlerce insan, şehirde uzun yıllardır böyle bir yağmur görmediklerine yemin billah ediyorlardı. Üçü de pencerenin önünden sokağa bakıyorlardı şimdi. Kaçışan insanlar, araba altlarına sığınan kediler, ıslak kuşlar ve dumandan bir hava... Sanki kamyon kamyon çamur getirmişti de birileri, yukarıdan boşaltıvermişlerdi şehre. Gözleri dalmıştı Ali'nin. En son dokuz on yaşlarımda görmüştüm ben böyle bir havayı. Demişti uzaklara bakarak. Köylerinde yaşadığı o unutulmaz gün gelmişti aklına. Ben kaç yaşıma geldim, görmedim böyle bir tufan. Demişti Neslihan Hanım. Yaşça onlardan büyük olan Ahmet Bey ise hiç hatırlamıyordu böyle bir gün yaşadığını. Bakışlarını bir noktaya diken Ali'nin gözlerinin dolduğunu fark eden Neslihan Hanım Anlatmak istersen dinleriz seni. Diyerek omzuna dokunmuştu. Her yaz olduğu gibi o yaz da ninemle dedemi ziyarete köye gitmiştik. Dedem çok hastaydı biz gittiğimizde. Hepi topu iki göz odalarının birinde, gözlerini tavana dikmiş öylece yatıyordu. Ninem bize duyurmamıştı dedemin yataklara düşüp bu kadar kötüleştiğini. İki aya kalmadan da dedemi kaybetmiştik. Ağabeylerimle ne zaman bir araya gelsek ve köy lafı açsak hüzünleniriz. O doksan altı yazında sanki birkaç yaş birden büyüdüğümü hissetmiştim. O his hala içimde durur. Babam küçük bir mandırada çalışıyordu. Yılda sadece yirmi gün izni vardı. Sayılı günleri bittiğinde bizi köye bırakıp işine dönerdi. O yaz uzun süreli izin almıştı tabi. Son günlerinde yanında olmak istemişti babasının. Dedemin durumunu görünce de iznini biraz daha uzattırmıştı. Amcamlarla ortak kullandığımız seksen bir model açık sarı Murat 131 otomobilimizle on dört on beş saate varırdık köye. Amcam babamı kışın arayıp dedemi hastaneye yatırdıklarını söylemişti. Babam apar topar yola çıkmıştı. Bir hafta sonra dedemi eve göndermişlerdi. Sonrasındaysa gelmişti babam. Biz gitmeden iki ay önce tekrar nüksetmiş hastalığı. İyileşemez diye düşündüklerinden olsa gerek ameliyat da etmemişler. O gün vardığımızda akşam inmek üzereydi. Ağabeylerimle her zaman itişerek indiğimiz arabadan bu sefer sessizce inmiştik. Sanki dedem uyuyordu da bizim sesimizle uyanmasını istememiştik. Arabanın sesine avlu kapsına çıkıp gelen ninem kollarını açıp kucakladı bizi hemen. Ardından evin hemen bitişiğinde oturan Adnan amcam çıktı. Yengemin yemek hazırladığını, dinlendikten sonra istediğimiz zaman sofraya oturabileceğimizi söyledi. Amcamın iki kızı vardı. Biri evlenip komşu köye gelin gitmişti. Diğeri de öğretmen olmuştu. Yakın bir ilçede görev yapıyordu. Evin kapısından girişte hemen sağda boş bir odacık vardı. Depo derdik biz oraya. Eşyaları oraya taşımıştık. İçeri en son ben girmiştim. Camın önündeki sedire boylu boyunca yatırmışlardı dedemi. Yaz günü olmasına rağmen kahverengi bir battaniyeyi beline kadar örtmüşlerdi. Sedirin yanındaki masada bir bardağın içinde baktıkça büyüyormuş hissi uyandıran takma dişleri vardı dedemin. Şimdi nasıl konuşacak diye düşünürken ninem bir tabağın içine doldurduğu suya pamuk batırıp dedemin dudaklarına bastırıyordu. O gün ve orada kaldığımız günler boyunca sadece bir kez eğilip gözlerine bakabilmiştim dedeciğimin. Evde ölüm sessizliği vardı. Yemekler sessizce yeniliyor, sofra sessizce toplanıyor, yataklar sessizce yapılıp sabah yine aynı sessizlikle toplanıyordu. Aradan ne kadar bir süre geçti bilmiyorum, amcam ve ağabeylerim yakın bir kasabaya kavun satmaya gitmişlerdi. Bana haber vermeyip sabah erkenden yola çıkmışlardı. En yakın arkadaşım Hasan'la ne yapalım diye düşünürken aklımıza piknik yapmak geldi. Yanımıza yiyecek bir şeyler alıp derenin orda piknik yapacaktık. Çok uzaklaşmamak koşuluyla babamdan izin alıp çıktık yola. O gün hava epey kapalıydı ama biz kararımızdan vazgeçmemiştik. Eski ahırın yanından ilerleyip küçük tepeyi aştığımızda önümde uzanan uçsuz bucaksız yeşilliği seyretmiştim bir süre. Hasan yorulmuştu ama durmak istemiyordu. Manzaraya alışık olduğundan benim hayranlığımı görmezden geliyordu. Bulabildiğimiz en sık dallı ağacın altına oturmuştuk. Yanımızda ninemin yaptığı yufka ekmeği, haşlanmış patates, elma, köy peyniri ve biraz da domates vardı. Yağmur şiddetini ara ara arttırıp azaltıyordu. Her yer çamur olmasa bari diye düşünürken dedemi sormuştu Hasan. O dedesini geçen yıl trafik kazasında kaybetmişti. Dedesini çok severdi o da benim gibi. Birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı. Ne diyeceğimi, arkadaşımı nasıl teselli edeceğimi bilemiyordum. Hadi dedemin yanına gidelim. Dedi sonra. Nasıl yani? diye sorduğumda mezarlığı işaret etti. Çok istemeyerek de olsa teklifini kabul etmiştim. Şu durumda Hasan'ı kıramazdım. Eşyalarımızı ağacın altına koymuş, yağmura aldırmayıp yollara düşmüştük. Çamurlara bata çıka ilerliyorduk. Epey bir süre ilerledikten sonra mezarlığa varmıştık. Uzaklarda ara ara öten kuş sesini saymazsak her taraf derin bir sessizliğe bürünmüştü. Sanki yağmur taşı, toprağı yıkarken sesleri de alıp bir yerlere götürmüş gibiydi. Mezarların arasından ilerleyerek Hasan'ın dedesinin yanına gelmiştik. İkimiz de konuşmuyorduk. Ben Hasan'ı dedesiyle bir süre yalnız bırakmak istediğimden biraz ilerlemiş, etrafa bakıyordum. Mezar taşları içimi ürpertiyordu. Elimi gözüme siper etmiş uzaklara bakarken tepede etrafı demirlerle çevrili bir mezar görmüştüm. Nedense içimden o mezarın yanına gidip kime ait olduğunu öğrenmek gelmişti. Gözlerimle Hasan'ı aradım. O da bana bakınıyormuş. Yanıma geldiğinde oraya gitmek istediğimi söyledim. Zaten ıslandığımız kadar ıslanmıştık. Hasan pek istekli görünmese de peşimden gelmek zorunda kalmıştı. Yakın gibi görünen yol, yürümeye başlayınca o kadar uzun gelmişti ki... Üstelik yağmur daha bir hızla yağıyor, çamura saplanan ayakkabılarımız yürümemizi engelliyordu. Mezara yaklaştığımızda aslında bir değil, iki mezarın yan yana olduğunu gördük. Çınar ağacı olduğunu düşündüğüm bir ağacın altında, rengi mezarlıktaki diğer taşlardan daha koyu ve eğri kesilmiş iki mezar taşı vardı. Taşların üzerinde yazılanları anlamamıştık. Alfabemizin kabulünden daha önceki bir tarihte vefat ettiklerini sonradan öğrenecektim. Mezar taşlarındaki tarihleri anlamaya çalışırken birden şiddetli bir ışık çakmasıyla yerimizden sıçradık. Art arda gök gürültüsü ve ışık eşliğinde gökyüzü delinmiş gibi yağmur yağıyordu. Hayat bilgisi dersinden öğrendiğim bir şey aklıma gelmişti. Gök gürlediğinde ağaç altında durmak tehlikeliydi. Fakat yağmur o kadar şiddetle yağıyordu ki ikimiz de altımızdaki toprakla birlikte sürüklenmekten korkmuştuk. Orada epey bir süre kalmıştık. Bizi aramaya çıktıklarını düşünürken mezarlığın orada sesler duymuştuk. İşte oradalar. Diye bağırıyordu birisi. Yanımıza yaklaşmak istiyorlar fakat rüzgar ve yağmur buna engel oluyordu. Çaresiz bekleyecektik. Kah birbirimize sokularak kah mezarları çevreleyen demirlere tutunarak savrulmamak için elimizden geleni yapıyorduk. Rüzgarın etkisi hafiflediğinde yanımıza yaklaşan iki kişiden birinin Hasan'ın babası, diğerinin de Sami dayısı olduğunu görüp rahatlamıştık. Yanlarında getirdikleri sopaları toprağa saplaya saplaya yanımıza gelip kolumuzdan sımsıkı tutmuşlardı. Derenin yanından ıslanmış çıkınımızı almış, birbirimizin yüzüne bakmaktan utanarak ilerliyorduk. Çok kızmamışlardı ama o gün gerçekten ölebilirdik. Vaktiyle bizim köyde Ayşe adında bir kızcağız yaşarmış. Anası o küçükken ölünce babasıyla kalmışlar iki başlarına. Babası çobanlık yaparmış bu kızın. Köyün davarlarına göz kulak olur, karşılığında da onlara yiyecekle öteberi verirlermiş. Gel zaman git zaman Ayşe büyümüş. Güzeller güzeli bir genç kız olmuş. Bakanların dönüp tekrar baktığı bir içim suymuş. Köyün delikanlısı Mehmet'le birbirlerine sevdalanmışlar. Mehmet ağa oğluymuş. Babası önce inat etmiş tabi. Oğlunu bir çoban parçası dediği adamın kızıyla evlendirmek istememiş. Ama köylünün baskısı üstün gelmiş, hazırlıklara başlanmış. Ayşe'nin çeyizini köyün kadınları el birliğiyle hazırlamışlar. Ağanın yaptırdığı evlerden birini de yeni evliler için hazırlamışlar. Ancak, kına gecesinden sonra bir atlı gelip Ayşe'yi kaçırmış. Her şey öyle bir anda olmuş ki kimse ne olduğunu anlamamış. Daha sonrasında da köyde dedikodular almış başını gitmiş. Yok Ayşe başka birine göz kırpmışmış da, yok aslında Mehmet'le evlenmeye niyeti yokmuşmuş da... Mehmet de bu olanlardan sonra bağrına taş basmış. Bir zaman sonra da köyü terk etmiş. Aradan uzun yıllar geçmiş tabi. Ayşe bir gün babasını ziyarete gelmiş köyüne. Onu kaçıran adamla evlenmiş, iki tane de çocuğu olmuş. Bunca zaman aramamasına karşın, babası torunlarının hatırına kızını affetmiş. Mehmet de çalışmak için büyük şehre gitmiş ama fazla duramamış oralarda. Kendi köyüne yakın bir kasabaya gelmiş. O da evlenmiş. Çocukları olmuş. Demem o ki günlerden bir gün pazar kurulmuş, Ayşe'yle Mehmet'in kavuşamadıkları köye. İşte o pazarda vurulmuşlar birbirlerine Hatice ve Müslüm. Ayşe'nin kızıymış Hatice ve kader bu ya Müslüm de Mehmet'in oğluymuş. Ana babalarının evlenmelerine razı gelmeyen kader, çocuklarını buluşturmuş."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sevgililestiremediklerimizden-misiniz/", "text": "Türkçe'de, beş duyu organından herhangi biri ile algılayamadığımız; ancak var olduklarını akıl, inanç ve sezgilerimizle kabul ettiğimiz kavramları karşılayan sözcükleri soyut anlamlı olarak ifade etmekteyiz. Bunların en başında ise sevgi yer almaktadır. İnsanoğlu Adem'den beri sevgiyi somut hale getirebilme adına can havli bir çaba sarf etmektedir. Ve günümüzde bunu yapmanın tek yolu bir insanı severek onunla sevgili olmakmış gibi davranma gafleti içerisindedir. Sevgi bir şeye değer verecek kadar sağduyulu olmaktır ve kesinlikle kan bağı gerekmez. Evet birisini sevmek muazzam bir duygu olsa gerek fakat sevmeye devam etmek için onun sevgisine ihtiyaç duyan insanlar için ne söylenebilir? Sevgiden karşılık bekleyerek gerçek anlamını yitirdikleri ve başka bir 'nesne'ye evrilttikleri için üzgün olmak yeterli olur mu? Sevgiyi bir kişiye indirgemek ve karşılık alamadığında ondan alabildiğince nefret etmek tam manasıyla neo-kapitalist düşüncenin bir tezahürü değil mi? Sevgi, duygu ve düşüncenin tam anlamıyla ötekileştirildiği bir çağda yaşıyoruz. Bilgi ve sanat alanında üretmiyoruz artık. Terörü gündelik hayatımızın her noktasında içselleştirip hapsetmekten başka çabamız yok. Günümüz düşün dünyasının en çarpıcı isimlerinden birisi olan Jean Baudrillard bu durumu şöyle izah ediyor: Çağımızda herhangi bir mesajın iletkenlik kazanması, içerdiği terör enerjisiyle doğru orantılıdır. Bir mesaj kaygısı ile hareket eden insanların bu mesajları yaymak için ilk olarak silaha sarılması, bu durumu gayet açıkça ortaya koymaktadır. Günümüzde bireysel silahlanma tarihsel süreç içerisinde hiç olmadığı boyutlara ulaşmıştır. Bizim gibi düşünmeyen, hayata bizim baktığımız pencereden bakmayan insanlarla bir arada yaşayamıyoruz artık. Eğer bizim gibi yaşamıyor, bizden farklı olmaya çabalıyor ise önce ifşa ediyoruz, ardından toplumsal linç girişimlerine kalkışıyoruz. Köyünden zorla göç ettirilmiş Kürt halkı için söylenen 'Bu Kürtler geldi her şey bozuldu' cümlesi bugün artık kendi ülkesindeki iç savaştan kurtulmak ve insan olmanın en başat arzusu olan hayatını idame ettirebilmek için evini, sokağını, hayallerini kısacası her şeyini bırakıp hiç bilmediği topraklara göç etme zorunda kalmış insanlara söylenegelmeye başlandı. -Bu Suriyeliler geldi her şey bozuldu.- Bir yerde ölüm varsa, hiçbir şey yapılamıyorsa, en azından susulur; hele hele ölen daha 15'inde bir çocuk ise... Ama Yepisyeni Türkiye'de ölen çocuğun annesi miting meydanlarında yuhalatılır ve galeyana gelmiş güruh alkışlarla eşlik eder, ardından sözüm ona sanatçı çıkıp bu durumun gayet insani olduğunu izaha kalkışır. Sırf yan baktı diye birisini öldürebilecek hale getirildiysek, şayet insanlığımızı bu denli kaybettiysek, topyekun kendimizi sorguya çekmeliyiz. Günümüzün muktedirlerine seslenmek gerek, çaldığınız paralar faiziyle sizlerin oldu zaten beyler, oldu da; ülkenin çaldığınız ruhunu, hislerini iade etseniz. Fransa'daki Charlie Hebdo katliamı bize birlikte yaşamanın zaruretini bir kez daha gösterdi. Gerçek İslam sorunsalı üzerinde durmak değil amacım. Ayrıca şu an Fransız vatandaşları gerçek İslam'ın ne olduğu ile ne ölçüde ilgilenmektedir? Kapitalizmin muğlaklaştırdığı bir dünya döngüsü içine çekilip burada boğulmaya ve yok olmaya başlıyoruz. Artık en önemli kaygılarımız akıllı telefonumuzun piyasanın en iyisi olması, banka hesabımızdaki sıfırların fazlalığı... Daha fazla üretmek adına iğrenç, kokuşmuş bir sistemin çarklarının dişlileri arasında kaybolmaya yüz tutuyoruz. Belki de ihtiyacımız olan şey, bir saniyelik deli cesareti ve masaldaki kral çıplak diye bağıran o küçük çocuk. Yitirdiğimiz değerleri kazanmak adına uğraş vermeli, her türlü görüşe saygı göstererek, bir arada yaşamayı zor da olsa başarmalıyız. Sevgiyi bireyselleştirmekten kurtarmak, sevgiyi görmek ve yaşamak istiyorsak bunun sadece tek bir yolu olduğu cühelalığına kapılmamalı, sokakta kimsesi olmayan çocuğun başını okşadığında ya da bir kediye bir kap yemek verdiğinde gözlerine bakmak, ihtiyacımız olanı görmek için yeterli olacaktır. Sevgi kuramının kurucusu psikanalist Erich Fromm, sevgiyi, insanlığın sorunlarına bir yanıt olarak, kişideki aktif ve söz konusu yaratıcılıkla sevmeyi de bir sanat olarak tanımlar. Bundan dolayı bir sanat olması bakımından da uygulamada olgunluk gerektirir. Bu olgunluğa erişmek için çok üstün mahiyetlere sahip olmak gerekmiyor; sadece suratımızdan gülücük eksik olmaz ve bizden olmayana da hoşgörülü yaklaşabilirsek birçok şeyi aşmayı başaracağız. Şu an Araf'tayız, cennet olursa hep birlikte yaşayacağız; cehennem olursa da hep birlikte yanacağız. Çok teşekkür ederim.Elimizden geldiği kadarıyla söylemeye çalışacağız o kara günleri."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sevmek-mesafe-isidir/", "text": "Hiç uğraşmamış saçlarıyla. Basit bir lastik tokayla tutturmuş arkadan. Üstünde salaş bir tişört var, gözlük numarası da bir hayli yüksek sanırım. Bilgili ama bakımsız, birden fazla işle aynı anda meşgul olmaktan ötürü kafası hayli dağınık ama buna rağmen hata yapmayan, titiz çalışan birisi olduğu her halinden belli. Gözlüklerinin arkasında bana bakarken, işten çok bunalmış ve zırt pırt bir şey sormak için oraya gelen insanları terslemeye kendisini mecbur hisseden bir memur edasında hiç değil, hayret! Aksine santim santim inceliyor yüzümü. Feci derecede sabırlı ve detaycı. Neyse ki sonunda durdu, kısa süreli bir öksürük yardımıyla boğazını temizledi ve cevap verebildi: Sizi anlıyorum efendim. Ama hocamızın programı gerçekten çok yoğun. Üstelik röportaj verme konusunda kendisi çok titiz. O yüzden görüşme talebinize olumlu ya da olumsuz yanıt verebilmem için önce bazı sorulara yanıt vermeniz gerekecek. Gülümsedim. En azından bu da bir gelişmeydi. Paldır küldür antrenmanlarını seyretmeye gelip beni ilk defa gören bir adamdan röportaj istiyordum. Üstelik amirimin itirazına ve beni ısrarla süper lig takımlarından bir tanesine yönlendirmesine rağmen. Dik kafalı bir adam olmayı meziyet saymıyordum ama bir iş yapacaksam, bunun sıradan olmamasına özellikle dikkat ederdim. Kimse, hiçbir dergi, ikinci lig liderine sezon ortasında değer verip onu şımartma niyetinde değildi. Ben hariç tabii ki. Hayır. Ağzımı doldura doldura verebilmiştim bu cevabı. Acaba yalan söylesem mi diye hiç düşünmeden. Beklenilen yanıtın bu olmadığını bilmeme rağmen, palavra atacak gücü bulamamıştım kendimde. Belki de asistan kızın marifeti tam buradaydı. Yalan söyletmemek. Devam etti kız, sanki bana inanmakta zorlanmış gibi kapatıp açtı gözlerini: Herhangi bir spor dalında olabilir. İlla futbol şart değil. Sanki heyecanla üç defa Aaa, o zaman evet. Evet. Evet diyecektim. Yine yapamamıştım. Neden bilmiyorum ama orta halli bir derginin spor muhabiri olmaktan ilk defa bu kadar gurur duyuyordum. Kimliğime sıkı sıkı sarılasım tutmuştu, belki de en gerekli olmayan zamanda. Hayır. Maalesef aktif spor yaşantım olmadı hiç. dedim. Kız kafasını salladı, önünde duran monitöre dikkatlice baktı. Soracağı diğer iki soruyu bilmediğinden değil, sanki bir şeyleri kontrol ediyormuş gibi gözükmek, çok doğru bir imaj çizmesine yardım edeceği için, ısrarla baktı bilgisayara. Sonra tekrar göz göze geldik. Ben yutkundum, o konuştu. İki. İki tanesini okumuştum. Şu an bu iki kitapla ilgili soru sorsalar cevap veremezdim muhtemelen ama sonuçta iki tanesini okumuştum. İşaretleyip verdim kıza. Ve artık bu saçma sapan soru faslının nihayete ermesi için dudaklarımı büzüp, çok sıkılmış gibi bakarak baskı kurmaya çalıştım kendimce. Kız kağıdı eline alır almaz hiç oyalanmadan bir kenara bıraktı. Üzgünüm efendim. Yalnızca iki tane. Hocamız yediden aşağısını okumuş olanlarla röportaj yapmıyor. Zaten sporculuk geçmişiniz de yok. Altyapıyla ilgili bağlantınız da. Başvurunuzu reddetmek zorundayım. Şaşkınlığımı gizlememek için bir sürü tepki verebilir, o küçük salonu gürültüyle tıka basa doldurabilirdim o an. Ama bunu yapmadım. Tıpkı az evvel tek bir soruya bile yalan söyleyerek cevap vermediğim gibi. Ayağa kalkıp elimi uzattım kıza ve onu taklit ederek, dişlerimi göstermeden gülümsedim. Peki. O kitap listesini alabilir miyim? En kısa zamanda beş kitap daha okuyup gelmeyi düşünüyorum. Olur mu o şekilde? Ayağa kalkıp önce elimi sıkan kız sanırım sevmişti beni. Listeyi uzattı ve bu defa bütün dişlerini cömertçe sergiledi. Tabii olur. Buyurun. Ona hoşça kal dilerken, aslında kafamın içerisinde dolanıp duran pek çok sorunun da cevabını bulmuştum ben. Sürekli doğru cevapları vermem ve en sonunda önümdeki tek doğru seçenek olarak duran soruyu sormam, gözlerimin önünde serili duran sisteme olan saygımdandı. Beni saygılı davranmaya ikna eden karşımdaki düzgün görüntünün mimarını ise kısa bir süre sonra tanıyacaktım. İlk maç, teferruatlı çalışılmış sistemin ilk provasıdır. İkinci maç, ilk maçtaki eksiklerin giderilmeye çalışıldığı bir tekrardır. Üçüncü maç, arızları giderilmiş sistemin başarılı bir tekrarıdır. Dördüncü maçta tam anlamıyla sistem konuşur, siz susarsınız. Beşinci maçta bütün oyuncuların gözlerinde, doğru iş çıkarttıklarına dair özgüveni açıkça görürsünüz. Altınca maç ezberden oynanır, yüreğe gerek kalmaz. Yedinci maçta oyuncularda dozunu aşmış özgüven hakimdir. Kontrolünü zaman zaman kaybeden oyuncularda belirli dakikalarda şımarma emareleri görürsünüz. Sekizinci maçta, aşırı özgüvenin yanına bir de düşük kazanma motivasyonu eklenir. Nasıl olsa... ile başlayan cümleler konuşulmaya başlanır soyunma odasında. Biz hiçbir zaman intihar etmedik. Rakiplerimiz bizi öldürmesin diye kılık değiştirdik sadece. Bu adamdaki sırrı çözmüştüm o an. Bakışlarından kaçmak için değil, kafamdaki soru işaretlerinden kurtulmanın verdiği rahatlamayla arkama yaslanmıştım. Oyuncularıyla da bu şekilde konuştuğu muhtemeldi. Ve karşınızda kelimeleri bu kadar doğru kullanan birisi varsa, ona inanmanız hiç de şaşırtıcı olmazdı. Evet. Çok iyi anladım. Bu yüzden deşifre olmuş sisteminizden ve kilit oyuncularınızdan kolayca vazgeçebiliyorsunuz. Ve geçiş yaptığınız yeni sistem de oyuncu grubunuzda ekstra motivasyon ve heves sağlıyor. İki üç maç sallanıp yeniden kazanma kimliğinize bürünüyorsunuz. Etkileyici. dedim. Bunu söyledikten sonra bana derhal itiraz edeceğinden ve o ana kadar aklıma gelmeyen bir detayı muhakkak yakama iliştireceğinden o kadar emindim ki... Yanılmamak güzeldi. Netice itibariyle oraya öğrenmeye gelmiştim. Ve o da bana bir şeyler öğretmeye ziyadesiyle hazırdı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/seytana-uymak/", "text": "Çalışma odamdaki ışık yetersizdi. Gittim, 1300 lümenlik bir ampul aldım. Denemek için akşam olmasını bekledim. Baktım biraz daha iyi. Ama yetersiz yine de. Bu ampulden daha iyisi yok. Sorun duydaydı. Küçük çaplıydı. Ne kadar kuvvetli ışık veren ampulü seçersem seçeyim, vereceği ışık bir dereceye kadar olacaktı. O duyun değişmesi gerekiyordu. Bir sandalye koydum lambanın altına. Zamanında ahşabın içine yerleştirilmiş soketi de olan tavana demir bir levhayla vidalanmış bu lambayı değiştirmek, altından kalkamayacağım bir iş. Şöyle basit bir duy taksalarmış, geniş olanından, ne olurmuş sanki? İlla göze hoş görünecek, görenler beğenecek. Görenler beğenmiş de ne olmuş, kullanan beğenmedikten sonra. Hadi dedim, bu kadar oluversin. Varsın akşamları da daha az okuyuvereyim. Öyle de oldu. Işık yetersizliği yüzünden gözlerim yoruluyordu. Kitabı bir yana bırakıyor, başka şeylerle meşgul oluyordum. Misafirlerim, Bu oda niye böyle loş diyordu. Meseleyi hiç anlatmıyordum. İyi böyle deyip geçiştiriyordum. Yıllarca böyle yaşadım. Akşamlarım loş ortamda geçti. Bu lambaya katlandım. Ampullerin biri geldi biri gitti. Lamba bana mısın demedi. Tamirat işlerinden az buçuk anlıyordum. Çarpılmaktan korkmuyordum. Denedim de. Ama bu lamba fena oturmuştu yerine. Onu büyük ihtimalle kırıp dağıtmam gerekecekti. Hem bunu sök parçala hem git yerine geniş duylusunu ara bul, getir tak; yok o kadar uğraşamazdım. Yapacağım en fazla, gidip başka bir lamba almak yerine basit bir duy almak, on dakikada takıvermek olmalıydı. O da bu odaya yakışmazdı ki. Bu sefer misafirlerim, duy buraya olmamış, demezler miydi? Bunları düşünüp düşünüp lambadan kurtulma işinden cayıyordum. Konuklarım bir yana, en çok kitap okuyamamaktan mustariptim. Elime ne zaman güzel bir kitap geçse, hadi bu akşam başlayayım okumaya diyor, hevesim kursağımda kalıyordu. Başka odada okuyamam efendim. Ben kendi odamda, koltuğumda kitap okuyorum. Öyle alışmışım. Söz gelimi şöyle salona gidip rahat edemem. Ya giren çıkana takılır gözüm ya televizyona. Kimse olmasa bile akvaryumdaki balıkları izlemeye koyulurum. Diğer bir odaya geçsem, o odanın eşyaları ayartır beni. İşte bu yüzden kitap okuma işi gündüze kalıyordu. Hadi gündüzleri de başka bir iş çıkıverdi mi unut gitsin. Kaç kitabı ıskaladım bu lamba yüzünden. Sonunda karar verdim. Bu işkenceye bir son verecektim. O geceyi de öyle yarı karanlıkta geçirdikten sonra ertesi sabah elektrik tamircisi çağırdım. Yarım saat sonra kapı çalındı. Açtım. Beklediğim elektrikçi gelmişti. Hoş geldin Can, gel benim odaya bir can ver, diyerek sıcak karşıladım onu. Telefonda söylemiştim, odamdaki lambanın duyu değişecek, dedim. Hafif alaylı gülümsedi. Şunca basit bir şeyi bile yapamıyor adamlar diyordu herhalde içinden. Ben de onun içindekine karşın İyi ki öyle de bu sayede para kazanıyorsunuz. dedim içimden. Üstünde durmadım; lambanın derdindeydim. Güzel, aydınlık akşamları hayal ediyordum. Basit bir çözümle bir sürü dertten kurtulacaktım. Lambanın esaretinden sıyrılıp gönlümce oturacaktım akşamları odamda. Bir sandalye çektim adamın altına. Elektrikçiler uzun boylu olmalıydı aslında. Daha siz sandalye getirirken uzanıvermelilerdi tavana. Sandalyeye çıktı. Önce bir güzel tetkik etti. Anlamaya çalıştı mekanizmayı; birkaç dakika evirdi çevirdi. Sabırla onu izledim. İzlerken de havadan sudan sohbetler açıyor, ortamı sessizlikten kurtarmaya çalışıyordum. Abi senin bu lamba amma da karmaşıkmış dedi. Bu sefer ben bıyık altından gülümsedim. Hafife alıyordun bizim işi aslan, ne oldu? dedim içimden. Evet kardeşim, halledebilsem ben halledecektim; aslında tamirata elim yatkındır, dedim. Birkaç dakika daha geçti böylelikle. Boncuk boncuk terlemişti. Gittim bir peçete getirdim; terini silmesi için uzattım. Yok abi istemez, diyerek kestirip attı. Hah dedi, şurada iki vida lambanın ahşabıyla duvardaki plakaya tutturulmuş. Hızlıca sandalyeden atladı. Alet çantasından tornavidasını kaptığı gibi tekrar sandalyeye çıktı. Başladı vidayı döndürmeye. Birini bitirdi, ötekine geçti. Çıkardığı tornavidaları cebine attı. Tahmin ettiğim gibi lamba kendini koyuvermedi. Mekanizma tam çözülmedi. Neden sonra ahşap ile lambanın dışını saran camı tutan mandalı keşfetti. Tırk tırk mandalları attırdı. Artık kablolar görünmeye başladı. Mavi, kırmızı, sarı kablolar birbirine dolanmış ahşap çemberin ortasından duya gidiyordu. Sarı kablo boşta duruyordu. Kabloların içinden geçtiği bağlantı noktasında bir somun varmış. Bu somunun pek gerekli olmadığını söyledi. Her seferinde sandalyeden atlıyor, başka bir aleti kendi eliyle almayı tercih ediyordu. Ben de her seferinde Ben vereydim diyor, bir mimikle reddediliyordum. Lamba ile olan savaşını bir başına kazanmaya ant içmiş gibiydi. Pensesini kaptığı gibi lambanın azı dişini söktü. Artık parçalar bırakmıştı kendilerini. Abi anahtar kapalı değil mi, diye sordu. Kapalı kapalı, dedim. Sen gelmeden önce ampulü çıkarıp kapatmıştım. İstersen yine de faz kalemiyle kontrol et ne olur ne olmaz, aman gözünü seveyim başımıza bir iş çıkarma, dedim. Faz kalemini çıkardı önlüğünün cebinden. Baktı, elektrik gelmiyordu. Tamam deyip parçaları birbirinden ayırmaya başladı. O sırada kim olduğunu bilmediğim biri gelip karşımdaki koltuğa kuruldu. Dış kapının açık kaldığını fark ettim. Gittim, kapıyı kapattım. Bu kimse neden geldi, ne istiyordu bilmiyordum. Halinde bir tuhaflık vardı. Hırlı mıydı hırsız mıydı ne idiği belirsizdi. Önce elektrikçinin yardımcısı sandım. Elektrikçi işine bakıyordu. Yeni gelenle hiç ilgilenmemişti. Sanki onu fark etmemişti bile. Ben ise bir yandan tamirciyle konuşuyor, bir yandan da arada ona bakıyordum. Yüzünde seğirmeler, belli belirsiz kasılmalar vardı. Bu davetsiz misafir kaşlarını kaldırıp, gözleriyle bana anahtarı gösteriyordu. Ne demek istediğini anlamamıştım önce. Ona sert bir bakışla karşılık verdim. Hemen gözlerini benden kaçırıp başını öne eğdi. Rahat ol kardeşim, ayaklarım uyuştu o yüzden geziniyorum, diye bir yalan uydurdum. Tamam abi az kaldı bitiyor zaten, dedi. Dur abi acele etme daha ampulü takmadım, dedi. Tabii tabii heyecanla bekliyorum seni, dedim. Hadi artık diyerek bağırdım ve anahtara bastım. Çat diye bir ses geldi. Mavi duman bulutu odayı kaplamaktaydı. Kesif bir koku burnumu yakmaya başladı. Tamirci paldır küldür sandalyeyle birlikte devrilerek aşağı düştü. Hemen yanına koştum. Soluk alamıyordu. Onu yana çevirdim. Parmağımı sokup nefes borusuna kaçan dilini kurtardım. Soluk almaya başladı. Zorlukla konuşuyordu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/seytanin-eli/", "text": "Bir anda oldu her şey. Bir anda gerçekleşti o cesaret anı. Geçmişten gelen bir şeytan birkaç saatliğine tekrardan girdi hayatıma. 14 Haziran Cuma günü saat gece 12. Koskocaman karanlığın ortasında iki genç. Geçmişten gelen şeytan orada beni bekliyor. Özel olarak beni çağırmış. Kaçıyorlar. Ama kimden? Özel okula kaçak girmenin cezası bir daha asla okumamakmış. Bunu onlar gittikten sonra öğrendim. Şeytan, kolumdan tutup beni götürdü. Hayatımın uçurumuna götürdü beni, kolumu sıkıca tutup. Polisler onları arıyor. Ben de yanlarındayım. Başım belada. Yakalanmanın bedeli, benim hayatıma da çarpıp geçecek. Elimden tutup beni daha da karanlığa sürükledi kendileriyle birlikte. Kaçıyorum. Bir anlık cesarete kapılıp sürüklenip gidiyorum. Nereye kaçıyorum? Bir insan elini tutan şeytandan kurtulabilir mi? Kurtulamıyormuş. Bunu o, elimi tekrardan tuttuğunda öğrendim. Polisler gittikten sonra bile elimi tutmaya devam etti. Karanlıkta kaldık. Gecenin karanlığının da karası bir yerde. İğne atsan yere düşer ama o iğneyi elinden attığını bile göremezsin. Şeytanın suratı karanlıkta; eli kalbimin üzerinde. Özledim seni deyip sıkıca sarılıyor. Bir şeytan neden bir insanı özlesin ki? Özlemiyormuş, bunu da ondan öğrendim. O gün defalarca kez ittim beni sevmek isteyen ellerini. Polisten mi korktum? Yakalanırsam ne olacağından mı korktum? Korktum. Her şeyden korktum. En çok da ondan korktum. O gece sorunsuz geçti. Gittiler. Arkalarından baktım. Gitmelerine üzüldüm. Ama asla gözyaşı dökmedim. Şeytanın ne zaman geleceği hiçbir zaman belli olmuyor bunu biliyorum. Aklımdan bir süre çıkmayacağı da kesin. Şeytanla dans etmek... Elini tutmak, sıkıca yanında olmaktan korkarken elini tutup güvence almak... Mutluyum. Sadece bir anlığına gelip geçtiği için her şey. Aristippos, hazcı bir felsefeciydi. Anı yaşamanın, zenginliğin haz getireceğine inanırdı. Haklıymış. Şeytanla dans da anlık ve haz veren bir şey olmalıydı ve öyle oldu. Sartre ise her insan özgürlüğe mahkumdur der. Özgürlüğüme ve cesaret anlarına mahkumum. Mutluluk anlık gelir ve geçer."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sezuanin-iyi-insani/", "text": "Alman yazar Bertolt Brecht'in epik tarzda yazdığı en çok ses getiren oyunlarından biridir Sezuan'ın İyi İnsanı. İyilik kavramının kişilikle mi yoksa toplumsal etkilerle mi ilgili olduğunun, yaşam koşturmacasında insan yapısının iyi kalıp kalamayacağının etkileyici bir parodisidir. Çin'in Sezuan şehrinde gerçekleşen bu olay, yoksulluğun ve açgözlülüğün her yaştan her düşünceden insanın en ücra köşelerine bile işlemiş halini gözler önüne sürer. İnsanlar, başta yaşam mücadelesinde olsa da; sonrasında doyumsuzluk ve bencilliğe dönüşen açgözlü çıkarcı kişiliklere dönüşmüşlerdir. Kimi zaman komik kimi zaman trajik sahnelerle büyük bir düzen eleştirisi yapan Brecht, dini öğeleri ve Avrupa'daki sınıfsal ayrımını da eleştirmeyi unutmamıştır. Oyunda tanrılar olarak seyirci önüne çıkan karakterler kimi sahnelenmelerde dramaturglarca kör, sağır ve kötürüm olarak canlandırılır. Bu da oyun metninde Brecht'in alt metinde vermek istediği ilahi kavram ve algılanışının eksikliğinin belirtilmesidir. Oyun, tanrıların ''iyi insan arayışıyla'' başlangıç yapar. Sezuan şehrine gelen tanrıların, kendilerine barınacak yer sağlayan kişiyi iyi insan olarak seçmeleri kararı üstüne yolları Shen Te ile kesişir. Orospuluk yaparak yaşamını devam ettiren Shen Te Tanrılara kalacak yer sağlar. Brecht'in iyi insan olarak böyle bir baş karakter seçmesinin nedeni, toplumda insanlara taktılan sıfatlarına göre yargıda bulunulması ve insanların dışlanmasıdır. Tanrılar Shen Te'ye iyiliğinin karşılığı olarak bir miktar para verirler ve bu parayı yine iyilik için kullanmasını isterler. Bir tütün dükkanı açan Shen Te'nin hayatı başta çevresindekilere yaptığı iyiliklerle çok mutlu güzel gözükse de sonrasında insanlar Shen Te'yi deyim yerindeyse sömürmeye, tüketmeye başlamışlardır. İyilik duygusunun içine işlediği ve insanlara 'hayır' diyemeyecek hale gelen iyi insan Shen Te, bu duruma bir çözüm yolu bulmaya çalışır. Shui Ta adında hayali bir dayı/amca karakteri yaratır ve çevresindekilere karşı kendini koruyabilmek için kılık değiştirir. Yarattığı bu karakteri insanlara hayır diyebilmek için kullanır. Hepimizin vardır sevdiğimiz, bizim için çok değerli olan ve hayır diyemediğimiz insanlar; fakat bu düzenin getirirdiği insanların iyi niyetlerini kullanarak, onlara acıtasyon yaparak sömürme düşüncesi ve yapısı iyi olanı iyiliğinden uzaklaştırır, iyilikler kötülüğe dönüşür. Bu yaşamda, toplumsal sorunlar içinde bir de insanın duygusal yaşantısı vardır. Brecht, Shen Te'nin sevgilisi rolünde Sun adında bir pilotu oyunun içine sokmuştur. Dönemin Avrupa'daki sınıfsal ayrım ve sorunlarına bu karakterin kişiliği ve hikayesi üzerinden değinen Brecht çalışmak istemenin, kendi işinde başarılı olmak istemenin ve oluşturulan tüketici düzende çürüyüp gitmenin bütününü bu karakterle okuyucunun/izleyicinin gözleri önüne serer. Akılsız olmak madem ekmek sağlar herkese, Oyunun kesin bir sonu veya bariz bir ders çıkarmayı gösteren bitişi yoktur. Brecht durumu gözler önüne sermiş ve yapılması gerekeni, düşünmeyi ve sorgulamayı okuyucuya/seyirciye bırakmıştır. Karar bizlerindir; oyun boyunca da belirtilen sadece bencilce çıkarlardan, küçük dünyalarımızın sorunlarından çok; toplumun, çevremizin, daha doğrusu dikte edilen düzenin gereklilikleriyle uğraşmamız gerektiğinin mesajıdır. ''Neden silahları yok, topları yok Tanrıların, Belki o zaman hem onlar rahat ederdi, Hem de biz insanlar, hem de biz insanlar. Bizim ülkemizde iyiler iyi kalamaz uzun zaman,"} {"url": "https://rihtimdergi.com/siginti/", "text": "Son çayı verdikten sonra çay ocağından çıktı. Kafasında akşamdan beri duymak zorunda kaldığı konuşmalar dolaşıyordu. Siyaset, ülkenin durumu, gelenlerin aile sorunları, spor, gizemli olduğuna inanılan sırlar, dedikodular... Her şey kısa kısa bir görünüp bir kayboluyordu. İnsanların bu kadar konuşacak şeyleri olduğuna ilk zamanlar şaşırsa da bir süre sonra hep aynı şeyleri duyunca bu düşüncesinden vazgeçti. Aynı şeyleri tekrar tekrar farklı insanlarla konuşuyorlardı. Belki de bu sebeple aynı iki insan çok uzun süre sonra karşı karşıya oturup tekrar konuşabiliyordu. Adım attıkça kafasında dönen diyaloglar parça parça yok oluyordu Derin bir nefes çekerek tepesinde uçuşan martılara doğru kafasını kaldırdı. Saatlerce uykusuz kaldığı için gördüklerini yassı bir şekilde algılayabiliyor ve sabahın ilk soğuğunu daha derinden hissediyordu. Yine de günün ilk saatlerine şahit olduğu için heyecanlıydı. Yıllardır hep aynı heyecanı duyardı. Aslında sokak hep aynı şekilde başlardı. Karşı apartmanda oturan kel adam takım elbisesiyle arabasına binip gider, sokağın başında oturan yaşlı bir teyze sütle karışık ekmeği koyduğu plastik yoğurt kabını kambur sırtıyla aynı kaldırım köşesine koyar, işçiler kararmış tırnaklarını sallayarak hızlı adımlarla sokaktan geçerek bir süre sonra gözden kaybolurdu. Bu üçü her gün aynıydı. Diğer insanlar bazen bu sokaktan geçer bazen geçmezdi. Güneş'le birlikte insanlar yine evlerinin balkonlarına yahut sokaklara doluşmaya başladı. Kısık gözlerine rastgele dolaşan sokak kedileri ara ara çarpıyordu. Rüzgar biraz yürüdükten sonra ılıklaştı. Yolun kenarında çöp konteynerlerini boşaltan çöpçüler dikkatini çekti. Gece karanlığına alıştığı için gözlerini kısarak onlara baktı. Yüzlerinde hiçbir ifade yoktu. Ne uykusuzluklarına dair bir göz kısılması ne de bir duygu durumu, insan yüzlerine bakınca hiçbir düşünceye kapılamıyordu. Sabah ilk yaptıkları, insanların evlerinde istemedikleri eşyaları almaya gelmek ve iğrenç çöp suyunu solumaktı. Kaldırımda onlara yaklaşan diğer insanların kenara çekildiğini fark etti. Büyük kamyon, yolda nehrin ortasındaki taş gibi duruyor, insanlar da balık gibi ona değmeden yanından hızla geçiyorlardı. Çöp toplayan işçiler onların bu aşağılayıcı bakışlarını umursamadan konteynerleri boşaltmaya devam ettiler. Elinde siyah dolgun bir poşetle bir adam konteynerlere doğru yaklaştı. Kolunu gerebildiği kadar gerip poşeti fırlattı. Poşet konteynerin içine girmek yerine köşesine çarparak yırtıldı. Poşetin ilmik yeri köşede kalırken içindekilerin çoğu yere dağıldı. Demir köşeden açık bordo rengi bir sıvı yere dağılan eşyaların üstüne hızla aktı. Adam biraz uzağındaki çöpçülere hiç bakmadan arkasını dönüp yüzünü buruşturarak hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. Çöpçülerin yüz ifadeleri bu defa değişti. Bir tanesi hızla yürüyen adamın arkasından gitmeye kalkıştı fakat diğeri onu kolundan yakaladı. O da arkasından koşup poşeti adamın kafasına vurmak istedi ama evdeki çocukları aklına gelince vazgeçti. Ve aynı vazgeçişi yanındaki arkadaşına da geçirdi. Bir süre öylece durup akan poşete baktılar. Yüzlerinde donuk bir ifade belirdi. Kendi pisliğinden kaçan adam hızla attığı adımlar sayesinde çabucak yaşadığı apartmana girdi. Çöpçülerden biri eldivenlerini yere fırlatıp göğüs cebindeki uzun Lark paketini çıkartıp bir tane aldı. Kaldırım taşına oturarak yaktı. Kamyon şoförü normalde bu dinlenmeye kızardı ama olan biteni gördüğü için ses etmedi. Kamyonu biraz kenara çekerek sigara içmelerini beklemeye başladı. Deniz'i hiç ilgilendirmese de bu olaya o da sinirlendi. Yavaş adımlarla biraz da çekingen bir tavırla çöpçülerin yanına yürümeye başladı. Yorgunluğunu saklamaya çalışarak onlara selam verdi. İkisi de başıyla bu selama karşılık verdiler. Uykusuz kaldığından ne söyleyeceğini bilemedi. Aslında neden yanlarına geldiğini veya bir şeyler söylemesi gerektiğini de bilmiyordu. Yine de kendini zorlayarak bir şeyler söyleyebildi, ''Yok yeğenim teşekkür ederiz. Hem kirletme üstünü.'' dedi. ''Çok kutsal bir iş yapıyorsunuz be abi. Gerçekten sizin gibi emekçilere saygım sonsuz, insanlar kaymakamların, valilerin önünde önünü ilikliyor ama asıl önünde saygıyla titreyeceğin insanlar sizin gibiler. Benim babam da maden işçisiydi, bilirim işçi olmanın zorluklarını...'' dedi. Diğeri biraz çekingen biraz da iyi niyetle araya girdi, Son cümlesini söyledikten sonra tebessüm etti. Kuru dudaklarının arasından sarı dişleri gözüktü. Deniz, adamın sinirini ve diğerinin sakinliğini şimdi anladı. İşe yeni girdiği için bu olayı kaldıramadı. Diğeri kim bilir kaç tane böyle insanla karşılaştı ve sinirini içinde yutup çocuklarının çorba içmelerini izleyerek kendisini yatıştırdı. Üçü birden gülmeye başladılar. Deniz, oturan adamın güldüğünü görünce sevindi. Kaldırıma ukdeyle oturmuş bir insanı güldürmenin zor olduğunu bilirdi. Bu sebeple kendisiyle hafiften gurur da duydu. Oturan adam ayağa kalkarak Deniz'in omuzuna doğru elini hareketlendirdi ama sonra ellerinin pis olacağını düşünerek dokunmaktan vazgeçti. Elini sarı yağmurluğunun ceplerine soktu. Şoför gülüşmeleri duyunca gitmeleri gerektiği konusunda uyardı. Ali, parmağındaki sigarayı yere atarak Deniz'e doğru bir iki adım attı. Nefesi çay ve simit karışımı kokuyordu. Yerdeki eldivenlerini havada birkaç defa silkeledikten sonra parmaklarına geçirdi. Bir hışımla dökülen her şeyi avuçlarına doldurarak arabaya bırakmaya başladı. Hüseyin acı bir şekilde gülümsedikten sonra eldivenlerini giyip ona yardım etmeye başladı. İlk başta, konteynerin köşesindeki kalın ilmik atılan poşeti aldı. Havaya kaldırdığında, içinden buruşturulmuş süt kabı ve ne olduğu belli olmayan bir şeyler düştü. Ali, avuçları dolu olmasına rağmen bunları da alıp attı. Deniz, hiç konuşmadan onları izledi. Ellerini derin cepli montuna sokarak avuçlarını sıktı. Çöpçü olmanın onun için acı bir yanı yoktu ama insanların bu kadar saygısız olmasına fena halde kızdı. Ne zaman böyle olduklarını merak etti. O, hayata geldikten sonra mı yoksa ezelden beri mi bu şekildeydiler diye düşündü. Annesi bazen eski zamanları anlatırdı. Anlattığı iyilik dolu günler aklına geldi. O zaman, o doğduktan veya doğmadan önce böyle değildi. Ama ne zaman, ne zaman oldu insanlar böyle? Gözleri yerdeki yuvarlak halkaya daldı. Biraz da uykulu olduğu için bir yerlere dalmaya oldukça meyilliydi. Yerde hiç çöp kalmadı. Her şeyi temizlediklerinde, geriye sadece yuvarlak ıslak bir halka kaldı. Ali, yanına gelmeden, arabanın arkasındaki basamaklara çıkarak elini kaldırdı. Hüseyin, bir şey söylemeden elini göğsüne vurarak basamağa adım atıp tutacağı tuttu. Kamyonun yanına bir iki defa sertçe vurdu. Kamyon büyük bir gürültüyle hareket etti. Sokağın ortasında arabaların seyrek oluşlarını fırsat bilip ekmek kırıntılarını toplayan güvercinler uçuşarak etrafa dağıldı. Yüzünde hafif bir tebessüm oluştu. Kim bilir kaç kişinin bu şekilde uyanıp, işine, okuluna gittiğini düşündü. Onlara öylesine özendi ki çalıştığı çay ocağındaki gece işini bırakıp sabah gidebileceği bir iş bakma fikri doğdu. Evine giderken gelenlerin anlattığı hikayeleri düşünür eve gidene kadar uykusuzluğunu böyle unutmaya çalışırdı. Evine hiçbir gün hikayesiz dönmedi. Herkesin anlatacak mutlaka bir şeyleri olurdu. Deniz, çay ocağının geçmişin perdesini kaldırdığını fark etti. Çok yaşlı olanlar gençliğini, biraz genç olanlar çocukluğunu, bazıları da geçmişi değil de yaşadığı zamanı olduğu gibi anlatırdı. Deniz, yaşadığı anı anlatan insanların çoğunlukla mutlu olduğunu fark etti. Gözlerinde bir rahatlık olurdu böylelerinde, yüzleri gülerdi. Geçmişine dönenlerde ise tam tersi olurdu. Anlattıkça gözleri herhangi bir yere dalar, lafını bitirdiklerinde ancak kendilerine gelebilirlerdi. Bu bakış farklılığı Deniz'e yaşadığı andan mutsuz olanların geçmişe döndüğünü düşündürttü. Kendisinin de gözleri konuşurken sık sık dalardı. Mutsuz muydu, kendisi de bilmiyordu. Aslında tam olarak bir şey de hissettiği söylenemezdi. Hayatına yaydığı herhangi bir duygu yoktu. Çoğu insanın kendince kabul ettiği genel bir duygusu olurdu. Anlık yaşadıkları duygular bir parantez olarak açılır hemen sonrasında kapanırdı. Deniz'in kabul ettiği böyle bir duygu yoktu. Çay götürürken bardak kırarsa mutsuz, sabah evine giderken kuşlar havada süzülürse mutlu olurdu. Duygu parantezi açmadığı için de düzenli şekilde hissedemez, bütün duyguları birbirine girerdi. Belki de bu yüzden nasıl hissettiğini bilmiyordu. Karmaşıktı. Önüne ne çıkarsa onu yaşıyordu. Herhangi ulaşmak istediği bir yer veya insan yoktu. Kimseyi beklemediğinden rastgele karşılaştığı insanlar hayatında bir şekilde yer alırdı. Mesela bu sabah tanıştığı çöp işçilerini uzun zaman unutmazdı. Böylelerini hayatın onun karşısına çıkardığı insanlar olarak kabul eder ve bir anlamı olduğuna inanırdı. Evine yaklaştığında hemen yakınındaki bakkala girdi. Büfeci gür sakalları ve arkaya taradığı beyaz saçlarıyla Deniz'i selamladı. Deniz bir tane sıcak ekmek aldıktan sonra poşetlemesi için verdi. Deniz, nedense bu büfeye girdiğinde konuşma, bir şeyler söyleme ihtiyacı hissederdi. Aynı mahallede olmalarının haricinde Orhan Abi'de insanı çeken bir şeyler vardı. Bir muhabbet büyüsü, tılsım gibi gizemliydi. Ama bu tılsım sadece dükkanın içinde geçerliydi. Yolda karşılaştıklarında çok fazla konuşmazlar sadece hafif bir baş selamıyla yan yana geçip giderlerdi. Deniz'in hayatındaki mutlu olduğu anlardan bir tanesi Orhan Abi ile büfenin içinde yaptığı kısa sohbetlerdi. Deniz, Orhan Abi bir şeyler anlattıkça kafasının arkasında bir karıncalanma hissederdi. Bu karıncalanma bütün vücuduna saniyeler içinde yayılırdı. Uykulu olduğu için çok fazla muhabbete giremedi. Poşetin ilmiğini başparmağına takıp, birkaç bir şey söylemeye yeltendi. Orhan Abi, Deniz'in çalıştığını bildiği için bu kısa cevaplarına alınmazdı. Çünkü her uyandığında tekrar gelip kısa sohbetin acısını çıkartacağını bilirdi. Orhan Abi kafasını sallayarak onu onayladı. Deniz eliyle son kez selamladıktan sonra dükkandan çıktı. Uyku iyice bir çöktü. Gözlerini artık açamayacak hale geldi. Karnı da açtı ama o bir an önce yatağa girmek istiyordu. Zaten buzdolabı küf içindeydi. Evde tek başına yaşadığından aldığı çoğu şey çürüyüp küfleniyordu. Dolapta bir şey olmayınca da kendisini kötü hissediyordu. Parayı somut bir şeye dönüştürmeyi isterdi. Diğer türlü boşuna uykusuz kalıyormuş gibi hissederdi. Küf de olsa, pis koksa da kazandığı parayı somut bir şeye dönüştürdüğünü görünce kendisini iyi hissederdi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sinema-gecis-donemi/", "text": "İlk Dönem Sinema, tutarlı, doğrusal anlatıdan çok görsel hazzı arttırmak içindi. İlk dönem sinemacıları melodram, pantomim gibi araçları temel almışlardı. Amerika'da 1905'e gelindiğinde ise henüz bir gösterim mekanı dahi kurulmamıştı. O dönemde filmler öğleden sonra yahut akşamleyin 25 Sent karşılığında Vodvil salonlarında gösteriliyordu. Gezgin şovmenler projektörleriyle dolaşarak metropol alanlarında 2 Dolar karşılığında film gösteriyorlardı. Fuar ve karnavallarda kurulan gösteri çadırları ünlü Nickelodeon'ların habercisiydi. Avrupa'da da gösterim biçimi farksızdı. 1904 itibariyle tek çekimli filmler ve ara yazılar gelene değin yapımcılar film ithal ediyor, gösterimcilerse program düzenliyordu. Vodvil salonlarında orkestradan solo piyanoya kadar müzik filmlere eşlik ediyordu. Gösterimciler, at kişnemeleri, tabanca atışları vb. efektler ekliyor; perde arkasında oyuncular diyalogları seslendiriyordu. Önceki yazıda belirttiğim, Japon Kabuki Tiyatrosu geleneği, Benshi gibi... Böylesi zamanlarda sinema, tesadüf sayılabilecek şekilde dahi bir düş-baz'la tanıştı. Fantastik ve bilim-kurgu sinemanın öncüsü Georges Melies, sanatsal kabiliyetlerini Paris'te Robert Houdin için sahne düzenlemeleri yaparken onun yanında öğrendi. O yıllarda Lumiere'lerin yaptığı gösterilerden etkilenerek onlara başvuruda bulundu lakin olumlu yanıt alamadı. Baba Lumiere bu anıyla ilgili şöyle demiştir: -Bu olumsuz yanıtım için bana teşekkür borçlusunuz delikanlı. Bu buluş satılık değil. Fakat satarsam muhtemelen iflasınıza yol açacaktır. Melies bu konuşmayı şöyle aktarmıştır: -Bu aygıt çok gizlidir. Satmak istemiyorum. Kendim işleteceğim delikanlı. Film astrologların toplantısıyla başlar. Bilim adamından çok sihirbazlara benzeyen bu adamlar aya yapılacak yolculuk üzerine tartışırlar. Nihayetinde bir roket yaparlar. Büyük bir seremoninin ardından roket ateşlenir. Ve bir süre sonra aya düşer. Bilim insanları şaşkınca roketten inerler. Yabancı oldukları bu gezegende biraz uyurlar. Satürn ve yıldızlar onları izler. Sabahleyin kar yağar. Bilim adamları sabah kardan üşüyüp ellerine şemsiyelerini alarak ayın derinliklerine inerler. Orada yerliler onları beklemektedir. Acımasız bir kavganın ardından yerlilere teslim olurlar. Yerlilerin liderinin karşısına çıkarılırlar. Bilim insanlarından biri kralın üzerine atlayıp onu yok ettikten sonra topluca kaçarlar. Kimi iple sarkarak, kimi roketle dünyaya dönerler. Ay yerlilerinden biri de rokete tutunup onlarla birlikte dünyaya düşer. Bilim insanları büyük törenle karşılanırlar ve bilimin zaferini ilan ederler. O an yerli ortaya çıkıp herkesi korkutmaya başlar. Halktan biri eline ipi geçirdiği gibi yerlinin boğazına dolar ve bir süre sonra onunla oynamaya başlar. Film bilimin ve Fransızların büyük başarısıyla son bulur. İlk Dönem Sinema zamanlarına denk gelen bu gelişmelerin ışığında sinema değişime gereksinim duyduğu böyle zamanlarda uzun metraj filmlere gebe kaldı. Gösterim süresi standart olarak 15 dakika uzunluğa ulaştı. 1. Dünya Savaşı'ndan evvel Avrupa sinema endüstrileri, en güçlü ihracatçılar Fransa, İtalya ve Danimarka uluslararası pazara egemendi. Amerika ve Avrupa'ya ithal edilen filmlerin %70'i Fransız filmiydi. Dünyanın her yerinde bürolar açan, Charles Pathe'nin şirketi Pathe, 1904'te ABD'de büro açtı. 1907'de İngiliz, İtalyan dahil diğer yabancı firmalarda ABD pazarına girmeye başladı. 1907'de Vitagraph Stüdyoları uluslararası dağıtım büroları kuran ilk ABD firması oldu. 1909'dan 1916'ya değin birçok Amerikalı şirket Avrupa'da dağıtım merkezleri kurdu. Kontrolleri ellerine almaya uğraşan ABD firmaları, savaşın etkisiyle sendeleyen Avrupa sinema endüstrilerinin önüne geçmek için 1914'te bir numara olmalarını sağlayacak uluslararası yayılma kampanyası başlattı. İngiliz endüstrisi, yapımcılık alanında Amerika'nın üstünlüğünü kabul edip dağıtımcılığa ve gösterimciliğe yöneldi. Dünyanın ilk yapım şirketi Biograph, başı çektiği yapımcılar, MPPC namı diğer Tröst, endüstride istikrarı sağlamak için dağıtımcı yapımcıları birleştirerek oligopol denetim kurmak niyetindeydi. Bu doğrultuda 1910'da ayrı dağıtım kolu kurarak Hollywood stüdyolarının çalışmalarını müjdeleyen iletme düzenlemelerini başlattı. MPPC, Sherman Anti-Tröst Yasası'na göre yasa dışı ilan edildiği 1915'e dek varlığını sürdürdü... Amerikan sinemasının ilk uzun metrajlı filmi, 1915 yapımı The Birth Of Nation sinemaya kısa senaryolar yazarak başlamış David Wark Griffith'in filmidir. 12 makaralık film, siyahi kölelerin Amerika'ya nasıl getirildiğini, özgürlükleri için nasıl mücadele ettiklerini, Kuzeyli ve Güneyli iki ailenin çatışması üzerinden ve arka planda Lincoln'ın iç savaşı önlemeye çalışmasını ele alır... Filmin dramatik yapısı, aşırı bilgi veren, karakterlerden fazlasını görüp, işitmemizi sağlayan Her Şeyi Bilen Anlatım kurgusundan oluşur. Ancak sansürlenmiş ve beğenilmemiştir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sirca-fanusta-yasamak/", "text": "Derin bir soluk alıp kalbimin eski böbürlenişine kulak verdim. Kelimelerin ağırlığını kalbinde hissetmeden yazamadığından olsa gerek, Sırça Fanus'un her bir sayfası Sylvia Plath'in iç dünyasını olduğu gibi yansıtır. Bir ilk -ve son- roman olarak Sırça Fabus içten, akıcı ve neredeyse biyografik nitelik taşıyan bir hikayedir. Kitapta okuyucuyu yirminci yüzyılın ortalarında New York'ta geçen bir öyküden beklenecek atmosfer karşılamaktadır. Bir yandan gençliğin verdiği arayış ve gelecek beklentileri, bir yandan anın şartları derken Esther Greenwood'un bizim de yaşamımızda herhangi bir gün yanımızdan geçip gitmediğini kim iddia edebilir? Olabildiğine gençtir Esther, ve yaşamla savaşmaktadır. Karşısına çıkan fırsatlar ve teklifler birbirini kovalarken Esther'in kafası eğitimi, kariyeri ve erkekler konusunda karışıktır yalnızca gençliğin verdiği kafa karışıklığı da değildir üstelik bu. Dönemin ataerkilliğine olan tepkisi, çevresinde gördüğü kadınların durumu ve onu hep hayal kırıklığına uğratan adamlarla birleşince derin bir kırgınlığa dönüşür. Ne bulunduğu ortama aittir ne de tümden bir yabancı olabiliyordur. Babasının yokluğu ve annesine olan kızgınlığı da bunlara eklenince genç kadının yaşama dair ciddi şüpheleri doğar. Okuyucu, Plath'in hüzünlü yaşam öyküsüne biraz aşinaysa Esther'in her bir kafa karışıklığında, iniş çıkışında ve arayışında onun izini kolayca görebilir. Yalnızdır Esther. Bunun verdiği tanıdık melankoli kitap boyunca devam etmekte, buna rağmen Plath'in dilinin hafifliği kitabın ağırlaşmasına ve yavaşlamasına engel olmaktadır. Bütün hikayeyi olanca duruluğuyla okurken kendimizi yalnız hissederiz, Plath'i anlamaya dair atılan bir adımdır bu. Romanın sonuna kadar yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide gidip gelir Esther, hem hüzünlü hem de mizahi bir üslup hakimdir aslında düşüncelerine. Sırça Fanus'u okumak bize o dönemde yaşayan genç bir kadın, genç bir üniversite öğrencisi olmanın ne demek olduğuna dair de önemli bir ipucu sunmaktadır. Son sayfayı çevirirken okuyucu, içinde ince bir sızı duyar; bu, iyi tanıdığı bir arkadaşına veda etmek gibi bir histir. Böylelikle Sırça Fanus yazılışından 58 sene sonra bile etkisinden hiçbir şey kaybetmediği gibi hala dönemin Amerikan edebiyatına yaptığı katkılarla anılmaktadır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/siyah-ile-gri-arasinda/", "text": "Ortalık yeni aydınlanıyordu. Yataktaki adam kalkmaya niyetlendi, vazgeçti. Uykusuz geçen gece peşini bırakmıyordu. Sağ tarafına döndü. Beyaz perdeye düşen gölgelere takılan gözü dalıp gitti. Kendine geldiğinde, lise yıllarında yaz tatilinde kazandığı parayla aldığı, o günden sonra yanından hiç ayırmadığı saatine baktı. Eşini uyandırma korkusuyla usulcacık kalktı yerinden. Giysilerini aldı, parmak uçlarına basarak yürüdü. Yatak odasının kapısını araladığında nasıl olduysa uyanan kadın arkasından uykulu gözlerle bakarak seslendi: Rıdvan! Sabahın köründe ne diye kalkıyorsun? Tek kelime etmeden çıktı. Kadın üstelemedi, tekrar uykuya daldı. Koridorda üstünü giyinen Rıdvan çocuklarının yattığı odaya yöneldi. Gürültü yapmamaya dikkat ediyordu. Kızı korktuğundan yıllardır geceleri tam kapanmayan kapıdan günün ilk ışıkları koridora düşüyordu. Kapı aralığından ilkokul birinci sınıfa bu yıl başlayan kızının yüzünü belli belirsiz seçebiliyordu. Ondan iki yaş büyük oğlunu göremedi. Gıcırdamasın diye dikkatlice açtığı kapının kolunu sıkı sıkıya tutuyordu. Odaya girmedi. Ama şimdi iki evladını da görebiliyordu. Odayı köşe bucak dolaşan gözleri küçük kızın yatağının baş tarafında duran sandalyenin üstündeki oyuncak bebeğe takıldı. Ne zaman aldığını hatırlayamadı; iki, belki de üç yıl önceydi. Keşke hiç büyümeseler, diye geçti içinden, iş bulduğunda kaldığı yerden devam edebilme hayaliyle. Akıp giden zaman canını yakmaya devam ediyordu. Hemen uzaklaşmazsa ayrılamayacağını düşündü. Telaşla kapıyı çekti. Tam kapatmadı. Kızı uyandığında korkmamalıydı. Salona geçtiğinde, nereye gideceğini bilen ayakları onu doğruca masanın başına götürdü. Kimliğini arka cebinden çıkartıp masaya koydu. Ardından ceplerini boşalttı. Topu topu bir yirmilik üç beş lira kadar da madeni para. Kaç yıldır düzenli iş bulamadığından bu kadar çıktığına da şükretti. Parasızlıktan aylar önce sigarayı bıraktığı halde gönlü elvermediğinden ayrılamadığı askerlikten kalma çakmağı diğer cebinden aldı, ocağı yakarlar diye paraların yanına bıraktı. Günler önce karısına yazıp ceketinin iç cebinde taşıdığı mektubu çıkartmanın zamanı gelmişti. Özenle katlanmış mektubu vazoya yasladı. Kağıdın üstündeki ismi kendisi yazmamış gibi uzun uzun baktı: Leyla'ya. Artık ayrılık vakti gelmişti. Uzaklaştı. Kapının kolunu tuttuğunda aniden durdu. Ceketine baktı. Belki eskiciye verip üç beş kuruş alırlar diye düşündü. Üstünü çıkartırken aklına cep telefonu geldi. Elini ceketinin cebine attı. Yerinde duruyordu. İyice eskidi, ama herhalde buna da bir şeyler verirler. Zaten ihtiyacım da kalmadı, diye mırıldandı. Aylardır umutla çalar diye bir an olsun yanından ayırmadığı telefona dokunmadı, cebinde bıraktı. Her bunaldığında, ceketimi alır giderim derdi de kimseyi inandıramazdı. Sonunda gidiyordu, ama ceketini bırakarak. Olsun! Ceketini bırakıyorsa da bu kez gerçekten gidiyordu. Tahmin etmediği kadar rahattı. Yüzünde gülümseme ile kendini dışarı attı. Evin dış kapısı kapandığında ortalık iyiden iyiye aydınlanmıştı. Güneşin binaların ardından sıyrılıp yükselmesi uzak değildi. Geriye bakmadan ilkbahar serinliğine karıştı. Köşeyi döndüğünde börekçiden yükselen kokuyla adımları yavaşladı. Paraları son kuruşuna kadar evde bıraktığı aklına geldiğinde tekrar hızlandı. Artık kaybedecek zamanı yoktu. Geri dönmeyi kendine yediremezdi. Üstelik ilk kez hayatının iplerinin kendi ellerinde olduğunu hissediyordu. Yakaladıklarının parmaklarının arasından kayıp gitmesine izin vermemekte kararlıydı. Arkasından söylenecekler aklına geldi. Ama bu kez aldırmadı. Şimdiye kadar insanların kendini yargılayacağı korkusunun esiri olmuştu da eline ne geçmişti? En fazla, korktu, mücadele etmekten kaçtı, çoluk çocuğu ortada bıraktı derler. Ne derlerse desinler. Hiçbiri şimdi işittiklerim kadar yaralayıcı olamaz, diye mırıldandı. Okkalı bir küfür savurdu. Kendini tutamadı, devamını getirdi. Neden ve kime küfrettiğini bilmiyordu. Yüzünü kaplayan gülümsemenin farkında değildi. Oysa çocukluğundan beri sakınırdı küfürden. Bu kez yüzü kızarmadan peşi peşine sıralıyordu küfürleri. Beyninin dehlizlerinde yıllardır saklananlar zamanın geldiğine karar verip yardımına koşmuş, dilini boşluğa savrulan kılıca çevirmişti. Her savuruşunda dili daha da ustalaşıyordu. Fakat ayakları?.. Bilinmeyene giderken, bunca yılın ustası ne kadar da acemiydi. Nereye gideceğine karar vermeyen ayaklar önce yavaşladı, sonra aniden durdu. Rıdvan'ın gözleri ne olduğunu sorarcasına ayaklarına kaydı. Ne yapmaya çalıştığına anlam veremeyince telaşlandı. Sağa sola bakındı. Nereye gitmesi gerektiğini şimdiye kadar nasıl olup da planlamadığına şaşırdı. Çıktığı kapıya dönme düşüncesiyle irkildi. Hayattaki yenilgilerine bir yenisini daha eklememekte kararlıydı. Durmamalıydı. Halinden anlayan ayakları komut almadan yola koyuldu. Sokaktaki kalabalık her geçen dakika artıyordu. İşe geç kalma korkusuyla koşturanlara imrenen ayakları utancından birbirine dolaşıyordu. Sanki dikkat çekmekten korkuyorlardı. Telefon sesiyle uyanan kadın şişmiş gözlerini ovuşturarak sağına dönerken, Rıdvan telefona baksana! dedi. O anda kocasının sabahın erken vaktinde kalktığını hatırladı. Bir kez de işe yara be adam! diye söylenerek yataktan fırladı. Koşturarak salona geçti. Yer yer boyaları dökülmüş sehpanın yanında soluğu aldı. Ahizeyi kaldırdı. Karşıdakini tanıyamadı. Meraklanmasına fırsat tanımayan yabancı ses nereden aradığını söyleyivermişti: Rıdvan Beyin iş başvurusu kabul edildi. Yarın sabah işbaşı yapmak üzere bekliyoruz! Neredeyse iş bulmaktan umut kestikleri dönemde aldığı haberle heyecanlanan Leyla ancak kekeleyerek karşılık verebildi. Defalarca teşekkür ederken telefonun diğer tarafındaki kadının acıyarak kendisini dinlediğinin farkında değildi. Telefonu kapatan Leyla kaldığı yerden söylenmeye devam etti: Kırk yılın başında birileri arıyor, ama bizimkinden haber yok. Sabahın köründe nereye gitti kim bilir? Belki eve geç döner diye cep telefonundan arayıp işe alındığını söylemeliydi. Üstelik götüreceği evrakları da vakit kaybetmeden hazırlamalıydı. Bunca zaman sonra bulduğu işi kaçırma lüksü yoktu. Az önce bıraktığı ahizeyi bu kez umutla kaldırdı. Rıdvan'ın numarasını tekrarladı önce; yanlış hatırlamadığına karar verince tuşlara tek tek bastı. Telefon açıldığında, ne kadar sevindiğini belli etmek için yıllar öncesine dönecek, şımararak bir çocuk gibi konuşacaktı. İşittiği ses, hayallerinin devamına izin vermedi. Derinden gelen sese kulak kabarttı. Kocasının telefon melodisiydi. Etrafına bakındı. Ses masanın yanından geliyordu. Sandalyeye asılı ceketi fark ettiğinde, Yoksa evde mi? Balkona mı çıktı? diye aklından geçti. Sonunda sesin nereden geldiğini bulmuştu. Ceketin cebini yokladı. Oradaydı. Telefonu aldı. Ekranda evin numarası yazıyordu. Ceketin cebine koymaktan vazgeçti. Masanın üzerine bırakacaktı ki vazoya yaslanmış, üzerinde adı yazan kağıdı fark etti. Merakla uzanırken, kimliği, paraları ve çakmağı gördü. Yüreğine ateş düşmüştü. Eli titredi. Daha birkaç dakika öncesine kadar umursamadığı kocasının bir çılgınlık yapmasından korkuyordu şimdi. Zamanı durdurabilecekmişçesine boşlukta bekleyen eli fazla dayanamayarak yapması gerekeni ertelemedi. Heyecandan buz kesen eli şimdiden alev alev yanıyordu. Kağıdın katını açtı. Uzun süren işsizliğin hazırladığı son, kor olmuş avuçlarının ortasında duruyordu. İlk cümlede gözleri dolan kadının gözyaşları kendisini çocuklarla tek başına bıraktığı için af dileyen son satıra ulaşmayı bekleyemedi. Yeni tanıştıkları günlerde Rıdvan'ın övgüler düzdüğü, artık fazla kilolarından fark edilmeyen elmacık kemiklerinin üzerinden süzülen yaşlar çenesinden kendini boşluğa bıraktı. Kocasının yazdığı veda mektubunu bitirdiğinde gözleri karardı. Sendeledi. Güçlükle çektiği sandalyeye oturdu. Mektubu sıkı sıkıya tutuyordu. Sanki kağıt avuçlarının arasında kaldıkça o güvende olacaktı. Rıdvan'ın ayakları yolunu bulmuş, gittikçe ağırlaşan üstündeki yükü, her şeye rağmen hedefine götürüyordu. Şimdi sızlanmanın zamanı değildi. Karar verdi mi vazgeçmemek gerekirdi. Sağa sola bakmadan yürüyordu. Gözleri yola çizilmiş görünmeyen çizgiyi takip ediyor gibiydi. Tekdüzeliği, boya nedir unutmuş, sağı solu patlamış, hayli yaşlı bir çift ayakkabı bozdu. İrkilmedi bile. Durdu. Başını kaldırdı. Saçı sakalı birbirine karışmış şarap parası isteyen adamla göz göze geldi. Tek laf etmeden elini cebine attı. Cebinin astarını gösterdiğinde metelik çıkmayacağını anlayan adam arkasını döndü, ayaklarını sürüyerek surlara doğru uzaklaştı. Ardına takılmak, her şeyden uzaklaşmak geçti aklından. Gerçi artık uzaklaşacak hiçbir şey yoktu arkasında. Önünde, yaşanması gereken son duruyordu. Yine de biraz bekleyebilirdi. Kendini buraya kadar getiren ayakların kontrolünü eline aldı. Şarapçının arkasına takıldı. Ne dediği anlaşılmıyorsa da adam kendince şarkı söylüyordu. Belinden sarkan kemer niyetine kullandığı ip, hayatı sallamadığını anlatmak ister gibi düzensizce salınıyordu. Nedenini sormadan ayyaşı takip etti. Saatle ilişkiyi kestiği her halinden belli adamın adımlarıyla yürüyordu. Surların dibine ulaştıklarında şarapçı, yıkık surların arasına sakladığı kartonu çıkartıp yere serdi. Az önce üç beş kuruş kopartamadığı adama baktı sarhoş gözlerle. Mekanına gelen yabancıya aldırmadı. Koliden bozama yatağına uzandı. Uykuya dalması fazla sürmedi. Belki de sızıp kalmıştı. Gözyaşı dökerek çaresizliğine teslim olan Leyla, elindeki mektubu düşürdü. Kağıt yer yer tüyleri dökülmüş halıya boylu boyunca uzandığında, yüreğinde harlanan ateşle ok gibi yerinden fırladı. Gözlerini silerken sağa sola bakınıp durdu. Gözünün önündeki telefonu göremiyordu. Aradığı, masanın üstündeydi. Fark ettiğinde, eli titreyerek umutla telefona sarıldı. Polisin numarasını çevirdi. Telaştan ne dediğinin farkında değildi. Telefonun diğer tarafındaki görevli söylediklerinden hiçbir şey anlamamıştı. Benzer durumlarla sıklıkla karşılaşan karşısındaki sesin yönlendirmesiyle ancak derdini anlatabildi Leyla. Ona kalsa ne var ne yok sıralayacaktı; kocasının aslında ne kadar çalışkan olduğunu, haksız yere işten çıkartıldığını, kaç yıldır iş bulamadığını, çoluk çocuk neler çektiklerini... Devam edebilse belki de sıra kocasından yakınmaya gelecekti. Son aylarda eşe dosta az dert yanmamıştı. Zaman zaman otoriterleşen ses, iletişim numaralarını aldığında, gerekli yerlere bilgi verileceğini ve bir sonuç elde edildiğinde kendilerinin aranacağını söyleyerek telefonu kapattı. Tanımadığı sese sığınan Leyla telefonun kapanmasıyla kendini boşluğa düşmüş gibi hissetti. Kısa süreliğine duran gözyaşları tekrar yanaklarından süzülürken yerinden kalktı. Belki uyanmışlardır diye çocukların odasına gitti. Onlara sarılıp acısını hafifletme umudu boşa çıkmıştı. Olup bitenlerden habersiz çocuklar derin uykudaydılar. Dokunmadı. Salona döndüğünde yerinde duramıyordu. Çaresizlik en kötüsüydü. Yıllardır dertleştikleri komşusu aklına geldi. Telefona sarıldı. Uzun uzun çalan telefonu açan uykulu sesin sahibi, ağlayan komşusunun ne demeye çalıştığını anlamadıysa da telefonu kapattı, eline ne geçtiyse giyip fırladı. İki kadın gözyaşları arasında sarılıp eşikte ağlaştılar. Ayrılıp salona geçtiklerinde Leyla, sabahtan beri yaşadıklarını tüm ayrıntılarıyla anlattı. Konuştukça acısı hafifliyordu. Çaresizliğin karanlığında kıvranırken komşusu bir umut ışığı yakıverdi. Oturup beklemek yerine dışarı çıkıp Rıdvan'ı aramayı önerdi. Nereden başlayacaklarını bilemeseler de, çaresizce oturmaktan iyidir diye düşünen Leyla yerinden fırladı. Çocuklar aklına gelince odaya koştu. Kızını kaldırmaya gönlü elvermedi. Oğlunu uyandırdı. Uykulu gözlerle kendisine bakan çocuğa, evden ayrılmamalarını, kardeşine göz kulak olmasını, telefon gelirse de cepten kendisini aramasını tembih etti. Neler olup bittiğinden habersiz çocuk başını salladı, belli belirsiz, Tamam! dedi. Annesi odadan çıkmadan tekrar başını yastığa koyup derin uykuya daldı. Acılı kadın ne bulduysa üstüne geçirirken alt kata inen komşusu da hazırlanmıştı. Leyla kapıyı kilitliyordu ki derinden telefon zili duyuldu. Melodiyi tanımıştı. Çantasına baktı. Telefon yoktu. Zaten cebinden değil içeriden geliyordu ses. Demek unutmuştu. Ayakkabısını çıkarıp salona koştu. Telefon numarasını gördüğünde yüreği yerinden fırlayacakmışçasına atmaya başladı. Numarayı tanımaması mümkün değildi. Arayan polisti. Tuşa dokunduğunda işittiği ses kendisini soruyordu. Kekeleyerek, Evet! Benim, diyebildi. Ekiplere gelen ihbar üzerine gidilen bölgede eşkale uygun bir adamın yaralı halde surların dibinde bulunduğu, fakat üzerinden nüfus cüzdanı çıkmadığından kimlik tespiti yapılamadığı, kimlik tespiti için hastaneye gitmesi gerektiği söylenildiğinde boğazı düğümlendi. Güçlükle sorabildi: Gerçeği söyleyin, öldü mü? Devamını getiremedi. Karşıdaki görevli, şahsın yaşadığını ama bilincinin kapalı olduğunu, daha fazla bilgi veremeyeceğini söyledi. Kapıda bekleyen kadın, arkadaşının yanına gelmişti merakla. Telefonu kapattığında bulunduğu yere çöküp kalan komşusundan olup biteni öğrenmeye çalıştı. Hayli zorlansa da birkaç sözcük alabildi ağzından. Koşup mutfaktan su kapıp geldi. Zorla içirirken, Hadi ne bekliyoruz? Göreceksin kocan çıkacak. Hem de hayatta. Daha ne istiyorsun? dedi. Yola koyuldular. Gidecekleri hastane üç kuruşluk mesafedeydi. Ama taksiye binmediler. İkisi de ceplerindeki paraya güvenememişti. Yürürlerse kendilerine geleceklerine inandırdılar birbirlerini. Yol uzadıkça uzuyordu. Akşam gezilerinde önünden geçtikleri hastane sanki başka yere taşınmıştı. Hastaneye ulaştıklarında acı gerçekle karşılaştırdılar. Yoğun bakımda yatan, Rıdvan'ın ta kendisiydi. Bilinci kapalı adamı gördüğünde gözlerinden yaşlar boşanan Leyla, orada yatanın eşi olduğunu başını sallayarak doğrulayabildi ancak. Günlerce koridordaki bankları mesken tutacaktı. Yanından ayrılmayan komşu kadının da esaslı arkadaş olduğunu anlamıştı acısını yaşarken. Üzülmeyi bırak şimdi. Kocan hayatta ya! Daha ne istiyorsun? diye kendisini teselli etmeye çalışan komşusuna hak vermiş, ağlamayı kesmişti sonunda. Yoğun bakımdaki kocası sonunda uyanmıştı. Göz göze geldiklerinde başını sağa çeviren adama gülen gözlerle baktı. Sevgi dolu sözler söyledi. Sitem edecek olduğunda kendini toparlayıp vazgeçti her seferinde. Rıdvan yoğun bakımdan çıkartılıp servise alındığında vefalı komşu kadın çocukları ziyarete getirdi. Oda bayram yerine dönmüştü. Yükselen kahkahalara rağmen Rıdvan'daki durgunluğu hepsi fark etmişti. Yine de kimse tek laf etmedi. Aslında geçmişte yaşananlar değil, gelecek kaygısıydı kahkahaların arkasına saklanan hüznün gerekçesi. Bundan sonra hayat daha da zorlaşacaktı. Sağlamken işe giremeyen Rıdvan, şimdi belden aşağısı tutmazken nasıl iş bulacağını düşündükçe kurtulduğuna sevinemiyordu. Haftalar sonra taburcu edildi. Fakat tedavisi bitmemişti. Sürekli hastaneye gidip gelecekti. Tedavi biraz da olsa işe yaramıştı. Yine de yerinden kalkamıyordu. Artık tekerlekli sandalyeyle yaşamaya mahkumdu. Eşi, çocukları ve eş dost yardımlarını esirgemiyordu. Ama o, etrafındakilerin kendisi yüzünden eziyet çektiğini düşündükçe üzülüyor, çıkış bulamadıkça karamsarlığa kapılıyordu. Hatta uykusuz gecelerde sık sık aklından yarım kalan işi tamamlamak geçiyordu. Her gün yataktan kalktıklarında ilk iş babalarının yanına gelen çocuklar geceden kalma karanlığı aydınlatıyor, gece yarısında herkes el etek çekinceye kadar yanacak umut ışığını tazeliyorlardı. Eşinin o malum günden sonra eksilmeyen ilgisini gördükçe kendinden utanıyor, hayata dört elle sarılmaya karar veriyordu. Herkes için zor günlerdi. En zoru da kendini her geçen gün daha da hissettiren parasızlıktı. Leyla'nın bulduğu işten aldığı üç beş kuruş deliği kapatmıyor, sadece kiraya, faturalara yetiyordu. Belli etmemeye çalışsa da; Rıdvan, eşinin kazancıyla evin çevrilmeyeceğinin farkındaydı. Eşe dosta yeterince yük oldukları aklına geldikçe derin düşüncelere dalıyor, çıkış yolu bulmaya çalışıyordu. Kapıya geç gelen iş fırsatını kaçırdığı için kendisini suçluyor, O deliliği yapmasaydım şimdi belki de işimin başındaydım, demekten kendini alamıyordu. Çaresizlikten kimi zaman evden çıkıp bir köşe başında dilenmek geçiyordu aklından. Her geçen gün, adını bilmediği hayırseverin bağışladığı tekerlekli sandalyeyi kullanmakta biraz daha ustalaşıyordu. Artık başkasının yardımına gerek kalmadan dolaşabiliyordu. Canı sıkıldıkça farklı yerleri keşfetmeye gidiyordu. Önceleri sakin yolları kullanmaya dikkat ediyordu. Zamanla cesareti artmıştı. Bunca aradan sonra ilk kez otobüs duraklarının bulunduğu küçük ama kalabalık meydana çıkarken heyecandan eli ayağı birbirine dolaşmıştı. Meydana ulaşıp hareket saatini bekleyen otobüsleri gördüğünde, sabahın erken vaktinde söylenerek ayakta tıkış tıkış işe gittiği günleri hatırladı. Oysa günün bu saatinde otobüsler neredeyse boş kalkıyordu. O sırada durağa giren otobüs iyice kaldırıma yaklaştı. Kapıları açan şoför yerinden kalktı, orta kapıya geçti, rampayı indirdi. Yaşlı kadının tekerlekli sandalyedeki genci indirmesine yardım etti. Rıdvan, o anda kafasında çakan şimşeğin aydınlattığı yoldan ilerledi, kalkmayı bekleyen otobüse yaklaştı. Şoförden yardım istedi. Birkaç dakikaya kalmadan uzaklaşacak otobüsün içindeydi artık. Son zamanlarda hiç bu kadar heyecanlanmamıştı. Çünkü otobüsün de kendisinin de nereye gittiğinin farkındaydı. Daha önce de geldiği durakta bu kez yolcuların yardımıyla indi. Beklemeden hedefine yöneldi. Zorluklara aldırmadı. O kara günde iş başvurusunun kabul edildiğini bildiren şirketin giriş kapısına ulaştığında güvenlikçiye derdini anlattı. Adam telefonda yetkiliyle konuşurken terini sildi Rıdvan. Onca zaman sonra işe alınmamı beklemek hayalse de ne kaybederim? diye aklından geçiyordu. Güvenlik görevlisi içeri geçmesini söylediğinde umutlandı. Kalbi yerinden fırlayacakmış gibi atıyordu. Belki de talihi dönüyordu. Sekreter karşısındaki adamı baştan aşağı süzdü. Hoş geldiniz! dışında tek laf etmedi. Ahizeyi kaldırdı, numarayı tuşladı. Konuşma kısa sürdü. Acıyarak baktığı adamı yandaki kapıdan içeri aldı. Rıdvan, masanın arkasındaki orta yaşlı kadının bakışlarından ne anlam çıkartması gerektiğine karar veremedi. Uzatmadan derdini söyledi. İşe kabul edildiğini bildiren telefona rağmen bunca zaman bekleyip de neden şimdi geldiğini dürüstçe anlattı. Bu kez, karşısındaki ifadesiz yüz içindeki acıma duygusunu dışa vurmuştu. Görüşme uzun sürmedi. Boş kadro dolmuştu. Benzer pozisyonda da açık yoktu. Her şeye rağmen Rıdvan umutsuz değildi. Yeniden iş görüşmesine gidebilmiş olmanın cesaretiyle bundan sonra mutlaka iş bulacağına inanıyordu. Teşekkür edip odadan çıktı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/siz-hic-gozyasi-denizinde-kagittan-gemiler-yuzdurdunuz-mu/", "text": " Maviyi seven kadınlar var ya azizim! İşte onları bulun ve sevin. Çiçeği kuruduğu için ağlayan kadınları sevin, dedi. Kimse bir şey anlamadı onun bu seslenişinden. Bir anlam da veremedi. Yok, yok, bu adam hayatı iliğine değin yaşamış, söyledikleri çok kalbi sözler! Akli olmayan hiçbir söze itimadım yok! Kalbi olan çabuk unutulur akli olan ise kolayca unutulmaz, dedi yekdiğeri. Avucunda beslediği muhabbet kuşu öldüğünde bir hafta yas tutan kadınları sevin! Çünkü onlar yanmasını bilenlerdir. Kıymeti el üstünde tutanlardır ve sevmenin hakkını verenlerdir. Doğru söze ne denir, dedi bir kadın. Yanmasını bilenler, evet... Ben de öyle düşünüyorum dedi başkası. Bir kutsal kitaptan alınmış gibi bu sözler! dedi, ukalanın biri. Kalabalık toplanmaya başladı Meczup'un başına. Onun sarf ettiği sözleri yüreğinden alkışlayanlar da vardı, başıyla onaylayanlar da! Durup muhakeme edenler de vardı, arada kalanlar da. Ama herkesin ortak fikri şuydu: Meczup, Allah için güzel konuşuyordu. Ne mutlu o babaya ki böylesine hayırlı bir kız bırakmış ardından, dedi güngörmüş biri. Babasının kızı... dedi onu tanıyanlardan birisi. En kutsal gözyaşıdır kızın gözlerinden dökülenler. Çünkü safi bir aşkın, sevginin tezahürüdür gözyaşları. Meczup, o kadar yerli yerinde misaller veriyordu ki orada olanlar her cümlede kendilerinden bir şeyler görüyordu ve yüreklerine kadar hissediyordu. Manevi bir hava sarmıştı orayı baştan sona kadar. Manevi bir havayı soluyordu oradakiler. Herkes dünyevi şeylerden uzaklaşmış manevi alemin Meczup'un eliyle onlara sunmuş olduğu yemişlerden ve içeceklerden alıyordu. Ruhları haz içindeydi ve oradakiler ruh açlıklarını mecnunun doyurucu sözleriyle itmam ediyorlardı. Hiç bu kadar mutlu olmamıştı oradakiler. Ancak rabbin huzurunda bu kadar huşu içinde kalabilirlerdi. Bu kadar içtenliğe düşmemişlerdi o ana kadar. Herkes pürdikkat kesildi ve Meczup'un söyleyeceği son sözü bekledi. Siz siz olun, en sevdiğinden, babasından, kalan bir kol saatini ömrünün hazinesi sayan kadınları çok ama çok sevin! dedi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/size-kac-dogru-lazim/", "text": "Buraya kaçıncı gelişim bilmiyorum. Ama o yokken ilk kez dolaşıyorum eskimiş parkelerin üzerinde. Ellerim, yarısı çürümüş duvar kağıtlarının üzerinde geziniyor. Her şey tozlu, her şeyin üzerinde eskiliğin o müthiş hüznü. Ne kadar tozlanmışsa eşyalar, sanki o kadar üzgünmüş gibi gelir bana. Üzerlerindeki toz zerreciklerinin sayısı kadar gözyaşı tanesi eder yaşanmışlıklar. Hayat, gideni tutamayacağımız kadar güçlü. Oysa kaçıp kaçıp sığındığım bu ev, kendimi bulduğum, kendimle tanıştığı bu ev, üstüme üstüme geliyor şimdi. Belki de buraya adım atmayı bu kadar beklememin sebebiydi bu; ne hissedeceğimden korktuğum şeyler. Tam üç yıl sonra. Onu kaybetmemin üzerinden üç yıl geçti. Onu sadece ben kaybetmiş gibi hissediyorum, tam üç yıldır. Ve bu ev... Şimdi bu ev, benden daha acı çekiyor gibi görünüyor. Teyzem öleli üç yıl oluyor. İntihar mı, kaza mı, hala bilemiyorum, bilemiyoruz. Nasıl olabilirdi ki onun ölümü başka. Ardında soru işaretleri bırakarak... Ölümünü çok uzun süre atlatamadım. Kendimi gördüğüm onda, belki de sonumu da görmüştüm, kim bilir. Çok acı çekmiş teyzem. Hayatımda gördüğüm en güçlü kadındı. Belki de böyle bir sonu yakıştıramadım ona. Cesedi şişmiş, tanınmaz halde. Başka kimsesi olmadığı için, teşhis etmek zorunda kalan ben oldum. Onu son kez gördüğüm hali bu olmamalıydı diye günlerce ağladım. Beni buna mecbur bırakan ailem, ailesi, her gün daha da uzaklaştım onlardan. Evinin birkaç kilometre ötesindeki derenin kenarına sürüklenmiş halde bulmuşlar cesedini. Köylüler tanıyamamışlar önce. Tek yakını beni bildikleri için, jandarma bana ulaştı. Kolay olmamış beni bulmak. Onu yalnızca birkaç haftada bir görmeye gidebiliyordum. Şimdi neden daha fazla değildi diye kendimi suçlamanın hiçbir faydası yok elbette. Olmadı da. Bazen çok uzun süre gitmediğim olurdu. Hiç önemi yoktu onun için. Belki de onun en çok sevdiğim yanlarından biriydi. Kırılmaz, bozulmaz, beni her gördüğünde içten bir sarılmayla, aslında yalnızca beni görmenin onu mutlu ettiğini, aradan geçen zamanları asla umursamadığını hissederdim. Öyle bir kadın değildi teyzem. İnsanların ona yaptıklarıyla değil, hissettirdikleriyle ilgileniyordu. Üstelik içten içe bir minnet bile duyuyordu, onu yalnız bırakan onca aile üyesi arasından ben, küçük yeğeni, yalnızca ben görüyordum içindeki en saklı yerlerini. Hiçbir zaman aile ve akraba bağları güçlü olan bir kadın olmamış teyzem. Doğduğumdan beri bende bu duyguların ve bazı bağların eksikliğini hissederdim hep derdi. Ona göre eksik doğmuştu teyzem. Kan bağlarını dünyanın en mühim ve en sahici şeyi olarak görmüyordu. Hangi ailede doğacağımıza biz karar vermiyorken, belki de yalnızca tesadüf veya kader sonucu bir arada yaşadığımız insanlar neden her şeyden ve herkesten üstün varlıklar olabiliyordu ki bizim için diyordu. Ona göre seçimlerimiz sonucu sevdiğimiz insanlar, sevmek zorunda olduklarımızdan daha büyük bir olaydı. Düşünsene, diyordu, onu sevmek zorunda bırakılmadım, ama sevmeyi seçtim. Seçimimden nasıl pişmanlık duyabilirim. Bazen belki de, her şeye rağmen, bana yanlış örnek olduğu düşüncesiyle, neyse sen bakma bana diyerek saçımı okşuyordu. İçten içe, aile bağlarımın, örflerin, adetlerin, gelenek göreneklerin, ahlak anlayışımızın, bilinçaltımda oluşturduğu baskıyla, Pişman mısın diye soruyordum ara sıra. Duyduğum cevaplar hep aynıydı, hep aynı kapıya çıkardı. Aslında bu soruyu her sorduğumda, onu herkes gibi yargılamış oluyordum. Yaptığı şeyi kabullendiğimi, kafamda onu affetmeye çalıştığımı hissediyordu. İşte bu yüzden, aslında bu soruyu her sorduğumda, içten içe kırılıyordu bana. Bunu fark etmem uzun zamanımı aldı. O küçücük anlarda bile, herkes gibi olduğumu hissetmesi, hayal kırıklığına uğratıyordu onu. Kendimi affedemiyorum, aslında, kafamda ona ben bile inanmıyordum, belki de hikayesini asla tam anlamıyla anlatmadığı için suçluyordum onu. Sanki kendisini savunmayan insan, kesinlikle suçluymuş gibi. Böyle bir inançla, susması, kendisini savunmaması, 'yapmadım' dememesi delirtiyordu beni. Ağzından yalnızca bir kez duymuştum bu cümleyi. Ara ara ziyarete gidiyordum onu. Kendimi bu evde, onun yanında, onun asla yargılamayan, asla akıl vermeyen, o anlayışlı yanları kendimi çok iyi hissettiriyordu. Küçüklüğümden beri, bana çocukken bile çocukmuşum gibi davranmayan tek insan, ilk aşk acımda, ilk hayal kırıklığımda, ilk adımlarımda hep beni ciddiyetle dinlemiş, sadece dinlemiş, bazen sabahlara kadar dinlemiş, akıl vermekten büyük bir haz duyan herkese inat, sabırla dinlemişti. Böyle bir insan olabilir miydi; önyargısız, yargısız, eleştirmekten haz duymayan, kavgasız gürültüsüz, savaşsız. Kaldı mı? Onunla konuşurken öyle çok dinliyordum ki kendimi aslında, beni erken büyüttü. Bir şeyler söyleme savaşı, büyük laflar etme savaşı olmadı hiç. Aslında o kadar normal bir kadındı ki, farklı kalıyordu bu acele dünyada o. İğreti kalıyordu, çemberi bozuyordu herkese göre. Çünkü herkes 'olması gereken' iken o, 'olması kötü örnek' teşkil ediyordu. Şimdi, erken ölümünden üç yıl sonra, sabahlara kadar konuştuğumuz, ailemden ve herkesten gizli kaçtığım bu evde, kendimi yalnız hissediyorum. Ev bana ilk kez soğuk, ilk kez hüzünlü görünüyor. Teyzemin varlığı öyle bir şeymiş ki, işte şimdi, ölümünden yıllar sonra, bu ev benim, ilk kez onu kaybettiğimi yüzüme vuruyor. Kapının arkasındaki yeşil hırkası takılıyor gözüme. Evi terk ederken bu hırka vardı üzerinde. Tüm hüznünü yüklenmişti sanki bu hırka. Bana ilk kez bu evin kapısını açtığında da üzerindeydi. Sanki en kötü, en yalnız zamanlarına eşlik etmişti. Güç veriyordu ona sanki. Hırkayı gördüğüm an, hıçkıra hıçkıra ağlayarak yere çöktüm. Neden sen? Hangi üç doğru götürdü seni suya, hangi hatanın bedeliydi yaşadığın yalnızlık. İntihar ya da kaza ne fark eder. Yaşarken almamışlar mıydı canını! Dön, ya da beni al yanına teyzem, içim acıyor. Yanlış mıyım yalnız mıyım bilmiyorum, yıllar sonra kabulleniyorum kendimi. Hep biliyordun beni. İçimdeki bu boşluk, bu eksiklik, eksik doğmuşum tıpkı senin gibi. Affet beni, senin kadar cesur olamadığım için. Şimdi sen yokken yanımda, herkesin doğrusu beni mahvediyor. Dön, ya da al beni yanına, kendime söylediğim yalanlar, artık nefes almama yetmiyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/slumdog-millionaire-milyoner/", "text": "Slumdog Millionaire, Danny Boyle'un yönetip Simon Beaufoy'un yazdığı 2008 Britanya yapımı Akademi ödüllü filmdir. Hintli yazar ve diplomat Vikas Swarup'un Boeke Ödülü sahibi ve Commonwealth Yazarları Ödülü adayı Q and A adlı kitabından uyarlanan filmin başrollerinde Dev Patel, Anil Kapoor ve Saurabh Shukla yer alır. Filme oyuncu yönetmeni olarak başlayan Loveleen Tandan daha sonra yapım aşamasında yaptığı önemli katkılar nedeniyle yönetmen Danny Boyle tarafından filmin ortak yönetmeni olarak ilan edildi. Konusu Hindistan'da geçen ve orada çekilen film Mumbai'in fakir mahallesi Dharavi'den genç bir adamın Kaun Banega Crorepati adlı yarışma programına katılması ve insanların sınırı aşan beklentileri, yarışma programı sunucusunun ve polisin şüphelenmeleri hakkındadır. Film Telluride Film Festivali ve Toronto Uluslararası Film Festivali'ndeki gösterimlerin ardından 12 Kasım 2008'de sınırlı olarak gösterime girdi ve birçok övgü ve ödül kazanmasının ardından 26 Aralık 2008'de Birleşik Devletler'de ve 9 Ocak 2008'de Birleşik Krallık'ta geniş çapta gösterime girdi. Filmin Hindistan galası 22 Ocak 2009'da Mumbai'de yapıldı. Filmin hem İngilizce hem de Hintçe diyaloglar içermesine karşın ek olarak filmin tamamen Hintçe dublajlı versiyonu Slumdog Crorepati de Hindistanda gösterime sokuldu. Slumdog Millionaire, Eleştirmenlerin Seçimi Ödülleri'nde aday gösterildiği altı dalın beşinden ödül aldı. Film 11 Ocak 2009'da En İyi Drama Filmi Ödülü de dahil aday gösterildiği dört kategoride de ödülün sahibi oldu. Film ayrıca BAFTA Ödülleri'nde aday gösterildiği onbir dalın yedisinde ve Akademi Ödülleri'nde aday gösterildiği on dalın sekizinde ödülün sahibi olmuştur."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sogut-saliks/", "text": "Ardahan'ın Çıldır ilçesinden Arpaçay- Kars yönünde giderken, Doğruyol Nahiyesi'ni geçer geçmez, önünüze çıkan küçük tepeciğin yanından, kahverengi tenli, incecik belli, nazlı mı nazlı bir yol çıkar karşınıza. Zaten bu yörede Nazlı Yol derler ona. Esmer güzeli Nazlı Yol; yanından Çıldır Gölü'ne akan kadife sesli çapkın derenin, buğulu narin sesiyle söylediği şarkıları dinler, hiç usanmadan her gün. Kadife sesli bıçkın delikanlı bu dereye de Çapkın Dere der, Göldalı köylüleri. Yaz ılık esintiler, kış ise gezgin rüzgarlar getirir bu sesi, Çapkın Dere'nin dudaklarından, esmer güzeli Nazlı Yol'un zarif kulaklarına. Çapkın Dere pek sever Nazlı Yol'u. Göldalı köyünün kuzeybatısından aşağı Çıldır Gölü'ne döküldüğü yere kadar, esmer güzeli Nazlı Yol'a, yarenlik eder Çapkın Dere. Bazen yaklaşıp küçük bir buse alır Nazlı Yol'un yanağından, bazen de uzaklaşıp özletir kendisini. Esmer güzeli Nazlı Yol ile kadife sesli Çapkın Dere'nin aşkını bilmeyen yoktur bu köyde. Ben, Çapkın Dere ile toprak kokusu parfümü sayesinde mis gibi kokan esmer güzeli Nazlı Yol'un tam ortasında henüz yirmi yaşında bir söğüt ağacıyım. Söğütgiller ailesinden bir söğüdüm. Buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum. Bana bilim dilinde Salix Caucasica yani Kafkas Söğüdü diyorlar. Doktorlar, özellikle de kalp doktorları pek sever beni. Çünkü onlara Salisilik asiti yani Aspirini verdim ben ve bu çok hoşlarına gitti. Evet bana söğüt diyorlar ama ben daha çok Saliks adını seviyorum. Zaten Mustafa da bana Saliks diyor. Yedi yaşında okuma yazma öğrenir öğrenmez, hemen beni merak edip araştırmış ve inanamayacaksınız ama yirmi yıl sonra bana ilk kez bir insan ismiyle hitap etmişti. Elmas karası gözleri, okka burnu, siyahımsı kahverengi saçları ve minik elleri vardı. Yumuşacık sırtını, pembe kırmızı şak şak çiçeklerinin bezediği tepeyi görecek şekilde bana yaslardı. Üzerindeki çimenler, yoncalar ve güzelim şak şak çiçekleri ile bu küçük tepeciği ben de pek severdim. Mustafa sırtını bana yasladığında, sıcaklığını tüm yapraklarıma kadar hissederdim. Bir insan sıcaklığı, bir çocuk kokusu ne kadar güzeldir bir bilseniz. Bazen keşke Mustafa'nın kardeşi olsam derim kendi kendime. O'nun elini tutsam, pantolonlarımızı dizlerimize kadar çeksek, dereciğin, homurtulu, şıkırtılı, fısıltılı ve bazen de ıslık çalar gibi akan sularına girsek. Sonra tepenin zirvesine kadar koşsak. Tabi ayakkabılarımızı çıkarmış olarak. Ben topraksız yapamam. İnsan olsam bile, Mustafa'nın kardeşi olsam bile yapamam. Bir an için bile olsa topraktan kopamam. Toprak benim kalbim gibidir. Vücudumda olan her şey onun zaten. Hatta bazen kendimi onun misafiri gibi hissediyorum. Sırf bu yüzden zıplamaktan dahi korkarım ben. Nefesim kesiliverir hemen oracıkta. Boğuluveririm. Mustafa da tıpkı benim gibidir. Keşke onunla koşup oynayabilsem. Hatta bazen uzaklara gitmek gelir içimden. Göldalı köyünün açık kahverengi narin yoluna çıkıp uzaklara gitmek. Hatta, topraktan ayrılık olmasa, kuşlar gibi özgürce uçmak isterdim gökyüzünde. Sonsuzlukta kaybolmak, taklacı güvercinler gibi takla atarken gökyüzünde, ılık rüzgarın dokunuşlarını hissetmek, ırmaklar geçmek, yolları takip etmek isterdim. Kim bilir, belki yolların bittiği yeri de bulabilirdim. Ama hayır ben topraksız yapamam. Mustafa anlattı geçenlerde. Bir gün gidesi gelmiş köyden. Her şeyi bırakıp kaçma duygusu, uzaklarda olanı merak, farklı olanı bulma ve bilmediğini görme duygusu. Merakla ilerlerken Çıldır-Kars yolu ayrımına doğru, bizim esmer güzelinin her iki yanında sarışın güzel kızlar gibi başaklar görmüş tarlalarda. Hatta bu başakların arasına saklanmış çapkın bıldırcınlar, yakalanma korkusuyla kaçmış ondan. Kızgın, hırçın ve sinirli bir kara karganın bir çulluk cesedi ile karnını doyurduğunu izlemiş. Toprak parfümlü, ince belli, lüle lüle saçlı, kıvrak esmer güzeli Nazlı Yol'un sonuna geldiğinde ise onu çok üzen bir şey görmüş. Esmer güzelinin ayak ucundaki ana yolda, dev gibi makineler, önce ana yolu dümdüz ediyor, sonra cehennem ateşi gibi sıcak, siyah mı siyah bir şeyleri onun üstüne döküyorlardı. Ana yolun üzeri bu sıcak ziftle kaplanırken yanan toprağın kokusunu bir duysaydın. Patırtı, gürültü ve homurtu ile bu işkence santim santim, metre metre ana yolu kaplıyor, ana yol çaresizce çırpınıyordu. Dayanamadım hemen geri döndüm. Bizim esmer güzeli duymasın ha, diyerek bana sıkı sıkı tembih etti. Tamam Mustafa, söylemem, dedim ben de fısıldayarak. Ama bu korku bile Mustafa ile uzaklara gitme, bilinmeyeni görme, farklı olan bir şeyleri arama, yürüyüp gezme veya uçup gitme arzularımı engelleyemedi. Sonra bir gün, bir cumartesi sabahı, Mustafa'nın ağlayarak bana sarılması ile uyandım. Ne oldu Mustafa, dedim can dostuma. Gidiyoruz Saliks, dedi. İç çekerek. Babam artık Bursa'ya taşınacağımızı söyledi. Şimdi evi topluyorlar. Ben seni bırakıp nasıl gideceğim, sensiz yapamam. Birden karmaşık duygular köklerimden en tepemdeki tüm yapraklarıma kadar yayıldı. Ben de gitmek isterim, uzaklara gitmek, yollara düşmek, dünyanın her yerini gezmek, çok istiyorum, hem de çok. Ama yapamam. Ana yola yaptıklarını biliyorum. Artık oralar toprak değil demişti Mustafa. Beraber ağlaştık Mustafa'yla, son kez sırtını bana dayadığında. Sonra babası gelip aldı onu. Giderken bir yaprağımı verdim ona. Defterinin arasına koy. Beni unutma, dedim. Son kez sarıldık birbirimize. Arabanın arka koltuğunda giderken hatırlıyorum onu şimdi. Öylece bakıyordu bana. Bense özlüyorum hala onu. Kim bilir, şimdi ne güzel yerler görüp ne kadar çok şey öğrenmiştir. Nasıl güzel arkadaşlar edinmiştir. Keşke ben de insan olsaydım Mustafa gibi. Onunla birlikte gidebilseydim. Sonsuzluğa giden toprak yollarda köklerim kuruyuncaya kadar dolaşsaydım."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sok-yolu/", "text": "Farklı kültürlere sahip bir çok ülkeye sahip olan şu dünyada ne çok şok yolları var. Şok yolları, sizlerin alışkanlıklarınızı zedeleyen ve bölgesel olarak şoklara uğratan yollardır. Kuralların ve kültürlerin farklılığından etkilenen insanların sayısı da, ulaşımın kolaylaştığı şu yüzyıl için büyük bir sorundur. Şöyle ki, kültür şoku yaşayacağınız yolculuklar var. Kimi zaman sizleri dinsel farklı görüşler ya da adetsel farklı görüşler karşılayacaktır. Bazı yerel haklar, kendi yasaklarını sadece sizin için kaldıracaktır ancak bazıları ise sizlerin bu kurallara uymanızı bekleyecektir. Şok yolculuklarına çıkan bireyler, kişi üzerinde toplum tarafından oluşturulan alışkanlıkların farkına daha derinden varacaktır. Bireyin yaşamak istediği yer, alışkanlıklarını sürdürebildiği bölgeler olacaktır. Yani birey, aynı zamanda alışkanlıklarını karşılamak için, bencilce, yetiştiği toprakları savunacaktır. Milliyetçilik duygusu da buradan doğacaktır. Aynı amacı taşıyan insanlar topluluğu bir milleti oluşturacak ve bu alışkanlıklarını yaşattıkları topraklar üzerinde varlıklarını sürdüreceklerdir. Bunun sonucunda da Faust'un bahsetmiş olduğu Dünya Vatandaşı kavramına ulaşmanın zorluğunu anlayacağız. Değişimler her zaman bizlere şok olarak gözükecek ve özümüzde benimsediğimiz kültürlerden vazgeçemeyeceğiz. Zaten bu sebeple de bu devirde dahi yüzlerce devlet olmasına rağmen, yenileri oluşmayı bekliyor. Toplumlar içerisindeki bu şoklar kaldırılmadıkça da, bu dünyayı tam verimle kullanmamız beklenilmemeli. Farklılıklar bizim kısıtlamalarımız olmaya devam edecektir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sokak-kizi/", "text": "Gecenin gözlerini kamaştıran karanlığında başı dik bir şekilde yürüyordu. Midesinden gelen sesleri duymamak için insanları izliyordu. Ailelerinden azar işitmenin korkusuyla, sokak lambalarının aydınlattığı yollardan kırmızı topuklu ayakkabılarıyla ürkek ürkek yürüyen kızları izledi. Bakmaması gerekiyordu. Hayır! Gözlerini ayıramadı ayaklarından. Yalnızlığının vazgeçilmez dostu yırtık çoraplı ayaklarından alamadı gözlerini. Ne gereği vardı şimdi? Aç karnını unutturdu mu sana ayaklarına bakmak. Bak. Sanki duymuş da inadına ses çıkartır gibi gurulduyor miden. Zaman hızlıca akıyordu. Annesi gelmişti aklına birden. Hemen yiyecek bir şeyler bulsam da atlasam koynuna. Sıcacık bacaklarına başımı koysam. Hiç elde edemediğim bebeğimi alsam koluma, ben de ona sarılsam. Telaşa kapılsam rüyamda. Hiç olmayan öğretmenimin verdiği ödevi yapmayı unutmuş gibi. Korkuyla uyansam sonra. Alnımdan damla damla akan terleri silse annem. Bunu yaparken de göz göze gelip gülse bana tüm sıcaklığıyla. Hadi gel boyama yapalım dese sonra, hiç olmayan yirmi dört renk pastellerimle. Acı çeken midesi iyice savaş çanlarını çalıyordu artık. İçgüdüleri istemsiz bir biçimde harekete geçiyor, adımları hızlanıyordu. Yumuşak hayalleri olan, demir gibi sağlam bir sokak kızı. Ellerini yukarı doğru kaldırarak yıldızlara baktı. Açlıktan dönen başının etkisiyle sanki kanatlanıp uçacak gibiydi. Seni de affedecek kadar merhametli bir kız, diyerek bilmediği sokaklarda yürümeye devam etti. İleride bir köpeğin burnunu gezdirdiği yığını görünce adımları daha da hızlandı. Dostumuz varmış gibi sanki bir de düşman edineceğiz şimdi bayat bir ekmek için. Başta sakin bir şekilde yığının etrafında gezinmeye başladı. Köpeğin kendisine sinsice bakan gözlerine aldırmadan etrafında daire çiziyor bir yandan da işine yarayan bir şey olup olmadığına bakıyordu. Tam insanların evlerinden attıkları leş kokulu çöplerden başka bir şey olmadığını düşünmeye başlayıp umudunu kesmişken, gözleri iki poşet arasında sıkışmış ekmeğe çarptı. Demek, köpeğin durmadan etrafta dolanıp her poşeti koklamasının sebebi buydu. Şimdi, karşısında onu sinsice izleyen köpeğe fark ettirmeden o ekmeği oradan hızlıca çıkarıp koşması gerekiyordu. Sonradan fark etti ki köpek çoktan ekmeğin yerini tespit etmiş, uzaklaşmasını beklerken ararmış gibi numara yapıyordu. Hay ben size akılsız diyenin aklına tüküreyim! Savaşacaktı. İnsan başka türlü nasıl hayatta kalabilir ki zaten, dedi içinden. Yavaş bir şekilde kolunu ekmeğe doğru uzatmasıyla birlikte güçlü bir hırlama sesi işitti. Midesinin sesini bile bastıran bir hırlamaydı bu. Kolunu hemen geri çekerek ilk çarpışmada yenilmişti karşısındakine. Üstünlüğü ele geçirdiğini anlayan köpek ekmeğe doğru gururla yaklaşıp burnunu değdirerek kokluyordu. Karşısındakinin namuslu bir düşman olduğunu ekmeği ağzına alıp gitmemesinden anlamıştı. Köpek tam anlamıyla zaferini ilan etmeden ekmeği hak etmediğini düşünüyordu. Hay ben size sadece hayvan deyip geçiştirenlerin! Köpek durmadan hırlıyor, çenesini titretip açlığından arta kalan son enerjisiyle dişlerini göstermeye çabalıyordu. Gözlerini düşmanının gözlerinden ayırmıyor, korkudan gözlerinin titremesini istiyordu. Yeter ulan! diye bağırdı birden. Kendisine bahşedilen ince sesini elinden geldiğince kalınlaştırmaya çalışarak. Nefes bile almadan bağırarak söylediği sözlerden sonra titreyen bacaklarına dayanamayıp yere attı kendini. Titreyen gözlerini köpeğin gözlerinden ayırmadan elleri üzerinde kaldı. Evet, gözleri titriyordu ama köpeğin istediği gibi korkusundan değil, ağlayacak gücünün bile kalmamasından titriyordu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/son-hikaye/", "text": "-Şşt beni dinleyin. Şu yazar bozuntusu tuvalete kaçtı. Sıkışmış olmalı, bana kulak verin. Ben kim miyim? Okuduğunuz hikayenin ana karakteriyim. Dediği gibi sayma işini bitirdiğim gibi, beni yaratan bu adama küfürler savurdum. Boktan yaşamını, saçma egolarını benimle tatmin etmesine dayanamıyorum. Bu kaçıncı. Her beyaz sayfa ona beni hatırlatıyor, ulaşamadığı ne varsa benim üstümden ulaşmaya kalkıyor. Vallahi de billahi de bıktım şundan. Şimdi de gece gece uyutmuyor beni. Yok, sabahın vaktiymiş de, köpeklerin hav havı, kuşların dırdırıymış da... Kuşlar dırdır eder mi hiç Allah'ın cahili! Hem hangi alemde yaşıyor bu adam. İnsan biraz da devrinin yazarı olmalı. Ne bileyim bir Amerika'yı, bir Paris'i keşfetmeli. Ne varsa sabahlarda, gecelerde. Ulan sıkıştırmış beni bu sersem dört duvara, yemek de yedirmiyor it oğlu. Oraya git, şuraya gel. Sokağa çıkartsa bari... Yok, efendim yok, o da yok. Yaşım oldu yirmi, bir kadın yüzü gördüğüm yok. İnsan hiç istemez mi şöyle güzel bir sevgili, mavi entarili. Bunun aşktan da anladığı yok, varsa yoksa hayatın anlamı. Bilmem ne buluyor bu anlamda. Okumuyor yahu millet bunları, artık yutmuyor. Adamlar aşk istiyor, sevişme istiyor, sadizmli, mazoşizmli; vurdulu kırdılı aşklar... Gel de söyle bu taş kafalıya, nasıl söylerim. Geçenlerde söylemeye çalıştım pişman etti beni. Beş gece üst üste düşündürdü bana evreni, var olmayı. Yok, sınırsız bir evrende ne arıyormuşuz da, başka gezegen yok muymuş da bir sürü ıvır zıvır! Ben nereden bilecekmişim, var olmuşuz işte. Öleceksek de hep beraber, tek sen mi ölüyorsun. Yok devenin kuyruğu! Allah! Çıldırdım iyice bak! Yok, babam yok! Ben dayanamıyorum bu çilekeşe. Eşek olsa anlardı bunun anladığı yok. Kalkıp da balkona çıkayım. Son günlerim zaten bu evde, üç aydır kiramı ödemiyor tırsak kabadayı. Eh, dünya varmış! Mis gibi hava... Kuşların cıvıltısı... Aşağıda köpekler koklaşıp sevişiyorlar. Bir de şikayet ediyor bencil herif. Köpek, hav hav ederse de aşkındandır yahu bilmez mi ki! Ah! Bu da ne? Yavru bir kuşçuk... Oradan oraya koşuyor, uçmaya çalışıyor uçamıyor. İster misin bu dangalak tuvalete gitmişken biraz oynayayım şunla. Ellerimin arasına aldım, ne de sıcak vücudu. Dişi olmalı ya da ateşli bir genç. Kalbi de küt küt atıyor. Korkmuş olmasın. Şimdi uçursam uçmaz, bıraksam balkonda adamın kedisi kapar. Cehenneme kadar yolu var. Yok, yok en iyisi mi kafasını koparayım, atayım şu köşeye. Bizimkisi görsün de ona karşı çıktığımı anlasın. Ne kadar da mahzun bakıyor kuşçuk. Acıdım şimdi. Annesi nerede acaba? Nerden geldin be kuşçuk. Of, ne yapayım şimdi! Bizimkisi de gelmek üzere. Yarım saat geçti gitti. Üçüncü çekişimde kopardım kafasını. Balkonun açık turuncu mermeri kırmızı noktalarla şenlendi. Kuşun vücudu birkaç saniye titredi durdu, kafasıyla beraber attım balkonun ortasına, görsün saman beyinli. Anlasın. Balkonun kapısını yavaşça açıp içeri girdim. Yatağıma uzanıp, ellerimi kafamın altında birleştirdim. Şükür gelmemiş bizimki. İyi iyi. Hah, geldi işte baş belası. Geldiği gibi de hikayenin başlığını atıp kapattı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/son-vurgun/", "text": "Dım, tım, tam, pom... Doğru kelime hangisi bilmiyorum. Önemi yok. Yedi dakikadır peşimdeler. Sekiz de olabilir. Dokuz olamaz. Olamaz işte. Ayak seslerini duyuyorum. Sanırım, izlerimi örtmekte, düşündüğüm kadar iyi değilim. Bakışlarım, yeşillikler arasında mekik dokuyor. Birkaç dakika öncesine kadar, bu yolun sonunda beyaz ışık olduğuna emindim. Beyaz ışık. Mecazi değil. Otoyol. Arabalar. Göz alan farlar. İnsanlar. Şimdi emin değilim. Yolun sonu karanlık görünüyor. Mecazi değil. Aşağıda saklanacak yer yok. Oysa çukurları severim. Belki böylesi daha iyidir. Yukarı bakıyorum. Kıçımı kurtarmak istiyorsam, yıldızlara kadar tırmanmalıyım. Kıçımı kurtarmak istiyorum. Yıldızlara nasıl tırmanacağımı bilmiyorum. Ya şundadır ya bunda... Soldan ikinci ağacı seçiyorum. Hangi sol, hangi iki emin değilim. Birini seçtim işte. Geriye bakıyorum. Kimse yok. Çıtırdayan dalları duymasam, güvendeyim zannederim. Ağaç fena değil. Seçme şansımın olduğu da söylenemez zaten. Kaybedecek zamanım yok. Ağaca, hayatım buna bağlıymışçasına tutunuyorum, bir nevi öyle de. Hızlı olursam, dallar, yapraklar ve gökyüzü arasında kaybolabilirim. Hızlı olursam yaşarım. Bundan tam iki ya da daha fazla ya da az saat önce, para kazanıyordum. Çalıyordum, kandırıyordum. Daha çok çalıyor, daha çok kandırıyor, hile yapıyor ve kazanıyordum. Benim büyük vurgunumdu. Terlememiştim bile. Büyük vurgunların sorunu budur. Yapacağınız son iş olmasının sorumluluğu büyüktür. Daha fazla kazanmalıydım. Adının hakkını vermeliydim. Kazanmalı ve kazanmalıydım. Sonra hepsini bırakacaktım. Bu işlerden çekilecektim. Aile kuracak, hafta sonları çocuğumun maçını izlemeye gidecektim. Gerçek bir çocuktan bahsediyorum. Çevirdiğim dolaplardan biri değil. Konforlu bir araba sürecek, banliyöde yaşayacak ve hafta sonları çocuğumun maçına gidecektim. Ama önce daha fazla kazanmam gerekiyordu. Bu yüzden, daha fazla uğraştım. Hepsi gelecekteki çocuğum için... demeyi isterdim. Yalan söylemeyi sevmem. Çocukları sevmem. Banliyöler, iş için gitmediğim sürece sıkıcıdır. Para kazanmak, daha çok kazanmak ve adımı altın harflerle tarihe kazımak istiyordum. Altınlar çalıntı olmalıydı; basit bir işten de değil, müze gibi, kraliyet müzesi gibi. Adımı kocaman yazmalılardı. Bu yüzden daha fazla uğraştım. İşin kötü yanı, kazandım. Çok fazla kazandım. Kazıklandıklarını anlamaları daha kısa sürdü."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sonsuz-olum/", "text": "Yine bir gece geçti ve ben yine acıktım, aslında dün çok güzel bir karibu budunu mideye indirmiştim ama o beni benden alan açlık hissi yeniden belirmeye başladı ve yeni bir av bulana kadar da bu his devam edecek sanırım. Beni en çok yoran şey aslında av aramak; neredeyse bütün hayatım, nitekim kaçmadan önce sürünün ortalama yaşına oldukça yakın olduğumu düşünebiliriz, evet ne diyorduk, neredeyse bütün hayatım av aramak, avı yemek ve uyumak arasında geçti. Arada çiftleşmeler çok sınırlıydı. Ben yine avımı arayayım, mutlaka bir şey bulurum. Saatler süren yoğun bir yürüyüşün ardından hayatımda ilk kez farklı bir türü yeme şansı yakaladım. Bu tür tanıdık bir tür aslında; kendilerine insan diyorlar ve yaşam süreleri oldukça fazla ve hiçbir korunaklı özellikleri yok. Doğada yapayalnızlar ve çok güçsüzler. Çok kolay olacağını düşündüğüm bu avın, benim bütün hayatımı değiştireceğini hiç bilemezdim. Ona gizlice yaklaştım ve kokusunu zaten çok uzaklardan alabiliyordum. Hiç tanımadığım son derece farklı bir kokusu vardı. Tam beni gördüğü anda, doğadaki tüm canlılarda olmayan bir tepki verdi ve beni kabullendi. Onu öldüreceğimi, biraz sonra ona yapacaklarımı bilmesine rağmen yüzünde gülümseme izleri vardı. Göz göze geldik ve o ölüm meleğinin adımları, yerleri kaplayan kocaman kar bulutları üzerinde sessizdi. Ne bir çığlık ne bir yakarış hiçbir şey o anı anlatmaya yetmezdi. Beni gördüğünde sanki benim kendi sürümden bir kurdu gördüğümde olduğum rahatlıktaydı. En ufak bir saldırganlık göstermedi. Tüm benliği ile karşımdaydı ve tüm benliği bana teslim olmuştu orada; bana güvendiğini anladım. Çünkü birisi size benliğiyle gelirse ve karşı koyma gereği duymuyorsa, bu saf güvendir. Bana güvendiğini gözlerinde, bakışlarında ve tüm bedeninde gördüm. Bu insan türünün dişi olanıydı. Ve insanlar bizim türümüz ile iyi değillerdi ama o an bir istisna yaratılabileceğini ve bunun benim kararım olacağını anladım. Onun yanına yaklaştım ve titreyen ellerine sokuldum. O titreyen ürkek elleri bir anda sanki bu korkunç soğuk iklimi hiçe sayan bir ateş yığını gibi kafamı sevdi, yüzüme dokundu. Sıcacık ve unutulmaz bir dokunuştu bu; hiçbir canlı bu anı unutamazdı. Aramızdaki sevgi bağı böyle başladı. Biz kurtlar çok güçlü canlılarız ve doğada kendimizden çok daha büyük canlıları defalarca avlamışızdır. Korku nedir bilmeden yaşayabiliriz, günlerce aç kalıp saatlerce yürüyebilir ve en soğuk havalarda bile hayatta kalma içgüdüsüyle hareket edebiliriz; ama bu kez öyle olmadı içgüdüler ve tüm bencillikler kenarda bir ruh gibi dizildi ve o an sadece o insan ve ben vardık. Tüm varlığım sanki bu an içinmiş ve bu anı bekliyormuş gibiydi. Hiçbir şey onu korumama engel olmamalıydı. O çok korumasız, çok yalın ve çok sadeydi. Gözlerindeki ışığı görmek için aynı türden olmaya gerek yoktu. Onun yanından hiç ayrılmadım ve o ana kadar yaşadığım anlamsız hayatımın bu an için olduğunu, varlığıma değer katabilecek en önemli şeyin bu insanın varlığı olduğundan hayatımda hiçbir şeyden emin olmadığım kadar emindim. O andan sonra benim hayatımda her şey bambaşka bir boyut aldı ve onun o sıcacık gözleri benim içgüdülerime, hayatıma ve tüm yaşantıma yepyeni bir sıcaklık kattı. Bu sıcaklık ölene dek devam edecekti. Burası dünyanın bir başka ucu ve şu berbat petrol istasyonuna gelme fikri zaten beni yeterince çileden çıkarmıştı. Bundan daha kötü ne olabilir diye düşünürken korkunç kazanın olması beni konuşamaz duruma getirdi. Uçakta çok insan vardı; hiçbirini göremiyorum. En son hatırladığım, pervanenin ayrıldığıydı. Ve kendimi bu soğuk, yoğun kar tabakasının üzerinde buldum. Bu soğuk korkunç havanın daha kötüsünü görmüştüm aslında fakat beni korkutan ne düşen uçak ne de bu soğukta donacağımı bilmek. Beni korkutan inanılmaz yalnızlık hissi. Öleceğimi biliyorum hatta bundan o kadar eminim ki- ama ölürken bile yanımda birinin olmasını bekliyorum. Ölüm insanın yalnız başına kabul edebileceği bir gerçek olmamalı. Bütün hayatımdaki anlamsızlıklar, saçma sapan ilişkiler hepsi bir yana; bir yerde hayat son buluyor ve son bulurken kimseye bir şey anlatamayacak olmak en acısı ve yalnızlıkla birlikte karamsarlık da insanın üzerine öyle bir yaslanıyor ki bu ağırlık hiçbir ruhun kaldıramayacağı kadar derinden, en içten çevreler hale geliyor. Olağanüstü şeylerin, mucizelerin sadece metafiziksel olaylar olmadığını ve bir mucizenin çok sıradan bir günde normal bir hayatın içerisinde de olabileceğini o gün anladım. O kurdun bakışlarının, kafasını ellerimin arasına koyuşunun, bu yeryüzünde olup olabilecek en büyük mucize olduğunu o gün öğrendim ve öğrenişim hiç unutulmamasını sağladı. Bizim dünyamız katılığın ve genetik kuralların hüküm sürdüğü bir yerdir. Bizim dünyamızda asla ve asla zayıflığa yer yoktur. Ben bu sürünün en başındaki kurdum. Bana, gri demelerinin sebebi postumun kenarındaki lekelenmelerdir. Sürüde her kim olursa olsun yalnız yaşayamaz. Yalnızlık kurtlara tanınan bir hak değildir. Biz her şeyi sürü ile beraber yaparız. Hatta sürüdekilerin çocuklarının hegemonyasına bile biz karar veririz. Ben bu sürünün lideriyim ve tüm kurtlar bana bağlıdır. Tek bir ulumayla tüm sürü benim için ölümü göze almalıdır. Ben güçlü olduğum sürece bu durum böyledir. Ve ben bugüne kadar hiç yenilmedim, hiçbir av benden kaçamadı ve sürüme her zaman yemek buldum; doğru kokuları seçerek onları hep doğru yöne götürdüm. Ben bu sürünün lideriyim ve hep lider olarak kalmalıyım; bana sürüden kafa tutabilecek herkesi kim olursa olsun öldürürüm. Bizim Kar Tanesi'ni gördüm biraz önce ve inanılır gibi değil; yanındaki bir insan, daha inanılır olamayan şey, insanı av olarak görmüyor. Kar Tanesi artık yaşamayı hak etmemeli; çünkü yaptıkları benim otoritemi tamamen ortadan kaldırıyor. Günlerdir, sürüden ayrı... Önce kaybolduğunu düşündük ama hiç ulumadı, yani onu bulmamızı istemedi. Bu yetmiyormuş gibi, bizim avladığımız bir karibunun leşini yediğini gördük. Bu hareketleri onun bu sürüye ait olmadığını belli etmesini yeterli düzeyde sağladı ama şimdi yaptığı bir lanet işareti. Eğer Kar Tanesi'ni öldürmezsek burada her şey birbirine karışacak. Doğanın dengesi bozulacak. Güçsüz olanı öldürmek zorundayız; bunu yapmazsak güçlü olmamızın ne anlamı var, bunu yapmazsak güç ne işe yarar ve güçsüzler ölmeyecekse güçlülük sadece onlara yardım etmeyi gerektiren bir angaryaya dönüşür. O zaman güçlü lidere de ihtiyaç olmaz. Kar Tanesi'ni öldürme emrini tüm sürüye verdim ve yanındaki insan da bizim için iyi bir yemek olacak... Tüm sürü Kar Tanesi'ni öldürme emrini özümsedi ve onu bu bölgede sadece cansız bir kurt olarak bırakacağız. Bunun sebebi; onun bu sürüye başkaldırışı ve bir av ile bu kadar yakında durup o avı korumaya yönelik içgüdü dışı davranması. Zaten Kar Tanesi, bizi görünce hemen saldırı pozisyonuna geçti ve insanı yememize izin vermeyeceğini gösterdi. Bundan sonrası Kar Tanesi için hiç iyi olmayacak çünkü hiçbir kurt bir sürüye karşı tek başına mücadele edemez. İnsana duyduğum sevgi her şeyin üzerindeydi. Ve onu korumak benim için her şeyden önemliydi. Sürünün üzerime geldiğini fark ettiğimde onun için birkaçıyla savaştım ve ona dokunmalarına engel oldum. Savaşmaktan bitap düşmemeliydim ve aldığım tüm yaralara rağmen ayakta kalmayı sürdürdüm. Tuhaf bir mutluluk sarmıştı beni; aldığım yaralar yüzünden yerdeki buzdan örtü kıpkırmızıydı ama umurumda bile değildi. Onu korumak her şeyden değerliydi. Burada ölecek olmam benim umursadığım bir şey değildi hatta birkaç sürü bile olsa baş edebilecek gücü kendimde bulabilirdim. Neydi onda beni bu kadar kendine çeken şey? Bunca zaman yaşadığım normal hayatı değiştiren ve bir anda ölümü dahi göze almama sebep olacak, hiç düşünmeden bütün sürüye karşı savaştıracak ve yine hiç düşünmeden onu korumak için saatlerce yanında bekletecek şey... Bunu şimdi kendi kanımda yerler içinde yatarken bile bulamıyorum ama hissettiğim şey kesinlikle pişmanlık değil. Hissettiğim tek şey; onun gözlerindeki sıcaklığı gördüğüm andaki o güçlü sihirli hissi yeniden hissetmek için o anı tekrar hatırlama isteği. Bundan sonra yaralarımdan ötürü acı çekeceğimi biliyorum ve umarım çok fazla bağırmam çünkü ölümümün sesini duymasını ve öyle hatırlamasını istemiyorum. Sevgi bu dünyadaki en unutulmaz duygu belki de. Onun bir ucu bucağı, sebebi, kimi zaman anlamı bile yok. Mantığa dayalı değil, sayısal değil yani bir etki tepki bile gerekmez çoğu zaman, bu yönüyle fiziğe bile aykırı. Ortaya çıkması için iki tarafın da hiçbir şey yapmasına gerek olmaz bazen. Hissedersin ve hissettiğin o duyguyu sonuna kadar sana yaşatır. Artık o andan sonra sende kontrol falan kalmaz. Sanki beynin davranışlarını bedenini yönetmiyordur. Garip bir koruma içgüdüsünü beraberinde getirir. Onu ellerinle sarmak ve kendini siper etmek istersin; öyle ki ona gelebilecek her şeyin önce kendine gelmesini, onun zarar görebileceği her şeyin kendine zarar vermesini istersin. Bu aşamadan sonra artık kendine ait olan bir şeyin aslında ona ait olsa nasıl olacağına bakarsın. Her sözü, her davranışı sanki bir fizik deneyi yapan bilim adamının, bilimsel bir yasayı bulmuşçasına şaşırması gibi şaşırtır seni; en oksijenli havada yanında olmadığında nefes alırsın ama o soluk seni sadece hayatta tutmayı sağlar. Yani öyle mutlu edici bir soluk kalmamıştır artık. Yanında olmasını hayal ettiğin anlarda, bulunduğun yerin pek bir anlamı yoktur. Sevgi bu sebeple, en sosyal ve iletişime açık kişiyi bile bazen soyutlanmış ve sosyallikten uzak hale getirebilir. Sevgiye dair yaşanabilecek her şey, gerçek hayatın ta kendisidir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sonu-jazza-uzanan-nehir/", "text": "Gündüz ile gecenin el ele verdiği tepede yalnızım. Oysa biraz matematikle, çarpardım aydınlığı sonsuz kere karanlıkla. Mazereti yok dağların denize paralel gidişinin ya da bir kuşun uçtuğu göğü bilmesinin. Bazı gece yalnız, bazı gece sürü, bazı gece iki. Düşük acılık karakterinde, açık renkli iki bağbozumu. Biri ceplere gömülü sessizlik, yolda olmak vücuduna bürünmüş, Tini yaşınla yoğrulmuş, her galaksisi kırmızıya çalmış. Orada zaman boşluğa mı akar bilmem. Diğeri sus cinsinde bir hiciv, Orwell' in çiftliğinden, Mağarasından kaçmaya çabalarken, dünya nasıl da savaşıyor kollarında üçüncü kere. Bilmediler kaç mistik acı ederim dillerinde. Bazı gece Leyla, bazı gece Kays, bazı gece hiç. Tundraya serili, boynuzu düşük iki ren geyiği. Toynağı buzu kesiyorsa birinin, vakitlerden kutup ışığı. Sonu Jazz'a uzanan bir nehre akıyorum."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sophia/", "text": "Uzat ellerini ve uyut beni Sophia. Karanfiller atılmadan üstüme, bir tek sen dokun bana. Onlardan önce sen dokun bana Sophia. Anlat beni onlara, herkese anlat beni. Beni sorarlarsa eğer bir tek sen anlat. Yıllarca sürecek bir özlem olduğumu söyle sadece. İsa geldikten bir zaman sonra görüşeceğimizi söyle onlara. Uzat ellerini ve uyut beni Sophia. Direnmek istiyorum ama tatlı geliyor gözümü kapatmak. Bazen ölmek isterdim, ama o bazenlerde seni tanımamıştım Sophia. Hangi burjuva ailesi doğurdu ki bizi, Ağlamak için çok geç bir zaman Sophia, Uzat ellerini ve uyut beni Sophia. Karşında bir ceset yok, karşında bir fikir ve karmakarışık bir hayat var. Tanrıdan, seni izlemek için izin istediğim zamanlarda, beni anlatışını görmek isterim. Ve her anlatışında gökyüzüne bak ve bir selam yolla. Bir süre üzülebilirsin yokluğumda, destek de çıkan olmaz belki. ağla ve yine ağla, ta ki bu ağlamaların beni geri getirmeyeceğini anladığın ana kadar ağla. Duvarın diğer tarafında ben varım Sophia. Uzat ellerini ve uyut beni Sophia. bu kalp senin için atmayacak ve ağzımdan sevgi sözcükleri duymayacaksın bir daha. İçimdeki yorgun melek sana veda edeceği için, sakın kızma. Canım Sophia, sana bahsettiğim rüyamdaki bir sözle veda edeceğimi bilemezdim, ama tekrar edip uyumak istiyorum sadece. Rüyamda sözler gördüğüm için deli sanıyordun. Karanfiller atılmadan üstüme, bir tek sen dokun bana, uzat ellerini ve uyut beni Sophia."} {"url": "https://rihtimdergi.com/sorgular-ve-sargilar/", "text": "Sayfa sayfa çeviriyorum ömür yapraklarımı zihnimden. Bazı sayfaları boş ve kirli beyazken, bazı sayfalar ise bir hayli karalanmış. Bazı sayfalarda cümlelerin altı çizilmişken, bazı sayfalar ise yırtılıp atılmış. Ve devam ediyorum usul usul. İnce bir hışırtıyla ilerliyorum yaprakların arasında. Defterim henüz çok kalın değil, ömrümün raflarına çok tecrübeler sıralanmamış. Hepsi kendi içinde hepsi kendinde iç içe. Bazı sayfalar aşınmış, bazılarında yer izleri kalmış. Belli ki o anılara çok kez danışılmış. Bazı sayfalarda gün öylesine biterken, bazı günler sayfalara sığmamış. Şehirler geçmiş, şehirlerden geçilmiş. Farklı iklimler, yeni yüzler tanınmış. Yollar yollar aşılmış da kimden kimden geçilememiş. Rüyalar iplere asılmış, kırmızı odalarda yıkanmış. Kurusun diye beklerken, için için çağlar olmuş. Hayal sarkıtları kalmış çağıldayan umutlardan, avucunda da yolundaki sıra sıra dikitlerde yalpalamış."} {"url": "https://rihtimdergi.com/spare-parts/", "text": "Hepimiz parçalarıyız evrenin. Kimimiz en tanınmamış gezegenlerin karbonlarından akrabadır, bazılarımız henüz tanışamadığımız yıldız tozlarından araklamıştır yaşamın kaynağını. Biz iyi insanlar ise ayak seslerimizden, gölgelerimizden ve kokumuzdan tanırız birbirimizi. Artık parçaları adam edişimizle bir hikaye uyduruşumuzdan. Spare Parts 2015 yapımı belkide sinema sanatı açısından sıradan bir iş olmanın ötesine gidemeyen Sean McNamara filmi. Yönetmeninin daha önce yaptığı popüler ve sexist işlerin ötesinde bir şey yapma çabası yanında, hikayenin eşsiz oluşu filmi bir adım öne taşıyor. 90ların pazar sabahlarının o umut kokan, köpek ve çocuk kahramanlarından alıyor sinematografik köklerini. Eline bolca umut bulaştırıp girilen bir çaba. Güncel dertlerimizden biri olan kimliksiz göçmen hikayelerine gizli kapaklı, el altından yani clandestino bir bakış sunuyor. Çocuk ya da genç sıfatıyla anacağımız oyuncular döktürüyor. Standart meksikalı rollerinin aranan ismi George Lopez ve Oscarlı güzel kadın Marisa Tomei bu filmin balı, kaymağı adeta. Okul müdürü de vasat filmlerin iyi oyuncularından Jamie Lee Curtis tarafından oldukça iyi bir performansla canlandırılmış. Bütçesiyle kıyaslandığında oldukça iyi bir kadroya sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. En önemli artılardan biri bu belkide. İmkansızların içinde Su altında çalışan bir robot yapma çabasına girmiş, kimliksiz göçmen çocuklar ve dört aylık geçici görevle okula gelen bir öğretmenin arasındaki paslaşmalarla kurulmuş senaryosu. Standart bir Amerikan rüyası da bulabilirsiniz bu filmde. Ben ise rüyanın kabusa döndüğü yerde doğduğunu düşünüyorum. Bu açıdan türdeşlerinden farklı bir yere konumlandırıyor kendini. Karakterler düşmesi gerektiği için düşmüyor, tam tersine daha bir bağlanıyorlar yarattıkları küçük devrime. Günden günde daha fazla kaybetttiğini düşündüğün anda bir kağıt parçası, öteki olanın, kimliksizlerin tutkularını yaratıyor. Yaşama çabasıyla beraber, üretiyor... Tıpkı kumar borcunu ödemek içim Kumarbaz'ı yazan Dostoyevski'ye benziyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/surgun-cocuklar-yetim-degilmisiz-meger/", "text": "Daha küçücük birer bebekken, Fred adındaki yetişkinler tarafından güvenlikleri için anne ve babalarının yanından alınıp Fredkent'e getirilen çocuklardan biri olan Rosi, geçen on iki yılın ardından küçük kardeşi Bobo ve diğer çocuklarla birlikte ailelerinin yanına geri gönderileceklerini haber alır. Bir yandan yıllar sonra gerçek evlerine, gerçek anne ve babalarına kavuşacakları için heyecanlanırken bir yandan da alıştıkları hayatı ve Fred anne-babalarını bırakacakları için üzülüp endişelenen Rosi, yeni evlerine vardıklarında endişelerinde pek de haksız olmadığını görür. Yıllardır ayrı kaldıkları yuvaları hiç de beklediği gibi değildir, gerçek anne ve babaları da öyle. Fredler tarafından, diğer tüm çocuklar gibi, sonsuz bir anlayış ve şefkatle büyütülen Rosi, gerçek anne ve babasının ona düşman gibi davranıp şiddete başvurmaktan hiç çekinmediği bu ürkütücü yerde küçük kardeşi Bobo'yu korumaya ve gerçekte neler olup bittiğini ortaya çıkarmaya kararlıdır. Ne var ki gerçekler on iki yaşındaki bir çocuğun anlayamayacağı kadar korkunçtur. Özgün adı Children of Exile olan 307 sayfalık roman geçen ay GO! Kitap tarafından dilimize kazandırıldı. Goodreads puanı 3.84 olan kitap serinin ilk kitabı ve yazarın The Shadow Children, The Missings, The Pallace Chronicles ve Under Their Skin olmak üzere 4 serisi daha var. Bunlar çevrilir mi bilmiyorum ama Sürgün Çocuklar nispeten daha yeni bir seri, bu yılın eylül ayında baskısı yapılmış. İlk okunduğunda kafa karıştıran ve ilgi çekici olan arka kapak yazısı yüzünden kitaba çok daha büyük beklentilerle başlayabilirsiniz. Kardeşini korumaya çalışan daha 12 yaşındaki bir ablanın gözünden anlatılan kitap biraz da çocuk olmanın ne demek olduğunu da anlatıyor. Ailesi tarafından sevilmek istenen bir çocuk. Kitabın başlarında ütopya gibi Fred Kent'ten ayrılmak zorunda olan en büyüğü 12 yaşında olan çocuklar için yeni gittikleri, asıl yuvaları olduğu söylenen yere ulaşmak tabii ki de zor olacaktır. Kitap yaşı ilköğretim civarında olan çocuklar için biraz fazla şiddet içeriyor bana kalırsa. Hiç bekledikleri gibi karşılanmayan çocuklara karşı yapılan şiddet, şiddetin sözlüsünün bile yasak olduğu yerden gelen küçükler için şok etkisi yaratıyor, keza okuyucu için de öyle. Sayfalar ilerledikçe bir şekilde artan gizem son sayfalara kadar sürüyor ama yeterince tatmin eder mi, işte bu beklentinize kalmış biraz. 12 yıldır neden evlerine gidemediklerini Fredlerin çünkü orası tehlikeli demeleriyle yetinmeyen tek bir çocuk var, Rosi'nin eski arkadaşı Edwy. Fakat karakter üzerinde çok durulmamış, sadece Rosi'nin ve okuyucunun sormasını istediği soruları sorması için yazar tarafından koyulmuş bir karakter, daha sonraki kitaplarda ön plana çıkabilir izlenimi veriyor. Sadece Rosi üzerine odaklanılmış tek karakterli bir roman olması, eksik yanlarından biri. Farklı karakterler ile hikayeyi ve yarattığı dünyayı renklendirse belki çok daha akılda kalıcı bir roman olabilirdi. Sonuç olarak şiddet konusunda en büyüğü 12 yaşındaki çocukların olduğu bir kitaba göre eli biraz bol davranmış yazar. Sorduğumuz soruların hepsine cevap bulamasak da okuyucu olarak en azından Fredlerin ne olduğunu öğreniyoruz. Biraz daha detaylı bir dünya yaratabilseydi, biraz daha fazla karakterle ballandırsaydı hikayesi eminim çok daha güzel bir seri başı olurdu. Fakat ilk kitap olduğu için giriş niteliğinde sayılır ve bir sonraki kitabı merak ettiren bir sona sahip. Spoiler vermek istemiyorum, ne söylesem kitapla ilgili muhtemelen bir şeyler çıkarırsınız, o yüzden eğer biraz daha farklı bir şey okumak istiyorsanız ve bir çocuğun gözünden okumak size sıkıcı gelmeyecekse, tavsiye edeceğim bir kitap Sürgün Çocuklar."} {"url": "https://rihtimdergi.com/susma/", "text": "Bazen bazı şeyleri hiç yazmamayı dilersiniz ya, hani şu an kalemimden dökülecekler de tam olarak o aslında. Yazıyı hazırladığım vakit tam olarak 17 Şubat Cumartesi 2018 ve saat 21:26'yı göstermekte. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'ne 19 gün var. Her yıl ısrarla yürüyüp hiçbir kazanım elde edemediğimiz gün hani. Yalnızca feminizm tişörtü giyip yürüyüşlere katılıp stres atmanın kadın hakları savunması olarak göründüğü bir dönemden belki de fazla şey bekliyorum, aptalca. Sosyal medya sayesinde acı bir haberle boynum büküldü ve beraberinde tüm yakınlarım yine gözümün önüne geldi. 4,5 yaşındaki bir çocuğun cinsel istismar adı altında vahşi şekilde kurban edildiği bir haber geldi. Babası, öz babası, bu çocuğa ve annesine tecavüz ediyor. Öyle vahim bir durum ki, annenin kanseri ilerliyor ve çocuk tuvaletini bile tutamayacak vaziyete geliyor. Bitmemişti; aynı anda 3 yaşındaki bir çocuğun tecavüz yüzünden iç organlarına kadar parçalandığını okudum ve dedim, bu eski haber. Yani, eskimiş. Olmuş bu daha önce. Ben bile bunu deyip geçecektim daha fazla üzülmemek için ama eski değilmiş. O minik bebek kadar tazecikmiş haberi de. Öylesi alışmışız ki bunları duymaya, geçilecek haber olmuş istemsizce. Ocak ayı itibari ile 28 kadın öldürüldü ve cinsel şiddet de istismar da devam etmekte. Bazen dünya dursun, bir şey olsun, dünya kalmasın, dünya kalsın insanlar bir toz bulutu olsun istersiniz ya hani, ben de sadece bunu istedim. Pisliğin temizlenmesi için koca okyanuslar bile yetmeyecekti ve ben sadece artık insanlar kalmasın, yok olsun istedim. Olmadı. Ve böyle zamanlarda olmayacak duaya amin demenin ne demek olduğunu çok daha iyi anlıyorum. Aşklar yitirdim, sevdiklerimi yitirdim ve keza hayallerimi yitirmekten korktum; yazdım. Ağlayarak yazdığımı, gülerek yazdığımı, hissizce yazdığımı biliyorum ancak ilk kez her gözyaşı damlam akarak kalbime nüfus ediyor ve ben ilk kez böyle yazıyorum. Biz birlikte Türkiye'yiz, biz kardeşiz cümlelerinin ardında kocaman bir 'kardeşin duymaz' gerçeği yatıyor. Birileri öldüğünde teker teker ölüyoruz, habersizce. Satır aralarında kaybolurken yitirilenlerin isimleri, biz yitirilmiş boşluklara yazıyoruz tüm isimleri; faydasızca."} {"url": "https://rihtimdergi.com/taksi-soforu-kalabaliklar-icinde-bir-yalnizlik/", "text": "Merhaba... Ve mutlu günler olsun. Şimdi size üç yıl sonra, çekileli elli yıl olacak bir filmden bahsedeceğim. İzleyenler vardır elbet. Benim gibi yıllar önce listesine alıp yeni izleyenler de olabilir. Belki de bir gün bir televizyon kanalında denk geldi ve bir kısmını kaçırarak izlediniz ya da hiç izlemediniz. Filmin adı: Taxi Driver. Robert De Niro'nun gençlik yıllarındayken başrolünde oynadığı bu film New York'un kasvetli ve sıkıcı sokaklarında geçiyor. Uykularına veda eden Travis, boş boş dolanmaktansa bir işe girmek ister ve geceleri taksi şoförlüğü yapmaya başlar. Vietnam savaşından yeni dönmüştür ve hayata uyum sağlamakta zorlanmaktadır. Uykusuzluk ve yalnızlık ile geçen günlerde bir kadına ilgi duyar ama ilk görüşmesinde başarısız olur. Dışarıda yapayalnız bir insandır. Birlikte çalıştığı arkadaşlarına yabancı, kısacası her şeye yabancıdır gerçek hayatta. Ta ki Iris isimli on üç yaşında olan o kızı görene kadar. Iris'in hayat kadını olmaya zorlandığını görünce onu kurtarmaya karar verir. Olaylar, sonrasında bu amaçla gelişir. Bu arada Iris'i Jodie Foster oynamaktadır. Filmde pek çok mesaj var. İzledikten günler sonra bile beni düşündüren şeylerden biri, insan psikolojisinin saç kesimine etkisi olmuştu. Bir de son dakikalarda Travis'in koltukta bilincini yitirdiği sahne çok etkileyiciydi. Yönetmen Martin Scorsese ve senarist Paul Schrader'ın ve tabii ki Robert De Niro'nun çok iyi iş çıkardıkları bu film sinema tarihinde başyapıtlar arasında yerini almış ve bunu fazlasıyla hak ediyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/tamirci-ciragi/", "text": "Nevin'e böyle sessiz naralar attıran altındaki otomobildi: gümüş rengi gıcır gıcır bir şirket arabası. Sıfır kilometre. Onun için alınmıştı. Kariyerinde bir dönüm noktasıydı bu, başarısının tartışmasız kanıtı. Ne çok insan var caddede, sanki kimsenin çalışmaya ihtiyacı yok gibi bu semtte. Şimdi bir de şikayete gider müdürüne. Yarın hemen gerekli kişilerle konuşmalı, yoksa bunlar işi ta genel müdüre taşırlar. Bu satışçılardan arkadaş olmaz, insanı arkadan vururlar valla! Eve gidince bir salata yapacak, sadece salata yiyecek. Kilo vermem lazım, daha fit görünmem için iki kilo vermem şart. Eşya taksitleri bitsin biraz da yeni kıyafet almalıyım ayrıca. Ürün sorumlusu kızlar ne şık, ne pahalı şeyler giyiniyorlar öyle. Geçen gün toplantıda genel müdür nasıl da takdirle baştan aşağı süzdü onları. CD'deki Sana kırmızı çok yakışıyor diyen şarkı bitmiş, bir sonraki başlamıştı. Yeni şarkı Nevin'e hiçbir şey ifade etmiyor, dinliyor öylesine. Arabasını caddenin en sol şeridinden sürüyor ağır ağır. Camını kapatıyor Nevin. Yoruldum, niye girdim bu caddeye sanki. Niye ilerlemez bu trafik. Bir grup liseli kız kaldırımdaki banklarda oturmuşlar, heyecanlı heyecanlı bir şeyler konuşuyor, bir yandan da çığlık çığlığa kahkaha atıyorlar. Kapalı camdan içeri giriyor çığlıkları. Dönüp bakıyor Nevin. Okul üniformaları üstlerinde, saçlar salık, bir tanesininki röfleli gibi, etekler bu kadar kısa mı, yoksa belden mi kıvrılmış belli değil. Bacaklar çıplak, soket çorap, converse ayakkabılar. Kendi lise yıllarına gidiyor Nevin'in aklı. Etek boyunu cetvelle ölçerdi müdür yardımcısı lisedeyken, saçlar yanlardan iki örgü olacak mutlaka. Parka giymek yasaktı bir de. Yine de giyerdik isyandan. Ergen muhalefeti kılık değiştirmiş şimdilerde. Radyo tuşuna basınca CD otomatikman teypten çıktı ve açılmış son istasyondaki radyo frekansı devreye girdi. Cem Karaca ustama dedim ki bugün giymeyim tulumları diye yakarıyordu çalan şarkıda, tamirci çırağının ağzından. Nevin belki yıllar var, duymamıştı bu şarkıyı. Dondu kaldı. Son bölümü bağıra bağıra söyledikleri lise günlerine ışınlanmış gibiydi. Sihirli bir ana denk gelmiş ve o an uçup gidecek, kimse farkına varmayacakmış gibi panikledi. Ruhunu sıkıştıran şeyi bulmuş da bunu herkesin duyması gerekiyormuşçasına hızlıca açtı arabasının camını. İçinde hem ümit, hem de yılgınlık taşıyan sesiyle Durdu zaman, durdu dünya, girdi içeri kapıdan... derken Cem Karaca, Nevin de soluğunu tuttu. Ta ki arabasını tamir ettiren zengin kızın ...kim bu serseri diyen sözüne kadar. Cem Karaca'nın sesi de tamirci çırağının ümidi gibi burada kırılıyordu. Ciğerlerine çok büyük bir soluk çekti Nevin, sonra Cem Karaca ile birlikte tüm caddeye haykırdı son dizeyi, defalarca: işçisin sen, işçi kal, giy dedi tulumları. Gözündeki yaşlar görüş açısını bozmuş, altındaki parlak gümüş renkli otomobil o dakika kocaman bir kabağa dönüşmüştü."} {"url": "https://rihtimdergi.com/tanriyla-dunyada-uc-saat/", "text": "Bunun üzerine dünya üzerindeki bütün din adamları kendi inançlarına mensup diğer insanlarla bir araya gelip durumu istişare etmek için telaşe içerisinde toplanmaya; inanmayanlar ise bu şiddetli sesin nereden geldiğini ve ne anlama geldiği konusunda tartışmaya başladılar. Durumu fırsat bilip kendini Tanrı'nın elçisi ve habercisi olduğunu iddia eden insanların sayısı her yerde çoğalıyordu. Suç işleyen mahkumlar bulundukları hapishanelerde ibadet edebilmek için gerekli imkanların sağlanmasını istiyor ve ibadet, dua için birbiriyle yarışıyordu. İşlediği suçu gizleyen ve yakalanmamış olanlar ise suçlarını itiraf etmeye, teslim olmaya başlamışlardı. Birçok politikacı ve hükümet yetkilisi işlediği suçlar nedeniyle affını isteyerek görevlerinden istifa etti. Kiliseler, Camiiler, Sinagoglar, ibadetin yapılabileceği her mabet hıncahınç dolmuş; bütün herkes inancının gereği olan ritüelleri yerine getiriyor, dualar ediyordu. Her şey ücretsiz verilmeye, her şey ikram edilmeye başlanmış, ürün karşılığında kimseden para talep edilmiyordu. Dünyayı, daha önce hiç görmediği bir sükunet ve inanç telaşesi kapladı. Din adamları ve filozoflar ise büyük bir kargaşa içerisindeydi. Dünyanın her yerinden farklı inançlara mensup dini temsilciler ve filozoflar, bu konuyu görüşüp ortak bir fikirde buluşmak için Kudüs'te bir araya geldiler. Dini temsilciler arasında inanç tartışması başladı ve herkes bir diğer inanca mensup olan dindarları kendi dinine davet etmeye başladı. İnanç konusunda kararı olmayan filozofları kendi tarafına çekmek isteyen din adamları ise birbirleriyle yarıştılar. Bütün insanlık, yayına aktarılan bu tartışmayı yerel ve ortak medyadan dinliyor ve izliyordu... İnanç ve kavram karmaşası bütün kulakları kaplamış ve yeryüzünün en güçlü ideolojileri olan bilim ve inanç kavga etmeye başlamıştı. Yahudileri temsil ettiğini söyleyen din adamı, herkesi günahlarından arınmak için sinagoglara ve ağlama duvarına davet etti. Hristiyan bir kardinal ise kurtuluşun ancak Kilise ve Katedralde olduğunu savunurken; Müslüman bir vaiz ise şehadet getirilmesi ve namaza durulması gerektiğini söyledi. Bilim adamları sadece düşünüyordu... Nasıl karar vereceklerini, ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Dünyanın her yerinde çan, ezan ve hazzan sesleri birbirine karışarak yankılanmaya başladı. İnsanlar kendi inancının hak olduğunu savunarak karşı görüşe sahip diğer insanları inancına davet etmek için yollara düştü. Din temsilcileri ve Filozoflar arasında ise henüz bir ortak bir fikir sağlanamadı ve vakitlerinin çok az kaldığını söyleyerek son bir saatte neler olup biteceğini birlikte izleme kararı aldılar. Bütün izleyicilerin bilgisine ulaşan bir son dakika haberi dünyayı sarstı... Bütün dünyaya, İstanbul'da, Beyoğlu'nda bir kadının Tanrı ile görüştüğünü ve buna şahitlik edenlerin de olduğu bilgisi yayıldı. Haber Kudüs'e ulaştığında ise dini temsilciler bu kadının kendi inançlarına mensup olan birisi olduğu konusunda birbirleriyle tartışmaya başladılar. Kadını görmek ve ona dokunmak isteyenler arasında büyük bir izdiham yaşanıyordu. Medya kuruluşları kadını görüntüleyebilmek için birbiriyle yarışıyordu. Sokağın ortasında etrafında feryat edip ağlayarak ona dokunmak isteyen ellerin arasından sıyrılıp kameraların önüne gelen bir yüz belirdi. Gülümsüyordu... Daha önce kimsenin yüzünde görünmeyen bir gülümsemeydi bu. Beyoğlu'nda bulunan din adamları ve filozoflar kadının etrafını sardı. Bütün gözler kadının üzerindeydi. Herkes Tanrı'yla ne konuştuğunu, onu nasıl görebildiğini merak ediyordu. Kameraların önünde sadece din adamları, filozoflar ve yarı çıplak bir kadın duruyor, büyük bir sessizlik içinde soruların cevabı bekleniyordu. -Bu kadın dinsiz bir fahişe! Tanrı asla onun yüzüne bakmaz, o bir yalancı! Hristiyan din adamı söze girdi ve Sessizlik! diye bağırdı. O her yerdeydi. Ve her şeyin içinden, özünden bana fısıldıyordu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/tavuksuz-koy/", "text": "Tavuksuz köyün sakinleri olarak bizlere zeytin sunulmakta... Denklem çok basit: sekiz adet zeytin yersen bir yumurta yemiş kadar olursun. Elimizdeki değerleri en verimli şekilde kullanabilmemiz için, benzetmelere başvurmaktan başka çaremiz kalmadı. Bir kez yaratıldık ve ölene kadar geçen süreçte her duyguyu tatmaya çalıştık. Sekiz zeytin yiyerek bir yumurta faydasına ulaşmaya çalıştık. Dile gelecek olsa şu zeytin ağacı, sanır mısın seni kovalayacak? Paylaşmak istemez mi tüm verimini sizlerle? Zeytin ağacına oranla tavuklar ise tam bir bencillik gösterecektir! Dile gelecek olsa şu tavuklar, sanır mısınız sizlere kucak açacak? Çocuklarını tüketen zalimlermişsiniz siz! Onlar öyle söyler. Tüm varlığınızı paylaşın diyecekler size ama nafile. Zeytin ağacı gibi olamayacaksınız işte! O değerli ürünlerini nasıl da karşılık beklemeden dağıtıyor, fakat sizler saklamaktan başka bir şey öğrenemeyeceksiniz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/tek-mevsim/", "text": "Burnunun üzerine düşen minik bir yağmur damlasıyla kafasındaki düşüncelerden uzaklaştı. Sokak lambaları yavaş yavaş yanmaya başlamıştı. Önce kısa direkli olanlar yanıyordu bir bir. Çok şaşırmıştı. O hepsini aynı anda yanıyor sanıyordu. Sarıdan turuncuya, turuncudan kahverengiye bürünen sonbahara baktı. En sevdiği renkler o sıcacık geçişlerle yolun kenarını süslüyor, içini ılık bir gülümseme ile sarmalıyorlardı. Parıldayan bir öğrenci olamamıştı hiç, ortanın biraz üzeri diye tanımlıyordu kendisini. Sahi bu neye göre ortaydı? Çok güzel bir sesi vardı mesela. Harika fotoğraflar çekerdi. Kar kış demeden hafta sonları en az bir saat koşardı. Çok yorgun hissettiği dönemlerde bile sporunu aksattığı olmazdı. Sayılı arkadaşı vardı ve birlikte ağızları acıyıncaya kadar gülerlerdi. Evde elinden geldiğince annesine yardım ederdi. Annesi ve babası, o üçüncü sınıftayken ayrılmışlardı. Odasına ikisinin birden gelip sarıldıkları o günü asla unutamıyordu. Hava buz kesmişti adeta. Aynı etkiyi birkaç dakika önce yine yaşamıştı. Annesi adeta bir bomba bırakmıştı kucağına. Öyle ilginç bir patlama olmuştu ki... Üşüten, titreten bir bombaya maruz kalmıştı. Saliseler içinde paramparça olmuş bir buz kütlesi gibi. Böyle bir şeyi nasıl yapardı aklı almıyordu? Yaptığı değil sakladığı bu sırrı nasıl bunca yıl içinde taşıyabilmişti? Öfkesi çığ gibi büyüyordu içinde. Kendine gelir gibi olduğunda yan sandalyede gölge gibi duran çantasını kaptığı gibi dışarı atmıştı kendisini. Yalnızlığını fark ettiğinde saatler geçmiş ve kendisini bu ışıklı caddenin kalabalık kaldırımında bulmuştu. Şu anda düşündüğü nereye gittiği ya da gideceği değildi. Geçmişi bir yumrukmuşçasına boğazını tıkıyordu. Bileğinden kesip atmak istese de yapamıyordu çünkü kendi yumruğuydu. Karşılaştığı her ağız, annesinin art arda söylediği o beş kelimeyi tekrarlıyordu. Çantasında titreyip duran telefonu artık titremeyi bırakmıştı. Şarjı bitmişti belki de. Kendisini o telefona benzetti ve akşamın geceye dönmeden önceki griliğinde en yakınındaki kaldırım taşına çöküverdi. O da ne? Sağ elinde, buruşturulup top haline getirilmiş beyaz bir kağıt vardı. Islanmıştı. Annesi tutuşturmuş olmalıydı eline. Ne ara vermişti acaba? Okuyup okumadığını hatırlamıyordu. Titreyen elleriyle kağıdı açtı. Mürekkebi akmış harfler, çözülmeyi bekleyen bir bilmece misali tam karşısından ona bakıyorlardı. Çocukluğunda en sevdiğimi mevsimi, yazı beklerdi. Eriyen karlara bakıp, dinmeyen yağmurların sesini dinleyip hayaller kurardı. Köylerine çıkan o ağaçlı yol girerdi düşlerine. Dili boyanmış olarak inerdi karadut ağaçlarından. Ağzında o mayhoş tatla uyanırdı. Yüz yirmi üç ya da bir iki üç... Sıralamasını sevmişti. Bunu iyiye işaret olarak gördü. Kalın bir perde arkasından sızan ışığa baktı bir süre. Bahçe kapısına, basamağa dizilmiş içi boş saksılara, duvar kenarına yaslanmış küreğe, dökülen yapraklara. Ya şimdi atmalıydı o adımı ya da sonsuza kadar gelmemeliydi bu yere. Adını koyamadığı özlem miymiş bunca sıkıntısı? Tam on sekiz yıl boyunca, demir parmaklıklar ardından yükselen sessiz çığlıklar ulaşmış meğer her gün her gece. Dayısına baba dedirten, o zalim ayrılıkla kahrolmuştu. Babasının kanlı ellerini görmüştü toprağının üzerinden, ona lanetler etmişti içinden."} {"url": "https://rihtimdergi.com/tembel/", "text": "Durgunluk sebebi olarak hep olumsuz önermeler yapılır. Aile, arkadaşlar, sevgili bunların sebebidir genelde. Moral bozukluğu, keyifsizlik anlık olarak onlara bağlanır. Keyifsiz olunur dışarı çıkılmaz, arama yapılmaz, konuşulmaz. Hatta o gün durgunluk bir okyanusun durulması gibi olur. Peki geleceği için durgun olan kaç insan vardır acaba? Geleceği düşünüp ruhi durumu belirsizleşen ve git gide dibe çöken. Sürekli anı yaşamayı tercih ettiğimiz için pek tercih etmeyiz geleceği düşünmeyi. Gelecek yılı bırakın, gelecek saniyeyi bile... Aman deriz, geçeriz. Aslında bu önemsememe değil, gerçekle yüzleşememe korkusudur. Herkes gelecekte ne olabileceğini ya da olamayacağını az çok tahmin eder ancak dile getirmez korkulardan ötürü. İstediğimiz iş, okul, aile, hayat olmayacak diye korkarız. Korkunun bize kaybettirdiğini görmeyiz belki de görmeyi istemeyiz. Korkuyu yenmenin yolu onu görebilmektir ve sonra ise yenebilmek. Bu günümüzü değiştirirsek, gelecek bize yeni koşmaya başlayan bir çocuğun gülümsemesi gibi gelecektir. Gelecek korkusu yaptığımız tembelliklerin sonucudur. Bir düşünün çalışıp çabalayan insan ile sadece düşünerek geleceği gözleyen kişilerin düşünceleri aynı mıdır? Değildir. Birisi elinden gelen her şeyi yaptığı için korkusuz ve daha rahattır. Yarın olmasa bile ertesi gün olacak bilir. Peki ya diğeri? Sürekli tedirgindir, düşüncelidir. Ya olmazsa duygusu kabarıktır çünkü olması için bir şey yapmamıştır. Evren çabaya bakar, azme bakar. Tembellik yapıp inanırım demekle olmadı ve olmayacak hiçbir zaman. Evet inanmak başarının yarısıdır peki ya diğer yarısı? İşte o ise azimle çalışmak ve umudu hiçbir şekilde kaybetmemektir. Umudun bittiği yerde kaygı, korku ve hüsran başlar. Bu tembelliği geride bıraktığımız an güzel ve farklı bir boyuta ulaşıyor olacağız. Her şey bizim elimizde aslında bir nevi. Bir yol bul onu seç, tüm olumsuzlukları, tembelliği bırak hedefine odaklan ve öne geç. Mükemmel bir yazı özenle seçilmiş cümleler biraz carpediem biraz kaygı yaşamın kağıda dökülmüş hali tebrikler."} {"url": "https://rihtimdergi.com/temizlik-iscisinin-hayali/", "text": "Gece uyku tutmamıştı İsmail'i. Bir ara gözleri kapansa da derin uykuya dalamadı. Vaktinden önce kalktı. Yarım ekmeğin arasına peynir koydu, birkaç parça da domates. Çay demlemek bile içinden gelmedi. Oysa ne de severdi çayı. Üşenmez her sabah gün doğmadan kalkar çayını demlerdi. Bu sabah heyecanı elini bağlamış, çaydanlığı ocağa koymasına izin vermemişti. Ekmekten kopardığı ilk lokmayı çiğnerken yüzünü kaplayan gülümsemeyi görenin aklından kim bilir neler geçerdi. Nereden bileceklerdi yüreğine sığmayan coşkunun sebebini. Yıllardır beklediği fırsatı sonunda yakalamıştı. Delikanlılıktan beri içinde büyüttüğü hayline kavuşacak olmanın heyecanı yüreğinden taşıyordu. Yarım ekmeğin arasına sıkıştırdığı kahvaltısını adeta yuttu. Aynanın karşısına geçti. Elinin tersiyle yanaklarını kontrol etti. Gece yatmadan önce sakalını kesmişti halbuki. İçinden taşan coşkunun önünde duramadı. Tıraş sabununu aldı. Fırçanın taşıyabildiği kadar köpükle sıvadı yüzünü. Tıraş bıçağı zorlanmadan görevini tamamladı. Kimseyi uyandırmadan salona geçti. Eşi akşamdan giysilerini hazırlamış koltuğun üzerine bırakmıştı. Zamanı çoktu, acele etmeden giyindi. Koltuğa oturdu. Kimsenin umursamayacağı hayallere daldı. Saate baktı. Yola düşme vakti gelmişti. Sefer tasını koyduğu sırt çantasını aldı. Çantayı omzuna atmadan orta bölmesinin fermuarını açtı. Küçük poşeti yokladı. Yerinde duruyordu. Yıllardır içinde büyüyen hayali ile parmakları arasında naylonun çizdiği ince sınır duruyordu. İsmail işyerine vardığında güneş henüz yükselmemişti. Yeni mesai arkadaşları ortalarda görünmüyordu. Soyunma odasına geçti. Üzerindekileri çıkardı. İş elbisesini giydi. Botunun bağcıklarını bağladı. Aynanın karşısına geçti. Üstünü başını kontrol etti. Her şey yerli yerindeydi. Yaklaşan sesleri işittiğinde telaşlandı. Son kez aynaya baktı. Sırt çantasını aldı. Duvar dibindeki arkalığında çalıştığı belediyenin adı yazan banka oturdu. Mesai arkadaşları içeri adım atmadan çantadaki poşeti yokladı. İnce sınırı aşmaya vakit yoktu. Onun varlığını naylonun arkasından hissetmek bile mutlu olmasına yetmişti. Sekiz adam içeri girdi. İkisinin gözlerinden uyku akıyordu Üzerlerinde mesai elbiseleri. Lacivert pantolonlarının altında siyah botları. Lacivert montlardaki turuncu şeritler tekdüzeliği bozuyordu. Giysilerin renkleri solmuştu. Botları da boyaya hasret. İsmail kadar değilse de keyifleri yerindeydi. Gülümseyerek bakan İsmail'i gördüklerinde şaşırdılar. Yabancıları değildi. Yine de ne diyeceklerini bilemediler. Merhabalaştılar. İsmail ne yaptıysa kendini verip de mesai arkadaşının anlattıklarını can kulağıyla dinleyemiyordu. Anlamış gibi arada bir başını sallıyordu. Çöp kamyonu gürültüyle hareket etti. Çıkış kapısına ilerledi. Sürgülü demir kapıdan çıkıp sağa yöneldi. Ağır ağır yol alan kamyonun hızlanmasını sabırla bekledi İsmail. Çok geçmeden mahalle arasına saptılar. Canı sıkıldı. Hayallerine kavuşması gecikiyordu. Çöp kamyonu daracık sokaklarda ilerlemekte zorlanıyordu. Kimi zaman dakikalarca yolun açılmasını beklediler. Boşaltılan her konteynerle koku biraz daha artıyordu. İsmail aldırmadı. Canı sıkılsa da umudunu kaybetmedi. O an mutlaka gelecekti. İsmail teklifi kabul etmedi. Basamaktaki yerini aldı. Tutamağa yapıştı. Çöp kokularını ortalığa yayarak ilerleyen kamyon çok geçmeden dar sokakları geride bıraktı, anayol girişine ulaştı. Kırmızı ışığın yeşile dönmesini beklediler. İsmail yaka cebinden çıkardığı güneş gözlüğünü taktı. Fularını düzeltti. İçi içine sığmıyordu. Yeşil ışık yandı. Çöp kamyonu sarsılarak hareket etti. Ana yola çıkan şoför gaza bastı. İsmail'in çocuksu coşkusu içinden taşıyor, gülümseyen kostümünü giyip dudaklarına oturuyordu. Şoför vakit kaybetmeden işini bitirip keyfine bakma derdindeydi. Araç biraz daha hızlandı. İsmail, bir an önce keyif çatmak isteyen şoförün aceleciğinin rüzgarıyla yüreğinden taşan duyguların yelkenini şişiriyordu. Karanlık salonun ortalarındaki koltukların birinde oturan delikanlı gözlerini kırpmadan perdeye bakıyordu. Filme üçüncü gelişiydi. Son kuruşu gişede bırakmıştı. Cebinde metelik kalmasa da değerdi. Filmin unutamadığı o sahnesinin gelmesini sabırsızlıkla bekliyordu. Sonunda beklenen an gelmişti. Tek bir sahneyi bile kaçırmamak için pür dikkat kesilmişti. Sarışın, spor giyimli delikanlı üstü açık kırmızı arabayı kaldırımda bekleyen genç kadının önüne çekti. İnmeden arabanın kapısını açtı. Sarı saçlarını savuran genç kadın bahar duygusu yaratan elbisesiyle sağ koltuğa oturdu. Uzun saçlarını topladı, sağ omzundan göğsüne doğru saldı. Adam, kadının sol yanağına öpücük kondurdu. Güneş gözlüğünü taktı, gaz pedalına yüklendi. Gençliğin coşkusu tekerlere taşınmıştı. Otomobil hızla uzaklaştı, gözden kayboldu. Birkaç saniyelik boşluğu dolduran şarkının eşliğinde otoyolda hızla yol alan otomobile kamera yaklaştı. Gözlüğün camını aşan otoyol hızla adamın içine doğru akıyordu. Şoförün lacivert fuları kendini rüzgara bırakmıştı. Sarışın genç kadın ince boynunu sarmış rengarenk fuları sol yanına almış rüzgarla dans ettiriyordu. Saçlarının özgürlüğü tarifsizdi. Uzaklardaki dağların önünden geçerken fularlar sarmaş dolaş oldu. Çöp kamyonu hızlandıkça fular geriye doğru koşturuyordu. İsmail gözlerini kapadı. Beyaz perdede çöp kamyonuyla otomobilin yanından geçip gitti. Fular yalnızdı. Kavuşmanın coşkusunu yaşayamadı. Hayal kırıklığıyla temizlik işçisinin boynuna sarıldı. Çöp kamyonu içindekileri boşaltacağı yere gelmişti. İsmail bir haftaya kalmadan güvenlik kurallarına uymadığı gerekçesiyle eski görevine iade edildi. Hayal kırıklığının ağır yükünü sırtlamış, elinde süpürge, sokağa dağılmış film karelerini süpürüyordu artık. Günler sonra önüne çıkan film karesini gördüğünde çantayı açtı. Lacivert fuları çıkardı. 'SON' yazan kareyi fularla sardı. Gürültüyle yaklaşan çöp kamyonu önünden geçerken lacivert fular içinde sakladıklarıyla çöp kamyonunu boyladı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/the-babadook/", "text": "Kim ne derse desin... Önünde saygı ile eğilip şapka çıkartılacak, yegane filmlerden biriyle karşı karşıyayız. Filmi izlerken özellikle arkadaşlarımın vereceği tepkileri tahmin ederek, gerginlik içerisinde izledim desem yalan olmaz. Çünkü bu filmi anlamak için ya iyi bir sinema-okuryazarı olmak ya da çok yakınınızdaki birini kaybetmiş olmanız gerekir. Filmdeki baş karakterlerimiz Amelia ve Samuel de çok yakınlarını kaybedenlerden. Amelia tam da Samuel'i doğurduğu zaman kocasını kaybetmiş, Samuel de haliyle babasıyla hiç tanışamamıştır. Aslında filmi korkunç yapan da budur. Film hiç korkunç değil, üff ya çok sıkıldım, lanet olsun buna mı zaman harcadım ben yorumlarını yapan izleyiciler, kanımca daha hayatın çiftesini henüz yememişler ki filme bu açıyla bakmaktalar. Film, en yakınınızı kaybetseniz, siz nasıl tepki verirdiniz? sorusuyla sandığımızdan da korkunç bir yapım. Küçüklüğü benimki ile denk gelenler, Hugo'nun kitabı ve kasetinin de çıktığı zamanları hatırlayacaklardır. Hugo, Hugoline'ı kurtarmak için çıktığı macerada bir mağaraya girer ve orada bir ses ona şöyle der : Hugo! Korkularımızı kendimiz yaratırız! Korkularının üstüne gitmelisin! Senin bu yolda en büyük yardımcın sevgi dolu kalbindir! Sende de sevgi dolu bir kalp olduğuna eminim! Filmimiz tam da bu doğrultuda evrimleşmeye başlar. Bu büyük kaybediş travması, annede de oğlunda da o kadar büyümüştür ki; şizofreniyle karışık yürüdükleri bu yoldaki tek yardımcıları, birbirine dokunan sevgi dolu kalpleri olacaktır. Çok yakınlarını kaybedenler bilirler. O gidişi inkar ettikçe büyür korkularınız. Hala geçmişe sığınmak, oradan medet ummak istersiniz ama boşunadır. Size tek getirisi; asosyalliğin fevkinde bir hayat, gerçek-hayal çıkmazı, korku ve gözyaşı dolu bal kaymak geceler olacaktır. Bundan kurtulmanın tek bir yolu vardır: Durumu zor da olsa kabul etmek. Bu bağlamda filmin umulmadık bir sonla bitmesi, kimilerine kahkaha attırması, kimilerine ise hadi oradan! dedirtmesi tüm bunları yaşayanlara tam da olması gerektiği gibi dedirtecektir tüm bunların aksine. Ya tüm bunlarla yaşamayı artık kabul edeceksiniz ya da şizofrenik dönemin son evresinde en gediklisinden bir hasta olup çıkacaksınız. Anne ile oğlu bir hastalığın ayıramayacağı gerçeği de filmde öncelik kazanarak, sayın Babadook'u ehlileştirme çalışmaları ile sonuca varmakta yapımımız. Bu arada Babadook demişken, çocuk kitabındaki Baba dook dook dook sözcükleri size de Bloody Mary, Bloody Mary, Bloody Mary yi ya da Candyman'i, hiç olmadı Beter Böcek'i de anımsatmadı mı? Ya da Babadook'u gördüğünüz ilk sahnede benim gibi Aaa! Anam bu Nosferatu! diye bağırmadınız mı? 1920 Alman dışavurumculuğu; donuk atmosferi, ışık-gölge kullanımlarıyla kendini fazlasıyla hissettirmekte bu bağlamda. Çok da iyi olmakta, çünkü günümüzün klişeleşmiş Amerikan korkusundan bu şekilde sıyrılıp; gözlerimize hitap eden farklı bir filmle baş başa kalıyoruz. Tabii bu kadarla bitmiyor: Çiçeği burnunda yönetmenimiz Jennifer Kent, Amelia'ya eski korku filmlerini izleterek onlara olan saygısını da sunmayı ihmal etmiyor. Peki Alzheimer hastaları için çalışan Amelia'nın, burada çay götürdüğü kadının adının Norma olması; sonrasında şahsını eli bıçaklı anne olarak görmemizle ne kadar doğru orantılı sizce? İşte tüm bu göndermeler ve daha sayamadıklarımız, filme olan hayranlığımızı da kat be kat arttırıyor. Laf arasında şundan da bahsetmezsem gözüm açık giderim: O Babadook kitabını tasarlayan şahsı yürekten kutluyorum. En kısa zamanda satışa sunulması gerektiği kanısındayım. Bakmalara doyamadım. Aslında trajik bir filmin senaryosunu alıp, ben bunu korkunun üstüne bir oturtayım bakayım diyen yönetmenimiz Kent'i bu cesur hareketinden ötürü, tekrar tekrar tebrik etmek gerek. Sonunda tüm dini klişelerden kurtulup bu işe el atan birilerini görmek, biz eleştirmenler adına bir hayli sevindirici. Film hakkında son bir şey söylemek gerekirse; yaşadığımız dünyada en zor olanın insan olmak olduğudur. Acısıyla tatlısıyla yaşadığımız bu hayatta, acılar her zaman mutlulukları gölgelemekte daha usta olmuşlar ve insanın hayatını zehir etmeyi pek iyi bilmişlerdir. Yönetmenimiz de bunu bilerek, acıların en korkuncunu tokat gibi yüzümüze çarpmış; alın size korku! Bundan daha korkunç ne olabilir ki yi bilinçaltımıza layıkıyla yerleştirmiştir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/the-conjuring-korku-seansi/", "text": "The Conjuring, diğer adı ile Korku Seansı. Konusunu gerçek bir hikayeden alan film, doğaüstü olayları inceleyip aydınlatmaya çalışan dünyaca ünlü çift Ed ve Lorraine Warren'ın karşılaştıkları ürkütücü bir vakayı ele almaktadır. Ed ve Lorraine Warren olay araştırmaları ile ilgili verdikleri bir konferansda bulunan Perron ailesinin gözlerden uzak çiftlik evi nedeni bilinmeyen karanlık bir varlık tarafından kuşatılmıştır ve bu nedenle de hayatları tam bir kabusa dönüşmüştür. Filmin başrollerini The Orphanage filminden tanıdığımız Vera Farmiga ve Prometheus'un yıldızlarından Patrick Wilson paylaşıyor. Oyuncu kadrosunda Joey King, Ron Livingston ve Lili Taylor'ın da eşlik ettiği filmin yönetmeni ise ilk SAW ve Insidious filmine imza atan James Wan'dır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/the-giver-secilmis/", "text": "Ülkemizde, Ekim Ayı içerisinde gösterime giren 2014 Yılı yapımı bu film, Amerikalı yazar Lois Lowry'nin 1993 Yılında yayımlanan aynı adlı bilim kurgu romanından Amerikan sinema endüstrisi tarafından beyaz perdeye uyarlanmış. 97 dakikalık filmin yönetmenliğini Phillip Noyce üstlenmiş. Başrolleri ise, Jeff Bridges , Meryl Streep , Brenton Twaites , Ketie Holmes , Odeya Rush ve Cameron Monagan paylaşmışlar. Dünya üzerinde fakat dünyanın bilinen kargaşa dolu ortamından uzakta konuşlandırılmış ve korumaya alınmış büyükçe bir kentte geçiyor film. Günümüz kentleriyle kıyaslanmayacak düzeyde planlı ve sosyal altyapı gereksinimlerinin tümüyle karşılanmış olduğu bir kent bu. Öylesine bir kent ki, iklimsel değişiklikler bile kenti etkileyemiyor. Yaşayan insanlar için havanın daima açık ve ısının hep aynı derecede olması sağlanmış. Konut alanları, parklar, bahçeler, hatta ağaçlar dahi tıpatıp aynı ve geometrik bir forma sahipler. Kentin yönetimi, yaşlılardan oluşan bir konsey tarafından yürütülüyor. Yaşam sürdüren insanların duyguları, kurallar gereği her sabah olmak zorunda bulundukları bir aşı sayesinde köreltiliyor. İnsanlar duygusuz olunca, aralarındaki rekabet ve mücadele azmini körükleyecek hırs ve ihtiras gibi duygular da yok oluyor. Sonuçta, savaşsız, barış dolu bir ortamda herkes belirlenen kurallar çerçevesinde ve siyah-beyaz film karelerinde yaşam sürdürüyorlar. Öfkelenmek, kavram olarak dahi bilinmiyor. Aile bireyleri dışındakilerin konuşurlarken karşılarındaki kişiye dokunmaları kurallara aykırı. Doğal olarak sevgi, arzu, aşk gibi kavramlardan da bihaber herkes. Duyguları tetikleyen müzik ve resim gibi sanatsal aktiviteler de yok bu kentte. En azından yaşlılar dışında bilinmiyorlar. Her yıl düzenlenen bir törenle, 18 yaşına gelen gençlerin, eğilimlerine ve becerilerine bağlı olarak meslek seçimleri yapılıyor. Bu seçimleri yapanlar her zaman olduğu gibi yine yaşlılar konseyi üyeleri. Kurgulanmış bu kentte yaşam huzur içerisinde sürüp giderken, 18 yaşını tamamlayıp o yılki meslek belirleme töreninde 'anı toplayıcılığı' görevi ile onurlandırılan Jonas, yaşlılar konseyi üyesi olan bilge bir kişi ile kurduğu iletişim sonucu, geçmişe dair izler yakalamaya başlıyor ve olaylar gelişiyor. Bünyesinde barındırdığı kimi mantığa ters unsurlara rağmen vermek istediklerini verebilmiş bir film olduğunu düşünüyorum, 'The Giver' ın. Oyunculara gelince... Meryl Streep, akla gelebilecek her türlü kadın tipini başarıyla canlandırabileceğini defalarca kanıtlamış üst düzey bir oyuncu. Bu filmde de seyircisini yanıltmıyor. Jeff Bridges, bu filmin çekilmesi için romanın yazıldığı tarihten beri, yani 20 yılı aşkın bir süre boyunca büyük mücadeleler vermiş, hatta amatör olarak filmin başlangıç çekimlerini dahi yapmış. Kendisini rolü ile neredeyse özdeşleştirmiş. Brenton Twaites, Ketie Holmes, Odeya Rush ve Cameron Monagan üstlendikleri rolü başarıyla oynamış, hakkını vermişler. Filmin süresi tam kararında tutulmuş, seyirciyi sıkmasına izin verilmemiş. Ne denli medeni olursa olsun, duyguları köreltilmiş insanlardan oluşan bir toplum nasıl bir toplum olurdu? İzlenip görülmeye değer bence."} {"url": "https://rihtimdergi.com/the-man-from-u-n-c-l-e/", "text": "Bu sayıda inceleyeceğimiz filmimiz, her yaştan ve her Sosyo-Politik yapıdan insanın ilgisini çekebilecek niteliklere sahip bir film. Türkçemize Kod Adı: U.N.C.L.E olarak çevrilen film Amerika-İngiltere 2015 ortak yapımı. Orjinali 1964'te televizyon dizisi olarak dört sezon yayımlanmış ve Golden Globe'a layık görülmüş. Soğuk Savaş dönemi ile ironik bir şekilde alay eden, gizliden gizliye Amerikancılık yapan bu yapım, Guy Ritchie'nin elinde biraz daha savaş karşıtı ve mizahi bir bakış açısı ile ele alınmış bence. Günümüz politik yapılarına bir nevi uyumlanmış demek çok yanlış olmasa gerek. Mizahi dilinin bu sayede çok daha evrensel bir bakış açısına kavuştuğunu söyleyebiliriz. Ağustos 2015'te ülkemizde yayına girmesine rağmen, sinema sevgisi katsayımız düşük olduğundan mı yoksa yeteri kadar reklamı yapılmadığından mı bilinmez yeterli ilgiyi görmemiş bir yapım olduğunu söyleyebiliriz. Ama siz bu hataya düşmeyin ve ilk fırsatta bu yapıta bir şans verin. Guy Ritchie'nin sinemada devam konusunda usta olduğunu kanıtlar nitelikte bir iş The Man From U.N.C.L.E. Henüz 30 Yaşında sinema severlerle Lock Stoke and Two Smoking Barrels gibi bir yapıtı tanıştırdıktan sonra sinemaya ve sinemasına çok şey kattı Guy Ritchie. Onun filmlerinde küçük bir İrlandalı serserinin küfredişini en gerçekçi şekilde muhteşem bir kurgusallıkta duyabilirsiniz. Kulağınızı yaklaşık iki saat boyunca, kimi zaman alışık olduğunuz, bazen de yerinde duramayacağınız iyi müzikle doldururacağını bilirsiniz. Her filmi ile biraz daha büyüyüp efsaneleşen yönetmen, yine tarzından ödün vermeden kendi etinden kanından bir eserle karşımızda. James Bond'lardan, Amerikalı züppe ajan tiplemesinden, Mission Imposibble'daki yaşlanmayan yakışıklıdan sıkıldıysanız aradığınız liman muhteşem atmosferi ile Roma'da geçen bu film olabilir. Bir mimar gibi İtalya'nın sokaklarını dolaşırken, İngiliz bar çocuğu huyundan hiç vazgeçmiyor Ritchie. Serseri çocuk yanı ile seyircisine adeta yaşama sevincini ve hayatın temposunu aşılıyor. Filmin konusu ise kısaca şöyle: CIA ajanı Solo ile KGB için çalışan Kuryakin birbirlerini tam boğazlamak üzereyken beraber çalışıp bir suç örgütünün peşine düşmeleri gerektiğini öğrenirler. Birbirleriyle çalışmak istemeseler bile emir demiri kesmektedir ve olaylar gelişir. Başrolleri, Solo Rolünde Herry Cavill, Kuryakin Rolünde Armie Hammer ve Gaby Rolünde güzeller güzeli Alicia Vikander paylaşmakta. Bir soğuk savaş parodisi olarak dönemini oldukça iyi yansıtıyor. Gerek makyaj sanatçılarının başarısı, gerek Daniel Pemberton'un müzikleri, gerekse mekan seçimlerinin doğasının güzel olması yönetmenin işini oldukça kolaylaştırmış. Filmin kurgusu ise tam anlamı ile başyapıt. Bazı sahneler özellikle gerçek bir sinemacının dokunuşuyla oluşturulduğunu belli ediyor. Minik bir tüyo; boğulma sahnesini izlerken lütfen sesi sonuna kadar açın ve ışıklarınızı kapayın!"} {"url": "https://rihtimdergi.com/the-october-country-sonbahar-ulkesi/", "text": "Edebiyat dünyasında ürkütücü fantastik öyküleriyle tanınan Ray Bradbury, bilinçaltının karanlık ve çoğu kişinin içinde neler olduğunu öğrenmeye korkup çekindiği dünyasına ışık tutan, okuyucuyu kendi bilinçaltıyla yüzleşmeye zorlayan tavrı ile öznelleşen bir yazardır. Kurguladığı fantastik öykülerde geçen olaylar, çoğu kez günlük yaşamdaki somut olaylarla eşleşir. Yukarıdaki alıntıda olduğu gibi naif, şiirsel bir anlatımla okuyucusunu kucaklayıp sonrasında öykü kahramanlarını ve kurguladığı öyküleri kullanarak onları yavaş yavaş sarsmaya ve ardından silkelemeye başlar. Amacı, insan beyninin aydınlık bölgelerinde yer tutmuş; iyilik, saflık, insancıllık ve hoşgörü gibi pozitif değerlerle, karanlık bölgelere itilmiş fakat günlük yaşamda insanlar üzerindeki etkileri yadsınamayacak; kötülük, hinlik, şeytanilik ve horgörü gibi karşıt değerleri çatıştırmak, sonuçta insanı; sahip olduğu tüm değerleriyle günyüzüne çıkarıp okuyucu özelinde bir özeleştiri mekanizmasının kurulmasını sağlamaktır. Dolayısı ile The October Country, gerek kahramanları ve gerekse kurgulanmış öyküleriyle yalnız okumakla kalınmayıp üzerinde uzun uzun ve hassasiyetle düşünülmesini de gerektiren bir eserdir. Bu yapılmadığı taktirde öyküler, okuyucuya anlamsız ve sıkıcı geleceklerdir. 1920 Doğumlu Birleşik Amerikalı fantastik öykü ve roman yazarı Ray Bradbury'nin 1947 yılına kadar kaleme aldığı 19 kısa kurgu öykü ile hayat bulan 'Karanlık Karnavalı' adlı serisi, yeni öykülerin ilavesi ve Bob Biber tarafından hazırlanan farklı kapaklarla 1954-56 ve 62 yıllarında peş peşe yayımlanmıştı. Eser, 1971 Yılında Joseph Mugnaini 'nin özgün çizgileriyle yeniden düzenlenip Bradbury'nin yeni önsözü de eklenerek tekrar basıldı. Rupert Hart Davis Ltd. tarafından gerçekleştirilen 1976 İngiltere baskısında da Bradbury'nin yeni öykülerinin ilavesine devam edildi. Ancak bu kez The October Country adıyla romanlaştırılmış düzenlemesinin basımı gerçekleştirildi. Son olarak, Avon Books, Inc. tarafından, Bradbury'nin yeni önsözünün ve Joseph Mugnaini'nin yeni kapak tasarımının yer aldığı 1999 baskısı yapıldı. Ülkemizde, İthaki Yayınları tarafından Mehmet Moralı çevirisi ile 416 Sayfa halinde basımı tamamlanan eserin (Şubat-2015) dağıtımına başlanmış bulunuyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/the-water-diviner-son-umut/", "text": "Senaryosunu, yaşanmış bir olaydan esinlenerek Andrew Knight ve Andrew Anastasios'un birlikte kaleme aldıkları, yapımcılıklarını Andrew Mason ve Keith Rodger'ın üstlendikleri, yönetmenliğini ise ünlü aktör Russell Crowe'un yaptığı, Avustralya yapımı 111 dakikalık tarihi bir dram filmi 'The Water Diviner'. Russell Crowe, ilk kez yönetmen koltuğuna oturduğu bu filmde senaryonun ana karakteri olan Joshua Connor'ı da canlandırarak, Olga Kurylenko ile birlikte başrolleri paylaşmış. Filmde, Çanakkale Savaşı'na 3 oğlunu birden asker olarak gönderen Avustralyalı bir çiftçinin savaş sonrası hiç bir haber alamadığı oğullarını ölü ya da diri bulabilme umuduyla geldiği işgal altındaki Anadolu'da başından geçen olaylar konu ediliyor. Türkiye'de 26 Aralık tarihinde 'Son Umut' adıyla gösterime giren 2014 yapımı film, gösterilmekte olduğu 249 salonda daha ilk haftasında 281 bin 461 kişi tarafından izlenmiş ve elde ettiği gişe hasılatı ile yapımcılarının yüzünü güldürmüş durumda. Filmin başarısının diğer bir göstergesi ise IMDb' de 3730 takipçi tarafından 8,4/10 gibi oldukça yüksek bir puan elde edebilmiş olması. Rol alan yardımcı oyuncular içerisinde çok tanıdık üç yüz var; Yılmaz Erdoğan , Cem Yılmaz ve Salih Kalyon . Film karelerinde, en az başrol oyuncularından Olga Kurylenko kadar yer edinen Yılmaz Erdoğan'ın oyunculuğunu çok başarılı bulduğumu belirtmeliyim. Kaybettiği oğullarını arayan bir babanın nasıl bir ruh hali içinde olduğunu anlayan, inatçılığına ve yırtıcılığına hak veren, halden anlar, babacan tavırlarıyla izlediğimiz Binbaşı Hasan rolü ile gerçekten övgüye değer bir iş çıkarmış Yılmaz Erdoğan. Cem Yılmaz ise bildiğimiz Cem Yılmaz... O dönemlerde yaşasa nasıl bir insan olurdu? deseniz, rahatlıkla filmde canlandırdığı karakter gibi denebilir. Sanki senaryodaki Cemal Çavuş'u değil de bizzat kendisini oynuyor gibi. Akli dengesini yitirmiş yaşlı bir hekimi canlandıran ve çok kısa bir rol alan Salih Kalyon ise rolünün hakkını gerektiği şekilde vermiş. Savaşı konu edinen bir film çekilirken, yapımcısının ait olduğu ülkenin milli ve manevi değerlerini öne çıkararak filmin bu yoldan gişe yapmasını sağlama gayreti, özellikle amerikan menşeli filmlerden alışık olduğumuz bir durumdur. 'Rambo Serileri'nde bunu açıkca görürüz ki bu tarz filmlerin savaşı öven ve insan öldürmeyi kahramanlık gibi gösteren bir tavrı vardır. Yeri gelmişken bir kez daha vurgulamakta yarar var; bu hollywood yapımı bir Amerikan filmi değil. Avustralya yapımı bir film. Biz-siz meselesinde önyargılardan kurtulma gerekliliğini savunması, savaşan her taraftan kayıplar olduğunu ve savaş bittiğinde ölenlerin birer insan olduğunu hatırlatması bakımından da oldukça değerli bir film. Savaş sonrasında tarafların üstün bir dayanışma örneği göstererek ölen evlatlarını arayışları, tasnifleri ve onları kendi mezarlarına nakletme sahneleri detaylandırılarak verilmiş. Filmin takdire değer yönlerinden bir diğeri, zamanın İstanbul manzarasını kusursuz denilebilecek biçimde yansıtıyor olması. Bu coğrafyada yaşamamış insanların, dönemsel ve kültürel ögeleri bu denli başarıyla kullanmış olması, senaryo yazılmadan önce ya da yazımı esnasında konu ile ilgili ciddi bir araştırmanın yapılmış olduğu gerçeğini de gözler önüne seriyor. Bununla birlikte, Cumhuriyet'in eşiğindeki Anadolu İnsanı'nın yabancı güçlerin işgaline karşı gösterdikleri direniş başarılı bir biçimde yansıtılmış. Kuvayi Milliye yürüşünün film karelerine dahil edilmesi bunun en belirgin örneği. Oscar sahibi Aktör Russell Crowe'un oyunculuk başarısına söylenecek söz yok. Kendinden emin tavırları ve doğallığı ile filmdeki ağırlığını hemen hissettiriyor. Hayranlarının, gösterdiği başarıya bir kez daha hayran kalmaları için bu filmi kaçırmamalarını öneririm. İzleyip değerlendirdiğinizde, Ayşe karakterini canlandıran Olga Kurylenko'nun da yalnız güzelliği ile değil oyunculuğu ile de bu rol için çok doğru bir seçim olduğunu anlıyorsunuz. Savaş sahnelerindeki figüran kadrosu biraz zayıf kalmış doğrusu. Günümüz bilgisayar teknolojisi kullanılarak savaş sahneleri daha etkileyici bir hale getirilebilirdi oysa. Arşivlerde Çanakkale Savaşı'na yönelik çok sayıda dökümanter film bulunmasına rağmen bu filmler de kullanılmamış. Buna karşın, özellikle siperler içerisinde geçen göğüs göğüse muharebe sahnelerini çok etkileyici bulduğumu söylemeliyim. Işık kullanımı ve çekim kalitesi de tatminkar düzeyde. Avustralya' da henüz gösterime girmemiş olmasına karşın, Australian Academy Cinema Television Awards 8 dalda 'en iyi' klasmanına giren (En İyi Film, En iyi kurgu, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu , En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, En İyi Senaryo, En İyi Sanat Yönetmeni, En İyi Kostüm Tasarımı) bu filmi kaçırmamanızı tavsiye ederim."} {"url": "https://rihtimdergi.com/the-wolf-of-wall-street/", "text": "Martin Scorsese yönetmenliğinde çekilen The Wolf of Wall Street Para Avcısı, teknik ve kolay yöntemler kullanarak piyasayı ele geçiren modern gangsterlerden bahseden bir film. ABD'nin adından en çok söz ettiren, döneminin en ses getiren dolandırıcılık olayının baş mimarı Jordan Belford'un biyografisini konu alan film bu hafta vizyondaydı. Jordan Belfort 24 yaşında genç ve hırslı bir adamdır. Wall Street borsasında komisyoncu olarak başladığı iş yaşamı hiç beklemediği bir anda yön değiştirir. Sırf bir kızla yatabilmek için öz kuzeniyle evlenecek kadar kaçık ve tiksinç bir tip olan Donnie ile restoranda yemek yerken tanışan Jordan, kısa süre içinde Donnie ve onun garip arkadaşlarıyla bir ekip olur. Jordan Belfort artık kuaför sevgilisi olan, sıradan bir adam değil, Stratton Oakmont adında bir yatırımcı firmasında zengin olmak için her şeyi yapmaya hazır bir CEO'dur. Aptallar tayfasına işin ustalığını öğretmeye çabalayan Jordan, bu konuda da gayet başarılı olur. İşin tüm inceliğini, tekniğini ve temelini kapan Stratton Oakmont çalışanları giderek büyümeye başar. Jordan için artık yeni çalışanlar, yeni -daha büyük- bir ofis, ayrıca daha çok para demektir. Bu hızlı büyümeyle gelen para Jordan'ın gözlerini bürümeye yetmiştir. Belford, parayı bulduğu anda eski eşini artık kendine yakıştırmaz ve bir partide tanıştığı Naomi ile aşk yaşamaya başlar. Kısa sürede karışından boşanıp Naomi ile evlenen Jordan Belford'un Ferrari'si, devasa köşkü, özel jeti, üç atı, iki tatil evi ve kocaman yatı dışında bir de her erkeğin çekici bulacağı manken gibi güzel, seksi aynı zamanda Düşes eşi ve sevimli iki çocuğu vardır. Jordan Belford şimdi egosunu tatmin edecek düzeye gelmiştir. Saçma sapan bir yemeğe çuvalla para ödeyen, sürekli kumar oynayan, haftada birkaç kez fahişelerle birlikte olan, sürekli uyuşturucu kullanan ve içki içen bir adam olarak üç saat boyunca izlediğimiz Jordan'ın bu yaşam şekli filmin ilk dakikalarında birçok izleyiciye çekici gibi görünse de daha sonra örnek alınıp imrenilecek hiçbir tarafının olmadığının kanaatine varıyoruz. Sonuç olarak Wolf of Wall Street- Para Avcısı Martin Scorsese yönetmenliğinde çekilen Scorsese'in en komik filmi olarak nitelendirilen, Leonardo DiCaprio ve Matthew McConaughey'in oyunculuklarından bol bol söz ettiren, 'En İyi Erkek Oyuncu' ve'En İyi Film' dahil olmak üzere 5 dalda Oscar adaylığı bulunan bir film. Henüz izlemediyseniz eğer bir bilet uzağınızda olduğunu hatırlatalım."} {"url": "https://rihtimdergi.com/thelma-louise/", "text": "Thelma ve Louise, ana akım sinemada alışık olduğumuz erkek kahramanların yerine kadını koyan, hollywood sinemasının yarattığı sahte kahramanlarla eğlenen, kadınları birey ve tarihin öznesi olarak açığa çıkaran ve onları özgür kılan bir filmdir. Ataerkil düşünce yapısını savunan ve bunu western, korku filmi gibi tür filmleriyle diğer nesillere kodlayan zihniyete taban tabana zıt olan film, bize kadınların içinde barındırdığı vahşilik iç güdüsünü, o narin görüntülerinin ardında nasıl gizlediğini gösterirken, toplumda olması gereken rollerini pekiştirecek imgelemi yeniden üreten kalıpları da yıkıyor. Bir erkek filmi olan Western, iyi ve kötünün olduğu bir dünyada aileyi ve aile yapısını koruyan, özgür, kadın tarafından şekillendirilmiş medenileşmeyi kabul etmeyen, tam tersine vahşi batıda hareket halinde olmak isteyen yalnız, macera düşkünü kovboyu anlatır. Yalnızlıktan korkmayan uçsuz bucaksız çöllerde tehlikenin dibinde ilerleyen güçlü bir erkek motifiyle karşımıza çıkan bu karakter, ödipal yörüngeyi reddeder, kadınıyla kalmak yerine onu geride bırakıp yalnız gider. Atı ve silahı dışında hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Kadınların westernlerdeki konumu, ya kasabanın dışına sürülecek ya da öldürülecek olan bardaki kaltaklardır ya da sütten çıkmış ak kaşıklardır ve yağmacılara ve tabii ki, kızılderililere karşı tamamen korunmasızdırlar.Işte tam da bu noktada Thelma ve Lousie westerni ters köşeye yatıran bir filmdir. Film çöl, dağ ve western müziği ile birlikte açılırken, görmeye alışık olduğumuz, atının sırtında ilerleyen kovboy yerine birden kendimizi masalara servis yapan Louise ile karşı karşıya buluruz. At operalarına karşı üstü açık yeşil bir arabayla yolculuğa çıkan Thelma ve Louise'e baktığımızda, onların ne kadar zıt karakterlere sahip olduğunu görmemek mümkün değil. Louise modern bir hayatı, kendi evi ve arabası olan, ekonomik özgürlüğe sahip, sevgilisini geride bırakabilecek güçlü, cesur bir kadınken, Thelma Louise'in aksine 18 yaşındayken 4 yıl birlikte olduğu bir adamla evlenmiş, kocasına bağlı, dışarıdaki hayata dair izlediği televizyon dışında hiçbir fikri olmayan bir kadındır. Kocası tarafından sürekli ezilir, aşağılanır ve hatta aldatılır. Fallus merkezci kültürel yapıda Darly baba rolünde otoriteyi simgelerken, Thelma yemek yapan, evi temizleyen anne rolündedir. Tam da anaakım sinemanın yarattığı ideal kadın imajı! Kaderine boyun eğen, elindekiyle yetinen, sabreden Thelma'nın, sonunda saklandığı mutfak dolabından çıkmasıyla birden bire onun iç çatışmalarına, karmaşık duygularına, kararsızlıklarına, yoldan çıkışlarına ve hatta kendisiyle hesaplaşmalarına tanık oluruz. Üzerindeki baskıya ilk kez karşı gelmenin heyecanı ve tedirginliğiyle hareket eden Thelma, yanına ne alacağını bilemez halde valizini hazırlarken sanki hiç dönmeyecekmiş gibi hareket eder. Erkek egemenliğinin yarattığı baskı sebebiyle hayattan koparılmış olan kadın, baskıya karşı geldiğinde ve evden dışarı ilk adım attığında sudan çıkmış balığa döner. Louise ise neredeyse akşam evine dönecekmiş gibi düzenli bıraktığı evinden yanına aldığı küçük bir çantayla ayrılır. Louise gibi güçlü, kendi ayakları üzerinde durmak isteyen Thelma dikiz aynasında Louise'i taklit ederken, içinde yıllarca bastırdığı arzuları açığa çıkmaya başlar. Televizyonda izlediği filmlerdeki gibi erkeğin arzu nesnesi olan, arzulanan kadınlarla özdeşleştirir kendini. Filmlerde ona gösterilen kadın imajlarıyla güçlü olacağını düşünür. Bastırdığı bu arzular kendini cinsel bir nesne gibi göstermesine, bunun sonucunda da saldırıya uğramasına sebep olur. Birkaç gün kafa dinlemek için çıkılan yol, işledikleri bir suçtan kaçışa dönerken, aslında kadın karakterlerin kendilerine, kendi gizli, bastırdıkları duygularına yolculuk ettiklerini görürüz. Louise'in Harlan'ı öldürmesiyle engellenen tecavüz, Thelma'nın gerçek hayata karşı hiçbir tecrübesinin olmadığını ve attığı ilk adımda nasıl bocaladığını gösterirken, Louise'in de geçmişiyle yüzleşmesine ve hesaplaşmasına sebep olur. Ana akım sinemada alışık olduğumuz, ataerkil düzeni savunan yönetmenler filmlerinde tecavüz sahnesini, kadını cinsel arzusu nedeniyle cezalandırmak ve erkeğin kontrolünü göstermek için kullanır. Ridley Scott ise bu filmde tecavüzü engeller, fallusun egemenliğini yıkar. Thelma yaşadığı bu olaydan sonra kendi hayatına dair kararları kendi almaya başlar. Darly'le yaptığı telefon konuşmasından sonra Louise ile gideceğini ve bir daha asla geri dönmeyeceğini anlarız. Artık hayatına dair söz söyleme sırası Thelma'dadır. Filmde bir diğer ters köşe de J.D. Karakteridir. Kovboy şapkasıyla karşımıza çıkan, güçlü, yakışıklı ve kibar J.D., sinemada alışık olduğumuz arzulanan nesneleştirilmiş kadının tam tersi, arzulanan nesneleştirilmiş erkek olarak çizilmiştir. Kadınların arabasına ve parasına muhtaç olan J.D. , Thelma'yı kandırmak zorundadır. Bu yüzden Darly'ye göre oldukça sıkı, güzel kıçı olan bu adam gecenin bir yarısı Thelma'nın otel odasının önünde belirir ve onu yatağında mutlu eder. Tabii ki sonunda kadınların paralarını çaldığı için kanun tarafından cezalandırılır, her fahişe kadın gibi. Thelma ve Louise bu noktadan sonra iyice özgürleşen iki western kadın kahramanına dönüşür. Para, silah ve güç artık onlardadır. Thelma hayatında ilk kez bir banka soyar. Bir polis memurunu bagaja tıkarlar. Tır şoförü adeta bir sığıra dönüşür, 'cowgirl' tarafından dizginleştirilen."} {"url": "https://rihtimdergi.com/tiffanyde-kahvalti-arayis-ve-guzellik/", "text": "Holly her şeyden önce çocuksu ve biraz uçarı bir karakterdir; anahtar almadığı için her gece komşularının zillerine basarak eve girer, evinde kalabalık partiler hiç eksik olmaz, hatta partiden kaçıp komşusu olan yazarın yatak odasına dalmaktan çekinmez. Bir karakter olarak çekicidir, yaptıkları çoğu zaman hoş görülür ama yer yer okurun sinirlerini bozmayı başarır. Hikayeyi anlatan genç yazar kadar okuyucu da Holly'nin gelgitlerinden ve duygu geçişlerinden etkilenir, Capote'nin yazdığı yalın ama etkili diyalogların sonucudur bu. Sayfalar ilerleyip genç kadının görünüşte rengarenk olan hayatının derinliklerine inildikçe yazar haklı olduğunu fark eder. Holly'nin gizemli görüntüsünün altında gerçekten de bazı sırlar vardır, yazar bunları çözmeye kararlıdır. Ve Holly her daim bir ikilemi yaşıyordur, kalamayacak kadar arayış içindedir ama gitmek de kolay değildir. Sonunda ağır basan arayış olacaktır. Sinema filmiyle gösterdiği tüm paralelliklere rağmen kitapta karakterler filme kıyasla daha derin verilmiş, Holly'nin kalp kırıklıkları ve arayışla dolu geçmişine kitapta daha çok değinilmiştir. Filme daha romantik bir hava hakimdir. İki eserin sonu tamamen ayrıdır. Bunlara ve diğer tüm farklılıklara rağmen bir şey aynı kalmıştır, Tiffany's. Bu mücevher dükkanı Holly'nin ne zaman gerçeklerden ve kötü şeylerden kaçmak istese kendini attığı yerdir. Ona göre burada, şık insanların ve lükslüğün içinde kötü hiçbir şey olamaz. Çoğu zamanlar kahvesini ve yiyeceğini alıp dükkanı seyrederek yudumlar Holly. Burası onun kaçtığı temel yer, güvenli bölgesidir. Ve hem şatafata hem de güzelliğe olan düşkünlüğü düşünüldüğünde bu hiç şaşırtıcı değildir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/toplu-tasima/", "text": "Gittim o büroya ben. Karanlık, gri, soğuk, ıslak bir kasım sabahıydı. Gittim. Ya da bilmiyorum ekimdi belki ama gittim. Kim bilir belki eylüldü girdim o eşikten. Çocukluğumda tembihlerdi annem hep Bir eşikten geçerken ilk sağ ayağını at ki hayır getirsin sana, derdi, bereket getirsin. Ben o eşikten o gün sağ ayağımla girdim. Sıralamıştı tek tek. Oysa unutmuştu en önemlilerini. Sevdalar, hayal kırıklıkları, hakaretler, ayrılık acısı, sigara illeti, geçim derdi, sınav stresi demeyi. Kim bilir gelirken tramvayda unutmuştu belki o da kelimelerini. Mesela ben hiç unutmam, bir keresinde bebeğini unutmuştu bir genç kız şehirlerarası bir otobüste. Bizzat şahit oldum. Sanırım İstanbul'dan Konya'ya gidiyordum. Yanımdaki koltukta kardelen kadar naif bir genç kız oturuyordu. İnanır mısınız 8,5 saatlik yol boyunca bir an olsun, tek bir an bile mutlu olduğunu görmedim. Bir ara çantasından bir kartvizit çıkardı. Uzun uzun okudu üzerindeki ismi. Defalarca evirip çevirdi. Gözleri doldu bir ara sanki... Sildi. Çantasından çıkardığı kalemle üzerine bir şeyler karaladı ve ilk mola yerinde gördüğü ilk çöp kutusuna attı kartviziti. İnsanoğlu işte. Dayanamadım. Bir leş kargası misali gidip o çöpü karıştırdım. Tüm gizem o kartvizitteydi sanki. Üzerindeki iki satır yazıyı okursam tüm her şey sonuçlanacak, doymak bilmek açlığım bir an susacaktı belki. Okudum. Kadın hastalıkları ve doğum uzmanı Jinekolog Doktor Aral Şen yazıyordu ve o naif el yazısı: Bebeğim, bebeğim. Genç kız bebeğini bir otobüste unutmuştu. Kim bilir sonrasında belki yıllarca hatırladı. Toplu taşıma araçlarında unuttuğum ne varsa almak için gittim ben o gün o büroya. İlk sağ ayağımla girdim eşikten. Üzeri bir karış toz bağlamış raflar dolusu eşya göreceğim diye düşünerek gittim. Genç bir kız karşıladı beni kapıda girdim. Belki 15 belki 20 metrekarelik bir odaya aldılar beni. Bir masa, iki koltuk, bir kadın."} {"url": "https://rihtimdergi.com/tren-kacmadan/", "text": "Bu sabah ters tarafımdan kalkmış olmalıyım. Turşu satan yamuk bir suratla sersem tavuk gibi odadan odaya dolaşırken kendimi vitrinin üstündeki fotoğrafları indirirken buldum. Haki renkli kutunun kapağını açarken ellerim titredi. Geçmişte yaşamayı pek sevmem bilirsin; içim kararır, mideme kramplar girer, göğsüme kocaman bir taş oturur. Sanıyorum dün Serdar'la yaşadıklarımın ardından babamı özledim. Keyfimiz yerindeydi. Romantizm rüzgarı odada uçuşurken ansızın geliverdi soru. Hiç beklemediğim bir anda. Bir süre kem kümlerle avundum ama çok süremezdi. Kuvvetli bir fırtına, içimde ne varsa dürdü büktü, odanın boşluğuna savuruverdi. Tıp biliminde soluksuz konuşma krizi var mı bilmem ama ben o krizdeydim. Makineli tüfek gibi, sektirmeden... Kendime geldiğimde sözüm ya da krizim bitmiş olmalıydı. Serdar kollarının arasında sımsıkı sarıyordu beni: babam gibi. Sıcacık, sevgi yüklü... Bu arada neler anlattığımı merak ediyorsan, endişelenme. Senin de bildiğin şeyler. İki kocaman albüm ve bir poşet dolusu fotoğrafın ortasında babamla baş başayım. Uzun favorileriyle ne kadar yakışıklıymış. İspanyol paça pantolon, dik yakalı gömleklerle üniversite yıllarına ait ne çok anısını dondurmuş siyah beyaz resimlerde. Sonra karelere sen giriyorsun. Ada vapurunda çay içerken, Kanlıca'da yoğurt yerken, Moda'nın Ali Usta'sında dondurma kuyruğunda beklerken. Ardından malum düğün fotoğrafları. Dört aydır yeşeriyorum karnında. Belki kıpırtılarımı duyuyorsun ama karnın hala belli belirsiz. Her konuda olduğu gibi bu konuda da temkinlisin. Korse takmış olmalısın ki gebe bir gelin gibi görünmüyorsun. Nasıl kazaya geldiğini, rahmine düştüğüm zaman nasıl üzüldüğünü, burnundan soluyarak anlatırdın. Babamın benzi küle dönerdi de umursamazdın. Koskoca savcı kızıydın. O ise emekli noter memurunun oğlu. Flört ediyordun ama niyetin evlenmek değildi. Çok daha değişik hayallerin vardı. Üstelik sana açabileceği bir evi bile yoktu. Allah'tan, baban, Kızım kirada rezil olmasın, diye sizin için Acıbadem'den küçük bir saray yavrusu alıvermişti. Dört bir yanı bahçe. İlkbaharda giyinir yeşillerini. Ihlamurların gölgesinde oyalanmayı hala çok severim. Fotoğraf seyahatimde en çok etkilendiğim kare, kameriyenin önü. Patika yoldayız. Sen, sağ taraftasın. Yine kameraya bakmıyorsun. Kadife güllerden birini kokluyorsun. Beyaz, kloş bir elbise var üzerinde. Minik minik siyah puanlar süslüyor kumaşı. Her zamanki gibi çok güzelsin. Eski Türk filmlerinden fırlamış gibi. Babamın sağ eli benim omzumda. Sol eliyle karnını tutuyor. Demek ki o günlerde başlamış hastalığı. Ya bana ne demeli? Daha on birinde, yeni ergen. Mavi şort, mavi bluz giymişim. Biraz tombişim. Hadi, balık etli olsun. Tomur tomur memelerimi gizliyorum. Özellikle sol mememi. Ne garip o zamanlar memem olduğu için utanıyorum. Nereden bilirdim yıllar sonra bu kez olmadığı için utanacağımı ve aynı fotoğraftaki gibi her poz verişimde sağ elimi, sol göğsüme perde yapacağımı. O günlerde dedemle babaannem henüz hayattalardı. Sanıyorum o yılın sonundaydı, sarhoş bir sürücünün frenleyemediği kamyonun altında ezilmeleri. Zaten ne olduysa ondan sonra olmuştu. Babamın hassas yüreği kabullenememişti ansızın gidişlerini. Günü dolar dolmaz emekli olmuştu çalıştığı şirketten. Yaramadı. Günden güne benzi soldu, nefesi daraldı. Sonunda inadından vazgeçip doktora gittiğinde çok geç olduğunu anladı. Duyanlar tahtaları tık tıklıyorlardı. Sonra kulak memelerini çekiştirip dudaklarıyla cık cık çekiyorlardı. Sen hep sakindin. Öyle sakin ki haftada bir toplandığınız briç günlerini bile bırakmamıştın. Bir de kadın almıştın eve. Yüreğin dayanmıyormuş öyle görmeye. Babamın altını da o kadın temizlerdi. Babamdan ayrılmak istemezdim. Hatta geceleri bile yanında yatmak isterdim de bana kızardın. Koskoca kız olmuşum. Artık ayıpmış. Babam üzüldüğümü görünce kaşlarının altından göz ederdi. O yaz beni iki dershaneye birden yazdırmıştın. Birinde sınavlara hazırlanıyordum. Birinde İngilizcemi ilerletiyordum. Babamı merak ediyordum. Günden güne miktarı artan morfinli bantlar, yatağın yanındaki oksijen tüpü, belki iki lokma yer umuduyla komodinde bekletilen mamalar içimi acıtıyordu. Hani bazen... Yok yok, sık sık düşünüyorum. Mükemmeli oynamak için kalbini nereye saklıyorsun? Babamın cenazesinde de gayet soğukkanlıydın. Adet olan her şeyi harfiyen yaptın. Hatta daha fazlasını... Üçünde, yedisinde, kırkında ve yılında, ıhlamurların altında büyük sofralar kurdurdun. O meşhur restorandan getirttiğin yemeklerin lezzetinden uzun süre söz edildi. Yüzün hep solgun ve ciddiydi. Bilirdin, mimiklerinde azıcık tebessüm olsa ayıp sayılacağını. Yakışmazdı senin gibi bir kadına. İlk günler ağladığını bile hatırlıyorum. Kendini zorladın mı yoksa gerçekten kalbini bir süreliğine özgür mü bıraktın? Emin değilim. Ben babamı başucumdaki resimde göründüğü haliyle dondurmuştum. Sadece yüzü görünüyor. Çukurlarında parlayan açık kahve bir çift göz bana bakıyor. Sıcacık. Sakın tüylerine dokunma diye tembihledin ve daha o yaşta epilasyon merkezlerine götürdün ama bütün bunları konuşmak istediğimde sözümü kestin. Oysa ulu orta dediğin yer, televizyon seyrettiğimiz salonumuzdu. Sitemlerimi hiç üzerine almazdın. Dudaklarını kıvırıp kötü kötü bakardın. Haklısın, yakışmazdı. Yakışmazdı da otuz yedisinde daha beyaz gelinliğimi giyemeden tek memeli kalmak da yakışmazdı değil mi? Özellikle o günlerde sana ne çok ihtiyacım vardı biliyor musun? Her zamanki gibi yine mükemmeldin. Beni en iyi hastanede en iyi doktora emanet ettin. İstiyorsanız estetik meme yapabiliriz, dediler. İstemedim. İyi ki senin briççiler dünya turu için ısrar ettiler. Yoksa ben daha ne olduğunu anlamadan Serdar'ın biletini de keserdin. Treni kaçırmama çeyrek varken otuz sekiz yıllık yaşamımda ilk defa kendi kararlarımı kendim almanın mutluluğu içindeyim. Hazırlanmalıyım. Kuaföre yetişmem lazım. Sevgili kızın birkaç saat sonra iki şahidin huzurunda nikah memuruna, Eveeeeet! çığlıkları atıyor olacak."} {"url": "https://rihtimdergi.com/truman-ve-biz/", "text": "Bazı filmler vardır, hani kült deriz biz onlara. Ne kadar izlenirse izlensin hep o ilk izlediğimizdeki gibi keyif alırız. Mutlaka sizin de vardır favori filmleriniz. Televizyonda yarısında, hatta sonlarında bile denk gelsek mutlu olur ve izleriz. İşte bu film de benim favori filmlerim arasında. İlk olarak üniversite yıllarımda izlediğimden midir bilmem ama bence başrol oyuncusundan kaynaklı, kaç defa izlediğimi unuttuğum bir başyapıttır bana göre. Başlıktan da anlayacağınız üzere Jim Carrey'den söz ediyorum. Sil Baştan, Maske, Bay Evet, Yalancı Yalancı ve daha pek çok güzel filmi var. Başrolünde oynamasa bu kadar güzel olur muydu bu filmler bilinmez, gerçekten hem mimikleriyle hem de içten oyunculuğuyla gönlüme taht kurmuştur kendisi. O yıllarda böyle bir senaryo ile -senaristleri harika iş çıkarmışlar tek kelimeyle- çekilen bu filmi izlerken kendi hayatım böyle olsa acaba ne hissederdim diye çok düşünürüm. Ya da bu hayatım dışında başka bir hayatım olsa acaba nasıl olurdu diye zaman zaman düşünürüm. Bazı şeyleri kendimiz seçebiliriz fakat doğduğumuz coğrafya, bize konulan isim... ve başka bir sürü şey, kendi irademiz dışındadır. George Orwell'in 1984 isimli kitabında bir grup insanı izleyen, yönlendiren Big Brother isimli bir otorite vardır. İnsanların düşüncelerinin tehdit yoluyla kontrol edildiği distopik bir roman... Bu filmi izlerken her ne kadar filmin fantastik ve komik yanları da olsa korku ve endişeyle okuduğum o romanı anımsadım. Bizi kontrol eden güç, yaptırım... Sanki bir deneyin içindeyiz ya da bir film setindeyiz hepimiz. Uzun lafın kısası, The Truman Show bize düşündürücü mesajlar veren harika bir yapımdır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/trumbo-hollywoodda-komunist-avi/", "text": "George Clooney 2005 yılında 'Good Night and Good Luck' adlı filmde, 1940'lı yılların Amerika'sında yaşanılan 'cadı avı'nı beyaz perdeye aktarmış, üzerinden altmış yıldan fazla geçmiş olmasına nazaran film hatırı sayılır oranda dikkat çekmişti. Wisconsin eyaleti senatörü olan Joseph McCarthy'nin başlattığı, muhalif olan her kesimin 'komünist' olmakla suçlandığı filmde, bir televizyon kanalında senatör aleyhinde çarpıcı haberler hazırlayan Edward R. Murrow ve Fred W. Friendly ikilisinin hayatı oldukça etkili biçimde anlatılır. 22 Ocak 2016 tarihinde tüm dünyada vizyona giren 'Trumbo' filminde, Amerika'nın en büyük senaristlerinden birisi olan Dalton Trumbo'nın hayat öyküsü anlatılmaktadır. 29 Haziran 1940'ta Amerikan kongresi, Amerikan hükümetinin devrilmesini savunmayı ve hükümet aleyhinde propaganda yapılmasını suç haline getiren yasayı kabul etti. Yasa düşünce özgürlüğünü kısıtladığı gerekçesiyle çok eleştirildi. Bu yasaya dayanarak Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi , yazarları, müzisyenleri, eğitimcileri, tiyatrocuları, oyuncuları, senaristleri ve daha onlarca insanı sorguladı. Trumbo filminde 'komünist' olmakla suçlanıp adeta linç edilmek istenilen bahsi geçen yazarlardan Dalton Trumbo üzerinden bir devrin karanlık, despot ve faşist yüzünü görmek mümkündür. Korku, bazı yasal yollar kullanılarak etkisi toplum üzerinde meşru kılındığında insanları istenilen noktalara yönlendirmede en etkili araçlardan birine dönüşebilir. Meşruiyet kazandırılmış bu korku şüpheciliğe ve bir kamuoyu refleksinin oluşmasına neden olur. Oluşturulan korku ortamında yaşaya-maya-n birey etkili kılınan korku yöntemleri sayesinde kolaylıkla yönlendirilip sergilemesi istenilen davranışı sergiler. İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle uluslararası alanda iki süper güç yerini almıştır. Nükleer silahların caydırıcı gücü bugün Soğuk Savaş olarak adlandırılan sürecin başlamasında başat etkiye sahip olmuştur. Bu soğuk savaş yıllarında Hollywood sineması ürettiği konularla insanları 'aydınlatmayı' kendisine hedef olarak belirlemiştir. Amerika'daki komünizm düşmanlığı sinema sektörüne de yansımış, büyük sansürlere yol açan uygulamalar senaristlerin işlerini zorlaştırmıştır. Hollywood diğer birçok kurum gibi- dönemin McCarthy politikalarına boyun eğip aldığı 'Hollywood film yapımlarında komünizm ile bağlantısı olduğu düşünülen kişiler bu sektörde yer almayacaktır' kararı ile adeta faşist ideolojinin resmi temsilcisi haline gelmişti. 1947 yılında başlayan 'HUAC Soruşturması', 'Hollywood Onluları' olarak bilinen Dalton Trumbo, John Howard Lawson, Herbert Biberman, Albert Maltz, Alvah Bessie, Samuel Ornitz, Adrian Scott, Ring Larner, Lester Cole, Edward Dmytryk'ın soruşturmalarının birebir gösterilmekte olan filmde, yargılanan insanların mesnetsiz suçlamalarla hapse atılmak istenmesi seyirciye anlatılmaktadır. 1945-1954 yılları arasında Amerika'da gerek iç gerekse dış politikada hakim propaganda unsuru haline getirilen komünizm tehlikesi bir korku toplumunun oluşmasını sağlamıştır. Senatör McCarthy adeta yasaları çiğneyerek çoğu insanın asılsız bir şekilde yargılanmasına neden olmuş ve Amerika siyasi kültüründe fenomen halini alacak olan McCarthycilik ya da cadı avı olarak adlandırılan döneme adeta damgasını vurmuştur. McCarthycilik, 1950 yılında Senatörün yapmış olduğu bir konuşmada Amerika'da komünist emellere hizmet ettiği belirlenen 205 kişinin isminin yazılı olduğu bir listeye sahip olduğunu ileri sürmesi ile büyük tırmanışa geçmiştir. Ne hikmettir ki liste hiçbir zaman açıklanmamış ve komünist emellere hizmet ettiği öne sürülen kişilerin böyle faaliyetlerde bulunduğu da asla ispatlanamamıştır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/tuna-saskini/", "text": "Dudaklarımı kıpırdatsam da bir şeyler söylesem diyorum ama böyle durumlarda ne söylenirdi hatırlayamıyorum ve ayrıca sözlerin yoğun duygularımı basitleştireceğinden korkuyorum. Sadece gülümsüyorum o yüzden. İçimde taşkın bir sevinç. Şimdi hemen, söze dökülmemişleri, dökülemeyecekleri hissetsin, hiç konuşmaya gerek kalmadan ikimize ait bir hayat başlasın, istiyorum. O ise gayet rahat gözüküyor; üzerinde sadece külotu, çıplak, karşımda duruyor: Kahve yapacağım, ister misin? diyor elleri belinde; işgüzar ve sevimli. Ne güzel bir vücut! Yere sıkı sıkı basan kemikli ince ayaklar, uzun bacaklarında diz kapaklarının hemen üstünden başlayan zarif koşucu kasları, belindeki kıvrımlara tezat, sivri omuz uçları. Benimkilerin ancak üçte biri kadar, dik ve genç memeler. İsterim diyorum olağan bir gündeymişiz gibi. Gülümsüyor, sıcak. Mutfağa gitmeden, kendine en az bir beden büyük gelen gömleğini yerden alıp geçiriyor üstüne, doğal, öylesine. Az sonra ıslığı geliyor mutfaktan, bir yandan da dolapların açılıp kapanma sesleri. O, benim mutfağımda; benim pazar kahvaltıları, çocuklara yemekler, çeşit çeşit reçeller, turşular hazırladığım mutfağımda. Düzeninden, temizliğinden gurur duyduğum mutfağımdan utanıyorum sanki birden. İçindeki yabancıya, benim onsuz hayatımın bütün detaylarını ifşa ediyormuş gibi geliyor, panikle yardım edeyim mi! diye bağırıyorum. Bir an önce kahveleri yapsın, gelsin istiyorum. İstemem! diyor yarı şaka yarı kızgın ton verdiği sesiyle. İki kahve kupası bir elde, diğerinde bir kurabiye -benim kurabiye kavanozumdan bir kurabiye, çikolatalı, dev çatlak kurabiyeler; en çok kızımın sevdiği- geldi oturdu karşıma. Kahveleri komodinin üstüne koydu. Gülümsüyor. Sıcak kahveler cilada rakı beyazı iz yapacak. Kurabiye kırıntıları dökülüyor ısırığından, eliyle silkeliyor gömleğinden öylesine. Alsana kahveni diyor, konservatuvar diyor, son derse girmem lazım diyor, öğrencim gelecek akşamüstü eve, tereyağlı mı bu kurabiye güzelmiş, en geç yedide spor salonunda olacağım sen de gelsene, diyor. Cevabımı beklemiyor, konuşuyor. Gülümsemem donmuş, bakıyorum yüzüne. Konuştum mu hiç, hatırlamıyorum. Ateşli sevişmemiz sonrasında yüzüme duran gülümseme var bir tek aklımda, zamanda asılı kalmış duruyor. Sonradan çok düşündüm bu gülümseme üzerine. Acaba çok mu aptal görünüyordum ki hızlı hızlı toparlanıp gitti o gün, kahvesini bile bitirmeden. O yüzden mi gitmeden beni yanağımdan öptü, bir anlık tereddütle bir şey söylemekten vazgeçerek. Bilmiyorum. Ne söylemek istediğini belki de hiç öğrenemeyeceğim. Günler her zamanki hızı ve rutini ile geçti: ikisi hafta sonuna denk gelen tam sekiz gün. Konservatuvarı aradım bir kez ama onu sormadım, kızımın programıyla ilgili bilgi almaktı bahanem. Santral beni müdür yardımcısına bağladı; müdür yardımcısı benimle konuşurken arkadan sesler geliyordu, belki O'nun sesini duyarım diye kulak kesildim. Programı doğru biliyormuşum, ama teyit ettim, iyi oldu dedim müdür yardımcısına, yalandan. Günler böylece geçti. Çocukların babası iki kez geldi eve, birincisi hafta sonu çocukları almak için, ikincisinde de bırakmak için. Bir kere de güldüğünü göreyim yahu dedi. Kimse nasılsın demiyor, gördüklerinden çıkan sonucu alıp gidiyor. Geçen gece minik oğlum sordu bir, anne neyin var diye. Bir şeyim yok, şekerim dedim, ikna oldu. Kızım ise, değil benim, kendisinin bile farkında değil, aklı bir karış havada. Biraz daha genç olmak isteyebilirim ama yeter ki ergen olmayayım yeniden! Ya her şeyden aşırı tasalı ya da aşırı kaygısız benim kızım. Ortası yok. Ben de öyleydim onun yaşındayken. Ne zamandır tanıyorum Tuna'yı, ne kadar tanıyorum? Kızım konservatuvara geçen yıl başladı, demek ki tanışmamız ve sonrasında gelişen arkadaşlığımız hepi topu bir buçuk yıl. Hayat dolu Tuna, rahat, içten, sosyal çabucak kaldırdı aramızdan veli-öğretmen resmiyetini. Geçen yaz çocukları da alıp Asos'ta kamp kurmayı da o teklif etti, bu yılın ilk yarıyıl tatilinde trenle Hırvatistan'a gitmeyi de. Birdenbire böyle bir arkadaş bulmak beni adeta sarhoş etti. Kendim gibi ofis insanlarından sıkılmıştım çoktandır. Bambaşka bir insan oldum. Daha genç, daha salaş kıyafetler giymeye başladım, çocukları annemlere bırakıp geceleri Tuna'nın grubuyla çaldığı mekanlara gitmeye, sonrasında sabahlara kadar içmeye, gülmeye, gezmeye alıştım. Bu süre zarfında evime hiç gelmedi Tuna. Bahanesi hazırdı: Orası şehrin dışı canımın içi; evse, benim ev şurada! Ama gezmek lazım, gezmek! Böyle derdi, gülerdik. Onun evine hiç gitmedik. Keşke benim evime de hiç gelmeseydik. Yüzümde donup kalmış gülümsemeye küçük bir öpücük kondurup gittiği gün -ki bir pazar günüydü- çocuklarımı annemden almam lazımdı, ertesi sabah onların okulu, benim işim vardı. Bir gece önce zaten çıkmıştım, o günü normalde evde geçirmem lazımdı. Hadi sana gidelim demişti. Aramızda ne zaman başladığını anlayamadığım, o vakte kadar isim koyamadığım ilişkimizde oluşmaya başlamış cinsel gerilimi hadi sana gidelim demekle bir sonraki adıma taşımak da yine ona düşmüştü. Ne yarın pazartesi ne çocukları almam lazım ne de başka bir şey söyleyebildim. Eve girer girmez ikimiz de doğal olanı yaptık: seviştik. Bugün, aradan geçen beş haftadan sonra yine bir pazar günü. Konservatuvarda kızımın veli toplantısı var. Elbette Tuna da orada olacak; elbette her zamanki gibi istersem öğretmenlerle birebir görüşmeler yapabileceğim. Ve ben bugün çok şey istiyorum. Öncelikle, Tuna'dan önceki giyim tarzımda giyinmek istiyorum evden çıkmadan. Kendimi en rahat ve en kendim gibi hissettiğim tarzda: yumuşak kumaşlı, üstüme rahatça oturan bir elbise ve topuklu ayakkabılar. Sonra kocaman yeşil gözlerime bolca rimel, dudaklarıma kırmızı ruj. Hazırlanıp aşağı indiğimde, uzun zamandır beni salaş kıyafetlerle ve makyajsız görmeye alışmış oğlum ağzı açık bakakaldı. Gözlerindeki çocuksu hayranlığı gördüm, gittim onu öptüm, öptüm. Bu defa da kızım anne iyi misin sen? dedi. Süperim, şekerim! dedim, göz kırparak. Ergen suratıyla bana tuhaf tuhaf baktı. Çantamdan ıslak mendil çıkardım, oğlumun yanaklarında bıraktığım ruj lekelerini sildim. Annem hadi bırak ben silerim, geç kalacaksın, çık artık dedi. Onu da öpüp çıktım şehir dışındaki evimden. Evet, bugün çok şey istiyorum. Beş haftadan sonra bugün, Tuna'yı görmek istiyorum. Sıfır noktasından ona yeniden bakmak ve beni nasıl teklifsizce alıp başka dünyalara götürmeyi başardığını, sonrasında da nasıl teklifsizce ve aniden kendi dünyama geri bıraktığını anlamak istiyorum."} {"url": "https://rihtimdergi.com/turk-kolezyumu/", "text": "Çoğu kişinin bilmediği hatta adını sorduğumda nerede olduğunu bile tahmin edemediği bir tarihi eser. Ben de üç dört aya kadar bilmiyordum. Öğrendiğimden beri yakın zamanda gidip görmeyi düşünüyorum. Zaten antik kentin bulunması da tesadüfen olmuştur. Ünlü fotoğrafçı Ara Güler'in antik kentin yakınlarında kaybolmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu stadyum Aydın'da bulunan Afrodisias Antik Kenti'nde bulunur. Kentin adı güzellik tanrıçası Afrodit'ten gelmektedir. Antik kent M.Ö. 5. yüzyılda kurulmuştur. Kent deprem bölgesinde olduğundan dolayı iki tane büyük deprem geçirmiştir. Ama kentte bulunan stadyumun büyük bir çoğunluğu hala ayaktadır. Stadyum antik kentler arasında en iyi korunan stadyum olarak bilinir. Stadyum kentin kuzeyinde bulunur. Stadyum şimdiki modern stadlar gibi 30.000 seyirci kapasitesine sahipti. Stadyum elips şekilde tasarlanmıştır ve herkes etkinlikleri rahat bir şekilde izlemekteydi. Atletizm ağırlıklı halkı eğlendirmek için yapılan etkinlikler düzenlenirdi. Bu stadyumda düzenlenen etkinlikler Pythian olarak adlandırılırdı. Pythian, olimpiyatlar gibi dört senede bir düzenlenirdi; tek farkı, olimpiyatlar spor ağırlıklı yapılırdı, Pythian ise sanat ağırlıklı olurdu. Stadyumun biri batıda diğeri doğuda olmak üzere iki girişi bulunmaktadır. Stadyum depremden sonra yıkılan tiyatro sahnesinin kalan kısımlarının değiştirilmesiyle şimdiki stadyum halini almıştır. Oturma sıraları da depo ve dükkan olarak kullanılan yerlerin üstüne yapılmıştır. Şehrin surları stadyumdan sonra yapıldığı için stadyumun kuzey duvarı sur görevi de görmüştür. Sur yapımında batı kapısı da kapatılmıştır. Gidip ziyaret ederseniz stadyumun tiyatronun üzerine yapıldığını fark edebilirsiniz. Çoğu insan bu stadyumu bilmiyordur hatta belki de antik kenti bile bilmiyordur. Bir gün yolunuz Aydın'a düşerse gidip ziyaret edin. Özellikle ilkbahar aylarında ziyaret edilirse stadyumun zemini çok güzel bir görünüm alır. Ülkemizde dünyaca ünlü tarihi eserlerden daha güzelleri bulunmaktadır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/turkcenin-onemi/", "text": "Aslında bu yazı, Ermenice'nin, Fransızca'nın, Almanca'nın, İtalyanca'nın, Çince'nin vs. Önemi başlığıyla da yazılabilirdi.. Gördüğü rüyayı, kurduğu hayali, düşünüp ürettiği fikri ifade edemeyen, yeterli cümlelerle kendine dahi anlatamayan bir insanın kendine, kendinden hareketle ait olduğu topluma bir faydasının olacağını düşünmek zoraki bir çaba olur. Bize TDK mantığıyla dayatılan, hiçbir duyguya hitap etmeyip sadece masa başında sistematik olarak üretilen kelimelerin cümlelerimizde kullanılmasını kast etmiyorum hiç şüphesiz. Bir çocuğun annesinden, babasından duyduğu, öğrendiği, doğduğu, büyüdüğü çevreye ait olan ağız özelliklerini yansıtan cümlenin toplum içinde değişime uğrayıp yavan bir hal almasından bahsediyorum... Ayrıca aynı anlamı karşılayan bir çok kelimenin ülkenin geneli tarafından bilinirliğini tesis etmek yerine, yoğun çabayı yabancı dilden dilimize giren kelimelere zoraki anlamlar üretmekle geçiren anlayışı da değiştirmek gerekiyor. Yapışkan bir cismi yapıştığı yerden ayırmak için kullanılan kavlatmak kelimesinin daha batıya gittikçe ne anlama geldiğinin bilinmemesi ve yerine daha yavan ve tam olarak kastedilen anlamı karşılamayan çıkartmak kelimesinin kullanılmasıdır dilimize zarar veren. Türkçe'ye değer vermeliyiz. Her yörenin ağız özelliklerini yansıtan kelime ve cümleleri gün yüzüne çıkarmalıyız. Üniversitelerin Edebiyat ve Filoloji bölümleri Ağız Sözlükleri üretmeli. Tek-tipleştirme akımının bir sonucu olan İstanbul Türkçesine biat etme anlayışını değiştirmeliyiz. Bu zihniyeti değiştirmeliyiz. Eskiden zengin bir yapıda olan İstanbul / Osmanlı Türkçesi, Şiir'in de zenginleşmesine yol açıyordu. Ancak günümüzün etkileyici şiir yazan Şairlerinin büyük çoğunluğunun Anadolu'nun zengin ağız yapısı olan yörelerinden çıkması da aslında kelime dağarcığının geniş olmasının öneminin Edebiyat'a katkısını ortaya çıkarıyor. Bu da gösteriyor ki, dilimizle ülkemiz insanlarının farklı ağız özelliklerini içselleştirerek yapacağımız her değişiklik Edebiyatımıza ve Dilimize fayda sağlayacak. Türkçe'ye sahip çıkmanın İstanbul'un günümüz Türkçesine sahip çıkmak olmadığını idrak ederek Türkçemize sahip çıkmaya başlayabiliriz.."} {"url": "https://rihtimdergi.com/turkiyede-kadin-imgesi/", "text": "Kadının sıcaklığı, cazibesi ve eşsiz gücü öyle şaşırtıcıdır ki erkekler bu inanılmaz büyünün karşısında kendini ispatlama arzusuna kapılırlar. Bu arzunun altında ezilen erkekler, kendini bir şiddet makinesine, kadını da bir haz makinesine dönüştürür. Bu dönüşüm, kadının ve erkeğin karakteriyle özdeşleşir ve dönemsel olarak değişen süreçle birlikte yeniden güncellenir. Sıcaklık ve cazibe bakımından yoksun olan erkek, kendini tek bir kavram ile iktidara çıkartmış ve bugüne kadar otoritesini korumaya çalışmıştır. Kadının toplum içinde algılanan haz makinesi imgesi, aslında kendini de cazibesini korumaya çalışan bir obje hissiyatına teşvik eder. Erkeğin ise yaradılış biçimi olarak fiziki güçle sürdürdüğü liderlik, toplum üzerinde her zaman korumacı ve üretken bir imge olarak algılanır. Erkeğin cinsel bir hazza ihtiyaç duyduğu anda karşısına çıkan o yüce cazibe, olması gerekeni karşı cinsin hegemonyası ve süregelen toplum gelenekleri altında zaten kabul etmiştir. Ancak yine zamanla işleyen ve birkaç sebeple birlikte ortaya çıkan feminist tavır, daha adını bulmadan sanat eserlerinde yerini almaya başlamıştı. Peki, sanatın söylemiyle, toplumun anlayış biçimi ne kadar uyuşabilir? Sanatçının, eserinde feminist bir düşünceyle anlatmak istediği kadın imgesi, kitleler tarafından onu anlamak yerine sadece bakmakla veya teğet geçmekle yeterli olacaktır. Bu da tıpkı, bir gazeteyi okumak yerine onu iyice buruşturarak başka bir amaç için kullanmaktan farksızdır. Rönesans'ta kadınların, erkekler için arzu nesnesi ve doğurganlık özelliğine sahip objeden başka bir şey olmadığına hepimiz az çok karşımıza çıkan sanat eserleri sayesinde tanıklık etmişizdir. Günümüzde biz hala zaman zaman Rönesans'ı yaşıyoruz. Kadın hareketleri var, feminizm güçlü ve yaygın, yasalar ise işliyor diye sayabiliriz. Ama bu durum toplumun kültürüne hangi açıdan ve ne gibi bir yarar sağlamakta? İşte tartışılması gereken asıl sorun burada başlıyor. Yüzlerce hatta binlerce yardım kuruluşları ve mücadele dernekleri var. Bunca çabaya rağmen her akşam televizyonda düzenli olarak en az iki kadına uygulanan psikolojik veya fiziksel şiddet içeren haber ile karşılaşıyoruz. O halde kadın için geliştirilen ve düzenlenen her şey bizim geri kalmışlığımızın en büyük göstergesidir. 21.yüzyılın ilk çeyreğinde eğer bir kadın hala korunmaya muhtaç ise ve buna yönelik çalışmalar sürdürülüyorsa erkeğin o soylu ve meşhur korumacı tavrını da detaylı bir şekilde sorgulamak gerekir. Titian'ın Urbino Venüs'üne baktığımızda bizi kendine çağıran bir obje ile karşı karşıyayız. Bu kadının elinin naif duruşu, bize doğrudan tebessüm edişi ve davetkar bakışları Edouard Manet'in Olympia'sından çok daha kabul görmüş aynı zamanda da ideal kadın imgesine sahip. İşte tam burada bir kadından çok tıpkı bir erkeğin gözünden görüldüğü gibi, bizimde resimde gördüğümüz o hazin his, derin ve büyük hazlar uyandıran bir obje konumunda yer aldığıdır. 325 yıl sonraya gittiğimizde, Edouard Manet'in Olympia'sı ile bambaşka bir kadın veya yeniden doğum diye de adlandırabileceğimiz meydan okuyucu bir kadın ile karşı karşıyayız. Ancak bu kadar güçlü ve net bir söylemin arkasında yatan ise bir adamın gözünden anlatılan ve bir kadının bedeninden yola çıkan dışavurum çabasıdır. Artık bu baş kaldıran kadın, izleyicisiyle engellerini kullanarak iletişime geçer. Urbino Venüs'ündeki kışkırtıcı el hareketi yerini çok daha keskin ve söz sahibi bir duruşa bırakır. Yine Urbino Venüs'ünün elinde tuttuğu çiçek, Olympia'da zenci bir kadın tarafından oldukça büyük bir boyutta takdim edilir. Çiçek, bir kadının zerafetini, değerini ve cazibesini anlatan çok soylu ve ikna edici bir simge olarak bilinmektedir. Urbino Venüs'ü kendini bu çiçekle sergilemeye çalışırken, Olympia, çiçeğin tüm mesajlarını reddederek kendinden emin bir şekilde bizim karşımıza çıkıyor. İşte tam bu noktada biz de feminizm ruhuna sahip bu çağrışımın basamaklarını yavaş yavaş inşa ediyoruz. Peki, kadınsılık kavramından yola çıktığımızda, Titian'ın o arzu dolu ve davetkar kadın vücudunu bir şehvet makinesine dönüştürmesi midir kadınsılık? Yoksa Manet'in buna karşılık yapmış olduğu ve yeniden tanımlayarak hüküm süren bir kadın mıdır? Her ikisi de değil. Geçmişten günümüze, kadının arzu nesnesine dönüşümü, toplum tarafından benimsenen ve norm haline gelen acınası bir cinsiyet parçalanmasının sonucudur. Bununla birlikte, yine aynı olgu için resmedilen Olympia'nın, kendi bedeni üzerinde bu temayı kırmaya çalışması bizi başka bir perspektifle daha derin bir düşünceye sokuyor. Titian'a geri döndüğümüzde kadının cinsel bir çağrışım uyandırmasının ardında gözüken diğer bir mesaj doğurganlık. Resimde, arkada duran kadının ve küçük kızın bize anlattığı, Urbino Venüs'ünün şehvet dolu tavrından çok daha uzak. Resme baktığınızda muhtemelen bir kızın, annesinin yanında dua edişini görüyorsunuz. Yine toplumsal cinsiyet üzerinden değerlendirdiğimizde bu mesajın özel alandaki kadın imgesi, lirik bir anlatım yoluyla biçimlendiriliyor. Manet'in Olympia'sında, çiçeği taşıyan zenci kadına baktığımız zaman onun hizmetkar biri olduğunun farkındayız. Kulaklarımızda çınlayan ırkçılık terimi, bu kadının cinsel bir arzu uyandırmasından çok, onun kadınlık kavramını sadece hizmet yolunda kullandığını bize göstermektedir. Zaten bir haz makinesine dönüşmeyen kadın ne kadar kadındır? Zenci, kadınlığı temsil eden en büyük simgelerden birini, beyaz bir çiçeği uzanan kadına sunar. Zenci kadının o beyaz çiçeği Olympia'ya sunması, bizde sanki kendi kadınlığını da o çiçekle birlikte teslim ettiği çağrışımını uyandırır. Olympia'yı, Urbino Venüs'ü ile kıyasladığımızda teninin çok daha beyaz olduğunu fark ediyoruz. Gözümüze iyice sokulan bu detay bizim bir kez daha zenci kadını keşfetmemizde büyük yarar sağlamaktadır. Onun hemen yanında uzanan ve bize birçok engeliyle karşılık veren Olympia'nın bir diğer farkı, ne kadar dik başlı olursa olsun,kadınsı yönünü nasıl ve ne şekilde kullanması gerektiğini bildiğidir. Son olarak zincirsiz bir kadın imgesiyle karşımızda duran Olympia, artık her anlamda, hizmet eden bir kadından çok, hizmet gören bir kadın mertebesine erişmiştir. Kadının cazibesinin en büyük kanıtlarından biri olan saçları, Urbino Venüs'ünün o ateşli bedeni ile uyum içinde dans ederken, Olympia'da bu kanıt tamamen ortadan kalkmıştır. Manet'in kadınında bulunan o mistik tavır, baş kaldırışında saklıdır. Köpek, herkesin bildiği ve çoğumuzun ihtiyaç duyduğu gibi sadakatin simgesidir. Resmi araştırdığınızda bu köpeğin uyuduğu için kadının sadakatsizliğini simgelediğini anlatan kaynaklara ulaşacaksınız. Köpeğe başka bir açıdan baktığımızda Urbino Venüs'ünün o yumuşak ve sakin tavrıyla bütünleştiğini görüyoruz. İzleyici üzerinde herhangi bir tehdit oluşturmayacak şekilde uyuyor. Kedinin ise o dönemde cinselliği çağrıştırdığı söylenmektedir. Aynı zamanda duruşu yine izleyici üzerinde sinirli ve saldırgan bir tavır yaratır. Olympia ve kedisi artık çoktan uyanmıştır. Ne yazıktır ki yüzyıllardır çizilen kadın bedeninin övgü ve şehvet dolu anlatım tarzı, günümüzde Türkiye açısından ele alındığında, dinsel ve ahlaksal açıdan bambaşka bir boyuta taşınıyor. Rönesans döneminde erkek için büyük haz uyandıran kadın bedeninin cazibesi, günümüz Türkiye'sinde tüketim kültürünün parçalarından biri haline gelmektedir. Kadın haklarının erkekler tarafından belirlendiği bu ülkede zaten tüketim mekanizmasına dönüşmesi çok da hayrete düşecek bir durum değil. Kadın kanaması olur ve evlendirilir. Geleneğine veya kocasının isteğine uyar, örtünür. Devletin ideolojisi ve bu ideoloji doğrultusunda kullanılan araçlar yoluyla alanları belirlenir. Yine devletin öngördüğü sayıda çocuk sahibi olur. Aldatılır. Çünkü kadın tüketilebilir bir nesnedir ve elbette tükenir. Erkek hem üreten hem de tüketendir ve bu sebeple yeniden üretmesi ve yeniden tüketmesi gerekmektedir. Her şey bu kadar sistematik bir şekilde düzenlenmişken kadın haklarını da es geçmemek gerekir. Birçok tecavüz sonucunda neredeyse kadının suçlu konumuna geçtiğini gazetelerde okuyoruz. Bunun dışında pek çok şiddete maruz kalan kadınlar bugün hala binlerce sebeple devlete sığınamamaktadır. En başında da bahsettiğimiz gibi kadının sıcaklığı, cazibesi ve eşsiz gücü karşısında kendini ispatlamaya çalışan erkek, Türkiye'de dev bir travma yaratmaktadır. Kadın hareketlerinin ve belirli çalışma haklarının ortaya çıkmasından itibaren, çoğu erkekte beliren bu aşağılık kompleksi, fiziki güçle birlikte bu durumu şiddetle yenebileceğine inanır. Kadını her zaman kırılgan, muhtaç ve tüketilebilir bir cazibe olarak gören erkek, toplumun algısında yatan korumacı tavrını yarattığı şiddet ile özdeşleştirmiştir. Günümüz Türkiye'sinde çözümlenemeyen bu tavrın sığındığı alan ise ataerkil yapı. Görünen o ki, Türkiye'de yaşayan bir kadının durumu, Urbino Venüs'ünün yarattığı kadınlık imgesinden çok daha vahim."} {"url": "https://rihtimdergi.com/turuncuya-boyananlar/", "text": "Artık konuşmamız gerekiyor. Kelimelerimi kaybedeli bir haftayı geçti. Onları artık hiçbir yerde bulamıyorum. Sana dair bir şeyler karalamak için masama oturduğum günlerde, anlatışımdaki yetersizlik canıma okuyor. Senin en ufak bir titreşimini bile kağıda dökmekten acizim. Yine de elimden geldiği kadar ikimizden bahsetmeye çalışacağım ve bu mektubun başında, tam da şu an iki ayrı kişiyken biz, okumayı bitirdiğinde içinde bir yerde beni de duyumsayacağını ummaktan başka çarem yok. Seninle yüz yüze gelip tüm bunları anlatmam da mümkün değil. Söylediğin hiçbir şeye dikkat edemiyorum çünkü. Yakalayamıyorum. Seni dinlerken, ellerinde, çillerle kaplı alnında, gerdanlığında tanıdık bir şey arıyorum. Aynı anda yola çıkmış iki insanken, sen sanki uykuya daldığım bir yüzyıl boyunca benim hayatımı yaşamışsın. Ben bambaşka kadınların ayak izlerini takip ederken, sen görmek istediğim şehirleri, evden tek parça eşya almadan çıkıp gitmek istediğim saatleri, girmek istediğim belaları çoktan bir anı haline getirmişken, sana artık ne katabilirim? Sanırım hiçbir şey. Benden dört başı mamur bir mutfak robotu, yalnızca üzgünken oturulabilecek bir sandalye bile olabilir. Peki ya bir sevgili? Bu aslında hiç de olası bir durum değil. Üstelik bu satırların anlatmak istediği de bir aşk güzellemesi değil. Başını yastığından kaldırmanı, silkinip kendine gelmeni ve seni çepeçevre saran bu adamı artık görmeni diliyorum. Fark edebiliyor musun? Düzenli mesai saatlerinde durmadan konuşup şikayet ederken birden yavaşlamaya hatta küçülmeye başlayan ve merkezine doğru çekilerek içine sadece seni sığdırabilecek bir koni halini alan bir adamdan bahsediyorum aslında. Kelimelerime yer bulamayışımız da böyle bir döneme denk geldi işte. Tüm trenlerin aynı istasyona gittiğini sanan çocuk tarifeni, olsa olsa bir kadının bir kuştan çaldığı uçarılıktır dediğim, gülümseten genç kızlığını öğrenmeye ve heybeme doldurmaya öylesine meraklıydım ki başka hiçbir şeye yer kalmamıştı. İçi sadece seninle dolu, koskocaman bir koni! İnanır mısın bana bilemiyorum ama kaybettiğim onca şey hiç mi hiç umurumda değil. Ama sen korkmaya başlıyorsun, görebiliyorum. Gittikçe kuvvetlenen ve benden güç alan varlığının bir gün enkaza dönüp başıma yıkılacağını kuruyorsun. Korkma. Funda, ben şuursuz bir kalabalığın içinde, güzel okullarda, güzel kitaplar okuyarak ve güzel giysilerle dolanarak güzel bir gelecek kuruyordum, farkında mısın? Bir sıfatın uğruna unutulan yaşantıyı görebiliyor musun? Bana ait olan, yaşamam için sözlüğüme girmiş mutluluk kelimesi bile bambaşka insanların hayalleriyle besleniyor. Onların diledikleri zamanda da belki son bulacak. Bilemiyorum. Funda, bir de şu konu var ki muhakkak anlaman gerek: Ben babamı sevmiyorum. Beni kocaman bir adam yahut dengi gibi görmesine dayanamıyorum. Bir kere bile beni balkona çekip kız arkadaşlarımı sormadı mesela, boyumun nasıl attığını fark etmedi yaz tatillerinde. Yıllardır onun içinde ve gözlerinde çocuğunu kolluksuz denize gönderen bir baba misali kır düşmüş bir endişeyi aramaktan bıktım usandım. Şimdi anlayabiliyor musun, senin varlığının hiçbir zaman bir enkaza dönüşemeyeceğini, tanıştığın çocuğun zaten içinde bir enkaz sessizliğini taşıdığını? Kalabalığın sırtından dönen sesimi aslında sessizlik sandığımı duyuyor musun? Farkındasın, görebiliyorsun ve duyabiliyorsun beni Funda, artık daha fazla sorgulama. Ben ilk kez kendimden başka bir insanın var oluşunu büyük bir mutlulukla karşılıyorum. Bedenimden uzayıp giden bir kara parçası gibi değil, hayır öyle değil; ulaşmak için topraklarımı geride bırakmayı içtenlikle dileyebileceğim bir ada misali içimde duruyorsun. Yer değiştirmiyorsun, solmuyorsun, bitmiyorsun, karşılaştığın gerçekleri bir bir kırıyorsun. Havada azot, oksijen ve karbondioksit vardı değil mi Funda? Aramızda yalnızca tek bir madde varmış da bu bizi birleştirmek için efsanelerle, şarkılarla, tesadüflerle ikimizi birden sarmalıyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/tuten-buhar-makineleri/", "text": "İletişim Çağı'nda bulunan bizleri anlamak ve anladıklarımızı da bir başkalarına aktarabilmek için kelimelerin manaları üzerinde çalışmaya devam etmeliyiz. Tabii ki örneklemeler ile benzetmeler bizim kullanacağımız en sağlam elemanlar olmaya devam edecek ve bir anda olmasa bile, belirli bir süreç sonunda hem ne konuştuğumuzu bileceğiz hem de başkalarının bize ne anlattığını. Tüten buhar makineleri, birbirimizi anlama çabamızda bizlere çok ilginç yollar sunmaktadır. Örneğin; burada halihazırda çalışmakta olan buhar makinelerinden bahsediyor olabiliriz. Buhar makineleri çalışırken buhar çıkarırlar ve bu durum da onların tütme eyleminde olduğunu gösterir. Fakat, bunun yanı sıra; şu anda çalışmıyor olsalar bile sahip oldukları teknolojinin günümüzde hala kullanılıyor olduğunu da belirtmiş olabiliriz. Yani; buhar makinelerinin tarihin tozlu raflarına kaldırılmadığını ve varlıklarını hala sürdürdüklerini anlatmışızdır. Birinci anlamda şu an çalışır bir şeyi anlatmışken ikincisinde ise varlığını sürdürmesinin bile haber niteliği taşıdığına olan inancımızla ilgilidir. Birbirimizi anlamaya başladık mı bilmiyorum ama bir anlam örneği daha geliyor; bu tanımlamayla buhar makinelerinin iyi ya da kötü koktuğu bilgisini de vermiş olabiliriz. Buhar makinelerinin her daim aynı kokmadığını ve bizim iyi mi yoksa kötü mü koktuğunu bu cümleyle birlikte mimiklerimizle sunabileceğimizi de hatırlatmak isterim. Buhar makinesi, bu anlamda kötü kokularla tütüyorsa bir felaketin habercisi de olabilir. Kısacası; biri size derin bir nefes alıp biraz ufuklara doğru baktıktan sonra Tüten buhar makineleri... dediğinde, o kişinin size anlatmak üzere olduğu şeyden bihabersiniz demektir. Elimizden geldiğince sıfat tamlamaları kullanıyor ve karşı tarafa tamlananın kusursuza en yakın halini sunmaya çalışıyoruz. Eminim ki hepimizin tüten buhar makineleri hakkında anlatacağı birçok öykü vardır ama öyküsü olmayan yerde de nasıl kısaltmalara kaçtığımızı unutmamak gerek. Düşünün ki tamlanan atılıyor ve tamlayanı ise isim haline çekiyorsunuz ve nedenini de bilmiyorsunuz. İstanbul'da yaşayan birinin Bugün de hava pek güzel. Karşıya vapurla mı geçsek? cümlesi bizler için ne kadar normal olsa da Fransızlar için durum pek de öyle değil! Handymax kategorisinde Supramax gemiler Panamax gemilerin sahip oldukları daha fazla yük taşıma kapasitesine ve gemide yük elleçleme esnekliğine sahip olmaları nedeniyle mal göndericilerinden yoğun talep görmektedirler. diyerek konu hakkında bilgi sahibi olmak isteyenlerle verilerini sunuyor Türk Armatörler Birliği. 1920'li yılların sonlarında Milli Vapurcular Birliği olarak adlandırılan bu oluşumun, 2021 yılındaki gemi türlerine ait verdiği bilgilerden bir kısmını sundum sadece. Bir şeyleri anlamak yerine isim verip geçme huyumuzdan 101 yıldır vazgeçmediğimizi görmüş oldu bu gözler. Vapeur kelimesini vapura çeviren kalmamış, orası kesin. Yoksa birileri çıkar ve Handymaxe hendimek de diyebilirdi. Yine ne olduğunu anlamazdık ama en azından kendi alfabemizin dışına çıkmamış olurduk. Belki de taze kan mühendislerimiz bu isimlendirme işlerini de önemsiz görüyordur. Belirli tablolar vardır, incelesen ne, incelemesen ne, zaten kullanım amacını biliyoruz, bu söylediklerin de hiçbir anlam sunmuyor bizlere; diyebilirler, desinler ama yazının başında dediğim gibi amacımız iletişim. Derdimizi bir şekilde anlatmayı öğrenmeliyiz. Tüten buhar makineleri, her anlamıyla etrafımızdalar. Biz gemicilik ve taşımacılık alanlarında aklımıza gelenlerden örneklemeler sunmaya çalıştık. Diyorum ya; hepinizin etrafında tüten buhar makineleri vardır ve sizlerin de bunlarla ilgili anlatacak, görüş sunacak, üzerine tartışacak birçok konunuz ya da öykünüz vardır. Birbirimizi anlamamız için anlatmaya başlamanız lazım çünkü İletişim Çağı'ndayız. Anlatmaya başlamalısınız çünkü buhar makineleri tütüyor. Konuyu kapatmadan önce, son bir noktaya daha değinmek istiyorum. Gemilerin nasıl sınıflandırıldıklarına bakarsanız kullanım amaçlarına göre olduklarını göreceksiniz. Kuru yük, likit yük, insan taşımacılığı, hayvan taşımacılığı, araç taşımacılığı, konteyner taşımacılığı, keşif, sondaj, kurulum, balıkçılık vb. örneklerle sınıflandırılmaktadır bu gemiler. Bunu gayet doğal karşılarız çünkü gemiler, kullanım amaçlarına göre tasarlanarak üretilirler. Yani; buharlı gemi tanımlaması bize pek bir şey ifade etmez çünkü kullanım amacını bilmemekteyizdir. Buradan bakıldığında; tarihte var olan bir gemi de yapısı gereği kendi vasfını bilmiyordu. Tarihte bir benzeri olmadığı için, çoğu buharlı geminin adı unutulsa da, bu geminin adı hiç unutulmadı, unutulmayacak da... Hiçbir vapura kolaylıkla böylesi bir görev verilmeyecek, yıllar sonrasında da bu başarı hikayesi anlatılmayacak belki de... Ama o başardı ve tarihe adını Bandırma Vapuru olarak kazıdı. Onun taşıdığı fikirler de hala etrafımızda ise, günün birinde yukarıda değindiğim konunun gerçekleştiğini göreceğiz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/uc-arti-bir/", "text": "Neden geldin, dedi yaşlı kadın genç adama. Bu bir soru muydu, serzeniş miydi tam anlaşılamadı. O vakit sustu adam. Gözleri yaşaracaktı, tuttu göz kapağının altında gözyaşlarını. Tuzu yaktı içini. Yaşlı kadın, genç adamın elinden tutan kız çocuğunu fark etti birden. İçi yumuşayacak gibi oldu, yumuşamadı. Hiçbir şey sormadı. Araladığı kapıdan önce gölgesi girdi adamın, sonra gölge diğer gölgenin elinden tuttu. O da girdi içeri. Gölgeler, bedenler, susulan sözler; peş peşe içeri girdiler. Kadın elini uzatmış odayı gösteriyordu önden. Onlar görmüşlerdi oysaki. Oda loştu. Bir ağırlık vardı içeride, anlaşılamayan. Kağıt toplayan bir çocuk hızla geçti penceredeki sardunyanın ardından. Akşam olmak üzereydi. Kadının perdeyi çeken ihtiyar ellerine takıldı çocuk. Arka bahçelerindeki kurumuş ağacın dallarına benzetti onları. Lamba düğmesinin sesi minik odada yankılandı sonra. Sonra kadın onlara dönecek gibi oldu, dönmedi. Kapıdan çıktı. Adam pencere önündeki somyaya oturdu. Çiçek desenli minderlerine sırtını yaslamadı. Eliyle çocuğu çağırdı yanına. Çocuk ürkek adımlarla eğreti oturdu. Niye getirdin beni buraya, hadi evimize gidelim, diyecek oldu. Konuşturmadı adam. Sus işareti yaptı. Fısıltıyla bir şey söyledi ama anlayamadı çocuk. İşaret parmağını dudaklarına kapattığından, okuyamadı onları. Tek bildiği okuma buydu oysa. Kadın birkaç dakika sonra içeri geldi. Islak ellerini önüne bağladığı peşkire siliyordu. Çocuk aç mı, diye sordu genç adama. Acıktım, dedi çocuk. Çok utandı, dememeli miydi acaba. Bir adama bir kadına bakıyordu şimdi. Açlığını unutturan bir şey görmüştü onlarda. Aynı bakışlar, aynı çatık kaşlar, göz renkleri de mi aynıydı yoksa? Birbirlerinin hem kopyası gibiydiler hem de farklıydılar. Aralarında otuz üç yaş vardı. Bilmiyordu çocuk. Kapıdan hızla çıkan kadının ardından gidecek oldu. Ona kim olduğunu soracaktı, adını soracaktı. Kendi adını da söyleyecekti mesela. Henüz okula gitmediğini ama bazı harfleri bildiğini söyleyecekti. En sevdiği arkadaşının Elif olduğunu, gece geç yatmayı çok sevdiğini fakat babasının onu erkenden yatırdığını, mum ışığında elleriyle hayvan gölgeleri yapabildiğini, buraya üç farklı otobüsle geldiklerini, en sevdiği yemeğin mantarlı köfte olduğunu, buna herkesin şaşırdığını, üstelik acı biberden üç tane yiyebildiğini, en sevdiği oyunun yakantop olduğunu, en sevdiği hayvanın kedisi Nusret olduğunu söyleyecekti. Annesinin melek olduğunu söyleyecekti sonra. Bir gün seni de yanına alacak, demişti komşu teyzesi. Hiçbirini söylemesine izin vermemişti babası. Tam kalkarken kolunu tutmuş yanına oturmasını istemişti. Kadın birkaç dakika sonra koltuk altında bir sofra bezi ve elinde bir tepsiyle içeri girmişti. Tepsiyi kapının yanındaki sehpaya koydu. Yere, halının tam ortasına serdiği bezin üzerine tepsiyi koyup Hadi buyurun, Allah ne verdiyse... demişti. Sofrada üç boş tabak, ortada bir tabak dolusu lahana turşusu vardı. Tabakların yanında desenleri birbirinden farklı görünen kaşıklar duruyordu. Kadın tencereyi getirdi. E hadi buyurun, kendime yapmıştım, bilseydim..., cümlesini tamamlayamadı. Çocukla adam tepsinin yanına çöküvermişlerdi. Birbirlerine neredeyse yapışık vaziyetteydiler. Kadının ağrıyan dizlerine rağmen ustaca kurduğu bağdaşa bakıyordu çocuk. O da aynısından yapmak istedi, vazgeçti. Kadın, tencereye daldırdığı kepçeyle önce çocuğa, sonra adama koydu yemekten. Kendisine daha az doldurmuştu. Bir anda, hadi kızım, bir koşu mutfağa git de ekmeği getir gel, dilimleri koymuştum tabağa da unutuvermişim işte, dedi. Gülümsedi adam, gülünce sağ yanağında gamzesi belirdi. Görmedi kadın. Mutfağın, kapının sağ tarafında kaldığını anlamıştı çocuk. Işığını açmadan görebilmişti tezgahta duran ekmek dolu tabağı. Hemen kapıp içeri getirmişti. Tabakta onu bekleyen türlüye baktı. Çok sevmezdi ama guruldayan midesinin hatırına yiyecekti. Üstelik tadı çok güzeldi, hafif acılı. Adam türlüyü yerken hiç de hafif olmayan acılarını düşündü, pişmanlıklarını... Bütün keşkeleri kadının örgü yeleğinin cebinden sarkan sarı tesbihin taneleri gibi art arda diziliyordu boğazına. Düşüncelerinden kurtulmak için bir çırpıda silip süpürüyordu tabağındakileri. Bunu gören yaşlı kadın, hafif olmayan acılarının yüzünde bıraktığı izleri daha da belirgin edercesine gülümsüyordu şimdi. Tam o an, kadının sağ yanağında oluşan gamzesini görüp boynuna atılıvermişti çocuk."} {"url": "https://rihtimdergi.com/uc-gunluk-dunya-bir-kopegin-gozunde/", "text": "Ben Lucky. Bu ismimi bana, sahibim Hakan vermişti. Onunla iki yaşımda tanıştık. Beni sahiplendi. Ona bir dost olmuştum. O da bana bir baba. Fakat onu bir ay önce trafik kazasında kaybettim. Oysaki o bana Beni bırakma. derdi ama o beni bıraktı. Zaten ben de çok dayanamadım. Üç günün sonunda, bu dünyadaki somut bedenimden ayrıldım. Sadece o üç günde sokaklarda neler gördüm, neler işittim. Beni canından bile çok seven sahibimin gördüklerim karşısında insan değil melek olduğunu anladım; çünkü insanlar sesi çıkmayan, konuşamayan her şeyi çıkarları için kullanıyorlarmış. Oradan da uzaklaştım. Susamıştım, yakında bir çeşme görünüyordu. Oraya doğru yöneldim. Çeşmenin yalağından su içen kuşların sesleri duyuluyordu. Çeşmenin yanına geldim. Tam su içecektim ki bir adamın beni boynumdan tutup fırlatmasıyla havalanarak yere kapaklandım. Canım çok acıyordu. Adam buradan su içmemem gerektiğini, çeşmenin kendisine ait olduğunu bağırarak anlatmaya çalışıyordu bana. Eğer ben oradan içersem müşterisi kaçacak ve aslında bedava olan suyu parayla satamayacaktı. İnsan açgözlülüğünün doruklarını yaşıyordu. Aslında kendisine ait olmayan bir çeşmeyi bile kendi çıkarları için kullanıyordu. Su aramaya devam ettim. Bir teyze halı yıkıyordu kızlarıyla. Deterjanlı suyu bile içebilirdim. Bana doğru süzülen deterjanlı suyu içmeye çalıştım. Fakat çok iğrençti. Hem zehirlenebilirdim de... İçmeyi bıraktım. Yolun kenarından yürümeye başladım. Hala susamış hissediyordum. Fakat üşümem susamamdan daha ağır basmaktaydı. Kumsala doğru yol aldım. Kumsala geldiğimde akşam olmaktaydı. Kumsalda yeri biraz eşeleyerek yatak gibi yaptım ve orada bu geceye atlatmaya çalıştım. Sabah olunca uyandım. Bir ses duydum. İnsanların kahkaha sesleriyle karışık bir darbuka sesi duydum. Neler oluyor diye sesin geldiği yöne doğru ilerledim."} {"url": "https://rihtimdergi.com/uc-kilitli-sanduka-ali-oguzhan-vural/", "text": "Öykülerde hem fantastik, hem post-apokaliptik hem de güncel temalar kullanmış. Bir öykü kitabından beklendiği gibi sonuca bağlanmadan ve detaya girmeden hızlıca ilerliyor hikayeler. Öykülerin içeriğindeki sembolizm ve masalsı anlatımla yazar, duygulara odaklanmış ve özellikle çoğu hikayelerde kaleminin gerçekçilikten ziyade olayı yaşayanların verdiği tepkilere önem verdiği anlaşılıyor. Her şey böyle başlıyor. İnsan yalnızlıktan, can sıkıntısından bir anda koparıyor ipleri. Ben de öyle yaptım sanırım. Size başımdan geçenleri anlatacağım. Bazıları iklim krizinde yok olan bir dünyanın gerçeküstülüğünden, bazıları mitolojik karakter Lilith'ten, bazıları cinayetten, bazıları şizofrenik kişilik bozukluklarından esinlenmiş. Ama genel olarak olayların içeriği hikayede sadece arka plan olarak veriliyor; fakat yazarın çok kısa cümleler kullanması gidişatın akıcılığını yavaşlatıyor. Kitap beklemediğim bir şekilde ilgimi çekti, arka plana yedirilmiş bir huzursuzluk hissi, özellikle hikayelerde sonuna kadar gizemi koruması ve bazen sonunda bile açıklamaması hikayeleri akılda kalıcı yapıyor. Belki dili biraz daha akıcı olsa bazı öyküler roman olarak bile okunabilir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ucurtmanin-kuyrugu/", "text": "Savaş Dinçel'in yazdığı ve yönettiği, vefatından önceki son oyunu olan bu eser gelenekselleştirilmeye çalışılmaktadır. Geçmişten günümüze kadar Şehir Tiyatroları'nda Savaş Dinçel'in yönetmenliğinde, Ankara Devlet Tiyatroları'nda Hakan Çimenser'in yönetmenliğinde sergilenen bu oyun, son kez 1 Nisan 2007 yılında Savaş Dinçel'in vefat gününde sergilenmiştir. Çok yakın dostu olan Müjdat Gezen kendi okulunda onun için yaptırdığı tiyatro sahnesinin açılışını bu oyunla yapmıştır. İlker Ayrık ve Aykut Taşkın'ın oynadığı bu oyun Savaş Dinçel'i yaşatmanın en güzel yoluydu. Kendilerine Savaş Dinçel Sahnesi Oyuncuları demişlerdir. Oyun her sahnelenişinde, seyirciler salonları her dolduruşunda Savaş Dinçel yeniden can bulacaktı. İlker Ayrık ve Aykut Taşkın'ın hayat boyu oynayacağız dediği bu oyun, kurucuları oldukları Pervasız Tiyatro Topluluğu'nun da vazgeçilmez oyunu oldu. Hayat koşturmacasında; doğduğumuz ailenin özelliklerinin, bize öğrettiklerinin, toplumda birer yansıması oluruz. Ailesi tarafından disiplinle yetiştirilen, içine kapanıp, sokaklardan, arkadaşlıklardan yabancılaşmış bir çocuğun babası ölünce verdiği bir karar üzerine oynanan bu oyun kendimizi ve geleceğimizi sorgulamaya itecek bizi. Hayatı boyunca babasının çizdiği yolda ilerleyen, o yoldan başka bir yol bilmeyen çocuk babasızlığa düşünce çaresiz kalır ve işte o an kendi hayatını yaşamaya başlar. Karşısına çıkan beklenmedik kişi adeta bir iç ses gibi ona karar vermeyi, düşünmeyi, kendi hayatını yaşayabilmeyi öğretir. Yapmacıklıktan uzak, oldukça bizden bir oyun olan Uçurtmanın Kuyruğu hepimizin hayatından birçok sahne içeriyor. İzlerken gözlerimizden dudaklarımızdan gülücükler dökülse de aslında yaptığımız, maruz kaldığımız birçok yanlışı gün yüzüne çıkartacak. Zaman, tutmuş kolumuzdan, bizi yaşlandıra yaşlandıra oraya buraya sürüklüyor; arabanın camından dışarıyı izler gibi, görmeden öylesine bakıyoruz çevreye: yaşamıyoruz. Hop dur bakalım ne oluyor diye çıkışıyoruz, yine de zaman bırakmıyor kolumuzu. Bir anlaşma yapıyoruz 'zaman sen yine götür beni ileri doğru fakat bırak da yaşaya yaşaya göre göre geçelim şuradan'. Artık bizi arkasından sürükleyen bir zaman yok, geçen yıllarla el ele tutuşmuş kendi hayatımızı dilediğimiz gibi yaşıyoruz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ugurlamama/", "text": "Kadın o sabah da erkenden uyandı. Araladığı göz kapaklarını birkaç kez kırpıştırdı. Bir süre tavanı seyretti hareketsiz. Sonra yere indirdi buz gibi ayaklarını. Gözleri yün terliğini aradı. Nereye bırakmış olabilirdi ki? Desenli karoların, ayaklarından daha soğuk olmadığını düşündü. Ardından pudra pembesi sabahlığını geçirdi üstüne. Rengini sevmediği halde almıştı, yıllardır sahte bir mutluluk gibi taşırdı üzerinde. Krem rengi perdeyi aralayıp sokağa baktı. Kenarında tek tük ağaçların dizildiği, griliği üzerindeki rengarenk arabalarla yer yer kaybolmuş, büyük bir caddeye açılan bir sokaktı burası. Saman sarısı apartmanların herhangi birinde, herhangi bir katındaydı herhangi kadın. Günlerden pazar, mevsimlerden sonbahardı. Kızı uyanıncaya kadar kendiyle, eviyle meşgul olacaktı her tatil gününde yaptığı gibi. Nevresimini değiştirecek, duşunu alacak, radyosunu açacak, kahvesini içecekti. O sırada oturma odasındaki yatağından kalkıp kucağına gelen kedisini sevecekti. Belki televizyonu açacaktı sonra, canı isterse. Minik balkonuna çıkacaktı çiçeklerini sulamaya. Çay suyunu koyup mutfak masasına kahvaltılıkları dizecekti. Kızı kalkacaktı sonra, ıslak günaydın öpücükleri konacaktı gülümseyen yanaklarına. Belki tost, belki yumurtalı ekmek yapacaktı ona. Ekmek kızartacaktı mutlaka, üzerine tereyağı ve ayva reçeli sürecekti. Kahvaltıdan sonra kızını hazırlayıp kapıdan uğurlayacaktı. Balkona çıkıp kırmızı arabanın ardından dualar okuyacaktı yine. Öğleden sonra yemek hazırlıklarına başlamıştı ki çok kullanmadığı, hatta varlığını unuttuğu bir eşyanın, ev telefonunun sesiyle yerinden sıçradı. Birkaç kişide vardı ev numarası. Belki de yanlış bir aramaydı. Arayan iş arkadaşı Nuray'dı. Akşam yemeğine davet ediyordu onu. Aynı çatı altında, neredeyse bir selam dahi vermeden çalıştığı birkaç iş arkadaşı da gelecekti. Hep ilginç gelirdi bu buluşmalar kadına. Doğru dürüst bir kelam etmeyen, asık yüzlü, işkolik insanlar topluluğu böyle ayda birkaç kez buluşur, sanki işte konuşmak yasakmış da tüm biriktirdiklerini aynı anda atar gibi hiç susmazlardı o buluşmalarda. Bir kez icabet etmişti davete, fazlasına lüzum görmedi. Evin arka tarafına bakan bir odası vardı, çamaşır kurutmak için kullanırdı burayı. Bu sefer gelişigüzel asmıştı ıslak çamaşırları kurutmalığa. Evin dört bir yanını saran yemek kokularının arasında kızının en sevdiği mozaik pastayı yapmayı da unutmamıştı. Akşam erkenden kararmıştı hava. Buram buram kasvet kokuyordu. Günlerdir olduğu gibi bugün de kendini göstermemişti güneş. Öğle saatlerinde bir bulutun ardından çıkacak gibi olmuş birkaç dakika sonra da kaybolmuştu. Ertesi güne giyeceklerini ütüleyip hazır etmiş, kızının okul eşyalarını düzenlemişti. Sofrayı hazırlarken açık camdan kızının sesini duyar gibi olmuştu. Evet, oydu. Ağlıyor muydu yoksa? Hışımla mutfak penceresine yönelirken elindeki tabağı düşürmüş, kırık parçalar dört bir yana savrulmuştu. Fark etmemişti bile. Kızı, biriciği, adamın kolundan çekiştiriyordu. Belli ki onun da içeri gelmesi içindi bu yana yakıla ağlaması. Seslenmekten ziyade kızını sakinleştirmek için balkona çıkmıştı. Fakat düğüm düğümdü boğazı, bir şey söyleyemedi. Hem söylese de kendi sesinden duymazdı ki kızı sesini. Karar verdi, aşağıya inecekti. Gözleri uzun gri hırkasını aradı. Bulamadığı terlikleri gibi demek o da terk etmişti kadını. Dolabında asılı duran siyah hırkasını kaptı hemen. Nedense o an fark etti; gri, siyah ve kahverengi dışında bir renk yoktu orda. Tam anahtarına uzanmıştı ki birisi narin narin kapıyı tıklatıyordu. Kızının çalışıydı bu, sevindi Kapıyı açtığında o kocaman adamı gördü. Uzun boyunu, bal rengi iri gözlerini, ellerini yana açmış çaresizliğini... Sonra hemen unuttu bunları. Şimdi nasıl kabul etmesin, nasıl hayır, olmaz desin. O an ki unuttuklarını, unutamadıklarını hatırladı bir bir. Sustuklarını, susamadıklarını hatırladı. Dağlandı yüreği tekrar tekrar. Külleri bile sıcaktı hala. Tamam dedi dilinin ucuyla. Düştü düşecek bir tamam'dı bu. Elinde eğreti tuttuğu siyah hırkası gibi. Bir bayram günü gibiydi çocuk, çıkabileceği en yüksekteki bir uçurtmaydı; bir kuştu en özgüründen, en renklisinden bir hediyeydi. Porselen kırıkları süpürdü kadın. Kendi kırıklarını da böyle temizleyip atabilseydi keşke çöpe. Unutabilseydi... O sadece unutmayı unutabilmişti. Yemeğin altındaki kısık ateşi söndürdü, hırkasını aynı askıya asıp serbest bıraktı dolabın içine. Kedisine mama koydu, koltuktaki battaniyeyi katladı hiç acele etmeden. Televizyonun sesini açtı biraz daha. Kedi, alışkanlıkla henüz yanmayan kaloriferin altına büzülmüştü. Sevmek için uzandığında kedinin altında duran yün terliklerini gördü. O gün üçünü kez gülümsemişti. Bir süre sonra dış kapının sesini duydu. Gitmişti adam, en iyi bildiği şeydi. Bakmadı ona mutfak camının ardından. Bin yıl kadar uzaklaşmıştı adam şimdi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/umut-vaatleri/", "text": "Geçmişe sıkışıp kalmış olayları kurcalarken, yaşanan hislerin analizini yapmak ve vaatlerin yerine getirilip getirilmediğini kontrol etmek; bizim işimiz değil. Fakat, yaşamakta olduğumuz süreç boyunca, insanlara bir şeyler vaat ettiğimiz doğrudur. Şöyle bir kapsamlıca düşündüğümüzde de; ya umut ya da umutsuzluk vaat ettiğimizi görüyoruz. Olumsuzdan olumluya doğru bu durumu incelemeyi daha faydalı gördüğüm için sizlere bir sonraki paragrafta umutsuzluk vaat edeceğim. Tüm kıyamet senaryoları hızla gerçekleşiyor. Bizim neslimizin görüp göremeyeceği bile belli olmayan bu hadise sonucunda, yeryüzünde tek bir canlı bile kalmayacaksa; bırakın bugüne kadar gerçekleştirdiğiniz tüm o yaşanmışlıkları, neden bu yazıyı okumaya devam ediyorsunuz? Bir anda alim olacaksınız da üç günlük yaşantınızı doyasıya yaşayacak kadar gelir mi elde edeceksiniz? Birileri sizin damarınızdaki son damla kanı bile emip hiç ederken, başkaları dünyaya geldiği için mi sevineceksiniz? Sevdiğiniz size göz mü kırpacak? Sonsuz mutluluğu elde edemeyeceğinizin farkında değil misiniz? Güneş size gülmeyecek ve hiçbir Mart ayında elinizde montsuz dolaşamayacaksınız! Tek bir umut tıkırtısı yok bu beynin içerisinde. Her şey olacağına varacak ve olacağı şey de senin varlığını kutsamayacak. Günlük yaşantında elde edemediğin ilgileri internet üzerinden gerçekleştirilen oyunlarda arayacaksın. Kazanırsan belki birileri seni tebrik edecek ve içlerinden de kesin hile yapmıştır diyecek. Yaratılma amacım ne benim? diye soracak olursan; aile kurup öyle geçineceksin cevabını yeterli bulmuyorsan, vay senin haline! Tabii ki umutsuzluk vaat eden bu önerilere kulak verip vermemek senin elinde. Mantık denen olgu seni hangi cümlelerde etkin kılıyorsa ve mantıkla yaşamayı benimsediysen, bu yollar hep senin! Aslı astarı olmayan umutsuz günler ya da geçmişin olay örgülerini inceleyip boş vaatler üzerine kafa patlatmak yerine, bulunduğun zaman diliminde yaşamanı tavsiye ederim. Boş ümitler boş vaatlere karışsa ve sizin için yorumlar yapılsa, bu durum sizin umut vaat etmediğiniz anlamına gelmez. Askere başladığı ilk gün sudan çıkmış balığa dönen kişiler için de geçerlidir bu durum, çalışmaya başladığı ilk gün hatalı işler yapmış olan bir çalışan için de. Bir anlık tepkilerimizle etrafımızda bulunan hiç kimseyi yargılamamalıyız. Bu sebepten dolayı, geçmişe bakıp boş vaatler aramak yerine, günümüze bakıp doluca yaşamalıyız. Gelecek ile ilgili planlarımız varsa, kurguladığımız hayata umut vaat eden öngörüler eklemeli ve her daim kendimize güvenmeliyiz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/umut/", "text": "Diyerek şarkılarla geleceğe umutla baktığımız nice nice dönemler atlattık. Hep bir umut ve şarkılardaki gibi bir mutluluk aradık durduk. Gözyaşları ile ıslanmasın dedikçe dünya, yaşlarla, kanlarla ıslandı. El ele verelim derken bir daha tutunamazcasına ayrıldı ellerimiz. Eğlence ve mutluluk dolu algıladıklarımız en nihayetinde sert bir dramdı. Beklentilerin, insanlığın ve çocukça hayallerin dramı. Adımlar sıklaşıp hedef yaklaştıkça merdiven ekleniyordu önümüze, Ara sıra lanet, ara sıra küfür ettik; doğduğumuz güne, olduğumuz yere, Gelmeyince elden çare veda ettik sessizce. Yitirilen umutlar, dil ucundaki kelimeler için. Ve biz şarkıda geçen çocuk olamadık, Ne bir dünya bırakıldı bize ne de bir umut, Tekrar edilen tek şey gözlerini kapat ve unut."} {"url": "https://rihtimdergi.com/umutsuzlugun-yoklugu-olsun-bu/", "text": "Halit, namıdiğer şiirkeş; dakikalardır önünde yanıp sönen imlece bakıyordu. Dışarıdan bakıldığında gözleri dalmış gibi bir hal içinde olsa da hiçbir yere dalmamıştı; gayet açıktı bilinci, gözleri kadar. Güneşli bir gökyüzüne uyanmış, uzun uzun çay içmişti caddeye bakan balkonunda. Güzel bir gün olacağını hissetmişti nedensiz. Belki de uzun zamandır böyle olmasını istediğinden... Havanın; uzun zamandan sonra böyle ılık olmasından, böyle parlak bir gökyüzünü sarmalamasından... Aklına gelen dizeleri önünde açık duran bilgisayarına aktarmak istemişti lakin sözcüklerin kafasında dolandığı yetmiyormuş gibi az önce peş peşe duyduğu korna sesleri tüm dikkatini dağıtmıştı. Kurban olduğu kağıt kalem gibisi var mıydı? Aklından uçup giden sözcükleri mümkün değil hatırlayamıyordu. Ne yapacaktı şimdi? En iyisi bilgisayarı kapatıp bir şeyler atıştırmak, sonrasında da birikmiş birkaç iş halletmekti. Düşündüğü gibi de yaptı. Soğumuş demliğin altını yaktı. Perdeleri sonuna kadar açıp güneşi hem odasına hem içine doldurdu. Radyoda kanalları gezdi, içine sinen bir ezgi bulamayınca tümden kapattı sesini. Kasvetli hırpani hırkasını üzerinden sıyırıp attı. Duş aldı, tıraş oldu, ablasını aradı, yeğenine kumandalı araba sözü verdi. Tüh! Keşke vermeseydi. Mutluyken söz vermemesi gerektiğini kaçıncı kezdir anlatamıyordu kendine. Olan olmuştu. Eline geçen ilk parayla hemen almalıydı en kırmızılısından bir araba. Kim demiş çay bir insanı daha çok sinirlendirmeye yarar diye. Dört bardak arka arkaya yuvarlamak yumuşacık yapmıştı onu. Dişlerini fırçalarken cep telefonu çalıyordu, hemen koştu. O da ne! Yanlış mı görüyordu acaba. Yayınevinden arıyorlardı. Fransızcadan çevirip geçen ay teslim ettiği roman için hesabına yatırdıkları bilmem kaç lirayı duymuş, ağzında diş macunu köpükleriyle doğru dürüst teşekkür bile edememişti arayan kişiye. Gün artık parıl parıldı. Ve farları yanıp yanıp sönüyordu şimdi kırmızı oyuncak arabanın. Bulaşıkları yıkayıp etrafı gelişigüzel topladıktan sonra koltuğunun altına kıstırdığı bir kitap ve cebinde şıngırdayan anahtarlarla düşmüştü çarşının yoluna. İlk işi bankaya gidip alın teri parasını çekmek, sonra iki sokak ötedeki bir başka bankaya on gün gecikmiş kirasını yatırmak ev sahibi alışmıştı bu duruma, kuru temizlemecide kaç haftadır parasızlıktan alamadığı biri siyah diğeri devetüyü renkli trençkotlarını almaktı. Adama telefonda il dışındaymış ya da aşırı yoğunmuş gibi numaralar yaptıktan sonra göz teması da kuramamıştı alırken. Şimdi sıra oyuncakçıdaydı. Bir yıla yakındır yürümediği bu yolu bitanecik yeğeni Eren için seve seve yürüyordu, biraz da mahcubiyet vardı içinde. Keşke daha çok sevindirebilseydi onu. Bir gülüşü tüm mutsuzluğunu, tüm umutsuzluğunu alır götürürdü. Elindeki eşyaları, fırından aldığı somun ekmeği eve bırakıp yine kitabıyla şehrin öteki ucuna giden belediye otobüsüne binmişti. Onca dur kalktan sonra yaklaşık kırk dakika sonra en sevdiği caddedeydi. Az sonra en sevdiği kitabıyla beraber en sevdiği sokağa girecek, en sevdiği yerin bir köşesine oturacaktı. İşte gelmişti, tam karşısındaydı şairler kıraathanesi. Evet, buranın müdavimlerinin hepsi şiir yazamıyordu belki ama şiir gibi konuşurdu herkes. Şiirler okurlar, şairlerden bahsederler, bambaşka alemlere yolculuk yaparlar, yaptırırlardı. İçeri girerken anne, baba, abi, abla, evlat, öğrenci, memur, ev sahibi, dayı, amca, teyze, hala, bankacı, işçi, öğretmen, kiracı, umutsuz, yorgun, tükenmiş, geç kalmış, çaresiz olduklarını unuturlardı. Hepsi dosttu içeride, yarendi, yaşamaktan umutluydu; tükenmemişti hiçbiri. Kavrulmuş susam kokusuyla kendine geldi. Başındaki tepsiye on on beş kadar simit doldurmuş üzüm gözlü bir çocuk en güzel gülümsemesiyle Halit'e bakıyordu. Çaycı Battal'ı çocukluğundan beri tanırdı. Yıllardır olduğu gibi o gün de Peynirin benden, demişti Halit'e göz kırpıp. Ayten abla köşe masasında okuduğu kitabına gömülmüştü. Diğer köşeyi de emekli Naci amcaya kaptırmıştı demek. Elinde yarılanmış bir bardak çayla mırıldana mırıldana bulmaca çözüyordu. Üniversiteli olduğunu tahmin ettiği iki genç vardı bir de içeride. Hararetli hararetli konuşuyorlardı dünyadan soyutlanmış. İki fincan duruyordu önlerinde, içilmiş ve kahvesi kurumuş. Halit daha fazla düşünmeden kitabını kırmızı kadife örtünün üstüne bırakmış, simitlerden birini çıkarmış çayının gelmesini bekliyordu. Ve tabii ki peynirinin. Üç yanını çeviren caaanım kitapları sevdi önce gözüyle. Sonra kokularını içine çekti, her birini ayrı ayrı bilirdi. Battal elinde demli bir çayla geldi. Sonra yavaş yavaş demini azaltacak, en sonuncuyu da limonlu getirecekti. Afiyet olsun gözüm, diyerek Halit'in işaret ettiği paketi aldı. Minik parçalara bölerek misafirlere ikram ediyordu bu simitleri. Mis gibi kokuyordu etraf. Çaycı Battal bardak yıkarken, Ah be Naci Bey, oldu mu şimdi hatırlatıp durmak. Yaramıza dokunmak, demişti hemen, alınmış gibi. Halit gülümsemişti, oldum olası severdi tatlı atışmalarını. Akşamları da ozanlar gibi doğaçlama dizeler okurlardı paslaşarak. İkisinin de birbirinden yetenekli olduğunu düşünürdü."} {"url": "https://rihtimdergi.com/unutamazsin/", "text": "Daha yolun başındayken duyar gibiydim kıyıya vuran dalgaların şırıltısını. Uçuşan kuşların kanat çırpmalarını bütün heyecanımla dinliyordum. İşte bütün yıl beklediğim tatil gelmiş, köye, dedemlerin yanına gelmiştik; her yıl olduğu gibi... Burada büyük bir bahçeleri, birçok tarlaları vardı. Bize düşense onları düzenli olarak ziyaret etmekti anlayacağınız. Babam arabayı kapının önüne park edince büyük bir hevesle, günlerdir hayalini kurduğum gibi rüzgarı yara yara koşmaya başladım. Ne arkamda bana dikkatli olmamı söyleyen annem vardı şimdi ne de daha onlara sarılamadan koşup gittiğim için yalancı sitemleriyle beni izleyen dedem ve anneannem. Sadece huzur vardı şimdilerde... Yüzümü yalayıp geçen rüzgarı hissediyordum; rüzgarla birlikte erik ağaçlarından dökülen çiçeklerin kokusunu alıyordum. Şehrin monotonluğundan paslanmış bacaklarım gittikçe açılıyordu sanki. Öyle ki açtığım kollarıma daha çok rüzgar sığıyordu artık. Kokular daha da yoğunlaşıyordu hem de... Sonunda gelmiştim işte, bir telaş ayakkabılarımı, çoraplarımı çıkarıp yolculuk sebebiyle şişmiş ve rahatsızlanmış ayaklarımı o enfes suyla buluşturdum. İşte şimdi tam anlamıyla inanmıştım tatilin geldiğine. Her ne kadar buradan pek ayrılmayacak olsam da yine de arkadaşlarımı özlediğimi hissediyor, bunu düşündükçe de daha şimdiden sudaki ayaklarım çıkmak istemediklerini fısıldıyorlardı sanki bana. Eh, nasılsa daha pek çok vakit vardı. Islanacağımı umursamadan oturuverdim suya, rahatsız da değildim bundan zaten. Bütün bir yılımı düşündüm, yaşadığım olayları, kurduğum yeni arkadaşlıkları. Çocukluğumun tatilleriyle şimdikileri karşılaştırdım. Evet büyümüştüm belki, sorunlarım artmıştı eskisine göre. Ama düşünüyorum da burada geçirdiğim bütün tatillerim aynıydı benim. Hep bir coşku var burada, küçük bir çocuğun kalbindeki sevgiyle seviyorum burayı... Burada ne kadar kaldım bilmiyorum ama ailem anlaşılan hasret gidermemi, doyasıya kadar eğlenmemi istiyordu. Az öncekinin aksine oturduğum suyun soğukluğu beni az da olsa rahatsız etmeye başlayınca ancak fark ettim akşam olduğunu. Heyecanla geldiğim yolu şimdi usul usul çıkıyordum. Ellerimle birçoğunun dikilmesinde emeğim olan ağaçları okşayarak gidiyordum. Bizim gibi tatil için gelmiş olan pek çok kişi vardı ve burada herkes birbirini tanıdığı için köy tam bir şenlik havasındaydı. Kadınlar sacların üstünde, incecik açtığı börekleri pişiriyor -ki enfes kokusu bütün köyü dolaşıyordu. Herkes uzun zamandır görmediği ahbaplarıyla gülüşüyor, anneler ise küçük çocuklarına akrabalarını tanıtıyordu. Birçok tanıdıkla konuşup aileme götürmek üzere onlardan selam alırken, bir yandan da uzun zamandır görmediğim arkadaşlarımın yanına ulaşmaya çalışıyordum, bu kalabalıkta fazlasıyla zorlansam da. Birçok insana çarpmak zorunda kalmıştım, hepsinden teker teker özür dilerken kolumdan tutulunca beni tutan kişiye doğru döndüm. Gerçi beni tutan kişi daha ben ona dönmeden beni kendine çekip Oyyy! Halasının kuzusu! diyerek beni sarmalayınca durumu biraz geç kavramış oldum. Halamla biraz muhabbet ettikten sonra beni börek yapan kadınların olduğu tarafa doğru götürünce, böylece arkadaşlarıma ulaşma hayallerim biraz daha ertelenmiş oldu. Halam beni abartılı övgülerle dostlarına tanıtırken, sıkıldığımı belli etmemek için yüzümdeki tebessümle herkese kısa kısa halini hatırını soruyordum. Halamın elime tutuşturduğu sıcak böreği bir o elime bir bu elime alıp ellerime doğru üflerken orada bulunanların eğlencesi olmuştum. Hepsi kahkahaya boğulmuştu. Pantolonumun paçasından çekilince, beni çekiştiren ufaklığa doğru başımı aşağı eğmiştim ama çocuk ilgisini benden çekmiş olacak ki yanındaki annesine seslendi. Bu sırada millet hala gülüşüyor, akşam olduğunu gören herkes de meydana gelmeye başlıyordu. Bense merakla o kızla annesinin muhabbetini dinliyordum, benden bahsettiklerini hissetmişçesine. O sıra yanıma gelen arkadaşlarımla konuşurken küçük kızın ne sorduğunu kaçırmıştım. Neyse ki daha bunun için üzülmeme vakit kalmadan annesinin cevabıyla ufaklığın da ne sorduğunu tahmin etmiş oldum."} {"url": "https://rihtimdergi.com/unutmak-2/", "text": "Eve girdiğimde ilk iş camları açtım. Nasılsın bu sabah Nagehan Sultan! diye içeri seslendim. Bu sabah da Ragıp olduk. Buyur buradan yak. Geçen hafta Serap'taydı sıra. Ev tertemiz. Buzdolabını açtım. Oh oh duyan gelmiş. İyi kazanıyor, iyi kazanıyor bu Serap. Eee koskoca ana haber spikeri. Kahvaltılıkları çıkarıp tepsiye yerleştirdim. Çay için su koydum ocağa. Annemin bakıcısı Konya'ya gidiyorum diye izin alıp gideli altı ay oldu. Ve sanırım orada erenlere karıştı. Yerine bulduğumuz kadınların hepsi fos çıkınca iş başa düştü. Dönüşümlü geliyoruz Serap'la. O evi siliyor, yemek yapıyor, buzdolabını dolduruyor, ben de böyle işte tepsiye koyup götürüyorum. Onca sene oğlan çocuğunu kayıran annem, şimdi tüm bunları değerlendirecek durumda olsa elbet söyleyecek bir çift lafı olurdu. Bir şey söylemeden kapalı perdeleri açıyorum. Ragıp, yirmi altı yaşında trafik kazasında ölen dayımın adı; Cevat, on üç yıl önce ölen babamın... Ekmeğe önce tereyağı, üstüne vişne reçeli sürüyorum. O da hep böyle hazırlardı bana çocukken. Şu radyoyu kapat, kafam şişti Kemal! Yerimden kalkıp kapalı radyoyu açıyorum. Kemal kimse artık! Ne zaman bu adam çıksa televizyona, Hastayım ulan şu herife! derdi. Annem değil tabii. Annem öyle lanlı lunlu konuşmazdı hiç. Sigarasını ojeli parmaklarının arasına alır 'aç lan şunun sesini' diye bağırırdı. Çekirdeğe çiğdem, simide gevrek, bana gavat derdi! Ne güzel komşumuzdun be Handan abla! Babamın kaçıncı görev yeriydi bilmiyorum. Benim ilkokula başladığım yıldı, Çorum'dan Bursa'ya gelişimiz. Daireye yakın diye Çarşamba tarafında bir ev tutmuştu babam. Birbirlerine yapışık apartmanlardan oluşan bir mahalleydi. Cepheleri doğru hesaplanmadığı için ya da birbirlerine çok yakın olduklarından pek güneş görmeyen, çoğu o dönem Almanya'da yükünü tutup memlekete dönen aileler tarafından satın alınmış evler. Taşındığımız gün kapıya geldiğinde görmüştüm onu ilk defa. Koca bir tepsinin içine Allah ne verdiyse doldurmuş. Annem Aman efendim ne zahmet, ne hürmet... diye inceldikçe, İnsanlık öldü mü yavrum, komşuluk öldü mü? diye gürlüyordu Handan abla. Abla dediğime bakmayın, annemden en az on yaş büyüktü. Bir de kızı vardı üstelik. Ama ablaydı yani! Geceliğe benzeyen askılı elbiseler giyer, saçlarını hep kısa kestirir ama manikürsüz, ojesiz gezmezdi. Kendisinden önce kokusu gelirdi kapının önüne. Çiçek, meyve, bahar kokardı Handan abla. Evde üç öğün makarna yedikleri zamanlarda bile kapıcı Salih amcayı Çekirge'de pahalı bir dükkana parfüm almaya yollardı. Bir gün evlerine oturmaya gittiğimizde bize duvarda asılı duran gençlik resmini gösterdi. Git lan gavat! diye tersledi beni. Annem Abla gördün mü, seni Filiz Akın'a benzetti! dediğinde de başladı bülbül gibi şakımaya. Bir kocası varmış, dediğine göre sağ-sol mevzularından vurulup ölmüş; bir kocası varmış paşa torunuymuş; bir kocası varmış, Handan ablanın bileziklerini alıp başka bir kadınla kaçmış; bir kocası varmış akşamları eve çiçek almadan gelmezmiş... Anlattıklarının hangisi gerçek kimse bilmezdi. Polis Selim amcanın eşine göre kocası siyasi suçlu olduğu için açık vermek istemiyor, her sorana başka şeyler söylüyordu. Anneme kalırsa hiç evlenmemişti. Kapıcı Salih'e göre kocası yurt dışına çalışmaya gitmiş, bir daha da dönmemişti. Bana kalırsa kocası hala yaşıyor ve hiçbir yere gitmemişti. Bir gece balkondan seslenip buz istemişti. Annem plastik bir kovaya koyduğu buzları Götür Handan ablana diye bana verdi. Kapıyı açınca direkt kovayı uzatıp kaçacaktım. Ooo Emre paşam gelmiş. Ay bu saatte çocuğu yollamışlar. Vah çocuğum, ah yavrum gel bakalım, gel sana harçlık vereyim. diye beni içeri aldı. İçeride ellili yaşlarında kır saçlı bir amca vardı. Hoş geldin delikanlı. Gel bakalım gel, meyve ye biraz. diye beni oturttu. Masayı donatmış Handan abla. Yesene çocuğum, niye uzak duruyorsun masaya? diyor. Adam utangaçlığıma veriyor, ondan daha çok ısrar ediyor. Ben tanıdığım gündem beri bana 'Gavat' dışında bir hitapta bulunmayan Handan ablanın içtenliği, kibarlığı karşısında şekilden şekle giriyorum. Bir de seviniyorum nedensiz. Kocası gelmiş kadının tabii, diyorum. Ölmüş, dirilmiş, gelmiş. Kolay mı? Kadınla kaçmış, pişman olmuş, bilezikleri alıp geri dönmüş. Bir yandan odaya göz atıyorum. Çiçekleri arıyorum. Adam bana harçlık veriyor. Handan abla da bir şey yemedim diye koca bir tepsiye meyve, pasta filan doldurup Kardeşinle evde yersiniz paşam. Annenlere selam söyle. diyor. Amca, Oo kardeşin mi var bakayım senin? diye sorunca, Handan abla benden önce atılıp Ya, bir yaş küçük bir kız kardeşi var, aman görme bir tatlı, bir güzel taş bebek. diye anlatmaya başlıyor. Bizim Serap peltek konuşurdu çocukken. Nasıl anlatayım, sanki söylediği her kelimenin içinde 's' harfi vardı. Biraz da tükürük saçardı tabii ağzından. 'Fofo' derdi Handan abla ona. Çok ağlardı nedense Serap bu lafa. Hayır, yani nedir sanki bize 'Gavat' diyor ağlıyor muyuz? Annem de arada bozulurdu bu 'Fofo' konusuna. Yani iyi kadın, hoş kadın da el kadar çocuğa Fofo diye isim takmak nedir! diye söyleniyordu babama. Babam Canım ne yapacaksın, idare edeceksin komşu... diye teskin ediyordu. Serap'a 'Fofo' denmesi bana 'Gavat' denmesinden nedense daha önemliydi. Ya da hepsi benim gavatlığım konusunda mutabık olmuştu. Eve gidince bu 'taş bebek' konusunu Serap'a söylemeye karar verdim. Gittiğimde uyumuştu. Ertesi gün de kavga edince hiç lafını etmedim. Handan ablanın kocasını birkaç kere daha gördüm. Sonra pek görünmez oldu. Bir ara laf açıp Amca yok mu? diye sormayı düşündüm. Ama o akşamdan sonra Handan abla özüne dönünce cesaret edemedim. 'Mevsimi değilken almayın şu domatesi; ne tadı var ne kokusu...' diyor. Böyle anlamlı bir sohbet açmasından cesaretlenip Anne, Handan ablanın kızı vardı hani, bir subayla evlenmişti. Hiç haber alıyor musun onlardan? diye soruyorum. Handan'ın kızı yok ki. İki oğlu var onun, büyüğü doktor oldu, küçüğü eczacı. diyor. Suzan teyze o senin dediğin anne. Ben Handan ablayı diyorum. Hani Çarşamba'da komşumuz olan. diye araya giriyorum. Handan ablanın öldüğünü duyduğumda ilk üniversitemde ikinci yılımdı. Annemler Balıkesir'e taşındığı için onların da çok sonradan haberi olmuş. Söylediklerine göre evde tek başınaymış kalp krizi geçirdiğinde. Yıkamak için götürdüklerinde bile tırnakları ojeliymiş. Emre, şu radyoyu aç da biraz dinleyelim. diye seslendi annem."} {"url": "https://rihtimdergi.com/unutmak/", "text": "Gecenin ağırlığı ile zorunlu bir hayata uyanmaktır yaşam. Güceniklik ve kırıklık, gülümsemelerle örtbas edilmiş. Karşı koymalara kapalı, her şeyi olduğunca kabul etmelerle. Yaşam; mutfakta ocakta kaynayan çayı apar topar içip sabahları da otobüslerde tüketmektir hayatı, geceden kalma ağırlığın verdiği isteksizliklerle güne perdeleri açamamaktı. Mutlu değilim, öyle olduğuma inandırdım kendimi. Belli oyalanmalarım dışında ne var hayatımda? Avuntularla geçen şeyler ve düşler olduğunu fark ediyorum her şeyin apansız. Öfkem umarsızlığa, sayrıllığa geçerken tutamıyorum zamanı unutmalarla. Boş bir savunma gereksemesinde saklanan öfkemin, cılız gururuyla sürdürüyorum yaşamı. Ötelenme duygusunun kaybetmek adına görünür kılma çabalarıyla. Gecenin kozasında uykuya dalacakken imgede belirginleşen karelerde ülkede olan ve biten ya da kişisel olarak yaşanılan savaşların rahat bırakmamasıydı yaşam. Etraf yanık ve zorunlu bir sona erdiriliş kokuyordu, bitmişliklere kucak açan. Dolar tren garları. Trene bindikten sonra koridorda yürürken koltuk numarası aranır, bazen 'tek otursam keşke' denirdi. Uzak bir kente gidilir, yabancısı olunan. Susuyor her şey. İnsan insanı unutmuşken, var olma çabası bireysel olarak ele alınır. Acılar çekilir, sonsuz beklemelerle. Cam parçalarının kırıklığı dolu o beklemelerde, o unutmalarda. Bir yüz tekrar anımsanır ince ince, akşamın indigo mavisi koyuluğunda. Bu kentin sokaklarında hala yaşamak istediğim şeyler var ve bu hayaletlere kendimi kabul ettirmeyi istiyorum, hoyratça örselendiğimi, örseleneceğimi bilerek. Baharlara karşı durulamazdı, tomurcuklar patlardı, güller açardı her yanda... Evet, bakarsın birisi beni görür ve bu yalnızlığıma konuk olmak ister. Aramızda yaşanacak şeyler için şimdiden heyecanlıyım, benim sende görmediğim ve senin bende görmediğin her şey için heyecanlıyım. diye söylerdim birisine. Yan yana yürürüz, derken bir yerlerde bir şeyler içeriz. Sonra ben onu evime götürürdüm. Çirkin ya da güzel olmasını umursamadan, sadece sesi ve dokunuşları içindeki ayrıntılarda gezmeyi isteyecek, Bu anın kaybolmasından korkuyorum. diyecektim. Birbirimizi hor görmeden ya da kınamadan, eski yaşantımızda olan aldatmalara zemin hazırlamadan. Unutulmuş, eskimiş bir mekan seçerdik kimselerin görüş açılarına girmemeyi dileyerek, en önemlisi birbirimizi unutmamaya söz vererek. Sonra adımı imlerken ben heyecanlanır, önemli bir şey söyleyecekmiş hissine kapılırdım. Fakat ne oluyor? Böyle yorgun, bezgin ve belleğimin kumaşı yıpranmış halde neden görünür olamıyorum. Yaşamış olduğum her şeyin anlamsızlığı çöküyordu üzerime çünkü. Bu başı boşluğum nereden geliyordu? Özlemlerimden ve tutkularımın doğranmasından kaynaklandığını anlıyordum bugün. Bir beklediğim olduğuna inandım oysa. İnanışlarla geçti yaşam işte, aldanışlar barındıran. Unutmak daha mı kolaydı beklemekten? Bir gece çarpılan bir kapıda terk edilen o ev ve anıların ta kendisiydi belki de yaşam. Bu yerleşik acı, yaşamın bana sunacak zevklerinden de mahrum bırakıyordu beni. Otogardan çıkarken yürüdük el ele. Akşamın serinliği üzerimize çökerken. İnsan birisini sevince yaşamın o güne dek görünmeyen resimleri de beraberinde geliyordu. İnsan bazen birden başka insanı da sevebilirdi. Adımı imlediğinde suçüstü yakalanmışım hissine kapıldım sürekli. Daha sonra itiraf ettim. Cılız, titrek, eprimiş bir sesti bu. Hayatımda olmasını istediğim başka bir ruhla aramızda bir daha yaşanmayacak bir duygu özlemi esrikliğine düşerek cevap verecektim. Ama yanımda bulunan bu insana bu olumsuz durumlara ortak etmenin pişmanlığıyla. Erimiş ses tonuyla. İşten eve geldim. Açım, yorgunum. Üstelik yağmurda biraz daha yürümek için yolu neden bu kadar uzattım? Neydi damlalarla derdim? Poşetleri mutfak taşının üzerine bıraktım. Bulaşıkları dünden bırakmışım gene, bulaşık deterjanı almayı da unutmuşum. Oysa meyveli olanları çok severdim. Mutfak masasının üzerinde duran kül tablası da ağzına kadar dolmuş... Lavanta kokulu çöp poşetlerine çöpleri de koymayı unutmuşum. Bu küreselleşen dünyaya ne kadar daha dayanacaktım? Kimyasal zehirlenmeyi sürdürmeyi daha ne kadar sürdürecektim? Uykum varla yok arası. Oysa gecelere doyamam. Bugün çok yorgunum. Yattım. Bir rüyaya daldım, yüzme bilmeden. Gülümsemeleri anımsadım, hayatımı açacak bir anahtarı aradım, o anahtarın denizin dibinde olduğunu bilemeden, bana söylenmiş ya da söylenmemiş güzel sözcükleri düşündüm hiçbir aykırılık olmadığını duyumsamadan. Zihnimde beliren inanmaların tam da burada boşluğunu ve acıtıcılığını hissederek. İnsan kendisini gece gerçekleştiriyor, en önemlisi en çok ta kendisini başkalarında özlüyordu sınırsız bir iç çekişle. Acım ne? Onulmaz bir hissin içinde yalnızım. Başıboş halde. Yerinde olmayan, belirgin olmayan şeylerden konu açılınca benden de konu açılıyor. Ellerimi severdi, saçlarıma dokunup kaybetmek istemeden. Şimdi nerede? Bilmiyorum. Derin boşluklar, doldurulamayan. Unuttu beni. Unutmayı beceremeden. Beni unutmadığını unutmayarak aslında. Seni benden başka kimse bu şekilde sevemez. dedi. Sıcaklık daha da bunaltıyor. Sonbahar yapraklarını ve tatlı soğuklarla beraber giyilen yumuşacık kazak ve berelerle yaprakların üzerinde yürümeyi özlemek sınırsız bir iç çekişle. Buydu yaşamın özü. Bana göre, kimse beğenmedi bunu. Otobüsün penceresinden yol kenarındaki düzlüklerde küme küme ağaçlar, solacakları günü beklerken yaşama kafa tutuyordu aynı zamanda. Beni bu kadar sevme, sen ve ben olmaktan o kadar yoruldum ki. Aramızda yaşanan her şeye sevgililik adı altında toplamandan o kadar sıkıldım ki. Ama seni kaybetmek de istemiyorum ve gördüğün gibi ben kişisel sorunlarına yenilmiş bir adamım. Altımda yatan değerleri anlarken zorlanıyorsun ve yüzeyin hemen altındakilerle ilgilenmemeye çalışman beni yeterince yordu. Unut beni. Hatırlama hayatının hiçbir köşesinde ne olur. Eskisi gibi değiliz ve yıllar bizden neler götürdü, aynı kalamadık, ne çok şey kaybettik. Önce sevgimizi, sonra saygımızı ve ikimiz de battık. Görüşmemek ikimiz için de daha iyi olacaktır emin ol. Bir şarkıda beni anımsa gene de, ikimiz arasında yaşanmış ve yaşanacak her şey için söylenebilecek onca söz var fakat ne söylersek söyleyelim hep bir şeyler eksik kalacaktır. Seni yeterince yormuş olduğumu fark ediyor ve sana her baktığımda daha güzel şeyler yaşama ihtimallerini elinden alıyormuşum hissine kapılıyorum inan. Sigarama karışma. Yalnızlık hakkıma el koyma. Yeniden yorganın altına saklandım, evimde olmadığımı fark ederek. Bulunduğum yerde kendimi bir an garipsiyordum. Ait olduğum, asıl yaşantımı sürdürdüğüm bir iç mekanı, yaşadığım evde bulunmayı istedim. Bir yerlere kök salma ve kesin olarak yerleşme çabası gösterememiş olabilir miydim? Ama hayır, insan yaşamda kendi kararlarının cezasını mı çekiyordu? Kendi yaşamımı düzeltmek adına bulunmam gereken yerin artık çok ötesindeydim. Yaşamam gereken yeni cehennemler tasarlamam gerekirdi, tadına doyulmaz hüzünlere tekrar yenilmem gerekirdi. Bir otel odasında sabahı karşılamayı denedim bu kez. Balkonunda yapma çiçekleri olan ve sabahı yalnız karşılanan. Biriktirilmiş bir ötelenme duygusunun zamansız ortaya çıkan durdurulamaz üzüncüyle yatakta öylece uzanıp dünyanın tehlikelerinden korunmaya çalıştım ama asla bunu yapamadan. Dışarıda yaşam devam ediyor, devinimlerle ve eksiltmelerle, bir daha eskisi gibi olamamalarla. Bir daha geri gelmeyeceğini iyi bildiğim bazı mutluluklarımı kötümserlikle tekrar sezdiğim sonsuz anışlarla. Dün bu şehirde denize bakarak sigaramı içtiğim bir anı yaşadım. İlk konuşma eğiliminde olan birisi değildim artık. Eskiye dair ne varsa unutmuşum, unutmuşum herkesi yolunca yordamınca. Hepsini toprağa gömüp üzerlerinde acı yeşile çalan bitkiler büyüyor şimdi. Oysa yeni birisine anlatacak ne çok şey vardır: İnsanlar, anılar, mutluluklar, mutsuzluklar, başarısızlıklar, aldanışlar... Bir otel odasında içeriye giren rüzgarlar perdeleri hafifçe oynatıyor. Aşağıda keman ve hicaz sesleri. Güvenmek. Kime, nasıl? Sesler artıyor, kahkahalar akşamın karanlığında imleniyor. Yaşamın sesleriydi bunlar. Otuz yaşından sonra hayatında önemli gördüğün birçok renk solacak dedi. Acımasız, hoyrattım. Gençliğime güvenirken, zamanı elimden kaçırdım, tutamadım. Yılgı dolu gözlerimden, dökülen dişlerimden ve solmuş saçlarımdan okunan; isteyip de yaşayamadığım duyguların savruluşu, yaşanmış ya da yaşanmamış özlemlerim. Usuma gelen duyguların başı boşluğu. Hayal ile gerçekler karşılıklı silahlanırken sağ kalan olmadı, herkes her şey bir cinayete kurban giderken. Bir otobüse binerdim gitmem gereken yerin önemini bilmeden. Gözümden bir iki damla düşer, yanımda oturan birisi Neyin var? derdi. Çok sevdiğim birisi, birileri öldü. derdim. Evime gidiyorum tekrar. Yaşamıma karışmış tüm ruhları unutmamış olduğumu fark ederek, birisinin evinin oradan geçerek onu unutmamış olduğum tablosu asılacak gene zihnime."} {"url": "https://rihtimdergi.com/unye-kalesi/", "text": "Çok bilinmiyor olsa da ülkemizin önemli ve bir o kadar da çeşitli mimarisine sahip Ünye kalesi Ordu'nun Ünye ilçesindedir. Bu yazımda Ünye kalesini seçmemin nedeni mimari çeşitliliği ve yok olmak üzere olması. Yolu düşenlerin görmesini tavsiye ederim. Kalenin M.Ö. 250 yıllarında İranlı bir Pontus kralı olan II. Mitradates tarafından yaptırıldığı söylenmektedir. Bir diğeri ise Cenovalılardan kalmış olduğu düşünülmektedir. Ama daha ağırlıklı olarak II. Mitradates tarafından yaptırıldığı düşünülmektedir. Kalenin 300 metrelik bir yüksekliği vardır. Kale bildiğimiz kalelerden farklı olarak dağ oyularak oluşturulmuştur. Kalenin çoğunluğu dağdan oluşmaktandır. Kale ne yazık ki bakımsızlıktan dolayı yeşillikle kaplanmış durumdadır. Kale oldukça yüksek bir tepeye inşa edilmiştir. Buraya inşa edilmesinin nedeni hem burdan geçen kervanların güvenliğini sağlamak hem de deniz tarafından gelecek düşmanları görebilmektir. Kale denizden gelen gemiler tarafından görülmektedir. Diğer eski kalelerde de olduğu gibi bu kalenin içine de su ihtiyacını karşılamak için sarnıçlar yapılmıştır. Kalede kral kaya mezarları da bulunmaktadır. Dimdik kayalar oyularak yapılmıştır. Bu kayaların sonradan da tıraşlandığı söylenilmektedir. Bu mezarları işçilerin bir halata bağlanıp sarkıtılarak oydukları tahmin edilmektedir. Gidip görürseniz eğer başka şekilde yapılmasının imkansız olduğunu anlayacaksınızdır. Kalede bilindiği kadarıyla iki adet tünel bulunmaktadır fakat bakımsızlıktan dolayı tünellerin belirli bir bölümüne kadar gidiliyor. Tünellerin birinin dereye çıktığı ve buradan kalenin su ihtiyacının karşılandığı tahmin edilmektedir. Kale mimarisinde Roma ve Pontus mimarisine ait izler görülmüştür. Ama kaleye son halini Osmanlı İmparatorluğu vermiştir. Kale kapısı Osmanlı tarafından yaptırılmıştır. Kalenin surlarını son olarak Osmanlı İmparatorluğu güçlendirmiştir. Kale Çaleoğlu Kalesi olarak da anılır fakat bu isim pek kullanılmaz. İsimin nereden geldiği bilinmemektedir. Son olarak belki de kalenin bakımsız hale gelmesi kale için iyi olmuştur. Yüzyılların verdiği yorgunluğu gelip geçirdiği savaşlardaki yaralarını doğayla bir olarak kapatıp sakince dinlenmeye çekilmiştir diyebiliriz. Bu tip tarihi konularla ilgili makaleler yayımlanırken güvenilir olması belgelere dayandırılmasını gerektirir. Bu da kaynak belirtilmesini zorunlu kılar. Aldığı kaynağı belirtmesi kanunen bir zorunluluktur, telif hakları devreye girer ve işin içerisinde Kul Hakkı da vardır! Bu bir etik meselesi ve kuralıdır. Konuyla ilgili hassasiyetiniz için teşekkürler. Kaynak konusundaki talebiniz yazarımıza iletildi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/ust-kattaki-terorist/", "text": "Televizyonların absürd polisiye dizisi Behzat Ç. nin de senaristi olan Emrah Serbes'in 'Erken Kaybedenler' adlı kitabında yer alan aynı adlı öyküsünden Sami Berat Marçalı tarafından sahneye uyarlanan tek perdelik ve 70 dakikalık oyun, 'İkinci Kat Tiyatro Ekibi' tarafından 27-28 Haziran tarihlerinde Tatbikat Sahnesi'nde biz Ankaralı seyircileri ile buluştu. Oyunun konusunu, terör eylemleri sonucu hayatını kaybetmiş asker ağabeyinden dolayı ruhsal dengesi bozulmuş 12 yaşındaki bir çocuğun hezeyanları oluşturuyor. Bu omurga üzerine, toplumumuzun yıllardır kanayan yarası Kürt-Türk çatışması; zaman zaman komik, zaman zaman dramatik ama tümüyle gerçekçi sahnelerle inşa edilmiş. Kürtlerin ve Türklerin davranışlarına ciddi eleştiriler getirilirken dengenin bir yönde bozulmamasına da büyük özen gösterilmiş. Oyunda, Denizhan Akbaba'yı; Nurettin, Bedir Bedir'i; Semih, Banu Çiçek Barutçugil'i; Nurettin'in Annesi ve Gözde Kocaoğlu'nu; Yağmur karakterlerini canlandırırken izliyoruz. Repliklerinin bir bölümünün, biraz da sahne heyacanı ve oyuna aşırı konsantrasyonu nedeniyle seyirci tarafından anlaşılamaması dışında küçük sanatçı Denizhan Akbaba'yı çok başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Bu yaşta bir çocuğun oyuna bu denli iyi konsantre olabilmesi, daha da önemlisi; 70 dakikalık oyunun her bölümünde sahne almasına karşın hiçbir bölümünde konsantrasyonunu kaybetmemesi eşine sık rastlanır bir durum değildir. En uzun replikler, dolayısı ile en ağır yük onda olmasına rağmen hiçbir repliğini unutmaması veya sıralarını şaşırmaması, doğrusu hayret verici ve takdire değer. Canlandırdığı Nurettin karakterinin ruhsal sıkıntılarını, seyirciye başarıyla ve samimiyetle yansıtması da cabası. Bunlar da yetmezmiş gibi yaptığı işe verdiği önem ve değerin bir göstergesi olarak tutmuş! saz çalmayı da öğrenmiş. Bu bağlamda, Denizhan Akbaba'nın Türk Tiyatrosu için önemli bir kazanım olduğunu düşünüyor ve onunla birlikte, bu zor rolü üstlenip başarabileceğine kanaat getirerek ona bu görevi veren Sami Berat Marçalı'yı da yürekten kutluyorum. Bedir Bedir'in başarısına gelince... Yadsınamaz elbet! Fakat o, bir anlamda da kendini oynadığı için bu denli etkileyici ve başarılı diye düşünüyorum. Buna mukabil, samimiyeti ve kendinden eminliği ile göz doldurduğunu da özellikle vurgulamam gerek. Hele hele! Kürtçe bir türkü eşliğinde sehpadaki kuruyemişliği bendir gibi çalıp bir oynayışı var ki, görülmeye değer. Nurettin'in annesi rolünü üstlenen Banu Çiçek Barutçugil'in işi hayli zordu doğrusu. Bunun başlıca sebebi hiç kuşku yok ki oyunun tamamına yakın bölümünde seyircilere; acı çeken, çileli bir anne görüntüsü verme gerekliliğiydi. Bir oğlunu askerde kaybetmiş, abisini yitirmiş olmanın bunalımını yaşayan diğer oğlunu da kaybetme korkusu çeken bir annenin haleti ruhiyesini seyirciye yansıtmak hiç de kolay bir iş değildir. Seyirci nezdinde başarılı olabilmek için yeri geldiğinde göz yaşı dökebilmek, bunun içinse rolünü içselleştirmek, zaman zaman değil, oyunun her anında canlandırdığı karaktere dönüşmek, sonuç itibarı ile oynamayıp o anı yaşamak gerekir ki, oyunculukta geçilmesi en zor eşiklerden biridir. Bunu, oyun içerisinde bi-hakkın başaramadığınız taktirde davranışlarınız sırıtmaya, yapmacıklaşmaya başlar. Evet! özde oyuncusunuzdur fakat tiyatro sahnesinde bir oyuncu olduğunuzu seyirciye asla hissettirmemek zorundasınız. Bu, seyircinin oturduğu sıralardan sahnenin büyülü atmosferine sokulabilmesi ve o anın gerçek anlamda yaşatılabilmesi için de gerek şarttır. Banu Çiçek Barutçugil, az tahsilli, sıradan bir Anadolu Kadını rolünü, annelerimizden yakınen bildiğimiz; kızgınlık, öfke, sevgi, şevkat, korku ve kuşku halleriyle, yer yer elde terlik kovalamacalar eşliğinde ve neredeyse hatasız sergilediği oyunculuk performansı ile bizlere sunuyor. Son olarak, hayat dolu, hep gülümseyen, uzlaşmacı olduğu kadar uzlaştırmacı yönüyle de göz dolduran, tabiri caizse anne yarısı bir kızkardeş portresi var karşımızda... Her birimizin, ablalarımız ya da kız kardeşlerimizden aşina olduğumuz, sevgisini, sıcaklığını öpücükleriyle gösteren, tanıdık-bildik bir portre bu. Bu kez, Yağmur karakterini canlandıran Gözde Kocaoğlu'nun oyunculuğundan bahsediyorum. Senaryonun, ondan yana oldukça cimri davranmasına karşılık, güçlü karakterler arasında yok olmamayı, kişisel gayreti ve yeteneğiyle başarıyor denilebilir. O da Bedir Bedir gibi günlük yaşamındaki halini oynuyor sanki, o derece doğal bir görüntü veriyor. Senaryo gereği, üst üste olması gereken iki evin yan yana dekore edilmesi, ön sıradaki seyircilerin, özellikle dar sahneli tiyatrolarda üst katı görememesi gibi teknik bir sorun yaratacağından, makul karşılanabilir. Bununla birlikte, seyircide farklı bir mekan algısı oluşturabilmek için, evin mutfak bölümünde geçecek sahnelerin izlenmesini engellemeyecek biçimde, iki mekan arasına bir ayırıcı paravan konulması düşünülebilirmiş. Toplumsal anlamda kritik, bu bağlamda izleyici açısından da bıçak sırtı bir konuyu ele alıp hem nalına hem mıhına vururken, seyircisiyle arasındaki samimiyet bağını hiç koparmayan ve oyunu tereyağından kıl çekercesine sahneleyebilme becerisi gösteren İkinci Kat Tiyatro Ekibi'ni, başta Sami Berat Marçalı olmak üzere bir kez daha kutluyor ve bu güzel oyunu ilgiyle izleyeceğinizi düşünüyorum."} {"url": "https://rihtimdergi.com/uyan/", "text": "''İnsan, yarım yamalak da olsa, yaşamayı öğrenince kendini önemli biri, önemli bir şey sanıyor.'' demiştim kendi kendime. Sonra da alçak ancak uzağımda olmayan, ruhumu sağaltıp ona diginlik verecek olan o nahif sesi beklemiştim... Bakışlarımı karşılayan şey; kapının ardına sığmayan, odayı doldurmak, ışıtmak, bütün kabahatlerimi, kabuslarımı, yalnızlığımı görünür kılmak isteyen kötücül bir ışıktı. Her ne kadar ondan kaçmak isteyip kendi zihnime kilitlesem de kendimi, bir yolunu buluyor, gerek anahtar deliğinden beni izliyor, gerekse de kapının altından sızıp yadsınacak tüm anlarıma şahitler doğurmak istiyordu. Işığa dokunmaktan imtina ediyordum. Her gece bir an önce kapının ardından kaybolmasını, kendiliğinden sönmesini veya biri tarafından söndürülmesini bekliyordum. Ne lambadan geliyordu o ışık, ne güneşten, ne aydan, ne aydınlık bir denizden, ne güzel bir manzaradan, ne de mutlu bir aşktan... Bu duvarları kalın, yuvarlak odaya girerken bizzat ben, içimdeki, zihnimdeki, düşüncelerimdeki, gözlerimdeki ışığı çıkarıp bırakmıştım oraya. Benden daha ben olmasına karşın, ışığa neden bunca yabancılık duyduğumu, neden ondan kurtulmak istediğimi, neden yüreğimdan zorla sökerek onu kapının dışına ittiğimi ise bilmiyordum. İstediğim tek şey, zaman zaman da olsa beni bırakması, karanlığıma müdahale etmemesiydi. Ne hikmetse, her gece feneri söndüren, ışığı yok eden biri bulunuyordu orada; kapının diğer tarafında. Kapıyı çalmak, içeri bakmak kimsenin aklına dahi gelmiyordu. Yine de kimseye kızdığım falan yoktu. Yeterince yüksek sesle inlemiyordum. Karanlığa seslendim. Sesim neredeyse hiç ilerlemeden yere düştü. Yatağımdaydım. Yağmurlu bir gecede gökten çaldığım bulutlardan yapmıştım yatağımı da. Eskiden kalma alışkanlıklarını sürdürmeleri dışında bulutlardan yapılmış bir yatağa sahip olmak güzeldi. Eskiden kalma alışkanlıklar... Bazen ben uyurken gürüldemeye başlıyorlardı. Bazen ağlıyorlardı için için. Küçük bir odaydı benimkisi. Onlar da küçük küçük ağlıyorlardı. Daha küçük ağlamak için, daha önemsiz meseleler ediniyorlardı. Bazen benim için ağlıyorlardı, bazen benimle beraber. Bazen yayları eskidiği için ağlıyorlardı, bazen göğü özledikleri için. ''Ne olursa olsun, ağlamak için hep bir neden bulunur.'' demişlerdi bana bir keresinde. O sırada neye ağladığımı bilmiyordum. Tuhaf bir his kapladı içimi. Geleceğin çentikleri kayboluyordu bir bir. Karanlık büyüyor, büyüyordu. Karanlık, önce odayı yuttu; sonra kapı önünde sönmüş duran ışığı, tüm sokakları, tüm ışıkları... Ve en sonunda dünyayı. Bulutlardan yapılmış yatağım kalmıştı geride yalnızca. Bir de o. Artık geçmiş ve geleceği ne aynı anda ne de ayrı ayrı hissediyordum. Hareketsizleşmiş bir zaman vardı önümde. Saatler işlevini yitiriyordu. Soluk almak güçleşiyordu. Gökyüzü yüreğime yerleşmişti ve evrendeki tüm şimşekler yüreğimde çakıyordu şimdi. Başka bir boyuta, başka bir algıya alışmaya çalışıyordum. Ne uzayla, ne uzamla, ne zamanla, ne sözle, ne yazıyla anlatılamayacak, tasvir edilemeyecek yerdeydim. Tüm tanrıların, evrenlerin atasındaydım; mutlak 'kaosun' içinde. Karmaşadan, hırslardan, ışıktan arınmış sonsuz dinginlikte onunla bir başımaydım. Her yeri saran tek bir koku vardı artık. Yegane olan. Yatağıma uzandı. Bulutlar ağlamaya başladı yeniden. Onların saçlarını okşadı. Onu görmem mümkün değildi karanlıkta. Ancak düşündükçe, hissettikçe var oluyordu orada, hemen yakınımda, yatağımın bir kenarında... Bulutların üzerinde gezdirdi ellerini. Ellerine, bulutların tozu bulaştı. Elindeki tüm tozu karanlığa saçtı; böylelikle yüzünü ışıtacak yıldızlar beliriverdiler karanlıkta. Koca kaos, her yerine mutlu bir çocuk iliştirilmiş gibi parıldıyordu. Işıklardan hala korkuyordum ancak onun yarattığı ışıktan kaçmak içimden gelmiyordu. Aksine, yıldız yanığından ölmek, tercih edeceğim bir ölüm biçimi olurdu benim için. Onun yarattığı ışıkla, kaosa veda etmek; ve en sonunda böyle olur."} {"url": "https://rihtimdergi.com/uzaktan-kumanda/", "text": "Onu anlarsam, benim de nasıl bir tohum olacağımı anlayacağımı hayal ediyorum. Günlerdir düşündüğüm şey bu. Baba olmanın tedirginliği ile dokundum karıma, bilmem kaç defa. Anlamadı tabii. Sonra bir gece uyku tutmadı. Ve iyi birisi olmadığımı çünkü hiç iyilik yapmadığımı düşündüm. Dayanamadım, karıma söyledim bunu. Lafı, Benden baba olmaza getirdim. Gülümsedi, makas aldı yanaklarımdan. Çözmüş annemin ritüelini, akıllı kadındır sevgilim. Saçmalama. Senin kocaman bir kalbin var. dedi. Küçüldüm, küçücük oldum o dakika. Boynumu büküp, Ama hiç benzemiyorum babama! dedim kadere isyan eder gibi. Hala çocuk olduğumu ispatlamıştım karımın avuçlarında. Yanılıyorsun hayatım. O kadar çok benziyorsun ki ona... Sadece benzememeye çalışıyorsun. Hepsi bu... dedi. Onda gördüğüm eksik ve hasarlı parçaları tamamlayıp, kendimce onarmaya çalıştığımı o gün fark ettim işte. O aşırı derecede sakin biriydi, ben heyecanlıydım. Hırsları alınmıştı sanki. Kolay kolay mücadele etmez, akışına bırakırdı her şeyi. Ben bütün çevreme meydan okudum. Birisini sevdi mi direk söylerdi. Hem de gözlerinin içerisine baka baka. Ben korkar, bir kağıda yazar, mektup yollardım. O kızdığı zaman bağırmaz, küserdi. Bense bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmur olmayı tercih ettim. O hiç değişmedi, öldüğü güne kadar ailesine hep sahip çıktı. Ben, onun öldüğü gün değişmeyi bıraktım. Bir ailem vardı. Onsuz da değerli ve bana ihtiyaç duyan bir ailem vardı hem de. Sevginin de bir miras olduğu gerçeği zamanla oturuyordu yerine. Bunu fark ettiğim gün baba olmuştum ben."} {"url": "https://rihtimdergi.com/varolussal-surec/", "text": "İnsanlık, her zaman birbirinin eksikliğinden doğan kavramlar arasında sıkışmış ve varlığını anlamlandırmak için ilk önce yokluğu algılama çabası içerisine girmiştir. Zıt kavramların oluşturduğu bu kargaşada bazılarımız varoluşu, onu en iyi şekilde yaşayarak anlamlandıracağını; bazılarımız ise varoluşu, onu reddederek anlamlandıracağını savunmuştur. Oysa bütün bunların dışında bir grup vardır ki varoluşu hisleriyle keşfe çıkmıştır. Varlığı anlamak için öne sürdüğümüz yokluğu anlama çabası, çoğu zaman başarısızlığa uğrar. Bunun nedeni insanın var edici bir varlık olmasından kaynaklıdır. Yokluğu, hiçliği algılamaya çalıştığımızda zihnimizde onu resmetmeye başlayarak ilk yanlışımızı yaparız. Önce uçsuz bucaksız, tüm varlıklardan arındırılmış bir ortamı, boşluğu tasvir ederiz. Daha sonra ise ışığın eksikliğinden doğan karanlığı bu boşluğa serpiştiririz. Fakat bir ayrıntıyı görmezden geliriz: Oluşturduğumuz resimdeki yokluk yerine koyduklarımız, aslında var olan kavramların zıtlığından doğan bir başka kavramlardır. Bir kavramın eksikliğinden doğan şey yokluk değil, var olan başka bir kavramdır. Yokluk, iki kavramdan birinin eksikliğinden doğmayacak kadar spesifik olmalıdır. İnsanoğlu yokluğu algılayamaz. Bu yüzden onu var eder. Bizim bilincinde olabileceğimiz tek unsur, yokluğun varlığından öte bir şey değildir. Ve bütün bu argümanlar, yokluğu gitgide bir paradigmaya dönüştürür. Yokluğu algılayamayacağımızı anladığımızda varoluşa dikkat kesiliriz. İlk olarak varlığımızın bilincinde olmak, kendimizi aynadaki bir yansımadan daha fazlası olarak algılamamızı sağlar. Dolayısıyla varlığımıza dönmek, Dünya'yı birçok yansımayla doluşmuş bir gezegen olmaktan çıkarır ve milyonlarca zihin galaksisi ile baş başa kalmamıza neden olur. Her gün karşılaştığımız insanların aslında kendimiz olduğunu fark ederiz; çünkü her varoluş bizden bir parça taşır. Bu farkındalık bizi büyük bir düzen ile kargaşaya sürükler. Zihin galaksilerinde parçalanan düşünce meteorlarının zihnimize düşen parçaları büyük yankılar uyandırırken, bu parçaların zihin süzgecimizden geçirilip şekil verilmesi ile zihin rafına yeni bir düşüncenin tohumu ekilir, eskisi sökülür."} {"url": "https://rihtimdergi.com/veda-2/", "text": "Senden sonra birçok kez, birçok kişiye yazma girişiminde bulundum lakin hiçbir kelimeyi hiçbir kelimenin yanına sığdıramıyorum. Hani, ya kağıtlar küçük geliyor ya kelimeler çok uzun; harfler hep taşıyor kağıtların dışına. Aslına bakarsan yalan söylüyorum ve üşeniyorum. Şu sıralar yaşamaya bile üşeniyorum, takatim yok. İnan takatim olsa bavula yükler tüm nefeslerimi, bir solukta sana gelirim. İnanır mısın hala kim olduğumu bile bilmiyorum. Nerede olduğumu, seni neden bulduğumu, hiçbir şeyi ve hiçbir şeyin anlamını bilmiyorum. Zaten bildiklerimi de unuttum. Böyle yaşamak epey bir zormuş. Sen gittikten sonra, yani ben seni öldürdükten sonra, milyon kere daha büyüdü yerküre. İnsanlar daha kalabalık, yaralar daha sarılmaz oldu. Bazen canım yandı Müjgan, dişlerimi öyle sıktım ki sahte gülmeleri öğrendim. Yani yalan söylemeyi öğrendim. Demin de dedim ya: yalan söylüyorum! İnsan yalan söylemeye alıştı mı, herkesin derdini kendisininkinden büyük görmeye başlıyor. Zannediyor ki katlanabilir, elinde derler. Ama katlanamıyorum Müjgan. Seni özlüyorum Müjgan, çünkü kimseye anlatamıyorum. Neyi anlatsam yarım kalıyorum, ne zaman konuşmaya başlasam, beynimin içinde sesler duyuyorum. Seni özlüyorum Müjgan, çünkü sende; ben çaresizliği, ben bilmişliği, ben sessizliği, ben yalnızlığı, ben sevgisizliği, ben somurtkanlığı var. Şimdi yarım kalmış matematiksel bir problem gibi çözülmeyi bekliyorum. Sayısız x'ler y'ler içinde, bilinmezliklerimle dolaşıyorum, çatısı açık sokakları, duvarları yıkılmış meydanları. Bu zamanlarda hiçbir yer hiçbir yere varmıyor. Kaldırımlar ve vapurlarda geçiriyorum zamanlarımın tümünü. Gülesim var Müjgan, tam zamanlamasını ayarlayamadığım, elimden kayan bir şeyler var. Anlatacaklarım bitmedi Müjgan lakin susmak gerek, ağlayabilirim yoksa. Hem, hep böyle olurum ben bilirsin gülesim varken, ağlar, yani ağlayamaz da çok içer, kusarım. Şimdi yalan dünyama dönme zamanı, herkesin selamı var sana. Kim mi onlar? Savaş meydanındaki erlerimiz Müjgancığım. Hepsi birer savaşçı. Beni boş ver, geleceğim, sana geleceğim ben... Uygun bir intihar metodu bulup yanına yerleşeceğim ama önce sana anlatmam gerekenler var. Sana, koca gözlü yaramaz kızdan bahsetmem gerekiyor ve birkaç hiç okunmamış şiirlerimden yollayacağım sana."} {"url": "https://rihtimdergi.com/veda-vefa-ve-iste-oyle-bir-seyler/", "text": "Benim en samimi kız arkadaşlarımın isimleri hep çift cinsli oldu. Hani şu hem kız hem erkek ismi olanlardan. Neşe hariç. Mahalle arkadaşımdı Neşe. Çocukluğumun neşesi. Evet, o hariç. O, bu hikayenin konusu da değil zaten. İlkokulda hiç samimi arkadaşım olmadı benim; sınıfın kara kuzusuydum, hatırlıyorum, kimsenin -öğretmenim de dahil olmak üzere- aldırış etmediği o sessiz kızdım ben. Neşe'yle aynı yaştaydık ama hem annesi hem de babası öğretmendi ve onu bir yıl erken başlatmışlardı okula. Zaten annesinin öğretmen olduğu okula gidiyordu ve o okul mahalleye uzaktı. Yani okul arkadaşı olamadık Neşe'yle. Yine de yaz tatillerinde, ara tatillerde, güzel havalarda hep Neşe vardı ve bu nedenle zaten pek de başka arkadaş aramıyordum. Gerçi Neşe bu hikayenin konusu değil, demin demiştim, ama yine de bir şekilde hizmet ediyor hikayeye. Sonra ortaokulda çok samimi bir arkadaşım daha oldu: Olcay. Tanıdığım ilk Olcay oydu. Olcaylar erkek olur diye bilirdim ama benimki sarışın kıvırcık saçlı çok sevimli bir kızdı. Nasıl da çalışkan; öyle inek cinsinden değil akıllı çalışkanlardan. Üç yıl boyunca yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmemişti ama sonra onlar gittiler- babasının İskenderun'a tayini çıkmıştı. Bu tayin işine öyle içerledim, öyle içerledim ki, üniversite dahil tüm eğitim hayatımı içine doğduğum o sıkıcı taşra kentinde geçirirken, bana hep ben de bir gün gideceğim buralardan dedirten Olcay'ın o ani gidişi oldu. Hiç unutmam orta üçün son Türkçe kompozisyon sınavında, hoca serbest bir konuda kompozisyon yazmamızı istemişti. Olcayların gidişine sadece birkaç hafta kalmıştı, okullar kapanır kapanmaz şehirden ayrılacaklardı. Benim tek gündemim Olcay'la ayrılacak olmamızdı. Ne çocuktuk artık ne de genç kız sayılırdık. Arkadaşın anneden daha değerli olduğu o kırılgan yaşlardaydık yani. O kompozisyonu tamamen kafamda veda anımızı kurgulayarak yazmıştım. Hoca benim kompozisyonumu örnek olarak sınıfa okumuş, içerdiği duygunun ve tasvirlerimin onu çok şaşırttığını söylemişti. Hoca heyecanlanmakta haklıydı çünkü o kompozisyonu yazarken sınavda olduğumu unutmuş, Olcay'a veda edeceğim o tren istasyonunu, son sözlerimizi, treninin kalkış anını, benim istasyondaki kala kalışımı, düştüğüm boşluğu daha yaşamadan kağıda dökerken yanımda oturan Olcay'a çaktırmadan ağlamıştım. Olcay benim üç yıl aynı sırayı paylaştığım arkadaşımdı; öyle ki gidişinin boşluğunu o yaz Neşe bile dolduramamıştı. Ve evet, bu hikayedeki diğer tüm detaylar onu arama serüvenime hizmet ediyorlar. Lisede Derya. Az ama Derya diye erkek ismi de var. İleriki yaşlarımda tanıştım hatta bir erkek Deryayla, oradan biliyorum. Neyse, lisedeki üç yıl boyunca da Derya'yla çok samimi olduk. Onunla ortak ilgi alanlarımız süs-püs , oğlanlar ve dersleri derste dinleyip akıllılık etmek, olmadı birlikte çalışarak yaz tatiline kırıksız girmekten ibaretti. Lise birin başında Olcay'ın ilk mektubu geldi İskenderun'dan. Daha lojmana taşınamamışlar, o yüzden adresini veremiyormuş ama İskenderun ...... İşletmeleri, Mustafa E.... eliyle, Olcay E.... diye gönderirsen mektubun babama gelir ve o da bana getirir diye yazmıştı. Böyle daha garantili olur diyordu. Sarı uzun lüle lüle saçlarını kestirmiş oraya gidince, ilk gün çok güzelmiş de sonra yıkayınca beğenmemiş. Henüz hiç arkadaş edinememiş. Bir de heyecanla mektubunu bekliyorum diye yazmıştı. Hemen uzun uzun cevap yazdım ona, Derya'dan bahsetmedim tabii üzülmesin diye. Ben de kimseyle samimi değilim diye yazmıştım. Daha başka bir sürü şey. Hepsini ezbere biliyorum çünkü mektubum teslim edilemedi/adreste bulunamadı damgasıyla bana geri geldi. Yıllarca içim içimi kemirdi, Olcay mektubumun bana geri geldiğini bilmiyor, ona cevap yazmaya bile tenezzül etmediğimi düşünecek ve gidince onu unuttum, hiç aramadım, umursamadım sanacak diye. Olcay'ın ve benim birbirimize yazdığımız ilk ve son mektupları bu yüzden sakladım kanıt diye. Olcay'ın hem varlığının hem de yokluğunun kanıtları. Her neyse, Derya üniversite sınavlarında Ankara'da bir üniversiteyi kazandı, ben kendi şehrimdeki üniversiteyi. Yollarımız ister istemez onunla da ayrıldı. Gerçi yaz tatillerinde falan ara sıra görüşüyorduk ama dünyalarımız ayrılmıştı bir kere. Ben taşra kentinde üniversite okuyandım, o başkentte. Gerçi Derya da bu hikayenin konusu değil ya, işte yeri geliyor anlatıyorum. İngiltere'deki garsonluk, çocuk bakıcılığı, metro çıkışlarında gazete dağıtıcılığı vb. gibi işlerden sonra girdiğim en düzgün işte -bir seyahat acentesi- tanıştığım ve çok samimi olduğum arkadaşım, Dincel. Kıbrıslı Türk. Boylu poslu, Türk'ten çok Rumlara benzeyen kıpır kıpır Dincel. Adı mı? Elbette hem kız hem erkek ismi çağrışımlı. O acentedeki iki yıl boyunca can ciğer kuzu sarması ol, sonra Dincel evlensin ve gitsin Kıprısa yerleşsin. O zaman teleks, faks en ileri teknoloji iletişim araçları. Teleks yazmayı bana Dincel öğretmişti, ah ne önemli şeydi! Ne diyordum, Dincel gitti ama bizim arkadaşlık kraliyet posta hizmetleri ve acentenin faksı üzerinden devam etti. Dincel, kendi adresi değişse bile değişmeyecek bir adres vermişti bana: babaannesinin adresi. Sen buraya yaz, bana her zaman ulaşır demişti. Öyle de oldu. Bu ikinci adres, arkadaşlığımızın sürmesinin, benim yıllar sonra gidip Kıbrıs'ta onu görebilmemin sigortası oldu. Hikaye onunla ilgiliymiş gibi biraz uzattım sanki; ama Dincel de bana garantili bir ikinci adres vererek bu hikayedeki yerini layıkıyla buldu bence. Gelelim Deniz'e... Dincel'den hemen sonra tanıdım Deniz'i. İsimler birer tesadüften mi ibarettir, bilemiyorum. Ama görmek isteyen için bir olay örgüsü vardır mutlaka. Biz bu hikayede kahramanın yolculuğu da böyleymiş deyip devam edelim. Çok şey yaşadık, çok yol kat ettik Denizle. Birbirimize hiç kazık atmadık. Kızdık, küstük belki ama hep unuttuk gittik sonra. Ölene dek dost, sonrası için de ahretlik olduk. İlk o geldi Türkiye'ye, bir proje için. Uzun uzun kaldı; ben ise İngiltere'de kaldım, yüksek lisans yapıyordum. O teşvik etmişti. Kulağımın dibinde büyü, büyü, büyü diye fısıldayan bir peri gibiydi. Çalıştığım kıytırık acenteden çıkıp köklü bir İngiliz üniversitesinde işe girmemi de Deniz teşvik etmişti. O yıllarda iletişim hala kraliyet posta servisi ve bazen de faksla anında görüntü haberleşmeleri. Sonra ben Türkiye'ye döndüm, ilk ciddi kariyer adımımı attım. Deniz İngiltere'de işine devam ediyordu. Bu arada iletişim teknolojileri de yerinde durmamış, epey ilerleme kaydetmişti. Artık teleks diye bir şey yoktu. Internet vardı. Faks kimin umurundaydı. Elektronik posta adreslerimiz oldu zamanla hepimizin. ICQ vardı, çetleşiyorduk. Deniz sık sık Türkiye'ye geliyor, bende kalıyordu; ben de hemen her yıllık izinde soluğu İngiltere'de onun yanında alıyordum. Yıllar geçti bizim arkadaşlığımız geçmedi. Facebook çılgınlığının başladığı zamanlardı; ilk ben Facebook hesabı açtım, Deniz bayıldı; hemen o da açtı bir hesap. Hayatlarımızı ve genişleyen sosyal çevrelerimizi sesli, görüntülü, haritalı, yazılı takip edebiliyorduk artık. Adreslerimiz yüz kere değişse de hala arkadaşsak birbirimizi kaybetmemizin imkansız olduğu zamanlardaydık. Evet, Deniz başlı başına bir hikaye, ama o hikaye, bu hikaye değil."} {"url": "https://rihtimdergi.com/vincent-ve-ormandaki-tuval/", "text": "Hayat dayanılmaz derecede çetrefilli; bir ucundan yakalamak istiyorum onu. Çelik kadar sertleşmiş parmaklarım, küt, biçimsiz, soğuk; hissetmeye elverişli değiller artık. Duyargalarımı yitiriyorum; zamanın katranlı gözlerinin önünde. Akış, duyumsayışlarımın önündeki en yüksek duvar; belki de parçalar halinde sürdürmeli yaşamı. Bedenimi göğe salınan bir sarmaşık gibi kiremit rengi dev kütlenin üzerine yapıştırıp dünyanın geri kalanına uzanmak istiyorum. Benim için yer'in sonu burası; kendime kuvvetli, aşılmaz sınırlar koydum, derin kuyular açtım bilmeden. Ancak yaşamım beni terk edip yeni coğrafyalara kök saldı bile. Doğmaya hazır anılarım uzakta, belli belirsiz görülen bir hülya kadar gerçek olabilir ancak. Herkesin hayranlık duyduğu eserleri gözlüyorum ve onların replikalarını. Replikalarda her zaman bir cansızlık var, uçmaktan vazgeçen kuşların bakışlarında da sezilebilen. Bedenim boş bir tuval, onu doldurmak isterdim, dokunuşlarla. Cansız bir replikaya benzeyecek olsa bile. Vincent'ı geçiriyorum aklımdan; alçakgönüllü deliliğini. Tutkuyu ondan öğreniyorum; neyin tutkuya yol açtığını da. Geçmişi nahoşlukla kaplı; çarmıha gerilen İsa'dan daha çok acı çektiğine inanırım hep. Vücudum, onun resimlerini çizmesine yarayan uygun bir yüzey olur muydu? Renklerim eksik, dahası, sahip olduğum renkleri taşımakta zorluk çekiyorum. Durmaksızın sürdürebildiğim iki eylem var yalnızca; uzaydaki herhangi bir noktayı belli belirsiz hacmimle doldurmak ve ölüme inat edercesine ortamdaki havayı sıkılmadan teneffüs etmek. Hayatta olmak yetmiyor insan olmaya. Ağaçların kenarındayım; alınları kırış kırış, yanı sıra derileri esnek. İlk bakışta, bir dal güçsüzce de olsa çekilse onarılmaz bir uzama meydana gelecekmiş gibi hissedebilir insan; dönüşsüz eylem. Gövdeleri yumuşak; kaz tüyünden yastıklar kadar. Ağacın birine kollarımı sarıyorum. Toprağın emdiği yağmur suyu, köklerden gözlerime tırmanıyor; sonra yeniden toprağa. Döngünün parçasıyım; Vincent'i bir nebze daha iyi anlıyorum şimdi. Bir replika değilim. Ormanın karnında, yalnız, göçebe bir tuval. İskelete gerilmiş teni yumuşak, pürüzsüz. Üzerinde saksıda çiçekler, korkusuzca çizilmiş, güneş altın fırçasını dünyaya uzatıp bir dokunuş yapmış; sarı. Doğa her zaman sanatı besler. Vücut, olabildiğince canlı, bir eserin taşıyıcısı olmaktan memnun, vakur, gözleri duvarlarıma değiyor; duvarlarımın da ardına. Uzamı paramparça eden bakışlarını fark etmemek güç. Sence... diyor ipeksi sesiyle, oysa duymuyorum onu, dahası ne zaman duyacağımı kestiremiyorum bile, sesi mutlak bir gerçek olarak önümde duruyor yalnızca, mutlak ancak tanınamayan. Yine de biliyorum bana söylediklerini, önceden beri biliyorum, hep biliyormuşum gibi. Boşlukta asılı soyut bir kütle, kendi ekseninde dönerek açılmayı bekliyor. Yıldızlı Gece'yi neden bu kadar seviyoruz? Soru keskin, sade, yakıcı. Yoksa ben mi dillendirdim bunu onun yerine? Yanıt eksik, sessizlik ikimize de doğru geliyor; belki de yalnızca bana. Elimi uzatıyorum şimdi, orada yok; görüyorum onu ancak dokunamıyorum, yalnızca duyumsama. Evrenin farklı bir noktasında, kendi dilimizle konuşuyoruz sessizce, sözcükleri resimlerle süsleyerek. İnce, dokunaklı deri beni kendine çekiyor, yüzü yeryüzünün yansısı. İnşa edilmiş duvarlar, aşılmayan çizgiler yok. Yüreğine eğilip yaşamımı geri çağırıyorum. Yakıcı bir çağrı, kalbim yeniden atıyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/visnenin-cinsiyeti/", "text": "Uzun zamandır bir kitabı bitirdikten sonra hakkında mutlaka yazmalıyım dememiş, birileriyle paylaşma isteğini bu kadar derinden hissetmemiştim. Vişnenin Cinsiyeti beni kelimeleri arasına öyle güzel sakladı ki, kitabı her elimden bırakışımda günlük hayatın akışına kapılmadan önce birkaç dakika kendimi aramam gerekti. Şimdi de eğer becerebilirsem bu özel eser hakkında bir şeyler karalamak istiyorum. Hikayenin kendisinin aslında boşluğun kendisi olduğunu söyleyen yazar, bizi bu boşluğa çekedursun, biz boşluğun kendisine dönüşmeye bile gönüllü oluyoruz okuma sırasında. İşte bu yüzden, kuralsız, sınırsızca okunması gereken bu kitap yazarın yaptığı yolculuklardan değil, belki başka yerde, başka bir zamanda yapmış olabileceği yolculuklardan oluşur. Tüm bunların içinde de cinsellik, aşk, yalan, zaman, estetik gibi temalar yoğunlukta olmak üzere daha farklı kavramlara da şu ana kadar hiç bakmadığımız açılardan bakabiliyoruz. Bu kadar zor, gizil ve bu kadar akıcı olmayı başaran Vişnenin Cinsiyeti'ni cümle cümle, sesli bir şekilde okumak istemem bundandı sanırım. Sindirilemeyecek hiçbir cümle kalmasın istiyor insan. Arka kapakta da belirtildiği gibi Vişnenin Cinsiyeti hayal gücüne dair yazılmış bir güzelleme. Gerçekten yüzeysel olarak baktığımızda, içeriğin reel hayatta var olmayacak bir kurgudan ibaret olduğunu görürüz. Peki bu gerçekliği ne kadar zedeler? Denize uzaktan baktığımızda dalgalarının masalsı ve şairane oluşu onun derinliklerinde yatan somut, gerçek ve hatta bazen acımasız doğasını sahte kılar mı? Bu kitapta benim için, masalsı görünümünün ardında zamansızlığa doğru atılan bir adım gibi, kapkara ve yumuşak bir boşluğun içine çekiyor okuru. Köpekleriyle yaşayan devasa büyüklükte, yüzü irinlerle dolu bir kadının; Thames nehrinde bulduğu Jordan'ı yanına almasıyla başlıyor kitap. Jordan'ın kendi kafasıyla/kalbiyle upuzun yolculuklara çıkışı... Çirkinliği, büyüklüğü, zorbalığı, şiddet eğilimine karşı aşırı saf ve aşk arayan Köpek Kadının masumane kötülükleri... İkisi de hayatın hava kaçıran yerlerine sıkıştırılmış iki ayrı tıkaç gibi. Sıkıştıkları yerden bizim hiç görmediklerimizi söylüyorlar bize. Özellikle Köpek Kadın o kadar rahatsız edici bir karakter ki sırf bu yüzden bile çok seviyorsunuz onu. Kitap aynı zamanda gerçek bir tarihe de dayanıyor. 17. yy İngilteresi. Bu sebepten çeşitli olayların insanlar üzerindeki etkisine de değinmiş yazar: İlk muzun ülkeye gelişi ve insanlara tanıtılması, ananasın ilk defa görülmesi, yaşantılardaki anlamı. Bunların birer meyve olmaktan çok birer imge olarak insanlara neler hissettirdiği de dikkati çeken öğelerden bazıları. Bir başkası ise masalların yönünün, renginin, anlamının değişmiş olarak sunulması. Bir çocuk masalı olan 12 Prensesi bambaşka bir şekilde kurguya dahil edilmiş. Masalın kendisi en azından başlangıçta aynı görünse de, 12 prensesin sonsuza dek mutlu yaşamalarını kocasız yaşamalarına bağlayarak, gözlüklerimizi ters takmamızı sağlıyor Winterson. Yazar size bir hikaye okutmuyor, size bir hikaye veriyor. Hep saklamak isteyeceğiniz."} {"url": "https://rihtimdergi.com/vivian-maier/", "text": "Amerikalı sokak fotoğrafçısı; Vivian Dorothy Maier. Peki nasıl keşfedildi? Maier'in fotoğrafları bir sanat eseri şüphesiz. Ancak eserlerinin ortaya çıkması da yine başka bir sanat eserinin ortaya çıkma sürecinde gerçekleşti. John Maloof isimli yazar , yazmakta olduğu kitabı için Chicago'nun eski fotoğraflarını arıyor. Bu nedenle bir açık arttırmaya katılıyor. İşte Maier'in fotoğraflarının keşfedilişi de bu sırada oluyor. Maddi sıkıntılar yaşayan Vivian Maier'in eşyaları, borçlarının ödenmesi için açık arttırmaya çıkarılıyor. Maloof da bu eşyalardan 30000 negatifle dolu bir kutuyu 400 dolar karşılığında satın alıyor. Maloof, fotoğrafları çok beğendiği için insanlarla paylaşmak istemiş. Bu nedenle fotoğrafların çoğunu internet üzerinden yayımlamış. Ancak Maier'i tam olarak keşfi, açık arttırmadan kalan diğer negatifleri aldığında gerçekleşiyor. Bir fotoğrafın üzerinde tesadüfen gördüğü Vivian Maier ismini araştırmaya başlıyor ve Maier'in birkaç gün önce öldüğünü öğreniyor. Fransız bir anne ve Avusturyalı bir babanın çocuğu olan Vivan Maier, her ne kadar Amerika'da doğmuş olsa da gençliğini Fransa'da geçirmiş. İlk fotoğraflarını odak kontrolü ve diyafram kadranı olmayan bir amatör kamera ile çocukken çekmiş. New York'a dönüp dadılığa başladıktan sonra Rolleiflex marka bir kamera alan Maier, belki de 1956 yılında yanında kalmaya başladığı aile sayesinde bu fotoğrafları bizlere aktarabildi. Kendisine ait bir odası ve banyosu olan Maier, bu sayede kendi baskılarını işleyebildi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/volta/", "text": "Kahvaltı bitti. Bir, iki, üç, dört, beş, altı. Zeytin kasesi dolaba. Yedi, sekiz, dokuz, on, on bir, on iki. Peynir tabağının kapağını sıkıca kapa kurumasın; geri dön: on üç, on dört, on beş, on altı, on yedi, on sekiz: peynir dolapta. Buzdolabını kapa, ocağa dön; bu adımdan sayılmaz, çayın altını kapa. On dokuz, yirmi. Musluğu aç, tabakları ve kaşık-çatalı sudan geçir; eğil bulaşık makinesinin kapağını aç. Akıttığın bulaşıkları makineye diz. Nerede kalmıştık? Yirmi bir, yirmi iki, yirmi üç. Masadan servisi al; yirmi dört, yirmi beş, yirmi altı. Mutfak lavabosuna silkele, yirmi yedi, çekmeceye koy. Daha çok var. Neyse, şimdi yatağı topla bakalım. Yirmi sekiz, yirmi dokuz, otuz. Evet, otuz. Yorganı katla. Otuz bir, otuz iki: sandalyenin üstüne koy. Otuz üç, otuz dört, otuz beş: yastıkları topla. Otuz altı, otuz yedi, otuz sekiz: yastıkları sandalyeye, yorganın üstüne koy. Otuz dokuz, çarşafı topla. Kırk, pencereyi aç. Kırk bir, çarşafı silkele. Kırk iki, çarşafı ser: kırk üç, sağ tarafın baş kısmı döşeğin altına sok; kırk dört, sağ tarafın ayak tarafı döşeğin altına. Kırk beş, sol tarafın ayak kısmı döşeğin altına; kırk altı, sol tarafın baş kısmı döşeğin altına. Kırk yedi, kırk sekiz: yastıkları al. Kırk dokuz, elli, baş tarafa yerleştir. Elli bir, elli iki, yorganı al. Elli üç, elli dört: yorganı ser. Elli beş, elli altı, sağ yandan çekiştir düzelt. Ne de elli ayaklıyım! Elli yedi, elli sekiz, elli dokuz, sol yanından düzelt. Oh! Elliler bitti. Altmış, altmış bir, altmış iki. Pijamalarını katla. Altmış üç, altmış dört: pijamalar sol yastık altına. Altmış beş, altmışaltı. Ne biçim bir sayısın sen altmış! Altmış. Artmış gibi. Atmış gibi. Almış gibi. Ama değil. Üstmüş gibi de değil: sadece Altmış. Bir varmış, bir yokmuş. Altmış varmış. Yok olmaz. Bütün gün hep saysam bu altmış -evet altmış!- metrekare evde beş bin adım atamam ben. Bu son keyfin olabilir, daha da çıkar keyfin keyfini, kayfenin keyfini. Kayfe diyen var kahveye. Sigaranın ilk dumanıyla kahvenin mis gibi tüten kokusu bir araya gelince, işte ona kayfe diyorlar, bence yani. Tek içiyorsan, sigarasız, o zaman adı kahve. Şimdi benim bu içtiğim kayfe yani. İnan bana. Evet, bu son keyfin olabilir, çıkar kayfenin keyfini bakalım. Bir küçük tahmin, bir dikkatsiz sözcük, belki bir ihbar -ki hiç beklemediğin yerden çıkan soru gibi bitirir keyfini; öyleyse savur dumanını, hala sokağı seyredebiliyorken geniş pencereden. Fincanın Limoges, sigaran Camel. İyi gidiyor sayma işi. İlerlediğimi hissediyorum. Evet, yerimde saymıyorum, ilerliyorum. Seksen. Akşama bir yemek yapmak lazım. Seksen bir, seksen iki, seksen üç, seksen dört: buzdolabını aç, seyret. Ispanak, geçen günden arta kalmış mayalı hamur, sucuk, kereviz, yoğurt. Mayalı hamuru değerlendirmeli. Çıkart dışarı. Seksen beş: tezgaha koy. Seksen altı, sucuğu al. Seksen yedi, sucuğu tezgaha koy. Seksen sekiz, ıspanağı al, seksen dokuz, tezgaha koy. Doksan: Buzdolabını kapa. Doksan bir, sucukları kes küçük küçük. Tezgahın önünde kıpırdanman adımdan sayılmıyor gülüm. Un dök biraz tezgaha, evet bu adımı sayabilirsin: doksan iki! Hamuru küçük küçük aç, sucukları doldur içlerine ikişer, üçer. Yağlı kağıdı al, doksan üç müydü? Evet, doksan üç, doksan dört. Kağıdı tepsiye ser. Poğaçaları tepsiye diz. Hala doksan dörttesin. Fırını çalıştır, doksan beş ve yumurtayı al dolaptan, doksan altı yumurta sarılarını sür poğaçaların üstüne, şimdi fırına ver. Her şey olduğun yerde, ne güzel! Adımlar çoğalmıyor ama güzel sanki. Doksan yedi, doksan sekiz, süzgeci çıkar dolaptan. Doksan dokuz başla ıspanakları yıkamaya. Her birini tek tek yıka. Bitince bir de toplu olarak yıka. İçine sinmezse, bir daha toplu olarak yıka. Doksan dokuzdasın hala. Unutma."} {"url": "https://rihtimdergi.com/whiplash/", "text": "2014 yılı içerisinde çekimleri tamamlanan ve ülkemizde 16 Ocak 2015 Tarihinde, 5 dalda birden Oscar'a aday gösterildikten hemen sonra vizyona giren 107 dakikalık 'müzikli drama' türündeki filmin yapımcısı Blumhouse Productions . Senarist ve yönetmeni Damien Chazelle. Filmde Miles Teller'i başrol oyuncusu olarak Andrew, J.K. Simmons'ı Fletcher, Mellisa Benoist'i Nicole ve Paul Reiser'i Jim Neimann yardımcı karakterlerini canlandırırken izliyoruz. Andrew'in küçük yaşlardan beri en büyük hayali usta bir baterist olabilmektir. Bu hayaline ulaşabilmek için sosyal çevresinden uzaklaşmaya, arkadaşlıklarından vazgeçmeye dahi hazırdır. 19 yaşına geldiğinde ülkenin en iyi müzik okullarından biri olarak bilinen Shcarffer Konservatuarı'nda profesyonel müzik öğrenimine başlar. Derslerinden arta kalan zamanlarını dahi bateri setinin başında çalışarak geçirir. Andrew'in bu büyük azmi ve kararlılığı sert mizacıyla ün salmış jazz hocası Terence Fletcher'ın dikkatinden kaçmaz. Fletcher, Andrew'i sadece gelecek vaad eden öğrencilerin dahil edildikleri Studio Band'e alır ve yeteneklerini sonuna kadar test eder. Bu öylesine bir testtir ki kimi zaman zulüm boyutlarına ulaşır. Fletcher'ın amacı, Andrew'in yapabileceklerinin en iyisini yapmasını ve kusursuz bir baterist olmasını sağlamaktır. Ancak, onun insani sınırları zorlayan tavrı karşısında Andrew psikolojik bir çöküntüye uğrar. Film, izleyiciler için bu aşamadan sonra bir gerilim filmi haline dönüşür. Mülayim bir karaktere sahip olan babası, onu Fletcher'ın elinden kurtarabilmek için büyük çaba sarf eder. Andrew, kendi küçük başarıları ile övünen ve onun başarılarını küçümseyen akrabaları ve o akrabalarının sürekli konuk edildikleri ev ile konservatuar arasında bir seçim yapma aşamasındadır. Seyircinin filmi soluksuz izlemesini sağlayan, Andrew'in yaşadığı gerilim halini büyük ölçüde seyircinin de yaşıyor oluşu kuşkusuz. Amaç da bu değil mi zaten? İzleyiciyi olabildiğince filmin içine çekebilmek. Bunu sağlamanın belli koşulları var elbet; iyi bir öykü kurgusu, etkileyici karakterler, o karakterleri canlandıran yetenekli oyuncular ve beyaz perdeye yansıyan bir film haline getirecek tecrübeli teknik kadro. Bu filmde hepsi mevcut. Müzik türü olarak jazz'ın seçilmiş olması da sanırım bir tesadüf değil, zira jazz'ın somut durağanlıktan coşkunun doruklarına varan hali film karelerine öylesine ustalıkla işlenmiş ki ona yadsınamaz bir dinamizm kazandırmış. Küçük bir ayrıntı olarak, filmdeki bateri setlerinde kullanılan ziller ünlü Zilciyan Ailesi ürünü ve 'İstanbul' markalı. En iyi film de dahil olmak üzere 5 dalda Oscar'a aday gösterilen film bu ödüllerin tümünü alabilir mi bilinmez ancak Oscarların habercisi olarak gösterilen Altın Küre Ödül Töreni'nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü'nü bu filmde canlandırdığı Terence Fletcher karakteriyle J.K. Simmons almış bulunuyor. Senaryonun yarattığı agresif, zalim ve tatminsiz Fletcher karakteriyle onun tüm oyunculuk becerisini ortaya koymasına imkan sağladığı bir gerçek. Ancak kabul etmek gerekir ki o da rolünü üstün bir başarıyla oynuyor. Aynı durum, başrol oyuncusu Miles Teller için de geçerli. Miles Teller'ın 15 yaşından beri bateri çaldığını da notlarımıza ekleyelim. Teller, bu film için haftada 3 gün ve 4 saatlik sürelerde 2 ay boyunca özel bateri dersi alarak kendisini geliştirmiş ve çekimler esnasında sadece birkaç önemli sahnede dublör kullanmış. 1985 doğumlu genç yönetmen Damien Chazelle başlangıçta bu filmin çekimi için yapımcıları ikna edememiş. Kendisi çekmek için de yeterli paraya sahip olmadığından, 2013 yılında Sundance Film Festivali'ne çektiği kısa metrajlı filmi ile başvuruda bulunmuş. Jüri tarafından 16 Ocak 2014 Tarihinde izlenen film Jüri Özel Ödülü'ne layık görülünce filmin uzun metrajlı çekimleri için sponsor bulunabilmiş ve örnek çekimlere başlanmış. Aslına bakılırsa Wiplash, 3 milyon 300 bin dolarlık harcama ile Hollywood ölçeğinde oldukça küçük bütçeli bir film. Tüm çekimleri ise 19 gün gibi kısa bir sürede tamamlanmış. Buna mukabil birçok yönden izlenmeye değer olduğu kuşkusuz. Özellikle final bölümündeki 9 dakikalık bateri solosu müzik tutkunlarının kaçırmamaları gereken türden."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yabanci/", "text": "Arkadaşının doğum günü vardı o gün. Nehir çalışmaktan doğru düzgün bir zaman bulup da hediye almaya çıkamamıştı. Zaten oldum olası sevmezdi hediye almayı. Sadece birine almayı değil kendine hediye alınmasından da hoşlanmazdı. Sanki borçlanmış gibi hissederdi kendini. En kısa zamanda bir şey yapıp bu iyiliğin yükünden kurtulması gerektiğini hissederdi. Karşılıksız iyilik yapılmadığını görmüştü bu yaşına kadar. İyilik borcunun olduğu insanın nasıl küstahlaşabildiğine, kendinden bir beklentisi olduğuna şahit olmuştu çok kere. Hiç kimseden bir beklentisi yoktu Nehir'in, bu yüzden kimsenin de kendisinden bir beklentisi olmasını istemezdi. Yine aynı şey gelmişti başına. Zaten hiç ama hiç gitmek istemediği bir doğum gününe gitmeye mecbur bırakılmış, bununla birlikte mükemmel bir hediye alması beklenmişti. Alacağı şeyi o kişinin beğenmeme ihtimali bile geriyordu onu. İş güç uğraşırken de zaman bulamayıp internetten bir çanta sipariş etmişti. Öğretmen maaşıyla markalı çantalara gücü yetmeyeceği için kibar ve şık bir çantada karar kılmıştı. Arkadaşının sırf hayatıyla hava atmak için böyle bir parti düzenlediğinin farkındaydı; o yüzden hediyenin pek bir önemi de yoktu. İş çıkışı arkadaşının doğum gününe yetişmek için köy otobüsüne alelacele binmiş, koşturarak varmıştı Bahçelievler'e. Bahçesi çiçeklerle kaplı evin kapısına geldiğinde Selin'in ona evleneceğini söylediği gün aklına geldi. Çok sevinmişti onun adına fakat sırf evleniyor diye işini bırakmasına anlam verememişti. Paraya ihtiyacı olmayabilirdi artık ama para için mi çalışılırdı sadece? Onlara ihtiyacı olan çocuklara, insanlara ne olacaktı? Hem evlilik durumundan merkeze tayini çıkma ihtimali de yüksekti. Sonuçta kocası Ankara'nın göbeğinde hatırı sayılır bir firmanın pazarlama bölümünde çalışıyordu. Onun köye taşınması söz konusu olamazdı. Hayatının tek amacı evlilik olan kızları anlayamazdı Nehir. Hayatın doğal döngüsünde kalbini sevdiğin biriyle hayatını birleştirme fikri ne kadar cezbedici olsa da hayatta daha önemli şeyler de vardı ve evlilik bir amaç olamazdı; bir araç belki... Ne kadar çok düşünce sarmıştı kafasını. Bir el hareketiyle o ana geri dönen Nehir zili çaldı. İçeriden yüksek sesli bir müzik geliyordu. Kapıyı açan görevli kız onu içeri buyur edip masaya yiyecek taşıma görevine geri döndü. Kapının önünde elinde hediyesiyle öylece kalakalmıştı Nehir. Bu ortama nasıl uyum sağlayacağını düşünürken Selin'in cıvıldayan sesini duydu. -Bebeğim, hoş geldin. Neden oraya dikiliyorsun, gelsene! -Merhaba Selin. Biraz geciktim kusura bakma. Köy otobüsü şu şehir dışındaki otogara kadar getiriyor biliyorsun. Oradan taksi bulmam zor oldu. -Ay boşver canım geldin ya... Hem ben hatırlamıyorum artık o köyle ilgili bir şey. Milattan öncesi gibi geliyor. Böyle bir cevabı beklemeyen Nehir afallamıştı. İçini sıkan o his gittikçe artıyordu sanki. Nehir'in hediyesine göz ucuyla bile bakmadan bir köşeye atan Selin, önceki gün gittiği mağazaya yurt dışından getirilen son sezon kıyafetlerden bahsediyordu. -İnanabiliyor musun? Bu üstümdeki kıyafetten dünyada başka bir tane daha yok. Bundan daha güzel bir şey düşünemiyorum! Selin huzursuzca kıpırdandı. Tam cevap vermek için ağzını açmıştı ki Selin yeni gelen davetlilerden gözüne kestirdiği abartılı makyajlı bir kadına doğru süzülerek ilerledi. Yine kalmıştı düşünceleriyle bir başına. Aynı ilçeye atandıkları gün ne kadar sevinmişlerdi oysa. Olabildiğince sık görüşüp birbirleriyle deneyimlerini paylaşabileceklerdi. Evet, hayallerindeki gibi değildi mesleği. Öğrencilerin gözünde görmeyi bekledikleri ışıltının yerinde bir boşluk vardı sanki. Bunu da kendine görev bildi Nehir. Öğrenme heveslerini canlandırmak da bir öğretmenin görevi değil miydi? Elinden geleni yaparken karşılaştığı engeller, ilgisizlik, özensizlik ve ön yargılar onun da hevesini kırmıştı. Yine de pes etmiş değildi. Öğretmenliğin hak ettiği değeri yeniden kazanacağına canı gönülden inanmakla birlikte özellikle kız çocuklarına bu dünyaya gelmelerinin bir sebebi olduğu ve potansiyellerini sonuna kadar kullanıp ayaklarının yere sağlam basmasını sağlamaları gerektiği fikrini aşılıyordu. Zordu, yerleşmiş tabuların kırılması, yeni filizlerin yeşermesi, alışılagelmiş hayatların değişmesi... Bir iç çekti Nehir. Şu anda ona fazlasıyla uzak olan bu ortamda bulunmaktan ziyade evinde, huzur dolu yuvasında sıcacık bir kahve eşliğinde kitaplarına sığınmayı tercih ederdi. Sosyalleşmek pek ona göre değildi. Kendi içine dönmek, o muazzam hikayelerindeki insanların adımlarını takip etmek, ömür boyu sıkılmadan yapacağı tek şeydi. Yalnız kalamayan, sürekli konuşma ihtiyacı hisseden, yalnızlığa katlanamayan, dolayısıyla kuru bir kalabalıkta ömrünü tüketen insanlar ona o kadar yabancıydı ki... Canından çok sevdiği bir iki yakın dostu vardı. Onlarla zaman geçirmek ruhuna iyi geliyordu. Sonra geri kalan zamanını kitaplarıyla, kitaplarındaki karakterlerle geçiriyordu. Eskiden olsa Selin'e kitap alırdı fakat şimdi onun ilgisini çekmeyeceğinden o kadar emindi ki... Cahillik kötüydü elbette ama tercih edilen cahillik bin beterdi. Verdiği emekleri çöpe atarak koca parası yiyen bir kadın olmaya karar veren Selin ne düşünüyordu acaba? Okuma şansı olmayan, ona dayatılan hayatı yaşamaya mahkum olan kadınlara bir sözü yoktu elbette. Hatta her fırsatta ev hanımlığının, çocuk büyütmenin, ev dışında bir mesleği icra etmekten daha zor olduğunu dile getirirdi. Fakat Selin... Tek derdi süslenip alışveriş yapmak, geri kalan zamanını da bunlarla hava atmakla geçiren Selin, ona çok uzak geliyordu artık. O an bir şimşek çaktı kafasında. Sevmediği, istemediği şeyleri yapmamak konusunda söz vermemiş miydi kendine? Hem artık Selin ona son derece yabancıydı, zorlamanın anlamı yoktu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yakin-uzaktir-bazen/", "text": "Omzunda çapraz astığı bir postacı çantası, sol elinde siyah bir şemsiye vardı. Boşta kalan elini caddenin köşesindeki durakta bekleyen taksi şoförüne kaldırdı. Başını sallayıp hemen bindi aracına kır saçlı şoför. Adam tam kapıyı açtığı sırada yağmur yağmaya başlamıştı. Bunu iyiye mi yormalıydı adam, bilemedi. Belli ki gürül gürül inen şu yağmura onun basit şemsiyesi dayanmazdı. Asmalı Pasajı'na. dedi içeri girdiğinde. Sesi, cama hızla çarpan damlaların sesine karışmıştı. Her yağmurda sanki gökten inmişçesine çoğalan arabalara baktı bir süre. Kilitlenen trafiğe, camlardan süzülerek inen damlalara... Sanki her şeyi sarıp sarmalayan rutubet de korna sesleri gibi bir anda yükseldikçe yükselmişti. Işıklarda uzun süren bir bekleyişten sonra yol az da olsa açılmış, içine bir ferahlık çökmüştü. Yanlarından bisikletiyle ilerlemeye çalışan delikanlıya takıldı gözü. Kırmızı tişörtü üzerine yapışmıştı. İçinde acımayla sevgi karışımı bir duygu dolmuştu. Birkaç dakika sonra arkalarda kalan delikanlının ardından Umarım yerine sağ salim ulaşır. dileğini göndermişti. Neden sonra, yüzünü uzaktan belli belirsiz gördüğü taksicinin yüzüne ayrıntılı bakmak gelmişti. Kır saçına tezat oluşturan genç bir yüzü vardı. Kaşları epey bir koyu görünmüştü aynadan. Yüzü gölgeliydi. Yolda gevezelik etmeyi sevenlerden olmamıştı hiç. Görülüyordu ki taksi şoförü de kendisi gibiydi. Çantasından ajandasını çıkarıp arka sayfalardan birine yazdı bu sözü hemen. Bugün onun için bir başlangıçtı. Neticede her günü ardında bırakmıyor muydu? Bu sözü sanki bu anda kendisi için yazılmış gibi hissetmişti."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yakinda-gelecek/", "text": "Salondan Kuran sesleri geliyor. Başınız sağ olsunlar, toprağı bol olsunlar, mekanı cennet olsunlar sonra... Hiçbir şey anlamıyorum. Öyle kalabalık ki içerisi kapının önü ayakkabı yığını. Cici annemlerin evindeyim. Oğlu Hakan'ın yatağında yatıyorum. Herkes beni seviyor, öpüyor, sarılıyor. Haddinden fazla ilgileniyorlar benimle sanki. Anormal bir durum olduğunun farkındayım. Babam mı öldü benim diyorum ağlamaklı. Yok yavrum, nereden çıkardın? Baban hastanede, yakında gelecek. diyor. İçimin rahat etmesi gerekmez mi? Ne de olsa cici annem bana yalan söylemez. Öyle huzursuzum ki. Uyumaya çalışıyorum. Ranzanın üst tarafındaki yazılar gözüme takılıyor. Beşiktaş yazıyor koca koca harflerle bir köşede. Metin, Feyyaz, Rıza yazıyor diğer bir köşede. Hakan'ın Beşiktaş tutkusu geliyor aklıma. Odadaki posterlere bakıyorum. Hepsi de babamın gazeteden getirdiği posterler. Onlara bakarken uyuyakalıyorum. Dışarıdan tam da balkonun önünden bir bağırma sesleri ile uyanıyorum. Bir ağıt sanki... Bir erkek yavrum diye bağıra bağıra ağlıyor. Allah'ım diyorum babam ölmediyse uslu bir kız olacağım. Bir daha annemi, babamı üzmeyeceğim. Ne derlerse yapacağım. İki gün önce, babam evden çıkarken kırmızı gül istemiştim. Onlardan da vazgeçtim, artık istemiyorum. Yeter ki o gelsin. Cici annem elinde yarım pide ve kapalı ayranla ayağını sürüye sürüye tekrar geliyor. Ayakucuma oturuyor. Zorla yedirmeye çalışıyor getirdiklerini. Acıyan yerle acıkan yer farklı, kurban olduğum! diyor. Cici annem çok yer, çok yedirir. Ne zaman ona gelsem patlayana kadar yemek yerim. Çok ye ki baban hemen iyileşsin, dönsün yanına. Benim kızım ne büyümüş desin diyor. Bunu da baban için ye diye diye yarım pideyi yediriyor zorla. Ben bebek değilim ki, tam 8 yaşımdayım diyorum ağlayarak. Koca kız olmuşsun diyor; elimi, ağzımı sabunlu el bezi ile bastırarak silerken. Pideler yeniyor, kuran okunuyor, kapıdaki ayakkabı yığını gittikçe azalıyor. Bir süre sonra herkes evine gidiyor. Ben hariç. İki gündür komşu komşu geziyorum. Komşular arasında adeta kapışılıyorum. Sana da alalım bu gecelikten, çok sevdin diyor. İnşallah kurban olduğum diyor cici annem. Anne! diye bağırıyorum, duymuyor. Birkaç kişi kollarından, ayaklarından tutmuş eve götürüyor annemi. Sanki uyuyor gibi. Beni yaka paça içeri sokuyorlar. Ben bebek değilim ki tam 8 yaşındayım! diyorum ağlayarak. Saçım başım birbirine yapışıyor ağlamaktan. Cici annem banyoya sokuyor beni. Pazar günü olmadığı halde yıkıyor. Şampuan gözüme kaçıyor ama ağlamıyorum. O gece yine Sevgi teyzelerde kalıyorum. Eve gitmek istiyorum. Kahvaltıdan sonra! diyorlar. Sabah kahvaltıda ayıp olmasın diye rafadan yumurta bile yiyorum. Hiç sevmediğim halde. Kahvaltıdan sonra eve gidiyoruz. Koşar adımlarla çıkıyorum ikişer ikişer merdivenleri. Kapı sonuna kadar açık... Annemle babamın odasına doğru yöneliyorum. Annemin yatakta yattığını görüyorum. Halalarım, teyzelerim, babaannem, anneannem hepsi bize gelmiş. Kimse cevap vermiyor soruma. Annem beni görünce doğruluyor. Sarılıyor bana sımsıkı, ağlıyor. Annemin ayak ucuna oturuyorum. Tam karşımdaki duvarda annemin ve babamın evlilik fotoğrafları asılı. Annem oturuyor fotoğrafta, babam ayakta annemin elini tutuyor sımsıkı. Hiç bırakıp gitmeyecekmiş gibi. Baban öldü İpek! diyor annem ağlayarak. Ben de ağlamaya başlıyorum. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Artık akşamları gazetelerimizi kim alacak? diyorum. Boğazımda hiç yutamayacağım bir düğüm, gözümden akmakla bitmeyecek yaşlar, kafamda cevabını alamayacağımı bildiğim soruların binlercesi ile kalakalıyorum. Babaannemin gözlüğünün altından gözyaşlarını sildiğini görüyorum."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yakisikli/", "text": "Çok yakışıklıydı, bu su götürmez bir gerçekti. Pazar günleri yeni müdavimi olduğu sahildeki çay bahçesine uğradığında herkesin dikkatleri üzerinde toplanırdı. Kafedeki kızların, ona servis yaparken elleri ayaklarına dolaşır, siparişleri götürme işi hep erkeklere kalırdı. Kızların sipariş alıp, erkeklerin götürmesi durumu Yakışıklı tarafından garip bir işletme kurnazlığı gibi anlaşılsa da gerçekleri çevresindeki herkes algılayabiliyordu. Bir süre kızlar arasında cesaret gösterme yarışlarına dönen servisler, sakarlıklar silsilesiyle sonuçlanınca Yakışıklı'nın servisini artık hep erkekler yapar hale geldi. Yakışıklı'dan erkekler de etkilenmiyor değildiler elbet; gözlerine girmek için kırk takla attıkları kızların bir başka adam karşısında eriyişleri onları çılgına döndürüyordu. Daha ilk haftalardan Yakışıklı hakkında efsaneler uydurulmaya başlanmış, uzaktan uzağa seyredip yaftalar yapıştırılır olmuştu. Kızlardan birinin, adamın parmaklarında yüzük olmamasından söz açması bir ilişkisinin olup olmadığı tartışmasını başlattı. Biri nişanlı ya da evli olmamasının kız arkadaşının da olmayacağı anlamına gelmediğini ifade ederken, bir diğeri de arkadaşını destekleyerek bu kadar yakışıklı bir adamın boş bırakılmayacağından dem vuruyordu. Ama her halükarda Yakışıklı hakkında yeterli bilgilerinin olmaması, durumu muallak bırakıyordu. Sonuç olarak da her biri öğrenecekleri şeyleri zamana bırakarak işlerine koyuluyor, bir yandan da göz ucuyla Yakışıklı'yı takibe devam ediyorlardı. Haftalar geçiyor, Yakışıklı, yalnız da olsa kafeye gelmeyi sürdürüyordu. Çalışan kızlardan biri, bir defa daha, bu kadar yakışıklı bir erkeğin nasıl yalnız olduğuna anlam veremediğini dillendirdi. Kıza ilgi duyan kafe çalışanlarından Gözlüklü, dikkat kesilip ileri atıldı. Bu düşüncenin yanlış olduğunu, bu sebepten birçok yakışıklı erkek ve güzel kızdan uzak durulup onların yalnızlığa maruz bırakıldığını söyledi. Ardından da kızların üzerindeki şaşkın bakışlardan aldığı güçle kendini de bu örneğin içine katarak, kıza sevgilisi olmadığını iyice açık etmiş oldu. Niyetini anlayan grup gülümseyerek dağıldı. Yakışıklı, sürekli kitap okuyor. Bazı günler de yanında getirdiği evraklarla ilgileniyordu. Telefonu çaldığı zamanlar ise konuşmaları daima uzun sürüyordu. Şu sıra çalışanlar arasındaki malzeme de buydu. Adamın bir sevgilisi var ama uzakta bir yerlerde yaşıyor, diye başlayan diyaloglar, kafalarında yarattıkları kızı başka şehirlere, başka ülkelere götürüp getirmeleriyle birlikte sonlanıyordu. Sevgilisinden yeni ayrılmış, aşk acısı çekmekten yakınan kızlardan biri, yine bu konu nedeniyle arkadaşlarının başının etini yerken, Yakışıklı'nın elini havaya kaldırdığını gördü. Bir başka arkadaşı ilgilenirken, Yakışıklı'yı gözlemlemeye devam edip, belki yıkıcı bir ilişkiden çıkmıştır benim gibi o da, diyerek kendi ajitesiyle adamın durumunu izaha kalktı: Bu yüzden yalnızdır belki, bu yüzden benim gibi hayatına başkasını sokamıyordur, diye de sürdürdü. Arkadaşları kızın durumuna gülmemek için kendilerini zor tutuyorlardı. Kızın, fark edip bozulması üzerine bir tanesi dayanamayıp atıldı: Yapma şimdi! Olur mu öyle şey canım? Nasıl başka birini sevemezmiş? dedi. Yakışıklı'yı gösterip, şimdi şu adam çıksa gelse, sana çıkma teklif etse sen kabul etmez misin? diye cümlesini bitirdi. Grup sus kesilip, kızın vereceği tepkiyi beklerken kızın soruyu düşünmesi ortamı kahkahaya boğdu. Bunun üzerine kız, küçük bir çocuk edasıyla, anlayışsızlar, deyip aralarından ayrıldı. Bir gün kafenin otoparkında Yakışıklı'nın mütevazı aracı belirdi. Hemen ardından bir başka fakat gösterişli spor araç otoparka giriş yapıp Yakışıklı'nın aracının yanında durdu. Yakışıklı, aracından inip, yanındaki araca yöneldi. Araçtan inen bir adamla sarılıp öpüştükten sonra kol kola kafeye yöneldiler. Kafede çalışan erkeklerden biri, durumu görüp kızlara işaret etti. Kızlar, bir kadınla teşrif edeceği günü bekledikleri Yakışıklı'nın kafeye kendi yaşlarında bir erkekle varmasına şaşırdılar. Erkekler şaşkınlıktan ziyade sevinç duyup, bu durumu, leyhlerine çevirmek için bir fırsat olarak gördüler. Haftalardır sinir oldukları Yakışıklı için aradıkları yaftayı artık bulmuşlardı. Gülüşerek oturacakları masaya yönelen Yakışıklı ve arkadaşı etraftaki gözlerin farkındaydılar. Yakışıklı, arkadaşına yanlış anlayacaklarından söz açtı. Arkadaşı hak vererek gey olanlara sırf bu yüzden gıcık olduğunu söyledi. Eskisi gibi erkek arkadaşlarının omzuna kolunu atamıyor olmasından şikayet etti. Erkekler bir süre kızları bu şekilde dalgaya aldılar. Yakışıklı ve arkadaşı saatlerce süren sohbetlerinin sonunda hesabı istediler. Hesap geldiğinde pamuk eller ceplere gitmişti; ama Yakışıklı'nın cüzdanından hesabı ödeyecek miktarda para çıkmıyordu. Cüzdanı döviz doluydu. Derken arkadaşı hesabı ödedi. Erkekler gey yaftasının üzerine bir de fakir sıfatı eklediler. Kızlara haftalardır aradıkları cevapların bunlar olduğunu söyleyip gevrek gevrek gülüştüler. Bir hafta sonra, çalışanlardan biri yeniden Yakışıklı'nın servisini almak için yaklaştı. Siparişleri not ederken gözüne masada duran bir ecza poşeti takıldı. İçinde birkaç kutu ilaç vardı. Yakışıklı'nın siparişini aldıktan sonra masadan ayrıldı. Kafeye giriş yapacağı sırada bir başka arkadaşıyla karşılaşıp Yakışıklı'dan söz ederek mutfağa yöneldiler. Kızların, erkekler arasında dolaşan Hasta Adam söylemlerini fark etmeleri uzun sürmedi. Duyumları aldıkları an hemen hemen hepsi kısa bir sessizliğe büründüler. Bir yakınlarının kötü haberini almışçasına üzüldüler. Sonra inanmak istemeyerek karşı çıktılar. Birbirlerine, adamın yalnızlığının sebebini bulmayı niçin bu kadar önemsediklerini sordular. İçlerinden biri bu soruya yanıt aramalarına fırsat vermeden su koyuverdi. Yalnızca bir poşet ilaç gördük. Belki ilaçlar onun değildir. Belki bir yakınınındır. Belki de onundur, evet hastadır; ama neden hep en ağır hastalıklardan söz edip duruyoruz? Hepimiz hasta oluyoruz, ilaçlar alıyoruz. Mühim bir şey olmayabilir, diye sürdürdü. Kalabalık, bir başhekim gibi, ciddi ciddi açıklamalarda bulunan arkadaşlarını, metanetli olmanın gerekliliği bölümüne gelmesiyle birlikte terk etti. Ertesi sabah, Yakışıklı, yoğunluktan akıllardan çıkmıştı. Hep birlikte, kafede satmakta oldukları bir içeceğin reklam posterlerini camekanlara asma telaşına düşmüşlerdi. Ürünün reklam yüzü olan güzel aktris karşısında büyülenen erkekler, posterlerden birer tane de kendilerine alıp, odalarına asıp asamayacaklarından bahsediyorlar, aralarında eğleniyorlardı. Akşamları çalışanlarıyla görüşüp performanslarını değerlendiren, onlarla sohbet eden şefleri rutin işleyişi bozmadı. Ancak bu toplantı diğerlerinden biraz farklıydı. Şef gergindi. Çalışanlarına bakıp, kaytardıklarından, sürekli aralarında fısıldaşıp bir şeyler kaynattıklarından yakınıyordu. Sözlerinin sonunda kendisini sükunetle dinleyen çalışanlarına bu durumu açıklayıp açıklayamayacaklarını sordu. Kalabalık şeflerinin bu ani çıkışı üzerine şaşkına döndü. Mırın kırın seslerinin ardından çalışanlardan biri Yakışıklı'dan söz açtı. Şef bu durum üzerine meraklanarak durumu açıklığa kavuşturmalarını istedi. Biraz fikir edinince, kendisi de personellerinin merakına ortak olmuş, kafalarındaki sorunun cevabını bulup bulamadıklarını öğrenme gayreti içine girmişti. Çalışanlar, haftalardır üstünde durdukları ihtimalleri bir başka ağızdan duyunca çok da şaşırmadılar. Şef de personellerine parlak bir fikir sunamadığının farkına varıp; Vardır bir bildiği, diyerek toplantıyı sonlandırdı. O toplantının ardından, ekip daha dikkatli davranmak konusunda fikir birliğine varmıştı. Neyse ki Yakışıklı adeti olduğu üzere kafeye teşrif ettiğinde çalışanların böyle bir zahmete girmelerine gerek kalmayacaktı. Yakışıklı kafenin girişinde belirdiğinde, çalışanlar servis tepsilerini ellerinden düşürdüler, çay ikramı yaptıkları müşterileri yaktılar; erkekler kekeme olurken, kızların dilleri tutuldu. Çünkü yakışıklı, kafeye, kafenin dört bir yanında asılı posterlerde tebessüm eden o güzeller güzeli aktrisle beraber teşrif etmişti."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yalan-yalnizlik/", "text": "Yalan Yalnızlık, içerisinde bulunduğu proje ile aynı adı taşıyan ilk kitap. Bu kitapta, anksiyete bozukluğuna sahip bir bireyin hayal dünyasına bakmış olacağız ve bu bizlere, Yalan Yalnızlık'ı öğrenme isteğine itecek. Çünkü kaygı ve korku yerine, henüz olmayanı sunmaya çalışan bir felsefedir Yalan Yalnızlık. Yalan Yalnızlık projesi, 2 adet kitap, 1 adet resim sergisi, 1 adet müzik albümü ve 1 adet kısa filmden oluşan ve anksiyete bozukluğu konusunda farkındalık yaratmaya çalışan bir projedir. 2005-2006 yılından günümüze kadar olan bilgi ve deneyim birikimlerinin harmanlanarak topluma sunulmasını amaçlar. İlk kitap olan Yalan Yalnızlık, 2014 yılında raftaki yerini buldu ve projenin ilk adımı da bu kitap olmuş oldu. Yakın tarihte kısa filmin yayınlanması ile beraber, proje tüm hızıyla devam edecek."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yandik-bittik-kul-olduk/", "text": "Bir minik su damlası vuruyor güneşin doğmaya mecali olmadığı pencereme. Yağmurun sesi kulaklarımda, hissini hiç sorma. yağmur temizlemeye yetmiyor artık sokaklarını bu kentin. Zaman çirkin, yerler kan revan. İnsanı insanını sevmiyor bu kentin. Oluyor küçük. Daha kötü, daha acı. Daha fazla götürüyor kan gövdeyi, bedeni, yüreği. 'Yalnızlığın sesinden bir resim yapan' şaire düştü fikrim. Sabahın eli kulağında ki ne fayda. Işığa kayıtsız gözlerim. Sağıra şiir okuyor, köre dans ediyorum. Vedaya hazır umudum inceliğimi örtüyor, seçilmiş yalnızlık donuk bakışlarımda. Ve ben yine, en zayıf yerimden vuruluyorum. Bir hasret ki sorma eskiye, yeniye gücümüz yetmiyor. Kalabalığın verdiği yetkiye dayanarak, azınlığa cellat, geleceğe acımaz olduk. Özgürlüğü kafese, başımıza da ayaktan taç koyduk. Tuzun eli kulağında, ki ne fayda. Yaramda şimdi bir asır acı gömülü. Ölmüşün ruhunu arıyor, aşkı bilmeyenle meşk ediyorum. Dilimin ucuna gelmiş küfrüm inceliğimi örtüyor, kapıyı çarpanın rüzgarı vuruyor tenime. Ve ben yine, en canlı yerimden ölüyorum. Bir umutsuzluk ki sorma, gökyüzüne bakışlarımız gitmiyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yangin-ask/", "text": "Hareketsiz hareket ettiren ismiyle karşımıza çıkan olgu bu durumu oldukça iyi bir şekilde anlatmaktadır. Ortada bir şey vardır ve başka bir şeye hareket kazandırır. O şey ya tanrıdır ya da aşktır. Yukarıdaki tanımlamayı pekiştirmek için örnek vermek gerekirse, şu insanoğlu bedenimiz tam olarak oluşmadan evvel, ana rahminde oluşan ilk organ kalp değil miydi? Bu kalp hareket almadı mı, ortalıkta başka bir hareket yokken? Üstelik herhangi bir sebebi bile yokken? İşte bizlere hediye edilen ilk hareket bu! Yaşamın ta kendisi! Diğer taraftan, binlerce ela göz görmüş birisi, her ela gözlere denk geldiğinde kalbi hızlanmaz sanırım... Bazı gözler vardır ki, içine dalıp kaybolmaktan bahsetmiyorum, insana ikinci bir kez hayat verir! Ve işte bizlere hediye edilen ikinci hareket bu! Yaşama sevinci ve aşkın ta kendisi! Hareketsiz hareket ettirene sırt dönmüş birisi nasıl dans eder bilemem fakat maskeli balomuz çoktan başladı. Ritim, hareketsiz hareket ettirenin kendisi... Maskeler, bizden önce bu dünyayı ziyaret etmişlerin tasarladıkları roller... Danslar, özgür irade denilen doğaçlama figürler!"} {"url": "https://rihtimdergi.com/yanlis-dogrular/", "text": "Her şey haddinden fazla tuhaflaşıyor büyüdükçe. Ve küçükken anlamlandıramadığım ancak o yetişkinliğe eriştiğimde kavrayacağım bazı yakarışlara an itibariyle ben de ulaştım. İnsanların büyüdükçe zorlaşan hayata karşı isyanları küçükken bana biraz gösteri gibi gelirdi. Çünkü çocuk olmanın da sorumlulukları vardı. Sabah erkenden uyan, kahvaltını etmeden asla evden çıkma, derslerini dinle, tüm ödevlerini bitir derken bu liste uzun uzadıya giderdi böyle. O yaşta ağır geliyordu bunlar kimisine. Ama ben çok şey hatırlamıyorum çocukluğumla ilgili. Yani birkaç sahne var gözlerimin önünde belki hayal, belki gerçek. Ama zordur çocukluk; hele de beden yaşın hala çocuk kalmışken akıl ve vicdan yaşın senden önce büyüdüyse. Ama o yılları böyle değerli kılan neymiş şimdi öğreniyorum. Düşünmemek, sorgulamamak. Çünkü büyüdükçe insan yeri geliyor her şeyi kavramak istiyor. Her güne yeni bir olay arıyor, yeni bir sır perdesinin aralanışını izlemek istiyor. Bir başladığında Neden? ya da Nasıl? demeye, her soru bir diğerini doğuruyor; sen cevap bulayım diye girdiğin o çıkmazda debelenirken de sabah oluyor. Bazen bu da beni yoruyor biliyor musunuz? Bugünümün dün ile aynı olması. Günlerin, ayların, hayatın bir tekrara düşmesi... Sanki bir video oynatıcısının içerisine sıkışmışım ve birileri uzaktan kumandasıyla tek bir tuşa basarak sürekli tekrar oynatıyor. Ne anlamı kaldı ki o zaman bugünün? Bana ne kazandırdı, zaman kaybından başka? Ama konumuz bu değil. Yeni bir soru buldum kendime, yeni bir çıkmaz döngünün peşindeyim. Verdiğim örneklerin amacı tamamen aktarmaya çalışacağım soruların daha net anlaşılabilir olmasını sağlamaktı. İnsanların hayatını nasıl keskin virajlarla doldurduğunu birçoğumuz içtenlikle kabullenebiliriz. En azından bunu bir irdeleyebiliriz. Peki, doğru nedir? Doğru kelimesinin TDK'de aktarılan tanımlarından birisi: Bir ucundan öbür ucuna kadar yönü değişmeyen, eğri ve çarpık karşıtı. olarak geçiyor. Ama bu DOĞRU değil ki! Bana kalırsa böyle bir şey mümkün olamaz. Soyutluk kavramı da somutluk kadar inkar edilemez bir gerçek iken durmadan değişen dünyaya elbette ki o da ayak uydurmak zorunda. Tıpkı dünyanın ta kendisinin bir zamanlar düz olduğunu doğru saydıkları gibi... Ama benim bahsettiğim değişim dünyanın şekli değil ya, her neyse. Bu olgu öyle derin ve öyle insanı içine sürükleyen bir düzeyde ki, açıkçası kafamdan geçen her soruyu veya her örneği yakalayamıyorum. Bir düzen sırasında yazmak istiyorum. Ama özelden genele gidecek olursak bir düşünün istiyorum. Bundan on yıl öncesinde kabullendiğiniz ve gözü kapalı inandığınız doğrularınız hala doğru kalmayı başarabildiler mi? Ufak detaylara takılın istiyorum. Mesela benim için yer fıstığının bile bu konuda büyük bir yeri var. Çünkü çocukken, asla yemeyeceğim ve hep midemi bulandıran bir çerez olmaktan öteye geçememişken şimdi bayılarak yediklerim arasında. O zaman çocukken mi ondan nefret ederek yanlış yapıyordum yoksa şimdi mi onu severek bir yanlışın içindeyim? Ve bir de şu tuhaf şekilli kaju! Aslında ondan hala nefret ediyorum. E o zaman bu kararda doğru muydum yoksa hala mı bir yanlışla yaşıyorum ve bundan on yıl sonra onu çok sevip yer fıstığından mı vazgeçeceğim? Ama ne önemi var ki? Diş kovuğunu doldurmayacak çerezler. Değil. Bunlar günlük hayatımızda asla fark etmediğimiz ama düşündüğümüzde uzayıp gidecek bir listenin sadece ufak bir maddesi. Ama siz alın bu yer fıstığı ve kaju hikayemi, hayatınızın her detayında, her insanda, her hareketinizde, her ideolojinizde ya da her Asla! dediklerinizde koyun tam ortaya ve sorgulayın."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yanlis-hesap/", "text": "Cam cepheli iş merkezinin önüne 'olay yeri girilmez' şeridi çekilmişti. İki genç polis meraklıları uzaklaştırmaya çalışıyordu. Pek de başarılı oldukları söylenemezdi. Çiseleyen yağmura rağmen bekleşenler dağılmamıştı. İş merkezinde çalışanlar içeri girmek için dil döküyorlardı. Boşuna çabaladıklarını anlamamakta ısrarcıydılar. Yağmurun şiddetlenmesiyle sağa sola dağıldılar. Yağmur uzun sürmemişti. Güneş yüzünü gösterirken az önce kaçışanlar tekrar toplandılar. Şişli meydanında trafik ışıklarının birkaç metre gerisinde kaldırıma yaklaşıp duran otomobili kimse fark etmedi. Yakında ellisine girecek şakakları kırlaşmaya başlamış adam ön sağ kapıdan indi. Ütüsüz siyah ceketinin iç cebinden sigara paketini çıkardı. Tek dal sigara aldı dudakların arasına sıkıştırdı, paketi iç cebine koydu. Direksiyondan kalkıp sol kapıdan inen uzun boylu, zayıf, kot pantolon giymiş lacivert keten ceketli genç adam, Komiser Yardımcısı Tuncay, çakmağı uzattı: Yakayım mı İbrahim Başkomiserim? Cam cepheli binadan gözlerini ayırmadan Çakmağı koy cebine, dedi Başkomiser. İki hafta önce sigarayı bırakmaya karar vermiş ve o günden sonra tek dal dahi sigara içmemişti. Her yıl birkaç kez sigaraya veda kararı alır ama her seferinde de ilk sigarayı yakmak için sayısız bahane bulurdu. Yanıyormuş gibi sigaradan derin bir nefes çekti. Yağmurun bıraktığı su birikintilerine aldırmadan yürüdü, Komiser Yardımcısı Tuncay da. Başkomiser İbrahim huysuz biriydi. Fakat neredeyse bir yıldır emrinde çalışan bu genci seviyordu. 'Evlat' diye seslenmesi boşuna değildi. İş merkezinin girişini gören kırtasiyenin önünde durdu. Cam cephede koşturan beyaz bulutları izledi. Yanmayan sigaradan derin bir nefes daha çekti. Ulan bir ırza geçme vakası daha, dedi kafasını kaşırken. Cinayetten önce tecavüz mü etmişler? diye atıldı Tuncay. Yakmadığı sigarayı ceketin dış cebine koydu, Hadi biz işimize bakalım, dedi. Tuncay arkada yolun karşısına geçtiler. Şeridin öte tarafındaki polislere kimlik gösterip iş merkezine girdiler. Giriş katta bekleyen asansöre bindiler. Yardımcısına fırsat vermeden en üst katın butonuna bastı Başkomiser. Asansör kapısı açıldığında bir komiser karşıladı gelenleri. Şirketin logosunun ve unvanının bulunduğu kapıdan girerken, Kapıda zorlama var mı? Maktul kim? diye sordu İbrahim Başkomiser. Ne iş merkezinin giriş kapısında ne de kat kapısında zorlama izi var Başkomiserim. Söylendiğine göre maktul içerden biri, dedi komiser. Karşıdaki sekreter bankosuna göz atan Tuncay yere düşen kalemliği, etrafa saçılan rengarenk kalemleri işaret etti amirine. Maktulle saldırgan ya da saldırganlar arasında boğuşma yaşandığını düşünüyordu. Fakat masanın etrafında ne bir kan izi ne de başkaca boğuşma emaresi vardı. İbrahim Başkomiser kalemlerle pek ilgilenmedi. Sekreterin işidir, diye mırıldandı. Hafta sonu tatiline çıkmanın telaşıyla kalemliği kaldırmadığını düşünüyordu. Tuncay, bir bildiği vardır diye amirinin ilgisizliğini sorgulamadı. Başkomiser cebine attığı sigarayı aldı, dudaklarının arasına sıkıştırdı. Tuncay tam müdahale ediyordu ki, Tamam anladım! Merak etme yakmayacağım dedi, sigaradan derin bir nefes çekti. Ağzının içinde dolaşmaktan başı dönen dumanı ciğerlerine yollamıştı sanki. Sigara dudağında karşısındaki Genel Müdür odasına girdi, ardından Tuncay. Birkaç adım ötedeki polis hemen toparlandı. Zavallı bekçi makam masasının tam karşısında, yüzüstü yatıyordu. Başından sızan kan bej halının üstüne işlenmiş kızıl motif gibiydi. Sanki sol eli, ardına kadar açık kapıyı işaret ediyordu. İçeri girdiler. Çeşit çeşit takım elbiselere, gömleklere, ayakkabılara bakılırsa giysi odası olarak kullanılıyordu. Başkomiser askıdaki siyah ceketlerden birine baktı. Soluna döndü. Duvardaki boy aynasında kendini seyretti. Üzerindeki en son ne zaman ütü gördüğünü hatırlayamadığı siyah cekete baktı. Gözleri yaşardı. Yaşların dökülmesine izin vermedi. Tam on bir yıl üç aydır giydikleri ya ütüsüzdü ya da keşke hiç ütülenmesiydi dedirtecek kadar kötü ütülenmişti. Oysa bir zamanlar giyim kuşamıyla herkese parmak ısırtırdı. Lanet hastalığın alıp götürdüğü eşi ütüsüz giysilerle dolaşmasına asla izin vermezdi. O günden sonra ne zaman aynaya baksa sanki eşi karşında kaşlarını çatarak, bu ne hal, diye soruyordu. Arkadan gelen ses eşinin hayalini elinden aldı. Tuncay sağ eliyle gizli bölmeye yerleştirilmiş adam boyundaki kasayı gösteriyordu. Kasa kapalıydı. Anlaşılan, bu işe soyunan kişi ya da kişiler boylarından büyük işe kalkışmışlardı. Ne Başkomiser ne de Tuncay hırsızlık dışındaki ihtimalleri dikkate değer buluyordu. Katta titiz çalışma sürerken Başkomiser İbrahim sürgülü kapıyı açtı, beton yığınları arasına sıkışmış vaha hissi uyandıran terasa çıktı. İçerideki vahşeti görmeseydi, sayısız irili ufaklı saksılardaki ağaçlar, çiçekler arasında huzurlu saatler geçirebilirdi. Tahmin ettiği gibi bu taraftaki caddeye bakan cephe ucubenin ikiziydi. Uzaklara dikti gözlerini. Dibine kadar yaklaşan yardımcısı, Dalıp gitmişsiniz amirim dediğinde irkildi. Başkomiser İbrahim dört bir tarafta yükselen betonların etrafını ahtapot gibi sarmış kule vinçleri sağ eliyle gösterdi. Döndü, caddenin karşısındaki inşaata tepeden bakan kule vinci başıyla işaret etti. Bak evlat! Şu demir ahtapotlar var ya... gençlere diri diri gömülecekleri beton mezarlar inşa ediyorlar. Bizden geçti. Sizler için üzülüyorum, dedi. Dili aklından geçenleri orta yere döküvermişti. Başkomiser yakmadığı sigarayı dudaklarının arasına sıkıştırdı, derin bir nefes çekti. Terasın kenarına yaklaştı. Korkuluğa dayandı. Sevecen gözlerle baktı yardımcısına. Tuncay sürgülü kapıdan içeri adımını atmıştı ki arkasından kendisini yakalamak istercesine koşturan sesle çakıldı kaldı. Tuncay heyecanla döndü. Amiri korkuluktan yarı beline kadar uzanmış aşağıya bakıyordu. Telaşla koştu. Gözlerine inanamadı. Cumba özentisinin üzerine yapılmış balkonda bir adam hareketsiz yatıyordu. Seramik kızıla boyanmıştı. İbrahim Başkomiser koşarak içeri girdi, arkasından yardımcısı. Han bekçisinin cansız bedeninin başında bekleyen polisin şaşkın bakışları arasında ofisten çıktılar. Asansörün gelmesini beklemeden iki kat aşağıya indiler. Kapı duvardı. Sırayla kapıyı zorladılar. Açılacak gibi değildi. Aldığı emirle fırlayan Tuncay çok geçmeden yanında biriyle döndü. Kısa boylu, esmer genç merdivenlerin temizliği ve getir götür işleriyle görevliydi. Adı Faruk. Yukarıda cansız yatan bekçi müsait olmadığında boş katları gelen kiracı adaylarına göstermek de işleri arasındaydı. Neredeyse iki aydır kimsenin girmediği katı neden açtırdıklarına anlam veremiyordu, sormaya da cesareti yoktu. Biriken tozların üzerine üç çift ayakkabı izi bırakarak yürüdüler. Balkon kapısı açıldığında gördükleri karşısında görevlinin ağzından çıkan küfür yarım kaldı. Korkudan gıkını çıkaramayan Faruk'un uzaklaşıp gitmesi için dik dik bakışlar yetmişti. Tuncay, çömelmiş cesedin ellerini inceleyen amirinin neyin peşinde olduğunu anlamaya çalışıyordu. İbrahim Başkomiser ayağa kalktı. Sesi çıkmıyordu, dalıp gitmişti. Onun bu hallerine alışık Tuncay, amirinin bir ipucu yakaladığını düşünüyordu. Başkomiser İbrahim sayısız ceset görmüştü şimdiye kadar. Fakat hala ceset torbasına alışamamıştı. Hele fermuarın çekilme anı yok mu... Kat kalabalıklaşırken yerde yatan cansız bedene son kez baktı, Hadi düş peşime, şu kamera kayıtlarını inceleyelim, dedi Tuncay'a. Cuma sabahından başlayıp son üç günün ve pazartesi sabahının kayıtlarını incelemeye başladılar. Ertesi gün öğleden sonra işlerini bitirdiklerinde ikisinin de gözü kan çanağına dönmüştü. Görevli Faruk'u da yanlarından ayırmamışlardı. Hana girenlerin adlarını görevli söyledi, Tuncay kaydetti. Adını hatırlayamadıklarını da çalıştıkları kata ve belirgin özelliklerine göre işlediler. Ziyaretçiler için ayrı kayıt tuttular. Liste hayli uzundu. Dışarı çıkanları tek tek işaretlediler. Listeye bakılırsa hafta sonu Dursun içeride yalnızdı. İşin garibi balkonda cansız bedenini buldukları gencin içeri girdiğine dair en küçük ize dahi rastlamamışlardı. Tek yol kalıyordu; feci sonu yaşayan genç, yan binadan girmiş olmalıydı. Birlikte teras katına çıktılar. Başkomiser İbrahim ve yardımcısı çok geçmeden terastaydılar. Etrafı kolaçan ettiler. Hanın iki tarafından geçen ana caddeler öyle genişti ki birinin karşı binalardan buraya ulaşması olanaksızdı. Güney cephesindeki bina üç katlıydı. Merdivenle terasa çıkılamayacağı ortadaydı. Üstelik hanın bu tarafında pencere de yoktu. Kuzey tarafına baktıklarında hemen bitişikteki yeni kazılmış temeli gördüler. Etrafı metal panellerle kapatılmıştı. Sonunda bir ipucu yakalamanın heyecanıyla İbrahim Başkomiser ok gibi fırladı. Tuncay neden koştuğunu sorgulamadan amirinin peşine takıldı, Faruk da. Soluk soluğa asansörün gelmesini beklediler. Bindikleri asansör salına salına inerken kat başına bir küfür işitiliyordu. Tuncay bıyık altından gülüyordu, amirinin bu haline alışıktı. Faruk korkudan köşeye sinmişti. Asansördeki dijital panelde sıfırı gördükleri andan itibaren kalpleri heyecanla çarpıyordu. Asansörden indiler. Faruk iki kat aşağıya yürüyerek inmeleri gerektiğini söyledi. Ulan bu nasıl sıfır diye bağıran Başkomiser merdivenlere yöneldiğinde bir küfür daha savurdu. Arkasından gelen Tuncay'ın gülümsemesi amirinin attığı fırçayla yüzünde donup kaldı: Gülmeyi kes! 'Bu adamın arkasında gözü var galiba' diye aklından geçen Faruk korkudan ne yapacağını bilemiyordu. Her katta hareketi algılayan aydınlatma sistemi biri geldiğinde devreye girerken bodrum katın merdiveni zifiri karanlıktı. Başkomiserin tepkisinden korkan Faruk panodaki düğmelere ardı ardına bastı. Ortalık aydınlandığında üç çift ayak sesi merdiven boşluğunda yankılandı. Her adımda küf kokusu artıyordu. Bodruma ulaştıklarında nefes almak güçleşmişti. Yükselen küfrün ardından Başkomiser aklından geçenleri uluorta söyledi: Ulan be! Şu binalar için milyonlar harcıyorlar, ama iş gözlerden ırak yerlere geldiğinde hepsi cimri kesiliyor. Nasıl olsa garibanlardan başkası bu kata inmiyor. Yazık değil mi şu gencecik adama! Faruk işittikleriyle korkuyu unuttu, Başkomisere sevgi dolu gözlerle baktı. İçerisi yeterince aydınlık değildi. Başkomiser sesini çıkarmadan gitti, kapının kolunu indirirken Faruk koştu. Karanlık odada eliyle koymuş gibi bulduğu elektrik anahtarına dokundu, içerisi aydınlandı. Karanlığı yaran ışık gözlerini kamaştırırken küf kokusu ağır bir saldırıya geçmişti. Dursun'un cansız bedeni gözünün önünden gitmeyen İbrahim Başkomiser bu kez dilinin ucuna gelenleri yuttu, küfretmedi. Hangi söz yukarıdakilerle aşağıdakilerin çelişkisini anlatabilirdi ki! Edeceği küfürle kendini rahatlatmak, gerçeklerden kaçmanın sahte avuntusunu yaşamak içinden gelmedi. Işığı söndürdü, sanki Dursun gelecekmiş gibi kapıyı sıkı sıkıya kapadı. Yandaki inşaattan açılan deliği bulmak için etrafa göz attılar. Duvarlar sapasağlam yerinde duruyordu. Deliğin kapatılmış olabileceği şüphesiyle cep telefonlarına sarıldılar. El fenerini açtılar. Duvarda en küçük delinme izine rastlayamadılar. İbrahim Başkomiser elle duvarı yoklarken Faruk Perde betonu delmek kolay değil, dediğinde dilinin ucuna gelen küfrü yuttu. İbrahim Başkomiser içmese de bir türlü yanından ayıramadığı sigarayı çıkardı, kokladı. Kahve yaparsan dayanamayıp bu mereti içerim. En iyisi sen çay demle, dedi. Kendisinin önemsendiğini düşünmenin verdiği coşkuyla uzaklaşan Faruk'un peşinden baktı, gülümsedi. Terasta bambu koltuklara gömülmüş Başkomiser ve yardımcısı dalıp gitmişlerdi. Yoğun günün ardından rehavet çökmüştü. Sessizlikleri içlerinin geçmesinden değildi. Kafalarının içinde cinayete dair sayısız senaryo yazdılar. Ama hiçbirini beğenmediler. İşittiği övgü dolu sözlerle gururu okşanan görevli çayları bittiğinde seslenmelerini söyledi, içeri geçti. Yoluna devam eden güneş gölgeleri uzatıyordu. Çok geçmeden sessizliği bozan karşıdaki inşaata ulaştı oturdukları binanın gölgesi. Sürekli çalışan, sağa sola dönen vinç uzayan gölgelere tepeden bakıyordu. Vinç operatörünün tahtının bulunduğu kabinin camlarından yansıyan güneş terası tararken Başkomiserin üstüne düşüp uzaklaşıyordu. Dikkati dağıtan ışık oyunu Başkomiserin düşünmesine izin vermiyordu. Yerinden kalktı, korkuluklara yürüdü. Cesedi gördüğü balkona baktı. Camlarda cinayetin izleri var mı diye korkuluklara tutunup beline kadar dışarı uzandı. Yerini değiştirdi, korkuluk avuçlarının arasında kayarken bir gariplik olduğunu fark etti. Sol elinin altındaki derin aşınmayı fark etmemek olanaksızdı. Eğildi korkuluğa alttan baktı. Neredeyse yarım metre arayla iki iz vardı. Sanki izler metal sürtünmesinin eseriydi. Başkomiser yerinden fırladı, koşarak terası terk ederken Düş peşime! diye haykırdı. Tuncay nereye gittiklerini sormadan amirinin peşine takıldı. Asansör giriş kata vardığında asansörü bekleyenlerin şaşkın bakışları arasında koşarak dışarı çıktılar. Binanın arkasına dolaştılar. Ana caddeye ulaştıklarında yeşil ışığın yandığını gören araçlar adeta yerlerinden fırlamışlardı. Başkomiserin acelesi vardı. Yayalara yeşil ışığın yanmasını beklemeden kendini araçların arasına attı. Yükselen korna seslerine aldırmadan Tuncay amirini takip etti. Birkaç sürücünün hakaretlerini duymazdan geldiler, soluğu karşı kaldırımda aldılar. Sac panellerle çevrilmiş inşaatın giriş kapısına vardıklarında ortalarda kimse yoktu. Kapıyı zorladılar, açılmadı. İçeriden kilitlenmişti. Kapıyı yumruklamaya başladılar. Çok geçmeden başında baret bir görevli kapıyı açtı. Başkomiser kimliğini gösterdi, karşısındaki adamın konuşmasına fırsat vermeden içeri daldı. İnşaatın sorumlusunu çağırmasını söylediğinde görevli emir almış gibi uzaklaştı. Beş dakikaya kalmadan baretli görevli sorumluyla birlikte döndü. İbrahim Başkomiser kamera kayıtlarını görmek istediğini söyledi. Şantiye şefi itiraz ettiğinde koluna girdi, uzak köşeye götürdü. Amirinin sorunu birkaç dakikaya kalmadan kendi yöntemleriyle çözeceğini düşünen Tuncay gülümsüyordu. Yanılmamıştı. Uzaktan, Tuncay buraya gel! diye sesleniyordu Başkomiser. Sonuca beklediğinden de çabuk ulaşılmıştı. Koştu. İçindeki coşkuyu paylaşmak için aklına gelen ilk şeyi söyledi. İbrahim Başkomiser yardımcısının yüzüne öyle bir baktı ki Tuncay yaptığı hatayı hemen anladı. Şantiye şefine kayıtları açtıran Başkomiser ona dışarıda beklemesini söyledi. Çok geçmeden her şey açığa çıkacaktı. Başkomiser cep telefonuyla konuştu. Yarım saat içinde şantiyenin etrafı polis araçlarıyla doldu. Ekipler gelene kadar İbrahim Başkomiser boş durmadı. Tuncay'a şantiye şefini içeri almasını söyledi. İçeri giren adamın gözlerindeki korkuyu gören İbrahim Başkomiser, Şef bey! Yanıma sandalye çek ve otur, dedi. Adam sandalyeyi aldı, 'Şef bey derken benimle dalga mı geçiyordu,' sorusunun yanıtını bulamadan ekranın karşısına oturdu. Donmuş görüntünün kenarında yazan tarih pazar gününe aitti; saat gece vaktini gösteriyordu. Şantiye şefi şaşkınlığını gizleyemiyordu. Kayıt saatine bakılırsa paydosun üzerinden neredeyse dört saat geçmişti. Gece bekçisi dışındaki iki çalışanın o görüntüde ne aradığına anlam verememişti. İşittiği sesle irkildi. Şu iki adam şantiyede mi? diye sorarken parmağını ekranın üstüne koydu. Üç kişiden hangilerini sorduğunu gösterdi. Şantiye şefi Başkomiserin ne demek istediğini anlayamadı. Soran gözlerle bakıyordu. Emreden ses tonu karşısında telaşlanan şantiye şefi hemen telsize sarıldı. Sesi parazite rağmen anlaşılan adama hemen iki çalışanı, Yılmaz ve Cemal'i şantiye binasına getirmesini söyledi. Çok geçmeden kapı açıldı. İri yarı sakallı adam içeri giriyordu ki Başkomiser Seninle işim yok. İşinin başına dönebilirsin. Diğerleri girsin, dedi. Ne yapacağını bilemeyen adam şantiye şefine baktı. Başıyla gitmesini işaret ediyordu. Hemen orayı terk etti. Kapının önündeki adamlar saklayamadıkları gözlerindeki korkuyla içeri girdiler, baretlerini çıkarıp kollarının altına sıkıştırdılar. Düşünmeden hazır ol vaziyetinde bekliyorlardı. Başkomiser İbrahim oturduğu yerden söze girdi. Önce kendini tanıttı. Sesindeki dinginlik adamları rahatlatmak yerine daha da germişti. Şantiye şefinin acınacak halini gören İbrahim Başkomiser istemeden kötü sonuçlara yol açmanın telaşıyla hatasını düzeltmeye çalıştı. Şantiye şefinin rahatladığını gördüğünde kaldığı yerden devam etti. İbrahim Başkomiser hazır olda bekleyen adamlara döndü: Vinç operatörü sen söylemek ister misin? Duraksadı, sesi çıkmayan adamın yanındaki Cemal'in kaçacak yer arayan gözlerine baktı, Vazgeçtim! Sen söyle dedi. Mesajı alan Tuncay adama doğru hareketlenirken adeta kükredi: Emredersiniz Başkomiserim! Samimi bir arkadaş gibi ustabaşının koluna girdi. Beklediği gibi adam titremekten yürümekte zorlanıyordu. Tam kapıdan çıkıyorlardı ki işittikleri sesle durdular. Bilgisayarın ekranını çeviren Başkomiser koltuğunu çekti, diğerlerine arkasına geçmelerini söyledi. Tuşa dokunduğunda pazar gecesine ait görüntü belirdi. Üç adam yan yana duruyordu; Yılmaz, Cemal ve Hakkı. Başkomiserin devam tuşuna basmasına gerek kalmadan vinç operatörü Yılmaz çözüldü. O gece yaşananları ayrıntılarıyla anlatırken vinç operatörü Yılmaz'ın sesi titriyordu. Demek para için zavallı Dursun'u öldürmeyi bile göze almıştınız, dedi Tuncay. Han bekçisinin kurbanı olduk, dedi Yılmaz. Şantiye şefi kendisinden habersiz neler yaşandığını öğrendikçe otoritesinin zayıfladığını hissediyordu. Yılmaz sustu. Başını çevirmeden Cemal'i görmeye çalışıyordu. Şantiye şefinin yüzünde korku ve şaşkınlık kol geziyordu. Başkomiser kalktı, bardağa su doldurdu, ustabaşına doğru yürüdü. Cemal başına ne geleceğini bilememenin korkusuyla donup kalmıştı. Kendisine uzatılan bardağı almaya eli gitmiyordu. Başkomiser İbrahim, Hadi iç şunu. Sonra da hikayenin devamını sen anlat, dedi. Cemal bir dikişte bardağın dibini bulmuştu. Kuruyan boğazına su iyi geldi. Sonunda kelimeler ağzından dökülmeye başladı. Şirketin patronu ya da müdürlerden biri mi gelmiş? diye sordu Tuncay. Cemal suskundu. Köşede sessizce duran Yılmaz atıldı. Şantiye şefinin yüzü kıpkırmızıydı. Hakkı'nın sorumsuzluğunu affedemiyordu. Öte yandan, şantiyede olup bitenleri göremediğinden kendine kızıyordu. Başkomiserin işaretiyle Cemal kaldığı yerden devam etti. Cemal'in dudakları titriyor, göz pınarları artık söz dinlemiyordu. Çok geçmeden gözyaşı dudaklarının kenarından süzülüp çenesine ulaşmış, damlalar yere düşmeye başlamıştı. Suskundu, konuşamıyordu. Şantiye şefinin yüzünü teslim alan karmaşayı görmeye kimsenin hali yoktu. Cemal telaşa kapıldı, kekeleyerek derdini anlatmaya çalıştı. Tuncay hemen atıldı, Demek ilk cinayeti Hakkı'ya yıkıyorsun. Onun ölümüne de kaza diyorsun, dedi. Başkomiserin çağrısıyla harekete geçen ekiptekiler gelip şantiyedekilerin şaşkın bakışları arasında Yılmaz ve Cemal'i götürdüler. Sadece Dursun'un değil Hakkı'nın ölümünü de cinayet olarak gördüğünü söylüyordu Tuncay. Yarım saate kalmadan ip merdiven bulunmuştu. Tüm çabalarına rağmen kurtulmaya çalıştıkları kan iki adamın peşini bırakmıyordu. Merdivenin bitimindeki ipin ucuna bağlanan çengellerin birindeki kurumuş kan kalıntıları hemen dikkat çekiyordu. Balkonda cansız yatan adamın elindeki eldiveni parçalayan sürtünmenin ve avucundaki o derin yaranın nedenini bulan İbrahim Başkomiser o gece Cemal'in belindeki çantadan çıkan çekiçte de kan izine rastlandığını öğrendiğinde tüm taşlar yerine oturmuştu. Çıkacak laboratuar sonuçları da ustabaşını doğrulayacaktı. Çekiçteki kan Dursun'a, çengeldeki ise Hakkı'ya aitti. Tuncay'ın bir şey demesine izin vermeden döndü, yola devam etti. Ceketinin iç cebinden çıkardığı sigarayı dudaklarının arasına sıkıştırdı. Yakmadı. Derin bir nefes çekti. Kaleminize sağlık, çok akıcıydı. Başarılarınızın devamını dilerim."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yaprak-firtinasi-zamaninda-ayrilik/", "text": "O zamana kadar trenlerin hep kısa ayrılıklar taşıdığını sanırdı. Ufak tefek olanlarına bir şekilde alışmıştı ama böyle yüreğine binlerce tonu bir anda bırakana alışamamış ve sonunda ölmüştü. Garın içinde unuttuklarına dönüp baktı. Kırk dakika oturdukları bankta, solmuş bir kahkaha duruyordu. Parmaklarını yaka yaka çay içişleri, bir salkım söğütün altında öylece bekliyordu. Ömürlerinin kırk dakikası... Solmuştu. Olduğu yerde durup, şimdi yaşlı bir kadın ile bir oğlan çocuğunun oturduğu banka baktı. Çocuğun sallanan ayakları nasıl da habersizce hırpalıyordu kahkahalarını. Tren sesiyle irkildiğinde çocuğun ayakları altına serpildi kahkahalar. Yok, olmalarını görmeye dayanamayacağından olsa gerek yürümeye devam etti. Yine geçmişe takıldığı için bir şeyleri kaçırmış gibi hissediyordu. Gardan çıkıp araba gürültülerine karışmaya hazırlandı. Birkaç adım attıktan sonra yaprak fırtınasına yakalandı. Ayakları sapsarı bir tozla kaplandı ya da öyle olmasını isterdi. Acaba ne yapıyordur şimdi? Burada benimle bıraktığı yılları mı sayıp döküyordur ortaya, belki de yalnızca camların ardındaki karanlığı, arada bir onun içinden geçip giden sokak lambalarını, uzak evlerin cılız ışıklarını seyrediyordur. Yaprak fırtınası zamanında ayrılık, geride kalana uğursuzluk mu getirirdi, nereden kapılmıştı böyle bir duyguya? Sarıdan olsa gerek. Hiç geride kaldığı olmamış mıydı yoksa? Olmuştu elbet ama bir güz soğuğunda ayakları sararmamıştı demek. Yoksa bu zamanlarda gidilmeyeceğini eni sonu bilirdi. Birçok şey düşündü ama hepsi birden dönüp onun ismini çağırıyordu. Oysa ne kadar yersiz bir serzeniş; insanın içi, olmadık zamanlarda şehirleri terk eden kimseleri çağırıyor. Giden trene arkasını döndüğünden beri boğazına tıkanan yumru ile yürüyordu. Daha fazla tutamadan olduğu yere kustu. Bir top gözyaşı kustu. Sonrası kolaydı, gözler işini bilirdi. Sızdı parmaklarının birleştiği çizgilerden çok daha fazlası. Ahmakıslatan! Hep o ıslanırmış ayrılık sonrası yağmurlarda, hem de iri iri yağmurlarda. Sıra bendeymiş, giderken sessizce fısıldadı. Beni, böylesine bıraktı işte. Çantasındaki şalı çıkarıp üstüne attı. Saçlarının beyazını sundu ahmak ıslatana. En yaşlı yerinden başlamalıydı daha da yaşlanmaya. Böylece kimse anlamayacaktı yanaklarının nemini. Islak gözlükleri ışıkları, yolları, yılları kırıp, bin parçaya bölüp onu evine kadar götürdü. Sırılsıklam daldı apartmana. Paçalarından sızdırdığı suyu, ayaklarının çamurunu komşuların kızgınlıklarına bırakarak dairesine girdi. Çıldırtıcı bir sessizlik karşıladı kendisini, kulakları kaşındı, ev büyüdü, eşyalar sağa sola devrilecek kadar yamuldu. Bir tek bardaklar çay lekeli bardaklar kocaman duruyordu tezgahın üstünde. Gözlerini kanatacak kadar büyüklerdi üstelik. Unutulduğunu hissettirecek kadar lekeliydiler. Kırmaya, çöpe atmaya kıyamadığı bardaklara sırtını döndü. Döndüğü yerde ağırlaşan gözlerine yenik düşüp kıvrıldı. Rüyasında öldüğünü görenler, bir daha uyanmazlarmış, rüyaların tersi çıkar yalanlarının tanığıydı işte. Ölmüştü. Bir papatyanın sarısına sığacak kadar küçülmüş, papatyaların sarısına gömülmüştü rüyasında. Oysa yaprak fırtınasının ayakkabılarına bulaşan tozu tam da o anda, yamulan eşyalara, kocaman bardaklara ve büyüye büyüye yalnızlığını çoğaltan eve iyice yayılmıştı. Ertesi gün, sarı bir tozla örtülmüş halde bulunacağını nasıl bilebilirdi? En gerçek gidenin kendisi olacağını, bütün şehirleri aynı anda terk edenin kendisi olacağını, geride kalanın yine o olacağını."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yaratici-yazma-uzerine/", "text": "Bu konuda interneti taradığımız zaman şöyle bir ifade ile karşılaşıyoruz. Pratik olarak var olmayan ancak var olması muhtemel bir durum ya da olay üzerine, tamamen özgün bir kurgusal yapı ve üslup ile yazmaktır. Kısacası size ait olan yeni bir şey olmasıdır. Ülkemizde Yaratıcı Yazarlık olarak anıldı ve öylece de kabul edildi. Oysa orijinal adı olan Creative Writing cümlesini Yaratıcı Yazım olarak çevirmek durumundayız ya da Yaratıcı Yazma veya Yaratıcı Yazı da diyebiliriz. Neyse. Çeviriye fazla takılmadan Yaratıcı Yazma diye adlandıracak olursak, ortayı bulmuş oluruz diye düşünüyorum. Öncelikle yazma eyleminin insanlar için neden gerekli bir eylem olduğuna değinmek istiyorum. Yazma her şeyden önce bir tür terapidir. İkinci Dünya Savaşı sırasında hastanelerdeki askerlerin morallerini düzeltebilmek için bütün askerlere kalem defter dağıtılıp canlarının istediği gibi yazmaları istenmiş. Aradan geçen kısa bir süre sonra yazan askerlerin yazmayan askerlere göre kendilerini daha iyi hissettikleri ve hızlı bir iyileşme sürecine girdikleri gözlemlenmiş. Şimdi tam da bu noktada bizim yaşadığımız günleri düşünecek olursak. Neredeyse bir yıla yaklaşan pandemi süreci yaşıyoruz ve bu durum pek çoğumuzu psikolojik olarak olumsuz yönde etkiledi. Hatta bu küresel olgu tüm Dünya'da pek çok insanda kalıcı psikolojik hasarlar bıraktı bile diyebiliriz. Kendimizi kötü, moralsiz ve üzgün hissettiğimiz anlarda elimize kağıt, kalem alıp nasıl bir rahatlama hissettiğimizi deneyimleyebiliriz. Kağıt, kalem diyorum ama tabii ki günümüzde birçok kişi kağıt, kalem yerine bilgisayar tuşlarını kullanıyor. Olsun, yazılsın da nasıl yazılırsa yazılsın. İnsan yaşadığı sürece elbette ki yenilgileri, hayal kırıklıkları ve bunların yol açtığı karamsar anları olacaktır. Böyle zamanlarda kendimizi yazmaya bırakıp içimizden geldiği gibi yazalım. Yazdıklarımıza geri dönüp baktığımızda belki kendimizle yüzleşme fırsatı bile bulabileceğiz. Tabii ki yazma eylemi sadece terapi ile sınırlı değil hatta terapi yanı, yan etki. Yazmanın ayrıcalığı belki de bizi ileride ünlü bir yazar olmaya kadar götürebilmesinde. Bunun yanı sıra yine günümüz teknolojisiyle önemli bir aşamaya gelen blog sayfalarında denemeler, makaleler yazarak milyonlarca insanla yazdıklarımızı paylaşabiliriz. Buraya kadar iyi hoş da; o milyonlarca kişi arasında bizi farklı kılacak olan ne, ya da yüzlerce binlerce yazar arasında bizim yazdıklarımızı farklı kılacak olan ne? İşte buna yanıt bizi yaratıcı yazma dediğimiz yere getiriyor. Farklı yazmak, özgün yazmak, yazdıklarımızı okuyucuya daha iyi geçirebilmek, yaratıcı yazma sürecini getiriyor. Yaratıcı yazma için; deneyim, hayal gücü ve gözlem oldukça önemlidir. Ülkemizde çok önemli bir yanlış anlaşılma var. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu zaten potansiyel yazardır ya da Yazar, Türk Dili ve Edebiyatı'nı okumuşsa kesin iyi yazardır teorisine katılmıyorum. Yazma sanatı adı üstünde bir sanat dalı ve bu dal için olmazsa olmazları kural haline getirdiğimizde iyi bir yazar olunabileceğine inanıyorum. İyi bir yazar olmanın olmazsa olmazlarını sıralayacak olursak üç maddede toparlayabiliriz. Bu üç madde yazan ile yazar arasındaki farkı belirleyecektir. Ne zaman bir şeyler yazayım desem kağıt bana bakıyor, ben kağıda bakıyorum. Gibi daha birçok şey türetebiliriz. Ama bu kendimizi kandırmaktan başka bir şey değildir. Eğer yazan olmaktan yazar olmaya geçmek istiyorsak düzen sözcüğünü beynimize kazımalıyız. Her yaptığımızı belirli bir prensip ve düzen içinde yapmalıyız. Unutmayalım ki emeğin olmadığı hiçbir iş başarıya gitmez. Yazar, çok okumalı ve doğru okumalıdır. Çok okumak, iyi okumak değildir. Önemli olan nitelikli okumaktır. Derinliğine inmeden okumak, kuru kuru okumaktan öteye gidemez ve iyi bir yazar olma yolunda vakit kaybından başka bir şey değildir. Nitelikli okumak demek; üslup, dil, kurgu gibi unsurları gözeterek; kendinden öncekilerle, dönemiyle benzerlik ve farklarını görebilmek demektir. Metinleri okurken bir hobi gibi değil ders çalışır gibi okuma yapmayı gerektirir. Yazan kişi okuyacağı kitapları da iyi seçmelidir. Bu yetenek zaten nitelikli okumanın ardından kendiliğinden gelecektir. Yeni bir dil, yeni bir üslupla yazılmış eserleri okumak, bunları eleştirel gözle incelemek, bu yazarların karakterleri, olayları nasıl anlattığını, kurgu ve çatışmalarda nasıl bir yöntem uyguladıklarını görmek gibi gibi daha pek çok konuda yazma yolundaki kişiye yardımcı olacaktır. Yazar çok yazmalıdır. İyi bir yazar olmanın yolu ilham gelmesini beklemekten geçmez. Hatta o durakta hiç durmaz bile diyebilirim. Yazmanın olmazsa olmazlarından biri de çok yazmaktan geçer. Buna ilkokulda çocukların yazma reflekslerinin gelişmesi ve el alışkanlığı edinmesi için bol bol alıştırma yapmaları gibi bir şey diyebiliriz. Çok yazmak, yaza yaza elin ve belleğin gelişmesini sağlar. Sadece bu da değil tabi ki. Örneğin bir öykü yazıyoruz. Onu yazarken afili cümlelerle donatmak için dakikalarca kağıda bakıp cümle bulmaya çalışmak iğneyle kuyu kazmaktan öteye gidemez. Aklımıza geldiği, gönlümüzün istediği gibi ama duraksamaksızın yazalım. Belki öykü metni sonunda on sayfayı bile bulabilir. Olsun. Aslında bu iyi bir şeydir. Yazdığımız metne belirli aralıklarla döndüğümüz zaman metnin en az yarısını sildiğimizi göreceğiz. Bu süre içinde demlenen metinden geriye metinde olması gereken cümleler kalacak. Şimdi yazma dedik, yaratıcı yazma dedik, tabii ki bunun sonunda doğal olarak söz yazma atölyelerine kadar dayanır. Özellikle son yirmi yılda ülkemizde de bir hayli yer bulan yazma atölyeleri adından da anlaşılacağı gibi yazma/yazı üzerine eğitimler verir. Bazı atölyeler adeta edebiyat dersi verir gibi; edebiyat tarihi, edebiyatın ülkemizdeki yeri, ünlü edebiyatçıların hayatı, edebiyata bakışı ve bunlara benzer birçok konuda kurs ya da seminer verir gibi atölyeler yapsa da ben buna katılmıyorum. Çünkü atölye bir üretim yeridir ve orada insanlar üretir. Atölyelerde katılımcılar grup olarak çalışıp grup olarak üretim yaparlar. Ürettikleri egzersizlerin üzerinde grup olarak çalışmaları sürdürürler. Seçtikleri edebi eserlerden metinler okuyup kendi yorumlarını grup arkadaşlarıyla paylaşırlar. Özellikle kurmaca metinler başta olmak üzere yazmanın belli başlı terimlerini, tekniklerini ve unsurlarını öğrenirler. İyi yazmanın özel bir formülü yok ama belli başlı teknikleri var. Bizden önceki yazarlar bu teknikleri eserlerinde defalarca denediler. Bizler geçmiş kalem ustalarının yolunu takip ederek kendimize yeni bir üslup yeni bir dil bulma peşinde koşacağız. Bu koşuda yazma atölyeleri, yazmanın yolunu yordamını bulmada oldukça faydalı oluyor. Ama sonuçta iş yine bizde bitiyor. Yazma konusunda ne kadar istikrarlıyız ne kadar emek veriyoruz, bu yol için bize rehber olacak ne kadar nitelikli kitap okuyoruz, okurken kendi üslubumuzu bulmak için satırlar arasında ne kadar derin okumalar yapıyoruz gibi bazı kriterler bizim yazma yolundaki başarımızı belirliyor. Marguerite Duras yazma üzerine Yazmak, aynı zamanda susmak, söylememek, sesini kesmek demektir, gürültüsüz haykırmaktır. derken, Emile Zola Ancak yazıya geçmiş düşüncenin değeri vardır; geri kalanlar boş çırpınmalardan, rüzgarın alıp götürdüğü bir saatlik hayallerden başka bir şey değildir. demiş. Blaise Cendrars ise Yazmak, yaşamak demek değildir; yaşamanın dışına çıkmaktır. diyerek benim söylemek istediklerime güzel birer rehber olmuşlar. Sonuçta yazma sanatı zor bir sanat ve bir o kadar da keyifli bir sanat dalı. Kendi adıma söylemem gerekirse; önceleri yazmak benim için bir hayaldi, şimdi ise yaşama sebebim oldu diyebilirim."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yarim-porsiyon-mutluluk/", "text": "Dünya giderek daha kalabalık bir hal alıyor. Çocukluğumuzda isimlerini ve simalarını ezbere bildiğimiz kapı komşularımız artık birer kapı-duvar oluyor ve her ne kadar kalabalık olsak bile yalnızlaşma evresine hoş gelmiş bulunuyoruz. 3-5 kişiyi tanırken elde ettiğimiz tam ve mutlu portre onlarca kişiyi tanıyıp tamamlanmamış bir tabloya dönüşüyor gitgide. Ve dünya nüfusu çoğaldıkça, aynada gördüğümüz kişi ile baş başa kalma oranımız artıyor... Neden mi? Çünkü geçmişin bir zeytine, bir şekere mutlu olan insanları artık bir tane ile yetinmiyor ve avuçla istiyor. Elde olan tek lokmanın paylaşıldığı dönemden geriye kalan sadece hatıralar oluyor. Artık sevgi biriktirmek değil kimse için değerlisi, anlık nasıl mutlu olabiliriz hadi bu anı da böyle kurtaralım tek temennisi. Maneviyatımız, maddi ürünlerde yazan Günlük kullanıma uygundur ibaresi taşıyor ve yalnızca o gün yaşanıyor, yaşatılıyor. Seviyorsanız beklemeyin, gidin sevginizi verin. Komşunuzdan çekinmeyin, eskiden olduğu gibi çalın kapıyı ve size göre yarım ona göre tam olacak yemeğinizi verin, beraber yiyin. Mutluluğunuzu paylaşın, size göre yarım gelen mutluluk o kişinin sevinçleriyle birleşip tam hal alabilir, neden beklersiniz ki? Maneviyatı az ya da çok olarak nitelemeden paylaşın. Size yarım porsiyon gelen şeyler paylaşıldığında büyür ve tam porsiyona dönüşür. Yeter ki gönülden isteyin, mutluluk kapıları açık bir çiçek bahçesi gibidir, önemli olan girmeyi bilmektir. Sevgili Barış ve ismini bilemediğim diğer arkadaşım; değerli yorumlarınız için çok teşekkürler. Biraz yazabilmişsem ne mutlu bana.. Yuregine ve ondan gecenleri yaziya doken ellerine saglik.. Hasta bir toplum olduk maalesef ve sende bunu dillendirmisin. Keyifle okudum dunyanin kuresel bir koye donerken populer kultur tarafindan nasilda eskiye ozlem duyulan bir yere donusturuldugunu.. Mazideki sicak iliskileri yasamak belki zor ama hayalini kurdugumuz dunyayi yasamak icin etrafimizdan baslamaliyiz yeni bir dunya icinde eskiyi insa etmeye.."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yarim-yuzyillik-yasayan-tiyatro/", "text": "Yaramaz bir çocuk gibiydi oynadığı bütün oyunlar, çevresine sataşır, sözünü söyler ve öylece gülümserdi. Kaç yaşına geldi ruhunda çılgın bir çocuk taşıyan Ferhan Şensoy, oynuyor Ferhangi Şeyleri yüz küsürüncü kez, bu alışkanlık değil mi ustam? Belki de anlamayanlara on kere yüz kere anlatmak yapmak istediğin şey. Doğrusu da bu aslında; hepimiz birkaç ay, birkaç hafta, hatta birkaç gün önceki olayları unuturken, sen bıkmadan usanmadan can veriyorsun o sahnede birçok şeye. Yıllar geçiyor zaman bizden alıyor ve çalıyor birçok güzelliği, Şişhane halen aynı, beton yığınları dışında. Yağmur yüzünü yıkıyor bazen ama kar küsmüş gibi, hiç uğramıyor buralara. Ferhan Şensoy 25 Şubat 1951'de Samsun Çarşamba'da doğdu. Öğretmen bir anne ve önce tüccar daha sonrasında da belediye başkanı bir babanın 3 çocuğundan biridir. Her zaman edebiyata ilgili olan Ferhan Şensoy daha 18 yaşındayken Yeni Ufuklar ve Soyut dergilerinde yazıları yayımlanmaya başlamıştır. Birçok önemli Türk Edebiyatı yazarlarımız gibi onun da eğitim hayatının bir kısmı Galatasaray Lisesi'nde geçmiştir, bu lise gerek öğrencileri gerek öğretmenleri ve eğitimiyle ona yeni bir bakış açısı kazandırmıştır. 1970 yılına gelindiğinde ise Haldun Taner'in öncülüğünde Ahmet Gülhan, Zeki Alasya ve Metin Akpınar tarafından 1967'de kurulan Devekuşu Kabare'de yazdığı oyunlar oynanmaya başlamıştır. Başlarında Haldun Taner gibi bir büyük olunca, o günlerin edebiyat meraklısı gençleri yazıya, oyuna, kendilerini denemeye daha da açık olmaya başladılar. 1971'de yurtdışına açıldı. Fransa Ve Kanada'da eğitimler aldı. Yazdığı oyunlar kimi çevreler tarafından çok beğenildi, ödüller aldı. Türkiye'de tanıştığı, çalıştığı insanlar ve yurtdışı imkanları ona karşılaştırma ve eleştiri yapma yetenekleri kazandırdı. Türkiye'ye döndüğünde Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu'nda yazarlığını da yaptığı Dur Konuşma Sus Söyleme adlı oyununda oynadı. Bir yandan da skeçler yazmaya başlamıştı, ilk televizyon deneyimini bu skeçler sayesinde yaşadı. Türkiye'de stand up türünün kurucularından sayılan Ferhan Şensoy tek kişilik kısa komedileriyle izleyicilerin beğenisini kazandı. 1976 yılında TRT ile çalışmaya başladı, oyunlar yazıyor, programlar yapıyordu fakat bu ona yetmedi. Şimdiye kadar çalıştığı birçok tiyatro ve oyun yazarlığı gruplarının dışında kendi ekibini kurmak istiyordu. 'Ortaoyuncuları' adıyla 1980 yılında kendi ekibinin temelleri attı. İlk oyunlarını Harbiye Yapı Endüstri Merkezi Salonu'nda sahneleyen Ortaoyuncuları, sonrasında Beyoğlu Küçük Sahne'ye geçmişlerdir. Küçük Sahne Ortaoyuncuları'nın birçok oyununa ev sahipliği yapmıştır. Sahne tozunu, seyircilerin ayakta alkışladığı birçok oyunu bu sahnede yaşamışlardır. Birçok yabancı yazardan esinlenen Ferhan Şensoy, epik tiyatronun üstatlarından olan Bertold Brecht'in şiirlerinden Anna'nın Yedi Ana Günahı adlı oyununu yazdı. Bu oyun Brecht'in Kafkas Tebeşir Dairesi oyunundaki Gruşe'nin başına gelen ve dönem eleştirisi niteliği taşıyan olayların bir benzeridir adeta. Daha sonra Aristofanes'in Eşek Arıları oyununu yeniden yazan Ferhan Şensoy, bundan birkaç yıl sonra da Anton Çehov prensibiyle Çehov'lardan Bir Demet'i sahneye koydu. Halen İstiklal Cad. Halep Pasajı No:62/90 Beyoğlu'nda Ortaoyuncuları olarak birçok oyun sergiliyorlar."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yasama-iscisi/", "text": "Belirli bir kara bütünü üzerinde nefes alıp vermekle, karnı doyurmakla, sindiremediklerini dışkılama ile insanoğlunun işi bitmemelidir önermesini sundunuz mu çevrenize? Ne çok işimiz varmış meğer, sadece ilk önermemizi deşmemiz ve içindekileri uygun etüt ortamında yetiştirmemiz yeterli olacaktır. Yaratılışın birkaç adım öncesinde dolanmakla başlayalım. Madde ve enerjinin olmadığı dönemlere... Aslında enerji ve maddenin olmadığı dönem derken, bahsi geçen olguların algılanamaz durumda olduğunu, henüz algılanabilir hale bürünmemiş olduğunu belirttiğimizi de unutmamak gerek. Hiçbir şey yokluktan varlığa atlamadığı gibi varlıktan yokluğa da atlayamayacaktır. İş değildir bu atlayış yanılgısı. Biz sahip olduğumuz işleri inceleyelim. Enerji ve maddenin olmayışının iddia edilmesini sağlayan, o algılanamayan ortam bulunmaktaydı ve ilk iş algılanabilir hale getirilmesi oldu. Bu iş insanoğluna verilmediği için şükretmeliyiz, mevcut olabilecek en iyi dünyaya bu şekilde sahip olduk. Algılanan iki olgunun devinimi gerekli bu sistemde... En öz işimiz de bu olsa gerek. Yani, madde enerjiye ve enerji de maddeye belirli bir oranda dönüşerek devinim sağlanmalı. Bu konuyu örneklendirmemiz gerekirse, bir insan doğmalı ölmek için ve bir insan ölmeli doğmak için denilebilir. Hiç şaşmaz bu sistem. Tıkır tıkır ilerler ve herkes de bu durumun farkındadır. Doğdunuz ve işinizi başlattınız, öldüğünüzde işiniz bitmiş olmayacak ki dirileceksiniz, temel işiniz bu.... Yaşamak işini kabul eden her işçi , işinin gereksinimlerini bilmek zorundadır. Yani sağlıklı bir insanı ele aldığımızda, bakma işlemini otonom olarak yapan insanın işi görmek olacaktır, gördüğünde ise anlama işini başlatacaktır, anlama işlemi sorgulamayı, sorgulama çözüme ulaşmayı, çözüme ulaşma ise anlatmayı, anlatma ise retoriği ve bunun gibi uzun uzadıya yeni işleri doğuracak olan işleri bilmemiz gerek. Size düşen görev tüm bunları isyan etmeden devam ettirmek olacaktır. İşin getirisi ise size sunulmuş olan hayat olacaktır. Yani işinizi yapmaya devam ettikçe bir hayata sahip olacaksınız. Yaşamayan, hiç yaşamamış olan bir insan hayata sahip midir? Bunun cevabını net olarak veremesek de işimizin zorluklarına dönebiliriz. Örneğin, duygular... Duygulara sahip olan bir bireyin işi, hislerini çeşitli yollarla kendisinden dışarı atma işinin ta kendisidir. Bu işin geneline sanat denir ve paylaşma durumuna ise şey dememiz şu anlık yeterlidir. Duyguların dışa vurumu gerçekleşmediği zaman iş tamamlanmamış demektir ve işini yapmayan maaşını alamaz mantığı ile o kişinin huzursuzluk çekeceği öngörülmelidir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yasamak-dedigimiz/", "text": "Bak şu işe. Yine aynı saatlerde geçiyor kapımın önünden sırma saçlım. Nasıl da savuruyor saçlarını rüzgara karşı. Öyle aceleyle nereye gidiyorsun her gün, bir bilsem. Sorsam diyorum, insem aşağıya bir koşu. Kessem yolunu. Böyle balkondan olmuyor her Allah'ın günü. Bugün tam iki ay oldu sen bu sokağa taşınalı ve tam elli yedi gündür, günün bu en güzel saatlerinde gözümün önünde süzülüyorsun. Kendini yokuş aşağı bırakman ne güzel. Ne güzel, giydiğin elbiseler. Kim bilir nasıl güzel sen kokuyordur. Bir de bana bak. Asılı kaldı duygularım sende. Saat kaçta dönüyorsun, hiç yakalayamıyorum seni. Aç susuz bekliyorum yine de olmuyor. Uyumasam, gözümü bile kırpmasam diyorum. Yine olmuyor. Kaç gün oldu bilmiyorum. Sanıyorum iki ay veya ona yakın. İyi mi yaptım bu mahalleye taşınmakla, onu da bilmiyorum. Kiralık da olsa yeşil boyalı bir evim var, önü küçük bir bahçeye bakan. Yeşil duvarlarım var. Tamam, yeşili severim de içime fenalık geldi ayol bu kadar yeşillikten. Haftada bir gelen sütçü ve aldığım öteberileri taşıyan bakkal çırağından başka kimseyi gördüğüm yok. Hem içimden gelmiyor konuşmak hem de vaktim yok ki laflamaya. Şirketin servisi yokuşun aşağısında bekliyor bizi. Şirket deyince ne anladınız bilmem. Temizlik şirketi bizimki. Her gün saatlerce ellerim kabarana, terden su gibi oluncaya kadar kendimi harap ettiğim bir işim var. Buna da şükür, ne diyeyim. Fark edilmediğini sanan bu gizli hayranım beni görünce balkon demirlerine tutunup doğruluyor. Gözlerini önce yüzümde hissediyorum. Sonra ensemde... Al diyesim geliyor o bir çift gözü. Çukurlarına mı yerleştireyim yoksa suratına mı fırlatayım? diyesim geliyor. Yok anam zor, bekar olmak da kadın olmak da zor. Kaç gündür nasıl içim yanıyor, nasıl dağlanıyor yüreğim, anlatamam. Anlatsam derman da bulabilecek miyim bilmem. Ah keşke bulabilsem. Fark ettiğimde iş işten geçmişti artık, bundan eminim. Oğlum, tek evladım balkon demirlerine bağlı yaşar olmuştu. Önceleri anlayamadım, hava alıyor besbelli dedim. Bunaldı çocuk. Sonrasında sırf tuvalete bile gitmemek için yemeden içmeden kesti kendini. Gözü hep kaldırımda. On yıl kadar önceydi. İş kazasında kötürüm oldu benim yavrum. Çalışamaz oldu. Hiçbir doktor çare bulamadı evladıma. Eridi gitti gözümün önünde. Şimdi anıları depreşti herhalde. Gelene geçene bakıyor imrenerek. Pek konuşmaz oldu benimle de."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yasamak-denen-bu-zahmetli-is/", "text": "Hanoch Levin'in evlilik ve kadın-erkek ilişkileri üzerine yazdığı bu oyun, İstanbul Devlet Tiyatrosu sanatçıları tarafından bu yıl gösterime sunuldu. Musa Uzunlar ve Ülkü Duru'nun başrollerini paylaştığı bu tek perdelik kara mizah günümüz evliliklerine, belki de geleceğimizdeki hayatımıza ayna tutuyor. Yona ve Leviya çiftinin 30 yıllık evlilikleri artık tek renktir. Onlar birbirlerini herkesten daha iyi tanıyor ve ne düşünüp ne tepki vereceklerine kadar her şeylerini bilebiliyorlardır. Gençlikte hayatımız rengarenktir; tanıştığımız yeni insanlar, gittiğimiz yeni yerler, verdiğimiz birbirinden farklı onca karar bizi iyi ya da kötü etkilese de hayatımıza renk katar. Yeni olan her zaman daha cazip gelir, istesek de istemesek de. İlerisini düşünmek çoğumuz için bunaltıcı, çekilmez olsa da zaman oldukça hızlı akıyor ve her dakika biraz daha yaşlanıyoruz. Hem çevresel hem de biyolojik olarak zaman içinde yaşadığımız bu değişim ister istemez hepimizin hayatını durgun bir denize çevirmek için uğraşıyor. Karakterlerimiz Yona ve Leviya da tam da bunun sancılarını yaşıyor. Toplumun ve yıllardır süre gelen geleneklerin kadına ve erkeğe yüklediği zorunlulukları ve herkesin yaşantısına işliyor. Kadın ne kadar farklı olursa olsun evliliğin anne, eş, evden sorumlusu; erkek ise baba, koca, evin güçlüsü oluyor. Leviya ise gözü yükseklerde olmayan, küçük şeylerle mutlu olabilen, sorunsuz, uyumlu bir kadındır. Leviya kocasına sonsuz aşıktır, doğrusu kocası da ona sonsuz aşıktır fakat Yona'nın tek sorunu sıradanlaşan hayatıdır. Karar vermiştir, toplar bavulunu, gidecektir bu hayattan. Ama ufak bir kıvılcım sevdiklerimizi, mutluluğumuzu, alışkanlıklarımızı, içimize işleyenleri terk edip gitmemize yetecek kadar güçlü değildir. Gelip geçici düşünceler düzenli, huzurlu hayatımızı yıkmamıza neden olabilir yahut bu düşüncenin yanlışlığının farkına varıp sahip olduklarımızın kıymetini bilmemizi sağlar. İşdar Gökseven'in de beklenmedik bir karakterle oyuna katılması Leviya ve Yona'nın bizlere tuttukları aynayı onların yüzlerine çeviriyor, ilişkilerinin birbirlerine olan bağlılıklarının değerini ortaya çıkarıyor. Oyunda renksiz gibi görülen durum çoğu zaman güldürerek, şahit olduğumuz ya da ileride yaşayacağımız onca şeyi gözler önüne seriyor, kara bir mizahla seyircilere sunuluyor."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yasar-kemal/", "text": "1923 Osmaniye doğumlu roman, öykü, deneme ve senaryo yazarıdır. Asıl adı Kemal Sadık Gökçeli olan yazar eserleriyle 18'i uluslararası, 16'sı yerli olmak üzere toplam 34 ödül kazanmış, 1984 Yılında Legion d'Honneur Ödülü Commandeur Payesi ve ardından 2011 Yılında Legion d'Honneur Nişanı ile onurlandırılmıştır. Yaşar Kemal Nobel Edebiyat Ödülüne aday gösterilen ilk yazarımız olma özelliğine de sahiptir. Yazarın bir pamuk üretme çiftliğinde ırgat katipliği yaptığı 1940-41 yılları arasında, Çukurova ve Toroslardan derlediği Ağıtlarlardan oluşan Ağıtlar adlı ilk kitabı, Adana Halkevi tarafından 1943 yılında, Kayseri'de yaptığı askerlik hizmeti sırasında kaleme aldığı Pis Hikaye adlı öyküsü ise 1944 yılında yayınlandı. Bunu, 1950 yılında yayınlanan; Bebek ve Dükkancı adlı eserleri izledi. Bebek, Cumhuriyet Gazetesi'nde tefrikalar halinde yayınlandığı gibi 1951-52 yıllarında kaleme aldığı Sarı Sıcak adlı öyküsüne de yazar tarafından bir bölüm halinde eklendi. Bu eseri, 1952 yılında Varlık tarafından basıldı ve büyük ses getirdi. Yaşar Kemal'in yalnızca yurt içinde değil yurt dışında da tanınmasına ve sevilmesine neden olan İnce Memed adlı romanını kaleme aldığı dönem de (1947-1954) tam bu dönemlere rastlar. Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday gösterilmesini sağlayan, gerek kurgulama ve gerekse anlatım tekniği bağlamında okunmaya doyum olmayan bu eserinin ardından, Teneke (1955), Yer Demir Gök Bakır (1963), Yılanı Öldürseler (1976), Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana (1997) ve diğer romanları geldi. Toros dağlarının etekleri ta Akdenizden başlar. Kıyıları döven ak köpüklerden sonra doruklara doğru yavaş yavaş yükselir. Akdenizin üstünde daima, top top ak bulutlar salınır. Kıyılar dümdüz, cilalanmış gibi düz killi topraklardır. Killi toprak et gibidir. Bu kıyılar saatlerce içe kadar deniz kokar, tuz kokar. Tuz keskindir. Düz, killi, sürülmüş topraklardan sonra Çukurovanın bükleri başlar. Örülmüşçesine sık çalılar, kamışlar, böğürtlenler, yaban asmaları, sazlarla kaplı, koyu yeşil, ucu bucağı belirsiz alanlardır bunlar. Karanlık bir ormandan daha yabani, daha karanlık! Biraz daha içeri, bir taraftan Anavarzaya, bir taraftan Osmaniyeyi geçip İslahiyeye gidilecek olursa geniş bataklıklara varılır. Bataklıklar yaz aylarında fıkır fıkır kaynar. Kirli, pistir. Kokudan yanına yaklaşılmaz. Çürümüş saz, çürümüş ot, ağaç, kamış, çürümüş toprak kokar. Kışınsa duru, pırıl pırıl, taşkın bir sudur. Yazın otlardan, sazlardan suyun yüzü gözükmez. Kışınsa çarşaf gibi açılır. Bataklıklar geçildikten sonra, tekrar sürülmüş tarlalara gelinir. Toprak yağlı, ışıl ışıldır. Bire kırk, bire elli vermeye hazırlanmıştır. Sıcacık, yumuşaktır. Türk Edebiyatının usta kalemi Yaşar Kemal, 28 Şubat 2015 Tarihinde ardında 30'un üzerinde roman ve hikaye, 10 Deneme-Derleme, 1 Şiir Kitabı ve 1 Çeviri bırakarak hayata gözlerini yumdu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yaslanmali-ruhum/", "text": "Artık yaşlanmalı ruhum diyerek iç geçirdi; orta yaşa uyum sürecine girmeliyim dedi kendi kendine. Hızlı yürüyünce nefesinin kesilmesini yeterli bir bahane olarak görüyordu. Hayattan daha çok şikayet edip, siyasetten konuşmaya da başlamıştı son zamanlarda. Gençken insan umursamazmış çoğu toplumsal meseleyi, şimdilerde bunu yeni yeni fark ettiğini kabullendirdi kendisine. Mesela insanların kıyafetlerini, yeni gençlik akımlarını, hatta yolda yürüyüş tiplerini bile sorun etmeye başlarsınız orta yaş evresinde. Ömrü boyunca her istediğini yapmış, tüm sınırları aşmaya alışmıştı. Kimseye hesap vermemişti bunun için. Şimdi de yaşlanmak istiyordu ve yine istediğini yapacaktı. Hepsi bu! Bir evcil hayvan almaya karar verdi kendi kendine. Çiçek yetiştirmek istedi, çünkü daha önce ömründe bir çiçeğin bile sorumluluğunu almamıştı. Yaşlandığı gün hayatı öğrenmeye başladı. 'Hayallerim' dedi, hayalleri vardı. Hayallerim başlığını sildi defterinden. Yerine 'Amaçlarım' yazdı. Hayallerinin peşinden gitmenin bir sonuca varmadığını görmüştü çünkü. Ama her bir amacın sonucu vardır ne de olsa diye düşündü. Okuduğu tüm kitapları tekrar okumaya karar verdi, yeni kitap almak yok artık. Ve okuduğu tüm kitaplar bitince hepsini yakacaktı. Kelimelerin ateşte yok oluşunu izlemek istedi. Ve yanan son kelimenin ardından yazmaya başlayacaktı. Tüm yanan kelimelerin onda bıraktıklarını yazacaktı teker teker. Yazdığı son kelimenin ardından yazdıklarını dağlara okuyacak ve kendi kelimelerini de yakacaktı sonra. Belki ruhum da o kelimelerle yanar diye umut etti, bu dünyadan gidecekti o zaman, belki de dile gelecekti dağlar, dağların derdini dinleyecek, onların derdini de yakacaktı ateşte. Ve bir gün olur da pişman olursa yaşlandığına, zamanı tersine çevirmenin mümkün olmadığını anlayacaktı o an."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yastik/", "text": "Çocukken hep babamın yastığı olarak yaşayacağımı düşünüyordum. Sevinçle koşar, kanepede yerimi alırdım. Babam göbeğini salaya sallaya gülerek koltuğundan kalkıp gelir dizlerime yatar, ellerimi öperdi. Ninni söylerdim, o da uyumuş gibi yapıp horlardı. Memelerim pütürdemeye başladığı günlerde annem bu oyunumuzu bozmaya başladı. Annem sadece o kadarla kalsa yine iyiydi de, lokmamı saymaklar falan tepemi attırıyordu ama neylersin ki anne işte. Ömer'le annem bir takımdı, babamla ben bir takım. Onlar bizim tersimize Hint fukarası gibi bir deri bir kemiklerdi. Hayret ederdim. Bunların yedikleri bir taraftan girip bir taraftan çıkıyordu galiba. Hoş yedikleri de matah olsa. Bir dilim ekmeğin yanında iki de zeytin yeseler karınlarını ovuşturuyorlar. Kuş yese doymaz, ama biz öyle mi? Babam neyse de ben onların bir günde yediklerini bir öğünde yesem doymam ayol. Hayır, bir de annem yüzüme yüzüme vızırdayıp durmaz mı? Daha kaç yaşındaymışım da, götüm bir yerde göbeğim bir yerdeymiş de, bu gidişle kimse beni alıp kendine karı etmezmiş de, evde kalacakmışım da... Allah'tan babam imdadıma yetişirdi. Büyüyordum ama ben büyürken annemin cazgırlığı da iki kat artıyordu. Ne zaman önüme şöyle keyfimce çerezdir, pastadır, börektir bir şeyler koyup yemeye başlasam kaşlarını indirip tabağımdan birazını almaya çalışır olmuştu. Üstelik bahanesi hazırdı. Bir de şu manavın oğlu yok mu? Ona yemeğe çıkalım mı, diyecek cesareti kendimde bulduğum güne lanet olsun. Hayır, kendisi sanki Kenan İmirzalıoğlu. İki karışlık boyuna bakmadan kaç lahmacunla doyarsın sen, üstüne kaç porsiyon baklava söylemeliyim, demez mi? Sanki yer yarıldı da ben içine girdim. Kılkuyruk, seni adam yerine koyanda kabahat. O gün senin o yerden bitme bacaklarını oracıkta kırmalıydım aslında. Yazıklar olsun bana. Erkekler pislik, sanki bunu bilmiyorum. O sinirle pastanede aldım soluğu. Eve varır varmaz, baklavanın üstüne boca ettiğim kaymağın tadıyla kendimden geçtim. Bir taraftan iki tabak tatlıyı mideye indirirken diğer taraftan iki musluğumu da açıp dakikalarca ağlamanın nasıl bir şey olduğunu benden başka kimse bilemez ki. Kimisi canı sıkkın olunca yemeden içmeden kesilirmiş. Nasıl bir şeyse artık. Gerçi Nesrin de öyle değil mi? Annesi en ufak bir şey söylese ağzını mühürler adeta. Ne bir lokma yer, ne bir yudum içer. Ha bire ağlar, mıy mıy şey. Ben, en çok ağlarken iştahlı olurum oysa... Tatlı içimi kıymıştı her zamanki gibi, tuzlu bir şeyler iyi gelirdi. Dolaptaki yaprak sarması ne güne duruyordu. Oh mis! Annem tencerenin dibini boyladığını gördüğünde, akşama babaannemlere ne ikram edeceğini düşünüp küplere binmişti ama hiç umurum olmaz. Sarmalar da çok tuzluydu, içimi yaktı. Biraz daha kaymaklı baklava yemeliydim. O, başkaları gibi değildi. Babamın marangoz atölyesinde usta olarak çalışmaya başladığı ilk günden beri yumuşacık bakıyordu bana. Ne zaman kaynaştık, ne zaman evlendik hiç anlamadım. İkinci babam olmuştu. Tıpkı annemle kardeşim gibi yemekle hiç arası yoktu. Bazı insanlar böyle garip olabiliyorlar işte. Ne ben onun kuş midesini sorun ediyordum ne de o benim fil gibi dur durak bilmeden atıştırmama karışıyordu. Bana tıpkı babam gibi tombişim, diyordu. Babama olduğum gibi onun da yastığı olmuştum. Hiç sevmediği halde akşam eve dönerken tatlıcı Resul Usta'ya uğramayı unutmuyordu. O kadar nazik, o kadar düşünceliydi ki tabağına koyduğum iki kaşık yemeğin yağını süzerken bile, bana göstermemeye gayret ediyordu. Evlenince annemin dırdırından da kurtulmuştum. Mutluydum. Her şey, doktorun iki dudağının arasından çıkan bir çift sözle başladı. Bu doktorlar böyle işte. İpe sapa gelmez her şeyde kilomu sürüyorlar ortaya. Hayır, o aptal doktor ne derse desin de eşim inanmasaydı iyiydi. Çocuk sahibi olmayı ne kadar çok istediğini biliyordum ama bu isteğinin onu bu kadar değiştireceği ölsem aklıma gelmezdi. Adam evden çıkana kadar gözünü benden ayırmaz olmuştu. Eskisi gibi tombişim de demiyor, elinde tatlı yerine meyve-sebzeyle giriyordu kapıdan. Kibarcık, uzun uzun ricaların sonunda beni bir diyetisyene gitmeye razı etti. Bilmiyor ki ben ne diyetler denedim de olmadı. Su içsem yarıyor kardeş, diyenlerden olamadım bir türlü. Ben yemeyi seviyorum. O yaşa kadar kaç pazartesi sabahı diyete başlayıp aynı günün gecesinde; türlü türlü kurabiyelerin, hamur tatlılarının, bol yağlı mantıların gözümün önünde uçuşup durduğu ve soluğu mutfakta aldığım düşünülürse, zavallının çabasının boşa çıkmasını anlamak zor değildi. Tabii ki yine olmuyordu. Artık kibarlığı falan bir tarafa bırakıp gözlerini pörtleterek bana emreder olmuştu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yazgi/", "text": "Akşam olmak üzereydi. Kapatıldığı bu odada zaman durmuştu. Yere indirdiği gözlerini, sanki onu izleyen kocaman bir çift göz varmışçasına ürkekçe kaldırdı. Ayağa kalkmak istedi, yapamadı. Masanın üzerinde eski bir vazo, vazonun içinde iki adet yapma gül vardı. Kendi bahçeleri aklına geldi. Kardeşleriyle oynadığı oyunlar, annesiyle birlikte çamaşır kaynattığı zamanlar, misafir geldiği günlerde yaptıkları o nefis sac gözlemeleri... Şimdi hepsi o kadar uzak, o kadar uzaktı ki. O zamanlara asla geri dönemeyeceğini anlamıştı. Karşısındaki duvarda neredeyse duvarın yarısını kaplayan kocaman bir duvar halısı vardı. Ortasında bir geyik, geyiğin etrafında da bir sürü ceylan vardı. Mavi bir su birikintisine eğilmişti kimisi. Uzaklarda bir ceylan daha vardı. Dağların hemen önünde. O kahverengi uçsuz bucaksızlığa yakın duran minicik ceylan kendisi olabilir miydi? Bir belirsizliğe doğru gidiyordu. En bildiği yerden ayrılmış, hiç görmediği, başına ne geleceğini bilmediği bir dünyaya geçiş yapmıştı. İçinde tarifsiz bir korku, hiç geçmeyecek sandığı bir merak ve çokça özlem vardı. Oturduğu yataktan öne doğru hareket edip yere indirdi küçük ayaklarını. İlk kez bugün giydiği rahatsız ayakkabılarını çıkarmak istedi ama çıkaramadı. Usul adımlarla camın önüne geldi ve perdeyi araladı. Bir şey göremedi. Perdeyi biraz daha açtı korkarak. Karanlık çökmek üzereydi. Derinlerden gelen kahkaha seslerini dinledi önce. Sonra pencere koluna uzandı. Demirin soğukluğu sızlayan parmaklarına çok iyi gelmişti. Sesler giderek yaklaştı ve odanın kapısından içeri süzülüp onu boğmaya başladı. O an odaya tekrar baktı. Bu küçük odada eğreti duran tek bir şey vardı, o da kendisiydi. Hanife... Annesinin kadife saçlım diye sevdiği ilk göz ağrısı. Beline kadar inen koyu kızıl saçlarını kesmelere hiç kıyamadığı kuzusu, dert ortağı. Kendisinden sonra doğan altı kardeşinin küçük anası. Yüklüğün aralık duran kapağından göründü döşeği. Gidip uzun uzun dokundu ona. Yüzünü kapattı yün yatağa, kokusunu içine hapsetmek istercesine. Camın önünde ışıl ışıl parlayan bir şey dikkatini çekti. Perdeyi açtığında karşısında altın renginde top top dizilmiş bir kolye, ikindi güneşiyle ışıldıyordu. Yavrusuna hacı ninesinin yıllar önce kutsal topraklardan getirdiği bir kolyeydi bu. Demek bırakmıştı giderken. Çocukken hiç çıkarmazdı oysa. Şimdiyse on iki yaşının verdiği büyüklükle takmak istememişti besbelli. Bir hatıra kalsın istemiştir diye düşündü, baba evinde. Kolyeyi avucuna sıkı sıkı bastırdı. Acısını biraz da olsa hafifletebilme umuduyla."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yazgini-rahat-birak/", "text": "Şu kısacık hayatındaki tüm rollerini senden uzak bir yere bırak. Yazı yazmayı bırak. İçine tüm sızı koyanları düşünmeyi bırak. Masallara inanmayı bırak. Mutlu olmayı bırak. Kitaplarım çok değerli deme, deniz kenarında bir kitabını bir başkası için bırak. İnsanların gözlerine bakıp, şefkat dilenmeyi bırak. Her şeyde bir anlam aramayı bırak. Soğuktan titremiş yoluna çıkan bir köpeğin üstüne en sevdiğin şalını bırak. Düşlemeyi bırak. Balonların kurtarıcılığına inanmayı bırak. Aynalara baktığında zorunlulukmuş gibi gülen gözlerini görme çabanı bırak. Sayılara anlam yüklemeyi bırak. Gazetelerin ilk sayfalarında yer alan haberleri, olduğu gibi sayfalarında bırak. Birilerine tutunmayı bırak. Programlı yaşamayı bırak. Nefes almak güç geliyorsa tutma içinde, bırak. Birileri ne der deyip kaygılanmayı bırak. Korkularını bırak. Telefon numaralarını ezberlemeyi bırak. Bakımlı olma telaşeni bırak. Çekmecelerini düzenli tutma uğraşını bırak. Yorulmuşken koşturmacayı bırak. Hediyelerine karşılık aramayı bırak. Çok şey olmayı bırak. Dudaklarından süzülen her cümleyi havaya bırak. Takvimlere bin bir çeşit program yazmayı bırak. Yağmurun altında saçlarını açık bırak. Susmayı bırak. Sarf edilen cümlelerin şaşasına aldanmayı bırak. Pazara gidip en sevdiğin meyve tezgahının başında heyecanlanmayı bırak. Çocuk olmayı bırak. Ayakkabılarını boyamayı bırak. En sevdiğin iki üç cümleyi gecekondunun bir duvarına yazılı bırak. Süslü betimlemeleri bırak. Yanında olmak istemeyenleri yarı yolda bırak. Sana yalan söyleyenleri yalanlarıyla baş başa bırak. En sevdiğin ojenin bir arkadaşının çantasına çaktırmadan bırak. Cenazelerde ağlamayı bırak. Edepli olmayı bırak. Sevdiğinin ellerine sıkı sıkı tutunmayı bırak. Mutsuzum demeyi bırak. Aldatmalarını, aldanışlarını kendine çok görmeyi bırak. Çaresizlikler içinde kıvranmayı bırak. Şu hayatta ne benim dediysen sahipsiz bırak. Onlar seni bırakmadan sen onları bırak."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yazgisi-kara/", "text": "Evlilik zorunluluktu bu coğrafyada kadın için. İstediği biriyle evlenen olmamıştı buralarda. Direnmek bir kadının yapabileceği son şeydi. Evli ve üç çocuk annesiydi Meryem. Batman'ın yerle yeksan bir köyünde yaşama zorunluluğuna sahipti. Dünyanın en tehlikeli şeyini yapmıştı bir zamanlar. Sevdiği erkeğe kaçmıştı. Kardeşleri tarafından öldürülmemenin şükrü içindeydi her daim. Yıllarca kocasına, kocasının ailesine, çocuklarına hizmet etmişti ve hiçbir zaman kendisi için bir hayat düşleme vaktine sahip olamamıştı. Kocası İbrahim'i seviyordu. Onun olmadığı bir dünyada var olmanın ağırlığını hissetmediği zamanlardı. İbrahim, yıllar önce ailesine verdiğini düşündüğü huzursuzluktan ötürü hep bir mahcubiyet içindeydi. Onlarla göz göze gelmek onun için bir cehennem yangınıydı. Meryem'e olan bağlılığı, toplumsal kurallara tersti buralarda. Herkes İbrahim'in bir kız yüzünden kendisinin ve ailesinin hayatını mahvettiğini düşünüyor ve her yerde dedikodusunu yapıyordu. Ama İbrahim için Meryem, uğruna taşını, toprağını ve o sarsılmaz geleneklerini ve göreneklerini çiğneyebileceği bir ceylan sonu gelmeyen bir ırmağın berrak suyuydu. İbrahim, evini geçindirmek için kuyu temizliği yapıyordu. Evine bir dilim ekmek ve bir damla huzur getirmek tek derdiydi. Bir gün bir dağ köyünde bir kuyunun temizlenmesi gerektiği haberi verildi İbrahim'e. İbrahim durur mu hiç. Bütün umudunu, kazı malzemelerini ve tek iş arkadaşı kaçak sigarasını alıp koşarcasına yola koyuldu. Köye vardı soluk soluğa. Kuyu sahibiyle bir saatlik bir pazarlık yaptı. Karın tokluğundan biraz fazlaya anlaştılar. Kuyuya bir kedi düşüp ölmüştü. Onu çıkartıp temizlemesi gerekiyordu. Ama kuyuya inmeden önce soğuk bir köy ayranı içmek kısmet oldu. İkincisini de içtikten sonra malzemelerini sırtına bağlayıp şeritle yavaş yavaş kör karanlık kuyunun ıslak duvarlarına tutuna tutuna indi. İndi. Bir süre takırtılar geldi ama zamanla kesildi bu sesler. İbrahim, benzinle çalışan dinamonun çıkarttığı gazdan zehirlenip ölmüştü. Çıkartmaya çalıştığı kedi ile aynı kaderi paylaşmıştı İbrahim. Köylüler uzun süren bir çalışmanın sonucunda zavallı İbrahim'i çıkarttılar kuyudan. Bedeni şişmişti, yüzü karın tokluğuna çalışan bir insanın yüzüydü. Yüzü, eşi ve çocuklarının çaresizliğinin yüzüydü. Bir daha asla Meryem'i görememenin yüzüydü. Öldükten sonra ardındakilere bakamamanın yüzüydü. Bu dünyada mutluluğu tadamamanın yüzüydü. Evleri, İbrahim'in öldüğü günden beri kimsenin kalmadığı darmadağın eve dönüşmüştü. Herkesin kendinden kaçtığı bir günde kayınbabası Meryem'i yanına çağırdı. Ve o kara haberi verdi. Meryem bir daha öldü. Çünkü Meryem, eşinin küçük kardeşiyle evlendirilecekti. Meryem o haberden sonra bir daha bu dünyaya ait olamadı. Hiç ama hiç nefes alamadı. Bıçak saplansa yarası kanamayacak haldeydi. Var olması bir ağırlıktı artık kendine."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yazmak-esit-degildir-aci/", "text": "Evin ışıklarını açma gereği bile duymadan içeri girdi. Kendi tasarladığı evini ezbere bildiğinden evinin çalışma masasına oturdu. Boş boş masaya baktı; kelimeler geçiyordu Matrix filmindeki gibi. Aradan bir kaçına dokunuyor, bir kaçının gitmesine izin veriyordu. Aslında onu anlatan kelimeler buluyor ama ona ait olmayan hecelere tahammül bile edemiyordu, yazar kaprisi işte ; yazdığı hikayelerden başka bir şey yaşasın istemiyordu. Ağzındaki anason kokusunu hep sevdi. Kelimeleri seçerken arada bir 'hoh'lar, kokuyu içine çekerdi. Çektikçe daha güzel yazdığını düşünürdü, düşündükçe daha çok özlediğini, özledikçe daha çok yazdığını, yazdıkça da özlemini giderdiğini. Tuhaf bir döngünün içindeydi. Lisede öğrendiğimiz karbon döngüsü gibi doğanın kendi devamlılığını sağlaması için oluşturduğu döngüye benzer bir döngüyü kendi yaşamı için oluşturmuştu. En azından öyle düşünüyordu; yoksa her akşam sevdiği için içmezdi. İnsan durup dururken acı çeker mi? Sabah ışığı penceresinden gözünü almaya başladığında masadan kalktı, yatağına sürünerek gitti ve yattı. Yarın akşam yine buluşması vardı; hiçbir zaman onun olmayan bir kadınla. Yarın yine yazacaktı ve o uyuduktan sonra az önce yazdıkları oynamaya başlayacaktı gündüz vakti. O, gece yazar; gündüz ise insanlar oynardı kelimelerden oluşan sonu belli oyunu. Az önce geçmiş, gündüz ise tam anlamıyla başlamamıştı, o yüzden şimdi uyuyacaktı. Bir yazarın hikayesi böyle olmalı gibi geliyor insana. Çok acı çekmeli, çok derdi olmalı, çok içmeli acısından. Dağlara taşlara vurmalı kendini, hayatı normal insanlar gibi yaşamamalı. Yazar acı çekmiş olmalı okuyan biri için. Bir şey olmuş olmalı en azından; yoksa böyle yazamaz diye düşünür herkes. Herhangi bir şiiri,hikayeyi ve ya romanı okuduğumuzda her duygusallıkta aynı şeyi söyleriz Adam/Kadın ne yaşamış be tabii ki her şey çok güzelken yazmayabilir insan, ama bazen sadece yazmak ister. Bunu anlamak istemiyoruz. Bir ihtiyaçtır yazmak, aslında bir duygusallık değil. Tabii ki duyguları kullanır ama gözleri yaşlı olmaz yazarken her zaman. Veya yüreği sızlarken anlatmaz çoğu şeyi. Basit düşünemiyoruz toplum olarak ama bazen sadece ister insan. İlla kör kütük aşık, sarhoş veya yalnız olmak zorunda değil. O yüzden yazarlar her zaman yalnız insanlar olmak zorunda değildirler. Aslında genel çerçevede en güzel özeti üstad Sait Faik yapmış Yazmasaydım delirecektim bu söz birine isyanı değil ihtiyacına olan isyanı anlatıyor. Şiirlerimi topladığım kitap benim yalnızlığımın eseri değildi. Sadece şiirdi. İnsanlar okusun ve içlerinden bir şeyler bulsun istedim. Yalnız biri değilim. Dostlarım var. Hatta onlar Müsvedde'nin çıkmasına yardımcı oldular. Erkin Gökçe, İsmail Pelenkoğlu ve Ufuk Sarı desteklemeseydi cesaret edemeyecektim belki de. Kitap çıkarken Baran Yıldırım, İrem Kurtuluş ve Mert Cem Koyun olmasaydı sevdiğiniz şiirlerden bazılarını okuyamayacaktınız hatta onlar şiirleri seçmeme yardım ettiler çünkü. Sizin beğendiniz şiirlerden biri benim yıllar önce kaybettiğim ama Mert Cem Koyun'un sakladığı şiirlerden biridir belki. Onların desteği olmasaydı olmayacaktı Müsvedde ve Rıhtım dergisinde yazıyor olmayacaktım belki. Onlara sonsuz teşekkürler. Sonuç olarak; yalnızlık değildir yazmak, sadece ihtiyaçtır ve birinin ihtiyacı bazen başka insanlara da yardımcı olur."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yazmak/", "text": "TDK bu tanımlamaları yapmış yazmak için. TDK tanımları arasından birinci, ikinci ve beşinci tanımları dayanak alarak söyleme cüretini gösteriyorum, Bilirsiniz ilk inen ayet oku/ikra; okumayan bireylerin yazar olabilecekleri sanrısına kapılmaları üstelik de içlerinden yükselerek akıl ve mantıklarını ele geçiren yaz-iqtıb çığlığı yok iken pek mümkün gibi görünmüyor gözüme. Sosyal medya sağ olsun! 140 karakter ile üstelik şeyhülislam Türkçe'nin katli vaciptir deyu fetva vermişçesine dilin ırzına geçerek olmayan fikrin zikri derdine düşmüş herkes yazar sayılmakta sanal alemde. İşin vahim yanı kendilerini yazar zannetmeleri... Harikulade zannettikleri özel anlarını ve anılarını, çok önemli saydıkları fikir ve düşüncelerini deneme, köşe yazısı, şiir, öykü gibi edebiyat başlıkları altında yayımlayarak hobi olarak yazıyorum diyebiliyorlar. 1. isim Bilim, edebiyat, sanat alanlarında kitap yazan veya kitap hazırlayan, bir eseri ortaya koyan ve eserin sahibi olan kimse, kalem erbabı, müellif. 2. Özellikle gazete ve dergilerde herhangi bir konuda yazı yazan kimse, kalem erbabı, muharrir. TDK yazar sözcüğünü yukarıdaki tanımlar ile vermiş. Yazma özelliği olan herkes bir şeyler karalayabilir şüphesiz sorun şu ki; sadece yazmayınca öleyazıyorsan yazar olma ihtimalin vardır. Yazmak eylemi dil bilgisi kurallarından muafmış gibi sözcükleri canının istediği gibi yan yana dizerek, kimsenin anlamlandırmayı başaramadığı saçma sapan, sos olsun diye terimler ile zenginleştirilmiş üç yüz kelimelik güya metinler çıkarmak yazar olmak değildir. Kendisini anlatmayı başaramayan cümleler bütününe edebiyat ürünü demek ise ancak cehalet ile açıklanabilir. Yazmak; ciddiyet, çaba , emek, yürek isteyen bir iştir. Bazen bir hafta boyunca yazmaya çabaladığın bir metni yırtıp atmanı, yakıp kül etmeni kalem ile kağıda değil de klavyede yazıyorsan tamamen silmeni ve yeni baştan başlamanı gerektirir."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yazmaya-dair/", "text": "Yanımda oturan kadının bana baktığını fark etmemiştim. Gerçi bana da değil kitaplarıma bakıyordu. Bir kıtlıktan 5 dakika önce çıkmışcasına elimde okuduğum kitap, önümde okuyacağım kitap durmaktaydı. Yeni almıştım tabii heyecanla okuyordum. O gün Nazım Hikmet'in ölüm yıl dönümüydü ve tesadüfen belgesel kitabıyla karşılaşmıştım. Ve gayet tabii yanında Karaoğlan Ecevit vardı. Hızlıca gidip kahvemi de alıp okumaya başladım. Ara verdim soğumaya yüz tutan kahvemden bir yudum almak üzere ve bakışlarını üzerimde bir çarşaf gibi hissettiğim kadın başladı konuşmaya; Kitap nasıldı? diye giriş cümlesini tamamladı, yeni aldığımı henüz okumaya başladığımı söyledim. İsmimi ve yaşımı sordu söyledim. Kendisi orta yaş üzeriydi çekindim yaşını soramadım. Emekli, diksiyonu güzel, belli ki okul eğitiminden ziyade insani olarak da eğitim almış biriydi. Kahve içmeye gelmişti o da tabii, benim gibi değil canlı kanlı arkadaşları vardı o an yanında. Arkadaşını unuttu sandım bir an, sohbetimiz devam etti. Mütemadiyen öğrenci halimden mütevellit sormadı bile öğrenci misin diye, Ne okuyorsun? dedi. Malum benim bölümün adı uzun, kısalttım ve en sevdiğim kelimesini söyledim; Siyaset yüksek lisansı yapıyorum. İlgisini çekti. Peki ne düşünüyorsun dedi. Tabii gündem belliydi, oyumu sordu. Kullanmayacağım dedim. Siyaset okuyup kullanmamak? diye sordu. Okuduğu zaman anlıyor insan bu yapılanların siyaset olmadığını ve bunlar için mi oy kullanacağım diyor dedim. Konuşmak istemedim ve o da istemedi. Ne iş yapıyorsun? dedi. İşsizim hiçbir şey yapmıyorum oldu tabii cevabım. Anlamsızca güldü. Sen işi para kazanmak mı sanıyorsun! gayet balık gibi yüzüne bakakaldım. Asıl iş senin yaptığın ömür boyu sürecek iş; okumak ve yazmak. Herkes maddi olarak gelir elde edeceği bir iş bulup çalışabilir ancak herkes okumaz ve yazamaz dedi. Hoşuma gitmedi değil, mutlu oldum. Manevi kazancın önemine inanan biri olarak epeyce etkiledi beni. Farklı biriydi, en azından daha önce rastlamadığım kadar farklıydı. Ve ben yazdıkça daha da büyüyordum. Kuru ağacım yeşilleniyor ve meyve veriyordu. Yazdıkça içimdeki o yüz sürekli gülüyordu. Ağaçlar daha yeşile, gökyüzü daha da maviye çalıyordu. Yazmak güzelleştiriyordu içinde karamsarlık barındıran dünyayı. Ben hem kendimden bahseden şiirler yazmak istiyorum, hem bir tek insana, hem milyonlara seslenen şiirler."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yel-degirmeni/", "text": "Yağmur damlaları olabilirdik birbirinden uzak düşen, yan yana gelince kara bi' göle dönüşen; gözlerin gibi. Sahi hiç konuşmadık gözlerinden; düşmeliydim ufkuna tam da kirpiklerinden... Üşüyorum kim bilir kaçıncı kez avuçlarım dolmadan, kim bilir kaç tavşan öldü havuçları olmadan. Düşüyorum gözlerinden, dağılacak parçalarım dört bir yana. Beni yere değmeden topla kirpiklerinden, çünkü bir şeyler büyümeli aramızda; bir çiçek belki, adınca. Bu bir mektup olmalıydı ve okunmalıydı zarfa konmadan. Sonu olmamalıydı ve dokunmalıydım yüreğine. Hayat buldum tebessümlerinde, yaşayabilirdim herhangi bir beninde. Bu ben olmalıydım, avcundaki; bu ben olmalıydın, avcumdaki. Aşabilirim belki de duvarları, taşabilirim belki barajlardan. Hep böyle zor mu olmalı ulaşmak, hep engebeli yollardan. Adım okunacaksa, senin tonundan duymalı. Adım atmak seninle, bir gezegen keşfetmek duyulmamış adı sanı. Koca/man ol ya da ufal göz bebeklerimde, de ki sevdalar zamanla ölür, de ki sev, saman olurum. Dalar gibi uykuya, olmak seninle; masal olup anlatılmak en masum gecelerde... Yanıldım defalarca, yenildim hatta binlerce. Yorgun düşlerle biter en karanlık gece; güneş her gün daha yorgun doğar düşününce. Düşün ince sözlerimi... Düşün bir gün daha kalan süreden... Düşün peşime, hazırım koşmaya... Hazırım koşmaya bir düşün peşinde. Bir güneş kadar yorgun ve bir güneş kadar parlak doğarım her köşene. Yalnızlık yaratılış gereği ama pencereme ay gerek. Belki bir gelgit evrende, belki yeni bir fizik kanunu, buluşturur bizi gökbilimde. Belki de beklemek kavuşturacak her sonu. Ben saçlarına bağlanmak isterdim mesela, koparılamamak, tutunmak orada hayata. Ellerinle çöz isterdim beni, ellerim yüreğinde yel değirmeni. Sel olur akardık setler tanımadan, el olup yanmadan. Rüzgarın olmak isterdim saçlarını savuran; topla beni hiçbir şeye çarpmadan. Gel büyü bahçemde karlar başkente ulaşmadan; gel büyü benimle, gel ve büyü benim boyum seni aşmadan."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yeni-gelecek/", "text": "Gelecek, kabuğu sert bir meyve gibidir. Kabuğunu açmayı başarmadan tadına varmamız imkansızdır. Üstelik doyurucu bir meyve midir yoksa zehirli midir, bunu bile bilmiyoruz! Şu an yaptığımız şey ise, deneyim ve tecrübelerimizi biriktirerek uçlarını daha sivri hale getirmek. Tecrübelerimiz hiç olmadığı kadar sertleşmeli ki yeni bir gelecek meyvesinin kabuğunu soyabilelim. Zaman Ormanının büyük bir bölümü Zaman Ağaçlarından oluşmaktaydı. Zaman Ağaçları, genellikle insanların sahip olduğu hayatları belirler ve bir yangın çıkmadıkça yaprak bile dökmezlerdi. Son yangının üzerinden uzunca bir süre geçtikten sonra, gayet kalın ve kudretli dallara sahip olan Zaman Ağaçları ormanı tekrar kapladı. Can Sıkıntısı, karamsarlık ve anksiyete sarmaşıkları da bu ağaçların gövdelerini iyice sarmaladı. Zaman Ağacı meyveleri, üç parçadan oluşan ve değişik tatlara sahip meyvelerdi. Herkes, dilediği ağaçtan ve kendisine en uygun gördüğü dalından meyvelerini toplayıp yiyebiliyorlardı. İnsanlık, bu üç parçalı meyvenin her bir bölümüne ayrı bir isim vermişti; doğum, yaşam ve ölüm. Tabii ki bu sınıflandırma biraz hatalıydı. Meyvenin üç parçası aslında; olay, kavram ve deneyim olarak sınıflandırılmalıydı. Ağacın adı Zaman Ağacı olduğundan dolayı, hiç kimse bu isimleri aklına getirememişti. Ayrıca, bu ağaçların meyveleri de üç farklı renkten oluşuyordu. Mavi renkli olanlar geçmişe, sarı renkli olan şimdiki zamana ve kırmızı renkli olanlar ise geleceğe tat veriyordu. Mavi ve sarı renkli meyveler çekirdekliydi fakat kırmızı meyveler çekirdeksizdi. Bu sebepten dolayı, kırmızı meyvenin tadına varan bazı kişiler, ormanda bu meyveyi vermekte olan o tek ağacı koruma altına aldılar ve kırmızı meyveyi yasakladılar. İnsanların geneli mavi renkli meyveleri yemekle ömürlerini tükettiler. Hep geçmişe bağlı kalıp ya güzel anlarını tekrardan yaşattılar ya da unutmak istedikleri anılarından kaçıp durdular. Hissettikleri duyguların hepsinin anlamını, geçmişte yaşadıkları olaylara bağladılar. Bazı insanlar ise sarı renkli meyveleri yemekle ömürlerini tükettiler. Yaşadıkları her anın tadını çıkarmaya çalıştılar, öfkelendiklerinde ani tepkiler verdiler, üzüldüklerinde anında ağladılar ve mutlu olduklarında etrafındaki kişilerle eş zamanlı olarak paylaştılar. Hissettikleri hiçbir duyguyu biriktirmediler. Var oldular ve ömürleri tükendiğinde göçüp gittiler. Birkaç insan ise kırmızı meyveleri tükettiler. Henüz yaşanmamış olayların duygularını hissederek kendi akıllarını karıştırdılar. Hükmettiler. Kendi düzenlerini kurmaya çalışarak nice karmaşaya imza attılar. Fakat aralarından bazıları ise hislerini doğru yorumlayarak, doğru kararlar alarak, yaşamı kolaylaştırmayı becerebildiler. Kırmızı meyveler tükendikten sonra, bu insanların nesilleri de tükendi. Sonuç olarak, insanlık artık sadece geçmişi ve şimdiki zamanı hissedebilir oldu. Gelecek hissedilemez fakat hesaplanabilir bir olgu olarak zihinlere kazındı. Rakamlara boğulan duygular soluklaştı ve hatta görünemez oldular. İnsanlar hükmetme ve hükmedilmeme arzularıyla öylesine dolup taştılar ki yedikleri mavi ve sarı meyvelerin tadını bile çıkaramaz hale geldiler. Hayatlar çoğaldı, tükenmeler çoğaldı ve pek azı bu yaşananlara bir anlam kazandırmaya çalıştı. İnsanların çoğunluğuysa, belirsiz bir Yeni Gelecek için çalıştı. Aranızdan bazıları, Hani gelecek kalın kabuklu bir meyveydi de soyması zordu? Tüketmişler gelecek meyvesi denen o kırmızı şeyleri. Bu öykünün tutarsızlığı nedir, arkadaş? diyorsa hemen açıklayalım. İnsanoğlu tarımı da öğrendi. Biraz geçmiş ve biraz da şimdiki zamanı, logaritmik bağıntılarla aşılayarak kendi gelecek meyvelerini üretmeye devam ediyorlar. Tadı o eski kırmızı meyvelere benziyor mu bilinmez ama insanlığın çoğu tarafından tüketilmeye başlandığı ortada!"} {"url": "https://rihtimdergi.com/yerdeniz-buyucusu/", "text": "1968 senesinde yazılan Yerdeniz Büyücüsü yalnızca bir serinin ilk kitabı değil, aynı zamanda devasa bir fantastik evrenin ayak sesiydi. Her ne kadar başta yetişkinlerden ziyade gençlere yönelik bir kitap olarak yayınlansa da çok geçmeden bir gençlik romanından daha fazlası olduğu anlaşılacaktı. Altı kitaplık Yerdeniz serisi seneler içinde tamamlandıkça fantastik edebiyatın kült eserleri arasında yerini almayı başaracaktı. Yüzlerce adadan oluşan Yerdeniz coğrafyasında, Onakçaağaç isimli köyde Duny adıyla bir çocuk doğar. Birtakım sıradışı güçleri olan teyzesiyle bu köyde yaşayan Duny, Çevik Atmaca, bir gün teyzesinin yaptıklarını tekrar ederken ona yakalanır. Kadın küçük çocuğun hiç farkında olmadığı gücünü böylece sezmiş olur. Kendisi pek de güçlü sayılmazdır aslında ya, yine de zamanla bildiği her şeyi yeğenine öğretmeye karar vermiştir. Bir gün köyleri saldırı tehlikesi altında kaldığında o zamana kadar gücünü eğlenmek ve diğer çocukları şaşırtmak için kullanmış olan Duny kendini tutamaz ve köyünü korumak için harekete geçer. Bu hareketi başarılı olur ve ona isim takmaya bir yabancının gelmesiye sonuçlanır. İsimlerin Yerdeniz dünyasında sahip olduğu anlam ve kapladığı yer bizim dünyamızdan oldukça farklı, bir o kadar da özel. Her bireyin hem kimsenin bilmediği gerçek bir adı, hem de insanlar tarafından kullanılan bir ismi vardır bu dünyada. Çocukluktan çıkıp yetişkinliğe erişmek, büyümek için Geçiş adı verilen bir seromoni düzenlenir ve çocuk gerçek ismini öğrenir. Duny için yapılacak Geçiş'ten bir ay önce ortaya çıkmıştır Yabancı, ve çocuğu bir an önce yanına alıp eğitmek için götürmek isteyince Geçiş erken yapılır. Duny gerçek ismini artık biliyordur, Ged. Yabancı ile, yani ustası Ogion ile böylece bilmediği bir yola çıkar. Yerdeniz Büyücüsü, Ged'in dünyayı ve güçlerini daha önce hiç yaşamadığı deneyimler yaşayarak keşfederken bir yandan da onun bir insan ve, daha da önemlisi, bir genç olarak kendisini tanıma hikayesini anlatıyor temelde. Ondan yaşça büyük arkadaşlarından daha güçlü oluşu, hakkında yayılan söylentiler ve kulağına gelen her şey kendisine fazlasıyla güvenmesine sebep olmuştur daha en baştan. Ona göre öyle çocuk oyuncağı gibi işlerle uğraşmaya gerek yoktur, daima kendisini kanıtlayacak bir yer aramaktadır. Ancak bu büyüme isteği kısa süre içinde ona hayal dahi etmediği sıkıntılar yaşatacaktır. Fantastik edebiyat hayranı olmayan okuyucuların bile bir şans vermeleri halinde Yerdeniz Büyücüsü'nü sevecekleri konusunda pek çok insan hemfikir. Gerek kültürel öğelerin metne güzelce serpiştirilmesi, gerekse yaratılan kurgunun sağlam temellere oturtulması gibi etkenler kitabı merak uyandırıcı ve sıkıcılıktan uzak hale getiriyor. Söz sessizlikte, ışık karanlıkta, yaşam ölürken; bomboş gökyüzünde uçarken parlar atmaca."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yerebatan-sarnici/", "text": "Yerebatan Sarnıcı I. Justinianus tarafından 542 yılında Sultanahmet meydanında Ayasofya'nın güneybatısında inşa edilmiştir. Görünüşü saraya benzediği için Yerebatan Sarayı olarak da bilinir. Daha önceden yerinde bir bazilika olduğu için Bazilika Sarnıcı olarak da bilinir. Mimari açıdan inceleyecek olursak; uzunluğu 140 metre, genişliği 70 metreden oluşur. 52 basamaklı merdivenle inilen bu sarnıç 9 metreden oluşan 336 sütun sayesinde ayakta durmaktadır. Bu sütunlar suyla beslenen harçtan yapıldığı için su olmazsa yıkılma tehlikesi yaşanabilir. Yaklaşık 5 metre aralıklarla dikilen 28 sütundan 12 sıra oluştururlar. Çoğu sütun tek parça olmasına rağmen bazı sütunlar iki parça halinde de durmaktadır. Sütunlarda iki üslup öne çıkmaktadır bunlardan biri Corint diğeri ise Dor üslubudur. Toplamda 9.800 m2 alanı kaplayan sarnıç 100.000 ton su barındırabilmektedir. Sarnıcın yapılma amacı savaş sırasında şehir kuşatıldığı zaman şehrin su ihtiyacını karşılaması olarak bilinir. Medusa Yunan mitolojisinde yer altı canavarlarından biridir. Medusa'nın yılan saçlı olduğu ve kendisine bakanları taşa çevirdiğine inanılırdı. Buna inanılarak o dönemde yapılan bütün yapıların çoğunda Medusa heykeli kullanılmıştır. Sarnıçta yağlı ve gözyaşı damlaları şeklinde işlenmiş bir sütun daha bulunmaktadır. Bu sütuna Gözyaşı sütunu denilmektedir. İnanılana göre bu sütundaki damlalar sarnıcın yapımında ölen işçilerin gözyaşı damlalarıdır. Yerebatan Sarnıcı İstanbul'un fethinden sonra Osmanlı İmparatorluğu tarafından belirli bir süre Topkapı Sarayı'nın bahçesinde kullanılmaya devam etmiştir. İslami inanca göre durgun su yerine akarsu tercih edilirdi ve bundan dolayı Osmanlı İmparatorluğu sarnıcı kullanmamıştır. Kullanılmayarak unutulan bu sarnıç 16. Yüzyılda 1544-1550 yılları arasında Hollandalı gezgin P. Gyllius tarafından yeniden keşfedildi. Sarnıcın suyunun su kemerleriyle Belgrad ormanından getirildiği tahmin edilmektedir. O zamanki teknolojiyle su sorununu çözülebilmiş fakat bu zamanda su sorununu çözmek o kadar kolay olmuyor nedense. Sarnıç günümüze kadar çeşitli restorasyonlardan geçmiştir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde III. Ahmet zamanında mimar Kayserili Mehmet Ağa tarafından yapıldı. İkinci restorasyon II. Abdülhamid zamanında yapıldı. 1987 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından içi temizlenip gezi platformu yapılarak ziyarete açıldı. 1994 yılında tekrar bir temizlemeden geçirilmiştir. Yerebatan Sarnıcı'nın gizli bir yerinden İstanbul'un altındaki tünellere girişi olduğu söylenmektedir fakat doğru olup olmadığı bilinmemektedir. Kim bilir belki de doğrudur ama açıklanmıyordur. İleriki zamanlarda varsa belki açıklanır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yilmaz-ruh/", "text": "Ezgi Sarıca için gece, ya bir sürü işin yığılıp halledilmeyi beklediği ya da zevki gün içinde çıkmayan keyiflerin şımarık çocuklar gibi anlayışsızca sahiplendiği boş bir zamandı. Bir dolu gündüzden diğerine geçebilmek için atlatılması, şöyle ya da böyle geçiştirilmesi gerekirdi. Bir yalnızlık ve yüzleşme mecburiyetiydi. Akşamın ortasına doğru, özgürlüğünü ilk kez kazanmışçasına salınırdı ve hakkında düşünebildiklerinin gündüzün kalıntılarından ibaret olduğunu kavrayınca boğulurdu. İçini ekşi ve çevik bir sıkıntı basardı. Karanlığa gösterilen saygı kendinden kaçmasını daha da zorlaştırırdı. Elini herhangi bir şeye, dikkatini dağıtabilecek ve onu meşgul tutabilecek herhangi bir uğraşa atma gereği duyardı. Ezgi; bu dürtüsü karşılık bulamayınca alık bir hayvana eş olurdu fakat çoğu zaman bir çaresini bulurdu. Günlük uğraşlarını yaşamın öncelik sıralamasında tepeye oturtan sığ endişelerini, karasineklerle bir kovalamaca oyunu icat etmek pahasına bile olsa birkaç saatliğine yok sayardı. Ezgi'nin o özgün gecesi, ilk bakışta sürülerce benzere sahipti. Destekler biçimde Ezgi, yılların alışkanlığı olan iş ve tatil farkındalığını yine sergiledi. Sorumlu olduğu işin tamamını gündüz vaktinde eritmişti. Eve ulaştığındaysa zihninin telleri her an kopabilecekmiş gibi gergindi. İçine çektiği nefes, vücudunun daracık yollarını çizen kirli çalı çırpıdan farksızdı. Kim olduğunu unutarak sabahtan akşama dek çalışanlara has yorgunlukla yatağına çöktü, İngiliz yapımı bir dizinin dünyasına damdan düşer gibi dahil oldu. Bulanmış ve katılaşmış aklını gevşetmek, izledikçe gününü unutmak arzusundaydı. Dizinin göstermek istediklerini sorgulamanın yanına da zerre kadar yaklaşmıyordu. Hayal gücünün algıladığı kadarıyla uydurduklarına odaklıydı. Ezgi'nin fikir dünyasındaki hayati ve büyük taş, derin bir çukura tam oturdu. Pos bıyıklı, neredeyse büsbütün kel bir adamın çatlamış dudakları zihnini kıpırdatmıştı. Aynı anda hem rahatlamasına hem geleceğine aydınlık sapaklar eklenmesine hem de keskin bir acı ve suçlulukla ağzına kadar dolmasına anlam veremedi. Bunca zaman muhafaza ettiği ve gönülden inandığı, kurmacaların hayatın keskin ve insafsız detaylarından uzak olduğu ve zaman geçirtmeyi amaçladığı görüşü boğazındaki yumruyla çelişiyordu. Neden böylesine karmaşık duygularla çevriliydi? Ezgi ne kadar çok uyumaya çabaladıysa o kadar çok kıvrandı. Yatmadan önce yakmadığı ışıktan dolayı pişman olmuştu. Sokaktaki hırçın köpeklerin onu aralıklarla hoplatan ve titreten kükremeleri küçüldü, yerini binalara ulaşamadan dağılan hırıltılara bıraktı. Ardından, Ezgi'nin nispeten rahatlatıcı sessizlikte ısınmış yüreği titredi, kasılmış dizlerinin bağı çözüldü. Odada gezinen ürkek bakışlarındaki arayış nihayet gevşedi. Gözlerini fırsat bulur bulmaz yumunca parmağı tetikten kaymıştı. Rahatlık, uykusunda da uğramak bilmedi. Gençliğinden beri adını korkarak andığı kabuslardan en azılısı, yaşamının en hafif uykusuna nişan almıştı. Boş ver canım, Ezgi istemez zaten. Biz gideriz. dedi Yaren hoşgörülü değil de küçümseyici olduğu anlaşılan tebessümüyle. Diplomatların aba altından sopa gösterişini anımsatmıştı fakat resmiyette, anlayışın en masum ve en yüksek konumundaydı. Son zamanlarda da yanına yaklaşılmıyor. Bir yabanileşti. diye karşılık verdi Sümeyye kaşlarını kibirli bir şekilde kaldırıp. Bu muameleden bahsederken sanki büyüklüğünden feragat etmiş, içtenlik ve endişeyle edebileceği her laf için leş pislik yumakları içinde debelenmiş, yuvarlandıkça çürük suyuna daha da çok batmıştı. İşiniz gücünüz dedikodu oldu ya, bir salın. dedi Sertaç ifadesiz yüzüyle telefona bakarken. Kabuğu dalgasız sular gibi durgundu fakat içten içe, ilgi bağımlılarının geliştirdiği bir güçle çevredekilerin tepkisini ölçmüş, ona gülmelerine ve sataşarak konuyu değiştirmelerine ihtiyaç duymuştu. İnsanlardan uzakta duran Ezgi hiçbirinin görüş alanında değildi. Ezgi, sabahın beşinde kendinden ummadığı bir dinçlikle ve uyku tokluğuyla uyandı. Görüşü açıldığı sırada, göz kapaklarının yakıcı akışkanlarla mıhlanmış olduğunu ve ayırma çabasıyla adeta uçlarından yırtıldığını hissetmemişti. Hisleri ve düşünceleri, kararında süzülen ışığı zihnine birer cam gibi geçiriyordu. Mevsim bilmeksizin kavuran ışınların bu soğukluğuna yabancıydı. Kahvaltı ederken aklına gelen işi bir başkasına aitmiş gibi alakasız ve bin yıl sonrasının olayıymış gibi önemsizdi. Evden çıkışından itibaren etrafındaki insanlarla arasına aşılamaz bir mesafe girdi. Sohbet etmek için şu kadarcık isteği yoktu. Sinek kovalamanın hangi şartlarda yeğlenebildiğini mesai boyunca deneyimledi. Gününün nasıl da tuhaf ilerlediğini eve dönünce ancak fark etti. Başlangıçta halini yadırgadıysa da dışarıdan getirdiği yemeği yerken karar verdi ki tuhaflık yanlışlıktan ayrıydı. O gece ufak bir ortaya çıkarma dürtüsü, tükenmez kalemi görev aracı yerine yaratım gücünün aktarıcısı olarak gördüğü ilk dakikalara yol açtı. Tıkanıklığı böylece giderilen musluğun suyu bir daha asla kesilmeyecekti. Ezgi'nin nezdinde, işe gitmenin ve her gün karşılaştığı insanlarla konuşmanın gerekçeleri gitgide hafifledi. İşini para akışını sürdürecek kadar umursuyor, kalan zamanında şarkılar mırıldanmak, denemeler yazmak ve karalamalar yapmakla alakadar oluyordu. Yalnız kalmak ona tarifsiz bir haz veriyordu. Güvensizliğin ini olagelmiş gece, bilgi yoksunluğunu bölünmeden telafi edebildiği tek vakitti artık. Okuyor, eğitimini aldığı konuları benimsemekten aslında ne kadar da uzak olduğunu görüyordu. Anlıyordu ki kendini bildi bileli, öğrendiğini zannettiği her kelimeyi hanesine yazılacak artılar bellemiş, öğrenmeyi değerlendirilecek bir sunumun maddeleri sanmıştı. Ne vardı ki çaresizliğe kapılması ve utanması gereken yerde, özgürlük yelleri aldırmayarak saçına çarpıyordu. Bilgi Çağı'nın tasavvur edilemez hacmini ve imkanlarını algılamakta güçlük çekiyor ve heyecanını tam da bu sebeple dizginleyemiyordu. Ayaklarına serilen özgürlüğün bunca hazinesi edinilmek için yalvarırken insan nasıl olur da acınası sefaleti ve musibetlerini tercih ederdi? Yetişkinliğe hak kazanışı orta yaşını bulmuştu."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yoksunlasan-kent/", "text": "Çağdaş kapitalizmin ve ulus devletin, modern toplumun yapısı içinde birbiriyle sıkı bir biçimde bağlantılı gördükleri salt bir ideal tip denemesine girişilir. Bu insan tipi daha fazla çalışan, itiraz etmeyen, etse bile belirli kanallar aracılığıyla bunu gerçekleştiren, sermayenin hegemonyasını daha fazla arttırması istenilen bir insan tipidir. Hayır deme kanallarının dahi onlar tarafından belirlendiği bir çağ bu. Cep telefonu veya tabletimizdeki internet paketinin mb'ı kadar reddedebiliyoruz. Robotlar gibiyiz. Aynı saatte işe, okula gidiyor; aynı saatte uyuyor, aynı saatlerde sevişiyoruz ve buna modern insan faaliyetleri diyoruz. Havayı, fabrika bacalarımız ve araba egzozlarımızla öyle kirlettik ki; artık gökyüzünü göremiyoruz. Bundandır ufak benliklerimizi yeryüzünün efendisi zannetmemiz. Doğaya dahi hükmediyoruz. Akarsulara baraj kuruyor, küreyi ısıtıyor nefes aldığımız ormanları katlediyoruz. Bu ideal insan tipinin oluşmasında yaşadığımız kentler son derece önem teşkil etmektedir. Sermayenin inşa ettiği yeni nesil evlerde yaşıyoruz. Kendi zevkimize göre kuramıyoruz evlerimizi. Dün yapan yaşayan ekseninde olan evler, bugün birer meta halini aldı. Birileri yapıyor, bizler satın alıyoruz ve daha iyisini almak için satıyoruz. Kent mekanları hiçbir devirde olmadığı kadar çağdaş kapitalistler tarafından belirleniyor. Bizi borçlandırdıkları banka şubeleri ile dolu, kurdukları kentlerin sokakları. Bu yüzden İcra Kurumu'nu bile resmi törenle açan bir ülke olduk. Kentler adeta sermaye kentleri halini aldı. Toplu Konut İdaresi ile müteahhitler belirler oldu, Türkiye'de kent biçimlerini. Estetik zevkten yoksun, birbirinin beceriksiz kopyaları olan gökdelenler türedi zehirli mantarlar gibi. Büyük çaplı ulusal ve uluslararası şirketler, kentleşme süreçlerinde kentlerin yapılandırılmasında önemli roller üstlenmiştir. Bu şirketler yeraltı raylı sistemleri, toplu konut ve altyapı gibi büyük inşaat projelerinde yer almaya başlamıştır. Ulaşım ağlarının geliştirilmesinin en başat nedeni, insanların en çok baskı altında tutulduğu ev-işyeri arasındaki irtibatın ilişkisinin maliyetini en aza indirme çabasıdır. A noktasından B noktasına daha hızlı ulaşıyoruz evet ama birbirimizle konuşmuyor, hareket etmiyoruz. Bundan dolayı hasta kentlerde hasta insanlar haline geldik. Köydeki tüm varını omuzlayıp, kendisine yaşayacak iki göz yer yapıp orada kalan insanların evlerine bile göz diker olduk. Modern insan kendisi gibi tüketmeyen bu insanlar için de bir isim bulmayı ihmal etmemiştir: Varoşlu. Uygulanan kentsel dönüşüm! projeleri için meşru zemin oluşturma ihtiyacı hasıl olmuş, varoş ve varoşlu kavramları da bu ihtiyacı gidermiştir. Devleti yönetenlerin çıkardığı yasalar gecekondu olarak tabir edilen bu yaşam alanlarının iyileştirilmesini değil, dönüştürülmesini öngörmüş, bu alanların özellikle kent merkezine yakın olanları apartmanlaşmaya başlamıştır. Bir anlamda gecekonduların birer girişimciye dönüşmeleri ve kentsel ranttan paylarına düşeni almaları devlet tarafından sadece teşvik edilmekle yetinilmemiş aynı zamanda da örgütlenmiştir. Gecekondu bölgelerinde artan kiracılık ve sık konut değiştirme, dayanışma ve paylaşma sonucu gelişen gecekondu ruhunun zayıflamasına neden olmuş; bölge altyapı ve hizmetlere kavuştukça gecekondu yapımı ortadan kalkmış; gecekonduların apartmana dönüşme süreci de komşuluk dayanışmasını ve yakınlığını ortadan kaldırır vaziyete sokmuştur. Devlet artık kentteki insanların hizmetlerinin sağlanmasından hızla elini çekmeye başlamıştır. Eğitim, sağlık ve benzeri hizmetlerin sağlanmasından devlet kademeli olarak çekilirken, çekilmediği alanlarda da hizmetin sağlanmasını ihale ve benzeri yöntemlerle özel sektöre bırakmış, devlet eliyle zengin ile fakir arasındaki kıskacın daha fazla açılmasının yolu hazırlanmıştır. Zenginliğin ve fakirliğin kurallarını belirleyen devlet, toplumdaki sınıflar arası ilişkilerde hakem rolünü ve toplum içindeki uzlaşmanın devamı için çoğu kez alt sınıfların çıkarına yönelik müdahale etme anlayışını terk etmiştir. Keşmekeş halini almış trafikte hiç kullanamayacağı sıfır model arabaya sahip olmak için sürekli çalışmayı, iş yerinde geçireceği zamandan şayet eğer arta kalan zamanı olursa oturacağı plazadaki evini almak, zenginliğin yeni ölçütü halini aldı. Her grev hareketini sermaye sahiplerinden evvel bakanlar engellemeye çalışmıştır. Resmi görevi halkı korumak olan polis, fabrikaya girip işçileri gözaltına almaya başlamış yani kısaca artık kentler küresel kapitalist sistemin içine gömülmüş bir duruma ve bu sistemin en önemli aktörleri haline gelmişlerdir. Sermaye kentlerinden sonra ortaya çıkan eşitsizlik, suç, köhneme, kirlilik insanları kent içinden kaçmak yerine tüketimin öneminden kent yaşamının inşasına doğru sürüklemiştir. Yoğun olarak geçmişe özlem hissedilmekte ve birçok şey retro'laşmaktadır. Türkiye henüz bu tüketimi tam olarak yaşayamadığı yani vahşi kapitalizmden çağdaş kapitalizme geçemediği için bu sürüklenme emekleme aşamasındadır; bundandır Soma faciasından sonra açıklama yapan muktedirin ülkeyi 19. yüzyıl İngiltere'si ile kıyaslaması. Yaşam koşullarındaki uçurumun derinleşmeye başladığı, dünyanın en zengin 85 kişisinin toplam serveti dünya nüfusunun yarısına eşitlendiği ve bunun devam edeceğinin öngörüldüğü bir çark var. Çağdaş kapitalizm sadece fabrikada, ofiste, üniversitede değil, insan hayatının temas ettiği her yerde insana ait değerleri sömürüyor. Kısa bir sürede yeni bir kitap çıkarmayan yazarın tükendiğine inanıyoruz. Televizyon dizileri aracılığıyla mutlu azınlıklar oluşturuluyor. Bu dizilerde gördüğü hayatları yaşama pahasına sadece kendilerinin değil çocuklarının hayatını da banka kredilerinde ipotek ettiriyorlar. Seçmenin yarısına yakınının oyunu alıp toplumun büyük kesimini fakir yaşatanların kendi saraylarını itibar kaynağı olarak gördükleri, siyasetin tek hedefinin başta kendi oğulları olmak üzere sermaye sahiplerinin gücüne güç katmaya yöneldiği bir ülke yapısına kavuştuk. Hemen yanımızda meydana gelen savaşta, tarihin en eski sayfalarından beri yazılagelmiş kentler yıkılıyor, sırf kendi istekleri doğrultusunda yeniden inşa edebilme adına. Dünyada 27 milyon insan köle olarak çalıştırılıyor. Afrika'da kakao tarlalarında çalışıp çikolatanın tadını dahi bilmeyen insanlar var. I.J.During, Yarı Tanrılar İmparatorluğu kitabında bu durumu şöyle özetler: Kar oranı %10 ise kapitalist kendinden emindir ve bunu her yerde uygulayabilir, %20 ise heyecanlanır, %50 ise gözünü budaktan sakınmaz, %100 ise bütün insancıl değerleri, yasaları çiğner, artık işleyemeyeceği suç yoktur. Bir lokma, bir hırka diyenlerden, bencillik ve hırsla donatılmış başkalaşan yüreği yağ bağlamış insanlar haline evrildik."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yolcu/", "text": "Bekliyorum, bilmediğim istasyonlardan geçen yabancı trenlerin son düdüklerinde kalıyor o son parça umut ve umuda tutunmanın yabani tadı tırmalıyor boğazımı. Bu gidişe uzağım ben, aidiyet duygusu tatmamış bir insanın gitme arzusundan çok uzaktayım. Yabancı çiçekler tanımadığım kokular salıyor ölü ruhların arasına, mezarlıklarda hep kökü gövdeden ayrı sökülmek için ekilmiş o tatsız ve muazzam dış görünüşleri ile kan kırmızı güller, ölüyken bile boyun büktürüyorlar yaban çiçeklerine. Çiçekler boyun bükmeyen azınlık bir halkı andırıyor uzaktan, ta ki bir mezarcı onları söküp ölü bir bedene yer açıncaya kadar. Kararıyor günaydınlar, bir insan ölünce çok insan ölüyor. Anılar, anlar, küçük heyecanlar, büyük umutlar hepsi birden hiçleşiyor. Bir rüyada tekrar can buluncaya kadar tüm o acı tatlı anlar; bekliyorum. Gitmeden son bir çay istiyorum bıyıkları ve sakalları arasından dudaklarını seçemediğim seyyardan, sigara dumanında bıraktığı umutları şimdi sadece ağzının etrafını saran kalın kıllarda leke leke, boğum boğum bir gırtlak olarak kalmış öylece. Uzatıyor koyu renkli sıcak ve bayat sıvıyı, boğazımdan kayarken acısı dilime bir bıçak gibi saplıyor fakat bir bardaklık daha kalma hakkı tanıyor bana, kızamıyorum bu yüzden. Bir evsizin hayalinde gibiyim, sıcak yatak, sıcak yemek... her şey sıcak. Kaçmak isterken tutulup kalıyorum o sıcaklığa. Ruhunda ısıtmanı dilerdim, çok derin yaralarım var şimdi benim; her biri sana ait olan o bıçak sözler, her yerimdeler şimdi. Karıncalanıyor ruhum ve o kadar paramparçayım ki açtığı yaraları artık kapatamayacak bir sen, beraberinde küçük bir çanta, koca bir hayatı sığdırdığım."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yordam/", "text": "Artık uyanmak istiyorum. Artık uyanmak istiyorum. ARTIK UYANMAK İSTİYORUM, diye sayıklayarak ve bağırarak uyandım. Gaye işe gitmişti. Onun tarafına yuvarlanıp esnedim. Gaye ile üç haftadır sevişmiyoruz ve bu konuda konuşmuyoruz. İlk zamanlarda öyle değildi oysa; her gün, yangından mal kaçırır gibi sevişirdik. Film izlerken birbirimize dokunur, on dakika yalandan filme bakar ve kanepede sevişmeye başlardık. Sonra o uyur, filme ayıp olmasın diye kalanını yatakta izlerdim. Gaye ile altı aydır beraberiz, o bir ilaç firmasında proje yöneticisi olarak çalışıyor. İşiyle ilgili anlattığı her şey inanılmaz sıkıcı olmasına rağmen, çalışmayı çok seviyor. Ha, şikayet etmiyor mu, hep ediyor. Birkaç defa iş değiştirmesi yönünde tavsiye vermeye kalktım. Her defasında beni tersledi; bu noktaya gelebilmek için yaptıklarından, yöneticilerin aslında onu ne kadar sevdiğinden bahsetti. Sonraları şikayet etmenin bir iletişim biçimi olduğunu anladım. Gaye uzun bir aradan sonra ilk ilişkim oldu. Ondan önceki sevgilim Nilgün'den bahsetmek istemiyorum. Ne zaman eski dostlarla bir masada bir araya gelsek ondan bahsediliyor. Onlardan haberini alıyorum, ne kadar başarılı olduğunu, benden sonra emin adımlarla yürüdüğünü, popüler ve magazinde yer alan biri olduğundan söz edip duruyorlar. Beni insanlarla, Nilgün Seven'in eski manitası diye tanıştıranlar oluyor. Dostlarımın da kafası karışık; önce benimle gurur duyuyorlarmış gibi başlıyorlar cümlelerine, sonra Nilgün'ün benimle ilişkisinin bitmesinden ve ertesinde müzik kariyerine girişine, oynadığı diziye uzanınca muhabbet, ünlü jön Berk Köse'yle öpüştükleri sahneyi konuşurken buluyorlar kendilerini ve kıkırdıyorlar. Terbiyesiz insanlar değiller, onlar da nasıl davranacaklarını, neler hissedeceklerini bilemiyorlar. O sabah ofise yürürken yol boyunca ne kadar üşüdüğümü düşündüm. Sanki birileri beni mutsuz etmek için iklimin termostat ayarlarıyla oynuyordu. Ofise geldiğimde de, hemen güvenlikteki Necmi abiye dert yandım, havalar da bir türlü ısınmadı... Necmi abi, bozulan otomatik kapıyı sarsarak tamir etmeye çalışıyordu. Göz ucuyla beni izledi, hiç sorma, dedi. İnsanlara sessiz bir günaydınla karışık bir gülümsemeyle selam verip yerime oturdum. Bilgisayarımı açıp, yapılacak işlere şöyle bir göz attım. Bir inşaat firmasından gelen dört adet teknik şartname ve bir de klinikten gelen bir tibbi cihaz satın alma formu. Bunların çevirilerini yapacaktım. Evet, çevirmenlik yapıyordum. Yıllarca büyük bir coşkuyla yaptığım dergicilik işinden ayrıldıktan sonra beni sürdürülebilir olarak finanse eden tek iş bu olmuştu. Şikayet ettiğim düşünülmesin, yıllar önce kendime verdiğim söz üzerine şikayet etmeyi bırakmıştım. Çok üşüyordum. Mutfağa geçip kendime bir kahve hazırladım. Gaye'nin hediyesi olan dev termosa doldurdum. İştekiler, kova diyorlardı ona, benim her gün kovalarca kahve içmeme hayret ediyorlardı. Dergiden alışığım diyemiyordum onlara, biz günlerce içerik üretip yayına hazırlamak için uykusuz kalırdık, diyemiyordum. Diyemiyordum çünkü o tiplerle siyaset üzerine konuşmak son isteyeceğim şeydi. Yordam dergisinde çalıştığım dönemlerde sayısız kahve içer ve doyasıya konuşup birbirimize yazılarımız için fikirler verirdik, diyemezdim. Bana takılmalarına içten gülümsemelerle karşılık veriyordum. Beni seviyorlardı. Bu hep böyle olmuştu zaten; kendimi sevdirebilmeyi hep becermiştim. Dergi kapanırken, içeride kalan paramı, yazdıklarımın ve kolektif çıkardığımız kitapların teliflerini alamamama rağmen bir insanla bile sürtüşmemiştim. O zamanlar, paraya değil, dostluğa yaptığım yatırımlarla övünürdüm. Yemeğe giderken, masa komşum Barış'la havaların bir türlü ısınmayışından konuştuk. Daha doğrusu ben konuştum. Barış, üstündeki ince trikoyla beni sözdü. Cemal abi, dedi. Sonra söylediklerini dinlemedim. Barış bana ya Cemal ya da abi derdi. Yol boyunca bunu düşündüm. Cemal Abi olmuştum. Yüzüm kırışmıştı, gözlerim kafatasımın içine girmeye çalışıyordu ve sırtım betona dönmüştü. Yemekleri söyledik kimin sodekso'sunda ne kadar kaldı tartışmasını yaparken, aklıma dergide iş yetiştirmeye çalışırken yediğimiz lahmacunlar geldi. Derginin ağır toplarından tarihçi Hasan Abi vejetaryen olmaya karar vermişti. 2013'ün temmuz sayısı için yazıyorduk, gündemimiz yoğundu, orta sınıf hareketlerini incelediğimiz ve tarafımızı hiç olmadığı kadar sert bir şekilde belli ettiğimiz bir sayıydı. Dışarısı karışıktı, dört bir taraftan haberleri takip ediyor, kimi zaman öfkeleniyor, kimi zaman mutluluktan gözlerimiz doluyordu. Yine de Hasan Abinin vejetaryen olma kararını unutmuyordum. Yemeği onlardan önce bitirip, bankada işim olduğunu söyledim. Aylaklık etmek istiyordum. Biraz yürüdükten sonra kendimi ne yapacağımı bilemez bir halde buldum. Ayaklarım beni kitapçıya sürükledi. Yeni çıkan kitaplara şöyle bir göz attım, hiçbir şey almaya niyetim yoktu. Dağ gibi okunmayı bekleyen kitaplarım varken, yine okunmamak üzere kitap almayacaktım. Hem artık eskisi kadar okumuyordum ve bu gerçekle yaşamayı öğrenmiştim. Bir heves başlayıp yarıda bıraktığım onlarca kitaptan sonra, belki de ara vermek en doğrusudur, demişti Gaye. Ben de sinemaya bulaştım. Çünkü izlemek okumaktan kolaydı. Yine de ciddi filmler, üzerine okuma yapılacak filmler izliyordum. Boş adam değildim nihayetinde. Sonra da Gaye beni bazı Amerikan dizilerine bulaştırdı. Bak bunlara burun kıvırma, dedi. Alt metinleri kuvvetli işler var, dedi. Alt metin, imge ve paradigma gibi kelimeleri benim yüzümden günlük konuşmasının içine dahil etmişti ve bu çok hoşuma gidiyordu. Gaye ile üniversiteden bir arkadaşımın doğum günü partisinde tanışmıştım. İlk gördüğüm zaman, bir süre ondan gözümü alamadığımı hatırlıyorum. Fakat bu göz alamama, eski günlerimdeki gibi şairane bir biçimde olmadı. Onu fiziksel anlamda arzulamıştım. Alkolün de etkisiyle hızlı ve kendimden çok emin bir giriş yapmış ve ona kendimi sevdirmeyi başarmıştım. Gaye okumayı öyle pek sevmezdi. Hatta tanıştığımız gece iddialı bir söylemde bulunmuş, okumanın eskide kalmış bir öğrenme biçimi olduğunu savunmuştu. Evet, demişti, eski zamanlarda olsa herkesten daha çok okurdum. Ancak artık çağ değişti, bilgi artık pek çok formda öğrenilebiliyor ve eski zamanlardaki gibi okuyarak bilgi edinmenin, diğer yöntemlere göre daha yavaş bir süreç olduğunu düşünüyorum. Yine de, diye göğsünü şişirmişti, tam o anda memelerine kaçamak bir bakış atmıştım. Yine de, okumanın nostaljik ve güzel bir his olduğunu biliyorum diye bağlamıştı. Sonra gece boyu bazı TED konuşmacılarından bahsetmiştik. Küçük ve güzel memeleri, uzun ve zarif bir boynu vardı. Onu önceleri tanımış olsaydım, Nilgün'e yazdığım gibi, bir kuğu hüznüne sahip boynundan bahseden bir şiir yazabilirdim. Sohbetimiz ilerlemiş, gece onu evine bırakmıştım. Beni yukarı davet etmiş ama o daveti reddedip, ona ertesi sabahına kahvaltı yapalım, demiştim. Eski kafalı, tuhaf bir adamsın sen Cemal, deyip yakamdan tuttuğu gibi evine almıştı. Kitapçıdan çıkıp ofise geri döndüm. Teknik şartnamelerden ikisini kolayca hallettim, daha önce çevirdiğim bir şartnamenin neredeyse aynısıydı. Bir iki teknik kelimeye soru işareti koydum. Gaye'yi aradım, girdiği toplantıdan bahsetti, sinir bozucu bazı yöneticiler olduğundan ve ne istediklerini tam olarak bilmediklerinden söz etti, onlar yüzünden mesaiye kalacağını söyledi. Üzüntüsünü paylaşmaya çalışırken, biliyor musun iyi oldu, diye yükseldi. Ben onlara bir sunum hazırlayacağım, o zaman görecekler günlerini. Kolay gelsin canım, diyerek kapattım telefonu. Kovam boşalmıştı, mutfağa gittim. Kahve hazırlarken içeriden Barış seslendi. Bana kargo geldiğini, kuryenin danışmada beklediğini söyledi. Anlamadım, dedi. Sormam lazım. Ben yazıyorum buraya o halde, dedi. Yok, yazmayın siz, gelmez herhalde. Peki, Cemal Bey, dedi ve kapattı telefonu. Çantamı toparladım ve bir solukta çıktım ofisten. Necmi abi, hala otomatik kapıyla uğraşıyordu. Eve giderken farklı sokaklardan geçtim, unutkanlık için en iyi egzersizin bu olduğunu okumuştum, tekelin önünden geçerken, durdum ve kırmızı şarap aldım. Kırmızı şarabın da kalp için ne kadar faydalı olduğunu bir yerlerde okumuştum sanki. Dergideyken, Kırmızı Pazartesi, adını verdiğimiz şarap günlerimiz olurdu. Hatta kuralımız vardı, her Pazartesi ofise gelirken şarap getirmek zorundaydık. Eren Tekel'i böyle böyle zengin etmiştik. Ne çok Dikmen içerdik. Kadehimiz yoktu ama su bardaklarına doldururduk şarapları. Kendimizi değerli hissederdik sanki Paris'te yazıyor, düşünüyor ve fikirler üretiyor gibi olurduk. Hasan Abi, bize altmış sekizi anlatırdı, hop oradan Polonya'daki büyük işçi ayaklanmasına, oradan çıkar bize Prag baharından bahsederdi. Biz de ellerimiz çenemizde onu ciddiyetle dinler, yaşananları hemen günümüzle mukayese eder ve tahlillerde bulunurduk. O zamanlar büyük laflar ederdim. Bu burjuva ve feodal yapının, onun tüketim alışkanlıklarının ve yaşam kalıplarını nasıl ve ne şekilde reddetmek gerektiğini, coşkulu bir şekilde anlatırdım. Hasan Abi, kafasıyla onaylardı beni. Sonra bazen şarabı fazla kaçırır, şiirler okumaya başlardık. Ezberim berbat olmasına rağmen, dergiye gideceğim diye Ahmet Erhan şiiri sokardım kafama. Bilirdim, çünkü Nilgün çok severdi. Beni gözleriyle okşar gibi izlerdi o zamanlar. Sesimi de fena kullanmazdım hani. Sonra bazen türküler söylenirdi, misafirlerimiz olur, dolaptan bağlama ve gitar çıkardı. Ne güzel okurdu Nilgün. Ne güzeldi sesi, kulaklarım huylanırdı onu dinlerken. Evde, buzdolabının kompresörü ve kombinin uğultusu dışında ses yoktu. Mutfak dolabını açtım, Gaye'nin asortik bir tuhafiyeden aldığı, koca hazneli kadehlerden birine şarabı doldurdum ve kanepeye kuruldum. Laptopumu açtım ve dergi zamanında kaleme aldığım yazılara bir göz attım. Ne çok laf etmişim, ne çok şey biliyormuşum şaşırdım. Her ne kadar, körpe ve amorf gelse de bazı cümlelerim, okurken keyiflendim. Pek çoğunu unutmuştum. O gece Gaye'ye sıkı sıkı sarıldım, boynunu, kürek kemiğini öptüm, elimi kasıklarına doğru götürdüm. Bana döndü, dudaklarımdan kibarca öptü ve yarın erken kalkması gerektiğini, bugün işte çok yorulduğunu söyledi. Sabah korkunç bir baş ve sırt ağrısıyla uyandım. Mutfağa gidip alka seltzer içtim. Sırtımın ağrısından kurtulamamıştım. Önce ofisi arayıp, rahatsız olduğumu ve gelemeyeceğimi söyledim. İşler de yoğun değildi, o yüzden Mustafa Abi anlayışlı davrandı, tabii Cemalciğim, iyice dinlen istersen cumaya da izin kullan, diye de fikir verdi. Teşekkür edip, kapattım. Gaye'yi aradım. Sırt ağrımdan bahsettim. Benim spor yapmayışımdan, kambur duruşumdan dert yandı. Bana bir adres gönderdi, onun ofisteki kızların gittiği bir fizyoterapistmiş. Bir seansta hemen iyileşemezmişim ama düzenli gidersem bana çok iyi gelirmiş. İlk iş randevu aldım. Şeyda isimli bir hanımefendiye derdimi detaylı bir biçimde anlattım. Sanki koca bir gezegeni sırtımda taşımışım gibi ağrıyor, diye bir şakayla da bitirdim. Anlamadı şakamı. Peki, bu ağrı ne zaman bu kadar şiddetlendi? Son bir kaç yıldır böyle, dedim. Ağrınız bu seviyelere geldiğinde neden gelmediniz? Zaman her şeyin ilacıdır dediler bana, dedim. Biraz gülümser gibi oldu ama hemen devirdi gözlerini ve muayeneye geçti. Son derece emin bir şekilde, bende kas romatizması olduğunu söyledi. Nasıl olur daha otuz beş yaşındayım, dedim. Bunun yaşınızla ilgisi olmak zorunda değil, sırt ağrılarının büyük kısmı, stres altındayken vücudumuzun aldığı şekille alakalıdır, dedi. Kuru iğneleme adı verilen bir yöntemle tedaviyi önerdi. İğneleme üzerine de bir şaka yapabilirdim ama vazgeçtim. Sonra bir şırıngayı defalarca sırtıma sokup çıkardı. Roka, rakı derken kendimi sofra donatırken buldum. Balıkları fırına vermeden, Gaye'yi aradım. Kaçta geliyorsun, akşam ziyafet var. Yine mesaiye kalmak zorunda olduğunu, ertesi sabaha genel müdürlüğe sunumu olacağını ve her şeyin onun üzerine kaldığını söyledi. Diğer taraftan da özür diliyordu. Önemli olmadığını söyledim, balıkları buzluğa atarım, hafta sonu yeriz, dedim. Birbirimize sesli öpücükler atarak kapattık telefonu. Şöyle bir telefon rehberimin üzerinden geçtim. Kimi arasam diye bakındım. Gaye ile beraber olduğumdan bu yana, düzenli görüştüğüm pek kimsem yoktu. Dostlar evlenmişler, boşanmışlar ve yeniden evlenmeye hazırlanıyorlardı. Erhan'ı aradım, bekarlığından gurur duyan bir tipti. Şampiyonlar ligi maçı mı ne varmış, eve birkaç arkadaşını çağırmış, beni de davet etti. Dolaptan rakıyı alıp kapısını çaldım. Kalabalık bir erkek güruhu arasında coşkuyla maç izlerken buldum kendimi. Pozisyonlara bağırıyor, gole yaklaşmakta olan topçulara, hadi oğlum, vur oğlum diye nidalar atıyordum. Erhan takım tutmadığımı, futbolla alakam olmadığını bilirdi, kalabalığın içinde bana ses etmedi. Gece ilerleyince rakılarımızı alıp balkona çıktık. İşlerimizden ve siyasetten konuştuk uzun uzun. Bazı ittifak olasılıklarından, muhalefetin aslında nasıl durması gerektiğinden söz ettik. Büyük güçlerden ve piyonlardan da bahsettik. Muhabbetin sonuna doğru Erhan, ülkeden nasıl gidilebileceğine dair bazı tüyolar verdi. Araştırmış, bazı danışmanlık firmalarıyla çalışmış, Ankara antlaşması yürürlükten kalkmadan tası tarağı toplayıp gitmek lazım, dedi. Cemal bu senin eski manitayı dizide gördüm başrol oynuyor valla helal olsun. Yedi yüz bin takipçisi var. Görüşüyor olsaydın, bizim aplikasyonu bir paylaşsa hesabında, ne güzel olur diyecektim. Erhan özür diledi ve bu beni daha da öfkelendirdi. Eyvallah, deyip ceketimi kaptığım gibi çıktım. Gece ilerlemişti. Biraz sahilde yürüdüm. Kafamdan Nilgün'ü çıkarmaya çalıştıkça derinlerden anılarımı çekiyordum. O zamanlar Nilgün ile beraberliğimizin ikinci yılıydı. Seviyordum onu, bana yaşam enerjisi veriyordu. Kendimi ona ispatlama derdim vardı. İyi bir okur olduğuma, gelecek vadeden bir yazar olduğuma ikna etmeye çalışırken sürekli ürettiğimi, hatırlıyorum. Yazdıklarımı okuyor, fikirler veriyor, editörlüğümü yapıyordu ve bana onun onayını almak yetiyordu. Tek amacım onun beğenmesiydi. Okuduğu kitapların yazarlarından kıskanıyordum onu. Altını çizdiği cümleleri ezberliyordum. Kurtuluş'ta, eski püskü bir evde kalıyorduk; sıvaları dökülmüş, mutfak dolapları güveli, nemli bir bodrum katıydı. Nilgün'ün ailesi muhafazakardı hala öyle olmalı- Erzurum mu, Erzincan mı her nereyse, belli dönemlerde kızlarını ziyarete memleketten geldiklerinde eşyalarımı topluyor evden çıkıyordum. O zamanlar öyle kalacağım çok yer de yoktu. Çoğu zaman dergide geçiriyordum geceyi. Öyle, böyle idare ediyorduk, alışmıştım bu duruma. Ta ki, bir seferinde kızlarına sürpriz yapmak amacıyla habersiz gelene kadar... Kapıyı uyku mahmuru don atlet açmıştım, babası, annesi ve küçük erkek kardeşi bana baktılar bir süre. Annesi kafasını eğdi, babası da beni ittirerek içeri girdi ve yatak odasına hücum etti. Delikanlı kardeşi de bir olay yeri inceleme ekip şefi edasıyla evin içine girip, evi araştırıyordu. Kavga kıyamet, bağırış çağırış derken yatak odasından çıktılar Nilgün'le, fırsattan istifade odaya girip, giyindim. Çıkıp, kendimi tanıtmaya ve ellerini sıkmaya çalıştım ama beni umursamadılar. Kardeşi, mutfaktan bulduğu boş şarap şişesini elinde tutuyordu. Nilgün'ün yanına geçtim. Onu desteklemeye çalışan bir iki cümle çıkardım ama beni kimsenin dinlediği yoktu. Nilgün de beni pek dinlemiyordu, varlığımdan geriliyordu. Bir süre sonra Cemal gider misin, diye buyurdu. Delikanlı kardeşi de üzerime doğru yürüdü, kolumdan çekerek çıkardı. Öksüz gibi dışarıda kaldım. Bir süre kapının eşiğinden tartışmalarını dinledim. Ertesi gün, Nilgün'le liselilerin doldurduğu bir kafede buluştuk. Gözlerimin içine bakmaktan çekiniyordu. Neyi olduğunu sordum, cevap vermedi. Israr ettim, deliriyordum. Ailene kafa tutarım, sevdiğim kadını kimsenin üzmesine izin vermem benzeri laflar ediyordum. Ne yapabilirsin, diye sormuştu. Düşündüm, evleniriz gerekirse, dedim. Nilgün'ün gözlerinin dolduğunu, ağlamamak için dudağını ısırdığını hatırlıyorum. Çantasını koluna takıp hiçbir şey söylemeden kalkıp gitmişti. Sabaha doğru eve geldim. Göz ucuyla yatak odasına baktım, Gaye uyuyordu, salona doğru seğirttim. Kanepeye attım kendimi. Sırtımdaki tüm et parçaları yeniden ağrımaya başlamıştı. Yarın büyük gün olacak, dinlenmeliydim. Vapurlar dergisinin açılışına gidecektim ve kendimi anlatacaktım onlara. Kimse kendinden emin gözükmeyen kambur bir yazar görmek istemez. Dik duran, ne söylediğini bilen, doğru zamanda gülen, doğru zamanda şaka yapanları severler. Giderken yanıma yazdığım makaleleri alırdım. Kendimi biraz överdim belki, eski Yordam dergisinin kurucularından olduğumu söylerdim, yeniden politik yazılar yazabilirdim. Evet, iştahım yoktu eskisi gibi ama değişirdim. İştahım da açılırdı. Başkalarının yazılarını çevirmez, kendi yazılarımı çevirttirirdim. Ünlü olurdum belki. Bilirkişi olurdum, tanırlardı beni. Her hafta köşe yazımı bekleyen bir kitlem olurdu. Cemal, özür dilerim. Son zamanlarda yanında değildim. Beraber zaman da geçiremiyoruz. Kendimi çok kaptırdım. Keşke kızgın olsaydım, bu sayede çok daha kolay olurdu ikimiz için. Gaye beni hayal kırıklığına uğratacak son insandı, hiçbir zaman olmadığı biri gibi davranmamıştı. Beni değiştirmeye de uğraşmamıştı. Beni kandırmamıştı. Kendimi kandırmıştım sadece, hem mağdurdum, hem de suçlu. Bir ergen gibi suskunları oynadım. Gaye'nin gözleri dolmuştu. Kendime veremediğim cevaplar yüzünden sevdiklerime zarar veriyordum. Onu masada bırakıp, dışarı çıktım. İskeleye yürüdüm. Büfeden bir paket kırmızı Winston aldım ve çaycıya oturup ardı ardına sigaraları içtim ve gelen giden vapurları izledim. Hasan Abi gibi sigara içiyordum. Belki onun gibi et yemeyi de bırakırdım. Olmaz ya, onun gibi bir dava adamı olurdum, hapisten işkenceden korkmazdım. Hasan Abiyi kalp yetmezliğinden kaybettiğimizde, cenazesine Nilgün ile gitmiştik. O gün derginin tüm yazarları yetim gibi boşluğa bakıyordu. Nilgün denen artist bozuntusu o gün, Hasan Abiyi toprağa verdikten hemen sonra, benden ayrılmak istediğini söylemişti. Ona çok kızmıştım. Bağırdığımı, küfrettiğimi hatırlıyorum. Korkaksın sen, dedim. İnançsız, korkak bir orospusun sen. Hüngür hüngür ağlamıştım. Hasan Abiye kimse o kadar ağlamamıştı. Ona bir mezarlıkta veda etmiştim ve mezarlıkta edilen tüm vedalar gibi bir daha karşıma çıkmayacağını düşünüyordum ama öyle olmadı, bir hayalet gibi konuşma aralarına, televizyon reklamlarında belirdi. Küllükte tam on dokuz sigara izmariti vardı. Son sigaramı vapura saklayacaktım. Altı kırk beş vapuruna bindim ve vapurun kıç tarafına geçtim. Kadıköy yavaş yavaş uzaklaşıyordu. Bir turist gibi simit alıp martıları beslemek istedim ama havada martı yoktu. Telefonumda Gaye'nin cevapsız çağrılarına ve mesajlarına göz attım. Böyle zamanlarda hava bir buhran gibi üzerimize kapanmalıydı. Oysa güneş yüzünü göstermişti, suyun ve toprağın rengi değişiyor, şavkıyordu. Paketteki son sigarayı çıkardım ve yaktım. Köşede sararmış pos bıyıklarıyla Hasan Abiye fazla benzeyen bir adam beni izliyordu. Solumda yerde oturan bohem tiplerin arasında Nilgün'ün gençliği vardı. Etrafındakileri büyülüyor, onlara her şeyin hep böyle güzel kalmaya devam edeceği sanrısını aşılıyordu. Hemen önümde Cemal'i gördüm, ne yapacağını bilmeyen, kendini hiçbir yere ait hissetmeyen koca Cemal. Uzaklara bakıyor ve düşünüyordu. Her şeyin daha güzel olacağına inanıyordu. İnanırdı. Bana dönüp baktı, ileride benim gibi biri olacağını bilmeden kafasıyla selam verdi. Sigaramı söndürdüm. Vapur yanaştı, akın akın insan çıktı. Hepsinin yetişmesi gerekiyordu, hepsi bir yerlerde olmalıydı. Hasan Abiye benzeyen geçip gitti, Nilgün'ün gençliği ayağa kalkıp bluzunu düzeltti. Gülümsedi ama kime güldüğünü bilemedim. Belki bana güldü, belki de önümdeki koca Cemal'e. Vapurda yan yana, omuz omuza yolculuk ettiğimiz yüzlerce insan kıyıya yanaşmanın coşkusuyla terk etti vapuru. Gaye'yi aradım. Endişeyle açtı telefonu, burnunu çekiyordu. Buzluktaki balıkları çıkar, akşama ziyafet var, dedim. Neredesin, diye sordu. Yedi Onbeş vapuru ile geliyorum, dedim."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yukselis/", "text": "Toplumlar bir araya geldikten sonra ve toprak bütününü koruma davaları çıktıktan sonra birilerini yüceltmek zorunda kaldık. Bu, zamanında padişahlık oldu, şimdilerde ise cumhuriyet yönetiminde devam ediyor. Farklı milletlerin birbiriyle anlaşabilmesi halkları kaynaşmasına değil, yüksekte bulunan insanların ilişkilerine dayandırılıyor. Bu işte bir terslik var çünkü yüksektekiler alçalarak yükseliyor. Devir dönmüş, alt-üst olmuş bir yücelik seyrediyoruz. Alt denilenlerin ağzına sakız olmuş üstler, bu aralar kendilerinden beklenenleri vermek yerine ince bir oyun oynuyor. Gerçeklerin önüne çekilen perdeler öylesine eskimiş ki, artık arkasında olan biteni aşağıdakiler rahatlıkla görebiliyor. Ya birileri bu perdeleri yenilemeli ya da artık yükselmelere başka bir yol getirilmeli. Bu durumu ilahi yollarla çözmemiz yersiz olacaktır. O halde, sanatı ve bilimi yücelten ve aynı zamanda kendi saygınlığını da arttırmış olan bir neslin yükseklerde olması gerekmez mi? 40 yapar, van minut, lefter çok iyi bir kaleciydi... yorumlarını dinlerken gülmek yerine, yazık diyebildiğimiz bir yarına ihtiyacımız olacaktır. Birilerinin artık yukarılardan SORUN BULDUM! diye değil, ÇÖZÜM BULDUM! diye haykırabilmesi gerekmekte. Gençlere bakıldığında ise halen hızla yükselecek o parlak gözleri fark edemiyorsak, en yüce mesleği gerçekleştiren öğretmenlerimizi de sorgu altına almamız gerekli. Çok zaman değil, yarın... Hemen şimdi konuşmaya başlasak, çok zamanımızı almaz. Yarın karşınızdaki bizler size günaydın dediğimizde samimi olmak istiyoruz. Din, dil, ırk ve benzeri farklılıklarından dolayı birbirini katleden nesilleri daha fazla ne duymak istiyoruz ne de anlatmak."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yuruyen-kentler/", "text": "bu dört kitaptan oluşmakta. Tüm kitapları yayımlanan serinin yazarı Reeve, 2002 Gold Nestle Smarties. 2003 Blue Peter Yılın Kitabı gibi birçok ödülü var. Steampunk tarzında yazılmış kitap, uzak bir gelecekte 60 dakika savaşları sonra bizim bildiğimiz dünya yok olmuş ve neredeyse tam anlamıyla tam zıt bir felsefeyle yeniden yapılandırılmış. Artık yerleşik kentlere garip -neredeyse korkunç- bakış açısıyla bakılacak bir dünyada kentlerden kasabalara bütün kentler tekerlek üstünde yürüyorlar. Uzak bir gelecekte geçmesine rağmen tabiri caizse post-apokaliptik bir dünyada teknoloji eskisinden kötüdür. Sıcak hava balonlarıyla uçan uçaklar, kısa mesafe ile iletişime geçebilen telsizler gibi. Bu Yürüyen Kentler harfi harfine kent. Yani öyle düşündüğünüz gibi küçük bir şey değil. Bildiğiniz Londra şehrini altına tekerlek koyup yürütüyorlar. Devasa bir yapı ve her kent, kasaba yaşamak için bir başkasını yemek zorunda. Onları yakalayıp parçalara ayırıyorlar, malzemelerinden yararlanıyorlar, tarihi eserlerini koleksiyonlarına ekliyorlar ve insanlarını neredeyse acımasızca çalıştırıyorlar. Hikaye, Londra kentini baz alarak başlıyor ve Londra eski görkemli günlerine dönmek için saklandığı yerden çıkıyor. Tarihçiler Locasından kendi halinde bir çırak olan Tom, hayran olduğu baştarihçi Valentine'e suikast düzenleyen Hester Shaw ile birlikte buluyor. Kitabı türünden ayıran en büyük şey ise tabii ki kurgusu. Mahvedilmiş dünyada insanlığın, parçalanmış şehirlerle, üstü gizlenen gerçeklerle ve güç yarışıyla güce sahip olmaya çabalayanlarla dünya ne kadar değişirse değişsin temelinden sapmadığını, sapamadığını göreceksiniz. Kitabın içinde aradığınız birçok şeyi bulabileceğinize inanıyorum. Çocuk kitabı diye düşünmek kesinlikle yanlış olacaktır zira içindeki alt yazı metinleriyle harika bir kurgusu var. Temposu hiç düşmüyor, sürekli bir şeylerin peşindesiniz. Yepyeni ve post-apokaliptik bir dünyayı hazmetmeye çalışıyorsunuz, sırlarından gerçeklerine kadar. Bu var olma savaşında bütün her şeyi değiştirebilecek bir sır ve yanlış seçimler ile okuyacağınız en güzel distopyalardan olacağını söyleyebilirim."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yuvarlak-masa/", "text": "Yuvarlak masa etrafına oturmuş birbirinden tamamen farklı olduğunu düşünen dört kişi, sessizce, masanın ortasındaki kibritlerden yapılmış gemi maketine bakıyordu. Her birinin yakasında renkli kartonlardan yapılmış farklı surat ifadeleri takılıydı. Gemi maketinin yıldızı kütle çekimsel olarak masadaki insanların yıldızına bağlıydı. Boş olan sandalyelere orta uzunlukta bir ip ve surat ifadeleri çizilmiş balonlar bağlıydı. Masadaki sessizliğin bozulması gerekiyordu çünkü sebebini bilmeseler de konuşma ihtiyacı duyuyorlardı. Birinin bu sessizlik oyununu bozması gerekiyordu. On dakika olmuştu ama hala sessizlik hakimdi odaya. Gemi maketinin dili olsa isyan eder konuşurdu bu zamana kadar ama bu adamlardan tek bir ses çıkmıyordu. Sonunda kapıdan içeri bir kurtarıcı girmişti. Normal zamanlarında sürekli olarak emir alan, aşağılanan, kovulan bir garsondu içeri giren. Elinde çizik dolu bir tepsi, tepsinin üstünde de 4 bardak vardı. Boğazını temizleyerek sistemin ezikliğiyle masadakilere seslendi. Masadakilerin hepsinin gözleri bir anda bu adama döndü. Sessizlik oyununu bozacak cesareti varsa bu oyunu niye oynadıklarını da açıklayabilirdi bu garson. Boynunda kırmızı bir fular takılı olan adam, yüzünü buruşturmuş, garsona dik dik bakıyordu. Garson bir anlık afallamadan sonra kendini savunma ihtiyacı hissetti. Fularlı adam anlamamış gibi garsona bakmaya devam ediyordu. Garson yarı tedirgin bir şekilde bardak altlıklarını ve bardakları masaya koydu. En son da şeker kabını koymuştu. Ceketinin eskiliğinden ve yüzünün tıraşsız olmasından işçi olduğu anlaşılan adam bir anlık korkuya kapılmıştı. Garson adama yüzünü dönmeye bile tenezzül etmeden Evet diyerek kısa ve acısız bir şekilde cevapladı. İşçi rahatlamış görünüyordu. Ellerini ceketinin iç cebine atarak naylon bir paket çıkardı. Paketin içi yarıya kadar, kalitesiz tütünle sarılmış makaronlarla doluydu. İçlerinden bir tanesini yaktı ve önündeki takım elbiseli adamdan çayını uzatmasını rica etti. Takım elbiseli adam kaşlarını çatmış işçiye bakıyordu. İşçi ne olduğunu anlamamış gibiydi. Takım elbiseli adam dişlerini sıkıyor ama aynı zamanda işçiye gülümsüyordu. İşçi söylenerek ayağa kalktı ve çayını eline alıp yerine geçti. Takım elbiseli adam çayını bir köşeye iterek çay içmek istemediğini belli etmişti masadakilere. Fularlı adam ise çaydan nefret ettiğini söylemesine rağmen içiyordu. Ona da karşısındaki genç eşlik ediyordu. Genç, işçiye dönerek sigara istedi. İşçi de paketten bir tane verdikten sonra sigaralarını saymaya başladı. Genç, ona gülüyordu; yine de sigara verdiği için teşekkür etti. Takım elbiseli adam, gence döndü bu sefer. Onda bir ışık görmüş olmalıydı. Ellerini masanın üstünde kilitlemiş bir şekilde gençle sohbet etmek istedi. Genç belki de kumsaldaki kum tanelerinden fazla sayıda aldığı bu soruyu çok sakin ve samimi bir şekilde cevapladı. İşçi ve fularlı adam da ona dönmüştü artık. Ölüm konusu her kesimden insanın ilgisini çekebilecek bir konuydu. Takım elbiseli adam sakinliğini bozmadan sohbeti devam ettirdi. Fularlı adam gencin bu felsefesini beğenmiş gibiydi. Yüzünden onaylama akıyordu. İşçi de hak veriyordu bu gence. Bir tek takım elbiseli adam anlayamıyordu. Bir insan hele ki genç bir insan neden ölmek ister ki? diye düşünüyordu. Fularlı adam, takım elbiseli adamı bulunduğu bu araftan çıkarmak için konuşma ihtiyacı hissetti. Takım elbiseli adam cevabını tahmin etse de neden diye sormaktan kendini alamadı. Takım elbiseli adamın tam da tahmin ettiği gibi olmuştu. İşçi masadaki varlığını belli etmek için ağzında sigarası, tek eliyle masaya sertçe vurmuştu. Elini masaya vurduğu için gemi maketi yana doğru devrilmişti. Genç, işçinin sorusuna kendince bir cevap verdi. Fularlı adam katılıyorum anlamında başını salladı. Takım elbiseli adam ise hiçbir tepki vermemişti. Çaylarını yudumlamaya başlamışlardı. Genç olan bir sigara daha istedi. İşçi bu sefer vermedi. Genç yine gülüyordu. Sadece takım elbiseli adam bu çay içme ayininde yer almıyordu. Çayları bittikten sonra takım elbiseli adam yapacak işleri olduğunu ve ofise dönmesi gerektiğini söyledi. Diğer üçü hala masadaydı. Sabaha kadar çay içip konuştular. Ertesi gün takım elbiseli adam ofisinde kahvesini yudumlarken bir yandan da bilgisayarından haberlere bakıyordu. Tek tek sayfaları geçerken bir haber çok dikkatini çekmişti. Haberdeki resimler çok iyi tanıdığı bir yerdi. Haberin başlığı ve ayrıntıları kalın harflerle yazılmıştı. Görmeye alışık olduğumuz intihar vakalarına bir yenisi daha eklendi. Psikolog C.T'nin ofisinde bir arka oda bulundu ve bu arka odada 3 ayrı ceset çıktı. Ayrıca bir yuvarlak masa ve 3 boş bardak 1 tane de dolu çay bardağı bulundu. Zehirleme ihtimali üstünde duran polis cesetlerin kimliğini açıkladı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yuz-akligi/", "text": "Maşayla sobayı eşeledi. Küller yana çekilince köz alazlanıp dilini yukarıya uzattı. Közün dansı kışın ortasında güzel gösteriydi belki ama kadının içindeki köz için aynı şey söylenemezdi. Onun içindeki köz dün geceden üstünü küle belemiş, alazlanmak için zaman kolluyordu. Sobanın yanındaki kovadan küreğe doldurduğu kömürü ateşin üstüne saldı. Köz dilini yuttu, yerini sobayı boğan gri bir duman kapladı. Kadın genzine dolan dumanla öksürürken, alışık elleriyle sobanın kapağını kapatıp küçük hava deliğini araladı. Bir iki daha öksürdü. Saçındaki tokayı çıkarıp kaküllerini iyice toplayınca saçlarını yeniden tokanın içine hapsetti. Odaya göz gezdirdi. Karşı karşıya güllü desenleriyle süzülen çekyatların örtülerini elden geçirdi. Masadaki öteberiyi düzenledi. Muşambayı sildi. Akşama patates böreği yapalım mı ana diyen kızını duymazdan gelip pencereyi açtı. Camın pervazında birikmiş karı bahçeye itekledi. Tavuklar doluştu duvar dibine. Hay, pis boğazlar, daha demin yemlemedim mi ben sizi, diye bozuk attı. Kişşt! Çekilin, çekilin karın altından. Tavuklar vazgeçecek gibi görünmüyorlardı. Onlar hep bir ağızdan gıdaklarken kızıl horoz da ibiğini kabartıp uzun uzun öttü. Tavukların telaşıyla huylanan Topak havlayarak geldi. Kadın, sesini iyice yükseltti. Odanın yan duvarına montelenmiş tezgahta halı dokuyan kız, anasının siteminden payına düşeni aldı. Zaten o da patlayacak olan havayı sezdiği için böreği bahane edip arayı yumuşatmak istemişti ama nafile. Belli ki anası kızının ifadesini almadan yumuşamayacaktı. Atkıyı çözgüye sürdü. Kızından tarafa çekip kalanını ona bıraktı. Nimet atkıyı çözgünün sonuna kadar götürüp kendi tarafını kirkitledi. İki ayrı kirkit sesi odanın içini kapladı. Anasının kirkitinin çıkardığı sesler öfkeli ve hızlı, kızınkiler zayıf ve ürkek. Gıkını çıkarmadan vuruyor kirkiti atkının üstüne. Beklenen patlama ilmek atmaya başladıklarında geldi. Kızardı, bozardı, yerin dibine girdi Nimet. İlmekler titriyordu. Yüzünden boynuna ateş yürüdü. Ağzı arından ötürü bağlı. İçindeki isyan kendi kendine cebelleşiyor. Susmak en iyisi. Anasından korkmasa elledi demek isterdi. Keşke elleseydi, hatta daha askere gitmeden... İçi bir hoş oldu Cemal aklına düşünce. Göğsü kanatlanıp uçtu uçtu, gidip Cemal'in koynuna kondu. Gündüzden mesajlaşmışlardı. Çimen gözlüsü bir gün önce teskeresini alıp gelmişti baba ocağına. Gece el ayak çekilince evin arkasındaki çardakta buluşacaklardı. Konuşmamız lazım demişti Cemal. İki yıllık sevdalarına askerlikle ket vurulmuştu. İki yürek kaçamak birkaç telefon görüşmesiyle gidermişlerdi özlemlerini. Bir de mesajlar dindirmişti hasretlerini. Gönül sözlüsüydü Cemal'inin. Anlatmalıydı olan biteni. Ben istemedim demeliydi. Bilmez misin ki sen benim gönlümün tek erisin. Amcam; Seyit'i everme zamanıdır, Nimet de evimizin kızıdır. Elin adamlarıyla uğraşmaktansa kendi yağımızla kavrulalım, deyince babam kardeşine direnememiş, demeliydi. Olmaz dedim ama büyüklerime karşı çok da diklenemedim, demeliydi. Hem sen bilmez misin, Seyit benim abimdir. O da sessiz zaten. Yüzüme bile bakamaz kaç gündür. Hem onun da muhtarın kızına gönüllü olduğunu bütün köy bilirken... Anlatmalıydı olan biteni ve bir yol bulmalılardı bu iki ucu boklu değneğe. Akşam ezanıyla başlamıştı kar. Onlar buluştuklarında ince beyaz bir halı döşenmişti yollara, çatılara, bahçelere. Ne çok özlemişti yavuklusunu. Nasıl tütmüştü burnunda. İki beden sarmaş dolaş ısıttı birbirini. İki fidan dolandı birbirine. Bahar geldi çardağa. Kuşlar öttü cıvıl cıvıl. Sevda boy verdi yürekten yüreğe. Temmuz sıcağı çöktü sevdalı tenlere. Her ne kadar ikisine de birer tokat patlattıysa da içini soğutamamıştı kadın. Nimet, anasının gözü dönmüş halinden korkmaktan ziyade öyle yakalanmaktan dolayı ar etmiş apar topar içeri kaçmıştı. Hiçbir şey olmamış gibi yatağına giren kadınsa kızının ifadesini almayı sabaha bırakmıştı. Soba çıtırdıyor, Topak, sokaktan geçenlere havlıyordu. Kirkitin taktakları, makasın şakşakları, kesilen ilmeklerin şıkşıklarıyla zaman akıyordu. Kadın gülün ortasındaki tohumu dokuyor, sarı iple düğümler atıyordu. Beklediği cevap hala gelmeyince zaten sirke satan suratını daha bir acıtıp yineledi. Nimet düğüm attığı ilmeği halı bıçağıyla kesti, yeni bir düğüm daha attı onu da kesti, yeni bir ilmek daha, yeni bir ilmek daha attı... Kadının çipil gözleri modelle kızının dokuduğu kısma gidip geldi birkaç kez. Derin bir of çektikten sonra bütün hıncını eline yükleyip kızının ilmek tutan eline vurdu. Nimet, şaşkınlık içinde çözgünün önünde asılı duran modele bakıp sızlanarak dalmışım ana, deyince anası iyice kahırlandı. Çare yok. Konuşmalı Nimet. Ağzından pelteleşmiş bir çift laf çıktı. Cılız, gücenik. Kadın halının bozuk dokunmuş bölümünü düzeltti. Tam istediği gibi olmasa da idare ederdi. Yağlı baldırlarını yine kendi yerine çekerken çipillerini yeniden kızın üzerinde dondurdu. İkna olmuşa benzemiyordu. Anası çekilince Nimet de yerine geçti. Bir taraftan modele dikkatlice bakıp yeşil iple yaprağın ilk düğümlerini atarken bir taraftan da anasına diklendi. Küskün, isyankar. Kes, der gibi. Kadın kızının mimiklerinde mana aradı. Onu gerçekten inandıracak bir iki laf etsin istiyordu. Özür dilesin, hataydı desin, bir daha böyle bir şey olmayacağına dair söz versin istiyordu ama gözünü attığı ilmeklerden ayırmayan kızının kapalı kutululuğu da endişesini katmerlendiriyordu. Biraz daha dayatmalıydı belki. Çehresini düşürdü. Nimet suskunluğuna döndü. Aklı fikri cebinde kıpraşan telefonunda. Anası yılmıyor. İnandırıcı bir söz duymak için alttan almalı. Nimet anasının bu meseleyi akşama kadar bitirmeyeceğini anladı. Dokuduğu sıranın uzun ilmeklerini acele acele kesip anasına döndü. Yüzüne bakamasa da boz yeleğine bakarak onu inandırmaya çalıştı. Anası sinirini alamayıp yeniden şarladı. Bak bak bak, bir iki öpmüşmüş. Tuh sana, dese de bu sefer inanmıştı. Bıçağı ipliği dizlerine bırakıp ellerini kaldırdı ve Allah'a şükretti. Biraz durdu, düşündü, bir iki ilmek daha attı sonra yüzünü güllendirip kızının sırtını sıvazladı. Az önceki hiddeti sabun köpüğü gibi söndü. Nimet, Cemal'in mesajlarını okuma sabırsızlığıyla anasının lafının bitmesini bekliyordu. İkiletmemeliydi. Tamam anne söz, dedi. Bir daha olmayacak. Üstündeki halı kırpıklarını temizleyip ayağa kalktı. Kafasını iki yana salladı kadın. Etekleri zil çalarak mutfağa seğirten kızının ardı sıra ünledi. Bir taraftan ocağı kapatırken bir taraftan telefonunu açtı Nazlı. Her bir mesajı okurken göğsü kanatlandı. Gönlünü hoş tutacak lafları da pek bilir deli çocuk. Geceden beri ağzını yıkamamış. Yoksa Nimet'inin tadı gidermiş dudaklarından. Dünya bir tarafa Nimet bir tarafaymış. Bu işin lamı cimi yokmuş. Çardakta sözleştikleri gibi bu gece şehirden bir arkadaşının arabasıyla dayanacakmış Nimet'in kapısına. Tutacakmış dünya ahiret helalinin elinden ve uçup gideceklermiş kimsenin bilmediği yaban ellere. Nimet dudağını telefona götürüp Cemal'ini öptü, gözlerini yumup, göğsünde sıkıladı. Yüzünde güller açtı. Sen benim yüreğimin gittiği yersin Cemal. Güldü kendine. Amma da afili laf ettim. Öyle ama yalan mı? Topak havladı ardı ardına telaşlı. Kızıl horoz uzun uzun öttü yine zamansız. Anası, kız Nimet nerde kaldın de hadi, diye bağırdı içeriden. Mutfağın camındaki buğuyu sildi Nimet. Kar iyiden iyiye birikmiş ortalığı göz kamaştıran bir beyazlığa boyamıştı. Kar temizliktir, derdi rahmetli ninesi. Ortalıkta ne pislik varsa siler süpürür de öyle kalkar topraktan. Dudaklarını pıtırdatarak ninesine Fatiha gönderdi. İyi olacak her şey. Güzel olacak. Kar bütün kem işleri yoluna koyacak, olmazı olduracak. Ne Nimet'in canı yanacak, ne de Seyit abisinin. Bunun başka çözümü yok. Böyle karlı bir günde Cemal'inin elini tutup geleceğine uçması hayra işaret. Evvela kudurmuş bir fırtına çatırdatacak aileyi, zamanla içlerindeki yangı geçecek. Öfke esneyip yerini sükunete bırakacak. Bırakır mı? Bırakmalı. Ya fırtına önüne aldığı her şeyi yok ederse. Etmez. Etmemeli. Neyse ne... Kargadan korkan darı ekmezmiş. Herkesin canı cehenneme. Bir kez daha dışarı bakıp, gökyüzüne Besmele üfledi ve yazdığı mesajı Cemal'ine gönderdi."} {"url": "https://rihtimdergi.com/yuzuk-parmagi/", "text": "Vakit ikindiyi bulmuştu ve yağmur hala ulaşabildiği her yeri sulamaya devam ediyordu. Haydarpaşa Garı'nın merdivenlerini çıkarken şemsiyesini kapatıp perona koştu. Bir zamanlar tıklım tıklımdı bu istasyon, diye geçti aklından. Şimdi gördüğü tren mezarlığından başka bir şey değildi. En son ne zaman gelmişti? Bir yıl mı? İki mi? Hayır hayır. Tam tamına iki buçuk yıl olmuştu Ayça'yla görüşmeyeli. Küçük büfe bıraktığı gibi duruyordu. Yanındaki berber de. Gar Restaurant'ın kapısı açıktı. Balık kokusu geliyordu içeriden. Severdi şiiri. Annabel Leeyi ezbere okurken gözleri de şiirlenirdi Ayça'nın. Gerçi iş çıkışında soluğu resim atölyelerinde alıp, Tuval ile fırçanın aşkını seyrediyorum, dese de şiirin genç kadın için ayrıcalıklı olduğunu düşünürdü adam. Bir yetmiş beşlik boyuna yakışan uzun bacaklarıyla gar binasına girdi; dışarıda olduğu gibi içeride de eskinin o mahşeri kalabalığından eser yoktu. Koca salon sulu boya eski İstanbul resimleriyle donatılmıştı. Salonun diğer ucunda, ressam olduklarını tahmin ettiği bir grup sohbet ediyordu. Her zamanki gibi dudaklarını bükerek gülümsedi. Ayça da severdi böyle giyinmeyi. Salaş, birçok rengin harman olduğu, çuval mı, elbise mi belli olmayan kıyafetlerin içinde nasıl da güzel hissederdi kendini. Olsun. Ona yakışırdı o ucube kıyafetler. Küçücük boyuyla, şirin esmerliğiyle biblo gibi kızdı işte. Gruba yeniden göz attı. Sırtı dönük kadın uzaktan ne kadar da Ayça'ya benziyordu. Yok canım. Her gördüğün ressam bozuntusunu o zannetmeye başladın artık, diye geçirerek kendisiyle alay etti. Duvardaki çinilerin, kabartma işlemelerin resmini çeken takım elbiseli bir adam kibarca gülümsedi ona. O da hafifçe dudağını yana kaydırıp gülümsemiş gibi yaptı. Takım elbiseli adama özenip omuzlarını daha bir dikleştirdi. Yüzüne ciddiyet takınarak telefonuyla gar binasının duvarından tavanına her cepheden resimler çekti ve büyük kapıdan rıhtıma çıktı. Yağmur aynı iştahla yağmaya devam ederken gök gürültüsüne vapur düdükleri eşlik ediyordu. Merdivenleri inip koşarak kafenin şemsiyelerinden birinin altına sığındı. Tıknaz bir adam belirdi yanında. Saatine baktı genç adam. Ayça'ya çeyrek var. Gür saçlarını uzun ve bakımlı parmaklarıyla taradı. Spor süet ceketinin kollarını silkeleyip krem rengi pantolonunun jilet gibi ütü izlerini gözleriyle okşadı. Dolabından kaç kıyafet çıkarıp yatağın üzerine koyduğunu, kaçını daha giymeden yerine asıp yenisini çıkardığını hatırlayınca yüzü kızardı. Beğenecekti Ayça. Kesinlikle beğenecekti. Tığ gibi çıkacaktı karşısına. Yeniden ve yine aynı tutkuyla titreyecekti. Gerçi telefonda sesi oldukça soğuktu ama olsun. Kadındı sonuçta, biraz nazlanacaktı. Yeniden telefonuna baktı. Mesajlara girdi ve önceki akşamdan bu yana kaç kez okuduğunu hatırlamadığı mesajları yeniden okudu. Her okuyuşunda garip bir ürperti sarıyordu bedenini, yine ürperdi. Kafe şemsiyesinin yanlarından toprağa düşen yağmur, önce şemsiyeye gümbürtüyle çarpıyor, sonra akıntıya katılıyordu. Ceketini düğmeleyip ellerini ovuştururken mesaj sesini duydu. Sandalyeye çöktü. Mesajı tekrar tekrar okudu. Neden sonra etrafına baktı. Merdivenlere, yan yola, denize, kafede boş boş zaman harcayan sandalyelere. Rıhtımın duvarına dizilmiş martılara değdi gözleri bir an. Hep bir ağızdan kahkaha krizine tutulmuş gibilerdi. Yüzü kızardı. Yerdeki yağmurun açtığı suyolunu izledi. Ayağa kalktı, bir solukta merdivenleri tırmanıp bekleme salonuna girdi ve bakışlarıyla bütün alanı taradı. Yarım saat önce gördüğü yüzler yoktu orada. Resim sergisini gezenlerin ayak sesleri duyuluyordu. Peronlara koştu. Kalbinin sesini duyuyordu neredeyse. Geri dönüp restorana girdi. Hoş geldiniz. Nereye oturmak istersiniz? diye sordu garson. Masalara uzandı gözleri tek tek. Bomboş masalara. Yoktu. Buhar olup uçmuştu sanki. Garsona döndü. Zeki Müren'in sesi yayılıyordu ıssız masalara. Parmağıyla oynuyordu adam. Yüzük parmağı, daha dün özgürlüğüne kavuşmuştu. Tıpkı boş yüzük parmağı gibi içi de bomboştu o an."} {"url": "https://rihtimdergi.com/zaman-carki-yeniden-dogan-ejder-adina/", "text": "Öncelikle, Zaman Çarkı'nın bir fantastik edebiyat şaheseri olduğunu belirtelim, ve itirazsız bir biçimde kabul edelim. Bu serinin en büyük özelliği, detayı ve kurgusunun mükemmeliyetçi bir biçimde işlenmesidir. Serinin ana konusu ise şudur (ki ben 14 kitaplık yaklaşık 13 bin sayfalık şaheseri sizin için özet geçer gibi kısaltsam da, bunu sizler için yapacağım): Ejder ile Karanlık Varlık'ın savaşıdır. Seride belirtildiği üzere, bu savaş çağlar boyunca devam etmiştir zira Karanlık Varlık yok edilemez, Çark'ın bir parçasıdır. Ve Ejder de, sürekli yeniden doğar. Burada Ejder olarak tanımlanan elbette bir insan. Kitaptaki adı Rand al'Thor. Ana karakterlerden sadece birisi. Rand'ın çocukluk arkadaşları Perrin Aybara ve Matrim Cauthon da diğer ana karakterlerden. Bilinmesi gereken diğer bir şey ise bizim büyü olarak bildiğimiz eylemin bu dünyadaki karşılığı Saidin ve Saidar. Gücün eril kısmına verilen adı saidin, dişil kısmına verilen isim ise saidar. Ne var ki saidar problemsiz bir biçimde yönlendirilebilse de, saidin Karanlık Varlık tarafından lekelenmiştir ve kullanan delirir. Bu yüzden saidin yönlendirme yeteneği olan erkekler Aes Sedai'ler tarafından ehlileştirilir . Bahsi geçen Aes Sedai terimi ise saidar yönlendirebilen kadınlar için kullanılır. Bizim anlayacağımız biçimde Harvard mezunu büyücü. Bütün seri yukarıda bahsettiğim 3 ana karakter üzerine kurulur. Tabii ki daha çok Rand üzerinden döner olaylar. Kitapta bu üç karaktere ta'veren ismi verilmiştir. Basitçe ta'veren Çark'ı etrafında bükebilen insanlardır. Kaderin etrafımızda şekillenmesi gibi. Ve karakterlerimiz, çağlar boyunca gelmiş geçmiş en güçlü ta'verenler olarak nitelendirilirler. Zaman Çarkı kitapları genellikle en az 700-800 sayfa olduğu için doğal olarak okuması zordur. Fantastik edebiyata aşinalıktan fazlasını gerektirir. Okumaya başladıktan sonra sıkılma oranınız çok yüksektir. Fakat belli bir süre sonra olay örgüsüne hayran kalmaya başlarsınız, en küçük detayları görmeye ve onları takdir etmeye yönelirsiniz. Ülkelerin birbirleriyle ilişkileri, ülkelerin insanların belirgin özellikleri, düşmanlıkları, ticari ilişkileri, ülkelerin coğrafyaları, insanlarının karakteristik özellikleri... bunların hepsini detaylı olarak okuyacaksınız, ve inanın bir süre sonra keyif alacaksınız! Kitap üzerine şahsi görüşüm, kitabın bir şaheser olduğu yönünde. Fanatik LotR hayranlarını dahi ağzı açık bıraktıracak bir kurguya ve karakterlere sahiptir. Bana göre gelmiş geçmiş en iyi seridir ve üzerine daha iyisinin yazılacağını zannetmiyorum."} {"url": "https://rihtimdergi.com/zaman-kontrolu/", "text": "Geçmiş, maddesel eylemini tamamladıktan sonra hatıra olarak zihnimizde depolanıyor. Bu depo yerinde bulunan veriler Salt Okunur formatta açılmıyor ve hatta Düzenle seçeneği bile var. Örnek vermek gerekirse, A kişisinin B kişisini dövdüğünü gözlemliyoruz. Bunu zihnimize ve diğer kayıt cihazlarımıza kaydediyoruz. Aradan yıllar geçiyor ve B kişisi, A tarafından hiçbir zaman dayak yemediğini söylüyor. Öncelikle emin hissediyorsunuz ve yaşanan olayı anlatıyorsunuz. A kişisi de sizin anlattığınız şeyin olmadığını dile getiriyor. Siz de kayıt cihazınıza yöneliyorsunuz. Kim bilir, belki de hafıza sorunu yaşayan kayıt cihazınızdan o verileri kendiniz sildiniz. Ancak bu durum, sizde video ya da ses olarak kayıt olmadığı gerçeğini değiştirmiyor. Hem A hem de B kişisi, sahip olduğunuz bu anının kurmaca olduğunu söylüyor ve siz de onlara inanmaya başlıyorsunuz. Aslında ilk baştan beri, bir başka kişi olarak siz bu olayın yaşandığını ve kayıt etmiş olabileceğinize ihtimal vermiyordunuz. Geçmiş bilgisi, kayıtlı olsun ya da olmasın, her zaman inanca göre değer kazanır. Geçmiş dediğimiz şey; yaşananlar değil, yaşanıldığına inandığımız şeydir. Tabii ki günün birinde bize gelip de Mandela Etkisi hakkında şeyler söylenecek ve bizler de Vay be... diyeceğiz. HUB adı verilen sistemleri bilirsiniz. Veri yığını bir noktada toplanır, işlenir, elenir ve belirli bir düzene koyularak da ilgili noktalara ulaştırılır. Veri yığınının toplandığı nokta, şimdiki zamandır. An adını verdiğimiz ve saliselerle betimlemeye çalıştığımız anlar bütününde, zihin adını verdiğimiz işletim sistemi verileri analiz etmektedir. Oturup düşünsek, taşınsak, karalara bağlasak, hoplayıp zıplasak, kendimizi aşsak ya da buna benzer eylemleri bilinçli bir şekilde yapmaya çalışsak bile; zihnimizin otonom olarak işlediği verilerin trilyonda birini işleyemeyiz. Ortamdaki gürültü seviyesi, nesnelerin şekilleri, tonlar, renkler, geçmişte deneyimlenmiş duygular, hareketler, düzensizlikler, düzenlilikler, sadelikler, karmaşıklıklar... Her şey analiz edilmeye devam ediyor. Siz bu analizi tamamen kontrol altına alamazsınız ancak en azından düzgün çalışmasını sağlayabilirsiniz. Bilgisiz kalan zihinler, yanlış analizler yapar ve yanlış kararlar verirler. Buna cahillik de diyebilirsiniz. Geçmiş, bir inanç meselesidir ve Şimdiki Zaman ise bu inancın sorgulanma işlemidir. Sorgulamadan inanmayın. Gelecek de en az geçmiş kadar hayali bir kavramdır. Zihninizde tamamlanan veri analizinden sonra bazı sonuçlara ulaşırsınız ve bu sonuçların etkenlerinin ne olduğunu tamamen anlamaya çalışırsanız, bir ömür daha boşa gitmiş olacaktır. Peki, geleceği kontrol etmek mümkün müdür? Hem mümkündür hem de en çok kontrol edilen zaman kavramı burasıdır! A kişisi ile B kişisi arasında bir anlaşmazlık var ve ikisi de birbirine katlanamadıklarını belirtiyorlar. İşin kötü yanı şu ki, A ve B birlikte size yardım etmezse yıllardır üzerine uğraştığınız plastikten bir iş yarım kalacak ve zarara siz uğrayacaksınız. Zihninizin savunma mekanizması harekete geçiyor ve A ile B'nin aralarını iyi tutmak için elinizden geleni yapmanız gerektiği sonucuna ulaşıyor . A ile B'ye bağımlı olduğunuza inandığınız için, kendinize ayırmanız gereken geleceğinizin bir kısmını onlara harcıyorsunuz. Veya da siz, A ile B kişilerinin size ihtiyacı olduklarını fark ediyor ve size bağımlı kalmaları için gelecekte onları karamsarlığa düşürecek tedbirler sunuyorsunuz, onların hayatlarının bir kısmını kendiniz için kullanıyorsunuz. Geçmişi, şimdisi ve geleceği belirli kılmaya çalışan zihinler bizleri neye inandırırsa inandırsın; yapmamız gereken şey minimum zararla hayat denilen savaştan kurtulmak değil, tüm zamanlara anlam katacak duyguları çevremizdekilerle paylaşabileceğimiz bir ortam bırakmaktır."} {"url": "https://rihtimdergi.com/zamanin-kisa-tarihi/", "text": "Zaman, ne kelime anlamıyla ne değil. En azından Stephen Hawking ve Star Trek: The Next Generation'un yazarı Leonard Mlodinow'un bu konuda bizi kapıldığımız romantizmden uzaklaştıracak bir kitabı var: Zamanın Daha Kısa Tarihi. Bilimsel bir kitap için 237 hafta boyunca Sunday Times'in çok satanlar listesinde bulunmuş olsa dahi, her 750 kişiden birine ulaşmak o kitabın yazarları için ne anlama gelir bilinmez; lakin bunun insanlık ve bilim için ne ifade ettiğini çok daha rahat görebiliriz: merak. Basılmasının ardından sayısız geri dönüş alan bu kitap tam da bu sorular üzerinden gidiyor. Fizik eğitimi alan biri ya da akademisyen değilseniz kaybettiğiniz bir şey yok, çünkü birbiri ardına kayıp giden cümleleri anlamanın tek ön şartı fiziğe ve hayata ilgi duymak yazarların meslektaşlarındansa diğer insanları düşündüğü aşikar! Zira Zamanın Kısa Tarihi çoğumuzca anlaşılır, net ve yalın bir dile sahip, bu da zaten ilginç olan içeriğini daha da sürükleyici hale getiriyor ve sayfalar hızla çevrilebiliyor. Artık kaplumbağadan kulelere pek inanmıyoruz, ama inandıklarımız/bildiklerimiz hala bilinmeyenin o koca boşluğunun yanında bir hiç kalıyor. Teoriler kanıtlanıyor ya da çürütülüyor, her şey değişiyor. Bizse anlamak için uğraşmaya devam ediyoruz. Günümüzde bir evren tanımımız var, fakat bu hiçbir şeye yetmiyor. Kitap kütleçekiminden bahsederek devam ediyor, kütleçekiminden ve tezatlardan. Gerek bilimin aldığı tepkiler, gerekse antitezler olsun; anlaşılan kesinlik henüz evrenimize uğramamış. Anlatılan Görelilik, Uzay ve Eğriliği, İzotropik Orman , Büyük Patlama ve çok daha fazlası... Hepsi gerçek hayata dayalı örnekler, alıntılar içinde süzülüyor ve sizi yeni fikirlerle baş başa bırakıyor. Görsel hafızasına muhtaç biri olarak özellikle müteşekkirim, zira her bilim kitabında burada olduğu kadar çok diyagram ve resim olmayışı bazen okul seviyesindeki fiziğe geri dönmemi ve konunun aslından uzaklaşmamı sağlıyor oysa Zamanın Kısa Tarihi'ni okumanın insanı teşvik ettiği yegane şeyler daha fazla okumak ve daha çok fikir edinmek. Nasıl algılarsak algılayalım, mutluyken nasıl hızlı ve üzgünken nasıl yavaş geçerse geçsin, dizelerde söz etmekten bıkamadığımız zamanı anlamamızı sağlıyor kitabın vurucu bir kısmı. Bir boyuta yüklediğimiz anlamlardan uzak, zamanın aslında biz akıllı varlıklar için ne anlama geldiği kitabın dayandığı temellerden başlıca olanı ve aklımda en çok yer edineni. Dahası, solucan deliklerinden bilimkurgu yazarlarının en sevdiği nokta olan zaman makinesine, tüm olasılık ve mümkünatları vermeye çalışan anlatımıyla kitap ne çok teknik ne de yetersiz içeriğe sahip. Hawking'in diğer kitaplarının yanında bile daha hafif ama en az onlar kadar dolu kalıyor kitap benim gözümde. Ve kenarını kıvırdığım sayfaları, üstüne aldığım notlar, yavaş yavaş sentezlenen kendi Evren görüşüm ile kalıyorum son bölümü bitirdiğimde. Daha çok Evren görüşüne ihtiyacımız var."} {"url": "https://rihtimdergi.com/zamanin-kokusu/", "text": "Avluya açılan demir kapıya yaslanmış oğluma: Sen git yavrum, bekleme beni, demiştim. Ayakta öylece dikilmesine içim elvermemişti. Kapı önündeydim. Soluk mavi rengiyle anılarımın bir köşesinden bakıp duruyordu bana. Titreyen parmağımı zilin yuvarlak çıkıntısına bir türlü denk getiremiyordum. Geldiğimi pencereden görmüş olacaklardı ki zili çalamadan açılmıştı kapı. Rezzan'dı kapıyı açan. Son on yıldır sadece fotoğraflardan görmüştüm onu. Çok değişmemişti. Ne diyeceğimizi bilemez halde birbirimize bakıyorduk. Birden boynuma sarıldı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Tıpkı, bir barajın dizginlenemez suyunun açılan kapakla coşkuyla akmasına benziyordu bu. Göz pınarlarım kurumamış olsaydı, o an gözyaşlarımız birbirine karışacaktı; biliyordum. Bir süre sonra bulunduğumuz zamana geri dönmüş olacak ki birden koluma girdi ve evin kapısına doğru yürümeye başladık. Gözümün seçebildiği kadarıyla bahçeyi inceliyordum o sırada. Yıllardır bakım yapılmadığı gözüme çarpmıştı. Bir de yürüyüş yoluna dökülen yapraklar süpürülmüştü. Hepsi bu... Diğer her şey aynıydı. Kapının önünde birkaç tane ayakkabı vardı. Eğilemediğim için ayakkabılarımı çıkarması ve içeri girmeme yardım etmesi gerekiyordu. Ben söylemeden anladı sağ olsun. Aralık bıraktığı kapıyı sonuna kadar açtığında saman sarısı duvarlara sinmiş o tanıdık koku çarpmıştı burnuma. Hemen karşıda mutfak görünüyordu. Balkonunda oturanlar vardı ama kimlerdi hiç sormamıştım. Duvarlara tutuna tutuna yürümeye başladım. Sanki duvarlar ellerini uzatmışlar da eski dostlarını gördüklerine sevinmişler gibi hareketlenmişlerdi gözümde. Kızım, biraz yalnız bırakabilir misin beni? demiştim sonra Rezzan'a. Usulca gitmişti yanımdan ki gittiğini uzun bir süre sonra fark etmiştim. Ayaklarım beni koridorun sonuna doğru götürmeye başlamıştı. Nihayet odanın önündeydim. O çok sevdiği odasının. Hem salon hem oturma odası olan; dertleştiğimiz, dertlendiğimiz, çocuklarımızı ayağımızda sallarken hayaller kurduğumuz, mantı büküp sarma sardığımız, ilk telefonu bağlattığımız, önce siyah beyaz olan ve sonrasında renklenen televizyonun önünde çekirdek çitlediğimiz, ağladığımız, güldüğümüz, çeyiz serdiğimiz, torunlarımızı büyüttüğümüz, bayramlaştığımız, yarım asırlık kutunun... Çok benzerinden benim de vardı. Şimdi yerine dört katlı, sekiz daireli apartman dikildi. Her şey değişir, değişmez sandığımız şeyler bile. Hep aynı kalacakmış gibi dünya. Oysa öyle değil hiç. Kokular bile değişir, üzerine zamanın tozu eklenir. Hem bu tozun kokusu da vardır aslında. Saniyelerin, saatlerin... O kokuları takip ede ede döner dururuz içinde ve ne kadar gidersek gidelim geçmişe, döner dolaşır yine bugüne geliriz. İstesek de istemesek de. Rengi solmuş, tepesindeki ahşap oymaları matlaşmış koltuk takımına ilişti gözüm. Ne çok sevinmişti bunlar eve doluverdiğinde. Çocuk gibi dönmüştü kollarını açıp. Saat, içi fincan takımıyla dolu vitrin, yıpranmış halı, sütlü kahve perdeler, kapı önünde nöbet bekleyen örgü paspas, saman rengi duvarlar, hepsi aynıydı ama yok, hepsi değişmişti; çünkü sahipleri gitmişti... Ragıp Efendi'nin camdan görünen kararmış yüzü bile gitmişti. Ne çok şey değişmişti. Odadan çıktığımda Rezzan bitivermişti yanımda. Yoksa kapıda beni mi beklemişti? Kaç dakikadır buradaydım ben? Yoksa bir saat mi geçmişti; hiçbir şey bilmiyordum. Koridorda Rezzan'a tutunmuş yürürken duvarda asılı boy aynasına ilişti gözüm. Sahi kaç yıl olmuştu bu eve gelmeyeli? Bir? İki? Gördüğüm ben değil de sanki bir yabancıydı. Bükülmüş beli, platin takılmış bacağıyla, eğrilmiş duruyordu karşımda. Selam veresim gelmemişti. Hadi mutfağa girelim, dedi içtenlikle. Yemek yemeden göndermeyiz seni. Bir şey diyememiştim. Oraya giremem ben, bakamam o tencerelere, tabaklara. Dokunamam boyaları dökülmüş ahşap şekerliğe, çay içtiğimiz bardaklara. Oturamam o sandalyede, yüreğim buna dayanmaz, diyememiştim. Ama o anlamıştı yüzümden. Hep anlardı beni. Bir bakışımla çözerdi içimdeki düğümleri, çocukluğundan beri. Israr etmedi hiç. Aynı anda dış kapıya yönelmiştik az sonra. Kusuruma bakma kızım, diyebilmiştim. Boğazımda bir yumru... Belki bahçeye çıksak kendimi zorlayıp biraz konuşabilirdim. Ayakkabımı titizlikle giydirdi. Kol kola üç basamağı indik. Dilim çözülüvermişti: Seni ayrı bir severdi, dedim. Biliyorum, dedi. Gözleri doldu bu sefer, yaşları inemedi. Almanya'ya gittiğimden beri daha da kötüleşmişti. Babaannemin hastalığına hep ben sebep olmuşum gibi geliyor bazen. İçimi susturamıyorum, dedi. Hayır, kızım; sandığın gibi değil. Senin mutlu olacağını bildiği için uğurladı seni gurbete. Sakın üzülüp de kendini harap etmeyesin. demiştim. Gözleri içtenlikle gülümsemişti. Hoşça kalın, dedim içimden. Bir daha görüşemeyeceğiz, bunu hepimiz biliyoruz. O da biliyordu bunu. Birkaç ay önce hastanede söylemişti bana. Kendine dikkat et n'olur, demişti. Bir de: Seni bırakıp gideceğim, n'olur küsme bana, dememişti ama ben duymuştum."} {"url": "https://rihtimdergi.com/zannettiginiz-kisi-degilim/", "text": "Söze nereden ve nasıl başlamam gerektiğini bilmiyorum aslında. Şimdi size basmakalıp sözlerle, evliliğimle ilgili sorunlar yaşıyorum, desem; gerçekten evliliğin kendisinde ya da eşimle aramda problemler olduğunu düşüneceksiniz doğal olarak. Daha en başından yanlış yola sapmış olacağız ve o yoldan dönmesi de ayrıca zahmet gerektirecek. O halde şöyle başlamalıyım sanırım; evliliğimle veya eşimle ilgili bir sorunum yok ama evlendiğim andan itibaren başladığına inandığım ve bu zamana kadar geçen süreçte beni giderek içine alıp ezmeye çalışan görünmez bir gücün, kontrol edemediğim bir tesirin etkisi altında olduğumu söyleyebilirim. Yakın dostlarım her evlilikte yaşanan sancıları yaşadığım konusunda ısrar ederken, annem ise mutlu evliliğimizin kem gözlere, nazarlara geldiğini düşünüyor. Nazar! Sadece tebessüm edebiliyorum annemin saflığına. Keşke her şey bu kadar basit olabilseydi. Son dönemlerde sorun sadece benmişim gibi geliyor. Kaynak içimde doğuyor, çevreme yayılıyor ve oradan tekrar bana yansıyor. Eşimi seviyorum. Birbirimizi severek evlendik ve bu karardan bir an bile pişmanlık duymadık. Fakat evlendikten sonra taşındığımız ev -ki evim demeye dilim varmıyor, çünkü bunu hiç hissedemedim- içindeki eşyalar, o eve has koku, hatta soluduğum hava; eşikten adımımı attığım ilk andan itibaren bana oldukça yabancı geliyor. Ve bu yabancılığın üstesinden gelemiyorum. Evdeki her şeyi, yatağımı bile yadırgıyorum ve geceleri uyuyamıyorum. Yatağın içi dikenli tellerle dolu adeta; hareket ettikçe etime batıyor, ne yana dönsem canımı yakıyor. Çoğu zaman eşyalar üzerime üzerime geliyor. Oturduğum koltuk beni içine çekiyor, televizyon ani parlamalarla kör etmeye çalışıyor, müzik çalar kulak zarımı delmek istercesine yüksek perdeden ve aniden cızırdıyor, kitaplıklar ha devrildi ha devrilecek. İşten eve döndüğümde tebessümle kapıyı açan karımı bile garipsiyorum, bazen. Evet bazen, yabancı bir daireye gelmişim ve dalgınlıktan yanlış zili çalmışım gibi irkiliyorum karşısında. Öyle hissediyorum ki, sanki bana çok benzeyen birinin hayatını çalmışım ve bunu bir tek ben biliyorum. Bedenim ona çok benziyor ama ruhum o değil. Kimse de farkında değil."} {"url": "https://rihtimdergi.com/zavalli-rifki/", "text": "Yaz sıcaklarının bastırdığı günlerde karşılaştık Rıfkı'yla. Kısa zamanda gösterdi sıkı muhabbetlerin adamı olduğunu. Lafını esirgemezdi. Acı tatlı demeden ağzına geleni söylerdi. Acaba gerçek dost muydu? Bilmiyorum. Tanışıklığımız uzun sürmedi; öldü. Aslında öldürüldü. Katil kim mi? Gerçeği saklayamayacağım; o katil benim. Kaza falan değil, düpedüz taammüden cinayet. Onu nasıl mı katlettim? Tanışmamızın üçüncü gecesi, marketten aldığım en etkili sinek ilacıyla. Hiç beklemediği anda arkasından yaklaştım. Defalarca duyulan fıssssss!! sesinin ardından neye uğradığını anlayamadı. Can havliyle havalandı. Küçük daireler çizdi havada. En fazla üç-beş tur atabildi. Yere çakıldı. Gıkını çıkartamadı. Neden onu öldürdüğümü anlatmadan önce nasıl tanıştığımızdan bahsedeyim. Uykusuzluğum yaz sıcaklarıyla iyice çekilmez hale gelmişti. Yastıkla güreşe tutuşmuştuk yine. Ne yalan söyleyeyim rakip zorlu çıkmıştı. Güreş uzadıkça uzamıştı. Fakat sonunda kaybeden bendim. Öyle yorulmuşum ki gözlerim kapanmış habersizce. Yenildiğimin bile farkına varamamıştım. Sabaha kadar derin uykuya daldığımı düşünüyorsunuz değil mi? Çok yanılıyorsunuz. On dakika bilemediniz on beş dakika sürmemişti uyku keyfim. Yerimden fırladım neler olduğunu anlayamadan. Sanki dişçinin biri gelmiş kafamın içindeki çürüklere şehvetle saldırmıştı. Beynimi oyuyordu. Ses kesiliverdi aniden. Başımı yastığa koydum. O görünmeyen dişçi vakit kaybetmemişti yeniden işbaşı yapmak için. Sinir bozucu oyun bitmek bilmiyordu. Anlaşılan uyku bana haramdı. Kalktım. Doğruca aydınlatma anahtarına uzandım. Tavandan yayılan ışık, gözlerime ok gibi saplanıyordu. Etrafa bakındım. Ortalarda görünmüyordu o alçak. Kan çanağına dönen gözlerim acıyordu. Yatakta oturdum. Özensizce duvara yasladığım yastığa verdim sırtımı. Karşımda tuvalet masasının aynası. Zavallı halimi gördüm uykuya hasret gözlerimle. Durumum hiç de iyi değildi. Gözkapaklarım iner inmez aynı ses koşuşturmaya başladı duvarların arasında. Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Bu kez o alçağın yerini tespit etmiştim. Ampulün etrafında birkaç tur attıktan sonra süzülerek uçtu. Gidip aynaya kondu. Fakındaydım beni kestiğinin. Yerimden kalkmaya halim yoktu. Zaten yapacağım ilk hamleyle ücra köşelerin birinde mevzilenecekti. Teşekkür etti. Duygulanmıştı. Artık kimlik sahibiydi. Sohbete daldık. Ona, sevmesem de sabah işe gitmem gerektiğini, önemli işlerim olduğunu söyledim. Anlayışlı davrandı. Ses çıkarmadan bir köşede sessizce sabahı bekleyeceğine söz verdi. Minnettarlığı sinmişti sesine. Ne de olsa isim babasıydım bugüne bugün. Sözünü tutacağından emindim. Fakat köşesine çekilmeden aklından geçenleri söylemeden de edemedi. Bana söyleyecek neyi olabilirdi ki sivrisinek beyinli Rıfkı'nın! Ama rahatımı düşünerek onu ciddiye alıyormuş gibi davrandım. Yerimden fırladım. Giyinirken teşekkür ettim Rıfkı'ya. Kahvaltı için zamanım yoktu, evden fırladım. Tam zamanında işteydim. Toplantı beklenenden uzun sürdü. Çıktığımda konuşmaya dermanım yoktu. Daha kötüsü, üzgündüm. Paydosu dört gözle bekledim. Eve gitmeden bir küçük rakı şişesinin dibini buldum. Taksiye atladım. Çok geçmeden evdeydim. Doğruca yatak odasına attım kendimi. Üstümü çıkartmadan yüzükoyun uzandım. Onu unutmuştum. Beynimi oyan sesi işittiğimde Rıfkı'yı anımsadım. Her şeyi biliyordu Rıfkı. Uzun uzun konuştuk. Daha doğrusu ben anlattım Rıfkı dinledi. İyi dinleyiciydi. Gıkını çıkarmadı onca zaman. Konuştukça rahatlıyordum. Sonunda susmuştum. Odadaki sessizlik onun sırası geldiğini söylüyordu. Rıfkı üstümü çıkarmadığımı anımsattı önce. Kravatı, ceketi, pantolonu üstümden atarken zor duruyordum ayakta. Rıfkı başladı içindekileri dökmeye. Sen aslında olacakları biliyordun. Bunca yılın personel müdürüsün, en azından tahmin ediyordun yaşanacakları. Önce itiraz edecek oldum. Fakat Rıfkı öyle bastırdı ki her şeyi kabul ettim sonunda. Benim uykularımı kaçıran şeyi vurdu suratıma. Şuncacık sivrisinek aklıyla dersimi vermişti. Uyku gözlerimden akıyordu. Arkadaşım çok anlayışlıydı, beni rahatsız etmeyeceğini söyleyip köşesine çekildi. Her zamanki yerine gidip kondu. Başımı yastığa koydum. Fakat uyumak ne mümkün! Alkol de işi yaramamıştı. Çaktırmadan onu izliyordum. Aynadan beni kesiyordu. Kıvranıp duruyordu. Belli ki onu rahatsız eden bir şeyler var. Ne yaptıysam derdini söylemedi. Uykusuz geçmişti gecem. Fakat yine de her zamanki saatte ofisteydim. İşten çıkartılan arkadaşların boşluğu hemen hissediliyordu. Öğleden sonra Genel Müdürün odasına çağrıldım. Şimdi anımsamadığım tumturaklı sözlerin ardından hizmetlerim için teşekkür ederek işime son verildiği söylendi. İki gün üst üste ilk kez içiyordum. Rıfkı'nın neden kıvrandığını çözmüştüm ilk kadehten sonra. Hain Rıfkı! Demek isim babandan bildiklerini saklamak ha! Cinayet artık kaçınılmazdı. Doğruca yol üstündeki markete gittim. Bir küçük rakı, yanına birkaç parça meze aldım. En etkili sivrisinek ilacını diğerlerinin yanına değil de evrak çantama yerleştirdim. Cinayet aletini açıkta taşıyacak halim yoktu ya. Eve vardığımda soluğu yatak odasında aldım. Rıfkı tedirgindi. İşime son verileceğini dünden bildiğini itiraf etti sıkıştırdığımda. Baktı iş kötüye gidiyor, aslında işten çıkartılmakla kendimi kurtarmak için ilk kez fırsat yakaladığımı söyleyiverdi. Ona göre vicdanımla kuralların arasına sıkışmıştım. Vicdanımdan kurtulmadıkça yeni bir işe girsem de huzuru yakalayamayacağımı, uykusuzluktan kurtulamayacağımı söyledi. Birkaç saniye sesiz kaldı. Ardından devam etti. Ona göre tek kurtuluşum sivrisineği bol bir yerlere çekip gitmemdi. Tabii cesaretin varsa! demeyi de eklemeden edemedi. Yüzleşemediğim gerçekleri tokat gibi çaktığında sarsıldım. Sanki yaşananların sorumlusuymuş gibi Rıfkı'ya duyduğum öfke her geçen dakika artıyordu. Yatak odasının kapısını çarpıp çıktım. Rakı sofrasını hazırlarken şimdiye kadar hiç bu kadar özensiz davranmamıştım. Nedeni belli; katil olmak kolay mı? Kadehleri ardı ardına yuvarladım. Kalktığımda ayakta durmakta zorlanıyordum. Suç aletini çantadan çıkardım. Odaya girerken silahım arkamdaydı. Rıfkı olacakları anlamıştı sanırım. Yerinde duramıyordu. Kendini oradan oraya atıyordu. Silahımı çektim. İlk atışta tam isabet! Durmadım ardı ardına sıktım kimyasalı. Biliyorum kimyasal silah kullanmakla suçlayacaktı cümle alem beni. Fakat Rıfkı da beni fazla tahrik etmişti. En son anımsadığım Rıfkı'nın döne döne düşüp yere çakıldığıydı. Sonrası kayıtlarımda yok. Sanki hafızamın o bölümü silinmişti. Ertesi gün öğlene doğru uyandım. Rıfkı'nın cansız bedenini görünce bana bir haller oldu. Gözyaşlarımı tutamıyordum. Diz çöktüm, özür diledim defalarca. Kendimi cezalandıracaktım. Sinek ilacının dibini buldum bir sıkışta. Nefes alamıyordum. Sadece doğruyu söylediği için canına kıydığım Rıfkı'ya silahı doğrulttuğumdaki kadar cesur değildim. Koşup pencereyi açtım. Derin derin nefes aldım. Uzaklardan özgürlük şarkıları işitiliyordu. İçimdeki işgal güçleri savunma düzenine geçtiğinde pencereyi kapattım aceleyle. Kendimi yatağa attım. Kulağımı kapattım. Ne yaptıysam o başkaldıran şarkılardan kurtulamıyordum. Camlar dayanamadı, Rıfkı anısına dışarıdakilerin başlattığı büyük taarruza; kırıldılar. Tüm bedenim cenk meydanıydı. Canım yanıyordu. Kıvranıyordum. İnsanın içini kaynatan şenlikli şarkılarla saldırı sürüyordu. İçimdeki işgalciler ne yapacağını bilememenin şaşkınlığını yaşıyordu. Doğruya doğru iki taraf da dişliydi. Çarpışma her geçen dakika daha da şiddetleniyordu. Aylarca sürdü kanlı savaş. Sonrası?.. Bahar yaza dönmüştü. Rüzgar hafiften esiyor. Gökyüzü pırıl pırıl. Güneşin altında masmavi deniz miskin miskin uzanmış, kış yorgunluğunu atmak istercesine. Açıktaki balıkçı teknesinin gürültüsü belli belirsiz kıyıya ulaşıyor. Eski iskeleye bağlı üç sandalı deniz ana kucağına almış pışpışlıyor. Öndeki sandalın içinde sırtüstü yatan adam ellerini başının altında kavuşturmuş. Yüzünü örten şapkanın altında dinginliğin orta yerinde kuralsız, sınırsız, huzurlu bir uykudaydı. Yıllarca güneşten, temiz havadan uzak kalmış zindan mahkumu misali kendini bırakıvermişti sıradanlığın içine; denizdeki balık, havadaki martı, kıyıdaki köpek gibi. Az ileride otlayan ineğin bıraktığı bok gibi. Geçmişten bugüne getirmeye layık gördüğü tek şey sandalının adıydı: Rıfkı."} {"url": "https://rihtimdergi.com/zehra/", "text": "Ne zamandır buradayım? Bir hafta, iki ay, beş yıl? Hayır, yüzyıllardır burada olmalıyım. Yoksa nasıl açıklanır; havasına, suyuna, toprağına bu kadar çok karışmam? Nasıl açıklanır küçücük çocukların ağız kenarlarına biriken ucuz ve boyalı şeker kalıntılarında huzuru bulmam? Evet, ben yüzyıllardır burada olmalıyım. Güneş ufuktan silindi silinecekti. Göğün tamamen kararmamış olmasına karşın, yıldızlar diri ve belirginlerdi. Kar son birkaç yılın en yüksek seviyesine ulaşmıştı. Doğaya serilen bu beyazlık, çevreyi olduğundan daha aydınlık gösteriyordu. Bu yüzden daha az korkuyordu, yolun kenarında beklerken. Mütemadiyen birkaç adım öne yürüyerek yolun sol tarafına bakıyordu. O birkaç adımda dans eder gibi minik ve seri hareket ediyor, siyah yün eldivenli avuçlarını ağzına götürüp duruyordu. Dakikalar sonra baktığı yönden bir araç göründü. Donacağımı hissettiğim vakit göründü araba. Sürgülü kapının önünde durdum. Şoför ön kapıyı açtı. Üşümüşsündür hoca hanım, sen böyle gel dedi. Yanına oturdum. Eldivenlerimi çıkardım. Ellerim soğuktan yanmıştı. Dokundukça sızlıyordu. Şimdi ısınırsın hoca hanım dedi şoför, yüzüme bakar bakmaz. Gerçekten de on dakika kadar sonra ayaklarımdan yukarı doğru bir gevşeme yayıldı. Göz kapaklarım artan sıcakla birlikte gittikçe ağırlaşırken, ani bir frenle birden öne doğru savruldum. İnsanların şivelerine sıkıştırdıkları sinir sözcükleri ve şoförün şaşkınlığı içinde yolun ortasında bir kız çocuğunun durduğunu fark ettim. Hatta artık ağırlığı üzerinden alınmış gözlerimle bu kız çocuğunu tanıdım da: Zehraydı. Arabanın farları güzel yüzünü aydınlatıyor, iri gözleri korkudan çok yolumuzu kasıtlı olarak kesmiş gibi bakıyordu. Gerilmiş elini sağa doğru sallayarak çekilmesini işaret etti şoför. Öğrencim o benim, bir dakika bekler misiniz? deyip, cevap beklemeden indim araçtan. Çeyrek saat içinde hava iyice kötüleşmiş, buz kestiren bir ayaza dönmüştü. Çabucak Zehra'nın yanına yanaştım. Beni tanıyıp gülümsemesiyle göz kenarlarında iki keskin çizgi belirdi. Bu çizgiler okula ilk başladığı gün de dikkatimi çekmişti. Giderim öğretmenim. Şuradan aşağıya indim mi köye varıyorum zaten. dedi, elini yolun altında kalan kayalıklı yokuşa uzatırken. Sonra da sıradaki soruyu biliyormuşçasına fenerini çıkarıp gösterdi. Peki. Yarın işin olmadığı bir zaman okula uğra mutlaka olur mu? dedim. Onu evime davet etmişim gibi memnun bir gülümseme yayıldı yüzüne. Başını hızlıca salladı. Tekrar araca bindiğimde Zehrayı karanlık bir yokuşa teslim etmiş olmanın suçluluğunu duyuyordum. Bir şubat ayıydı. İlk dersin ortalarına gelmiştik. Kapı çalındı. Kesin Zehra geldi, öğretmenim dediler çocuklar hep bir ağızdan. Gidip yavaşça açtım kapıyı. Zehra kucağına üç paket cips bastırmış, nemli ve korku dolu iri gözleriyle bana bakıyordu. Sırasına doğru ilerlerken mırıldanmaları arasında: Ben geliyordum, köpek beni peşledi cümlesini anlayabildim sadece. Dakikalar sonra ellerindeki cipsler hala göğsüne basılı öylece hareketsiz oturduğunu fark ettim. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu ama yüzü ifadesizdi. Donuk bakışları, kahverengi, yıllanmış, kirli masaya kitlenmişti. Yanına gittim. İyi misin Zehra? dedim. Başını salladı. Neden ağlıyorsun? dedim, cevap vermedi. Devamında sorduğum tüm sorularda sessizliğini korudu. Diz çöktüm, gözlerine baktım. Nihayet o titrek sesi aralanan dudaklarından havalanıverdi. Öğretmenim... Ellerim... O an fark ettim Zehra'nın ellerini. Yol boyunca soğuktan yanmış, kıpkırmızı olmuşlardı ve muhtemelen sızısı canını çok yakıyordu. Avuçlarımın içine aldım ufacık ellerini. Ovdum bir süre. Sonra ayakkabılarına takıldı gözüm. Kardan sırılsıklam olmuşlardı. Sobanın yanına bir sıra çekip Zehra'yı oraya oturttum. Ayakları kuruyana kadar o şekilde kaldı. Isındıkça yüzüne bir tebessüm yayılıyor, eski neşeli haline geri dönüyordu. Üçüncü dersin sonunda: Öğretmenim, sana bir hediye getirdim dedi. Cebinden bir tükenmez kalem çıkardı. Gözleri öyle mutluydu şimdi, öyle yıldızlı. Kalemi alıp çok teşekkür ettim. Öğretmenim... dedi, hemen atılarak, ...kalem yazmıyor. Ama sobanın yanında tutup biraz sallarsan, yazacaktır. Kalemi de Zehra'yı da göğsüme basmak istediğim o an sadece gülümseyerek, Öyle mi, peki öyle yaparım Zehra diyebildim. Ve şimdi, altı yıl sonra; elindeki cips paketleri yerine fener, ayağındaki soluk pembe ve yırtık ayakkabıların yerine lastik çizme ile gördüğüm Zehra, benim için hala göğsüme basmak istediğim o küçük kız çocuğu. Düşüncelerimden sıyrılınca eve yaklaştığımı fark ettim. Araçtan inip eve yürürken rüzgarın falakasına yatmış gibiydim. Gece, korkutucu bir siyahlığın içinde coğrafyayı başka bir yere savurmak istiyordu sanki. Sıcak bir duşun ardından sigaramı alıp balkon penceresinin önünde oturdum. Aynı anda telefonum çalmaya başladı. Arayan Zehra'nın babasıydı. Korkarak açtım telefonu. Neyse ki karşıdan gelen ses Zehra'nındı. Sigarasını içmeden söndürdü. Sigara içmeyecek kadar güzelleşmişti gecesi. Çok güzel yazılmış, her şeyi hayal ederek okudum."} {"url": "https://rihtimdergi.com/zeytin-cekirdegi/", "text": "Usulca, sesin geldiği yeri bulmaya çalışırım. Sonra bir daha; ama bu sefer daha güçlü bir vuruştur bu. Hemen balkona koşarım; fakat ses dışarıdan gelmiyordur. Kulağımı sakince duvarın sıvalarında gezdiririm, ama bu ses komşuların sesi de değildir. O an çaresizce başımı dizlerimin arasına alıp düşünmeye başladım. İçimde bir şeyin nefes aldığını hissettim. Benimle birlikte yaşayan başka bir şey daha vardı ve ben bunu ilk defa fark etmiştim. Belki de ilk defa bu kadar yaklaşmıştım. Hemen gizlemeye çalışıp sessiz ol diye fısıldadım; ama hiç dinlemedi beni. Herkese meydan okur gibi daha hızlı vurdu. Sussana dedim, sus... Ya biri duyarsa; ya benden başkası da duyarsa... Bu düşünce bana soğuk soğuk terler döktürmeye başlamıştı. Hemen hızlıca düşünüp bir karar verdim. Ondan kurtulmam gerekiyordu ve ellerimin arasına alıp artık atmasını durdurmalıydım. Bunu yapabilirdim. Hızlıca avucumun içinde sıkıştırmaya başladım. Onu yok etme arzusundan o kadar gözüm dönmüştü ki ellerimin arasındayken aslında onun beni ele geçirdiğini fark edememiştim. İşte o zaman onu bir yere gömüp kaçmaya karar verdim; çünkü biliyordum ki toprak aldığını asla geri vermezdi. Ben de kazdım, hiç durmadan kazdım... İşte bu sefer olmuştu ve nazikçe onu yere bıraktım. Sanki üzerine attığım her toprak benim ağzıma doluyordu. Üzerine düşen her taşta ebabil kuşları tarafından taşlanıyor ve kanıyordum. Ben seni yok ederken aslında senin can suyunu veriyordum. Son bir kez dönüp arkama baktım... Çok fazla yara bere almış, çok fazla uğraş vermiştim ama yine de başarmıştım. Bu bir zafer miydi? Bunu kutlamalı mıydım? Siz içinizdeki bir şeyi öldürdüğünüz zaman bunu kutlar mısınız? Böyle anlarda ne yapılırdı ki... Ben öylece oturdum, sadece oturdum. Biliyor musunuz önceleri hiç ağlayamadım. Gözyaşlarım artık yanağımın yolunu ezberledikleri için küsmüşlerdi bana. Evet, anladım sanırım yas tutmam gerekiyordu; ama neden? İçten içe bir parazit gibi sizi kemirmeye başlayan, duygularınızı sömüren bir şeyi o sizi yok etmeden önce yok ettiğiniz için mi? Bu hiç adil değil, hem de hiç. Gerçek hayatta bunun cezası hapis, ama bu kendi içinizde işlediğiniz bir cinayetse eğer; suçlu da sizsiniz, hakim de, avukat da anlayacağınız adaletin tokmağı sizin elinizde, isterseniz kalemi kırıp kendinizi ömür boyu tutsak edin, isterseniz bu davayı sonsuza kadar kapatıp beraat edin. Ben artık davamdan beraat ediyorum; çünkü masum bulundum. Şu andan itibaren bildiğim tek bir şey vardı; o da ruhumu boğan bu düşüncelere daha fazla katlanamadığımdı. Anksiyetem artık bu yorucu duygular içinde savaşmama izin vermiyordu ya da bilemiyorum belki de içine düştüğüm kaostan besleniyordu. Zihnimi kontrol etmekte güçlük çekiyordum. Hiçbir düşüncem yerinde oturup, sakince sırasının gelmesini beklemiyordu. Zihnim artık o kadar yorulmuştu ki ellerim titriyor, yer yer gözlerim kararıyordu. Bunu hiç bilmeyen biri için anlaması, yaşayan bir kişi içinse anlatması çok zor, düşünün ki bütün hayatınızı boğazınıza takılan bir zeytin çekirdeği yüzünden, kesik kesik nefes aldığınız sırada boğulmamaya çalışarak geçiriyorsunuz, işte öyle bir şey ama merak etmeyin kimse zeytin çekirdeğinden ölmez. En azından ben ölmedim."} {"url": "https://rihtimdergi.com/zeytin-gozlu-cocuk/", "text": "Saçların simsiyah, iki yeni olgunlaşmış siyah zeytin; isten, topraktan ve pislikten kararmış yüzüne iki parlak göz misali yerleşmiş; dudağın tazeyken dalından koparılmış bir kiraz, burnun ise deniz kıyılarına vurmuş çakıl taşları kadar minik, ne tatlı bir çocuksun sen! Oysa biraz kirli, epey ürkeksin; kaldırımlarda, terk edilmiş bahçelerde, çamurlu caddelerde tek başına yürüyen yalnız bir çocuksun sen, değil mi? Halbuki yüzünün her bir kıvrımı anlamla, saf arzularla dolu; gözlerini çevirdiğin herkes senin sonsuz merhametin ve sevginle kutsanıyor, günahlarından arınıyor. Ama yalnızsın sen, yumuşak kucağına oturabileceğin bir annen, boynuna sarılabileceğin bir baban, göz kulak olabileceğin minik bir kardeşin yok senin; o yüzden gözlerini sabahları gökyüzüne, meşe ağacının dalında şakıyan bülbüle, her gün kayığıyla denize açılan bir ihtiyar balıkçıya çeviriyorsun; akşamları ise ateşin başına dizilmiş, yanık türküler tutturan birkaç evsize, baykuşların kıpırtılarına, küçük çocukların yere attığı dondurma çöplerinin etrafında birikmiş karıncalara, elinde şarap şişesiyle tek başına yürüyen bir sarhoşun sayıklamalarına... Hoş, böylesi daha iyi değil mi? İnsan kalabalıkta kaybolup durur, şimdiyse tüm kalabalık senin zeytini andıran parlak gözlerinde kayboluyor, arınıyor ve iyileşiyor; senin varlığını belli belirsiz anımsayarak, kanıksayarak. Anadolu'nun evladı, daha bir günlük bebeğim ben! Yeterli, yeterli, ben zaten hepsini biliyorum evladım; yalnız sen de duy, bil istedim! Biz çok benziyoruz, o yüzden biliyorum ki sen de anlıyorsun beni. Yorulma, koy minik başını buram buram kan kokan çimenli yaylalarımın üzerine, damarlarındaki kan heyecanla aksın şu altında yatan cansızların dualarını duyunca. Dinlendikten sonra kalkarsın aziz çocuğum, gezersin etrafımı karış karış, ben o sırada bir nöbetçi gibi bekleyeceğim yanı başında, evet, tam burada. Ben de yorulmuyor muyum, bunu mu merak ettin? Asla, asla, o kadar çok şey gördükten sonra uyku girer mi göze, yürek elverir mi öylece dinlenmeye? İzin ver, tarlalarımdan, ovalarımdan, oyuklarımdan, toprağımdan yükselen bir bahar meltemi sarsın vücudunu bir meleğin kanatları gibi; çıkarsın seni pamuktan bulutların üzerine. Gün ışığı aydınlatırken ensene yağan kar tanelerini, eğ başını aşağı, izle aşağıdakini. Şaşırdın, değil mi? Şimdi kendi kendine soruyorsun, ürperiyorsun, seviniyorsun; yeryüzünde de yıldız olur muymuş, yalnız gökyüzünde asılı değil miydi onlar? Uzun etekleri rüzgarda uçuşan, kucağında bebeğini sallandıran, tarlada koşuşan, yas tutan bir sürü yıldız. Kuzey, güney, doğu, batı; poşetinden düşüp yere sekerek saçılan boncukları andıran, etrafa yayılmış yıldızlar. Orada ışıklarıyla beraber kendilerini de tüketecek Anadolu kadınları; sönüp gidecekler bir gün ki bilirsin, gitti zaten birçoğu. Oysa bir yıldızı gönülden seven bir çocuk onun söndüğünü bilmez, bir başka yıldıza kendi yıldızıymış sanarak aşık gibi bakar gece yarıları, onunla konuşur, itiraf eder her şeyi! İşte, bu kadınlar da öyle evladım, bizzat öyleler, görüyorsun değil mi? Yalnız gözlerinle değil, ruhunla, damarlarının içinde akan kanla görmen gerekir pek tabii; çünkü bu kadınlar acıyla yoğrulup duran yaşamlarında beşeri zevkten ve sıkıntılardan uzak, kan soluyarak, kocalarını toprak altına vererek, sonsuz cefa veren bir yoksulluk içinde geçip giderler; sonunda söndüklerinde, ışıkları bu gördüğün toprağı, ağaçları, taşları ve şahit olduğun tarihi aydınlatır! Ah, o kadınlar, onlar olmasa ne sen benim yüreğimi bilirdin, ne de ben seninkini; sen, basit, sıradan ve öylesine bir çocuk olurdun; bense tarihsiz, şiirsiz, unutulmuş bir tutam toprak. İn bulutlardan yavrum, benim bağrımda büyümüş, emzirdiğim tüm o milletler gelsin şimdi; bir merdivene dönüşüvererek minik ayaklarına kadar yükselsinler. Yürürken iyi bak etrafına; o melek kadınların gözlerinde dev bir medeniyetin köklerini, bizim istikbalimizi, geçmişi gör! Ağlıyorsun şimdi, ağlıyorsun değil mi küçüğüm! Bir şey demeyeceğim sana; bırak, ağla istediğin kadar çocuğum, ağla, ben de ağlıyorum çünkü. Bizim kalbimiz de, yazgımız da aynı, evladım. Gel, yat üzerime, kapat gözlerini, senin de beşiğin olayım, uykuya dalana kadar sallayayım seni tüm gece. Sonra bir rüzgar kılığına girip tüm mezarları, dağları, taşları, anaları dolaşacağım sessizce; minnet sözleri akacak dudaklarımdan, en yüksek ve anlatılmaz duyguların tesirlerinin eşliğinde. Kulaklarına fısıldayacağım, gülümseyeceğim, ısıtacağım buğday tenlerini: Ahali, Anadolu geldi! Minnettar hepinize! Canlar feda olsun sana, bu can kaygısı değil! Ancak sonsuza kadar sayıklanacak senin kalbinde."} {"url": "https://rihtimdergi.com/zihinsel-utku/", "text": "Tutkulu bir şekilde bağlandığımız hedeflere ulaşmamız utkuları doğurur. Zafer olarak nitelendirdiğimiz tüm kavramlar bu mekanizmaya dahil ise, öncelikle bir hedef bulmak gerekir -şayet bu hedeflerden herhangi bir tanesine sahip değilseniz, bırakın zaferlerinizi kucaklamayı, anksiyetenin en az bir iki türüne kucak açmış olursunuz. Hedefsiz kalma durumu, iyi yönlendirilmemekle yakından ilgilidir ve çevresel yönlendirmelerin yanı sıra, asıl önemli olan, bireyin kendisini yönlendirebilmesidir. Şimdi, bir bireyin hedef bulma konusunda başarısız bir dönem geçirdiğini ele alalım. Bu kişi, milyonların severek dinleyeceği eserler sunacak olan bir kişi olsun. Yazmış olduğu şarkı sözlerindeki etkiler, hedefini belirli dönemlerde bulamamış insanlarca ayrı bir sevilecekken, bu duruma hiç düşmemiş kişilerce de övgü yağmuruna tutulmuş olsun. - Queens of the Stone Age Better Living Through Chemistry: Bu parçada, antidepresan ilaçlara maruz kalacağını öğrenen kişinin yakarışını görüyoruz. Şarkı the blue pill opens your eyes/Is there a better way? sözleri ile giriş yapıyor. Hedeflerine ulaşmakta zorlanan kişi, bırakın kendi hedeflerini belirlemeyi, dışarıdan sunulmuş olan hedefleri de benimseyemeyerek boşluğa düştüğünde, bu bireylere kimyasal yardım sunuluyor. Ömür boyu tüketmesi gereken ilaçların, bedeni üzerindeki etkileri anladığında ise daha iyi bir yolu yok mu sorusunu soruyor kişi en azından kendine hedef bulmak için gerekli gayreti oluşturmaya başlıyor. - Queens of the Stone Age No One Knows: Bu parçada ise ilaçlı tedaviyi kabullenmiş, tedavi süreci içerisinde bulunan bir bireyin söylemlerini görüyoruz. Şarkının geneline baktığımızda, ilacın boğazına yapışmasından şikayet eden görüşlerden, kendisine gülümseyen cennetin altında bulunurken kimsenin tahmin edemeyeceği bir hediye aldığını iddia eden bir bireyin, ters/düz olan, kesin bir yargıya varamayan yorumlarını görüyoruz. Genel anlamda, bireyin henüz bir hedefi yok ve bu belirsizlik içerisinde bata-çıka yaşamaya devam ediyor. - Queens of the Stone Age Kalopsia: Yakın bir tarihte görüşmek üzere, o siyah balonlarla vedalaşan zihin, artık kendisini aldatmamak için kesin bir kararlılıkla ilerliyor. Burada, geceleri görmekte olduğu o kabus adasından ayrılarak sevdiğini haykıran adam, sadece bir cümle sonrasında tekrar çelişkiye düşüyor ve ben bu sevme işini dahi kontrol edebiliyorum, kontrol etmeye çalışmamışken bile bunu yapıyorum diyor. Bu farklı tarihlerde gerçekleşen parçalar arasında daha onlarca parça bulunuyor ve her birinde farklı bir serzeniş bulunuyor. Ancak, şunu da belirtmek gerekir ki Joshua, hedef olarak seçtiği şeyi, Kalopsia parçası ile aynı albümde bulunan I Appear Missing parçasında açıkça sunuyor. Senden önce hiçbir şeye aşk ile bağlanamadım söylevini, sevecek bir şey bulamadığı için değil, hissettiği bu duyguya daha önceden hiç yenik düşemediğini belirtmek için gerçekleştiriyor. Tam da bu noktada zihinsel zaferimizi gerçekleştirmiş oluyoruz. Nice karamsar ve ortak realiteden uzaklaşan söylemlerden sonra nihayet bir hedef belirleniyor, üstelik dış etkenlerin tavsiyesi üzerine değil, bireyin dış etkenleri yorumlayarak kendisini ikna etmesiyle! Artık bu zihin, tutkulu bir şekilde içinde açığa çıkan duygulara yenik düşüyor! Ve hatta duyguları ile barışarak, bu duyguları yüceltmeyi ve yaşatmayı da hedef haline getiriyor. Bazı zaferlerin hayat kurtardığı ortadadır. Bazen bir toplumun hayatını kurtarabilecekken bazen ise bireyin kendi hayatını kurtaracaktır. İşte bu zafer ve yenilgiler arasında bulunan ince ip üzerinde yürüyen zihnimiz, eğer gerekirse ilaç yardımıyla sırtımıza bir ton yük yüklenerek ve bu ince ipi asfalt yola çevirerek, yolun karşısına geçmek için uğraşıp duruyor. Zannetmeyin ki zaferimizi tam anlamıyla kutlayabiliyoruz. Zihnin yürümekte olduğu hayat yolu sayısız uçurumlar barındırıyor ve eğer zihnimizin kanatları yoksa -ki bence yok- bulunduğumuz seviyeyi korumak bizlere zafer sayılıyor!"} {"url": "https://rihtimdergi.com/zumrut-kelebegi/", "text": "Zümrüt Kelebeği, yazar Orhan Veli Alıcı' nın ayak sesleri olarak nitelendirebileceğimiz bir kitap. Kitap, 14 kısa öyküden oluşuyor. Her kısa öyküde, yazar bizi Anadolu'nun farklı bir köşesine, farklı olayların içerisine çekiyor. Aslında bu kitapta aradığınız her duygu bulunmakta. Sevinç, öfke, hüzün... Öykülerin dili, sizi sıkacak kadar ağır değil. Üstüne üstlük yazarın cümlelerinde bir hafiflik var. Fakat bu kötü anlamda bir hafiflik değil. Yazarın cümlelerini yutkunmakta zorlanmıyorsunuz. Damağınızda bıraktığı tat, şu ana kadar tatmış olduğunuz en güzel şeylerden biri oluveriyor. Hiçbir yazarın olamayacağı gibi, bana kalırsa kendisi de kusursuz değil. Fakat modern çağın Türk yazarlarının bir çoğundan daha başarılı, hatta ve hatta yazmaya devam ettiği, motivasyonunu kaybetmediği takdirde en iyisi olacağına dair sizlerle bahse bile girebilirim. Kendisine, nacizane birkaç okur tavsiyesinde bulunacağım elbette. Bana kalırsa, yazarın örgüsündeki en büyük eksiklik, ya da fazlalık mı demeli, öykülerindeki konudan konuya geçişlerin çok sık olması. Bilemiyorum, belki benim Sait Faik hayranlığımdan, belki de hikayelerde aradığım sadelikten, yazar sanki heyecanlıymış gibi geldi. Sanki aklından saniyede on binlerce kelime geçiyormuş gibi, hepsini yazmalıymış ve bunu bir olay örgüsü dahilinde yazmak mecburiyetindeymiş gibi. Aksine, böyle bir kaygısı olmadan çok daha başarılı yazabilir, sadece söz konusu yazarımız değil, bir çok yazar. Yazarın en güçlü yanı da, kesinlikle betimlemeleri ve cümle yapılarını çok iyi ayarlaması. Doğuştan yetenek demek lazım sanırım. Karakterler ve etrafındaki ortam, duygular, doğa, o kadar güzel betimleniyor ki, gözlerimi kapattığımda o bahsedilen tepede, güzelliğiyle hiçbir şeyin boy ölçüşemeyeceği çiçeklerin arasından çıkan kelebeğin burnuma konuşunu hissedebileceğim gibi. Öte yandan, cümleleri o kadar ustaca ayarlanmış ki. Hissediyorum, bir satır daha okusam, cümle düşecek. Fakat öyle bir şey ki, sanki bir uçuruma doğru koşuyorum, kıyısına gelince duruyorum. Biliyorum ki bir adım daha atsam düşeceğim. Bunu da kötü bir şey olarak algılamamak lazım. Bu beni heyecanlandırıyor. Cümlenin bir anda yükselip bir anda sakinleşmesi beni keyiflendiriyor. Uzun sayılabilecek cümlenin ardında bir soluklandırıyor insanı yazar, cümle sanki beni rahatlatıyor. Öyküleri genel olarak pek başarılı. 14 öykünün 14'ü de hem de. Kendisinin Türk edebiyatı arasında yer aramasına gerek olduğunu düşünmüyorum. Zira çok sağlam bir yere sahip gibi gözüküyor. Yazar Orhan Veli Alıcı, 1982 yılında Kahramanmaraş'ın Göksün ilçesinde doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde ve İktisat Fakültesi'nde lisans, Marmara Üniversitesi Kamu Hukuku bölümünde yüksek lisans, İstanbul Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünde de doktora eğitimini tamamladı. Bir süre müfettişlik mesleğini icra eden yazar, bir kamu kurumunda iç denetçi olarak çalışma hayatını sürdürmektedir. Yayımlanmış mesleki nitelikte birçok kitap ve makalesi bulunun yazarın Dervişin Sırrı ve Eşkıyaşk isimli romanları yayımlanmıştır. Yazara yayın hayatında başarılar diliyorum. İçten içe de yaptığı işten bir an önce sıkılmasını ve tamamiyle yazarlığa yönelmesini diliyorum. Sözüme güvenebilirsiniz, çünkü kendisi bu işte oldukça başarılı. güzel bir değerlendirme olmuş. ama öykü kitabı oldukça derin anlamlar içeriyor. tekrar tekrar okunması gerekecek bence."}